🔮 FİNAL - BÖLÜM 2 - ⚡ Kıyamet Ya Da Kurtuluş
Son,
İyi okumalar dileriiim ^^
**
"Abla, bırakma beni!"
Veyla kardeşinin sesini duyarken gözleri yavaşça aralandı. Ses, dalga sesleriyle birlikte kulaklarında uğuldarken huzursuzluk vücudunda geziniyordu. Islak kirpiklerini kırpıştırırken tek gördüğü gökyüzüydü. Bir yerde uzandığını fark etti. Dalgalar tekrar ona çarpıp birkaç saniyeliğine itip geri çektiğinde anladı. Suyun içinde yatıyordu. Kolları ve bacakları, dalgalar karşısında mağlup bir şekilde iki yanında aralık uzanırken gözlerini gökyüzünden alamıyordu. Birkaç dakikada bir gökyüzünü aydınlatan şimşekler, aya yardımcı oluyordu. Mavi ışık, Veyla'yı saran sulara da yansıyordu. Su soğuk olmalıydı ama şimşekleri izleyen Veyla, üşümüyordu.
"Abla!"
Veyla, olduğu yeri, neden orada olduğunu idrak edemezken kulakları tekrar aynı sesi duydu. Bu sesi hatırlıyordu. Kardeşine aitti. Şimdi, soğuk suların içinde gözlerini açana dek kâbuslarında gördüğü kardeşine... Onu kaybetmişti. Kaybetmiş miydi? Neden kaybetmişti? Ateşler vardı... Şimdi de kulakları ateşlerin çıtırtılarını duymaya başladı ama gözleri hâlâ şimşekleri izliyordu. Ara sıra yükselen gök gürültüsü ona özlem hissini çağrıştırıyordu. Kardeşinin sesini duyduğunda da bu hissi yaşıyordu ama kalkıp hareket etmeye gücü yoktu. Yaşamak için amacı kalmamışçasına suda uzanmayı sürdürüyordu. Su onu güçlü dalgalar geldikçe karaya itiyor ve geri alıyor ama devirmiyordu. Güçsüz dalgalar ise onu sever gibi hareketlendiriyordu. Veyla kıyısı olmayan bir sandal gibi hissediyordu ve gidecek yeri olmadığından batmayı bekliyordu.
"Bırakma beni!"
Veyla "Bırakmam..." diye fısıldadı. Bu sesin kendisine ait olduğunu birkaç saniye sonra fark edebildi. Bırakmamak istedi. Onu nasıl kaybetmişti? Kaşları hafifçe çatılırken duyduğu ateş çıtırtıları arttı, kulaklarını ağrıttı. Belki de suya batmalı, her şeyi boğuk bir şekilde duymalıydı ama o zaman gözlerini alamadığı şimşeklerden de uzak kalırdı.
Acı çığlıklar atan Dahel'i duydu. Vücudu tepkiyle doğrulurken elleri ve bacakları suyu yarmıştı. Güçlü bir dalga onu tekrar kıyıya iterken ellerini kumlara geçirdi. Su vücudundan akarken gözlerini kırpıştırarak etrafına baktı. Okyanusu aydınlatan şimşeklerden gözlerini okyanusa çevirdi. Dahel'in çığlıkları susmuştu. Dalgalar sadece, hızlı nefes alış veriş seslerine eşlik ediyordu. Veyla, okyanusun şimşeklerle aydınlansa da şimşeklerin rengine bürünemediğini fark etti. Siyah sudan gözlerini alıp ellerine yapışan kumlara baktı. Ay ve şimşeklerin aydınlatabildiği kadar görülen kumlar da siyahtı. Kumları ellerinden silkeledi ama siyahlık geçmedi. Ellerini çevirerek üstlerine ve avuçlarına baktı. Canının yandığını hissetti. Siyahlık git gide bileklerine doğru ilerlerken gözleri kıvrılmış bacaklarına indi ve kumlara değen teninin de karardığını gördü. Tepki olarak endişeyle doğrulup kalktı. Düşeyazdığı birkaç adımdan sonra dik bir şekilde doğruldu. Siyahlık teninden git gide çekilirken tekrar Dahel'in çığlıklarını duyunca gözlerini ellerinden alıp telaşla etrafına baktı. Başta hiçbir şey göremedi. O yüzden tekrar, şimşekleri görebilmek için okyanusa döndü ama ardında, ateş çıtırtılarını duymaktan öte, ateşin sıcaklığını ve alevlerin ışığını ardından hissetti. Yavaşça ardına döndü. Az evvel hiçbir şeyin olmadığı karanlıkta, şimdi alevleri gördü.
"Sen öldün..." diye fısıldadıktan sonra kendi kendisine kaşlarını kaldırıp hemen ardından çattı ve anlayamayarak baktı. Ölmüştü... Ölmemiş miydi? Öyle hatırlıyordu... Az evvel buna dair kâbuslar görmüştü. Onu küçükken, çok küçükken kaybetmişti... Yanmıştı... Öyle, değil mi?
Alevler git gide yaklaştı. Sıcaklığını hissetti ama yanmadı. Aksine, kardeşine sarılırmış gibi hissetti. Gözlerinden yaşlar akmaya başlarken gözleri anlamaya çalışarak alevlerde geziniyordu. Bileğinde bir el hissettiğinde irkilerek kendisini geriye attı. Suların içine düştü, ayaklarıyla kendisini geriye iterek birkaç adım daha geriledi ve suyun içinde yeterince gerilediğinde kollarıyla geriye doğru kendisini çekti. O sıra tekrar şimşekleri duydu. Teni yanarken gözlerini güçlükle alevlerden alıp ardına, gökyüzüne baktı. Bir yanı geriye, buradan olabildiğince uzağa gitmek, her nasıl olacaksa şimşeklere varmak istiyordu. Biraz daha geriledi ama tekrar Dahel'in 'Abla!' diye haykırışını duyduğunda durup alevlere dönmüştü.
Alevlerin arasında Dahel'i gördüğünde "Dahel!" diye çığlık atarak öne atıldı. Birbirine dolanıp duran ayaklarına rağmen sudan çıkmayı başardı ama Dahel git gide uzaklaşıyordu. Özlediği o güzel yüzü alevler içerisinde gerilerken "Bu sefer, bırakma abla." dedi. Veyla ağlayışı yüzünden titreyen sesiyle "Sen çoktan gittin ellerimden..." dedi.
Dahel gerilerken değişmeye başlayan yüzü alevlerin ve dumanların ardında kaldıkça Veyla gözlerini kısarak, başını sağa sola kaçırarak görmeye devam etmeye çalışsa da görüşü bir hayli bozuktu. Yine de bir işaret görür gibi oluyor ama hemen dağılıyordu. Gözlerinin altında, elmacık kemiklerinde kayda değer büyüklükte birbirinin tıpkısı iki işaret verdi. Alevlerin içine siyah oluşuyla dikkat çekiyor olsa da Veyla net bir şekilde göremiyordu. İki uçlu bir damlaya benzetmişti ama kardeşinin yanaklarında ne aradığını anlayamamıştı. Derken Dahel, alevlerin içinde tekrar yaklaşmaya başladı. Yüzü değişmiş, boyu uzamış, yaşı artmıştı. Az evvel kardeşinin yüzünün yavaşça bu adama dönüştüğünü gözleriyle görmese, kardeşi gitmiş, yerine başkası gelmiş sanırdı çünkü adam yaklaştıkça kahverengi gözlerinde alevlerin dalgalanmadığı, gözlerinin adeta kırmızı olduğu görülüyordu. Alevlerde yanmayan kızıl turuncu saçları ve gözlerinin hemen altındaki iki uçlu damlaya benzeyen şekiller belirginleşiyordu. Veyla kalakaldığı yerde adamın git gide ona yaklaşmasını bekledi. Adam yaklaştıkça, gülümsüyordu. Ve gülümseyişi Veyla'ya tanıdık hissettiriyordu.
Veyla'nın zihninde anılar kopuk bir şekilde ve birkaç saniyeliğine kayıp giderken Veyla "Alkar..." diye fısıldadı. Bu düşünce zihnine bir anda yerleşmişti. "Alkar Harzem..."
Alevlerin içinden yürüyüp ona varan Alkar, "Dahel," diye düzeltti. "Dahel Aldar."
Veyla'nın bedeni titrerken ve başı sonsuz bir eziyete maruz kalıyormuş gibi ağrırken gözlerinin önünden geçen kopuk anı parçalarını birleştiremiyordu. Gözleri kırpışıp durarak karşısındaki adamda gezinirken içinden ona sarılmak geliyordu. Uğuldayan kulakları, gök gürültüsünü duydukça ise, okyanusa dönmek, kardeşinden bile uzaklaşmak istiyordu.
"Bizi onlardan kurtardım."
Veyla, dejavu hissi yaşarken "Anlamıyorum..." diye fısıldadı. Bunu adama değil, kendisine söylüyor gibiydi. Karman çorman hissederken ileri mi, geri mi gitmesi gerektiğine karar verememiş bedeni buz kesmişti. Elleri eklemlerinden geriliyor, bir yumruk şeklini alıyor, bir de karşısındaki adama sarılmak ister gibi hafifçe hareketlenip geri çekiliyordu. Kalbi, kulaklarında atıyordu.
"İntikamımızı aldım. Artık canımızı yakamazlar."
Veyla, 'Konsey' diye düşündü. Bu düşüncenin nereden geldiğini bile anlamadı. Zihninde, çocuk çığlıkları duydu. Hayır... Kendi çığlıklarını... Bir çocukken attığı çığlıkları. Sonra da gözlerinin önünden beyaz önlüklü canavarlar geçti. Bir insana benziyorlardı ama Veyla canavar olduklarına yemin bile edebilirdi. Sonra kendisinin karanlık bir odanın köşesine çöktüğü, minicik bedenine sımsıkı sarılarak kendisine sığındığı bir anı hatırladı. 'Ölüm Laboratuvarı' diye düşündü. Tüm bu bilgiler nereden geliyordu ve bu bilgilere sahipse neden hiçbir şey hatırlayamıyordu, anlayamıyordu.
"Şimdi sıra bizde. Artık biz yöneteceğiz. Artık biz can yakacağız."
Veyla yaşlı gözlerini kırpıştırarak Alkar'ın uzattığı ellerine baktı. Adam "Birlikte," dedikten sonra "Abla," diye eklediğinde Veyla'nın gözleri hızla ondan daha uzun olan adama döndü. Alkar, diye düşündü. Dahel diye hissetti. İçinde bir huzursuzluk, huzursuzluğa eşlik eden ise özlem vardı. Kırmızı, tanıdık ama yabancı olan gözler samimi bir hüzünle bakarken adamın da sesi titredi. "Sonunda, birlikte."
Veyla, "Anlamıyorum..." diye fısıldadığında adam şefkatle gülümsedi. "Anlayacaksın."
Veyla, içinden sadece ağlamak geldiği için hıçkırdı. Gözleri korkuyla etrafta gezindi. İhtiyaçla ardında kalan okyanusa ve okyanusu aydınlatan şimşeklere baktı. "Oraya gitmem gerekiyormuş gibi hissediyorum..." derken nereden bahsettiğini bilmiyordu. Orada ne vardı, bilmiyordu. Okyanusta ne kadar ilerlese oraya varırdı, bilmiyordu.
"Şimdi benimle gelmezsen, beni tekrar kaybedeceksin."
Veyla telaşla adama döndü. Tekrar hıçkırırken başını iki yana salladı. Anlayamıyordu ama kaybetmek istemedi. "Hayır..." diye soludu. Neredeyse hiçbir şey hatırlamıyordu. Bu adam, kardeşine hiç benzemiyordu ama bir yandan da o kadar öyle hissettiriyordu ki... İçindeki bu huzursuzlukla neye güveneceğini anlayamıyordu. Zihni karman çormandı. Kendisinin bile kim olduğunu bilmiyordu. Burası neresiydi, bilmiyordu. Bu adam onu nereye çağırıyordu, bilmiyordu. Bu adam... Kardeşi miydi? Az evvel, kâbuslarında bölük pörçük bir şekilde hatırladığı kardeşi?
"Annemiz ve babamız bizi bekliyor abla." derken bir adım geriledi. Veyla telaşla kıpırdandı ama ne gerileyebildi, ne de ilerleyebildi. Adam hâlâ ona ellerini uzatıyordu ama uzaklaşmıştı.
Veyla, "Anne..." diye fısıldadıktan sonra yutkundu. Gözleri adamın elinde donakalırken bir baş sancısı eşliğinde gözlerinden birkaç kopuk an geçti. Güzeller güzeli annesinin bir sunakta uzandığı anları hatırlamıştı. Uyuyordu... "Baba..." dedikten sonra yüzünü buruşturarak gözlerini sımsıkı kapattı. Bir lunanın kükreyişlerine benzer sesler duymuştu.
"Beni tekrar bırakma abla..."
Veyla gözlerini telaşla araladı ve adamın birkaç adım daha gerilediğini gördü. Geriledikçe görünüşü ateşlerle örtülmeye başlıyor, bulanıklaşıyordu. Veyla da ellerini uzattı ama ilerlemeye başlayamadı. Onu durduran bir şey varmış gibi hissediyordu. Hemen ardında bir yerlerde... Bulması gereken bir şey vardı sanki. Kalbinde hissediyordu. Kalbinde kendisine ait olmayan bir his hissediyordu. Özlem mi? Hüzün... Korku? Ya da her biri... Sanki okyanusu yüzmeye başlasa, hislerini takip etse umduğu her ne ise bulacaktı... Bu his de neyin nesiydi?
Veyla, "Benimle gel..." derken kısık sesi yalvarır gibiydi. Kardeşi olduğunu söyleyen, öyle görünmese de öyle hissettiren bu adamı bırakmak istemiyordu ama... Ardında bir yerlere gitmeliydi... Alevler ona hiç güvenilir gelmiyordu.
"Sen de benimle gel... Orası..." dedikten sonra adamın ardına baktı. Alevlerden hiçbir şey görünmüyordu şimdi ama ilk uyandığında gördüğü siyah kumları ve karanlığı hatırlıyordu. "Orası güvenli değil..." diyebildi. Neden güvenli değildi, bilmiyordu ama öyle hissediyordu. Orası tehlikeliydi ve bu adamı da orada bırakmak istemiyordu. Bu adamı... Alkar'ı ya da Dahel'i... Kardeşini.
Dahel bir anlığına duraksadı. Bir adım daha gerilese daha da görünmesi zorlaşacaktı. Alevlerle görünüşü dalgalansa da Veyla adamın gülümsediğini gördü. Birkaç saniye düşünür gibi baktı ama sonra tekrarladı. "Beni tekrar bırakma..."
Veyla'nın dudakları telaşla aralandı ama adam gerileyerek gözden kayboldu. Veyla "Dahel!" diye çığlık attı ve refleks olarak öne atılarak hareketlendi. Onu yakması gereken alevleri elleriyle dağıtmaya çalışarak ilerlemeye, gittikçe de koşmaya başladı. O sıra "Dahel!" diye bağırmaya devam ediyor, alevlerin arasında söylediği üzere kardeşi gibi hissettiren adamı arıyordu. Onu hatırlamıyordu ama yine de sevdiğini hissediyordu.
"Ablacım, neredesin? Dahel!"
Dahel'in elini tuttuğunu hissetti ve sevinçle nefes alıp kardeşinin elini sımsıkı tuttu ve kendisine çekti. Alevlerin ortasında kardeşine sımsıkı sarıldı. Bu his de tanıdıktı. "Asla..." diye soludu, hatırladığı anılarında kendisinden küçük ve kısa olan ama şimdi boyu, boyunu geçmiş olan kardeşinin başına göğsünü yaslarken. "Asla bırakmam seni..."
Kardeşi de, sımsıkı sarıldı. Dahel titreyen sesiyle "Biliyorum..." derken gülümsüyordu. Veyla gözlerini kapatmış olsa da Dahel ileriye, birazdan gidecekleri yere doğru bakıyordu. Orada, onları bekleyenler vardı. Veyla uzaktan gelen tiz çığlıkları duyduğunda, bunu herhangi bir bilgisiyle bağdaştıramasa da huzursuz hissetti. Kardeşinin kollarından hafifçe çekilip tekrar elini tuttu. Onu okyanusa doğru geri çekmek istemişti ama Dahel onu çekmeye, yönlendirmeye başladı. Veyla'yı yakmayan alevlerin arasında onu bir yöne doğru götürdü. Veyla, "Okyanusa gitmeliyiz..." deyip dursa da kardeşini durduramadı. Sanki gücü yetmiyordu ya da zihni bedenine onu durdurmak için komut veremiyordu, anlayamıyordu.
Alevler bir anda dağıldı. Veyla, ardında kaldığı ve bir anda duran Dahel'in sırtına çarptı. Diğer eli de Dahel'in kolundan yakalayıp kendisine çevirmeye çalışırken yanına doğru geçiyordu ki, gözleri etrafta gezinmeye başladı. Dahel'i ikna etmek için aralanan dudakları donakaldı. Bir uçurumun ucundalardı ve aşağıda binlerce kara ruh gibi görünen, kırmızı gözlü varlıklar adeta toprak gibi yeri kaplamıştı. Her birinin duman gibi uzanan elleri onlara doğru uzanıyordu. Aradaki metrelerce yükseklik farkına rağmen Veyla irkilerek bir adım geriledi. Tiz çığlıklar başına sancılar girmesini sağlıyordu. Engebeli, dağ gibi görünen ama adeta parlak bir siyaha bürünmüş olan yapıların ilerisinde, en az Veylalar kadar yüksek bir alanda duran, aşağıdaki karartılardan çok daha cüsseli ve ruhtan çok fiziki varlıkları varmış gibi görünen bedenler vardı. Devasa, şekilsiz bedenlerdi. Aralarında, insan ya da Xalia'ya benzeyen formlar da bulunuyordu. Oradan, Veylaları izliyorlardı. Aralarındaki mesafe yüzünden tam olarak görülmüyorlardı ama Veyla her birinden çekindiğini hissediyordu. Gökyüzü, yeryüzü ve bedenler, her şey karanlığa gömülmüş gibi görünüyordu.
"Dahel buradan gitmeliyiz..."
"Ailene hoş geldin, abla..."
Veyla, anlayamayarak "Dahel..." diyerek ona bakacağı sırada ardından itildi. Çığlığı, Karartıların tiz çığlıklarını bastıramazken onlara doğru düşmeye başladı. Büyüsüyle kendisini koruyabileceğini bile bilmiyordu ama içgüdüsü harekete geçmişti. Bedeni ona uzanan ellere düşmeden önce mor gözleri büyüyle ışıldamaya başlamıştı. Büyü damarlarında parlamaya başladıktan sonra teninden akın edeceği sırada müthiş bir baş sancısıyla gözleri sımsıkı kapandı ve büyüsü olabildiğince derinlere gömüldü. O sıra onu havada tutabilecek kadar güçlü bir rüzgârmış gibi hissettiren eller onu yakaladı. Vücudu taşınmaya başladığında telaşla doğrulmaya çalıştı ama eller onu tutuyordu. Vücuduna değen, ince dumana benzeyen parmaklar teninde siyah izler bırakıyordu. Korkunç bir senkronize ile yere çarpan adım seslerine tiz çığlıklar eşlik ediyordu. Veyla çığlık çığlığa bacaklarını kurtarmaya çalışırken iki el omuzlarından da tuttu ve kadını geriye çekti. Böylelikle gördüğü tek şey gökyüzü oldu. Üstelik artık gökyüzünde, ona iyi hissettiren şimşekler de yoktu. Karanlık. Her yer karanlıktı.
Veyla, "Bırak!" diye çığlık attı. Büyüsü içinde tekrardan güç topladı. Bir büyü patlaması yaşamak üzereydi. Damarlarını yakarak dolaşan büyünün hissettirdiği güç ile neler yapabileceğini hatırlamıyordu. Anıları ondan alınmış olsa da, gücü alınamazdı. Bu güçle yapabileceklerinin sınırı yoktu. Hatırlamıyordu ama hissettiği korku, onun yerine onu kurtarmak üzere büyüsünü hazırlıyordu. Büyüsü, Esved'in vesveselerini aşıp bedeninden akın etmek üzereyken çırpınarak sağına, soluna dönmeye çalıştığı anda yanında, Veyla gibi eller üstünde taşınan bir diğer bedeni gördü. Veyla bu adamı hatırlayamadı ama hissetti. Her yer karanlıktı ama Veyla bir anlığına aydınlık hissetti. Gözlerinin önünden bu adama dair binlerce an milisaniye hızıyla kopuk bir şekilde geçiyordu ve hiçbirini birbiriyle bağdaştıramıyordu. Sadece... Bu adama bakarken gök gürültüsünü duyuyor ve bu bile güç veriyordu. O tanıdık ama yabancı bedenin gözleri kapalıydı. Veyla hatırlamamasına rağmen, her nasıl oluyorsa kalbinde hissettiği bu adamı o ellerden kurtarmak istiyordu.
Adamı hatırlamıyordu ama dudakları kendiliğinden haykırdı. "Gölge!"
Derken Gölge kayboldu. Veyla'nın büyüsü hatırlayamadığı adamın yokluğuyla yıkıldı. Büyüsü sönerken ne olduğunu anlayamarak yaşlı ve telaşlı gözlerle bakmayı sürdürdü. Esved'in vesveseleri Veyla'yı ve büyüsünü güçsüz bırakırken kadının aklı da, kalbi de karman çormandı. Karanlık eller Veyla'nın boğazına da dolandı ve kadının nefesi kesilirken irileşen gözleri karanlık gökyüzüne dönmek zorunda kaldı. Dudakları boğuk bir nefes için aralandı ve güçlükle "Gölge..." dedi ama karanlık silüetlerin çığlıkları sesini bastırdı. Gölge denilen adam her kimse, belli ki burada değildi ve Veyla neden onu gördüğünü bilemese de, göremedikçe kaybolmuş hissettiğini anlayabiliyordu. Öyle kaybolmuş hissediyordu ki büyüsü sönmüş, bedeni neredeyse teslim olmuştu. Artık kurtulmak güçtü ama zaten kurtulmaya da çalışamıyordu.
"Kraliçe!"
Veyla karanlıkta yankılanan nidaları duydu. Onu bu karanlık yerin Kraliçe'sine götürdüklerini sanıyordu. Karartıların kendisinden bahsettiğini ve bu karanlık yerin Kraliçe'sinin kendisi olduğunu bilmiyordu. Veyla'nın dudakları bile karanlığa karışırken ancak zihni çığlık atıyordu. Silüetlerin parmaklarından Veyla'ya bulaşan karanlık boğazından tırmanıp gözlerine de ulaştı ve Veyla kontrol edebildiği son gücünü da kaybetti.
Alkar, bu töreni son ana kadar izleyeceğini sanırdı ama içindeki bir his, izlemesine engel oldu. Daha fazla izleyemeden uzaklaştı. Veyla Ölüm Kraliçesi olmadan önce, Alkar'ın alacağı son bir can vardı. Zenith üzerinde ablasının gücünü başka kimse yansıtmasın istedi. Herkes gibi töreni izleyen ve birazdan Zifir'e dönüşmeye hazır olan taklitçi Xalia'yı gafil avladı. Artık gerçekten, Veyla'nın büyüsünün eşi benzeri yoktu, taklit edilemeyecekti.
Karartılar, Kraliçelerini elden ele, kilometrelerce uzaktaki karşı tepeye kadar taşıdılar. Vardıklarında, karartılar yükselmeye başladı. Binlercesi ama tek bir varlık gibi hareket ediyordu. Her biri, bir karanlık duman gibiydi, şimdi yerden fışkırır gibi yükselerek birbirlerine kenetlendiklerinde, canlı bir merdivene dönüşmüş gibilerdi. Elleri birbirinin üstüne çıkıyor, parçalanıyor, yeniden birleşiyor ve Veyla'yı tepenin zirvesine ulaştırıyorlardı. Tepeye vardılar ve Kraliçe'yi Esved'e sundular.
Esved.
Çürümüş bir Doğa.
Şimdi, siyah ölümle kaplanmış bir tahtın önündeydi. Soluk gri olan derisinin altından siyah izler ilerliyordu. Sadece damarlarında değil, teninin altında, her yerde, karanlık büyü dolaşıyordu. Kök salmış, yayılmış, çatallara ayrılıp dallanıp budaklanarak süzülüyordu. Bir zamanlar bir Terra olduğunu gösterir gözleri büyüyle parlıyordu. Göz beyazları, karanlığa gömülmüştü. Tek renk, o kehribar gözleriydi. Zaferle bakıyordu.
Henüz kara büyüye bulaşmamış bir Terra olduğu zamanlar Doğa'nın renklerini yansıtan saçları, şimdi kurak bir ormana benziyordu. Terraların sahip olduğu sivri dişlerinden siyah ölüm akıyordu. Kan gibi görünüyor ama büyü gibi parlıyordu. Kıyafetlerindeki motifler Doğa'ya aitti. Terralar Doğa'yı yansıtmayı severdi ama Esved'in yansıttığı Doğa, artık yaşamıyordu. Var ettiği canavarın yok edeceklerine duyduğu hazla bakıyordu. Elleri yavaşça uzandı ve siyah tırnaklarının ucundan büyüsü atıldı. Veyla'nın bedeni kara büyüyle sarıldı ve Esved'in yönlendirmesiyle havalandı. Yavaşça Esved'e doğru yaklaştı. Veyla yaklaştıkça Esved çekildi. Tahtı Kraliçe'sine, Kraliçe'yi de tahta bahşetti.
Taht, karanlıktan yükselmişti. Dallar gibi uzanan sivri çıkıntılar, bir ağacın kurumuş iskeletini andırıyordu ama bu ağaç hiç yaşamamış, başından beri ölüymüş gibiydi. Tahtın arkası gökyüzüne doğru uzanan sivri çıkıntılarla doluydu. Çıkıntılar ince, keskin ve düzensizdi. Bir tacı andırıyordu. Her bir çıkıntı farklıydı. Bazısı kemik gibi pürüzlü, bazısı ise olabildiğince pürüzsüzdü. Sanki oturan bu tahta sonsuza kadar hapsolacakmışçasına, çıkıntıların arasından zincirler geçiyordu. Rengi, ışığı yutan derin bir karanlıktı. Karanlık çatladı. Çatlakların ardından mor ışık göründü. Karanlığa gömülmüş olan velmora taşlarının ışığı çatlaklardan sızdı. Siyah ölüme bulanmış olan Veyla'nın tenini aydınlattı. Kadının teni eski güzelliğine kavuşsa da gözlerini aralayamadı. Hâlâ çoğunlukla karanlığın hâkim olduğu tahttan uzanan siyah ölüm dalları vücuduna sarıldı ve eğilmiş başını doğrulttu. Kadının kollarını tahtın kol dayanak kısımlarına yerleştirdi. Kol dayanaklarında kafatasları vardı. Göz çukurlarında mor titreşimler vardı. Mor büyü, her çatlaktan sızdığı gibi tahtın etrafındaki mumların alevlerine de erişmiş, kendi ışığıyla aydınlatmaya başlamıştı.
Esved, tahtına kavuşmuş Kraliçe'nin karşısına geçti. Kraliçe henüz baygındı ama büyüsü uyanıyor, damarlarından akıyordu. Oturduğu tahtın altı velmore taşıyla doluydu. Karanlık, taşların gücüne yeterince engel olamıyordu. Birazdan, Veyla'nın bu güçle yapabileceklerinden korkmalarına gerek kalmayacaktı. Birazdan Veyla, bu gücü sadece Karanlık için kullanabilecek hale gelecekti.
Esved, "Sonunda tahtındasın," derken elini Kraliçe'sinin alnına doğru götürdü ve yavaşça gülümsedi. "Kraliçe."
Kara büyü Esved'in elinden akın ederken Karanlık halkının 'Kraliçe!' diye bağıran tiz çığlıkları yükseldi. Esved'in bedeninden ve tahttan yükselen kara büyü Veyla'nın içine işlerken kadının bedeni kaskatı kesildi ve başı gökyüzüne doğru kalktı. Gözleri irice açıldı. Gökyüzünde gördüğü tek şey karanlıkken hissettiği acıyla aralanan dudaklarından bir haykırış koptu. Ama uzun sürmedi. Saniyeler sonra nefesi kesilirken, çığlıkları sustu. Karanlık bir sıvı gibi, kadının tenini yutmayarak, içine işleyerek Veyla'yı kapladı. Karanlık onu yok etmedi, onun içinde var oldu. Damarlarında, gözlerinde, kalbinde ve zihninde dolaştı. Veyla için tamamıyla yeni bir his değildi. Veyla bu karanlıkla doğmuş, bu karanlığı doğurmuştu.
Tahtın altındaki velmoraların titreşimini hisseden Esved sivri dişleriyle yamuk bir şekilde sırıtarak geri çekildi ve Veyla'nın etrafında oluşan mor ve siyahın harmanlandığı hava dalgasını izledi. Hava dalgası ve titreşimler gittikçe büyürken velmora taşları hareketlenmiş, farklı noktalardan tepeyi yarıyordu. Tepe ufalanarak dağılırken taht yıkılmıyor, velmora taşları bir dağ gibi birbirine kenetlenerek tahtı yüksekte tutmaya devam ediyordu. Siyah ölümün kapladığı taş ve topraklar koparak savruldu ve geriye sadece velmora taşlarıyla yükselmiş bir taht ile tahtın sahibi Kraliçe kaldı. Kraliçe tahtından gökyüzüne yükseldi. Kolları ve bacakları, vücudunun iki yanından sarkıyor, göğsü gökyüzüne doğru yükseliyordu. Mor ve siyahın harmanlandığı büyü patlamaya hazır bir bombaydı, bedeninde dolaşıyordu. Büyüyle titreyen havada önce mor ışık yükseldi, ardından müthiş bir akımla büyü atıldı. Mor ve siyah, bulundukları Amorsus kutbundan hızla ilerleyerek Doğa yerleri dışında yaşayan ne kaldıysa, öldürdü. Ölen şehirler, Karanlık'ın toprağı oldu. Ölen bedenler ise siyah ölümün halkı olarak uyandı. Nixsus dahi, Terraların Doğa yerleri haricinde siyah ölümle kaplandı. Gölge Karanir, şehrini kaybetti. Zafer çığlıkları atan Karanlık halkının bedenlerinde hâkim olan tek renk artık siyah değildi. Her birinin gözlerinde ve damarlarında mor büyünün parıltıları vardı. Onlar sadece Karanlık'ın değil, esasen artık Veyla Aldar'ın da halkıydı.
Kehanetin aslı Gölge Kral 'âşık olursa' şehrini kaybedeceği değildi. Gölge Kral, tekrar âşık olunca şehrini kaybedecekti. Âşık olacağı zaten binlerce yıldır belliydi. Âşık olduğundan beridir ellerinden kayan şehrini ise şimdi, kaybetti.
Esved, teninde gezinen mor parıltıları izledikten sonra gözlerini sımsıkı kapatarak başını gökyüzüne kaldırdı ve hazla güldü. İşte. Hiç olmadığı kadar güçlüydü. Kara büyü ve mor büyü birleşmiş, Zenith'i kaplamıştı. Sadece Doğa yerleri... Kıyametin son çaresi de tükendiğinde, Doğa yerleri de Karanlık'a yenilecek, Veyla'ya diz çökecekti. Kıyametin son çaresi de, Gölge Karanir'in Ölüm Kral'ı olmasıyla ya da ölmesiyle tükenecekti. Ardından son kurban verilecek, Doğa Ölüm'e teslim olacaktı. Doğa yerlerinde saklanan ne kadar insan veyahut Xalia varsa Karanlık'ın halkı olacaktı. Kral Brian ise, siyah ölümün Amorsus Saray'ına da ulaşması neticesinde gözlerini açmıştı. Yaşam tarafındaki hali Esved'i sevmemişti belki ama Ölüm tarafına geçmiş hali, Esved'e minnettar kalacak olmalıydı. Sonuçta, ölmüş çocukları da Esved sayesinde geri dönmüştü. Kral Brian'a, neslinde kanını taşıyan son kişileri de bahşetmiş olacaktı. Siyah ölüm yüzünden ölmüş olan Pinat, Yanaç ve Ely Amore ile onlara henüz kavuşmuş Eftel Amore. Tabii, bir de Amore ailesinin son üyesi, kurban edilerek Karanlık'a dönmeyi bekleyen bebek, Sayh Amore. Brian'a tekrar yaşama şansı ve ailesini vermişti. Sonunda Esved, istediği sevgi ve minneti bulacak olmalıydı.
Esved'in gözleri aralanırken Kraliçe'yi buldu. Kara büyüyle harmanlanmış büyüsü tüm Zenith'te dolaşıp Doğa yerleri haricinde yaşayan ne varsa öldürdükten sonra tekrar bedenine dönmüştü ama bedeninden ibaret değildi. Artık, Karanlık halkı da Veyla'nın büyüsünü taşıyordu. Daha güçlü, daha yenilmezlerdi. Onları yenebilecek tek güç, Kraliçeleriydi. Kraliçeleri onlara, onlar da Kraliçelerine bağlıydı. Tıpkı kelebekleri gibi, onlar da Veyla'dan doğmuş, ancak Veyla ile ölebilirlerdi.
Hava akımı küçülerek dinerken Kraliçe tahtına doğru alçaldı. Saçları da yavaşça omuzlarına düştü ve gökyüzüne doğru yükselmiş başı yavaşça eğildi. Gözleri aralandı. Esved, Kraliçe'sinin gözlerinde görmek istediği tek şeyi gördü. Ölümü.
Ölüm Kraliçesi yavaşça gülümsedi. Soğuk, sadece varlığıyla bile yaşamı öldürebilecek güçte olan bir gülümsemeydi. Tahtı gibi, halkı gibi, ölüm gibi görünüyordu. Mor gözleri artık siyah büyü parıltıları da taşıyordu. Tahtında oturuyor, ufalanmış ama velmora taşlarıyla ayakta kalmış bir tepenin zirve noktasında, dört yanından ona itaat eden halkında gözlerini gezdiriyordu. Artık düşmana değil, halkına bakıyordu. Saçları koyu mor ve siyah arasında akıyordu, sanki kara dumanlarla iç içeydi. Büyüsü bedenine sığmıyor, dört bir yanına doğru dalgalar halinde yayılıyordu. Damarlarında siyah ölüm de akıyordu.
Gözleri, onun hizasında, büyüsüyle havada süzülen Esved'i buldu. Esved, bir elini karnının üstüne yaslayıp saygıyla başını eğdi. "Krallığınızı sizin için hazırladım Kraliçem..." derken diğer eliyle ardını göstererek havada süzüldü, Kraliçe'nin önünden çekildi ve halkının hizasına inerek onlar gibi itaat etti. Tiz çığlıkların nidalarına eşlik etti.
"Kraliçe!"
**
"Hatırla..."
"Az kaldı, abi."
Gölge baygındı. Rüyasında ya da kâbusunda her ne görüyorsa sayıklayıp duruyordu. Kendine gelmiş değildi ama büyüsü vücudundan taşıyor, gökyüzünde şimşekleri dans ettiriyordu. Yıldat, cüsseli abisini omzunda taşımakta Azrit gücü sayesinde zorlanmazken Azrit hızı ise, zamanla yarışıyordu. Ölüm onlara yetişmeden önce abisini Nixsus'a taşımaya çalışıyordu. Az sonra olacakları biliyordu. Trumpkin ona bu gerçeği bahşetmişti. Doğa yerleri dışında her şehir, Nixsus bile karanlığa gömülecekti, Karanlık'a yenilecekti. Abisini kurtarmak için doğru zamanda, doğru yerde olmalıydı. Bunun içinse, bugüne dek uzakta kalmalı, bugünü planlamalı, kullanacağı yolları öğrenmeliydi. O gün abisiyle şehre dönse, bu gerçeği paylaşmadan ve geleceği değiştirmeye çalışmadan durması mümkün değildi. Abisi de tekrardan şehirden çıkmasına müsaade etmez, onu güvende tutmaya çalışırdı ama aslolan, Yıldat abisini güvende tutmalıydı. Şu anda tehlikede olan Zenith'ti ve onu kurtarabilecek iki isimden biri çoktan Karanlık'ın eline geçmişti. Diğeri, Gölge ise, önce kendisini, sonra da Veyla'yı bu Karanlık'tan sonsuza dek kurtarmalıydı. Yıldat'ın yapması gerekenler ona açıkça gösterilmişti ve işi henüz bitmemişti.
Voltridera vardıklarında Gölge'yi sağ koltuğa yerleştirirken Yıldat etrafına bakıyordu. Amorsus'a giriş çıkışlar hiçbir zaman, bugün olduğu kadar kolay olmamıştı. Kraliyet sarayında, askerleri sınırda değildi. Velmora ya da obsidyen taşları güvenlik duvarını güçlendirmiyordu. Amorsus'ta obsidyen bırakmadıkları gibi velmora taşlarının tümü de Amorsus kutbunda, şu dakikalarda Karanlık tarafından Veyla Aldar'a sunuluyordu. Veyla Aldar o taşlarla gezegeni kurtarabilirdi ama yok etmesi hedefleniyordu. Amorsus sınırı ilk defa korunmuyordu çünkü az sonra Amorsus diye bir Krallık kalmayacaktı. Sadece ve sadece Karanlık olacaktı. Konsey, zaten ortadan kaldırılmıştı. Kraliçe Eftel Amore ise, Karanlık'ın hizmetkârından başka bir şey değildi. İnsan halk ise az sonra Karanlık'ın halkı ve ordusuna, Karartılara dönüşeceklerinden habersiz bazıları süslü, bazıları yıkık dökük mıntıkalarında bekliyorlardı. Yıldat her birini kurtaramazdı ama gezegeni kurtarabilecek olan abisi için, ona Doğa tarafından verilen tüm görevleri yerine getirecekti. Zvarna'dan buraya taşıdığı gibi, buradan da Nixsus'a, Terra mıntıkasına taşıyacaktı.
Yıldat, voltrider ile Terra mıntıkasına yaklaştığında, Baş Terra ve Terralar onu zaten bekliyordu. Terralar devasa ağaçları voltriderın inebilmesi için büyüleriyle hareket ettiriyordu. Nixsus halkı, Veyla'nın peşinden gitmeden önce Kral'ın verdiği emirle Doğa yerlerine tahliye edilmişti. Kral bir gün eğer ölüm kazanırsa Doğa yerlerinin de karanlığa hapsolacağını biliyordu ama o güne dek halkını yaşatmak istiyordu. Şimdi, büyü duvarını kırmış hapsedilen Esved de Terra mıntıkasındaydı ama herkesin görebildiği üzere toprağa ayak basamıyordu. Bu da, henüz ölümün kazanmadığının kanıtıydı. Karanlık, Doğa yerlerine hâlâ ulaşamıyordu. Bu yüzden Esved bekliyordu. Uzaklardan henüz yaşayanlara o kırmızı gözleriyle bakarak, ölecekleri günü sabırla ve inançla bekliyordu. Çıkardığı tiz çığlıkları ve karamsarlık yayan bakışları görenleri umutsuzluğa sürüklese de henüz ölmüş değillerdi.
Herkes önce mor ve siyahın harmanlandığı ışığı gördü. Işık onlara varmışsa, gücün varması an meselesiydi. Yıldat, sürdüğü voltriderın mor ve siyah parıltılarla önce titremeye, sonra sarsılmaya başladığını gördüğünde bir küfür savurarak voltriderın kapısını açtı. Gölge'yi de beraberinde taşıyarak voltriderdan atladı. Birkaç yuvarlanmanın ardından Gölge'yi tekrar omzuna alarak Azrit hızıyla koşmaya başladı. Sırtına değen ve önünü aydınlatan ışığı görüyordu. Büyüyü hissediyordu ama son ana kadar vazgeçmeden koşuyordu. Terraların ağaçlarına yaklaştığında, ağaçların dallarının da onlara doğru uzandığını gördü. Kökleri Doğa yerinde olduğu için, Karanlık'ın varmasıyla ölmezdi ama dalları, zamanında geri çekilmezse kara büyü ve mor büyünün harmanlandığı Karanlık'ın büyüsüyle yok olurdu.
Valdris'in emriyle sınırdan, Yıldat'a doğru koşmaya başlayacak olan Azritleri Baş Terra kehribar gözleri büyüyle ışıldarken durdurdu. Karanlık'a daha fazla asker vermenin anlamı yoktu. Birazdan sınırın dışında kalanlar Ölüm tarafına geçecekti ve buradan binlerce Azrit de koşsa sadece bir tanesi Gölge Kral'ı kurtarmayı başarabilecekti. Geri kalanı sadece ölüme koşmuş olacaktı.
Baş Terra'nın durdurmasıyla Valdris de emrini geri çekerken ona sımsıkı sarılmış Erya'yı yavaşça bıraktı. Bunu konuşmuşlardı. Veyla Karanlık' tarafından yakalandıysa, Valdris'in burada onlarla kalma ihtimali yoktu. Valdris'in gri gözlerinde de artık mor büyü parıltıları ışıldıyordu. Kelebekler, Yaratık ve dilsiz çocuklar gibi, o da Veyla'ya bağlıydı. Onun büyüsüyle Zenith'e dönmüştü, o her ne ise, Valdris de peşinden gidecekti. Bunu aralarındaki bağ dolayısıyla yapacaktı ve şimdi burada, Eryalarla kalma şansı yoktu. Bir gün kavuşacaklarına eminlerdi ama o gün için Zenith'e kurtuluş getirmelilerdi.
Erya yaşlar içerisinde "Son nefesime kadar savaşacağım." dediğinde Valdris yaşlarla gülümsedi ve kadının ellerini güç verirken güç de kazanarak sıktı. "Seni bekliyor olacağım..." dedikten sonra başıyla ardını işaret verdi. Az sonra aralarına katılacak olan Gölge Kral'ı kastediyordu. "Dostuma benim için selam söyle."
Erya hıçkırıklar eşliğinde "Sen de öyle." dedi. Erya, Gölge'ye Valdris için selam söyleyebilirdi ama Veyla... Erya'nın dostu Veyla da Karanlık'ın, Valdris'in teslim olmak üzere olduğu Ölüm'ün elindeydi. Yeni kavuşmuşlardı ve sevdiği adamı tekrar kaybediyordu ama biliyordu. Kavuşacaklardı. Ya da umuyordu. Bir şeyi yaşamaktan öte istediğinizde bu bir his miydi yoksa hayal mi, ayırt edilemezdi.
Valdris'in gözleri Thal'a doğru kaydı. Zamanları yoktu. Sadece gözlerini yavaşça kapatıp açarak ve buruk bir gülümseme eşliğinde vedalaştılar. Thal, Erya'ya kollarını sararak geri çekerken Valdris son emrini verir gibi savaşçılara dönüp "Yaşam kazanacak." dedi. Geriye, birazdan karanlığın yutacağı topraklara adımladı. Onlar kazandığında kendisine ne olurdu bilmiyordu. Artık savaşçılar sadece Karanlık'a karşı değil, Valdris'e karşı, Kraliçeleri Veyla'ya karşı savaşacaklardı ama ne olursa olsun kazanmalılardı. Savaşçılar ant içer gibi başlarını salladılar.
Valdris gittikçe gerilerken Erya ve Thal hüzünle, sıkkın nefesler eşliğinde yaklaşan ışığı, ondan kaçan Yıldat ile taşıdığı Kral'ı ve kaçmak yerine teslim olan Valdris'i izliyorlardı. Arkalarında Terra halkıyla birlikte, Doğa yerlerine sığınan halk sıralanmıştı. Herkes, Kral yaklaştıkça bir yandan umut doluyor ama arkadaki ışık ve kulakları doldurmaya başlayan gürültü yaklaşıkça ise korkuyla titriyordu.
Ağaç dalları Yıldatlara varmak üzereyken Yıldat, ayağına tırmanan mor ve siyah titreşimleri, Karanlık büyüyü hissetti. Azrit kolları abisini tüm gücüyle dallara doğru atarken adımları Karanlık büyü yüzünden yavaşlamaya başlamıştı. Terraların yönettiği ağaçların dalları Kral'ı hızla, ölümden önce davranarak Terra mıntıkasına çekerken kalan birkaç tanesi Yıldat'a uzansa da, yönlendiren Baş Terra da, koşmak yerine duran Yıldat da, işe yaramayacağını biliyordu. Yıldat, güvenli alana doğru hızla uzaklaştırılan abisinin arkasından burukça gülümseyerek baktı. "Calini benim yerime de iç abi." diye mırıldandı. Araları hiçbir zaman yeterince iyi olmamıştı. Yıldat hep ihanet etmiş, abisi ise hep onu affederek hayatta tutsa da içten içe hazmedememişti. Yıllar sonra ilk defa konuşarak anlaştıkları gün, sözleşmişlerdi. Bir gece birlikte oturup sabaha kadar calin içecek ve konuşacaklardı. Yıldat Gölge ve Valdris'in ara ara bunu yaptıklarını izlerdi. Abisinin Valdris'i, ondan daha çok sevdiğini düşünürdü ama Gölge bu konuda 'Valdris kardeşim gibi, sen kardeşimsin' demişti. Valdris Gölge'yle bir abi kardeş gibi calin eşliğinde sabahlayamamıştı ama bu cümleyi duymak yetmişti. Abisine ihanet ederek yaşadığı yıllardansa, şimdi ihanet etmeyerek ölmek daha kolaydı. Belki de abisi onunla ilk defa gururlanacaktı ama Yıldat bunu göremeyecekti.
Erya izlemeye dayanamayıp "Hayır!" diye çığlık atarak sınıra koşmaya çalıştığında Thal onu kollarında tuttu ve görmemesi için kadını göğsüne doğru çevirirken kendisinin de iki dostunu aynı anda kaybetmeye cesareti olmadığını fark edip gözlerini yumdu. Bakmaya cesaret bulanlar ise, sınıra varan Karanlık büyünün Yıldat'ı ve Valdris'i aldığını gördü. Doğa yerleri dışında her yer karanlık dumanlara boğulup, Karanlık'a yenilirken Yıldat ve Valdris de artık Karanlık'a aitti.
Etrafına toplanan ve ona ihtiyaç duyan halkının ortasında, büyülü ağaç dallarının bir sunak gibi yükselttiği Kral, henüz sevdiği kadını, kardeşini ve kardeşi gibi gördüğü baş savaşçısını Karanlık'a kaybettiğini bilmiyordu. Öğrendiğinde dudaklarından çıkan haykırış ve gökyüzünü kaplayan şimşekler neredeyse tüm Zenith'e ulaşacaktı. Şimdilik ise Kral'ın gözleri hâlâ kapalıydı ama dudakları mütemadiyen aynı şeyi sayıklıyordu.
"Hatırla..."
**
Gölge Kral, atan kalbini hissetmeyerek uyandı. Sanki göğsünde koca bir boşluktan daha fazlası yoktu. Boşluğu doldurma içgüdüsü öyle fazlaydı ki, daha kim olduğunu, nerede olduğunu ve etrafını saran binlerce kişinin niye ona böyle baktığını bilmeden, ölüm sınırına doğru sendeleyerek ilerlemeye başlamıştı. Orada, ileride, Gölge'yi çağıran bir şey vardı. Kafası karman çorman, başı sancılar doluydu. Aklından kopuk kopuk anılar geçiyor, hiçbir anıyı izleyip anlayabileceği kadar göremiyordu. Sadece hissediyordu. Her anıda ayrı bir his içini kaplıyordu. İçlerinden bir tanesi vardı ki, yerinde duramıyordu. Yakınında olan onlarca el onu tuttuğunda ve geri çektiğinde direnerek ilerlemesi de bu his sayesindeydi. Büyüsünü hatırlamıyor, kendi ismini bile bilmiyordu ama eli ölüm sınırına doğru uzanmaya çalıştı. Orada, bir şey vardı. Ne kadar uzaktaydı bilmiyordu ama oradaydı. Gidip bulması gereken bir şey vardı.
Ayakta durmakta güçlük çeken Kral, onu çeken eller yüzünden dizlerinin üstüne çökerken yenildiğini sandı ama onu tutan bedenlerin olabildiğince, dört bir yandan sarılmaya çalıştıklarını fark etti. Onu yenmeye çalışmıyorlar, güç veriyorlardı. Hepsi tanıdık, bazıları çok tanıdıktı. Yeşil saçları olan bir kadın boynuna sımsıkı sarılmış, başını omzuna yaslamıştı. Ağlarken "Geri dön Kral..." diye yalvarıyordu. "Önce sen dön, sonra onları geri getirelim..."
Gölge'nin sahip olduğunu bile bilmediği büyüsü gözlerinde parıldarken havada fırtınalar yaratıyordu. Şimşekler neredeyse Siyah Ölüm'ü bile aydınlatırken akın eden yağmur Kral'ına sarılmaya çalışan bedenleri ıslatıyordu. Ortalarında kalmış Kral ise anlamaya çalışarak etrafına bakıyordu. Bir çocuk, yeşil saçlı kadının hemen yanında, neredeyse Gölge'nin kucağına çıkmış, küçük ellerini beline sarmaya çalışıyordu. Sığınmış gibiydi. Ağlarken "Veyla'yı geri getir..." diye yalvaran çocuk, Lilith'ti. Gölge, tanıdık bir şehirde, tanıdık canlıların arasında yabancı hissediyordu ama Veyla ismini duyuşu telaşlı nefes alış verişlerini sakinleştirmeye başladı. Etrafında dönüp duran gözleri bir noktada duraksadı ve gözlerini ağır bir şekilde kapatıp açmaya başladı.
Bu ismin dudaklarına değmesi bile içini gıdıklarken "Veyla..." diye fısıldadı. Zihninde akan anıların seyri yavaşlarken kalp atışları düzene girmeye başladı. Az evvel onu ölüm sınırına doğru bilinçsizce yönlendiren hisler daha da belirginleşti. Göğsünde hissettiği boşluğun sebebini anlamaya başlarken gözlerini sımsıkı yumdu. Kopuk anılar gelip geçerken idrak etmekte güçlük çekiyor, henüz bağlantı kuramıyordu.
Lilith, ağlamaktan fırsat bulup tekrar konuşmaya çalıştığında "Kraliçe'yi geri getir..." dedi ve onu sarıp sarmalayan halk, hep bir ağızdan tekrarlamaya başladı. "Geri dön Kral ve Kraliçe'yi geri getir..."
Gölge de başını güçsüzlükle dostu Erya'nın başına yaslarken hâlihazırda diz çökmüş, düşmüş bedeni daha da koy vermişti. Soluna doğru devrilirdi, eğer onu sımsıkı tutan halk olmasa. Kralları güç kazanana kadar güçsüzlükle savaşırken ona olabildiğince sarıldılar. Her biri Kral'a ulaşamazdı, onlar da birbirlerinin omuzlarını tutarak bir his zincirini oluşturdular. Halk kenetlenmiş, en iç halkadaki Krallarını sarmıştı. Şimdi onlar Krallarını ayağa kaldıracaktı, sonra da Kralları onları kurtaracaktı. Eğer hâlâ mümkünse...
Biri, Kral ve Kraliçe aşklarını inkâr ederken dahi onlardan önce emin olan halkın önce fısıltıyla, sonra ise çalgılarla söylemeye başladıkları şarkılardan birini mırıldandı. Derken ağızdan ağıza dolandı. Kral'a, Kraliçe'ye olan aşkını onun da geçmişte duyduğu şarkılarla anlattılar. Her bir mısra, Kral'ın savrulmuş anılarını gediğine oturtuyordu. Susmadan, yorulmadan söylediler. Ne kadar zaman geçtiğini bilmedikleri, belki de yüzüncü şarkının son mısrasında Gölge gözlerini yeniden aralamıştı.
Göğsündeki boşluk, acıya dönüşürken haykırışı ve gökyüzünü aydınlatan şimşekleri Siyah Ölüm'de bile yankılanmıştı.
Ve mağlup Kral geri dönmüştü,
Son kez savaşmak için.
**
Baş Terra, "Kıyamet ya da kurtuluş." diye tekrarladı. Terra mıntıkasında da Kral'ın sahip olduğu bir taht vardı ama şimdi tahtında Gölge değil, yas oturuyordu. Gölge, fırtınaların koptuğu gözlerini Baş Terra'ya çevirdi. Acısı, öfkeye dönüştüğü gibi Ölüm sınırının ardına geçmek istemişti ama bu sevdiği kadının, kardeşinin ve kardeşi gibi gördüğü adamın sonsuza dek Karanlık'a hapsolması demekti. Gölge düşerse, Zenith de düşerdi. Son kale oydu ama burada olmak, özellikle de ruh evlilikleri sebebiyle Veyla'nın nerede olduğu takip edebileceği bir his ile belirirken ondan uzakta kalmak o kadar zordu ki... Yakıp yıkmayı bilirdi. Bugüne kadar intikam almak için hep bunu yapmıştı. Böyle, Kralların Kral'ı olmuştu. Şimdi mağluptu. Yakıp yıkan onlardı, Gölge enkazı yaşama çevirmeliydi. Veyla şehrine geldiğinden beridir hissettiği çaresizliği şimdi omuzları taşıyamıyor, çöküyordu. Tahtında oturmasına rağmen öne eğilmiş, dirseklerini dizlerine yaslamıştı. Dizlerinin önünden uzanan elleri kenetlenmiş, parmakları eklemlerini kıtlatıp duruyordu. Tenini sıkarak oyalanıyordu. Esasen, öne devrilmek üzereymiş gibi hissediyordu. Şimdi kollarında Veyla olsa, dimdik doğrulurdu ama yoktu. Veyla yoktu. Kardeşi yoktu. Valdris yoktu. Kurtuluşu getirecek son çare olan kendisinin de sonu gelirse, şimdi etrafında toplanmış olanlar da yok olacaktı ve bunun sorumlusu Gölge olacaktı. Valdris, Veyla ve Yıldat için kahrolmuş, gözündeki yaş dinmeyen Erya'ya karşı sorumluydu. Valdris'in yerine geçmiş, onun için savaşçılarını düzen ve emir içerisinde tutan Thal'a karşı sorumluydu, yaşları Gölge'den bir hayli uzun olan, gelmiş geçirmiş yaşlı Terralara karşı sorumluydu. Çocuk neşeleri sönmüş, kahkahaları ve oyunları karanlığa gömülmüş, ailelerinin kollarında sessiz kalan çocuklarına karşı sorumluydu. Onun için kendisini tehlikeye atan kardeşine ve son anına kadar Gölge'ye hizmet eden Valdris'e, en çok da Kraliçe'sine karşı sorumluydu.
"Artık her şey açıkça ortada. Birlikte kıyamet getirme ihtimaliniz, senin de onunla kötü tarafa geçmen ve Ölüm Kral'ı olman demek."
Gölge yavaşça başını onaylar şekilde salladı. Böyle bir ihtimal yoktu. Veyla, Gölge'nin Yaşam Kelebeği artık bir Ölüm Kraliçe'siydi. İlerleyen ruh evlilikleri sayesinde Gölge hissediyordu. Karartılar ve 'Esved' dedikleri şekilsiz, cüsseli yaratıklar tiz çığlıklar atarken acı çekiyordu, Gölge bunu onlarla karşılaştığı ilk andan beri hissedebiliyordu. Aynı acı, şimdi sevdiği kadının bedeninde de vardı. Taşıdığı güce karşın, kara büyüyle kaplanmış kalbine ve zihnine karşın, tıpkı onlar gibi mütemadiyen acı çekiyordu. Yaşadığı acı, Gölge'nin bedenini ve ruhunu da yaralıyordu. Bedenini, ruh bağları sayesinde, ruhunu ise kalbinde taşıdığı aşk sayesinde...
Esved, kara büyüye bulaşmış bir Terra'ydı. Gölge'nin geçmişinde her şeyi idrak etmiş olması ama ardından yeniden hatıralarını kaybetmesinin ardından zihninde kalmış hatıra kırıntıları sayesinde bu ismi hatırlamış ama gediğine oturtamamıştı. Kara büyücüyü hatırlamamış, şekilsiz, cüsseli yaratıklara Esved demişti ama artık biliyor, hatırlıyordu. Veyla ve Gölge'yi öldürmeye gücü yeten de aslında o yaratıklar değildi. Esved'in büyüsüydü. Esved'in büyüsünden daha güçlü bir büyü, Ölüm sınırının ardındaydı. Veyla, sadece mor büyüsüyle bile yaşayan en güçlü büyücüyken, şimdi taşlarına kavuşmuş, kara büyüyle harmanlanmıştı. Karanlık'ın büyüsünü taşıyordu. Bu kadın Gölge'yi çıplak elleriyle bile öldürebilirdi, büyüsünü kullanmaya ne gerekti? Gölge, sevdiği kadın karşısında diz çökebilirdi ama sevdiği kadın bile, Gölge'yi Karanlık tarafa çekemezdi. Esved'in de yapamadığı gibi, Veyla da yapamazdı.
Baş Terra da "Ya da onun tarafından, kurtuluş için son çarenin tüketilmesi..." diye ekledi. Seni öldürmesi, demek istememişti ama Gölge gibi dinleyen herkes neyden bahsedildiğini anladı. Gölge'nin boğazındaki yumru, yutkunmakla geçmedi. Veyla bu görüyü ilk gördüğü zamanlarda Gölge bu durumu ciddiye bile almamıştı. Şimdi biliyordu, gerçekleşmesi muhtemel bir andı. Veyla'da, sevdiği kadından bir iz kaldıysa bile oldukça derinlerdeydi. Ruhu, Karanlık'ın Kraliçe'sinin bedenine hapsolmuştu. Gölge o ruhu oradan çıkartabilirse, Veyla elbette ki Gölge'yi öldürmezdi ama Ölüm Kraliçe'si evet, Gölge'yi öldürürdü.
Baş Terra, Gölge'nin hazmedebilmesi için birkaç saniye bekledi ama bir ömür beklese yetmeyeceğini yüz ifadesinden anlamıştı. Sıkkın bir nefes alıp verdikten sonra devam etti. "Birlikte kurtuluş getirme ihtimaliniz ise, onu tekrar Yaşam'a çekmen. Sonumuzu bu belirleyecek. O seni Ölüm tarafına çekebilirse ya da öldürürse, kıyamet kopacak. Şimdilik ayakta olan Doğa yerleri bile karanlığa gömülecek, yaşam kalmayacak. Sen onu yaşam tarafına çekebilirsen ya da öldürürsen..."
Gölge'nin etrafta yoğun bakışlarla dolaşan gözleri hızla Baş Terra'ya döndü. Kızarık gözleri 'Yapma' der gibi bakarken yamuk bir şekilde gülümsemişti. Yüz ifadeleri, duygu yoğunluğu ve sinirlerinin bozuk olması yüzünden minik hareketlerle titrerken konuşmadı ama orada bulunan herkes Gölge'nin Veyla'yı öldürmeyeceğine ikna oldu.
Baş Terra, kehanet kitabını kapatırken tozlar uçuştu. İşte bu toz taneleri kadar küçük bir ihtimaldi ama Baş Terra yine de dile getirdi. "O zaman tek şansımız, onun kara büyüyle dolu bedeninde saklanmış ruhunu bulup kurtarman."
"Gölge oraya gittiği gibi sonu gelir. Bizim Gölge'ye olan biteni hatırlatmamız bile ne kadar zamanımızı aldı, görmedin mi? Veyla daha da kötü durumda! Hem doğduğundan beri içinde ölümü taşıyormuş, hem de şimdi damarlarında Karanlık'ın büyüsü akıyor. Zihni, kalbi kararmış durumda. Veyla onların esiri değil, Kraliçe'si. Gölge'yi hatırlama ihtimali varsa bile bu aylarını falan alacak olmalı!"
Gölge, Ölüm sınırından yana baktı. Şimdi, Terra mıntıkasında, ağaçların, yeşilliğin içinde olmak hâlâ yaşam varmış gibi hissettirirse eğer, herkesin gözlerinin döndüğü o tarafa... Büyülü ve devasa ağaçların ardında, sanki ışığın bir daha değemeyeceği bir karanlık vardı. Karartıların ve önceden isimlerinin Esved olduğunu sandığı, şimdi ise 'Zifir' dedikleri yaratıkların bir kısmı okyanusu aşmış, Nixsus'ta ilerlemiş ve Terra mıntıkasına varmıştı ama daha fazla ilerleyemiyordu çünkü Ölüm henüz tamamen kazanmamıştı. Gölge, şehrinde dolaşan karanlık yaratıkları izler gibi karanlığa baktı. Görülmüyorlardı çünkü çocuklar korkmasın diye büyü duvarları çekilmişti, sadece karanlık görünüyordu. Çıkardıkları tiz çığlıkları da çocuklar duymasın diye her yere ses büyüleri koyulmuştu. Gölge kenetli ellerini çözüp yumruklarını sıktı. Çenesi de kasılmıştı. Şehrini çoktan kaybetmiş, buraya tıkılmış halkını ise kaybetmek üzereydi. Ruh bağları sayesinde hissettikleri ellerinin gevşemesini sağlarken yeniden yutkunmaya ihtiyaç duydu. Öfke gözlerinden dağıldı, özlem baş gösterdi. Neyle karşılaşacağını bilmese de, özlüyordu ve öyle ya da böyle, kavuşmak üzereydi.
Baş Terra, yetkin başkaca Terralar, Erya ve Thal kendi aralarında konuşurken Gölge "Geliyor." diyerek laflarını kesti ve her birinin ilgisi Kral'a döndü. Kral hâlâ Terra mıntıkası, haliyle Doğa yeri bittiği gibi başlayan ölüm sınırından yana bakıyordu. "Veyla, git gide yaklaşıyor." dedikten sonra yüzü hafifçe buruşup gevşedi ve gözlerini sımsıkı kapatırken başını eğerek önüne döndü. Elleri ensesine doğru gitti ve tenini sımsıkı kavrarken diğerleri algılayana kadar ihtiyaç duyduğu saniyeler boyunca sıkkın nefesler alıp verdi.
Bir sürenin ardından Baş Terra, "Seni buradan çıkarmaya çalışacak." dedi. Yaşlı Terralardan biri hızla, "Büyüsü henüz buraya etki edemez. Sana karşı sadece sözlerini kullanacak." dedi. Gölge, yavaşça doğruldu. Yakıp yıkmak istediği tahtında ardında yaslandı ve kızarık gözlerle, bunu söylemiş Terra'ya baktı. "Ben de bundan korkuyorum..." diye mırıldandı. Artık, herhangi bir korkusunu halkından gizleyecek hali yoktu. Halkının çoğunluğu çekildikleri köşelerde eğer olursa savaş için hazırlanıyor, güçlerini pekiştirecek antrenmanlar yapıyorlardı, çocuğa sahip olanlar çocuklarını sakinleştiriyordu. Her biri şu an Gölge'nin söylediklerini ve konuşulanları zaten duyamazdı ama Azrit olanlar da duyup umutsuzluğa kapılmasınlar diye konuştukları alanın etrafına da ses büyüsü koymuşlardı. Sadece burada olan, bu istişareye katılması uygun görülen kişiler duyuyordu. Gölge normalde Valdris'e bile hislerini tamamen göstermekten çekinirdi ama şimdi, herkesin çıplak gözleriyle Gölge'nin yüzünde görebildiklerini saklamayacaktı. Halkına dürüst oluyordu. Kralları, kehanetlerce onları kurtarabilecek kadar güçlü görülse de, güçsüz hissediyordu.
Birkaç dakika boyunca sessiz kaldılar. Gölge hep onlara güç olmuştu, bugünlerde onların Gölge'ye güç olması gerektiğini idrak ettiler. Bu Gölge'nin tek başına kazanabileceği bir savaş değildi. Erya, "Senin de sözlerin var." dedi ve Gölge'nin zeminde gezinen, içten içe sadece Veyla'nın buraya varmasını beklerken oyalanan gözleri Erya'ya döndü. Erya gözyaşlarını silip kararlı bir şekilde başını salladı. Erya geliyorsa, onunla bağ kurmuş olan, büyüsünün uzantısı kelebekler gibi Valdris de geliyor olmalıydı. O da sevgilisini, Karanlık'ın askeri olarak görmeye hazır değildi ama ona söz vermişti. Son ana dek, savaşacaktı.
"Yaşam tarafında kaldığın sürece Veyla gelip gidip seni ikna etmeye çalışacak. Bu oldukça, senin de ona kendini hatırlatıp yaşam tarafına çekmeye çalışabileceğin sözlerin olacak."
Gölge düşünerek dinlerken Baş Terra sözü devraldı. "Kehanetler fısıldadı, tekrar tekrar yaşandı. Siz var olduğunuzdan beri denge hep buydu. Sen kötülüğe boyun eğmiyor, taşıdığın kara büyüye rağmen vesveselere kulak asmıyorsun. Ne kadar zaman alırsa alsın, hep doğru yola dönebiliyorsun. O kötülüğe çekiliyor, vesveselere boyun eğiyor. Sen ise onu Yaşam'da tutuyorsun. Ömrün boyunca yaptığın şeyi, son kez yapacaksın."
Thal, "Ona söz verdiğini söyledin." dediğinde Gölge'nin bakışları ona döndü. "Zvarna'da, seni unutmadan hemen önce onu sakinleştirdiğini ve ikna ettiğini söyledin."
Öyleydi. Gölge henüz her şeyi hatırlamıştı. Korkmasına karşın kalbi güç doluydu fakat ardından Zvarna'da tekrar kara büyüyle hatıraları ondan alınmış, gözleri yine Esved'in ona göstermeye çalıştığı kâbusları görmüş, kulakları vesveselere bir süreliğine açılmıştı. Kalbi kararmış, umudu körelmişti. Şimdi halkı, ona her şeyi tekrar hatırlatmıştı ama kalbindeki karamsarlık öyle hızla silip atılamıyordu. Gölge bunu son seferinde, ancak yıllar sonra yapabilmişti. Şimdi ise o kadar zamanları yoktu. Baş Terralar da bunu görüyor ve biliyor, Gölge'nin kalbindeki karanlıktan kurtulup her zaman taşıdığı aydınlığa erişmesi, Veyla'yı da yanına çekmesi için yardımcı oluyorlardı.
"Veyla, yaşam tarafında olduğu son anlarında sana inandı, sana güvendi. Şimdi sözünü tutma sırası Gölge Kral. Sen her sözünü tutarsın."
Gölge burukça gülümsedi. Veyla'ya verdiği bazı sözleri tutamadığı olmuştu. Ondan hep nefret edeceğini ve onu bir gün öldüreceğini söylemişti, aşka düşmüştü ama âşık olarak verdiği her sözü, tutmuştu. Yine tutmalıydı. En azından, ölecekse bile bunu denerken ölmeliydi.
Gölge, bunu nasıl yapabileceğini düşünürken son anlarında taktığı kolyeyi hatırladı. Eğer Veyla ya da o Esved koparıp atmadıysa tabii... "Boynunda benden bir parça taşıyor..." diye mırıldandı. Baş Terra, "Sadece boynunda değil." dedi ve Gölge, kadının kalbinden bahsettiğini düşündü. Erya da "Zihni ve kalbi, aslında seninle dolu. Karanlık sökülse, geriye sen kalacaksın." dedi. Gölge, o anıları tek başına hatırlamanın getirdiği ağırlığa rağmen tekrar gülümsedi. Ölecekse bile, sıklıkla eziyet görüp mağlup olduğu bir hayata rağmen güzel anıları vardı. Çoğu Veyla sayesindeydi. Onun Seksen Bir olduğunu bilmediği zamanlarda bile, onunla ancak Seksen Bir'le elde edebildiği kadar güzel anılar biriktirmişti. Sonra da, onu Seksen Bir'i sevdiğinden bile daha çok sevmeye başlamıştı. Gün gelmişti, onun zaten Seksen Bir olduğunu hatırlamıştı. Baş Terra'nın dediği gibi, ömrü boyunca yaptığı şeyi yapsa, yeterdi.
Veyla'ya, Gölge'nin Seksen Bir'i olduğunu hatırlatmalıydı.
**
Gölge gözlerini sımsıkı kapattı. "Ardında."
Thal, Gölge'nin kolunu sıvazladı. Gözleri, sınırın ardındaki karanlıkta geziniyordu. Çocukların korkmaması adına yanılgı oluşturarak yükselmiş büyü duvarı karanlığın ardındakilerinin görülmesine engel oluyordu ama ruh bağı sayesinde Veyla'yı hissedebilen Gölge, sınırın hemen ardında olduğunu söylüyordu. Şimdi çocuklu aileler, ağaç evlerinde bekliyorken olası bir tehlikede savaşmaya, esasen ölmeye hazır olanlar Gölge Kral'ın ardında çektikleri setlerle bekliyordu. Terra mıntıkası dört bir yandan, Karanlık tarafından sarılmıştı. Setler de yuvarlak şekilde Terra mıntıkasını çevreliyordu. Her yer Karartı ve Zifir doluydu ama Veyla ile Esved, tam da Gölge'nin karşısındaydı. Sadece onlar da değildi. Birer Zifir'e dönüşmüş Ash ve Yıldat ve arkalarında kalan, artık Karartı olan Valdris, dilsiz çocuklar da vardı. Kelebeklerin mor kanatlarına artık karanlık da hâkimdi. Karanlık'ın tek kozları bu eski dostlar da değildi. Lavin iyice karanlığa karışmış yaratık formuyla, Soysal ise bir Zifir olarak sınırın ardında, Gölge'nin karşısındaydı. Şimdi Gölge'nin arkasında sıralanan herkesin en az bir tanıdığı, etrafında Karanlık tarafa geçmiş şekilde duruyordu. Herkesin zaafı vardı ve Karanlık bu zaaflara sahipti.
Gölge, gözlerini yavaşça araladı. Kolunda duran Thal'ın elini teşekkür edermiş gibi sıvazladıktan sonra bir adım öne attı. Thal ise, ayakta durabilmeyi sürdürse de birazdan Valdris'i, Veyla'yı, Yıldat'ı ve Ash'i hiç görmediği halleriyle görecek olduğu için titreyen Erya'ya kolunu sardı. Kadına "En azından bugün yenilmeyeceğiz." diye hatırlattı. Saklananları, güvenli yerden çıkarmak için buraya kadar taşınan Karanlık üyeleri, en başta bu denli tanıdık olan Kraliçesi ne kadar denerse denesin, kimse zaafına yenilip de Ölüm sınırının ardına geçmeyecekti. Özellikle de Gölge Kral Karanir, geçmemeliydi. Yoksa ortada sınır diye bir şey kalmazdı.
Gölge derin bir nefes alıp verdi. Hazır değildi ama Veyla'nın orada bir yerde, bu kadar yakında olduğunu bilmek, hali her nasıl olursa olsun onu görmek istemesini sağlıyordu. Bir an önce onu görmeli ve onu yutan karanlıktan kurtarmalıydı. Onu Yaşam'a çekmeli, kollarını sımsıkı sarmalı ve kokusunu daha yakından solumalıydı. Ruh bağı sayesinde hemen karşısında olduğunu hissetmiyor olsa da burnu, bu güzel kokuyu alabilirdi. Ölümü temsil eden bir kadın, nasıl bu kadar güzel kokabilirdi?
Baş Terra, "Ardına geçersen, sevdiklerimizi sonsuza dek kaybedeceğiz." diye hatırlattı. Gölge'nin gözleri karanlıkta, henüz göremese de Veyla'yı hissettiği o noktada takılmıştı. Sanki sevdiği kadının gözlerine bakıyordu şimdi. Büyü duvarı indiğinde öyle de olacaktı. Kopmalarının üstünden haftalar geçmişti. Gölge onlara gitmediği için, onlar Gölge'ye gelmişti. Haftalar boyunca Veyla'nın kalbi kara büyüyle atmıştı. Canı mütemadiyen yanmıştı. Gölge defalarca kez ölüm sınırına gidip gidip dönmüş, ardına geçerse Veyla'yı kurtaramayacağını kendisine hatırlatmıştı. İstediği acısına bir an önce son vermekti ama bu herkese aynı acıyı katmaktan başka çare getirmezdi. Gölge, Yaşam'da kalmalıydı.
Gölge burukça gülümsedi. Sevdiklerini zaten kaybetmişlerdi. Sonsuza dek, kaybetmeden önce geri kazanmaya çalışıyorlardı. Gölge derin bir nefesle dudaklarını araladı. Veyla burada değilken güçsüz düşmüştü. Veyla yanında, hatta ardında, korunaklı bir alanda olsun isterdi ama tam karşısındaydı. Gölge'ye karşıydı. Sanki Veyla'nın Nixsus'a geldiği zamanlara dönmüşler, yeniden birbirlerini yenmesi gereken iki düşmanlardı ama bu sefer...
Bu sefer her şey farklıydı.
Gölge, "Hazırım." derken sesi hissettiğinden daha güçlüydü. Ağlamak, belki haykırmak, tükenmeyen yasını tutmaya devam etmek isterdi ama ardında onun için ölmeye hazır halkı beklerken bunu yapmayacaktı. Özellikle de, karşısında kurtulmak için Gölge'den başka çaresi olmayan kadın varken... Şimdi bir Ölüm Kraliçesi olsa da Gölge onda sadece sevdiği kadını görecek ve Veyla'nın da yeniden o olmasını sağlayacaktı.
Büyü duvarı inmeye başlarken çoğu kişi nefesini tutmuştu. Bazıları ilk olarak kırmızı gözlü yaratıklara baktı, birkaç saniye sonra tek bir kadına, Kraliçe'ye bakmaya başlayacaklar, bir daha da gözlerini almakta zorlanacaklardı. Gölge ise gözlerini bir süredir baktığı noktadan hiç ayırmamıştı. Hissettiği oldu. Büyü duvarı dalgalanarak indi ve Gölge, sevdiği kadınla göz göze geldi. Hemen birkaç adım ötesindeydi. Aralarında yaşam ve ölüm sınırı vardı. İki eski dost ve âşık, Doğa'nın Yaşam ve Ölüm taraflarından birbirlerine bakıyorlardı. Gölge'nin omuzları çökmedi, sanki her an Veyla kollarına atılabilecekmiş de onu taşıması gerekecekmiş gibi dimdik kaldı ama gözleri hızla fırtınalara sürüklendi. Gölge duygu yoğunluğuyla bakarken Veyla ise...
Veyla, düşmana bakıyordu.
O açık renk mor harelerinde hayatının çoğunluğu boyunca Seksen'e bakarken sevgi dolup taşmıştı. Unuttuğu ve hatta hâlâ düşman olduklarını varsaydığı zamanlarda bile, derinlerde bir yerde saklanılmış sevgi vardı. Şimdi ise harelerinde mor rengi koyulaşmış, derinleşmişti. Sanki artık farklı bir kadına ait bir çift gözdü... Karanlık, mor harelerine harmanlanmıştı ve Gölge'ye, Nixsus'a ilk geldiği zamanlarda bile duymadığı bir nefretle bakıyordu. Gölge, Veyla tarafından ölmeye bile dayanabilirdi, neticesinde ölürdü ve her şey biterdi ama bu bakışlara dayanmak...
Kadının büyüsü her zaman sıcak hissettirirdi. Gölge'nin büyüsü soğukken, vücut sıcaklığı da genel olarak düşük olurdu. Kadının ise vücut sıcaklığı yüksekti. Sarıldıklarında, dengelenirlerdi. Şimdi ise kadının büyüsü, etrafındakileri üşütebilecek kadar soğuktu. Soğukluğu ten rengine de yansımıştı. O güzel ve pürüzsüz beyaz teni, sıcak pembe alt tonundan uzaklaşmış, artık solgundu. Neredeyse morarmış dudakları aralık ve hafifçe kıvrıktı. Gülümsemeden bir hayli uzaktı, sanki şimdiden öldürüyordu Gölge'yi. Yanağındaki kelebek dövmesi olmasa, bazı görenlerin tanımayacağı gibi görünüyordu ama Gölge kadının her bir detayını ezberlemişti. Şimdi farkları görse de ezberi hâlâ tutuyordu ve onu herkesten iyi tanıyordu. Bir zamanlar olduğu halini...
Uzun, dalgalı ve yoğun saçları, siyah ile mor arasında akan bir renkti. Yer yer, sanki karanlığın dumanlarını taşıyor gibi dalgalanıyordu. Başına, bu görüntünün bir Kraliçe'ye ait olduğunu kanıtlayan bir taç takmıştı. Nixsus'ta da taca sahipti ama hem tacı, hem de taşıdığı anlamlar birbirinden çok farklıydı. Şu an taktığı taş, ince, sivri, dikenimsi yapılarla örülmüştü. Mor taşlarla süslenmişti. Veyla Aldar, sonunda taşlarına kavuşmuştu ve bunu Yaşam'a karşı kullanıyordu.
Üst kısmı vücuduna tam oturuyordu. Zırh ile elbise arasında bir kumaştı. Üzerindeki ince kabartmalar ve sivri detaylarda, mor parıltılar olsa da kıyafetlerinin çoğuna siyah hâkimdi. Dekolteli göğüs kısmındaki mor taş, diğerlerinden daha belirgindi. Omuzlarından yükselen karanlık parçalar, bir pelerin gibi iki yanından iniyordu. Boynundaki aşağı, göğüs dekoltesine doğru akan, mor taşlardan oluşan kolye ve ince zincirlerin arasında, Gölge'nin taktığı kolye yoktu. Ya Esved ya da Veyla koparıp atmış gibiydi. Boynunu kalın bir çizgi boyunca saran kolyesi, sert ve dikenimsi bir maddeyle örülmüştü. İnce ve keskin çıkıntılar boynunun etrafını sarıyordu. Karanlık'ın Veyla'ya taktığı kelepçe gibi görünüyordu ama tezat bir şekilde zarif boynuyla hiç olmaması gerektiği kadar iyi taşıyordu. Tam ortasındaki mor taş, gücünü yansıtıyordu. Bu kolyesinin hemen altında, daha uzun ve göğsüne uzanan zincirler başlıyordu. Zincirler inceydi. Düz düşmüyorlar, katmanlı olarak birileri diğerinden biraz daha uzun olacak şekilde aşağı doğru akıyordu. Boynunu saran kolyenin taşıdığı taştan, daha büyük bir velmora taşını, bu zincirler taşıyordu. Velmora taşı yıldız formundaydı ama simetrik değildi. Uçları hafif eğri, sivri ve karanlık bir estetik taşıyordu. Zırhla, elbise arası bir kumaşı olan korsesinde dikiş gibi görünen çizgilerden Karanlık'ın büyüsü akıyordu sanki, ince ince parıldıyorlardı. Dar belinde ince zincirler başlıyordu ve kıyafeti giderek genişliyordu. Zincirlerden Bazıları aşağı doğru sarkıyor, bazıları yanlara doğru kıvrılıyordu. Aralarında küçük mor taşlar vardı. Katmanlardan oluşan eteğinin üst katmanı koyu morken, alt katmanlar ise daha ince, yarı saydam ve adeta Karanlık'ın dumanları gibiydi. Bazen saydamlık artıyor, sanki dumanlar dağılıyor ve kadının güzel ama soluk tenli bacakları görünüyordu. Pelerinin bazı yerleri dumanlaşır gibi havaya karışıyor, mor parıltılar içinde kayboluyordu.
Karşısında bir Ölüm Kraliçe'si vardı ve Gölge, ölmek istiyordu.
Tiz çığlıklardan başka bir şeyi, hırıltıyı duyduğunda gözleri annesi Lavin'e doğru döndü. Hatırladığı son halinden bile daha beter haldeydi. Artık Doğa'ya aykırı bir yaratık değil, Ölüm'le kavuşmuş bir yaratıktı. Yanındaki Zifir'in babası olduğunu tahmin etmekten öte, hissediyordu. Anne ve babasıyla kavuşmaktan ziyade, onların ölüşünü baktığı her saniye tekrar ve tekrar izliyor gibi hissediyordu. Paramparça kalbinin ufalanmış kırıkları mümkünmüş gibi biraz daha sızladı. Onlara sarılmak istiyordu... Gözleri yavaşça Yıldat'ı buldu. Gördüğü yaratık Yıldat'a benzemiyordu ama Gölge biliyordu, o kardeşiydi. Gölge için kendinden vazgeçen, Doğa'nın ona yüklediği sorumluğu ölmek pahasına yerine getiren kardeşi. Dudakları konuşmadı ama 'O Calin'i içeceğiz kardeşim' diye düşündü. 'Sen beni kurtardın, ben de seni kurtaracağım.'
Gözleri tekrar Veyla'ya döndü. Göz gözeyken ölüm sınırına geçmek, o kadar kolay bir kararmış gibi geliyordu ki... Ölmeden birkaç saniye önce belki de bu kadına tekrar sarılabilme şansı elde ederdi ama yapamazdı... Dimdik durmalıydı. Gözyaşlarını içine akıtmalıydı ama gözleri kızarmadan, dolmadan da duramıyordu. Her zerresi bu kadını seviyordu ama ona, kendisini sevmeyi nasıl hatırlatacaktı? Veyla onu sevmediğinde... Gölge kendisini sadece Esved'in yarattığı bir canavarmış gibi hissediyordu. Sanki yok olmalıydı, silinip gitmeliydi.
Gözleri Esved'e doğru döndü. Kadının vesveselerini ömrü boyunca tatmıştı, çoğu zaman karşı çıkmıştı. Şu anki düşüncelerinin ne kadarının kendisine ait olduğunu bilemedi. Zaferle bakan Esved, ince bir şekilde zihnine sızıyor olabilirdi, sızamıyorsa bile denediği kesindi. Gölge de ensesinde kara büyüyü taşıyordu ve Zifir'in teki, dağın tepesinde Doğa yerine ayak basamasa da onlarla birlikteydi. Esasen, büyü duvarıyla o yaratığı hapsetmelerine gerek bile olmadığını, o yaratığın zaten kıyamet gelene kadar Doğa yerine ayak basamayacağını o zamanlar Gölge bilmiyor, daha doğrusu hatırlamıyordu. Zifir'in buradaki varlığının amacı Esved'in Veyla'yla ve mümkünse Gölge'yle bağ kurmasını kolaylaştırmak, ölen kim varsa gözü ve kulaklarına sahip olduğu için aslında bir ölü olan Zifir sayesinde burada olup bitenlerden haberdar olmaktı. Hâlâ daha haberdardı ama artık kimse kartlarını kapalı oynamıyordu. Herkesin denediği hamleler belliydi.
Gölge, "Siktir git zihnimden." dediğinde Esved'in hafif gülüşü, duyanların yüzünü ekşitti. Gülüşü bile kurmak tırmalıyordu. Terra dişlerinden, siyah ölüm akıyordu. Kehribar gözlerinin beyazlarında, beyazdan eser kalmamış, karanlığa gömülmüştü ama artık, mor parıltılar da taşıyordu.
Esved, "Zihnine zaten erişemiyorum. Beni zihnine almıyorsun." dedi ama bunun ne kadarı gerçekti, Gölge bilemezdi. Gölge'nin aklından geçen karamsar düşüncelerin Esved'in vesveseleri değil, kendi düşünceleri olduğuna inanması için böyle diyor olabilirdi ama haklı da olabilirdi. Gölge var olduğundan beridir Esved'in vesveselerine karşı dirençliydi. Varlık sebebi, buydu. Direnmek ve Veyla'yı da kurtarmak.
Esved'in kehribar gözleri yavaşça Kraliçe'sine döndü ve gururla baktı. "Ama onu zihninden de, kalbinden de atamazsın. Değil mi?"
Gölge yutkunmamakta direndi. Onun da gözleri Veyla'ya döndü. Ölüm Kraliçe'si henüz sessizdi. Sarf edeceği birkaç cümle dahi Gölge'yi yerle bir edebilirdi ama henüz silahını doğrultmamış, susuyordu. Sadece bakıyordu. Gözlerini bir an bile Gölge'den ayırmıyordu ve o bakışları, değişmiyordu. Sevgiden iz taşımıyor, alaylı bir zaferle gülümsüyordu. Ne var ki, Gölge bu bakışları ve gülümsemeyi bile kadının güzelliğine yakıştırıyordu. Veyla yaşarken Yaşam'ı güzel buluyordu, şimdi ise Ölüm gözlerine güzel gözüküyordu. Tüm bu düşünceler kendine mi aitti, Esved vesveseleriyle onu ölüme mi çekiyordu yoksa... Bunu yapan Veyla mıydı? Gözleri büyüyle ışıldıyordu. Karanlık'ın büyüsüne sahipti, belki de Gölge'ye vesveseler verebilecek tek kişi artık Esved değildi. Gölge, Esved'in vesveselerine bağışıktı, Veyla'nınkilere dirençsizdi. Veyla karanlık büyüye sahip olmasa dahi, Gölge onun sözlerine karşı dirençsiz olurdu.
Veyla, Gölge'yi muhtemelen sadece bakışlarıyla bile yenerek, Gölge ise Veyla'yı sadece bakarak özlem gidermeye çalışarak izlerken hâlâ suskunlardı. Konuşarak ilk ateşi sıkan Gölge olacak olsa bile, yaralanan yine Gölge olabilirdi. Veyla, Gölge'nin hiçbir sözünden etkilenmeyecekmiş gibi bakıyordu.
"Doğa seni yarattığına pişman olmalı."
Esved'in gözleri bunu söyleyen Baş Terra'ya döndü. Sadece Baş Terra değil, evlerinde çocuklarıyla olmayan tüm Terralar, Doğa'ya, taşıdıkları tüm değerlere ihanet etmiş olan Esved'e iğrenerek bakıyorlardı. Baş Terra bir süredir Esved'ten haberdardı ama ömrü, Esved'in ölmeden önce yaşadığı zamanlara uzanmıyordu. Esved'in zamanında yaşayan son Terra Yelith, bir yıl kadar önce ölmüş, ölürken ise belirli konularda Baş Terra'yı aydınlatmış, sırlarını paylaşmıştı.
"Olabilir," dedikten sonra siyaha bürünmüş dilini sivri dişlerinde gezdirip kulak tırmalayarak güldü. "Ama ben Doğa'yı öldürürken pişman olmayacağım."
Baş Terra, korkmadan bakmayı sürdürdü. "Gücün yeterse," dediğinde Esved hafifçe omuz silkti ve omuzlarında kara dumanlar hareketlendi. "Benim yetmeyebilir," dedikten sonra uzun, sivri ve siyaha bürünmüş tırnaklarıyla Veyla'yı gösterdi. "Ama Kraliçe'mizin yeter."
"Doğa'dan olan, nasıl Doğa'ya düşman olur? Senin doğumun Doğa'nın düzeninde bir sapma. Varlığın hata."
Esved, yaşamında kabul göremediği Terralarca, yeniden reddedilmenin getirdiği öfke dolayısıyla gülmeyi bıraktı. Yüzü olabildiğince kasılırken gözlerinden kıyamet geçti. "O çok yücelttiğiniz Doğa'nız kendi yarattığına sırt dönen, kendi gezegenini lanetleyen, yok olması gereken bir güçten başka bir şey değil. Ve ben böylesine kusurlu bir gücü sizinle birlikte temsil edemem."
Baş Terra, Esved'in aksine gülebildi. "Senin kararınmış gibi davranıyorsun."
Esved "Benim kararım!" diye çıkıştı. "Doğa'yı da, sizi de ben reddettim!"
Baş Terra başını iki yana sallarken, "Var oluşa yapılmış bir hakaretsin." dedi. Esved öfkeyle ölüm sınırına yaklaştı. Eli uzandı ama sınırın ardına varamadı. Yüzüyle birlikte tüm vücudu kaskatıydı. Pürüzlü ve çatallı sesi yankılanırken "Kıyamet geldiğinde, ölümün elimden olacak." dedi ve ardındakileri gösterdi. "Karanlık'ın ordusuna katıldığında ve o anlamsız cümlelerin sustuğunda, ben hâlâ burada olacağım."
Erya, güçlükle gözlerini Valdris'ten aldı. Bir Karartı'ydı, diğerlerinden neredeyse farksızdı ama Veyla'nın kara büyüye bulanmış kelebekler ve Yaratık'la beraber duruşunun yanı sıra, Erya kalbiyle de onun Valdris olduğunu hissediyordu. Kara dumanlar gibi görünüyordu ama Valdris'ti işte! Çok değil, birkaç hafta önce kaybedip tekrar kazandığı, kokusu hâlâ burnunda olan Valdris. Parmağında bu adamın yüzüğünü taşıyordu ve karısı olmak için kurtuluşu bekliyordu. Erya iğrenerek Esved'e baktı. Sevdiği adama, dostlarına, Kraliçe'sine neler yapmıştı öyle? "Daha güçlü bedenlerde konaklayan, başkalarından beslenen bir parazitsin."
Esved, kara büyü akan, ince sivri tırnaklara sahip olduğu parmaklarını şıklatıp işaret parmağıyla Erya'yı gösterdi. "Konuşan bir ölü daha."
"Doğa'nın reddettiği bir virüssün!"
"Yeter."
Veyla'nın zihinlerde yankılanan sesini duyduklarında tüm gözler onda birleşti. Gölge Kral Karanir, zaten ona bakıyordu. Veyla gözlerini ondan ayırdığında, daha da mağlup hissetti. Kadının düşman bakışlarının odağı olmak güç de olsa, gözlerinin birbirinden ayrılması daha da güçtü. Veyla'nın gözleri Erya'ya dönmüştü. Veyla bağırmamıştı ama sesini herkes duymuştu. Kadının sesi, Doğa'nın derinliklerinden geliyordu. Ses telleriyle değil, büyüsüyle konuşuyormuş gibiydi. Kraliçe'siyle göz göze gelen Erya'nın Esved'le konuşurken dikleştirdiği omuzları çöktü ve dudaklarından bir hıçkırık kaçtı. "Veyla hatırlaman lazım, biz dostuz..."
Veyla, "Kes sesini." dediğinde sesi yine yankılanmıştı. Erya ellerini dudaklarına götürüp hıçkırıklara boğulurken Veyla gözlerini kadının ağlayışından aldı. Yeniden Gölge'ye bakacaktı ki, "Veyla!" diye bağıran bir ses duyuldu. Erya, hızla gözyaşlarını silip bu olanları görmemesi gereken ama ailesinin güvenli kollarından kaçan Lilith'e doğru koştu. Lilith, onu durdurmaya çalışan ellerin arasından küçük bedeniyle sıyrılıp öne doğru atılırken tekrar "Veyla!" diye bağırdı. Tam ön safha varacaktı ki Veyla, elini kaldırıp parmaklarını şıklattı. Sınırın hemen ardındaki büyü duvarı yükseldi. Az evvel Lilith'i tutmaya çalışan herkes şimdi korkuyla Gölge'ye atıldı ama Gölge hâlâ büyü duvarının ardında, Yaşam tarafındaydı. Veyla, sınırın ardındaki büyü duvarını kaldırabilecek kadar yaşama sızabilmişti ama Gölge'yi çekip çıkartmak için daha fazlası gerekirdi.
Gölge şaşkın bir şekilde etrafına baktı. Büyü duvarı yükseldiği için artık Eryalar Veylaları göremiyor, duyamıyordu. Gölge ise, Veyla dışındaki kimseyi göremiyordu. Yaşam ve Ölüm halkı da yok olmuş, baş başa kalmışlardı sanki. Gölge'nin ardı aydınlık, Veyla'nın ardı karanlıktı. Gölge bu anı zihninde mi yaşıyordu yoksa gerçekten diğerlerinden mi soyutlanmışlardı, ayırt edememişti. Veyla'nın büyüsünün neleri yapabildiği akla hayale sığmazdı ama... Yaşam tarafına sızabilmesi, Yaşam'ın güçsüzlüğünden ziyade... Veyla'nın hâlâ Doğa'dan yana büyüsü kaldığını göstermez miydi? Tüm büyüsünün Ölüm tarafına geçmediğinin kanıtı değil miydi? Bir umut ışığı? Ya da Gölge mi hayal kuruyordu?
Gölge titrek bir nefesle dudaklarını araladı. Ne söylemesi gerektiğini bilmiyordu ama Veyla'yla konuşmak istiyordu. Biraz daha sesini duymak ve olabildiğince burada, baş başa kalmak... Bir yanı da Veyla konuştukça kaybolmaktan korkuyordu. Şimdi burada, onunla baş başa gibi hissederken aşka kapılarak sınırın dışına çıkar mıydı? Veyla'ya sarılmak isteyerek atılsa, evet çıkardı. Şimdi gözleri Ölüm ve Yaşam sınırını ayırt edemiyordu çünkü gerçeklikten soyutlanmışlardı.
Veyla'nın dudaklarındaki alaycıl gülümseme genişledi. "Gölge..." Narin eli yavaşça Gölge'ye uzandı. Bir noktada durmak zorunda kaldı, öyleyse bir hayalde değil, gerçek bir andalardı çünkü ölüm sınırını geçememişti. Gölge, Veyla yerine geçerek kadının kendisine temas etmesini sağlamak istedi ama kendisini durdurdu. "Karanir."
Gölge, yaşlı gözlerini kadının narin ama artık solgun olan elinde gezdirdi. Avucundaki kelebek dövmesine iç çekerek bakarken "Veyla..." dedi. Elini Veyla'ya doğru uzattı ve gözlerini kadının gözlerine yükseltti. Bir sınırın iki tarafında, birbirine temas edemeden uzanmışlardı. "Karanir."
Veyla hafifçe güldü ve her ne olursa olsun gülüşü Gölge'nin içini gıdıklattı. Terra gibi ses telleri bile ölümü yansıtarak gülmüyor, konuşmuyordu. Sesi derinlerden geliyor, çoğu kişinin içini titretiyor ama Gölge'nin kulaklarını okşuyordu. Veyla yavaşça dilini şaklattı. "Henüz Kral'ım değilsin." dedikten sonra başını sol omzuna doğru eğerek gözlerini Gölge'nin bedeninde gezdirdi ve dudağını büzüp gevşetti. "Ama istediğin an olabilirsin." dedikten sonra o tanıdık sırıtış eşliğinde gözlerini Gölge'nin gözlerine çevirdi. Veyla, Nixsus'a ilk geldiği zamanlarda da umarsız, alaycıl ve acımasızdı ama yine de acılara, kâbuslara sahipti. Canavarsa bile, kalbi de vardı. Şimdi ise... Şimdi hiçbir şeye sahip değil gibiydi. Öyle bakıyor, öyle davranıyordu. Sanki göğsü yarılıp bakılsa, kalbi görülmezdi ama Gölge o kalp hâlâ attığı için yaşıyordu.
Gölge burukça gülümsedi. Veyla adamın gülümsemesinde gözlerini gezdirirken Gölge, "Ruhun bana ait." dedi. Veyla gözlerini, adamın fırtınalı bir okyanusu andıran yaşlı gözlerine çevirdi. Gölge, Veyla'ya değemese de uzattığı elinin konumunu bozmadan, diğer elini kalbine götürdü. "Hissettiklerimi sen de taşıyorsun."
Veyla hafifçe omuz silkip üfler gibi konuşurken başını yavaşça iki yana sallayarak "Yük." dedi. "Benim Ölüm Kral'ım olmayacaksan bu ruh evliliği bana yük."
Gölge, "Ama tamamlanacak," dedikten sonra Veyla gibi hafifçe omuz silkti. O sıra omuzlarında taşıdığı yükleri daha iyi hissetti. Ufacık bir hareketlenme bile yığılma isteğini arttırmıştı. Şu anda zorlanmadığı tek şey, elini Veyla'ya doğru uzatmaktı ama sona eremiyor, temas edemiyordu.
"Ve o zaman, beni öldüremeyeceksiniz."
Çünkü ruh evliliği tamamlandığında, birinin ölümü, diğerini de öldürürdü. Gölge ölürse, Karanlık'ın Kraliçe'si de ölmüş olacaktı. Tek yapabilecekleri, Gölge'yi Karanlık tarafa çekmeye çalışmak olacaktı. Kraliçesi ölünce onun büyüsünü damarlarında taşıyan ve onunla var olan halk da yok olacak olmalıydı. Kıyameti isteseler de getiremeyecekler, kurtuluşun son çaresini tüketemeyeceklerdi. Baş Terra'nın bahsettiği ama Gölge'nin kulak asmadığı bir ihtimal de Veyla'nın ölmesiydi ama Gölge, Veyla'yı öldüremezdi. Kaldı ki... Veyla artık Karanlık'ın büyüsünü de taşıyordu, obsidyen ya da Gölge'nin büyüsü onu öldürmeye artık yetmezdi. Karanlık'ı, ancak Veyla ve Gölge, birlikte öldürebilirdi. Veyla, Esved'in ona inandırdıklarını değil, gerçekleri hatırlamalı ve Yaşam tarafına dönmeliydi.
Veyla, "Bu delikten çıkacaksın Gölge Karanir." dedikten sonra bastıra bastıra "Ve Veyla Aldar'ın yanına döneceksin." dedi. Omuzları yavaşça dans eder gibi iki yana sallanırken başı da eşlik etti ve karanlık bir neşeyle güldü. "İşte o zaman istediğin gibi Kraliçe'n ve Veyla Karanir olabilirim. Sen de benim istediğim Kral'ım olursun."
Gölge, "Delik, dediğin Yaşam'a sen geri döneceksin," dedikten sonra o da bastıra bastıra "Veyla Karanir." dedi. Veyla belki de sinirlenmeliydi, kuyruğuna basılmalıydı ama tekrar güldü. Diğer eli de ölüm sınırına uzandı. Sınırın ardından neredeyse dibinde olan adamın yüzünü sever gibi elini havada gezdirdi. Gölge'nin gözleri yavaşça kapandı ve kaşları teslim olma isteğiyle çatılırken yutkundu. Veyla tekrar güldü. "Beni özlemedin mi?"
Gölge, "Çok." diye itiraf ederken yavaşça gözlerini araladı. Bu sıra sol gözünden bir yaş akmıştı. Veyla bu yaşın seyri boyunca gözlerini ayırmadı. Yere düşüşüne baktıktan sonra tekrar gözlerini mavi gözlere yükseltti. "Yaşam Kraliçe'mi çok özledim ama o sen değilsin."
Veyla alt dudağını dişleyerek tekrar güldü ve adamın yüzüne doğru tuttuğu elini geri çekti. Yavaşça, yüzünden ayaklarına kadar kendisini gösterdi. Gölge'nin gözleri, bu yolculuğun her bir durağında özlemle gezindi. "Tek bir Veyla var." dedikten sonra adama doğru uzattığı elinde parmaklarını hafifçe hareketlendirdi. "Ve eğer istersen hemen şimdi senin olur."
Gölge, "Seksen Bir," dediğinde Veyla'nın kaşları kalkıp indikten sonra gözleri kısılarak baktı. Gölge güçlükle ekledi. "Zaten benim. Sadece bunu hatırlayacaksın."
Veyla tekrar sırıtmaya başladı ve dilini dişlerinde gezdirerek baktığı bir sürenin ardından "O zaman beni uzaktan sevmek zorundasın," dedikten sonra elini yavaşça sınırdan geri çekti. Ellerini belinin ardında birleştirip alayla dudağını büzerek omuzlarını iki yana salladı. "Kavuşmadan ve dokunmadan."
Gölge burukça güldü. "Seni dokunmadan sevmeye alışığım."
Veyla bir adım gerilediğinde Gölge telaşlanmış hissetti. Hareketlenir gibi olduğunda Veyla kaşları kaldırarak bekledi ama Gölge durduğunda Veyla gülmeye başladı. Alayla "Heyecalanmıştım," dedikten sonra dudağını büzerek ellerini çenesinin altında kilitledi ve başını sağ omzuna doğru hafifçe eğdi. "Ama belli ki Kral'ım henüz tahtına oturmaya hazır değil."
Gülüşü bir anda silindikten sonra ciddileşirken başını doğrulttu ve ellerini iki yanında indirdi. "Ya Ölüm tarafına geç ya da öl Gölge Kral."
Gölge, "Buradan çıkmayacağım ve defalarca kez gelmek zorunda kalacaksın." dedikten sonra umutlanarak gülümsedi. Veyla tekrar adamın gülümsemesine doğru baktı. Gölge kelimelere bastıra bastıra "Ve birinde beni sevdiğini hatırlayacaksın." dedi. Veyla bir süre sessiz kaldı. Gölge kadının nefes alış verişlerini dinledi. Ölüm Kraliçesi bile olsa hâlâ yaşıyordu ve bu Gölge'yi ayakta tutuyordu. Alışık olduğu üzere o güzel kalp atışlarını dinlemek üzere Azrit kulaklarını kabarttı. Çevreleri bir hayli kabarıktı ama gerçekten onlardan soyutlanmışlarcasına sadece Veyla'nın kalp atışlarını duyuyordu. Bir de...
Gölge'nin göz bebekleri irileşirken bakışları Veyla'nın karnına doğru indi. Duyuyordu. O minik kalbin atışlarını duyuyordu. Adamın yoğun bakışlarını fark eden Veyla tekrar güldü. "Eğer, dediğin gibi o deliğe tıkılıp çıkmayacak olsaydın günün birinde beni kandırabileceğin kadar vaktin olurdu belki de ama ne var, biliyor musun Gölge Kral?" diye sorduktan sonra ellerini karnına doğru götürdü. "Senin o kadar vaktin olmayacak."
Gölge'nin bakışları bile titrerken gözleri Veyla'nın karnıyla gözleri arasında hareketliydi. Elleri ölüm sınırına doğru uzandı. Yutkunma yutkunamadı ve dudakları dehşetle harmanlanmış bir heyecanla aralık kaldı. Gözleri tekrar yaşardı. Ölüm sınırına uzanan titrek ellerinin parmak eklemleri kasılıp gevşerken "Sen..." diye soludu ve devamını getiremedi.
Veyla, "Hamileyim." derken tekrar ölüm sınırına, Gölge'ye bir adımla yakınlaşarak mesafelerini kapattı. Bir elini karnından çekip Gölge'ye uzattı. "Kızını hissetmek ister misin?" diyerek adamın eline uzandı ama aralarında ölüm sınırı vardı. Gölge elini uzatsa, sevdiği kadın onun elini tutacak ve karnına götürecekti... Bebeklerini taşıdığı karnına...
Gölge titrek nefesler alıp kademeli bir şekilde zorlanarak verirken gözleri kadının karnında donakalmıştı. Veyla şimdiden zaferle gülümsüyordu. "Ailen burada Gölge Karanir." dedi ve uzattığı elinde parmaklarını hafifçe hareketlendirdi. Adamın ilgisi tekrar kadının eline doğru kaydı. Elleri ölüm sınırını geçmek, kadının elini tutmak istedi. "Ailen biziz ve Zenith'i sonsuza dek birlikte yönetebiliriz. Sen, ben ve kızımız. Bizi terk mi ediyorsun?"
Gölge'nin yanaklarından yaşlar akarken tekrar kadının karnına doğru baktı. Kızına doğru... Ardından kızının annesine, sevdiği kadının gözlerine yükseldi gözleri. Yalvarır gibi baktı. Veyla'nın gülümsemesi genişledi ve bir anlığına seviyormuş gibi baktı. Sanki yeniden aile olabilirlermiş gibi... Gölge teslim olursa, mutlu olabilirlermiş gibi... Birlikte ve sonsuza dek.
Gölge hareketlendiğinde Veyla gülümsemesinde dudağını hazla ısırdı ama Gölge ölüm sınırını geçmek yerine yığılır gibi diz çöktü. Veyla'nın bakışları da adamı takip ederek alçalırken gülümsemesi silindi. Gölge, pürüzlü ve boğuk sesiyle "Naya Elora..." dedi. Veyla bu ismi garipseyerek kaşlarını kaldırdı. Gölge'nin çökmüş omuzlarının taşımakta zorlandığı başı doğruldu ve ona tepesinden bakan, önünde diz çöktüğü Veyla'ya yaşlı gözlerle baktı. Buruk gülümsemesi yüzünü kaplarken başını yavaşça iki yana salladı. "Sizin için canımı veririm."
Veyla tekrardan gülümsedi. Eli adama uzandı. "O zaman kalk ve Kral'ım..."
Gölge, Veyla'yı susturarak sesini yükseltirken "Ama," diye ekledi. Veyla'nın kaşları kalkmakla çatılmak arasında bir noktada kalırken gözleri, adamın mahvolmuş gibi görünen gözlerinde gezindi. Gibisi, fazlaydı. "Yine de sizi Karanlık'a kendi ellerimle teslim etmem. Ben yaşamanız için son şansım."
Veyla bir süre baktı. Anlamaya çalışırmış gibi bir yüz ifadesi vardı, gözleri kısıldı. Anlayamadığı her neydi, Gölge bilmiyordu. Kadının morarmış dudakları aralandığında soracağı her soruyu cevaplamaya hazırdı ama Veyla sormadı. Yeniden gülerek omuz silkti ve ellerini iki yanına indirdi. "Doğduğunda, Karanlık'a kurban edilecek."
Gölge dehşeti taşıyan gözlerini kırpıştırdı. Veyla gülüşünde alt dudağını ısırarak başını onaylar şekilde salladı. "Bence Gölge Karanir..." derken birkaç adım gerilemişti. Gölge telaşla yerden kalkmaya çalışırken güçsüzlüğü yüzünden oyalanmıştı. Sonunda kalkabildiğinde sınırın ardına geçmek ister gibi hareketlense de Veyla'ya yönelen ellerinde yumruklarını sıkarak duraksadı ve iki yanına indirdi. Elleri gibi, tüm vücudu, yüzünün her bir zerresi kasılmıştı. Boynunda, şakaklarında ve alnında damarları belirgindi ama Veyla'nın dikkatini adamın öfkesi değil, yanaklarından akan yaşlar çekiyordu. Gözlerini yeniden adamın gözlerin çevirdi ve hafifçe omuz silkti. "Bu delikten kendi rızanla çıkıp kızını kurtarmaya çalışacaksın." dedikten sonra ardına döndü. Karanlık dumanlara doğru ilerlerken git gide gözden kayboluyordu ki Gölge ardından "Kızımız!" diye bağırdı. Ne kadar uzun zaman boyunca aşkla sevişmiş, Naya Elora'yı beklemişlerdi ama kızları şimdi... Karanlık tarafta, Ölüm Kraliçe'sinin karnındaydı. Baş Terra da söylemişti. Varis konusunda 'Önce onu kaybedeceksin', demişti. İşte Gölge Veyla'yı kaybetmişti ve kadın karnında kızlarını taşıyordu. Zvarna'daki birliktelikleri onlara kızlarını vermiş ama birbirlerinden koparmıştı.
Veyla, Gölge'yi dinlemeden ilerlemeye devam etti. Git gide uzaklaşması ve kurban edilme törenine dek son defa karşı karşıya geliyor olabilme ihtimalleri Gölge'yi daha da korkutuyordu. Kadın fazla uzaklaşmış değildi ama kara dumanlar yüzünden daha hızlı gözden kayboluyordu. Zihninde yüzlerce düşünce, kalbinden hiçbirini sığdıramadığı hisler dolaşırken elini ceketinin iç cebine götürdü ve eziyet gördükleri mumum benzerini avucuna koydu. Ona hatırlatmak için yanında getirmişti ama kadının gözlerine hapsolduğu dakikalarda aklından uçup gitmişti. Mumu yaktı ve gözlerini yeniden Veyla'ya yükseltti. Veyla kara dumanların arasında, neredeyse gözden kaybolmuştu ama mumun damlası, Gölge'nin avucuna düştüğünde, ilerleyen ruh evlilikleri sayesinde acıyı aynı anda hissettiler. Veyla duraksadı ve avucuna doğru baktı. Kelebek dövmesini görürken Gölge'nin avucuna peşi sıra akan damlalar acıyı Veyla'nın tenine de işliyordu. Kara büyüyle kirlenmiş vücudu mütemadiyen acıyordu ama bu acı... Farklıydı. Bu acı kalbine erişiyordu. Çünkü tanıdıktı.
Gölge "Derinlerinde korkup sinmiş bir ruhun var, biliyorum." dedikten sonra mumu tutmayan elini kalbine götürdü. Onların ruhları birbirine işliyordu, kadının kalbini kendi göğsünde okuyabiliyordu. "Hissedebiliyorum."
Gölge, Veyla'nın yüz ifadelerini göremiyordu. Kara dumanların arasında kaybolmak üzere olan bedenini artık neredeyse bir siluetmiş gibi görebiliyordu ama oradaydı işte. Durmuş, Gölge'yi dinliyordu.
Mum, Gölge'nin avucunda eriyip dururken hissedip hatırlasın diye bile olsa canını acıttığı kadının tenine kıyamıyordu ama mecburdu. "O gün de korkuyordun. Avuçlarımızda Esved'in kuklalarının verdiği Amore mumları, acıya dayanamayıp ilk düşüren Gayzer'e girecek ve muhtemelen diğer onca çocuk gibi ölecekken, korktuğunu söylemiştin."
Gölge, Veyla'nın zihninde herhangi bir anının belirip belirmediğini merak etti ama kadın dönüp ona bakmıyor, düşüncelerinin yansıması o güzel yüzünü göstermiyordu. Esved belli ki neye inandırmak istediyse, ona inandırmıştı ve Veyla'nın zihninde birlikte kazandıkları bazı anılar mevcutsa bile çarpıktı. Sonuçta Gölge geçmiş bir ilişkileri olduğunu ve ondan hamile olduğunu biliyordu. Esved tüm bunların anlamını hangi karanlık bahanelerine kurban etmişti, bilinmezdi.
Gölge, "O gün sana demiştim ki," dedikten sonra gözlerini bir anlığına Veyla'nın silik duran bedeninden alıp etrafında gezdirdi. Hâlâ diğer yaratıkları göremiyordu ama biliyordu. Göremeyen Gölge'ydi, onlar hâlâ orada bir yerdelerdi. Veyla'nın büyüsünün yükselttiği duvar buna engel olsa da ailesi de orada bir yerdeydi. Ailesi de dâhil olmak üzere herkes, Veyla'nın bedenindeki kafese tıkılmış, esir düşmüş ruhunu korkutuyordu. Gözlerini tekrar sevdiği kadına çevirdi. O karanlıkta onu yalnız bıraktığı için suçlu hissediyordu ama Gölge'nin Veyla'nın yanına çöküp de ona sarılamayacağı tek karanlık oda, Siyah Ölüm'dü. Çünkü Gölge de yanına giderse, hiçbir yer aydınlık kalmazdı.
"O canavarların seni korkutmalarına izin verme." dedikten sonra isterik bir şekilde güldü. Yanakları biraz daha ıslandı. "Sen de bana, beni o canavarlar korkutmuyor ki..." dedikten sonra gülüşü yavaşça buruk bir gülümsemeye dönüştü. "Beni sensiz kalmak ya da seni bensiz bırakmak korkutuyor, demiştin..."
Veyla'nın başı hafifçe sol omzuna doğru döndü ama tamamen çevirip Gölge'ye bakmadı. Gözlerini hâlâ uzakta tuttu ama dinlemeye de devam etti. "O gün birbirimizi kaybettik. Sonra tekrar kazandık, sonra tekrar kaybettik. Biz birbirimizi hep kaybettik ama ne var biliyor musun? Hep de kavuştuk. Birbirimize söz verdiğimiz gibi, bir taş ya da yıldızdır, birbirimizi arayıp durduk. Gecelerce gökyüzünü izledin, yıldızlara bakarken beni özledin. Şimdi buradayım! Son kez kavuşmak için buradayım." dedikten sonra yaşlarıyla ıslanmış dudaklarını yalayıp başını yavaşça iki yana salladı. "Beni sensiz bırakma..." derken artık yalvarıyordu.
Veyla birkaç saniye boyunca sessizce sol tarafına baktı. Bir an, başı Gölge'den yana dönecekmiş gibi oldu, Gölge'nin her zerresi umutlandı ama kadın başını önüne çevirdi ve elini yanına indirdi. Gitmek üzere olduğunu fark eden Gölge korkuyla "Sana o gün canavarları yeneceğini söylemiştim!" diye bağırdı.
Veyla yeniden elini kaldırıp ona o günü hatırlatması gereken acıyı hissettiği avucuna doğru baktı. Gölge'nin avucundaki mum ise neredeyse yarılanarak erimişti ama adam kendi teninin acısını değil, Veyla'nınkini hissediyordu. "Ben güçsüzüm, sensiz güçsüzüm, sen güçlüsün, demiştin bana. Ben senin için güçlüydüm! O gün de dediğim gibi, sen de benim için güçlü olacaksın. Seni kimse yenemeyecek. Ben bile!" dedikten sonra başını onaylar şekilde sallarken duygu yoğunluğuyla isterik bir şekilde güldü. "O kurban töreninde önünde diz çökmüş olacağım," derken zihninden Veyla'nın görüsü geçiyordu. O gün gerçekten yaşanacakmış gibi görünüyordu. Her yol, o güne çıkıyordu. "Seni o gün ya da hiçbir gün ben yenmeyeceğim. Ama içinde beni öldürmemek, yaşatmak için kurtuluşu da kıyameti de getirebilecek bir kadın var. Ben değil, o âşık kadın Karanlık'ı yenecek."
Veyla'nın başını yavaşça iki yana salladığını gördü. Görebildiği kadar yüzünün sol tarafında yamuk bir gülümseme peydahlanmıştı. Alaycıl, küçümseyiciydi ama Gölge susacak kadar karamsarlığa gömülmedi. "Esved'in yarattığı iki canavarız!" diye bağırdı. Zvarna'da da dile getirdikleri gerçek buydu. Yok sayamazlardı. Asıl canavarın kurbanı olsalar da, onlar da iki canavardı. Nice can yakmışlardı. Bunu istemeden yapmışlardı ama yapmışlardı. Zenith'i kurtarma ihtimalleri olsa da bu kıyameti kapıya getiren de onlardı. Zenith'e borçlulardı. "Ama öyle kalmak zorunda değiliz. Onu bizi yarattığına pişman edebiliriz. Biz! Karanlık odalarda birbirine sığınan iki çocuk. Lanetin izi ama Doğa'nın umudu. Bizi düşman eden vesveselere rağmen birbirine âşık olan iki melez. Biz, kıyamet ya da kurtuluş!"
Veyla birkaç saniye sessizce bekledikten sonra başını biraz daha çevirdi ve Gölge'ye umutlarını gömen bir bakış attı. Başını yavaşça iki yana salladıktan sonra sessiz bir gülüş bahşetti. Gölge her şeye rağmen bu gülüşe de aşkla baktı. Gölge elindeki mumu yere düşürdüğünde Veyla'nın kaşları kalktı ve vücudunu ona doğru çevirdi. Gölge ona, ilk Gayzer'e girdikleri gün Seksen'i kaybettiğini düşündüğü o anı hissettirmek istemişti. Gölge'yi öldürürse derinlerinde saklanan ruhunun ne hissedeceğini göstermişti. Veyla'nın yüzünde mimik oynamadı ama gözleri yerdeki muma doğru indi. Gölge büyüsüyla avucuna yapışmış mumdan kurtuldu ve siyah gül dövmesini gösterir gibi elini Veyla'ya uzattı. Veyla önce siyah gül dövmesine, sonra da kendi avucundaki kelebek dövmesine baktı. "Beni öldürsen bile son nefesime kadar seni seveceğim."
Veyla'nın avucundaki kelebek dövmesine bakarken kaşları hafifçe çatıldı. Gölge, "Kral sözü." diye eklediğinde gözleri adama yükseldi. Gölge, yapmaya alışık oldukları gibi işaret parmağını bir şimşeği, Gölge'yi yansıtarak kaldırdı. O böyle yaptığında Veyla da işaret parmağını eğik bir şekilde Gölge'nin parmağına yaslar ve parmakları kelebeğin kanatları gibi görünürken "Kelebek sözü." derdi. Şimşek ve kelebeği, onları yansıtan parmaklarıyla birlikte ant içmiş olurdu.
Veyla'nın eli hareketlendiğinde Gölge heyecanlandı ama kadın elini vücudunun yanına indirmişti. Tekrar alayla güldü. Önüne döndü ve uzaklaşmaya, kaybolmaya devam etti.
Gölge son kez bağırdı. "Unutma! Biz iki tarafa da ait değiliz. Ama iki taraf da bize ait."
Ve Veyla gözlerden kayboldu. Gölge neredeyse peşinden koşacaktı, büyü duvarı kalktı ve bir süredir Gölge'ye sesini duyuramayan, dokunamayanlar sonunda kollarından tutabilip onu geri çekti. Gölge gözlerini kırpıştırarak, henüz tekrar görebilmeye başladığı Veyla'nın peşinden ilerleyen Karanlık ordusunun aralarından önden iyürüyen Veyla'yı görme çabasını sürdürdü. Gözleri gezinirken annesinin kara büyüye bulanmış yaratık bedeniyle göz göze geldi. Şimdi ona sarılmak ve çare sormak isterdi ama kadın gözlerini ondan aldı ve Kraliçe'sinin peşinden, Gölge'nin babası Soysal ile birlikte yürümeye başladı. Veyla 'Ailen burada' demişti. Neredeyse öyleydi ama şimdi Gölge'yi ölüm sınırından uzaklaştıran kişiler de Gölge'nin ailesiydi.
Baş Terra, "İşe yaradı mı?" diye sordu ama Gölge'nin yüzü, cevap veriyordu. Gölge ayakta durmakta zorlanarak diz çöktü ve onu çeken bedenler de alçaldı, yakın olanlar Kral'ına sarılmaya çalıştı. Gölge ölüm tarafına doğru bakarken solur gibi "Beni öldürebilir." dedi. Onun Seksen Bir'i bunu yapmazdı ama Karanlık'ın Kraliçe'si yapardı, Gölge görmüştü. Veyla'nın onu duyduğu son ana kadar umutla denemişti ama şimdi omuzları çaresizlikle çökmüştü. Veyla, Gölge'yi bu sefer sonsuza dek unutmuş olabilirdi.
Erya ağayarak "Ama buradan çıkmazsan bunu yapamaz..." dediğinde Gölge gözlerini ölüm tarafından, git gide kaybolan ordudan alamayarak "Çıkacağım," dedikten sonra yüzünü buruştu. Bu gerçek kalbinde heyecanlı bir sızıydı, "Hamile." diye fısıldadı. Baş Terra bunu zaten biliyordu ama Thal ve Erya ne hissedeceğini bilemeyerek şaşırdı. Mimikleri yüzlerinde değişip durdu. İşte varis kehaneti de gerçekleşiyordu ama hiçbir şey onların sandığı, umduğu gibi ilerlemiyordu.
Veyla, bir daha gelmeyecekti. İki taraf da kozlarını oynamıştı ama Veyla'nınkiler ağır basmıştı. Kızlarını doğurduğunda Karanlık'a kurban edecekti ve kızları da Karanlık'ın temsilcisi olarak dönecekti. Gölge burada duramayacak, ne olursa olsun engel olmayı deneyecekti. O gün, Zenith için ise kader infaz edilecekti.
Erya, "Ne yapacağız yani? Yaşama mı vedalaşacağız?" diye sordu. Daha Karanlık'a kaybettiği sevdiği adama, dostlarına veda edememişti. Şimdi de hâlâ yaşayan dostlarına, Doğa'ya mı veda edecekti? Umut kalmamış mıydı?
Gölge, bir süredir Veyla'yı göremediği ölüm tarafına bakmayı bırakmak için gözlerini sımsıkı yumdu. Omuzları başını taşıyamadı ve boynu eğildi. Herkes, mağlup Kral'ıyla birbirleri arasında gözlerini gezdirdi. Kral yenilirse, onlar nasıl ayakta kalacaktı k? İçlerindeki umutsuzluk büyüdü ve büyüdü. Ailesinin tekrar kollarına sardığı Lilith bile bir ağaç evin içindeydi şimdi, bu konuşmaları duyamıyordu ama Veyla'nın onunla göz göze bile gelmek istemeyip büyüsüyle duvar çekmesi, bu küçük kız çocuğunun da umutlarını kırmıştı. Oysaki Lilith onu öyle çok özlemişti ki...
Herkesin başı eğilip de gözleri toprakta, son kalan yeşilliklerde gezinirken Gölge "Hazırlanın." dedi. Herkesin gözleri ondan yana dönerken Gölge yerden kalktı. Onun gibi yere çökmüş, en yakınındaki savaşçılarına ve Terraların bir kısmına baktı. "Savaşacağız," dedikten sonra önce Erya'ya elini uzattı. Kadının elinden tutup yerden kaldırdı ve sonra da Thal'a uzandı. "Öleceksek bile savaşarak öleceğiz."
Ve, en yakınlarında olan kim varsa elinden, kolundan tutarak kaldırdı. Kalkanlar, diğerlerini kaldırırken büyü duvarı çocuklar için yeniden yükseldi. Ağaç evlerden çıkan aileler de Kral'ını dinlemeye başladı. "O gün geldiğinde Kraliçe ordusunu üstümüze sürecek, biz de Kraliçe'ye ulaşıp kendimizi hatırlatmak için ordusuyla savaşacağız." dedikten sonra yavaşça etrafında dönerek onu etrafından, ağaç evlerin farklı yüksekliklerinden, ormandaki yamaçlardan izleyen, dinleyen halkına doğru bağırırken ellerini iki yanında kaldırdı.
"Savaşacağız!"
**
Önce şimşekler duyuldu. Veyla tahtında başını kaldırıp gökyüzüne doğru baktı ve gülümsedi. "Kral'ım geldi."
Kraliçe'sinin tahtının yanında duran hizmetkârı Esved, ellerini karnının önünde birleştirmişti. Gelen voltriderları izlerken "Ölüm Kral'ı olmaya ya da ölmeye," diye ekledi.
Veyla'nın gülümsemesi genişledi. Gölge ve savaşçıları, Zenith'in diğer kutbuna, Veyla'nın Krallığına varmıştı. Yol boyunca savaşmaya hazırlardı ama Karanlık, buraya varmalarına müsaade etmişti. Bu noktadan sonra kaçmaları zaten mümkün değildi. Doğa yerleri dışında siyah ölümün yutttuğu bir gezegenin, Amorsus kutbundalardı. Burada öleceklerdi ve her biri, bunu göze alıyordu. Çocukları olan aileler, Nixsus'ta kalmıştı. Ölüm sınırının önünde, Doğa'ya dualar ederek bekliyorlardı. Bugün ya Nixsus'un son yaşayan topraklarına Ölüm gelecekti ya da karanlığını izledikleri ölüm sınırına Yaşam...
Voltriderlar, şimşeklerle sağa sola savrulan Karartıların oluşturduğu boşluğa doğru inerken Veyla onlara tepelerinden, velmora taşlarının yükselttiği tahtından bakıyordu. Gölge'nin büyüsü, çok değil birkaç ay öncesine kadar Karartıları öldürebilse de, şimdi Karartıların bedenlerinde Karanlık büyü akıyordu ve Gölge tek başına onları yok edemezdi. Veyla'ya ihtiyacı vardı. Şimdi, muhtemelen onu öldürecek olan kadına. Kraliçe'sine ve kızının annesine.
Veyla'nın eli tahtın kol kısmından yükseldi ve büyü parmaklarından atıldı. Voltriderların indiği siyah ölüm toprağı yükselmeye başladı. Onları, tahtı hizasına kadar yükseltirken Karartılar ve Zifirler aşağıda, velmora taşlarının etrafında kalmıştı. Gölge Kral, en öndeki voltriderdan indi. Peşi sıra savaşçıları da inmeye başladı. Voltriderlarla birlikte kapladıkları alan bir hayli fazlaydı. Çocuğu olmayan veya yaşlanmış Nixsus halkı dışında herkes burada, bugün bir savaşçıydı. Sadece yaşlı Terralar, Nixsus'ta kalmamış, Gölge ve savaşçılarıyla birlikte buraya gelmişti çünkü herkes bilirdi, bir Terra aldığı yaş kadar güçlüydü. Ölümü yenemezlerdi ama ölümü yenmesi için Gölge Kral'a ihtiyaç duyduğu süreyi kazandırabilirlerdi. Uğultu da aralarında vardı. Şimdi Karanlık'ın büyüsüyle parlayan kelebeklere ve Yaratık'a bakıyordu. Oyun arkadaşılardı ama birazdan savaşmaları gerekecekti.
Veyla, kilometrelerce mesafeyi kaplayan voltriderlardan inen savaşçılara baktıktan sonra gözlerini en önlerindeki Gölge'ye çevirdi. Gölge, mor ve karanlık büyünün aktığı gökyüzünde şimşeklerini dans ettirerek yaklaşırken mavi ışıklar dağı andıran bedenine de yansıyor, büyüsü sadece gözlerinde değil, bedeninde de parlıyordu.
"Geride kal."
Dahel, namı diğer Alkar Harzem artık Zifir'e dönüşmüş bedeninde sivri uçlu elini kaldırdı ve Gölge'ye durmasını söyledi ama Gölge yaklaşmaya devam etti. Dahel ve Esved hareketleneceği sırada Veyla elini kaldırarak onları durdurdu. Gölge'nin yaklaşması Veyla için bir tehdit arz etmiyordu. Adam zaten ölüme yaklaşıyordu. Veyla, istediğinde onu durdurabilirdi.
Veyla'nın tahtına varmasına üç dört büyük adımı kalmıştı ki Veyla'nın yönlendirdiği büyüyle topraktan adamın bacaklarına yükselen kara dumanlar adamı tuttu. "Geleceğini biliyordum."
Gölge'nin teninden saçılan büyüsüyle onu tutan kara dumanlar alçalıp alçalıp Veyla'nın Karanlık büyüsüyle yeniden yükselirken adamın öfkesi ve yaşadığı duygu yoğunluğu her zerresinden anlaşılıyordu. "Kızımı görmek istiyorum!"
Veyla, Gölge'ye uzun uzun baktı. Adam sesinin titremesine engel olabiliyor, adeta kükrüyordu ama nefesleri titriyordu. Adam, belli ki gücünü toplamıştı. Dimdik duruyor, ağlamıyordu ama gözlerinden geçen hüznü, Veyla görebiliyordu. Daha da ötesi, sona erişmek üzere olan evlilikleri dolayısıyla adamın hissettiklerini zaten hissedebiliyordu. Şimdi adamın sol omzu ceketiyle örtülüydü, ama kendi sol omzundaki büyülü işaret tamamlanmak üzereydi. Omzundaki simgede yıldız ve taş kavuşmuştu. Etrafları ise büyüyle işlenerek onları bir arada tutan bir halkayla çevrelenmek üzereydi. Çevrelendiğinde, artık Gölge Karanir'i öldürürse kendisi de öleceği gibi kendisi ölürse, Gölge Karanir de ölecekti. Bu sebeple bugün, her şeyin bitmesi gereken gündü. Kızını kısa süre önce doğurmuştu. Ölümsüz ve güçlü bedeninde, kızının doğum için gelişimi ancak birkaç aya ihtiyaç duymuştu. Bugün, kurban töreni vardı ve Gölge Karanir de tam bu sebeple ölüme gelmişti.
Veyla hafifçe güldü. Gölge de kara dumanlardan kurtulmaya çalışmayı bırakarak duruldu. "Geç kaldın Gölge Kral."
Gölge, "Hayır." derken yakınında olmayanların sesini duymasına imkân yoktu. Tekrar, "Hayır..." dediğinde biraz daha duyulurdu sesi ama kara dumanları bile büyüsüyle sindirerek bir adım daha kendisini Veyla'ya yakınlaştırabilecek kadar ilerlerken "Hayır!" diye bağırışında, artık burada olan herkes onu duyabilmişti.
Veyla, ellerini karnına götürüp sırıtışında alt dudağını ısırdı. "Burada değil, biliyorsun. Olsa, kalp atışlarını duyardın. Onu çoktan doğurdum ve Karanlık'a kurban ettim."
Gölge başını hızla iki yana sallayıp "Yalan söylüyorsun." dedi. Veyla, "Buraya savaşmaya geldiğinizi biliyorum ama kızını çoktan ölüme kaybetmiş bir Kral, üstelik Kraliçe'sine karşı savaşamaz, öyle değil mi?" dedi. Onu kurban törenine çağırdığı doğruydu ama yetişebileceğini söylemişti ki. Gölge yaşadığı dehşeti yansıtarak baktı. Gökyüzü, kilometreler boyunca şimşeklerle aydınlanırken oluşan fırtına Siyah Ölüm'e bulanmış toprakları, taşları kopararak sürüklüyor, kayaçları parçalıyor, dağları ufalıyordu. Veylaların olduğu taht alanı ise, Veyla'nın büyüsü ile olabildiğince sabit kalsa da Veyla'nın da saçları ve bir duman gibi dalgalanan elbisesi hava akımıyla hareketleniyordu.
Veyla, etrafta kopan fırtınaya baktı. Kendi halkını, savaşçılarını büyüsünden koruyor olsa gerek onlar savrulmuyordu ama bulundukları tepenin etrafına toplanmış olan tüm Karartılar dört yana savruluyor, Zifirler ise karşı koysalar da istemsizce geriliyorlardı. Veyla henüz büyüsüyle onları korumuyordu. Alana daha çok Gölge'nin büyüsü hâkimdi ve Veyla şimdilik buna engel olmuyor, sadece alayla gülüyordu.
Kızlarını ölüme kurban ettiğini söylüyor ve gülüyordu.
Gölge, "Göster!" diye bağırdı. Veyla yavaşça başını iki yana salladı. "Görmek için önce ölmen lazım."
Gölge, bir adım daha yaklaşmayı başardı. Adeta Karanlık'ı bacaklarıyla sürüklüyordu. "Veyla, göster!" diye kükredi. Belli ki ölecekti. Ölüm Kral'ı olamazdı, Karanlık'a yenilen Kral olacaktı. Son anına kadar savaşacaktı ama muhtemelen, yenilecekti. Kendi kızını gözünü kırpmadan ölüme kurban eden bir kadın, Gölge'yi hatırlayamazdı. Gölge'nin kalbi karamsarlıkla kararmıştı ama görmek istiyordu. Eğer ölecekse, Karanlık'ın bir temsilcisi, belki bir Karartı, belki bir Zifir yavrusu olarak görünen ya da belki de Veyla gibi Karanlık'la, Xalia formunun birleştiği, ölümü yansıtsa da bir yaratığa dönüşmeyen bir haldeydi. Bilmiyordu! Kızı neye dönüşmüştü, neye benziyordu, bilmiyordu ama bir yaratıksa bile onu bir kez olsun görmek istiyordu!
"Bu son dileğin mi?" diye sordu Veyla. Kral'ın düşüncelerini okuyabilir gibiydi. Kral teslim olmayacak, savaşacaktı ve son istediği de kızını görebilmek miydi?
Tahtından yavaşça kalktı. Yükseltilmiş tahtından inmesi, aralarında bir hayli boy farklı olan Gölge'ye kıyasla kısa kalmasını sağlıyordu ama büyüsüyle havalanarak yüksekte kalmaya devam etti. Gölge'nin dibine kadar vardı. Adamın elleri, bacakları üst gövdesinin gerisinde kalmış, onu tutan karanlık dumanları çekiştirmeye çalışarak yüzünü Veyla'ya yaklaştırıyordu. Gözlerinden geçen acıyı izledi Veyla. Adamın okyanus gözleri alevlerle kaplanmıştı. Göz beyazları olabildiğince kızarıktı. Yaşlar birikmişti ama henüz akmıyordu, Gölge hâlâ tutuyordu. Ağlamaya başlasa sonu gelmezdi ve ne Kraliçe'sinin, ne de halkının bu Zenith'teki son anlarında Kral'ının ağlayarak yenilişini görmelerini istemiyordu. Krallarının savaşarak yenildiğini göreceklerdi. Son ana kadar deneyerek... Ummasa da, artık karamsarlığa gömülse de deneyerek...
"Beni bir an önce yenmek istiyorsan, kızımızı göster."
Veyla gülümseyerek "Kızımızı..." dedi. Eli yükseldi. Adamın yanağını, elinin tersiyle yavaşça sevmeye başladı. Adamın teni, siyah ölümle kararmaya başlarken Veyla'nın gözleri bu temastaydı. Gölge mest olarak gözlerini kapattı. Kadın dokunduğunda, teni siyah ölümle kararıyor, canı yanıyordu. Bu acıyı, Veyla da ruh bağıyla hissediyordu ama Gölge yine de son anlarında bu teması elde edebilmiş olmaya seviniyordu. Veyla yavaşça elini uzaklaştırdı ve adamın teni iyileşti. Sonra tekrar elinin tersiyle, parmaklarının eklemleriyle adamın tenini sevmeye devam etti. O sevdikçe teni kararıyor, eli başka bir noktayı sevmek için hareket ettikçe, az evvel ölmüş olan teni yeniden iyileşiyordu.
"... görmek istiyorsan Kral'ım olmalısın."
Gölge yavaşça gözlerini araladı. Birkaç nefes vardı sadece yüzlerinin arasında. Gözleri birbirinin gözlerinde gezinirken Gölge, "İsmi Naya Elora." dedi. Kadın, bir önceki duyuşunda garipseyerek bakmıştı. Doğduysa, ölüme kurban edilecekse bile bir isim vereceklerdi. Gölge kızını göremiyorsa bile, ismini zikretti. Ona böyle seslenmelilerdi.
Veyla birkaç saniye gözlerini kısarak baktıktan sonra elini adamın yanağından çekip hafifçe güldü ve alt dudağını ısırdı. Başını sol omzuna doğru yaslarken ellerini belinin ardında birleştirdi ve gözlerini adamda gezdirirken "Bu, daha mümkün bir son dilek." dedikten sonra gözlerini adamın gözlerine kenetleyerek başını doğrulttu. "Mağlup Kral'ımın son dileğini kabul ediyorum. Ona Naya Elora diye seslenilecek."
Esved, "Sen duyamayacak olsan da." diye ekledi. Gölge'nin göğsü sızladı, Veyla da adamın hissettiğini ruh bağıyla hissetti. Yine de dönüp bu son anlarda Esved'e öfke kusmadı. Sadece Kraliçe'siyle ilgilendi. Veyla'dan gözlerini ayırmazken, ona bakabileceği bu son anları sonuna kadar yaşıyordu. Veyla ise gözlerini, onu her nasıl oluyorsa hâlâ aşkla izleyen Gölge'den aldı. Omzunun ardından Esved'e doğru baktı. Esved, lafına karıştığı için Kraliçe'sini öfkelendirmekten korktu ama Veyla memnun gibi gülerek başını onaylar şekilde salladı.
"Kurban törenini kaçırmış olsanız da, size göstermek istediğim bir tören daha var."
Esved, hazla sırıttı ve Kraliçe'si eliyle çağırdığında yaklaşmaya başladı. "En sadık hizmetkârım da bugün, Karanlık'a teslim oluyor."
Esved, Veyla gibi Karanlık'ın yutmadığı, Karanlık'la harmanlanan bir forma sahipti ama o da diğerleri gibi Zifir'e dönüşecekti. Kraliçe o değil, Veyla'ydı ve Esved de Veyla'nın ordusu, halkı gibi görünmeliydi. Bu, Esved'in gücüne güç katacağı için memnun bakıyordu. Büyü, Veyla'nın bedeninden atıldı. Teninde belirli noktalarda damarlarından akan siyah büyü görünürdü, büyüsü yükseldiğinde bu belirginlik şu an olduğu gibi artıyordu. Veyla büyüsüyle Esved'i, bir Zifir'e dönüştürürken Nixsus halkı Esved'i, Gölge ise Veyla'yı izliyordu. Kadında gördüğü bu siyah ölüm izlerinden onu hâlâ sakınmak isteyerek izliyordu. Damarlarından akan siyah büyüye, tenine işlenen karanlık izlere hâlâ inanamıyordu. Sevdiği kadın, Ölüm Kraliçe'siydi. Ve Veyla bunu defalarca kez dile getirse de Gölge, aksine inanmıştı.
Esved'in bedeni gökyüzünde yükselmişti. Veyla'nın bedeninden ve velmora taşlarından aynı anda yükselen büyü, Esved'i diğerlerinden daha büyük bir Zifir'e dönüştürürken attığı tiz çığlıklar herkesçe duyuluyordu. Esved dönüşürken Veyla gözlerini tekrar Gölge'ye çevirdi. Herkes, Esved'le ilgilenirken şimdi yine herkesin ortasında ama baş başa gibilerdi.
Gölge, solur, acısını üfler gibi "Neye benziyor?" diye sordu. Varis kehanetinde görmüşlerdi. Annesinin güzelliğini yansıtan, müthiş bir kız çocuğu olacaktı. Tabi... Yaşam'ın kazanması ihtimalinde öyle görünüyordu. Mor saçları, annesi kadar beyaz bir teni ve babasını temsil eden bir çift okyanus gözler... O varis kehanetinde, etrafında kelebekler uçuşurken ve Uğultu bile ona mest olarak en yakın dostlarından biri olup etrafında dolaşırken öyle güzeldi ki... Peki, şimdi? Şimdi neye benziyordu? Karanlık'a kurban edilen, onlardan biri olan kızı? Göremeyecekti belli ki ama... Veyla söyler miydi?
Veyla gülümseyerek "Bize." dedi. Sesinin tınısı, Gölge'nin kulaklarını okşadı. Gölge, halkı ona bakmazken, bu güçsüzlüğü göremeyecekken gözünden akan bir yaşa müsaade etti. Veyla'nın gözleri bu yaşa doğru kaydı. Gölge'nin yüzü hafifçe buruşurken "Yaşam ve Ölüm'e mi?" diye sordu. Veyla artık ölüme, Gölge ise son kez Yaşam'a benziyordu.
Veyla'nın gülümsemesi genişledi. Bir şey demedi ama adamın yaşını sildi. O sıra tenini birkaç saniyeliğine öldürmüştü. Elini geri çektiğinde, Gölge'nin teni iyileşti ama bunun ne önemi vardı? Birazdan zaten ölecekti. Ölüm çiçeği, diye düşündü Gölge. Veyla kendisini ölüm çiçeğine benzetmişti, dokunanı, seveni öldürürüm demişti. Gölge ise ölüm çiçeğine âşık olduğunu söylemişti. Ölmeyi göze aldığını... Şimdi Veyla dokundukça ölüyordu ve hâlâ Veyla'ya âşıktı.
Gölge, belli ki cevap vermeyecek Kraliçe'sine boğazındaki yumrunun ve kalbindeki ağırlığın titrettiği sesiyle "Ben hatırladım." diye fısıldadı.
Veyla ses çıkarmadı ama sorar gibi baktı. Gölge, "Seni." diye ekledi. "Beni sevdiğini. Benim Seksen Bir'im olduğunu." dedikten sonra isterik bir şekilde gülümseyerek başını iki yana salladı. Zvarna'da söz vermişlerdi. Bir kere bile değil. Onlar ömürleri boyunca birbirlerine söz vermişler, hep de tutmuşlardı. Birbirlerini tekrar bulmuşlardı. "Sen de hatırla." dedikten sonra her kelime de başını yavaşça sallayarak "Beni," diye saymaya başladı. Gözlerini yavaşça yumup açarken söylediğini yaşar gibi bakarak "Seni sevdiğimi," dedikten sonra burukça güldü. Gözleri veda eder gibi kadının hâlâ güzel olan yüzünde gezindi. "Senin Seksen'in olduğumu."
Veyla'nın gözleri, adamın gözlerinde gezindi. Gölge umutla bakıyordu. Şefkatle, sevgiyle, beklentiyle kaşlarını yavaşça kaldırmış, cevap bekliyordu. Veyla yüzlerini biraz daha yaklaştırdı. Gölge'nin gözleri yavaşça kapanırken adamın dudaklarına uzandı. Ölüm ve Yaşam birbirini öperken Gölge'nin kaşlarında mahvolmuş bir teslimiyetin izi olan bir çatılma peydahlanmıştı. Onu öpmek canını yakıyor, tenini öldürüyodu ama solur gibi öptü. Buna ihtiyacı vardı. Veyla'yı son kez öpmeye, ne olursa olsun ihtiyacı vardı. O sıra Esved'in bedeni, Zifir formuyla tahtın yanına iniyordu.
Veyla yavaşça geri çekildi. Adamın teni iyileşmeye başlarken gözleri iyileşmek değil, kavuşmak isteyerek aralandı ve Kraliçe'sine umutla baktı. Veyla'nın ne düşündüğünün belli olmadığı birkaç saniye boyunca Gölge'nin kalbi ısınıyordu. Dudakları neredeyse gülümsemeye başlayacaktı. Kadın bir anlam taşıyarak bakıyor gibiydi. Gölge beklentiyle "Veyla..." diye fısıldadığında kadının dudakları yavaşça aralandı ve Gölge gülümsemeye başladı. Yaşlı gözlerle kadına bakarken tekrar kaşlarını kaldırdı. Veyla bir anda gülmeye başladı ve Gölge gözlerini sımsıkı yumarak başını eğdi. Kadın onunla alay ediyordu. Veyla'nın gülüşleri kahkahalara dönerken her bir güzel ses, Gölge'nin umutlarını söndürüyordu. Veyla büyüsüyle havada süzülerek Esved'e doğru gerilerken gülüşleri arasından "Hâlâ umut ediyorsun." dedi. Gölge başını doğrultarak yavaşça gözlerini araladı. Hâlâ bacakları ve kolları üst gövdesinin gerisinde kalarak Karanlık'ça tutuluyordu.
Esved, Zifir formuyla Kraliçe'ye doğru dönüp diz çöktü. Veyla, Esved'in şekilsiz ve cüsseli, yaratık bedeninde gözlerini gezdirirken Esved, "Tüm Zenith'in Krallığınıza katılması için sabırsızım Kraliçe'm." dedi. Artık sesi daha da tizdi. Şekilsiz ve başından yüksekte kalan omurgasının önünde, başını avaşça başını kaldırıp, artık kırmızı olan gözleriyle Kraliçe'sine baktı.
Veyla, "Bekleyecek hiçbir şey kalmadı." dediğinde Esved tiz seslerle gülerek doğruldu. Zifir cüssesi, Veyla'dan bir hayli uzundu ama Veyla da havada büyüyle süzülüyordu. Veyla kardeşinden, Alkar'dan yana döndü. Alkar da eğilerek Kraliçe'sine saygı gösterdikten sonra tahtın yanındaki sandığı alıp bir büyük adımla yaklaşarak tahtın önüne, Veyla'nın yanına geçti. Veyla büyüsüyle tahtı açarken Alkar, "Ailemize, Kraliçem." dedi.
Veyla, geriye, tahtın ardında kalan, onlarla birlikte bu yükseklikte olan anne ve babasına baktı. Annesi bir yaratık, babası ise Zifir'di. O kırmızı gözler ilk defa kızından nefret ederek bakmıyordu. Yanlarında, bu yükseklikte olan tek Karartı, Kirix vardı. Veyla gözlerini tekrar annesine çevirdi ve gülümsedi. "Ailemize, kardeşim." dedikten sonra gözlerini Alkar'a çevirdi. "Sonsuza dek birlikte olacağız." derken büyüsüyle sandığın içinden çıkardığı kadehlere şişedeki calinlerden döktü. Kadehler bu yükseklikte bulunan Stel, Drithar, Esved, Alkar ve Veyla'ya doğru hareketlendi. Sandık yerine dönerken Alkar ve Veyla büyüleriyle kadehlerini birbirlerine tokuşturdular.
Alkar, bir Zifir oluşu sebebiyle tizleşen sesiyle, "Sonsuza dek." diye tekrarladı. Birbirlerine kavuşmuşlardı ve ayrılmayacaklardı. Thal, iletişim saatine doğru kilometrelerce uzanan savaşçılara "Hazır olun." dedi. Belli ki, kısa sürecek bir savaş başlıyordu. Dört yanları ölümle çevriliyken ölmeden önce son kez direneceklerdi.
Esvedler kadehlerini yudumlarken Veyla yavaşça Gölge'ye döndü. Gölge'nin gözlerinde tekrar büyü ışıldamaya başladı. Gökyüzünde fırtınalar kopuyor, sağanak yağıyordu. Veylaların bulunduğu alan Veyla'nın büyü çemberiyle korunduğundan ıslanmıyorlardı ama geriye kalan kilometrelerce alan ıpıslaktı. Gölge'nin şimşekleri, bulundukları yükseklikte Veyla'nın büyüsüyle korunmayan, yüksekliğin etrafına erişmeye çalışan Karartılara ve Zifirlere iniyor, onları olabildiğince geriye savuruyordu. Veyla gökyüzünü aydınlatan şimşeklere tekrar baktıktan sonra yamuk bir şekilde gülümsedi. Gölge'nin dudaklarından büyüsünü zorlamasından kaynaklanan, git gide yükselen bir bağırış koparken Karanlık'ı sürüklemeye, Veyla'ya ulaşmaya çalışıyordu ama Veyla artık büyüsüyle engel oluyordu.
Esved, bitirdiği bakır kadehini yere bırakırken "Karıncaları ben hallederim Kraliçe'm." diyerek havada hareketlenip de Gölge'nin halkına yöneleceği sırada Veyla, "Önce Kralları." diyerek Esved'i durdurdu. Esved de başını onaylar şekilde sallayarak yeniden tahtın yanına indi. Kralları devrilince ve şimşekler sönünce, Karartılar ve Zifirler hızla yüksekliğe tırmanacaktı ve esasen Esved'in kendisini yormasına bile gerek kalmayacaktı. Aralarında güçlü Terralar vardı ama onlar bile Veyla'nın büyüsüyle güçlenmiş Karartılara ve Zifirlere sonsuza dek karşı koyamazlardı.
Gölge'nin savaşçılarının büyüleri Veyla'nın etraflarını çevreleyen büyü çemberine doğru akın etse de delip geçemiyor, Veyla'nın büyüsüyle hapsettiği Gölge'ye ulaşamıyordu. Veyla tekrar Gölge'ye ilerlemeye başlarken büyü halkası git gide daralıyor, içinde sadece Veyla ve Gölge'yi bırakıyordu. Esved, Gölge'nin büyüsüyle yağan yağmurlar yüzünden ıslanmaya başlamıştı ve canı yanıyordu. Yağmur taneleri, onu güçsüzleştiriyordu. Kraliçe'si biraz sonra, bu acıya son verecek ve yağmurların dinmesini sağlayacaktı. O zaman Karanlık'ın büyüsüne karşı koyabilecek hiçbir güç kalmayacaktı.
Veyla kadehteki calini keyifle yudumlarken gözleri adamda geziniyordu. Karanlık adamın bedeninde tırmanmış, onu yutmak üzereydi. Veyla, büyüsüyle adamın diz çökmesini sağladı. Veyla biliyordu. Gölge bizzat istemedikçe Karanlık'a ne Kral ne de halk olabilirdi. Karanlık onu ancak öldürebilirdi, diğerlerine yaptığı gibi onu kendisine ait kılamazdı. Gölge, buna bağışık ve dirençli doğmuş, belli ki bu dirençle ölecekti çünkü kendi rızasıyla Karanlık'a Kral olacağı yok gibi görünüyordu. Onu öldürmeye başlamış Karanlık, boğazına kadar tırmanmıştı. Belli, adam acı çekiyor, Karanlık yüzünden her zerresi yanıyordu ama hâlâ gözleri parlıyordu. Veyla'ya, sevdiği kadına bakarken hâlâ gözleri parlıyordu. Eğer Veyla öldürecekse, ölüme teslimdi ama Veyla'yla yaşamak isteyerek bakıyordu.
Adamın kulağından, gözlerinden, teninden siyah kanlar akmaya başlamıştı. Veyla'nın yönlendirdiği Karanlık, onu öldürüyordu ama gözlerini bile kırpmadan kadına bakıyordu. Biliyordu, gözleri karanlığa gömülmeden, Gölge bakmayı bırakmayacaktı. Kadın yaklaştığı için başı gittikçe yüseliyordu. Veyla, Gölge'nin karşısına vardı.
Gölge, halkına ve Veyla'ya söz verdiği için son ana kadar direnmeye devam etti. Konuşmak artık onun için güçtü, boğazına kadar karanlığa gömülmüştü ama yine de sordu. "Kızımıza babasını öldürdüğünü mü söyleyeceksin?"
Veyla, "Seni özlemeyecek." diye cevapladı. Gölge'nin yüzü acıyla buruştu. Belki de babasının ismini dahi ona söylemeyeceklerdi. Onda, Gölge'den kalan son şey mavi gözleri olabilirdi ama belki de o da bir Karartı'ya ya da Zifir'e dönmüştü ve babasının göz rengini bile taşımıyordu.
Kirix, mor çemberin yanına gelerek siyah dumanların yükseldiği bir kazık uzattı. Veyla, mor büyü çemberinin dışına elini uzatarak kazığı aldı. Beyaz teninin damarlarında siyah kan akıyordu. Gölge, Veyla'nın görüsünü düşünerek bu görüntüyü izledi. Veyla avucunda, kelebek dövmesinin ardında Gölge'yi temsil eden bir yara taşıyordu ve o eliyle Gölge'yi ölüme götürüyordu. Yine de elinin güzelliğine bile şimdiden duymaya başladığı bir özlemle bakıyordu. Ölecekti. Sadece Gölge değil, tüm Zenith ölecekti ve Veyla'yla sonsuza dek birbirlerini kaybedeceklerdi. Aslında... Çoktan kaybetmiş gibilerdi.
Gölge, "Seni ve kızımızı severek öleceğim." dedikten sonra tekrardan başını kaldırıp kadının gözlerine, yaşlı gözlerle baktı. "Beni öldürüşünü değil," dedikten sonra yüzü acıyla buruşup gevşerken birkaç yaş daha özgürlüğüne kavuştu. "Sevişini hatırlayarak öleceğim." dedikten sonra başını boğazına tırmanan Karanlık yüzünden güçlükle iki yana sağladı. "Ve sorun değil." dedikten sonra çenesinin ucuyla kadını gösterdi. Yaşlar eşliğinde burukça gülümsedi. "Bu sana ilk yenilişim değil."
Veyla kadehini son yudumuna kadar içti ve bir kenara doğru attı. Elindeki, Karanlık'ın büyüsünün parladığı, dumanların yayıldığı kazığı kaldırdı. Gölge'nin kalbine indirmeden önce kazığa baktı. Gölge de kadına doğru bakıyordu. Bu anı yaşadığına inanamıyordu ama yaşıyordu. Sevdiği kadın tarafından öldürüyordu ve ömrü boyunca yaptığı şeyi yapmaya, bu sefer gücü yetmemişti. Veyla'nın tekrar ona âşık olmasını, ona duyduğu aşkla Yaşam tarafına geçmesini sağlayamamıştı. Doğa, halkı, Veyla Gölge'ye güvenmişti ama Gölge yenilmişti. Veyla gülümseyerek gözlerini Gölge'ye çevirdi. Gölge hayal görmeye başlamış olmalıydı çünkü kadın severek bakıyordu. Belki de Gölge'nin asıl son dileğini yerine getiriyordu. Onu hâlâ seviyormuş gibi bakıyordu.
Veyla, titrek sesiyle "Benim de." diye fısıldadı. Gölge'nin yüzündeki, Veyla'nın bakışlarının güzelliği yüzünden oluşmuş mest oluş yavaşça silindi. Veyla'nın hissettiklerini, hissetmeye başlarken Karanlık tarafa geçtiğinden beridir mütemadiyen yaşadığı acının ötesinde olan o acıyı hissetti. Kadının tüm vücudunda dolaşıyordu. Gölge, güç bulamadığı için sessiz bir şekilde "Veyla..." derken anlamaya çalışıyordu. Veyla'nın bedeni titremeye başlarken kazığı tutan eli alçaldı. Gölge'nin gözleri telaşla kadında gezinirken solur gibi "Ne oluyor?" diye sordu. Onu tutan Karanlık yüzünden öne atılamıyordu ama hissediyordu. Onu hapseden karanlık geri çekiliyordu. Çünkü...
Veyla'nın eli yanına düşerken elindeki kazık da yere düştü ve kazığın yuvarlandığı yerdeki kadehi gördü Gölge. Kadehin içindeki parıltılarda gözlerini gezdirdiği sırada mimikleri, sahip olduğu zamandan daha yavaş akıyordu. Veyla'nın son yudumuna kadar içtiği kadehte, obsidyen parıltıları vardı. Sesler Veyla ve Gölge'nin kulaklarına ancak bir uğultuyla gelebilirken Gölge "Veyla!" diye haykırdı. Veyla'nın bedeni yere doğru devrilirken Karanlık da Gölge'nin bedeninden çekilmişti. Böylelikle sevdiği kadını yere düşmeden kolları arasına alıp kucağına çekebilmişti. Veyla'nın başı, Gölge'nin omzuna yaslanırken Gölge, gördüklerini anlasa da inanmak istemeyerek "Ne oluyor?" diye soludu. Veyla, aylar sonra sevdiği adamın kollarındayken vücudunu öldüren obsdiyen yüzünden güçlükle konuştu.
"Kurtuluş, kıyametin ortasında."
Öyle söylenmişti. Öyle de oluyordu. Gölge aslında sözünü tutmayı başarmıştı. Veyla'ya kendisini hatırlatmayı başarmıştı. Bugün, son ana kadar çabalayan adam, aslında bunu aylar önce ilk karşılaşmalarında başarmıştı. Avucunda mum yarasını hisseden ve Gölge'nin söylediklerine kulak asan kelebek, bu adamı gördüğü andan beridir neden garip hissettiğini anlamaya başlamıştı. Takip eden zamanda Gölge'yi hatırlamıştı ama onunla Yaşam tarafına geçmesinin şansı yoktu. Veyla, ölümdü. Öyleyse, ölmeliydi. Ölmeli ve kıyametin ortasında, Zenith'e kurtuluş getirmeliydi. Gölge sözünü tutmuştu, şimdi sıra Veyla'daydı. Canavarları yenecekti ve yenmesi gereken canavarlara, kendisi de dâhildi. Karanlık'ın her bir canavarı, Veyla'nın varlığına bağlıydı. Veyla ölürse, onlar da ölürdü.
Esved, gördüklerini ve hissettiklerini idrak etmeye başlarken korkuyla büyü çemberine atıldı. Onu tutan Alkar Harzem'di. Onu geriye doğru sürüklerken, "Kaybettin siktiğimin Esved'i," dedi. "Yarattığın canavarlar tarafından öldürülüyorsun."
Esved, "Hayır!" diye haykırırken büyü dört bir yana saçıldı ama güçsüzdü. İçtiği calinde, ufalanmış obsidyen olduğunu henüz anlayabiliyordu. İçtiğinden beridir hissettiği güçsüzlüğü Gölge Karanir'in yağdırdığı yağmurlarla ıslanmasına yormuştu ama hayır... Vücudu içten içe ölüyordu çünkü... En başta Kraliçe'si ölüyordu. Ve hem Esved, hem de Karanlık'ın ordusu, Veyla'ya bağlıydı. Bunu bizzat Esved yapmıştı. Her biri, Veyla'nın askeriydi ve Veyla'nın kelebekleri gibi ona bağlılardı. O yaşarsa yaşar, o ölürse ölürlerdi. Veyla ise, kendisini öldürüyordu. Kurtuluş, bu yüzden kıyametin ortasındaydı. Veyla'nın bunu yapabilmesi için onların Kraliçe'si olması gerekiyordu. Onların varlığını, kendi varlığına bağlamıştı.
Esved, "Saldırın!" diye tiz çığlıklar attı ama onunla birlikte her Zifir, her Karartı git gide güç kaybediyordu. Kraliçe'ye ulaşmalı ve ölmesine engel olmalılardı. Bir an önce Gölge'yi öldürebilirlerse eğer, Gölge'nin taşı da Veyla'yı öldüremezdi ve Kraliçe hayatta kalırdı. Böylelikle ordusu ve halkı da yaşardı ama Kraliçe, öldükçe güçsüzleşen bir büyü çemberiyle Gölge'yle sarmaş dolaş olmuş bedenlerinin etrafını sarmış, kendisini değil, esasında adamı koruyordu. Adam yaşarsa, Veyla ölürdü ve güç verdiği, yarattığı Karanlık da onunla birlikte son bulurdu.
Nixsus savaşçılarının gözleri Veylalardaydı. Gölge Kral haykırışlar içerisindeydi, sevdiği kadına sarılıyor, onunla birlikte sarsılıyordu. Herkes olanı biteni yavaşça idrak edebilmeye başlıyordu. Veyla bu savaşı bitiriyordu. Kraliçe devrilmiş, Karanlık ordusu ise güçsüz düşmüştü. Gölge Kral'ın şimşekleri susmuştu ama yine de Zifirler ve Karartılar sahip oldukları hız ve güce şu an sahip değiller gibiydi. Çünkü... Kraliçeleriyle birlikte güç kaybediyorlardı ama Esved'in emriyle, Veyla'nın büyüsü ve taşlarıyla yükselmiş olan bu yüksekliğe tırmanmaya başladılar. Amaçları, Gölge Kral'a ulaşmak ve öldürmek, başta Kraliçelerini, sonra kendilerini kurtarmaktı ama başta Kraliçe, kalan son gücünü tüketerek damarlarında taşıdıkları mor büyüye ulaşıyor, onları geri savuruyordu. Veyla başta kendisiyle, sonra da Karanlık'ın her bir zerresiyle savaşırken, git gide ölüyordu.
Erya, "Veyla!" diye çığlık atarken sesini duyuramayacağı kadar uzaktaydı. Alana, Gölge Kral'ın acı haykırışları, Karanlık'ın ordusunun tiz çığlıkları hâkimdi. Baş Terra, "Gölge Kral'ı koruyun!" diye bağırdı. Savaşçılar Thal'a doğru baktı. Artık baş savaşçı oydu ve Gölge yoksa, emri ondan alırlardı. Baş Terra, donakalarak Veylaları izleyen Thal'ı sarstı. Thal güçlükle gözlerini Veylalardan aldı ve yaşlı gözlerle Baş Terra'ya baktı.
"O zaman Kraliçe ölür..."
Baş Terra, "Kurtuluş bu zaten!" diye bağırdı. Erya "Hayır!" diye çığlıklar atarken Thal da başını iki yana salladı ve boğuk sesiyle, "Başka bir yol olmalı..." dedi.
Baş Terra, "Tek bir yol var ve Kraliçe de bunu biliyor." dedikten sonra onlar için kendisini feda eden, şimdi Krallarının kollarında can veren Kraliçe'yi gösterdi. "Sizin için canını veriyor, Kraliçe'nize yakışır bir savaşçı olun da Zenith'i kurtarın! Gölge Kral'a saldırmak için geliyorlar. Kraliçe şimdilik büyü çemberiyle Kral'ı koruyor, ordusunu geri savuruyor ama birazdan gücü daha da zayıflayacak ve koruyamayacak. Son ana kadar Gölge Kral'ı hayatta tutmalıyız!"
Erya, incelen sesiyle, boğuk bir şekilde "Yani Veyla ölene kadar?" diye işin acımasız gerçeği dile getirdi. Baş Terra, Erya'nın ellerini sımsıkı tuttu. "Bugün hepimizin farklı görevi var." derken güven vererek baktı. Erya, "Valdris de ölecek..." derken Baş Terra sesini yükselterek "Hepimiz gerekeni yapacağız!" dedikten sonra Thal'a baktı. "Savaşçıların başına geç." deyip bulundukları yüksekliğe tırmanmaya çalışan Karartı ve Zifirleri başıyla gösterdi. Veyla büyüsüyle hızlarına engel oluyor, onları güçsüzleştiriyordu ama kadın ölürken gücünü tamamen onlara yönlendiremiyordu. Neyse ki Veyla'nın ölüşü de onları güçsüzleştiriyordu. "Bu sana benim emrim değil, Kraliçe'nin emri. O Kral'ı ve sizi korumayı seçti, siz de onun emrini yerine getireceksiniz." dedikten sonra Thal'ı hareketlendirmek için savaşçılara doğru itti. Hemen ardından tekrar Erya'ya döndü ve yavaşça gülümsedi. "Senin görevin farklı."
Thal, çaresiz bir bağırışla elleriyle yüzünü sıvazladıktan sonra gözlerini sımsıkı yumup açtı ve acısını yutkundu. Örgütlediği savaşçılarına "Saldırın!" diye bağırdı. Kraliçe'nin son emri buysa, o da yerine getirecekti. Savaşçılar, ilk geldiklerinde Veyla'nın plan dâhilinde onları yükselttiği tepeye tırmanmaya çalışan Karartı ve Zifirlere büyülerini yönlendirmeye başladılar. Veyla onları da yükselterek zeminde kalan ordudan sakınmak istemişti. Hâlâ yaşayanların ve çoktan ölenlerin büyüsü çarpışırken yüksekte oluşları savaşçıların işini kolaylaştırıyordu. Veyla'nın kelebekleri, kedisi Yaratık da onlara yardımcı oluyordu. Uğultu, oyun arkadaşlarıyla savaşacağını sanmış, buraya geldiğinde onlara hüzünle bakmıştı ama birlikte savaşıyorlardı...
Esved'le ise Alkar Harzem çarpışıyordu. Alkar ablasını ölüme çekmişti ama ablası... Ablası, onu Esved'in vesveselerinden kurtarmıştı. Buradaki herkesi kurtarmıştı. Kraliçe olup da Karanlık'ı yönetmeye başladığından beridir Esved'in vesveselerini bastırmıştı zira güç Veyla'nın elindeydi. Esved'de zaten artık piyonlarına muhtaç değildi, tek gözdesi Kraliçe'ydi, Alkar'ın zihniyle oynamaya çalışmıyordu dahi. Vesveselerden kurtulan Alkar ise, git gide intikam alması gereken tek gücün Konsey olmadığını idrak edebilmeye başlamıştı. Zvarna'da öğrendiği gerçekleri hatırlamış ve hazmetmişti. Başlarına her ne geldiyse asıl sorumlusu Esved'ti ve Konsey'i yok etmek de, Esved'i zafere götürmek de, Alkar'ın intikamını tamamlayamayacaktı. Karanlık... Veyla ve Alkar'ın biraz daha acı çekmesiydi. Bir yaratığa dönmüş annesi ve kara büyüyle kalbi kararmış babası, burada onlarla birlikteydi. Aileleri yıllar sonra ilk defa bir araya gelmişti ama hep birlikte mütemadiyen acı çekiyorlardı. Ölümle yaşam arasına sıkışmak, bu laneti taşımak onları mahvediyordu. Esved'in Veyla'dan kopardığı kolyeyi ablasına geri veren ve hatırlamasını kolaylaştıran da Alkar'dı. Abla, kardeş birbirlerine son kez söz vermişlerdi. Bu kıyameti durduracaklardı. Bu uğurda ölmüş olacaklardı ama en azından... Artık kavuşmuşlar ve yeniden sarılabilmişlerdi. Sonsuza dek Karanlık'la değil, yarattıkları Yaşam'la birlikte olacaklardı. Buna ancak uzaktan, Zenith'e dönmüş iki büyülü taş olarak şahit olabileceklerdi ama buna değerdi. Onların hayatını karartan Esved'i yenmek ve başkalarının da bu acıyı yaşamasına engel olmak, buna değerdi. Bir canavar olarak yaşayacaklarına, canavarlarla birlikte ölürlerdi.
Esved'in hatası, yönetimi Kraliçe'ye vermekti. Önceden Veyla'nın zihnine sahipti ama kadına bahşettiği güçle, artık Veyla Karanlık'a sahip olmuştu. Böylelikle Esved, Veyla'nın planlarından haberdar olamadığı gibi, şimdi vesveselerle de zihnini kirlendiremiyordu. Veyla Gölge'yi hatırlamış, kumandayı eline almıştı ve Esved bir daha geri alamıyordu. Veyla bunu özenle saklamıştı.
Baş Terra gözlerini çarpışan Alkar ve Esved'e doğru çevirdi ve derin bir nefes alıp verdi. Alkar, Veyla'nın yapacaklarına engel olamasınlar, daha da güçsüz hale düşsünler diye obsidyen parçalı calini içen Esved'i, anne ve babasını izlemişti ama calini içmemişti. Ablası için Esved'le savaşırken, içten içe ablasıyla ölse de güce ihtiyacı vardı. Obsidyen parçalarının olduğu calini içmek onu daha da güçsüz bırakırdı. Şimdi, Esved'e karşı direnebiliyordu en azından ama yeniliyordu. Esved, bu haliyle bile Alkar'dan daha güçlüydü. Alkar'a yardım lazımdı. Baş Terra hareketlendi. Ölen en güçlü Terra Esved'ti, yaşayan en güçlü Terrra ise oydu. Esved, Baş Terra'nın ölümünün elinden olacağını söylemişti. Baş Terra, "Eğer gücün yeterse." diyerek onlara doğru yaklaşırken ve büyüsüyle saldırdı. Kendi güç merkezlerinden bir hayli uzaklardı, dört yanları ölümle çevriliydi ama buradaki Esved dışındaki her Terra'nın güç aldığı bir Doğa yeri hâlâ mevcuttu. Veyla'nın senelerce önce Gayzer'e dayanamayarak ölmüş bedenini hayata döndüren Doğa Suyu Mezarlığı, tüm bu ölümün ortasında, Amorsus yarım küresinde tek başına direnerek hayatta kalıyordu. Esved ve kara büyüye buladıklarının bedenleri zamanında o Doğa Suyu Mezarlığı'nı lanetleyerek ölüme bulanmasını sağlasa da, Veyla'nın hayata döndüğü o gün, Doğa Suyu Mezarlığı da tekrar yaşam kazanmıştı. Baş Terra, Erya'yı da oraya gitmesi için görevlendirmişti.
Gölge acı haykırışlarıyla "Hayır, hayır, hayır..." derken kucağına çektiği Veyla'ya sımsıkı sarılıyor, kadının ölümle titremesini hissetmek istemez gibi iki yana doğru hafifçe sallanıyordu. Veyla, adamın kucağında uzanıyordu ve başı, adamın omzuna yaslıydı. En sevdiği yerde, sevdiği adamın kollarında ölüyordu.
Gölge, Veyla'yı öldüren obsidyenin gücünü çekmeye çalışıyor, kadının ölümünü geciktiriyordu. İlerleyen ruh evliliklerinin son aşamasında olmaları sayesinde bağlarıyla kadını iyileştirmeye çalışıyordu ama biliyordu. Onu sadece ölümcül olmayan bir yaradan sakınabilirdi, Veyla ise ölüyordu. Veyla taşıdığı mor büyüyle de içinde, obsidyene engel olmaya çalışan Karanlık'a saldırıyordu ve obsidyenin onu öldürmesine müsaade ediyordu. Adeta, kendi bedeniyle savaşıyor ve esasen, kazanıyordu. Obsidyenin ve velmoranın, Veyla'nın ve Gölge'nin büyüsünün birleşmesinin tek yolu, belli ki ruh evliliği değildi. Veyla, asıl kurtuluşun bu güçleri kendi içinde birleştirmesi olduğunu anlamıştı. Kurtuluş, Veyla'nın ölmesiydi.
Gölge yaşlar içerindeyken, "Yapma, ne olur yapma..." dedi. Kadının vücudunda gezinen eli, nereye konacağını bilmiyor, kadının her zerresine ayrı ihtiyaç duyuyordu. Eli yanağını buldu. Kadını sarsmak, daha da sıkı sarılmak istiyordu ama bir yanı da nazik ve naif davranıyordu. Tekrar hıçkırdı. Ölmek üzere olan bir kadına hâlâ yumuşak davranıyordu. Taşı, kadını öldürürken, Gölge ise hâlâ onu rüzgârdan bile sakınırdı. Gölge telaşla, ne yapacağını bilemeyerek konuşmaya başladı. Hayatında hiç bu kadar çaresiz hissetmemişti. Her şeye geç kalmış gibiydi. Sevdiği kadın kendi planını yapmış ve müthiş bir şekilde oynamış, Gölge'yi, herkesi kurtarıyordu ama Gölge... Gölge sevdiği kadını kurtaramıyordu.
"Obsidyene engel ol. Gücün yeter... Kendinle savaşma..." dedikten sonra alınlarını birbirine yaslayıp "Kendini öldürme..." diye yalvardı. Ağladığı için boğuk olan sesi titreyen dudaklarından çıkarken kelimelerin anlaşılmasını güçleştirse de Veyla her birini anlıyordu. "Kendini öldürme ve birlikte Nixsus'a dönelim... Başka bir yol bulalım..."
Veyla, güçsüzlükle "Tek yol bu." diye fısıldadı. Denildiği gibi, kurtuluş kıyametin ortasındaydı. Büyüsüyle içindeki Karanlık'la savaşarak obsidyene yol açarken, ona ulaşmaya çalışan Esved'i dışarıda tutarak büyü çemberiyle Gölge'yi koruyordu. Gölge her ne kadar obsidyenin gücünü çekerek Veyla'nın ölümünü geciktirmeye çalışsa da Veyla da kendi gücünü tüketerek ölümünü yaklaştırıyordu.
Gölge, Veyla'nın yanaklarından, dudağından, kadının sessiz sessiz akan yaşlarının ıslattığı noktalardan soluya soluya öptü. Kadının yaşlarına, kendi yaşları da karışmıştı. Gölge kadının güzel yüzünü görebilmek için hafifçe yüzünü uzaklaştırdı ama hâlâ, koluna yasladığı kadına bir hayli eğilmiş bir haldeydi. Yanağındaki eli, kadının iyice solan tenini, karanlık dumanların sönmeye başladığı mor saçlarını sevdi. Her bir saç teline ayrı zaman ve sevgi ayırmak isterdi ama aceleciydi, çünkü o kadar zamanları yoktu.
Gölge nefesini kesen, onu boğan hıçkırıkları arasında "Bu yüzden değildi..." dedi olabildiğince buruşmuş yüzü eşliğinde. Yaşlar, kıvrımlarından akıyordu. Başını iki yana sağladı. "Kendimi bu yüzden hatırlatmamıştım. Benim istediğim bu değildi..."
Kadın, Gölge'yi hatırlayıp da Karanlık da onunla birlikte yok olsun diye kendisini öldürmeyi seçsin, diye değildi. Gölge'nin yanına, Nixsus'a dönsün istemişti. Yeniden Yaşam Kraliçesi olurdu ve birlikte bir çare ararlardı. Ömür boyu yaptıkları gibi, birlikte çözüm bulurlardı. Böyle değildi... Böyle olmamalıydı.
Veyla'nın dudakları aralandı. Güçsüzdü, tüm gücünü Zenith için harcıyordu ama konuşmak istedi. Kral'ına söyleyecekleri vardı, son kez duyurmak istedi. Gölge sırf Veyla için ağlayışını ve acı haykırışlarını durdurmaya çalıştı. Bunun için nefesini neredeyse tutması ve dudaklarını birbirine sertçe bastırması gerekmişti. Kadının yüzüne biraz daha yaklaştı ve ihtiyaçla dinlerken şefkatle kaşlarını kaldırıp indirdi. Veyla kesik kesik nefes alarak ve konuşmakta zorlanarak "Kral'ımı öldürerek yaşayacağıma, Kral'ımı yaşatarak ölürüm." dedi. O görüyü ilk gördüğü günden beri tercih edeceği şey, buydu. Gölge'yi öldüreceğine, ölürdü. Veyla boynuna baktığında, Gölge'nin gözleri de velmora taşlı kolyesinin ardındaki zinciri gördü ve hızla tutup kolyesinin ardından çıkardığında, ucunda Gölge'nin ona verdiği siyah gül yaprağının olduğu kolyenin, boynunda olduğunu gördü.
Gölge gözlerini kadının gözlerine yükseltip ant içer gibi "Hemen ardından geleceğim." dedi. Sesi güçsüzdü ama sözü güçlüydü. Bu fikir, bu çözüm onu sakinleştirmeye başlarken kadının tenini ve saçlarını daha yavaş bir şekilde sevmeye başladı. Başparmağı kadının gözlerinden akan sessiz yaşları severek silerken başını yavaşça iki yana sallayarak gülümsedi. "Seninle öleceğim..." dedikten sonra yaşlı gözlerle etrafına baktı. Etrafı velmora taşı doluydu. Veyla bu gücü sömürerek Karanlık'ı yeniyordu. Kadın buruşmuş yüzünden yaşlar akarken adama müthiş bir özlemle baktı. Şimdiden, bir sonsuzluk kadar özlemişti çünkü bir sonsuzluk ondan ayrı kalacaktı. Karnına düşmüş eli yavaşça Gölge'ye doğru uzanmaya çalıştı. Tüm büyüsünü savaşmak için yönlendirirken, sevmek için gücü kalmamıştı ama tüm savaşı, zaten bu sevgi içindi. O yüzden titrek eli adamın yanağına varabildi. Gölge bu teması hissettiği gibi ölüm arayan gözlerini Veyla'ya çevirdi ve yaşam istedi. Kadınla birlikte ölürdü, kadının ölümüne engel olamıyorsa, o da ölürdü ama onunla yaşamak isterdi...
Veyla'nın, Gölge'nin yanağında tutmakta zorlandığı elini yakalayıp uzun uzun soluyarak avucunu öptükten sonra kendi yanağına yasladı. Gölge'nin desteğiyle, kadın Gölge'nin yanağını sevebildi. Başparmağı minik, pek güç istemeyen ama güç veren hareketlerle tenini okşuyordu. "Benimle gelemezsin..."
Gölge Veyla'dan önce ölürse, Veyla'yı öldüren obsidyen güç kaybederdi ve Veyla hayatta kalırdı. Veyla, Gölge'den önce ölürse ise, Zenith üzerinde Gölge'yi öldürebilecek hiçbir şey kalmazdı, Veyla beraberinde ölüme götürmüş olurdu. Birlikte ölmeleri için tek yol, ruh evliliğiydi ama ruh evliliği Veyla ya da Gölge ölmeden tamamlanırsa ise, obsidyen Veyla'yı, velmora da Gölge'yi öldüremezdi. Böylelikle Veyla kendisini öldürerek Karanlık'ı da beraberinde götüremezdi. Veyla ve Gölge, birlikte ölemezdi. Tek yol, ruh evliliği tamamlanmadan Veyla'nın ölmesiydi.
Gölge yaşlı gözlerle kadının omzuna, tamamlanmak üzere olan halkaya baktı. Veyla'nın ölmesini istemiyordu. Kadının sebeplerini haklı göremiyor, hazmedemiyordu. Gölge de Zenith'i kurtarmak istiyordu ama bu uğurda, sevdiği kadının ölmesini istemiyordu. Başka bir yol... Hiçbir kehanet öngörmese de, var olmasa da, başka bir yol aramak istiyordu. Karanlık etrafı sarmışken son kalan Doğa Yerleri onlara yetmez miydi? Tıkıştıkları o yerde sonsuza kadar yaşasalar olmaz mıydı? Kıyametin son çaresi tükenmedikçe Karanlık Doğa yerlerini yutamayacaktı ve orada yaşayabilirlerdi... Evet, Karalık Veyla'yı tekrar ve tekrar davet eder, tehlike saçardı ama... Karanlık'a çoktan hapsolmuş sevdikleri burada kalırdı ama... Gölge bilmiyordu! Çaresizdi ama çare arıyordu... Ruh evliliği tamamlanana kadar Veyla'nın ölmesine engel olabilirse, obsidyen onu artık öldüremezdi ve halkanın tamamlanmasına az kalmış gibi görünüyordu. Ne kadar zamana ihtiyacı vardı? Kaç dakika, saat, gün? Sevdiği kadını ne kadar süre hayatta tutmaya çalışmalıydı?
Veyla, adamın aklından geçenleri okur gibi hissederken burukça gülümsedi. "Öleceğim Gölge," derken artık hazmetmişti. Gölge'nin de hazmetmesini ve engel olmaya çalışmak yerine, veda etmesini istedi. Sessizlik... Acı haykırışlar değil, güzel sözlerle süslenen bir sessizlik... Yavaşlayan nefes alış veriş sesleri ve mırıldanan aşk itirafları istiyordu... Savaşmaktan yorulmuştu, son savaşını zaten Karanlık'la veriyordu. Gölge'yle de savaşmak istemiyordu. Son kez, birbirlerini sadece sevsinler istiyordu. Ölecekti. Gölge ne kadar obsidyenin gücünü çekmeye çalışırsa çalışsın Veyla ruh evliliği tamamlanmadan ölecekti.
Gölge başını iki yana sallarken Veyla, "Ve sen peşimden gelemeyeceksin." diye fısıldadı. Gölge daha hızlı başını iki yana sallarken yüzü olabildiğince buruşmuştu. Veyla buruk bir gülümseme eşliğinde başını onaylar şekilde sağladı. Öyle güçsüzdü ki bedeni, çok küçük, minik bir hareketle sallayabilmişti. Gölge'nin omuzları mümkünmüş gibi daha da çöktü. Kadının güçsüzlüğünü görmeye katlanamıyordu. Kadının ölümünü izlemek istemiyordu. Bu, eziyetlerle geçen hayatındaki en büyük eziyetti. Defalarca kez Veyla'yı kaybederek müthiş eziyetler yaşamıştı ama bu sefer... Gerçekten mi kaybediyordu? Veyla öldüğünde, beraberinde velmora taşlarını ve Karanlık'ı götürdüğünde Gölge'yi öldürebilecek hiçbir güç kalmayacaktı ve ne olacaktı? Gölge bu acıyla sonsuza dek yaşayacak mıydı? Acımasızlıktı... Veyla ona böyle bir acımasızlığı hak görmemeliydi...
Başı eğildi ve eğildi. Alınlarını birbirine yaslarken gözlerini sımsıkı kapattı. "Veyla, hayır..." diye yalvardı. Onun önünde ölüm için diz çökerdi, çökmüştü de ama onun ölümüne diz çökmek? Boyun eğmek? Bunu yapamazdı. Bir velmora taşıyla kendisini öldürmeliydi. Bunu yapmak için başını doğrultup elleriyle hareketleneceği sırada Veyla'nın büyüsü ona sımsıkı sarıldı ve engel oldu. Gölge, daha yüksek bir sesle "Sevgilim, hayır..." diyerek yalvardı. Ona müsaade etmeliydi. Veyla ölmeyi tercih ediyor ve saygı bekliyordu. Öyleyse, Gölge'ye de kendi kararını vermesi için müsaade etmeliydi.
Gölge, kadının kıyafetini süsleyen velmora taşlarından birini çıkartmak için hareketlenmek istiyor ama, Veyla'nın büyüsü engel oluyor, bu sayede sarmaş dolaş kalıyorlardı. Adam da ona sarılmak, hiç ayrılmamak isterdi ama önceliği, ölümünü izlemek yerine ölmekti. Kadın müsaade etmiyordu
"Benimle gelemezsin. Onunla kalmalısın."
Gölge, Veyla'nın büyüsüne direnmeyi bırakırken velmora taşlarında gezinen gözleri, hızla Veyla'ya döndü. Veyla yaşlar eşliğinde burukça gülümsedi. "Kızımızla."
Gölge'nin kaşları yavaşça kalkarken dudakları konuşmak için aralandı ama birkaç boğuk nefes konuşamadı. Ardından "Ama sen onun kurban edildiğini..." demeye çalıştı. Veyla, "Yaşıyor." diye fısıldayarak araya girdi ve ağlar gibi güldü. Kızı yaşıyordu ve bu Veyla'nın kalbini ısıtıyordu ama bir yandan da kırıyordu çünkü kızının büyüyüşüne şahit olamayacaktı. Yine de içi rahattı çünkü, onu dağ gibi bir adama emanet ediyordu. Babasına.
Henüz onu Karanlık'a kurban etmemişti. Amorsus tarafında yaşayan son Doğa Yeri'nde saklamıştı. Eftel Amore'un da henüz kurban edilmemiş bebeğiyle birlikte... Eftel Amore da Veyla'yla birlikte ölecek, oğlunun büyümesine şahit olamayacaktı ama oğlu yaşayacaktı. Zihnini ve kalbini kara büyü kaplamasa, Eftel'in de böyle isteyeceğine Veyla emindi. Veyla, babası gelene kadar kızlarını korumuştu.
Veyla hıçkırıklar eşliğinde "Ve bize benziyor..." dediğinde Gölge'nin de donakalışlığı çözüldü ve Veyla'nın ağlayışlarına eşlik etti. Kalbinde her duygu harmanlanmıştı ve Gölge ne hissedeceğini bilemiyordu. Kızına kavuşuyor ama kızının annesini kaybediyordu. Gölge, bir süre önce sormuştu ve Veyla doğru cevaplamıştı. Kızları gerçekten onlara benziyordu. Bir Zifir'e, Karartı'ya değil, anne ve babasına... Kara büyüyle kirlenmemiş, Doğa'nın büyüsünü taşıyordu.
Erya, Doğa Suyu Mezarlığı'ndaki ağaç dallarıyla, Veylaların bulundukları yüksekliğe uzandı. Gölge gözlerini, hıçkırıklara boğularak bir kucağına, bir de Kral ve Kraliçe'sine bakan Erya'nın kucağındaki bebeğe çevirdi. Veyla da kızına bakabileceği bu son saniyelere ihtiyaç duyarak gözlerini çevirmişti. Erya yavaşça büyü çemberine yaklaştırdı. Veyla'nın büyüsü uzandı ve kızını Erya'nın kucağından aldı. Erya Veyla'ya hazır olmadığı ama ihtiyaç duyduğu bir vedayla bakıyordu. Veyla gözlerini yavaşça kapatıp açtı ve bakışlarıyla bugüne kadarki dostluğu için teşekkür etti. Ardından Alkar'a baktı ve Esved'le savaşan kardeşiyle göz göze geldi. Veda ederek baktılar birbirlerine ve başlarını yavaşça salladılar. Dönmek yoktu, doğru olanı yapıyorlardı.
Bebekleri Veyla'nın kucağına, büyüsüyle konarken Veyla gözlerini önce bebeklerine, sonra da başı eğilmiş, mest olmuş bir şekilde kızını izleyen Gölge'ye çevirdi. Gölge, Veyla'ya her seferinde, kızına ise ilk anda âşık olmuştu.
Veyla'nın elleri güçsüzdü ama çabasını gören Gölge yardımcı oldu. Kızına sarılmasını sağladı ve o da ikisine birden sarıldı. Gözleri mest olarak kızında, kaybetmek istemeyerek annesinde dönüp dolaşıyordu. Veyla'nın dediği doğruydu. Onlara benziyordu. Gölge'nin onda görmek istediği tek şeye, annesine çok ama çok benziyordu.
Alkar ve Baş Terra'yla savaşan Esved, sarsılarak diz çöktü. Savaşçıların olduğu yüksekliğe erişmek üzere olan Karartı ve Zifirler teker teker düşmeye başladılar. Veyla ölmek üzere olduğunu her zerresiyle hissetti. Gölge de buna şahit oldu. "Bizi bırakma..." diye yalvardı. "Veyla, ne olur beni sensiz bir sonsuzluğa hapsetme..."
Kızını ve sevdiği adamın kokusunu solurken son güç taneleriyle fısıldadı. Gidiyordu ama Gölge'nin de sonsuza kadar acı çekerek değil, yaşayarak kalması lazımdı. "Seni yaşatıyorum, sen de kızımızla yaşa."
Gölge'ye, Nixsus'ta aşklarını yaşamaya başladığı zamanlar 'Beni yaşat ve benimle yaşa' demişti. Onunla yaşamak isterdi ama durum değişmişti. Artık elinden gelen Gölge'yi yaşatmaktı ve kızıyla yaşamasını sağlamaktı.
Bebeğinin üstünde olan elini titreyerek kaldırmaya çalıştı. Gücü tükenmiş, teni solmuştu. Bileğini kaldıramadı ama parmağı hareketlenmişti. İşaret parmağını kelebek sözü verir gibi eğik bir şekilde kaldırmaya çalıştı. Gölge hıçkırıklara boğulmuştu, tek istediği sonsuza dek onlara sarılmaktı ama sevdiği kadının çabasını kıramadı ve işaret parmağını, Kral sözü verir gibi kadının parmağına şimşeği resmederek yasladı. Şimdi parmakları şimşek ve kelebek gibi görünüyordu. Kral ve Kelebek, birbirine son kez söz veriyordu.
Veyla, "Sizin için." diye fısıldadı. Gölge ve kızı için ölüyordu.
Gölge başını iki yana salladı ama kadının gözlerinin ağır bir şekilde kapanıp açıldığını, damarlarından akan siyah parıltıların çekildiğini, tenindeki Karanlık motiflerinin eksildiğini ve harelerinde büyünün sönmek üzere olduğunu gördü. Ölüyordu... Ölüyordu!
Bağırıp çağırmak istedi ama yetişmeye çalıştığı Veyla'nın son nefesleriydi. Kadının gözleri kapanmadan önce hızla "Senin için!" dedi. Veyla ve kızı için yaşayacaktı.
Veyla'nın dudaklarında minik bir gülümseme belirdi. Bu minik gülümseme, bir sonsuzluk, Gölge'nin zihninde yer edinecekti. Ve gözleri, akan bir yaş eşliğinde kapandı. Elleri kızından ve Kral'ından eksildi. Omzundaki büyülü iz, Gölge'nin de şahitliğinde söndü. Yıldız ve taşı çevreleyen halka tamamlanmak üzereyken, ruh evliliği Veyla'nın ölümüyle sona erdi.
Mağlubiyeti gören Esved'in Baş Terralara direnirken "Hayır!" diye haykıran sesi bir anda kesildi. Geriye sadece Gölge'nin haykırışları kalmıştı. Bağırıp çağırdı. Gitmesin istedi, haykırarak söyledi. Hayır, deyip durdu. İnanmak istemedi, sesi boğazını yırttı ama ne kadar haykırırsa haykırsın, Veyla gözlerini geri açmadı.
Baş Terra büyüsünü yönlendirmeyi bırakırken Alkar'ın da yere yığıldığını gördü. Son nefesini verirken, kırmızı gözleri ablasından yana bakıyordu. Ardından Baş Terra etrafına baktı ve Karanlık'ın ordusunun yenilişini, yerde çırpınışını izledi. Savaşçılar nefes nefese kalmış, biten savaşlarında nasıl hem kazanıp hem de mağlup olduklarını düşünüyorlardı çünkü her biri, ölen Kraliçe'sine ve onu sarmalamış, acıyla haykıran Kral'ına bakıyorlardı. Kucaklarında ise, varisleri vardı. Kral, Kraliçe'sine ve varisine aynı anda sarılıyordu ama içlerinden biri, sonsuza dek gözlerini kapatmıştı.
Toprak ve Karanlık'ın halkından, siyah ölüm toz taneleri gibi kopmaya başlayarak gökyüzüne uçuşurken Gölgelerin bulundukları yükseklik yavaşça alçalmaya başlamıştı. Onları yükselten velmora taşları ufalanarak uçuşurken onları yere indiriyordu. Kara dumanlar da dağılıyordu. Böylelikle Nixsus savaşçıları etraflarını sarmış Karartı ve Zifirlerin ne kadar çok olduğunu daha iyi görebiliyordu ama artık korkulacak bir şey yoktu. Ölümle yaşam arasına sıkışanlar artık sonsuza dek ölmüşlerdi. Kazanmışlardı. Bu yüzden artık korkmalarına gerek yoktu ama kimse kutlayabilecekleri bir sevinç hissetmiyordu. Yas tutarak Kraliçe'ye bakıyorlardı. Sadece Kraliçe değil, Karanlık'a yakalanmış, bir zamanlar Xalia ve insan olan kimseler de sonsuza dek gidiyordu. Yıldat, Ash, Valdris ve nicesi... Kötülük giderken, iyileri de yanında götürüyordu.
Dumanlar, gökyüzüne doğru yükselerek kaybolurken siyah ölüm topraktan tozlar şeklinde ufalanarak sökülüyordu. Her yeri kaplayan mor ve siyah, Karanlık'ın büyüsü sönerek yok oluyordu. Yok oluş durmadan ilerliyor, Yaşam'ı değil, Ölüm'ü beraberinde götürüyordu. Önce toprak göründü. Yıllar sonra, Amorsus kutbu yeniden yaşayan toprağa kavuştu. Sonra Doğa bunu beklermiş gibi hızla gücünü konuşturdu. Resimlerini tekrar çizmeye başladı. Doğa'nın yüz yıllar boyunca sırt döndüğü Amorsus, yeniden Doğa'ya kavuştu. Toprak yeşillendi, ağaçlar ve çiçekler belirdi. Karanlık ve mor ışık, gökyüzünden eksildi. Geriye sadece Kral'ın şimşekleri kaldı. Durmadan yağmur yağıyor, yaşamı ıslatıyordu. Henüz can bulmuş çiçekler, Kral'ın fırtınasıyla kopup sürüklense de yerine hemencecik yenisi çıkıyordu. Kral, yakınındaki ağaçları bile sökerken halkı zarar görmüyor, Kral'ın büyüsünden Kral sayesinde korunuyordu. Yaşamı izlemek, bir süredir bekledikleri, umdukları ve sabırsızlandıkları bir şeydi ama onlar da Kral gibi, yaşama dönmek yerine ölenleri izliyorlardı. Çoğu diz çökmüş, ayakta duramıyordu.
Gölge'nin kollarının arasındaki Kraliçe, artık ölümden kurtulmuştu. Ölerek.
Teni, solgundu ama damarlarında artık kara büyü yoktu. Büyüsü sönse de, mor saçları hâlâ parlıyordu. Kral, iki büklümdü. Kraliçe'sine ve kucağında taşıdığı kızına eğilmiş, sarıldığı bedenlerle öne ve geriye doğru hafifçe sallanıyordu. Karanlık'ın halkının attığı tiz çığlıklardan uzun bir süre sonra Kral'ın acı haykırışları durmuştu. Gözleri Kraliçe'sinin ölüsünü görmeye dayanamayarak sımsıkı kapanmıştı. Kolları arasında bu hayatta en önem verdiği iki kişi vardı ve biri ölüydü. Gölge, düşman olduğunu sandığı zamanlarda bile kadının kalp atışlarını dinlerdi. Kadını öldürmek istediğini sandığı, aşkını inkâr ettiği anlarda bile o kalbin atmasını severdi. Şimdi ise, duyamıyordu. Kraliçe'sinin kalbi, atmıyordu.
O da susuyordu. Veyla'nın kalbi gibi susuyordu. Gözlerinden durmaksızın yaşlar akıyordu ama artık bağırıp çağırmıyordu. Haykırışları ona Veyla'yı geri getirmemişti. Kadının ölüsünü bile rahatsız etmek istemeyerek susuyor, sessizce ağlarken sadece sarılıyordu. Onun kollarından Kraliçe'sinin ölü bedenini kim bilir ne zaman alabilirlerdi. Bir Kral, kim bilir ne zaman Kraliçe'sini Doğa Suyu Mezarlığı'na teslim etmeye hazır olabilirdi. Belli ki ne şimdi, ne de yakın bir zamanda hazır olmayacaktı. Karısının kalp atışlarını duyamasa da kızınınkini duyuyordu. Naya Elora, ağlamıyordu. Büyüyle doğmuştu ama bir bebekti. Annesini kaybettiğini ne zaman idrak edecekti, bilinmezdi. Annesinin ona bahşettiği Zenith'te, sonsuza dek yaşayacaktı. Babası ne zaman isterse ve bazen istemese bile ona annesini anlatırdı ama ona annesini geri veremezdi. Amcası da sonsuza dek gitmişti... Yaşasalar Yıldat gibi ona amcalık yapacak olan Valdris'i, kızıyla hiç tanıştıramayacağı gibi kendisinin de anı biriktiremediği annesi Lavin ve babası Soysal... Sonsuza dek gitmişlerdi.
Erya da, Kral ve ölü Kraliçe'nin, yanında diz çökmüştü. Ölümün uçuşarak gökyüzüne gidişini izliyordu. Gök gürültüleri ve ağlayışlar haricinde etrafta yasın sessizliği hâkimdi. Kimse konuşamıyordu. Erya'nın gözleri, etrafta yığılmış, taşıdıkları Siyah Ölüm gökyüzüne doğru tozlar halinde ufalanarak yok olan bedenlerde gezdiriyordu. Hangisinin Valdris olduğunu düşünürken sol yanına, ölen Kraliçe'sine bakamıyordu. Sadece Kraliçe'si değildi, dostuydu. Sarayda dostuna bu kadar çok benzeyen bir bebek büyüyecek ve git gide bu benzerlik artacaktı. Erya, Naya Elora'yı her gördüğünde Veyla'yı kaybettiğini anımsayacaktı. Veyla'yı, Valdris'i, Ash'i, Yıldat'ı... Nicesini...
Siyah Ölüm, Karartı ve Zifirlerin bedenlerinden gökyüzüne doğru eksildi ve geriye, artık Xalia ve insan formlarına benzeyen ama ölmüş olmaktan kurtulamayan soluk bedenler kaldı. Erya gözlerini gezdirdiği bedenlerden birini gördü ve yüzü olabildiğince buruştu. Valdris'in ölü bedenini izlerken hangisi daha iyiydi, bilemedi. Siyah Ölüm bedenlerinden eksilmişti ama belki de bedenleri de beraberinde götürmeliydi ve Erya bu görüntüye şahit olmamalıydı ama öyle olsa da, Valdris'in yok oluşuna üzülürdü. Şimdi en azından yasını tutabileceği ölü bir beden kalmıştı geriye. Ash ve Yıldat'ın ölü bedeni de etrafta bir yerde olmalıydı. Artık Doğa'ca kabul edilebilecek bir haldelerdi. Bedenlerinde kara büyü kalmamıştı. Ölüm ve yaşam arasına sıkışmayacaklardı. Her biri, sevenlerin yaslarıyla Doğa Suyu Mezarlığı'na teslim edilecekti.
Erya gözlerini güçlükle Valdris'ten alırken dudaklarından bir hıçkırık kaçtı. Sonra da peşi hızla geldi. Gözlerini kaçırdığı yerde Doğa Suyu Mezarlığı'nı gördü. Orada bir bebek daha vardı. Eftel Amore'un bebeği... Esved, Alkar'ın zihnini, Alkar da Eftel'in zihnini kirletmişti. Az daha Karanlık'a kurban edilecek bebek ise anne ve babasını kaybetmiş bir şekilde orada bekliyordu. Alkar'ın özürü ise, en azından Eftel'in bebeğini kurtarmasıydı. Erya, bebeğin ailesinin yokluğunu hissetmemesi için elinden geleni yapacağını düşünürken artık olmaması gereken bir şey gördü.
Elleriyle sertçe gözyaşlarını silip gözlerini kırpıştırarak daha net bir şekilde görmeye çalışırken yerde neredeyse emekleyerek o yöne doğru döndü. "Gölge..."
Gölge, cevap vermedi. Esasen, duymadı bile. Erya, gözlerini kırpıştırarak Doğa Suyu Mezarlığı'ndaki kuyudan çıkan ve mor parıltılar eşliğinde onlara doğru ilerleyen suya bakıyordu. Tekrar, bu sefer daha yüksek bir sesle "Gölge!" dedi ama Gölge, sessizce ağlayarak Kraliçe'sine ve varisine sarılmaya devam ediyordu. Erya önce işaret parmağıyla, sonra elinin tümüyle ve ardından iki eliyle de gösterdi. "Gölge!" diye bağırarak yerden kalkmaya çalıştı. Takıldı, düştü, kalktığında sendeledi, ama bir şekilde ayakta kalarak sıçradı. Gölge, hâlâ bakmasa da, halk Erya'yı duyarak gösterdiği yere doğru dönmüştü. Kimse ne olduğunu anlayamıyordu ve en başından beri ne olacağını bilirmiş gibi davranan tek kişi... Erya gözyaşlarına yapışmış saçlarını yüzünden iterek gözlerini Baş Terra'ya çevirdi. Baş Terra yavaşça gülümsedi. Bir Terra asla görüsünden emin olmazdı çünkü sadece ihtimalleri görürdü ama evet, bu ihtimalden haberdardı.
Mor büyünün taşıdığı Doğa Suyu gittikçe yaklaşırken Erya, "Gölge!" diye çığlık atarak adama döndü ve Gölge'nin durmaksızın yağan yağmurlarıyla ıslanarak kayganlaşan toprakta düşer gibi hızla diz çökerek yanına oturduğu adamın omzunu tuttu. Gölge, Veyla ve kızı dışında hiçbir şeyi hissedemezken başını kaldırıp bakmadı. Dört yana saçılmış, kendilerince yas tutan halk da gördükleri yüzünden hareketlendiler. Yakınında olanlar Gölge'nin sırtına, omzuna dokunup hafifçe sarsarken çoğu "Kral!" diye bağırıyordu.
Gölge, hiçbirini duyup hissetmedi ama yüzünün sağ tarafına mor ışık yansıdığında kapalı göz kapaklarının ardına ulaştı ve fark etti. Bu tanıdık olan ve daha kaybetmeden özlemeye başladığı ışığa karşı, bir süredir sımsıkı kapattığı ve sadece ağlayan gözleri yavaşça aralandı. Gözlerini ışığa doğru çevirerek başını doğrulttu. Mor büyü parıltıları eşliğinde gelen su, onlara yaklaştıkça hızlanıyordu. Anlayamayarak baktı. Zihni anlamamıştı. Kalbi, çoktan hızlanmaya başlamıştı. Gözleri, mor ışıktan ayrılamadı. Işık artık, gözleri kamaştıracak boyuttaydı ama gözlerini almadı. Veyla gibi bir kadına, güzelliğine bakmaktan gözleri bu kamaşmaya alışmıştı.
Heyecanlı, ne diyeceğini, hissedeceğini bilemeyen halktan çıkan bazen fısıltılar, bazen haykırışlar dört bir yandan yükseliyordu. Herkesten ayrı bir ses çıkıyordu.
"Kraliçe mi?"
"Yaşıyor mu?"
"Kraliçe'nin büyüsü mü?"
"Geri mi dönüyor?"
Gölge, kollarındaki bedenin hâlâ kalbinin atmadığını biliyor, duyuyordu. Dikleşir gibi olan omuzları yeniden sanki Zenith'i taşıyormuş gibi çöktü ama karısına ve kızına sarılan kolları gevşemedi, güç kaybetmedi. Yaşlı gözleri Baş Terra'ya döndü. Veyla mı, diye sorar gibi baktı. Konuşabilecek gücü yoktu.
Baş Terra, "Naya Elora." diye açıkladı. Mor büyüyü gördüklerinde herkesin aklına Veyla Karanir gelmişti ama artık mor büyünün bir sahibi daha vardı. Gözler, Veyla ve Gölge'nin kucağındaki bebeğe doğru döndü. Gölge, bir süre daha Baş Terra'ya bunun ne anlama geldiğini anlayamayarak baktıktan sonra güçlükle başını eğdi. Veyla'nın soluk yüzüne bakmaya dayanamazdı, sadece kızına baktı. Kızının mavi gözlerinde mor büyü ışıldıyordu.
Yanlarında diz çökmüş, elleri bebek ile Veyla ve Gölge'nin kolları arasında gezinen Erya telaşlı bir sabırsızlıkla "Bu ne demek oluyor?" diye sordu. O sıra su onlara varmıştı. Ayakta olanların ayak bileklerine kadar varan su, Veylalara vardığında büyüyle uzandı. Su taneleri mor parıltılarla Veyla'nın bedenini kaplıyordu. Baş Terra, Gölge'nin omzunu sıkarak destek vererek yönlendirdi. Gölge hızlı nefes alış verişleri eşliğinde Veyla'yı yavaşça yere, onlara varmış suya bıraktı. Eğer Veyla'nın yaşama ihtimali söz konusu olmasa, kadını kollarından hiçbir güç alamazdı. Veyla'nın kucağındaki kızlarına, karısının hâlâ soluk olsa da mor parıltılı su tanelerinin gezdiği tenine baktı. Herkesin konuşmasıyla oluşan gürültü, Gölge Kral'ın elini 'susun' der gibi kaldırmasıyla dindi. Gölge titrek ellerini dokunarak bir şeyi bozmaktan korktuğu için havada ama uzakta tutamayarak Veyla'nın ve kızının bedenlerinin yanında gezdirirken o da "Ne oluyor?" diye sordu. Sesi oldukça boğuk, hâlâ nefes alamıyormuş ama artık nefes alma şansı da varmış gibiydi. Eğer doğruysa... Eğer kalbine düşen umut, yanılmıyorsa... Eğer etrafını saran halkın fısıltıları haklıysa, ara sıra içinde tutamayarak heyecanla gülen kişilerin mutluluğunun gerçek bir sebebi varsa...
Baş Terra doğruldu ve birkaç adım uzaklaştı. O sıra gök gürültüleri susmuştu, Şimşekler'in Kral'ı cevap bekliyordu. Ya Zenith mütemadiyen gök gürültüleriyle yaşayacaktı ya da... Güneş açacaktı. Baş Terra Kraliçe'sinin başında bekleyen Kral'a ve dört yanlarını çevreleyerek umutla izleyen halka baktı. "Naya Elora annesinin büyüsüyle annesini yaşama döndürüyor."
Neşeli sesler ve nidalar yükselirken Gölge titrek ellerine henüz bir yuva bulamamıştı, hâlâ havada tutuyordu. Gözleri Baş Terra'yla, kızı ve annesi arasında gezinirken yutkunup kurumuş dudaklarını yaladı ve heyecanla solumayı sürdürdü. Mimikler yüzünde yavaşça değişip dururken donakalmışlığını üstünden atabilmiş değildi. Kaşları sıklıkla çatılıyor, hazmedemediği bir yasın izleri yüzünde sürüyordu. Hiçbir zaman da hazmedemezdi bu yası ama... Silinecek olabilir miydi? Bu acı şimdi, kızı sayesinde gidecek olabilir miydi?
Baş Terra, ona umutla bakan Kral'ına gülümseyerek başını onaylar şekilde salladı. Gölge'nin dudaklarından ağlayışla gülmek arasında bir ses çıkarken elleri Veyla'nın bedenin yanından suya yaslandı. Mor parıltılarla Veyla'yı yaşama getiren bu suyun sıcaklığını teninde hissettiği an tekrar ağlar gibi güldü. Gözleri herkes gibi olan bitenlerde gezinirken gözleriyle görmek istiyordu. Kahkahalar atmadan önce emin olmalıydı. Kalbi, tekrar yeşermeden önce şahit olmalıydı.
Veyla'nın soluk tenine gezinen mor parıltılar damarlarına yerleşti. Kan gibi akarak kalbine ulaştı. Herkes Kraliçe'nin gözlerine bakılıyor, açılmasını bekliyor, Azrit olanlar kulaklarında Kraliçe'nin kalp atışlarını duymaya çalışıyordu. Gölge'nin gözleri ise kadının sol omzunda taşıdığı, ölüşüyle sönen büyülü izin yokluğuna döndü. Öyle çok isteyerek baktı ki, görmeye başladığında bu bir hayal miydi yoksa gerçekten kadının omzunda yeniden büyülü işaret mi oluşuyordu emin olamadı. Heyecanla kıpırdanıp bir doğrulup bir yeniden Veyla'ya doğru eğilirken halkın sesleri ve gülüşleri de yükselmişti. Gölge sormadan, halkın da aynı şeyi gördüğüne emin olduğunda gülmeye başladı. Ve duydu.
Belki de saatlerdir yas tutarak Kraliçe'sinin kalbinin sessizliğini dinliyordu ama şimdi, duydu.
Kraliçe'nin kalbi atmaya başlamıştı.
Gölge'nin gülüşleri bir süre dinemeyecek kahkahalara döndü. Kadını ve kucağındaki kızlarını aynı anda kollarına alarak kucağına çekerken alkışların, gülüşlerin ve sevinç nidalarının ortasındaydı. Kral'ın gülüşleri ise ancak, kızını ve Kraliçe'sini öptükçe duruyordu. Bir süreliğine. Ardından hemen kahkahaları gökyüzünde yankılanıyordu. Yaşama dönmüş Kraliçe'sini ve annesini onlara bahşetmiş annesi kadar güzel kızını öptükçe öpüyor, sarıldıkça sarılıyordu. Fırtınalar dinmiş, bulutlar çekilmişti. Güneş, Zenith'e dönmüş yaşamı aydınlatıyordu. Yaşayanların arasında artık Veyla Karanir de vardı. Gözlerini henüz açmamıştı ama yaşıyordu! Ve omuzlarında taşıdıkları büyülü izlerde, halka tamamlanmıştı. Ruh evliliği tamamlanmıştı. İkisinden birini öldürebilecek bir güç kalmadığına göre de, sonsuza dek birlikte yaşıyacaklardı.
Önce Erya, "O zaman onlar da..." diye aydınlanmaya başladı. Önce ağlamaktan, sonra da gülmekten yaşlanmış gözlerini yavaşça silerek ardına doğru baktı ama dört tarafları halkla kaplanmıştı. Kalabalağın arasında birilerine tutunarak kalkmaya çalıştı. Hemen yanındaki Thal ona yardımcı olurken Erya'nın neyi görmeye çalıştığına bakıyordu. Erya'yla birlikte gördü. Erya çığlıklar atarak etrafını yarmaya ve koşmaya başladı. Thal, heyecanla Erya'nın ardından gitmeye kalktı ama paylaşmak için birkaç saniyede geri döndü. Kral, kızı ve gözlerini açmasını beklediği Kraliçe'siyle ilgilenirken halkın ilgisi bağırıp duran Erya ve Thal'a kaymıştı.
"Yaşıyorlar!"
Halkla birlikte, Gölge'nin de bakışları etrafa döndü. Birileri çekilip de görmesi için müsaade ettiğinde, Veyla'yla birlikte ölen bedenlerin, Veyla'yla birlikte yaşama döndüklerini gördü. Mor parıltılar bedenlerinde gezinirken onların da kalp atışları duyulmaya başlamıştı. Karanlık'a yakalanarak can vermiş ölü ordu, şimdi Yaşam'a dönüyordu. Gözleri hızla gezindi. Bir yerlerde Yıldat'ı görmeyi umdu. Yıldat'ı ararken annesini gördü. Babasının hemen yanındaydı ve... Artık bir yaratığa benzemiyordu. Onu mahveden kara büyü bedeninden eksilmişti ve o güzeller güzeli insan kadınına benziyordu. Gözleri gördüklerine inanamazken bir yandan kızına ve Kraliçe'sine sarılmayı bir an bile bırakmıyordu. Onları göğsüne çekmişti. Şimdi şaşkınlıktan aralanmış dudakları, az evvel uzun uzun soluyarak onları sırayla öpüyordu ama şimdi... Ne diyeceğini şaşırmış, ağzı açık kalmıştı. Etrafında, herkesin yaşama dönen bir sevdiğine koşuşturmasıyla oluşan hareketlenmelerle önüne birilerini geçince gözlerini onlardan aldığı gibi, uzaklarda bir noktada Yıldat'ı da gördü. Dudaklarından ağlayışa benzer bir gülüş daha çıkarken gözyaşları durmaksızın akıyordu. Kardeşiyle o calini içecekti. Bu siktiğinin gezegeni ölmemişti ve bir geceyi kardeşiyle calin içip sabahlayarak geçirebilecekti. Sonra da...
Gözleri hızla Veyla'ya dönerken başı eğildi. Sonra da odalarında onu bekleyen karısı ve kızının yanına dönecekti. Tekrar gülmeye başladı, birazdan yine durmayan kahkahalara dönüşecekti ama şimdi sesli, iç çekişlerle harmanlanan gülüşlerdi. Gülüşünde alt dudağını ısırıyor, Veyla'nın eski haline erişmiş, artık ölümü değil, yaşamı andıran sıcak tenine bakıyordu. Sevdiği kadın annesiyle çoktan tanışıyordu, Lavin'in acılarını dindirmişliği vardı ama babasıyla da tanıştırabilecekti. Kızı, büyük anne ve babasıyla anılar biriktirebilecekti.
Siktir...
Annesi ve babasıyla, Gölge de artık anılar biriktirebilecekti...
Ve bu mutluluğu hemen Veyla'yla paylaşmak istiyordu. Kadının yanaklarını, alnını, saçlarını soluya soluya öperken mutluluk gözyaşları kadının tenine akıyordu. "Uyan güzelim..." diye yalvardı ama bu sefer yalvarışı, boğazındaki düğüme çarpıp canını acıtmıyordu. Artık, gerçekleşeceğini bildiği bir dileği dile getiriyordu.
"Uyan Seksen Bir'im, uyan benim Kraliçe'm..."
Uyanmalı ve kızıyla birlikte yarattığı mucizeyi görmeliydi. Uyanmalı ve artık sadece Nixsus'a değil, Zenith'e de Kraliçe olmalıydı. Herkes yaşama dönüyorsa, onun da kardeşi dönüyordu. Hatta annesi ve babası... Artık kara büyü yoktu ve babası da vesveselerle hareket etmeyecekti. Bir kalbe aşk düşüyorsa, içinde taşıdıkları umut verici olmalıydı. Belki de Drithar Aldar, kara büyüyle tanışmadan önce o kadar da berbat biri değildi. Göreceklerdi. Siktir... Onlar her şeyi yaşayarak öğreneceklerdi çünkü... Yaşayacaklardı! Sonsuza dek...
"Gölge..."
Ve Gölge'nin gülüşleri, bazen hıçkırıkların harmanlandığı kahkahalara dönüştü.
İşte,
Kraliçe'si, uyanmıştı.
**
Veyla'nın mor kelebekleri yeşilliğin arasından ilerlerken gün ışığı kanatlarının parıltıları ile birlikte yansıyordu. Kelebekler yeşilliklerin arasından mavi gökyüzüne yükselip yeniden alçaldıkları daireler ile ilerken hafif rüzgâr, çalıların ve çiçeklerin huzurla hareketlenmesini sağlıyordu. Kelebekler Uğultu'ya doğru yöneldiler. Uğultu patilerini yüzünün önünde yere yaslamış, uyuyordu. Kelebekler hayvanın burnunun ucunda daireler çizmeye başladılar. Uğultu mavi gözlerini kırpıştırarak aralarken kelebeklere mutlulukla baktı. Uykudan uyanmıştı. Ön patilerini yere yaslayıp kalçasını yükselterek vücudunu gerdi. Birkaç saniyenin ardından patilerinin üstüne yükseldi ve burnunu kelebeklere doğru uzattı. Kelebeklerin birkaçı Uğultu'nun başının üstüne konarken geri kalanlar daireler çizerek uçmaya devam ettiklerinde Uğultu da peşlerine takıldı. Uğultu ve kelebekler, hızla ilerliyorlardı. Bir yere varma konusunda heveslilerdi. Gittikleri yönde beyaz bir ağacın önünde, yedi yaşlarında bir kız duruyordu.
Ağacın kökleri toprağa uzandıkça rengi değişiyordu. Doğa üzerinde bulunan her renge bulunan kökler, toprak ile birleştiği noktada rengârenk taşlarla çevriliydi. Bu, Yaşam Ağacı'ydı. Yaşam'ın Ölüm'ü yendiği topraklara, Doğa bahşetmişti. Ağaca elini yaslamış kızın sırtı şimdilik kelebeklere ve Uğultu'ya dönüktü. Kızın uzun mor saçları, rüzgârla uçuşurken kelebekler beyaz tenine ulaştı. Kızın omuzlarına, kollarına konan kelebeklerin ardından Uğultu da başını eğerek kızın bacaklarına sürünmeye başladı. Kızın yüzü hafifçe ardına dönerken gülümsedi. Elini yavaşça ağaçtan çektikten sonra Uğultu'ya bakan mavi gözleri yükseldi. Kız etrafındaki kelebeklere gülücükler saçarak yüzünü onların hizasında çeviriyordu. Ellerini kaldırıp kelebeklerin parmaklarının arasından geçişini izledikten sonra gözlerini onu izleyen anne ve babasına çevirdi.
Gölge, Veyla'nın arkasından ona sarılmıştı. Kolları kadının belinde kenetlenmiş, çenesi saçlarına yaslanmıştı. İkisi de mutlulukla kızlarını izliyorlardı. Bu anı, yaklaşık dokuz yıl önce, Sırlıkök Ağacı'nda varis kehanetiyle birlikte izlemişlerdi. İşte şimdi, kehaneti yaşıyorlardı ve gözleri bunun mutluluğuyla parlıyordu. Veyla ve Gölge'nin ardından uçuşarak çıkan Yaratık, oyun arkadaşlarına doğru kanat çırptı ve Naya Elora'nın etrafında kızı neşeyle güldürerek bir tur döndükten sonra Uğultu'nun sırtına kondu.
Veyla gülerek Gölge'nin kolları arasında ona döndü. Ellerini adamın göğsüne doğru yaslarken Kral'ına sırnaşarak yaslandı. Kulaklarını kızlarının gülüşleri süslerken ikisinin de gözleri memnuniyetle kapandı. Burunlarını yavaşça birbirlerine sürterken mutlulukla güldüler.
Naya Elora tekrar anne ve babasına baktığında etrafında oyun arkadaşları eşliğinde dönmeyi bıraktı. Kelebekler etrafında bir tur daha döndükten sonra Naya'nın durduğunu fark ettiler ve etrafında uçuşurlarken baktığı yöne doğru baktılar. Naya, anne ve babasının mutluluğuna bakarken el çırparak tekrar güldü. Onları böyle görmeye bayılıyordu! Onlar zaten hep böyleydi... El çırpıp zıplayarak onlara doğru ilerlemeye başladığında, oyun arkadaşları da Naya'yı takip etti. Öyle ki, kelebekleri Naya'dan bile önce varmış, Kral ve Kraliçe'nin etrafını sarmış, bazıları omuzlarına, başlarına konmuştu.
Veyla ve Gölge, kızlarının yaklaştığını fark ettiğinde gülerek yüzlerini birbirinden uzaklaştırarak yavaşça Naya'ya doğru döndüler. Kız zıplayarak yanlarına vardı ve durduğu yerde dayanamayıp tekrar zıpladı. Her soru sormadan önce olduğu gibi göz bebekleri büyüdü ve ilgiyle baktı. "Yani... Biz sonsuza dek birlikte miyiz?"
Yedi yaşına erişse de zaman kavramı daha yerine oturmamıştı. Tek istediği, hep böyle olmaktı ve ölümsüz olduklarına göre, hep böyle olacaklardı. Anne ve babası sıklıkla ona bunu söylese de, o hâlâ sormaktan bıkmamıştı.
Gölge bir elini karısının belinden çekip işaret parmağını Naya'ya doğru uzatarak "Kral sözü." dedi. Veyla gülerek işaret parmağını eğik bir şekilde, Gölge'nin parmağına yasladı ve "Kelebek sözü." dedi. Naya da bu sözü mühürlemeye alışkın bir şekilde şimşek ve kelebeğe benzeyen parmakların hemen üstünde parmak şıklattı. "Aile sözü!"
Naya neşeyle tekrar zıplamaya başladığında Gölge ve Veyla gülümseyerek birbirlerine baktılar ve birkaç saniye içerisinde kızlarının gülüşlerine eşlik ettiler. Gölge kızını da kucağına alıp annesiyle birlikte ikisine birden sarılırken, Naya da kollarını anne ve babasının boynuna dolamıştı. Anne ve babası iki yanağından aynı anda öperken Naya mutlulukla tekrarladı.
"Sonsuza dek!"
**


Yazarken ayrı, düzenlerken ayrı ağladığım sahneler oldu. Sonunun nereye ereceğini bile bile ağladım, evet lkdsajsg
Tamamladığım beşinci kurgum, buna rağmen hâlâ bu veda hissine alışamıyorum. Final bölümlerini yazarken hep buruk, stresli ve memnuniyetsiz olurum. Açıkçası elim ayağım da hep geri gider, belki de bu yüzden istemsizce oyalandım final konusunda. Final... Bir daha dokunamayacağım bir tuvale son renkleri katmak, gibi hissettirir bana. Umarım son renkleriyle beraber bu resmi beğenmişsinizdir. Zenith Kehanetleri yazmaya başladığım ilk günden bu yana, o kadar az etkileşimle var oldu ki, zaman zaman bu konuda hayal kırıklığı yaşadım. Yine de zihnimde ve kalbimde değer verdiğim kadar, emek de vererek bu kurguyu finale kadar getirdim ve her şey, zihnimde tasarladığım gibi oldu. Bu konuda kurguma değer verip takip eden ve beğeni ve yorumlarını esirgemeyen sizlere teşekkür ederiiim <3 Bir yıl önce hayalini kurduğum sahneleri yazmak, çok garip hissettiren bir kavuşma gibiydi. Umarım Zenith Kehanetleri'yle zihninizde ve kalbinizde bir yer edinebilmişimdir. Ben Zenith Kehanetleri'ni çok sevdim, umarım siz de sevmişsinizdir.
Yeni kurgularda ve Zenith Kehanetleri'nde tekrar tekrar karşılaşmak dileğiylee ^^
Çokça kalp, çokça sevgi, sağlıcakla kalııııın!
Aşağıya bölüme dair başkaca görseller de bırakıyoruuum. Belki ilgilenenler oluur...



Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!