65/66 · %97

🔮 FİNAL - BÖLÜM 1 - ⚡ Kıyamet Ya Da Kurtuluş

116 dk okuma23.154 kelime23 Nisan 2026


Selamlaaaarr <33

Gece ikiyi geçti ve düzenlemem ancak bitti. O yüzden, iyi akşamlar bile değil iyi geceleeer diliyoruuumm. 

Finali yazışım gerçekten uzun sürdü. Araya belirli durumlar girdi, belirli yoğunluklar yaşadım, geç yazmaya başlayabildim ve yazmaya başladıktan sonra da gerçekten parça parça yaza yaza ilerledim. Son günler içerisinde daha büyük parçalarla yazarak finali tamamlayabildim ve bir bölüme sığacağını düşündüğüm final resmen 43.000 kelime uzunluğuna ulaştı. Yani, bir romanın 200 sayfasından daha uzun bir sayfaya tekabül ediyor. Final bölümü yazacağım diye kitap yazdım yani resmen fskjhgjl Bu sebeple, iki part halinde paylaşmaya karar verdim. İkinci partı da hemen peşi sıra paylaşacağıım. Finale dair duygu ve düşüncelerimi diğer bölüme bırakıyorum. Bölüm geciktiği için özür dilerim, umarım beklediğinize değer bir okuma keyfi yaşarsınız.

Son 1,

İyi okumalar dilerimmm ^^

**

4. KISIM KRAL VE KRALİÇE

FİNAL-BÖLÜM1♢KIYAMET YA DA KURTULUŞ

**

"Senin, yani en bel bağladıkları askerlerinin saf değiştirmesinin ardından Konsey, velmora isimli taşları Zvarna sınırlarına çekti."

Veyla, Alkar'ın ardından tekrarladı. "Velmora."

Demek, taşının adı buydu. Ona güç veren taşlardı ama henüz ismiyle bile yeni tanışıyordu. Taşlara kavuşmuş değildi. Mütemadiyen etrafında obsidyenle dolaşıyordu. Veyla'nın, bizzat Gölge karşısına geçmedikçe obsidyene yenilmesi zordu ama yenilirse bunun bedelini canıyla öderdi. Obsidyen onu öldürebilirdi çünkü henüz ruh evlilikleri tamamlanmamıştı. Etrafı obsidyenle güçlendirilmiş silahlarla doluydu. Veyla çok değil birkaç saat önce Eftel ve Alkar'a, yine de yapabildiklerini kanıtlamış, onları kendi silahları öldürebileceğini, askerlerini kendi askeri edebileceğini göstermişti ama yine de Kraliyet tedbiri elden bırakmadan ilerliyordu. Veyla'yı pek güçsüz bırakamasalar da velmora taşını hissetmesine engel olmaya çalışıyorlardı. Güçsüz bırakamamalarından ziyade, Veyla bu güçsüzlüğe büyüsünü kazandığı günden beridir alışıktı. Nix tarafı obsidyen doluydu, babası ve Konsey onu obsidyenle iflah edip durmuştu, bizzat kocası obsidyen kralıydı. Uzun zamandır Nixsus'ta, obsidyenle örtülmüş bir büyü çemberinin içinde yaşıyordu. Şu anda, etrafı obsidyenle çevrili olmasına rağmen, güçsüz olmaktan ziyade geçmişe kıyasla çok daha güçlü hissediyordu. Öyle ki, büyüsünü içinde tutmakta zorlanıyordu. Gözleri ara ara kendiliğinden büyüyle parlamaya başlıyordu. Damarlarında akan büyü, zaman zaman dışarıdan çıplak gözle de görebiliyordu. Veyla biliyor, hissediyordu. Velmora taşlarına yakındı ama ulaşamayacağı kadar da uzaktı. Ya da Zvarna denilen yer yüzünden taşlarla arasında büyü engeli vardı.

Veyla şüpheci yaklaştı. Bakışları Alkar'da gezinirken adamın sarf ettiği kelimelerden başka cevaplar arıyordu ama Alkar'ın tepkileri tutarlıydı. Özgüvenle gözlerini Veyla'ya çevirdi ve çekincesiz bir şekilde gülümsedi. Kadının büyüsünden haberdar olması neticesinde yüzündeki kaskı çıkarmıştı ama yanaklarındaki iki uçlu damla gibi görünen dövmeleri de kapatmıştı. Şimdi kadının gözlerinde herhangi bir ateş bükücü gibi görünüyor olmalıydı. "Onlara saldırabileceğini düşündükleri için, sana güç verecek taşa ulaşmamanı istediler.

Yalandı ama Veyla doğru olabileceğini düşündü. Veyla, Konsey'in etten kemikten robotu gibi davranmayı bıraktığında, Konsey de saldırı ihtimaline karşılık Veyla'ya güç verebilecek taşları geriye çekmiş olabilirdi. Veyla ile Gölge'nin birlikte saldırma ihtimallerinde savunma hattı boyunca hem obsidyen, hem de velmora taşını kullansalar Veyla ve Gölge'nin silahına mermi doldurmuş olurlardı fakat tek bir taş ile korumaları, en azından Veyla ve Gölge'nin zaafına oynayabilirdi. Gölge, Veyla'yı obsidyenden korumaya çalışırken korunmasız kalabilirdi. Siyah ölümle de işbirliği içerisinde olan Konsey, ardından Esved parçaları ile Gölgelere saldırsa, yenme ihtimalleri vardı ama velmora taşıyla da savunsalar, belli ki Gölge'den daha güçlü bir büyücü olan Veyla'yı yenilmez kılabilirlerdi. Artık Konsey yoktu, yeni kararlar alamazlardı ama eskiden aldıkları kararların sonucu hâlâ Veylaların karşısına çıkıyordu. Alkarlar da siyah ölümden değil, yaşamdan yana olduklarını iddia ediyorlardı. Dürüstler miydi, Veyla bilmiyordu. Sadece denemek zorunda olduğu için buradaydı.

Eftel, kafasının içerisinde tek bir düşünce bile yokmuş gibi davranıyordu. Genelde sessiz kalıyor, konuştuğunda bile Alkar'ın düşüncelerini yansıtıyormuş gibiydi. O yüzden Veyla da daha çok Alkar ile iletişim kuruyordu. Belli ki Kraliçe Eftel olsa da yönetim, Alkar'daydı. Veyla, Eftel'in durumunun Konsey yüzünden olabileceğini düşünüyordu. Konsey'in kendisine yaptıklarını biliyordu, Gölge'ye, yani Veyla'nın Seksen'ine yaptıklarının bir kısmını da hatırlıyordu. Eftel'e edebilecekleri eziyetleri tahmin edebiliyordu. Veyla da Nixsus'ta tekrar hislerini kazanana kadar Eftel gibi tepkisizleşmişti. Alkar'dan öğrendiğine göre Eftel'in bebeğini dahi ondan almışlar, öldürmüşlerdi. Veyla, Eftel ile Alkar'ın bebeği olduğunu düşünüyordu, aralarında özel bir ilişki varmış gibi görünüyordu. Daha doğrusu, Eftel Alkar'a bağımlı gibiydi. Adamdan uzaklaşamıyordu. Veyla belirli delilleri toplayabilse de bu çarpık ilişkideki her bağı algılayamıyordu. İşin aslı bebeğin babası Veyla'nın artık tanışamayacağı ölü bir adamdı ve henüz bebeğin annesi bilmese de Yelta'yı öldüren Alkar'ın ta kendisiydi.

Veyla Eftel'e yaklaştıkça, yan yana geçerlerken veya başka bir anda yanlışlıkla temas kurduklarında dahi zihninde Eftel'in çığlıklarını, hıçkırıklarını duyuyordu. Bebeği için ağladığı anları duyuyordu. Gözleriyle bir görüye kapılmaksızın sadece duyuyordu. Öyle anlarda büyünün vücudunu sardığını hissedebiliyordu ama görüye sürüklenmemeye çalışıyordu çünkü görü sırasında korunmasız kalıyordu. Alkar'la göz göze geldiği anlarda bile ateşin çıtırtılarını duyabiliyordu. Ve bir çocuğun ağlayışları ateş çıtırtılarının ardından baş gösteriyordu. Veyla duyduğu her şeyi anlayamıyordu, her parçayı birleştiremiyordu ama ikisi de Veyla'ya acı çekiyormuş gibi hissettiriyordu. Acı çeken, kurtarılması gereken kişilermiş gibi. Bu da onları masum görmesini sağlıyordu. Özellikle de Alkar, Veyla'nın her nedense inanmak istediği biriydi. Veyla'ya samimi bir el uzatıyormuş gibi bakıyor, gülümsüyordu. Büyüsünün ateş olmasına rağmen Veyla nefret duygusu hissetmiyordu. Belki de, Veyla artık kazandığı olumlu his ve gelişmeler dolayısıyla, kardeşini öldüren ateşten bile nefret etmiyordu.

Onlara ne kadar güvenebilirdi bilmiyordu ama kendi büyüsüne ne kadar güvenebileceğini her adımda biraz daha öğreniyordu. Her neredelerse velmora taşları etraftaydı ve Veyla'ya güç veriyorlardı. Veyla'nın görüleri, herhangi bir anda bile kulağına ulaşabilecek kadar güçlü hale gelmişti. Bazen şimşekleri duyuyordu. Dönüp gökyüzüne baktığında göremiyor, ama duyabiliyordu. Sanki bir yanı hâlâ Gölge'yleydi ve orada olup bitenleri duyabiliyordu. Bu da büyüsüyle, güçleriyle mi ilgiliydi? Gölge'nin acısını da kalbinde hissedebiliyordu. Kendi acısı bu denli yoğunken, Gölge'nin acısını ayırt etmek zordu ama edebiliyordu. Gölge'nin içini alevler sarmıştı ve Veyla da onunla birlikte yanıyordu. Sevdiği kadının bir hain olduğunu, bunun bedelini de sadece Gölge'nin bile değil dostlarının, halkının ödeyeceğini düşünüyordu. Valdris ise, çoktan ödemişti. Veyla'nın içi titredi ve kulaklarındaki sesler susarken sadece Valdris'in 'Niye?' diye soruşunu duydu. Adımları duraksarken kızaran gözleri kapandı. Kulaklarındaki uğultuya kalp atışları eklendi. Sakinleşme çabası içerisinde eski dostuna dair 'Yakında yan yana bir doğa taşı olacağız' diye düşündü. 'O zaman seni öldürdüğüm için bana istediğin kadar nefret kusabilirsin.'

Veyla onu hâlâ seviyor olacaktı. Onu kendisinden kurtaramamıştı ama Zenith'i kurtarmaya çalışacaktı. Zenith'i öldürmemek için, sevdiği adamı öldürmemek için ölüp, eski dostunun yanında gidecekti.

'O yapmadı. Veyla yapmadı!'

Kulaklarında Valdris'in sesini duydu. Kalbindeki hüzün yüzüne vururken omuzları çöktü. Bu bir görü değil, hayaldi. Valdris artık 'Beni sen öldürdün!' diye bağırıp çağıramazdı bile, çünkü ölmüştü. Veyla'nın içi ise, hiç rahatlamazdı. Valdris'i Veyla öldürmüştü ama Veyla gerçekten Valdris'ten bu cümleyi duymayı ne çok isterdi.

"İyi misin?"

Veyla, teninde Alkar'ın elini hissettiğinde irkilerek çekilirken kulağında tekrar ateşin çıtırtılarını ve Alkar'ın sesini duydu. 'Bizi onlardan kurtardım. İntikamımızı aldım. Artık canımızı yakamazlar.'

Aralanan gözleri, Veyla gibi duraksayarak ona dönmüş Alkar'ın bir alevi resmeden harelerinde gezindi. Kulağındaki sesi samimiydi. Bu cümleleri Eftel'e kuracağını iddia etmişti. Eftel'i, Konsey'den kurtardığını söylemişti. Eğer bu doğruysa, Alkar Eftel'i gerçekten seviyordu çünkü sesi bunu kanıtlıyordu. Ağlamaklı, 'kurtardım' demesine rağmen hâlâ dinmemiş bir öfke ve intikam ateşiyle konuşuyordu. Bu cümleleri, Alkar'la ilk karşılaştığı anlarda da bir görü eşliğinde duymuştu. Ardından artık sıranın onlarda olduğunu, onların yöneteceğini söylüyordu. Konsey'i devirmelerinin ardından siyah ölümü de yenerlerse evet, Amorsus'u onlar yönetirlerdi fakat Baş Terra'nın bu konudaki öngörüsü farklıydı. Veyla ve Gölge'ye bir gün kızları Naya Elora'nın onlar için Amorsus'u yöneteceğini söylemişti. Bu görüde, Veyla ve Gölge hayattaydı, kızları ise doğmuş, büyümüş, onlar için Amorsus'u yönetiyordu. Veyla'nın şu anki planlarına uymayan bir görüydü. Veyla Gölge'yi tekrar göremeyecekti bile. Tekrar görüşüp çocuğuna hamile kalamazdı. Veyla yaşamaya değil, ölmeye çalışırken zaten olamazdı.

Alkar'a, "Hiç sevdiğin birinin ölüşünü izledin mi?" diye sordu.

Alkar'ın bakışları dalgalanıp duruldu. Tepkilerini bu hızla örtebilmesi, Veyla'yı arafta bıraktı. Bir yanı, tepkilerini kontrol edebildiği için adamı güvenilmez bulurken diğer yanı ilk birkaç saniye boyunca gösterdiği acıyı samimi buldu. "Evet," dedi adam, istemsizce gösterdiği ilk acısını en azından sözleriyle gizlemeden. Belli ki gizlemek istediği acının kendisi değildi, onda bıraktığı izlerdi. "Ama bir yanılgıymış." dedikten sonra dudağı sağ kenarına doğru kıvrılıp düzeldi ve hafifçe omuz silkti. Ardından önüne düşmüş kızıl saçlarını tek eliyle toparlayıp geriye, başına yaslarken eli bir süre orada kaldı. Parmakları saçlarında oynar gibi gezindi. O sırada gözleri etrafta gezinirken bir ayağıyla sakin bir ritim tutuyordu. Bu görüntü Veyla'ya tanıdık geldi.

Veyla, adamın başka bir şey demeyeceğini fark etti. Sadece düşünceler içerisinde gibiydi. Etrafı izleyen gözleri kısılmıştı, yüz ifadeleri bir kararsızlığı yansıtıyordu. En sonunda gözleri kapatıp kaşlarını kaldırdığı birkaç saniye boyunca zihnini toparladı. Elini saçlarından çekip gözlerini aralayarak Veyla'ya çevirdi ve hafifçe gülümsedi. "Neyse ki."

Veyla, "Nasıl bir his olduğunu biliyorum." diye mırıldanarak yola döndü ve ilerlemeye devam etti. Gölge'den biliyordu. Seksen'in öldüğünü sanmıştı. Buna o kadar inanmıştı ki, Gölge'de gördüğü onca benzerliğe rağmen taşları bir türlü yerine oturtamamıştı. Kardeşinin ve Valdris'in de ölüşüne şahit olmuştu. Keşke onlar da bir yanılgıdan ibaret olsaydı.

İskelenin sonundaki gemilere vardılar. Şimdilik deniz üstünde neredeyse bir mıntıka kadar büyük bir gemi gibi görünüyordu ama esasen birazdan dilerse havalanabilecek, dilerse de okyanusun dibine varabilecek bir voltriderdı. Amorsus, teknoloji konusunda Nixsus'tan gelişmişti. Nixsus teknolojisini, Amorsus'tan alır, büyüsüyle geliştirirdi. Amorsus ise belli ki bugüne kadar Veyla ve Gölge'nin taşlarını kullanarak güçlendirmişti. Veyla gemiye yaklaştıkça obsidyenle kaplanmış olduğunu fark etti. Yanı sıra bir manafet eşyaymış gibi görünüyordu. Manafet eşyalar Terralarca büyülenmiş eşyalardı. Başka büyülere engel olma amacı güdülerek üretilirdi. Nixsus'ta da, suçluların hapsedildiği mahzenler manafet eşyalardan üretilirdi, böylelikle kimse büyüsünü kullanarak kaçamazdı. Veyla'yı da aynı yöntemle hapsetmeye çalışmışlar, başaramamışlardı. Veyla'nın büyüsü, Terra büyüsüyle donatılmış bir eşyayla olsa olsa hafiflerdi, yoksa tamamıyla büyüsüne ulaşmasına engel olamazlardı. Şimdi gördüğü gemi ise, hem obsidyen, hem de manafet eşya kullanılarak belli ki Veyla'nın büyüsünü hafifletme amacı güden bir araca çevrilmişti. Kaldı ki, Veyla manafet eşyaları sadece Terraların üretebildiğini sanırdı. Tüm Terralar da Nixsus'ta, Gölge Kral'ın iktidarı altında yaşardı. Bu gemiyi kim büyülemişti?

Veyla gemiye bakarken "Benden bu kadar korkuyor musunuz?" diye sordu.

"Niyetimiz, seni içinde hapsetmek değil. Pek mümkün olmadığını da biliyoruz ama Zvarna adasına vardığımızda ve sen taşlarına kavuştuğunda, bunu bizi yok etmek için kullanıp kullanmayacağından emin değiliz. Sen Zvarna adasındayken biz bu gemi ile uzaklaşacağız. Yani niyetimiz, eğer mümkünse kendimizi güvenilir bir şekilde bu geminin içinde tutmak. Eğer taşlarına kavuşmana rağmen Krallığımızı, bizi yok etmeye çalışmadan Amorsus, Nix sınırına dönersen işbirliği için sana güvenebileceğiz."

"Peki ya, Zvarna'dan çıkıp yok ede ede sınıra varırsam? Niye bunu göze alıyorsunuz?" dedikten sonra gözlerini yanındaki Alkar'a çevirdi. Ardından omzundan geriye, onların ardından gelen Eftel'e baktı. Eftel yorgun, bitkin görünüyordu. Birkaç saat evvel Veyla'nın tanıştığı Eftel değildi. Kadının teni solmuş, göz altları morarmış, damarları belirginleşmişti. Alkar Eftel'e yöneldi, birkaç adımın ardından kadına varıp koluna girdi ve kadının yükünü üstlendi. Eftel, dik kalmaya çalışsa da güç almak için Alkar'a yaslandı. Aslan diğer elini ceketinin cebine götürdü ve içinde ne olduğu görülmeyen bir şişe çıkardı. Parmağıyla kapağını açarak Eftel'e uzattı ve Veyla ne olduğunu merak ederek bakarken Eftel son yudumuna kadar içti. Alkar, Veyla'nın merakla bakan gözlerini "Şifalı bir iksir." diyerek açıkladı. Veyla, Eftel'in saniyeler içerisinde tenine renk gelişini izledi.

Doğa, şifayı topraktan sunardı. İnsanlar pek toprağa sahip değildi, Doğa elini ayağını Amorsus'tan neredeyse çekmişti ama Alkar, bu iksire ulaşabilirdi, zira bir Xalia'ydı. Belli ki, bir Terra'ya bile ulaşabiliyordu. Gemiyi bu hale Eftel getirmiş olamazdı. Belki de Konsey'in, ölmeden önceki işiydi. Buna benzer, her ihtimale karşı kendilerini koruyan araçlar, sığınaklar üretmiş olmalılardı. Veyla, insanlara boyun eğmeyi kabul edebilecek Terra olmadığını düşünürdü. Hiçbir Terra'nın herhangi bir insan için çalışmayacağına şu ana kadar neredeyse emindi. Bir yandan da, bir kere ellerine düşmüş bir Terra, Doğa'nın neredeyse olmadığı bir yarım kürede güçsüz kalmış sayılırdı. Burada insanların üstüne sürebileceği ağaçlar, dallar yoktu. Büyüsü, olabildiğince güçsüzleşirdi. Büyüsü bir manafet eşya yapmaya yeterdi belki ama insanların silahlarını, özellikle de obsidyen veyahut velmora taşıyla güçlendirilmiş silahlarını yenmeye yetmezdi. Yine de Terralar, o halde boyun eğmek yerine ölmeyi tercih ederdi, hangi Terra yaşamayı bu onursuzluğa değer görmüştü ki? Gerçi... Zenith artık yaşayanlardan ibaret değildi. Belki de Esvedlerin arasında olan, yaşama sırt dönmüş, Doğa'nın ölüm tarafında kalan Terralar vardı. Esved denilen canavarların siyah ölüme yakalanmış Xalialar olduğunu Veyla artık biliyordu. Gözleriyle Saltar'a ne olduğunu izlemişti. O Esvedlerin bazıları Terra'ysa, Konsey'le işbirliğinde olan siyah ölümün onlar için bu gemiyi üretmeleri mümkündü.

Eftel, git gide iyi olurken Alkar, Veyla'nın diğer sorusunu cevapladı. "Başka çaremiz yok."

Veyla yavaşça başını onaylar şekilde sallayarak gemiye döndü. O sıra Efteller de yanına varmıştı. Veyla gemiye bakarken "Terranız nerede?" diye sordu. Zihninde belirli tahminlerde bulunmuştu ama onların cevabını da duymak istiyordu. Alkar, "Konsey'in işleri." diye cevapladı. Veyla da öyle tahmin etmişti ama yine de emin olamadı. Alkar'da samimi gelen bir taraf olsa da, iyi bir yalancı da samimi gelirdi.

Eftel gözlerini kırpıştırırken henüz yeni yeni kendisine geliyordu. Alkar'ın desteği ve verdiği çeşit çeşit iksirler olmasa ayakta kalması bile mümkün değildi. Bu iksirler ona güç veriyormuş yanılgısı oluştururken aslında Alkar'a bağımlı kılıyordu çünkü çok geçmeden daha da güçsüz bırakıyor ve tekrar içme isteği uyandırıyordu. Bu gemiyi manafet eşya haline getiren Terra ise Veyla'nın da tahmin ettiği üzere siyah ölüm ordusuna aitti ama Veyla'ya söylemediği kısım bu durum sadece Konsey'in işi değildi. Bu iksirleri de Alkar için aynı Terra hazırlıyordu. Veyla iksir şişesinin içini görebilse, büyüdeki parıltıların rengini fark etse, anlardı.

Veyla, "İksiri..." dediğinde Alkar, "Kendi bitkilerimle hazırlıyorum." diye cevapladı. "Siyah ölüm varmadan önce Ateş Diyarı şifayla doluydu. Küllerin uçuştuğu bir yer sadece ölüm getirir sanırlar ama en verimli topraklar ve şifalı bitkiler oradaydı. Sen de iyi görünmüyorsun, istersen..."

"İstemem." diye susturdu Veyla, Alkar'ı. Büyüsüne güvenmesine rağmen altından ne çıkacağı belirsiz bir iksiri içmesi riskliydi. Eğer sadece bitkilerce Alkar tarafından hazırlandıysa en güçlü tesiri bile Veyla'yı çok da zor durumda bırakmazdı ama tüm bunlar bir oyunsa ve içki Karanlık tarafında olan bir Terraca hazırlandıysa, işte o zaman Veyla zor durumda kalabilirdi. Yaşayan Terralar Doğa'nın büyüsünü kullansa da, ölenler kara büyüyü kullanıyor olmalıydı.

Alkar, kadının ters bir şekilde reddedişine karşılık hafifçe gülüp "Sadece kibar olmaya ve iyi bağlar kurmaya çalışıyorum uğursuz kelebek. Sonuçta, ortak olacağız. Birbirimizi sevsek, işimize yarayabilir." dedi. Veyla gözlerini gemide, manafet eşyanın büyüyle mi yoksa kara büyüyle mi donatıldığını anlama gayesiyle gezdirirken "İster öv, ister söv, yine de seni sevmeyeceğim Alkar Harzem." dedikten sonra başını ondan yana çevirdi. Sevmeyi unutmuş, Nixsus'ta hatırlamış, şimdi ise ona hatırlatanları öldürmemek için kendisinden vazgeçmek üzereyken yeni birilerini de sevmeye niyeti yoktu. "Ve sadece, kelebek." diye düzeltti. Aslında ona göre bunu düzeltmeye hakkı yoktu. Veyla sevdiklerine bile uğursuzluk getirmişti ama Gölge'yle, Karam'da, okyanusun dibinde buna dair konuştukları anı şimdi özlemle hatırlıyordu. Veyla, ona 'uğursuz kelebek' denmesinden ne kadar rahatsız olduğunu yansıtmıştı ve o zamanlar düşmanı olduğu Gölge bile ona sadece 'kelebek' diye seslenmeye başlamıştı. "Ha tabi," dedikten sonra sırıtmaya çalıştı. İçi kan ağlarken bunu yapmak zordu. "Söversen, ölme tehliken var."

Bir nevi Veyla da onları kandırıyordu. Niyeti ölmekti, bizzat onlara yardımcı olmayacaktı ama onlara yardımcı olabilecek tek kişiye, ihtiyacı olan gücü, velmora taşını verecekti. Gölge Kral Karanir'e. Sonra adam, Veyla'yı ihanetlerine rağmen yine de sevmeyi sürdürür ve taşını kullanır mıydı, yoksa ondan gelecek gücü elinin tersiyle iter miydi, bilinmezdi. Tabii, Veyla ölünce taşların güç kaybedecek olması çok büyük bir ihtimaldi ama Veyla'nın o taşları Karanlık için kullanması kadar kötü bir sonuç doğurmazdı. Veyla yaşamaya devam ederse, Karanlık tarafa geçecekti. Bunu artık anlamıştı. O yüzden, ölmeliydi.

Alkar, "Beni öldürmek de kolay değildir," dedikten sonra Veyla gibi sırıtıp vurgulayarak ekledi. "Kelebek."

Veyla'nın gözleri mor büyüyle ışıldarken Alkar kalbindeki kasılmayı hissetti. Sırıtışı silinmezken gözleri ve başı kendi göğsüne doğru alçaldı. Veyla henüz büyük bir zarar vermiyordu, sadece büyüsü ulaşmıştı ve adam da hissedebiliyordu. Alkar fark etse de Veyla açıkladı. "Kalbini parçalamam birkaç saniyemi alır. Sonra yeniden hayata dönebilir misin?"

Alkar gözlerini Veyla'nın gözlerine yükseltti ve sırıtışı genişledi. "Yeniden hayata dönmem de birkaç saniyemi alır."

Veyla, "Demek gerçekten ölümsüzsün." dedi. Niyeti daha önce duyum aldığı bu konuyu denemekti ama yine de büyüsünü adamın üstünden çekti. Alkar'ı mı, yoksa artık kendi dışında herhangi birini mi, bilmiyordu ama öldürmek istemiyordu. Büyüsünü adama yönlendirmekte bile zorlanmıştı, canını yakası yoktu.

"Peki, hiç sevdiğin birini öldürdün mü?"

Eftel soruyu üstüne alınmadı. Veyla da Alkar'a bakarak sormuştu. Az evvel sevdiği birinin ölümünü izleyip izlemediğini sormuştu, şimdi de yine Veyla'nın da deneyimlediği ve aklından çıkaramadığı bu acıyı sormuştu. Her an, kurduğu her cümlede bir yandan Valdris'i, Erya'yı, Thal'ı, Lilith'i, hatta Yıldat'ı ve... Gölge'yi düşünüyordu. Valdris'i öldürdüğü gibi, Gölge'yi de öldürebileceğini... Ayakları oyalanır gibiydi, onu Zenith'in en güçlü büyücüsü haline getirecek taşlarına götürecek gemiye bir türlü binmiyordu. Sanki bir yanı Gölge'yi bekliyordu. Tek başına kalmaktan korkuyordu, sanki şimdi gökyüzünden yeryüzüne, her yer karanlık odaydı ve Veyla da Seksen'siz kalmıştı. Gittikçe daha da korkuyor, hüzün çöküyor ve bir başına kalıyordu. Gölge'nin gelmesine ihtiyacı vardı ama gelmemesi gerekiyordu. Veyla'nın Gölge'yi beklememesi, bir an önce gemiye binip gitmesi gerekiyordu. Gölge ise zaten, artık gelmezdi. Sevdiği kadın en yakın dostunu öldürmüş ve ona nice ihanetler etmişken, gelmezdi.

Alkar dürüst yaklaştı. "Öldüreceğim."

Veyla sorgulayarak baktı. Kimse kendisi kadar büyük bir canavar olamazmış gibi hissediyordu, kimse Veyla gibi sevdiği birini öldüremezdi ama Alkar da öldüreceğinden bahsediyordu. "Neden?"

Alkar gülümsedi. Gözleri sanki rengi ve büyüsü gibi Veyla'yı yakabileceği kadar uzun baktı. "Sonsuza kadar yaşaması için."

Veyla başını iki yana sallarken "Anlamıyorum." dedi.

Alkar, "Anladığın zaman, orada olacağım." dedikten sonra sesli bir nefes alıp verdi ve elini gemiye doğru uzattı. Geminin kapısından uzanan kademeli merdiven mekanik seslerle iskeleye uzanırken "Buyurun Kraliçe'm." dedi. Eftel, hareketlendi. Veyla, Eftel'in elini tutarak merdivene yönlendiren Alkar'ı izliyordu. Eftel'in geçişinin ardından Alkar Veyla için de yolu gösterdi. "Buyurun Nixsus Kraliçesi."

Artık öyle bir unvanım kalmamış olabilir, diye düşündü Veyla. Nixsus'ta Kraliçe Kılıcı düşmüştü. Gölge, sırf mührü bozsun diye siyah ölüme rağmen Karam'a gidip henüz ölmediyse mühür büyücüsünü bulmuş bile olabilirdi. Bu unvanı zaten kazandığı günden, kaybettiği bugüne kadar bir saniye bile hak etmemişti. Hiçbir zaman Kral'ına dürüst bir Kraliçe olamamıştı.

Veyla, Doğa'nın büyüsüyle mi yoksa kara büyüyle mi yapıldığını anlayamadığı geminin merdivenine doğru yavaş bir adım attı. Merdivene çıktığında duraksayıp derin bir nefes alıp verdi. Şimdi buradaki herkesi öldürüp eğer diliyorsa bu gemiye binmeyebilirdi ama onu Zvarna'ya götürmeleri için onlara ihtiyacı vardı. Kelebekleri de etrafında uçuşurken Veyla'dan onay bekliyorlardı. Yaratık da uçarak Veyla'nın önüne geçti ve mor gözlerini kırpıştırarak Veyla'ya baktı. Çocuklar sessiz bir şekilde arkasında bekliyordu. Dilleri yoktu, konuşamıyorlardı ama istediklerinde Veyla'nın zihniyle iletişim kurabiliyorlardı. Alkar'ın gözleri çocuklarda gezinirken "Tüm bunlar senin büyünle mi oldu?" diye sordu ama cevabı görebiliyordu. Görmesinden ziyade, cevabı Veyla'dan bile önce biliyordu. Veyla dilerse yaşayanlar, dilerse de ölüler ordusu kurabilirdi. Zaten Veyla cevap verme tenezzülü göstermedi.

Alkar'ın onlarla ilgili bir cümle kurmasının ardından çocuklar sırayla birbirlerinin ceketine yapışarak yaklaştılar ve en öndeki de Veyla'nın ceketinin ardından tutup ona sığındı. Veyla elini ardına doğru götürüp çocuğun omzunu sıvazladı. Zihniyle 'Sorun yok' dedi. 'Son ana kadar yanınızda olacağım.'

Onları sonsuza kadar yaşatacağına dair güvence veremedi. Kendisi ölünce onlara ne olacağını bilmiyordu ama son anına kadar onların yanında olacaktı. Düşüncelerinden onlara bahsetmemişti. Bahsetmesi gerektiğini düşünüp sonunda ölebileceklerini mahcubiyetle söylemek üzere dudaklarını araladığında ise çocuklar 'Yanındayız' diye düşünmüş ve Veyla zihninde duymuştu. Biliyordu ama yine de Veyla'nın yanındalardı.

Gemiye bakarken gözleri büyüyle ışıldadı. Kendi kendisine başlayan görülerinden birini, şimdi kasti bir çabayla çağırmaya çalıştı. Yanlış bir adım atmaktan korkuyordu ama geleceğe dair görülerine de güvenemiyordu. Yine de denedi. Bu gemiye binmenin bedelinin ne olacağını büyüsüyle görmek istedi. Geminin büyülenmiş ve obsidyenle de kaplanmış olmasından kaynaklı olsa gerek, hiçbir işe yaramadı. Alkar'ın niyetlerinden biri de buydu. Diğer niyetiyse, git gide yakınlaşacakları velmora taşlarını hissetmesine olabildiğince engel olmaktı. O zaman kadının görüleri de güçlenirdi ve her adımında ilmek ilmek örülmüş kaderine doğru ilerleyen Veyla, durabilirdi.

Veyla gemiye binmeden önce gökyüzü şimşeklerle aydınlandı ve gök gürledi. Veyla'nın hızla yaşaran gözleri gökyüzüne döndü. Gölge uzaklarda, çok uzaklarda olsa da onu yansıtan şimşekleri gördüğü için burukça gülümsedi ve eli kolyesini sevmek için boynuna gitti. O zaman kolyesinin boynunda olmadığını fark etti. Kaşları çatılırken başı eğildi ve elinin bulamadığını, gözleri de bulamadı. Kolyesi onunla değildi. Belki voltriderda, belki de voltridera binmeden düşmüştü. Kendisini daha da yalnız hissetti. Dönüp kolyeyi bulmak, ölürken en azından ucunda Seksen'in, Gölge'nin ona verdiği siyah gül yaprağını taşıyan kolyeyi teninde hissetmek istedi ama dönmek için zamanı yoktu. Siyah ölüm oyalanmıyordu, Veyla da duramazdı.

Böylelikle Veyla ilerledi. Onu kaderine götürecek gemiye bindi. Alkar ne yaparsa yapsın Veyla o gemiye zaten binecekti. Böyle olmasını bizzat Doğa buyurmuştu. Doğa'nın sesi olan Baş Terra da Veyla'nın bu gemiye bineceğini biliyordu:

Kaderinde yol böyle çizilmişti. Mühim olan, yolun sonunda ne olduğuydu. İşte onu, Baş Terra bile bilmiyordu.

**

Zvarna adası, haritalarda yoktu çünkü aslında, çoğu kişi için bu ada gerçekten yoktu. Gemiler aslında adanın olması gereken sulardan geçer, görmezdi. Pusulalar sapıtmaz, dalgalar sıradan görünürdü ama Doğa'nın kabul ettiği ve bu adadan alacağı olan kişi yakınlaştığında, okyanusun rengi değişmeye başlar, rüzgâr yönünü unutmuş gibi davranır ve sis aralanırdı.

Şimdi Veyla ve Eftel dışında gemideki kimsenin bu adayı görmeyecek oluşu, bundandı. Eftel'in de belli ki bu adada öğrenmesi gereken gerçekler vardı ama iksirin tesiriyle Alkar'ın kollarında mayışmışken bu onun fark edebileceği bir detay değildi. Alkar ise, şu an görmüyor olmasına rağmen bu adanın konumunu biliyordu. Çünkü zamanında o da gelip adanın kabul ettiklerinden biriydi. Hatıralarını bu sayede geri kazanmıştı. Şimdi ise bu adadan alabileceği bir anı kalmamıştı.

Veyla gördü. Alkar da hatırladı ve "Suya inin." diye emir verdi. Askerler voltriderı suya indirmeye başladılar. Veyla için rengi değişmen okyanusa indiler. Voltriderlığın ağırlığı dolayısıyla hareketlenen sular bir süreliğine görüntüyü dağıttı. Ardından Veyla için ada tekrar göründü.

Unutulan anıları saklayan, hatırlanmayan bir ada. Veyla'nın elindeki taş sayesinde Baş Terra, Amorsus tarafında olduğunu öngörse de, bu adaya ayak basmış sayılı Terralardan sonuncusu ancak yüzyıllar öncesinde gelmişti. Baş Terra da bu adaya kendi gözleriyle şahit olamamıştı. Sadece Veyla'nın verdiği taş sayesinde görüsünde seyahat etmişti. Seyahati ise puslu ve anlaşılmazdı.

Konsey'in Veyla'nın taşlarını buraya gizlemesi, Veyla'nın mantığına oturuyordu. Biri bizzat konumunu bilmedikçe koca okyanusta yükselen dağ ve adaların aralarından, sislerin içinden sıyrılarak bulunamayacak bu ada, hem Veyla'nın anılarını hem de taşları gizlemiş olurdu. İşin aslı, burada tek bir velmora taşı bile yoktu ama gemiden indiği an Amorsus kutbunda, siyah ölümün büyüsüyle saklanmaya çalışılan velmora taşlarını hissedecek, bu hissi de adanın gizlediği taşlara yoracaktı.

Geminin kapısı Veyla için açıldı. İşte, Veyla taşlarına ve anılarına aynı anda kavuşacaktı. Kapıya yöneldiler. Veyla, "Konsey bu adayı nasıl buldu?" diye sordu. Konsey'in bu adadan alacağı ne gibi bir gerçek olabilirdi ki? Ya da Doğa, damarlarından kan değil, kötülük akan herhangi bir Konsey üyesini neden kutsal yerine davet etsindi?

Alkar, "Ben bulmuştum." diye açıkladı. Konsey'i devirdikleri ana kadar Eftel'le birlikte Konsey'in yanında bulunduklarını kabul ediyordu. Veyla, "Senin de mi unuttuğun anıların, senden saklanılan gerçekler vardı?" diye sorduğunda Alkar artık göremese de anılarında izlediği Zvarna'ya bakıyordu. Doğa'nın yerine Alkar'ı davet etmesi, Veyla'nın içini rahatlattı. Bu Alkar'ın özünde Doğa'nın misafir etmek isteyeceği kadar iyi olduğunu gösterirdi.

Alkar, "Mühim olan hatırlamak değil," dedikten sonra gözlerini Veyla'ya çevirdi. "Bir daha unutmamak."

Veyla alayla gülümsedi ve tekrar adaya bakarken iç çekti. Tekrar unutmazdı ama hatırlayarak yaşaması da uzun sürmeyecekti. Yine de ne yaşadığını bilerek ölecek olmasından memnundu. "Seni tanımak berbat değildi Alkar Harzem." dedikten sonra merdivenlere yöneldi. Kraliçe Eftel'e de aynı şeyi söyleyebilirdi ama adamın kollarında baygın gibi görünüyordu. Eftel'i tanımıyordu ama Konsey'in ona yaşattıklarına üzüldü. Hem, bir yanı gerçekten onlarla tanıştığına memnundu. Ne de olsa onlar, Konsey'i devirmişti. Veyla bunu bizzat yapmak isterdi ama bir başkasının yapması da, çocuk Seksen Bir'in yüzünü gülümsetmişti.

Ardında kalmış Alkar, "Son görüşmemiz olduğunu mu düşünüyorsun?" diye seslendi. Yüzünde yamuk bir sırıtış vardı. Veyla ona bakmadan merdivenlerden, başkaları için görünmeyen adaya doğru ilerlemeye başladı. Gemi olabildiğince yaklaşsa da cüssesi gereği kıyıya kadar varamazdı. Adayı görmeyen biri tarafından sürülüyordu, adaya da indirilemezdi. Adayı görmeyenler için hiç yokmuşçasına içinden geçildiği düşünüldüğünde, Veyla sürse bile adaya indiremeyebilirdi. Zaten mühim değildi. Veyla ona Gölge'nin gözlerini hatırlatan okyanus suyuna inip adanın kıyısına varmadan biraz ilerlese de olurdu. Hem buralara hâlâ siyah ölüm hâkim değildi. Amorsus yarım küresinde siyah ölüm, Nix yarım küresinde olduğu kadar hâkim değildi. Nix tarafında Nixsus dışında neredeyse yaşayan toprak kalmamıştı, Doğa yerleri direniyordu ama Amorsus tarafında mıntıkalar boyunca insanlar hâlâ siyah ölümün onları da yutabileceğini bilmeden yaşıyordu.

Veyla, "Merak etme. Sizi öldürmeyeceğim." diye cevapladı. Buradan çıktığında onların yanına işbirliği için dönmeyecekti evet ama, onları öldürmek için de dönmeyecekti. Zenith'le birlikte onları da kurtarması için taşları ve öğrendiği gerçekleri milyonlarcasına bölünebilen kelebekleri aracılığıyla Gölge'ye yollayacaktı. Alkar ve Eftel için yapabileceği tek iyilik buydu: Gölge'nin onları kurtarması için yardımcı olmak.

"Sen de merak etme, tekrar görüşeceğiz,"

Veyla duysa da ihtimal de cevap da vermedi. Duyamayacağı kadar ilerlediğinde ise Alkar'ın sırıtışı genişledi ve ekledi. "Hem de çok yakında."

Geminin merdivenleri de obsidyen kaplamaydı ve manafet eşyaydı ama havaya teması bile Veyla'nın hislerini değiştirmişti. Veyla'nın gözleri büyüyle ışıldarken ardından gelen kelebekleri, Yaratık ve çocukların da gözleri ışıldıyordu. Veyla gibi onların da teninde mor büyü parıldıyordu. Alkar uzaktan gördü. Velmora taşları şimdi Amorsus kutbunda, Veyla'dan yeryüzünün derinliklerinde siyah ölümle sarılı sarılı bir şekilde gizleniyordu ama Veyla'nın biraz olsun yaklaşması bile onu bu denli güçlü kılıyordu. Veyla adaya bakarken kulağında Gölge'nin 'Sensin...' deyişi yankılandı. Kaşları çatıldı ve gözlerini kırpıştırarak, titrek nefesler eşliğinde baktı. Bu görüyü daha önce dinlemekten öte gözleriyle de görmüştü. Gölge'yle birlikte Zvarna'da olduklarına dair bir görüydü ama Veyla Gölge'siz gelmişti. Yine de aynı görüyü duyuyordu.

Veyla anlam veremese de ilerledi. Merdivenden suya indi. Derin değildi, dalgalı olsa da ve gökyüzünde şimşekler çaksa da her nasılsa sıcak olan deniz, kısa eteğinin açıkta bıraktığı bacaklarında ancak dizine kadar gelebiliyordu. Çocuklar da ardından suya indi. Yaratık ve kelebekler Veyla'nın etrafında uçuyordu. Veyla içinde patlamak üzere olan büyüyü hissediyordu. Yakınında onu sakinleştirebilecek bir Gölge olmadığı için daha da korktu. Büyüsüne hâkim olabilmeyi hâlâ öğrenebilmiş değildi ve vücudu daha önce hiç bu kadar güçle sınanmamıştı. Teninin ardında sanki damarları çatlıyordu, bedeninde yükselen sıcaklığı hissedebiliyordu.

Veyla sıcak okyanusta adanın kıyısına doğru ilerlerken, "Siz de görebiliyor musunuz?" diye sordu. Çocuklar, 'Hayır' diye düşündüler ve Veyla zihninde duydu. Veyla, göremiyorlarsa onla birlikte gelip gelemeyeceklerinden endişe ederken durmayı düşündü ama sis Veyla için iyice dağılıp de Veyla'nın arkasından akıp gider gibi yöneldiğinde her şey çok geçti. Veyla irkilerek ardına döndü ve ne çocukları, ne kelebeklerini, ne de Yaratık'ı görebildi. Onlar Zenith'te kalmış da, Veyla başka bir evrene geçmiş gibiydi. Çocuklara Veyla'sız korkmamaları için konuşma yapmak üzere geriye doğru ilerledi ama çıkamadı. Suda ne kadar ilerlerse ilerlesin, adanın büyü alanından çıkıp da yanlarına dönemedi. Çocukların onsuz çok korkmayacaklarını umarak tekrar adaya döndü ve suları aşıp kıyıya vardı.

Bu adaya gelindiğinde, kıyıya adım atıldığı an, zaman düz ilerlemeyi bırakırdı. Her şey aynı anda hem şimdi, hem de geçmişti. Geleceği görebilen bir büyücü, aynı anda geleceği de yaşardı. Veyla'nın postallarıyla ezdiği toprak, yumuşaktı. Burada basılan her yer, bir zamanlar hissedilen bir duyguydu. Duygular Veyla'nın kalbinde dolandı. Ömrü hüzün ve korkuyla geçmişti ama ağır basan sevgiydi. Veyla Gölge'ye, dostlarına, ölmüş kardeşine ve hâlâ yaşıyorsa bile bir yerlerde yaratık olan annesine duyduğu sevgiyi hissetti.

Veyla mest olarak ilerledi. Hiçbir şey düşünemiyor, sadece önüne çıkanları yaşıyordu. Hava, anılar gibi kokuyordu. Her aroma, onu başka bir anısına sürüklüyordu. Şimdilik her biri, zaten hatırladığı anılardı. Unuttuğu anıları, adanın derinliklerinde saklıydı. Bir koku ona yaslanarak uyuduğu Uğultu'yu hatırlatıyor, bir koku kulağında Nixsus halkının Kral ve Kraliçeleri için söyledikleri şarkıları duyuruyordu. Birkaç saniye sonra hava, Erya'nın Veyla'nın saçı için yaptığı çiçekten taçları gibi kokuyordu. Ardından... Gölge gibi. Gölge'yle paylaştığı yüzlerce an sırayla kendisini hatırlatıyordu. Bazen sarmaş dolaşlar, bazen birbirlerinin dudaklarından yaşam içiyorlar, bazen de sadece sevgiyle birbirlerine bakıyorlardı. Hava, bir gece yarısı, sevişmelerinin ardından çıplak bir şekilde sarmaş dolaş oldukları ve odalarının devasa penceresinden okyanusu izledikleri bir an gibi kokarken Veyla'nın yanakları çoktan ıpıslaktı. Bu anılardı onu yaşatan, şimdi ise ağlatıyordu.

Kıyıdan ilerledikçe, ağaçlar yükseliyordu. Dalgalı kabuklarında büyü pırıltıları geziyordu. Göğe yükselen dallarından ışıklar sarkıyordu. Mavi, pembe, altın, yeşil, gri ve karanlığa çalan farklı renk ışıkların her biri farklı anılarının hisleriydi. Dokunana anıyı değil, anının hissini hatırlatıyordu. Su damlası gibi titreşiyorlardı. Veyla elini sarkan ışıklara uzattı. Büyülü ışık parmaklarını okşadı ve birkaç saniyeliğine Veyla'nın tenine aktı. Veyla'nın ilgisini gri ışıklar çekmişti. Ne var ki gri ışıklar, hayal kırıklığı hissini hatırlatırdı. Karam'dan kaçıp da kardeşiyle kurtulduklarını sandığı o kısa sürenin ardından Konsey'e yakalandıklarında, kardeşiyle sonsuza kadar koptuklarında kalbine düşen his, şimdi damarlarından akıyordu. Veyla'nın yüzündeki duygu karmaşasına hüzün hâkim olurken elini yavaşça çekti. Omuzları çökerken yaşlı gözleri tekrar ormanın derinliklerine döndü. Bastığı ışıltılı toprak, dal ve yeşillikler onu duygudan duyguya sürüklerken kulaklarında bugüne kadar duyduğu şarkılar geziyordu.

Anı Tozları, denilen uçan böcekler küçük, zar zor seçilen canlılardı. Bir ateş böceği gibi görünseler de ışıkları sabit değildi. Bir anlık hisleri yansıtırlardı. Bazen esintiyle dağılıyormuş gibi görünüyorlardı ama hemen ardından tekrar birleşiyorlardı. Şimdi Veyla'nın etrafından geçenler de Veyla'nın birkaç saniyeliğine hissettiklerini, ona hatırlattı. Hafif bir serinliğe karşı vücuduna sardığı kollarını hatırlatmıştı biraz önce, şimdi ise gece uyanıp da Gölge'nin kolları arasında olduğunu fark ettiğinde yeniden uykuya dalmadan önce hissettiklerini hatırlatıyordu, birkaç saniye sonra da Terra mıntıkasına gittiğinde ve onu karşılamaya gelen Lilith uzaklardan gülerek ona doğru koştuğunda hissettiklerini hissetti. Gölge'ye ihanet ederek halkından birini öldürmek zorunda kaldığında Veyla'nın hainliğini bilen adamın ona 'Katil Kraliçe' dediği anı hisseti. Terra mıntıkasında Terraların minnet ve saygıyla etrafını sardıkları Veyla'ya uzandıkları anı hissetti. Lilith'in zarar göreceğini sandığı için kolyesinden vazgeçtiği anı, lunaların Veyla'nın yanından ayrılmadığı anları, Gölge bir kumpasa düşerek yanlışlıkla öldürdüğü çocuk xaliaların arasında şoka uğrayarak yere düşmüşken ona sarıldığı anı... Bunlar, küçük gibi görünen anılardı ama aslında Veyla'yı, Veyla yapan anılardı.

Gökyüzünde süzülen Gölge Kuşları ışık dolu ağaçların dallarından kopan karanlık parçalar gibi görünüyorlardı. Kanat çırpmıyorlar, kayarak hareket ediyorlardı. Veyla'nın yakınlarından geçtikçe kalp atışlarını hızlandırıyorlardı. Saklı duygulara işaret ederlerdi. Veyla'da korkuyu, heyecanı, hüznü uyandırıyorlardı. Veyla en çok bunları saklamaya çalışmıştı. Yaşadıkları yüzünden yaşadığı hüznü ve korkuyu, buna rağmen sevgiye ve aşka duyduğu heyecanı... Her birini gizlemeye çalışmış ama bir gün patlama yaşamıştı.

Kök Muhafızları denilen lunalar, ağaç diplerinde yaşarlardı. Esasen büyülü hayvanlar olsa da bir yandan da bitkilerdi. Vücutları kök gibi ama hareket ederlerdi. Gözleri yoktu ama Veyla ilerledikçe başları ona doğru dönüyordu. Uzanarak yolu kapatan köklerini Veyla ilerledikçe geri çektiler ve Veyla için yolu açtılar.

Veyla, açılan yolda ilerledikçe burada ne kadar zaman geçirdiğini bile algılayamayacak kadar adanın hislerine kapılmıştı. Hangi yollardan geçiyor, yollar nereye bağlanıyor, aynı yerlere tekrar dönüp duruyor mu, bilmiyordu. Henüz unuttuklarını hatırlamış değildi, hatırladıklarını tekrar yaşıyordu. Ada, saklı hatıraları Veyla'ya bahşetmeden önce onu sınıyor muydu, bilmiyordu. Esasen, buna dair düşünemiyordu bile. Sadece adanın içerisinde süzülüyor, ada onu nereye götürüyorsa oraya gidiyordu. Adada yollar düz değildi. Bir noktadan diğerine götürmüyordu Veyla'yı. Bir histen, diğerine götürüyordu. İlk bakışta ağaçlarla daralmış bir patika gibi görünse de, yön duygusunun yitirilmesini sağlıyordu. Yollar ilerlemiyor, sadece hatırlatıyordu. Ağaçların dalları yolun tepesinde birleşir, doğal bir kemer oluştururdu. Kemerden sabit olmayan farklı renk ışıklar akardı. Dalların arasına sıkışmış gibi duran küçük parıltılar sürekli yer değiştirirdi. Tıpkı Veyla'nın hatırlamaya yaklaştığı her an zihninden kayıp giden anlar gibi. Yolun zemini ayak bastığında hafifçe parlayan ince bir toz tabakasıyla kaplıydı. Her adımında Veyla'ya anlık görüntüler gösteriyordu. Çok kısa, neredeyse fark edilemeyecek kadar hızlı görüntülerdi. Gölge'nin Veyla'nın eline kenetlenen parmakları, siyah bir gül uzatışı, güzel gülüşü, parlayan okyanus gözleri, Erya'nın çiçekleri, Valdris'in gülümsemesi, Lilith'in hasır şapkası, Thal'ın sarılmak üzere uzanışı... Veyla her biri için durup bakmaya çalıştığında görüntüler yok olup gidiyordu. Burası, bir xalia ya da insan fark etmez, her kimse ölmeden önce gelmesi gereken son yerdi. Veyla, burada hayatına veda ediyor gibi hissediyordu ve daha iyi bir vedayı hayal bile edemezdi. Sevdiği herkes ve sevdiği her anı buradaydı. Bazen ansızın ada ona korkularını, hüzünlerini, yaralarını da gösteriyordu ama Veyla koyu renklerdense canlı renkli ışıltılara kapılıp gidiyordu.

Fısıltı Bitkileri Veyla'ya bugüne dair duyduğu sesleri peşi sıra, karmaşık bir duygu yoğunluğuyla aktarırken bazı sesler Veyla'nın adımlarını yavaşlatıyordu çünkü birkaç adım uzaklaşması bile, o sesin susmasını sağlıyordu. Oysaki Veyla bazı sesleri sonsuza kadar duymak istiyordu. O sebeple, Gölge'nin onu sevdiğini söylediği anlarda ne kadar olduğunu bilmediği süre boyunca kaldı.

İlerledikçe çiçekleri, yaprakları Veyla'nın çıplak bacaklarına değen bitkilerin bazıları Veyla'nın gökyüzünde bir yıldız olarak Seksen'i aradığı geceleri hatırlatıyordu. Bazıları ise, annesini bir canavar olarak gördüğü anları. Bazıları kalbini yaralıyor, bazıları ise yamıyordu. Veyla çiçeklerden ona duman gibi uzanan kâbus anılarını gördüğünde irkilerek yolunu değiştirdi. Yaşamı boyunca kâbuslarla yeterince vakit kaybetmişti, şimdi sadece rüya görmek istiyordu.

Veyla'nın ardından İz Yiyiciler dolaşıyordu. Veyla, kötü bir anıyla karşılaşıp da geriye dönmeye çalıştığı anlarda ardına dönüyor ama yolu kaybettiğini görüyordu. Veyla'nın hemen ardından gelen biri bile asla Veyla'yı bulamazdı ve aynı zamanda Veyla da aynı yoldan geri dönemezdi.

Veyla, daha önce geçtiğine yemin edebileceği patikalardan, taş köprülerden geçti ama farklı yollara çıktı. Kaçmaya çalıştığı kâbuslarına yakalandı. Yollar Veyla'yı nereye gitmek istiyorsa değil, nereye gitmesi gerekiyorsa oraya götürüyordu. Veyla adanın büyüsüne kapılsa da, bir yandan taşını da bulmak istiyor, hissetmeye çalışıyordu ama hissedemiyordu. Kâbuslarına bir süre gözlerini yumarak ilerledi ama kâbuslar geçmedi. Ardından kaçmak yerine göğüs gerdi. Kardeşini kaybedişini izledi. Annesinin gözleri önünde acı çeken bir yaratığa dönüşünü... Gölge'yi kurtarmak için annesinin canını yakmak zorunda kaldığı anı tekrar tekrar izledi. Gölge'nin ona yaşattığı kötü anıları da peşi sıra izledi. Babasına benzer bir lunayla bir kafese tıkıldığı anları izlemekten öte, sanki tekrar yaşadı. Gölge onun canını her ne zaman yaktıysa, sırayla izledi. Konsey'in ona yaptıklarını hatırladığı kadarıyla yeniden yaşadı. Ona bir canavarmış gibi bakan ve öyle hissettiren, günün sonunda da Veyla'yı canavara dönüştüren herkesi gördü. Eryaların bile ilk zamanlar Veyla'yı yargılayıp sevmeyerek uzak kaldıkları zamanlara tekrar şahit oldu. Nefes nefese o patikadan çıktığında diz üstü düşmüştü. Alnını toprağa yaslayıp bir süre öyle kaldı. Yaşları, ışıltılı toprağı da ıslatıyordu. Islanan toprak büyüsüyle Veyla'ya uzandı. Veyla ağırlığı artmış gibi toprağa çekildiğini hissettiğinde gözlerini yavaşça araladı. Vazgeçip burada, iyi ve kötü her anısı onu sarmışken ölmek istedi. Az evvel kötü anı ve kâbuslarında ona yaşattıklarını izlemiş olsa da Gölge için alnını yerden ayırdı. Erya için doğruldu. Lilith için ayağını yere yasladı. Valdris'e olan borcu için kalktı yerden. Thal için ilerledi. Yıldat için bir daha hiç durmadı. Renkler can kazandı ve güzel hisler tekrar Veyla'yı sardı.

Az evvel Gölge'nin ona yaşattığı acıları izleten ada, şimdi de adamın kendi açtığı yaralar dâhil her acıdan Veyla'yı nasıl da kurtardığını göstermeye başladı. Veyla bilmediği bazı anıları ilk defa gördü. Gölge'nin Veyla'nın zaaflarının üstüne gidip acımasızlık gösterdiği anıların ardından, yine de Veyla'ya merhamet edip kucağına aldığı, odasına götürdüğü anları... Veyla'nın ağlayışları iç çekişe dönmüşken uzandığı yatakta nasıl da Gölge'nin gitmesinden korkup elini tuttuğu o anı izledi. Gölge de Veyla'nın elini bırakmamış, bir süre onunla kalmıştı. Üstelik... O zaman düşmanlardı. Nasıl da düşman olamadıklarını izledi. Sabah olmak üzereyken Veyla uyandığında Gölge'nin görünmemek için hızla gidişini izledi. Veyla'nın bedeninin orada olduğu ama ruhunun şahit olamadığı anlara şimdi gülümseyerek şahit oldu. Kâbus mağarasında Veyla'yı kurtarışını, sarıldıkları ilk anı... Henüz aşklarını itiraf etmezken Gölge'nin nasıl da ona âşık âşık baktığını bu ada sayesinde dışarıdan izledi. Veyla başka yöne baktıkça adamın gözleri Veyla'nın üstündeydi. Bazı anlarda aşkın imkânsızlığına, nefretin büyüklüğüne dair konuşuyorlardı ama Veyla ona bakmadıkça adamın yüzünde buruk bir gülümseme beliriyordu. Veyla, Yıldat'a âşıkmış gibi davrandıkça, buna dair ettikleri her hararetli kavgada adamın ne denli acı çektiğini Veyla tüm detaylarıyla gördü, kalbinde hissetti. Gölge'nin sessiz kalarak susturmaya çalıştığı aşkını izledi, yaşadı, buruk bir sevinç doldu. Sevinçti çünkü sevdiği adam ona bu denli âşıktı, buruktu çünkü bu aşkı sonsuza kadar yaşayamayacaklardı. Ve belki de... Belki de ihanetin ardından bu aşk da karanlığa gömülmüştü. Veyla, boynundaki kolyenin yokluğunu okşadı. Etrafı Gölge'yle dolu anılarla sarılsa bile, adam sanki yanı başındaymış gibi hissetse bile, Gölge'ye karşı öyle özlem duyuyordu ki koşarak bu adadan kurtulmak ve adama gitmek istiyordu. Sarmaş dolaş kıyametin gelmesini bekleyebilirlerdi. Onunla ölmek de kulağa kurtuluş gibi geliyordu ama yapamazdı. Onunla ölmek istese de, içindeki karanlık adamı öldürebilirdi. Bunu göze alamazdı.

Ada mı düşüncelerini yönlendirdi, düşünceleri mi adayı bilmiyordu ama etrafını görüleri sardı. Ormanın ışıkları karanlığa gömülmeye başlarken Veyla "Hayır..." diye soludu. Şimdiye kadar gördüğü görüler etrafında tekrar tekrar yaşanırken Veyla dönüp duruyor, kaçacak yol arıyor ama bulamıyordu. En sonunda durdu ve izledi. Bazıları yaşanmıştı, diğerleri de yaşanmak üzere olmalıydı ama Veyla yaşanmasınlar diye uğraşıyordu. Gözyaşlarına boğulmuştu. Gölge'yi öldürmek üzere ilerleyişini, Gölge'nin önünde teslim olarak diz çöktüğü andan gözlerini alamamaya başladı. O avucunda kelebek dövmesi olan elinin acımasızca karanlık dumanların yükseldiği Esved parçasına yönelmesini, Gölge'ye saplamak üzere kaldırışını... Veyla'nın eli inerken gözlerini sımsıkı kapattı. Belki de bu görüyü ilk gördüğünde yaşamına son vermeliydi ama bir gün bunu yapabileceğine inanamamıştı. O, bir gün Valdris'i öldürebileceğine de inanmamıştı ama işte, öldürmüştü.

"Bu görüler değişecek..." dedi adaya. Ada, dâhil herkes, her şey bunu bilsin istiyordu. Bu görüler değişecekti. Veyla, sevdiği adamı öldürmeyecekti.

Gözlerini kararlılıkla araladı. Yine de yaşlıydı kirpikleri. Etrafını saran beyaz ışık gözlerinin kısılmasını sağladı. Elini yüzüne siper ederek etrafına baktı. Gözlerinin acımasına rağmen içinde bir dinginlik oluştu. Vücudu gevşerken kulağına dalga sesleri geliyordu. Esintiliydi hava ama üşütmüyor, tenini okşayarak seviyordu. Görüsünü hatırladı. Nabzı yükselirken gözünü acıtan ışığa boyun eğmeyerek bakmaya devam etti ve koşmaya başladı. Işık, gittikçe beyaz sislere dönüştü ve gözünü acıtmamaya başladı. Yine de henüz duyduğunu göremiyordu. Sağa sola, görüsünde gördüğü o denize varmak için koşturdu. O sıra sağ adımıyla birlikte tenine çarpan suyu hissetti. Adımları yavaştı. Ilık su adanın ona yaşattığı kötü anıları ve kâbusları alıp götürürken her adımında daha da sakinleşiyordu. Kulağında büyüyüp dalga seslerine eşlik eden nefes alış verişleri gittikçe düzene girdi. Sislerin arasından bir şeyler görmeye çalışırken su boyunu aşmadan ayağı bir kayaya çarpar gibi oldu. İşte. O ana gelmişti ama bu sefer Gölge yoktu. Demek ki, geleceği değiştirmeyi başarıyordu. Verdiği karar, Gölge'yi ihanetlerini anlatıp aşkını inkâr ederek reddedişi, Doğa'nın çizdiği kaderi değiştiriyordu. Bu da, Gölge'yi öldürmeyeceği anlamına gelmez miydi? Gölge'yi öldürmeden kendisini öldürmeyi başarabileceğine dair içine umut doldu. Birlikte sonsuza kadar mutlu yaşamak üzere umutlanmayı dilerdi ama sanıyordu ki, artık böyle bir ihtimal kalmamıştı. Naya Elora ise, Doğa'nın ölüm tarafının uydurduğu bir yalandan ibaretti. Belki de bir ihtimaldi, Veyla'nın seçimleriyle şekillenecek bir gelecekte vardı, Veyla ise yanlış seçimlerde bulunmuştu. Bilemiyordu... Tek bildiği, Gölge'ye bir daha görüşmeyecekti ve Veyla henüz hamile değildi. Bir gün onun Kraliçe'si olmak bile hayal gibiydi. Hayalden de öte olan, Naya Elora elbette ki, başkalarından daha çok kendisine uğursuz kelebek olan Veyla için imkânsızdı.

Veyla ellerini öne uzattı. Görüsünde kısıtlı bir görüşü olsa da ne olduğunu az çok görebildiği yapıya uzandı. Yapı, biçimsiz bir şekilde önünde yükseliyordu. Su hala omuzlarının altında kalıyordu ama suda bir hayli ilerlemişti, su geç derinleşiyordu. Elleri yapıda gezinirken bazen parmakları su altı bitkilerince okşanıyordu, bazen de kaygan ama şekilsiz bir yapıya değiyordu. Her şey, her his görüsündeki gibi ilerliyordu. Sadece... Görüsünde kara sisler hâkimken şu an, beyaz sislerle çevriliydi etrafı. Bu Veyla'ya iyi hissettirdi. Demek ki bir şeyler doğru ilerliyordu. Öyle düşünmek istedi. Bir yandan Veyla bir anıyla da olsa Gölge'yi tekrar görebilmek, duyabilmek istedi. Birazdan Gölge'yle olan tüm anılarını hatırladığında ada bu dileğini gerçekleştirmiş olacaktı. En azından sevdiği adamla son kez, anılarında bir araya gelecekti. Bazılarında çocuk, bazılarında daha genç olacaktı. Konsey onlardan ne çaldıysa, şimdi Veyla tekrar hatırlayacaktı ama hayır, geri kazanamayacaktı. Seksen'i ile mutlu bir ömrü, artık ne yaparsa yapsın elde edemeyecekti. Konsey ölmüş ama öldürdükleri yaşama dönememişti. Hazin son, buydu.

Yoğun sis sürerek Veyla'nın görüşüne hâlâ engel oluyordu. Veyla ellerini suyun üstüne yükseltti. Parmakları bitkilerin arasında gezinirken küresel bir cisme değdiği an beyaz sisler dağıldı. Sonra gördü. Önünde yükselen şey yapılar değildi, hatıralardı. Hatıralar dalgalarla titreyen bir su damlasıymış gibi görünse de, hissi cam gibi sert olan saydam kürelerde hapsolmuştu. Her biri, Veyla'nın zihnine akın etmeyi bekliyordu ve içlerinden saçılan büyülü ışıltılar toz misali Veyla'ya doğru akın ediyordu. İçindeki ışık, anıyla birlikte hareket ediyordu. Veyla'nın heyecanlı gözleri her birinde geziniyor, belirli detaylar görüyor ama anıyı tamamen izleyemiyordu. Küreler birbirine değmiyordu ama aralarında ince ışık damarları vardı. O damarlarla yapı bağlanarak gökyüzüne yükseliyordu. Bazı kürelerde koyu ışıklar hâkimdi ve Veyla inanamadı. Şu an hayatının yansımasına bakıyordu ve koyu renkler, diğerlerinin arasında neredeyse kaybolmuştu. Berbat bir hayat geçirdiğine emindi ama... Bu kadar güzel anı biriktirebilmiş miydi gerçekten? Üstelik... Veyla anının içine çekilmedikçe tam olarak izleyemese de ışıkların şeklini anlamlandırmaya çalışarak anıları tahmin ediyordu ve yapı yükseldikçe geçmişe gittiğini fark etti. Küçüklüğü... Konsey'in eziyetleriyle dolu çocukluğunda bile şimdi sonsuzmuş gibi görünen, göğü dahi delen güzel anılar vardı. İşte. O anılarda Seksen'i, Gölge'yi hatırlayacaktı. Buna emindi. Çocukluğunu güzelleştiren şey olsa olsa Gölge olurdu. Kardeşini kaybedene kadar, o Karam hapishanesinde de güzel anılar biriktirmişti. Veyla yaşlarla gülümsedi. Onu mutlu eden anılarını her seferinde unutturmuşlardı ve Veyla yine de mutlu olmayı tekrar öğrenmişti. Hep başkalarına demişti. En çok kardeşine, Gölge'ye söylemişti, annesine, dostlarına söylemişti, söylerken zorlanmıştı. Konsey'in yarattığı canavar olsa da kalbi olduğunu hatırlamıştı, o kalp hissetmiş, dudakları da söylemişti. Etrafındakileri sevdiğini itiraf etmişti ama ilk defa kendisi için fısıldadı.

"Seni seviyorum..." dedi, ömrü boyunca nefret ettiğini sandığı kendisine. Gün içinde kendisini öldürecekti ama yine de gözyaşları eşliğinde tekrarladı. "Seni seviyorum..."

Sana ne yaparlarsa yapsınlar, ışığını kaybetmediğin için...

Seni dönüştürdükleri canavardan kurtulup, canavarları yenmek için kendini bile feda edebildiğin için...

Sevdiklerinden asla vazgeçmediğin, yaralarından yeşerebildiğin, kalbin ne kadar parçalanırsa parçalansın parçalarıyla da sevmeye devam edebildiğin için...

Dört yanın karanlık doluyken umutla parladığın, yok olmak üzere olan bir gezegende hiçbir zaman kaybolmayacak bağlar kurabildiğin için...

Katil Kraliçe, Ölüm Kelebeği olarak yaşamaktansa ölüme yürüyebildiğin için...

Veyla kürelere uzanıp temas ederek anılara kavuşmayı beklemeden önce duygu yoğunluğuyla gülerek gözyaşlarını sildi. Burası bir Hatıra Ağacı gibiydi. Kökleri sadece denize değil, Veyla'nın ruhuna uzanıyordu. Dalları hisler, çiçekleri anılardı. Renk renk çiçekler, bir hayatı yaşanmış kılıyordu. Buna kötü anılar da dâhildi. Hatıra Ağacı, gökten nefes almıyor, göğe nefes veriyordu. Işıkları gökyüzünü dalgalar halinde boyuyordu. Şimdi Veyla'nın vücuduna yansıyan her renk denizin dalgalarını da süslüyordu. Gece karanlığında sadece Hatıra Ağacı ışıktı. Derin bir lacivertin içine karışmış pembeler, pembenin içine sızmış soluk turkuazlar ve aralarda sanki deniz ve gök yırtılmış gibi görünen ince altın çizgiler... Şimdi Veyla göğe yükselebilse ve oradan baksa, deniz gök gibi görünürdü sanki. Işıklar ayırt etmeksizin aynı yansıyordu. Ve çocukluğu da gökteydi. Asıl unuttukları, göğe değiyordu. Küreleri saran ışık sarmaşıkları, denizin altında da sürüyor olsa gerek suyun içinde görünüyorlardı. Dalları yoktu, ışık akıntıları gibi kıvrılıyorlardı. Sabit olmayan renkler, Veyla'nın gözlerinde dönüyordu. Kristal yapraklı bitkiler yapının sadece deniz seviyesinde vardı. Veyla sevmek için dokundu ve hafif bir titreşim yayıldı. Yaprakları cam gibi şeffaf ama esnekti. İçlerinden ışık geçerken kırılıyor, çoğalıyor ve dağılıyordu. Yapıyla bağı kopmuş ama uzaklaşmayan, etrafında dalgalarla hareketlenen Su Çiçekleri, köksüzdü. Veyla, çiçeklerin içinde dolaşan ışıkların ona bir anıyı göstermeye çalıştığını sandı ama hayır, birilerini gösteriyordu. Veyla tanıdık yüzler arasında gezindi ve annesinin bir yaratığa dönüşmeden önceki güzel yüzüne uzun uzun baktı. İç çekişinin ardından gözleri aradığını, Gölge'yi buldu ve yaşlar eşliğinde gülümsedi. Gölge'nin yüzü değişti, Veyla'nın onu tanıdığı, gördüğü her haline yavaşça dönüştü. Bir zaman yolculuğu gibiydi. Veyla, Seksen'in çocukluğunu bilse de on sekizli yaşlarını hatırlamazdı, öldüğünü sanırdı ama ada ona Gölge'nin çoğu yaşını gösterdi. Demek ki Veyla çoğu yaşında Gölge'ye şahit olmuştu ama unutturmuşlardı. Elleri kalbine inerken bir süre gözlerini alamadı ve ağlayarak izledi. Sadece senelerin onun görünüşünde yarattığı değişimi izleyebilmişti henüz, anılara kavuşmamıştı ama kavuşmuş kadar duygulandı.

Gözyaşları denize akarken yeni bir küre oluştu. Işığı Veyla'nın gözlerini aldı, henüz boş ve beyazdı. Beyaz ışık yavaşça dalgalandı. Veyla kürenin alt tarafının deniz gibi maviye boyandığını ve burası gibi farklı renk ışıkların parladığını gördü. Ardından yavaşça kendi bedenine benzer bir siluet oluştu, mor saçları belirginleşti. Küreye sadece dışarıdan bakabiliyordu, bu yüzden anının detayları belirgin değildi ve esasen sadece ışıkla resmediliyordu ama Veyla anladı. Bu anın küresi oluşuyordu. Yaşam ağacına kattığı son anılardan birini yaşıyordu ve kürenin etrafı yavaşça mavi parıltılarla sarıldı. Huzurlu hissettiğini bir anın içerisindeydi. Sonra gördü. Mor saçlarının ardında, kıyaya kadar uzanan o yerde, bir beden daha vardı. Kaşları kalkarken nabzı yükseldi. Damarlarında kan ve büyü değil, heyecan aktı. Özlemle kasıldı, umutla sarsıldı ama ihtimal veremedi. Yine de gözlerini kırpıştıra kırpıştıra küreyi izlemeyi sürdürdü. Gözlerini bir anlığına alsa, bu hayal dağılacak gibiydi ve kaybetmek istedi. Derken duydu.

"Seksen Bir!"

Ilık suda, içi daha da sıcacık olurken vücudu heyecanla titredi. Gözleri kürede donakaldı, ardına dönüp bakamadı ama küre zaten ona görmesi gerekeni gösteriyordu. Kıyıdaki beden elini kaldırdı. Bir şeyi göstererek sallıyordu. Işık, adamın yüz ifadelerini göstermiyordu ama ses tonu yeterince anlatıyordu. Sesini duyuran küre değildi, bu andı. Küre bu anı bir anıya dönüştürse de şu an yaşanıyordu. Veyla inanamadı. Gölge nefes nefese, bedenine sığdıramadığı bir mutluluk ve heyecanla tekrar bağırdı. O sıra diğer elini de kaldırmış, hem denize, hem göğe, hem Veyla'ya, hem de bu adaya haykırıyordu. "Sensin! Seksen Bir, sensin!"

Veyla Gölge'nin burada olduğuna inanmaya çalışırken donup kalmıştı. Sadece yaşları durmadan akıyordu. Kürenin etrafını saran ışıltıların rengi sürekli değişirken Veyla'nın kalbindeki hisleri kaynak alıyordu. Veyla ne hissedeceğini bilemezken Gölge'yi son kez görebilmek için varını yoğunu verebileceğini biliyordu ve işte, ardına dönüp baksa Gölge'yi tekrar görebilecekti. O birbirine bakmayı seven, şimdi yaşlı olan, duygularla parlayan gözler birbirini yakalayacaktı. Veyla Gölge'de Seksen'i görecekti... Üstelik... Gölge de Seksen Bir'i görecekti. Veyla'nın vücudunda bir heyecan dalgası parmak uçlarından saç tellerine doğru uzandı. Gölge buradaydı işte. Her şey görüsünde gördüğü gibi mi ilerleyecekti? Yani... Veyla hiçbir şeyi değiştirememiş miydi? Zvarna'da kavuşacaklar ama çok geçmeden tekrar mı kaybedeceklerdi birbirlerini? Hem de, Veyla yüzünden...

Veyla ardına dönüp yaşamak için can atarken bir yandan da hüzünlü korkusuyla geri durduğu bu anı yaşamaya cesaret edemedi. Bu anda donup kalma şansı olsa kaç dakika, saat, gün boyunca kararsız kalırdı bilemedi ama Gölge ona bu süreyi vermedi. Hem su seslerini duydu, hem de kürede gördüğü beden şeklindeki ışık, kıyıdan suya girmiş, Veyla'nın ardından yaklaşıyordu. "Siktir... Sensin! Doğa yalan söylemedi, sensin!"

Gölge cüssesiyle suyu döverek aşarken git gide yakınlaşan sesler Veyla'nın kalbinin kulağında atmasını sağlıyordu. Titrek nefesler alıp verirken duyguların çatılmasını sağladığı kaşlarının altında gözleri durmaksızın ağlıyordu. Gözyaşları denize karışıyordu. Ona, Gölge'yi getiren sulara... Kürede el, Veyla'ya doğru uzandı. Veyla sesli ve titrek bir nefes daha aldı ve kolunda Gölge'nin elini hissetti. Gölge onu kendisine çevirdiğinde Veyla'nın ne yapacağını bilemeyen elleri bir saniye bile olmadan vücutları arasında sıkıştı. Gölge Veyla'nın omuzlarına kadar gelen suyun içinde kadını göğsüne çekti. Kolları sudan bile daha çok sardı Veyla'yı ve solur gibi "Sensin..." dedi. Bu sefer bağırmamıştı ama sesi Veyla'nın zihninde yankılandı. Bir eli sımsıkı kadının belini sararken diğer eli heyecanla kadının ensesinde, saçlarında ve sırtında geziniyordu. Denizin ılık suyunu kadının saçlarının henüz ıslanmamış kısımlarına taşıyordu ama Veyla'nın her zerresini hem yakıp hem üşüten Gölge'ydi. Yanıyordu çünkü bu an duygularını alevlendiriyordu, üşüyordu çünkü bu adamı kaybetme korkusu onu öldürüyordu.

Veyla'nın yanağı adamın göğsüne yaslanmış, yaşlı ve donukluğundan kurtulamamış gözleri Gölge'nin, sarılırken bir noktada duramayan elleri dolayısıyla hareketlenen suyun dalgalanışında geziniyordu. Heyecanı ve dehşeti her nasılsa aynı anda yansıtan yüzünün sağ tarafı, Gölge'nin bedenine yaslı olduğundan yanağı ve dudakları hafifçe yükselerek kıvrılmıştı. Vücudu hareketsizlikten kurtulamıyordu. Adama ne sarılabiliyor, ne de ittirebiliyordu. Yaşam ve ölüm arasında sıkışmıştı. Bir yanı Gölge'yle yaşamak istiyordu, diğer yanı Gölge yaşasın diye ölmek... 'Valdris gibi seni de öldüreceğim' dese, Veyla biliyordu ki Gölge göze alacaktı. Her nasılsa ihaneti hazmetmiş, Valdris'in ölüsünü bile çiğneyip gelmişti. Veyla hissediyordu, Gölge bir elinde Veyla'nın kolyesini Veyla kadar sımsıkı tutuyordu. Eli ensesine kaydıkça ve kolye tenine değdikçe, Veyla boynunda olmasına alışık olduğu kolyeyi hissediyordu. Kaybettiği kolyeyi Gölge bulmuş olmalıydı. Bulmuş ve ucunda ne gizlediğini görmüştü. Kolyenin ucunda, küçük Seksen'in, küçük Seksen Bir'e verdiği siyah gül yaprağı vardı. Sonra öldürdüğü her kişinin üstüne imzası olan siyah gül atmıştı, ölümde onu alıp sevdiği ve öldüğünü sandığı Seksen Bir'e götürsün diye... Bu kaderin cilvesi değil miydi? Sanki Doğa piyonlarını oynamış, Veyla'nın kurmaya çalıştığı oyunu dağıtıyordu. Ya da Veyla bir piyondan ibaretti ve Doğa'nın oyununda küçücük kalıyordu.

Veyla düşünceler, kararsızlıklar içerisindeyken Gölge, kadının saçlarına sayısız öpücük bıraktı. Veyla gibi Gölge'nin de yaşları durmuyordu. Yüzündeki hisler, bir Hatıra Ağacı'ndan akan ışıklar gibi renk renkti. Hem, ona henüz kavuşabildiği için, birbirlerinden uzakta geçirdikleri yıllar ve Konsey'in Seksen Bir'ine yaptığı eziyetler için hüzün yaşıyor, hem de hislerinde yanılmadığı, Veyla hayalini kurduğu gibi Seksen Bir olduğu için mutluluk doluyordu. Bir yandan Veyla'nın, gittikleri Doğa Suyu Mezarlığı'nın orada ölüp de Zenith'e geri dönmüş taşlardan yükselen ruhları görüşünü hatırlıyordu. Veyla orada obsidyende kendi küçüklüğünü gördüğü için Seksen Bir olduğunu anlamıştı. İnsan halleri ölmüş, büyüyle doğmuşlardı ve ölü bedenleri birbirlerine güç vermek için bir taş olarak geri mi dönmüştü? Veyla'ya güç veren taş da aslında Gölge'nin ölen insanlığı mıydı? Ne tezattı, birbirlerine güç verseler de kendilerini güçsüz bırakıyordu o taşlar... Veyla'nın Seksen Bir olduğunu anladığı o anki tepkilerini düşündükçe daha da duygu doluyordu. Bir yandan da hemen oracıkta Gölge'ye söylemediği, Gölge'nin kalbindeki bu ağırlığı kaldırmadığı için sitemleniyordu ama kendisi de, şüphelendiği gibi Veyla'ya söyleyememişti ki... Onu anlayabiliyordu.

İşte şimdi Zvarnadalardı. Herkes onların birbirini burada hatırlaması gerektiğini söylemişti. Doğa, böyle istemişti. Şimdi bu Hatıra Ağacı onlara anılarını verecekti. Veyla, sevdiği kadın, Kraliçe'si ve Seksen Bir'i kollarındaydı. Yanındayken bile özlediği kadın, yıllardır özlediği çocukluk dostuydu. Veyla, Seksen Bir'di. Doğa yanıltmamıştı, Gölge yanılmamıştı.

Veyla'nın suyu izleyen yaşlı gözleri, suyu değil, Gölge'nin önünde diz çöken, ölmek üzere olan bedenini görüyordu. Hemen ardından da kendisine benzeyen ama bunu yapabiliyorsa asla o olmaması gereken bir canavarın Gölge'yi öldürmek üzere karanlık dumanların yükseldiği Esved parçası alışını...

"Hayır..." diye fısıldadı Veyla ama Gölge duymadı. Veyla'yı öpmeye, sarılmaya, tekrar ve tekrar hayretle, heyecanla "Sensin... Benim Seksen Bir'im sensin..." demeye devam ediyordu. Boğazındaki git gide büyüyen yumru her harfte Veyla'nın canını ayrı yakarken "Değilim." dedi. Gölge duymadı, belki de duymamak istedi. Bu andan kopmamak istedi.

Veyla, boğazını yırtar gibi bağırarak "Değilim!" dedi ve bedenleri arasında sıkışmış elleriyle adamı ittirdi. Adamı dağ çarpsa deviremezdi, Veyla'nın ittirişiyle geriledi. Kolları Veyla'dan çekilmek zorunda kalırken Veyla korktuğuna yakalanarak adamla göz göze geldi. Yüzündeki mahvolmuşluğu kadere duyduğu öfkeyle örtmeye çalışarak "Ben değilim!" diye bağırdı. Elleri de bu öfkeyi yansıtıyordu. Bir iki yanında kaldırıyor, bir suyu döverek indiriyordu. Suyun canı acımasa da, Veyla'nın içi yanıyordu. "Sana söyledim! Nasıl ihanet ettiğimi sana anlattım! Neden buradasın? Nasıl buradasın?"

Gölge başta Veyla'yı sakinleştirmek ister gibi ama bir yandan şaşkın bir şekilde ellerini aralarında kaldırmışken, şimdi elleri uzanmak yerine duraksamıştı. Nefes nefese oluşu yüzünden şimdi güçsüz kalmış bedeni de hareketliyken duygularla yaşlı gözleri Veyla'nın gözlerinde telaşla geziniyordu. Başını iki yana salladı. "Valdris'i öldürmedin."

Veyla, "Öldürdüm!" diye çığlık attı. Neyse ki hareketlendirip durduğu deniz yüzünden sular yüzüne de sıçrıyordu, zaten omzuna kadar suyun içindeydi de, yüzündeki ıslaklığı, gözlerinin bu halini hüzne değil, denize, belki de öfkeye yorabilirdi Gölge. Gölge ise, ne hissedeceğini bilemeyerek bakıyordu. Yoğun yaşadığı duyguları kalbini sarmışken bir gevşetiyor, bir de kasılmasını sağlıyordu ve tüm ipler Veyla'nın elindeydi. Hisleri, Veyla'nın söylediklerine göre şekilleniyordu ama her seferinde şekillenmekte gecikiyordu. Veyla'ya yetişemiyordu.

"Ben senin Seksen Bir'in falan değilim! Ben Seksen Bir'i öldürenim. Anlamıyor musun be..." derken gözleri Gölge'nin hareketlenen eline kaydı ve Gölge, kolyeyi gösterdi. Ucunu, dikkatlice açtı. Veyla içinde ne olduğunu biliyordu, Gölge'nin göstermesine ihtiyacı yoktu. "Ondan aldım," diye soludu. "Onu öldürdüğümde Seksen Bir'den almıştım. Giderken de hediye olarak sana bıraktım. Anlamıyor musun? Bana dair bildiğin, sana gösterdiğim her şey bir yalan!"

Veyla yakalayıp suya atmak ister gibi kolyeye uzandığında Gölge kolyeyi bırakmadı, aksine Veyla'nın da elini tutup kendisine çekti. Diğer eliyle kolyenin ucunu kapattı ve bu hengâmede kaybolmaması için pantolonunun cebine koydu. Veyla telaşla elini çekmeye çalışırken Gölge hüzünlü bir öfkeyle "Niye böyle yapıyorsun?" diye bağırdı. "Niye ulan niye? Niye yalan söylüyorsun?"

Veyla diğer eliyle Gölge'yi ittirmeye çalıştıkça hareketlenen denizin suyuyla ıslanıyordu. Gölge kendisine çektiğinde suyun seviyesi azalmıştı ama Veyla artsın isterdi. Ruhunun hissettiği gibi bedeniyle de boğulmak ve bir daha yaşama dönmemek isterdi.

Gölge artık bağıramayarak "Niye bana bunu yapıyorsun Veyla?" diye sordu. Veyla'nın diğer elini de tuttu ve onunla göz göze gelmemeye çalışan kadının yüzüne doğru ihtiyaçla eğildi. Gözleri göz göze gelmek için çabalıyor, başı kadın kaçırdıkça o yöne dönüyordu. Sesi iyice kısıldı ve titredi. "Niye bize bunu yapıyorsun?"

Veyla ağlama isteğini bastırmaya çalışarak "Yalan değil!" diye bağırdı ve adamın gözlerine bakma cesareti gösterdi. Nefes nefeselerken hüzne bürünmüş yüzlerinde birbirlerini severek bakarak gözlerini kenetlendi. Bir sürenin ardından Gölge yavaşça başını iki yana salladı. Veyla'nın yüzü buruşur gibi oldu. Burun delikleri titrek nefesleriyle büyüyüp küçülürken başını onaylar şekilde salladı. Hıçkırıklarını sakladığı dudaklarını birbirine sımsıkı örtmüştü. Bir hıçkırıkla aralanır gibi olduğu an hızla ve telaşla konuştu. "Niye buradasın? Niye peşimdesin? Beni nasıl buldun?"

Gölge, "Sen aşkını inkâr etsen de ruh bağımız ilerliyor." diye hatırlattı. Ruh evliliği üç aşamadan ibaretti ve ikinci aşaması buydu. İkinci aşamada, ruh ötesi, kontrol edilemeyen güç ve güçsüzlükleri bağlanırdı. Rüyaları, kâbusları, uyurken, baygınken, ipleri kaybedecekleri kadar kontrolsüz durumlarda bile birbirlerine ulaşabilir olurlardı. Büyü izi gibi, birbirinin izini sürebilir, yerin yedi kat dibinde bile olsa birbirini hisleriyle bulabilirlerdi. Ve işte, Gölge de bulmuştu.

Veyla sinirle inledi. Her şey onun aleyhine ilerliyordu. "Amorsus'tayız, sen aptal mısın? Şehrini bırakıp bana mı geldin? Sana ihanet eden kadına? Dostunu, halkını öldüren kadına? Amorsus'la savaşarak mı buraya geldin yoksa anlaşarak mı? Sen yokken o Esved duvarı aşıp geçmez mi sanıyorsun? Şehrini kaybedeceksin aptal!"

Veyla bir yandan Gölge'yi kendisinden uzaklaştırmaya çalışırken bir yandan da endişelerini dile getiriyordu. Adamın burada olması demek, şehrini bırakması demekti. Siyah ölüm Nixsus'un etrafını sarmıştı, yaşayan toprak yok denecek kadar az kalmıştı. Şimdi ise Kral da şehri terk etmişti. Siyah ölüme direnen obsidyenlerle birlikte Gölge'nin büyüsüydü ve bir hayli güçlü olan siyah ölüm daha da atılabilirdi. Esved de büyü duvarını aşabilecek kadar güçlenmiş olmalıydı, Gölge olmadan Terralar engel olamazdı.

"Âşık olursam şehrimi kaybedeceğim en başından belliydi."

Veyla tüm gücüyle ellerini çekti. Elleri saçlarını iterek şakaklarına yaslanırken sağına doğru döndü. Her bir su damlasının ağırlığını hissederek ilerlerken çaresiz hissediyordu. Sağında kalan yapının ışıkları ıslak bedeninde renkleri yansıtırken titreyen alt dudağını ısırdı. Ne yapması gerektiğine dair cevaplar sudaymış gibi gözlerini ayırmadan bakarken başı eğik haldeydi. Parmakları saçlarına kaydı, sımsıkı kavradı ve çaresizlikle yüzünü buruşturdu. Gölge yüzünü göremediğinden yüz ifadelerini tutmaya çalışmıyor, sadece çözüm arıyordu. Gölge'yi nasıl ikna edecekti? Buradan Gölge'yle çıkması mümkün değildi. Gölge'nin onu bırakıp gitmesi gerekiyordu ama adam bir türlü ikna olmuyordu. Veyla düşüncelere boğulmuşken Gölge yaklaşmıştı. Adamın sesini hemen ardından duydu. "Ve ne şehrimi, ne de Zenith'i Kraliçe'msiz kurtarabilirim."

Veyla hışımla ona dönüp Gölge'yi suyun içinde birkaç adım gerileterek ittirdi. "Ben senin Kraliçe'n değilim! Niye vazgeçmiyorsun benden?" dedikten sonra her sorusunda, artık ittirmekten ziyade yumruk şekline getirdiği ellerini tekrar adamın göğsüne indirdi. Adamın gözlerine bakamıyordu, göğsüne vurduğu darbeleri izliyordu. "Niye? Niye? Niye ya niye? Sana ihanet ettim..."

Gölge, "Zorundaydın..." dedi. Sesi güçlü değildi, arbedeyle hareketlenen su bile daha çok ses çıkartıyordu. "Konsey yüzünden... Seni zorunda bıraktılar. Veyla seni anlayabiliyorum..." derken sesi daha da güçlendi. Kadın onu duymazdan gelip "Ben hainim!" dediğinde Gölge "Öyleyse seni affediyorum!" dedi.

Veyla çaresiz bir şekilde bu acıya başvurdu. "Senin dostunu öldürdüm!"

Üstelik benim de dostumdu, diye düşündü.

Gölge kadının bileklerinden tutup var gücüyle "Öldürmedin!" diye bağırdı. Veyla o sıra çırpınarak bileklerini tutan Gölge'ye rağmen ittirmeye devam etmeye çalışıyordu ama Gölge "Valdris yaşıyor!" diye bağırdığında Veyla durdu. Yaşlı gözleri yavaşça Gölge'nin gözlerine yükseldi. Nefes nefese bakarken his yoğunluğuna rağmen ciğerleri rahatlar gibi oldu. İnanamadı ama umdu. Hüzünle çatılmış kaşları altında gözlerinde umut parladı. Titrek ve kısık sesiyle "Nasıl?" diye sordu.

Gölge yaşlı gözlerle burukça gülümsedi. Bedenlerinin harareti dindiğinden kadının bileklerini okşayarak sevdi. Kadın artık ellerini çekmeye çalışmıyordu. Bundan cesaret alarak bedenlerinin arasındaki mesafeyi kapattı. Elleri kadının bileklerinden ellerine yükseldi. Ellerini tuttu ve kendi çenesinin altına yasladı. Gözleri şefkatle kadında gezinirken "Yaşıyor..." diye fısıldadı. "Doğa Suyu Mezarlığı onu bize geri verdi. Senin sayende. Gözlerinde ve damarlarında senin büyün var."

Tıpkı, kelebekleri, Yaratık ve çocuklar gibi...

Veyla'nın kalbinde, çocuk Seksen Bir sevinç çığlıklarıyla dans ediyordu. Yaşlar gözlerinde birikti ve birikti. O sıra dudakları minik kıpırtılar içerisindeydi. Buruk bir gülümseme yavaşça peydahlanıyordu. İçinden gelen derin bir nefes alıp vermek, rahatlamak, her şey bitmiş, kötü günler geçmiş gibi adamın kollarına sığınmaktı... Sonra da gidip dostunu sapa salim görmek istiyordu ama... Valdris'in hâlâ yaşaması gerçekleri değiştirmezdi.

"Ama ona ben saldırdım..."

Gölge hızla başını iki yana salladı ve Veyla daha da umutlandı. Buna hakkı olmadığını düşünüyordu ama yine de filizlendi sönük ciğerleri. "Valdris, senin öldürmediğini söyledi."

Veyla'nın kaşları olabildiğince kalktı. O anları bizzat yaşamıştı ama bu cümleye inanmak istedi. Bir hayaldi ama yine de istiyordu. "Başta o da öyle sanmış ama ölmeden önce fark etmiş, gözlerin büyüyle ışıldamıyormuş Veyla. Onu öldüren senin büyün değilmiş."

"Ama mor ışıltılar..."

"Taklitçi, Veyla..." diye fısıldadı Gölge. "En geride kalan koruma çemberindeki savaşçıların kameralarına takılmış. Taklitçi de bizimle oradaymış ve senin büyünü taklit ederek Valdris'e saldırmış. Senin böyle sanmanı istemiş..."

Veyla bir hıçkırığın ardından "Ben yapmamış mıyım?" diye sordu. Gölge kadının bir elini, diğer eline emanet ederek yanağını kavradı ve şefkatle sevdi. Yüzlerini yakınlaştırdı. İkisinin de gözleri ihtiyaçla kapandı. Titrek nefeslerine huzur bulaştı. Gölge "Hayır benim sevgilim..." diye fısıldadı. Veyla'nın kalbinde duygular, zihninde düşünceler gezindi de gezindi. Rahatladı, boğuldu, rahatladı ve sonra tekrar boğuldu. En sonunda tek bir duygu kaldı, korku. Sevdiği adamı kaybetme korkusu. "Sildiğin görüntülere de ulaştım. Valdris için ne hale geldiğini biliyorum..."

Veyla alınlarını ayırdı. Adamın boşluğuna gelmesinden, duygulara kapılıp gitmesinden yararlanarak ellerini çekti. Sağına dönüp kıyıya doğru ilerlemeye başladı. Gölge de kendisine gelip peşinden gideceği sırada onu büyüsüyle geriye doğru fırlattı. Gölge suda birkaç metre savrularak yapının yanında suya düştü. Veyla o sıra kıyıya varmak üzereydi. Yaşlar durmaksızın akıyordu ama silmeye çalışmıyordu. Dönüp son kez adama bakmak istedi ama gitmekten vazgeçebilirdi, korktu. Valdris'i öldürmemiş olabilirdi ama o ana dair gördüğü tüm görüler gerçek çıkmıştı. Valdris 'Neden?' diye sorup durmuştu, o an gerçekten yaşanmıştı. Erya'nın Veyla'nın gitmemesi için yalvardığı o an da yaşanmıştı. Valdris'i kimin öldürdüğü Veyla'nın düştüğü bir yanılgıydı ama o anlar yaşanmıştı. Valdris hayata dönmüş olabilirdi, onu Veyla geri döndürmüştü ama görüsünde gördüğü kadarıyla Gölge'yi öldüren kendisinin Siyah Ölüm Kraliçe'si olmuş haliydi. Beyaz teninde damarlarından siyah büyü akıyordu. Mor saçları öyle kara dumanlara karışmıştı ki, Veyla saçlarını görerek kendisi olduğunu anlayamamıştı, avucundaki kelebek dövmesinden tanımıştı. Taklitçi, Veyla gibi görünemezdi. Veyla ise, o görüde kendisi gibi görünmüyordu. O hali Gölge'yi öldürüp ardından hayata geri döndüremezdi. O halinde yaşamdan iz yoktu, ölüm saçıyordu. Her gördüğü gerçekleşmişti, bu da hâlâ gerçekleşebilirdi. Gölge'den kaçmıştı ama adam buraya kadar gelmişti. Gölge uzaklaşmıyorsa, Veyla uzak tutardı. Adamı öldürmemek için kalbini paramparça etmek pahasına geriye savurmuştu. Birazdan adada ilerleyecekti ve zaten ada onu karmaşık yollardan geçirecek, Gölge tarafından takip edilemez kılacaktı. Sonra da gidecekti. Madem Gölge kalkıp gelmişti tek başına hatırlayıp siyah ölüme, Karanlık'a karşı işine yarayabilecek bilgilere ulaşabilirdi. Veyla burada kalmaya devam edemezdi. Burada velmora taşı falan yoktu ya da Veyla görmemişti. Belki o Alkar Harzem denilen adam Veyla'yı kandırmıştı, belki de o da yanlış biliyordu. Ya da birazdan bulabilirdi ama... O gücü hissetmiyordu. Adanın büyüsüne kapılmadan önce taşlarını hissedebiliyordu ama şu an, bu adada o gücü hissedemiyordu. Aksine daha da güçsüz kalmıştı.

Gölge ardından "Yapma!" diye bağırdı. Veyla büyüsüyle onu geri tuttuğu için ilerleyemiyordu ama kadın kıyıya çıkmış, uzaklaşmak üzereydi. Giderse onu sonsuza kadar kaybedebilirdi. "Beni öldürmeyeceksin!"

Veyla duraksadı. Büyüyle parlayan gözleri bir noktaya takıldı. Elleri iki yanında yumruk şekline geldi ve avuçlarını tırnaklamaya başladı. Gölge'yi büyüsüyle uzakta tutmaya devam ediyordu ama kendisi uzaklaşmaya devam edemedi. İleride beyaz sisler başlıyordu, oraya varsa bu andan kopacaktı ve belki de geri dönemeyecekti. Çok değil, beş altı adım sonra oraya varırdı. Gölge'yi kurtarması işte o kadar yakındı. Beş altı adım sonra Kral'ının katili olmaktan kurtulacaktı.

"Her zerren Karanlık'la kaplansa bile sen beni öldürmezsin!"

Gölge, kadının neye inandığını görüyordu. Valdris'in başına gelenler kadının korkularıyla hareket etmesini sağlamıştı. Bu yüzden Gölge'yi itiyor, bu yüzden bir ihanete sığınarak kaçmaya çalışıyordu. Bu yüzden Seksen Bir olmadığını iddia ediyordu ama Gölge görmekten de öte, hissediyordu. Veyla Seksen Bir'di ve öyle olmasa dahi Gölge onu bırakamazdı.

"Biz seninle aynı canavarların kurbanlarıyız. Avuçlarımızda aynı yarayı gizliyoruz. Bize ne kadar unuttururlarsa unuttursunlar, kalbimizde aynı sevgiyi saklıyoruz!"

Veyla gözlerini sımsıkı kapatırken yaşlar eş zamanlı olarak yanaklarından aktı. "Bu yanılgılarla benden uzaklaşmanı istiyorlar. Böyle yaparak onlarla savaşmıyorsun, onların ayağına gidiyorsun! Biz birsek değil, ayrıysak kaybederiz. Seni tekrar kaybetmeyeceğim..." dedikten sonra başını yavaşça iki yana sallayarak ekledi. "... Seksen Bir."

Veyla, "Öyle deyip durma!" diye bağırarak ona döndü. Kalbinden taşanlar öfkeye dönüşüyordu. Gölge'ye inanmak istiyordu ama korkusu müsaade etmiyordu. Gölge Veyla'nın inadı ve bir türlü üstünden çekmediği büyüsü dolayısıyla ona gidemeyişi yüzünden sinirle anı kürelerini gösterdi. "Bütün cevaplar burada. Sen ne kadar itiraz edersen et, burada o küçük kız çocuğunun sana dönüşünü izleyeceğim Veyla!"

Veyla korkuyla "Ben çoktan gitmiş olacağım." dedi. Gölge'nin de gözleri büyüyle ışıldadı, Veyla'nın büyüsü güçsüz düşerek geri çekilir gibi oldu. Gölge birkaç adım yaklaştığı gibi Veyla'nın korkusu ve büyüsü ağır bastı ve Gölge durmak zorunda kaldı. Sinirle inledi ve tekrar "Yapma!" diye bağırdı. "Peşini bırakacağımı mı sanıyorsun? Sen beni öldürmemek için uzak dururken ben peşine düşeceğim ve seni ararken Esved'in tekinin kurbanı olacağım."

Veyla, bağırmaya güç bulamazken "Beni aramak zorunda kalmayacaksın." dedi. Belki de bu adam bir vedayı hak ediyordu. Boşu boşuna peşine takılıp canını tehlikeye atmamalıydı.

Gölge yüzünü buruşturup duygu karmaşasının getirdiği bir ses tonuyla "Bu da ne demek?" diye sordu.

Veyla elini kalbine yasladı. "Hissedeceksin."

Veyla'nın ölümü, ilerleyen ruh bağları sebebiyle kalbinde hissedecekti ama ruh bağları tamamlanmadığı için ölmeyecekti. Bu, seven bir kalp için ölmekten bile beterdi.

Gölge "Ne sikim anlatıyorsun?" diye bağırdı.

"Ben seni halkına sadık, onurlu bir Kral olarak tanıdım. Biraz tanıdığım Gölge Kral Karanir'den eser kaldıysa buradan çıkınca onları kurtarmaya çalışırsın. Çünkü ben senin ne Seksen Bir'inim, ne de Kraliçe'nim."

Gölge, sol tarafından ışıklar yansırken hüzünlü görünüyordu. Sadece hüzünlü değil... Yorgun, bitap, umutsuz bir adam gibi görünüyordu. Veyla bu bakışları görüsünde de görmüştü. İşte, görüsünde gördüğü o andaydı. İstemsizce hıçkırdı.

Gölge, "Peşinden geleceğim." dedi. Peşinden gidecek, Kraliçe'sini alacak ve şehrine dönecekti. Ya bu siktiğinin Zenith'ini birlikte kurtaracaklardı ya da hep beraber kaybedeceklerdi. Gölge halkı için son nefesine kadar siyah ölümle savaşırdı ama Veyla'sız yapamayacağı kehanetlerce öngörülmüştü. Zaten Veyla yoksa... Gölge de var olamıyordu ki... Ama kadını bir türlü ikna edemiyordu. Gittikçe umudu azalıyordu. Kadın birkaç adım gerilese, sonsuza kadar avuçlarından kayacak gibiydi. Ne saçmaladığını tam olarak anlayamamıştı. Aklına gelen ihtimallere inanmak istemiyordu.

Veyla, hâlâ her şey görüsündeki gibi ilerlediği, hiçbir şeyi değiştirmeyi başaramadığı için ellerini iki yanında kaldırıp boğazını yırtarcasına "Seni öldüreceğim, anlamıyor musun?" diye bağırdı. Demek ki görüsünde de korkup kaçmaya çalışıyordu ama Gölge müsaade etmiyordu. Aslında görüsünü değiştirmek için aldığını sandığı bu 'gitme' kararı, görüsünde çoktan yaşadığı bir şeydi. Hiçbir şeyi değiştirememişti, her şey zaten böyle oluyordu...

Bir hışımla suya daldı ve ilerlemeye başladı. Ağlar gibi konuşuyordu. Yüzünde, değiştiremediği bir teslimiyetin izleri vardı. "Eğer bir şeyleri değiştirmezsem Kral'ımı öldüreceğim! Sevdiğim adamı öldüreceğim! Bana yardım et, git benden! İstemiyorum... Katilin olmak istemiyorum... Seni öyle çok seviyorum ki..."

Veyla büyüsünü daha fazla yöneltemediği için hareketlenen Gölge de ona vardı. İkisi de birbirlerinin yanaklarını tutarak uzandılar ve Veyla görüsünü yaşadı. Görüsünü görürken konuşmaları duymadığı için sadece izlediklerinden yola çıkarak adama ne dediyse, ona tüm zaferlerini geri verdiğini düşünmüştü, şimdi biliyordu. Gölge artık çaresiz, bitap, yorgun ve hüzünlü değil, umutlu, güçlü, mutlu ve kazanmış gibi görünüyordu. Veyla görmüyor ama biliyor, hissediyordu. Görüsünde gördüğü halini de hatırlıyordu.

Birbirlerini solur gibi öperlerken Gölge kollarını suyun altına daldırdı ve Veyla'nın beline sarıldı. Kadının bedeni suyun üstünde yükseldi. Gölge Veyla'yı kucağına aldı, Veyla da kollarını adamın boynuna, bacaklarını ise vücuduna sardı. Dudakları, kaybetmek üzere oldukları birbirlerini tekrar öperken duygu yoğunluklarını resmediyor, ne yapsalar gideremeyecekleri bir özlemle öpüyorlardı.

Hatıra Ağacı'ndan onlara doğru birbirine dolanarak ilerleyen renkli ışıklar ilerledi. Renklerini anılardan alıyorlardı. Veyla ve Gölge'nin sevişen bedenlerine temas ettiğinde ikisi de güçlükle öpüşmeyi bıraktılar. Vücutlarını ayırmadan önce birbirlerine bakıp sonra da ışıklara doğru baktılar. Gördükleri karşısında kaşları olabildiğince kalktı. İki çift gözde farklı farklı renkler dans eder gibi dolaşırken ve yüzleri duygu değişimleriyle şekillenirken gördüler. Git gide daha da gülümsüyorlar, histen hisse sürükleniyorlardı. Gözleri fıldır fıldır gördüklerinde gezinirken birbirlerine sarılmış kolları sıkılaşıyordu. Sanki göğüslerini açıp birbirlerini, ruhen oldukları gibi fiziken de kalplerine yerleştirmek istiyorlardı.

Gölge duygu yoğunluğuyla yavaşça konuşurken ve yaşlar gözlerindeki okyanusu dalgalandırırken "Sensin..." dedi. Kolları arasındaki Veyla'ya baktı. Veyla hâlâ bir süre daha ağlamasına sebep olacak olan bir mutlulukla gördüklerini izlemeye ihtiyaç duyuyordu. Gölge sabırsızlıkla bir elini kadının yanağına götürüp kendisine bakmasını sağladı. Tekrar "Sensin..." dedi ve Veyla'nın dudaklarından bir hıçkırık özgürlüğüne kavuştu. Devamı gelecek gibiydi ama Gölge dudaklarına yapıştı. İkisinin de sessiz ve mutluluktan doğan yaşları akarken dudakları ihtiyaçla öpüyordu. Gölge yanılmamıştı, Veyla Seksen Bir'di. Veyla yanılmamıştı. Gölge, Seksen'di.

Kıyafetleri üstlerinden eksilirken anılar peşi sıra zihinlerine akın ediyordu. Sevişen bedenleri bu anı birlikte yaşarken, zihinleri geçmişle sarmalanıyordu. Birbirini solur gibi öperken kapattıkları gözleri hatırladıkları ama birbirleriyle bağdaştıramadıkları ve hatırlamadıkları, onlardan alınan ne hatıra varsa, görmeye başladılar. Başta sadece güzel anılar vardı. Aslında karanlığın ortasında ama birlikte güzelleştirdikleri anılar... Zihinleri birbirleriyle dolarken ruhlarının haklarında ilk kehanetin fısıldandığı yüzyıllar öncesinde başlamışçasına yoğun olan bir özlemle sevişmesi, Doğa'nın umuduydu. Su, bir olan bedenlerini sarmalarken onlara hatıralarını veriyordu.

Ölüm laboratuvarlarında çocuk bedenleri yatağın altına girmiş, duvarın alt kısmına gizlice çizdikleri gökyüzünü ışığı güçsüz fenerleriyle izliyorlardı. Tüm yatakhane uyurken, onlar bir ranzanın altına uzanarak sığabilecek kadar küçüklerdi ama gökyüzünü bir daha göremeyeceklerini düşünebilecek kadar da büyümek zorunda kalmışlardı. Ve Seksen Bir, kardeşiyle paylaştığı odada bulduğu dermanı, Seksen'e de gösterdi. Herkesin olan gökyüzü onların değilse, onlar da kendi göklerini yaratırdı. Üstlerinde bulundurdukları öğrenilse, karanlık odalara gönderilmeleri gerekecek olan fenerle, çizdikleri yıldızları tek tek aydınlatmak onlara, ışığın yıldızlarda değil onlarda olduğunu hatırlatıyordu. Işık onlardı, hiçbir karanlık buna engel olamazdı.

Başka bir anıda, yatakhanede artık tek başınalardı. Geri kalan her çocuk ölmüştü. Biliyorlardı, o çocuklara olan yakında onlara da olacaktı. Korkularını, birbirlerini cesaretlendirme kaygısıyla unutuyorlardı. Birbirleri için güçlü kalırken, güçsüzlük akıp gidiyordu. Sadece birbirlerine sahiplerdi ama başka çocuklar olsa da zaten durum buydu. Çoğu zaman canavarlar da onlarla olurdu. Masallarda canavarların çirkin bir surata, korkutucu bir bedene sahip oldukları söylenirdi ama burada her canavarın beyaz önlüğü vardı.

Nice oyunlar oynadılar, nice hayaller yaşadılar. Dört duvar onlar için sonsuz fırsattı. Her köşe, ayrı hayal imkânıydı. Bir gün yaşayacaklarına emindiler. Bir anda zihinlerine akın ettiği için gediğine oturtmakta zorlandıkları anılar kısa görüntüler olarak akıp giderken bazılarında daha büyük olduklarını görüyorlardı. İşte bu, geçmişlerine dair hatırladıkları silik anılarında olmayan bir detaydı. Onlar birbirinin büyüye kavuşmuş hallerini hatırlamıyorlardı ama şimdi gördükleri üzere, onlar hatırladıklarından çok daha fazla anıya sahiplerdi. İki kurban çocuk büyümüş, hapsolmuş iki sevgiliye dönüşmüştü. Artık iki sıkı dost değil, âşıklardı. Aşkları, hayallerini ve anılarını çeşitlendirmişti. Bir gün her şeyden kurtulacaklardı ve sadece bu karanlık odalarda değil, Zenith'te de el ele dolaşacaklardı. Tabana yakın bir tavanın altında değil, gökyüzünün, yıldızların altında öpüşeceklerdi. Birbirlerinin tenlerine kaybetme korkusuyla değil, özgürce değeceklerdi. Birbirlerini sadece ölene dek değil, sonsuza dek seveceklerdi.

Nixsus'ta, Veyla'nın özel yeri kabul ettiği bir çıkıntıda yan yana izledikleri gökyüzünü, önce çocuk bedenleri, sonra da daha genç bedenleri bir hayal ile izlemişti. Nixsus'taki odalarında sımsıkı sarılarak uyuduğu geceleri, çocuklukları da yaşamıştı. Sevginin, şehvete dönüştüğü anları, daha genç bedenleri de yaşamıştı. Onlar birbirlerinin bedenlerini, yıllar önceden tanımıştı. Tekrar karşılaştıklarında hissettikleri arzunun tarif edilemez bir özlemi de taşıması bundandı.

Derken anılarda duydukları gülüşler, güzel sözler, kurulan hayaller ve verilen sözler sustu. Ağaçtan onlara akın eden parıltılar git gide soluklaştı. Az evvel sevişmiş bedenleri, Yaşam Ağacı'na yaslanmış, çıplak ve sarmaş dolaştı. Veyla başını Gölge'nin göğsüne yaslamış, Gölge sevdiği kadına sımsıkı sarılmış, suyun içinde ve huzurlulardı ama anıların soluklaşmaya, suyun sesinin dahi huzurdan çok hüzün yaratmaya başlamasının ardından ikisi de gerilmişti. Güzel anılarını sevişerek hatırlamışlar, sevişmelerinin ardından ise sıra... Birbirlerini kaybedişlerine gelmiş olmalıydı.

Gerilen bedenleri birbirlerine daha sıkı sarıldı ve geçmişin karanlığına birlikte göğüs gerdiler. İlk olarak o günü hatırladılar. Odalarından çığlık kıyamet alındıklarında, nereye götürüldüklerini biliyorlardı. Farklı canavarların taşıdığı küçük bedenlerinde elleri birbirine uzanma çabası içerisindeydi. Onları götürdükleri yerde karşı karşıya oturmalarını sağlamışlardı. Birkaç saniyelik boşluk, iki çocuğun birbirine sımsıkı sarılmasını sağlamıştı. Onları yine, birbirleriyle tehdit ederek ayırmışlardı. Onlara dair canavarların elindeki güç, yine onlardı. Sadece birbirleri için boyun eğiyorlardı. Bu Konsey tarafından kontrol edilebilirdi. Takip eden yıllarda Konsey'i zorlayan asıl şey, bu iki ismin sadece birbirleri için boyun eğmeleri gibi, en çok birbirleri için başkaldırışlarıydı. İki küçük çocuğu kontrol etmek daha kolaydı ama onlara sadece Konsey'i değil, gezegeni yok edebilecek bir güç bahşetmek üzerelerdi. Güç onlara ait olacaktı ama kontrol eden Konsey olmalıydı. Onları birbirleriyle ama birbirleri olmadan kontrol etmenin yolunu çok geçmeden buldular.

O gün, küçük avuçlarında Amore hükümetinin simgesi olan mum, git gide erirken yere düşüren ilk kişi deneyin yeni kurbanı olacaktı. Bugüne kadar Gayzer denilen o siyah parıltılı ölüm makinesine kim girse, ölmüştü ama Seksen ve Seksen Bir farklıydı. Diğer çocuklardan daha güçlüydü. İnsana benziyorlardı. Gözleri, saçları kahverengiydi ama damarlarından akan kanda büyü parıltıları gizliydi. Büyü bedenlerinde uyuyordu ama ne Seksen, ne de Seksen Bir henüz uyandırıp ona sahip olamamışlardı.

Gayzer'de kara büyü bir hortum edasıyla dönerdi. Gücünü, Doğa'ya sırtını dönmüş tek Terra'dan alırdı. Zenith gezegeninin insanlık tarafı olan Amorsus'ta yaşayan tek Terra'ydı ve yüzyıllar önce doğmuştu. O zamanlar Amorsus hâlâ Doğa'ya sahipti. Zvarna dışında Doğa yerlerine, ormanlara, büyünün ışıldadığı ağaçlara, göllere sahipti. Terra Esved'in ırkını bırakıp insanlık tarafına geçmesine neden olan şey, Veyla ve Gölge'nin de kalplerinde taşıdıkları şeye benzerdi. Aşka benzer ama karanlık yönleriyle aşktan uzaklaşan bir duygu. Takıntı. Doğa, dengelerin bozulmaması için insan ve Xalia'yı lanetleyerek gezegenin iki tarafına atmış olsa da, laneti kıran duygular vardı. Terra Esved, batmış bir insan gemisinin mürettebatından kurtularak kıyıya vuran tek kişiyi, Baş Komutan, dönem Kral'ı Raft Amore'un erkek kardeşi Brian Amore'u bulduğunda, tek niyeti iyileştirip kendi yarım küresine dönmesini sağlamaktı. Öyle olmadı. Onu iyileştirmekle kalmadı. Terralar neredeyse her şeyi bilir, hissederdi. Brian Amore'un güzel sözlerinin yalandan ibaret olduğunu da hissetti ama inanmayı tercih etti. Bir aşk bahanesiyle ailesini, ırkını ardında bırakıp Amorsus'a gittiğinde insanların ve Xaliaların birbirlerinden koptuğu ve iki farklı yarım kürede yaşamaya başladığı yüzyıllardan beri, Amorsus'a ayak basan ilk Terra oldu. Brian, Kral abisini devirmek için ihtiyacı olan gücü, Terra Esved'in gücünde buldu.

Brian Amore onu Kraliyet'ten ve dönemin Konsey'inden gizlemek için insan kılığında dolaşmasını istiyordu. Onu baş elçisi yapmıştı. Esved, Terraların yaşam felsefelerinden git gide koparak Brian Amore'un mutluluğuna hizmet etti. Brian'ın istediği iksirleri ve eşyaları hazırlıyor, adamın onlarla ne yaptığını öğrenmek istemiyordu ama tahmin edebiliyordu. Kötülüğü, başka bir kötülüğe susarak başladı. Kalbi böylelikle her gün biraz daha kararıyordu. Brian abisini devirip Kral olmuştu ama ona yetmiyordu. Her adımında, daha ilerisini hedefliyordu. Böylelikle Terra Esved'e yönelttiği istekler bitmiyordu. Amorsus tarafındaki diğer güçlü hükümetleri devirmek, Amorsus yarım küresini Konsey ile birlikte yöneten tek aile olmak istiyordu. Askerlerinin iksirle güçlenmesini, silahlarının büyüyle kuşatılmasını istiyordu. Terra Esved, bu istekleri de yerine getirdi. Bu sırada Amorsus git gide Doğa'sını kaybediyordu. Terra Esved her Doğa'ya sırtını biraz daha döndüğünde, Doğa da insanlardan elini ayağını çekiyordu. Ve Brian başardı. Diğer hükümetleri devirip Amorsus'taki tek iktidar aileyi, kendi ailesi kıldı. Ne var ki askerler bir süre güç kazandıktan sonra hastalanıyordu. Esved ise onları büyüyle iyileştiriyordu. Her iyileştiklerinde askerler daha da güçleniyorlar ama zaman geçip de tekrar hastalandıklarında ise ölüme daha da yakınlaşıyorlardı. Öyle ki belirli bir zamandan sonra Terra Esved onları iyileştirmek için yanlarına gidene kadar aralarından çoktan ölenler oluyordu. Ölü insanlar, geleneklere göre yakılırdı. Küllerinin olduğu tüpler, kuşların ayaklarına bağlanırdı ve kuşlar külleri gökyüzünde taşırdı. Ölü insanların, yeni yıldızlar olduğu düşünülürdü. Böylelikle kimse sevdiği birini sonsuza kadar kaybettiğini kabullenmezdi. İnsanlar gökyüzünde, Xalialar ise yeryüzünde, ölü sevdikleri ile tekrar karşılaştıklarına inanırlardı. Ne var ki, bu askerler yakılamıyordu. Öldüklerinde gri bir tene sahip olan, başta çürüyormuş gibi görünse de bir süre sonra öylece kalan bu bedenler ölmediği gibi, birikiyordu da. Kral için asker gider, yerine yenisi gelirdi. Terra Esved yenilerini daha güçlü kılabildiği sürece sorun yoktu. Terra Esved de öyle yaptı. Ölü bedenleri saklarken, yeni askerlerin ölmemesi, mümkünse daha geç ölmesi için uğraştı.

Brian, soyunun da büyüye karışması hayali içerisindeydi fakat Terra hamile kalamıyordu. Geçen yıllar içerisinde Brian Kraliyet evliliği yaptı. Soyunun sürmesini istiyordu ama Terra'yla olan gizli ilişkisini de sürdürüyordu. Kraliçe hamile kaldığında, bebek rahmine yerleştiği an Terra Esved hissetti. Terra'nın kalbi hasetle daha da kararmıştı. Terra Esved, büyüsünü kendi amaçları için ilk defa o zaman kirletti. O güne dek, Brian'ın emirlerini yerine getiriyordu ama o gün, kendisi için kara büyüye bulaştı.

Doğa'nın dengesine ihanet edip büyüsüyle hamile kalmayı başardı. Brian'ın karısından daha önce doğurabilmek için hamilelik süreci boyunca da kara büyüye başvurdu. Doğa'dan aldığı gücü, Doğa'ya karşı kullandı. Karnını peleriniyle gizlediği ayların ardından doğum sancıları aynı gün geldi. Terra Esved'in doğum çığlıklarını, Kraliçe Çisem bastırıyordu. Kraliçe Çisem, sağlıklı bir erkek evladı dünyaya getirmişti. Sarayda kutlama havası hâkimdi. Öyle ki Kral Brian, Terra Esved'in yanına ancak bir gün sonra uğramış, bu mutluluğa kapılıp gitmişti. Terra Esved'in ortalarda olmadığını bile fark etmemişti. Yanına, Elçi odasına uğradığında ise Terra'yı oturduğu yerde kanlar içerisinde, kucağında pis bir örtüyle tuttuğu ölü bebeğiyle görmüştü. Bebek ölü doğmuştu ve esasen, bebeğe de benzemiyordu. Kırmızı gözleri ve ağzı, yüzündeki konumları çağrıştırmasa, göze ve ağza benzemezdi. Şekilsiz omurgasının yükselttiği sırtı, başından daha üst konumdaydı. Kolları omuzlarından ellerine indikçe keskinleşiyordu. Sivri kolları, kılıç gibiydi. Derisi pürüzlüydü. Ne insan ne de Xalia'ydı. Bir bebekten çok, bir yaratığın yavrusuna benziyordu. Öyle ki, Kral Brian kendi ölü evladından korktu ve ondan sonra Terra'ya elini bile sürmedi. Bebeğin hali yüzünden, Terra'yı suçladı.

Kral'ın ilgisini ve evladını kaybeden Esved, kara büyüden arınmak için ailesine, ırkına döndü ama Terralar onu kabul etmedi. Tek bir kelime dahi etmesine müsaade etmeden geri çevirdiler, hareketlenen ağaçlar ve sarmaşıklarla önünü kapatıp onu Doğa alanlarına almadılar. Onu Amorsus tarafına kadar uzanan okyanusun kıyısına kadar Doğa'yla ittiler. Böylelikle Terra Esved, Amorsus'a, Kral Brian'a geri döndü. Ona daha fazla tutundu ve bağlandı.

Terra Esved, Kral'ın ilgisini yeniden kazanmak için yıllarını geçirirken Kraliçe Çisem'in oğlu sağlıkla büyüyor ve her geçen gün taht sahibi olmaya biraz daha yaklaşıyordu. Kral Brian, Esved ile yatağını paylaşmasa da sırlarını ve isteklerini paylaşmaya devam ediyordu. Yeni niyeti, sadece Amorsus'u değil, gezegeni de yönetmekti. Bunun için elbette büyüye ihtiyacı vardı. Zenith gezegeninin Nix tarafı etkileyici büyülere sahip olan Xalialarla doluydu. Kara büyüye bulaşmış bir Terra'ya sahip olması onları yenmesine yetmezdi. Başta kendisi ve ailesi, sonra da askerleri kendi büyülerine sahip olmalıydı. Büyülü ikisirlerle güçlenmekten öte, büyü üretebiliyor olmalılardı. Terra Esved, Kral'ının yalan aşkını geri kazanmanın yolunun bu olduğunu düşündü. O zamana dek, ne zaman birlikte zafer kazansalar, Terra'yla ilgisi ve alakası artmıştı, yine öyle olacağını umdu. Ölüm laboratuvarları bu şekilde oluştu. Yüzyıllar sonra hala sürecek olan eziyetler başladı. Kral ve ailesi riske atılmadan önce halkın çocukları zorla alınıyor, geri getirileceği söylenilse de giden bir daha geri dönmüyordu. Her başarısız deney, Kral'ı Terra'dan daha da uzaklaştırırken, Terra'nın ise Doğa'ya biraz daha sırtını dönmesini sağlıyordu. Terra Esved'in kalbi git gide kararırken, Kraliçe Çisem ise Kral'ına daha fazla evlat doğuruyordu.

Terra, Gayzerleri üretse de çocuklar kara büyüye direnemiyordu. İçlerinde kara büyüyle çarpışıp da güçlenecek bir büyüye sahip değillerdi. Gayzer'in melez çocuklara ihtiyacı olduğunu anladı. Kılık değiştirerek Nix tarafına geçip Xalialardan hamile kalmaya çalışan kadınlar başaramadı. Doğa, dengeyi bozacak hiçbir bedene ruh üflemiyordu. En başta Terra Esved'in hamile kalamaması da bundandı. Ardından Terra, Xalialarla birlikte olan kadınların da kara büyüyle hamile kalmasını sağladı ama bebekleri, tıpkı Terra Esved'in doğurduğu gibi yaratığa benziyordu. O zamana dek, Amorsus tarafındaki Doğa yerleri bir hayli azalmıştı ve kalan Doğa Suyu Mezarları'ndan hiçbiri, bu bebeklerin ölü bedenlerini kabul etmiyordu. Terra Esved, gezegenin güney yarım küresi olan Amorsus'un kutbuna kadar kalan Doğa suyu mezarlarını denemişti. Doğa Suyu Mezarlığı'na sunamadıkları bedenler aynı zamanda çürümüyorlardı. Sanki hiçbir zaman yaşamı temsil etmemiş, hiçbir zaman da yitip gidemeyeceklerdi. Bir cana sahip değillerdi ama Terra Esved büyüsüyle de yok edemiyordu. Doğa, Amorsus tarafından git gide çekildiği için, Nix tarafına geçip Terralara yakalanmadan gidebildiği tüm Doğa Suyu Mezarları'na gitti. Öyle ki en son kuzey kutbuna vardı ve bir kısım ölü bedeni oradaki Doğa Suyu Mezarı'na da sundu. Fakat Doğa, kabul etmedi. Böylelikle gezegenin iki kutbundaki Doğa Suyu Mezarlığı'nda da, yaratık benzeri bu bedenler kabul görmedikleri suyun dibine çöktüler. Bir doğa taşı olup geri dönemediler çünkü hiç gidemediler. Derken cesetler, deneylerle birlikte birikti ve birikti. Öyle ki Doğa, kutsal yerinden, bu iki mezarlıktan da çekildi. Büyü ışıltıları söndü, Doğa taşlarındaki parıltılar silindi ve ruh götürüp taş getiren sular duruldu. Git gide saklanması zor ölü asker bedenlerinin de bu mezarlıklara taşınılması sağlandı. Bu iki Doğa suyu mezarlığı suyun bile kuruduğu ölü yaratık kuyularına dönüştü. Şimdilik, ölülerdi.

Terra Esved başaramadıkça ve Kral Brian'ın ilgisini geri kazanamadıkça, planları değişti. Önce ülkede sorunlar yaratıyor, sonra da çözümü için Kral Brian'ın ondan yardım istemesini bekliyordu. Kral başta sorunları ve Terra Esved'le olan bağlantıyı çözememişti. Tam da Esved'in istediği gibi her çözemediği sorunda ona başvuruyordu. Esved yetinmedi. Kral gündüzleri yanına gelse de, geceleri Kraliçe'siyleydi. Kral Brian ve Kraliçe Çisem'in yedi evladı vardı. Önce Kraliçe Çisem amansız bir hastalığa yakalandı. Yataklara düştü, ölmediği ama yaşama da yaşayamadığı yıllar geçirmeye başladı. Mütemadiyen uyuyordu. Terra Esved, Kraliçe'nin yerini doldurma niyeti içerisindeydi. Kral'la ve çocuklarla ilgilenip, hem yeni Kraliçe hem de anne olmak istiyordu. Ne Kral karısı gibi kabul edebildi, ne de çocuklar anne olarak gördü. Aksine Doğa'nın masum yüzleri olan çocuklar, Terra Esved'ten korkuyor, uzak durmaya çalışıyordu. Terra, sorunu Kraliçe Çisem'in hâlâ hayatta olmasına yordu. Böylelikle bir gece vakti Kraliçe Çisem'in uyuyarak tükettiği nefesi de son buldu ama Terra Esved umduğunu bulamadı. Acı ve keder, hem Kral'ı, hem de çocukları Terra Esved'ten daha da uzaklaştırdı. Bu sırada Amorsus tarafında Doğa yeri neredeyse kalmamıştı. Terra, Doğa'yı terk etmiş, Doğa da Terra'yı terk ediyordu.

Kral Brian, karısını iyileştirmeyi başaramadığı için Terra Esved'e kin ve öfke doluydu. Onu mahzene kapattı. Kadının büyüsüyle yıkıp geçebileceğini biliyordu ama kendisine olan zaafını da biliyordu. Kral'ı sakinleşip onu oradan çıkartana kadar ortalığı yakıp yıkmazdı. Esved, bekledi ve bekledi. Mevsimler geçti, Kral sakinleşmedi. Böylelikle Esved'in kara büyülü eli, çocuklara da uzandı. Çocuklar teker teker hastalandı. Telaşlanan Kral, Esved'i mahzenden çıkardı. Çocuklarını iyileştirmesi karşılığında ona Kraliçelik vadetti. Esved iyileştirdi ama büyüsü yaşamdan değil, ölümden alıyordu. Yıllarını Doğa'nın sırt döndüğü kara büyüyle geçirmesi, onu istese de Doğa'nın büyüsünden mahrum bırakıyordu. Çocuklar ölmedi, Terra hayatta tutmayı başardı ama her biri sakatlandı, kimisi akıl sağlığından oldu, kimisinin omurgaları yamuldu, kimisi ise dili var konuşamaz hale geldi. Her biri, lanetlenmişti. Kral, hırslarının onu ve ailesine ne büyük bir bela açtığını o gün anladı. Dilediği gibi, Kral olmuştu. Koca Amorsus yarım küresini tek başına yönetiyordu ama artık ne karısı, ne de çocukları sağlıklı bir şekilde onunlaydı. Karısı ölmüş, çocukları ölümden beter hale gelmişti. Askerlerinin yerini yenileri alıp dursa da binlerce asker kaybetmişti. Başta kara büyüyle güçlenseler de yıllar içerisinde bununla baş edememiş, ölmüşlerdi. Öyle ki, Doğa'nın laneti öldüklerinde bile peşlerini bırakmamıştı. Cesetleri yakılamaz, yok edilemez hale gelmişti. Çürümemişti ama insandan uzaklaşarak grileşmişlerdi. Krallığında yüzü gülen bir insan bile yoktu. Havalar mütemadiyen bulutlu, topraklar verimsizdi. Kara büyü hava gibi dolaşıyor, su gibi akıyordu.

Esved, Kral'ın geldiği hali gördü. Hatıraları ve şahit oldukları onu acılardan acılara sürüklüyor, Esved'e ise nefretle bakmasını sağlıyordu. Esved'in Kral ondan vazgeçmeden önce çare arayışı onu Zvarna'ya götürdü. Ada, Terra Esved'i kabul etmedi. Esved'in içeriden alacakları olmalıydı ki Zvarna'yı görüyordu ama Doğa, kara büyüyü dışarıda tutmak istiyordu. Böylelikle Esved, kara büyüyle karşılık verdi. Doğa Amorsus'tan çekildikçe, ölüm yerini almıştı ve kara büyü, Doğa'nın buradaki büyüsünü aşıp Terra Esved'in adaya girmesini sağlamıştı. Böylelikle hatırlatan ormanı da lanetledi. Ada yer yer toprak ve güç kaybetti. Yine de yıkılmadı. Bir gün, tüm bunların sonunu getirecek olan o iki ismi beklemek için ayakta kaldı. İçindeki büyüyü korudu.

Esved, orada Kral'ının yalanlarını da gördü ama vazgeçmedi. Hatırlamayı da, unutmayı da içinde barındıran bu adadan Hatıra Kumu Çiçekleri'yle döndü. Tekrar ihtiyacı olursa diye fazlaca getirmişti çünkü bu adayı zor bulmuştu ve bir daha bulabileceğinden emin değildi. Bu adadan alabileceği tüm hatıraları almıştı, ada bir daha ona kapılarını açmazdı. Bu çiçekler, renk renk ışıltıların kum misali aktığı bir öz taşıyan yapraklı bir çiçekte barınırdı. Niyeti, Kral Brian'a bu özü yedirip acı veren hatıralarından onu kurtarmaktı ama beraberinde tüm anıları silinecekti. Böylelikle Kral, Kraliçe'sini ve sağlığından olmuş evlatlarını unutacak, Terra ne anlatırsa ona inanacak ve onunla mutlu olabilecekti. Terra, çiçeği Kral'a takdim etti. Hüznünden yataklara düşmüş Kral'a, çare getirdiğini dile getirdi. Zvarna'dan bahsetti. Söylediğine göre acısı dinecek, hüznü son bulacaktı. Kral, Terra Esved'e güvenmese de başka çaresi olmadığından çiçeğin özünü tüketti. Tam da Esved'in istediği gibi her şeyi unuttu. Esved planını sürdürdü ve gerçekleri eğip bükerek anlattı. Ardından Esved, Kraliçe olmayı istedi. Kral Brian kabul etti. Tören hazırlıkları başladı fakat halk susmadı. Geldiğinden beridir kötülüğün eksik olmadığı elçi Esved'e duydukları kin ve öfkeyi haykırıp durdular. Üstelik aslında bir kara büyücü olduğunu bilmiyorlardı bile. Yine de Kral'ın evlatları gibi, onlar da Terra Esved'i hiçbir zaman sevememişlerdi. Kral'a gerçekleri duyurabilmek için törenin sonuna dek nefeslerini tükettiler. Kral şüphelenirse, Terra Esved tekrar Hatıra Kumu Çiçeği'ne başvuracaktı ama gerekmedi. Her şey Terra Esved'in istediği gibi ilerledi. Bir insan kılığında, Kral Brian ile evlendi. Halk, Konsey, soylu aileler huzursuz, tedirgin bir şekilde Kral'ın gözünü açma derdindeydi ama Kral tören boyunca gülümsüyordu. Gece olduğunda ve Terra senelerdir özlediği adamın koynuna kavuştuğunda Kral hâlâ mutlu görünüyordu. Terra ilk gün olduğu gibi, o gün de yalanları hissediyordu ama inandı. Son birlikteliklerinin ardından Kral'ının kollarında uyuya kaldı. Gece yarısı kalbine bir kazık saplandı. Doğa'ya sırtını dönen ilk ve son Terra, böylelikle öldü. Onu bir insan Kral'ın kazığı değil, yalancı bir sevgiliye teslim oluşu öldürdü. Geri döndüğünde, onu tekrar öldürebilmek için bir kazıktan çok daha fazlası gerekecekti.

Kral, halkına inanmış ama susmuştu. Terra Esved artık huzursuz, güvenilmez, Kral'ı yalanlar söyleyerek kandıran bir kara büyücüydü. İnsan kılığında dolaşması, bazı detayları Kral'dan bile saklıyor olsa da Kral'ın şahit olduğu bazı anlar vardı. Kadın kehribar gözlerini kahverengi lenslerle diğer insanlardan gizliyordu ama Kral görmüştü. Kadının göz beyazına, karanlık bulaşmaya başlamıştı. Peruğu kaydığında görülen saçları artık Doğa'yı resmeder gibi toprak ve yeşil tonlarında karmaşık bir renge sahip değil, gittikçe koyulaşıyordu. Kadın Amorsus'a gelmek için ırkını ardında bıraktığından, kendi güç alanından uzaklaştığından beridir ve özellikle de Amorsus'ta güç alabileceği Doğa yerleri birkaç tane kalmışken, gücünü kaybetmeliydi ama her geçen gün güçlenmişti. Çünkü Büyüsünü artık Doğa'dan değil, ölümden alıyordu.

Onu tek tutan şey, Kral'a duyduğu takıntılı aşktı. Bu aşk, yıllar boyunca Kral'ın onu elinde tutmasını sağlamıştı, Kral bu sefer bu aşkla, ondan kurtulmayı amaçlamıştı ve başarmıştı. Esved'in ölü bedeni git gide karanlığa gömüldü. Yüz ve vücut hatları seçilse de, teni siyahın da siyahıydı. Zvarna hariç Amorsus tarafında kalan son birkaç yerden de Doğa çekildi. Geçen yüzyıllarda insanlar, Amorsus tarafında hiçbir Doğa yerinin kalmadığına inanıyordu zira Zvarna herkesçe bilinen ve bulunabilen bir yer değildi. Çoğu insan için ulaşılmaz bir yerdi, Xalialar ise başka bir yarım kürede yaşıyor, insanlık tarafına geçmiyordu. Kral Brian ise, Zvarna'yı biliyordu. Gitmemiş ama Terra Esved'ten duymuştu. Elinde, oradan getirildiği söylenilen birçok Hatıra Kumu Çiçeği vardı.

Esved öldüğünde, büyüsüyle iyileştirdiği ne kadar asker varsa her biri aynı anda öldü. Tabii, Brian'ın varisleri de bu eziyet dolu yaşamlarına devam edemedi. Cesetleri, tıpkı diğerleri gibi laneti taşımayı sürdürdü. Kral Brian başında bizzat bulunduğu bir özel ekiple Amorsus'un kutbuna gidip de eskiden Doğa suyu mezarlığı olan o yaratık kuyusuna, askerleri ve çocukları gibi Esved'in de bedenini bıraktı. Kadın, onun yüzünden ölen ceset yığınının en tepesinde, elleri ve bacakları iki yana açılmış haldeyken neyse ki gözleri kapalıydı. Eğer açık olsalar, Kral Brian önce mahvettiği, sonra da mahvolduğu kadının gözlerinin beyazının dahi karanlığa bulandığını görürdü. Yine de ölü bedenine bakmayı da sürdürmek istemedi. Bu lanetten kurtulmak isteyerek gerek Amorsus kutbundaki, gerek de aracılar yardımıyla Nix kutbundaki bu yaratık kuyusunu beton dökerek kapattı. Okyanusun altındaki sayısız ölüm laboratuvarlarının kullanımı da sonlandırdı ama ne yaparsa yapsın Gayzerleri yıkamadı. Kara büyüyü söndüremedi. Büyü sanki ancak bir çatlaktan akıyormuş gibi eskiye nispeten cılızdı ama sönmüyordu. Esved'in ölüşüyle gitmemiş, yitmemişti. Böylelikle Kral Brian laboratuvarların okyanus altındaki girişlerine taşlar yığdı. Konumlarını bir sırdan bile öte sakladı. Bir devri de, bu kuyular ve laboratuvarlar gibi kapattığını düşündü. Amorsus'un üstündeki kara bulutlar da dağılmıştı. Hava, su ve insanlar normale dönmüştü.

Toprak ve Kral Brian, hariç. Toprak bir daha eski verimini kazanmazken Kral Brian'ın ise Terra Esved'i öldürdüğü gibi başlayan hastalığı hızla ilerledi. Çok geçmeden öldü. Yerine geçecek olan Kral kardeşi Sahir'e vasiyetiydi. Ölü bedeninin çürümeyeceğini, küllere dönüşmeyeceğini biliyordu. O da kara büyüye temas etmişti. Kimse buna şahit olmasın, sır perdesi aralanmasın, istedi. Böylelikle bedeni öldüğü gibi, bir töreni beklemeksizin sarayın sığınağında tabutuna beton dökülerek gizlendi. Bu betonu yıkıp da kara büyünün izini gören olursa oluşacak kaosun önüne geçmek için yazıp mühürlediği mektubu ve Hatıra Kumu Çiçekleri'yle birlikte betona gömüldü. Terralar ise sırt döndükleri Esved'in lafzını bile açmadı. Gün geldi, Esved'ten konuşmaları gerekti, bu sefer de Doğa onları susturdu.

Lanetin tüm kanıtları öldü ama lanet susmadı. Doğa'nın kabul etmediği Terra Esved ve diğer ölü bedenler, huzura kavuşamadan sıkışıp kaldı. Lanetli ölü insan bedenleri yıldız olamadı, yaratığa benzer melez bebekler ne yaşamı, ne ölümü tadabildi, Terra Esved ise bir Doğa taşı olarak gezegene geri dönemedi. Sıkışıp kalan Esved, yok olamadığı için var olmaya çalıştı. Neredeyse uyuyan, sadece yaşama sızar gibi güçsüzce titreyen kara büyüyü uyandırmak için yakınındaki insanların zihnine vesveseler fısıldadı. Uyurken bile kullanabildiği bu gücü uyandırsa, Zenith'i sonsuza kadar değiştirebileceğini biliyordu. Terra Esved'in bedeninin saklandığı beton mezarlığa yakın olan mıntıkalarda oluşan huzursuzluklar ve yaşanan garip olaylar dolayısıyla Kral Sahir, halkını ve Krallığını kutup çevresinden çekti. Setler çekildi, surlar inşa edildi. Kutup, yaşamla ölüm arasına sıkışmış kara büyülü bedenlere terk edildi. Ta ki, yaklaşık dört yüzyıl sonra Amorsus, açgözlü bir yeni dönem Konsey'ine sahip olana dek. Konsey sınırları genişletmek istedi. Dönem iktidarı Kraliçe Pinat Amore ve Kral Yanaç Amore yönetmekten çok yönetilebilecek kişilerdi. Tıpkı Kraliçe Pinat Amore'un anne ve babası olan bir önceki Kraliçe ile Kral gibi. Son yüzyıl içerisinde Amore soyundan olup da karakteri yönetilmeye müsait olmayan tek kişi, Pinat ve Yanaç'tan olma Eftel Amore'du. O ise, atası Brian Amore gibi kara büyüye bulaşacaktı. Böylelikle, karakterini ve hatta kendisini kaybedecekti. Tek farkları, Brian Amore bunu bizzat yapmıştı, Eftel Amore ise Konsey ve Alkar Harzem yüzünden buna maruz kalacaktı.

Dönemin iktidar ailesini ikna eden Konsey, toplamda on üyeye sahipti. En yetkili üç isim yasaklı kutba ayak bastı. İşte o zaman Terra Esved'in vesveselerine kulak verdiler. Kral Brian'ın cesedini çevreleyen beton kırıldı. Mektuba ve Hatıra Kumu Çiçekleri'ne ulaştılar. Ve tabii, Ölüm laboratuvarlarının konumlarına. Ulaştıkları bunlarla sınırlı değildi. Ölüm laboratuvarları Gayzerlerle ve Terra Esved'in kara büyülü iksirleriyle doluydu. Konsey üyesi Lavin ve Stel onları vazgeçirmeye çalıştı. Bu durum, toprak kazanmaktan öteydi. Terra Esved, geri dönmeye çalışıyordu. Dört yüzyıldır bekleyen kötü bir varlıktı. Üstelik, öfkeliydi. Xalialara onu tekrar kabul etmedikleri, ona sırtını döndükleri için, insanlığa ise Brian'ın onu öldürmesini sağladığı için öfkeliydi. Doğa ona sırtını döndüyse, o da Doğa'yı yok ederdi. İstediği Gayzerlerin başarması, melezlerin büyüsüyle birlikte kara büyünün de tekrar uyanmasıydı. Böylelikle, Terra Esved ve hatta ona ihanet ettiğini düşündüğü Kral Brian'la birlikte askerler, ölü doğan yaratık bebekler yeniden Zenith'e dönecekti. Yaşamla ölüm arasına sıkışmış, kara büyüyle lanetlenmiş bu bedenlerin döndüklerinde Zenith'e ne yaşatacakları ise, muammaydı. Konsey ise, Terra Esved ile daha da güçlenebileceklerini ve hatta bir gün başarırsa onlara da büyü bahşedebileceğini düşünüyordu. Arafta geçirdiği dört yüzyıl boyunca ölümden beslenmesi, kadının daha da güçlenmesini ve her şeyi detaylıca düşünmesini sağlamıştı. İsmi Esved'ti, 'siyah' veya 'kara' anlamlarına gelirdi. Terralara isimlerini Doğa verirdi. Bir Terra doğduğunda yapılan Doğa'yla kutsama töreninde, Doğa bebeğin ismini anne ve baba Terra'nın kulağına fısıldardı. Henüz bir bebekken dahi, Doğa'nın ismini Esved koyduğu birisi, nasıl olur da Konsey'in umduğu gibi bir güç getirebilirdi? Bu, Zenith'in sonu olurdu.

Terra Esved'in vesveselerini duyan, temas eden üç isim ise çoktan lanetlenmişti. Konsey'in geri kalan üyeleri Lavin ve Stel'i dinlemedi ve Konsey'le birlikte tekrar kutba gitti. Onlar da lanetlendi. Geri döndüklerinde, Lavin ve Stel bir şeylerin yolunda gitmediğini anladılar. Artık onlara karşı gelmek ve ikna etmek mümkün değildi. Kendileri konuşmuyor, kendileri görmüyorlardı. Adeta etten robota dönüşmüşlerdi. Artık bir güç değil, bir gücün askerilerdi. Eğer onlara katılmazlarsa Konsey'den atılacaklarına dair Lavin ve Stel'i uyardılar. Lavin ve Stel ise bir sonraki Terra Esved ziyaretine kadar ellerinden geleni yapmak için onlara katılmayı kabul ettiler.

Kimsenin henüz bilmediği ise, Terra Esved'in yapabildikleriydi. Nerede ölüm varsa, o da oradaydı. İnsan ya da Xalia fark etmeksizin, ölü insanlar küle dönüştürülene, Xalialar ise Doğa Suyu Mezarlığı'na bırakılana kadar Terra Esved onlara ulaşabiliyor, etrafında olup bitenleri hissedebiliyordu. Buna, yüzyıllardır ölü halde Kraliyet Saray'ında tutulan Kral Brian'ın bedeni de dâhildi. Ölüleri henüz yönetemiyor, yürütemiyordu, araftan kurtulamıyordu ama onlara ulaşabiliyordu. Gittikçe onu güçlendiren, ölümle beslendiği yılların neticesinde Konsey'in aklına kutba gitme fikrinin gelmesi de bundandı. Konsey'i, kutba çağırmış ve onlarla daha yakından temas kurabilmiş, kendi askerleri haline dönüştürebilmişti. Tüm bunlar, o henüz uyurken yapabildikleriydi. Elbette, Lavin ve Stel'in planlarından, fısır fısır konuşmalarından da haberdar olabilmişti.

Bu sırada Lavin ve Stel Nix tarafına geçtiler. İnsanlık tarafında bir şeyleri değiştirmeye gücü yetebilecek iki makam vardı. Biri Konsey, diğeri iktidar aileydi. Konsey, Esved'in etkisi altındaydı, Kraliçe ve Kral ise Konsey tarafından yönetiliyordu. Konsey üyesi olmaları onlara yetki ve hak bahşediyordu. Böylelikle sınırdan Nix tarafına geçebilmişlerdi ama aslolan, Konsey'in geri kalan üyelerinin onların gitmesine izin vermiş olmalarıydı. Zaten kimseye bir şey diyemeden ya ölecek ya da unutacaklardı.

Lavin ve Stel, Nix'ten geri dönemeyeceklerini düşünüyorlardı. Ya kaos ve savaş içerisinde yaşayan Xaliaların kurbanı olacaklardı ya da çıktıklarını öğrenen Konsey geri döndükleri gibi onları idam edecekti. Yine de göze aldılar. Niyetleri, makamları sebebiyle öğrendikleri üzere Nix tarafının en güçlü isimlerine ulaşmak, kara büyü konusunda bilgilendirmek ve yardım istemekti. Zamanları kısıtlıydı. Soysal Karanir ve Drithar Aldar'a ulaşmak için ikiye ayrıldılar. Ulaştılar da. Onlar farkında olmasa da Konsey üyelerinin onlara enjekte ettiği Hatıra Kumu Çiçekleri 'nin özü onlar bu isimlerin yanlarına vardıklarında, hatıralarının silinmesini sağladı. Böylelikle, bildikleri her şey zihinlerinden uçup gitti. Uyarmak için gittikleri şehirlerde, ne yapacaklarını bilemeyerek kalakaldılar. Üstelik artık birbirlerini bile hatırlamıyordu. Eski iki dost, Zenith'i kurtarmak isteyen iki fedai, yıllar boyunca bir araya gelemeyeceklerdi. Kanlarında akan tek şey, ne yazık ki hatıra kumu çiçeklerinin özü değildi. Bir kere, kara büyüye bulaşmış olanlara temas etmişlerdi. Bu izi, enselerinde taşıyorlardı.

Derken, Esved'in planlamadığı bir şey oldu. Stel ile Drithar Aldar, Lavin ile de Soysal Karanir birbirine âşık oldu. Bu, mümkün olmamalıydı. Esved hiçbir deneyinde bunu başaramamıştı. Başarısız geçen deneylerin ardından eksik olanın hisler olduğunu düşünerek birlikte olup da melez bebek yaratmaya çalışan insan ve Xalia bedenlerini kara büyüyle birbirine âşık etmeye çalışmıştı ama olmamıştı. Duygu büyücüsünün dediği gibi, duygular krallığının da Kral ve Kraliçesi vardı. Kara büyünün bu duyguları yaratmaya da, engel olmaya da gücü yetmezdi. Esved de yaratamamıştı. Yapabilse zaten, Kral Brian'ı kendisine âşık ederdi. Doğa ise binlerce yıldır engel olma çabası içerisindeydi. Öyle ki insan ve Xaliaların kalbine nefret düşürmüş, birbirlerine düşman şekilde iki yarım kürede yaşamalarını sağlamıştı. Denge bozulmasın diye uğraşmıştı. Xalialar yer, insanlar göktü. Yer ve gök, birleşemezdi. Bu yüzden Doğa, insanı ve Xaliaları aşk yaşayamamakla lanetlemişti. Brian, her şeye rağmen Esved'e âşık olmamıştı. Esved'in duyduğu da aşk değil, takıntıydı. Yıllar sonra Eftel de bu yüzden iksirlerle Alkar'a muhtaç kalmasına rağmen Yelta'ya duyduğu gibi bir aşk hissine bürünememişti fakat mucize olmuştu. Sanki Doğa, laneti lanetle kırmak istemişti. Zenith'e bir şans vermek ister gibi, bu dört isim için laneti kaldırmıştı. Kim bilir, belki de bu dört ismin aşkı laneti ezip geçmişti. Böylelikle kara büyüyle değil, aşkla yaşanan birlikteliklerin neticesinde Lavin Gölge'ye, Stel ise önce Veyla'ya sonra Dahel'e hamile kalmıştı. Üstelik sağlıkla da doğmuşlardı. Bebeklerin gözleri büyüyle parlamıyordu, Xalia değil, insan gibi görünüyorlardı ama melezlerdi. Akan kanlarında, büyüleri uyandırılmayı bekliyordu. Esved'in deneyleri için beklediği melezler, onlardı. Şimdi yapmaları gereken tek şey, onlara ulaşmaktı.

Esved henüz uyuyan bir güçken Konsey Nix tarafına geçip en güçlü isimlerden ikisinin korumasını aşıp çocuklarını çalamazdı. Neyse ki, buna ihtiyaçları yoktu. Stel ve Lavin'in enselerinde taşıdığı lanetin izine ulaşarak kadınları git gide daha da hasta etti. Öyle ki mütemadiyen uyur hale geldiler. Onların bu hali, Drithar ve Soysal'ın da git gide karamsarlığa sürüklenmesine neden oluyordu. Kara büyü, elden ele dolaşır gibiydi. Hiçbir Terra, Stel ve Lavin'e şifa bulamadı. Onları hasta eden şey kara büyü, diyemediler ama hissettiler. Doğa susturmuştu. Ne olacaksa olması için Doğa, zamanın var olan seyrinde akmasına müsaade etti. Böylelikle Drithar ve Soysal, Doğa'dan bulamadıkları çözümü, insanlık tarafının gelişmiş teknolojisinden bulma umuduyla Amore Hükümeti ve Konsey'ine başvurdu. Ölüm laboratuvarları böylelikle yeniden açıldı.

Konsey'in vaadi, Stel ve Lavin'i iyileştirmekti. Onları hasta eden şeyin, Drithar ve Soysal olduğuna inandırdı. İnsanlar ve Xalialar ayrı yaşardı, birbirlerine yasaktı ama onlar yasağı aşmış, birlikte olmuşlardı. Bu yüzden Stel ve Lavin'in hastalandığını söylediler. Drithar ve Soysal, birbirlerinden habersiz şekilde âşık oldukları kadınları iyileştirebilmek umuduyla Konsey'e güvendi. Konsey, ilk etapta umut aşıladı. Esved'in iksirleri bu iki kadını başta iyileştirse de git gide şifaya daha da muhtaç hale getirdi. Bu da, Drithar ve Soysal'ın iplerini, Konsey'e daha da bağladı. Stel ve Lavin, kara büyüye maruz kaldıkça Drithar ve Soysal'a da sirayet etti. Öyle ki, laneti kırabilecek aşkın düşeceği kadar büyük olan kalpleri, git gide küçüldü ve karardı. Geriye sadece kara büyüye bulanmış bir aşk ve Esved'in vesveseleri kaldı. Stel ve Lavin iksirlerle geçirdikleri yılların ardından bir yaratığa dönüştüklerinde, onlara hâlâ âşıklardı ama onların ne kadar acı çektiğini idrak edemeyecek kadar da gözleri Esved'in vesveseleriyle ve kara büyüsüyle kararmıştı.

Tüm bunlar olurken ölüm laboratuvarlarının tek mağdurları bu dört âşık değildi. Esved'in asıl ulaşmak istediği bu aşklardan doğan üç melezdi. Stel ve Lavin'in hayata tutunabilmeleri için bir imkân olduğundan bahsettiler Drithar ve Soysal'a. Öyle ki, büyüsü olmayana büyü bahşedebileceklerdi. Eğer Stel ve Lavin, sadece büyülü iksirlere değil, bizzat büyüye sahip olurlarsa iyileşebilirlerdi. Tabii söylediklerine göre önce yeterince deneye ihtiyaçları vardı. Bunun için de hasta annelerinin kanından olan çocuklara... Böylelikle Gölge, Veyla ve Dahel ölüm laboratuvarlarının yeni kurbanları oldu. Bir özgürlüğe koştuklarını sanarak Karam'dan kaçan Veyla ve Dahel, aslında kaçmalarına babalarının izin verdiğini, çünkü kapıda Konsey'in muhafızlarının beklediğini bilmiyorlardı.

Bu gezegende sadece üç melez vardı. Esved'in ve Konsey'in riske atamayacağı, üç melez. Esved'in doğumunu hissettiği ise, tek isim vardı. Esved ölümü hisseder, ölenlerin kapalı gözlerine, artık duymayan kulaklarına ve konuşamayan dudaklarına sahip olurdu. Biri doğarken değil, ölürken bağ kurardı ama Veyla Aldar doğarken, Esved hissetmişti. Sadece yaşam değil, ölüm de doğuyordu. Eğer planları sonuca ererse, başarıya ulaşır ve bu melezlerin büyülerini uyandırabilirlerse, Veyla Aldar'ın kendisinin, yaratmaya çalıştığı sonsuz Karanlık'ın en büyük hizmetkârı olacağını düşündü yıllar boyunca. Esved emredecek, Veyla Aldar yerine getirecekti. Ta ki bir gün, hizmetkâr olanın kendisi olduğunu kabul edene dek. Esved ölümden güç alırdı. Veyla ise bizzat ölümdü. Doğuşu, Esved'i daha da güçlü kılmıştı. Öyle ki, Veyla içindeki yaşamı dahi öldürebilirdi. Eğer öldürürse, onda yaşamdan geriye iz kalmazsa, işte o gün Karanlık'ın tahtına Veyla oturacaktı. Kara büyü, Doğa'nın parıltılarını sildiğinde, damarlarında sadece Karanlık'ın büyüsü aktığında Esved de ona hizmet ediyor olacaktı. Diğer herkes gibi.

Anne ve babalarının maruz kaldığı ve enselerinde taşıdığı kara büyü, üç meleze de bulaşmıştı. Enselerinde taşıyorlardı. En güçsüz kaldıkları anlarda, Esved'in onlarla oynayabilmesini sağlıyordu ama insana benzeyen bir melez, sanıldığından çok daha güçlüydü. Esved, büyüsünün temas ettiği Drithar, Soysal, Saltar gibi güçlü büyücülerin zihnine daha kolay ulaşabilse de, bu ismin zihni, henüz bir büyüye sahip olmadığında bile, Esved'in vesveselerine direnirdi. Bunu farkında bile olmadan yapardı. Seksen, Gölge Karanir, Esved'in vesveselerine bu denli direnebilen ve kulak asmayan tek canlıydı. Esved ise ona bizzat gücü bahşedecekti ama Gayzer'in başarıya ulaşmasıyla birlikte Karanlık da uyanacağından, korkmak yerine hevesle bekliyordu. Dört yüz yıl geçmişti. Artık sabırsızdı. Aralarından sadece Veyla, doğduğu günden beri olduğu gibi ölüme daha yakındı. Zenith'in diğer ucunda olduğu zamanlarda bile Esved ona ulaşabilirdi. Zihninde sinsice dolaşır, onu geleceğe hazırlardı. Veyla, Ölüm laboratuvarlarına gelerek uyuyan Esved'e yakınlaştığında vesveselere daha da kulak asması gerekirdi ama Esved'in tahmin etmediği bir durum daha vardı.

Kehanetlerde 'ölüm ve yaşam'ın aynı simge ile belirtilmesi, sadece eski Terra dilinden kaynaklanmıyordu. Zaten öyleydi. En başından beridir Doğa'nın da, ölümün de aynı yolda ilerlemesi bundandı. Yolun sadece sonu farklıydı ve kurtuluş, kıyametin ortasındaydı.

Doğa derdi ve çareyi birlikte yaratmayı severdi. Denge elzemdi, her şey denge arayışıyla oluşmuştu. Doğa bu uğurda hata yapmıştı, şimdiyse telafi etmeye çalışıyordu. İnsan ve Xaliaları birbirinden koparmak değil, birlikte yaşamalarını sağlamak gerekirdi. Yer ve gök, kıyameti koparmadan birleşmeliydi. Ufuk sınırı insan ve Xaliaları birbirinden değil, kurtuluşu kıyametten koparmalıydı. Yer ve gökle barışma zamanı gelmişti. Bunu ise sadece, ikisine de sahip olanlar yapabilirdi. Baş Terra'nın da dediği gibi, Veyla ve Gölge iki tarafa da ait değildi ama iki taraf da, onlara aitti.

Esved hissediyordu. Veyla'nın kalbinde bir karanlık vardı. Ona, bu sayede diğerlerine kıyasla daha güçlü ulaşabiliyordu ama Veyla'nın dengesi de, Gölge'ydi. Gölge olduğu sürece Veyla'nın kalbindeki karanlık en derinlere itiliyordu. Seksen, Seksen Bir'i yaşama çekiyordu. Esved'in vesvese dolu kâbuslarına gözlerini ve kulaklarını kapatmasını sağlıyordu. Esved'in bunu anlaması uzun sürmedi.

İnsan ve Xalia çocuklarıyla sürdürülen onca deneyin ardından, sıra Gölge ve Veyla'ya geldiğinde Esved'in planı belliydi. Seksen ve Seksen Bir'i birbirlerinden ayırmak gerekirdi. Gerekirse, Veyla uğruna, Gölge'den vazgeçebilirlerdi ama mümkünse, Veyla uğruna Gölge'nin de ölümden yana olmasını amaçlıyorlardı. Avuçlarına koyulmuş eriyen mumlarla bir sonraki kurbanın seçildiği o anda, Gölge'nin Veyla için, Seksen Bir'i için kendisini feda etmesi, mumu acıya hâlâ dayanabilecek olmasına rağmen sırf Veyla mumu düşürmek ve kurban olmak üzere diye mumu bilerek düşürmesi, Gölge'nin Veyla için ölüm tarafına geçebileceğinin kanıtıydı. Seksen, Seksen Bir için kendisini kurban edebilecek kadar ona bağlıydı. O zaman yapılması gereken onları önce koparmak, Gölge yokken, onu yaşam tarafına çeken güç yokken, Veyla'yı ölüm tarafına çekmek ve ardından Gölge'nin de onu takip etmesiydi. Eğer takip etmezse ise, ölmesiydi. Gölge'nin ölümü, Veyla'yı sonsuza dek ölüm tarafında tutmaz mıydı?

Gölge'nin kendisini kurban etmesi, Esved'in asıl istediği olan Veyla'yla denemeden önce Gayzer'in başarılı olup olmayacağını görmeleri için de elzemdi. Ve başardı. Seksen, insana benzeyen bir çocuk olarak girdiği Gayzer'den, kara büyünün uyandırdığı büyüleri sayesinde fırtınaların ve şimşeklerin büyücüsü olarak çıktı. Soyu gereği damarlarında olan Azrit kanı ona hız ve güç de bahşetmişti. Seksen Bir, Seksen'in öldüğünü sanırken Seksen, Ölüm Laboratuvarlarının ilk başarılı sonuç veren deneğiydi. Üstelik şimdiden, defalarca kez daha Gayzer'e girmeden önce dahi şimdilik evrenin en güçlü büyücüsü olma potansiyeli gösteriyordu. Gayzer ona büyü verirken, kara büyü içinden Yaşam'ı söküp çıkarmak niyetiyle saldırmıştı. Gayzer'e girmeden hemen önce damarına zerk edilen Hatıra Kumu Çiçeği'nin özü ise, onu büyüsüyle Konsey'in başına iş açabileceği kin ve öfkeyi yaratabileceği tüm hatıralarından koparmıştı. Geriye sadece ensesinde taşıdığı kara büyünün vesveseleri, ona inandırdıkları kalmıştı. Zihni ve kalbi, Esved'in emrindeydi. Bu, Esved'in umduğu kadar uzun sürmeyecekti.

Seksen'in ardından Gayzer'e girdiği kısa süre boyunca Seksen Bir git gide karamsarlığa bürünmüştü. Seksen'in öldüğünü düşünmek ve kardeşini de kaybettiğine neredeyse emin olmak, onu yapayalnız hissettiriyordu. Kulakları Esved'in fısıltılarına, gözleri Esved'in kâbuslarına daha da açıldı. Karanlık odada artık tek başınaydı ve tek gördüğü, Esved'in ona gösterdikleriydi. Üstelik, henüz kara büyüyle dolu bir Gayzer'e girmemişti dahi. Aynı gün, o da Gayzer'e girdi. Hatıra Kumu Çiçeği'nin özü, ondan tutunmaya çalıştığı hatıralarını alırken Gayzer ise derinlere itmeye çalıştığı karanlığı öne çıkardı. O gün Veyla büyüye, Esved ise Zenith'e kavuştu. Veyla'nın büyüsü, ölümden güç alan Esved'i besledi. İşte Siyah Ölüm, Zenith'in iki kutbundan, siyah ölüme bulaşmış cesetlerin mezarlarından o gün ilerlemeye başladı. Başlarda herkesin fark edemeyeceği kadar sessizdi bu ilerleyiş ama Veyla büyüdükçe ve güçlendikçe daha da hızlı akın edecekti. Öyle ki bir gün, tüm Zenith Siyah Ölüm tarafından yutulma tehlikesiyle karşılaşacaktı. Veyla Aldar, ölümün karşında duracak, çare arayacaktı ama o öğrendikçe, unutmasının sağlanacağı bir gerçek vardı ki, Veyla Aldar ölümün ta kendisiydi. Esved ise onun ancak hizmetkârı olabilirdi. O hem yaşama, hem de ölüme sahipti. O hangisiyse, Zenith'in sonu da o olacaktı. Kurtuluş, kıyametin ortasındaydı çünkü Veyla Aldar, Yaşam ve Ölüm Kelebeği her ikisini de içinde barındırıyordu.

Esved, uyandı. Uyurken niyeti yarattığı Karanlık'a Veyla'yı hizmetkâr kılmaktı ama onu uyandıran güce şahit olduğunda artık biliyordu, o Veyla'ya hizmetkâr olacaktı. Ve yıllarını Zenith'i Veyla'ya bir ordu oluşturmak için, Veyla'yı da Karanlık'a Kraliçe olmak için hazırlayarak geçirecekti. Ensesinde kara büyü taşıyan, kulaklarını Esved'in vesveselerine açan nice Xalia bulacaktı. Onun vesveselerine direnebilen ve başkalarını da koruma alanına çekebilen tek bir Kral olacaktı. Gölge Kral Karanir. Eğer Veyla Aldar'ı da korumayı başarabilirse, kıyamet değil kurtuluş getirmesini sağlayabilecekti.

Seksen Bir, ilk Gayzer'inden sağ çıksa ve damarlarında mor büyü aksa da, büyüsünü kullanamıyordu. Esved'i uyandırmış olsa da, Esved Siyah Ölüm'e sıkışmış haldeydi. Siyah Ölüm ilerlemeden o da ilerleyemiyordu ve Siyah Ölüm'ün daha fazla ilerlemesi için de Veyla'nın güçlenmesine ihtiyacı vardı. Veyla, böylelikle ikinci Gayzer'ine girdi. Sağ çıksa da, büyüsünü hâlâ sakınıyordu. Büyüsü gözlerinde parlıyor, damarlarında akıyordu ama vücudundan atılamıyordu. Yine de ikinci Gayzer'i, siyah ölümün biraz daha ilerlemesini sağlamıştı. Yıllar boyunca çoğu Zenith canlısının ilgisini çekmeyecek, farkındalığına erişmeyecek bir ilerlemeydi ama sonsuz ölümün ilk ve önemli adımlarıydı. Konsey üyeleri ve Ölüm laboratuvarı bilim insanları, Veyla'nın yetenekleri, vadettikleri konusunda şüpheye düşmüştü, Veyla yerine Zenith'in en güçlü büyücüsü olacakmış gibi duran Gölge adlı meleze yoğunlaşılması gerektiği kanaatindelerdi ama Esved, Veyla'nın içinde sakladıklarından emindi. Veyla'nın büyüsü, dört yüz yıl ardından henüz uyanan Esved'in büyüsünden bile daha derin bir uykudaydı. Uyandığında, herkes Esved'in Veyla'da ne gördüğünü anlayacaktı. Yanı sıra, ikinci Gayzer'i sırasında yüzlerce su hayvanı ve Nix tarafından gelen lunalar, okyanusun altındaki Ölüm Laboratuvarına yaklaşmış, duvarları zorlamıştı. Esved, Doğa'nın Veyla'yı durdurmaya çalıştığını sanmış ve attığı adımlardan daha da emin olmuştu. Ama belki de aslolan, Doğa'nın Veyla'nın yanında olduğuydu.

Veyla, henüz büyüsünün patlama noktası yaşanmadığından üçüncü Gayzer'ine de hazırlandı. Okyanusun altında yaşanan durum tekrarlanmasın diye güvenlik önlemi olarak üçüncü Gayzer'ine yeryüzünde, Esved'in üssünde, Amorsus kutbunda girmesine karar verildi. Gözlerden uzak, Esved'e yakın olan bu Gayzer, Esved'in dört yüz yıl kadar hapis kaldığı eski Doğa Suyu Mezarlığı'nın yakınlarındaydı. Geçmişte ölüler kuyusuna dönen bu mezarlıktaki bedenler, Veyla'nın büyüsünün Karanlık'ı uyandırması sayesinde Esved gibi Zenith'e dönmüştü. Maruz kaldıkları kara büyüyle bağlantılı olarak bazıları gittikçe büyüyen sivri kollu, şekilsiz yapılı, kırmızı gözlü ve ağızlı kara yaratıklardı ve onlara sonradan 'Esved' denmişti, bazıları ise onlar kadar cüsseli olmayan ve görünüşleri sebebiyle 'Karartı' denilen, siyah dumanlardan oluşuyormuş gibi görünen yaratıklardı. Her biri, mütemadiyen ve tarifsiz bir acı çekerdi. Ellerinden gelse, sonsuza kadar ölmek isterlerdi. Zenith, yaşayanlar içindi. Ölenler huzura erişmeliydi ama Esvedler ve Karartılar Doğa'nın geri kabul etmediği bedenlerde sonsuz acıya hapsolmuştu.

Üçüncü Gayzer'inde Veyla, neredeyse ölüyordu. Vücuduna Gayzer ile akın eden kara büyünün yarattığı güce küçük bedeni dayanamamış, kalbi durmuştu. Esved kara büyüsüyle müdahale etmeye kalkışacakken Doğa'nın önüne geçememişti. İşte o zaman yüz yıllar sonra Amorsus, ikinci Doğa yerine kavuştu. Eski Doğa Suyu Mezarlığı mor parıltılar ile karanlığı aydınlatmış, kuruyan su yer altından yeniden dolmuş ve kuyu boyunca yükselmişti. Bu sırada Esved ve ordusu, geri çekilmek zorunda kalmıştı. Zira yaşam yürürken onlar barınamazdı. Doğa Suyu Mezarlığından beslenen, dört yüz yıldır kuru ve karanlığa boğulmuş olan devasa ağaç, mor parıltılarla canlanarak nefes almış, nefes olmaya başlamıştı. Doğa Suyu Mezar'ının suyunu taşıyan mor büyü, Veyla'nın Gayzer'den düşen bedenine akın etmiş, gözlerini yeniden Zenith'e açmasını sağlamıştı. Böylelikle etrafı siyah ölümle çevrili ve Amorsus'ta benzeri bulunmayan bir Doğa Suyu Mezarlığı, Karanlık'a yenilmeyerek ayakta kalmıştı. Siyah Ölüm Zenith'in neredeyse tamamını yutmak üzereyken bile ayakta kalan diğer Doğa yerleri gibi, henüz Siyah Ölüm'e direnebiliyordu.

Mezarlığın uyanmasının yanı sıra kuyu bitimindeki taşlar, kara büyüyle ufalandıkları halden birleşerek renklenmiş ve gören gözlere büyülü taşlar sergilemişti. Esved birçoğu taşa hâkimdi ama diğerlerinin arasından hemencecik fark edilen iki farklı taş, eski bir Terra olan ve Doğa'yı bilen Esved'i bile şaşırtmıştı. Obsidyen ve Velmora taşları, birbirlerine temas ettikleri noktada mavi ve mor büyüyle çarpışarak varlığını sürdürüyordu. Yaratıklar, mor büyüyle ışıldayan Doğa Suyu Mezarlığı'ndan uzaklaşırken Esved yavaşça yaklaştı. Doğa Suyu Mezarlığı'na ayak basmak istese de giremedi. Sınır bitiminde gördüğü taşlardan bir eline Velmora taşını, diğer eline Obsidyen taşını aldı ama daha doğrulamadan elinden düşürmek zorunda kaldı. Avuçlarında oluşan mavi ve mor yaralara bakarak uzun uzun düşündü. Öyle ki, artık yaralar silinmişti ama düşünmesi bitmemişti. Sadece kendisine güç vereni değil, yok edebilenleri de mi yaratmıştı?

Esved, 'sadece burada' diye düşündü ama bir konuda yanılıyordu. Nix tarafındaki tüm Doğa Suyu Mezarları'nda Obsidyen taşı var oldu. Bir gün Gölge Karanir evine döndüğünde, bu taşların Kral'ı olacaktı. O zaman dahi, taşlarından o kadar uzakken dahi, taşlarının varlığı onu güçlü kılmış, yönetilmesini güçleştirmişti. Velmora taşı ise sadece Amorsus kutbundaki bu Doğa Suyu Mezarlığı etrafında oluşuyordu. Nix tarafı Obsidyen dolmaya başlamıştı ama Velmora taşı daha nadir bulunuyordu. Esved korkmadı. Kendisini yok edenler, neyse ki birbirini de yok edebiliyordu. Obsidyen ve Velmora, temas ettikçe çarpışıyor, birbirine zarar veriyordu. Tahmin ettiği durumu Veyla ve Gölge'nin ayrı tutulduğu farklı Ölüm laboratuvarlarında yeterince deneyimleme şansı bulacaktı. Obsidyen'i Veyla üzerinde, Velmora'yı ise Gölge üzerinde deneyecek, onları bu sayede güçsüz bırakacak ve kontrol edebilecekti. Taşları kullandıkça, ne denli büyük güçler yarattığına daha da şahit oldu. Ne Esved ne de Zenith, obsidyen ve velmora kadar güçlü taşlara şahit olmamıştı. Amorsus bu taşları yıllar boyunca güvenlik ve saldırı için kullanacaktı. Veyla ve Gölge'nin iplerini Esved ve Konsey'e veren bu taşlar, ne tezattır ki onların gücü sayesinde var oluyordu. Öyle ki obsidyen, Veyla'nın insan bedeninin kaybını, velmora ise Gölge'nin insan bedeninin kaybını yansıtıyordu. Okyanusun altında, o kadar uzakta ve hatıraları olmaksızın hapis tutulmalarına rağmen ruhları birbirlerini hatırlıyor, güçlerini birbirinden alıyor ve birbirlerine karşı güçsüz kalıyorlardı. Esved ve Konsey bu çelişkili dengeyi kullanmaktan geri durmadı.

Taşıdığı bir Doğa Suyu Mezarlığı'nı canlandırabilecek güce rağmen Veyla hâlâ büyüsünü kullanamıyordu. Büyüsü ortaya çıksın diye yapılan nice eziyete büyüyle karşılık veremiyordu. Karanlık odasında bir köşeye kıvrılıyor, boynundaki kolyeye sığınıyordu. O kolyenin ne anlama geldiğini bile hatırlamıyordu ama ne hissettirdiğini bilerek sığınıyordu.

Başka bir Ölüm laboratuvarında ise Gölge, git gide kazandığı güce karşılık Esved ve Konsey'e karşı tehlike arz etmesin diye velmora taşıyla ıslah ediliyordu. Gölge'ye gücünü nasıl kullanabileceği öğretilirken, eğer Konsey'e karşı kullanılırsa başına ne geleceği de velmora taşıyla yapılan eziyetlerle gösteriliyordu. Gölge, onu güçsüz bırakanın ve canını yakanın velmora taşı olduğunu bilmiyordu, bunu yapabilenin Konsey olduğunu düşünüyordu ve onların da istediği gibi Konsey'e karşı şartlanıyordu. Bu Konsey'in kendilerine ait ölüm makinesi ve etten robot yaratma yöntemiydi. İşe yaradı, bir süreliğine.

Gölge'nin zihni bir şekilde güç kazanıyor, Esved'in vesveselerine direnmeye başlıyordu. Seksen Bir'e ve geçmiş hayatına dair anılarını hatırlamaya çalışıyor, Konsey'in yarattığı korkuya başkaldırıyor ve emirlerini yerine getirmekten geri durarak büyüsünü onlara karşı kullanmaya başlıyordu. Velmora taşı varken bunu yapması zordu ama yaş aldıkça Konsey'i daha zor durumda bırakıyordu. Esved, Siyah Ölüm ilerledikçe ilerleyebildiğinden Ölüm laboratuvarlarına giderek başlarında duramıyordu ve Veyla ile Gölge de git gide güç kazandığından kaçma ihtimallerine nazaran okyanusun dibindeki Ölüm laboratuvarlarından çıkartılıp da Esved'in yanına götürülemiyorlardı. Bu sebeple Gölge'nin damarlarına birkaç kez daha Hatıra Kumu Çiçeği özü zerk etmeleri gerekmişti.

Aralarındaki güçlü bağın farkında olan Esved ve Konsey, Veyla'nın sığınıp durduğu kolyenin de Gölge ile ilgili olabileceğini düşündü. Veyla'nın nice eziyet görürken yaşamadığı büyü patlamasının, bu kolye sayesinde geleceği düşünüldü. Belirli bilim insanlarını kurban ederek odasına yolladılar ve Veyla'nın kolyesini zorla almaya kalkıştılar. İşte Veyla Aldar, ilk büyü patlamasını o gün yaşadı. Esved ve Konsey yüzünden işlemek zorunda kaldığı ilk cinayetlerini de aynı gün yaşanmıştı. Odanın dışında kalanları Veyla'nın koruması amacıyla Esved'in büyüleyerek Konsey'e verdiği manafet ham maddelerle çevrelenmişti. Yine de oluşan büyü patlaması sırasında duvarın ardında olanlar dahi belirli bir mesafeye kadar canını vermişti. Manafet eşya tek başına Veyla'nın büyüsünü yeterince güçsüzleştirememişti.

Veyla'nın söz konusu Gölge olunca verdiği tepkiler Esved ve Konsey'i yeni bir yönteme yönlendirmişti. Bir riskti ama aldılar. Veyla ve Gölge yıllar sonra tekrar aynı Ölüm labarotuvarına hapsoldu. Gölge'nin zihni Veyla'dan daha hızlı adapte olarak eski hatıralarını kazanmaya başladı ama Veyla'nın da Gölge'ye güvenmek ve sevmek için hatıralarına ihtiyacı yoktu. Bu iki çocuk, hızlıca tekrardan birbirinin Seksen'i ve Seksen Bir'i olmuştu. Birlikte oluşları onları hem daha güçlü, hem de daha güçsüz bırakıyordu. Birbirlerini koruma içgüdüsü onları hırçınlaştırabiliyor ama bir yandan da boyun eğmelerini kolaylaştırıyordu. Kendisi için boyun eğmeyen bu iki melez, birbirleri için eğiyordu ve Karanlık bunu çokça kullandı. Onları hem güçsüz bırakan taşlarla, hem de birbirleriyle şartlandırdı. Öyle ki, Konsey'in sözünden her çıktıklarında birbirlerine eziyet edilmesine şahit olmak zorunda kaldılar. Birbirlerini unutmalarını sağladıkları zamanlardan sonra dahi bu korku şartlanmış bir şekilde kaldı. Konsey'e karşı gelirlerse zarar görürlerdi, daha da kötüsü, sevdikleri de zarar görürdü. Bu his, Gölge'nin kalbinden yıllarca, Veyla'nın kalbinden ise çok daha uzun zaman boyunca silinmedi. Bu süreçte Konsey'in bilim adamlarının, ona dokunan kim varsa ellerinde obsidyen eldivenleri oluşu ve Veyla'nın tenine değdiklerinde canını yakmaları Veyla'da temasa dair bir hassasiyet geliştirmişti. Ona göre, dokunmak can yakardı ve sadece düşman dokunurdu. Seksen hariç. Sadece Seksen'in temaslarından korkmazdı çünkü Seksen dokunduğunda, Veyla iyileşirdi. Düşman olduklarına inandırıldığı ve Gölge'nin karşısına ihanet edeceği mutlak bir düşman olarak çıktığı zamanlarda dahi adamın temaslarına izin vermenin de ötesi, muhtaç kalışı bundandı. Ruhu hatırlamıştı.

Birini ıslah etmek için, diğerine eziyet edildiği sıralarda, birbirlerini korumak için bir büyü patlamasıyla orada var olan herkesi öldürmesinler diye onları güçsüz bırakan taşlarla birlikte manafet fanuslara koyulmuş halde oluyorlardı. Farklı ve uzak bir odada bulunup, eziyeti ekrandan izliyorlardı. Etraflarında onları güçsüz bırakan şartlara rağmen birbirlerinin zarar görmesine duyduğu öfkenin yarattığı güçle defalarca kez manafet camın çatlamasına ve büyülerinin bir mesafeye kadar atılmasına neden olmuşlardı. Sonra da, benzeri eziyetler sırasında yakınlarına bilim insanlarının değil, masum çocukların koyulmasına karar verilmişti. Bir canavar olarak gördükleri bilim insanlarına zarar vermekten çekinmemeye başlasalar da, çocuklara zarar vermek istemeyişleri onları durduruyordu.

Birbirleri yüzünden güçsüz kalıp birbirlerine sığındıkları bir süre boyunca güçlü büyücüler olmaları ve Konsey'den korkmaları adına eğitildiler. Ardından ise Konsey'in ölüm makineleri olacak kadar acımasızlığa bürünmeleri hedeflendi. Bu uğurda asıl plan, birbirlerini elem bir şekilde kaybettiklerini düşünmeleriydi ama son oyuna dek, başka şekillerde de kalpleri karartılarak öldürmeye alışsınlar diye nice eğitim aldılar, eziyet gördüler. Başta çok direndiler. Masum canlar almamak için çok direndiler ama Esved ve Konsey'in hep yeni bir yöntemi olurdu. Kendilerinin zarar görme ihtimalinden o kadar da korkmasalar da, her karşı çıkılan emirde birbirleri zarar gördüğü için Konsey'in emirlerine uymak zorunda kalıyorlardı. Öyle ki, bir yerde ikisinden biri ölüm tehlikesi altında oluyordu ve Konsey, karşısındaki masum bireye zarar vermezse, diğerini kaybedeceğine dair tehditte bulunuyordu. Bir gün geldi, birbirleri için adeta canavara dönüşmeye başlayan bu iki melez, birlikte vazgeçmeye karar verdi. Birlikte ölecek ve başkalarını öldürmek zorunda kalmayacaklardı. Bu laboratuvarlardan tek kurtuluş yolu, ölüm olmalıydı. Konsey'in tehditlerine kapılmak yerine kabul etmelilerdi. Birbirleri için canavar olacaklarına, fedai olmalı ve bu eziyetin sonunu getirmelilerdi. Birbirlerini kurtardıkları her seferinde, bir sonraki tehdide sıra geliyordu. Bunun sonu Konsey için yoktu, öyleyse bunun sonunu onlar getirmeliydi.

Bu hamlelerinin ve birbirleri için cinayet işlemeyi bırakmalarının ardından Konsey onların hatıralarını tekrar onlardan aldı. Hatıra Kumu Çiçeği özüyle birlikte yeniden birbirlerini için tanıdık yabancı oldular. Veyla ve büyüsü ise yeniden sessizleşti. Uyaranı, güç vereni Gölge'yi ondan ayırmışlardı. Kolyesine sığınarak bir köşede küçülen bir çocuk oldu tekrar. Konsey, Veyla için yeni bir tehdit, yeni bir uyaran bulma amacıyla onu üçüncü melezin tutulduğu laboratuvara götürdü. Veyla ve Gölge her seferinde bir şekilde birbirlerini hatırlıyorlardı ve bunda Gölge'nin payı büyüktü. Gölge'nin zihninin, Esved'e ve eziyetlerine karşı bağışıklığı yüksekti. Önce o hatırlıyor, sonra da Veyla'ya hatırlatıyor, onun kalbini ve zihnini aydınlıkta tutmaya çalışıyordu. İkisinin de canavara dönüşmesine engel oluyor, asıl canavarları yenmenin yolunu arıyordu. Birbirleri için müthiş bir güç ve güçsüzlük olsalar da, Esved'in planlarını tehlikeye attıklarından ve yaşları arttıkça oluşturabilecekleri tehlikeler arttığından yeterince canavara dönüşecekleri ana dek ayrı kalmalılardı.

O sırada, Drithar da Konsey tarafından laboratuvara davet edilmişti. Babası Drithar Aldar'dan da korkmasını amaçlıyorlardı. Veyla, ipi salınmış bir canavar gibi Nix'e bırakıldığında onu kontrol edebilecek bir Xalia'ya ihtiyaç vardı, bu da Drithar Aldar olacaktı. Fakat Drithar Aldar öfkeliydi. Eşini tedavi edememiş, bir yaratığa çevirmişlerdi. Karam'da, okyanusun altına inşa ettikleri bir laboratuvarda can çekişiyordu. Dahel'in henüz büyüye kavuşamadığı duyumunu almıştı. Gayzerler işe yaramamış olmalıydı, Dahel'i bilmiyordu ama Veyla'nın büyüye kavuştuğunu söylemişler, buna dair bir fotoğrafı kanıt olarak sunmuşlardı. Yine de Drithar onlara güvenemiyordu. Ensesinde taşıdığı kara büyüyle zihnine akın eden vesveseler onu daha da öfkeli bir adama dönüştürmüştü. Yakıp yıkmak, Konsey'i yok etmek istiyordu ama arkasında Karanlık varken bunu yapamayacağını henüz bilmiyordu. O, henüz Karanlık'ı bilmiyordu.

Konsey Veyla ile birlikte laboratuvara varmadan önce, Drithar ve yanında getirdiği ateş bükücü ortakları geldi. Yer üstünde olan tek laboratuvar burasıydı, geri kalan yer altındaydı. Harzem'den, Ateş Diyarı'ndan gelmişlerdi. Han'ları Odhan da buradaydı. İnsanlarla savaşa hazırlardı ama savaşmaya kalkıştıklarının Esved olduğunu henüz bilmiyorlardı. Drithar ise Esved'in kim ve ne olduğunu yakında öğrenecek, sadık hizmetkârı olacaktı. Drithar, Konsey gelmeden önce onlar yokken daha savunmasız olan Labarotuvar'a saldırırsa Dahel'i kurtarma şansı vardı ama bu Konsey'in Drithar'ın niyetinden haberdar olmasını sağlardı. Böylelikle Veyla'yı geri alamadan Drithar'ın dönmesi gerekirdi. Dahel, deneylere rağmen hâlâ büyüye sahip olmayan, güçsüz ve cılız bir insandan ibaretti. Veyla ise eğer Konsey yalan söylemiyorsa, şimdiden güçlü bir büyücüydü. Dahel, soyunu saklamak zorunda kalacağı bir yük olmayı sürdürecekken, Veyla ise Drithar'ın soyunu sürdürebilir, işine yarayabilirdi.

Konsey de laboratuvarların etrafına, Drithar'ın yanına vardıklarında, Esved zaten Drithar'ın zihninde dönen niyetlerden ensesindeki kara büyü sayesinde haberdardı. Eğer planlarını tehlikeye atacak olursa onu oracıkta o kara büyü iziyle öldürebilirdi. Drithar, ensesindeki kara büyüye karşı koyabilecek, vücudunu koruyabilecek bir büyücü değildi. Bunu sadece iki kişi yeterince güç kazandığında yapabiliyordu, Veyla Aldar ve Gölge Karanir. Drithar Aldar ise, Esved için tehdit oluşturmuyordu. Esasen, zaten verdiği her karar Esved'in süzgecinden geçiyordu. Esved'i henüz tanımıyor olsa dahi.

Veyla'nın büyüsünün Gölge olmadan da ortaya çıkabilmesi ve kalbinin biraz daha kararabilmesi için, babasının verdiği bu karara ihtiyacı vardı. Bu yüzden Esved ve Konsey, haberleri yokmuşçasına müsaade etti. Konsey ve Veyla yanlarına vardıklarında, Drithar'ın ortakları ateş bükücüler laboratuvarı ateşe verdi. Oluşan hengâmede gerçekten Konsey'in bahsettiği gibi görünen Veyla'yı alıp kaçmaya çalıştılar. Veyla'ya sorun çıkartmadan onunla gelmesi için Dahel'i de kurtardığını söyledi. Veyla yakın zamanda anılarının çoğunu yeniden kaybetmişti ama Drithar'ın zihnine bu düşünce düştüğünden beridir onu bugüne hazırlayan Esved, kâbuslarında Veyla'ya Dahel'i, babasını ve annesini hatırlatıyordu. Bugün yeterince acı çekmesi için bu hatıralara ihtiyacı vardı.

Drithar, Veyla'yı buraya bıraktığı zaman küçük bir insanken, şimdi ise güçlü bir Xalia'ya benziyordu. Eşine rastlanmamış bir büyüyle parlıyordu mor gözleri. Saçları artık insan kahverengisinden uzak, büyüsünü yansıtarak mor renge sahipti. Drithar, Konsey'in yalan söylemediğine sevindi. Artık soyu güçlü bir büyücüyle devam edebilirdi. Kızın henüz büyüsüne şahit olmamıştı ama hissi buydu. Derken Veyla kaçmamakta direndi. Kardeşini görmek istiyor, nerede olduğunu soruyordu. Kardeşini Esved sayesinde hatırladığı anılarında Ölüm laboratuvarlarına direnemeyerek öldü sanıyordu, umudu kalmamıştı ama şimdi babası kurtardığından bahsediyordu. Bir an önce kardeşine kavuşmak istiyordu. Zihninde o kadar az anıya sahipti ki... Var olanların çoğu da acı doluydu. İyi, kalbini ısıtabilecek bir ana ihtiyacı vardı. Temastan çekinmesine rağmen kardeşine sımsıkı sarılmak istiyordu. Nerede olduğunu sorup durdu. Gitmemek için direndi. O zaman Drithar, Veyla inadından vazgeçsin diye laboratuvarı gösterdi. Kardeşinin öldüğünü söyledi. Kardeşinin, diğer insanlarla birlikte cayır cayır yanan laboratuvarın içinde ölüyor olduğunu bilmek Veyla'yı müthiş bir acı ve öfkeye sürüklüyordu. Drithar onu yine de götürmeye çalışır ve temas edip dururken Veyla'nın büyüsü öfkeyle vücudundan atıldı. Savrulan Drithar, acı çekse de hızla neşeli bir hale büründü. İşte görmüştü, kızı gerçekten büyüye kavuşmuştu. Bu, Konsey'in Stel'e de hâlâ yardımcı olabileceği anlamına gelirdi. Veyla için başardılarsa, Stel'i de iyileştirebilirlerdi. O yaratık halinden kurtarıp eski, Zenith'in en güzel insan kadınına çevirebilirlerdi...

Karanlık ve Drithar'ın bir daha çatlamayacak işbirliği o gün oluşurken evlerine, Nix'e dönmek üzere olan ateş bükücülerin Han'ı Odhan bir çocuğun ağlayışını duydu. Küle dönüşmek üzere olan laboratuvarın direnmeye çalışan birkaç kolonu arasında gördü Dahel'i. Yüzü ve vücudu islerle kirlense de o sapa sağlam orada duruyordu. Odhan sebebini anlamakta zorlanmadı. Çocuğun ardında kalan alevlerin aydınlattığı kızıl turuncu saçları, parlak kırmızı gözleri büyüsünü yansıtıyordu. Esved vesveselerini Odhan'ın zihnine fısıldadı. Odhan, bir gün şehrinin Han'lığını dahi teslim edeceği çocuğu pelerinin arasına alıp voltriderına öyle döndü. Drithar Aldar'ın oğlunu, kendi oğlu gibi büyüttü. Onu bizzat eğitti. Dahel ise, kalbi Esved'in vesveseleriyle yeterince kararana dek asıl kimliğini bilmeden büyümüştü. Yeterince karardığında ise Karanlık'ın öyle büyük hizmetkârıydı ki, kim olduğunu Zvarna'da hatırlasa da aynı kişi olamadı. Tekrar, o masum çocuğa dönüşemedi. Tabii bu, bir gün Konsey'den intikam almayacağı anlamına gelmiyordu. Esved ise, Dahel'in Konsey'e duyduğu öfkeye müsaade etti. Konsey vazgeçilebilinirdi, Veyla dışındaki herkesten vazgeçilebilirdi. Esved de insanlardan nefret ederdi, Kral Brian'ı doldurup Esved'e ihanet etmesini sağlayan insanlığın ta kendisiydi ve Konsey'e sadece belirli bir ana kadar ihtiyacı vardı. Sonsuza kadar yaşamalarına gerek yoktu. Dahel, bu öfkesini Esved'e de çevirmediği sürece sorun yoktu. Dahel ise, ensesindeki vesveselerden, kara büyüden öfkesini Esved'e de çevirebileceği kadar kurtulamazdı. Tek başına gücü de, Esved'i yenmeye yetmezdi.

Drithar'ın Karanlık'tan tamamen haberdar olup Esved'le tanışmasının ve onun sadık hizmetkârı olmasının ardından Veyla ile birlikte Karam'a döndüler. Orada okyanusun altında inşa edilen bir alanda eğitimine devam ettiler. Veyla'nın başında babası vardı ve artık bir yaratığa dönüşmüş annesinin de bulunduğu bir laboratuvarda eğitim görüyordu. Buradaki tek yaratık annesi de değildi. Annesine çare bulmak için Konsey'in yalanları ve Esved'in vesveseleriyle aklı bulanmış babası, başkaca insanları önce hasta ediyor, sonra da iksirlerle iyileştirmeye çalışıyor ve böylelikle onları da yaratığa çeviriyordu. Tek istediği birinin iyileşmesi ve ona iyi gelen neyse, eşi Stel'e de uygulayarak onu da iyileştirmesiydi. Oysaki sevdiği kadını git gide daha da eziyet eden, acınası bir yaratığa dönüştürmekten daha fazlasını yapamıyordu. Onu hâlâ hayatta tutan, Veyla'nın zaman zaman büyüsüyle iyileştirmesiydi. Ona eski güzelliğini veremiyor ama onun acılarını hafifletiyordu. Veyla henüz Yaşam'a dair yetilerini kullanmayı bilmiyordu, Konsey onun Ölüm'e dair yeteneklerini geliştirmeye çalışıyordu ama Veyla bir gün öğrenecekti. İstediğinde Yaşam'a dair neler yapabildiğini görecekti. Aynı yeteneklerle, yıllar sonra zamanı gelince Gölge'nin, Stel gibi yaratığa dönüşmüş annesinin de acılarını hafiflettiği olacaktı. Onunla da başka bir Ölüm laboratuvarında, kısa süreliği dostluk kuracaktı. Konuşamayacaklardı ama, hissedeceklerdi. Konsey yüzünden acı çeken iki mağdur, bu bağı derinlerinde hissedecekti.

Karam'da olduğu süre içerisinde Veyla, git gide babasının emirlerine karşı da şartlanıyordu. Drithar'ın da obsidyenle canını yakıp annesine zarar vermekle tehdit ettiği ve büyüsüyle adeta bir Luna'ya döndüğü sırada oluşan kükremelerini duyurduğu bir sürecin ardından Veyla artık babasından da korkuyordu.

Ardından, aynı yöntemi geliştirmek ve asıl vurucu darbeyi yapmak üzere Gölge ile tekrar bir araya getirildiler. Veyla Amorsus'ta, okyanusun dibinde olan Ölüm laboratuvarına geri döndü. Onlar aynı kararı alana ya da Konsey'den kurtulacak kadar güç bulana dek, onların kalplerini birbirleriyle tehdit ederek karartıp en sonunda da birbirlerini elem bir şekilde kaybettiklerine inandırıp canavara çevireceklerdi. Ne var ki, Karanlık'ın elinde daha fazla Hatıra Kumu Çiçeği kalmamıştı. Hepsi melezler ve en çok da Gölge için tüketilmişti. Bu çiçekler, Zvarna'da bulunurdu ve Esved'in artık Zvarna'ya gitme şansı yoktu, siyah ölüme hapsolmuştu. Konsey ise okyanusta olan ve herkese görülmeyen bu adayı bulamıyordu. Bu sebeple tek kurşun hakları kalmıştı. Bu sırada Veyla on yedi, Gölge ise on dokuz yaşına gelmişti. Son yıllarını eziyetlerle geçirmiş ve büyümeyi unutmuş iki çocuk... Üstelik tutunabilecekleri herhangi bir anı onlara bırakılmamış, onlar hatırladıkça unutmaları sağlanırken...

Yeniden bir araya geldiklerinde hatıralarının Veyla neredeyse hiç, Gölge ise az bir kısmını anımsıyordu. Anımsadıkları ve özellikle de ruhlarının hissettikleri onlara yeniden yetti. Birbirlerine sığınak oldular. Sadece sığınak da değil... Artık âşıklardı. İlk tanıştıkları zamandan, iki çocuktan çok daha fazlasılardı. Veyla genç bir kadın, Gölge ise genç bir adamdı. Birbirlerine verdikleri değer, hızla aşka dönüşmüştü. Hapsolmuş iki sevgililerdi. Konsey'in emirlerine uydukları sürece birlikte uyumalarına ve zaman geçirmelerine müsaade edilirdi. Karanlığın ortasında ışık, kıyametin ortasında kurtuluş gibilerdi. Felaketin ortasında sığınaklardı birbirlerine. İkisi de geçmişe dair silik hatıralara, ama güçlü bir bağa sahipti. Her nasıl oluyorsa, o Ölüm laboratuvarlarında güzel anıları da vardı. Başkalarının canavarları, birbirlerinin âşıklarıydı. Yapmak zorunda kaldıklarından nefret eden ama Konsey'i yenecek gücü bulamayan iki kurban. Doğa da, Ölüm de onları kendi planlarına piyon etmişlerdi ve zafere ulaşmak için acımasızca hamlelerini sürüyorlardı.

Yeniden birbirleri ile tehdit edilerek nice canavarlığa sürüklendiler. Birbirleri ile, birbirlerinin taşları ile güçsüz bırakıldılar, birbirleri için güç buldular. Yeniden yaşayan canavarlar olacaklarına, birlikte ölen fedailer olmaya karar verdiler ama bu sefer Karanlık karşılarına yaratık annelerini çıkardı. Stel ve Lavin, acı çeken yaratıklar olmalarına karşın hâlâ Veyla ve Gölge'nin anneleriydi ve onları öldürmekle tehdit eden Konsey'e direnmek güçtü.

Bir gün, annelerine sessizce veda ettiler. Kendi yaratığa dönüşmüş annelerini biraz daha hayatta tutmak için, Konsey'in canavarı olmaya artık katlanamıyorlardı. Birbirlerini hayatta tutmaya çalışmak da eziyet etmekten farksızdı. Bu şekilde yaşamak, ölümden beterdi. O sebeple kaçmayı göze aldılar. Enselerinde taşıdıkları kara büyüyle varlığını sürdüren Esved, Gölge'ye Veyla kadar ulaşamasa da, Veyla'nın zihni sayesinde planlarından haberdar oldu ve müsaade etti. Onların zihnini tekrar ele geçirebilmek için ihtiyaç duyduğu Hatıra Kumu Çiçeklerine Esved sahip değildi ama Zvarna bu çiçeklerle doluydu. Son yerleşkeleri olan Ölüm labortatuvarı ise okyanusun altında, Esved'in konumunu verdiği Zvarna hizalarındaydı. Gölge ve Veyla, bir voltrider kaçırıp okyanusun üstüne yükselebildi. Zvarna adası tüm cazibesiyle onlara göründü. Esved, Veyla'nın zihnine vesvesesini fısıldadı. Veyla kendi zihninde beliren bir düşünce olduğu yanılgısıyla Gölge'ye, burada saklanabileceklerini söyledi. Gölge ise her zaman olduğu gibi Veyla'nın peşinden gitti.

Zvarna adası onlara var olan ve ihtiyaç duydukları tüm gerçeklerini verdi. O güne kadar saklanan Esved'i gördüler. Onları adeta bir canavara çeviren asıl canavarın Konsey bile değil, Esved olduğunu, hikâyesini, ona güç vereni ve güçsüz bırakanları... Esved'in Veyla ile güçlendiğini ama ancak Veyla ve Gölge ile yenilebileceğini... Veyla ve Gölge'nin büyülerinin ise birbirini yok etmeden var olamadığını, bunun için ancak bir olmaları gerektiğini... Bunun da ancak ruh evliliğiyle mümkün olduğunu... Hatta Dahel'i, hâlâ bir yerlerde yaşadığını, annelerinin geçmişini ve babalarının başlarına ne geldiğini... Drithar'ın her zaman bu kadar korkunç bir adam olmadığını, aklının ve kalbinin kara büyüyle karardığını... Soysal'ın ise, Saltar şehrine saldırdığında ve kendi oğlu Yıldat bile ona ihanet ettiğinde, kendisini korumaya çalışamayacak kadar bitap hale düştüğünü... Âşık olduğu kadının sonsuza kadar sürecekmiş gibi yattığı hastalık uykusu neticesinde bir yandan onu iyileştirmeye çalışırken, bir yandan da soyunu ve şehrinin istikbalini sürdürme endişesine sürüklenmişti. Gölge, annesine çekmiş, bir insan olarak hayata gelmişti. Soysal'ın ise şehrini teslim edebileceği bir Xalia varise ihtiyacı vardı. Yıldat bu şekilde dünyaya gelmişti ama çok geçmeden Gölge de büyüsüne kavuşmuştu. Ne var ki, Soysal iki oğlundan birine şehrini teslim edemeden canını kaybetmişti. Azrit bedeninde kalbine saplanmış bir azurit kazığıyla son nefesini vermişti. Azritlerin ölü bedenleri çürümez, kururdu. Saltar, Soysal'ın ölü bedenini gizlediği yanılgısıyla Gölge güç kazanıp, Konsey'den kurtulup döndüğü zamanlarda onu öldürmesine yıllarca engel olmuştu. Gölge ise babasının ölü bedenine ulaşıp onu Doğa suyuna teslim ederek huzura kavuşturmak umuduyla Saltar'ı hayatta tutmuştu fakat Saltar oyalayıp durmuştu. Umut söz konusu olduğunda yalanlara göz göre göre inanmak, işten bile değildi. Aslolan, kara büyüye bulaşmış Soysal'ın bedeninin diğer bedenler gibi griye dönüşerek yok olamadan kalmasıydı. Doğa, Soysal'ı da kabul etmezdi ama ölüm kabul etmişti. Soysal, Karanlık'ın ordusunun askerlerinden biriydi. Bir gün Gölge, kaybettiğini sandığı babasına kavuşacaktı ama kaybetmiş olmayı yeğleyecekti.

Kurtuluşu ruh evliliğinde buldular. Ruh evliliği ile Veyla ve Gölge'nin aşkları ve ruhları kutsanmalıydı. Bir olan büyüleri ise, Esved'i, yarattığı Karanlık'ı yenmeliydi. İşin esasında, Karanlık'ı yaratan Veyla'ydı. Esved bunu Veyla'dan güç alarak yapabilmişti. Veyla ile kopması güç bir bağları vardı. Gölge, kazandıkları hatıralarından gördükleri üzere zihninden Esved'i defetmeyi başarabiliyordu ama Veyla... Bunun için Gölge'ye ihtiyaç duyuyordu. Eğer Veyla Gölge'yi kaybederse, Zenith'te yaşamı kaybederdi zira Veyla'nın zihni Esved'in vesveseleriyle dolup taşardı. Veyla ve Gölge, bir gün kalplerini yeterince karartmayı başaran Konsey'in emirlerini yerine getirirken nice Xalia ve insanın sonu olmaktan korkuyordu ama orada görmüşlerdi ki, tehlike çok daha büyüktü. Esved, yaşayan tek bir insan ya da Xalia bile kalsın istemiyordu. Herkes, ölümün ve Karanlık'ın halkı olmalıydı. Kraliçe ise... Esved'in istediği Kraliçe ise Veyla olacaktı. Gölge ise ancak Veyla'nın Kral'ı olacaksa var olabilecekti. Ölüme karşı durursa, o da yok olacaktı.

Veyla ve Gölge, buna dur demeliydi. Yeterince büyük değillerdi. İkisi de hâlâ yirmi yaşının üstüne çıkamamıştı. Büyülerinin potansiyelini yaşamıyorlardı, tüm Zenith'i koruyup örgütlemeleri ve korumaları gerekecekti. İnsanlar, Xalialardan nefret ederdi. Xalialar ise hiçbir Kral ya da Kraliçe'ye boyun eğmezdi, düzensizlik içinde yaşarlardı. Esasen, Veyla ve Gölge ne insan, ne de Xalia'ydı. İki tarafa da ait değillerdi. İki tarafı da toplamak ve bir arada tutmak mümkün değil gibi görünüyordu ama canları pahasına deneyeceklerini biliyorlardı. Diğer bildikleri şey ise, ne olursa olsun ayrı kalmamalılardı. Birbirlerini, birbirleri ile vurmalarına müsaade etmemelilerdi. Veyla'yı öldürebilecek iki güç vardı. Biri Gölge'nin büyüsü, dolayısıyla büyüsünü taşıyan taşı, diğeri ise Esved ve Esved'in büyüsünü taşıyan parçalardı. Gölge açısından ise durum tam tersiydi. Veyla'nın büyüsü, dolayısıyla büyüsünü taşıyan taşı ile Esved yüzünden ölebilirdi. Esved ise bu şartlarda Veyla ve Gölge'nin birbirinin büyüsünü yok etmeden aynı anda saldırması ile yok olabilirdi. Doğa'nın kurduğu denge basitti. Esved Veyla ve Gölge'yi yaratmıştı; Esved Veyla'yı vesveseleriyle zehirleyip kendi tarafına çekebiliyordu zira Veyla içinde ölümü taşıyordu; Veyla Esved'i ve Karanlık'ı güçlendiriyordu; Gölge ise Veyla'yı yaşam tarafına çekebilen yegâne güçtü. Esved bu dengeyi kurduğunda Gölge'den kurtulmak istemişti ama bu Veyla'yı ve güçlenmesini de kaybetmek demekti. Her ihtimale karşın, Gölge hayatta kalmalıydı. Bir gün Veyla Gölge'ye ihtiyaç duymayacak bir Ölüm Kraliçesi olduğunda ise Gölge ya onun Kral'ı olacak, ya da ölecekti.

Esved, hâlâ çocuk sayılabilecek bu iki melezin, dört yüz yıllık bir güç karşısında zafere ulaşma ihtimaline karşı kibir taşısa da, bir yandan korkuyor oluşunu, bunu denemelerine müsaade etmeyişi kanıtlıyordu. Son ziyaretinde lanetlediği Zvarna adası, Hatıra Kumu Çiçekleri'nin özleriyle Veyla ve Gölge'ye akın etti. Hatıra Kumu Çiçekleri'nin, ince, uzun bir sapı olurdu. Sapı düz inmez, dalgalı bir şekle bürünürdü. Sanki var olmayan bir rüzgârı sadece onlar hissediyormuş gibi... Sapının rengi soluk griyle karışmış bir yeşildi. Gri kısımları, hatıraları gömdüğü karanlığı anımsatırdı. Taç yaprakları katman katmandı. Her biri biraz farklı uzunluktaydı ve farklı açılarla dururdu. Yapraklarının kenarlarından ince kum gibi parçacıklar kopuyordu ama yere düşmezlerdi. Birkaç saniye havada asılı kalıp büyü parıltılarıyla kaybolurlardı ve yeri hızla dolardı. Çiçeğin rengi sabit değildi. Soluk lila, gümüşe çalan mavi ve altın detaylara sahipti. Kendi oluşturduğu zarif ışık, özünün etrafında titreyerek dolanırdı. Özünde, süzülen kumlar gibi ışıldayan parçacıklar vardı. Çiçeğin değişen renkleriyle parıldardı. O gün, o renkler, birbirini takip eden kumdan sarmallar gibi dört bir yandan Veyla ile Gölge'ye akın ederken son kez göz göze geldiler. O özü ve özün geldiği çiçekleri biliyorlardı. Her Gayzer'e girişlerinden önce o öze maruz kalıyorlardı. Onlardan hatıralarını alan ve ruhsuz bedenlere çeviren belli ki sadece Gayzerler değil, en başta bu çiçeklerdi. Gayzerler sadece kalplerinin biraz daha kara büyüyle kaplanmasını sağlıyor ve büyülerinin şiddetini arttırıyordu. Esved'in asıl saldırısı, bu özdü. Hatıraları alınan kişiler, etten bedenlerden başka neydi? İnsanı ve Xalia'yı her kimse o yapan hatıraları değil miydi? Neyse ki ruh hatırlardı. Ruh hatırlar ve tekrar severdi. Bir süreliğine kopana kadar sımsıkı kenetlenen elleri eşliğinde yaşlı gözlerle birbirlerine bakarken 'Tekrar hatırlayacağız' dediler. Ant içtiler. Birbirlerini, tekrar hatırlayacak ve seveceklerdi. Bu sefer daha güçlü ve tutku ile. Tekrar kavuşacak, ruhlarıyla bir olacak ve Zenith'i kurtaracaklardı. Yer ve gök birleşecek ama kıyamet kopmayacaktı.

Zvarna adasında kara büyü, onları tekrar ayırdı. Zihinleri birbirinden arındı ama kalplerinde izleri kaldı. Silemeyecekleri bir eksiklik, göğüslerine yerleşti. Takip eden yıllar, birbirlerini bulana dek bu eksiklik ile geçti. Birbirlerinin yokluklarını, başka kimsenin varlığı silemedi. Zvarna adasından birbirinden habersiz, birbirine âşık ama yabancı olan iki tanıdık olarak ayrıldıklarında Konsey onları iki farklı Ölüm laboratuvarına tekrar aldı. Zihinleri Esved'in vesveselerine karşı savunmasız kaldı. Üstelik Esved, bu sefer onları sadece birbirlerini unutmalarını sağlamakla bırakmamıştı. Bu yetmiyordu. Seksen, Seksen Bir'i, Seksen Bir ise Seksen'i bir şekilde hatırlıyordu. Öyleyse, hatırlamalı ama kaybettiğini sanmalılardı. Öyle ki, karşılaştıklarında ve birbirlerini bulmuş gibi hissettiklerinde dahi şüpheye düşemeyecek kadar yanılgı ve yalan içerisinde olmalılardı. Bozuk anılar, Esved'in vesveseleriyle böylelikle zihinlerine yerleşti. Doğru bildikleri ve Esved'in yarattığı yanlışlar, karmaşık zihinlerinde birleşti. Veyla git gide Seksen'i, Gölge de git gide Seksen Bir'i silik anılarla ve çocukluklarıyla olsa da hatırladı ve sevmeye devam etti ama birbirlerini, aradıkları dost ve âşıklar olarak değil, düşman olarak tanıdılar. Gölge bir şekilde yine Konsey'den kurtulacaktı, Esved biliyordu. Veyla'yı kontrol edebiliyordu ama Gölge her seferinde olduğu gibi yine bağışıklık göstermeye başlayacaktı. O gün geldiğinde, zihni öyle karışık olmalıydı ki, Esved'in yeni vesveselerine kulaklarını kapattığında ve kaçtığında bile, her şeyi yanlış bilmeliydi. Veyla'nın Seksen Bir olduğunu anlayıp onu tekrar bulmamalı, vesveselerden kurtarmamalıydı. Birlikte her şeyi öğrenip Esved'le savaşmamalılardı.

Bir kötülüğü kahramanlardan gizlemenin en iyi yolu, kahramanı bu kötülüğün sahibi olduğuna inanmaktır. Kahraman düşmanı kendisi görürse, asıl düşmanı hiçbir zaman yenemez.

Esved'in tahmin ettiği gibi de oldu. Gölge, Konsey'in canavarı ve askeri olarak geçirdiği birkaç yılın ardından Esved'in vesveselerine kulaklarını kapadı. Konsey'den kurtuldu ve babasının şehrini geri alıp Kral oldu. Üstelik, taşının hem Zenith, hem de Konsey karşısındaki gücünün de farkındaydı. Şehrini kendi taşıyla ve Amorsus'tan öğrendiği teknolojiyle korudu. Amorsus'un Nix yarım küresinde yıllar boyunca yenilmesi imkânsız hale gelen bir Krallık yarattı. Nice ırkı topraklarında topladı, Konsey'e karşı güç kazandı, Siyah Ölüm'den yeniden haberdar oldu ve yenmek için çareler aramaya başladı. Silik hatıraları ona 'Esved' ismini çağrıştırıp duruyordu. Kara büyüye bulaşmış Terra Esved'i hatırlayamadı ama onun yarattığı Karanlık canavarlara 'Esved' diye seslendi. Nasıl öldüklerini, hatta onların da Gölge'yi öldürebileceğini bilmiyor, daha doğrusu hatırlamıyordu. Seksen Bir'i hatırlıyordu. Her hatırasını, o Ölüm laboratuvarlarında başlarına gelen her şeyi değil... Seksen Bir'i kaybettiğini sanıyordu. Bunun sebebi de mor büyüye sahip o kadındı... Esved vesveseleriyle buna inanmasını, kâbuslarında bunu görmesini sağlamıştı. Sonradan o laboratuvara, Seksen Bir'in odasına ulaşmış ve Terralara yaptırdığı büyü takibiyle mor büyüye ulaşmıştı. Kanıtları, Esved'in yarattığı yanılgılara göre yorumlamıştı. Mor büyü... Uğursuz Kelebek, derlerdi, Drithar'ın kızıydı. Ondan da, Ölüm laboratuvarlarını kurdurduğunu sandığı babası Drithar'dan da, o laboratuvarlarda onlara eziyet eden Konsey'den de nefret ediyordu. Bir gün hepsinin sonunu getirecekti. İlk hedefi başta buydu, sonra Siyah Ölüm'ü yeniden keşfetti. Zenith'i kurtarmak, kendi intikam planlarının önüne geçti. Sonra da zaten, intikam şansı ayaklarının dibine geldi. Drithar, kızıyla evlenmesini teklif etmişti. O kadınla evleneceğine kalbine bulabildiği her kazığı saplardı ama şehrinden çıkmayan Drithar'ı ve her şehre bela olan kelebeği kontrolünde tutarak yok etmek, kötü bir fikir değildi. Uğursuz Kelebeği yakalamak kolay değildi, nerede olduğunu kimse o gösterene kadar bilmezdi. Gösterdiği kişiler de çok geçmeden ölürdü çünkü Kelebek bir yere konduysa, o yere ölüm getirirdi. Drithar kızını teslimatlar ve sabotajlar için kullanıyordu. Sayesinde zengin oluyor, düşmanlarını yeniyordu. Gücünün ne olduğuna dair kulaktan kulağa dolaşan efsanelerde net bir bilgi yoktu. Gölge karşılaşmak, öğrenmek ve yenmek isterdi ama şehriyle, Siyah Ölüm'le meşguldü. Derken kelebek omzuna konmuştu. Eliyle defetmek yerine avucuna alıp ezmek istedi. Evlilik vaadini kabul etmedi ama kardeşine vadedilmesini kabul etti. Nasıl olsa Yıldat kimseyi sevmez, âşık olmazdı. Kendi babasına, abisine bile ihanet eden bir adamdı. Bu kadınla da bağ kurmazdı ve onu öldürdüğünde canı yanmazdı. Yıldat âşık olmadı belki ama Gölge'nin kendisini güvenceye almadığı başka bir tehlike baş gösterdi. Uğursuz Kelebek'e bizzat âşık oldu. Yenmek istediğine yenildi, öldürmek istediğinin önünde diz çöktü. Direnmeye çalışması ne kadar anlamsızdı, bu kadına ilk âşık oluşu değildi. Bu kadına, her seferinde âşık olacaktı.

Veyla, Zvarna adasında Gölge'yi tekrar kaybettikten sonra yıllarını Ölüm laboratuvarlarında Esved'in vesveselerinden kaçamayarak geçirdi. Zihni, kalbi karanlığa gömülmüştü. Duygulardan mahrumdu. Esved ne isterse onu düşünüyor, onun yanılgılarını gerçeği kabul ediyordu. Yaş kazandıkça ve geçmişinde sınandığı eziyet ile eğitimlerle birlikte iyice güçlenmiş olan Veyla, Esved'e güç, Siyah Ölüm'e toprak kazandırıyordu. Ölüm laboratuvarlarından çıktığında Esved'in istediği canavara dönüşmüştü ama büyüsü yeterince güçlenmedikçe siyah ölüm Zenith'i yutamazdı. Drithar'ın ve Konsey'in emirleriyle Zenith'e kök söktürdüğü yıllar tek başına gücünü arttırmıyordu. Veyla'nın büyüsünü karşısında aciz kalan Xalialar, onu sınayamıyor, zorlayamıyordu. Velmora taşlarını kadının kontrolüne veremezdi, Nix zaten obsidyen doluydu. Gölge ve Veyla'nın birleşip de bu taşlarla Esved'i öldürmeyi planlamasını göze alamazdı ama taşları olmadan da... Veyla'nın bugüne kadar potansiyelini kanıtladığı her an Gölge'yleydi ya da Gölge içindi. Siyah Ölüm'ü yenmeye çalışan ve gerçeğe Veyla'dan daha yakın olan Gölge Kral'ı da, Karanlık'ın tarafına çekme vakti gelmişti.

Veyla, Ölüm laboratuvarlarından çıktığında Gölge çoktan Nixsus'a Kral'dı. Veyla'nın ondan haberi vardı, ona dair efsaneleri duyuyordu. Onun da kendisi gibi bir canavar olduğundan emindi. Üstelik, Kirix'i öldüren bir canavar... Seksen'i hatırladığı son kaybedişinin ardından Ölüm laboratuvarlarında ona eziyet eden canavarlardan daha kibar davranan tek kişiyi... Ve Gölge'ye dair birçok gerçeği yansıtmayan, Esved'in vesveselerinden ibaret olan bilgiler vardı zihninde. Esved, Veyla'nın kalbine nefreti böyle düşürmeyi hedeflemişti. Bu sayede karmaşa yaşayan kalbi, onu doğru yola götüremeyecekti.

Esved'in istediği oldu. Veyla, artık Nixsus'taydı. Kral'ın kardeşine vadedilmişti ama âşık olacağı, Kral'dı. Bu hem Esved'in, hem de Doğa'nın bildiği bir gerçekti. Doğa, Gölge ve Veyla'yı birbiri için yaratmıştı. Esved'in küçük müdahaleleri, bu aşkın Veyla'yı güçlendirip Gölge'yle bağ kurmasını sağlarken bu sefer Gölge'nin Veyla'yı Yaşam'a değil, Veyla'nın Gölge'yi Ölüm'e çekebilmesini sağlamak amaçlıydı. Veyla, Siyah Ölüm'e çare arayan Gölge'yi hem aşkıyla kafasını karıştırarak hem de şehrine saldırarak oyalayacaktı. Âşık olursa şehrini kaybedeceğini düşünen, bu kehaneti bilen Gölge Kral, aşktan kaçacak ama en çok da, şehrini değil, kendisini ve doğru bildiklerini kaybetmek istemediği için Veyla'dan uzak duracaktı. Çünkü sandığına göre Veyla, Seksen Bir'in, annesi Lavin'in ve nice masumun katiliydi. Aslolan Veyla Seksen Bir'di, Lavin'i ise öldürmek bir yana acılarını dindirmişti ve hiçbir canı isteyerek almamıştı. Veyla da kendisi gibi canavar olduğuna emin olduğu, Esved'in vesveseleriyle buna inandığı Kral'ın, kendisinden farklı olarak korku ve nefret değil, sevgi ve saygı kazandığını gördükçe daha da öfkelenecek, Kirix ve Gölge'nin kurbanı olan diğerleri için daha da nefret dolacaktı. Bir araya gelmelerinin ardından birbirlerine çekilecekleri şüphesizdi ama bu yanılgılar onları, doğru zamana dek oyalayacaktı. Karanlık yeterince güçlendiğinde ise, iş işten geçmiş olacaktı.

Veyla, Ölüm laboratuvarlarından çıktı çıkalı kâbuslarında belirli anılarına ulaşıyor, belirli yanılgılarını ise sürdürüyordu ama Nixsus'a gidişi, karanlığa gömülmüş kalbinde sevgi parıltıları peydahladı. Gölge, var olduğundan beri yaptığı gibi, üstelik bir 'düşman' suretindeyken bile Veyla'nın kalbini ve zihnini, Esved'in vesveselerinden temizliyordu. Veyla bildikleriyle Gölge'den nefret etse de, hissettikleriyle Seksen'e yeniden âşık oluyordu. Düşmanının temasından çekinmiyor, aksine ihtiyaç duyuyordu. Onun tanıdık kokusuyla sakinleşiyor, o felaketi olduğunda dahi ona sığınıyordu. Zihnindeki yanlış bilgilere rağmen onun nasıl bir adam olduğunu görüyor, ona güveniyor, saygı duyuyor ve sevmeye başlıyordu.

Gölge ise, tüm yanılgılarına ve Veyla'nın yarattığına emin olduğu kayıplarına rağmen, inatla karşı çıktığı aşka yeniliyordu. Kadın her nasılsa Gölge'nin gözlerine masum görünüyordu. Gölge nefretle saldırıyor, içindeki Seksen merhametle sarmalıyordu. Onu üzdüğünde, canını yaktığında pişman oluyor ve gittikçe onu öldürmeye değil, yaşatmaya çalışıyordu. Etrafındaki herkesi Veyla'yla bağ kurmamaları konusunda uyarmış da olsa, bizzat ve kopamayacak bir bağ kuruyordu. Onda her nasılsa Seksen Bir'i görüyor, tıpkı Seksen Bir'le olduğu gibi karanlıklar, Veyla sayesinde aydınlanıyordu. İçten içte şehrindeki çoğu saldırının onun elinin altından çıktığını hissediyor, biliyor ama gözüyle ihanet ettiğini görse bile ona güvenmeye devam edecek hale geliyordu. Güveniyor, onu kazanmak pahasına şehrini kaybetmeyi göze alıyordu.

Ve tekrar aşk, tüm imkânsızlıkları yendi. Birbirlerinin kim olduğunu dahi öğrenmeden âşık oldular. Sonra da sırayla öğrendiler. Başta, defalarca kez hafızalarını kaybettikleri için sustular. Sonra ise bir düşman oldukları için sustular. Âşık olduklarında, Veyla'nın ihanetini gizlemesi gerekti. Ardından, kurtuluş için, Zvarna için sustular. Onlar hep sustular. Doğa da, Ölüm de susmalarını istiyordu, onlar da susmak zorunda kaldılar. Çünkü konuşsalar, her şey çözülürdü ve Zvarna'ya gelmezlerdi. Zvarna'ya gelmezlerse de... Kıyameti ya da kurtuluşu getirecek bugün yaşanmazdı. Bugün, yaşanmak zorundaydı. Doğa da, Ölüm de bahislerini bugüne oynamışlardı. İşte, yol ayrımı burasıydı. Devamını Doğa da Ölüm de, sonucu bilmeyerek izleyecekti.

Veyla, Nixsus şehrinde aldığı Esved yarası ve Siyah Ölüm toprak kazandıkça güçlenen kara büyü ile Esved'in ona daha güçlü ulaşma çabası dolayısıyla karanlığa çekilip dursa da tırnaklarını Gölge'nin varlığına geçiriyor, sımsıkı tutunuyordu. Gölge ise onu bırakmayacak kadar güçlü sarılıyordu. Müthiş bir denge ile Veyla güç kazandıkça Siyah Ölüm, Siyah Ölüm güç kazandıkça da Veyla güçleniyordu. Karanlık, Veyla'yı çağırıyor ama Gölge onu Yaşam'da tutuyordu. Veyla'nın büyüsü potansiyeline erişirken görüleri de peydahlandı. Esved'in Veyla'yı istediğine inandırmak için saldırdığı anlar doğruydu ama Veyla sadece yalanları değil, gerçekleri de görüyordu. Ölüm Veyla'yı kandırıyor, Doğa ise Veyla'yı uyarıyordu. Gelecek, Veyla'nın elindeydi. Veyla'nın kim olduğunu ise ancak Gölge değiştirebilirdi.

Veyla, Karanlık'ın yarattığı bir yanılgıyla Zvarna'ya geldi. Gölge de her zamanki gibi onu takip etti. Ölüm bunu istedi, Doğa da buna müsaade etti. Şimdi burada, var olan, şimdiye kadar öğrendikçe unuttukları tüm gerçekleri hatırlamışlardı. Birbirlerine dönmüş bedenlerinde kolları gevşeyerek birbirinden hafifçe kaysa da hâlâ sarmaş dolaş sayılırlardı. Su Veyla'nın omzuna kadar geliyordu. Gölge'nin Veyla'nın beline sarılmış kolları suyun altında kalıyordu. Kadını suyun üstüne, kendine doğru çekiyordu. Duygu yoğunlukları bakışlarını renklendiriyordu. Her ne hissetseler, aşk eşlik ediyordu. Şu anda aşkın eşlik ettiği duygu ise, korkuydu. Birbirlerine zaferle değil, korkuyla bakıyorlardı. Burası, tuzaktı. Zafere bu kadar yakınken birbirlerini tekrar, muhtemelen son kez unutmaları için Karanlık'ın yaptığı son hamleydi. Buraya onları Veyla, kendisine ait olduğunu düşündüğü, şimdi Esved'in vesveseleri olduğunu anladığı sebeplerle gelmişti. Kazanmaları için yapmaması gereken tek şey, Gölge'yi kaybetmemekti. Gölge'yi ardında bırakarak buraya gelmişti. Gölge ise, hatırladıkları tüm anılarda olduğu gibi Veyla'yı takip etmiş, yalnız bırakmamıştı. Karanlık da buna güveniyordu. Veyla ölüm tarafına geçtiğinde, Gölge'nin yine onu takip etmesini umuyordu. Veyla ise Karanlık tarafa geçmeye hiç bu kadar yakın olmamıştı. Kalbi, zihni, henüz hatıraları tekrar silinmeden bile bu denli Esved'in elindeyken yine aynı şeyi yaşarlarsa... Buradan ruh bağıyla git gide bağlanan ama birbirlerine dair detayları, kıyameti durdurabilecek gerçekleri hatırlamayan iki beden olarak ayrılırlarsa... Esved'in istediği olurdu. Veyla, Ölüm Kraliçesi olurdu. Zamanla Gölge her zaman olduğu gibi anılara ilk ulaşan olur, ruh bağı tamamlanır ve belki de Ölüm Kraliçesi'ni takip ederdi. İşte kıyamet böyle kopuyordu.

Veyla'nın zihni, Gölge'ninkinden de karman çormandı. Kardeşinin sandığı zaman ölmediğini öğrenmişti ama onu bu kıyametin ortasında nasıl bulabileceğini bilmiyordu, hâlâ hayatta olup olmadığını bilmiyordu, ne yapacağını da, zihnindeki hangi bilgileri birlikte değerlendirmesi gerektiğini de bilemiyordu çünkü her şey kısa süre içerisinde zihnine yüklenirken tek bir düşünceye yoğunlaşmak zordu. Öğrendiği, yaşadığı her şeyi hazmetmeye çalışıyordu. Esved, devasa yaratıklar değildi. Esved onları Veyla için yaratandı. Veyla ise, Karanlık'ı yaratan... Yaşadığı dehşet sesine de yansıdı. Konuşmak sanki canına kast ediyordu, çok zordu ama yine de dudakları aralandı. "Esved'i yaratan canavar benim..." dedi. Karşısındaki adam da hatıralarını kazanmıştı ama ona hâlâ aşkla bakıyorsa bu detayı kaçırıyor muydu? Zamanında da, buraya bir önceki gelişlerinde de bu adam her şeyi öğrenmesine rağmen daha genç olan bedenleri sımsıkı sarılmış, birbirlerini hatırlayacaklarına söz vermişlerdi. Aşk, her şeye rağmen miydi?

Veyla korkuyla etrafına baktı. Bir yerlerden o çiçeğin özü mü gelecekti? Kaçmalılar mıydı? Nereye kaçacaklardı? Alkar'ın ona söylediğini hatırladı. Mühim olan hatırlamak değil, bir daha unutmamaktı. Alkar da bu kumpasın içindeydi! O da Karanlık taraftaydı... Veyla telaşla Gölge'nin kollarından sıyrıldı. Suyun taşıdığı kıyafetlerini yakalayıp giyinmeye başlarken hıçkırarak ağlamaya başladı. "Yine aynı şey olacak! Kardeşime kavuşamadan tekrar kaybedeceğim, seni kavuşmama rağmen tekrar tekrar kaybedeceğim..." dedikten sonra sinirle ıslak saçlarını, ıslak üstünün içinden çıkardı. Gözleri asla Gölge'yi bulmuyordu ama bir yanı tekrar kaybetmeden önce şimdiden yaşadığı bir özlemle bakmak istiyordu. Bakmamasını sağlayan ise diğer yanıydı. Ona yıllarca, neredeyse tüm Zenithçe söylendiği gibi nasıl büyük bir canavar olduğunu düşünen yanı... Kendisi Ölüm Kelebeği'ydi. Aksi yöne doğru kanat çırpıp durmuş, Yaşam Kelebeği olabileceğine inanmıştı ama işte... Zenith'i öldüren şey ta kendisiydi! O kara büyülü Terra'ya güç veren oydu... Veyla olmasa Esved uyanamayacak, Karanlık oluşamayacaktı. Her şey Veyla yüzündendi... Şimdi de bu tuzağa düşmüş, yetmezmiş gibi Gölge'nin de düşmesini sağlamıştı. Zenith'i kurtarabilecek olan iki isim, bu gerçeği unuttuğunda kıyamete kim engel olabilirdi ki? Her unuttuklarında hatırlamaları zaman alırdı. Yine zihinleri yanlış vesveselerle dolarsa? Gölge hatırlasa bile Veyla da hatırlamadığı sürece... Siktir... Gölge'yi öldürürdü. Bu hali değil ama Ölüm Kraliçesi olan hali Gölge'yi öldürürdü...

Elleri yolmak istediği saçlarından hüzünle suya çarparak düşerken "Aptalın tekiyim..." diye fısıldadı. "Bizi, ölümüne getirdim..." dedikten sonra hıçkırıklar eşliğinde ellerini yüzüne götürdü. "Hiçbir şeyi değiştiremedim. Esved ne istiyorsa onu yaptım... Esved'i yaratan, Zenith'i öldüren canavar benim..."

Veyla telaşla ve hüzünle kendi kendine dövünüp dururken derin düşünceler içerisinde üstünü giyinmiş olan Gölge'nin de gözleri etraftaydı. Henüz onlardan tekrar anılarını alacak olan kumlar üstlerine akın etmiyordu ama Gölge fazla vakitleri olmadığını biliyordu. Veyla çaresizce ağlarken Gölge, ona sırtını dönmüş kadının kolunu yakaladı. Veyla'yı kendisine doğru çevirirken kadının ellerini yüzünden çekti. Yanaklarını kavrayıp kendisine doğru çekerken sesiyle bastırarak "Hayır." dedi. Gözleri hiç ayrılmayacakmış gibi kenetlendi. "Biz Esved'in yarattığı iki canavarız. Şimdi de onu, bizi yarattığına pişman edeceğiz. Onun canavarları değil, ona canavar olacağız."

Veyla umutla dinlese de buruk bir şekilde gülümsedi. Gölge'nin, bileklerini tuttu. Sesi güçsüz, fısıltıyla çıkmıştı ama istediği ses getiriyordu. "Beni biraz bile seviyorsan şimdi, burada öldür."

Gölge 'yapma' der gibi baktığında Veyla tekrar hıçkırdı, başını iki yana sallayarak "Seni öldürmek istemiyorum..." dedi. Gözleriyle korkuyla etrafta gezindi ve yüzü iyice buruştu. "Her an birbirimizi unutabiliriz... Her an seni öldürebilecek o canavar olabilirim..."

"Veyla..."

Veyla gözlerini Gölge'ye çevirip yanaklarındaki ellerini çekmesini sağlayarak "Karanlık'ı ben yarattım diyorum!" diye bağırdı. "Seni, kardeşimi, tüm sevdiklerimi öldürecek olan şeyi ben yarattım!"

Gölge, Veyla'nın havada savurup durduğu ellerini yakalayıp tekrar kendisine çekti. Suda oluşan gürültü bir anlığına iç rahatlatıcı bir umut verdi ama bunu sağlayan asıl şey, Gölge'nin temaslarıydı. Gölge, tüm masallara inandırabilecek bir ses tonu ve bakışları eşliğinde "Madem öyle, yarattığından daha güçlüsün. Kelebeklerin seni yenebilir mi? Karanlık da yenemez." dedi. Kadının bir elini de, diğer eline emanet ederek yanağını sevdi.

Veyla, tiz, güçsüz bir sesle "Ölmeliyim..." diye soludu. "Onlara güç vermeyi bırakmalıyım... Kıyamet, benim."

Gölge, "Kendin gördün," dedikten sonra yavaşça kaşlarını kaldırdı. Veyla bu kadar telaşlıyken, onu inandırabilecek kadar sakin görünmeliydi ama biliyordu. Baş Terra'nın 'Önce onu kaybedeceksin' dediği o anı yaşıyorlardı. Gölge, varis kehanetinin ne zaman gerçekleşeceğini sorduğunda Baş Terra bu şekilde cevaplamıştı. Baş Terra, sonra geri kazanacağını dile getirmişti ama bu gerçekleşeceği kesin olan bir kehanet miydi, yoksa şüpheli bir öngörü müydü, bilmiyordu. Bu yüzden Gölge de gergindi. Yine de kalbi karamsarlığa kapılmak için değil, Veyla'nın kalbindeki karanlığı dağıtmak için atıyordu. "Kurtuluş da sensin. Ölümün, Zenith'i de öldürür. Sen olmazsan, Esved yok edilemez."

Veyla telaşla etrafını kontrol ede ede ama ona umut ve inanç versin diye Gölge'nin gözlerine de sıklıkla dönerek konuştu. Konuşmaktan ziyade, haykırır gibiydi. "Seni hatırlamadıkça, sen beni Yaşam'da tutmadıkça ben de onlardan biriyim... Seni öldürdüğümü gördüm, o an yaşanacak Gölge... Bizi şimdi koparacaklar ve onların Kraliçe'si olacağım... Beni takip etmezsen, benim Kral'ım olmazsan seni de öldüreceğim... Seksen'imi öldüreceğim..."

Veyla'nın omuzları hissettiği güçsüzlükle çökmüş, yaşları okyanusun sularına karışırken burnu ve gözleri bir hayli kızarmıştı. Gölge'nin gözünde Veyla, şimdi çaresiz bir kız çocuğunu andırıyordu. Ölüm laboratuvarlarında o kız çocuğunun pek çok anısı vardı ama Seksen Bir'in, belirgin özelliği söz konusu sevdikleri olunca savaşmaktan vazgeçmeyişiydi.

Gölge, Veyla'nın telaşlı haline karşın sakince gülümsedi. Bu, her nasıl oluyorsa Veyla'nın hızlı nefes alış verişlerini ve nabzını yavaşlatmaya başladı. Bir daha ne zaman kavuşacağını bilemediği, şimdiden yükselen bir özlemle kadının yanağını, ıslak saç tellerini yavaşça sevdi. Bakışları, güzel gözleri ile kusursuz teni, parlak saçları arasında geziniyor, son ana kadar hangi birine bakmalıydı, seçemiyordu. En sonunda, Veyla'nın ihtiyaç duyduğunu yaptı. Gözleri kenetlendi. "Kendin söylüyorsun. Bizi şimdi koparsalar da ya Kral'ın olmam için, ya da beni öldürmen için karşı karşıya geleceğiz. Ruh evliliği başladı mı sonra erdirebilecek tek şey, birimizin ölmesi. Hatıralarımızı almaları bunu sona erdirmeyecek. Ruhun benim olurken, kalbini hangi kara büyü bana karşı karartabilir?" derken kadının boynuna, kalp şeklindeki ucunda Seksen'in, Gölge'nin ona verdiği siyah gül yapraklarını sakladığı kolyesini takıyordu. Birlikte kolyenin ucuna baktılar ve iç çekerek tekrar gözlerini kenetlediler. Gölge tekrar kadının elini ve yanağını tuttu. "Ruhlarımız birbirinin olurken bedenlerimizin tek bir an karşı karşıya gelmesi bile benim seni yaşatmama yeter güzelim... Bugünden sonra, sadece beni öldüreceğini düşündüğün gün karşı karşıya gelsek bile beni hatırlayacaksın." dedikten sonra yaşlar eşliğinde ve buruk bir şekilde güldü. İnanamıyormuş gibi başını yavaşça iki yana sallıyordu. "Sen benim Seksen Bir'imsin! Beni öldürmeyeceksin..."

O tanıdık sesi duydular. Veyla korkuyla, kenetli ellerinde Gölge'nin tenini sıkarken diğer eli de adamın göğsüne yapışmıştı. Bir rüzgâr çanını andıran seslerle yaklaşmaya başlayan kum tanelerini görmek için telaşla hareket eden gözleri, Gölge'nin kavradığı yanağını kavrayıp kendisine çevirişiyle tekrar Gölge'ye döndü. Yaklaşan tehlikeye bakmak, kaçmak, bağırıp çağırmak onları kurtaramazdı. Onları kurtarabilecek tek şey, birbirleriydi. Bu yüzden kadının gözlerinin derinlerine, kalbini görür gibi baktı. Oranın kendisine ait olduğunu biliyordu.

"Hatırla..."

Sesler git gide yaklaşırken ve tenleri rüzgârı, gözleri yansıyan ışıkları görürken Veyla tekrar hıçkırdı. Yüzü olabildiğince buruşmuştu, yaşlı gözlerini kırpıştırıp durması, Gölge'yi hâlâ izleyebildiği bu anlarda hiçbir saniyeyi bulanık görmek istememesindendi. Gölge, sanki kıyamet değil kurtuluş yaklaşıyormuş gibi hafifçe güldü. Gözleri yaşlıydı ama ses tonu yumuşaktı. Kadının yanağını şefkatle sevdi. "Seni sevdiğimi hatırla..."

Sesler ve ışıklar yaklaştıkça birbirlerini daha sıkı tutarlarken Veyla boğuk sesiyle tekrar etti. "Seni sevdiğimi hatırla..."

"Benim Seksen Bir'im olduğunu..."

Sonunda Veyla da buruk bir şekilde gülümsedi. O kumların tanıdık sıcaklığı tenlerini ısıtmaya başlamıştı. Korku damarlarında kan gibi dolaşıyordu ama gözleri aşkla, umutla bakıyordu. "Benim Seksen'im olduğunu..."

"Ve kimsenin bizi ayıramayacağını..."

Veyla yaşlı gözlerle güldü. Başını yavaşça iki yana salladı. "Ve kimsenin bizi ayıramayacağını..."

Gölge uzandı. Kumlar onu alıp hatıralarından koparırken gözlerinin buna şahit olmasını, tekrar hatırladığında bu anı da yaşamayı istemiyordu. Kadını yavaşça, sanki sahip oldukları son saniyeleri tüketmiyorlarmış gibi öpmeden hemen önce "Hatırla..." diye fısıldamıştı. Ve kumlar bedenlerini sararken, onlar az sonra unutacakları bir anıyı süsleyerek birbirlerini öpüyorlardı.

Bu, Seksen Bir ve Seksen'in birbirlerini son kez unutuşlarıydı.

**

Evet, bir sonraki bölümü, yani finali de hemen paylaşıyorum ama finale geçmeden önce, düşünceleriniz? Sizce neler olacakkk?

Beğeni ve yorumlarınızıı bekliyoruuummm <3


19

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!