🔮 62 ⚡ Seksen
İyi okumalar
Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorum ^^
Bölüm şarkısı:
Violin Phonix - Silence
**
4. KISIM ♛ KRAL VE KRALİÇE♛
🔮 62 ⚡SEKSEN
**
“Gidin. Birazdan burada yaşayan ya da ölen hiçbir şey bırakmayacağım.”
Savaşçılar henüz yeterince güç kazanamadığını sandıkları Kraliçelerinin sesindeki tehlikeyi duymalarına karşın komutanlarından da aynı emri duymayı beklediler çünkü emreden Kraliçeleri olsa da Kralları da Kraliçe’yi asla bırakmamalarını emretmişlerdi.
Veyla’nın içerisinde bulunduğu voltrider gökyüzünde geriye doğru dönerken Veyla emrine uyup uymamakta kararsız kalmış komutanları bu yükten kurtardı. Vücudundan atılan mor büyü onları güvenli alana doğru savururken içinde bulunduğu voltrider havayı delen bir ses kopararak hareketlendi. Zihni durulmuş, uğultular susmuş, sadece vücudunda hissettiği acı ve öfke konuşuyordu. Acının minik kıpırtılarla kalbe ulaşma çabasını hissediyordu ama hissettiği bir şey daha vardı.
Ruh evliliğinin yüzlerce iyi ve kötü yönü arasında en kötüsü şüphesiz ki sevdiğinin ölümünü hissetmekken, en iyisi ise şayet yaşıyorsa, yaşadığını da hissedebilmekti. Gölge henüz yaşıyordu ve Veyla önce bunu sürdürmek için, sonra da bu tehlikeyi yaşattıkları için ona ‘Kraliçe’ demeye hevesli olan siyah ölüm halkını pişman edecekti.
İlerledikçe onunla birlikte ama daha hızlı ilerleyen mor büyüsü hareket edemeyen Gölge’nin sırtının ardından önündeki Esvedlerin yüzüne yansımaya başlamıştı. Gölge kaskatı kesilmişti ama vücudu müsaade etse yüzü buruşmak istiyordu. Veyla dönmesin, isterdi. Veyla bu yaratıklardan zarar görmesin diye bu tehlikeye atılmıştı ama zaten Veyla da aynı sebeple dönüyordu. Birbirlerinin zarar görmelerine müsaade etmezlerdi ve belli ki kelebek, obsidyen patlamalarına yaklaşmasına rağmen büyüsünü bir hayli geri kazanmıştı. Gölge, bir büyü patlamasıymış gibi yaklaştıkça genişleyen çemberin ışığının önünde, henüz büyü varmamasına rağmen ışığının vardığı ve aydınlattığı alanın artmasından anlayabiliyordu ve voltrider sesini de duyabiliyordu; aynı zamanda voltriderı sürüyorsa, kendisinden geçmemesine rağmen büyüsünü bu denli kullanabiliyordu. Bu Veyla’nın kendisinde olup da büyüsünü bu denli kullanabildiği ilk an olmalıydı. Siyah ölümü, bilinçli olarak yok edebiliyordu. Buradan kurtulabilirlerse, bu savaşta bir hayli yol kat etmiş olacaklardı.
Voltrider alana yaklaştıkça alçalırken Veyla’nın büyüsüyle kapı açıldı ve Veyla’nın bedeni gökyüzünde salınarak araçtan çıktı. Gölge’nin vücudunu saran kara bulutlar zemine doğru alçalırken neredeyse önüne kadar gelmiş Esvedler gerilemeye başlamıştı. Gölge, Esvedlerin kırmızı gözlerinin ne gördüğünü göremiyordu ama adımlarını gerileten şeyin nasıl göründüğünü tahmin edebiliyordu. Gölge, bu tehlikeli kadının düşmanlığını da aşkını da tatmıştı. Ve şüphesiz, ikisi de birbiri kadar tehlikeliydi ama düşmanlığından çok aşkı ölüme yakınlaştırmıştı. Neyse ki, Veyla da âşık olmuştu. Yoksa siyah ölüm ya da Veyla’nın güç aldığı taş değil, Veyla’ya duyduğu aşka karşılık alamamak onu canından edecekti.
Yüze yakın Esved geriye doğru zemini sarsarak adımlamasına rağmen vücutlarından kara bulutlarla birlikte büyü yükseldi. Gölge henüz hareket kabiliyeti kazanamadığı için bakamıyordu ama gökyüzüne, Gölge’nin bedeninin gerisine doğru ilerliyordu siyah büyü. Gölge’yi kaskatı bir şekilde mıh gibi ayakta diken siyah ölüm dumanlarının Veyla’nın büyüsüyle Gölge’nin bedeninden zemine alçalması neticesinde adamın bedeni yere yığıldı. Sırtı zemine sertçe çarparken göğüs kafesinin altında saplandığı yerden kalbine doğru ilerleyen Esved yarasının irileştirdiği gözleri mor ışıkların git gide artarak yakınlaştığı gökyüzüne yükseldi. Yere yığılırken bir bacağı ileri uzanmış, diğer bacağı dizinden kıvrılarak yanıyla zemine yaslanmıştı. Bir eli, vücudunun yanına doğru uzanırken diğer eli ise karnına, Esved yarasına düşmüştü. Hırıltılı nefes alış verişleri dâhi kulağında uğuldarken vücudu ölümle titriyordu. Kara dumanların eksilmesi hareket kabiliyetini ona zamanla geri kazandırsa da yaradan başlayarak kalbine doğru ilerleyen siyah ölüm onu git gide daha da güçsüz düşürecekti. En azından siyah ölüm dumanlarının kaskatı kesilmesine neden olan vücudu, birazdan kısmi hareket edebilecek kadar gevşeyecekti. Etrafındaki obsidyen patlamalarından ona yakın olanlar güç verir gibi bir anlığına nefes almasını sağlıyor ama ardından yeniden acıyla boğuluyordu. Vücudu ölürken zihni, Veyla’yı düşünüyordu. Vücudunun üstünden mor ışığa doğru ilerleyen siyah büyünün ardından mor büyünün de hızla atıldığını gördü ve gözlerini alan ışığa karşı bakmakta direndi. Böylelikle mor büyü ve siyah büyünün çarpışmasını gördü.
Müthiş bir büyü patlaması Gölge’nin de gözlerini kapatmasını sağlarken acının toplandığı göğüs kafesi haricinde hissizleşmiş bedeni dâhi hava akımını hissetti ama savrulmadı. Veyla’nın büyüsünün sıcaklığını teninde hissetti, onu tutuyordu. Nefesini kesen Esved parçasının bedeninden çıkmaya başladığını hissederken kapalı göz kapaklarının ardında dâhi mor ışığı çıplak gözle bakıyormuş gibi görebiliyordu. Esved ve Karartıların tiz çığlıkları dâhil olmak üzere her ses sustu. Düşük nabzı kulağında git gide kısılan bir müzik gibi gelirken ‘sanırım ölüyorum’ diye düşündü ama hemen sonra yanaklarındaki tanıdık sıcaklığı hissetti.
“Gölge!”
Zenith üzerinde bu halde gözlerini aralamak için ona başka ne güç verebilirdi bilmiyordu. Veyla’nın sesiyle gözlerini araladı. Kadının üst bedeni, biraz olsun ışığa siper olsa bile yetmiyordu. Veyla’nın ışığı her yerdeydi ve Gölge dirençli Azrit gözleriyle bile kısık bakmaya devam etti. Gözlerinin hareketlenmesi bile Veyla’nın daha çok ağlar gibi ama sevinçle inlemesine yetmişti. Veyla’nın gözyaşları Gölge’nin yanaklarına düşerken vücudunu kontrol edebilse kadının yaşlarını siler, göğsüne çeker ve sımsıkı sarılırdı ama sıklıkla kapanıp duran gözlerini aralayabildikçe kısık bir şekilde bakmak dışında hiçbir şey yapamadı. Görebileceği kadar bakamıyordu ama anladığı kadarıyla Veyla yine ölümü yenip yaşam getirmişti. Esvedleri püskürtmüş, Karartıları öldürmüş olmalıydı ki tiz çığlıkları Gölge’nin azrit kulakları bile duyamıyordu. En yakını bile onun duyamayacağı kadar uzakta olmalıydı. Bu da, bir öncekinden daha geniş bir alanı mor büyüsüyle aydınlattığı, yaşattığı anlamına gelirdi ama gittikçe çember yine daralacaktı ve ölüm yeniden ilerlemeye başlayacaktı. Bunun fazla uzun sürmeyeceğini, bir öncekinden biliyorlardı. O yüzden, ölümün boğazında biriktiği güçsüz sesiyle “Git…” dedi. Birazdan son ve en büyük obsidyen patlaması da yaşanırdı ve o Gölge’ye iyileşip buradan kaçabileceği kadar güç verirdi ama Veyla’yı ise güçsüz bırakırdı. Daha da kötüsü, güçleri birbirini götürür ve hiç var olmamış gibi yok olursa, ikisi de siyah ölümün ortasında korunmasız kalırdı.
Veyla, dizlerini kırarak oturduğu yerde adamın başını bacaklarının üstüne çekmeye çalışırken yaşlı gözlerle etrafına bakıyor ama sık sık telaşla Gölge’ye çeviriyordu bakışlarını. Gözlerinin görebileceği her yer, yaşıyordu. Azrit gözlere sahip değildi, fazla ilerisini göremiyordu. Siyah ölümü yeterince püskürtebildiğini umuyordu. Yeryüzünde göremese de gökyüzünde, çok ileride, silik bulutları görebiliyordu. Siyah ölüm nasıl bir hızla, ne zaman tekrar onlara varırdı bilmiyordu ama mor gözleri hâlâ büyüyle ışıldıyor, alanı korumaya devam ediyordu. Alanın üstünde, bir zamanlar yaşam olduğuna dair hiçbir iz kalmamış, tüm binalar, ağaçlar, zeminden yükselen her ne varsa yok olmuştu. Geldiği voltrider da uçuşan kumlar gibi silinip gitmişti ve geçen seferde de olduğu gibi, Doğa yeniden doğarmışçasına Veyla’nın yok ettiği topraklarda yeşermeye başlamıştı. Doğa, birazdan ölmek üzere yeniden doğuyordu. Veyla’nın ise en azından şimdilik yaşatmak istediği tek şey, bacaklarının üstündeydi. Ölen adamdı, elleri daha çok titreyen ise Veyla’ydı. Büyüsü, müthiş bir güçle vücudundan atılsa da bir ölümlü kadar güçsüz hissediyordu ruhu. Bir nevi, ölüyordu çünkü. Bir adamın ölüşüyle, her saniye biraz daha ölüyordu.
Veyla ağladığı için boğuk sesiyle ama endişesi yüzünden neredeyse çığlık atarak “Nasıl yapacağım?” diye sordu. Gölge, Esved saldırısına uğradığında Veyla’nın bedenindeki toz kadar küçük Esved parçalarını, Veyla'ya zarar vermeden yok etmeyi başarmıştı. Veyla, büyüsünü kontrol etmek konusunda Gölge kadar başarılı değildi. Şimdi, etraftaki büyüsünden Gölge’yi sakınabiliyordu ama Gölge’nin vücuduna yönlendirdiği büyüden, ölüme bu denli yakın olan Gölge’yi nasıl sakınacaktı, bilmiyordu. Birkaç saniyelik hatası, Gölge’nin ölümünü yakınlaştırabilirdi. Yıldat’ın yazdığı not kâğıdına, eğer mümkünse görü ya da görüş başlatmak için büyüsünü yönlendirdiğinde aksine yok ettiğini hatırladı ve korkuyla soludu. Yine aynısı olabilirdi ve Gölge’nin yarası kalbine çok yakındı. Yetmezmiş gibi Veyla yetişene kadar siyah ölüm büyüsü vücudunu sarmış, ilerlemeyi hızlandırmıştı. Ne kadar zaman kalmıştı? Dakikalar mı? Saniyeler mi? Ruh evliliği süreci başladığı için Gölge’nin acısını kendi vücudunda, kalbine bir hayli yakın noktalarda hissediyordu. Adamın, vücudunda siyah ölüm varken büyüsünü çağırıp iyileşemediği şüphesizdi. Obsdiyen! Obsidyen patlaması onun yerine bunu yapabilirdi.
Gölge, vücudu ölümle sarsılırken hırıltıyla konuşabildiği kadar tekrarladı. Öyle ki, Veyla’nın her yanı gibi kulakları da Gölge’ye ait olmasa, duyamayabilirdi. “Git…”
Veyla çaresiz bir inlemeyle saatine baktı. Son ve büyük obsidyen patlamasına yüz kırk saniye kalmıştı. Siyah ölümün kalbine varmasına daha uzun zaman kalmış olmalıydı. Öyle olmalıydı! Başka ihtimal olamazdı, olamazdı… Başka ihtimallerde Gölge ölüyordu ve öyle bir şey olursa Veyla, siyah ölüme bırakmadan bu Zenith’i yok ederdi. İçinden kopacak büyüyü tahmin bile edemiyordu.
Veyla seçeneklerle boğuşurken “Ben… Ben kendim yapamam. Ben seni öldürürüm!” dedi. Veyla büyüsünü niye Gölge’nin bedenine yönlendirerek esved parçalarını yok etmeye çalışmadığını telaşla Gölge’ye ama en çok da kendisine açıklarken son çaresi bu olursa yapacağını da biliyordu. Onu öldüren olmaya katlanamazdı ama obsidyen patlamasından önce siyah ölüm kalbe varacak olursa, Veyla son şansı olarak bunu deneyecekti. Sonucunda ya sevdiği adamı kurtaracak, ya da bizzat ölümüne sebep olanlardan olacaktı. Gölge en azından bunu dilerdi. Bu gezegende bir şeye ölecekse, Veyla’ya ölmek isterdi.
Büyüsünü yönlendirse adamın ölümünü hızlandıracağı için adamın omuzlarından tutarken kendi dizlerini yere yasladı. Hemen ardından iki büklüm bir şekilde yerden kalktı ve kollarının altından tuttuğu Gölge’yi son obsidyen patlamasına doğru sürüklemeye başladı. Adamın ağırlığı ve Veyla’nın taşımak için sadece fiziki gücünü kullanabilmesi, bir yandan da vücudundan atılan ve alanı korumayı sürdürmeye çalışan büyünün git gide Veyla’yı sömürmesi yüzünden zorlanarak inliyordu ama son saniyeye kadar yapmayı sürdüreceğini biliyordu. Gölge, obsidyen patlamasına ne kadar yakın olursa, saçılan Gölge’nin büyüsünün vücudundaki siyah ölümün tamamını yok edebilmesi, o kadar hızlı ve ihtimalli olacaktı.
Veyla bilfiil ağladığı için gözleri bulanıklaşıp duruyordu ama henüz yaşıyorken Gölge’yi görme ihtiyacı gözlerini hızla kırpıştırmasına neden oluyordu. Kelebekleri de siyah ölümün şimdilik yenik düştüğü alanda yaşam buldukları için Veyla’ya yardımcı olduklarında hızlandılar. Siyah ölüm dumanları yüzünden kaskatı kesilmiş Gölge’nin vücudu, kalbe yakın yarası yüzünden hareket kabiliyeti hâlâ kısıtlı olsa da biraz önceye kıyasla çözülmeye başlamışken elleri titreyerek kollarının altından ulaşıp omuzlarından tutunan Veyla'nın ellerine gitti. Kadın onu geri geri sürüklerken iki büklüm vücudu tepesinden ters bir şekilde bakıyordu. Kadının ağlayıp durması Gölge’ye ölümü, Esved yarasından bile daha çok hissettirirken amacının ne olduğunu anlamıştı.
Gölge, hırıltılı sesiyle “Ölürsün.” dedi. Azrit yeteneklere sahip olsa da melez oluşu görünüşünde belirli farklılıkların olmasını sağlamıştı. Azritler kadar beyaz ve soluk bir tene, beyaz saçlara ve sarı gözlere sahip değildi ama şimdi esmer teni, şimdi bir Azrit kadar solgundu. Mavilerinin ışığı sönmüş, sanki koca bir okyanus kurumuştu. Veyla da kurak toprakta çırpınan aciz balıkların her biri gibi hissediyordu. Okyanusun ölüşü, onu evi bilmiş Veyla’yı da öldürüyordu.
Veyla, “Başka yolu yok.” diye direndi. Buradan uzaklaşamazdı. Büyüsünün çekilmeye başladığını hissediyordu. Zaten etrafı obsidyen doluyken bu denli büyüsünü kullanabilmesinin tek sebebi, Gölge’yi kaybetme korkusuydu. Buradan gider de, Gölge’den uzaklaşırsa büyüsü de Veyla kadar çekilirdi. Veyla obsidyen patlamasının yetişip yetişemeyeceği korkusu içerisindeyken bir de büyüsü çekildikçe yaklaşacak olan Esvedlerin tekrar Gölge’yi yaralamasına müsaade edemezdi. Adam ölecekse bile Veyla hemen burada, son saniyelerine kadar çabalamak istiyordu. Hemen ardından ya siyah ölüme bırakmadan yaşayan ne varsa büyüsüyle yok edecekti ya da olabildiğince siyah ölümle savaşıp sonrasında bir obsidyen parçasıyla intihar edecekti. Gölge ölünce… Obsidyenlerin gücü de çekilir miydi? Veyla’yı öldürecek tek ihtimal, Esvedler mi kalırdı? İşte o zaman Veyla için en hazin son başlayabilirdi. Gölge ölmüş olurdu ama Esvedler, Veyla’yı yaşamaya mahkûm ederdi. Kraliçeleri olması için… Korkuyla, bir süre önce Gölge’nin vücudundan çıkardığı büyük Esved parçasını da beraberinde taşımak için büyüsünü yönlendirdi. Gölge ölecek olursa, Veyla’nın ölmek için tek şansı o parça olacaktı.
Büyük, Esved parçası, vücudundan dışarıya uzanan bir kazık gibi olduğundan büyüsünü vücudunun dışından yönlendirerek çıkarmaya başarmıştı ama Esved parçası tıpkı, Veyla yaralandığında olduğu gibi deri altına, yüzlerce, belki de binlerce toz kadar parça bıraktığından, onları yok etmesi için Gölge’nin bedeninin içine büyüsünü yönlendirmesi gerekecekti. Gözleri tekrar Gölge’yi sürükleyen ellerinden birinin bileğinde olan saate döndü. Yüz altı saniye kalmıştı.
Gölge, hareket kabiliyetini daha fazla kazansa da ölüme yaklaşan vücudu yüzünden yeterince güçlü değildi. Yine de bir eli yere tutunurken diğeriyle Veyla’nın elini tutmaya devam edip “Dur…” dedi. Veylaları durdurmaya gücü yetmemişti ama yavaşlatıyordu. İkisi de etraftaki obsidyen patlamalarının Veyla’nın büyüsü yüzünden birkaç saniyede söndüğünü görebiliyorlardı ve kadın yine de onu son patlamaya yakınlaştırıyorsa bu, büyüsünü vücuduna geri çekeceği anlamına geliyordu. Obsidyen patlaması işe yarasın diye, mor büyü Veyla’nın bedenine dönecekti. Böylelikle iki aşığın büyüsü birbirinin büyüsünü yok etmemiş olacaktı ve patlama eğer yetişebilirse, Gölge’nin vücudundaki Esved parçalarını yok etmeye yetecekti. Büyük patlama, Esvedleri bir süre daha, Gölge kendisine gelip Azrit yeteneğiyle yaşam sınırına koşabileceği kadar uzak tutabilirdi, hatta daha da geri çekilmeleri amaçlanıyordu. Veyla, patlamadan önce son anda büyüsünü geri çekecekti. Güçsüz düşmüş gücü ve büyüsü onu obsidyen patlamasından korumaya muhtemelen yetmeyecekti ve Gölge’nin aklına gelen senaryo, elbette ki Veyla’nın da aklındaydı. Veyla ölümü göze alıyordu.
Gölge, “Bırak, git…” derken kelimeleri daha seçilirdi. Hâlâ konuşmakta zorlanıyordu ama Veylaları daha fazla yavaşlatır olmuştu. Yerde yeniden doğuşla yükselen köklere daha fazla tutunabiliyordu. Obsidyen topluluğuna yaklaşmak vücudunu güçlendiriyordu ama büyü patlaması olmadan tek başına parçaları yok etmeye yetmezdi. Veyla ve kelebekleri, Gölge’yi sürükledikçe ve yaşama ihtimaline yakınlaştırdıkça, obsidyen yüzünden güçsüz düşüyorlardı ve bu, şu anlık ‘sorun’ bile sayılmazdı. Birazdan patlama olunca, asıl sorun yaşanacaktı.
Veyla, neredeyse çığlık atarak “Engel olma!” dedi. Gölge’nin bu halde ona tamamen engel olamayacağını biliyordu ama işleri zorlaştırıyordu. Zaten patlamanın yetişip yetişemeyeceği kesin değildi, patlama başladığında yeterince hızlı çözüm getirsin diye olabildiğince yakın olmaları gerekiyordu. Veyla bunu Gölge için yaparken Gölge de Veyla için durmaya çalışıyordu ama vücudunda Esved parçaları varken bu sadece süreci yavaşlatan çaresiz bir çabadan ibaretti.
Gölge, “Patlama beni kurtaracak. Bırak, yaşam sınırına git.” dedi ve daha güçlü bir köke tutundu. Veyla, “Bana âşık olduğun zamanlarda düşman gibi davranmaya çalışırken yalanlarına çokça şahit oldum Kral.” dedi. O zamanlar inanmıştı, kanmıştı ama artık kanmazdı. Gölge, buna inandığı için değil, Veyla bırakıp gitsin diye böyle konuşuyordu. Üstelik Gölge’nin kalbine ulaşmaya çalışan ölümü, Veyla da bizzat göğsünde hissederken, hiç kandıramazdı. Fazla zaman kalmamıştı. Öyle ki, siyah dumanların çekilmesi ardından git gide etkisinden kurtularak ve obsidyenlerin yakınlaşmasıyla birlikte hareket kabiliyeti kazanan Gölge, yeniden daha da güçsüzleşmeye başladı ve eli, son gücüyle tuttuğu kökten ayrıldığı gibi Veylalar sürüklemeye devam etti. Adamın engel olmakta zorlanması, Veyla’nın işini kolaylaştırsa da bunun sebebinin, adamın yeniden, obsidyenlere yakınlaşmalarına rağmen güçsüz düşüşü olması Veyla’nın içini rahatlatamıyordu.
Gölge, hırıltılı ve kesik kesik bir şekilde “Ölürsün, koruyamam.” dedi. Güç aldığı taştan, Veyla’yı koruyamazdı. Vücudu güç kazanmadan, büyüsü ona geri dönmeden Veyla’yı sakınamazdı ve eğer o ana kadar ölmezse, büyüsü tam da büyü patlamasıyla ona dönecekti. Veyla’nın ölüşünü hissederken kalbinin her nasıl oluyorsa yeniden yaşama tutunmaya başlayacak olmasının getirdiği çelişkili kurtuluşu Gölge istemiyordu. Siyah ölüm vücudundan eksilecekti ama kalbinde yine de bir ölüm hissedecekti. Gerçekten ölebilirdi, bu o kadar da sorun değildi ama bu şekilde, kalbinde ona ait olmayan bir ölümü hissederek iyileşmek istemiyordu. Bu eziyetti ve güç kazanan vücudu, Veyla’nın ölü bedenine sarılırken göğü aydınlatan şimşeklerin kaç Esved’i öldürebileceği önemli değildi. Gölge aksine her Esved’e ölmek isterken bir yandan da intikam ateşiyle savaşıp hem de Veyla’ya sarılı kalamazdı ve bu çaresizliği adama yaşatmak yerine, bırakmalıydı ve Gölge ölecekse bile daha az acıyla ölmeliydi.
Veyla hıçkırıklar ve fiziki zorlanmalar yüzünden iniltiler eşliğinde Gölge’yi sürüklemeyi sürdürürken kelebekleri de, Veyla kadar güçsüz düşüyordu. Büyü çemberi daralıyor, ışık Gölge’nin güçsüz düşmüş gözlerini bile açık tutabileceği kadar kısılıyordu. Ölüm yine yaşamı yenerken son obsidyen patlamasına varmak üzerelerdi ve yetmiş beş saniye kalmıştı.
Veyla, “Şan olsun sana.” dedi Gölge gibi. Senin güç aldığın taş yüzünden ölürsem bile, şan olsun sana.
Gölge defalarca kez demişti, Veyla ise korkmuştu. Özellikle de Gölge’yi öldüreceğine dair o korkunç görü ya da görüşten sonra bu ihtimalden ölmekten çok daha fazla korkmuştu. Şimdi ise Gölge için ölmek o kadar davetkâr ve rahatlatıcıydı ki… “Gidersem, ölürsün.” dedi. Gölge’nin ölmesine neden olmayacaktı. Onun katil Kraliçe’si olarak yaşasa neydi? Ölü ama hâlâ ona sadık bir Kraliçe olmayı yeğliyordu.
Gölge güçlükle, “Gitmezsen, ölürüm.” dedi. “Ölürsen, ölürüm.” diye ekledi ama Veyla cevaplamadı. Sırf sonrasında yaşayacaklarını düşünüp ne de olsa Gölge de mahvolacak diye onu kurtarmaya çalışmaktan vazgeçemezdi. Bunu yapamazdı. Elinde bir imkân oldukça, sonuçları ne olursa olsun onu kurtarmaya çalışacaktı. Gölge de, Veyla ne kadar yalvarırsa yalvarsın aksi olsa bunu yapardı. Şimdi yapmaya çalıştığı da buydu. Kadın gittiğinde büyüsü de gidecekti ve patlamaya kadar Esvedler onu muhtemelen öldürecekti. Buna rağmen kadını göndermeye çalışırken sonuçlarını, Veyla’nın ne kadar mahvolacağını öncelik sırasına alamadan kadını yaşatmaya çalışıyordu. Bugünün kahramanı Gölge değildi. Vücudundaki yüzlerce, binlerce Esved parçasıyla olamazdı. O Veyla için kendisini tehlikeye atmıştı, şimdi Veyla da aynısı yapıyordu ve yalvarışları engel olamazdı. Veyla’nın güçsüz düşen bedeni de yere düştü ama bir eliyle emeklerken diğeriyle Gölge’nin kolundan çekerek olabildiğince sürüklemeye devam etti. Büyüsü çekilirken etraftaki obsidyen patlamaları artık Veyla’nın büyüsü tarafından sömürülmeden önce daha fazla havada kalıyordu. Veyla henüz kasti bir çabayla büyüsünü vücuduna çekmemişti, güçsüzlüğü yüzünden oluyordu ama birazdan tamamen vücuduna çekecekti.
Gölge, “Ne olur.” dedi zar zor. Cümle kurmakta zorlanıyordu, söylediklerini Veyla duyuyor muydu, bilmiyordu bile. En çaresiz hissettiği an içerisindeydi ve Veyla’yı nasıl ikna edebileceğini bilmiyordu. Kadın, yere düşmüş, onu durdurabilecek kadar gücü olmayan bir adamı, neredeyse onun kadar güçsüz düşmüş bir halde bile olsa sürüklemeye devam ediyordu. Veyla elini daha ileriye attıkça tutunduğu ağaç kökleri yardımıyla kendisini ve Gölge’yi de sürüklemeyi sürdürürken kelebekleri artık yardımcı olamıyordu. Bir kısmı Gölge’nin bedeninin üstüne düşmüş, Gölge sürüklendikçe yere düşerek arkalarında kalıyordu, bir kısmı çoktan yolun gerisinde kalmıştı. Birkaç tanesi olur da kurtulurlarsa diye Veyla’nın ceketinin cebine ilişmişti.
Veyla, vardığı dağ gibi obsidyen parçalarının yığınına sırtını güçlükle yaslayarak adamı bacaklarının üstüne doğru çekti. Başını kucağına yaslarken Gölge gibi güçsüz ve boğuk bir sesle, nefes nefese “Geldik sevgilim.” dedi ama bu Gölge için güzel bir haber değildi. Kapandıkça açmak için daha uzun zamana ihtiyaç duyan gözlerini aralamak için kendisini zorladı. Gölge artık neredeyse nefes alamıyordu ve benzeri bir daraltı, Veyla’nın göğsünde de vardı. Siyah ölüm asıl amacıyla kalbe ilerlese de etrafını da sarıyordu ve ciğerleri artık havayı solumakta zorlanıyordu.
Adamın başı, bacaklarının üstündeyken yanaklarını titreyen elleri arasına aldı. Artık son gücünü, Esvedleri ve gelip Krallarını ve Kraliçelerini kurtarmaya çalışırken kendilerini tehlikeye sokacak savaşları son patlamaya kadar uzak tutmak için kullanıyordu ama birazcık, eğilip adamın yanaklarından öpebilmek için güç istedi bedeninden. Hangisininki bilinmez, muhtemelen birbirinin gözlerinden akanlarla harmanlanmış yaşların tuzlu tadı eşliğinde adamın tenini öptü. Derin bir şekilde soluyarak öpmek isterdi ama adam gibi, o da nefes almakta zorlanıyordu.
Gölge, “Bana ölümünü yaşatma.” diye yalvardı, her hecesi kesik ve boğukken. Yüzüne kadar eğilmiş Veyla bile duymakta zorlanıyordu. “Kelebek sözü verdim.” dedi Veyla da zorlanarak. “Seni bırakmam.” dedi ve yüzü olabildiğince buruştu. Böyle olmak zorunda değildi. Adam ondan hep nefret etseydi, sırf o yaşasın diye kendisini tehlikeye atmazdı. Zenith’e olan yine olurdu, tek çözüm onlar bile olsa belki de hep birlikte yok olurlardı ama böyle, iki âşık kaybediyordu, o zaman iki düşman kaybetmiş olacaktı.
Yanağı, adamın yanağına yaslanmıştı. Kalkıp adamın o güzel yüzünü izlemek isterdi, ama ölüm vardı artık adamın teninde. Veyla anılarındaki halini görmek için gözlerini kapatmıştı, zaten kalkıp bakmaya gücü de yoktu. Yaşlardan ıslanmış yanakları temas içerisindeyken adamın vücudu kadının kucağından, yanına doğru uzanıyordu. Veyla da iki büklüm, başı bacaklarının üstüne yaslı adama doğru eğilmiş, olabildiğince adamın üst vücuduna sarılıyordu ama tutuşu gevşemiş, sarılmaktan çok üstüne yığılmış gibi görünüyordu. Yine de ikisinin de yanakları, güçsüz minik kıpırtılar halinde birbirine sürtünürken bu temas gibi her temasa ihtiyaçları vardı. Kapalı gözlerinden ardı arkası kesilmeyen sessiz yaşlar dökülüyordu. Konuşmakta ve nefes almakta Gölge kadar zorlanmasa da, her hecede ayrı acı çekerek “Hani uğruna ölmeye değer değildim?” diye sordu. Adam öyle söylemişti, bir yıl kadar önce. Öyle kalsaydı, şimdi Veyla gezegenin sonunun gelmesini calin içerek ve sonunda bu sonsuz acının bitmesine sevinerek geçirirdi. Muhtemelen duygularını da bu denli geri kazanmamış olurdu, değer verdiği pek bir şey olmazdı. Zevkle beklerdi siyah ölümün her şeyi yok etmesini. Oysa Gölge ona sevgi, umut, yaşam vermişti. Bir halk vermişti. Uğruna savaşacağı, Gölge kadar artık Veyla’ya da inanan bir halk. Veyla şu an o halk için yapabileceği tek şeyi yapıyordu, Krallarını kurtarıyordu. Bunu yaparak Gölge’ye müthiş bir acı bahşettiğini biliyordu, belki de bencillikti ama aksini yapamazdı. Gölge’nin ölüşünü, Gölge’ye ölüşünü izletmek ve daha da kötüsü hissettirmeyi yeğlemek pahasına, izleyemezdi.
Gölge, “Sen yaşamaya bile değersin.” demeye çalışırken saniyeler geçmiş, ya Veyla’nın ya da Gölge’nin ölümü biraz daha yakınlaşmıştı. Bir ölüm, onlar söz konusu olunca iki can almış olacaktı.
Veyla için için ağlamak dışında sessiz kaldı. Yaşlarla kırpışan gözlerini araladı ve adamın omzundan yere düşmek üzere şimdilik hala sarılı kalmaya çalışan kolundaki saate baktı. Kırk sekiz saniye. Acı kalbinde gibiydi neredeyse. Veyla, büyüsünü yönlendirmek zorunda kalır mıydı? Bunu yapmak istemiyordu… Gölge gibi, Veyla da kendi büyüsüyle adamın ölmesine sebep olmaktan korkuyordu. Ona bir gayzerde, kötü olmayı bahşettikleri kadar bencillik de kazandırmışlardı. Veyla ise Nixsus’ta kazandığı onca duyguyla birlikte, bencil olmaktan da kurtulmuştu ama şu an yapamazdı. Gölge’yi mahvetmemek için bile olsa, Gölge’yi yaşatmaya çalışırken ölmekten vazgeçemezdi. Korkuyla, son ana kadar denemeyi erteliyordu ama son anı zamanında hissedememe ihtimali onu daha da telaşlandırıyordu.
“Ne olur yaşat beni,” dedi Gölge. “Git ve yaşat beni. Patlamak üzere.”
‘Ben kurtulmak üzereyken, sen ölmek üzere olma’ demek istiyordu ama Veyla, “Artık gidebilecek gücüm kalmadı.” diyerek susturdu onu. Son saniyeleriydi, Veyla’yı ikna etmeye çalışarak geçirmemeliydi. Veyla son gücünü, Esvedleri uzak tutan büyüsünü vücuduna çektiği an, eğer obsdiyen patlaması yetişemezse Gölge’nin bedeninin içindeki Esved parçalarını yok etmeye çalışarak kullanacaktı. Buradan gitmeye çalışmak gibi bir lüksü yoktu. Gölge’yi, Esvedlerin, siyah ölümün ortasında bırakıp gidemezdi zaten.
İkisi de hıçkırmak isterdi ama kesik nefesleri gözlerinden akıp duran yaşların ıslattığı dudaklarına çarparken uğuldayan kulaklarında birbirlerinin nefeslerini dinlemeye çalışıyorlardı. Gölge’nin bedeni kaskatı kesilmese yüzü buruşmak istiyordu. Mimikleri minik kıpırtılar içerisindeyken elleri kadına uzanmayı arzuluyordu ama güçsüz bir şekilde iki yanına düşmüştü. Kadının elleri de artık saramıyordu adamın vücudunu. Yine de yanakları birdi ve yaşamak için değil kadının kokusunu alabilmek için nefes almak isterdi Gölge. Hemen burnunun ucundaydı kadın ama göğüslerinden nefes almakta zorlandıklarına dair hafif iniltiler yükselirken soluyamıyordu. Gözleri kapanmış, kadının anılarındaki gülüşlerini, gülümseyişlerini izliyordu.
Gölge, “Ardından geleceğim.” demeye çalıştı. Veyla birçok şey söylemek istedi. Zenith sana güveniyor, demek istedi. Ben sana güveniyorum, demek istedi. Mümkünse adam siyah ölümü yensin istedi ama ölürken ve her cümlesi Gölge’nin ant içtiği bir yemine dönüşebilecekken ona sorumluluk yüklemek istemedi. Gölge, her zaman en doğru kararı bir şekilde verebiliyordu. Veyla’nın adama hayran olduğu binlerce özelliğinden sadece biriydi. Veyla’nın ardından yaşamak isterse yaşar, ölmek isterse ölürdü ama Veyla’nın elinde bir imkân varken adamı kurtarmamazlık yapamazdı.
“Kral sözü.” dedi hırıltıyla. O da vermişti, Veyla’ya hatırlatmak istedi ama konuşmakta zorlandığı için kısa cümlelerle anlatmaya çalışıyordu. “Hep yanında olacağım.” derken ne kadar zorlanırsa zorlansın, bunu söylemek için direnmişti.
Veyla’nın, Gölge’nin vücudunun önünden sarılmış olan, ama artık güçsüz düşerek Gölge’ninki gibi vücudunun yanına düşmüş olan elinde parmağı minik kıpırtılarla Gölge’nin işaret parmağına yaslandı. Kral ve Kelebek sözü vermişlerdi, ikisi de şimdi o anı zihinlerinde yaşıyorlardı. Vücutları tekrar parmaklarını kaldırıp bir şimşek ve kelebek simgesiyle birbirine yaslanamasalar, sadece temas etseler bile kalplerinden akan cümle buydu. Birbirlerine yeniden söz veriyorlardı. Bütün kehanetler yalandı. İşte, ölüyorlardı. Naya Elora, bir yalandı. Bir varis sahibi olamadan, sırayla öleceklerdi. Veyla Gölge için, Gölge de Veyla’sız yaşayamayacağı için. Ruh evliliği tamamlanmamış, birinin ölümü müthiş bir acıyla hissettirmek dışında diğerini henüz öldüremiyordu ama tamamlanmamasının yaratacağı tek fark, ölüm saniyeleri olacaktı. Gölge biraz sonra ölmek zorunda kalacaktı.
Veyla son yirmi dört saniye kalışını izledi. Gölge hâlâ yaşıyordu. Hissediyordu ve adamın yirmi dört saniye daha yaşamasını umdu, diledi, Doğa’ya yalvardı. “Seni seviyorum.” demeye çalıştı. Adam duymak için çok beklemiş, ancak ölecekleri gün peş peşe duyabilmişti. Veyla şimdi geriye dönmek, bugün tekrar ölecek olsa bile yaşadıkları anlarda tekrar tekrar adama bunu söylemek istedi.
Gölge, “Çok.” diyebildi sadece çünkü kurmaya gayret göstereceği başka bir cümle vardı. “Geri çek.” dedi, büyüsünü kastetmişti. Veyla son saniyelere kadar beklemek, riske atmamak istiyordu. Gölge bilerek zorlanır gibi bir nefes alıp verdi. Henüz öleceği o ana gelmemişti, siyah ölümü kalbinde hissetmiyordu ama kadına başka çare bırakmaması gerekiyordu. Önlerinde bir sürü ihtimal vardı, gözlerini aralayıp etrafa bakamıyorlar, Veyla’nın büyüsünün ne kadar bir alanı yaşatabildiğini, Esvedlerin ne kadar yakınlaşabildiğini göremiyorlardı. Belki de büyüsünü geri çekmesi evet, Esvedlerin Gölge’yi öldürebilecek, Veyla’yı ise Kraliçeleri yapmak üzere alabilecekleri kadar zaman verebilirdi. Gölge’nin ölüşü obsidyenden gücü geri alabilirdi, böylelikle patlama olmaz, ne Esvedlere ne de siyah ölüm Kraliçesi olabilecek olmasına rağmen Veyla’ya zarar veremezdi ama denemeliydi Gölge. Veyla, Gölge’nin son nefesleriymiş gibi tıkanarak ve iniltiyle aldığı nefesler karşısında telaşla büyüsünü vücuduna geri çekti. Obsidyenlere bu kadar yakın olmalarına rağmen Veyla’nın büyüsü sürdükçe, Gölge’nin obsidyenden güç alışı da azalıyordu ve Veyla’nın büyüsünü geri çekmesiyle Gölge’nin yaşamak için daha fazla zamanı olabilirdi. Veyla’nın sabrederek beklediği, adamı yaşatacak patlamaydı. Gözkapaklarına yansıyan mor ışık sönerken etraftaki obsidyen patlamaları, Veyla’nın büyüsü yüzünden havada sönmeyerek gürültüyle sürmeye başladı. Gölge’nin vücudu, kalbine varmak üzere olan siyah ölüme rağmen biraz önceye kıyasla güç kazanırken, uğuldayan Azrit kulakları siyah ölüm halkının tiz çığlıklarını da duymaya başlamıştı. Her şeye saniyeler karar verecekti. Ya saniyeler içerisinde ölecek, ya da yaşayacaklardı.
Veyla, obsidyen patlamaları yüzünden git gide daha da güçsüzleşirken sonsuza kadar olduğunu varsaydığı bir kapanmadan önce gözleri saatte, son yedi saniye kaldığını görüyordu. Gölge’nin elini, elini tutarken hissetti, adam patlamalarla güç kazanmış olmalıydı. En büyüğü hemen arkalarında, dibinde patlayacaktı ve Veyla, adama sığınmasının getirdiği gülümsemeyle ölümü bekledi.
Her şey mili saniyeler içerisinde olurken önce mavi ışık aydınlanırken Esvedlerin geri çekilmesine değil ama durmasına yetmişti. Tiz çığlıklar sürerken morun çekilmesiyle karanlığın hâkim olduğu alanı aydınlatan mavi, Veylaların vücuduna yansıyordu. Neyse ki mili saniyeler bir Azrit için yeterince uzundu.
Hava akımı ve göğü yaran bir gürültüyle son patlama Esvedlere atılırken ilk değdiği canlılar Veyla ve Gölge’ydi. Gölge, güç aldığı taştan atılan büyü tenine temas ettiği an olabildiğince güç toplayarak Veyla’yı kolları arasına çekti. Kadının üstüne kapanırken sırtını şimşeklerine dönmüş, Veyla’nın defalarca kez yapabildiği gibi büyüsüyle bir koruma kalkanı oluşturmaya çalışıyordu. Veyla’yı, büyüsünden çokça sakınmıştı ama bu sefer, kontrol edemese de onun güç aldığı taşa ait olan bir büyüden korumaya çalışıyordu.
Saniyeler, bir Azrit için oldukça yavaş olsa da Gölge telaş içerisinde kalbinde ne hissettiğini dahi algılayamadığı için bir sonsuzluğa hapsolmuştu. Obsidyen patlaması, vücudundaki Esved parçalarını yok etmiş ya da ediyor olmalıydı, ölmediğinin, gittikçe güçlendiğinin farkındaydı. Obsidyenler etrafında olsa da olmasa da güçlü bir büyücüydü ama bu denli bir patlamayı, Veyla’yı korumak için sömürürken, sırf bu yüzden Esvedlere vermeyi planladıkları zararın bile azalmasına neden olurken vücudu güçle dolmuş taşıyordu. Vücudundaki bunca güce rağmen, sevdiği kadını ölümden, üstelik kendi taşı olan obsidyenin büyüsünden koruyamazsa, Gölge siyah ölümden bile, kendisi kadar nefret etmezdi.
Kalbi kulağında atıyordu. Bunca acı ve korku içerisinde, kadın ölüyorsa veya öldüyse bile hissedebileceğine emin değilken kolları arasında Veyla ile birlikte Azrit hızıyla koşmaya başladı. Vücudundaki Esved parçalarının yok olup olmadığı umurunda değildi ama büyüsünü kullanabiliyorsa, yok olmuş olmalıydı. Veyla’nın bir süre kullanamadığını hatırlıyordu. Üstelik kadın saatlerce kendisine gelememiş, güç bulamamıştı. Bir obsidyen patlaması olmasa, muhtemelen Gölge de kurtulsa bile aynı durumu yaşayacaktı ama hızlıca güç kazanmıştı.
Esvedler obsidyen patlamasından kaçmak için geri çekilirken Gölge, bir kısmının savrulduğunu, mavi ışıklarla titrediğini, karartıların toz olup uçuştuğunu, yerin göğün şimşeklerle aydınlandığını görebiliyordu ama sonuçları detayla inceleyebilecek halde olmadan durmaksızın ve müthiş bir hızla koşuyordu. Ne olur işe yarasın, diye düşünüp duruyordu. Ne olur, hâlâ yaşıyor ol. Beni yaşattın ve benimle yaşa.
Kadın ilk sevişmelerinde, ilk teslim oluşlarına ‘Beni yaşat ve benimle yaşa’ demişti. Bu iki cümle, bir ‘ve’ ile birleştikçe anlamlıydı. Veyla Gölge’yi yaşatmıştı ama onunla yaşamayacaksa, Gölge için yaşamanın hiçbir anlamı yoktu. Şimdi hızla kaçtığı Esvedlere aynı hızla dönmeden önce acıyla bağırarak kaç sonsuzluk Veyla’ya sarılırdı? Bir an önce ölmek ister ama Veyla’yı öldüren her şeyi de yok etme öfkesiyle dolup taşarken bir yandan da bir saniye bile yanından ayrılmak istemediği Veyla’yı nasıl Doğa’nın alıp götüreceği bir ölüymüş gibi bırakır giderdi? Veyla Karanir, Gölge’nin her şeyiydi ama hayır, öldürdüğü olamazdı. Bu şan, olsa olsa Veyla’ya ait olmalıydı. Gölge defalarca kez kadına ‘şan olsun sana’ demişti ama son diyen Veyla’ydı. Demiş ve ölümü göze almıştı.
Gölge Kralların Kral’ıydı ama şayet Kraliçe’sini kurtaramayan bir Kral’sa, ölüme koşmadan önce yapmak istedikleri arasında bir de halkının karşısına geçip her birinin yüzüne tükürmesini istemek de vardı. Kadının bedenini orada bırakmak istemediği için belki de Terralara götürürdü intihar etmeden önce. Onu hak ettiği gibi bir Doğa suyu mezarlığına teslim ederlerdi ve Gölge öyle dönerdi ölmeye. İşte o zaman zamanında ona diz çöken herkesin şimdi onu taşlamasını, tükürmesini, küfürler saçmasını isterdi. Şehrinde sakladığı Esved’le ölmesi, geri kalanları kıyameti yakınlaştırarak tehlikeye atmayacak olsa hemen orada ölmek isterdi. Kraliçesini yaşatamayan bir Kral belki de ölerek kurtulmayı hak etmiyordu ama kendisine çektirmek isteyeceği eziyete rağmen dayanamazdı. Daha fazla Veyla’sız yaşamaya dayanamazdı. Seksen birini tekrar kaybetmek istemiyordu.
Gölge, yaşam sınırına yaklaştıkça onları bekleyen Azrit savaşçıların, gözlerindeki yaşları bile görebiliyordu ama henüz kollarını sımsıkı sararak beraberinde taşıdığı kadının yüzüne bakamamıştı. Bakabileceği zaman, korkaklığı cesaretine saldıracaktı ama bekletemeden hemen bakacağını biliyordu. Kulakları hâlâ sesleri seçemiyordu. Kalbi bunca duygu arasında, sevdiği kadının yaşayışını ya da ölüşünü hissedip hissetmediğini ayırt edemiyordu ama acıyordu. Kalbi öyle acıyordu ki, bu hissettiği Veyla’nın ölüşü bile olabilirdi. Gölge için tarifsiz bir acı olurdu ama bu hissettiğini de tarif edemezdi.
Korkusu mümkünmüş gibi artarken yaşam sınırını geçse de ilerlemeye devam etti. Mor büyüyle ve obsidyen patlamalarıyla güçsüz düşen Esvedlerle siyah ölüm bir anda atılamazdı ama olabildiğince ilerledi. Savaşçıların bir kısmı voltriderlar ile bir kısmı hızlarıyla arkalarından gelirken Gölge güvenli olabilecek kadar alana ilerledi ve sonrasında durdu. Vücudu büyüsüyle güçlüyken ruhunun ölmüş kadar güçsüz düşününün tezatlığı içerisinde titreyen elleriyle kadını, onun sığınağı olan göğsünden çekerken eş zamanlı olarak diz çöküyordu. İlk gördüğü kadının yüzüne düşmüş mor saçlarıyken kadını kucağına çekmişti. Kadının başını, ona sardığı sağ kolunun üstüne yaslarken diğer elini yüzüne götürdü ve elinin titrediğini gördü. Saçları beceriksizce ama yine de sevmeyi ihmal etmeyerek kadının yüzünden çekti ve o mor gözleri görmek isterken kapalı göz kapaklarını görüşüyle boğuk bir nefes alıp verdi. O sıra savaşçılar da onlara varmıştı. O ana kadar, gelişmiş voltrider kameralarının elverdiği kadarıyla olanı biteni uzaktan izlemiş, renklerin savaşını görmüşlerdi. Kral veya Kraliçelerini, belki de her ikisini kaybedeceklerinden korkmuşlardı. Onlar ölürse, Zenith de ölürdü, biliyorlardı ama kendileri için değil, onlar için korkmuşlardı. Özellikle de yeni dâhil olanlar değil, senelerdir Nixsus’a yemin etmiş olan savaşçıların geldiği hali gören diğerleri bir kere daha Kral ve Kraliçe’ye saygı duymuşlardı. Keyfe ve zevke düşkünlükleri haricinde duygusuz sayılabilecek Azritleri ağlatmayı başarabilmişlerdi.
Gölge boğulur gibi “Söz verdin.” derken kulakları çaresizce kadının sesini ayırt etmeye çalışıyordu. Kendi kalbi öyle gürültüyle çarpıyordu ki duyduğu hiçbir sese güvenemiyordu. Gölge söz vermesini istemişti. “Sen de bugün ölümü tekrar yeneceksin. Onlar için ölüm, Zenith için yaşam kelebeği olacaksın.” demişti, ölüm sınırını geçmeden hemen önce. “Uyan yaşam kelebeğim. Benim için uyan.”
Uyan, karanlık odalarımı aydınlatan ‘seksen bir’im.
Gölge, etrafını saran, voltriderdan inip diğerlerinin yanındaki yerini alan kalabalığa yaşlar içerisinde bakarak “Yaşadığını söyleyin!” diye bağırdı. Hâlâ, geldikleri yaşam sınırında bile kasırgalar yaratan, voltriderları bile yerinden oynatan, Azrit bedenlerin birbirine ve voltriderlara tutunduğu, şimşeklerle aydınlanan alanda bu güçlü Krallarının yine de güçsüzlükle ve ağlayarak sorduğu soruya karşı önceden Kral olan, ama yeni Kral ve Kraliçesine boyun eğip yemin ederek Komutan olan Cankat bir nefesle “Yaşıyor Kral’ım.” dedi. Belli ki, Kralları duyduğunu seçemiyordu ama buradaki her bir savaşçının yaşları, duydukları sayesinde silinmişti. Krallarının yaşadığını görüyor, Kraliçelerinin kalp atışlarını ise duyuyorlardı.
Uzaklardan onları izleyen Ash, nefesini üfleyerek elini kalbine götürdü ve yaşlı gözlerini kırpıştırdı. Koşup yanlarına gidemiyor, diğer savaşçılar ve Kral ile Kraliçe’siyle birlikte hislerini yaşayamıyordu. Muhtemelen Nixsus halkı ve artık Ash’i dost olarak göremeyecek kişiler, Ash’ten nefret edecekti ve hatta eğer yakalanırsa infaz edilecekti ama Ash, bunu yapmak zorunda kalırken onların birbirini kurtarabilmesini ummuştu. Ash de Yıldat’ın yerini öğrenecekti ve kurtarabilmeleri için Gölgelere söyleyecekti. Ellerinin tersiyle gözyaşlarını sildi ve titrek bir nefes alıp verip ardına döndükten sonra “Şimdi beni Yıldat’a götürün.” dedi ama cümlenin sonuna doğru dikkati dağılmış, kaşları git gide kalkmıştı. Kekeleyerek “Ne yapıyorsun?” diye sordu. Ölüm sınırının ardında, olsalar da, bir Doğa suyu mezarlığı olması sebebiyle siyah ölümün ortasında yaşayan bir topraktalarken başka Xaliaların büyüsünü taklit edebilen Srivenna isimli Xalia’nın gözleri mor büyüyle ışıldıyor, biraz önceki kısmi savaşla birlikte ölmüş olan Karartıların savrulmuş, parçalanmış bedenlerini, toza dönüşerek neredeyse yok olmuş kalıntılarını Doğa suyu mezarlığına taşıyordu.
Taklitçi, Gölge ve Veyla’nın büyüsünü taklit edebilecek kadar yakındayken onlara saldırıp belki de tekrar tehlikeye düşmelerini sağlayabilirdi ama bugün, olması gereken her şey olmuştu. İki taraf da kendi savaşlarında aynı anda ilerlemiş ve yine nasıl oluyorsa aynı anda zafere biraz daha yaklaşmıştı. Ash, Veyla’nın Yaratık’ı Doğa suyu mezarlığı aracılığıyla yeniden yaşama döndürebildiğini biliyordu. Benzeri şekilde Veyla sayesinde tekrar can bulan o mor gözlü çocukları da biliyordu ve şimdi taklitçi, Veyla’nın büyüsüyle siyah ölüm halkında biraz önce ölmüş olanları Doğa suyu mezarlığına taşıyordu. “Kraliçemizin askerlerini kurtarıyorum.” dedi Srivenna müthiş bir sakinlikle. Mor büyünün parıldadığı beyaz gözleri Ash’e dönerken ölüm ürpertisiyle gülümsedi. Henüz, Esvedlerden birine dönüşmemiş, bu formuyla siyah ölüme hizmet ediyordu.
Ash, yaptığı şeyin sonuçlarını tam olarak idrak edememesinin getirdiği korku içerisinde, infaz edilmek pahasına Azrit hızıyla Gölgelere doğru koşup gördükleri ve bildikleri konusunda uyarmak isteyecekken taklitçinin mor büyüsü vücudunu sardı ve onu ölümün henüz yenemediği kutsal doğa Suyu mezarlığından ölü topraklara doğru sürüklemeye başladı. Ash, vücudunu saran büyü yüzünden acıyla “Beni Yıldat’a götüreceğinize söz vermiştiniz!” dedi.
Srivenna gözlerini Doğa suyu mezarlığına çevirip de sudan yükselen mor büyünün ölülerin siyah büyüsüne katılan mor ışıltıyla birlikte yükselmelerine neden olmasını izlerken gülümsemesi genişledi. “Onu göreceğine dair, söz verdim. Seni ona götürmeyeceğim ama merak etme. O da buraya gelecek.”
Ash, acıyla kıvranırken “Böyle konuşmamıştık!” diye bağırmak istedi ama boğuk sesi müsaade etmiyordu. Mor büyü vücudundan çekildiğinde rahatlar gibi hissetti ama uzun sürmedi. Koşmak üzere birkaç adım atabilmiş vücudu bir anda kaskatı kesilerek durdu. İrileşmiş gözleri, siyah topraklardan vücuduna doğru yükselen kara dumanların müthiş bir acıyla vücudunu sarmaya başladığını görürken aklına Saltar’ın başına gelen geliyordu. Zihninde ‘Hayır!’ diye çığlıklar attı ama Kral ve Kraliçe’si duyup onu koruyamazdı. Zaten artık korunmayı hak etmediğini düşünüyordu ama yine de bir Esved’e dönüşüp onları öldürmeye çalışmak üzere karşılarına dikilmek istemiyordu. Kıyamet gelecekse ve artık kurtuluş getirmeye çalışanlardan biri değilse, kıyametin öldürdüklerinden olmak istiyordu. Kıyameti yaşatanlardan değil ama siyah ölüm dumanları hızla vücudunda yükselip vücudunun formunu acıyla değiştirip onu bir Esved’e çevirirken zihninden attığı çığlıkları çözüm getirmiyordu. İrileşmiş gözleri taklitçi Srivenna’nın Veyla’nın büyüsüyle dirilttiği Karartıların ışıltılarla sudan yükselişini izlerken siyah ölüme teslim olmak zorunda kaldı.
Cankat’ın bir nefesle, hızlıca söylediği, Gölge’ye binlerce nefes verirken çöken omuzları eşliğinde başı da eğildikçe kadının göğsüne düşerken kalp atışlarını duyma ihtiyacı içerisindeydi ama sesli ağlayışları ve kendi kalp atışları engel misali araya giriyordu. Yine de ‘Yaşıyor’ denilmesi, Gölge’nin biraz evvel acıyla olan ağlayışlarını Doğa’ya minnettar olan bir boyuta ulaştırmıştı. İç çeker gibi ağlıyor ve göğsüne çektiği kadına sımsıkı sarılıyordu. Kadına bir sığınak olmanın yanı sıra, bir hayli de sığınıyordu. Kadını çektiği göğsünde, bakış açısı müsaade ettikçe bazı savaşçıların görebildiği bir şey vardı. Gölge’nin, darbeyle parçalanmış üstünün gösterdiği, Esved yarasını görenlerin gözleri umutla harmanlanmış bir korkuyla siyah ölüme doğru döndü. Obsidyenin büyüsü henüz siyah ölümden çekilmemişti ama Esvedler, Veyla gibi Gölge’de de yara izi bırakmayı başarmıştı. Bu, Veyla’ya ulaştıkları gibi Gölge’ye de ulaşabilecekleri anlamına mı gelirdi, bilinmezdi ama görebildikleri kadarıyla Krallarının şu an bunun için endişelenecek hali yoktu. Eğer onlar kurtarmazsa Zenith yok olurken birlikte ölecek olmalarına rağmen en azından şimdilik yaşıyor olan Kraliçe’sine kavuşmakla meşguldü.
Seksen biri tekrar kaybetmemişti.
Yaşam kelebeği onu yaşatmış ve onunla yaşamıştı.
**
“Onu kaybediyordum.”
Baş Terra, “Sizi kaybediyorduk.” diye düzeltti. Olan bitenin kaydını tekrar ve tekrar izlemişti. Erya ve Thal hâlâ izlediklerini hazmedememiş, yaşanmamış olsa bile az daha yaşanacak olan bir acıyı izlemenin getirdiği korkuyu üstlerinden atamamışlardı. Bir köşede, sindikleri yerden, sunakta uzanır hâlde dinlenen Veyla’yı izliyorlardı. Sadece Veyla’nın atak geçirdiği birkaç seferde korkuyla yakınlaşmışlar ama ardından yeniden geri çekilmişlerdi. Büyüsünü bu denli kullanmak, Gölge onu koruyana kadar obsidyen patlamasına maruz kalmak, yeniden siyah ölümle temas kurmak ve az daha ölüyor olmak kadını bu hale getirmişti. Nixsus’a döndüklerinden beridir, görü ya da görüş benzeri ataklarla Veyla’nın bedeni yedi kere sarsılmıştı. Siyah ölümle temas kurmak Veyla’ya iyi gelmiyor, her seferinde kadının zihnini biraz daha bulandırıyordu ve benzeri atakları arttırıyordu. Gölge her zaman olduğu gibi sakinleştirmeyi bir şekilde başarırken Baş Terra da büyüsüyle etkisini arttırdığı bitkilerle yardımcı olmuştu. Veyla bir ara uyanmış ve ruhu sırf bu sebeple uyanmaya gayret etmiş gibi gözleri sadece Gölge’yi aramış, gördüğünde elini sıkmış, minik ve yorgun bir gülümsemeyle yeniden gözlerini kapatmıştı. Gölge’ye temas etmek ise, siyah ölümün aksine Veyla’ya iyi geliyor, her seferinde kalbindeki ağırlığı biraz daha hafifletiyordu. Sanki siyah ölüm ve Gölge, ortaısnda Veyla’nın bağlı olduğu bir ipi iki ucundan var gücüyle çekiyordu.
Valdris, Gölge’ye sarıldığından beridir yanından ayrılamamış, gözleri Gölge ile Veyla arasında geziniyordu. Elbette Veyla’yı da kaybetmek istemezdi, hem Veyla da dostu, Kraliçesiydi, hem de bu Kral’ı da öldürürdü ama Gölge’nin o hâllerini olanı biteni Baş Terra ile birlikte daha iyi anlamak için kayıtlarda izlemek Valdris’i de mahvetmişti. Sadece Valdris, Erya ve Thal gibi Gölge’ye sımsıkı sarılıp Veyla’nın elini sıktıktan sonra bir köşede korkuyu üstlerinden atmaya çalışmak yerine, Gölge’nin yanında yaşıyordu korkusunu. Bir yandan da Ash’in yaptığı şeye inanamıyorlardı. Ash, her zaman ve özellikle de Veyla geldiğinden beridir sevgiyi yaşama tarzı meçhul biri olsa da, son zamanlarda uyumluluğuyla umut vadeden biriydi. Hatalarına rağmen, Valdrislerin hâlâ sevdiği bir isimdi. Veyla bile bir yandan seviyordu. Bunu yapma şansı eline birkaç kez geçmesine rağmen Ash’i öldürmemişti. Gölge de, Veyla’nın bu kararına karşı direnmediyse, Ash’in ölmesini istemesi için öfkeli sebepleri olsa da yaşamasına müsaade etmek için belirli sebepleri de vardı demek ki ama bu son yaptığından sonra sevgileri kalplerinde donmuş gibiydi. Veyla güven kırıklığını, Ash’in bir obsidyen kazığını vücuduna saplayıp da onu voltriderdan attığı sıralarda yaşamış olsa da sonrasında peşi sıra yaşanan tehlikeler, tekrar bu durumun üstünde duramamasını sağlamıştı. Gölge de önceliği Veyla’yı kurtarmaya verdiği için ancak Nixsus’a döndükten sonra Ash’in ihanetine odaklanabilmişti. Savaşçıları Ash’i arıyordu, kendisi de bizzat bulmak üzere aramaya çıkmak istiyor ama Veyla’yı da bırakmak istemiyordu. Ash’i gördüğü yerde öldürmeyi planlıyordu ama şaşırmıştı. Son zamanlarda Ash, Veyla’yı Kraliçesi kabul eder ve onların aşkına saygı duyar gibiydi ama tüm bunlar Gölgelerin anlamadığı bir sahtekârlıksa dahi, Ash en azından Gölge’ye âşık olduğunu iddia edip dururdu. Bilmiyor muydu, Gölge Veyla’yı kurtarmak için ölür, kadın ölürse ise zaten yaşayamazdı. Veyla’yı tehlikeye atarak âşık olduğunu iddia ettiği Gölge’yi, boyun eğdiği Kral’ını da ölüme yollamıştı ve bu odadaki herkes için şaşırtıcıydı. Veyla’yı hiçbir zaman sevmediyse, son zamanlarda gösterdiği davranışlar sahteyse bile, Gölge’yi de mi hiçbir zaman sevmemişti? Onların Zenith’i kurtarabileceklerine inanmıyor muydu ya da Konsey’in, Karanlık’ın tarafına mı geçmişti? Onlar için mi savaşıyordu? Ne zamandan beridir haindi?
“Ve yakında, ‘sen’ ya da ‘o’ diye bir ayrım sadece manevi duygularınızla da değil, fiziki varlığınızla da kalmayacak.”
Gözler Baş Terra’ya döndü. Ruh evliliğinin başlamasını öğrenmeleri karşısında kimse, ne düşüneceğini bilemiyordu. Her adımın doğru zamanda atılması gereken tehlikeli bir oyun içerisinde olduklarını biliyorlardı. Tek canları vardı, tekrar deneme şansları olmayacaktı ama Baş Terra iç rahatlatıcı bir gülümsemeyle “Dudaklarınızı mühürleyen Doğa, eğer isteseydi bu evliliğe de mani olurdu. Ben bunun kurtuluşumuzu yakınlaştırdığını düşünüyorum.” dedi. Evet, onları yanlış bir adım atmamaları için defalarca kez uyarmıştı ama olan biten bu şekilde seyrettiyse, Doğa’nın ördüğü kader ağları böyle ilerliyor olmalıydı. Baş Terra her şeyin olması gerektiği gibi ilerlediğini hissediyordu. Veyla bu şehre ilk geldiği anda hain olduğunu hissetmesine rağmen, ve kadının hâlâ Gölge’ye ihanet edeceğini bilmesine rağmen müdahale etmemesinin sebebi buydu. Tüm bunlar, yaşanmak zorundaydı.
Gölge, bir eli Veyla’da, diğer eli güç almak için sunaktayken umutla sordu. “Bundan mı bahsediyordun?” Sunakta yatan Veyla olmasına rağmen, Gölge daha güçsüz görünüyordu. “Önce onu kaybedeceksin, sonra kurtaracaksın, demiştin. Bu muydu?” dedi ve bir saniyelik sessizliğe katlanamadan tekrarladı. “Bu muydu?”
Onu tekrar kaybetmeye, kurtaracağı öngörülmesine rağmen katlanamazdı. O anlarda bu kehanet aklına bile gelmemişti. Yine yaşasa, yine aklına gelmeyecekti. Gelse bile güvenemeyecekti. Doğa ikiye ayrılmış, ölüm ve yaşamı çarpıştırırken güvenilir bir güç değil gibiydi.
Baş Terra, “Cevabı bilmiyorum.” dediğinde Gölge yumruğunu sunağa geçirmekten son anda vazgeçti. Sıktığı yumruğunu kendisine geri çekerken gözleri Veyla’ya döndü. Sunağı kırmak bir yana, yerle bir edecek bir yumruktu, kadın da sunağın üstündeydi. Elini bırakamadığı için gidip korkusunu, öfkesini bir yerlerden çıkaramıyordu ama kadının yüzüne bakmak, yumruğunun gevşemesini sağlamıştı. Çenesi de gevşerken elini tekrar sunağa yasladı ve omuzları gibi üst gövdesi de çöker gibi eğildi. Gözleri Veyla’nın güzel ve gittikçe canlanan yüzünde gezinirken “Bu bağ ne zaman tamama erecek?” diye sordu. Veyla Karanir, zaten karısıydı ama artık Doğa’nın da kutsadığı bir bağ ile karısı oluyordu. Bu kıyametin ortasında, Gölge’yi sevindiren şeyler de oluyordu.
Baş Terra, “Henüz sakinleştin.” dedi ve Gölge, cevabı kadının yine bilmediğini anlamış oldu. Sakin kalma ihtiyacıyla dirseklerini de sunağa yasladı ve olabildiğince Veyla’ya eğilmiş oldu. Gözleri manzarayı yakından izledi. Ciğerleri siyah ölümden arındığı için özgürce kadını soludu ama göğsündeki yara izinin varlığının idraki içerisindeyken sırf kadın şu an yaşıyor diye tamamıyla rahatlayamıyordu. Bu Esved yarası yüzünden Veyla’nın zihnine saldırdıkları gibi, Gölge’ye de saldırabilmeye başlayacaklarsa, kadını nasıl koruyacaktı ki? Bir sonraki siyah ölüm sınırını geçişleri, alenen ölümleri ya da siyah ölüme esir düşmeleri anlamına gelirdi. Ruh evliliği tamamlanıp da güçleri birleştiğinde siyah ölümü öldürebilecek bir silaha sahip olmalarını sağlamadan sınırdan uzak kalmaları gerekiyordu ve fakat, Zvarna’yı bulmaları da gerekiyordu. Zvarna ölüm sınırının ardındaysa, bu Esved yaralarıyla oraya nasıl gideceklerdi?
“Bağ ne kadar güçlüyse, süreç o kadar uzun sürer. Bugüne kadar en uzun bağ bir ay sürdü. Sizin daha uzun süreceğini düşünüyorum.”
Gölge’nin gözleri yavaşça Baş Terra’ya döndü. Baş Terra buruk bir gülümsemeyle “Doğa’nın bana bahşettiği bu uzun ömürde, sizin kadar güçlü bir bağa sahip olan iki âşık tanımadım. Öyle ki, her Xalia Doğa için yaratılır. Siz birbiriniz için yaratıldınız.” dedi.
Gölge’nin gözleri tekrar Veyla’ya döndü ve elini tutmayan eli yanağına yöneldi. Kadının yanağını severken istemsizce gülümsedi. Kadının, son nefeslerinde onu sevdiğini söyleyişi kulağında yankılanırken kaşları duygu yoğunluğuyla çatılıp gevşedi ve yutkundu. Söylemese de olurdu, canından Gölge için vazgeçmiş, son gücüyle adamı hayatta tutmak için her şeyi yapmıştı ama bir de söylemişti. Adamın, kendisini feda edip de Veyla’yı yaşam sınırına götürmesi üzerine voltridera bindirdiğinde de söylediği gibi, öleceğini sanmadan hemen önce de söylemişti.
“Hepinizin bana inandığını biliyorum.” dedi Gölge. Şifa evinin oyuntu pencerelerinin ardında Terra halkının da iyileşmek üzere dinlenen Kraliçe’sini, ölümden dönen Kral’ını izlediklerini ve olabildiğince dinlediklerini biliyordu. “Ama onu yaşatabildiğim sürece sizi yaşatmak için savaşabilirim.” dedi. Yavaşça doğruldu. Kadının yanağını şimdilik son kez okşadıktan sonra elini çekti ve kadının elini tuttuğu diğer eline götürdü. Kadının eli, Gölge’nin elleri arasında kalmış oldu. Gölge gözlerini sırayla odadakilerde, sonra da görebildiği kadarıyla dışarıdakilerde gezdirdi. Bunu bilmelilerdi. Gölge halkına karşı sorumlu hissediyordu ama Veyla hayatta kalmadıkça ne kehanetler, bir kurtuluşu mümkün görüyordu, ne de Gölge. Bilmelilerdi ki, Kraliçeleri ölürse, Kralları da ölecekti. Ruh bağı tamamlansın ya da tamamlanmasın. Onlara Kralları oldukça dürüst yaklaşmaya çalışmıştı, şimdi de yalan söyleyemez, güvenlerini boşa çıkaramazdı.
Baş Terra, “Biz zaten en çok da sizin birbirinizi yaşatabileceğinize inanıyoruz Kral’ım.” dedi. Krallarına güveniyorlardı ama başkentten göğe yükselen Kral ve Kraliçe kılıçlarının bir arada oluşlarına daha çok güveniyorlardı. Çoğu inatçı Xalia Krallığı, onları bir arada görüp Nixsus’a ve Nixsus ordusuna katılmıştı. Sadece Kelebeğe ya da sadece Kral’a değil, birlikte, onlara güveniyorlardı.
Ve onlar birbirini yaşatabilmeyi başardıkça, Zenith için de umut olmayı, savaşmayı sürdüreceklerdi. En çok birbirleri, ve sonra da onlara güvenen halkları için. Gölge etrafına, halkın gözlerine baktığında, Baş Terra’nın dediğinin ortak bir görüşü yansıttığını gördü. Yavaşça başını sallayıp tekrar dirseklerini sunağa yaslayarak Kraliçe’sine doğru eğildi ve yanağını sevdirmeyi sürdürürken “Örnekleri inceleyin.” diye başta Baş Terra’yı, dolaylı olarak da diğer Terraları görevlendirdi. Hepsi, örneklerle temas kuracak, Doğa’nın fısıltılarını dinleyeceklerdi.
“Kraliçeniz de kendisine geldiğinde incelemek isteyecek.”
Veyla, yaşadıklarının bir görüşten çok, olası bir görü olduğunu düşünüyordu. Doğa’ya bu denli yakın bir büyüye sahipken, kendisinin de Terralar gibi ve hatta eğer doğruysa onlardan daha net görü yeteneklerine sahip olduğunu düşündüğü için, örnekleri bizzat incelemek de istemişti. Aralarından Veyla’yı bir görüye sürükleyen olup olmadığını deneyimleyecekti. Baş Terra, görü yeteneğinin ancak Terralara bahşedildiğini, Terraların bile Doğa’nın fısıltısını duyup kalplerinde bir his belirmesi dışında, Veyla gibi gözleriyle gelecekten olası bir kesit olarak göremediğini söylemişti ama Veyla her seferinde kendi sınırını biraz daha aşıp büyüsüne dair şaşırtabiliyordu. Baş Terra yanılıyor olabilirdi. Gölge, Veyla’nın görülerinden birinde Gölge’yi öldürdüğünü görmesine rağmen gerçeğin bu olmasını diledi çünkü eğer gerçek, Esved yarası yüzünden Esvedlerin zihin saldırısında bulunuyor olmasıysa bu, Gölge’nin Veyla’yı korumasını zorlaştıracaktı. Artık göğsünde bir Esved yarası taşıyordu.
Bu konuda yapabilecekleri tek şey, bekleyip görmekti. Veyla sadece ölüm sınırının ardında değil, korunaklı Nixsus’ta bile görü ya da görüşlerini yaşayabiliyorlardı. Bu da, Gölge’nin de her an bunu yaşayabileceği anlamına geliyordu. Bu, Veyla’nın saldırıya uğramasından bile daha tehlikeliydi çünkü Nixsus’u korunaklı kılan şey Gölge ve büyüsüydü. Gölge’yi de kendinden geçirirlerse, başta büyü duvarının ardındaki Esved özgür kalırdı ve şehrin genelini koruyan sınır duvarının düşüp düşmemesinin bir önemi kalmazdı.
Baş Terra, “Elbette.” derken çıkmak üzere hareketlenmişti ki Gölge, “Bekle.” dedi. Gölge ‘yalnız bırakın’ diye dile getirmeye ihtiyaç duymadan Valdris de Erya’nın yanına gitmiş, kadına kolunu sararak kapıya yönlendirmişti. Thal da peşlerine takıldı ve Baş Terra da dışarıdaki dağınıklığı dağıttı. Erya, korkan Lilith’i sakinleştirmek üzere kucağına alıp gülümseyerek sarıldı. “Veyla iyi olacak.”
Herkes dağılınca Gölge omzunun üstünden ardına, kapıda ona doğru dönmüş olan Baş Terra’ya baktı. “O seksen bir, öyle değil mi?” dedi Veyla’nın parmağı, Gölge’nin parmakları arasında kıpırdandı. Gölge’nin kalp atışları hızlanırken gözlerini kırpıştırarak Veyla’ya baktıkça gülümseyişi genişledikten sonra tekrar Baş Terra’ya baktı ama kadın ifadesizce bakıyordu çünkü gerekeni Doğa kulağına fısıldamıştı. “Seksen bire Zvarna’da kavuşacaksın.” dedi. Evet, dememişti ama Zvarna’yı birlikte bulacağı kişi Veyla’ydı. Veyla’yla geçmişlerini orada hatırlayacakları öngörülmüştü. Bu, Gölge’ye zaten emin olduğu şeyi kanıtlamaz mıydı? Eğer Gölge tüm emareler konusunda yanılıyorsa bile, seksen birin Zvarna’da olduğu anlamına mı gelirdi?
Gölge’nin başına yine ağrılar girmeye başladığı için konuşmak istediği asıl konuya geçti. “İhtiyaç duyarsan, bir saniye bile düşünme.”
Obsidyen patlamaları yüzünden geri çekilen Esvedler sayesinde Gölge’nin savaşçıları Gölge’nin vücudundan çıkan Esved parçasını alıp dönmeyi başarmıştı. Böylelikle, Gölge kontrolden çıkarsa onu durdurabilecek bir şey olacaktı.
Baş Terra yutkunduktan sonra “Kraliçe izin vermez.” dedi. Kendisi de yapmak istemezdi ama bunun binlerce sebebini açıklamak yerine bir bahaneyle bu sorumluluktan kurtulmak istedi. Bunu yapacağına dair görüler gördükten sonra üstelik.
“Haberi olmayacak.” dedi Gölge. Burada, bir Esved parçası olduğundan Veyla’nın haberi olmayacaktı ve obsidyenlerle çevrili, korunaklı bir yerde korunurken sadece ihtiyaç duyulması ihtimalinde kullanılacaktı.
“Yenilebilir bir düşman değilsiniz Kral’ım.”
Bu silahı, ancak Veyla kullanabilir, buna onun gücü yeterdi ama, son kullanacak kişi olduğunu düşünüyordu Gölge. Kadının gerçekten görü yetenekleri varsa bile ne gördüğü Gölge’nin düşüncesini değiştiremezdi. Böyle bir şeye inanamazdı, gerçekten böyle bir şey yaşanacaksa bile Veyla’nın bir bildiğini olduğunu düşünürdü. Bir gün siyah ölüm onun zihnini istila edip Kraliçeleri olmasına ikna ederse ve Veyla bunu yaparsa bile Gölge çoktan düşüncesini dile getirmişti. Şan olsun sana, demişti. Kıyameti getiren Veyla’ysa, Gölge kurtulmak için savaşamazdı. Kıyamete yenilenlerden olurdu.
Baş Terra ‘Denesem, Kral’ımı öldürmeyi göze alsam bile yapamam, gücüm yetmez’ diyordu. Ağaçları yerinden oynatabilirdi elbette ama gözü dönmüş ve üstelik aynı zamanda bir Azrit olan, gezegenin en güçlü iki büyücüsünden birini, öldürmeye gücü yetemezdi. Gölge, “Her gücün bir zaafı var, neyse ki benimkini düşmanlarım kadar dostlarım da biliyor.” dedi ve başka bir şey söylemeye gerek duymadan tekrar Veyla’ya dönüp kadını kalbi gibi temaslarıyla da sevmeye devam etti. Baş Terra’nın ona verdiği şifalı bitkiler, kadının bir süredir atak geçirmeden huzurla uyumasını sağlıyordu. Veyla’nın güçsüz düşmüş bedeni büyüsüyle bitkilerin tesirine engel olamıyor, teslim oluyor ve Doğa’nın şifasına kavuşuyordu. Gölge, ne kadar kendinden geçerse geçsin, bugün böylesine bir obsidyen patlamasından korumayı başardığı kadını, kendisinden de hayli hayli koruyabileceğini biliyordu. Büyüsü Veyla’ya zarar veremezdi, bunu taklitçi bile yapamamıştı. Baş Terra, Gölge’nin zaafını bildiğine göre, Gölge’yi yenebilirdi. Veyla’ya zarar vermeden, aksine Veyla zarar görmesin diye Gölge’yi yenerek.
Bunu ne dostuna, ne de düşmanına söylemesine bile gerek yoktu. Veyla’nın, Gölge’nin zaafı oluşu, kadının sol omzunda büyülü bir izle kanıtlanmıştı. Sadece kendilerinden gizlemişlerdi bir süre Veyla ve Gölge, bu gerçeği. Artık onlar da aşklarını yaşadıklarına göre, Zenith üzerinde bilmeyen kalmamış demekti.
Yaklaşan seslerle birlikte Azrit kulakları çok önceden duyabilecek olsa da ilgisi Veyla’da olduğu için ancak şifa evine girdiklerinde fark edebilen Gölge “Yalnız kalmak…” diyerek doğrularak ardına baktığı sırada Veyla’nın yaşama döndürdüğü çocukların odaya doluştuğunu, endişeyle Veyla’ya baktıklarını gördü.
Dışarıdan şifa evine girdiklerini gören Erya da hızla şifa evinin kapısında belirdi ve dilsiz ama duyduğunu anlayabilen çocuklara “Kraliçe iyi olacak ama onu Kral ile baş başa bırakalım.” derken Yaratık da omzunun üstünden uçarak odaya girdi. Erya ne yapacağını bilemeyerek Gölge’ye baktığında, Gölge’nin gözleri de sunağa yaklaşmak isteyen çocuklardaydı. Veyla’nın tuttuğu eli kıpırdandığında gözleri Veyla’ya döndü. Kadının gözleri hâlâ kapalıydı ama parmakları minik kıpırtılar içerisindeydi. Kadına her zamanki gibi içinin gidişi eşliğinde baktıktan sonra kalbini Veyla’da bırakarak gözlerini çocuklara çevirdi. Çocuklar o sıra, Veyla dışında hiç kimseye, Kralları dâhil, yaklaşmak istemeseler, çekinseler de sırf Veyla’ya yakın olma istekleriyle cesaret ederek biraz daha sunağa yakınlaşmışlardı. Yaratık ise kanatları sayesinde sunağın ucuna kadar uçup konmuş, ön patilerinden birini kadının bacağına yaslamıştı. Gölge tekrar Veyla’ya baktı ve kadının teninin biraz daha canlandığını fark etti. Her nasılsa, aralarındaki bağ sebebiyle ya da henüz Veyla’nın ona güç veren taşını bulamamış olsalar bile büyüsünü taşıyan başka bedenlerin ona iyi geliyor olabileceğinden olsa gerek, Veyla’yı güçlendirdiklerini görebiliyordu. Bu sebeple, “Sadece birkaç dakika.” dedi ve Veyla’nın elini bırakmadan önce dudaklarına götürüp soluyarak öptü. Çocuklar Gölge varken yeterince yakınlaşamıyordu ama Gölge onlara sadece birkaç dakika verebilirdi. Daha fazla Veyla’dan uzak kalmak istemiyordu.
Çocukları ve Yaratık’ı, Veyla’yı iyi etmeleri üzerine Kraliçelerinin yanında bırakırken kapıdaki Erya’ya doğru ilerlemeye başladı. Birlikte kapıdan çıktılar ama çok uzaklaşmadan hemen önünde beklemeye başladılar. Valdris, örnekleri inceleyen Terralarla ilgilenmeye gitmişken Thal da, Lilith ve arkadaşlarıyla sohbet içerisinde, endişelerini gidermeye çalışıyordu.
Erya, “Başına toplananlar sadece ölümden geri getirdikleri değil.” diyerek yaşam alanını çevreleyen ormanın yüksek noktalarına dizilmiş Doğa halkından görünebilecek kadar büyük cüsseli olanlarını gösterdi. Hepsi, Kraliçelerini merak eder gibiydi.
“Bana kalırsa Veyla, Doğa gibi yaşamı da ölümü de içinde taşıyor.” dediğinde Gölge’nin gözleri Doğa halkı olan lunalardan yanındaki Erya’ya döndü. “Bu yüzden yaşam olarak biz de, ölüm de onu Kraliçe olarak istiyor çünkü Veyla hangi taraftaysa, karşı taraf yenilecek.”
Gölge birkaç saniye daha baktıktan sonra elini ağrımaya başlayan başı yüzünden alnına götürüp ovuşturarak önüne döndü. Gözleri kapanırken başı hafifçe eğildi ve sıkkın nefesini burnundan üfledi. Erya buruk bir gülümsemeyle Kral’ının endişeli halini izledi. Elbette Zenith için de endişeliydi ama şu an boğulmasının sebebi Kraliçesini güvende tutmaya duyduğu ihtiyaç ve az daha kaybediyor olmasının getirdiği korkuydu. Kendisi de ölmek üzereydi, ilk defa ölümün ne demek olduğunu tatmıştı ama bu konunun üstünde durmuyordu bile.
“Neyse ki sen yaşamın tarafındasın da, Veyla’yı hiçbir zaman kaybetmeyeceğiz.” dediğinde Gölge’nin alnını ovuşturan eli duraksadı. Gözleri yavaşça aralanıp yerde yetişmiş küçüklü büyüklü ışıltılı mantarlardan birinde takılı kaldı ve göğsünün altında, henüz kazandığı Esved izini hatırladı.
Başını kaldırırken eli alnından göğsünün altındaki yara izine, kıyafetinin üstünden gitti. “Umarım hâlâ öyleyimdir.” dedi. Henüz Veyla gibi bir atak yaşamamıştı, belki de bu ataklar Esvedlerin yara aracılığıyla onlara ulaştığı görüşler değil, Veyla’nın büyüsünün yapabildiği görülerdi ama eğer görüşse… Eğer adam da atak yaşarsa Gölge’yi de ölüm tarafına çekmeye başlayacaklardı.
Kurtuluş olan Veyla ve Gölge, kıyametin ortasına çekilirse Gölge’ye göre bu, malumun ilamı olurdu.
Kıyamet kaçınılmaz olarak Zenith’i yutardı.
**
“Eğer bunlar bir görüşse, siyah ölümün gitmemizi istediği bir yere gitmemiz gibi bir tehlike söz konusu.”
Veyla, şifalı bitkiler ve Gölge ile yeterince sakinleştirilmeden önce geçirdiği ataklarda ve gece tekrar tekrar yaşadığı görü ya da görüşlerde hep aynı yeri görmüştü ve neresi olduğunu Baş Terra ile teyit etmişlerdi.
Veyla, adamın üstündeki siyah deri ceketiyle görünmese dâhi varlığını bildiği Esved yara izine doğru bakarken kalbi tekrar korkuyla titredi. Uyurken görü ya da görüş atakları geçiriyor, uyanıkken ise korku krizleri yaşar gibi hissediyordu. Sanki yaşam tarafında olsalar bile siyah ölüm dumanları vücudunu sarmış, kalbine kadar erişmiş gibi bulanık, boğuk, batık hissediyordu. Her siyah ölüme maruz kalışında bu his artıyordu ve gittikçe baş etmekte zorlanıyordu. Gölge’nin de aynı aşamaları yaşamamasını umdu. Eğer öyle olursa Gölge’nin Veyla’ya yardımcı olamamaya başlamasından çok, Veyla’nın Gölge’ye yardımcı olamamasından korkuyordu. Bir yandan da eğer tüm bunlar, zamanla Gölge’nin de yaşamaya başlayacağı ‘görüş’ler ise, Gölge’yi öldürüp katil kraliçe olacağına dair olan görüsü de, siyah ölümün yarattığı bir yanılgıdan ibaret olacaktı ve Veyla rahatlayacaktı ama beraberinde birçok farklı sorun getirecekti çünkü Veyla gibi Gölge’yi de etkileyebilecekleri ve kendilerine çekebilecekleri anlamına gelecekti.
Geceyi tehlikelere dair konuşmadan, sadece henüz hayatta oluşlarına sığınarak geçirmişlerdi. Veyla atak geçirmediği sürece, sarılmışlar, öpüşmüşler, umut dolu konuşmuşlar, sevişmişler ve uyumaya çalışmışlardı. Neyse ki tüm bu karanlığın ortasında güzel olan gelişmeler de vardı, Veyla ve Gölge’nin ruh evliliği süreci başlamıştı ve Veyla artık bir büyü patlamasına ihtiyaç duymaksızın, bizzat büyüsünü yönlendirerek ölümü yaşatabiliyordu. Gölge’nin tehlikeye düşmesiyle Veyla’nın büyüsünün sınırları bu denli aşılmasa ve potansiyeline doğru atılım yaşamasa, bunu kim bilir ne zaman yapabilmeye başlardı.
Terralar, alınan örnekleri incelemişler, büyülerini kullanarak Doğa’nın fısıltılarını dinlemişlerdi. Doğa’nın bariz bir işaret vermemesiyle beraber, birkaç örneği incelerken içlerinin huzur dolduğunu dile getirmişlerdi. Veyla da önce o örnekleri deneyerek bir görü başlatmaya çalışmıştı ama örnek parçalara zarar verir gibi olduğu an bunu denemeyi bırakmıştı ve yeniden Terralara teslim etmişti. Zar zor alınan örnekleri yok etmek istemezdi. Belli ki Veyla, böyle bir yeteneği varsa bile henüz bizzat kullanamıyordu ya da, gerçekten görü diye bir yeteneği olmaya da bilirdi.
Terralar incelemeyi, Doğa’yı dinlemeyi sürdürüyorlardı ama kenara ayırdıkları, Zvarna olabileceğinden endişe ettikleri örnek zemin parçalarını denemeleri için Gölge ve Veyla’nın ölüm sınırının ardına geçmeleri, söz konusu kutsal Doğa yerlerine gitmeleri gerekirdi. Bu da, Esved yarasının Gölge’ye tesirini henüz görmediklerinden şimdilik beklettikleri bir adımdı.
Veyla’nın son ataklarında tekrar ve tekrar gördüğü yer ise yaşam tarafında kalan bir kutsal Doğa yeriydi. Ölüm sınırının ardına geçmek kadar tehlikeli değildi. Denenebilirdi ama eğer tüm bunlar Esvedlerin Veyla’ya yaşattığı görüşmelerse, bizzat onların yönlendirdiği bir yere gitmeleri kötü sonuçlar yaşatabilirdi. Gölge’nin şüphesi bundandı.
Veyla, “Sen bir atak yaşamadın hâlâ.” diye hatırlattı. Gölge benzeri bir durum yaşamıyorsa, bu yaşanılanların Veyla’nın büyüsüyle ilgili olduğunu gösterirdi ve gidecekleri yere dair bu görüyü, siyah ölüm değil, Doğa göstermiş olurdu.
Gölge de kolları arasındaki sevgilisine “Sen ilk atağını Esved yarası aldıktan aylar sonra yaşamıştın.” diye hatırlattı.
Veyla elleri adamın göğsünde, yüzü, adamın güzel yüzünü görebileceği kadar uzakken ve boy farkları sebebiyle başını kaldırmışken dudağını büzüp gevşetti ve sıkkın bir nefes eşliğinde “Aylarımız yok.” dedi. Emin olmak için o kadar bekleyemezlerdi. “Hem yaşam yerinde kalan, siyah ölüm atılsa bile varamayacağı bir yer. Bir Doğa suyu mezarlığı. En kötü, siyah ölümün ortasında ama yine de yaşamın içinde kalırız. Öyle olursa da savaşçılar kurtarmak için obsidyen patlamalarıyla yardımcı olur, ben de siyah ölümü geriletirim.”
Gölge buruk bir gülümse eşliğinde iç çekti ve “Tüm planı yapmışsın Kraliçe’m.” dedi. Veyla, Gölge’yi ikna etmeye başlayana kadar ihtiyaç duyacağı cümleleri çoktan seçmişti. Demek ki, sarmaş dolaş yataktalarken sabahki sessizliği bundandı. Veyla’nın, adamın göğüslerine yaslanmış ellerinden biri Esved yarasına doğru indi ve deri ceketinin üstünden başparmağıyla okşadı. “Yeterince kötü durumdayız ve beni kollarının arasına da hapsetsen, bir gün siyah ölümle yüzleşmek zorunda kalacağız. Bu olduğunda onları bir köşede sinmiş bekler halde değil, olabildiğince savaşa hazırlanmış bir halde karşılamak isterim.”
Gölge kıvrık dudakları ardında dudağının kenarını kemirirken gözlerini kısarak baktıktan sonra hafifçe gülüp çenesinin ucuyla Veyla’yı gösterdi. “Bu da sabah bulduğun cümlelerden biri, öyle değil mi? Bu cümleleri düşünmek yerine Kral’ının tadını çıkartabilirdin.”
Veyla şirince sırıttı. Evet, dünü ve geceyi kalplerindeki korku ve gerginlikten kurtulmak için birbirlerine sığınarak geçirmiş olabilirlerdi. Ve yine evet, buna rağmen hâlâ korkuyorlardı, sadece biraz olsun gevşemişlerdi. Veyla da, aynı şeyleri tekrar yaşamaktan ölür gibi korkuyordu. Adam ölmesin diye çaresizce çırpınmış, neyse ki başarmıştı. Bu yolda az daha canından olacaktı ve gözlerini araladığında sevindiği şey yaşıyor olduğunu görmek değil, Gölge’yi yaşatabildiğini görmekti ama, yaşanacaklardan kaçmak, yaşanacakların onları yakalamayacağı anlamına gelmiyordu. Gölge, Veyla’yı korumak için güvende tutmaya eğilimliyken, Veyla ise sorunu kökten çözme odaklıydı. Bu da elbette ki, güvenli alanda yapılamıyordu.
“Kral’ımın tadını…” dedikten sonra adamın yakalarını düzeltti ve gülümseyerek uzanıp onu kelebeklerin uzaklaşmasını sağlayacağı kadar yoğun bir şekilde öptü. Kelebekler yine Kral ve Kraliçelerinin sevişmeye başlayacaklarını düşünmüştü ve esasen, ikisinin de bedeninde arzu hiç tükenmeyerek yanıyordu ve Veyla ikna olsa Gölge hızlıca konuyu oralara götürebilirdi ama kadın, görülerinde gördüğü o Doğa suyu mezarlığına gitmek istiyordu. Dudakları ayrıldığında, nefes nefese birbirlerine baktılar ve Veyla’nın iradesi bir hayli sarsıldı ama gözlerini kırpıştırarak kendisine gelmeye çalıştı. “… bir sonsuzluk çıkartmak istiyorum. Bunun için de Zenith’i kurtarmak gerekiyor. O yüzden evet, plan hazır Kral’ım. Sana da…”
Gölge, kadının dudaklarını şimdiden özlediği için kendi dudağını yalayarak tadını yad ettikten sonra “Uygulamak mı düşer?” diye sorarken alayla keyiflendirdiği sesinde hâlâ arzu ağır basıyordu.
“Kraliçe’nin seni ikna edebilecek cümleleri bulmak için geçirdiği zaman boyunca, seninle sevişmekten ödün vermesini boşa çıkarmamak, desek kulağa daha hoş geliyor.”
“Önceden sorunlarını konuşarak değil, savaşarak hallediyordun ama dilinde de binlerce silah var.” dedikten sonra eğilip cümleleriyle onu ikna etmek üzere olan kadını, öpüşleriyle aksine kalmaya ikna etmek ister gibi öptü. Bir sürenin ardından öpüşmenin konusu ve hissi iyice derinleşmeye başlayınca ve Gölge’nin elleri, kadının belinden kalçalarına doğru hareketlendiğinde Veyla heyecanlı bir telaşla hafifçe çekildi ve ellerini kendi kalçasına, Gölge’nin ellerinin üstüne götürüp yeniden beline yükseltti. Gölge yakalanmış bir çocuk gibi hafifçe güldü ama denediği için pişman değildi. Gidip bir tehlikeye daha atlamaya hazır hissetmiyordu, dün Veyla’yı kaybedeceğini sanmak onu mahvetmişti ama Veyla avuçları arasına sığabilen bir kadın değildi. Çoğunlukla göğsüne sığıyor, sığınıyordu ama şu an karşısında ona sığınan değil, onunla el ele verip savaşmak isteyen bir Kraliçe vardı.
Veyla yeniden ellerini adamın göğüslerine yaslarken “Senin de dudaklarında ve ellerinde, beni güçsüz düşüren çok silah var, evet.” dedi heyecandan titreyen sesiyle. Sonra gözlerini adamın dudaklarından alıp gözlerine yükseltti. “Ve bunun için de hızlıca bir plan kurdum.” dediğinde Gölge gülerek kaşlarını kaldırdı. Planlar Kraliçe’siyle evlenmişti.
Veyla “Voltriderda?” dedikten sonra kaşlarını kaldırdı. Başta ‘gece’ diyecekti ama sonra kendisinin de geceye kadar dayanamayacağını fark etmişti. Naya Elora bu birlikteliklerinden birinde gelmeye tenezzül etse iyi olurdu. Annesi ve babası, onu sevişerek çağırıp duruyordu.
Gölge, “Sonunda ilgimi çeken bir plan.” dediğinde Veyla şirin sırıtışı eşliğinde ‘küçük’ detayı ekledi. “Doğa suyu mezarlığından dönüş yolunda, voltridarda?”
Gölge’nin keyfi hafifçe silindi. Veyla gözlerini kırpıştırarak başını onaylar şekilde salladı. Gölge yavaşça onaylamaz bir şekilde sallayınca Veyla tekrar onaylar şekilde salladı. Gölge bakmayı sürdürdüğünde Veyla’nın dizleri kırılarak hafifçe alçalırken “Yapma ama…” diyerek başını Gölge’nin göğsüne yasladı. Gölge hızlıca uyum sağlayarak kadına sarılı kollarını sıkılaştırdı ve saçının üstünden öptü. Adamı tanıyan biri olarak Veyla, şimdi ne yapması gerektiğini bilerek sessiz kaldı ve Gölge’nin düşünmesini bekledi. Bir süre sonra Gölge üfleyip “Peki.” dediğinde Veyla gülerek başını göğsünden çekti. Göz göze geldiklerinde Gölge kadının onu böylesine yönetebilmesine iç çekse de dudakları kıvrıktı. Zaten Zenith üzerinde boyun eğmesine değer tek kişi de aynı kadındı. Doğa ve hatta siyah ölüm halkı bile Veyla’ya boyun eğmek istiyordu, Gölge nefretle direnmeye çalışırken çaresizce oyalanmıştı. Şimdi teslimiyet huzur getiriyordu.
“Hadi gidelim de, bir an önce dönüş yolu zamanı gelsin.”
Veyla güldü. Gölge sırıtıyor olsa da ciddiydi, Veyla görebiliyordu. “Bir azritin aşkı bu denli tutkulu ve arzulu yaşamasına şaşırmıyorum.” derken işaret parmağıyla Gölge’yi gösteriyordu. Sonra yavaşça işaret parmağını kendisine çevirdi ve gözlerini kırpıştırıp “Ama kendime şaşırıyorum.” dedi çünkü azritler bile Veyla’dan daha az sevişmek istiyor olmalıydı ki azritler, keyfe ve zevke düşkünlükleriyle bilinirdi.
Gölge, “Sana demiştim,” dedi ve sırıtışı genişledi. “Nefreti bu denli tutkuyla yaşayan kadın, aşkı da öyle yaşar, diye.” diye ekledi. Sırıtışında alt dudağını ısırıp bıraktıktan sonra “Var olan tüm tutkularını sadece ben tattım.” dedi. Veyla hem aşkta hem de nefrette tutkuyla Gölge’ye bağlanmıştı. Gölge’nin çoğu dediği çıkmıştı ve Veyla, biraz da bu sebeple geleceğe dair umutluydu ama artık Gölge sadece inandığı şeyleri değil, Veyla’yı ve kendisini rahatlatmak için inanmak istediği şeyleri de dile getirir olmuştu yoksa göğsünün altındaki Esved yarasından beridir bu savaşı kaybedebileceklerini düşünüyordu. Tabii eğer o yara, Esvedlerin Gölge’ye de ulaşmasını sağlayacaksa.
Düşüncelerinden kurtulmaya çalışıp huzursuzlanarak kadının da henüz gevşemiş vücudunun kasılmasına neden olmasını istemediği için sırıtmayı sürdürdü ve “Ben asıl hâlâ hamile kalmamana şaşırıyorum.” dedi.
Veyla, “Dün gece kalmış olabilirim.” derken gülüyordu ama Gölge’nin ciddiye aldığını ve o yakışıklı suratında tatlı bir şapşallık oluşturan ifadesini görünce başına gelecekleri bildiği için “Gölge…” diye başlamıştı ki Gölge kadının elinden tutmuş, voltridera çekiştiriyordu. “Gidelim de Baş Terra’ya soralım.”
Gölge’nin azrit kulaklarıyla duyabilmesi için bebeğin kalbinin oluşması gerekirdi ama Gölge’nin öyle bir sabrı yoktu. Veyla Gölge tarafından çekiştirilirken gülmekle çaresizlikle inlemek arasında bir sesle, “Ya şaka yapmıştım!” dedi ama şaka olmayabilirdi çünkü dün gece birbirlerini kaybetme korkusunun getirdiği duygu yoğunluğuyla birçok kere birlikte olmuşlardı.
Gölge kadını voltridera bindirirken Veyla, “Gördüğüm kutsal yere gitmemiz gerekiyor!” dedi.
Gölge, voltriderın diğer tarafına yönelirken Veyla’nın kapısı da otomatik olarak kapanıyordu. Veyla Gölge’nin de voltridera binişini izlerken “Beni duydun mu?” diye sordu. Gölge, “Duydum.” derken hızlıca aracı çalıştırmıştı. Veyla “Ve?” dediğinde Gölge omuz silkerek voltriderı gökyüzüne yükseltmeye başladı. “Duymazdan geliyorum.” dedikten sonra sırıtarak göz ucuyla Veyla’ya bakarken “İstersen dönüş planını, şimdi gidiş yolunda uygulayabiliriz.” dedi. Veyla önüne döndü. Voltrider öne atılarak ilerlemeye başlarken Gölge, “Beni duyuyor musun?” diye sordu.
Veyla “Duyuyorum.” dedikten sonra şirince sırıtarak Gölge’ye baktı ve Gölge ne duyacağını anladı. Veyla da, adamın anladığını anlasa da keyifle dile getirdi. “Ama duymazdan geliyorum.”
Gölge, “Hissettin mi?” diye sorduğunda Veyla kaşlarını kaldırdı. Gölge alayla olsa da üzgün bir ifadeyle “Kalbim sızladı bir an önce.” dediğinde Veyla güldü ve yeniden önüne döndü. Ruh evliliği süreci dolayısıyla birbirlerinin fiziki acılarını hissedebilmeye başlamışlardı ama Gölge’nin acısı, arzusundan geliyordu.
Veyla sessiz kalırken fermuar sesi duyduğunda gözleri irileşerek Gölge’ye döndü. Gölge pantolonunun fermuarını indirmişti. Yaramaz bir sırıtışla “Belki fikrin değişirse diye.” dediğinde Veyla “Çok beklersin.” diyerek önüne döndü. Bir an önce Doğa suyu mezarlığına gitmeleri gerekirken Gölge yine onları, habire hamile olup olmadığını sormak için ziyaret ettikleri Baş Terra’ya götürüyordu. Artık Baş Terra ne için geldiklerini hemencecik anlıyor ve gülmeye başlıyordu. Gölge çocuğu yapmak kadar, öğrenmek konusunda da sabırsızdı. Bütün bu kıyametin ortasında iyi ve mutlu edecek bir şey daha istiyor olmalıydı ama Veyla da Doğa’ya yakın bir büyücüydü ve artık hamile kalsa anlayabileceğini düşünüyordu. Veyla’ya kalırsa hâlâ hamile kalmamıştı ve Gölge yine Baş Terra’yı güldürmek için onları Terra mıntıkasına sürüklüyordu.
Veyla, pantolonun ve iç çamaşırının indiğine dair hışırtıları duyduğunda kolları göğsünde birleşmiş bir şekilde dudağını büzüp gevşeterek ileri bakmayı sürdürdü ama iradesi bir hayli zorlanıyordu. Gölge, “Çok yolumuz kalmadı.” diye ufak bir uyarı geçtiğinde Veyla üfleyip emniyet kemerini çıkarmak için tuşa bastı. Gölge otomatik pilota alarak kahkaha attığı sırada Veyla da inadından döndüğü için somurtmaya çalışsa da sevişecek oluşlarına keyiflendiği için gülmeden de edemedi ve Gölge’nin de kolunu beline sararak yardım edişiyle birlikte adamın kucağına geçti.
“Bak, Kral’ın da senin için güzel planlar yapabiliyor.”
Veyla, eteğinin altından iç çamaşırını yana kaydırarak erkekliğini, kadınlığının girişine dayayıp belinden tutarak onu zevke çeken Gölge’ye uyum sağlayarak kucağına yerleşirken ikisi de inledi. Veyla’nın başı direksiyona doğru geriye eğildi ama Gölge elini boynuna sararak kadının üst vücudunu da kendisine çekti ve öpmeden önce boğuk bir sesle “Değil mi?” diye sordu.
Veyla, belinden tutarak kalçasını yönlendiren ve gel git yapan Gölge’ye uyum sağlarken mutlak bir teslimiyet ve zevk dolu sesle “Öyle.” dedi ve adam keyifle dudaklarına yapıştı.
Nasıl ki Veyla, Kraliçesi olarak Gölge’yi ikna etmeyi ve yönetmeyi iyi biliyordu, Gölge de Veyla'nın Kral’ıydı ve yine istediğini almayı başarmıştı.
**
Veyla, işaret parmaklarını Gölge’nin dudaklarına götürüp gülümsetmeye çalışınca Gölge gülerek teslim oldu ve Doğa suyu mezarlığının etrafındaki rengârenk taşlara kötü bakışlar atmayı bıraktı. Hepsi ölen Xalialar’dı ama bakışları her birini tekrar öldürmek ister gibiydi.
Kadının yanaklarındaki ellerini tuttu ve sırasıyla avuç içlerini öptükten sonra parmaklarının kenetlenmesini sağlayarak aralarında indirdi. Veyla neşeyle kenetli ellerini sallayıp “Eminim ki bu gece üstün başarılarımız ve becerilerimizle, bunu başarabiliriz.” dedi. Terra’dan yine aynı cevabı almışlardı, ‘Henüz değil’ ve Gölge cevabı ‘henüz’ hazmedebilmiş değildi. Çocuk gibi somurtuşu ancak şimdi Veyla sayesinde dağılmıştı.
“Yeteneklerimi sabaha kadar sergileyeceğime emin olabilirsin bebeğim.”
Veyla taşlara bakarken sırıtarak “Bir ara uyuyalım ama.” dedi. Adam Terra’dan ‘evet’ cevabını alana kadar kıyameti, kurtuluşu, her şeyi kenara atmış, bu konuya yoğunlaşmıştı, gerçekten Veyla’yı uyutmayabilirdi.
Gölge, “Ben seni Baş Terra’ya sormak için götürürken uyusan?” dediğinde Veyla gülerek ona baktı ama ciddilik payı da görünce gülüşü silindi ve bu sefer de Gölge güldü. Adam gülünce Veyla da tekrar güldü ama hâlâ şaka olup olmadığını anlayamamıştı.
Gölge, etrafına bakarak “Ee? Ne sik yiyeceğiz burada?” diye sordu. “Bin kere gördüğüm Doğa suyu mezarlarından bir farkı yok.”
Veyla dudağını büzüp gevşetti ve “Aptal görü ya da görüşler sadece buraya geldiğimizi gösteriyordu. Devamında hep beni kendime getirdin.” dedikten sonra kızar gibi Gölge’ye baktı ama elbette ki minnettardı. “Beni sakinleştirmesen, devamını da görürdüm belki.”
Gölge yamuk bir sırıtışla tek kaşını kaldırdı ve “Biraz önce seni çok sevmekle mi suçlandım?” diye sorduğunda Veyla kıvrık dudaklar eşliğinde iç çekerek baktı. “Belki de Doğa biraz da burada sevişmemiz için buraya gelmemizi istemiştir.” dedi ve Gölge hızla ikna olarak havaya girince Veyla gülerek adamın kolları arasından kaçıştı. Evet, adam bir an öyle söyleyince taşla maşla ilgilenmek yerine adamla ilgilenmek daha hoş bir fikir gibi gelmişti ama burada fazla kalamazlardı. Gölge de bu detayı hatırladığı için iç çekerek Veyla gibi taşlara yakınlaştı ve “Neye bakacaksak bakıp hemen gidelim.” dedi. Veyla yanından geçtiği büyülü taşlara basmamaya çalışarak renklerine bakıyordu. “Burada mor bir taş bulabilir miyiz, dersin?”
“Öyle olsa, Baş Terra zamanında bizi buraya yönlendirirdi.” dediğinde Veyla hak verdi ve memnuniyetsizce dudağını büzüp gevşeterek incelemeyi sürdürdü. Yer altı sularına bağlanan taş havuza yaklaştıkça artmakla beraber, alanın etrafında da büyülü taşlar vardı ve her birine dikkatli bakmaya çalışıyorlardı. Veyla pembe bir taşın yanında dizlerini kırarak alçalırken hatırladığı detayla “Ama Baş Terra, bu taş arama süreci boyunca Doğa’nın fısıltısıyla yönlendirildiğimiz yerlerde amacın, taşı değil birbirimizi bulmak olabileceğini söylemişti. Yani, zaman geçirip birbirimize âşık olmamız için Doğa’nın bizi oralara gönderdiğini. Belki de, taşı bulabileceğimiz yerleri söylememişti ve şimdi burada mor bir taş bulabiliriz.”
Sonuçta, buraya gönderilmelerinin bir sebebi olmalıydı. Siyah ölüm de henüz saldırmış değildi ve o yüzden gittikçe Veyla bunun Esvedlerce yönlendirildikleri bir yer değil de, Doğa’nın gitmelerini istediği bir yer olduğuna ikna oluyordu.
Gölge, “Pardon bebeğim, ‘âşık’ kısmından sonrasını dinleyemedim, tekrarlasana.” dediğinde Veyla başını kaldırıp tepesinde tatlı bir sırıtışla dikilen adama güldü. Yere çökmüş şekilde olduğundan bir hayli alçağında kaldığı adamın bacaklarından birini dürterek “Git ve aramaya devam et lütfen.” dedi. Birbirlerine âşık olmalarının ardından bazı özellikleri yer değiştirmiş gibiydi. Bir tehlike oluşmadıkça Gölge, Veyla’dan daha sulu davranıyordu. Önceden bir yerde Veyla varsa, başka kimlerin ve kaç kişinin olduğu önem arz etmeksizin en sulu kişi Veyla olurdu.
Gölge gülerek taşları incelemeye devam etmek üzere yoluna devam etti ve Veyla ardından “Ve alış artık.” diye ekledi. Adam hâlâ, Veyla’nın da ona âşık olduğuna, sevgili olmalarına karşı mutlu bir şaşkınlık içerisindeydi.
Gölge “Alışamam güzelim.” dedi. Eğer kıyametten kurtulurlarsa bir ölümsüzlük ömrü aynı heyecanla şaşırmayı düşünüyordu. Veyla’ya sahip olabildiğine inanamıyordu.
Veyla bir gülümseme eşliğinde yerden kalkıp Doğa suyu mezarlığına vardı. Taş havuzun içinde ve duvarlarına yapışmış halde yansımaları suyun üstünde renkleri dans ettiren büyülü taşlara bakarken elini de taş havuzun etrafından dolandıkça taşların üstünde gezdiriyordu.
Gölge Doğa suyu mezarlığının diğer tarafında kalmışken “Burada güç aldığın taşın olsa hissederdin zaten.” dedi ve bu ihtimali kendi zihninde tamamen eledi. Buraya başka bir amaçla gelmiş olmalılardı.
Veyla doğal havuzu çevreleyen taşa otururken gözleri ormana kadar süren büyülü taşlarda gezindi. Ormanın içinde de nicesi olmalıydı ama onların varlığı Doğa suyu mezarından kaynaklı değildi. Gölge’ye hak veriyordu. Taşına yaklaşmış olsa, büyüsü ve gücü artar, bunu hissederdi ama farklı hissetmiyordu. Kıyamet gelecekse bile gelmeden önce, taşına kavuşup kavuşamayacağını merak etti. Taklitçinin yansıttığına göre potansiyelinden hâlâ uzaktı, bu da taşına kavuşunca yapabilecekleri konusunda Veyla’yı meraklandırıyordu. Bir yandan da korkutuyordu. Kıyamete karşı savaştığı sürece ulaşacağı güç, ancak Zenith yararına olurdu ama siyah ölümün dilediği gibi karşı tarafa geçerse, o zaman Zenith’in şansı kalmaz gibiydi.
Gözleri düşünceli bir şekilde önünde gezinirken bir eli de oturduğu taşın ardından Doğa suyunda geziniyordu. Yer altı su kaynaklarına kadar inen bu Doğa’nın yarattığı mezarda nice taş olmalıydı. Belki de suya girip her birine ulaşmaya çalışmalıydı ama suda elini gezdirerek keşfetmesi gereken bir şey varsa hissedebilmeyi umuyordu. Buraya, öylesine gelmiş olamazlardı. Kesinlikle burada yaşanacak iyi ya da kötü bir şey vardı ama henüz keşfedememişlerdi.
Veyla, ilerideki taşlara bakmaya devam edebilmek için elini sudan çekip taştan kalkacağı sırada vücudu bilindik bir acıyla kaskatı kesildi ve başı geriye doğru düşerken vücudunu suyun üstünde tutan, Veyla’nın kesik nefesini duyduğu gibi olduğu alana koşan Gölge’ydi. Veyla’yı sudan çekmek istedi ama kadının bir eli, suda kaldığı yere Doğa’nın büyüsüyle yapışmıştı. Kadını en azından geriye, suya doğru düşmemek üzere taşın üstünde tutarken endişelenmiş gözleri Veyla’nın büyüyle ışıldayarak gökyüzüne bakan mor gözlerinde gezindi ve kendi büyüsüyle ışıldadığını gördü. Diğer ataklarında da öyle oluyordu. Her ne kadar Esved yaraları büyüyle parıldasa da gözlerinde kendi büyüsü dolaşıyordu. Esvedlerin yarattığı bir görüş değil de büyüsüyle çekildiği bir görüymüş gibi. Bu, Veyla’nın Gölge’yi öldürdüğünü gördüğü görüye dair kafa karıştırıcı bir ihtimaldi, bu yüzden Gölge hep bir görü değil de görüş olduğunu düşünmüştü ama emareler görü olduğu yönündeydi. Gölge, kadının bu yetisini kullanırken çektiği acıya karşı yüzü buruşmuş bir haldeydi. Bedeninde, Gölge de benzeri bir acıyı bağlanma aşamasında olan ruhları sayesinde hissediyordu ama yüzünün buruşmasının sebebi Veyla’nın canının yanmasıydı. Birbirlerini her acıdan sakınmak isterlerken Veyla’nın Gölge’yi öldürebilecek olmasına inanamazdı. Belki de o görünün olabilecek farklı alternatif geleceklerden biri olduğunu düşündü. Adımlarını yanlış atarlarsa ve Veyla, Karanlık’ın Kraliçesi olursa, belki de gerçekten Gölge’yi öldürürdü. Gölge bu kadına ölmekten gocunmazdı ama Yaşam Kelebeği’nin sonsuza kadar Ölüm Kraliçe’si olması, Veyla’nın hak ettiği bir hayat değildi. Yine, Veyla için üzülürdü.
Veyla, yaşadıkları andan koparken geriye düşmüş başında yüzü kaskatı kesilmişti. Baktığı gökyüzünde gördüğü, zihnine yansıyan görü ya da görüştü. Yine, kara sislerle başlayan görüsünde elleri telaşla dağıtmaya, önünü açmaya çalışıyor, nereye ilerlediğini bilemeden etrafında dönüp duruyordu. Katil Kraliçe, diye bağırılmasından korktu. Erya’nın ithamlarını, Gölge’nin acı haykırışını duymaktan korktu ama öyle sesler duymuyordu. Bir deniz sesi duyar gibiydi. Esintiliydi hava. Üşütmüyor, tenini okşayarak seviyordu. Sağa sola koşuştururken sağ adımıyla birlikte tenine çarpan suyu hissetti. Sisler hâlâ dağılmamıştı ama hareketlerini yavaşlatıp temkinli adımlarla suyu hissettiği yöne doğru ilerledikçe suyun seviyesi güzeldi ve suyu hissettikçe Veyla sakinleşti. İlk defa, korku dolu değil de, etrafını saran karanlığa rağmen güvende hissedebileceği bir görü içerisindeydi.
Su boyunu aşmadan ayağı bir kayaya çarpar gibi oldu ve ellerini öne doğru uzatıp biçimsiz bir şekilde önünde yükselen yapının ne olduğunu anlamaya çalıştı. Su hala omuzlarının altında kalıyordu ama suda bir hayli ilerlemişti, deniz geç derinleşiyor olmalıydı. Elleri yapıda gezinirken bazen parmakları su altı bitkilerince okşanıyordu, bazen de kaygan ama şekilsiz bir yapıya değiyordu. Görmeden anlamaya çalışmak çok zordu. Ellerini suyun üstüne yükseltti ve yapının ne kadar yükseldiğini anlamaya çalışarak ellerini gezdirdi. Parmakları bitkilerin arasında gezinirken küresel bir cisme değdiği an kara sisler dağıldı. Sadece elinin temas ettiği, büyük ve hafif dalgalarla titreyen bir su damlasıymış gibi saydam ama hissi, su değil de cam gibi sert olan, cismi görüyordu. Etrafını saran bitkiler, yükselen doğal yapı, deniz ve gökyüzü oldukça bulanık bir şekilde görünüyordu. Veyla gözlerini kısarak küresel cisme doğru eğildi, çünkü içinde ışıltılı bir şeyler hareket ediyor gibiydi. Diğer elini de küresel yapıya getirdiği an vücudu donakalırken görüşü ilerledikçe sarmal şekliyle birbirlerinin içinden geçip etrafından dolaşmayı sürdüren ışıklarla başka bir yöne döndü ve zamanla renkler yerine otururken görüntü yeniden netleşti. Gölge’yi sol tarafından ışıklar yansırken gördü. Işıkların kaynağı, yapısı bakış açısı yüzünden hâlâ anlaşılamayan ama Veyla’nın gördüğünden anladığı kadarıyla bir hayli yükseğe kadar uzanan, Veyla’nın dokunduğunun benzeri küresel cisimlerle ve etrafını saran yumuşak ve uzun yapraklı bitkilerle dolu alandan yansıyan Doğa ışıltılarıydı. Gölge, bu alanın hemen yanında, denizin içindeydi. Bir yöne doğru bakıyordu. Denizi ardına aldığına göre, karaya doğru bakıyordu ve hüzünlü görünüyordu. Sadece hüzünlü değil… Yorgun, bitap, umutsuz bir adam gibi görünüyordu. Veyla bu bakışları hatırlıyordu. Sanrı’nın hayal seyahatinin ardından, dokunsalar ağlayacak bir halde ve çaresiz bir şekilde yıldızları izlemek üzere malikânedeki özel yerine gitmişti. Kaçtığına yakalanmış, Gölge de yanına gelmişti. Gölge ‘Şehrimi kaybedeceğim’ demişti. Veyla, ‘Güçlüsün, kaybetmezsin’ demişti ve Gölge her gücün bir zaafı olduğundan bahsetmişti. Veyla, sonradan, birbirlerine teslim olduklarında anlamıştı ki bahsettiği Veyla’ydı. Âşık olursam şehrimi kaybederim, demişti ve âşık olduğunu itiraf etmişti aslında. Veyla anlamamış, buna ihtimal bile vermemişti o zaman. Sonra adam ‘çünkü anlatamıyorum’ demişti. Haykıra haykıra ilan edememişti o zaman aşkını ama yine de itiraf etmişti üstü örtülü bir şekilde. Sonra da ‘Şurada biraz susabilir miyim?’ diyerek Veyla’nın bacaklarının üstüne başını koyup uzanmış, Veyla’nın saldırdığı şehrinde, Veyla’ya sığınarak iyileşmek istemişti. O günkü gibi, çaresiz ve kaybetmiş görünüyordu Gölge. Veyla gözlerini sol tarafa, karaya doğru çevirmeye başladı. Neye böyle baktığını merak ederken bir hışımla suda, Gölge’ye doğru ilerleyen kendisini gördü. Saçları çoktan ıslanmıştı, belki de sudan geri çıkmış, şimdi yeniden geliyordu, anlayamamıştı. Veyla, bu görüdeki halinin ne dediğini duyamıyor, hızlı ve duygu dolu konuştuğu için dudaklarını okuyarak da anlayamıyordu ama ağlar gibi olduğunu görüyordu. Yine de kendisinin bu halini de tanıyordu. Yüzünde teslimiyetin izleri vardı.
Görüdeki hâli suyu döver gibi Gölge’ye yakınlaşmaya çalışırken Gölge de tekrar Veyla’nın görüş alanına girdi. O da Veyla’ya doğru birkaç adım atmıştı ki Veyla da ona vardı ve ikisi de birbirlerinin yanaklarını tutarak uzandılar. Veyla’nın, cüsseli adamın yanında küçük kalan elleri yüz ifadelerini yeterince kapatmıyordu ama kapatsa bile Veyla şimdi uzaktan baktığı yerden adamın biraz önceki haliyle arasında dağlar kadar fark olduğunu görebilirdi. Görüdeki hali adama ne dediyse, ona tüm zaferlerini geri vermişti. Artık çaresiz, bitap, yorgun ve hüzünlü değil, umutlu, güçlü, mutlu ve kazanmış gibi görünüyordu.
Birbirlerini solur gibi öperlerken Gölge kollarını suyun altına daldırdı ve Veyla’nın görüdeki halinde beline sarılmış olacak ki kadının bedeni suyun üstünde yükseldi. Muhtemelen kadını kucağına almıştı. Veyla da kollarını adamın boynuna dolarken Veyla’nın ne olduğunu anlayamadığı yapıdan onlara doğru renkli ve birbirine dolanarak ilerleyen ışıklar ilerledi. Sevişen bedenlerine temas ettiğinde ikisi de güçlükle öpüşmeyi bıraktılar. Vücutlarını ayırmadan önce birbirlerine bakıp sonra da ışıklara doğru baktılar ve her ne gördülerse kaşları olabildiğince kalkmaya başladı. İki çift gözde farklı farklı renkler dans eder gibi dolaşırken onları izleyen Veyla gözlerini kısarak ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Veyla ile Gölge’nin bir şeyleri izlediği şüphesizdi. Öyle ki, her ne izliyorsalar yüzleri şekilden şekile giriyordu ama görüyü gören Veyla huzursuz hissetmedi çünkü gördükleri şey onları gülümsetiyordu. Bir şey değil, bir sürü şey görür gibilerdi. Histen, hisse sürükleniyorlardı, gözleri fıldır fıldır gördüklerinde gezinirken birbirlerine sarılmış kolları sıkılaşıyordu. Sanki göğüslerini açıp birbirlerini ruhen oldukları gibi fiziken de kalplerine yerleştirmek istiyorlardı.
Gölge’nin dudakları oynadığında görüyü gören Veyla bu sefer algılayabildi çünkü adamın duygu yoğunluğu çok yavaş konuşmasını sağlıyordu. ‘Sensin’ dediğini anlayabildi. Gölge’nin yaşlar akan gözleri, kolları arasındaki Veyla’ya döndü ama Veyla’nın bir süre daha ağlamasına sebep olan bir mutlulukla gördüklerini izlemesi lazımmış gibiydi. Gölge sabırsızlıkla bir elini kadının yanağına götürüp kendisine bakmasını sağladı ve dudaklarını okuyabildiği kadarıyla tekrar “Sensin.” dedi.
Veyla’nın bedeni, Gölge’ye doğru öne devrilirken Gölge hızla dizlerini kırarak alçaldı ve kadını kolları arasına aldı. Veyla biraz önce oturduğu taştan Gölge’nin çektiği kucağına düştü ve adamın sarılışları eşliğinde nefes alış verişlerini düzene sokmaya çalıştı. Gölge bir koluyla sımsıkı kadına sarılırken diğer eli kadının saçlarında, yanaklarını ıslatan yaşlarında geziniyor, “Geçti.” diyerek saçını öpüyordu. “Geçti güzelim, kötü bir şey olmayacak.”
Gölge, kadının ne gördüğünü bilmiyordu ama kaskatı kesilmiş vücudunda bile gözyaşları akıp durduysa kötü bir şey görmüş olmalıydı. Veyla’nın zaten bugüne kadar geçirdiği hiçbir atakta güzel bir şey gördüğüne rastlamamıştı. Gölge kadını göğsüne yapıştırmış haldeydi ama Veyla da bir süre göğsünden kalkmamayı dilerdi. Nefes alış verişlerini heyecanı yüzünden düzene sokamadığı bir sürenin ardından Gölge tekrar, “Ne gördüysen, öyle bir şey olmayacak sevgilim.” diye telkin etmeye çalıştığı sırada Veyla “Olacak.” diye soluyarak başını çekti. Gölge, sevgilisinin sesindeki heyecana anlam veremezken göz göze geldiler ve mutluluğunu da gördü.
Veyla, “Birbirimizi hatırlayacağız.” dedi ve sonrasında sudan çektiği elinin avucunda hissettiği sıcaklığa doğru başını eğdi. Sarılırken vücutları arasında sıkışan elinde parmaklarını çözdü ve avucundaki taşa birlikte baktılar. Gölge, “Zavin taşı.” diye mırıldandı ve birkaç saniye daha gözlerini kırpıştırarak taşa baktıktan sonra gözlerini Veyla’ya yükseltti. Kadının ne gördüğünü anlayamamıştı ama güzel bir şey gördüğü hâlinden, kurduğu cümleden belliydi. Mutluluk bulaşıcıymış gibi Gölge’nin yüzüne de yerleşti ve kadının yanağına düşüp, ıslak yaşlarına yapışmış saçlarını kulaklarının arkasına sıkıştırdıktan sonra sağ yanağına yerleştirdiği eliyle tenini sevip “Zvarnayı mı gördün?” diye sordu. Onun da sesi, Veyla gibi huzurlu bir heyecana kapılmıştı.
Veyla defalarca kez başını sallarken mutlulukla güldü. Ağlaması sürdüğü için arada bir burnunu çekse de yaşlar gülüşüne düştüğü için Gölge’nin içi, kadının ağlayışına gidemiyordu. Kadın ağlayacaksa, sadece mutluluktan ağlayabilirdi. Eğilip kadının yaşlarını öptükten sonra burunlarını birbirine sürttü ve ikisinin de gözleri kapanırken geriye gülüşleri kaldı. “Bu taş nereye aitse, Zvarna da orası.” diye fısıldadı Veyla. Görü başlamadan önce sadece suda geziniyordu eli ve sonrasında sanki Doğa ya da büyüsü, avucuna bu taşı getirmişti.
Gölge taşın ismini bilmekle beraber nereye ait olduğunu bilmiyordu ama artık işin kolay kısmı kalmıştı. Baş Terra bilmiyorsa bile tespit edilmesi kolaylaşacaktı ya da alınan örneklerden biriyle uyumlu çıkabilirdi.
Gölge, sabırsızlıkla “Hadi.” diyerek kollarını sardığı Veyla’yı da kucağında tutarak kalktı. Veyla’yı yavaşça yere indirse de ellerini sımsıkı kenetledi ve ormanın ardında kalan voltridera doğru onu çekmeye başladı. Veyla da taşı cebine koydu. Gölge, Veyla’nın kim olduğunu zaten biliyordu, Gölge’yi heyecanlandıran Veyla’nın da onun seksen olduğunu öğrenecek olmasıydı. Ne zamandır, bu heyecanı içinde tutmak zorunda kalıyordu, bir an önce gitmeli ve kavuşmalılardı. Onu soluyarak öpmeden hemen önce ‘Seksen bir’ diyebilmeliydi. Konuşacak ve hatırlayacak ne çok şeyleri vardı… Kıyamete kadar Zvarna’da geçirmek isterdi ama oraya, oradan daha güçlü çıkıp kurtuluş getirmek için gideceklerini de biliyordu. Bir an önce kavuşmalı ve ‘kıyamete kadar’ olan ömürlerini tekrar sonsuza kadar hale getirmelilerdi. Belki de Doğa’nın Naya Elora’nın Veyla’nın karnına düşmesinden önce bekletmesinin sebebi buydu. Belki de Zvarna’da olan birlikteliklerinde Veyla hamile kalacaktı. Gölge, artık böyle olduğuna neredeyse emindi çünkü onca birlikteliğe rağmen Veyla’nın hamile kalmamasına başka bir anlam veremiyordu.
Veyla’nın gülümseyen yüzü, başına giren bir sancıyla buruşurken acıyla inleyerek duraksadığında Gölge de hızla durup ona doğru döndü ve diğer elini de kadının çenesine doğru götürüp eğilen başını endişeyle kaldırmaya çalışırken kadının yüzünü görebilme telaşıyla eğildi. “Veyla?” diye sordu. Veyla eğildiği başını sağa sola çevirdikçe Gölge de yüzünü görebilmek için başını eş zamanlı oynatırken kenetli ellerinde Veyla’nın parmakları sımsıkı adamın tenine gömülmüştü. Gölge korkuyla başını kaldırıp etrafına baktı, siyah ölümün oldukları yere kadar atılıyor olmasından endişe etti. Kutsal Doğa yerlerini henüz ölümle işgal edemiyorlardı ama etraflarını sarmaları da Veyla’yı yeterince etkilemelerini kolaylaştırırdı ama sadece orman görünüyordu. Siyah ölümün yaklaştığı yoktu. Veyla diğer eliyle de Gölge’nin ceketinin ucundan sığınır gibi tutunduğunda Gölge etrafına inceleyerek bakmayı bırakıp tekrar Veyla’ya döndü ve “Güzelim?” diye sorarak yine çenesini kaldırmaya çalıştı. Esved saldırısı gibi değildi, Veyla ne yaşıyorsa, Gölge de yaşıyordu, o yüzden ayırt edebiliyordu. Öyle kaskatı kesildiği bir acı değildi ama yine de kadının zorlandığı kesindi.
Veyla başını kaldırıp gözlerini kırpıştırarak araladı. İlk birkaç saniye boyunca göz göze gelmek ve Gölge’nin temasları kadının kaşlarını ve vücudunu gevşetir gibi olsa da Gölge’nin omuzlarının ardında gördüğü şeyler Veyla’nın korkuyla gerilemeye çalışıp çığlık atmasını sağladı. Gölge hızla kadını ardında, güvende tutarak şimşeklerini çağırırken Veyla’nın görüp de korktuğu yöne doğru döndü ama hiçbir şey yoktu. Şimşeğini Doğa suyu mezarlığına zarar vermeden vücuduna geri çekerken Veyla ardında yeniden çığlık attı ve Gölge Azrit hızıyla Veyla’ya döndü. Veyla’nın gözleri korkuyla etrafında gezindikçe Gölge’ye tutunarak uzaklaşmaya çalışsa da Gölge hiçbir şey göremiyor, Veyla’yı ardına çekip dursa da neyden korumaya çalıştığını anlayamıyordu. Her şeyin Veyla’nın zihninde olup bittiğini algılayarak Veyla’ya döndü ve kadının yanaklarını büyük avuçları arasına aldı. Hemen ceketinin uçlarından tutunarak ona yapışan kadını sakinleştirmeye çalıştı. Bir an, yine bir atağın başladığını düşünmüştü ama öyle değildi. Veyla hareketliydi, kaskatı kesilmemişti, başı geriye düşmemiş, irileşmiş bir halde tek bir noktaya bakmıyordu. Telaşla etrafında geziniyordu.
Gölge’nin sorunu anlayamaması ve haliyle çözüm getirememesi çaresizlik yaşamasını sağlarken kadına doğru eğildi ve etrafta gezinen gözlerinin sadece Gölge’yi görmesi için kadının başını tekrar kendisine çevirdi. Kadının neredeyse dibindeyken temasları gibi güven veren sesiyle “Bana bak. Güzelim bana bak. Sorun yok. Hiçbir şey yok, zihnin seninle oynuyor.” dedi ama gözlerinin büyüyle ışıldadığını görebiliyordu. Kendisini korumak için olsa şimdiye ortalık mosmor olurdu ama daha çok… Büyüsünü kullandığı için her ne görüyorsa görüyor gibiydi. Bu Gölge’nin de kafasını karıştırırken dudaklarını birbirine bastırarak yutkundu ve çatılı kaşları altındaki mavi gözleri şüpheyle kısıldı. Veyla, ne görüyordu?
“Bana ne gördüğünü söyle.” dedi sakin tutmaya çalıştığı sesiyle. Belli ki büyüsüyle, Gölge’nin göremediği ama var olan bir şeyleri görüyordu.
Veyla, soluk soluğa “Taşlardan…” diye konuşmaya başladı. Gözleri etrafa dönecek gibi olduğunda Gölge müsaade etmedi ve kadının sadece kendisini görmesini sağladı. Gördüğü şeylerden sesler de geliyor olmalıydı ki Veyla bakmamasına rağmen omuzlarını kulaklarına yakınlaştırarak duyduklarından sakınmaya çalışıyor ve korkmaya devam ediyordu. Gölge uzun parmaklarını kadının kulaklarına doğru örttü ama Veyla çaresizlikle başını iki yana salladı. Sesler Veyla’nın zihninde yankılanıyordu, kulaklarını örtmesi işe yaramıyordu.
Gölge de çaresiz bir sesle, “Taşlardan?” diye sordu.
Veyla anlayamayarak “Bir şeyler yükseliyor… Garip, hiç öyle yaratıklar görmedim. Renkleri farklı ama birbirlerine benzer gibiler… Xalia’ya benziyor gibiler ama sanki… Erimiş Xalialar... Saydamlar ve vücut hatları bozulmuş, yüzleri yer çekimine yenilmiş gibi… Acı içerisindeler…” diye anlatırken ara ara kesik kesik nefesler alarak konuşmasına es veriyordu. Gölge kaşlarını yavaşça kaldırıp şaşkın bir şekilde “Taşların ruhlarını mı görüyorsun?” diye sorduğunda Veyla’nın yüz ifadeleri duraksadı ve dudakları bir süre daha aralık kaldıktan sonra birbirine kapanırken kaşları yavaşça gevşedi. Veyla’nın vücudu gevşediği için Gölge de hafifçe yüzünü kaldırırken Veyla yutkunarak tekrar etrafına baktı. Ne yaratıklarla karşılaşmıştı, hiçbirinden korkmamıştı ama bu yaratıklara büyüsünü yönlendirememesi, kendisini ve Gölge’yi koruyamıyormuş gibi hissetmesi ve her ne iseler yükseldikleri taşlardan Veylalara doğru uzanmaya çalışmaları Veyla’yı korkutmuştu. Beraberinde gelen baş sancısı da cabasıydı.
Veyla gözlerini ruhlarda gezdirdikçe acılı haykırışları duyulsa bile saldırmak için değil de sığınmak ister gibi Veyla’ya uzandıklarını fark etti. Tıpkı, ölümden döndürdüğü o çocukların ve minnettar Nixsus halkının ona uzanmak isteyişi gibi. Veyla yavaşça Gölge’yi bıraktı ve Gölge de hareketlenmek ister gibi görünen kadına alan tanıyarak önünden çekilse de elini bırakmadı. Önce Veyla’ya, sonra baktığı yönlere, sonra da tekrar Veyla’ya bakıyor ama kadının gördüklerini göremiyordu. Veyla adım attıkça Gölge de kenetli eliyle onu takip ederken kadın hâlâ Gölge’nin elini sımsıkı tutuyorsa da artık korkuyormuş gibi görünmüyordu. Diğer eli ona doğru uzanan ruhların yanından geçtikçe onlara doğru havaya kalkarken içi onlar gibi acıyla dolmuştu. Hepsi acı çekiyordu ve Veyla onlara dokunamıyor ama nasıl oluyorsa sanki hepsinin acısını hissediyordu. Gölge, ruhlardan yansıyan acıları ruh bağıyla Veyla gibi hissedemiyordu çünkü fiziki bir acı söz konusu değildi.
Veyla, “Sadece yaşayanlar değil belli ki ölenler de kıyametten korkuyor.” diye mırıldandı. Artık ölmüşler, bir doğal taş olarak dönmeleri dışında Zenith’le işleri kalmamıştı ama Zenith’in geldiği bu hâl Doğa kadar onların da canını yakıyordu çünkü onlar da Doğa’ya aitti. Ruhları Doğa suyunda huzurla yüzemiyor, boğuluyorlar gibiydi. Veyla yaklaştıkça yüzler sanki birkaç saniyeliğine belirginleşip yeniden silikleşiyordu. Büyüleri ve yükseldikleri taşlar gibi farklı farklı renklere sahiplerdi ve Veyla gördüğü yüzlerden hiç kimseyi tanımıyordu. Kim bilir kimlerdi ve ne zaman yaşamışlardı, Veyla bilemezdi ama her biri Veyla’yı tanıyor gibi görünüyordu.
Gölge sesli dile getirmedi, Veyla’yı endişeye sürüklemek istemezdi ama Erya’nın dediği şeyi düşündü. Veyla hem Yaşam hem de Ölüm Kraliçe’siydi ve yaşayanlar da ölüler de onun halkı gibiydi. Hal böyle olunca, Erya’nın da dediği gibi, Veyla hangi taraftaysa, karşı taraf ve aslında yine Veyla’nın halkı yenilmiş olacaktı.
“Bir şey söylüyorlar mı?” diye sordu Gölge, gözlerini Veyla ile taşlar arasında gezdirirken. Veyla üzgün bir şekilde “Sadece acı çekiyorlar.” dedi. Bir şeyler diyorlarsa bile acı haykırışları arasında Veyla seçemiyordu. “Karartılar gibi, acı çekiyorlar.”
Siyah ölüm halkı da, mütemadiyen acı çeker gibi tiz çığlıklar atarlardı. Doğa’nın ölüm tarafında olmalarına rağmen yaşam tarafında hayat sürmeleri, olmamaları gereken yerde sıkışarak ruhlarını kavuruyor olmalıydı. Siyah ölüm halkı sadece varlıklarıyla Doğa’nın dengesini bozmakla kalmıyor, çoktan yitip gitmiş ruhları da bu dengesizliğe acıyla davet ediyor gibiydi. Ölüm ve yaşam perdesi aralandığında ölmüş olanlar da siyah ölüm halkı gibi acıyla sıkışmış gibi hissediyor olabilir miydi?
Gölge, “Obsidyen de var.” dediğinde Veyla, Gölge’nin gösterdiği yöne doğru döndü. Sadece taşı görmeyi beklemişti, Gölge’ye güç veren obsidyeni bir Xalia’nın ölerek dünyaya dönmüş ruhu olarak düşünmemişti ama obsidyen taşından yükselen ruhu görünce kalbi sıkışırken gözleri hızla ruhta yükseldi. Yutkunarak Gölge’ye baktığında Gölge de Veyla gibi aynı düşüncede, sadece obsidyeni de gördüğü için dile getirmişti ama Veyla’nın bakışlarını görünce kaşları yavaşça çatıldı ve Gölge de yutkunarak taşa doğru baktı.
“Bir ruh mu yükseliyor?”
Veyla bu mesafeden ruhun neye benzediğini göremiyor, erimiş Xalia gibi algılıyordu ama yaklaştıkça ruhun ait olduğu bedeni daha net görebiliyordu. Bu yüzden yakınlaşması lazımdı ama neyi, kimi göreceğine dair içine huzursuzluk düşmüştü. Bir de… Ruh kahverengi renkteydi. Bir insana mı aitti? Ama sadece Xalialar bir doğal taş olarak Doğa’ya geri dönebilirdi. Kenetli ellerinde hissediyor, gözleriyle görebiliyor, sevgisiyle hissedebiliyordu ki Gölge de kasılmıştı. Veyla’nın diğer eli de kenetli ellerinin üstünden Gölge’nin tenini sevmeye başlarken adamı yavaşça taşa ve yükselen ruha doğru yakınlaştırmaya başladı. Gölge, Veyla sessiz kalsa bile cevaptan emin oldu. Veyla, obsidyenden yükselen bir ruh görüyordu. Bu da obsidyenin yakınlardaki ormandan değil de Doğa suyu mezarlığından kaynaklandığını, bir Xalia’nın ölüşüyle Doğa’ya döndüğünü gösteriyordu.
Veyla yaklaştıkça ruhun ait olduğu bedeni daha seçilir görürken ruhun boyu kısaldı. Veyla “Bir insan.” dediğinde Gölge’nin kalbi sıkıştı ve Veyla da Gölge gibi hissetti. Ellerinin üstündeki eli, Gölge’nin üst koluna doğru yükselip de rahatlatmak ister gibi okşadı. Gölge’nin aklına hemen annesi gelmişti ama Veyla, “Bir çocuk.” dedi.
Gölge’nin gözleri hızla taştan Veyla’ya döndü. Veyla “Yanağında bir yara var.” diye eklediğinde Gölge’nin kaşları iyice kalktı ve yutkunma yutkunamadı. Gözleri hızla dolarken duyduklarını anlamakta zorlandı. Ama Trumpkin’de ağaç Gölge’ye, ‘seksen bir yaşıyor’ demişti…
Yetmezmiş gibi Baş Terra da Zvarna’da seksen bire kavuşacağından bahsetmişti. Şimdi bu olan da neyin nesiydi? Ve… Seksen bir öldüyse, tüm bunlar siyah ölümün, Karanlık’ın yarattığı yanılgılarsa, bu… Veyla’nın seksen bir olmadığı anlamına geliyordu. Gölge duygu yoğunluğuyla boğulurken Veyla’nın gözleri kız çocuğunun yanağındaki ize takılı kalmıştı. Kız çocuğu da Veyla’ya doğru bakıyor, hareketsiz bir şekilde duruyordu ve ne gariptir ki, acıyla bağırmıyordu. Etrafta her ruhtan ses çıkarken, bu ruh sessizliğe hapsolmuş gibiydi.
Veyla “Bir melez olmalı.” diye mırıldanırken Gölge’yle değil kendisiyle konuşuyordu. İnsan gibi görünmesine rağmen bir doğal taştan yükseliyorsa, ancak melez olabilirdi. Sıkışmış, bağıramayan bir melez… Ne ölmüş, ne de hayatta gibiydi ama yine de Gölge’ye güç veriyordu.
Gölge, acı boğazında sesini boğuklaştırırken “Sensin sanmıştım.” dediğinde Veyla kırpıştırdığı gözlerini Gölge’ye çevirdi ve adamın sessizce ağladığını gördü. Gölge buruk bir şekilde gülümseyerek Veyla’ya bakarken “O, sensin sanmıştım.” diye tekrarladı.
Veyla, içi gibi bakışları bile titrerken ve düşünceleri yetmezmiş gibi Gölge’nin söyledikleri de tüm vücudunda kan değil de heyecanla harmanlanmış bir şaşkınlık akmasını sağlarken solur gibi “Kim?” diye sordu.
Gölge’nin gözleri kadının sol yanağında, seksen birin yanağındaki yaranın tam da olduğu yerdeki kelebek dövmesinde gezindi. Gölge dudaklarını aralayıp da bir şey söylemedi ama dövmeye doğru bakması Veyla’nın boğulmak üzere olan bir nefesle yeniden ruha doğru dönmesini sağladı. Gölge, Veyla’nın tepkilerini, ruhun kim olduğunu anladığına yordu ama Veyla’nın aklından geçenleri Gölge şu an tahmin bile edemezdi.
Gölge “Hazmetmeme izin ver.” diyerek kadının elini dudaklarına götürdü. Soluyarak öptüğü sırada Veyla’nın dolu gözleri yeniden Gölge’ye döndü. Kadının yüz ifadeleri donup kalmıştı. Veyla’nın Gölge için üzüldüğünü düşündü. Belki de eğer yaşamıyorsa Veyla’nın seksen biri öldürdüğüne dair hatırladığı anının gerçek olabileceği ihtimalini hatırlamıştı kadın. Veyla’yı telkin edecekti, işlediği tüm suçlar ve yaşattığı tüm acılar için Veyla’yı çoktan affetmişti. Sonra sandığı gibi acılar yaşatmadığını, annesinin ve seksen birin yaşadığını öğrenmişti. Yetmezmiş gibi seksen birin Veyla olduğunu sanmıştı ama öyle değilse bile, Veyla seksen bir değil, seksen biri öldürense bile Veyla’ya hâlâ âşıktı ve kadını telkin edip kötü ve suçlu hissetmemesini sağlamak için önce kendisine gelmeliydi. Kadının tenini öpmek bile iyi gelmişti ama biraz tek başına hazmetmeye ihtiyacı varmış gibi hissediyordu. Veyla’dan uzaklaşmayı göze almazdı, tehlike her yerdeydi ama kadının parmaklarını son ana kadar severek yavaşça elini bıraktı taş havuzun diğer tarafına doğru ağır adımlarla yürüdü. Olanı biteni düşünmeye de ihtiyacı vardı. Trumpkin, Baş Terra’ya Doğa tarafından fısıldananlar, yanılgı mıydı? Seksen bir, Veyla değilse bile yaşamıyor muydu? Bu… Attıkları hiçbir adımdan emin olamamalarını sağlardı çünkü Karanlık’ın Doğa’nın yaşam tarafını da yönetmeye başladığı anlamına gelirdi. Neye, kime güveneceklerdi? Ve Gölge… Seksen biri yeniden kazanmış, üstelik o Veyla’ymış gibi hissettikten, bir an önce Znarva’ya gidip göz gözelerken birbirlerine öyle sesleneceklerinden emin olduktan sonra şimdi tekrar kaybetmiş gibi hissediyordu ve düşünmesi, hazmetmesi gereken onca şeyin arasında bu da vardı.
Veyla gözlerini güçlükle Gölge’den aldı ve tekrar sesi çıkmayan ruha döndü. Yüzünde mimikler oluşup oluşup silinirken hiçbiri kalıcı yer edinemiyordu. Kaşları çatılıp gevşiyor, kalkıp iniyor, dudakları bir gülümsüyor, bir bükülüyor, yüzü buruşup buruşup düzeliyordu. Titrek nefesleri dudaklarından gelip giderken bir eli yanağına doğru gitti ve ruhun da aynı şekilde elini yanağına götürdüğünü gördü. Yaşlı gözleri olabildiğince irileşirken kesik nefesler eşliğinde bir yarayı gizlediği, kelebek dövmeli avucunu ruha doğru uzattı ve ruh da Veyla’ya doğru uzattığında kız çocuğunun avucundaki yarayı gördü. Dudakları olabildiğince aralanıp da duygu tüm vücudunu yakarak damarlarından akarken irkilerek birkaç adım gerilediği gibi taşa takılıp düşeyazdı ama düştüğünü hisseden Gölge, kendi acısını bırakıp Azrit hızıyla kadının yanına varmış, kollarını sararak düşmesine engel olmuştu. Veyla’nın tökezlemesiyle tüm ruhlar taşlara geri döner ve geriye sadece gökyüzü kalırken Veyla, ruhun eksildiği yöne doğru bakar halde kalmıştı. Gölge’nin bir elini yanağında hissetti, beline sarılı kolu da kadını doğrultuyordu. Adam bir şeyler söylüyordu ama Veyla donmuş halde, duyamıyordu. Sadece bir ruhun yokluğunun bıraktığı boşluğa bakıyordu. Gölge endişeyle kadının yanağını sarstığında Veyla titrek bir nefesle gözlerini, başını ona doğru eğmiş Gölge’ye çevirdi. Yüzleri bir hayli yakındı, başı adamın ona sardığı kolunda omzuna doğru yaslanmıştı. Yine Gölge’nin himayesindeydi.
Yine,
Seksen’in himayesindeydi.
Dudakları ‘Sensin’ demek isteyerek aralandı ama titrek bir nefesi üfleyerek geri kapandı. Doğa sanki mühürlemiş gibi izin vermemişti ve Veyla da Zvarna’da itiraf etmeleri gerektiğini hatırlamıştı. Aslında kim olduğunu söyleyemezsin, çocukluğundan bahsedemezsin, Konsey’den, ihanetinden bahsedemezsin diye uyarılmıştı, sebebi buydu çünkü tüm bu bilgiler Gölge’ye, onun seksen bir olduğuna dair kanıtlar verecekti ve onlar Zvarna’da kavuşmalılardı…
Gölge, kolları arasında titreyen kadınla birlikte yere doğru alçaldı ve sırtını mezarlığın taşına yaslarken kadını kucağına çekti. Bir kolu hala kadına sarılıydı, gözleri kadının gözlerinde, yüzünde endişeyle geziniyor, tekrar ve tekrar ona sesleniyor, cümleler kuruyordu ama kadın hiçbirini duymadan, Gölge’nin anlayamadığı bir duygu yoğunluğuyla bakıyordu.
Veyla şimdiye kadar göremediği tüm işaretleri ve biraz önce Gölge’nin ‘Sen sanmıştım’ deyişini tekrar tekrar düşünürken hiç durmaksızın sessizce ağlıyor, görüşü bulanıklaştıkça Gölge’ye bakmaya devam edebilmek için gözlerini kırpıştırıyordu. Gölge’nin eli de zaten yaşları silmek için hep orada oluyor, ara ara kadının yaşlı yanaklarını soluyarak öpüyor ve Veyla’yı kendisine getirmeye çalışıyordu.
Gözleri Gölge’nin yanağındaki şimşek dövmesine indi ve mümkünmüş gibi kalbi biraz daha zorlandı. Aynı hissi Gölge de, ruh bağları sebebiyle hissediyordu ama öyle olmasa bile Veyla’yı böyle görmek de aynı şeyleri hissettirirdi. Veyla yavaşça başını, yanağını seven Gölge’nin eline doğru çevirdi. Titreyen elleri adamın elini tuttu ve avucundaki siyah gül dövmesine içi ayrı titredi.
Gölge, öldürdüğü bedenlerin üstüne siyah gül bırakırdı. Siyah gül, Gölge Kral Karanir’in imzasıydı. Ölüm de alıp onu sevdiğime götürsün diye, demişti. Seksen bire götürsün diyeydi… Sonra da Veyla’ya ‘benim tüm güllerim artık senin’ demişti. Önce Veyla’ya, sonra yine Veyla’ya…
Tüm o siyah güller, artık değil, her zaman mı Veyla’ya aitti?
Zihnine bir anda akın eden tüm detaylar gibi, Trumpkin’de Gölge’nin geldiği hâli hatırladı. Öyle bir duygu yoğunluğu yaşamıştı ki Veyla, Gölge’yi o kadına kaybetmekten korkmuştu. Kendisini… Kendisini mi kıskanmıştı? Gölge’nin Veyla’ya sığındığı, yaşlar içerisinde avucundaki dövmeyi öptüğünü hatırladı… Sonrasında aralarında geçen sohbetleri, o kadından bahsettikçe âşık gibi bakmasına rağmen, Veyla’ya da bakışlarının değişmemesini… Çünkü o kadının Veyla olduğunu düşünüyordu. Hayır, biliyordu.
Veyla, Gölge’nin soruşuyla birlikte çocukluk aşkına dair konuşurken düşünmesine rağmen henüz birbirlerine tamamen teslim olmadıkları için gizlemeye çalıştığı fakat sonradan itiraf ettiği cevabı, ‘Sana ne kadar benzediğini’ diyerek verdiğinde Gölge’nin yaşadığı mutluluğu hatırladı.
Seksen Gölge’ye, Gölge de seksene benziyordu çünkü…
Çünkü, Gölge seksen miydi?
Veyla, adamın avucuna doğru yanağını yaslarken elleriyle de sımsıkı üstünden tutarak Gölge’ye döndü. Yaşlı gözlerle adama bakarken gülümseyişinden bir hıçkırık kaçtı. Yavaş yavaş donakalışlığını üstünden atıyordu ve bu hıçkırıkların devamının geleceğini biliyordu. Gölge, kadının yine kendisini suçlu hissedip hissetmediğini, neden böyle olduğunu anlayamayarak peşi sıra açıklamalarda, telkinlerde bulunmaya başladı ama Veyla hiçbirini duymuyordu. Adamın göğsüne doğru başını yaslarken avucunda bir yarayı, birlikte kazandıkları o yarayı gizlediği elini hiç bırakmadan tutuyor, ara ara dudaklarına kaydırarak soluyarak avucunu öpüyordu. Gölge diğer koluyla göğsüne sığınmış kadına sımsıkı sarılırken Veyla’nın duyup duyamadığından emin olamasa da cümleleriyle de sakinleştirmeye çalışıyor, cümle aralarında kadının başının üstünü öpüyordu.
Veyla’nın sakinleşmeye değil, inanmaya ihtiyacı vardı;
Gölge Kral Karanir,
Veyla’nın felaketi ve sığınağı,
Uğruna yaratılsa da unutmasını istedikleri,
Konsey’in yerleştirdiği bir nefretle savaştığı,
Ama yine de unuttuklarını hatırlamadan bile âşık olabildiği,
Kral’ı ve kocası, çocuğunu doğuracağı adam,
Seksen’in ta kendisi miydi?
**
Düşünce ve görüşleriniiiz?
Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorum ^^
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!