Bölüm 2: Dünya'nın Acil Çıkış Kapısı Nerede?
Selam aşkımlaaarrrr ^^
Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruuum. Kurguyu beğeniyorsanız lütfen arkadaşlarınıza da önerim. Etkileşim artarsa, çok mutlu oluruum <3
Bölüm şarkısı:
Caesars Palace - Jerk It Out
İyi okumalarrrr ^^
**
"Mavi!"
Memnuniyetsiz mırıltılar çıkartarak gözlerimi araladım. Yakınlarda Galaksi savaşları varmışçasına bir ışık gözlerimi aldığı için kısık baktım. Kim ben uyurken beni uyandırma cesareti gösteriyordu? Bir kadın sesiydi ama tanıdık gelmiyordu.
"Annecim ben işe geç kalıyorum, dedene kahvaltıyı bugün sen hazırlarsın, olur mu? O inatçının ilaçlarını içtiğinden emin ol. Öptüm seni! Öğlen görüşürüz."
Annecim?
İş?
Dede?
Öptüm?
"Greg siktir git." diye mırıldanıp ışığa alışamayan gözlerimi kapattım ve nedense rahat olan yatakta soluma döndüm. Belli ki, saçma sapan bir şaka yapıyordu. Anne, dede ve buna benzer zart zort kelimeleri sadece Ametist televizyonlarının Dünya kanallarında duyuyordum ve sırf genetik olarak aynı topluluğa denk geldiler diye bağ kurmalarını, yetmezmiş gibi bu bağlara özel isimler vermelerini anlayamıyordum. Greg, bildiğim bir insan dilinde konuşuyordu. İnsanlar, diğer gezegen canlıları arasında kendilerine hayatı zorlaştırmalarıyla öne çıkarlardı. Zaten bir avuç yerde yaşıyorlardı, yine de farklı farklı diller türetmişlerdi. Yani hiç düşünmüyorlar mıydı başka gezegenlerden birinde onları izleyip eğlenen bir Aura'ya zorluk çıkartmamak için tek bir dilde konuşmayı? Çoğunu öğrenmek zorunda kalmıştım. İnsanlara dair şaka yapma çabasına sağlayabileceğim tek katkı, yaptığım gibi onu insan diliyle kovmaktı.
"Kızım, duyamadım?" diyen kadın sesi yaklaştı. Midemde tiksinti tozları dolaştı. Kızım? Böyle sinirimi bozup duracaksa yaklaşması daha iyiydi. En azından kalkıp ona bela olmak için fazla uzağa gitmem gerekmeyecekti ama ilk isteğim, kalkmamaktı. Rahatsız yataklarda uyumayı severdim ve Greg'in şakasının bir başka acımasız detayı, yattığım yatak rahattı. Verdiği huzur, beni huzursuz hissettiriyordu ama yine de kalkmak istemiyordum. Bedenimde de varlığını göz ardı edemeyeceğim kadar hissettim bir kıyafet vardı. Neden rahatsız bir şey giyip öyle uyumuştum ki? Uyuduğum anı hatırlamıyordum. "Mavi?"
Ritmik bir tıklatma sesinin ardından kapı açıldı. Muhtemelen Greg'ti. Gölge ormanlarındaki belirli bitkilerden üretilen bazı iksirler, kısa süreli form değişimine yol açabilirdi. Aptal bir insan kadınına dönüşmüş olmalıydı. O yüzden örtünün altından olabildiğince orta parmağımı göstermeye çalıştım. Nedense enerjik hissetmiyordum ve bu çok değişikti çünkü Auralar, diğer gezegen canlıları gibi güçsüz düşmezdi.
"Hasta mısın?"
İnsan güçsüzlüğü gibi mi?
Daha neler...
"Ama 'Camın açık yatma' demiştim sana. Havalar bozuyor. Yaz bitti artık kı..."
Greg, zırvalamalarına kulak asmadığımı anlasın diye lafını kestim. "Şu Galaksi savaşları dursun artık." diye sızlandım. Şu an tek derdim, bu ışıktı. İnsan gibi davranması, 'kızım' falan tarzı değişik söylemlerde bulunması umurumda değildi ama çevirdiği oyunun ışık kısmı, gerçekten takdire şayan bir kötülüktü. "Yoksa gidip hepsini yok etmem gerekecek."
Adım sesleri hızlandı. Evreni yok etmemden korkmuş gibi bir ses tonuyla "Ateşin mi var senin?" diye sordu. Böyle korkuyorsa, kesin aptal Işıklardan biriydi. Ama Işıklar şaka yapmazdı ki. Proje ödevi olarak yapmaları gerekse bile, kafalarının üstünde 'şaka yapıyorum' yazılı bir tabelayı taşıyan kuşlarla dolaşırlardı. Hem onlardan kurtulduğumu sanıyordum. Karanlık Taraf'a geçerek mezun olduğumda... Mezun olduğumda... Mezun...
Alnımda bir sıcaklık hissettiğimde irkilerek gözlerimi araladım. Alnımdaki şeyi elimle kışkışlayarak doğruldum. O sıra o sıcaklığa daha fazla temas etmiş oldum. Ayaklarım örtüye dolanırken olabildiğince yatakta gerilemeye çalışarak sıcaklığın sahibine baktım. Beyaza yakın soluk sarı ten, ışıltısız mavi gözler, aralarından ışıkların akmadığı açık kumral saçlar, evrendeki vaktinin azaldığını gösteren ten kırışmaları, iyileşmediğinin kanıtı olan kaşının üstündeki yara izi, saçma sapan desenli bir tshirt ve vücuda oturan değişik kumaş bir pantolon, gri olduğunu hissettiğim bir aura...
"Sen insansın!"
Geriye atıldığım gibi düştüğüm yerde acıyla inledim. Acı hoşuma gidebilirdi ama birkaç saniye geçmesine rağmen acı geçmemişti. Pembe bir gitar da tok bir sesle benimle birlikte düşmüştü. Ayaklarıma dolandığı için benimle birlikte yataktan düşen salak örtüyü tekmeleyerek ayak bileklerime ittim ama hâlâ kurtulabildiğim söylenemezdi. Kalçamın yanını ovuştururken yatağın sol tarafında bana şaşkın şaşkın bakan insan tanesine gözlerimi diktim. Dili başka gezegenlere varabilecek kadar uzayabilen yer altı canlılarıyla dövüşmüşlüğüm vardı ama canlı kanlı insan görmek...
Sıkılırsam hayatını izlediğim insanı değiştirebileceğim televizyondan değil,
Gözlerimle...
Yeterlilik testi için Dünya'ya gönderileceksin.
Nefes nefese oturduğum yerde Usta'nın sesi zihnimde yankılanırken kadın insan ellerini aramızda kaldırıp "Tamam, sakin ol kızım. Sadece bir kâbustu." diyerek hareketlendi. Gözlerim onu takip ederken "Geri dur!" diye bağırarak yerden kalkmaya çalıştım. Bir elimle kalçamı tutarken ve ayağıma örtü dolanmışken zordu ve tekrar düştüm. Bu sefer kolumu bir masaya da çarpmıştım. Sinirle karışık acıyla inledim ve tekmeleyip durduğum örtüden sonunda kurtuldum. Masanın köşesinden tutunup yerden kalkmaya çalıştığım sırada masanın üstündeki birkaç şey düşmüştü. Elimi nereye atsam, dağınıktı. Bir elimi kalçamdan çekip aramızda uzattım. "Yerinde dur insan!"
Çatık kaşları altında şaşkın şaşkın bakıyordu ama benden daha şaşkın olamazdı. "Kızım kafayı mı yedin?" dediğinde parmak şıklattım. O insan gözlerini kırpıştıra kırpıştıra baktığı sırada tekrar şıklattım. Sinirle inleyip "Niye değişmiyorsun?" diye sorduğumda insan kadın endişeli bir şekilde "Baba?" diye seslendi. Resmen ne kadar parmak şıklatırsam şıklatayım karşımdaki insan değişmiyordu. Ama televizyonda izlerken hemencecik değişiyordu!
Yüzüm buruşurken midem bulandığı için boğuk bir sesle "Şimdi de baban mı oldum?" diye sordum. Nefes nefeseydim. Ciğerlerim şu an ne kadar işe yaramazdı ki, durduğum yerde bile nefes almakta zorlanabiliyordum? Auralar, normal şartlarda uzay boşluğunda bile yaşamaya devam edebilirdi.
"Ne bu gürültü? Ne oluyor?"
Yerinde durduğuna emin olmak için şüpheli bir şekilde gözlerimi insan kadınına çevirip dursam da içeriden giren insan erkeğine de baktım. Duvara tutunarak insan kadınına yaklaşırken gözleri aramızda geziniyordu ve...
Ölmek üzereydi.
"Neyse bu kanalda biraz daha kalabilirim."
İnsan erkeği, kadına dönüp "Ne oluyor kızım?" diye sordu. O da, ona kızım diyordu. Bu kadın da bu adama 'babam' demişti yani, bana değil. Öyle mi? İnsanların genetik topluluklarına verdikleri isimleri aklımdan yerine oturtmaya çalıştım. Birine kızım diyen onun babası oluyordu o zaman. Ama bu kadın bana 'annecim' de demişti. Ben onun aynı zamanda annesi mi...
Elimle onları gösterip "Asıl burada ne oluyor?" diye çığlık atarak sordum. Ardından sadece erkeği gösterip "Sen de öleceksen öl." diye çıkıştım. Zaten canım sıkkındı. İki insan tanesiyle aynı odadaydım. Ciğerlerim belli ki işe yaramazdı ve soluduğum havayı azaltıyorlardı. Erkek olan ölse, daha az derdim kalırdı ve en azından kötü bir ana şahit olmuş olurdum.
Buruşuk insan erkeği hafifçe gülüp gözlerini aramızda gezdirdi ve "Birkaç ayım daha vardır herhalde." dedi.
İnsan kadın, adama kızar gibi ya da söylenir gibi ya da bıkar gibi – Kahretsin! İnsan yüz ifadeleri konusunda iyi değilim. Sadece acı çeken hallerine odaklandığım için, başka hallerini bilmiyorum -"Tövbe tövbe." dedi. Sorgulayan gözlerle bakarken "İnsan sözlüğümde böyle bir kelimeyi not almamıştım." diye mırıldandım. Çoğu insan dilini bilirdim. Şu anda da belirli bir topluluğun dilini konuşuyorlardı. Dünya haritası üzerinde –ki haritaları bile yanlıştı- bu dilin konuşulduğu tam konumları parmağımın ucuyla gösterebilirdim ama yerin ismi dilimin ucunda bile değildi. İnsanlar evrenin verdiği topraklara sınırlar çekip farklı farklı isimlerle bir araya gelerek hâkimiyet kuruyorlardı. Sonra diğer hâkimiyet alanlarıyla savaş falan yapıyorlardı. Resmen kısa ömürlerinde biraz daha zaman öldürecek oyunlar buluyor gibilerdi.
İnsan kadın, güneş patlamasından muzdarip ve yaşamın kalmadığı bir gezegene yollayabilmek için yasaklı geçitten geçirmek üzere kandırdığım, Işık öğretmenlerinden birinin fark edip kurtardığı, Işık öğrencisi Lina gibi bakıyordu. Korku? Dehşet?
İnsan kadın "Neyi yanlış yaptım acaba?" dedikten sonra başını hafifçe eğip göz pınarlarının arasını ovuşturdu. O sıra gözlerini kapatmıştı. Ovuşturdukça yüzünün buruşmasının azaldığını gördüm. İnsanların iyileşme tuşları falan mı vardı?
"Teyzesiyle hiç tanıştırmayacaktık."
İnsan kadın bir anda elini alnından çekip buruşuk adama baktı. Bağıracak sandım ama birkaç saniye sonra gülmeye başladı. Buruşuk adam da güldü. Gerçekten insanlar evrenin delileriydi. Dikkatlerini çekmek için alkış tutup "Hey, hey!" diye seslendim. "Dünya'dan acil çıkış neresi? Gezegenler arası geçit?"
Gülmeye devam ettiler. Kadın insan kollarını göğsünde birleştirip "Yine de genini değiştiremezdik." dedikten sonra omuz silkerken kaşlarını kaldırıp indirerek buruşuk adama baktı. "Delilik genimizde var."
"Tiyatroya yazdırmak lazım bu kızı. Evde bizimle uğraşacağına, gitsin milleti güldürsün."
"Size diyorum!" diye bağırdım. "Görmüyor musunuz? Sizin gibi insan değilim! Gözleriniz kör mü? Sizin gezegeninizden değilim! Kendi gezegenime dönmek istiyorum, çıkış nerede?"
Gülüşler arttı. "Geçen gün de Osmanlı Sultanı gibi dolaşıyordun saç havlunla. Şimdi uzaylı olmaya mı karar verdin?"
"Uzaylı sizsiniz be!" diye bağırarak onları gösterdim. Yüzümü buruşturarak hallerine baktım. Hoyrat yaşayıp gezegenlerini öldürüp yaşlanarak ölüyorlardı. "Gelişmemiş, farklı gezegen canlılarısınız. Dünya'nızı yok ederdim ama yakında siz yaparsınız zaten. Ben bir an önce gitmek istiyorum buradan!" dedikten sonra ellerimi iki yana açarak tavana baktım. Basit bir avizeye bakarak "Usta al beni!" diye bağırdım. Usta, bu avizeye dönüşmüş bile olabilirdi ama şovu seven yapısı gereği, bu kadar basit görünmezdi. "Kael! Kötülük yaptığında kiminle elini çakacaksın? Beni burada bırakamazsın!"
Gülüş sesleri eşliğinde bekledim ve bekledim.
Avize Usta'ya dönüşmedi. Kael ortaya çıkmadı ve ben...
Hâlâ Dünya'dayım.
"Hayal gücünü paraya çevirmeliyiz."
Kadın bir türlü inanmazken avizeden medet ummayı bırakarak "Ya siz!" diye çığlık attım. Tekrar onları gösterdim. "Beni anlamıyor musunuz? Hani..." dedikten düşünerek parmak şıklattım. Gözlerim odadaki detaylarda gezindikçe kaşlarım kalkıyordu. Duvarların rengi kırık beyaza yakın ve bazı köşelerde mor yıldız çizimleri, küçük karalamalar ve notlar vardı. Yatağın üzerinde çiçekli bir yatak örtüsü takımı vardı?! Sadece ölüm saçan ya da çoktan ölmüş çiçekleri severdim ama bu çiçekler pembe, mor, mavi renklere sahipti! Mor tonlarda olan pike az evvel benimle yere düşmüştü. Hâlâ ayağımın ucundaydı. Yatağın ucuna atılmış birkaç kıyafet ve siyah bir hırka duruyordu. Düşerken en azından onlara takılmamıştım. Dünya'ya yeni gelmiş olsam da dağınıklık bir süredir buradaymışım gibi hissettiriyordu. Yatak başlığının üstünde duvarda led ışıklar, küçük, garip fotoğraflar ve sahte yapraklar asılmıştı. Duvarlarda posterler vardı. Sanırım müzik gruplarına aitti. Özellikle de yatağın ucunda, pencere tarafındaki duvar köşesinde posterler ve led ışıklı, sahte yapraklı fotoğraflar toplanmıştı. Şimdi sağımda ve ardımda kaldıkları için dönerek bakmam gerekiyordu. Alt alta yapıştırılmış üç posterin yanında duvara monte tahta bir köşe rafı vardı. Raflarda kitaplar, küçük saksılar, değişik objeler vardı. Posterlerin altında pembe bir gitar vardı, biraz önce benimle birlikte o da devrilmişti. Küçük saksılar ve birkaç sarmaşık solumda kalan pencereyi çevreliyordu. Pencerenin pervazında küçük, mavi bir yastık vardı. Üstünde nedense kahverengi, gri, siyah tüyler vardı. Yaratık ya da hayvan tüyü gibilerdi. Pencerenin yanında beyaz bir boy aynası duvara monte edilmişti. Açım gereği kapı tarafını gösteriyordu. Aynanın etrafına da sarılmış sarı led ışıklar vardı. Çerçeveden aşağı doğru da fotoğraflar sarkıyordu. Aynanın ve pencerenin altından uzanan makyaj masası, her yer gibi dağınıktı. Üzerinde parfümler, saç tokaları, birkaç yüzük, dağılmış not defterleri ve mor kapaklı bir defter duruyordu. Üstünde 'Mavi Tan'ın özel malıdır. Sakın okumayın. Özellikle de sen anne' yazılmıştı. Mavi Tan?
Mavi benim.
Mavi Tan kim?
Ve...
Anne?
Makyaj masasının girintisinde beyaz bir sandalye vardı üstüne kıyafetler atılmıştı. İnsan kadın ve buruşuk adamın ardında kalan duvarda içi taşmak üzereymiş gibi kapakları tam kapanmamış dolap vardı. Ve vanilya kokusu... Bu kokuyu seviyordum. Etrafıma yeterince kötülük yapıp odama mutlu dönersem vanilya kokulu mum yakardım. Oda da öyle kokuyordu ama kötülüğü bu sefer ben yapmamıştım ve gururlanamıyordum! Resmen Usta benden, hatta Kael'den bile kötüydü. Beni bu deliler gezegenine yollamıştı...
"Siz..." derken hâlâ hatırlamaya çalışıyordum. Dikkatimi dağıttığı için odayla ilgilenmeyi bırakıp gözlerimi onlara çevirdim. "Hah!" dedikten sonra el çırptım. "UFO falan diyorsunuz ya? Ben işte öyle, başka gezegenden geldim."
Buruşuk adam "UFO'nu nereye park ettin? Bu sokakta park sorunu var." diye sorduğunda anlamaya başladıkları için rahatladım ama UFO'm olmadığı için tekrar omuzlarım düştü. "Aptallar UFO diye bir şey yok. Onlar bizim uçan oyuncaklarımız. Sizinle oyun oynuyoruz."
Buruşuk adam ciddiyetle başını onaylar şekilde salladı. "O zaman düşünce yoluyla mı ışınlandın?"
Ellerimi havada sallayarak anlatmaya başladım. "Karanlık Taraf'a geçebilseydim, öyle olabilirdi. Gölge öğrencilerinin öyle bir yetkisi yok. Birkaç kere geçitten gizlice geçmişliğim var ama buraya kendi isteğimle gelmedim. Divan Başkanı Usta'yla geçit oluşturdu, beni buraya yolladılar."
Buruşuk adam "Anlıyorum." dedi ve kadın insana dönerek beni gösterdi. "Ona çıkış geçidini gösterelim."
"Hah!" diyerek el çırptım. "Söz, Karanlık Taraf'a geçtiğimde size fazla kötülük yapmayacağım."
Hiç yapmayacağım, diyemem.
Kadın insan buruşuk adama doğru gülerek "Çocukla çocuk oluyorsun." dediğinde hevesle gözlerim aralarında geziniyordu. Kadının ne dediğini anlayamıyordum ama en azından buruşuk adam beni anlamaya başlamıştı. "Hadi!" deyip tekrar el çırptım. "Geçit nerede?"
"Kulaklarını aynı anda iki yana çekip dilini çıkartıp çöktüğün yerde zıplayarak maymun sesi çıkardığında, geçit oluşuyor."
Gözlerimi devirdim. İnsanların geçit oluşturabilmesi bile garipti, o kadar gelişmediklerini sanıyordum ama neyse ki yapabiliyorlardı. "Maymun?" diye sorgulayarak gözlerimi aralarında gezdirdim. Farklı Gezegen Canlıları dersinde, Dünya hayvanlarının neye benzediklerini görmüşlüğüm vardı. Bazıları, Ametist gezegenindeki hayvanlara da benziyordu ama tabii çok daha işe yaramaz haldelerdi. Sadece dış görünüşleri itibariyle benzedikleri küçük noktalar vardı. Dünya özellikle dersini almadığınız sürece üstünkörü anlatılan bir gezegendi. Gelişmiş onca gezegenin arasında Dünya, 'Yok olması beklenen' gezegenler arasındaydı ve Gölge öğrencileri de korkunç gelişmeler olmadıkça Dünya'yla ilgilenmezdi. Bazen Dünya'ya bir meteor yaklaştığında çerezlerle toplanıp heyecanla izlerdik ama henüz yok edecek bir meteor çarpmamıştı. Işık öğrencileri hemen hesaplar, zaten çarpmayacağını söyler ve film izleme tadımızı kaçırırlardı. Resmen filmin sonunu söylüyorlardı! Umarım ben buradayken de meteor çarpmaz. Onca zaman bekleyip maruz kalarak şahit olmak istemem.
Öğrenciler arasında sadece ben Dünya'yla özel olarak ilgileniyordum. İnsanlar ilgimi çekiyordu. Greg'i de alıştırmıştım ama benim kadar ilgilenmiyordu. Yine de ben bile, Dünya'dan bihaber sayılırdım. Maymunun nasıl bir hayvan olduğu bilmiyordum.
"Nasıl bir ses? Bir yapsanıza, öğreneyim."
Buruşuk adam gülerek işaret parmağını bana doğru salladı. "Sinsi oyununu görüyorum ufaklık, ama yemezler. O sesi çıkartmamı sağlayamazsın."
Ufaklık?
Ben mi?
İncelen bir sesle "Anlayamıyorum..." derken çok yorgun hissediyordum. Zaten eski enerjim olmadan uyanmıştım, şimdi daha da yorgun hissediyordum. Göğsümde bir rahatsızlık hissi, omzumda garip bir yük vardı. Yeri delecek kadar ağır hissediyordum.
Kadın insan "Tamam bir yol daha var." dediğinde, buruşuk adam kadını taklit ediyormuş gibi bir sesle "Çocukla çocuk oluyorsun." dedi. Kadın insan gülüp "Eğer çamaşırları bugün sen katlarsan, geçit oluşuyor." dediğinde kaşlarımı kaldırarak baktım. Birkaç saniyenin ardından idrak ettim. "Siz dalga geçiyorsunuz..." dedim ve gözlerim yere doğru daldı. Saçma sapan desenli, renkli ve tüylü bir halıda gözlerimi gezdirdim. İnsanların o kadar geliştiği falan yoktu... Ya da geliştilerse bile belli ki bu insan taneleri o kadar yetkili değildi...
Gözlerimi onlara çevirdim ve dehşetten kısılmış sesimi yükseltmeye çalıştım. "Benimle dalga geçtiğiniz için sizi cezalandıracağım ama önce dediğimi yapmak zorundasınız. Benim buradan gitmem lazım. Beni Dünya'da yetkili biriyle tanıştırın."
Kadın insan, "Evdeki en yetkili kişi benim. Ev halkı, bir yaşlı..." diye lafa başladı ama buruşuk adam araya girip "Ve kanser." diye ekledi. Kanser, kelimesine aşinaydım. Kötü anılarda geçen bir kelimeydi. Sanırım insanları öldürebilen 43298251 tane şeyden biriydi. Adamın buruşuk – insanlar 'yaşlı' diyor sanırım- olması da onu ölüme yakın gösteriyordu ama başka ölmek üzere olma sebepleri de vardı belli ki. Kadın ona onaylamaz şekilde baktıktan sonra tekrar bana döndü. "Bir deli ergen ve bir kediden oluştuğu için, tüm yetkiler bende."
Kedi de bir hayvandı sanırım. Eğer öyleyse, minderin üstündeki hayvan tüyleri de ona ait demekti. Burada ben yaşıyorsam, kedi niye sahiplenmişti?
Aklım dağıldığı için sinirle inleyip ana döndüm ve sesimi yükselttim. "Siz yetkisiz, işime yaramayacak insan tanelerisiniz! Beni daha yetkililerle tanıştırın! Usta'yla, Astera'yla iletişim kurmaları lazım! Beni buradan yollamanız gerekiyor, gerçekten sizin Dünya'nızı yok ederim bakın! Anlıyor musunuz?"
İnsan kadını beni ciddiye almayarak gözlerini etrafta gezdiriyordu. "Dün, odamı topladım demiştin?"
"Ne diyorsun ya?" diye çığlık attım. Gözlerini bana çevirdi. İşaret parmağıyla etrafı gösterdi. "Şöyle söyleyeyim, akşama bu oda yine dağınık olursa, yetkilerimi hatırlarsın güzel kızım."
Ne?!
"Size göre uzaylıyım, Dünya'nızı yok etmekle tehdit ediyorum, dışarıda Galaksi savaşları oluyor ve derdin odanın dağınıklığı mı?"
Güldü. "Bir de cam açık yatman."
Sol yanımdan odaya dolan ışık, onların da gözlerini almıyor muydu? Alışkın gibilerdi. Savaş bir süredir sürüyor muydu? Ciddiyeti anlasınlar diye pencereyi göstererek "Bak gezegeninizde galaksi savaşları..." dedikten sonra gözlerim pencerede takılı kaldı. Galaksi savaşları falan olmuyordu. Işığın kaynağı güneşti. Tabii ya... Dünya'nın Güneş'i. Yaklaşık beş milyar Dünya yılı içerisinde gezegenlerini yok edecek olan yıldız. Ametist'in başına böyle bir bela gelse, şimdiden başka gezegene taşınırdık ama bir ay sonra yok olacak bile olsalar insanlar hamburgerini yemeye devam ederdi. Dünya'dan acil bir şekilde çıkmadan önce hamburger mi yesem? Ametist'te aptal Işık aşçılarına defalarca kez televizyonda gördüğüm hamburgerlerden yaptırmıştım ama hiç insanlar gibi zevk tepkileri verememiştim. İnsan hamburgeri farklı olmalı.
Bulunduğumuz yüksekliğe uzanan ağaç dallarının aralarından ve üstünden görünen açık mavi olan gökyüzüne, gökyüzündeki göz alan sarı ışığa kasvetle baktım. Sabah olmalıydı. Ametist'te de sabah ya da gece olmasına göre gökyüzünün rengi açılıp kapanırdı ama Dünya gibi geceleri bir karanlığa gömülmesi mümkün değildi. Dünya, yıldızlara çok uzaktı ve geceleri Dünya'nın Ay'ı aydınlatmak için bir hayli yetersiz kalıyordu ama gündüzleri, Ametist'ten bile aydınlıklardı. Ametist Akademi'sinde Işık öğrencilerinin daha başarılı olduğu bir dönem içerisindeysek ve hava da onların istediği gibi oluyorsa bile, böyle bir gökyüzüne sahip olmuyorduk. Resmen sadece güneş görünüyordu. Başka gezegenler, yıldızlar, seyahat eden uzay araçları ve canlıları... Hiçbir şeyi göremiyorlardı. Evrenden yasaklı gibi burada bir başına, her şeyden habersiz yaşıyorlardı ve Güneş tek başına ışığını konuşturuyordu. Bir de beyaz, havada asılı kalan gözle görülebilir kütleler vardı. Onlar da 'bulut' diyordu ama bizim renkli bulutlarımızdan farklıydı. Onlar bulutlara ulaşamıyor, elle tutamıyor, üstünde yatamıyor ya da üst kuramıyorlardı.
"Annecim işe geç kaldım," dediğinde düşüncelere boğulduğum için odaksız olan gözlerim ona döndü. "Zaten burası koca şehir. Gölyazı'na benzemiyor. Nasıl alışacağız buraya, hiç bilmiyorum. İşe kaç tane araç değiştirip gideceğim. Ara bu şakalarını teyzene yap. Onun gülmeye vakti var, ben kovulmak istemiyorum. Murat Bey'e de mahcup olamam."
Buruşuk adam, "Tamam kahvaltıyı ben hazırlarım," dediğinde gözlerim ona döndü. Hafifçe gülüp elini havada sallayarak "Kaçmak için oyun yapma. Ama Mantı'nın kumuna dokunmam. O sende." dedi.
"Mantı, insan yemeği değil miydi?"
Bacağıma tüylü bir şey değdiğinde ellerimi o yöne çevirerek geriledim. Başım rafa çarparken saldırgan canlıyı gücümle acı içerisinde kıvrandırmayı amaçladım ama tüylü, dört ayaklı, kuyruklu bir hayvan büyük gözlerini yavaşça kırpa kırpa bana baktı. Acı çekiyor gibi görünmüyordu. Aksine, benim başım acıyordu. Ve sanırım, bu kediydi.
"Kedisine yemek ismi veren de bir sensin, bir de teyzen zaten."
Gözlerim ellerime doğru indi. İşe yaramayan, acı oluşturamayan ellerime... Beyaza yakın soluk sarı teni kendimde de gördüğümde korku ve dehşet arasında, boğuk bir çığlık attım. Damarlarımdan ışık akmıyordu... Ellerim hızla yanaklarıma giderken gözlerim insanlara döndü. "Nasıl görünüyorum?"
Dünya'ya gidecek ve onlar gibi bir insan olacaksın.
İnsan kadın arkasındaki şifonyere yaslanıp hafifçe omuz silkti. "Ergen, deli ama güzel kızım gibi?"
"İnsan gibi mi?" diye çığlık attım. "Duygusal parazit olan hani? Bir yumrukla falan ölebilenlerden? Durduk yere hasta olanlardan? Gittikçe böyle..." dedikten sonra buruşuk adamı gösterdim. "Buruşanlardan?"
Adam "Moruk, demene alışmıştım da..." dedikten sonra güldü. "Buruşuk, yeni oldu."
Bir yıl boyunca bir insan olarak yaşayacaksın.
Usta'nın sesi kulaklarımda uğuldarken insan kadın tekrar güldü. Elini havada öylesine sallayıp yorgun ama yine de keyifli görünen gözlerini benden alarak kapıya yöneldi. O sıra yanından geçtiği buruşuk adamın omzunu sıvazladı. "Baba bu manyağı seninle bırakıyorum. İlk günden kovulmadan işe gideyim."
Buruşuk adam da uzaklaşana kadar kadının kolunu sıvazladı ve gözlerini bana çevirdi. "Git kızım git. On yedi yaşında ergen bir torunla baş edebilirim bence," dedi. "Kanserden beter değil ya." dedikten sonra emin olamamış gibi gözlerini kısarak bana baktı. "Yani neredeyse."
Kadın o sıra kapıya varmıştı. Çıkmadan duraksamış ve bize dönmüştü. Buruşuk adama sanırım üzgün baktı. Ya da karnına darbe almış gibi? Belki de, tuvaleti gelmiş gibi? Bilmiyorum... "Kanser, kelimesini yasaklamıştık hani baba?" dedi. Buruşuk adam gülümseyerek susunca kadın gözlerini bana çevirdi ve el salladı. Öpücük de attığında kaşlarım iyice çatılırken yüzüm iyice buruştu. "Öğlen bekliyorum seni. Yeni işinin ilk gününde ziyaret edeceğim, demiştin ya." dedi ve nedense tekrar gülerek beni gösterdi. Yüzüm komikmiş gibi gülüyordu. "Kızım çık artık şu rolden. Tamam, doktor, avukat olma. Git oyuncu ol. Yeter ki liseyi bırakıp hapse falan düşme. Senden başka beklentim yok. Ayrıca," dedikten sonra işaret parmağını salladı. "Şakayla da olsa 'aptallar' dediğin için cezalısın. Bir hafta Mantı'nın kumunu sen temizleyeceksin. Odanı da topla. Kilerdeki kolilerini hâlâ bitirememişsin. Taşınalı neredeyse bir hafta oluyor, hâlâ yerleşemedin."
Bir lise öğrencisi olacaksın.
Buruşuk adam araya girip "Yoksa akşamki o arkadaş etkinliğine gidemez, değil mi?" deyip bana kaş göz yaptığında anlayamayarak baktım. İnsan kadın hafifçe sırıtıp "Gençler 'parti' diyor baba." dedi. "Yaza veda partisi mi, demiştin?" diyerek gözlerini bana çevirdi. Kapının yanındaki duvara monte askıdaki bir çantadan ucu çıkmış bir kâğıdı aldı ve katlarını açıp baktı. Sanırım yazılanı okudu. "İstanbul Liseler Arası Yaza Veda Partisi."
Sadece baktım. Aklımdan gezegenini yok etmek geçiyordu, Dünya'yı ayrı Güneş'i ayrı patlatmayı düşünüyordum. Beş milyarcık daha yaşamayı hak etmiyorlardı ama sadece baktım. Yaza değil, Dünya'ya veda partisine gitmek istiyordum. Yaz, mevsimdi. Ametist'te mevsimler olmazdı ama Dünya gibi bazı gezegenlerde vardı. Havanın sıcaklığı değişiyordu falan filan. Mint gelse şimdi bir ton şey anlatabilirdi ama ben Dünya'nın teorik bilgileriyle hiçbir zaman ilgilenmemiştim. Ametist'te de bazı hava durumları vardı ama mevsimlik bir düzeni yoktu. Kâğıdı tekrar katlayıp çantaya koydu. "Zor izin aldın. Niye böyle hevessiz bakıyorsun?"
"Sadece camdan atlamaya hevesliyim." diye mırıldandım. İnsan taneleri camdan atlasa, ölecek olmalıydı. Şu yataktan düştüğümde ölmediğime şaşırıyorum. Belki de insan kadar güçsüz değilim, bilmiyorum. Hiçbir şey, bilmiyorum!
Duyamadı ya da anlayamadı. Kaşlarını kaldırdı ama sonra vazgeçip başını salladı. "Neyse. İstanbul'da arkadaş bulup kaynaşman için iyi bir fırsat. Senin okulundan da birileri gelir illaki. O yüzden gitmene bir şey demiyorum ama kuralların üstünden öğlen tekrar geçeriz."
"O zamana kadar kendimi ya da Dünya'yı öldürürüm." diye mırıldanırken ağlamak istiyordum. İnsanlar ve Beyaz Auralar öyle yapıyordu. Neden öyle yapmak istediklerini anlayabiliyordum ama nasıl yaptıklarını anlayamıyordum. Gözlerimin kanaması bile daha muhtemel.
"Ağzının içine içine konuşma kızım."
Sadece bakmaya devam ettiğimde yüzüm her nasılsa tekrar güldü. Yatağın yanında bir yeri gösterdi. "Şu neyse, onu da yerden al. Takılıp düşeceksin." dedikten sonra etrafa baktı. "Gerçi, bu odada düşmek için çok sebep var."
Tüylü şey ayağıma tekrar sürtündüğünde irkilerek sola doğru geçtim. İnsan tanelerinden uzak durmak istiyordum ama bu tüylü saldırganın neler yapabildiğinden emin değildim. Israrla belaya yaklaşarak tekrar ayağıma dolandı. Ayağımı uzaklaştırmaya çalıştığımda, diğer ayağıma dolandı ve neredeyse düşecekken masadan tutundum. O sıra yatağın ucuyla duvar arasından çıkmıştım. "Şu makarnayı alın be üstümden!"
Eğer bir insansam, birkaç dakika nefesimi tutsam bile ölebilirdim. Usta'nın o kadar da acımasız olmadığını düşünüyordum. Beni insanlar kadar vasıfsız bir hale getirmiş olamazdı. Olamazdı. Değil mi? Ama Aura gibi hissetmediğim de şüphesizdi. İnsan elim, tenim falan vardı. Kim bilir neye benziyordum ama kesinlikle Aura'ya benzemiyordum. Bu saldırgan tüylü, beni öldürebilirdi. Patilerinden çıkan bıçaklar olduğunu hatırlıyorum. Dünya'nın sadece İnsanlarıyla ilgilendiğim için dersin o kısmına pek dikkat kesilmemiştim ama kesinlikle patilerinden bir şeyler çıkıyordu ve saldırabiliyorlardı. Bundan eminim.
İnsan kadın gülerek "Mantı." diye düzeltti ve kapıya doğru uzaklaşmaya başladı. Buruşuk adam da, "Seni geçireyim kızım." dedi ve kapıya yöneldi. Kapıdan çıkarken "Madem ben hazırlıyorum, kahvaltıda gevrek var." dedi.
Artık görülmeyecek kadar uzaklaşmış olan insan kadın "Yumurta!" diye seslendi. "Yumurta yapıp yiyin! İlaçlarını içmeyi de unutma baba!"
Onların sesleri duyulmaz bir hal alırken muhtemelen dehşet fışkıran gözlerim etrafta yavaşça gezindi. Makarna'yla tekrar göz göze geldim. Yatağa zıplamıştı. Zıplama yetenekleri de vardı, başıma zıplayabilir ve bıçaklarını öyle kullanabilirdi. O yüzden temkinle uzak dursam da ona ihtiyacım vardı. "Ne oluyor burada?" diye fısıldayarak sordum. Öylece bakmaya devam ettiğinde "Cevap versene." dedim. Belli ki gezegenin insanları aptaldı, öyleyse ben de hayvanlarından medet umardım. Geçidin yerini biliyor olabilirdi.
Garip bir ses çıkardığında kaşlarımı kaldırarak eğildim ve mavi gözlerine yakından baktım. Bıçaklarını kullanacaksa bile, beni insan olmaktan daha kötü bir hale getiremezdi herhalde. O da burnunu yüzüme doğru uzatarak koklamaya çalıştığında, garipseyerek doğruldum ve yüzümü iki omzuma çevirip hafifçe kendimi kokladım. Oda yüzünden vanilya kokuyordum, kedi niye garip bir tepki vermişti?
"Dünya'nın hayvanları da mı bozuk ya?" diye söylenirken yerimde duramadım. Eski odama nispeten küçücük kalan odada volta atmaya başladım. Buruşuk adam, "Yumurta yapıyorum!" diye seslendiğinde sinirle inleyip kapıya koştum ve sert bir şekilde kapattım. Anahtar yere düştüğünde anahtarı yerden alıp onu da bir köşeye sinirle fırlattım. Duvardaki rafa çarpıp birkaç fotoğrafı düşürdü. Yere düşen fotoğraflara doğru yaklaştım. Yerinde bir türlü duramayan saldırgan tüylü pencere pervazındaki minderin üstüne geçtiği için ben de yatak ucuna gidebildim. Yorgun bedenimi fazla zorlamak istemiyordum, Dünya'dan kaçarken enerjiye ihtiyacım olacaktı ama eğilerek birkaç fotoğrafı aldım. Doğrulurken gözlerim fotoğrafta gezindi. Fotoğraf hareketsizdi, Ametist'te o anı tekrar izleyebilirdin fotoğraf sayesinde ama şu an baktığım resim, ölmüş bir anıyı gösteriyordu. Endişem git gide yükselirken telaşla fotoğraflarda gezindi gözlerim. İnsan ciğerleri gibi kalbi de güçsüz olmalıydı ki şu an göğsümü delmek üzereymiş gibi çarpıyor, kulaklarımı uğuldatıyordu. Yatağa otururken fotoğraflara bakmak, eziyetleri çoğunlukla tercihen yaşadığım hayatımdaki, en büyük eziyetti ve bu sefer tercihim falan değildi. Kalkıp durarak diğer fotoğraflara uzanıp mandalından çıkarttım, oturup elimde topladıklarıma tekrar tekrar baktım ve her birinde aynı korkunç detaylarla karşılaştım.
İnsanlarla!
İnsan kadın ve buruşuk adam arka planı bazen farklı, bazen aynı yerlerde poz vermişlerdi. Fotoğraflarda bazen ölüme daha uzak halleriyle karşılaşıyordum. Daha genç halleri? Bazı fotoğraflarda yüzü tam görünmeyen, yine kumral saçlara sahip, insan kadının yaşlarında biri daha vardı. O 'teyze' dedikleri miydi? Bazılarında buruşuk adam yoktu, bazılarında insan kadın da yoktu ama her birinde, insan kadına benzeyen, onun ölüme çok daha az yakın olan hali bir insan daha vardı. Onun gibi açık kumral ışıkların akmadığı insan saçlara, mavi, ışıltısız insan gözlere, beyaza yakın soluk sarı tene sahipti. Kumral saçlarının aralarında ve uçlarında mavi, mor, pembe renkler de vardı. Değişik giyiniyordu ve belli ki takı takmayı çok seviyordu. Genel olarak fotoğraflarda bol, beli düşük, değişik kemerli yırtık pantolonlar ya da yine değişik etekler, şortlar ince göbeğini bazen gösteren, bazen de örten resimli, yazılı üstler giyiyordu. Bazı düz tshirtlerin içine, dantelli uzun üstler de giymişti, detayları sadece kol kısımlarında görünebiliyordu. Etek giydiğinde çoğunlukla değişik, file gibi siyah çoraplar da giymişti. Fotoğraflardaki kolyeler çeşitleniyordu ama her fotoğrafta olan ortak bir yıldız kolyesi de vardı. Tam bela yaratmaya meyilli insan ergenlerine benziyordu. Öyle insan ergenlerini seviyordum, bu kızla tanışmak işimi kolaylaştırabilirdi...
"Siktir..." diye fısıldadım. Fotoğrafları yere bıraktım ve başımı kaldırıp pencerenin yanındaki aynaya doğru irileşmiş gözlerle baktım. Birkaç saniye donakalışın ardından telaşla yerden kalkarken "Siktir, siktir, siktir..." deyip duruyordum. Daha karşısına geçmeden de kendimi görmeye başlamıştım ama tam da aynanın karşısına geçip de kendimi tamamen gördüğümde aralık dudaklarımdan dişlerimi sayabilirdim.
İnsan dişlerimi...
O kız bendim!
Ellerim yanaklarıma giderken "Gerçekten insanım..." dedim. Şimdi gözlerimle...
İnsan gözlerimle görmek inanmamı kolaylaştırıyordu.
İrileşmiş gözlerim fıldır fıldır üstümde geziniyordu. Neredeyse ruhani halime yaklaşacak kadar beyaz tenliydim. Mavi, yeşil arasında bir renkte görünen damarlarım belirgindi ama içinden ışıklar akmıyordu. İnsan kanı mı akıyordu?
Üstümde bol, geniş yakası dolayısıyla şimdi omzumun sol tarafından hafif düşen, koyu antrasit-siyah renkli bir tişört vardı. Göğüs kısmında silik mor tonlarda bir desen bulunuyordu. Bir süredir kullanılıyormuş gibi eski olduğundan desen silinmiş olmalıydı. Boynumda fotoğraflarda da hep gördüğüm yıldız kolyesi vardı. Elim yıldız kolyesine giderken Usta'nın 'Sana bir kolye vereceğiz ve o kolyeyi kullanarak bizden tek bir dilek dileyebilirsin. Dileği dilemeden önce iyi düşünerek karar ver, geri dönüşü olmayacak.' deyişini hatırladım. O kolye bu kolye olabilir mi? Hemen kolyenin ucunu sıkıca tutarak 'Beni dünyadan geri al!' dedim. Bir süre bekledim. Işıklar, hava değişsin, Dünya'nın sesi sussun ve Usta beni alıp götürsün diye bekledim ama Dünya'nın gürültülü sesini kısık bir şekilde duyuran camdan sadece Güneş'in ışığı giriyordu ve odada hiçbir şey değişmemişti. En önemlisi, ben hâlâ bu odadaydım.
Sesimi yükseltip tekrar "Beni bu parazitlerin arasından al!" dedim. "Tek dileğim bu! Başka hiçbir şey istemiyorum!"
Sessizlik.
'Seni hemen geri getirmemiz hariç' demişti. İlk dileğimin bu olacağını tahmin etmişti tabii. "Göt!" diye yükseldim ve Ametist televizyonunun tekinde halimi izliyorsa diye orta parmağımı havaya doğru gösterdim. Usta çoğu şeyi bilirdi ama bilmiyorsa diye, "Anlamını Greg'e sor." diye söylendiğim gibi havada başka bir yöne doğru elimi çevirip "Greg sana da." diyerek orta parmağımı salladım. Ben olsam, televizyonun başından ayrılmadan halimi izler, yiyecek içecekleri durmadan getirsin, elimi hiç boş bırakmasın diye de Gölge'nin tekini tehdit ederdim. Onlar da izliyor olmalıydı.
Çığlıkla sinirle inlemek arasında bir ses çıkartırken gözlerimi aynaya çevirdim. Ellerim tekrar yanaklarıma yaslandı. Vücut sıcaklığımı hissetmek çok garipti. Saçlarımı yolmak istiyordum. Bu insan bedenini hor kullanmaya başlasam gelip beni almazlar mıydı? Bu insan bedeni kime aitti ki? Evet, ruhani formuma çok benziyordu. Üstümden ışıklar eksilmiş ve ruhum insan bedenine tıkılmış gibiydi. İnsan olsam, nasıl görüneceksem öyle görünüyordum ama... Evde başka insanlar da vardı. Birileri onlarla genetik olarak aynı topluluktaymışım gibi davranıyordu. Onlar da mı işin içindeydi? Usta onları da mı görevlendirmişti? Ama her şeyden habersiz, beyin hücrelerini pek de kullanmayan kişilere benziyorlardı. Eğer habersizlerse ve bunca fotoğraf gerçekse, bu beden on yedi yaşına gelene dek yaşadıysa, şimdi sahibi neredeydi? Ben, bir insanın yerine mi geçmiştim? Bana bu kadar benzeyen bir insanın? İsmi bile Mavi'ydi! Ya da... Bu, yeterlilik testim için oluşturdukları alternatif bir yaşam mıydı?
"Siktir... Hiçbir şey bilmiyorum..."
Sesli mırıldandığımı fark ederken gözlerim hâlâ yansımamda geziniyordu. Bol tshirtün altında siyah, gri ve mor tonlarının karıştığı kareli pijama şortu vardı. Tshirt uzun olduğu için kısa şortun ancak bir kısmı görünüyordu. Şortun uç kısmında ince siyah dantel detayları vardı. Saçlarım dağınıktı. Mavi, mor, pembe tutamlar kumral kısımlarla birbirine karışmıştı. Bazı renkli tutamlar yüzüme düşmüştü. Dehşet içeren bakışlarımı gölgeliyordu. Soluk insan tenine sahiptim. Hafif çillerim bile vardı! Auraların çilleri olmazdı, tenimiz de insan teninden bir hayli uzaktı. İnsanlara kıyasla bedene sahip olmaktan çok ruhun yansıması gibiydik. Tenlerimiz de pürüzsüz olurdu ama şimdi bu insan bedeninin burnunda ve yanaklarında hafifçe yerleşmiş olan silik çilleri görebiliyordum.
"Yumurtalar hazır!"
Gözlerimi sımsıkı kapatıp tekrar sinirle inledim ve ellerim saçlarıma giderken istemsizce kendi saçlarımı yolmaya başladım. Canım acıdığında hafifçe inleyerek gözlerimi araladım ve yüzümü buruşturarak aynaya baktım. Hemencecik yüzüm kızarmıştı. Ben rahatsızlık hissi zevk veriyor diye ara ara dikenli yataklarda yatardım ama şu an, bir tutam saçımı çekiştirmek bile canımı yakıyordu!
İnsan bedenimi hor kullanma fikrinden hızlıca vazgeçerken kolyeyi nasıl kullanabileceğime dair kafa yormaya başladım. Bir şekilde işin hilesini bulabileceğimi düşünüyordum. Beni direkt Dünya'dan almalarını istemem yasaktı ama belki de başka bir gezegene gitmeyi dileyebilirdim. Geçit olma ihtimali daha yüksek olan bir gezegene?
Denedim ve olmadı.
Belki de Kael'in yanıma gelmesini dileyebilirdim?
Denedim ve olmadı.
Belki de Greg'in de benimle birlikte bu eziyeti çekmesini dileyebilirdim?
Denedim ve olmadı. Havaya doğru tekrar orta parmağımı gösterdim.
Peki, Mint? Eğer listeyi tamamlamak zorunda kalırsam o aptal iyi bana yardımcı olabilirdi.
Tekrar olmadı!
Peki, gökyüzüne doğru silinmeyi dilesem? Dünya'da yaşamak yerine varlığımın silinmesini tercih ederim.
Yine olmadı. Yine olmadı!
Sinirle inleyerek ellerimi saçlarıma götürdüm ama acıyı hatırlayarak vazgeçtim. Saçlarımı yavaşça omuzlarıma bıraktım ve dudağımı büzerek yatağa oturdum. Ellerim yanaklarıma giderken buruşuk adam "Yumurtalar soğuyor!" diye seslendi ve ben de "Benimle iletişim kurma insan!" diye bağırdım. Yumurta neyin nesiyse yemek falan istemiyordum. Hamburger varsa, çağırabilirdi. Acaba bu evi patlatmakla başlayıp Dünya'da kaos çıkartsam beni almak zorunda kalırlar mıydı? Yoksa listeyi tamamlayamadığım için sonsuza kadar Dünya'da mı kalırdım?
Çaresizce odada gezinen gözlerim pencerede duraksadı. Yavaşça ayağa kalktım ama Dünya'yı görmeye hazır hissedemeyerek hızla ardıma döndüm. Şu küçücük oda bile beni yeterince dehşete düşürmüştü, henüz Dünya'nın bir kısmını daha görmeye hazır değildim. O sıra, yatağın yanındaki mavi parşömen kılıfını görünce hızla atıldım. Bu insan kadının 'yerden al' dediği şey olmalıydı. Yani benim yapılacaklar listem! Beceriksiz insan bedenim yüzünden –asla benimle ilgisi yok- yere düşsem de kılıfa ulaştım. Yerde bağdaş kurarak otururken hızlıca parşömeni kılıfından çıkardım ve mavi parşömeni açarken parıltılı yazılar oluşarak listeyi sergiledi. Bazı maddeleri ikinci kere okuyuşum olsa da birkaçında tekrar çığlık attım.
Eğer izliyorsa diye, "Kael umarım benim için Dünya'yı yok edersin..." dedim. Omuzlarım düşmüş, başım eğilmiş, kâğıdı tutan ellerim bağdaş kurduğum bacaklarıma yaslanmıştı. Yere yığılmak üzereymiş gibi hissediyordum. Bunca his neyin nesiydi? İnsanlar bu kadar karmaşayla nasıl yaşıyordu? Belki de bu yüzden delirmişlerdi. İnsan bedeninde olmasam bu kadar yorgun hissetmezdim. Aura'yken hislerimi bu kadar yaşamıyordum ama Ametist gezegeninde şu ana benzer bir kötü an yaşamamıştım zaten. Belki de yaşasaydım, orada da bu kadar kötü hissederdim. "Tabii, önce beni içinden çıkar..."
İlk maddeye tekrar baktım ve içim önceki seferler gibi ürperdi.
En az bir arkadaş edin.
İnsan kadının 'Bu şehirde de arkadaş bulup kaynaşman için iyi bir fırsat.' dediği anı hatırladığımda parşömeni yere bırakıp hızla kapının yanındaki askıya gittim ve çantayı koparır gibi askıdan çektim. Hızla ters çevirip içinde ne varsa döktüm. İçinden kâğıt çöpleri, kalem, ruj benzeri şeyler dökülünce dağınıklığa gözlerimi devirdim. Mavi Tan gerçekten ben olmalıyım.
Kâğıdı alıp katlarından açarak yatağa yöneldim. Saçma sapan renkli fotoğraflar ve bir sürü yazı vardı. Mavi, yazdığını gördüğümde anlamaya çalışarak kaşlarımı kaldırdım. 'Mavi' isimli müzik grubunun da sahnede rol alacağı yazılmıştı. Resmen ismimi çalmışlar!
İstanbul, yazısını görünce hızla gözlerimi devamında gezdirdim. Sokak, cadde isimleri vardı. Adres olmalıydı. Bugünüm, yeterlilik testi için Usta'nın yazıp çizdiği bir kurguysa belli ki bu partiye gitmemi istiyordu.
Arkadaş bulmak için.
Hafifçe güldüm. Tabii ki de Usta'nın istediği gibi oraya gideceğim.
Çenem sinirle gerildiğinde gülüşüm de durdu.
Ama arkadaş bulmak için, değil.
Dünya'yı birbirine katmak için.
Ametist'te yapmaya alışkın olduğum kötü kız kahkahalarını atmaya başladım. Madem Dünya uzaylıların yeşil kafalı, UFO'yla dolaşan çirkin çok bacaklı formlar olduğunu düşünüyor, onlara gerçeği anlatmanın vakti geldi. Evreni tanıma seviyesine gelmemiş İnsanları birbirine katmaya başladığımda, Usta ve Astera beni buradan almak zorunda kalacak. Yeterlilik testi için listeye falan ihtiyacım yok. Ne kadar kötü olduğumu kanıtlayabileceğim bin bir çeşit yol var.
Kuru boğazım yüzünden kahkahalarım öksürüklere dönüşmeye başladı. Güçsüz insan bedeni!
Öksürüklerimin arasında, "İnsanlardan nefret ediyorum." demeye çalışarak odada su aradım. İzlediğim anılarda, öksüren insanlara su veriyorlardı. Dünya zaten çoğunlukla sudan oluşuyordu ama onu bile bitirmek üzerelerdi! Biz Auralar, besinleri daha da güçlenmek ve zevk için tüketirdik ama tüketmezsek ölecek halimiz yoktu. İnsanlar resmen karınlarında bir yerde olan mide organlarına bir süre besin gitmezse bile ölüyorlardı?!
Yatağın yanındaki komodinde bulduğum su şişesini açıp son yudumuna kadar içerken gözlerim temkinli bir şekilde penceredeki tüylü saldırgandaydı. Hareket ettikçe gözleri üstüme dönüyor ve beni nasıl öldürebileceğini planlar gibi dikkatlice izliyordu. Bu tüylü şeye de dikkat etmem gerekiyor.
Su şişesini zaten dağınık olan odada bir köşeye attım. O insan kadın akşam odayı toplu görmek istemişti ama akşama kadar bu gezegenden gideceğim için sorun yoktu. Kaldı ki gidemesem bile en fazla ne yapabilir ki? Gerçi, insanlar da yeterince acımasız olabiliyor... Yine de güçsüz et yığınından ibaretler. Öyle ki, kendi güçleri yetersiz olduğundan silah benzeri saldırma aletleri üretiyorlar. Dünya'dan gitmeden bir silah görsem, güzel olabilir. Yakından görmek istediğim bir kişisel eşya. Belki anı olarak yanımda bir tane götürüp onunla Greg'i yaralayabilirim. Çok geçmeden iyileşebilir ama yaşadığı ilk acı, zahmete değer. İnsanlar güçsüz olsa da... Sanırım ben de artık güçsüzüm. O tüylü şey ayağıma değdiğinde saldırıya karşı kendimi savunmak isteyerek gücümü yönlendirmiştim ama...
Hiçbir şey olmamıştı.
Güçlerimi kullanmayı tekrar öğrenmem gerekiyor.
Tabi...
Bir yıl boyunca gitmedilerse...
Tüylü saldırgana dikkat ederek masaya yaklaştım ve 'günlük' olduğunu düşündüğüm mor defteri aldım. Belki fotoğraflardaki Mavi Tan'ın yazdığı şeyleri okuyabilirsem, önemli bilgiler edinebilirdim. Defteri hevesle açtım ve ilk sayfadaki, gerçekten benim yazıma benzeyen yazıyı okudum.
Eski günlüğüm bittiği için bu yeni defterim ve her sayfayı doldurmak için sabırsızım!
"Siktir git Mavi Tan!" dedikten sonra kendime de orta parmak gösterdim. Bugünden önce, Dünya'da bir varlığım var mıydı, Mavi Tan diye biri vardı da onun yerine mi geçmiştim, hiçbir şey bilmiyordum ama yine de gerçekten,
Siktir git Mavi Tan!
Defteri yırtıp atmak istesem de, günlük tutmayı sevdiğim için zarar vermemeye karar verdim. Bu Dünya'da günü tamamlayacağım yok ama en azından şu an bir şeyleri yazabilir, planlar yapabilirim. Gözlerim alışkanlıkla Günlük Baykuşlarımı arayarak etrafta gezindi ama sadece tüylü saldırgan Makarna vardı. Ya da Mantı mı? Her ne ise.
"Günlük yazabiliyor musun?" diye sordum. 'Miyav' benzeri garip bir ses çıkarttı. Konuşmak istemiyor olmalıydı. Gözlerimi devirdiğim sırada buruşuk adam, "Mavi, ufaklık hadi!" diye seslendi. "Çikolatalı ekmek de yaptım!"
Bana tekrar,
Tekrar,
Ufaklık, diyor!
"Beslenmek falan istemiyorum! İnsan yemeklerini sen ye insan!" diye bağırdım. Hemen ardından karnımdan bir gurultu çıktığında şaşırarak gözlerimi karnıma çevirdim. Sanki midem eğilip bükülüyordu. Defteri tutan ellerim de titriyordu ve uyandığımdan beridir güçsüz hissediyordum.
Evren yaratılmış her şeyi kahretsin ki ölmemek için yemek yemem gerekiyor!
"İnsan yemeklerinden bana da bırak insan!" diye tekrar seslendim. "Günlüğümü yazıp geliyorum," dedikten sonra yüzümü buruşturdum ve "Asla okumamanız gereken şeyi!" diye ekledim. Gerçi, kendi ağzımla anlatıyordum, hiçbir şeyi ciddiye almıyorlardı. Burada yazdığım şeyleri de ciddiye almazlardı ama özelimi paylaşmayı sevmiyordum. Gün içerisinde işime yarayabilirlerdi, henüz kimseyi yok etmek istemiyordum.
Gülüş sesini duydum. Bir şeyler de söyledi ama yüksek sesli konuşmamıştı, duymadım. Çok da umursamadım. Geçit yerini söylemediği sürece ne dese önemsizdi. Sandalyeyi çektiğimde üstüne atılmış birkaç kıyafet yere düştü. Ayağımla tekmeleyip kendime yol açarak sandalyeye oturdum. Masadaki dağınıklıktan mavi tüylü bir kalem buldum. Yazmaya başladığımda insan dilini kullandığımı fark ettim. Bedenim buna alışkın gibi, kas hafızasıyla yazmaya başlamıştım.
Siktir...
Düşüncelerim de insan dilindeydi!
Bugünkü plan:
Dünyadan kaçmak,
Mantı tarafından öldürülmemek.
Panik yapmamak.
Dudağımı büzerken son maddenin üstünü karaladım. Çoktan panik yapmıştım. Yere attığım polaroid fotoğraflardan birini alıp sayfanın sağ üstüne yapıştırdım. Ok çıkarıp 'Bu benmişim' yazdım ve bir süre nasıl göründüğüme baktım. Aynada bakmak yetmemişti. Resmen on yedi yıl Dünya'da yaşamış bir insan gibi görünüyordum ama daha nasıl göründüğüm bile ezberimde değildi.
Aptal günlük,
Bugün hayatımın en kötü günü.
Ve bu, ciddi bir rekabetin olduğu bir kategori. Yine de açık ara, bugün önde!
Bugün...
İnsan oldum.
Gerçekten insan oldum.
Damarlarımda ışık yok. Güçlerim yok. Aura'm yok. Sabah yataktan düşüp canımı acıttım. Ölebilirdim.
Ucuz atlattım.
İnsan bedenindeyken her şey çok tehlikeli.
Ve bir diğer tehlike...
Bir kedi beni tehdit ediyor.
Adı Mantı.
Ya da Makarna.
Ne önemi var? Şu an pencerenin önünde oturmuş beni izliyor. Beni öldürmeyi planladığına eminim. Bu oda benim mi yoksa onun mu, anlayamadım. Patisinden bıçaklarını çıkartırsa diye temkinliyim.
Bana 'kızım' diyen bir kadın var. Onun 'baba' dediği bir buruşuk adam var. O buruşuk adam da o kadına 'kızım' diyor. Bu durumda ben de 'kızım' oluyorum. Kızı oluyorum. Kız oluyorum? Bir şeyler işte. Öğlen yanına gitmemi istedi. Öğlen ne zaman oluyor bilmiyorum ama yanına gitmeyeceğimi biliyorum.
Neyse ki tüm bunlardan kurtulacağım. O aptal listenin tek bir maddesini bile yapmayacağım. Usta belli ki o partiye gitmemi istiyor. Gideceğim ve ortalığı birbirine katacağım. Herkese onların deyişiyle 'uzaylı' olduğumu ve beş milyar yıl sonra yok olacaklarını söyleyeceğim. Tabii her an ben de bu dünyayı yok edebilirim. Galaksi savaşlarından birinde güç silahı Dünya'ya doğru da patlayabilir. Gezegeni yok olmak üzere olan bazı canlılar da Dünya'yı istila edebilir, birkaç öyle topluluğun aklındaki istila gezegenlerinden birinin Dünya olduğunu biliyorum, böyle şeylerin dedikodusu gezegenlerin arasında hızlıca dolaşıyor. E tabii meteor falan çarpabilir ya da direkt onlar bu Dünya'yı yok edebilir ama hiçbiri olmasa bile beş milyar yıl sonra yok olacaklar. Resmen hemencecik geçer o zaman!
Dünya'da görülmedik bir kaos oluşturacağım, bunun için o liseli insan ergenlerini kullanacağım ve beni buradan almak zorunda kalacaklar.
Kötü kız kahkahaları
(Boğazım hâlâ kuru sayılır. Öksürmek istemiyorum ama sen duydun say.)
Tekrar karnım guruldadı.
Ölmeden önce gidip beslenmem lazım.
Gidene kadar ölürsem son sözlerim:
Kediler tüylü ve tehlikeli yaratıklar.
Greg gerizekalının teki.
İnsanlardan nefret ediyorum.
Sevmeye en yakın olduğum şey Kael. Ölürsem benim için kötülük yapıp gökyüzüne doğru orta parmak göstererek yad et.
Şimdilik:
Sanırım Dünya'dan kurtulmayı planlarken yumurtamı yiyeceğim. Umarım tadı güzeldir.
(Gelecekten not: Yedim geldim. Tadı, eziyet gibiydi. Hoşuma gitmeyen bir eziyet. Çikolata ya da ekmeğin tadı güzeldi. Ametist'e giderken ikisinden de yanıma alacağım.)
Şimdi...
Yaza veda değil,
Dünya'ya veda partisi zamanı!
Şey, sadece...
O adrese nasıl gideceğim ki?
**
Düşünceleriniiiiz?
Sizce parti nasıl geçeceeekk?
Ve Mavi, kiminle tanışacaakk? :))
Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruuumm^^ Beğendiyseniz, arkadaşlarınıza önermeyi de unutmayın. Etkileşim, yeni bölümü yazmak için artı motive veriyorrr <3
Yorumlar
Abla bolumu begenmeye calisiyorum ama hata veriyor
Ayni zamanda kaydedilmiyor da hata veriyor
Bayıldııımmm!! Devamını heyecanla bekliyorum.