63/66 · %94

🔮 63 ⚡ Kurban

45 dk okuma9.000 kelime14 Ocak 2026

İyi okumalar

Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorum ^^

Bölüm şarkısı:

Imagine Mucis - Doom

**

4. KISIM  KRAL VE KRALİÇE

🔮 63 ⚡KURBAN

**

EFTEL - AMORSUS -

“Kraliçe Eftel, infaz anına kadar izlenmesi gereken usulleri siz de benim kadar iyi biliyorsunuz.”

Eftel, bileklerinden zincirlendiği yatakta terler içerisinde kalmışken hıçkırıklarla boğulan dudaklarını birbirine bastırıp başını iki yana salladı. Elçi Geral, Kraliçe’nin zincirlerle bağlı olmasına güvenerek yatağa biraz daha yaklaştı. Bir Kraliçe olması sebebiyle onu zindana bağlamamışlar, odasını zindana çevirmişlerdi ve Eftel’in gözünde bunun kayda değer bir farkı yoktu. Altın bir kafes de kafesti.

Gözyaşları, teriyle karışıp dağınık saçlarının tenine yapışmasını sağlarken oda içi muhafızlar, Kraliçe’ye duyabilecekleri bir saygı kalmışçasına başları eğik duruyorlardı. Eftel’in dudakları zorlandığına dair bir inlemeyi hapsederek aralandı ve mahvolmuş gözleri Geral’ın kahverengi gözlerinde ant içerek dolaştı. “Buna pişman olacaksınız.” derken sesi güçsüz, yemini güçlüydü.

Geral’ın kahverengi, bol ve uzun bir elbise olan kıyafetinin bel, boyu, kol ve pile kısımlarında altın işlemeler vardı ve göğsünün ortasında yine altın bir işlemeyle Amore sembolü olan mum vardı. Sembolün hemen altında kıyafetinin bol ve uzun yenlerinin bir hayli örttüğü ellerini saygıyla kavuşturmuştu. Eftel, bu şartlar altında bile sunulan saygıya kahkahalarla gülmek, hemen ardından yeniden hıçkırıklara boğulmak istiyordu ama en çok da, bu odadaki, hatta bu saraydaki herkesi öldürmek istiyordu. Yelta da artık bir muhafız olarak bu sarayda olmadığına göre yaşatmak istediği biri kalmamıştı. Sadece amcası Regar’dan umutluydu. Alkar Harzem ise sarayda değildi. Eftel’in ona en çok ihtiyaç duyduğu anda, henüz ortalarda yoktu. Her kapı açıldığında Eftel, Alkar’ı bekliyordu ama Alkar gelse, kapı direkt devrilecek olmalıydı. Eftel korktu, sıralanan suçlarında kimsenin ağzından ‘Bir Xalia ile işbirliği yapmak’ geçmemişti ama yine de Alkar hâlâ gelmediyse, ondan da haberdar olmuş olabilirlerdi. Eğer öyleyse, Alkar’a da zarar vermiş olabilirler miydi? Eftel başka bir Xalia ile karşılaşmasa da Alkar’ın güçlü bir büyücü olduğundan emindi, insanlar arasındaki Xalialara dair efsanelerde duyduklarından bile daha fazla şey yapabiliyordu. Yine de Amorsus’un Xalialara karşı korunma ve gerekirse saldırma amaçlı kullandıkları ve işe bir hayli yarayan türlü türlü silah ve yöntemleri vardı. Velmora taşının yapabildikleri ise, Alkar’ı dahi öldürebilecek olmalıydı. Eftel, muhafızlar öldürmek üzere mıntıka mıntıka Yelta’yı arıyorken, karnındaki bebeği de infaz edilmesi gerekenler arasındayken, bir de Alkar için endişe edebilecek güce sahip değildi ama yine de etti.

Hamile olmasına karşın onu zincirledikleri ana dek onlarca muhafızı öldürebilmeyi başarmıştı. En sonunda üstüne çullananlardan kurtulamamış ve kaderi için yalvarmak dışında çare bırakmayan bu zincirlere hapsolmuştu. Konsey, Yelta ile Eftel’in kaçak ilişkisinden haberdar olmuştu. Zaman içerisinde Konsey’den ziyade Eftel’e sadık olmaları adına teşkilat içerisinde kurdukları özel teşkilatlarının başını Yelta çekiyordu, yine de ‘infaz’ kararı Yelta’ya ilişkin olduğundan haberi başka bir yetkili muhafız öğrendiği gibi onlara bildirmişti. Sebebini muhafız da bilmediği için söyleyemese de infaz kararı geldiği an Eftel ve Yelta, konunun ne olduğunu anlamıştı. Üstelik, tam Eftel, Alkar’ın ihtiyaç duyduğu bilgi ve belgelere ulaştıktan sonra alınmıştı bu karar. Konsey’in sahip olduklarına ulaşmak için Eftel’in kişiliğini ve sınırlarını bırakıp adeta Konsey’in kuklasıymışçasına davranarak geçirdiği bir yılı aşkın sürede okyanusun altında, farkı konumlarda yapılar olduğunu, Amore başkentinden bu yapılara düzenli aralıklarla şüpheli teslimatlar gittiğini, bunların velmora taşıyla da ilgili olduğunu zira teslimat voltriderlarından dahi mor ışığın sızdığını öğrenmişlerdi. Kazanmaya çalıştığı güvene rağmen hâlâ çoğu şeyi gizledikleri için birkaç kere ‘laboratuvar’ denildiğine ancak gizlice kulak misafiri olabilmişti Eftel ama bir sürenin ardından, istediği boşluğu yakalamıştı. Yine bir teslimat sırasında, bir şeyin taşındığı ve sızan mor ışıklar kimsece görünmesin diye güzergâh boyunca halk, Konsey’in başkentten kontrol edebildiği tek bir tuş ile evlerine hapsolurdu. Camlara ve kapılara voltrider yapımında da kullanılan dayanıklı bir madde olan fabritiden üretilen güvenlik paneli inerdi ve teslimat tamamlanana kadar odak sadece güvenlikte olurdu. Olası bir hata, sonlarını getirirdi. Voltriderlara teslimat anında dışarıdan müdahale ya da özel konuların görüşüldüğü toplantılara Eftel’in dâhil oluşu mümkün değil gibi görünüyordu. Yine de Eftel, güven kazanmaya çalışarak geçirdiği aylar neticesinde en azından genel toplantılara katılım sağlamaya başlamıştı. Teslimatlar henüz saraydan çıkmadan, güvenlik kuralları başlamadan önce voltriderlar yüklenilirken biten genel bir toplantı sonrasında, Alkar’ın verdiği cihaz ile komut odasına olabildiğince yakınlaşmayı başarmıştı. Böylelikle voltriderların sistemine girili lokasyona ulaşabilmişlerdi. An itibariyle artık söz konusu laboratuvarların yerini biliyorlardı. Alkar da henüz Konsey tarafından yakalanmadıysa, laboratuvarların konumlarını doğruluyor ve orada ne iş karıştırıldığını öğreniyor olmalıydı, yoksa şimdiye yanına geleceğini, kurtarmaya çalışacağını düşünüyordu Eftel. Alkar Harzem’e güveniyordu ve sonunu tam da bu getirecekti.

Eftel, Alkar’ın getirdiği tesirli ilaçlar ile geceleri uyuttuğu ve bir kere bile cinsel yakınlaşma yaşamadığı kocası Wolk’tan hamile kaldığını iddia ederek aylar geçirmişti ama Eftel de, Yelta da gerçeği biliyordu. Konsey’i devirip siyah ölümden kurtulabilirlerse, bir gün mutlu bir aile olarak birlikte yaşayabileceklerini ummuşlar, bu duruma katlanmak zorunda kalmışlardı.

Wolk ise hiçbir geceyi hatırlamadığı için bir şeylerin yolunda gitmediğinden şüphelense de bunu dile getirebilecek bir cesareti yoktu. Kraliçe’si ile arasında hiçbir şey geçmediğine dair şüphelendiğini dile getirirse, bu halkın da kulağına gitmeden Konsey’in kendisini ortadan kaldırıp yerine yeni bir Kral bulmaları birkaç günlerini almazdı. Muhafızlar yarım kürenin dört bir yanında Yelta’yı arıyor olsalar da -hatta bulamazlarsa Nix tarafında da aramaya başlarlardı, zaten Nix yarım küresinin yarısından fazlası siyah ölüme yakalanmıştı, Yelta’nın saklanabileceği pek de yer kalmamıştı- ne için aradıklarını bilmiyorlardı. Vaziyet, hassasiyetle Konsey haricindeki kimselerden saklanılıyordu. Yelta, Amore başkentine getirilecek ve elbette ki idam edilecekti ama sebebi konusunda dürüst yaklaşılmayacaktı. Esasen gizlice infaz etmemelerinin sebebi, Eftel’in de görmesini tercih etmelerinden kaynaklıydı. Bu durum, Kral olmasına rağmen Wolk’tan da gizleniliyordu. Bebeğin ölü doğduğu iddia edilecekti.

Zenith’in güney yarım küresi olan Amorsus’ta, gelişen serumlara erişim imkânı olan soylular ve Kraliyet ailesi beş ay içerisinde doğum yapardı fakat her nasılsa Eftel üçüncü ayı içerisindeyken gelişim tamamlanmıştı. Eftel hamileliği boyunca günden güne tükenmiş hissetmişti ve Yelta bile değil, sadece Alkar iyi gelmişti. O yanında getirdiği tesirli bitki içeceği her ne ise, Eftel her içtiğinde Alkar’ın kollarında yatışmış, Alkar’a biraz daha bağlanmıştı. Yelta’dan olan bu bebeği, kıyametin geldiği bir gezegende nasıl koruyacağını bilmese de ölmek pahasına istiyordu fakat, hamileliği zor geçmişti. Kâbuslar, hatta gündüz sanrıları, mütemadiyen baş gösteren huzursuzluk hissi ve vücut ağrıları yakasını bırakmamıştı. Defalarca kez kan kusmuştu ama sağlık kontrollerinde belirli bir sebebi ya da hastalık tespit edilememişti. Buna iki ay daha katlanmak istemediği şüphesizdi ama Xalialar dışında kimsenin üç ay içerisinde doğum yaptığı da görülmemişti. Xalialar arasında bile daha uzun süreye ihtiyaç duyanlar vardı. Serum kullanmayan insanlar ise dokuz aya kadar beklemek zorundaydı. Eftel serum kullanıyor olsa da doğurması öngörülen tarihin iki ay öncesinde, doğuma hazır bebeği gelmek üzereymiş gibi doğum sancıları başlamıştı. Yaşadığı stres yüzünden ya da zamanı geldiği içindi, Eftel henüz hangi sebebe dayandığına emin değildi. Zincirlerle bağlandığı bir yatakta ter içerisindeydi. Doğum sancılarının başlanıldığı görülmesine rağmen henüz ameliyathaneye götürüldüğü yoktu. Amorsus’ta normal doğum ancak halk sınıfının maruz kaldığı bir durumdu. Soylular ve Kraliyet saçlarını kestirir gibi yarım saatini ayırır, serumlarla hızlıca iyileşir ve çocuğunu kucaklarına alırlardı. Bebeğin doğumunun ardından annesi Eftel’le kavuşmasını değil, ölümle kucaklaşmasını sağlayacakları düşünülürse, ameliyathaneye ya da steril bir ortama alınmaması şaşırtıcı değildi. Öğrenmeleri üzerinden bir hafta geçmesine rağmen bebeği Eftel’in karnından ameliyatla almamışlardı. Oysa Eftel bir an önce bebeğinden onu koparacaklarını sanmıştı. Her nedense doğumu bekliyorlardı ve doğumdan sonra öldüreceklerini dile getiriyorlardı.

Eftel Yelta’nın nereye kaçacağını biliyordu ve Alkar da ortalıklarda olmadığından amcası Regar’a güvenmek dışında bir şansı kalmamıştı. Muhafızlar dört bir yana yayılmışlar, her taşın altına bakıyorlardı. Yelta’nın saklanma şansı yoktu, sadece yakalanmasını geciktirirdi. Eftel’i burada bırakmak istememişti. Eftel, taht hakkı olan tek isimken zorunda kalmadıkça infaz etmezlerdi ama bebekleri, infaz edilecekti. Hem, Kraliçe soysuz bir muhafızdan soyunu sürdüremezdi, hem de Kral’ından olan bir varis değildi. Eftel’in ölmeyeceğini düşünse de, son nefesine kadar bebeklerini korumak için kalmak, direnmek istemişti ama Eftel bunun her şeyi daha da zorlaştıracağına dair Yelta’yı ikna etmişti. Yelta burada kalırsa mutlaka ölecekti ve kaçarsa, küçük de olsa bir yaşama şansı vardı. Eftel sevdiği adamın infazını izlemek istemiyordu. Bu yüzden görüşe gelen amcasına Yelta’yı kurtarması için yalvarmıştı. Amcası Regar’dan, Yelta’nın olduğu yeri onun muhafız grubunun kontrol etmesini ve Yelta’yı bulamamalarını sağlamasını istemişti. Belki de Yelta’nın yakalanmamak adına çıkardığı kargaşada onu oracıkta infaz etmeleri gerektiğini iddia edebilirdi. Cesedi, tespiti imkansız kılacak kadar dejenere olsa, gerçekliği de kanıtlanamazdı.

“Doğum başlamak üzere.” dedikten sonra Geral bakışlarını kapıdaki muhafızlara çevirip başıyla işaret verdi. Muhafızlar doğumu yönetecek doktoru getirmeleri için dış muhafızlara talimat vermek üzere hareketlenirken Geral da Eftel’in suyunun gelip gelmediğini anlamak için üstündeki örtüyü kaldırmak üzere hafifçe eğilmişti. Eftel, acıyla kıvranan bedenine rağmen tek bir nefesle hareketlendi. Zincirlerin boyunun yetmesini umdu, neyse ki yetti ve Geral’ın boynu saniyeler içerisinde Eftel’in bacakları arasında kaldı. Her şey saniyeler içerisinde olurken boğazı, Eftel’in bacaklarıyla sarılmış ve nefesini keserek sıkılan Geral, ellerini Eftel’in bacaklarına götürüp kurtulmaya, bağırmaya, çağırmaya çalışsa da sessiz iniltiler ve boğuk nefesler haricinde dudaklarından hiçbir şey çıkamıyordu. Hayatı dövüş ve savaş eğitimleriyle geçmiş Eftel için bu yaptığının zor bir yanı olmamalıydı ama henüz suyu gelmese de, yaklaşan doğumu, günlerdir kilit altında tutulması, hamileliğinin vücuduna yaptığı eziyet ve psikolojik durumu vücudunu güçsüzleştirmişti. Yine de gücünü öfkesinden alarak, yanına hangi konsey üyesi ya da muhafız yaklaşsa yapacağı şeyi yaptı. Muhafızlar tekrar kapıya döndüğünde, Geral’ın ölü bedeni yataktan henüz düşüyordu. Muhafızlar, harekete geçmeden önce yeterince algılayabilmek adına bu görüntüye bakarken Eftel nefes nefese başını yatağa yasladı ve yaşlı gözlerle tavana baktı. Odada koşturma sesleri gelirken bir yandan Eftel’in zincirleri sıkılaştırılıyordu ve Eftel ne duyabiliyor, ne de hissedebiliyordu. Yine de söylediği şeyi, Konsey elçisi Geral’ın öldüğüne dair haberi alarak gelmiş olan Konsey üyesi Ameth duymuştu.

“Şansınız varken öldürün beni.”

**

“Hayır!” diye çığlık attı Eftel. Zincirlerin müsaade ettiği kadar doğrulmaya, kapıya götürülen bebeğine ulaşmaya çalıştı. Yüzünü bile görememişti! Ağlayışını bile duyamamıştı. Her yer kan, ölüm kokuyordu, bebeğini bir kez olsun göğsünde koklayamamıştı. Belki de gerçekten ölü doğmuştu, sesi çıkmıyordu. Belki de çıkıyordu ama Eftel’in kulaklarında ancak kendi çığlıkları yankılanıyordu. Nefes nefese kalmış, zincirlerle hapsedildiği anda üstünde sadece beyaz geceliği olduğu için hâlâ onunlaydı. Günlerdir lavaboya gitmesine bile izin verilmemişti, ihtiyaç hâlinde birileri zincirlere rağmen güvenliği arttırarak Eftel’in bileklerinden tutuyor ve altına kovalar koyuluyordu. Eftel perişan haldeydi, bebeği olmasa hiçbir şey yemezdi ama doğduğu gibi öldürüleceğini bilmesine rağmen bebeği için dudaklarına dayadıkları yemekleri yemişti. Yine de çoğunu kusmuştu. Midesi hiçbir şey almıyor, vücudu müthiş bir hastalıkla baş etmeye çalışıyormuş gibi kıvranıyordu. Her gün, Eftel’in ne olduğunu bile bilmediği iğneler yapılıyor, vücudu başta gevşiyor olsa da çok geçmeden çektiği eziyetler yeniden baş gösteriyordu. Geral’ı öldürmesi ile birlikte zincirler daha da kısaltılmış, Eftel’in hâkimiyet alanı daha da daraltılmıştı. Eftel’i tüm bunlar mahvetmezdi ama Yelta’dan haber gelmediği her dakika, biraz daha ölmüştü. Derken, doğum başlamıştı. Eftel, kavuşmak için aylardır beklediği doğum başladığı gibi tekrar hıçkırıklara gömülmüştü. Ölmek isterdi. Doğururken bebeğiyle birlikte ölmek isterdi ama ne zaman öleceği bile, Konsey’in takdirindeydi.

“Bırak, hayır!”

Zincirleri çekiştirdiği bileklerinden kanlar akarken bayılmak üzereymiş gibi hissetse de son gücüyle çığlıklar atıyordu. “Gösterin… Bir kez gösterin!” dediği sırada kapı çoktan kapanmış, dört duvar arasında yeniden tek kalmıştı. Bu sefer karnındaki bebeği dahi yoktu, yapayalnızdı. Başı güçsüzlükle yastığa yaslanırken hıçkırıkları arasından “Hepiniz öleceksiniz.” dedi. “Size kıyameti Esvedler değil, ben getireceğim.”

**

“Öldü.”

Alkar yatağa yaklaşırken sırtını yatak başlığına yaslamış Eftel’in çökmüş gözleri yavaşça Alkar’a yükseldi ve ürpertici bir gülümseme ile tekrarladı. “Öldü. Bebeğimi öldürdüler.”

Alkar büyüsünü Eftel’in bileklerindeki zincirlere yönlendirirken büyüyle ışıldayan gözleri de kadının gözlerindeydi. Eftel odanın içindeki ölü muhafızlara bakmak için bakışlarını çevirdi ama hiçbir şey göremedi. Hepsi kül olmuş olmalıydı. Çok geçmeden yeni muhafızlar gelirdi ama Alkar sakince yatağa oturdu. Halkının karşısına geçebilmesi için yeniden yıkanan ve ipek kıyafetler ile giydirilen kadının bakışlarını ve yüz ifadesini suyla akıtamazlar, serumla gideremezlerdi. Eftel artık saldırgan değil, isterik derecede sakindi. Sadece bekliyor gibiydi.

Alkar, Eftel’in ellerini elleri arasına aldı ve yaralı bileklerini dudaklarına götürüp koklayarak öptü. Eftel’in huzur bulma isteği yoktu ama yine de gözleri yavaşça kapanmıştı. Alkar “Seni iyi edeceğim.” dedi ve bir elini çekip ceketine götürdü. Küçük cam şişenin kapağını açtığı gibi tanıdık kokusu Eftel’in burnuna doldu. Eftel gözlerini araladı ve Alkar’ın dudaklarına uzattığı, ışıltılı içeceğe baktı. “İstemiyorum.” dedi ve yeniden Alkar’ın gözlerine baktı. “Beni iyi etmek için geç kaldın Alkar.”

“Artık Zenith’in kaderi ellerimizde Kraliçe’m. Lokasyonlar doğruymuş.”

Eftel başını iki yana salladı. “Zenith artık umurumda bile değil.”

Alkar, cam şişenin kapağını kapatıp cebine yerleştirdi ve yatakta kayıp biraz daha yaklaştı. Zincirlerinden biraz önce kurtardığı kadını kucağına çekerken sırtını yatak başlığına yasladı. Eftel başını adamın göğsüne yaslarken kapıya doğru baktı. Mayışmış bir hâlde konuşmaya başladı. Düşünceleri tüyler ürperticiydi ama sakin konuşuyordu. “Birazdan içeri girecekler, seni öldürene kadar saldıracaklar, ardından bana amcamın kurtaramadığı Yelta’nın idamını izletecekler. Belki bana yardım etmeye çalıştığı anlaşıldıysa amcamı da öldürecekler ve benim için kıyamet çoktan yaşanmış olacak.”

“Sana amcana güvenmemen gerektiğini söylemiştim.”

Bir süredir isterik sakinliğini ilk defa kaybeden Eftel, hafifçe Alkar’ın göğsünden kalktı. Adamın kolları hâlâ kadının beline sarılıydı. Gözyaşı kalmayana dek ağladığı kan çanağı gözlerini Alkar’ın kırmızı gözlerine dikti. Alkar bir elini kadının belinden çekip sakince yanağını sevdi. Bilerek yutkundu ve zorlanır gibi yüzünü buruşturdu. Sesi de mutsuz gibi pürüzlü bir hâl alırken, “Amcan Regar, Yelta’nın ölüsünü Konsey’e teslim etmiş bu sabah.” dediği gibi Eftel başını iki yana salladı yavaşça. Başka yaş kalmadığını sanıyordu ama gözleri yeniden doldu. “Mümkün değil.” dedi pürüzlü sesiyle. “Hem amcam…” dedikten sonra yüzü olabildiğince buruştu ve isterik bir şekilde güldü. “Böyle bir şey yapmaz, hem de…” dedikten sonra hızla akmış yaşlarının ıslattığı dudaklarını yaladı ve burnunu çekti. “Hem de infaz hazırlığı var hâlâ.”

Saat başı siren çalıyordu. Bu, infazı izlemeleri adına halkı davet edişleriydi. Her zamanki gibi akşam sekiz sularında infaz başlayacaktı. Yelta’nın ölüsü getirilmişse, infaz hazırlığı niye sürüyordu?

“Bu infaz hazırlığı senin için Kraliçe’m.”

Eftel anlamaz gözlerle bakarken Yelta iç çekti ve Eftel kadar isterik bir şekilde gülümsedi. “Tahta yeni varis buldular ve artık sana ihtiyaçları yok.”

Eftel yutkunmaya çalıştı ama yutkunamadı. Gözlerine hemen umut düşmüştü ama Alkar’ın dudaklarından da duyana kadar, emin olamadı. “Evet, bebeğin hâlâ hayatta.”

Eftel, donmuş haldeyken ama yine de kalbi buzları çözmek ister gibi ısınırken Alkar, yavaşça yanaklarından, yaşlarından öptü kadını. Dudakları, son durak olarak kadının dudaklarını buldu. Öyle yavaş, öyle hipnoz eder gibi yaklaşmıştı ki kadın engel olmadı. Zaten şok içerisindeydi, ne hissedeceğini bilemiyordu. Kulakları uğulduyor, midesi bulanıyor, sıklıkla vücudu uyuşuyordu. Yelta varken, seninle olamam, demişti Alkar’a ve işte, Yelta artık yoktu. Alkar bunu fırsat bilerek yaklaşmıyordu. Alkar bu fırsatı bizzat yaratmıştı.

Eftel, “Nasıl?” diye fısıldadı dudakları arasında birkaç nefeslik mesafe oluşunca. Gözleri kapanmıştı, zihni bin bir türlü anı gösteriyordu ona. Bugüne kadar yaşadığı tüm kayıpları ve çektiği eziyetleri, Konsey’i devirme uğrunda kuklalık ederken acımasız bir Konsey üyesinden pek de farkı kalmadığını, son bir hafta içerisinde yaşadıklarını, Yelta’yı… Ah, Yelta’yı düşünüyor ama o güzel gözlerini ölümün örttüğüne inanamıyordu. Hissetmediği yaşlar akıp duruyordu, esasen adamın öpüşünü de hissetmemişti. Bedeni ve ruhu ikiye ayrılmış, ikisi de ayrı ızdırap çeker gibiydi. Her ne kadar hissetmese de, göğsünde yattığı sırada Alkar’ın, Eftel’in içmeyi reddettiği iksir ile ıslattığı dudakları, kadının dudaklarına da bulaşmış oldu. “Bebeğin, kimden olduğunu umursamıyorlar. Senden doğması, halkın Amore soyunun sürdüğünü düşünmesi onlar için yeterli. Seni yönetemedikleri için, yola varisinle devam edecekler.”

“Ama…” dedi ve sustu Eftel. Ne diyeceğini, ne hissedeceğini bilemiyordu. Duygular göğüs kafesini zorluyordu. Dudakları bir bebeğini düşünüyor, kıvrılıyor, titrek de olsa nefes alabiliyor, ardından bir de Yelta’nın öldüğüne ve amcasının ihanetine dair olan iddialarla buruşuyordu yüzü, kesiliyordu nefesi.

“Amcan bir hain.” dedi ve Eftel’in bedeni ürperdi. Kanı çekilmiş, üşür gibi titriyordu ama hissetmiyordu. “Zaten Gölge Kral’ın saldırdığı gün, aileni öldüren şarabı ve siyah gülü taşıyan sandıktan amcan sorumlu değil miydi?”

Eftel’in zihninde o an canlandı. Annesi, muhafızın takdim ederek kaldırdığı sandığa elini götürdüğünde siyah bir gülle karşılaşmıştı. Gölge Kral Karanir’in imzasıydı ama anlaşılamamıştı. ‘Nedir bu Regar?’ diye sormuştu çünkü bu takdimden ve törenin bu kısmından amcası sorumluydu. Amcası ‘Bir karışıklık olmuştur. Sorumlularıyla ilgileneceğim majesteleri.’ demiş, siyah gülü geri almış ve hatta hediye eder gibi Eftel’e uzatmıştı. Eftel onca hissizliğin arasında boğazındaki yumruyu hissetti ve Alkar da hissetmiş gibi kadının boynunu soluyarak öptü. Eftel yine, Alkar ne dese inanabilecek, her dokunuşuyla gevşeyebilecek bir hâle gelmişti ama bu sefer gevşetmeye çalıştığı acı çok büyüktü.

“Sadece bana güvenmeliydin.”

Sözleri Eftel’i suçlasa da çenesine şefkatli bir öpücük bıraktı. Eftel’in elleri Alkar’ın omuzlarından tutunurken gözlerini sımsıkı kapattı ve hıçkırıkları bastırdığı dudakları boğuk bir nefes için aralandı. “Hayır.” dedi güçsüz bir sesle. “Hayır, amcam… Hayır, buna inanamam…” dedikten sonra yüzü buruştu. Hangi birini hazmedeceğini şaşırmıştı. “Yelta öldü mü? Ah…” dedi ve elleri güçsüzlükle Alkar’ın omuzlarından bedenleri arasında kucağına düştü. “Yelta…” dedi solur gibi. Paramparça kalbinin çatlakları arasından yine de umut yeşerdi. “Peki bebeğim? Bebeğim gerçekten yaşıyor mu?”

“Seni buradan çıkaracağım Kraliçe’m. O zaman istersen Yelta’nın ölüsünü gösteririm ama çıkmazsan akşam zaten infazından önce sana gösterecekler. Amcan ise Konsey’in yanında, idamını beklemiyor dahi. Bir toplantı halindeler ve keyifle şaraplarını içiyorlar. Yeni Kralları oğlun ise babasının öldüğünden, annesinin öleceğinden habersiz altın varaklı bir odada. Şimdi söyle Kraliçe’m, o kürsüde infaz edilişini mi izleteceksin halka yoksa o kürsüye Konsey’i devirmiş bir Kraliçe olarak mı çıkacaksın? Çünkü artık tüm kontrol elimde ve Konsey’e ihtiyacımız yok. Benim sadece sana ve bebeğine ihtiyacım var.”

**

Konsey üyesi Zeralune kapıdan giren Alkar’a kaşlarını kaldırarak baktı. Gözleri süzerek adamda gezindikten sonra memnuniyetsiz bir şekilde onu gösterip “Yanımıza kılık kıyafetini değiştirmeden gelmenin sebebi ne?” diye söylendi. Alkar bir insan kılığına bürünmemişti. Kırmızı saçları ve gözleri parlıyordu.

Silog, “Bu kılığınla muhafızları nasıl geçtin?” diye sorarken bakışlarını Alkar’ın ardından kapanan sensörlü kapıyla Alkar arasında gezdirdi. Kapı açılıp açılıp tekrar kapanıyordu ve sistem arızalanmış gibiydi.

Sarah, başka bir ayrıntıyı dile getirdi. “Ayrıca bu senin dâhil olmaya yetkili olduğun bir toplantı değil.”

Eftel’in amcası Regar ise, endişeli görünüyordu. Alkar gelmeden önce Konsey’i kararından dönmeleri için ikna etmeye çalışıyordu. Eftel’in değişeceğini, onu zapt edeceğine dair sözler vermişti ama Konsey ikna olacak gibi değildi. Yelta’yı koruyamamış, ölü bulmuş, ölüsünü saraya getirmişti ama yeğenini korumak için hâlâ şansı vardı. Yeğeni ona ailesinden emanetti.

Alkar masanın ucuna varınca ellerini yaslayıp üst vücudunu hafifçe eğdi ve geniş bir sırıtış eşliğinde gözlerini Konsey üyelerinde gezdirdi. Karanlık’ın onlarla, onların ise Karanlık’la bir çalışmasının yegâne sebebi, artık Alkar’ın ellerindeydi. Karanlık’ın gözünde Konsey üyelerinin bir değeri kalmayacaktı, istedikleri her şey Alkar’daydı. Artık Karanlık’ın ortağı, Alkar olacaktı. Velmora taşı, melez Veyla ve Gölge’yi bir gayzer ile büyücü haline getiren ‘Velyen’, Stel, Lavin, Eftel ve bebeği, Alkar’ın elindeydi. Böylelikle Alkar’ın da Konsey’e ihtiyacı kalmamıştı. İlmek ilmek bugünü işlemişti. Konsey’i Eftel’e mecbur bırakmak için, geri kalan Amore ailesinin ölmesini sağlamıştı. Eftel’i konrol altında tutmak isteyen Konsey, Alkar’ın Eftel’i kıyamete kadar oyalamasını, kontrol altında durmasına yardımcı olmasını istemişti. Alkar da yapmıştı. Konsey’in bilmediği, Alkar sadece Eftel’i değil, Konsey'i de kandırmıştı. Konsey de, Eftel de, Alkar onların taraflarında sanırken Alkar sadece kendi tarafındaydı. Her şeyi, kendi için yapmıştı. Konsey de, Eftel de Alkar’ın ihtiyacı olduğu kadar vardı.

Alkar, güçlü ve ölümsüz bir Xalia’ydı. Sadece velmora, obsidyen taşları, haliyle Veyla ve Gölge’nin büyüsüyle ve Esved yarası ile ölebilirdi. Konsey ise tüm bu tehlikeleri Alkar’a hatırlatıp durmaktan geri durmamıştı. Evet, Alkar’ı öldürebilecek üç güçten de, Konsey’in elinde vardı ama unutmamalılardı, bir insan çok daha kolay ölürdü. Alkar’a hiçbir zaman sahip oldukları her şeyi teslim edecek kadar güvenmemişlerdi çünkü düşmanı olurlarsa zorlanacakları kimsenin eline güç vermezlerdi. Yine de, bu odaya girdiğini gördüklerinde hemen ölüm tehlikesi içerisinde hissetmeyecekleri kadar da güveniyorlardı. Alkar’ın Amorsus’a, saraya girip çıkmasına da müsaade edişleri, bu işbirliğinden kaynaklıydı. Senelerdir Alkar’la işbirliği içerisindelerdi ve kıyamete el ele yürümüşlerdi. Şimdi tam da kıyametin koptuğu sırada Alkar’ın ihanet edeceğini düşünmüyorlardı. Ne var ki Alkar Harzem, ateşti ve kimsenin gölgesinde sönmek istemezdi. Yanı sıra, ateş onu neyin yaktığını da unutmazdı. Alkar’ı, Konsey yakmıştı.

Git gide, iksirle, manipüleyle kontrolü altında aldığı Eftel’in etrafında sadece kendisini bırakmıştı. Yelta’yı öldürmüştü ve son nefesini veren Yelta, Alkar’a güvenmemekte ne kadar haklı olduğunu görse de, bu bilgi onunla birlikte ölüme gitmişti. Son hissettiği ise ne yaparsa yapsın Alkar’dan şüphelenmesini sağlayamadığı Eftel’in başına geleceklere dair duyduğu endişeydi. Alkar, başından beri Eftel’e ihanet eden kişiyi de amcası olarak göstermişti. Eftel, ne dese Alkar’a inanacak hale geldiğinden pek de zorlanmamıştı. Eftel’in yardımıyla, Xalialardan korunduğu için yaklaşamadığı alanlara ulaşmıştı. Şimdi yapması gereken tek şey, Konsey’den kurtulmak, Amorsus tarafında gücü elinde toplamaktı. Sonra ise sıra, Nix tarafına gelecekti. O, Amorsus’u kontrol altına almaktan bile daha kolaydı. Konsey’in zaafları değil, planları vardı, Alkar alaşağı etmek zorunda kalmıştı. Gölge Karanir ve Veyla Karanir’in ise zaafları vardı. Biri bizzat, Alkar’ın ta kendisiydi.

“Sana diyoruz, burada ne arıyorsun? Eftel idam edilmek üzere, Amorsus’ta sana ihtiyacımız kalmadı. Nix’e dön ve Karanlık’ın talimat vermesini bekle.”

Alkar dudağını büzüp düşünür gibi sesler çıkarttıktan sonra başını yavaşça iki yana sallayarak dudaklarını gevşetti ve geniş bir sırıtış sergiledi. “Ben biraz daha buralarda takılmayı planlıyorum.”

Konsey üyeleri şaşkın bir şekilde baktılar. Masanın altında, her birinin hizasında kapıdaki muhafızları çağıran tuşlar vardı. Hepsi aynı anda anlaşmış gibi bastılar ama kapıdan giren çıkan olmadı. Alkar hafifçe güldü.

Sadece Xalialara karşı yüksek güvenlik ihtiyacı halinde kullanan velmora taşını, okyanusun derinliklerinden borularla taşımak üzere depoladıkları alanlardan birinden taşı çağırmak üzere parmak izlerini masa altındaki sensörlere okuttukları sırada Alkar bunun farkındaydı ama onlara kendilerini kurtaracak kadar zaman vermeyecekti. Ameth, sakin tuttuğu bir ses tonuyla “Bu halinin ve yaptıklarının yeterli bir açıklaması vardır umarım.” dedi. Alkar, “Hiç merak etmeyin, var elbette.” diyerek ellerini masadan çekti ve doğrularak bir adım geriledi. Alaylı bir neşeyle ellerini kavuşturduğu sırada avuçlarından tok bir ses çıktı. Gözlerini her birinde gezdirirken sırıtışı gittikçe genişliyordu.

Bugün için ant içmişti. Gün gelecek, Konsey’e ihtiyacı kalmayacak ve en başta Konsey’in kendisine yaptıklarının intikamını alacak ve ardından Zenith’i yönetenlerden biri olacaktı.

“Çünkü sizi öldüreceğim.”

**

“Ve ne acıdır ki, siyah ölüm illetinin bulaştığı Kraliçe’yi kendi talebiyle huzura eriştirme zorundalığımız hasıl olmuştur. Bunu bizzat halkı önünde yaşamak isteyişi, ne denli fedakâr ve cesur olduğunu halkına son kez kanıtlamaktadır. Biliyoruz ki halkımız, Kraliçe Eftel Amore’un, siyah ölümden halkını korumak için kendini feda edişini karşılıksız bırakmayacak ve minnetle Amore soyunun ardından yürüyecektir. Yeni Kral’ımız büyüyene denk Yüce Konsey’in ışığında geleceğe ilerleyecek...”

Eftel, Geral’ı öldürmesi ile yerini almış yeni elçinin elinden parşömen kâğıdını aldı. Elçi irkilerek Kraliçe’ye baktı. Kürsüye çıkmadan önce, iç odada metnin üstünden geçerek okuyordu, Konsey kusur sevmezdi. Şimdi ise karşısında metinde vefat edeceği bildirilen Kraliçe’yi görüyordu. İşin aslının, Kraliçe’nin infaz edilmek üzere olduğunu biliyordu. Elleri telaşla saygı belirtir gibi göğsünün altında birleşse de bir adım gerilerken başı kapıdan yana dönmüştü. O zaman omzu kapı pervazına yaslı Alkar’ı gördü. Yaslı olmayan kolunu hafifçe kaldırıp alaylı bir sırıtış eşliğinde selam verdi ve ne olduğunu anlamaya çalışan elçinin gözleri irileşti çünkü kapı muhafızlarının yer yer yanmış bedenleri yere serilmişti.

Konsey, Eftel’in idamıyla birlikte siyah ölümden, bir süredir gizlediklerini, siyah ölüm ilerledikçe yok olan mıntıkalara dair konuşmayı bile yasakları halklarına bahsetmeye karar kılmıştı. Böylelikle korkuyla dolan halka istediklerini yapmak daha kolay olacaktı.

Eftel, elçinin kolundan tuttuğu gibi sırtına doğru kıvırarak onu Alkar’a çevirdi ve ardından ittirdi. Elçi, soluk soluğa “Ne oluyor? Kraliçe’m!” diye bağırdığı sırada Alkar onu yakalamış, kollarının hapsine almıştı. Şu insanların bedenleri ne kadar da güçsüzdü? Ama zihinleri… Çoğu Xalia’nın aklının ermeyeceği türlü türlü oyunları çevirebiliyorlardı. Konsey’in de bedenlerini öldürmeden önce zihinlerini yenmeyi beklemesi gerekmişti. Yoksa her biri ölümlü et parçasıydılar, onları bugüne kadar hayatta tutan sahip olduklarıydı. Artık tüm bunlara Alkar sahipti.

Alkar, gözleri kürsüye çıkan Kraliçe’sini keyifle izlerken kolları arasına hapsettiği elçinin kulağına doğru eğildi ve fısıldadı. “Şimdi bana bebeğin yerini göstereceksin.”

Evlerindeki ekranlardan ve Amore başkentinde yaşayanların fiziki olarak geldiği saray bahçesinden, kürsüyü ve ekranları gören binaların çatılarındaki toplanma alanlarından infaz izlemek üzere kürsüye bakanlar elçiden önce Kraliçe’yi görmeleriyle dikkat kesildiler. Üstelik… Kraliçe alışık olduklarının aksine, kat kat etekli, parlak kumaşlı ve altın işlemeler ile değerli taşlarla bezenmiş bir kıyafet ve bir o kadar şatafatlı bir taç ile karşılarına çıkmamıştı. Üst gövdesine göğüs kısmı vücuda tam oturan pürüzsüz yüzeyli, derin zümrüt yeşili renkli zırhla kaplı bir üst giyinmişti. Zırhın çizgileri, vücudun kas yapısını takip eder gibi anatomik tasarlanmıştı. Omuzlarında katmanlı, keskin hatlı omuzluklar bulunuyordu. Kolları esnek ama dayanıklı görünümlü koyu renk bir kumaşla kaplıydı. Ön kol ve bileklerinde altın detaylı metal parçalar yer alıyordu. Bel kısmı kemer benzeri sert bir zırh parçasıyla vurgulanmıştı. Alt kısımda zırh, bacaklara doğru daralıyor ve hareket özgürlüğü sağlıyordu. Renk geçişleri yeşilden koyu tonlara doğru ilerliyordu. Eftel hep istediği gibi artık bir saray Kraliçe’si değil, savaş komutanı gibi görünüyordu ama bu halini görmesini isteyeceği kimse hayatta değildi. Hain amcası da dâhil.

Törenlerden alışık olduğu sahte açılışları es geçti. Sevgili halkımız, diye başlayıp Amore soyundan, kahramanlıklarından, halkın ne kadar da zenginlik ve refah içerisinde olduğundan, düşmanların saldırıp durduğundan ama halklarına zarar gelmesine asla izin vermediklerinden, Amorsus’un hep kazandığından ve hep de kazanacağından bahsetmek istedi. Hepsi palavraydı.

“Hepiniz bir infaz izlemek için buradasınız.” dediğinde geçen zaman içerisinde Eftel’e sadakatle bağlanmış muhafızlar çoktan görevlerine başlamış, aşağıdaki halkı ve sarayın etrafını sarmıştı. Konsey’e sadık muhafızlar ve ordu ise sadakatle bağlanmak zorunda kalacaklardı ama şimdilik şaşkınlardı. Konsey’in akıbetini idrak edemeden engel olmaya çalışanlar bedellerini canıyla ödüyor, temkinli yaklaşanlar ise sadece olanı biteni izliyorlardı.

“Ben size birden fazlasını izleteceğim.”

Eftel, bulunduğu yüksek konumda halkının küçük karıncalar gibi göründüğüne bir kez daha şahit oldu. Belki de iktidarları yanıltan buydu. Hepsi yukarıdan bakmaya alıştıkça, onları gerçekten nokta kadar küçük ve böcek kadar savunmasız görüyorlardı. Hiç yanlarına inip de gerçek yüzlerini görmediklerinden, zamanla bu görüntüye alışıyorlar, bu algıyla dolup taşıyorlardı. Böylelikle, halkı insan yerine koymayı bırakıyorlardı. Aç mıydılar? Ne önemi vardı, o noktalardan milyonlarca vardı, birkaçı açlıktan ölse ne önemi vardı? Mutsuzlar mıydı? Mızmızlanmayı bırakıp bir böcek gibi ezilmedikleri her an şükretmelilerdi. İktidarlar, böyle düşünüyor olmalıydı. Eftel’in ailesi de böyle düşünmüştü. Konsey ise bu düşünceyi bizzat doğurmuştu. Konseyler gelmiş, gitmişti ama bir şey değişmemişti. İnsanlar hep zulmetmişti. Üstelik, düzen nedir bilmeyen, büyüleri kontrolsüzce binaları devirip ağaçları uçuran Xalialar bile, birbirlerine insanlar kadar zulmedemezlerdi. En fazla öldürürlerdi. Oysa Amorsus tarafında Kraliyet, halkını değersizlikle, açlıkla, mutsuzlukla yaşamaya mahkûm etmişti.

Kürsünün olduğu Kraliyet terasının iki yanında ışıklar, kademeli bir sesle yükselerek açıldı. Böylelikle, halk bedenleri gördü. Kraliçe’nin iki yanından uzanan geniş saray boyunca şatafatlı ışıklandırmaların altındaki korkuluklu çıkıntılardan sarkan Konsey’in bedenlerini… Eftel, yine de amcasının ölüsüne bakmak istemeyerek gözlerini ekranlara çevirdi ve halkına tepelerinden değil, ekranlardan baktı. Böylelikle yakın çekim alan kameralardan yansıyan yüzlerini gördü. Başta şaşkın nidalar yükseldi ama ardından sessizlik hâkim oldu. Bu gördükleri görüntüyü bile hızlıca hazmetmişlerdi. Bir çift insan gözünün şahit olabileceği acı ve dehşetin, ucu bucağı yoktu. Bu insanlar da nicelerine şahit olmuşlardı.

Ve insan, alışırdı. En çok da boyun eğmeye, haksızlığa susmaya ve açlığa alışmıştı. Xalialarla farklarından biri de buydu. Xalialar yok olmak pahasına başkaldırmayı sürdürürdü. Bir arada yaşamamalarına neden olurdu ama omurgaları eğilip bükülmezdi. İnsanlar ise bir arada sevgiyle ve aile bilinciyle yaşamayı bilirdi ama birlikten güç doğacağını bilmezler, ‘iktidar’ denilen bir avuç insana boyun eğerlerdi. İnsanların ve Xaliaların birbirlerinden öğreneceği çok şey varken, iki ayrı yarım kürede birbirlerine düşman bir şekilde yaşamışlardı. Ne büyük talihsizlikti…

“Ben, komutanınız Eftel Amore, huzurunuzda yemin ediyorum ki sizi acılarınızdan kurtaracağım.” diye ant içti Eftel. Onları bu gezegenin acımasızlığından kurtaracaktı. Bunun için, bu gezegenden kurtulması gerekse bile.

**

“Bir yolu var.”

Eftel, kucağındaki bebeğine sımsıkı sarılmış halde olsa da bacaklarının güçsüzlükle devrildiği yerde, sırtını bir duvara düşeyazarak yaslamıştı. Şoka uğramış, kan çanağı gözleri Alkar’a döndü. Alkar dudağını yaladıktan sonra çenesinin ucuyla bebeği gösterdi.

“Onu geri getirmenin bir yolu var.”

Alkar, bebeği kurtarmaya yetişemediklerini iddia etmişti. Alkar’ın dediğine göre, sonunun geleceğini gören Konsey, beraberinde bebeğin de ölümünü sağlamıştı. Aslolan, Alkar bebeğe huzurlu bir uykuya dalmasını sağlayan ve bir süreliğine nefesini ve nabzını durduran ama büyüyle hayatta tutmaya devam eden tesirli bir iksir içirmişti. Alkar gezegende, Gölge Karanir, Veyla Karanir ve Konsey üyelerinden sonra en çok canlı öldüren kişi olmasına karşın, bebeklere ve hatta yetişkinliğe erişememiş çocuklara zarar vermezdi. Ona, Konsey onun hayatını mahvederken hissettiği savunmasızlığı ve çaresizliği hatırlatırdı çocuklar. Bu sebeple bebeği zaten öldüremeyecek olsa da, öldürmemesi de gerekiyordu. Bebeğin, siyah ölüm topraklarında, Karanlık’ın lanetli töreniyle kurban edilmesi gerekiyordu. Böylelikle Karanlık’ın ölüm halkından biri olarak geri dönebilecekti. Alkar, Konsey’in aksine Eftel’in hayatta kalmasını istemişti çünkü Konsey’in niyeti insan kurbanı, taht sahibi küçük Kralları büyüyene kadar bizzat, büyüdükten sonra da onun aracılığıyla yönetmek isterken, Alkar bizzat Kraliçe’nin Kral’ı olarak yönetmek istiyordu. Siyah Ölüm Kraliçe’si, Veyla Karanir’di. Gölge Karanir ya onun Kral’ı olacak ya da ölecekti. İnsan tarafı olan Amorsus’u yönetenler ise Veyla için yönetecekti. Alkar Veyla kadar iktidar sahibi olmak istese de, şimdilik bunun için yapabileceği bir şey yoktu. Ölüm tarafına geçerse uğursuz kelebek, yenilemeyecek bir güçtü. Yaşam tarafında ise, ölümü, Alkarları yenebilecek bir güçtü. Alkar’ın şimdilik yapabileceği tek şey, Karanlık’ın istediği gibi Veyla’nın ölüm tarafına geçmesi için siyah ölüme yardım etmekti. Plan zaten hazırdı.

Siyah ölümün şimdilik temas edemediği kutsal doğal yerleri de dâhil, tüm gezegeni kaplaması için buna engel olabilecek güçlerin ortadan kalkması ve Doğa’nın laneti baş gösterirken gezegende taht hakkı iki ırkın da Karanlık’a kurban vermesi gerekiyordu. Veyla ve Gölge’nin ruh evliliği tamamlandığında ve Karanlık tarafa geçtiklerinde siyah ölüme engel olabilecek bir güç kalmayacaktı. Bebekleri de, Xaliaların Karanlık’a vereceği kurbanı olacaktı. Eftel’in bebeği ise, insanların kurbanıydı. Böylelikle siyah ölüm kutsal doğa yerlerini de sarabilecek, gezegende yaşayan toprak kalmayacaktı.

Eftel, mahvolmuşluktan donuk gözlerle Alkar’a bakarken ne dese inanacağını ikisi de biliyordu. İlmek ilmek işlemişti Alkar onu. Şimdi tüm ipleri Alkar’ın parmaklarında olan bir kuklaydı. “Bebeğinin geri gelmesini istiyor musun? Tüm bu halkın acısının, açlığının bitmesini, insanların da Azritler gibi sonsuza kadar yaşamasını istiyor musun? Böylelikle bir daha hiçbir zaman sevdiklerini kaybetmeyeceksin. Laboratuvarlarda, siyah ölümle savaşmamamız gerektiğini anladım. Onları yenmenin bir yolu yok, denersek öleceğiz. Siyah ölüm hepimize kucak açıyor, bu acımasız gezegeni tek bir renge boyuyor. Hepimiz bir olacağız ve sonsuza kadar yaşayacağız. Konsey güç için Karanlık’la işbirliği yapıyordu, halkını kurban ediyordu ama biz, halkın iyiliği için, gezegen için yapacağız. Zenith’i kurtarmamalıyız, yok oluşa yardımcı olmalıyız. Böylelikle kötülük de yok olacak ve herkesin acısı son bulacak. İyilik, kötülük, diye kavramlar kalmayacak, sadece Karanlık olacak. İnsanların ve Xaliaların arasındaki farklar sona erecek, hepimiz benzer görüneceğiz ve aynı güç altında varlığımızı sürdüreceğiz. Yeniden başlayacağız. Yoksa bebeğin gibi biz de öleceğiz. Ölmemi istiyor musun?”

Eftel yavaşça başını iki yana salladı ve burnunu çekti. Alkar gülümseyerek Eftel’in yanağını sevdi ve diğer eliyle cebinden çıkarttığı cam şişeyi açıp Eftel’in dudaklarına götürdü. Eftel tesirli iksiri yudumlamaya başladığı gibi huzur bularak gözlerini kapattı ve yutkundu. Alkar bitmiş şişeyi yanlarında yere attı ve zeminde yuvarlanan şişenin tok gürültüsü kulakları doldururken kadının dudaklarına eğilip yavaşça öptü. “Bana güveniyor musun? Bizim için doğru yolu seçeceğime?”

Gözlerini açmadan “Her zaman.” diye fısıldadı Eftel. “O zaman güven bana Kraliçe’m. Bu gezegeni kurtarabilmek için tek yol, yok oluşa hizmet etmek. Bunu Veyla ve Gölge de anlayacak.”

Eftel, uykuya dalmak üzereyken “Zenith’i eğer yapabiliyorsa Gölge Kral ve Uğursuz Kelebek kurtarsın.” dedikten sonra uzun zamandır yaşadığı eziyete rağmen huzurla gülümsedi. “Ben yok etmek istiyorum.”

**

VEYLA – NİX –

Veyla’nın eli, boynundaki kolyenin ucunda gezinirken duygu dolu yaşlı gözleri Gölge’deydi. Konsey’in sadece bu kolyeyi elinden almasına müsaade etmemişti. Duygularını almışlar, yaşama hevesini koparıp atmışlar, ona ne eziyetler etmişlerdi ama bu kolyeyi de ondan almak istediklerinde ilk büyü patlamasını yaşamıştı. Her sıkıştığında, boğulduğunda eli bu kolyeye gitmişti. Kâbus görürken ve nefes nefese uyandığında dahi kolyesine sığınırdı. Nixsus’a ilk geldiği zamanlarda, gördüğü bir kâbusa Gölge de şahit olmuştu. İlk defa o zaman, uyandığında kolyesine değil, Gölge’ye sığınmıştı. Üstelik birbirlerinden nefret ettikleri sıralarda… Veyla içten içe Gölge’ye hep güvenmişti. Aynı sebeple, kolyesini ondan alıp kendisine halk önünde diz çöker ve yemin ederse geri vereceğini söylediğinde inanmıştı. Gölge’nin onu kandırdığını gördüğünde ise yığıldığı yerde kolyesini kaybetmesinin acısı bir kenara, güven kırıklığı yaşamıştı. Takip eden günler, aylarda, kendisine Gölge’ye güvenmemesi gerektiğini dayattığı her seferinde, günün sonunda yine bu adama güvenmişti bedeni gibi ruhu da. Dokunuşlarından rahatsız olmamış, ‘baş düşmanım’ dese dahi zaafını en çok onunla yaşamıştı. Git gide onu daha da seksene benzetmişti. Bazen Seksen’e benzettiği için sevmiş, bazen de sırf bu kadar çok sevdiği için seksene benzetmişti. Sonra ise Seksen’i dahi unutup peşine düşmeyeceği, gökyüzünün altında olmasına rağmen yıldızlarda sekseni aramak yerine Gölge’yi izleyeceği kadar sevmişti bu adamı. Seksen’den bağımsız, Seksen’den bile daha çok. Şimdi ise, tüm bunların sebebini anlayabiliyordu. Kurtuluş, onların doğru zamanda birbirlerini hatırlamaları ve ruh bağıyla kavuşmalarındaydı. Veyla’nın bedeni de, ruhu da zihnine hatırlatmak için çığlıklarla çırpınmıştı. Veyla hatırlamadan ama yine de sevmişti Gölge’yi. Sadece çocukluklarını hatırlıyordu şimdi ama Zvarna’ya gittiklerinde çok daha fazlasını hatırlayacaktı. Söylendiğine göre, onlar defalarca kez birbirlerini hatırlayıp yine unutmuşlardı. Konsey, bir kukla gibi oynamıştı onlarla ve belli ki yan yana kaldıkları her seferinde birbirlerini yine sevmişlerdi. Siyah ölüm, kıyamet getirebilecek kadar güç kazanana kadar onları ayrı tutmuşlardı böylece. Hem de, birbirlerinden nefret etmeleri için bir sürü sahte anı ve sebep vererek. Birbirlerini son kez, bu sefer kıyamete hizmet etmek için sevmek üzere tekrar bir araya getirmişlerdi. Nefretleri ve aksi yönde sebepleri dolayısıyla birbirlerine teslim olmaları zaman almıştı. Veyla ve Gölge’nin gerçekleri algılayamadan ruh evliliği ile bağlanmalarını ve kıyametin karşısında durabilecek yolları keşfedemeden, ölümün tarafına geçmelerini istemişlerdi. Ne var ki, Gölge Veyla’dan habersiz, Veyla da şimdi Gölge’den habersiz bir şekilde anlamıştı. Gölge, Seksen Bir’in ölü bir Xalia’ymışcasına, üstelik ona güç veren ‘obisdyen’ taşına dönüşerek doğaya döndüğünü gördüğünde, Veyla’nın Seksen Bir olduğuna dair inancını kaybetmişti. Veyla, geçmişi hatırlamaz, insan görünümlü bir melezken nasıl göründüğünü bile bilmezdi ama o yansımanın kendisine ait olduğunu, o an hatırlamış, hatırlamak bir kenara görmüştü de. Küçüklüğünü gösteren yansıma Veyla’yla bir hareket etmiş, şimdi dövmeyle süslü yaraları aynı yerlerden sızlamıştı. Veyla Seksen Bir’di, Gölge’nin Seksen Bir’iydi. Ona büyüsünü veren bir Gayzer’de, bedeniyle ruhu ikiye ayrılmıştı. İnsanlığı ölmüş, bir obsidyene dönüşerek Gölge’ye güç vermek üzere dönmüştü. Yetmezmişçesine Gölge’ye verdiği güç, kendi zaafına dönüşmüş, obsidyen onu öldürebilecek iki şeyden biri olmuştu. Aşk uğruna ölmek gibiydi. Aşkını kurtarırken, kendini kaybetmek... Gölge’ye güç vermesine neden olduğu taşın, kendisini güçsüz bırakması, tam da böyleydi. Veyla da bir gün gerekirse, Gölge için ölürdü.

Gölge Trumpkin’den beridir, Veyla’ya baktıkça Seksen Bir’i görüyordu. Aslında, Trumpkin’den önce de defalarca kez görmüş, benzetmişti ama Trumpkin’den sonra gerçeği bilerek görmüştü. Veyla bazı garip bulduğu anlara, şimdi anlam verebiliyordu. Hem, kendisi olduğunu bilmeden kıskandığı o kadını anlatırken, hem de kendisine bakarken nasıl gözlerinin aynı şekilde aşk dolu olabildiğini anlamamıştı, şimdi anlıyordu. Gölge zaten aşkla baktığı kadını anlatıyordu. Şimdi ise, Seksen Bir’in öldüğünü düşünüyordu ama yine de Veyla’ya bakışı değişmemişti. Veyla Seksen bir olsa da, olmasa da kadına âşıktı ama hayal kırıklığına uğramış hissediyordu. Veyla’nın Seksen Bir olması çoğu soruyu cevaplıyordu, şimdi cevapsız kalmıştı. Üstelik Seksen Bir’i tekrar kaybetmiş gibi hissediyordu. Veyla ise, Zvarna’ya dair bir görü gördüğü anda büyüsüyle avucuna varan taşın, ait olduğu toprağı araştıran Terralardan sabırla cevap bekliyordu. Zvarna bulunmak üzereydi ve içi içine sığmayan bu hali yakında huzura erecekti. İçi Gölge’ye, ‘Seksen!’ diye bağırmak için yanıp tutuşuyordu ama öngörüldüğü gibi, Zvarna’da kavuşacaklardı. Üstelik nasıl kavuşacaklarını Veyla da gözleriyle izlemişti, içi rahattı. Sadece… Neden başta kavga eder ve birbirlerini kaybetmiş gibi bir halde olduklarını anlayamamıştı. Yine ne sorun çıkacaktı? Baş Terra, Veyla’nın yine de ihanet edeceğinden bahsetmişti, bununla ilgili olabilir miydi? Veyla zaten Zvarna’da geçmiş ihanetlerini de itiraf edecekti, Veyla etmese her şeyi onlara hatırlatan Zvarna Gölge’ye gösterirdi. Veyla şimdiye kadar defalarca kez ihaneti kabul ederdi ama öngörülen her şey onu Zvarna’ya kadar susturuyordu. Gölge’ye itiraf etmese de elbette ki uzun süredir Konsey’in kuklalığını yapmıyordu, Andri’den de kurtulmuştu.

“Seni suçlamadığımı biliyorsun, değil mi?”

Gölge’nin gözleri endişeyle Veyla’da geziniyorlardı. Bunu defalarca kez daha söylemişti ama Veyla’nın ağzını bıçak açmıyordu. Sadece buruk bir şekilde gülümsüyor, yaşlı gözlerini onay verir gibi kapatıp açıyordu. Seksen Bir öldüyse, Gölge’nin zihnindeki, Veyla’nın Seksen Bir’in ölümüne sebep olduğu anının, sahte olmayabileceği anlamına geliyordu ve kadının bu duygu dolu halini, bu sebeple kendisini suçladığına yoruyordu. Ya da ‘Sensin sanmıştım’ cümlesinin hissettikleri altında kalmış da olabilirdi. Gölge de duygu yoğunluğuyla sarf etmişti o cümleyi. Veyla sanmıştı. Veyla olsun istemişti. Bu tüm yapbozu tamamlar, tüm kırıkları yeşertirdi. Yanı sıra, aksi Trumpkin ağacının gerçeği yansıtmadığı sonucuna çıkıyordu. Eğer öyleyse, yaşam ve ölüm olarak ikiye ayrılan Doğa’nın yaşam tarafına da sızmıştı ölüm. Doğa’yı da, haliyle Gölgeleri de yanıltabiliyordu. Eğer böyleyse, ölüme karşı ne şansları kalırdı ki?

“Suskunluğun şimşeklerimi kaybetmişim gibi hissettiriyor. Ne olur cevap ver bana.” dedi, kadının yanaklarını avuçlayıp yüzüne doğru eğilirken. Gözleri yavaşça kadının gözlerinde geziniyordu. “Hadi güzelim.”

Doğa suyu mezarlığından beridir, kadının ağzını bıçak açmıyor, iç çeke çeke sarılıyor ya da bakıyordu. Çoğunlukla sessiz ağlıyor, arada duygu yoğunluğuyla hıçkırıyordu ve Gölge, çaresiz kalmıştı. Seksen Bir’in yasını tutar gibi hissediyordu kalbi ama Veyla’nın bu karmaşık halini ve ağladığını görmek, her nasılsa tezat bir şekilde parlayarak baksa da gözlerinden yaşlar akmasına karşı çare bulmaya çalışıyordu. Veyla’yı iyi ederse, zaten kendisi de iyi hissedecekti. O yüzden her zamanki gibi, önce Veyla’yla ilgileniyordu.

Veyla burnunu çekti ve yeniden burukça gülümsedi. Dudaklarını Doğa kadar kendisi de mühürlüyordu. Şimdi buracıkta onunla kavuşmak, Zvarna’yı beklemediği için engel olamayacakları kıyamet gelip de onları bulana kadar sadece adamla sarılmak, uzun uzun konuşmak, geçmişten bahsetmek istiyordu. Kalbi tek bir adamı tekrar, tekrar sevmişti. Her unuttuğunda hatırlamış, her kaybettiğinde geri kazanmıştı.

“Seni seviyorum.” diyebildi sadece. Oysa ne çok söylemek istediği vardı. Yine de bu an da mucize gibiydi. Önceden de ‘seni seviyorum’ diyemez, hatta nefretine sığınırdı. Artık mucizelere inanıyordu. Çünkü o mucizeleri yaşıyordu. Mucize karşısında, okyanus gözlerle bakıyordu. “Zvarna’da birbirimizi hatırlamamız için sabırsızım.”

Gölge de hafifçe gülümsedi. Kadın buruk da olsa mutluluk içerisindeydi, görebiliyordu. Burukluğu, Gölge’nin ‘Seksen Bir’ yasından kaynaklı olmalıydı, mutluluğu ise sonunda Zvarna’ya ulaşabilecek olmalarından. Kadını uzun bir nefes eşliğinde öptü ve geriye çekilip alınlarını birbirine yasladı.

“Ben seni daha çok seviyorum.”

Veyla, adamın beline olabildiğince kollarını dolarken bundan o kadar da emin olmaması gerektiğini, kalbinde Gölge’ye karşı hissettiği sevginin büyüklüğünü adamın hayal bile edemeyeceğini söylemek isterken kapıda Valdris göründü. Terralardan haber gelmiş olabileceğinin heyecanıyla sarmaş dolaş Valdris’e döndüler. Valdris şaşkın bir şekilde “Konsey devrilmiş. Yaşayan tek bir üye bile kalmamış.” dediğinde Zvarna’nın yerini duymayı bekleyen güleç suratlarında yüz ifadeleri yavaşça silindi. Gözleri birbirlerine dönerken kolları gevşedi ama temasları son bulmadı ve ardından tekrar Valdris’e baktılar. Valdris de o sıra onlara yakınlaşıyordu.

Ancak birkaç saniye sonra solur gibi “Nasıl?” diye sorabildi Veyla. İkisi de kıyametten kurtulduklarında Konsey’den de kurtulacaklarını düşünüyordu ama Konsey’den kıyametten bile önce kurtulmalarını beklemiyorlardı. İçlerinde, her birini bizzat öldürmek istemenin getirdiği hayal kırıklığı ama yine de omuzlarından kalkan yükün hafifliği vardı. Yanı sıra, bazı cevapların da Konsey’le birlikte yok olduğundan endişelilerdi. Veyla’nın babası Drithar’ı bulmalılardı, Zvarna’nın ardından. Böylelikle belki de annelerine ulaşırlardı. Konsey’in bildiği çoğu şeyi, Drithar da biliyor olmalıydı. Gölge’nin annesi zaten aylar öncesinde Karam’daydı, Gölge de tam olarak oradayken… Şimdi ise neredeydi, bir Drithar bilirdi ama Drithar’ın nerede olduğu da ayrı bir soruydu. Esvedler kol gezerken hâlâ Karam’da mıydı, yoksa o da Esvedlerden birine mi dönüşmüştü?

“Kraliçe Eftel, devirmiş.”

Gölge, Amorsus tarafından gelen kürsü ve tören görüntülerinde gördüğü Eftel denilen kadının böyle bir şeyi başarabileceğine inanamadığı için şaşırdı ama belli ki göründüğünden daha tehlikeliydi. Hem de her savaş, içten daha kolay kazanılırdı. Yine de, “Tek başına yapabileceği bir iş değil.” diye tahminde bulundu. Gölge’ye hak verdiler ve bir süre hazmetmek için sessiz kaldılar. Keşke sebep olanlar yok olduğunda, yaşattıkları acılar da beraberinde gitseydi ama öyle değildi. “Ulak yolla. Konsey’i devirdiyse, onlar gibi değildir. İşbirliğine yanaşabilir. Ayrıca bize Veyla’nın taşını da verebilir. Eğer vermezse, saldıracağımızı bildir. O teşkilatlanamadan, Konsey’in güvenlik yollarını çözemeden saldırırsak, işe yarayabilir.”

Veyla, “Silahlarında Xaliaları güçsüz bırakan bir şey olduğunu biliyoruz. Saldırmak sonuç vermeyebilir ve bizi de yıpratabilir.” dediğinde Gölge hak verir gibi başını sallasa da “O taş için başka çaremiz yok.” dedi. Veyla’nın potansiyel gücüne kavuşması gerekiyordu. Şimdiki haliyle ve Gölge’yle ruh evliliği tamamlanmadan bile ölümü yaşatabiliyordu, o taşla ve gücü Gölge’yle birleştiğinde, kurtuluşu getirecekti. Yanı sıra, Esved parçası Gölgeleri öldürebiliyorsa, güçleri birleştiğinde o taş ve obsidyenin birleşimi ile yapılmış bir silah da, Esvedleri öldürebilirdi. Veyla ve Gölge büyüsüyle saldırırken, savaşçılar da bu silahlarla saldırırdı.

Düşünceli gözler birbirlerinde gezinirken Valdris elini kulağındaki iletişim cihazına doğru götürürken gözleri kısıldı ve kaşları hafifçe çatıldı. Veyla ve Gölge baş başa zaman geçirdiği ve önemli bir şey olduğunda Valdris haber vereceği için iletişim cihazına veya saatlerine bağlı değillerdi. Valdris, sonuna kadar dinledikten sonra elini iletişim cihazından çekip gözlerini Veylalarda gezdirdi. “Kraliçe Eftel umarım işbirliğine yanaşır yoksa gerçekten kıyametin ortasında bir de insanlarla savaşmak zorunda kalacağız.”

Gölge anlarken Veyla da şüphelenmişti ama aksini umarak “Neden?” diye sordu. Gölge dilini kemirerek gözlerini okyanusu gösteren camlara çevirdi ve okyanusun diğer tarafındaki Amorsus, şimdi gözle görülemeyecek kadar uzaktayken iç çekti. Valdris’ten önce cevapladı, Veyla’yı. “Çünkü Zvarna Amorsus’taymış, öyle değil mi?” dedikten sonra gözlerini okyanustan alıp Valdris’e çevirdi.

Amorsus tarafında büyülü doğal taş da, kutsal doğa yeri de bulunmadığını sanırlardı, doğal bir yerin bile kalıp kalmadığı şüpheliydi ama eğer Veyla’nın büyülü taşı Amorsus tarafındaysa, bu kutsal Doğa yerinin de olabileceği anlamına geliyordu. Ve eğer Zvarna Amorsus tarafındaysa, bu niye şu ana kadar bulamadıklarını açıklardı.

Valdris iç çekti. “Tam olarak öyleymiş.”

Valdris, Amorsus Kraliçe’sine ulak yollamak üzere harekete geçerken Veyla ve Gölge de sarmaş dolaş okyanusu, göremeseler de Amorsus tarafını izlediler. Çocuklukları orada ve hatta birlikte geçmişti ve şimdi yine kavuşmak için Amorsus’a döneceklerdi. Konsey’in devrilmesi tam da bu noktada Zvarna’ya gitmelerini kolaylaştırır mıydı yoksa yeni gelen, henüz gideni aratarak daha büyük sorunlar mı yaratırdı, çok yakında göreceklerdi.

**

Valdris ve Erya koruyucu kıyafetleri içerisindeyken kollarını birbirine sarmışlardı. Valdris bir süreden beridir planladığı, eğer kıyamet kopacaksa, yaşam bitmeden bunu yapmak istediği üzere, Erya’ya evlenme teklifinde bulunacaktı. Nixsus şehri, bunca karanlığın ortasında kutlamaya değer bir an yaşayacaktı. Valdris ve Erya, daha kaç nefesleri kaldığını bile umursamadan, nefesleri bitene kadar birbirlerini sevmeye söz vereceklerdi. Kral ve Kraliçeleri ise el ele ve mutlulukla izleyecekti. Onlar da bu yollardan geçmişlerdi ve hatta ruh evliliği sürecindelerdi.

Veyla, neredeyse Gölge’ye ‘Seksen’ diye bağırmak istediği kadar, bu sürprizden Erya’ya bahsetmek istemiş, içi içine sığmamıştı ama direnmişti. Böylelikle Erya, anı tüm şaşkın mutluluğuyla yaşayabilecekti. Ulak gönderilen Amorsus tarafından cevap dönmesini beklerlerken, bu düğüne odaklanabilirlerdi fakat apar topar Nixsus’tan ayrılmaları gerekmişti. Evlilik teklifi geceye ertelenmişti çünkü durmaksızın, hâlâ yaşayan topraklarda fiziken ve Esvedler düşürmeden önce ölü topraklarda dronelarla Yıldat’ı arayanlardan haber gelmişti. Yıldat, Kutsal Doğa yerlerinden olan Aurora Diyarı’nda görülmüştü. Aurora Diyarı, hipnoz edici rengârenk ışımalara sahipti. Gökyüzüne ve gökyüzünün yansıdığı göle bakarken ne kadar zaman geçtiği unutulurdu. Işımalar, canlı ve cansız her şeyi renklendirirdi. Bazı görüntüler yanıltıcı olabilirdi ama hissettirdiği hayranlık, hakikiydi. Üstelik o Diyar’da, olduğundan güzel görünmeyen tek bir canlı bile yoktu. Her türlü Luna ve Xalia, vücutlarına yansıyan renklerle hayran olunası görünürdü.

Henüz yaşayan topraklarda bir kutsal Doğa yeri oluşu, siyah ölüm atılsa bile etraflarını sarmaktan ötesini yapamayacağı için Valdris, Erya ve Thal da gelmişti. Gölge’nin, vücuduna azurit bıçağı saplayıp Nixsus’a dönene kadar baygın kalmasına dair yaptığı plandan farklı olarak, Eryalar konuşarak Yıldat’ı ikna etmek istiyorlardı.

Şimdi voltriderlardan inmiş, henüz yaklaşmadıkları göle ve göl gibi her yanı büyülü renklerle süsleyen gökyüzüne bakarlarken aralarında sessizlik hâkim olmuştu. Öyle ki, bir an ne için geldiklerini bile unutmuşlardı. Veyla, hayran kalan gözlerini Gölge’ye çevirdi ve Gölge’nin gülümseyerek onu izlediğini gördü. Karşısında efsunlu bir görüntü varken, Gölge kendi efsununa bakıyordu. Kanıtı da, Veyla’nın omzundaki büyülü izdeydi.

Veyla mutlu bir tebessümle “Efsunlu bir manzarayı kaçırıyorsun.” dedi ama Gölge’nin buna ikna olması mümkün değildi. “Benim gözlerim çoktan efsunlandı. Başka güzelliklere körüm.”

Ah, bu cümleleri ‘Seksen Bir’ olduğunu bilmeden kuruyordu bir de… Hatta, ‘Seksen Bir’i öldürmüş olabileceğini düşünmesine rağmen…

Veyla’nın gülümseyişi genişledi ve başını adamın göğsüne yaslarken derin bir nefes alıp verdi bu huzurlu andan. Gözleri gökyüzünü süsleyen büyülü auroralardayken kalbi çoktan her rengi tatmıştı, sarmaş dolaş olduğu adam sayesinde. Üstelik hiçbir rengin olmadığı ölüm laboratuvarlarında bile, Seksen ona gökkuşağı bahşetmişti.

Bir eli, kolyesinin ucuna gitti. Gölge yanında olmadıkça kolyesinin ucunu açıp gül yaprağına bakar olmuştu. Başparmağı yaprağı okşarken şu an gibi gülümserdi. Gölge’nin tüm gülleri, her zaman Veyla’nın olmuştu. Her öldürdüğüne gül bırakmış, ölüm de onu sevdiğine, Veyla’ya götürsün istemişti. Veyla ise Gölge’nin güllerini yaşarken almıştı. Gölge her gün, yeni bir siyah gül veriyordu ona. İlk verdiği gül ise kolyesinin ucundaydı.

Bir süre sarmaş dolaş kaldılar. Auroraların hipnoz edici güzelliğinden, diğerleri kadar etkilenmeyen Gölge, “Oyalanmayalım.” diye uyardı ve sarılan kolları esnese de teması kesmeyip el ele tutuştular. Ardından, savaşçılarla çevreledikleri alanı taramak üzere hareketlendiler. Dronelar uçarken yaşam belirtisi arayan cihazlarla birlikte savaşçılar da hareketlendiler. Etrafta birçok Luna vardı, sadece kalp atışları ya da vücut sıcaklığıyla tespit etmek mümkün değildi.

Gölge, sabırsız bir beklentiye sahipti. Bir an önce Yıldat’ı bulmak, önce hırpalamak ama ardından sımsıkı sarılmak istiyordu. Birbirlerine söz verdikleri gibi, bir gece boyunca calin içerek sabahlamak, konuşmak ve onlara yararı dokunmayacak kızgınlıklardan kurtulup sadece ‘abi, kardeş’ olabilmek…

Veyla başta Gölge, ardından da Yıldat’a değer verdiği için onu sağ salim bulmak üzere heyecanla alanı tararken Valdrisler de sorun çıkartıp duran dostlarını özlemişlerdi. Üstelik artık Ash de yoktu… Gölge’nin savaşçıları yaşayan topraklarda, cezalandırmak için Ash’in de peşindeydi ama siyah ölüm ile işbirliği yaptığına bakılırsa yaşayan değil, ölü topraklardaydı. İhanetine rağmen Ash’e duydukları sevgiden kurtulmak o kadar da kolay değildi. Yıldat’ı da kaybederlerse henüz kıyamet Zenith’i ele geçirmeden, iki kayıp vermiş olacaklardı. Üstelik siyah ölümün yakaladığı herkes, savaş günü geldiğinde Karanlık’ın askerleri olarak Gölgelerin karşısına çıkacaktı. Gölge o savaşta onlardan biri olmuş kardeşiyle karşılaşmak istemezdi. Yıldat her ne biliyorsa, Trumpkin ağacı ona her ne söylediyse Gölge’ye Valdris aracılığıyla bir daha karşılaşacaklarını iletmişti. Gölge, artık Seksen Bir’in öldüğünü düşündüğü için Trumpkin ağacına da güvenmiyordu ve Yıldat’ın da kandırıldığını düşünüyordu. Kardeşini bulmalı ve bu yanlıştan geri çevirmeliydi.

Gölge’nin, Veyla’nın elini tutan eli gibi tüm vücudu kasılırken “Gördüm.” diye soludu. Veyla yükselen nabzı eşliğinde uzaklara doğru bakan Gölge’yle, baktığı yön arasında bakışlarını gezdirdi. Azrit gözleri yoktu, büyülü auroraların saçtığı ışık ve parıltılar da görüşünü bozuyordu, bu yüzden Gölge’nin gördüğünü göremedi.

Gölge daha güçlü bir sesle “Gördüm.” diye tekrar etti ve diğer eliyle de Veyla’nın yanağını kavrayıp gözleri hâlâ aynı noktayken kadının alnından öptü. “Burada bekle sevgilim, hemen döneceğim,” dedi ve heyecanla harmanlanmış bir sabırsızlıkla hareketlenmeden önce parlayan gözler eşliğinde gülümsemişti. “Kardeşimle birlikte.”

Veyla, Gölge’nin ellerinden tutup eşlik etmek istediğini söyleyemeden o tanıdık uğultu ve saçlarını uçuran rüzgârla, Gölge’nin ardında kalmıştı. Gölge Azrit hızıyla gözden uzaklaşırken Veyla da tedirgin olsa da bir gülümseme eşliğinde baktı ardından. Eğer Aurora Diyarı gözlerini yanıltmadıysa, iki kardeş kavuşmak üzereydi.

Veyla, bir savaşçı grubunun komutasını üstlenerek arayış içerisinde olan Valdris’e doğru yöneldi. Thal ve Erya da kendi gruplarını yönetiyorlardı. Drone görüntülerini inceler halde ilerleyen Valdris’in koluna girdi ve Valdris başını kaldırıp Kraliçe’sine bakarken ona “Sanırım Gölge, Yıldat’ı gördü.” diye haber verdi umutlu bir neşeyle. Valdris kaşlarını kaldırıp “Gerçekten mi?” diye sordu heyecanla ve ardından Dronelarla oluşturulmuş alan haritasını açtı cihazda. Veyla, Gölge’nin ilerlediği yönü gösterdiğinde Valdris de savaşçılara o bölgede yoğunlaşmalarını emretti. Alanı çevreleyen savaşçılar yerlerinden ayrılmayacaktı, Yıldat’ın alandan çıkması ihtimaline ya da etraftan gelecek olası tehlikelere karşı güvenlik amaçlıydı.

Valdris Drone görüntüleri arasında Gölge’yi ararken Azrit hızı işleri zorlaştırıyordu. En sonunda, savaşçılardan haber beklemekte karar kıldı. “Düğünümüzü kaçırmayacağına sevindim şerefsiz piç kurusu.” dedi olduğu tahmin edilen yöne doğru bakarken. Yıldat’ın yüzüne bakarak da söyleyebilirdi, Yıldat da muhtemelen bu hakaretle övünürdü.

“Şş…” dedi Veyla gülerek, Valdris’i kayaların ardına doğru çekerken. Erya pek de uzakta sayılmazdı. Valdris de heyecanlı bir şekilde nefes alıp “Yoksa duydu mu?” diye sorduğunda Veyla kafasını kayadan uzatıp Erya’ya doğru baktı ve “Yok.” diyerek rahatlattı Valdris’in içini. Erya oldukları tarafa bile bakmıyordu ve Azrit kulakları olmadıkça duyamayacağı kadar uzaktaydı. Sonra tekrar kayanın ardına gizlendi ve “Yüzük yanında mı?” diye sordu. Hazır Erya görmüyorken, duymuyorken yüzüğü görmek istemişti.

Valdris heyecanın beceriksizleştirdiği hareketlerle iç cebinden yüzük kutusunu çıkardı ve açarak Veyla’ya uzattı. Veyla henüz eline almadan bile hayran kaldığı yüzüğün detaylarında gözlerini gezdiriyordu. Valdris sanki, Doğa’yı bir yüzük kadar küçültebilmeyi başarmıştı. Dal, çiçek motifleri, yüzüğün halkasından dolanıyor, Doğa’nın renklerinde parıltılı taşlar süslüyordu. Veyla gülümseyerek yüzüğü eline aldığı gibi gülümsemesi silinirken başı geriye doğru düştü ve gözleri büyüyle ışıldayarak gökyüzüne bakarken dizlerinin bağı çözüldü. Valdris de gülümsemesinden hızlıca kurtulup endişeyle Veyla’yı yakaladı.

Veyla, daha öncesinde gördüğü görünün içine tekrar düşerken aynı sesi duydu. Valdris “Niye?” diye soruyordu ama görünmüyordu. Karanlık yine Veyla’yı boğuyordu, elleri dumanları dağıtmak istese de bir işe yaramıyordu. Valdris tekrar “Niye?” diye sordu. “Veyla, niye?”

Veyla, boğulmuş hislerle Valdris’i ararken çığlık çığlığa düştü. Düştüğü yerde Gölge’yi gördü. Zvarna’ya dair gördüğü görüde yan taraflarından izlediği geleceği, bu sefer yaşadığı an gibi görüyordu. Gölge karşısında, denizin içinde, şekilsiz bir şekilde yükselen ışıltılı yapının yanındaydı. Nefes nefese Veyla’ya bakarken Veyla yaklaştıkça gözleri daha da parlıyor, hüznü siliniyordu. Veyla ne dediğini duyamıyordu, kendi sesi kulaklarına bir uğultu gibi geliyordu ama Gölge, duyuyor ve duyduğu her kelimede daha da mutlu oluyordu. Derken Gölge de yaklaştı ve ikisi de birbirlerinin yanaklarını tutarak uzandılar. Birbirlerini solur gibi öptükleri bu anda Veyla biraz daha kalmak isterdi ama huzurla gözlerini kapattığı gibi baş gösteren karanlıktan kurtulamadı. Gözlerini tekrar açtığında etrafını yine kara bulutlar sarmıştı.

Gölge’nin ihtiyaçla ve müthiş bir duygu yoğunluğuyla “Sensin…” dediğini duydu, bir önceki görüsünde sadece dudaklarını okuyarak algılamıştı kelimeyi, o zaman ses duyamamıştı. Şimdi de göremiyor, sadece dumanları izliyordu ama karaya vuran suyun sesini bile duyabiliyordu. “Sensin… Sen, Veyla Karanir, sen benim Seksen Bir’imsin…”

Ardından kendi sesini duydu Veyla. “Sensin…”

İhtiyaçla tekrarladı, görüsünde duyduğunu. “Sen, Gölge Karanir, sen benim Seksen’imsin.”

Valdris, kolları arasında yığılan Kraliçe’yi dikkatle tutmaya çalışırken bir yandan da iletişim cihazına bağlanma gayretindeydi ama ellerini kullanmadan zordu. En sonunda bir koluyla Veyla’yı tutmaya başlayıp elini kulağına götürmüştü ki bu cümleyi duydu. Eli duraksarken gözleri hızla Veyla’ya döndü. Kadının gözlerindeki büyü henüz sönüyordu. Dertleştiği gecelerde Gölge’nin anlattığı kadarıyla ‘Seksen’i de, ‘Seksen Bir’i de, biliyordu.

Şaşkın gözleri görüsü bittiği için vücudu yeniden doğrulan Veyla’da gezinirken Veyla da endişeyle Valdris’e bakıyordu. Henüz görüsünün etkisinden bile çıkamamışken, şimdi bir şeyler duymuş gibi bakan Valdris’e ne diyebileceğini bilmiyordu ve kalbi korkuyla kasılıyordu çünkü ne olursa olsun Zvarna’dan önce kim olduğunu kimseye belli etmemesi konusunda uyarılmıştı. Görüsünde Kirix’in “Her şeyi aynı anda ve Zvarna’da hatırlayacaksınız. Zvarna’yı zamanı geldiğinde bulacaksınız ve o andan önce ona kim olduğunu söyleyemezsin. Ona değil, kimseye söyleyemezsin Veyla. Birine bile aslında kim olduğunu, çocukluğunun nerede, nasıl geçtiğini söylersen duyan kim varsa öldürürsün. Lanetlisiniz siz Veyla! Laneti kırmadan hatırlayamazsınız. Son bir kurşun hakkı kaldı, doğru zamanda ateşlenmeli.” dediğini hatırladı. O gün Trumpkin’de gördüğü görülerde, Gölge’yi öldürdüğüne dair olan da vardı. O günden sonra da tekrar tekrar görmüştü.

Valdris’in düşünceli gözleri yere dönerken şaşkınlıkla çatılmış kaşları da kalkmıştı ve dudakları kıvrılmak üzereydi. Derken yüz ifadeleri donakaldı. Vücudu mor büyüyle sarsılmaya başladığında Veyla bir saniyelik bir şokun üstünden “Valdris!” diye çığlık attı. Elleri, sarsılarak yere düşen Valdris’e yönelir gibi oldu, beceriksiz ayakları birbirine takıldı, Valdris’in yanında diz üstü düştü. “Valdris! Hayır… Hayır! Ne oluyor?” Elleri korkuyla Valdris’in kıvranan bedeninde gezindi, gözyaşları hızla yanaklarını ıslatırken titrek elleri hiçbir çözümü beraberinde getiremiyordu. Dehşetle irileşen gözleri eşliğinde ellerini yanaklarına götürüp birkaç kere düşerek doğruldu ve sırtını kayaya çarpana kadar geriledi. Çarptığı gibi pürüzlü kayadan kayarak yere düştü, ayaklarıyla yeri itmeye çalışarak kayanın ardına gitmeye çalıştı. Durmaksızın “Hayır, hayır!” diye çığlık atıyordu. Ellerini yüzünün önüne getirdi, büyüyü geri çağırmaya çalıştı, olmadı. Elleri kulaklarına yaslanırken gözlerini büyüyü de söndürmek ister gibi sımsıkı kapattı ve tekrar “Hayır, lütfen, hayır!” diye çığlık attı. Kelebekleri de telaşla Valdris’in etrafında uçuşuyor, hiçbir şey yapamıyordu.

O sıra, kendi çığlıkları arasından bile duydu, daha önce görüsünde de duyduğunu. “Niye?”

Veyla’nın elleri yavaşça kulaklarından kayarken yaşlı gözleri kırpışarak aralandı ve son nefeslerini alır gibi güçlükle konuşan Valdris’in başının ondan yana döndüğü gördü. Acıyla kıvranıyordu vücudu ama ruhu kanıyor gibi bakıyordu. İhanete uğramış bir dost gibi tekrar sordu. “Niye?”

Veyla “Yardım edin!” diye çığlık attı. Kelebekleri de yardım çağırmak için yola çıkmışlardı. Emekleyerek kayanın ardına geçti, etraftaki savaşçılar Yıldat’a yönelmiş olmalıydı ama birileri duymak zorundaydı! Birileri gelip Veyla’yı yenmek zorundaydı, Veyla kendisini yenemiyordu. Ne olup bittiğini anlamıyordu. Dostu Veyla’nın büyüsüyle can verirken, Veyla onu kendinden kurtaramıyordu. Biri gelip Veyla’yı bayıltmalı, öldürmeli, bir şey yapmalıydı! “Gölge! Gölge, ne olur duy beni!”

“Veyla… Niye?”

Veyla hıçkırıklar eşliğinde Valdris’e doğru döndü ve gözlerinin yavaşça kapandığını gördü. Mor büyü de Valdris’in vücudundan geri çekiliyordu. Çünkü… Çünkü Valdris…

“Hayır!” diye çığlık atarak yerde emekledi ve Valdris’in yanına vardı. “Hayır, ne olur! Hayır, Valdris!” derken adamı kucaklayabildiği kadar kucakladı ve kollarını sardı. Sarsılarak ağlarken “Gitme…” diye yalvarıyordu ama hissediyordu, Valdris gitmişti.

Veyla gözlerini sımsıkı kapatmış, attığı çığlıklar hıçkırıklarına karışmış ve artık kelimeleri seçilemeyecek kadar diline dolanırken sarsıldığı kadar güçlü bir şekilde Valdris’e sarılıyordu. Sesler kulağına uğultuyla gelirken koşan adımları duydu. Yanlarına varan Azritlerin rüzgârını hissetti. Erya’nın çığlıklarını duydu, sarıldığı bedene birileri daha sarıldı, Valdris Erya’nın kucağına doğru kaydı ama Veyla, adamın koluna sarılmayı ve iki büklüm olarak ona eğilmeyi bırakmadı. Gölge’nin “Valdris!” diye bağırışını duydu. Etrafındaki korkuyu, acıyı, çaresizliği hissetti. Acı dolu haykırışları dinledi. Bir kısmı dostu Erya ve Thal’a, bir kısmı aşkı Gölge’ye aitti. Bu acıyı Valdris’e yaşatanı, üstelik alanın etrafı savaşçılarla çevrelenmişken hangi düşmanın aşıp girebildiğini anlayamıyor, “Kim?” diye bağırarak soruyorlar, Valdris’in ölü bedenine mi yoksa krize giren Erya’ya mı sarılacaklarını bilemiyorlardı. Gölge bile çaresiz kalmış, bir koluyla neredeyse Erya kadar krize girmiş halde hıçkırıklara boğulan Veyla’ya sarılıyor, diğer elini Erya’nın, Valdris’in göğsüne yaslanarak eğilmiş sırtında gezdiriyordu. Veyla, Erya ve Thal’ın aksine Gölge, Valdris’in ölü bedenine bakamıyor, elini bile götüremiyordu. Erya zaman zaman dönüp Gölge’den çare dileniyordu. O Gölge Kral’dı. Onları her zaman korumuş, hayatta tutmuştu. Yine bir şeyler… Bir şeyler yapmalıydı! Gölge Kral ise tam da şu anda dönüp Valdris’e ne yapacağı konusunda danışmak istiyordu. Valdris… Valdris onun kardeşi gibiydi ve intikamını almaya ant içmek dışında elinden ne gelebilirdi, Erya’nın acısını kalbinden nasıl söküp atardı, neredeyse Erya kadar üzgün görünen Veyla’yı, sevdiği kadını nasıl yatıştırırdı, Thal’a ve savaşçılarına nasıl destek olurdu, bilemiyordu. En yakın arkadaşını, baş savaşçısını bile koruyamamış bir Kral olmak istemiyordu.

Erya artık duymayan sevgilisine dönmesi için yalvarırken Veyla duydu her şeyi ama aralayamadı gözlerini. Bu anı gerçek kılmaya cesareti yoktu. “Ben yaptım…” diye fısıldarken bile, bir eli güç almaya yüzü varmış gibi vücuduna sarılan Gölge’nin koluna gitmişti. Dostunu kaybetmiş Gölge’ye, sevgilisini kaybetmiş dostu Erya’ya güç vermesi gereken, onlar gibi ‘Kim?’ diye sorgulayıp intikam ateşiyle yanması gereken Veyla’ydı ama düşman da Veyla’ydı. Çığlıklar, hıçkırıklar ve acı haykırışlar arasında kayboldu fısıltıları, düşmanı dışarıda arayan sevdiklerine duyuramadı ama durmadan söyledi.

“Benim yaptım… Benim yüzümden…”

Kucağındaki Valdris’e sımsıkı sarılan Erya, bazen fısıltıyla, bazen çığlık çığlığa ama her zaman hıçkırıklar eşliğinde dönmesi için sevgilisine yalvarırken çare ya da düşman arar gibi odaksızca etrafta gezinen yaşlı gözleri düşmüş yüzük kutusunu gördü. Ciğerleri eziyetle büzülürken yüzü olabildiğince buruştu ve gözlerini sımsıkı kapatıp kelimelerden arınmış bir acıyla sadece çığlık attı.

Thal, Valdris’ten ellerini çekip artık sadece Erya’ya sarılırken, Erya kadar yüzünü buruşturmuş, gözlerini sımsıkı örtmüştü. Gözlerini açık tuttukça bu ana inanmaya başlıyordu ve gördüklerini unutmak istiyordu. Erya, bir elini Valdris’ten çekip Veyla’nın bileğine yapıştı.

“Veyla yaşat!” diye yalvardı. Veyla yaşlarla kırpıştırdığı gözlerle Erya’ya bakarken dudakları hıçkırıklarla boğuşuyordu. Gözleri yeniden Valdris’e döndü ve hıçkırıkları sıklaştı. Üst vücudu sarsılır gibi titrerken beline sarılmış Gölge’nin kolu da sırtına yükselip omzunu sıkıca tuttu ve Veyla’nın vücudu gibi titreyen gözleri, güçlükle sevdiği adama döndü. Gölge’nin ağladığını kalbinde hissediyordu ama gözleri de gördü. Yüzü mümkünmüş gibi daha da buruştu. Gölge de yalvardı.

“Yaşat yaşam kelebeğim. Dostumuzu yaşat.” dedikten sonra gözlerini sımsıkı kapatıp soluyarak Veyla’nın saçlarından öptü. Halkı her zaman Kral’ına sığınmıştı, şimdi de Kralları Kraliçe’sine sığınıyordu. Valdris’i geri getirebilecek tek kişi, Veyla’ydı. Sevdiği kadının kulağına eğildi ve titrek sesiyle fısıldadı. “Ne olur dostumu yaşat.”

Veyla herkes umutla ona bakarken, Doğa suyu mezarına bıraktığı ölülerin, büyüsüyle ve ona bağlı şekilde geri döndüğünü biliyordu ama… Bizzat öldürdüğünü, üstelik duymaması gereken bir şeyi duyması sebebiyle Doğa’nın lanetiyle öldürmüşken, geri getirebilir miydi ki? Duyduğu için öldürdüyse, nasıl tekrar yaşama döndürecekti ki? Bizzat öldüren büyüsü ve Doğa buna müsaade edecek miydi?

Ya da… Bu hengâmede kimin yaptığını anlayabilmek için Drone ve voltrider görüntülerine bakıp da Veyla’nın yaptığını gördüklerinde, Veyla’nın denemesine izin verecekler miydi? Korkuyla hatırladı görüsünü. Erya, “Katilsin sen!” diye çığlıklar atıyordu ve her seferinde Gölge’yi öldürdüğüne dair olan görü yüzünden olduğunu düşünmüştü. Valdris yüzünden miydi?

Valdris görüsündeki gibi ‘Niye?’ diye sorgulamıştı, aynı sesi tekrar yaşamıştı Veyla. Bu… Diğer görülerinin de gerçek çıkacağı anlamına geliyorsa…

Bir gün Gölge’yi öldürecek miydi?

**

Beğeni ve yorumlarınızıı bekliyoruum ^^

47

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!