4/4 · %75

Bölüm 3: Bu Doruk Da Neyin Nesi?

38 dk okuma7.555 kelime7 Ağustos 2026

Selamlarrr ^^

Maalesef tatsız bir süreçten geçtim. Bu sebeple birkaç aydır kitaplarıma bölüm yazıp paylaşamadım. Sonunda oturup bu bölümü yazabilmek öyle iyi hissettirdi ki, anlatamam. Umarım siz de okurken keyif alırsınızz <3

Sonraki bölümler daha erken gelecek, emin olabilirsiniz. Bir hafta, on gün içinde bu kitaba yeni bölüm paylaşmayı düşünüyoruum, instagramdan takip ediyorsanız oradan haber veriyorum: beyzaaozaydin

Eğer kurguyu beğendiyseniz beğenip yorum yapmayı ve arkadaşlarınızla paylaşmayı unutmayın lütfen. Etkileşimler yükselirse bana destek ve moral olur ^^

İyi okumalaarrr

**

“Kimseye güvenme dedecim, tamam mı? Dünya insan suretinde saf kötülük dolu.”

“Ben de bu yüzden seviyorum ya… Muhafız bir Karanlık Taraf gibi.”

Söylediğimden emin olamayınca duraksayıp peşimden bir şeyler zırvalayarak gelen buruşuk adama döndüm. “’Muadil’ miydi o kelime?”

Buruşuk adam da emin olamamış gibi garip bakarak gözlerini kırpıştırdı. Bir yumrukla ölen canlı tanelerine sabrım az olduğu için nefesimi üfledim.

“Karanlık Taraf mı? Kızım bırak artık tiyatroyu, dedene kulak ver. İstanbul’da dışarı ilk tek çıkışın.”

Başımı onaylar şekilde salladım. “Muadil.”

Gözlerim beyaz bir kapıya yapıştırılmış kâğıda döndü. Beceriksiz bir elle çizilmiş titrek ama renkli çizgilerle oluşturulan bir aile resmiydi. Mavi Tan’ın odasındaki fotoğraflara benziyordu. Resmin her yerinden kalpler ve yıldızlar fışkırıyordu. Daha küçük bir kâğıda ismi Mantı ya da Makarna olan kedinin resmi de çizilmiş, resme ekler gibi yapıştırılmıştı. “Kötü bir muadil…” diye sızlandım. Elbette ki Karanlık Taraf’ta böyle tatsız detaylara yer yok.

“Annen telefonuna yanına nasıl gideceğine dair bir şeyler yazmış. Bulamazsan anneni ara, oldu mı kızım? Öğle molasına bir saat kaldı. Anca gidersin zaten. Burası büyük yer.”

Dünya zaman dilimine pek aşina değilim ve bir saatin ne kadar Astar zamanında geçtiğini falan da bilmiyorum ama neyse ki, UMRUMDA BİLE DEĞİL! Kimsenin öğle molasına falan yetişmeye çalışmıyorum. Tek niyetim, patileri bıçaklı sinsi kediler ya da benzeri varlıklar tarafından alıkoyulmadan o partiye varıp Usta ve Astera’nın beni geri almaya ikna olacakları kadar sorun çıkartmak. Kâğıtta yazana ve buruşuk adamın da söylediğine göre parti akşam. Güneş gördüklerinde sabah oluyorsa, hava karardığında da akşam olmalı. Öğle de ikisinin arasında bir yerdedir. Bu detayları kötü anılarını izlediğim insan hayatlarında da fark ediyor ama pek ilgilenmiyordum.

Parti yerine erkenden gitmemin bir sakıncası yok, belki partinin başlamasına bile gerek kalmadan kendi gezegenime dönebilecek kadar olay çıkartabilirim. Zaten Dünya bir avuç yer. Adresin nerede olduğunu da birini canıyla ya da parasıyla tehdit ederek öğrenebilirim. İnsanların en çok önemsediklerinin bunlar olduğunu biliyorum. Aslında daha çok… Para.

Antrede etrafıma bakınırken farklı renklere boyanmış kapılar arasından hangisinin bu dört duvarlık insan hayatı kötü anısından beni kurtarabileceğini seçmeye çalışıyordum. Eğer şu an resmen, gerçekten, tam anlamıyla, bir insan bedenine sıkıştıysam bunlar da benim ilk insan hayatı kötü anılarım!

Sinirle inlerken hangi taraftan izlediğini bilemeyeceğim Greg’i arar gibi gözlerimi gezdirdim. “İyi seyirler göt Greg!”

“Mavi… Şu ceza almak isteyen kuralsız ve deli torun tiyatronu sürdüreceksen, ben de ceza veren bir dedeyi oynayacağım.”

İnsanların da kendi aralarında dizi, film, tiyatro gibi kurgu canlandırmaları yapmaları çok komik. Bizim de onları izlediğimizi düşününce… Kendi hayatları yeterince berbat değilmiş gibi bir de ‘dram’ içerikli bir kurguyu izledikleri sıra onları izlemek… Hem kurgudaki oyuncu insanlar ağlıyor, hem de izleyen insanlar… Müthiş bir cümbüş! Bazen… İzledikleri bazı kurgu içeriklerinin devamını merak etmediğim söylenemez… Belki Dünya’dan ayrılmadan önce bir televizyon kurcalayabilirim…

Buruşuk adamın da sinirlenmeye başladığı kesin. En azından yüzüme gülüp durmadığında partiye gitmeden önce ona eziyet etmek için oyalanma ihtiyacım azalıyor. Kendisi için mantıklı bir seçim.

Dünya’da kaybedeceğim vakti sadece hamburgerlere ve mümkünse birkaç insan televizyon içeriğine ayırabileceğim için sesimi temizleyip ciddileştim. “Yaşlı buruşuk erkek insan, buradan nasıl çıkacağımı göster.”

Bağırmaya başlayacak sandım ama güldü. Duyguları karmaşık görünüyordu. “Tövbe estağfirullah… Kızım sen de normal ergenler gibi duygularını kapı çarparak, ‘hepinizden nefret ediyorum’ diye sitem ederek yaşasana… Ne bu haller?”

“Hepinizden nefret ediyorum zaten. Oyalama da söyle; İnsan kadına gideceğim, hangi kapıyla dışarı çıkmalıyım?”

Bu işe yaramaz, cılız insan bedeninde olmasam camdan atlayarak çıkmayı seçerdim.

Kollarını göğsünde birleştirip yorulmuş gibi nefeslendi. “Tamam benim bela kızımın daha da bela kızı, oyununa uyum sağlamaya karar verdim. Belli ki bunu gün boyu sürdüreceksin.”

Buruşuk adam bir elini kolundan çözüp solunda kalan kapıyı gösterdi. Hızla kahverengi kapıya yöneldim. Düşüncemi algılayıp kendi kendine açılmayınca sesli komut verdim.

“Açıl.”

Yine açılmadı. Uyandığımdan beridir aksi kapı kullanımına dair bir şey görmediğimi hatırlayıp sinirle inleyerek kapı kulpuna asıldım. “İlkel varlıklar…”

Zorlamama rağmen kapı açılmadı. Buruşuk adamın güldüğünü duyunca öfkeyle ona baktım. Aynalı bir dolaba yaslanmışken güleç bir suratla bana bakıyordu. Ayağımı sinirle yere vurup yumruklarımı sıktım. Ellerim ne güzel acı hissi saçardı, şimdi güçlerimden mahrumdum ve bu sebeple adam gülmeye devam edebiliyordu. Neyse ki özel güçlerimi kullanmadan da insanları üzebilecek, yaralayabilecek çok yol biliyorum. Bir kısmını anılarını izlediğim insanlardan öğrendiğimi utançla kabul ediyorum. Taşıdığım kötülüğe rağmen bana bile ilham verici bir yanları var.

“Dedecim belki de kilitlidir…”

Alaylı sesine gözlerimi devirirken kilide benzer her şeyi elimle kurcalayarak açmaya başladım. “İçeriye bir canavar almışken dışarıya karşı bu kadar niye korunuyorsunuz ki?”

Güldü. “Her şeye rağmen seni ‘canavar’ diye değil, torunum olarak görme gayretindeyim.”

Tam da o sırada çok lazımmış gibi gelip ayağıma sürünen tüylü canavardan birkaç adım kaçınıp uzanarak kilidi açmaya devam ettim. “Şu dört ayaktan bahsediyorum…”

Tüylü tehlikenin gözlerini üstümde tuttuğunu fark edince bir anlığına duraksadım. “Normal şartlarda senin gibilerle dövüşmek için Karanlık Orman’a gidiyorum. Korkak olduğumu sanma sakın ama ben bu işe yaramaz insan bedenindeyken şartlarımız eşit değil.”

Ve sadece dezavantajlı tarafken adaleti hatırlamak, elbette ki kötülerin işiydi. Yani benim!! Ha-ha.

Adalet, kelimesini hiç sesli dile getirip getirmediğimi merak ettiğim sırada tüylü tehlikeye karşı savunmasız kaldığımı fark edip toparlandım. Neyse ki konuşma tenezzülü göstermemeye devam ederek anlamsız bir mırlamayla uzaklaşmaya başladı. O sıra galaksideki yıldızlar kadar kilitlenmiş olan kapıyı sonunda açtım. Zaferle sırıttım. Dar bir alandı. Karşıda bir kahverengi çelik ev kapısı daha vardı. Sağ tarafta yukarı ve aşağı dönen taş merdivenler vardı. Sol tarafta olan kapı da muhtemelen asansördü. Bunun gibi eski görünen birkaç tanesinde kalan insanlara dair anılar izlemiştim ama anının sonu kötü bitmişti. Çalışanlar gelip kurtarmıştı…

“Sonunda özgürlüğe ilk adım!”

Çok yakın bir zaman önce karamsar düşüncelerin zihninize saldırmasını hedefleyen buhar odasına hapsettiğim Işık öğrencisi Porre, sıkılıp bıraktığımda ilk bunu söylemişti.

Resmen…

Acınılacak haldeyim…

“Özgürlüğe ilk adımını çıplak ayakla atmak istemezsin.”

“Oyalama beni.” diyerek kapıdan dışarı çıktım. Asansör kapısına yöneldim. Kapıyı açmaya çalışıp başaramadığımda üfleyerek yandaki tuşa elimi uzattım. Sensörlü falan bile olmadığını anlayınca tuşa bastım ve evrenin en ağır işleyen zaman dilimine maruz kalarak asansörün teşrif etmesini beklemeye başladım.

Buruşuk adam gülerek “Şakayı sürdürmek uğruna her an bir sakıza ya da çöp akıntısına basabilirsin.” diye zırvaladı ve ‘sus’ demek için nefesimi harcamadım.

Beklerken bazı insanların asansörde yaşadığı kötü anıları hatırlayınca yutkunup gözlerimi taş merdivenlere çevirdim. Bazı insanlar da merdivenlerde kötü anılar yaşıyordu… Yuvarlanıp eşya gibi kırılarak alçıyla paketlenebilir ya da… Ölebilirim!

Gözlerim tekrar asansöre döndü. Asansör bozulabilir ya da düşebilir, nefes darlığı yaşayabilir ya da… Yine ölebilirim!

Asansörün geldiğine dair tok bir ses duyulurken çelik kapının cam haznesinde ışık yandı. Kararsızlıkla dudağımı kemirdim. İnsanlar için yaşamak, her an ölmeyi göze almaktı ve…

Daha fazla küfür öğrenmeye ihtiyacım var!

“Herhalde bir asansörle ölmeme de müsaade etmezler…” diye mırıldandım. Buraya test için yollandım ve özüm Aura. İnsan bedeninde ölsem bile Aura’mı kaybetmem ve muhtemelen ya da beni Ametist’e geri alırlar veya tekrar tekrar testi başlatırlar. Tüm bunlar zihnimde de olup bitiyor olabilir. Belki de Astera beni Dünya’ya göndermek yerine zihnimi kurcalayıp beni inandırıyor.

Öyle olmalı…

Hemen şimdi merdiven boşluğundan atlayıp kanıtlayabilir ve hatta Asteraların oyunlarını bozarak işleri kolaylaştırabilirim ama…

Şey…

Şimdilik ilk plandan devam edeyim; Hayatta kal ve Dünya’dan kaç.

Buruşuk adama döndüm. İşaret parmağımı asansörle taş merdivenler arasında gezdirdim. “Sence hangisi daha az riskli? Ne yapmalıyım?”

Makarna ya da Mantı muhtemelen Dünya’daki insanlara bela olmak için kapıdan geçip gidecekken buruşuk adam onu kucakladı. Doğrulurken bunu yapmakta zorlandığına dair birkaç kesik nefes aldı. Hapsolan tüylü tehlikenin bir sonraki hamlesini merak ederek izledim ama… Tek yaptığı buruşuk adamın kolları arasında mırlamaktı.

İnsan Gözlem Defteri’me yazacağım yeni bir not: Buruşuk erkekler, bıçaklı kedilere dair bir kontrol gücüne sahip olabilir. Belki de buruşuk kadınlar da yapabiliyordur. Daha fazla gözleme ihtiyacım var.

“Bence,” Alaylı gibi dursa da cevabına muhtaç olduğumdan beklemeye devam ettim. Gözleri nedense üstümde gezindi. “Öncelikle pijamalarını değiştirmelisin.”

Ben de başımı eğip üstüme baktım. Ametist’te başkalarının gözleri önüne çıktığım her an güzel ve özenli görünmeyi severdim ama insanlar arasında neyle durursam durayım büyük farkla ilgi çekici görüneceğime de eminim. Her ne kadar bir insan bedenine sıkışmış olsam da… Mavi Tan, insan olsam nasıl görüneceksem öyle görünüyor ve hâlâ insanlardan daha iyi olduğuma eminim.

Yine de onları biraz daha ezmek için daha güzel görünmek kötü bir fikir değil.

**

Mavi Tan bensem bile şahsıma küfürler ede ede giyinecek bir şeyler buldum. Dolap öyle karışık ki, birkaç galaksi savaşı bizzat bu dolapta yaşanmış olabilir. Elbette ki, hizmetkârlarım olmasaydı Ametist’teki dolabım da buna benzerdi. Burada bir günden fazla zaman geçirmek zorunda kaldığım an, şu Mantı ya da Makarna’yı, buruşuk adamı ya da insan kadını hizmetkârım yapmak zorunda kalacağım.

Ne giysem güzel görüneceğimi düşünerek elime geçen baskılı koyu renk bir tişört ve bol, kedinin saldırısına uğramışım gibi yırtık olan bir pantolon giydim. O sıra yere düşen hayvanlı bir çift çorabı da ayağıma geçirdim. Partiye dair bilgi kâğıdını ve günlüğümü içine koyduğum çantayı da alarak odadan çıktım.

“Telefonunu unutma.”

Buruşuk adamın elime tutuşturduğu teknolojik cihazı evire çevire baktım. “Bununla neler yapabiliyorum?”

Buruşuk adam hafifçe güldü. “Evimizin teknoloji yetkilisi sensin.”

Ve ben de bir bok bilmiyorum.

İnsanlar Auralara kıyasla ilkel kalsalar da, belli bir tekâmül seviyesindeyken ilkelliği öğrenmek gelişmekten bile zor olabiliyor. Gelişmişliğimizi kişisel ve doğaüstü güçlerimiz süslediğinden, şimdi küçük bir cihaza sığdırılmış, teknolojiden ibaret gelişmeler alıştığımın yanında anlamsız kalıyor. İnsanların telefonları iletişim kurmak için ürettiğini ama artık çoğunlukla zaman öldürmek için kullandıklarını biliyorum. Zaten kısacık ömürleri varken zaman öldürmeyi de ancak insanlar isterdi.

İsterik bir şekilde gülümsedim. Nedense buruşuk adam da gülümsedi. Alaylı değildi artık, daha farklı bir duyguya bürünmüştü. Kahvaltıda deneyimlediğim üzere çikolatalı ekmek yiyormuş gibi hissediyor olabilirdi. Öyle memnun görünüyordu.

“Aklımı sende bırakma, tamam mı kızım? Haber et bana. Dediğim gibi, kötü niyetli insanlara da dikkat et. Hırsızlıklardan çantanı sakın. Biri bir şey uzatırsa falan…”

Sabırla nefes aldım ve araya girdim. “Buruşuk adam, bu andan itibaren Dünya bana dikkat etsin.”

Kötüler de ders almak istiyorlarsa buyursunlar takip etsinler.

Bir an gülümsemeyi sürdürdüğü bir sessizlik oluştu. Sarılmaya falan kalkışır gibi olduğunda, “Aklından bile geçirme.” diye uyararak artık nerede olduğunu öğrendiğim kapıya yöneldim. Buruşuk adam da peşimden geldi. Kapının yanındaki aynalı dolabın kapağını açtığında içinde ayakkabıların olduğunu gördüm. Bir çifti alıp bana doğru uzattı. Dünya’nın zemininde olabilecek tehlikeleri düşünerek ayakkabıyı giydim. Eski bir şeydi ama hiç yoktan iyiydi. Ametist’teki şaşaalı, örümcek ağlı ayakkabılarımı özlüyorum… Işık öğrencilerinin manevi eşyalarını onlarla ezerken Evren ne kadar da güzel bir yerdi…

Kapıyı bir hışımla açtım. Ben çıkarken buruşuk adam “Mantı gitmesin dikkat…” diyerek hızlandı. Hızlı hali bile herhangi bir zekâ gerektiren durumu algılamaya çalışan Greg’ten yavaştı.

Yaşlı adam Dünya’ya saldırmaya meyilli kediyi tekrar kucakladı. Yerinde olsam kediyi bırakır ve cama geçer, Dünya’ya olacakları izlerdim ama o nedense insanları kurtarmayı tercih ediyordu.

“Komşunun köpeğinin kokusuna gidiyor sanırım. Bahçeli evimizde bile bu kadar dışarı çıkmaya çalışmıyordu.”

“Gereksiz sohbet etme.” diyerek tekrar asansörü çağırdım. O sırada sağımda kalan kapının ardından hayvan sesleri geldi. İnsanların anılarında bu sesle çok karşılaşmıştım. Yine dört ayaklı ama kediler gibi bıçaklara sahip olmayan, daha cüsseli bir hayvan türüne aitti. Köpek, diyorlardı. Ametist’te de köpekler vardı ama ne sesleri, ne de cüsseleri benziyordu. Yanı sıra Dünya köpeklerinin derisinden alevlerin aktığını da hiç görmemiştim. Bu hayvan da, Mantı ya da Makarna gibi konuşmak yerine ses çıkartıyor. Pek sohbet edeleri yok herhalde.

“Döndüğünde bu garip oyunu bırakmış ol ve karşı komşuya annenin yaptığı kekten götür. Abi kardeş yaşıyorlarmış, diye anlattı annen. Kokmuştur, canları çeker. Zaten o tanıdığının oğlu senin yaşlarında…”

“Bla bla, hiç de umurumda değil…” diyerek susması için parmak şıklattım. Dır dır konuşup duruyor! İnsan bedenlerinde beyin hücreleri zaten az, bir de zihnimi alelade sohbetlere yoramam.

Asansör bir türlü gelmezken bir de sayı gösteren ekranında kırmızı, anlam veremediğim yazılar dönmeye başladı.

“Allah Allah… Yine mi arıza verdi? Kızım sen merdivenlerden in.”

Zaten asansör daha riskli gibi hissettiğim ve bindiğimde kabini nasıl kullanacağımı da pek bilmediğim için merdivenlere yöneldim. Ardımdan seslendi.

“Hayret. İlaçlarım için tembihlemeyecek misin?”

Anladığım kadarıyla, insanların kötü anılarından da bildiğim ‘kanser’ denilen hastalıkla mücadele ediyordu ve ilaçlarla vesaire iyileşmeye çalışıyordu. Başka şartlar altında yaşayan bir gezegen olsalar bu tarz güçsüz hastalıklar gündeme bile gelmezdi.

Döner merdivenlerden inerken nefesimi yormasam da olurdu ama aksine şüphesi kalmasın diye “Ne yaparsan yap. Sen de umurumda değilsin!” dedim. Hastalıktan ölmese bile sandalyeden inerken düşerek falan… Ne bileyim, herhangi bir küçük şeyle her an ölebilirdi ve önemi vardı ki? Bugün buradan kurtulamazsam ve en kötü ihtimalde bir yılın sonunda bu testi geçemezsem, bu gezegene hapsolursam böyle bir yerde yaşamak yerine yok olmayı tercih ederim.

“Bu da yeni taktik mi? Ana kız iyi polis, kötü polis mi oynuyorsunuz?”

Seslenişini cevapsız bıraktım. Zaten onunla gerektiğinden fazla konuştum. Her kapının ardından farklı kokular gelir gibi hissederek merdivenleri indim. Kapılar benzer görünse de önleri eşsiz gibiydi. Bazılarında farklı süsler asılmıştı, bazılarının önünde dolap, yerde farklı çeşitlerde paspaslar, bazen kişisel eşyalar vardı. Saksı çiçekler ya da tekerlekli ulaşım aracı gibi. Bizim de bisikletlerimiz olurdu ama böyle basit görünmezlerdi. Ametist’te öğrencilerin denize, okyanusa ve hatta göle girmesi tehlikeli ve yasaktı. Auralar, Ametist Divanı Kararı’yla evrenden silinmedikçe ya da Karanlık ormanlar ya da sulardaki belirli yaratıkların saldırısına uğramadıkça, yok olmazlardı. Ben bile Karanlık sulardaki o yaratıklarla savaşmaya çalışmamıştım. Bu bisikletin formatında olan ama gelişmişliğiyle ayrılan bisikletlerimizle suyun üstünden bile dikkatli giderdik. Sanırım Dünya’da da sular tehlikeli çünkü izlediğim bazı kötü anılarda insanlar boğuluyordu. Eğer öyle olmasaydı, öylesine derin ve yoğun bir su birikintisinin içinde olmanın nasıl hissettirdiğini merak ettiğim için denerdim.

‘Dünya’dan kaçmadan önce denemek istediklerim’ listesi artsa da, muhtemelen gidebildiğim ilk an biri için bile ardıma bakmadan kaçacağım.

Maruz kaldığım insan kadın ve adamın yaşadığı evin kapısında da eşya vardı. Altında dört tekerleği bulunan tahta bir platform. Belki de buruşuk adam bir yerlere giderken yavaşlığını kırmak için kullanıyordur ama o titrek bedenle platformun üstünde denge kurabilmesi benim ‘iyi’ biri olmamdan bile daha zor.

Bir kapının açılma sesini duydum. Sokağa çıktığım gibi bir sürüsüyle karşılaşacak olsam da şimdilik sakınarak adımlarımı hızlandırdım. Gözlerim kaçabilse de kulaklarım küçük insan sesine yakalandı.

“Aa, yeni abla! Komşu abla! O kapınızdaki kaykay senin mi? Mahallede bir kere deneyebilir miyim? Abla?”

“Oğlum, kulaklığı var herhalde, duymuyor. Başka zaman sorarsın.”

İnsan Gözlem Defteri Madde bla bla: Günün devamında ‘kulaklık’ elde edip insanlarla gereksiz sohbetlerden kaçınabilirim.

Belki de ‘İnsanlarla Mücadele Defteri’ demeliyim…

Dış kapıyı gördüğüm sırada neyse ki sohbetten hızlıca kurtulabilmemin getirdiği rahatlıkla bir anda açtım.

Aynı anda kapatmak istedim.

İstilacı güneş yüzüme akın etti. Boğucu bir havaya karışmış koku senfonisi, gürültüyle birlikte bedenime ulaştı. Ve çığlığım sokaktan geçen insan kalabalığının içerisinde ancak birkaç saniyeliğine ilgi odağı olabildi.

“Dünya’dan nefret ediyorum!”

**

“Ablacım önüne baksana!”

Zavallı insan kulaklarım yüksek bir sesin saldırısına uğrarken duraksayıp ters bakışlarımı sesin kaynağına çevirdim. Bir insan adam dört tekerli bir aracın ön koltuğunda camdan başını çıkarmış sinirle el sallıyordu. Araba denilen bu araçlara insanların kötü anılarında ilk rastladığım zamanlarda ‘ulaşım’ için değil, ölmek için kullandıklarını sanmıştım.

Bu aracın binbir çeşidi şu an etraftaydı ve öfkeli insan adamın kullandığı sarı renkteydi. Gördüğüm kadarıyla arka koltuklarda bir insan adam daha vardı ve o da koltukların arasından hafifçe uzanmış, beni izliyordu. Arabayı süren de ‘dede adam’ gibi buruşmaya başlamıştı.

Ve…

Bana ‘ablacım’ dedi...

Apartmandaki küçük insanın söylediği gibi.

Bunun formülü ne ki?

Bu hitaplardan bir bok anlamıyorum!

“Duymuyor musun kornaları? Sana öttürüyorlar!”

“Evet ama ilgimi çekmiyorlar…”

Sokağa çıktığımda bu tarz sorunlar yaşamaya zaten hazırlıklıydım. Sonuçta o kadar kusurlu insan arasında, insan bedenine sıkışmış bile olsam onlara kıyasla mükemmel kalan biri dolaşıyor. Tabii ki, ilgimi çekmeye çalışacaklar. Ametist’te bunu ıslıkla, alkışla yapıyorlar ama insanların her şeyi bir değişik zaten…

“Ne diyorsun be? Ne atlıyorsun yola? Canına mı susadın?”

Ne dediğini tam olarak anlayamasam da, dikkatimi çeken bir kısmı vardı. Adamın neredeyse atlayacağı cama yaklaşıp “Evet, su ver.” diyerek elimi uzattım.

İnsanların susuzluktan ölme ihtimali var ve hapsolduğum insan bedeninin susadığını hissediyorum. Hayranlığını ‘korna’yla değil, işime yarayarak göstersin.

Adamın öfkesi silindi. Daha çok, ‘uzaylı’ olduğumdan bahsettiğimde insan kadın ve buruşuk adamın baktığı gibi baktı.

“Ablacım sen manyak mısın?”

Ortalığı karıştırmaya şimdiden başlamanın bir zararı yok.

“Hayır, sizin deyişinizle uzaylıyım.”

Arkadaki arabalardan korna sesleri ve bağırış sesleri yükselirken arabanın içindekiler birkaç saniye sessiz kaldılar. O sıra arkadaki arabadakilere “Umurumda değilsiniz, gürültüyü kesin!” diye bağırdım.

Önümdeki arabadakiler hâlâ sessizdi. Anlayamadıklarını fark edince onların dilinden açıklama ihtiyacı hissettim. “Hani ufo mufo görüyorsunuz ya, öyle uzaylı. Başka gezegendenim. Siz evrendeki ucubelerin yanında neden kusursuz kaldığımı merak ediyorsunuzdur, işte bu yüzden.”

Arabanın içindeki sessizlik sürerken dar sokakta arkada sıralanan arabalardaki gürültüler ise artıyordu. Kornalar hayran kaldıkları içinse…

Küfürler niye?

Arkada oturan adam, sessizliği bozarak “Ah zamane gençleri… Bu yaşta gündüz gözü kafasına ne çektiyse kim bilir…” dedi ve asla, ama asla dediklerinden hiçbir şey anlamadım. Cama doğru eğildiğimde taksici nedense geri çekildi. Dirseklerimi camın eşiğine yaslayıp arkadaki adama baktım.

“Su, diyorum. Versenize.”

“Abla çekil hadi, başımıza iş aldıracaksın. Git devlet baksın sana. Arkamızda kuyruk birikti.”

Araba hareketlenmeye başladığında, kollarımla yaslandığım için sendeledim. Dengemi toparladığım gibi peşine takıldım. Kulağımın dibinde yeni bir korna sesi patlarken, bacağıma hafifçe sert bir yüzey değdiğinde ardıma döndüm. Bacağım pek acımasa da ovuşturma ihtiyacı hissederek bir adım geriledim. Siyah bir arabadan başka bir erkek insan başını camdan sarkıtmış, bir eli direksiyondayken diğer elini öfkeyle sallıyordu. Bağırmasına rağmen sesi sokağın gürültüsünde zor duyuluyordu.

“Lan çekilsene yoldan! Ezeceğim şimdi seni!”

Doğrulup “Uçup gitsene işte tepeden! Ne beni bekliyorsun?” diye çıkışıp gökyüzünü gösterdim. Gökyüzünde sadece kuşları ve bulutları gördüğümde nefesimi üfledim ve elimi yavaşça indirdim. “Doğru siz o kadar gelişmemiştiniz…”

“Ne diyon abla sen?”

Bir kapıdan çıkmış, buruşuk başka bir adam, arabadaki adama doğru bakıyordu. “Bırak kardeşim, bırak. Belli malul bu…”

Malul mü?

Bir iltifat mı?

Beni gösterdikten sonra elini kafasının yakınlarına götürüp salladı. “Deminden beri herkesi delirtti, dükkândan izliyorum.”

“Malul ne be…”

Arabadaki adam “Doğru diyon amca,” dedikten sonra tekrar bana bakıp eliyle kaldırımı gösterdi. “Ablacım ezilip ölmek istemiyorsan şöyle geç.”

Şey, hayır…

Hızla kaldırıma geçtim. Adam bana ters ters bakarak arabayla ilerlemeye başladı. Dünya’da kötülük yapan insanların çoğunlukla ödüllendirilmek yerine bir yere kapatılıp ıslah edildiklerini öğrendiğim ve o partiye gidene kadar hapse düşmemem gerektiği için bu gezegende bir süre daha nefes almasına izin verdim. Sadece kötü bakışlarına eşlik etmekle yetinmeye çalıştım. Yetinemediğimde arabanın yan aynasından bakmayı sürdüren adama orta parmağımı da gösterdim.

Sinirle gözlerini kapatıp bir şeyler mırıldandıktan sonra daha yüksek sesle “Bir tane akıllı insan yok mu lan şu İstanbul’da?” diyerek arabasının camını kapattı.

Gözlerimin yuvalarından çıkmaya çalıştığını hissettim. Dükkân, dediği yerden çıkmış ve hâlâ geri girmemiş buruşuk adama bakıp “Ne dedi, duydun mu?” diye sorduğumda adam pantolonumdaki yırtıklara bakıyordu.

“Vah vah…”

İnsanların ne olunca böyle sesler çıkarttığını anımsayamadım. Bugüne kadar hep canları yanınca çıkarttıkları seslerle ilgilendim ve kesinlikle arabadaki adamın o sesleri çıkartmasını istiyorum! Sinirimi içimde tutamazken kaldırımda arabaya doğru ilerlemeye başladım. Camı kapatmasına rağmen duyabileceğine emin olduğum bir sesle bağırdım.

“Lafını geri al! İnsan falan değilim. İnsan ancak…” Arabanın içinden ters ters bakan adamı gösterip “…Senin gibilere denilir.” dedikten sonra hazımsız bir sinirle etrafımı göstererek kollarımı iki yanımda açtım. “Sizin gibilere. Hepinize…”

Kaldırımdan geçen birkaç insan benden uzakta durmayı tercih ederek duvar dibinden ilerlerken arabadakiler ise birkaç saniyenin ardından ilgilerini benden alıp önlerinde duran araçlara öfkelenmeye devam ettiler.

Nedense titreyen ellerimi yine nedense buz kesen enseme götürdüm. Böylesine sıcak bir havada neden soğuk terlediğimi sorgulamakla vakit kaybetmedim. Cevap basit; insanlar, evrenin bozuk bedenleri.

“En azından ilerleme kaydettim…”

Bir süredir bu aptal insanların aptal sokağında ilerliyorum ve parti yeri aksi istikamette değilse, yaklaşmış olmalıyım. Gözlerim sokakta gezinirken, içinde hâlâ dede adamın olduğu çıktığım binayı gördüğümde ellerim yanaklarıma doğru hareketlenirken dudaklarımı ısırdım.

Sadece bu kadar mı ilerledim?!?

Sokaktan geçerken bana çarpan bir insanın ardından en az birkaç kemiğini kırmak için koluna uzandım. Son anda vazgeçerken kasılmış çenemde dudaklarımı birbirine örterek olabildiğince geriye doğru adımladım. Sırtım dükkânın tekinin camına yaslanırken sağımda kalan masanın üstünde başka bir tüylü tehlike gördüm. Ellerimle yüzümü kapatırken sinirle çığlık attım.

Kediler niye her yerde?!?

**

İnsanlarla Mücadele Defteri tarih: bla bla – madde: bla bla

Aptal günlük.

Tamam, telaş yok. Her şeyi hallediyorum.

Şimdilik gözlemlerim:

Kaldırımdan yürüyeceğim yoksa gökyüzüne uçabilirmişim.

Kediler sokakları da ele geçirmiş ama henüz saldırmadılar. Buruşuk adam niye kedinin evden gitmemesi için o kadar uğraştı ki o zaman?

Küçüğünden buruşuğuna bu insanlar bana ‘abla’ diyorlar. Nedenini araştıracağım.

Arabalar uçamıyor.

Susadım ama balıkların fanus evinden içemezmişim, dükkân sahibi polisi çağırmaktan bahsetti. Polis de hapisle ilgili, yani kendime not: balıkların fanus evlerinden su içme.

Sanırım kornalar bana hayran kaldıkları ve ilgimi çekmeye çalıştıkları için değil… Güneş çok tepede ve insanların gözleri yeterince görmüyor olmalı, sorun değil. Partide yeterince insan hayran kalır.

Buruşuk adamın olduğu evi göremeyeceğim kadar da ilerledim. Umarım yanlış tarafa ilerlememişimdir. Şimdi sadece durarak bana hayran kalan bir insanın hizmetkârım olmayı talep etmesini bekleyeceğim. Ametist’te hep öyle oldu ama bir yandan da tehlikeli olduğum için gelmeye korkarlarsa polis çağırmayacak birini bulup tehdit ederek adres öğreneceğim.

**

Ölmemek için bulduğum gölge bir yerde duvara yaslıydım. Bana hayran kalan insanın gelip hizmetkârım olmayı talep etmesini beklesem de asıl dileğim Kael’in gelip beni buradan kurtarması. Dünya’nın küçüklüğü düşünüldüğünde parti yeri gördüğüm herhangi bir binanın ardında falan olabilir ama gezdikçe yoruluyorum. İnsanlar tepelerindeki düşmanla nasıl yaşıyorlar ki? Güneş öldürmek ister gibi saldırıyor. Bir milyon insan ölüm sebebinden sadece biri!

Sadece beklemenin yeterli olacağını düşünsem de, sandığımdan fazla zaman alıyor. Önümden geçen insanlar bana baksalar hayran kalabilecekken, ellerindeki o ‘telefon’a bakıyorlar. Sanki orada benden daha şaşaalı bir şey varmış gibi… Telefona bakmayanlar ise öyle aceleci ki gözleri ancak birkaç saniye üstümde kalabiliyor ve belli ki hayran kalmak için daha fazla zamana ihtiyaç duyuyorlar.

“Pardon? Dünya’ya yardım etmek için biraz zamanınızı alabilir miyim?”

Ellerinde kâğıtlar tutan, boynundan iple megafona benzer bir cihaz sarkan, beyaz ve yeşile bürünmüş ölüme yaşça uzak bir erkek insan yanıma geldiği için rahatlayarak kollarımı göğsümden çözdüm.

“Sonunda!”

Adamı kolundan yakaladığım gibi peşime takarak sokakta hareketlendim. “Tamam, kabul ediyorum! Yardımcı olabilirsin. Çok vakit kaybettim, hemen beni şuraya götür.”

Çantamdaki buruşuk parti bilgi kâğıdını çıkartıp şaşkın görünen adama uzattım. Adamın irileşmiş gözleri kâğıtta gezinirken henüz almadığı için eline tutuşturdum. Elindeki kâğıt topluluğunun arasından parmağıyla yakalayabildiği kâğıda garip garip baktı.

“Hadi! Hangi binanın arkasında? Bir an önce gitmeliyim.”

“Hanım efendi…”

Adam durmakta direndiğinde ben de duraksayıp ona döndüm. Kolunu elimden yavaşça kurtardı. Kâğıdı bana geri uzattı. “Öncelikle şunu geri alır mısınız?”

Kâğıdı sertçe elinden alıp sabırsız bir şekilde ayağımla ritim tutarken kollarımı göğsümde birleştirdim. “Beni oyalıyorsun!”

Genç erkek önüne düşen kıvırcık saçlarının saldırdığı uzun kirpikleriyle muhtemelen zar zor beni görürken dudakları neredeyse ‘UFO’ girebilecek kadar aralanmıştı. Yüz ifadesi her neyi yansıtıyorsa yavaşça bir gülüş oluştu. “Sanırım yanlış anlaşıldım…”

“Erkek insan, sen yardım etmek istemedin mi?”

Gülüşü duraksadı. Gözlerini kırpıştırarak baktı. Kırpıştırdıkça kirpiklerinin buklelerine takılmasından daha da rahatsız oldum. Tekrar güldü. “Tabii, ihtiyacınız varsa elimden geldiğince yardımcı olmak isterim ama hepimizin önceliği, Dünya olmalı. Son zamanlarda hiç İstanbul’daki hava kirliliği…”

Genç insanın dediği her şey kulağıma ‘bla, bla, bla’ şeklinde gelirken üstünü başını incelemeye başladım. Tişörtüne, megafonuna, elindeki kâğıt topluluğunun görünen ön yüzüne basılı simge ve yazılara baktıkça içim daha da karardı. Dünya’yı, canlıları kurtarmak ve toplumsal fayda sağlamakla ilgili zattiri zort şeylerden bahsediyor…

“Hanım efendi?”

Göğsümün altında, solda bir yerlerde bir sancı, ağrı ya da… Karışıklık hissederken genç erkeğin gözlerine baktım. “Şimdi makul bedelde bir destek ile Dünya’yı kurtarmamıza yardımcı olmak ister misiniz?”

Genç erkeği yakalarından yakaladığım gibi kendime çektim. Gözlerimden Gölge öğrencisi Sevelhy gibi ışınlar çıktığını hayal etsem de, genç insan erkeğinin eridiği falan yoktu. Neyse ki bakışlarım da boş olmamalı ki, dehşete uğramış görünüyordu. “Bana bak kokuşmuş gezegenin işe yaramaz ucubesi, Dünya’yı kurtarmak değil, yok etmek istiyorum! Tüm Dünya canlılarının başına tek tek meteor çarpsın istiyorum! Gezegeninizi kara delik yutsun, Betelgeuse bir anda dibinize gelsin ve bir süpernova patlaması yaşayın istiyorum! Yok olun istiyorum!”


Etrafımızdan geçen birkaç insanın da duraksayarak katıldığı birkaç saniyenin ardından Dünya dönmeye, insanlar ilerlemeye devam etti. Genç erkek nefesinin titrekçe üfledi. “Sen de diğer insanlar gibi ‘hayır, ilgilenmiyorum’ diyebilirdin…”

Yakalarını bedenini ittirerek sertçe bıraktım ve insan tanelerine dokunmayı sevmediğim için ellerimi silkeledim. O sıra yere düşmüş parti kâğıdını ezmek üzere olan kadına “Çekil!” diye bağırdım. Kadın duvara yapışırken yerden kâğıdı aldım ve bembeyaz kesilmiş adama uzattım. “Şimdi ya benim istediğimi yaparsın ya da yok etmeye senden başlarım!”

Genç erkek titreyen eliyle kâğıdı aldı ve adreste gözlerini gezdirdi. “Bahçeşehir’de bu parti.”

“Yani?”

“Karşıyakada yani.”

“Yani?”

Ölmek üzereymiş gibi nefeslendi. Gözleri dolmuş gibiydi. Titrek ve ince sesiyle “Uzak yani…” dedi.

Ne kadar uzak olabilir ki? Birkaç bina ötede artık başka bir insan dilinin kullanıldığı yeni bir ülkenin başlaması gerekmiyor mu? Baya ilerledim… Bu Dünya tam olarak ne kadar büyük?

Ters bir şekilde bakmaya devam ettiğimde sesini temizleyip tekrar kâğıda odaklandı. “Tamam o zaman… Şöyle yapacaksın… Marmaray’a binip Yenikapı’da ineceksin. Oradan M2 metrosuna geçeceksin. Sonra Mecidiyeköy tarafına geçip metrobüse binmen lazım. Oradan Avcılar yönünde devam edip metrobüsten inince otobüs…”

“İnsan dilinde konuşarak tek bir cümle ile çözüm söylemezsen o partiye varana dek seni döverek yanımda sürüklerim.”

Dudakları birkaç kez aralanıp kapandı. Ardından dudaklarını birbirine bastırıp sesini temizledi. “Taksiye binebilirsin ama hava kirliliği ve küresel ısınma için toplu ulaşım araçlarını…”

Tekrar araya girip “Kısa çözümler!” diye çığlık attığım gibi garip bir gülüşle kâğıdı geri uzattı. Yoldaki bir aracı gösterdi. “Taksiye bin.”

Kısa ve çoğunlukla anlayabildiğim bir cümle olduğu için rahatlayarak gösterdiği yöne doğru baktım. “Taksi ne?”

Cevap gelmediğinde tekrar insan erkeğine doğru döndüm. Sokağın ilerisinde onu elinden bazı kâğıtları kaçırarak koşar halde gördüğümde gözlerimi devirdim. Benden kaçmak tüm evren canlılarının ortak özelliği olduğu için en azından eylemini anlamlandırabiliyorum.

Tekrar genç erkeğin az evvel gösterdiği araca baktım. Sarı bir araçtı. Gördüğüm diğer sarı araçların ortak özelliği, arkasında en az bir insanın oturmasıydı. Belli ki, taksiler insanları bir yerden, başka bir yere götürüyor…

O zaman yapmam gereken şey basit. Bir sarı arabanın arka koltuğuna oturmak!

**

İnsanlarla Mücadele Defteri madde - bla bla

Aptal günlük.

Sarı arabanın arka koltuğuna oturmak o kadar da basit değilmiş.

Bir tanesinin kapısını açıp arkaya bindiğimde, orada başka insan varsa binemeyeceğimi öğrendim. O zaman diğer insanın inmesini söylediğimde, benim kadar mantıklı bulmadılar. Dünya muhafızı ucube çocuğa yaptığım gibi işimi dürüstlükle çözmek istediğimde –onlara istediğim yere gidemezsem bu arabayı uzaya yollayacağımı söyledim- polisi çağırmaktan bahsettiler.

Bu polisler her neredeyse önce gidip onları devre dışı bırakıp sonra yoluma devam etsem daha kolay olacak gibi.

Diğer gördüğüm sarı araçların da arkasında hep birileri vardı.

Bir tane arkası boş bir sarı araba gördüm ama benden önce başkası da denedi ve…

O başardı.

Aracın ardından yerde bulduğum sert bir şeyler fırlattım ve şoförü yine polise şikâyet etmekten falan bahsetti.

İnsanların silahı nerede dağıtılıyorsa gidip almalıyım. İzlediğim kötü anılarda o kadar çok rastlaştım ki, sokaklarda herkese veriliyor sanmıştım. Silahım olsaydı, sarı araçlara ben binebilirdim.

Güneşin saldırı şiddeti azaldı, sanırım akşam oluyor ve parti tam da akşamdı. Akşam ne kadar sürüyor ki?

Sokaktan geçen biri taksiyi telefondan çağırabileceğimi söyledi. Şimdi o salak cihazı kurcalayacağım.

Gelecekten not:

TELEFONUM YOK!!!

Çantamın içinde ne varsa yere döküp çığlıklar attım. Yanıma gelen insanlardan biri “Muhtemelen çalmışlardır” dedi ve yine polisi çağırmaktan bahsettiler!!!

Dünya bir anlığına kimsenin polisten bahsetmediği bir yer olamaz mı?!!!

O saçma gülümseme ifadesine sahip olan bir insan kadın, “İyiye odaklan, cüzdanını da alabilirlerdi” dedi ve sonra hep beraber fark ettik ki:

CÜZDANIM DA YOK!!!!

Defalarca kez “Hayır, başıma bu gelmiş olamaz.” diye bağırdığımda etrafımdaki insanlar arttı ve hep bir ağızdan saçma sapan cümleler kurmaya başladılar. Daha doğrusu, zırvalamalar. Yok üzülmemeliymişim, yok sakin olmalıymışım, yardımcı olabilirlermiş, ailemi arayabilirlermiş, yok işte Dünya böyle bir yermiş, herkesin başına böyle şeyler gelebilirmiş falan filan!!!

Herkesin başına gelebilir…

Ama benim başıma gelemez!

Benim olduğum bir yerde, nasıl bir başkası, ÜSTELİK BANA, kötülük yapabilir!?

Bana…

Kötülükle alakalı ne kadar ders varsa A+ ile geçmiş bana…

Nasıl, nasıl, NASIL?!?

Greg, bu an umarım tatlı almak için televizyonun başından kalktığın bir ana denk gelmiştir ve şahit olmamışsındır…

Kael…

Artık en iyi öğrencin değilsem anlarım…

Ama sana söz veriyorum, buradan parti alanına gidene kadar bir sürü telefon ve cüzdan çalmış olacağım. Utancımı silemez ama… Belki bu yükü azaltır…

Neyse ki parti kâğıdım çalınmamış…

**

“Abla!”

İrkilerek gözlerimi araladım. Gözlerim bir an odak kazanamayınca insan bedenim kör oldu sanarak panikleyip doğruldum ama birkaç kez gözlerimi kırpıştırdığımda görmek kolaylaştı. Uyukladığım sıra hava neredeyse kararmıştı. Yorgun hissederek etrafıma baktım ve arabanın içinde olduğumu fark ettim. Ön koltuktaki şoför, arkaya, bana doğru dönmüş, halimi garipseyerek bakıyordu.

“Abla sen haptan öteki dünyaya uçmadan önce şu ücreti halledelim.”

“Ne?” Sesim, pürüzlü çıkınca temizleyip daha yüksek sesle tekrarladım. “Ne? Ne hapı? Öteki Dünya’sı?”

Bir tanesi yeterince berbat!

Bıyıklarının dişlerine değmesine neden olarak güldü. Ellerini direksiyondan hafifçe kaldırdı. “Bende yargılama yok. Ben aldığım ücrete bakarım. Ha ama ne kullanıyorsan, iyi kafa yapıyormuş belli. Bir garip, değişiksin.”

Arka koltuğu boş gördüğüm gibi hareketli arabanın camından içeri atladığım için garipsiyor olmalı ama bir sarı araca binebilmek için ne kadar uğraştığımı bilmiyor!

Ön camın üstündeki bir cihazı gösterdi. Sayılar yazıyordu. “Abla ücret diyorum. Geldik.”

Sonunda keyfim yerine gelirken yorgunluk hissim azaldı. Cama yapışırken “Geldik mi?” diye sordum ve dışarıyı izledim. İnsan formuma benzer yaşta görünen kızlı erkekli gruplar sokağın karşısındaki iki katlı büyük evin etrafındalardı. Camlar kapalı olmasına rağmen, evden gelen yüksek müzik sesi duyuluyordu. Henüz tam olarak hava kararmasa da ev ve evin bahçesi ışıklandırılmıştı.

Bahçe çevrili olduğundan içeride olup bitenleri tam olarak göremesem de, gerçekten doğru yer olmalı! İzlediğim kötü anılarda benzer partileri görmüştüm, bazı ergenlerin ertesi gün utanarak hatırladığı rezil anlar böyle partilerden çıkıyordu ve izlemesi çok keyifliydi.

Yaşaması ise…

Sanırım hiçbir zaman öğrenemeyeceğim.

Kapıyı açtığımda, taksici “Abla, para!” diye seslendi ve üfleyerek kapıyı geri kapattım. Çantamdaki üç cüzdanı kucağıma çıkartırken dijital ekrandaki ücreti anlamaya çalışıyordum. İnsan parasına dair herhangi bir ders almamıştım. Cüzdanların içindeki kâğıt paraları peşi sıra çıkartırken şoförün garipseyerek baktığını fark ettim.

“Abla üç cüzdanın mı var?”

“Daha fazla olabilirdi,” dedikten sonra gereğinden fazla para vermek istemediğim için birkaç tane kâğıdı adama uzattım. “Ama ancak üç tane çalabildim.”

Bakışları hissettiğim suçluluk hissini arttırdı. Parayı sinirle sallarken “Acelem vardı, tamam mı? Normalde daha iyi performans gösterirdim!” diye çıkıştım.

“Suç işledin yani…”

Birkaç saniye sessizce göz göze kaldıktan sonra insanlar gibi gülümsemeye çalıştım. İyi insanlar sanırım birini sakinleştirmek istediklerinde de böyle yapıyorlardı. Yüzümde nasıl durduğuna dair bir fikrim yoktu ve dudaklarım titriyormuş gibi hissediyordum. “Polis falan çağırmayı planlıyorsan seni bayıltırım ve paranı da alamazsın.”

Tabii iyi insanlar sakinleştirmek için daha farklı cümleleri tercih ediyorlar sanırım…

Gülümsememin bir anlamı olmadığı için ciddileştim ve ters bir şekilde bakmaya devam ettim. “Ayrıca, özgüvenim için bunu yapmak zorundaydım. Asıl hırsız benim, asıl kötü benim!”

Adamın polisi çağıracağını düşündüğüm için arabanın içinde onu bayıltabilecek bir cisim aradım ama neyse ki adam sırıttı. “Abla paramı ver, geri kalan kısmıyla ilgilenmiyorum.”

Birkaç kâğıt parayı öne doğru attım. Adam havada yakaladı ve dilini şaklattı. “Yetmez.”

Kucağımdaki paralardan bir avuç daha attım. Adam “Hâlâ yetmiyor…” derken kalan paraları ve cüzdanları çantama koyarak arabadan iniyordum. İndiğim gibi karşıdaki eve doğru ilerlerken adam camı açmış olmalı ki ardımdan seslendi.

“Abla!”

“Yeni bir suç daha işlememi istemiyorsan kaybol!”

“Oldu o zaman… İyi akşamlar…”

Karşı kaldırıma varınca duraksadım. Saçlarımı omuzlarımdan geriye atıp derin bir nefes aldıktan sonra geniş bir şekilde sırıttım. Ergen insanlar etrafımda, önümde, göremesem de evin, bahçenin içinde her yerdeydi. Usta’nın istediği gibi buraya geldiğime göre şimdi…

Usta’nın istemeyeceği şeyler yapma zamanı!

Her ne kadar kötülük konusunda ufak bir özgüven sarsıntısıyla karşılaşsam da en azından ilgi çekmek konusunda ne kadar iyi olduğumu gün boyu Dünya’ya ispatladım. Habire etrafımda bir kalabalık vardı ve insanlar değişik duygularla olsalar da benimle ilgilendiler. İlgilenmeyenler de… Aptal ve meşgullerdi.

Belki de hırsız bile benden bir hatıra olsun diye eşyalarımı almış olabilir.

Olabilir mi?

Ah, hayır…

Mavi, tamam! Hırsızı unut! Kötü birisin, süper birisin ve… Bu partiyi mahvedeceksin!

“Hah, yardımcı kız sensin değil mi? Tülin Hanım telefonda senin için kapıda bekliyor demişti.” Heceleri bastırarak konuşan bir insan kızı dibimde bir yerlerde konuşurken bahçeye gireceğim sırada kapıdan çıkan biri önümde durunca duraksadım. Sesin sahibi bu insan olmalı. “Neydi ismin, Ceyda falan?”

Gösterişsiz insanların arasında, ilgi çekici görünmeye yakın bir genç insan kızıydı. Topuklu ayakkabı giyinmişti ama belli ki kendi boyu da oldukça uzundu ki karşısında bayağı kısa hissediyordum. Normalde kimseye başımı kaldırarak bakmayı sevmediğimden benden uzun olan kişilerle konuşurken diz çökmelerini sağlarım.

Siyah, kısa, balon etek ve askısız, dekolteli üstü olan bir elbise giyinmişti. Sarı, uzun ve üstünden Hiyav canavarı geçmiş kadar düz olan saçlarını omuzlarından geriye attı, omuzlarını hafifçe hareketlendirdiği sırada, sarkıntılı küpeleri ışıldadı ve kırmızı bir rujla parlayan dudakları az kusurlu bir gülümseme sergiledi. Kahverengi kısık gözleri memnuniyetsiz bir şekilde üstümde gezinirken konuşmaya devam etti. “Neyse, isminin önemi yok. Ortalık şimdiden dağılmaya başladı. Kimsenin tadını kaçırmadan ara ara toparlayın.”

“İnsan…”

Susmazsa ona yapabileceklerime dair dürüst bir bilgilendirmede bulunacaktım ama gözleri sonunda gözlerimi buldu ve aldırmadan devam etti. “Şefin de talimatları iletir ama şunu unutma: İkramlar ve alkoller sizin için değil, keyfine baktığını görürsem kovulursun. Alt katta soldan ikinci odada çalışanların üstünü değiştirmeleri için bir oda var. Git orada başka bir şeyler giyin. Partimde herkesin özenli görünmesini isterim. Sen biraz…”

Tekrar önce üstüme sonra gözlerime baktı ve kaşlarını kaldırıp indirirken dudaklarını kıvırıp gevşetti. Sessiz bir insan küfrü eder gibiydi. Hafifçe omuz silkti ve Greg’in falan DNA paylaşmak isteyeceği kadar az kusurlu bir şekilde güldü. “Partimin estetiğini bozuyorsun.”

Mimiklerimin titrediğini hissederken kontrolüm dışında, yavaşça güldüm ama keyifli hissetmediğime eminim. İnsan gözüm de uyarı vermeye başladı. Seğirdiğini hissediyorum… Susuzluktan falan olabilir mi? Ölmeye başlamış gibi hissediyorum…

“Sen ne saçma…”

Tekrar ne konuştuğumla ilgilenmeden ardımda bir yere baktı ve büyük bir gülüşle el sallayarak seslendi. “Maya, Çisem!”

Hareketli elinin bileğine doğru uzandığım sırada göz ucuyla bile bana bakmadan ardıma doğru hareketlendi ve elim sadece havayı yakalayabilmiş oldu. Ardımdan, muhtemelen bana seslendiğinde hâlâ gözlerimin önünden kaybolan insan tanesinin bıraktığı boşluğa doğru bakıyordum. “Ceyda mısın nesin, sen de git işe başla!”

Kısa bir idrak molası:

O uzun bacaklı insan, gayet anlaşılır şekilde beni beğenmedi.

İnsan gözleri eşya gibi bozulabiliyor, bazıları gözlerine cam takıp öyle görüyor. Bu kör kızın gözlüğü olmasa gerek.

Camı o işe yaramaz gözlerine yapıştırıp bana tekrar bakmasını sağlayacağım.

Beni hizmetkârı sandı.

Beni?!

Ametist’in Gölge tarafında hizmetkârım olmayanlar sadece Ametist Divanı’ndan falan ibaret!

Kör ve aptal.

Bir de…

Aptal!!!

Belli ki mahvedeceğim partinin sahibi.

Ve belki de, Dünya’nın falan da sahibi olmak istiyor.

Dünya umurumda değil, gitmek üzereyim ama…

Eğer burada kalsaydım sahibi ben olurdum ve ona bunu göstermek fazla zamanımı almaz.

Hemencecik halletmek için ona döndüğüm sırada kör ve aptal insan, iki kızın koluna girmiş bir şekilde yanımdan geçerek iki katlı eve yöneliyordu. Diğer iki kız bir şeylere gülüşürken kör kız kısa bir anlığına bana baktı ve önce davranarak konuştu. “Git kıyafetlerini değiştir, hadi oyalanma.”

Önüme geçip gittikçe benden uzaklaşarak bahçeye girerlerken yanındaki kızların sesleri etrafın gürültüsü arasında bile kulağımı tırmalayıcı kadar tizdi. Her şeyi uzatarak ve çığlık atar gibi söylerlerken ömrü tükeniyor olan bir gezegende yaşamıyorlarcasına neşelilerdi. Bir de… Dillerini bildiğime şüphe duyacağım kadar garip şeylerden bahsediyorlardı.

Ve ben…

Şaşkınlıktan hiçbir şey yapamıyorum!

“Partin yine o-lay-mış kızım! Herkesin Instagram storylerindesin!”

“Tabii ki bu yılın popüleri de sensin Özüm Sarkaç! O loser Atahan Koleji’ndekiler de parti görsün!”

“Sayende taç yine Sarkaç Koleji’nde.”

“Tabii Kraliçe’miz bu tacı sadece Kral’ı görsün diye takıyor… Ne? Öyle değil mi?”

“Ama Kral’ımız Doruk, kızlardan çok gitarlarla ilgileniyor…”

“Şşş. Kesin sesinizi. Bugün gitarla değil, benimle ilgilenecek.”

Üçü birden sinirimi bozarak güldüler.

Onlar duyamayacağım kadar uzaklaştığında yanımdan geçen alelade bir insanı kolundan tutarak durdurdum. Elinde tuttuğu şeffaf bir plastik bardaktaki sarı içeceği hareketlenerek elini ıslattı. Söylenecekmiş gibi gözlerini bana çevirdi ama lafını kestim.

“Ben farklı ve özel mi görünüyorum?”

Küçük bir insan gözü sağlamlık kontrolü…

Sadece o aptal kızın gözlerinde problem olmalı ama yine de…

Gözkapaklarında çalıp kendi gözlerime yapıştırmak istediğim simler olan kız içeceğini diğer eline alırken, ıslanmış elini üstüne silerek yavaşça güldü. Yanaklarında da yıldızlı simler vardı. Asimetrik kesimli, renkli ve değişik kıyafetler giyinmişti. Mavi Tan’ın dolabındakilere benziyordu. “Ne gibi?”

Dudaklarım aralandı ama ne diyeceğimi bilemedim. Omuz silktim ve rahatça görmesi için bir adım gerileyip ellerimle kendimi gösterdim ve kaşlarımı kaldırdım. “Farklı ve özel?”

Kız tekrar güldü. “Aynı kelimeleri kullandın.”

Ellerimle kendimi göstermeye devam ederken sadece gözlerimi kırpıştırdım. Yüz ifadem her ne ise bakarken eğleniyordu. Dünya’da polisler olmasa ben eğlenirdim ama o gülemezdi.

Başını kapıya doğru çevirip elini kaldırdı. “Geliyorum şimdi! Bana da pizza alın!”

İçeride pizza mı var?!

Yuvarlak olan ama üçgen yenilen o yemek!!

İçeride ortalığı karıştırırken tek elim yeter, diğer elimle pizza yiyebilirim.

Ben de kapıdan yana baktım. Simli insan kimlere seslenmişti, bilmiyorum, kapıda bir sürü insan vardı ama doğru insan tanelerinin duymalarını umarak “Bana da alın!” diye bağırmak üzereydim ki tekrar konuşunca ilgim simli kıza kaydı.

“Biri sana zorbalık mı yaptı? Buradaki Barbie bebeklere takılma, lüks giyinmediğin sürece onlar tarzdan anlamaz.”

“Kısa kes insan, herkesten farklı görünüyor muyum, görünmüyor muyum?” diye çıkışarak tekrar sordum. Gerçekten insan dilini bildiğimi sanıyordum ama Usta’yı tercüman olarak kullanmak için katlayıp cebime koymuş olmayı o kadar isterdim ki…

Kız eğlense de garipseyerek bakıyordu. Onu alıp Ametist’in ortasına koysam, basınçtan patlayacak olmasını denklemden çıkarsam bile, üç saniyede aklını kaçırırdı.

“Kadıköy senin gibilerle dolu.”

Umutla sordum. “Uzaylı mı?”

Acımasızca cevapladı. “Haaa-yır…”

Yavaşça ve uzatarak hecelemişti. “Tarz insanları diyorum,” Hoşnutsuzluğuma hafifçe çatık kaşları altında gözlerini kırpıştırarak baktı. “Değişik bir vibesın,” Vibe, ne demek diye düşünürken neşeyle gülerek bira bardağını kaldırdı. “Bayıldım! İçeride bul bizi.”

Simli kız bahçeden girerken ardından yer çekimi artmış gibi hissederek baktım. Kız gözden kaybolmadan önce “Bana da pizza alın!” diye seslendim. Tekrar birasını kaldırdı ve bir şeyler söyledi ama kelimeleri gürültüde kayboldu.

Ağğk!

Göğsümün etrafında rahatsız edici hisler dolanıyor…

Birkaç adım yaklaşarak bahçe kapısından içeriye, başka insan ergenlerinin neler giydiğine baktım. Bahçe eşiğinden geçen birkaç kişi öylece dikildiğim için bana söylenseler de dönüp ters bakışlarımı sunduğumda susarak ilerlemeye devam ettiler. Ortalama bir örnek göreceğimi sansam da, insanların hepsi birbirinden farklı görünüyor… Hangisinin insanlarca normal - güzel kabul edileceğini anlayamıyorum!

Ametist'te birinin hangi taraftan olduğunu auralarına bakmasanız bile kıyafetleriyle uzaktan anlamak kolay. Sadece ben daha farklı giyiniyorum ama burada herkes farklı!

Ellerinde, az önceki kızın elindekine benzer plastik bardak tutan insanların çoğu sarı içecek içiyorlardı, bazılarının içeceğinin renkleri değişiyordu. Bu insan alkolü olmalı, o kör ve aptal kız da aynı şeyden bahsetmişti. İnsanlar galaksideki hassas ve her an uçuşabilir toz taneleri olduğundan bu içecekle mantıklarının kötü etkilendiklerini biliyorum. Hareketleri dengesizleşiyor ve her biri kendilerince farklı davranışlar falan sergiliyorlar ama bana dokunmayacağına eminim. İnsanlardan kat kat zekiyim ve alkol ne yaparsa yapsın onlar kadar mantıksızlaşamam. Ve sonuçta bir şeyler yiyip içmezsem insan bedenim ölebilir, burada da su değil, alkol varmış gibi. Ve pizza!!

**

İnsanlarla Mücadele Defteri tarih: bla bla – madde: bla bla

Aptal günlük.

Birinin elinde o üçgen yemekten gördüğüm gibi bahçeye girdim. İnsan erkek ergeni pizzasını aldığım için ardımdan birkaç yeni küfür öğretti. Süper! Ben de başkalarına kullanabilirim. Minnetimi kafasından sarı içecek dökerek gösterdim.

Şimdiye kadar yediğim insan yemekleri arasında birinci sıraya yükseldi! Bundan birkaç dilim için, birilerinin polis falan çağırmasını göze alabilirim. İkinci sırada çikolata ya da ekmek var –o ikisinden hangisinin tadının güzel olduğunu henüz bilmiyorum- , üçüncü sırada… Yumurtayı listeden bile çıkartmak istiyorum.

Sonra başkasından bir dilim pizza daha çaldım. Bir öncekine sarı içecek döktüğümü gören yeni kurbanım, ses etmemeye karar verdi. Pizzamı yerken kıyafet dükkânı aramaya çıktım. İnsanların kısa ömürlü olmaları yetmezmiş gibi, her şeye erişimlerinin de bu kadar zor ve zaman alıcı olması korkunç. Kıyafet bulmak için beş bina boyunca yürümem gerekti! BEŞ! Birinci binayı geçmeden pizzam da bitti. Yol boyunca o sarı araçla karşılaşmayı diledim.

Dünya sandığımdan daha büyük bir yer sanırım.

Sonuç olarak: Artık hizmetkâr gibi görünmüyorum. O kör, aptal ama güzel insan kızının gözlerini tedavi etmeye gidiyorum. Kötü bir haber: Kıyafete para ödemem gerekmiyordu. Kabinden çıktığımda sorumlu bir insan göremedim ve kapı da açıktı. Belki de orada kıyafetler parayla alınmıyordu, bilmiyorum. Bu yüzden kıyafeti çalmış olamadım ve bunu beni kötü hissettirdi.

Makyaj konusunda etraftaki genç kız ergenlerinden birinden yardım aldım. Daha doğrusu: Yüz makyajını beğenip çantasını çaldım ve istediğim gibi malzemeler içerideydi. Bir arabanın camına bakarak dumanlı bir göz makyajı yaptım ve bordo renk bir ruj sürdüm. Ametist’te makyajımı Salem kuşları yapardı ve insan parmaklarım da beceriksiz gibiydi ama yine de güzel bir sonuç çıktı.

Şimdi, o aptal evin içine gireceğim ve o aptal partinin aptal sahibi bile dönüp bana hayranlıkla bakacak!

**

Parti evinin kapısındayken memnuniyetle kıyafetlerime baktım. Üstümde kalın askılı, siyah bir korse vardı. Önündeki koyu mor bağcıkları iyice sıktığım için bu görüntüyü güzelleştirse de ara ara nefes alamadığıma dair panik olabiliyorum. Ölme tehlikesi yaşarsam ipleri gevşeteceğim.

Boynumda birkaç katmanlı gümüş kolyeler vardı, en altta da Usta’nın bahsettiği yıldız kolyem… Pileli kısa eteğimin rengi koyu siyah ile mor arasında gidip geliyordu. Eteğimin belindeki zincir kemerden yıldızlar ve değişik semboller sarkıyordu. Bacaklarımda yıldız desenli file çoraplar, uyluğumda kalp detaylı ince bir bant, ayağımda ise bağcıkları koyu mor olan yüksek bilekli siyah botlar vardı.

Tüm bunlarla kumral saçlarımın arasında ve uçlarında olan mavi, mor pembe tutamlar ve koyu makyajım birleşince korkutucu bir güzellik ortaya çıkıyor ve işte evrendeki tabirim tam olarak bu:

Korkutucu bir güzel.

O kör ve aptal kızdan oldukça farklı görünüyorum tabii.

O sıkıcı ve az kusurlu.

Sadece o kadar.

“Çekil insan…”

Önümdeki kısa boylu insan erkeğini omzundan tuttuğum gibi geriye çekerek önüne geçtim ve kapıyı ittirdim.

İçeri girer girmez sıcak hava yüzüme çarptı. Kokular birbirine girmişti. İnsanların birbirine karışan kahkahaları, bağırışları ve müzik sesi kulaklarımı doldurdu. Mor ve mavi ışıklar tavanda dolaşıyor, bahçedeki havuzdan yansıyan dalgalı ışıklar salonun duvarlarına vuruyordu. Salonun bir köşesinde masa oyunu oynayan insan ergenleri birbirlerine bağırıyor, başka bir tarafta duvara dizilmiş oyun makinelerinin renkli ekranları yanıp sönüyordu. Bahçeye çıkan cam kapılar ardına kadar açıktı. Dışarıda ışıklı büyük ağaçlar, havuzun içinde yüzen küre lambalar, ateş çanağının etrafında oturan insanlar ve ellerinde plastik bardaklarla dolaşan ergenler vardı. Görüş açım dar olsa da birkaç kişinin kahkahalar atarak havuza atladığını görebildim.

Çok fazla ergen vardı.

Ve bir anda hepsi bana döndü.

Müziğin bile kesilmiş olmasını sağlayacak kadar ilgi çekmiş olmama şaşırmadım.

Birkaç adım attıktan sonra duraksadığımda geniş salonun mor ve mavi ışıkları olduğum yere çevrildi. Saçlarımı elimle geriye atıp tek ayağımın üstüne ağırlık verdim. Etraftaki gözlerin yeterince güzelliğe doymasını bekledim. Dudaklarım keyifle kıvrılırken kalabalık etrafıma toplandı ve parti sahibi kız, kalabalık ergenlerin arasından birkaç adımla öne çıktı.

Şimdi gözlerin açıldı mı kör aptal uzun bacak?

Eğer hâlâ ihtiyacın varsa gözlerine cam yapıştırabilirim!!

Bir alkış koptuğunda hak vererek başımı salladım. Sonunda insanlık, kısa bir süreliğine de olsa benim gibi bir canlıyı gezegenlerinde ağırlama şansı bulduklarını fark ediyor!

Bu ilgiye Ametist’ten alışığım, Dünya bir anlığına beni şüpheye düşürdü diye şimdi fazla keyif aldığımı belli etmemeye çalıştım ama insan mimiklerine hâkim olmak çok zor!

Yani, kapı önünde yaşadığım hürmetsizlikten sonra…

Alkışlara ıslıklar ve çığlıklar da eklendiğinde kendimi tutamayıp keyifle güldüm.

Neyse, elime fırsat geçtiği gibi Dünya’yı yok etmesem de olur o zaman…

Etraftaki insan gürültüsünün arasında, yakınımda olan ergenlerin söyledikleri bazı şeyleri seçebildim.

“Sonunda!”

“İşte parti şimdi başlıyor!”

“Ayyy! Hiç gelmeyecek sandım!!”

Gürültülerin arasından, beni duyabilecekleri şüpheli olsa da, “Tamam, sakin olun. Buradayım.” dedim ve elimi onları yatıştırmak için salladım. Belli ki kapının önündeki simli kız içeri girince bana bayıldığından bahsetti ve beni beklediler. Ametist’te ıslıkların uzun sürmesine izin versem de, burada başka işlerim var. Hayran olmayı bırakırlarsa eğer, Usta’nın planlarını bozmaya başlamam gerekiyor! Ama tezahüratlara da başladılar. Onları suçlayamam…

“Mavi!”

“Mavi!”

“Mavi!”

Durmaksızın ismimi bağırdıkları sırada gülüşümde keyifle alt dudağımı ısırarak parti sahibine baktım. Şimdi hizmetkâr olmadığıma dair hiçbir şüphesi kalmamış olmalı… İnsanların Kral, Kraliçe olayını da az çok biliyorum. Bizde Ametist Divanı’nın tek başkanı var ama onların bazı ülkelerinde güç Kral ve Kraliçe olarak ikiye bölünüyor. İnsanlar da bu kelimeleri egoları için kullanabiliyorlar. Bu sarı saçlı kör de kendisini Kraliçe sanıyor. Hayır…

Kral istemem ama Kraliçe benim.

Sadece…

Tacını bana devretmek bu insan kızını üzer, kızdırır sanmıştım, yol boyu da o yüz ifadesini hayal etmiştim ama…

Oldukça neşeli bir şekilde o da alkış tutup tezahürata katılıyor…

Ve bir de…

İsmimi nereden biliyorlar ki?

Derken insan taneleri bu sefer “Doruk! Doruk! Doruk!” diye tezahürata başladı.

“Başka bir ismim yok…” diye mırıldansam da şu an buradaki tek yanlışın bu olmadığını anlamaya başladım. Kör ve aptal kızın gözlerinin tam olarak bana bakmadığını da fark ettiğimde başta, onun gözlerinin zaten bozuk olduğuna yordum ama başkalarına da bakınca…

Ya buradaki herkesin gözü bozuk ya da…

Keyfim azalırken omzumun üstünden ardıma baktım. Mavi ve mor ışıkların altında uzun boylu bir insan erkeği kalabalığın arasından yaklaşıyordu. Elektro gitarı sırtına çapraz asılmıştı. Gitarın siyah gövdesi sırtında kalıyor, uzun sapı omzunun üzerinden yukarı uzanıyordu. Sanki tüm bu hayranlığın ona olduğunu düşünüyormuş ve hatta biliyormuş gibi yavaşça başını sallıyor ve yamuk bir şekilde gülümsüyordu. İlerideki tek bir noktaya bakarak ilerliyordu.

Herkesin ona hayran kaldığını sanıyor ama kimseye bakmıyor… Egolu mu? Ama zevk alıyormuş gibi de görünmüyor… Umursamaz mı? Bir yandan da bir şeylerden rahatsız olmuş gibi…

Üf! Bilmiyorum…

Bir süreliğine Ametist’e dönüp biraz daha insan tanıma dersi alıp öyle dönsem olmaz mı?!?

Bugün gördüğüm insan bedenine sahip işe yaramazların bir yumrukla hemencecik morarabilecek ya da kırılabilecek suratları arasında bu erkeğinki nedense tanıdık geliyor… Oysaki belirgin bir farkı yok. Bazı insan suratları şeklen az kusurlu, bazıları fazla kusurlu ama sonuçta hepsi kusurlular - o parti sahibi kız insan da dâhil!- Tenlerinin, saçlarının gözlerinin renkleri falan değişiyor ama hepsi o çirkin gri auraya sahipler. İnsan gözlerim bu insan erkeğininin aurasını görmüyor, ışıklar yüzünden insan bedeninin renkleri de belirgin değil ve suratı da az kusurlu insan erkeklerinden herhangi birine benziyor ama nedense daha önce görmüş gibi hissediyorum...

Zihnim olan biteni anlamakla bu insan erkeğini hatırlamaya çalışmak arasında gidip gelirken kulağımın dibinde tiz bir insan kızı sesi yükseldi. “Çekilsene şuradan, görüşümü bozuyorsun!”

Gitarlı insan erkeğinin gözleri bana döner gibi olduğu an başka insanın teki kolumdan tutarak beni geri çekti. Dönüp kolunu kopartmadıysam, uğradığım şok ve yaşadığım dehşettendi. O sıra gitarlı insan erkeği bana bakmadan önümden geçti. Görüş açıma ancak giren onun gibi müzik aleti taşıyan birkaç kişi daha onu takip etti. Kalabalık onların ardında giderken bazıları bana çarpmıştı. Işıklar da üstümden çekildi ve yüksek bir platforma, sahneye döndü. Sahnenin arkasındaki duvara asılmış ‘MAVİ’ yazısını görünce parti kâğıdındaki bilgileri hatırladım.

Siktir…

Tüm bu hayranlık gerçekten de o gitarlı erkeğe mi?

‘Mavi’ de müzik gruplarının adı…

Ve…

Neydi ya…

Deniz mi?

Dorak mı?

Doruk mu?

Her ne boksa!

O insan erkeği de, buranın Kral’ı.

**

Bana kalırsa, kurgu bu bölümden sonra başlıyor. Sizcee?

Düşünceleriniiiz?

Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruuuum. Arkadaşlarınıza önermeyi unutmayııınn.

Bir sonraki bölümde görüşürüzzz ^^^

37

Hikayenin sonuna geldiniz!

Beğendiyseniz beğenmeyi ve listeye eklemeyi unutmayın.

Hikaye detayına dön

Yorumlar

0/2000
Z
Zümra27 gün önce

Ellerine sağlık siyahın çırağına ne zaman gelecek yeni bölüm