🔮 64 ⚡ Aile
Merhabalaarr
Eğer iki parta bölmezsem bir sonraki bölüm uzun bir final bölümü olacak. Arayı açmadan birkaç hafta içerisinde final yapmayı düşünüyoruuum. Zenith Kehanetleri'ni bir yıl önce yazmaya başladım, bu bölüm dahil olmak üzere altmış dört bölüm yayınlandı ve maalesef ki kurgu pek okuyucu ve etkileşim kazanamadı. Bu düşük etkileşim içerisinde, şans verip okuyan, hâlâ takip eden ve beğenilerini esirgemeyen sizlere minnettarım. Sizler ve karşılığını alamasa da kurgunun kalbimdeki yeri için elimden geldiğince özen ve emekle kurguyu ilerlettim, final olmak üzere. Umarıım okuyanların zihnindeki kurgu rafına güzel bir hikaye katabilmişimdir ve umarım yakın zamanda gelecek finali de beğenirsiniz. Bolca sevgi, çokça kalp
Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorum. İyi okumalarrr ^^
Bölüm şarkısı:
League of Legends– Legends Never Die
**
4. KISIM ♛ KRAL VE KRALİÇE♛
🔮 64 ⚡AİLE
**
Veyla ömrünü kendisini ‘ölüm kelebeği’ kabul ederek geçirmişti. Sonra bu şehir, önce nefret ettiği sonra sevdiği adam, bu dostlar onu aksine, ‘yaşam kelebeği’ olduğuna inandırmıştı. Başta kendileri inanmış, sonra da Veyla’yı inandırmışlardı. Şimdi Veyla, hem kendine duyduğu inancı kaybetmiş, hem de sevdiklerinin güvenine ihanet etmiş gibi hissediyordu. Üstüne ne kadar yaşamın toprağını atarsa atsın, özünde ölüm vardı ve kanatlarını çırptığı her yere beraberinde ölümü de götürüyordu. Veyla kurtarılamazdı. Veyla’dan kurtulmalılardı.
Başını iki yana sallayarak “Olmuyor…” diye fısıldadı. Sesi güçlü değildi ama kimsenin duymaya ihtiyacı yoktu, zaten görebiliyorlardı. Olmuyordu. Gün aşmış, güneş tekrar doğmuştu ama Valdris doğa suyu mezarlığından mor büyü eşliğinde yükselip de onlara geri dönmüyordu. Veyla’nın gözleri her ne kadar mor büyüyle ışıldarsa ışıldasın, büyüsü Valdris’i öldürdüğü gibi, geri getiremiyordu. Bizzat büyüsü, Veyla kontrol edemezken atılmış, dostunu öldürmüştü. Şimdi Veyla da kendi büyüsüne, kendi özüne karşı çıkamıyordu. Kehanetler onun lanetin izi olduğunu buyuruyordu ama hayır, Veyla’ya göre o, lanetin kendisiydi. Lanete sevgiyi de bulaştırabileceğini, birilerini tekrar sevip ama bu sefer kaybetmeyeceğini sanmıştı. Ne büyük yanılgıydı. O eğer engel olmazsa, âşık olduğu adamın bile katili olacaktı. Katil Kraliçe. Kral’ın Katili, Kral’ının katili.
Çöktüğü yerde, titrek elleri bacaklarının üstünde kenetlemiş, Doğa’ya dualar ederek ve Veyla’ya inanarak sükûnet içerisinde ama yine de sessiz ağlayışlarla geçirdiği saatlerin ardından Erya, yüzünü buruşturarak gözlerini yavaşça Veyla’ya çevirdi. Veyla bu alanda kendisi dâhil kimsenin halini görmek istemiyordu ama Erya’yla göz göze geldi. Erya yalvararak bakıyordu. Veyla da geçen saatlerdir kendisine, Doğa’nın yaşam tarafına yalvarıp durmuştu ama Doğa ona kulak vermiyordu. Bugüne kadar Yaratık’ı, o çocukları nasıl geri getirmişti bilmiyordu ama kendi büyüsüyle öldürdüğü birini geri getirememişti işte. “Özür dilerim.” diye fısıldadı.
Henüz ‘ben yaptım’ diyememişti. Denemesine izin vermelerini istemişti. Çoğu drone, Yıldat’ın görüldüğü alana gittiğinden sadece tek bir drone, bu görüntüyü kaydetmişti. Kayalığın ardından, dar bir açıyla bu görüntüye şahit olmuştu. Veyla görünmüyordu ama Valdris’in mor büyüler eşliğinde yere yığılışı görülüyordu. Görüntüleri Veyla kontrol etmişti. Kimsenin ona dair şüphesi olmayışı, buna olanak sağlamıştı. Böylelikle o görüntü şu an sadece Veyla’nın elindeydi. Veyla sevdiği adama ve dostlarına tekrar yalan söylemiş, ‘hiçbir şey görünmüyor’ demişti. Olanları hazmedince Gölge tekrar tekrar görüntülere bakacaktı. Veyla'ya güvenmediğinden değil, Veyla’nın gözünden bir şey kaçmış olabileceği ihtimaline karşı, dostu, en yakın arkadaşı, kardeşi gibi gördüğü adam için artık yapabileceği tek şey için, intikam almak için ulaşabileceği küçücük bir bilgi, kanıta ulaşma ihtiyacıyla bakacaktı ama Veyla’nın elindeki görüntüye ulaşamayacaktı. Zaten Veyla bizzat gösterecekti. İhanetlerini bizzat itiraf edecekti. Gölge’nin onu bırakmasını sağlayacaktı. Sonra da tek başına Amorsus’a gidecekti.
Bir doğa suyu mezarlığında, eski dostlarına yeniden kavuşma umuduyla bekledikleri sırada haber gelmişti. Konsey’i deviren Kraliçe, işbirliğine yanaşmıştı. Onları Amorsus’a davet ediyordu. Veyla, Gölge’siz gidecekti. Her an öldürebileceği Gölge’yle artık yan yana kalmayacaktı. Zvarna gibi kendi büyüsünün güç aldığı taşın da Amorsus’ta olduğunu artık biliyordu, başka ihtimal kalmamıştı. Oraya yanında obsidyen taşıyla gidecek, kendi taşına ulaşacak, taşının gücü eşliğinde ona engel olmaya çalışan her şeyi yok edecekti. Zvarna’ya tek başına gidecek, hatırlaması gereken ne varsa hatırlayacak, eğer Karanlık’a karşı kullanabilecekleri bir şey varsa öğrenecekti. Amorsus tarafında siyah ölüm, Nix kadar derinlere ulaşmamıştı. Siyah ölüm Veyla’ya ulaşamadan, o kendi taşına ulaşacaktı. Gölge nasıl ki yakınlaştığında bile taşından güç alabiliyordu, Veyla da potansiyeli bu denli yüksek olduğunu taklitçi sayesinde gördüğü üzere, ulaşabileceğini düşünüyordu. Yerin yedi kat dibinde bile olsa taşlarını bulup çıkartacaktı. Taşların Nix tarafına geçmesini sağlayacak, Zvarna’da öğrendiği önemli bir şey varsa Gölgeleri bir şekilde haberdar edecek ve sonra obsidyen taşıyla intihar edecekti. Böylelikle siyah ölüme ve ordusuna en büyük darbeyi indirebileceğini düşünüyordu çünkü kendisini, siyah ölüm kraliçesini yok edecekti. Veyla, etrafındakilerinin söylediğinin aksine Yaşam Kraliçesi falan değildi. Yaşam Kral’ı, Gölge Kral Karanir’di. Yaşam Kral’ına, obsidyen taşıyla birleştirip siyah ölüm ordusuyla savaşabileceği gücü verecek, kendisini yok edecekti. Belli ki kendisi yaşarsa, yaşama ihanet edecekti, her zamanki gibi. Varis kehaneti Doğa’nın ölüm tarafının, Veylaları yanıltmak üzere yarattığı bir yanılgı olmalıydı ya da varis dahi yaşama değil, ölüme hizmet edecek olmalıydı. Siyah ölüm onu çağırıyordu. Zihninin derinliklerinde o karartıların çığlıklarını duyuyordu. Gözlerinin önünden görüleri eksik olmuyor, kalbindeki karanlık git gide artıyordu. Siyah ölüme teslim olmadan önce, yaşama ihtiyaç duydukları gücü vermeliydi. Siyah ölüm onu yakalamadan ise, kendi sonunu getirmeliydi. Bugüne kadar Konsey’in ve Karanlık’ın istediği adımları atıp durmuştu. Niyeti, bu oyunu bozmaktı. Sevdiklerine yaşamak için bir fırsat verecek, sonra ise ölüm kelebeğinin son kurbanı kendisi olacaktı. Gölge’yi öldüreceğine ölürdü, bunu Gölge’ye de söylemişti.
Erya’nın yüzünün buruşması arttı. Titrekçe birbirine bastırdığı dudakları bir hıçkırıkla aralandı. Üst vücudu iyice çöktü ve hıçkırıkları yeniden acı çığlıklara dönüşürken neredeyse emekleyerek doğa suyu mezarlığına varmaya çalıştı. Thal onu tutmaya çalıştığında Erya “Bırak!” diye çığlık attı. Bedeni güçsüzce emekliyor olsa da mezarlığı saran ormanda sarmaşıklar hızla atıldı. Thal’ı tutarak bir ağaca kadar geri çektiler. “Bırak! Onunla olmak istiyorum… Madem o yaşayamıyor, ben ölürüm…”
Veyla, korktuğuna yakalandı ve Gölge’yle göz göze geldi. Gölge, bir süredir yaslandığı ağaçtan doğrulmamış, dalmış gözlerle doğa suyu mezarlığını izlemişti. Veyla’nın Valdris’i geri getirebileceğine neredeyse emindi. ‘Yaşat yaşam kelebeğim. Dostumuzu yaşat.’ dediği andan beridir, Erya’yı telkin etmiş, kendisi de içindeki intikam ateşi haricinde sessiz kalmıştı. İntikamını, dostunu sağ salim gördüğü ana kadar ertelemiş, sadece yaşam kelebeğinin dostunu ona geri getirmesini beklemişti. Veyla ‘Olmuyor…’ diye fısıldadığı andan beridir de Veyla’ya bakıyordu. Azrit kulaklarıyla duyabildiği fısıltıya inanmadığı için gözleri ona dönmüştü. Sonra gözleriyle de görebilmişti. Veyla çaresiz, üzgün, mahcup ve mahvolmuş haldeydi. Saatlerdir Gölge’den uzak duruyor, Gölge’yle göz göze gelmiyor, Erya’yı bile telkin etmeye çalışmıyordu. Acısını çekmek üzere kozasına geri dönmüş bir kelebek gibiydi. Şimdi, saatler sonra ilk defa kadınla göz göze gelmişti. Veyla’nın gözyaşları sessizce akarken başını yavaşça iki yana salladı. Gölge titrek bir nefes eşliğinde dudakları aralanırken inanamayarak kaşlarını da kaldırdı. Dolu gözleriyle sorar gibi baktığında Veyla’nın dudaklarından bir hıçkırık da kaçtı. Elleri mahcup bir şekilde birbirini bulmuş, tırnaklarıyla parmaklarına eziyet ederken tekrar, “Özür dilerim…” diye fısıldadı. Şimdi herkes, Valdris’i geri getiremediği için özür dilediğini sanıyordu ama Veyla, Valdris’in gitmesine de sebep olmuştu.
Erya, kendisine durdurmak üzere yönelen ne kadar savaşçı varsa, büyüsüyle yönettiği bitkileri sayesinde her birini alanı çevreleyen ağaçlara çekerek hapsederken niyeti ölülerin bırakıldığı doğa suyu mezarlığına ölmeden düşmek, orada ölmekti. Veyla, Gölge’nin, Veyla’ya ihtiyacı olduğu her halinden belli olan gözlerine kavuşarak değil, veda ederek bakmaya daha fazla dayanamadı. Adamın ona ihtiyacı vardı. Acısı gözlerinde gezinirken vücudu donmuştu, çözünmek için Veyla’ya ihtiyacı vardı. Ağlayabilmek için Veyla’nın sarılışına ihtiyacı vardı. Öfkesiyle buna sebep olanı yakarken kendisi de yanmamak için Veyla’nın güç vermesine ihtiyacı vardı ama Veyla ona sadece daha fazla acı getirebilirdi. Saatlerdir olduğu gibi içi gidip sarılmak, mahvolmuş görünen bu adamı kollarında iyi etmek, içindeki mahvolmuşluğu da bu adamla gidermek istiyordu ama yapamazdı. Onu kurtarmak için, kendinden kurtulmalıydı. Görüleri doğruydu, bu Gölge’yi de öldüreceği anlamına geliyordu. Tabii eğer, geleceği değiştirmezse.
Gözleri Doğa suyu mezarlığına düşmek üzere olan Erya’ya döndü. Gölge donukluğunu üstünden atamamış, gözleri Veyla’da kalakalmış, kulakları her şeye kapanmış haldeydi. Savaşçılar ise Erya’nın öfkeyle, hüzünle büyüsünü güçlü bir şekilde kullanması sebebiyle Erya’ya ulaşamıyorlardı ama bitkilere yön verebilen sadece Erya değildi. Veyla Doğa’ya bile hâkim olabiliyordu. Veyla… Doğa’yı yaşatabildiğinden daha çok, öldürüyordu.
Yine de büyüsünü yönlendirdiğinde ve onlarca sarmaşık mor ışıltılar eşliğinde Erya’nın büyüsünü aşıp da Erya’ya ulaştığında, yaptığı şey öldürmek değil, yaşatmaktı. Veyla artık büyüsünden daha da korkuyordu ama Erya kendisini öldürmeye çalışırken de izleyemezdi. Sarmaşıklardan büyük yapraklı çiçekler açtı, her biri Erya’yı sardı. Kadife gibi hissiyatları, Erya’nın tenine işledi, kadını yavaşça geri, toprağa çekti. Erya’nın iki büklüm olmuş vücuduna nazikçe sarıldılar. Dostuna sarılmak isteyen Veyla’ydı ama artık ancak Doğa aracılığıyla sarılabiliyordu. Veyla’nın kelebekleri ve Yaratık da Erya’nın etrafını sardı. Sırnaşmaya, Erya’yı iyi etmeye çalıştılar. Erya hıçkırıklar içerisindeyken vücudunu saran nazik yapraklar arasından gözlerini Veyla’ya çevirdi. “Ne olur izin ver…” diye yalvardı. Veyla yavaşça başını iki yana salladı. Gölge öldüğünde, Veyla yaşamak istemezdi. Gölge’yi öldürmemek için, bizzat kendisini öldürecekti. Erya’nın şu anki acısını anlayabiliyor, hatta hissedebiliyordu ama Veyla hep ölüme daha yakın, Doğa’nın zehirli sarmaşığıyken Erya ise her zaman yaşama dair hevesli, Doğa’nın çiçeklerinden biri olmuştu. Yaşama tekrar tutunabilirdi, Zenith’in Erya’ya ihtiyacı vardı. Gölge’nin de, Thal’ın da Erya’ya ihtiyacı vardı. Veyla’nın gidişiyle daha da olacaktı. Onlardan Valdris’i almıştı ama birbirlerine tutunurken siyah ölüme karşı savaştıkları sırada, tekrar yaşama dönebileceklerini umuyordu.
Doğa’nın yaşayan süsleri olan yeşillik ve çiçekler Erya’yı Veyla yerine sarıp sarmaladıkça mayıştırır ve ağlayışlarının iç çekişlere döndüğü bir sakinlik yanılgısına çekerken Veyla sayesinde sarmaşıklardan kurtulan savaşçıların arasından Thal da yeniden Erya’nın yanına gitmişti. Bitkilerin üstünden dostuna sarılmış, başını Erya’nın sırtına yaslayarak onun gibi yerde iki büklüm hale gelmişti. Erya gibi için için ağlarken Valdris’in ölü bedeninin gittikçe suyun dibine vardığı bir mezarlıkta, dostunun acısını çekiyordu.
“Veyla…”
Gölge’nin sesini duyduğu gibi irkildi ve gözlerini veda eder gibi baktığı Eryalardan aldı. Gölge’ye bakmaya tekrar cesaret gösteremedi ama ardına dönmeden önce gözleri Doğa suyu mezarlığına döndü. Ağlayışları arasında burukça gülümsedi ve Valdris’e de veda etti. Veda edeli gün geçmişti, onu büyüsüyle bizzat öldürmüştü ama ruhu ancak kabulleniyordu. Gölge’nin hareketlendiğini göz ucuyla gördüğünde ardına dönerek hızla ilerlemeye başladı. Gölge duraksadı. Şaşkın bir şekilde “Veyla?” diye tekrar seslenirken sesi kısık çıkmıştı. Kadına ihtiyacı vardı. Öylece uzaktan olanı biteni izlememesini, yanına gelmesini istiyordu. Kadın da mahvolmuştu, görüyordu. Birlikte mahvolup birlikte ayağa kalkmak üzere tıpkı Eryalar gibi bir ağacın dibine yığılmak, bir süre sarmaş dolaş kalmak istiyordu ama Veyla gidiyordu.
Veyla yıllardır baş savaşçıları olan Valdris için sessizce ağlayarak olanı biteni izleyen savaşçıları geçti. Her biri yol vererek iki yana çekiliyorlardı ve evet, Kraliçelerinden uzaklaşmalılardı. Kraliçeleri her an onları öldürebilirdi. Kraliçeleri, Krallarını bile öldürebilirdi. Güvenilmez, hain ve canavardı.
Veyla şimdi anlıyordu. Andri ile görüşmelerinde Konsey ondan bir ay sonra Nixsus’taki Esved’i özgür bırakmasını istemişti. Veyla asla yapmayacağından o zaman emindi ama şimdi… Belli ki her ne kadar Karanlık, kendilerini kontrol edip Kraliçeleri olması için Veyla’yı isteseler de şu an kontrol edilen Veyla’ydı. Her şey Karanlık’ın istediği gibi ilerliyordu, Veyla’nın güçsüzlüklerinde Veyla’yı kontrol altına alıyorlardı. Gölge’yi de böyle bir anda öldürecekti ve kendisine geldiğinde adamın ölü bedenini görecekti. Sarılacak, haykıracak, gözyaşlarıyla yeni bir Doğa suyu mezarlığı yaratacaktı ama fayda etmeyecekti. Valdris’i geri getiremediği gibi, sevdiği adamı da geri getiremeyecekti. Sonra başkalarına uğursuz, kendisine uğurlu kelebek, ölebilecek şansı kendisi için bile elde edemeyecek, sonsuza kadar Karanlığın Kraliçesi, Kral’ının Katili olarak yaşayacaktı. Hayır… Veyla buna izin veremezdi. Kıyamet gelecekse bile Veyla’nın Gölge’yi öldürmesiyle gelmemeliydi. Veyla ölmeliydi ama yine de Gölge’yi öldürmemeliydi. Andri ile konuşmalarının üstünden bir ay geçeli olmuştu. Eğer burada kalırsa, Esved’i özgür bırakabilirdi. Yakınlarda bir Esved vardı, Veyla’nın zihnini tekrar ele geçirebilirdi. Uzaklaşmalı, Amorsus’a gitmeliydi. Burası obsidyen doluydu, Veyla Karanlık’a karşı daha da güçsüz kalıyordu. Amorsus’ta kendi taşına yaklaşmalı, bulmalı ve gücünün doruklarındayken Karanlık’a verebildiği kadar zarar vermeliydi.
Odalarına daldı. Gölge’nin de arkasında olduğunu biliyordu. Gölge’yle yüzleşmekten korksa da, bunu yapmadan gidemeyeceğini de biliyordu. Gölge’nin peşini bırakması gerekiyordu. Bunun için de yeterince yara almalıydı. Ne yapacağını bilemeyeceği kadar dehşete düşmeliydi. Gölge de ardından girdi ve kapı arkalarından kapanırken Veyla duraksadı. Gözleri gündüz vakti olsa da Gölge’nin hisleri dolayısıyla gece kadar karanlık gibi kapalı olan havanın pek de aydınlatamadığı okyanusta gezinirken titrek bir şekilde aldığı nefes kulağında büyüdü. Gölge bir veda gibi daha da yaklaştı. Kulağı Veyla’ya duyurmadı ama kalbi hissetti. İçlerinde gittikçe büyüyen ruh bağı her zerrelerini birbirinin kılarken, yine de Karanlık’ın onlara çizdiği gelecekte Veyla’nın yolun sonuna gelmeden onu öldürecek olması ne acıydı. Bu bağın sonuna gelmeden olmalıydı yoksa Gölge ile birlikte Veyla da ölürdü ve Karanlık bunu istemezdi.
Gölge, kadının ardında durdu. Heybeti, kadının ardında bir dağ gibiyken ruhu, kadının avuçlarına sığmak isterdi. Bir sorun vardı, Gölge hissediyordu. Kalbi, kardeşi gibi olan Valdris için, hâlâ bulamadığı ve belli ki sadece tuzağa koyulan bir yem olan Yıldat için yanıp dururken içindeki alevi söndürmek üzere çabalamayan sevdiği kadında bir sorun olduğunu saatlerdir hissediyordu. Yeni bir şeyle yüzleşmeye cesareti yoktu ve şimdi hemen ardında olmasına rağmen sessiz kalışı da bu korkaklıktandı. İkisinin de yüzeysel nefes sesleri okyanusun seslerine karışarak havada kaybolurken başları hafifçe eğikti. Veyla okyanusa, Gölge’nin gözlerini hatırlayarak bakarken Gölge hemen ardında, kadının güzel saçlarına bakıyordu. Kadın dönüp sarılmıyordu, kadın elinden tutmuyordu ama kokusu, Gölge’ye sarılmış gibiydi. Kırıldığı yerlerden yeşertiyordu kalbini. Yine de için için sızlıyordu göğsü çünkü biliyordu, kadında bir sorun vardı.
Veyla gözlerini sımsıkı kapattı. Çenesi olabildiğince kasıldı, kalbi kulaklarında uğuldadı, parmaklarına kadar uyuştu ve her harfte ayrı boğularak “Ben yaptım.” dedi.
Gölge’nin sessizliği, bir sürenin ardından Veyla’yı ona dönme mecburiyetine itti. Cesareti yoktu ama bir an önce bu anı yaşayıp buradan gitmesi gerektiğini de biliyordu. Gözyaşlarını titrek elleriyle sildi ve yavaşça Gölge’ye döndü. Göz kapakları titreyerek aralandığı ve Gölge’yi gördüğü gibi kendi nefesinde boğuldu. Gölge’nin gözleri bir görüde kaybolmuş, burada değilmiş gibi bakıyordu ama buradaydı. Sadece burada olmak istemiyordu.
Dudakları aralandı. Titrek bir nefes daha aldı. Konuştukça boğazı acırken ve bir insan olduğu zamanlar kadar güçsüz hissederken “Valdris’i ben öldürdüm.” dedi. Gölge donuk bir şekilde bir süre daha baktı. Kendisini soyutladığı bu ana dönmek istemiyordu ama Veyla tekrar “Ben öldürdüm.” deyince adamın zihninde yankılandı. Gözlerini ana dönüyormuş gibi açıp kapatırken bir süredir almayı unuttuğu nefesi sesli bir şekilde alıp verdi. Başını iki yana salladı ama Veyla’nın bakışları kalbini karanlığa gömüyordu. Gölge’nin dudaklarında yavaşça bir isterik sırıtış oluştu ve tekrar başını iki yana salladı. Veyla’nın omuzları iyice çöktüğünde ve söylediğini kanıtlar gibi baktığında Gölge’nin sırıtışı dondu. Kaşları çatılıp gevşedi. Bir an inanır gibi oldu ve hatta gözlerinden yıldırımlar geçti, her biri sadece Gölge’nin canını yaktı ama ardından hızla tekrar başını iki yana salladı. “Hayır.” dedikten sonra isterik bir şekilde güldü. “Hayır bebeğim, hayır…” derken sesi sakinleşmişti. Veyla’nın yanaklarından tutup yüzüne doğru eğildi. Veyla’nın gözlerinden artık yaşlar akmıyordu, her biri içine akıyor, karanlığa gömülmüş kalbini biraz daha zehirliyordu. Gölge’nin yüzünde ise isterik bir gülümseme belirirken bile yaşlar kendiliğinden akıyordu. Birazı Valdris, birazı Yıldat, birçoğu Veyla içindi. Kadının böyle deyişine ve bu iğrenç iddiada bulunurken bu denli inandırıcı gözüküşüne bahane arayarak “Senin bir suçun yok, engel olabilsen zaten olurdun…” dedi. Kadın bu yüzden kendisini suçluyor olmalıydı.
Veyla, “Gölge…” diye fısıldarken dudakları bükülüp duruyordu. Güçlü durmalıydı, Gölge’yi onu bir süreliğine de olsa bırakabileceği kadar yaramalıydı ama Gölge’yi bu halde görmek elinden tüm gücü alıp götürüyordu. Gölge, “Hayır bebeğim.” dedi bastırarak. Gülümseyişi silindi, yaşlı gözlerinde göz bebekleri büyüyüp küçüldü, çenesi kasılıp gevşedi ve tekrar isterik bir şekilde güldü. Zihninde düşünceler yerinden oynadıkça, yüzünde ifadeler, kalbinde hisler değişiyordu ama dudakları tekrar, inatla, “Hayır.” dedi.
Veyla, ellerini kendi yanaklarına götürüp Gölge’nin ellerini çekmeye çalıştı. Tenleri değdiği gibi birkaç saniyeliğine hapsolmuş, ancak sonra ittirmeye çalışabilmişti. Gölge bırakmadı. Veyla, “Ben yaptım.” diye soludu. Gölge yine bırakmadı. Başını iki yana sallayarak “Senin sinirlerin bozulmuş.” diye açıklamaya çalıştı. “Sen… Sen kendinde değilsin.” dedikten sonra kadının yüzüne eğilip alınlarını birleştirdi. İkisinin de gözleri kapanırken Veyla’nın yüzü olabildiğince buruştu. Elleri, adamın ellerini ittirmek yerine tutunur gibi öylece kaldı. Dik tutmaya çalıştığı omuzları tekrar düştü, nefesleri birbirine telaşla değerken bir anlığına sakinleşir gibi oldular. “Kendine gel güzelim. Kendine gel benim kelebeğim. Erya’nın bize ihtiyacı var… Bu kıyametin ortasında yine de Valdris’e hak ettiği yad törenini vermeliyiz. Halkımız umutsuzluğa düşecek, onlara vereceğimiz güvene ihtiyaçları var.” dedikten sonra Veyla gibi yüzü buruştu. Kısık ama Veyla’nın zihninde yankılanmaya yetecek bir sesle “Sana ihtiyacım var.” diye ekledi. Dudaklarını birbirine sürterken değen tenlerinde yaşları karıştı. “Benim sana çok ihtiyacım var…”
Veyla hıçkırığı yutmak için boğuk, çatallı bir sesle ve hızla, “Dostunun katiline mi ihtiyacın var?” diye sordu. Gölge ağlar gibi gülerken “Veyla, hayır…” diye çırpındı. Veyla çekilmeye çalıştı, Gölge bırakmadı. Veyla’nın elleri Gölge’nin göğsüne yaslandı. Alıştığı, bedeninin hafızasında yer edinen temas hemen ardından ellerinin adamın boynuna yükselmesi, oradan saçlarına dalması ve onu öpmesiydi ama ittirmeye çalıştı. “Erya’nın, hain arkadaşına mı ihtiyacı var?”
Gölge, “Sus…” diyerek kadını öptüğünde Veyla karşılık verecek gibi oldu. Kendisini zar zor durdurdu ama Gölge’nin solur gibi öpüşünü durdurmaya çalışamadı bir süre. Öpüşünde hapsoldu, kayboldu ve bu öpüşle ölmek istedi. Tam şu an obsidyeni kalbine indirmek, adamın kollarında ölmek istedi ama yapamazdı. Önce onlara mor taşı getirmeli, siyah ölüm ordusu karşısında onlara bir şans vermeliydi. Zvarna’da her ne varsa öğrenmeliydi. Kendisi öldüğünde, taşın da gücünün kaybolmasından korkuyordu ama taşlara güç veren Veyla değildi, taşlardan güç alan Veyla’ydı. Bu bakımdan, taşların büyüsünün sürmesi gerekiyordu ve öyle değilse bile başka çaresi yoktu. Yaşarsa, siyah ölüm tarafında olacaktı, artık anlayabiliyordu, öyle olursa yaşamın hiç şansı kalmazdı. Bari ölmeliydi ve belki bir şansları olmalıydı. En azından Gölge’nin değil, kendi katili olurdu. Bu bile Veyla’ya yeterdi.
Gölge de tutunmaya çalıştığı bu öpüşte kaybolmuşken Veyla tüm gücünü toparlayarak ittirdiğinde gerilemek zorunda kaldı. Elleri kadının yanaklarından, dudakları kadının dudaklarından eksildiği gibi yeniden kavuşmak istedi ama Veyla gerilerken ellerini aralarında kaldırdı. “Halkının, Hain Kraliçelerine mi ihtiyaçları var?”
Gölge, “Sus!” diye bağırdı ve kadının ellerinden tutmaya çalıştı. Susmalıydı, sadece sarılmalı, öpmeliydi. Gölge ondan başka hiçbir şey istemiyordu. Bu saçmalık her ne ise, son vermeliydi.
“Gölge, ben yaptım!”
Gölge kaslarını gererek iki yanında kaldırdığı kollarında dirseklerini büküp ellerini kulaklarına götürürken gözlerini kapattı. Azrit kulakları, ne kadar bastırırsa bastırsın bu malikâneden uzaklaşsa bile Veyla’yı duyardı. Bu çaresiz bir çabaydı ama sesiyle Veyla’nın sesini bastırmaya çalışarak tekrar “Sus! Kes sesini, sus!” diye bağırdı.
Veyla, “Kanıtlayabilirim.” dediği gibi Gölge maalesef ki duydu ve gözleri aralandı. Elleri kulaklarından çekilirken korkuyla “Hayır…” dedikten sonra kadının ciddiyetini görüp “Hayır!” diye bağırdı. Telaşla “Saçmalıyorsun, kendinde değilsin.” derken gerilemeye başladı. Siktir olup gitmek, ölen arkadaşının yasını tutmak istiyordu. Veyla da yanında olsun istemişti ama istediği böyle değildi. Hissetmek istediği bunlar değildi. Veyla’nın varlığını hissetmek, buna tutunmak istemişti ama Veyla hiç var olmamış gibi davranarak Gölge’yi daha da mahvediyordu. Veyla da hareketlendiğinde Gölge ellerini aralarında kaldırarak “Dur orada! Kendine gelene kadar uzak dur!” diye bağırdı.
Veyla, drone görüntülerini açmak üzere kolunu kaldırıp saatini açtığında Gölge, “Veyla!” diye bağırarak yaklaşıp kadının kolunu tutarak indirdi. Üst vücutları birbirine çarparken Veyla, ağlar gibi bir sesle “İzle ve inan.” dediğinde Gölge hızla başını iki yana salladı. “Yok öyle bir şey.” dedikten sonra kadının kolundan saati çıkarmaya çalıştı. Veyla kolunu çekmeye çalıştığında Gölge büyüsünü saate yönlendirdi ve saat hiç var olmamışçasına yok oldu.
Veyla, “Görüntüler sadece bu saatte mi sanıyorsun?” diye bağırmaya çalıştı ama boğuk sesi fazla yükselememişti. Gölge’den kolunu kurtardı ve titrek elleriyle onu gösterdi. “Kanıtları yok edebilirsin ama gerçeği yok edemezsin…”
Gölge, “Yok öyle bir şey!” diye bağırırken yüzünü Veyla’ya doğru eğmişti. Veyla, adamın güzel teninde belirginleşen damarları, ölümsüz bir beden için bile gözlerinin geldiği bu hali, öfkeyle çarpan nefesini ama acıyla buruşup duran yüzünü içi gide gide izledi. “Bu ilk ihanetim de değil.” dediğinde bir süre gözleri kenetli kaldılar. Bir süre sonra Gölge isterik bir gülümseme beliren dudağını yalayarak bir adım gerilerken elleri ensesine gitti ve yine yavaşça başını iki yana salladı. Veyla kalakaldığı yerde yığılmak üzere gibi hissederken “Şehrindeki hain bendim.” dedi ve bugüne kadar yaptığı her ne varsa adama bir bir anlattı.
Gölge dinlerken yüzündeki mimikler değişip dursa da başını onaylamaz bir şekilde iki yana sallamaya devam ediyordu. Veyla’nın anlatışı bittiğinde bir elini ensesinden çekip aralarında indirdi ve elini de onaylamaz bir şekilde sallarken gözlerini kapatarak başını soluna çevirdi. “Yalan söylüyorsun…”
Gölge’nin her şeye rağmen inanmama çabası Veyla’yı daha da mahvediyordu. Bu, gerçekten Veyla onu öldürmek istediğinde Gölge’nin karşı koymadan diz çökeceğini de gösteriyordu. Karşı koysa, Veyla’yı öldürse, Veyla’nın canı bu kadar yanmazdı. “Aksine sana ilk defa bu kadar dürüstüm!” diye bağırarak yaklaştı. Gölge ona sırtını dönerek başını eğdi ve elleriyle yüzünü sertçe ovuştururken olanı biteni idrak etmeye çalıştı. Gökyüzünde şimşek çaktıkça karanlığa gömülmüş başkenti ve malikâne aydınlanıyordu. Veyla adamın ardına varıp üst kolundan tutarak kendisine çevirmeye çalıştı. Adama tekrar hazin gerçeği özetledi. “Şehrine saldırdım, defalarca kez. Halkını öldürdüm, senin de öldürmeni sağladım. Benim işlediğim suçların cezasını, halkına kesmene sebep oldum. Tüm şüphelerinde haklıydın. Bu şehre seni devirmek ve mümkünse zaafın olmak için geldim. Bunu ya Yıldat’la yapacaktım ya da bizzat Kraliçe’n olarak.”
Gölge yavaşça ellerini yüzünden çekip başını hafifçe sağ omzuna doğru çevirdi. Ardındaki Veyla adamın güzel yüzünü tamamen göremedi ama yine de sağ profilinin görebildiği kadarını hayranlıkla izlerken hıçkırmak üzere olan dudağını dişleyip hıçkırmayacağına emin olana kadar bekledi, sonra titrek bir nefesle özgür bıraktı. “Oldum,” dedi güçlükle. “Zaafın oldum.”
Veyla’nın eli adamın kolundan tutup çekmeye devam edemedi. Güçsüzlükle yanına düştü ama Gölge de zahmete ihtiyaç bırakmaksızın yavaşça ona dönüyordu. İkisinin de hislerle çatılmış kaşları altında yaşlı gözleri kenetlendi. Gölge tekrar, bu sefer gözden kaybolacak kadar minik bir hareketle başını iki yana salladı.
Veyla ağlar gibi “Gölge, gerçek bu!” diye bağırdı. “İçten içe bildiğin bir şeyi, sana itiraf ediyorum. Ben bu şehrin hainiyim. Hain Kraliçe’yim.”
Gölge yüz buruşması eşliğinde, sesi göğü delen yıldırım seslerinin altında ezilip bükülürken “Bana âşıksın.” dedi. Zihni düşünüp duruyor, Veyla karşısında kanıt topluyordu. Önceden, Veyla’da ne ışık görürse görsün karanlıktan izler arardı, şimdi Veyla tüm karanlığını gösterirken Gölge ışık peşindeydi. Yavaşça gülümsedi. Mimiklerinin hareketlenip durması gülümsemesini titretiyordu ve çoğunlukla buruk ya da isterik olan gülümsemesi ara ara minnettar bile görünüyordu. Elleri kadının ellerine uzandı. “Veyla, bana âşıksın.” dedikten sonra kadının ellerini daha sıkı tuttu. “Beni kandırabilirsin ama Doğa’yı kandıramazsın. Ruhlarımız Doğa’nın evliliğiyle her saniye biraz daha bağlanıyor, hissediyorum. Bana o kadar âşıksın. Şimdi nasıl inanırım sana? Neyin peşindesin, ne yapmaya çalışıyorsun? Neyden korkuyorsun?” diye sebep isteyen, bu boğulmuşluktan bir çıkış yolu arayan çırpınışları sırasında ara ara es veriyordu. Kurumuş dudaklarını yalıyor, yaşlı gözlerini kadından kaçırıp cevaplar başka yerdeymiş gibi odada gezindiriyordu. Sonra çaresizlikle yine kadına bakıyordu. “Anlat bana…” derken başparmakları kadının ellerinin üstünü sevdi. Yüzü iyice buruşurken yalvarır gibi “Dostumu kaybettim Veyla,” dedi. Sesi kısık ve boğuk çıkmıştı. “Ne olur bırak bu saçmalıkları ve sarıl bana…”
Veyla ellerini adamın ellerinden yukarılara doğru kaldırırken bir an gerçekten adama sarılacakmış gibi oldu. Öyle ki, Gölge de öyle sanıp umutlandı ama adamın üst kollarından tuttu. Güçsüzlüğünden faydalanarak yavaşça onu aynaya doğru çevirirken kendisi de yansımalarına bakmak üzere döndü. Başı istemsizce adamın koluna yaslanırken neredeyse bir yıl önce adamın ona kurduğu cümleyi kurdu. “Ben konuşurken yüzünün geleceği hali sen de gör istedim.”
Gölge, Veyla’ya dair unutmadığı her şey gibi bu cümleyi de hatırladı. Kadını tutup bir aynaya çevirmiş, zorla bakmasını sağlamıştı. Bu mecburiyeti sağlamak, kadını aynaya bakar halde tutmak için kadınla sarmaş dolaş hale gelmesi gerekmişti ve böyle söylemişti. ‘Ben konuşurken yüzünün geleceği hali sen de gör istedim.’ O gün bir düşmandılar hâlâ ama ikisi de içten içe, gözlerine nefret bulaşık bile olsa aynaya baktıklarında gördükleri o sarmaş dolaş yansımadan hoşlanmışlardı.
Gölge hâlâ kadına âşık âşık baksa bile Doğa’nın her bir zerresi şahit ki, nefes almakta zorlanırken Veyla acıyla gülümseyerek o gün, Gölge’nin ona söylediklerini dile getirmeye başladı. “Sana ise en çok yalnızlık yakışıyor. O kadar kimsesiz kalmışsın ki, bir kolye bu hayatta en değer verdiğin şey olmuş. Senden onu aldım. Sakın birileri seni sevebilir sanma. Ama eğer olur da bir aptal seni severse onu da senden alırım.” dedikten sonra adamın yansımasında gözlerinin içine bakmaya devam edemeyerek başını ondan yana çevirdi. Adam hâlâ aynaya bakarken veda eden gözlerle adamın güzel ama acı dolu yüzünün sağ tarafını izledi. İç çekmek istiyordu. Sadece hisleri değil, adamı da beraberinde göğsüne çekmek ve hiç bırakmamak istiyordu. “Böyle söylemiştin bana,” diye fısıldadı. “Hatırlıyor musun?”
Gölge sessiz kaldı ama Veyla biliyordu, adam hatırlıyordu. Gözlerinde acı dalgalanırken nefesi boğazına düğümlendiyordu, adem elmasından yutkunmakta bile zorlandığını görebiliyordu. Sessizliği inanmaya başladığını mı gösterirdi, Veyla bilmiyordu. İnandırmaya çalışıyordu ama adam inandığı an, Veyla bir obsidyene gerek kalmaksızın ölecekti çünkü Gölge’yi kaybetmiş olacaktı.
“Peki sence ben neden sana saldırmıyorum, diye sormuştum o gün sana. Çünkü sana, değer verdiğin şeylere yaptıklarımı görmen için yaşıyor olman gerekiyor, diye cevaplamıştım kendi sorumu. Hatırla.” dedikten sonra gözlerini güçlükle aynaya çevirdi ve o gün kurduğu cümleyi kurdu. “O günler geldiğinde de yakınımızda bir ayna olacağına emin olabilirsin.” dedikten sonra alayla gülümsemeye çalıştı. “O günler geldi.”
Başını tekrar adamın omzuna yasladı. Temaslarını bir alayla sürdürüyormuş gibi gizlense de aslolan, veda ederken ona dokunmaya ihtiyaç duymasıydı. Onu solumaya, onu hissetmeye… Eli üst kolundan bileğine, oradan da eline kaydı ve parmaklarının kenetlenmesini sağlarken bir anlığına ikisinin de gözleri kapanır gibi oldu ama bir yansımada birbirlerine bakmayı sürdürebildiler. Gölge’nin başı da yavaşça kadının başına yaslandı. Yüz ifadeleri donuklaşmıştı, şimdi her hissi sadece gözlerinde parlıyordu.
“Beni sen sevdin Gölge Kral.”
O aptal sensin.
‘Eğer olur da bir aptal seni severse onu da senden alırım’ demişti ama bizzat sevmişti. “Ama benden hiçbir şeyi geri alamadın. Aksine, kendini de bana kaybettin.”
Gölge bakmaya devam ediyordu. Sanki ondan çalınan yıllarında bakıp hatırlamadıkları, tanışmadan önceki ve ayrı kaldıkları zamanlarında bakamadıkları için de bakıyordu şimdi. Ve tabii, bundan sonra bakamayacakları için de. Veyla “Şimdi…” dedi ve alayla gülümsemeye çalıştı ama buruktu gülümsemesi. “Değer verdiğin şeylere yaptıklarımı gör Kral. Bana kaybettiklerini gör.”
Gölge’nin dudakları aralandığında Veyla’nın kırık kalbi heyecanlandı. Gölge’nin taşan bir okyanusmuş, boğduğu da Veyla’ymış gibi bakan gözleri kadının yüzünde gezinirken kadın gibi gülümsedi. Gezegene Veyla’yla birlikte bir kıyamet getirebilecek ve o kıyametin ortasında kurtuluş da bulabilecek kadar güçlü bir Xalia’nın sesi, ölüme terk edilmiş küçük bir insan kadar güçsüz gelirken “Ben bu aynada kazanmış bir kadın görmüyorum,” dediğinde Veyla’nın gözleri kendi yansımasına döndü. Kendisini mahvolmuş görmeye alışıktı ama hiç bu kadar kötü göründüğüne şahit olmamıştı. “En az benim kadar mahvolmuş birini görüyorum.”
Veyla, “Özüm bu,” diye fısıldadı. “Kendimi acılardan kurtaramadım, şimdi tüm Zenith’e acı getiriyorum. Başından beri Karanlık’a hizmet ediyorum. Biz seninle ‘kıyamet ya da kurtuluş’ değiliz. Biz seninle ‘kıyamet ve kurtuluş’uz. Ben kıyametim, sen kurtuluştun. Kıyamet yeterince gezegeni sarana kadar seni de safıma çekmem gerekiyordu. Bana engel olma diye, elinden tutmam gerekiyordu.”
Gölge de başını Veyla’nın başının üstüne yasladı. Kurdukları cümlelerin ağırlığına rağmen sakindi nefes alış verişleri. Yine de kulaklarında büyüyordu her bir soluk sesi. Zaman sanki yavaşlamıştı, gözlerini kırpana kadar süren her bir bakışmaları sanki sonsuza kadar sürüyordu. Gölge, “Bana âşıksın.” diye bastırdı. Doğa onaylamıştı, Veyla nasıl aksini iddia ediyordu?
Veyla, “Doğa artık Karanlık’ın kontrolünde Gölge. Bunu anlayabilecek kadar zeki olduğunu sanıyordum ama sen bana âşık olabilecek kadar bile aptalsın.” dedi. Gölge’nin kalbinde kırılacak yer kalmamıştı ama yüzü buruşur gibi oldu. Bu hissi yutkunmaya çalıştı, boğazından geçmedi.
Adam, seksen birin öldüğünü, Trumpkin’de Doğa’nın onu yanılttığını düşünüyordu. Hal böyleyken şimdi ruh evliliği hissiyatının da bir yanılgıdan ibaret olduğunu düşünmesi kolaylaşıyordu. Veyla adamın elini tutmadığı diğer elini, adamın göğsüne doğru yasladı. Biraz aşağı kaydırdı ve şimdi kıyafetlerle örtülü Esved yarısının tam üstüne konumlandırdı. “Artık sende de bir yara var. Esvedlere karşı, sadece aşk için canını tehlikeye atacak kadar dikkatini kaybedebilirdin.”
Gölge’nin diğer eli de, göğsüne yaslı kadının elini tuttu. Vücut sıcaklıkları birbirine karışırken ikisinin de gözleri kapandı. Veyla, “Şimdi kılıma bile zarar gelmeden bu şehirden gideceğim çünkü asıl düşmanın, yenilgini çoktandır kabul ettiğin kişi ve onu durdurmak yerine Kraliçe’n ettin. Ondan varisin olacağını sandın ama bir taraf hamile kalmamak için uğraşırken bu elbette ki çok zor. Karanlık güçlenene kadar onunla oyalandın ve şimdi, yine de ona zarar vermek yerine özgür bırakacaksın. Sonra da herkes gibi, sen de Karanlık’a yenileceksin. O zaman geldiğinde belki yine Kral’ım olursun.” dedikten sonra gözlerini yaşlarla araladı. Adamın gözleri hâlâ kapalıydı ama güzel teni yaşlarla ıslanıyordu. İfadesiz yüzünde akıp kasılmış çenesine varıyordu. Veyla, adam henüz ona bakmıyorken özgürce baktı. Burukça gülümsedi ve şimdiden özledi. Neyse ki bu özlem uzun sürmeyecekti. Çok geçmeden Veyla ölecekti. Adamın onu bırakması için böyle sanması mühimdi. Yoksa Gölge asla Veyla’yı bırakmazdı ve Veyla görülerindeki kâbusu, gerçekte de yaşamak zorunda kalırdı. Karanlık ona Gölge’yi de öldürtmeden, kendisinden kurtulmalıydı.
“Gitmeden sana bir hediye bırakacağım, böylelikle peşime de takılamayacaksın. Şehrini şimdilik Esved’ten korumaya çalışacaksın. Belki başarırsın, büyü duvarını yeniden oluşturursun ama çok yakında, binlercesi kapına dayanacak. O gün geldiğinde bana tekrar diz çökeceksin Gölge Kral ama bu sefer yaşam değil Ölüm Kraliçesi olduğumu bileceksin. Ya ölürsün ya da Kral’ım olursun.”
Karanlık’ın diliyle konuşmaya çalışıyordu. Karanlık’ın planlarına uyumlu konuşarak söylediklerinin Gölge’nin zihninde mantıklı zeminlere oturabilmesini umuyordu. Gölge’nin halihazırda Valdris’in kaybıyla acı içerisinde oluşu ve Veyla’nın söylediği çoğu şeyin bir bakıma gerçek oluşu, inandırıcılığını kuvvetlendiriyordu. Veyla gerçekten Valdris’i öldürmüştü, bu şehre saldırmıştı ve Karanlık’ın Kraliçe’siydi, sadece bunları isteyerek yapmıyordu. Bu detay Gölge’nin gözlerinde her şeyi değiştirir ve Veyla’dan yine de vazgeçmemesini sağlardı, onun yerine Veyla, vazgeçmesini sağlıyordu.
Kelebeklerinin hologram diskini getirmesini emretti. Zihninde birkaç kereden fazla emir vermesi gerekmişti çünkü kelebekleri bunu yapmak istemiyordu ama Veyla’ya boyun eğdiler. Görüntüler aynaya yansıdığında Veyla, “İzle,” diye fısıldadı ve Gölge’nin gözleri daha sıkı kapandı. “Bu dostunu tekrar görmek için son şansın.”
Gölge’nin gözleri cesaretle aralansa da görmekten korkarak baktı. Yine de gördü. Aynaya yansıyan görüntülerde Valdris’in bedeninin mor büyüyle titreyerek can vermesini izledi. Görüntü tekrar ve tekrar başa sardı. Her seferinde Veyla acıyla Valdris’in yanına yığılmadan görüntü sona eriyordu. Veyla adamın o kısmı görmesini istemiyordu çünkü görürse, kimse onu izlemiyorken ve rol yapması gerekmiyorken Valdris için ne kadar acı çektiği de görülmüş olurdu, Gölge’nin Veyla’nın söylediklerine inanması güçleşirdi.
Gölge dostunu tekrar tekrar kaybederken kalbi, sevdiği kadın için de sızlıyordu çünkü en çok onu kaybetmiş gibi hissediyordu. Yaralanmış ruhu neye inanacağını bilemese de gördükleri hiç iç açıcı değildi. Bir de hissettikleri… Bir yanı başından beridir kadının ihanetlerini biliyordu. İlk zamanlarda cezalandırmak ve şehrini korumak konusunda emin bir duruş sergilese de zamanla kadından bile daha çok kadını temize çekmeye başlamıştı. Öyle ki bir yerden sonra Veyla’nın yaptıklarını gizlemesine bile gerek kalmamıştı, Gölge yine de kadına güvenmişti. Sevdiğine de güvenmişti. Sever gibi, en az Gölge kadar içi gider gibi bakmıştı. Ve yılların kehanetiydi, Gölge Kral âşık olursa şehrini kaybedecekti. İşte, âşık olmuştu ve kaybediyordu. Âşık olan Gölge’ydi ama bedelini sevdikleri de ödüyordu.
Veyla da izlemeye dayanamadığı için görüntüleri sonlandırdığında Gölge “Niye şimdi?” diye sordu yavaşça. Hisleri kalbinin duvarlarına çarpıp çarpıp kalbiyle beraber kırılıyor, çatlaklardan vücuduna akıyor, damarlarında kan gibi acının dolaşmasını sağlıyordu ama hâlâ tepkileri sessiz, sakindi. Bu andan, gezegenden kopup gitmiş, her şey anlamsızlaşmış, karanlığa gömülmüş gibiydi çünkü anlam Veyla’ydı. Renkler, Veyla’ydı.
“Çünkü artık karşıma geçsen de beni yemezsin ve bu oyunu sürdürmemin bir anlamı yok. Karanlık yeterince güçlendi.”
Gölge’nin yığılacakmış gibi görünmesi Veyla’yı bir an önce gitmekle, asıl bu yüzden gitmemek arasında kararsız bırakıyordu. Yığılmasını izlemek istemiyordu ama Veyla’sız yığılırsa onu kim tutacaktı?
Gölge, hastalıktan ölmek üzere olan bir insanmış gibi göz kapaklarını yavaş ve güçlükle kapatıp açarken “Niye…” dedikten sonra artık bir ölüden bahsettiği için güçlükle “…Valdris’i…” diye belirtti. Birkaç nefes es vermesi gerektmişti, bunu izlerken Veyla’nın da içi parçalandı. Valdris artık sadece bir ölü değildi. Gölge için sevdiği kadının öldürdüğü kardeşiydi, Veyla içinse öldürdüğü dostu. “…kurtarmaya çalıştın?”
“Bu şehre dönmem gerekiyordu. Siz umutla Valdris’i beklerken benim Terra mıntıkasındaki Esved’le bağ kurmam gerekiyordu.”
Gölge yamuk bir şekilde gülümsedi. “Ve açıkça anlatıyorsun çünkü…”
“Senden korkmuyorum,” diye açıkladı Veyla. “Bana engel olmayacağını biliyorum.”
Gölge burnundan sessizce güldü. Adamın hıçkırıklara boğulmak üzere olduğunu fark eden Veyla korkuyla adamın kolundan başını çekti. Gitmeliydi ama…
Gölge’yi yavaşça kendisine çevirdi. Dağ gibi adam müsaade etti. Âşık gözler kenetlendi. Veyla adamın kollarından tutarak uzandı ve ihtiyaçla öptü. Öyle güçlü öpüyordu ki, dudaklarındaki zehri mi bulaştırmaya çalışıyordu yoksa adamı her şeyden kurtarmaya mı, ayırt edilemezdi. Nefret ve aşkın ne kadar da benzediğini, ikisi de ilk günden beridir biliyordu. Gölge şimdi kadın onunla alay ediyor gibi hissediyor olmalıydı. Zihninde Veyla’yla olan anılarını, bugüne kadar yaşadığı, bildiği, bildiğini sandığı her şeyi tekrar tekrar düşünüyordu ama her düşüncesi, kadının öpüşünde hapsolma ihtiyacıyla sonlanıyordu. Zihnindeki hangi anıya, içindeki hangi hisse tutunmalıydı, bilmiyordu. Esasında Gölge, hiçbir hissine güvenemiyordu. Tek bildiği, bu canavara hâlâ âşıktı ve bu yüzden Zenith’in sonu geliyordu.
Veyla adamı öperken boğazında adamın ellerini hissetti. Bunu bekliyordu, biraz olsun canının yanmasına da ihtiyacı vardı ama adam henüz sert tutmuyordu. Derken Azrit hızıyla kadının üstüne geldi. Yine de Veyla’nın sırtı kolonlardan birine çarpmadan yavaşlamıştı. Veyla’nın sırtı yavaşça kolona yaslanırken kadının boğazındaki ellerini sıkılaştırmaya çalıştı ve dudaklarını sadece bir nefes kadar ayırdı. Göğüsleri arasında obsidyen kazığı yükseldi. Adamın dudaklarına yakın kalma telaşı içerisindeydi ama gözlerini görebilme ihtiyacıyla başını kolona yaslayıp gözlerini yavaşça araladı. Gölge de güçlükle başını hafifçe uzaklaştırdı ve göz göze geldiler. Veyla kalbinin üstünde obsidyen kazığını hissetti. Engel olmaya çalışmadı, sadece baktı.
Gölge dişleri arasından, acısından başka bir şeye odaklanma ihtiyacıyla tutunduğu öfkesiyle “Obsidyenlerin arasındasın.” dedi.
Veyla yavaşça başını onaylar şekilde salladı.
“Bir daha hiç bu kadar güçsüz olmayacaksın.” dedi Gölge, daha çok kendisiyle konuşurken.
Veyla titrek sesini örtbas etme ihtiyacıyla fısıldarken “Bir daha beni öldürme şansın olmayacak.” diye, adamın asıl düşüncesini daha detayla dile getirerek onayladı.
“Şimdi seni öldürmezsem, kazanma şansımız kalmayacak.”
Veyla ‘merak etme bunu senin yerine bizzat yapacağım’ diye düşündü ama yine de bu adamın gözlerine bakarak ölmek de isterdi. Bir hain olarak bilinmeyi göze alıyordu. Hain Kraliçe olabilirdi ama Kral’ının katili… Hayır, bunu kaldıramazdı.
Yine de ölmeden önce işe yarar bir şeyler yapmalıydı. Karanlık ona ulaşıp da onun gücünü kendileri için kullanmadan hemen önce intihar edecekti. Tek başına, sevdikleri onu bir hain olarak bilirken ölecekti ama en azından Gölge’nin taşıyla, obsidyenle ölecekti. Belki bir nebze, Gölge’yi yanında hissederdi. Şimdi ise buracıkta ölürse, onlara daha fazla faydası dokunmazdı. Gölge’yi öldürememiş olurdu, bu bile Veyla’ya yeterdi ama Zenith için daha fazlasını yapmalıydı. Yine de ölmemek için çabalamadı çünkü Gölge, kalbine hisleri düştüğünden beridir, Veyla’ya henüz hâlâ ‘düşman’ dediği zamanlarda bile kadını öldürmek istemiyordu. Şimdi de öldüremeyecekti. Her şeye rağmen, öldüremeyecekti.
Veyla alayla gülümsemeye çalıştı ama hıçkırıkları boğazında bekliyordu. “Esved özgür kalmak üzere…” dedi. Terra mıntıkasından uzakta sayılırlardı ama Esved’le bağ kurabildiği de, Veyla’nın büyüsüyle ne mucizeler yaratabildiği de biliniyordu. Gölge, kadının buradan Esved’le bağ kurup ona güç vererek obsidyen büyü duvarını kırabileceğine ihtimal verdi. O halde yapması gereken kadına engel olmaktı.
Vücutlarını uzaklaştırırken dirseğinden kıvrılı kolu açılarak kadının boğazına uzanmaya devam etti. Obsidyen kazığını tutan eli yükseldi ve ikisi de gözlerini birbirlerinden almadılar. Veyla âşık olduğu adamı hâlâ yapabiliyorken son ana kadar izleme telaşı içerisindeydi, Gölge ise hâlâ nasıl bu haine bakmak istediğini anlamaya çalışıyordu. Öyle ki yaparsa, bu kadını öldürebilirse, şuracıkta yığılır, onu kucağına çeker, kıyamet onu bulana kadar ölü bedenine sarılırdı.
Kazığı tutan parmakları gevşeyip gevşeyip sıkılaştı. Kadını öldürmek üzereydi ama hâlâ kadının boğazındaki elinde başparmağı, kadının tenini seviyordu. Çenesinde gözle görülür hareketlerle kasılmalar yaşarken göz bebekleri büyüyüp küçülüyordu. Nefesini burnundan solurken güzel teninde damarları belirgindi. Okyanus harelerinde alevler geziniyordu. Aşk da nefret de aynı alevde yanıyordu. Öfkeyle gerilen dudakları aralandığında duyguların harmalandığı ve giderek yükselen bir haykırışla obsidyeni daha da kaldırdı. Hemen ardından hızla eli Veyla’ya doğru indiğinde Veyla gözlerini bile kırpmadı ama Gölge gözlerini kapatmıştı. Veyla kalbindeki bu hisleri susturacak bir kazığı elbette ki arzulardı ama maalesef ki hâlâ yaşıyordu. Adamın alnı kadının başının üstünden kolona yaslandı. Kadının boğazındaki elini yavaşça çekerken son temaslarını ihtiyaçla uzatmıştı. Eli de kadının vücudunun üstünden kolona yaslandı. Şimdi Veyla kolonla, üzerine yığılmak üzere gibi duran adamın vücudu arasında kalmıştı, gözleri hemen solundan kolona saplanan obsidyen kazığındaydı. Gölge, “Git.” diye fısıldadı. Gözlerini açıp tekrar bakamadı ama o gidene kadar kokusunu soluyacağını da biliyordu. Öyle ki, kadın hareketlendiğinde onu tutmaktan korkuyordu. Tutup sarılmaktan, hıçkırarak ağlarken ‘ihanetlerini unuttum, hadi yine yalanlar söyle’ demekten…
Veyla, adam ona bakmazken ve henüz kolonla adamın kolları arasında vazgeçmek üzere olduğu bu güvenli alandayken yüzü olabildiğince buruştu. Yaşlar yanaklarından akıp dururken adamın sadece sol profilini, çok dar bir açıyla görebiliyordu ama uzanıp çenesini öpmek, boynuna gömülmek istedi. Elveda sevgilim, diye düşündü. Belki şanslıysam bir gün neden öldüğümü öğrenirsin. Belki şanslıysam, ölümümün ardından yine de kıyamet Zenith’i yutacaksa, sen de ölmeden önce hain olmadığımı bilirsin.
Yavaşça kolonla arasından çekildi. Gölge’nin elleri bir an hareketlenir gibi oldu ama sonra yumruk şeklini alarak kolona yaslı kalmaya devam etti. Veyla ona bakarak sırtını kapıya verdi ve gerilemeye başladı. Kapıdan çıkana kadar ona bakacaktı ama dönüp de Gölge de bakarsa diye korkuyor, bir yandan da bunu arzuluyordu. Gölge bakmadı. Veyla kapıda birkaç saniye daha oyalandı ama Gölge kapının kapanma sesini bekliyordu. Gittiğini duyuyor, kokusunun uzaklaştığını nefes alamayarak hissediyordu ve yığılmak üzere gitmesini bekliyordu.
Veyla gözleriyle aşk itirafları yaparak odadan çıktı. Kapı kapandığı gibi Gölge yere yığıldı. Yeri yumruklayarak hıçkırıklara, haykırışlara boğuldu. Her bir haykırışında yıldırımlar göğü deldi, acısına eşlik etti. Veyla ise Gölge’nin büyüsüyle sarsılıp duran ve elektriğin gidip geldiği, şimşeklerin yansıdığı malikânede kapıdan uzaklaştıkça biraz daha öldü. Bunu yapmak zorundayım, deyip duruyordu zihni. Dönüp adama koşmak, ona sarılmak ve yaptığı her şey için özür dilemek istiyordu ama yapamazdı. Nasıl ki Valdris’i öldürmüştü, her an Gölge’yi de öldürebilirdi. Hatta Erya’yı, Thal’ı, Lilith’i, savaşçıları öldürebilir, sırf Gölge onu bıraksın diye dile getirdiği her şey yaşanırdı. Belki de gerçekten Esved’in salınmasını sağlardı. Aralarında, Karanlık’ın kontrol edebildiği birini tutmamalılardı.
Nix’te Karanlık’a ve obsidyene yakın, kendi taşına uzaktı ve bunu yapmasa başka türlü Gölge onu bırakmazdı. Gölge’yi kendinden korumalıydı. Gölge ondan mümkünse nefret etmeli ve kendisini de, şehrini de Veyla’dan korumalıydı. Üstelik söylediği çoğu şey doğruydu. Valdris’i öldürmüş, bu şehre defalarca kez saldırmıştı. Mümkünse zaafı olmak isteyerek bu şehre gelmişti ve olmuştu da. Gölge’ye karşı kazandığı ne varsa, Karanlık’ın kozuydu ve Veyla, Karanlık’ın Kraliçe’si olacağına, ölürdü.
Bir an önce gitmeliydi ama Erya’nın hıçkırıklarını duyduğunda yönelmeden edemedi. Kadının sesi Valdris’in odasından geliyordu. Kapısı güvenlik amacıyla savaşçı doluydu ama içeride yalnız olmalıydı. Veyla aralık kapıyı yavaşça ittirdi ve Valdris’in yatağında, yastığına sarılı bir şekilde cenin pozisyonu almış Erya’yı dolu gözlerle izledi. Parmağında, eğer ölmeseydi bir kıyametin arifesinde bile olsa ona takmayı planladığı yüzüğü vardı. Adamın ölü bedeninin yanına düştüğünde görmüştü Erya bu yüzüğü, oysaki diz çöken sevgilisinin ellerinde görmeliydi. Yine de yüzük yuvasına ulaşmıştı, sevgilisi için yas tutan Erya’nın parmağındaydı. Gölge ona da anlatacak olmalıydı, belki görüntüleri de izletirdi ama Veyla, Erya’ya bunu itiraf edemezdi. Bu odaya adımlarken itiraf etmeyi aklından geçirmişti ama şimdi gördüğü görüntü yapamayacağını ona yeterince izah etmişti. Veyla buna cesaret edemezdi. En yakın dostuna, sevdiği adamı öldürdüğünü söyleyemezdi. Yine de söylese bile Erya şaşırmamalıydı, Veyla eğer engel olmazsa kendi sevdiği adamı bile öldürecekti.
Veyla öylece dikilirken eli hâlâ açtığı kapıya yaslı, güç almaya çalışıyordu. Derken korktuğu oldu, Erya Veyla’yı fark etti. Üst vücudunu doğrultmaya çalışırken dirseği birkaç kere yarı yolda bıraktı. Yine de güçlükle doğrulmayı başarabildi. Bir anlığına hıçkırıkları duraksamıştı. Yaşlı gözlerle Veyla’ya bakarken yüzü olabildiğince buruştu. “Bu acıya nasıl dayanacağım?”
Veyla’nın da yüzü buruştu. Erya’nın yaşadığı acıyı tahmin bile edemezdi. Gölge’yi öldürdüğüne dair o görüyü görürken, hatırladığı, kâbuslarında tekrar yaşadığı her an, üstelik başta geleceğe dair olduğuna emin değilken, Esvedlerin görmesine sebep olduğu bir yanılgı sanırken bile ne hale geldiğini hatırlıyordu. Gölge’ye öyle sıkı sarılmıştı ki anımsadığı her seferinde… Gölge’yi kaybetme korkusunu her zerresinde acıyla hissetmişti. Daha fenası, gerçekten kaybetmek nasıl bir histi? Şimdi Erya’nın gözlerinde görüyor, gördükçe hem dostu için üzülüyor, suçluluk hissinden ölüyor, hem de sevdiği adam için korkup bir an önce uzaklaşmak istiyordu.
Veyla, “Dostların yanında.” diyebildi. “Gölge, Thal…”
Veyla devam etmediğinde Erya’nın yavaşça kaşları çatılırken yutkunmaya çalıştı. “Sen?”
Veyla yavaşça başını iki yana salladığında Erya anlayamayarak ama hissederek korkuyla baktı. Beceriksiz hareketlerle yataktan indi. “Veyla, sen?”
Veyla, “Ben olmayacağım Erya. Olmamalıyım.” dediğinde Erya yaklaşmaya başlarken inanmakta zorlanarak “Gidiyor musun?” diye sordu. Veyla bir adım uzaklaştığında Erya da duraksadı. Erya telaşla başını iki yana salladı. “Gidemezsin… Gölge izin vermez. Niye gidiyorsun? Veyla beni bu halde bırakamazsın…” derken yeniden hıçkırıklara boğulmuştu. Vücudu bükülüp duruyordu, yığılmak üzereydi. Ellerini çaresizce sallayıp durarak dert yanıyordu. “Sana ihtiyacım var… Lütfen gitme.”
Veyla görüsünü hatırladı. İşte o anı da yaşıyordu. Kalbi korkuyla sarsıldı. Veyla gördüğü ne varsa yaşıyordu. Görüsünde ‘Gitmem!’ diye bağırmıştı ama Erya duymamıştı. Çünkü bu anıda, Veyla’nın verdiği asıl cevap bu değildi.
“Veyla, lütfen…”
Veyla görüsünde gördüğü gibi Erya’nın ağlayan yüzünü izlerken kadın yalvarmayı sürdürdü. “Lütfen gitme, çok kötüyüm…”
Erya, ellerini Veyla’ya doğru uzattığında, Veyla görüsünü izlerken geri uzanmak, Erya’nın elini tutmak istemişti ama görüsündeki gerçek halinin yaptığını yaparak geriledi. Erya çaresizce yaklaşmaya devam etti. Neredeyse koşar adımlarla Veyla’ya ulaşmaya çalışıyordu ama Veyla “Bana güvenmemeliydin Erya.” dediğinde durdu. Görüsünde olduğu gibi, şimdi de Erya’nın kalp kırıklığını hissetti. “Hiçbiriniz. Hiçbiriniz bana güvenmemeliydiniz.”
Erya güçsüz düşmüş gibi diz çökerken Veyla onu kaldırmak istedi ama sırtını döndü. Erya idrak edemiyor ama hissediyordu. İdrak etse görüsünde gördüğü gibi ‘Katil!’ diye çığlıklar atarak saldırır mıydı? Veyla öyle bir görü de görmüştü. O da gerçeğe dönüşecek miydi? Öyleyse bile şimdinin anısı değil gibiydi. Bir daha karşılaşacaklar mıydı? Belki de geleceği değiştirmemesi ihtimalinde, Gölge’yi de öldürmesinin ardından Erya’nın verdiği tepkiydi o görü. Erya zamanla idrak de edecek, Gölge anlatırsa tamamen öğrenecekti ve şu an gittiğine üzüldüğü dostundan nefret edecekti. Veyla ilk günden beridir burada bağ kurduğu kim varsa bir gün kaybedeceğini hissediyordu ve işte, Erya’yı da kaybetmişti.
Voltriderına bindiğinde, kelebekleri, Yaratık ve büyüsüyle ölümden geri getirdiği çocuklar çoktan araca tıkışmış haldeydi. Veyla hiçbirini çağırmamıştı ama hepsi şimdi buradaydı. Onları yanında tehlikeye sürüklemek istemiyordu ama hepsi onun büyüsünü taşıyordu. Karanlık’ın onlara da ulaşabilme ihtimali vardı, Nixsus’tansa yanında kalmaları daha güvenliydi. Zaten Veyla ölünce, onlar da ölecek olmalıydı. Bakıldığında, Veyla ile birlikte yaşama dönmüşlerdi. Veyla kendisine kıyabilirdi ama onların da öleceğini düşünmek onu mahvetti. Neyse ki ölüşlerini izleyemeyecekti, kendisi de ölüyor olacaktı ama Gölge… Aralarında gelişen bu ruh evliliği bağıyla Veyla’nın uzaklarda bir yerlerde ölüyor olduğunu son ana kadar hissedecekti. Ruh evliliği tamamlanmadan Veyla ölmeliydi yoksa Gölge de onunla birlikte ölürdü.
Veyla voltriderıyla uzaklaşırken ve büyü duvarı Kraliçe’nin geçmesi için aralanırken Veyla ardına, git gide kaybettiği o görüntüye baktı. Burayı, yuvasını ve şehrini son kez görüyordu. Gökyüzünü kasıp kavuran yıldırımları bile öyle çok özleyecekti ki… Elektrik her yerde dolaşıyor ama Veylalara saldırmıyordu. Kral, Kraliçe’sinin gitmesine izin veriyordu. Kıyametle dönecek bile olsa, gitmesine izin veriyordu çünkü Veyla eğer istiyorsa Zenith’in sonunu getirebilirdi ama Gölge yine de Veyla’yı öldüremezdi. Malikânenin iki yanından, şimşeklerle aydınlanmış gökyüzüne mavi ve mor renklerle yükselen Kral ve Kraliçe’nin kılıcı onları temsil ediyordu. Çevre birçok şehirde bile o ışıklar görünüyordu ama Veyla Nixsus hava sahasından çıktığında, Kraliçe’nin kılıcı düştü. Mor renk, malikâneden eksildi ve Nixsus Kraliçe’siz kaldı. Bu Gölge’nin, Veyla’ya veda edişi olmalıydı. Veyla dolu gözlerini önüne çevirdi ve artık özgürce hıçkırıklara boğuldu.
Ve işte, Gölge’yi de kaybetmişti.
**
“Veyla Karanir. Bir efsaneden ibaret değilmişsin.”
Veyla, “Ve sen de…” derken yaklaştığı kadını incelemeye başladı. İnsanlar uzaktan birbirine benzer, yakınlaştıkça da farklılıkları belirginleşirdi. Her biri kahverengi saçlara ve gözlere sahip olurdu. Bazıları daha uzun, bazıları daha kısaydı. Bazılarının yüz hatları daha yumuşak, bazılarınınki keskindi. Eğer soylu değillerse her birinin yaşamaya çalışırken kazandığı yaraları mutlaka olurdu. Bazılarının yaraları daha büyük, bazılarının daha küçüktü ve Xalialardan daha geç iyileşirlerdi. Çoğu zaten genç yaşta ölene kadar hasta bir ömür geçirirdi. Nix tarafında hastalıklar, ancak güçsüz büyücülerin maruz kaldığı ve pek de çeşitli olmayan olumsuzluklardı. Amorsus tarafında ise türlü türlü hastalık ve aslında her birinin gelişmiş laboratuvarlar aracılığıyla bulunmuş çareleri vardı ama bu çarelere yine ancak, bu imkânı elde etmeye gücü yetenler erişebilirdi. Burada hak kazanılmaz, bahşedilirdi ve hakkı çalınmışlar, zaten onların olan haklar soylularca lütfedilerek sunulduğunda teşekkür eder, alkış tutardı. Burada Doğa neredeyse elini ayağını çekmişti, her yer binalar ve sanayiyle doluydu. Öyle ki, besinler toprağın altında değil, betonların ardında üretilirdi ve nüfuslarına yettiremezlerdi. Bu sebeple Nix’le besin ticareti yapmak durumunda kalırlardı. Tabii, Nix’in verimli Doğa toprakları siyah ölüme bulanmadan önce. Çoğu insan ağacı ancak kitaplardan tanır, bazıları ise kitaplarla bile rast gelmezdi. Böylelikle havaları şimdi Veyla’yı bile rahatsız edecek kadar kirliydi. Karşısındaki Kraliçe, havayı temizleyerek soluması üzere bir boru aracılığıyla ileten cihazın ağız başlığını henüz dudaklarından uzaklaştırmıştı. Yaşadığı sarayın ve kullandığı araçların da hava filtreleri sağlam olmalıydı çünkü Veyla’nın bugüne kadar rastlaştığı diğer insanlardan çok daha sağlıklı görünüyordu. İnsanların çoğu ölmek üzereymiş kadar zayıf olurdu, esasen zaten ölmek üzereydiler. Amorsus tarafında insanlar, soyluların ancak ulaşabildiği sağlıklı beslenme ve soluma imkânına yüzyıllardır erişemiyorlardı. Nix’te Xalialar bitmeyen savaşlarla, burada insanlar ise açlıkla, hastalıklarla her gün ölüyordu, kıyamet bazılarının ancak acısını dindirirdi.
Veyla’nın karşısındaki kadın, insanların ortalamasını temsil eden birine benzemiyordu. Onlardan çok daha sağlıklı görünen bu kadın, bir kraliçeyi de anımsatmıyordu. Daha çok, savaşçı gibi görünüyordu. Yeşil ve altın renklerinin yansıtıldığı gösterişli savaşçı kıyafetleri giymişti. İleri teknoloji zırhlı üstüyle eğer saldırırsa Veyla’dan korunamayacağını biliyordu ama bir savaşçı, her zaman savaşa hazır görünmeliydi. Şimdi, mor ve siyah renkleri serseri bir tarz ile üstüne geçirmiş Veyla da, bu kadının gözlerinde kraliçeye benzemiyordu. Ve evet, mor gözleri ile saçlarıyla, kusursuz teni ve bedeniyle abartıldığı kadar güzel bir kadındı. Her an hünerlerini gösterip birkaç yüz metre etrafında olan ne varsa yok edip sonra da kelebek işaretleriyle imzasını bırakacak gibi görünüyordu. Amorsus Kraliçe’sinin etrafını saran ve güvenlikten sorumlu olan muhafızların silahlarını sımsıkı tutuşları bundandı. Xalialara karşı savunmada velmora taşı kullanırdı ama şu an karşılarındaki kadın velmora taşının Kraliçe’siydi ve bu riski almak yerine elbette ki silahlarına güç taşı olarak obsidyen kullanmışlardı. Bu kadının canını obsidyenle yakabilirlerdi. Muhafızların arasında zırhların ardına gizlenmiş bir Xalia da vardı, Kraliçe Eftel’in hemen yanında, yakın korumasıydı. Kırmızı gözlerini başlığının vizörü örtüyordu. Vizörün ardından Veyla’yı izliyordu.
Alanın ortasında birbirlerine vardığında Eftel elini uzattı. “Kraliçe Eftel Amore.” diyerek kendisini tanıttı. Veyla “Temas sevmem.” diyerek el sıkışmak yerine başını onaylar şekilde salladı. Bu huyunu çoğunlukla yenmişti ama karşısında Konsey’den nefret ettiğinden daha az nefret edebileceği bir insan olup olmadığından emin olmadan bu kadına da temas etmezdi. Eftel alınmadan elini geri çekerken “Gölge Kral’ı da bekliyorduk. Ardından mı gelecek?” diye sordu.
Veyla ‘umarım, hayır’ diye düşündü. Adam yaşadığı şaşkın dehşetten kurtulunca ne yönde karar verirdi, Veyla tahmin edemiyordu ama Veyla’nın peşine takılmamasını umdu. Neyse ki nerede olduğunu bilemezdi, ruh evlilikleri henüz o kadar ilerlememişti ama ilerlediğinde, ikinci aşamaya geçtiklerinde birbirlerinin izini, büyü izi sürermiş gibi sürebileceklerdi.
“Şehrimizi aynı anda bırakmak istemedik.”
Veyla gözlerini Eftel’in yanındaki muhafıza çevirdi. “Konsey’i devirirken birilerinden yardım aldığını tahmin etmiştim.”
Eftel de şaşırarak gözlerini Alkar’a çevirdi. Dışarıdan bakan bir göz için onun Xalia olduğunu gösteren herhangi bir iz yoktu. İleri teknoloji zırhlı kıyafetinin ardındaydı. Kırmızı gözlerini vizör gizliyordu. Veyla, “Büyünün sıcaklığını hissediyorum.” dedikten sonra gözleri kısıldı. “Ateş?”
Alkar, “Ateş.” diye cevapladı. Eftel, şaşkın gözlerini Veyla’ya çevirmek üzereyken gözleri Alkar’da kalmıştı çünkü adamın ses tonu onu daha da şaşırtmıştı. İlk defa adamın sesinde bir güçsüzlük sezmişti. Uğursuz kelebekten korkuyor olabilir miydi? Eftel, Alkar’ın hiçbir şeyden korktuğuna şahit olmamıştı. Veyla’dan da korkmuyor olmalıydı ama her zamanki özgüvenli ses tonuyla cevaplamamıştı. Sesinde, çekingen bir ton vardı.
Veyla da bu tınıyı düşünürken ezbere konuştu. “Pek sevmem. Etrafımda dolanma.” dese de gözlerini ondan alamadı ve kaskın ardındaki yüzü merak etti. Alkar, uzak kalmasının iyi olabileceğini düşünerek henüz tamamen ardına dönmeden geriye, voltriderına doğru hareketlenmişken Veyla seslendi. “İsmin ne?”
Alkar duraksadı ve yavaşça tekrar Veyla’ya döndü. Az evvel açtığı arayı gittikçe güçlü hale gelen adımlarla kapadı ve kadının karşısında heybetiyle dikilirken “Alkar,” dedi. “Alkar Harzem.”
“Ateş diyarının hanı.” dedi Veyla, daha önce bu ismi duyduğu için. “Şehrinin başında değilsin.”
“Şehrim ele geçirildi.”
“Kendini kurtarmayı başarmışsın. Bir ateş bükücüden daha fazlası olduğun söylenirdi, doğru mu?”
“Gücümü dile getirmektense göstermeyi yeğlerim ama ateşi pek sevmezmişsin.”
Veyla, “Sen göstermeden de ben görebilirim.” derken elini aralarında kaldırmıştı. Mor gözleri büyüyle ışıldadığında muhafızlar güç taşı olarak obsidyenin yerleştirildiği ileri teknoloji silahlarını aynı anda ve tok bir sesle Veyla’ya doğrulturken Kraliçe Eftel’den emir beklediler. Veyla ise etrafında olup bitenlere göz ucuyla bakmasa da silahların obsidyenden güç aldığını anlayabilmişti. Okyanusta, obsidyenden uzaktayken hissettiği gücü, buraya indiğinden beridir yeniden dalgalanıyordu. Kendi taşı Amorsus tarafındaydı ama hâlâ uzakta olduğunu varsayıyordu, Amorsus sınırının biraz ilerisindelerdi. Taşı, Amorsus’un derinliklerinde olmalıydı. Şimdi her bir muhafız obsidyen gücüyle ona saldırsa elbette ki zarar görür ve hatta ölebilirdi ama öyle bir şeye kalkışacak olurlarsa silahı ateşleyemeden çoktan her biri ölmüş olacaklarından, Veyla endişe etmiyordu.
Eftel’in gözleri de cevap bekler gibi Alkar’a döndü ve Veyla, kontrolün Kraliçe’dense, muhafız gibi kuşanmış bu adamda olduğunu gördü. Alkar, “Memnuniyetle.” dediğinde Eftel de başıyla işaret verdi ve muhafızlar silahlarını yeniden omuzlarına yasladılar. Veyla’nın büyüsü atıldı ve Alkar’ı yakaladı. Niyeti adamın iyileşebilme yeteneğini denemekti çünkü ölümsüz olduğu duyumunu almıştı ama zarar veremedi. Nedenini anlayamadı, Alkar’ın Veyla’nın büyüsünü aşabilecek bir güce sahip olması mümkün değildi. Tekrar denedi ama ensesinde bir uyuşma baş gösterirken meraklı gözlerinde duygular değişti. Kaşları yavaşça çatılırken kulaklarında hayali bir şekilde ateşin çıtırtılarını ve kendi çığlıklarını dinledi. Gözleri gördüklerinden karanlığa doğru yol alırken zihninde bir görünün baş göstermek üzere olduğunu hissetti ama ne tarafta oldukları belli olmayan insanların arasında görüsü boyunca savunmasız kalmak istemediğinden büyüsüyle engel olmaya çalıştı. Görülerini dilediğinde başlatmayı öğrenememişti ama gözleri de henüz karanlığa yenilmemişti.
“Bizi onlardan kurtardım.”
Henüz tanıdığı Alkar’ın sesini duyarken bunu diğerlerinin duymadığına da, adamın konuşmadığına da emindi. Gözleri gerçekle görüsü arasında sıkışmışken kara bulutlar bakış açısının etrafını sarsa da Veyla bu anda kalma çabasını sürdürüyordu. Yine de kulakları gerçeği değil, görüsünü duyuyordu.
“İntikamımızı aldım. Artık canımızı yakamazlar.”
Alkar kiminle konuşuyordu, Veyla bilmiyor, görmüyordu ama bu anı yaşadıkça kadının kalbi kasılıyordu. “Şimdi sıra bizde. Artık biz yöneteceğiz. Artık biz can yakacağız.”
Adamın sesi, korkularından henüz arınmış ama yine de bir konuda telaşlıydı. Birini ikna etme ya da kabul görme telaşı içerisinde gibiyken bir yandan da hüzünlüydü. Kara bulutlar Veyla’nın bakış açısını ele geçirmeye başladığında Veyla korkuyla gözlerini kırpıştırıp elini indirdi ve bir adım geri çekildi. Kulağındaki uğultular hızla son bulurken geriye birkaç saniye süren bir baş sancısı kaldı. Çatılmış kaşları altında gözleri hâlâ adamın gözlerini gizleyen vizördeyken solur gibi “Kimden intikam aldın? Kimden kurtuldun?” diye sordu. Alkar’ın yüzü örtülü olsa da geriye kalanlar Veyla’nın yüzünde oluşan değişimleri izlemişti. Kadının gözleri büyüyle ışıldadığında herkes çekinmiş olsa da büyüsüyle her ne yapıyorsa yüz ifadeleri şekilden şekile girdiğinde merakla izlemişlerdi. Şimdi sessizliği yine Veyla bozduğunda da, kadının neden böyle sorduğunu sadece Alkar anlamıştı.
“Büyümü gözlemleyeceğini sanıyordum. Oysa sen daha çok kendi büyünü sergiledin. Zamanda gezinebiliyor musun?”
“Gördüğümü…” dedikten sonra düzelterek “Duyduğumu,” dedi çünkü büyüsüne kapılmamak için görüsünün oluşmasına engel olmaya çalışmıştı. “Sen de duydun mu?”
“Hayır,” dedi Alkar keyifle. “Ama gelecekte kuracağım cümleleri biliyorum.”
Veyla’nın aklındaki düşünceler eğilip bükülüp içinden çıkamadığı yollara girmişken “Bana mı?” diye sormak üzereyken Alkar yavaşça Kraliçe’sinin elini tuttu ve aralarında kaldırdı. “Kraliçe’mi Konsey’den kurtardım.”
Veyla’nın gözleri Eftel ile Alkar’ın arasında gezindi. Alkar’ın, Eftel’in ordusuna kattığı bir Xalia’dan daha fazlası olduğu zaten ortadaydı ama şimdi ordunun sadece Eftel’in değil, aynı zamanda Kral’ının da olduğunu görüyordu. Alkar Harzem, belli ki Eftel’in Kral’ı olmuş ya da oluyordu ve Veyla’nın duyduğu cümleleri Eftel’e kurduğunu dile getiriyordu.
Veyla Amorsus Kral ve Kraliçe’sini izlerken Gölge’yi özlediğini hissetti. Herkesin arasında her zaman tek başına olmaya önceden alışıktı ama bir süredir o kadar yalnız değildi ki, başını soluna çevirdiğinde Gölge’yi görmeyi istiyordu. İç çekerek kendisine geldi. Alkar denilen adamla her nedense çok vakit kaybetmişti ve buradakilere de güven olmazdı. Bir an önce planlarını yerine getirmeliydi.
“Konsey, siyah ölümü geride tutmayı nasıl başarmış?”
Devirip yerini aldılarsa, Konsey’in imkânlarına erişmiş olmalılardı. Dürüst cevap vermeyebilirlerdi ama eğer öyle yapacaklarsa da Veyla görmek istiyordu. Zaten Veyla da dürüst değildi, en azından onlara ne kadar güvenmemesi gerektiğini görürdü ve ölmeden Gölge’yi de bu konuda uyarabilirdi. Bizzat uyarmazdı, bir daha adamı görürse yeniden çekip gidemeyebilirdi ama bir şekilde duyum almasını sağlardı.
“Onlarla anlaşmışlar.”
Ve artık anlaşmanın tarafları değişmiş, Konsey’in yerine Eftel ile Alkar geçmişti. Veyla’ya, böyle olmadığını, siyah ölüme karşı durduklarını yansıtıyorlardı, şimdilik.
“Anlaşma bozulduğuna göre şimdiye sizin topraklarınızı da ele geçirmemelerinin sebebi nedir?”
Eftel yavaşça gülümsedi. “Zaten ilerlemeye başladılar. Yoksa insanlık olarak Xalialarla işbirliğine yanaşmamız mümkün değildi.”
Veyla lafı uzatmadan “Elinizde mor bir taş var.” dedi. Gözleri muhafızların silahlarında gezindi. Gölge, Konsey’in elindeyken onu o taşla durdurmuşlardı. Şimdi de Veyla’yı durdurmak için silahlarda Gölge’nin taşı vardı. “Ardınıza obsidyen seti çekmişsiniz, silahlarınızda da obsidyen var. Belli ki Konsey’in bildiklerini, beni neyin güçsüz bıraktığını biliyorsunuz. Niyetiniz taşımı hissetmeme engel olmak mı?”
Çünkü hissederse her neredelerse çekip alabilirdi. Veyla çocukluğunu Amorsus tarafında ama okyanusun dibinde geçirmişti. Güçlerini kazandıktan sonra da eğer varsa bile Gölge’yle, yani seksenle yan yana oldukları bir anıyı hatırlamıyordu ama onları, birbirlerinin taşlarıyla cezalandırdıkları zamanlar ayrı tutuyor olmalılardı. Böylelikle, ikisi de kendi taşlarından güç alıp birbirlerini koruyamıyordu. Veyla hiç taşına yakın hissetmemişti, hissettiyse bile silinmiş anılarında gizliydi ve bunun nasıl bir his olduğunu merak ediyordu.
Yüksek ve voltrider iniş pistine benzer bir alandaydılar. Nix’ten ve özellikle de Veyla ayrılmadan önce şimşek Kral’ının duygularıyla fırtınalara boğulmuş Nixsus’tan bir hayli sıcaktı. Hava kirliliği sıcaklığa ayrı bir boğuculuk daha katıyordu. Etrafları voltrider ve muhafızlarla doluydu. Alanı çevreleyen askeri üsler vardı ve gardların ardında da Veyla’ya yönelmiş silahlar olmalıydı. Amorsus işbirliğine yanaşmış gibi görünse ve kadının geçebilmesi üzere savunma sistemlerini açsalar da kadını gerçekten Amorsus’a almış değillerdi. Ve Veyla hissetmişti. Savunma sistemleri Nixsus’unkine benzerdi. Gölge zaten savunma sistemini Konsey’den çalmış, kendi taşıyla güçlendirmişti ama Konsey’in de kendi savunma sistemlerinde normal şartlarda Gölge’nin taşını kullanmayacakları ortadaydı. Öyle olsa savunma sistemleri Konsey’den çok Gölge’nin işine yarardı. Veyla, normalde savunma sistemlerine güç taşı olarak kendi taşını kullandıklarına emindi. Son zamanlara kadar Konsey’in casusuydu, kuklasıydı. Konsey emretmeden Amorsus’a girmeye kalkışmazdı ve bu yüzden Veyla’dan çekinmemişler, Gölge’den çekinerek Veyla’nın taşını kullanmışlardı. Veyla’nın görev için yaklaştığı zamanlarda da Veyla’nın taşını değil, Gölge’nin taşını kullanmışlardı ve böylelikle Veyla hep kendi taşını ıskalamıştı. Şu anda yanında Gölge de olsa, ya aynı anda onların eline düşecek ya da onları silahsız bırakacaklardı ama asla ortası olmayacaktı. Yine de şimdi burada daha güçlü olmak için, görüsündeki gibi her an öldürebileceği sevdiği adamla yan yana durmayacaktı. Veyla, Gölge’nin uzak durması gereken en büyük düşmandı. Kalbi her ne kadar adama âşık olsa da belli ki karanlığa bulaşmış büyüsünü istediği gibi kontrol edemiyordu. Veyla zaten büyüsünü hiçbir zaman tamamen kontrol edememişti ve belki de bu lanet büyüsüne kavuştuğu zamandan beridir vardı. Veyla her zaman kendisinde bir terslik olduğunu, ruhunun karanlığa ne kadar da yakın olduğunu hissederdi ama Nixsus’ta geçirdiği bir yılı aşkın süre onu başka türlüsüne ikna edebilmişti, şimdi ise hazin gerçeği görüyordu.
Alkar cevapladı. “Hak verirsin ki, bir Xalia olarak insan dostu mu yoksa düşmanı mı olduğunu anlamadan senin gibi birine daha fazla güç katmak istemedik.”
“Artık iki taraf var Alkar Harzem. Yaşam ve ölüm.”
Ve ben ölüm tarafına geçmek üzereyim, diye düşündü. Nix’ten uzaklaşmak, Gölge’den de uzaklaşmasına rağmen bir yandan iyi hissettirmişti. Böylelikle Karanlık’tan da uzaklaşabilmişti ve şimdi yine obsidyenlerin ortasında olmasına rağmen kendisini daha güçlü hissediyordu. Öyle ki ilk defa görüsünü bile kontrol edebilmiş, istediğinde sona erdirebilmişti. Belki de… Sadece obsidyenlerden bağımsız, Gölge’nin ve büyüsünün varlığı da Veyla’yı güçsüz bırakmıştı. Ruh evliliği tamamlanana kadar da böyle olacaktı. Onca zamanını adamın yakınlarında geçirip yine de büyüsünü bu denli kullanabilmiş olması, potansiyeli konusunda Veyla’yı meraklandırıyordu. Gölge olmadığında ya da Gölge’nin büyüsünü, taşı artık Veyla’yı güçsüz bıraktığında, üstelik taşıyla da kavuştuğunda Veyla ölüm ya da yaşam için neler yapabilirdi?
Alkar, “Ve biz aynı tarafta olacağız.” derken sesi güven veriyordu ama Alkar, ‘ölüm’ tarafını düşünerek bu denli emin konuşmuştu.
Veyla “O halde,…” diye başladığında Eftel “Güçlerimizi birleştireceğiz. Askerlerim size de hizmet…” dediği sırada Veyla sırıtarak parmak şıklattı ve kadını susturdu. Orta parmağını kaldırarak “Birincisi, lafımın kesilmesini sevmem.” dediğinde Eftel sakince gülümsedi ve başını onaylar şekilde salladı. Alkar kadının saymaya orta parmağından başlamasına hafifçe sırıttı ama başlığının ardına gizlenen yüzünü kimse görmedi. Veyla işaret parmağını da kaldırdı. “İkincisi, askerlerin sana biraz daha altın, meyve falan getirmekle meşgul olsun, hiçbirini istemiyorum. Sadece bana siktiğimin taşlarını verin.”
Eftel, “İnsanlara karşı kullanmayacağını…” dediği gibi Veyla’nın gözleri mor büyüyle ışıldadı ve silahlar daha hareketlenemeden etrafta ne kadar asker varsa mor büyüyle sarılarak gökyüzüne yükseldi. Ayakları zemine değen son kişiler olarak, Veyla gözlerini ayırmadan Eftel’e bakarken Eftel şaşkın bir şekilde etrafını izliyordu. Alkar ise sadece Veyla’yı izliyordu, kadının neler yapabildiğine daha önce zaten şahit olmuştu ve bu daha hiçbir şeydi.
Veyla, Eftel’in gözleriyle de görebildiği durumu “İnsanları öldürmek için taşıma ihtiyacım yok Kraliçe Mum.” diyerek açıkladı ve kadının zırhına altın çizgilerle işlenen mum simgesine alayla baktı. Mum, Amore ailesinin simgesiydi. Veyla ve Gölge’nin avuçlarında gizlenen yara da, mum yarasıydı. Konsey bu simgeyi eziyetlerinde de kullanmaktan geri durmazdı. Alkar hafifçe güldüğünde Eftel göz ucuyla Alkar’a baktı. Alkar kolunu kadının beline sarıp “Gevşe Kraliçe’m.” dedi. “Zenith’in sonu geldi, gülebildikçe gülmeliyiz.”
Eftel derin bir nefes alıp “Obsidyen seni güçsüz bırakmıyor mu?” diye sordu. Veyla da yavaşça gülümsedi. “Kral’ımın taşı.” dedikten sonra sol elini kaldırıp evlilik yüzüğünü gösterdi. Obsidyene işlenmiş, siyah bir güldü. Gölge’nin taşı, Gölge’nin imzasıydı. “Bir yılı aşkın süredir obsidyenlerin arasında, şimşeklerin Kral’ıyla yaşıyorum. Obsidyeni bizzat elimde taşıyorum. Sence beni durdurabilir misiniz?”
Eftel, “Bu taşlarını vermememiz ihtimalinde yapacaklarına dair bir tehdit mi?” dediğinde Veyla şirince sırıttı. “Bu,” dedi ve gökyüzünde asılı duran askerlere baktı. “Taşlarımı vermeme ihtimalinizin olmadığına dair bir hatırlatma.” dedikten sonra her bir asker silahlarını Eftel ve Alkar’a çevirirken Veyla sırıttı, ellerini iki yanında açarak gerilemeye başladı. "Şimdi tekrar seçin. Ölüm tarafında mısınız yoksa yaşam mı? Size ikisinden birini bahşetmem için son on saniyeniz.”
Eftel gözlerini Alkar’a çevirdiğinde Alkar, “Bahsettiğim kadar var mıymış?” diye sordu.
Veyla, “Beş saniye.” dediğinde Eftel “Sana taşlarını vereceğiz,” dedi ve Veyla havada asılı duran muhafızları bıraktı. Peşi sıra gelen düşüş seslerine eşlik eden topuklu çizmesinin bıraktığı tok seslerle tekrar Eftellere yakınlaşmaya başladı. “Savunma sistemini senin için indirirken bunu göze almıştık.”
Evet, Veyla daha önce Gölge’nin büyü duvarını indirebilmişti ama koca bir yarımküreyi saran büyü duvarıyla, Esved’in hapsedildiği alanı saran büyü duvarının gücü bir değildi. Veyla, Gölge’siz obsidyenle yükseltilmiş savunma sistemini indiremezdi. Belki, taşları da olsa indirebilirdi ama yine de peşi sıra güçsüz düşerdi. Alkarlar ise Veyla’nın Gölge’siz geleceğini zaten biliyordu ve bundan memnundu.
“O zaman gidelim insancıklar ve…” dedikten sonra Alkar’ın vizörüne baktı. “Sığıntılar.”
Alkar alınmadan hafifçe güldü. “Kabul etmek gerekir ki insanlarla anlaşmak bile, Xalialarla anlaşmak ve bir olmaktan daha kolay.”
Veyla, “Nixsus’a hiç gelmediğin çok belli.” dedikten sonra voltriderına yöneldi. Alkar ardından, “Her şey bittiğinde, belki ne demek istediğini bana gösterirsin.” diye seslendi. Veyla, ‘Her şey bittiğinde, ben olmayacağım’ diye düşündü. Gölge’nin de Alkar’ı misafir edebilecek hali kalmazdı. Bu yüzden cevapsız bıraktı. Veyla voltriderına binerken Alkar, aracın arkasındakileri gösterdi. Camlardan belli belirsiz görülüyorlardı ama Alkar, Veyla’nın büyüsünü onlarda da hissedebilmişti.
“Kelebeklerinden daha fazlası mı var?”
Veyla göz ucuyla Alkar’a baktıktan sonra üste doğru açılmış kapı indi ve Veyla önüne döndü. Eftel, “Pek sohbetkar değil.” diye mırıldandı. Alkar, “Neyse ki konuşmasına ihtiyacımız yok zaten.” derken Eftel’le birlikte voltriderlara yöneldiler. Muhafızlar ancak kendilerine geliyorlardı. Alkar yakınlarındakilerle “Gökyüzü nasıldı?” diye dalga geçince Eftel gülerek adamı binmek üzere olduğu voltridera çekti. Muhafızlar zaten yeterince acı çekmiş görünüyordu, alaylarla da uğraşmamalılardı.
Alkar keyifle onlar için muhafızın süreceği voltriderın arka tarafına binmeden önce Eftel’in binmesini bekledi. Ardından yanına binerken “Çok sabırsızsın Kraliçe’m.” dedi. Eftel yükselen voltriderın yolu göstermek üzere Veyla’nın önüne geçişini izlerken gözlerine karanlık çökse de sırıtışı sürdü. “Bir an önce oğluma kavuşmak istiyorum.”
Alkar, kolunu kadının omzuna atıp göğsüne çekerken arkayı gösteren aynalardan Veyla’nın voltriderına baktı. Kadının sürdüğü mor voltriderın ön camından Veyla’yı izlemeye başladı. “Çok az kaldı,” dediği sırada gözleri kısılırken dudaklarında bir gülümseme belirdi. Kalbinde minik kıpırtılar vardı.
“Ailemize kavuşmamıza çok az kaldı.”
**
Düşünceleriniiiz?
Sizce neler olacakkk?
Finalde görüşmek üzere ^^
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!