9/20 · %40

BÖLÜM 9

50 dk okuma9.969 kelime24 Kasım 2025

Bölüm şarkısı:  Cat Pierce "You Belong To Me"

**

"Kimse yok gibi gözüküyor."

Ellerim dudaklarımda korkuyla Kıvanç'ın odaya geri dönmesini bekler bir haldeyken Kıvanç odaya girdiğinde ellerimi dudaklarımdan hızla çekip ona doğru birkaç adım attım. Odanın ortasına kadar geldiğinde birbirimizin karşısında durduk. Dolu gözlerimle ona bakarken "Emin misin?" diye sordum. Kendi cümlem bile kitabı hatırlatırken titrek bir nefes aldım. Buna emin misin?

"Evet, iyice baktım. Zaten birini görse Luna da havlardı. Sakin olur musun artık?"

Bana uzanan ellerine çarparak dolabıma ilerledim. Sürgülü dolabı sinirle açarken sürgülü kapak dolabın sağ kenarındaki suntaya gürültüyle çarptı. Çıkan sese irkilmedim çünkü hâlihazırda vücudumda yeterince korku vardı. Ev şortlarımın üst üste katlı olduğu raftan rasgele bir şortu beceriksizce çektiğimde, geriye kalan şortların dağılmasına sebep olmuştum ama dağınık durmak eşyalarımın alışık olmadığı bir durum değildi. Kıvanç'ı beklerken sadece iç çamaşırlarımı ve bol tişörtümü giyebilmiş, titreyen ellerim her şeyi zorlaştırdığı için devam etmeden Kıvanç'ın geri gelmesini beklemiştim. Kıvanç ise korkum dolayısıyla hızla baksırını ve pantolonunu giyip evde birinin olup olmadığına bakmak üzere hareketlenmişti. Not benim için ifade ettiği kadar onun için anlam ifade etmemişti ama ne kadar korktuğumu gördüğünde içimi rahatlatmak için bakmaya gitmişti.

Şortu giyinmek üzere eğileceğim sırada Kıvanç elimdeki şortu tutup çekerek beni doğrulttu. "Bir sakin ol, diyorum."

Şortu geri çekmeye çalışırken "Beni anlamıyorsun!" diyerek sesimi yükselttim. Şortu, tutan ellerinden çekemememin aksine o ellerimden alıp yatağa attıktan sonra kendisine odaklanmamı sağlayıp ellerini saçlarımdan yanaklarıma doğru kaydırıp nazikçe tuttu. "Anlamaya çalışacağıma söz veriyorum. Birinin evine girip o notu bıraktığını mı düşünüyorsun?"

"Birinin değil, bir katilin!"

Derin bir nefes aldığında ellerimi yanaklarımı tutan ellerinden bileklerine kaydırdım. Beni anlamaya dahi çalışamadığı için elini ittireceğim sırada "Şş." diyerek beni tekrar sakinleştirdi ve ellerini itmeme engel olup bana doğru bir adım daha atıp aramızdaki mesafeyi azalttı. Güven veren elleri yanaklarımı tutsa da şefkatli bakan gözleri söylediklerime güvenmiyor gibiydi.

"Başka bir ihtimal gelmiyor mu aklına? O not, Seç ve Yaşa kitabı için yazdığın tanıtıma dair notlarından biri olabilir mi?"

"Aklıma geldi fakat yazılara sadece ofiste çalıştım. Not kağıtlarıyla da değil, laptop üzerinden çalıştım. Hadi diyelim ki yanlış hatırlıyorum..." dedikten sonra sesim biraz önceki sinirimi yansıtmıyor olması sebebiyle elleri arasından çıkmama hazırlıksız yakalandı. Buruşturarak yatağın üstüne atmış olduğum not kâğıdını alarak ona döndüm. Vücudunu bana doğru döndürmüş, beni izliyordu. Tekrar yanına geldikten sonra not kâğıdını ona doğru göstererek kaldırdım. Neyi kastettiğimi söylememe bile gerek kalmadan "Bu senin yazın değil." dediğinde başımı onaylar şekilde salladım.

Düşünerek geçirdiği birkaç saniyenin ardından not kâğıdını elimden alıp "O zaman..." dedikten sonra gözlerini notta gezdirdi fakat fazla oyalanmadan not kâğıdını sallayarak gözlerini bana çevirdi. "... bunu ofise götürüp herkesin yazısıyla kıyaslanmasını sağlayacağım. Belki baskı öncesi süreçte çalışılırken birinin notu eşyalarınla karışmıştır. Dağınıklığın malum. Eşyalarını sağın solun masasında unutuyorsun, karışmış olabilir."

Söylediği şekilde olmadığına neredeyse emindim. Hisleri kuvvetli biriydim ve tehlikeyi buram buram hissedebiliyordum. Kitabın, katil olduğuna yemin edebileceğim yazarı ya da yazarları her kimse, evime not bırakmışlardı. Daha da ürkütücü kısmı, kitabı henüz okumadığımı, belki de kitapla ilgili düşüncelerimi biliyorlardı. Beni adeta kitaba, yazdıklarını yaşamaya çağırıyorlardı. Kıvanç kendi mantık çerçevesine uyan çıkarımlar yapmaya çalışıyordu ama ben kendimi oldukça uzak durmaya çalışmış olsam da bu kitabın tehlikeli gölgesi altında hissediyordum.

"Kıvanç söylediğin gibi değilse, evime bir not bırakıldı resmen..." dedikten sonra başımı onaylamaz şekilde sallayıp ellerimi yüzüme götürdüm. Kalbim kulağımda atıyordu ve gerçek, sandığım gibiyse ne yapmam gerektiğine dair karmaşık düşünceler zihnimde dolaşmaya başladı. Polise mi gitmeliydim? Kendi baş editörü olduğum yayınevini mi şikâyet edecektim, kimi edecektim? Yazarı anonimdi ve kitap bizim yayınevi tarafından basılmıştı ilk olarak. Ayrıca bunun ucu istemsiz bir şekilde Kıvanç'a da dokunurdu ve bunu yapamazdım. Polise gitmeden nasıl koruyacaktım kendimi? Kıvanç bir şekilde söylediklerime inanıp kitabı basmayı ve satmayı durdursa ilişiğim kesilecek miydi yoksa çoktan çamura batmış mıydım? Benim okumadığımı nereden biliyordu ya da biliyorlardı ki? Ofistekiler ve Özgür dışında kimseye bu kitapla alakalı düşüncelerimden bahsetmemiştim. Ofistekilere bile endişelerimi tam anlamıyla yansıtmamıştım, sadece anonim bir yazardan gelen bir kitabı basmamamız gerektiğini savunmuştum. Okumadığımı, okumayacağımı bilen sayılı kişi vardı. Kıvanç, Özgür ve Sanem...

"Evine önüne geleni almaktan vazgeçersin belki Defne."

Kıvanç'ın sitemli sesini duyduğumda ellerimi yüzümden çekip 'Gerçekten mi?' der gibi baktım gözlerine. Şu anda bile gerçekten onun kıskançlığını mı konuşacaktık?

"Haksız mıyım? Ne kadar tanıyorsun o adamı da evine alıyorsun? Notu onun bırakmadığı ne malum?"

Sinirle gülüp ellerimi havada sallayarak "Mahalle arası kitapların kiralandığı özel bir kütüphanenin çalışanından bahsediyoruz hala değil mi? Bu notu onun bırakmış olabileceğini gerçekten düşünüyor musun Kıvanç?" dediğimde hak verirmiş gibi baksa da tabii ki de koy vermeyip fikrini savunmaya devam etti. "O adamı bir yerden tanıyor gibiyim. Öyle olmasa bile her zaman sessiz silik tiplerden korkacaksın."

Adama katil ya da en azından katilin yandaşçısı yakıştırması, ithamı yaparken 'silik' diyerek hakaret etmekten de geri durmuyordu resmen. Özgür'ün hayatındaki tek aksiyon okuduğu kitaplardaydı. Belki sigarayı bırakmaya çalışması hayatının aksiyonu olabilirdi, onun dışında sessiz, sakin, zararsız bir tipti. Tabii çocukluğumdan beri kimseye tam anlamıyla güvenmezdim, Özgür'e de tam anlamıyla güvenmiyordum ama Kıvanç'ın bu ithamlarının kendi kompleksleri dolayısıyla olduğunun da farkındaydım.

"Kıvanç, objektif bir şekilde yardımcı olamayacaksan, gider misin?"

"Gidemem," dedikten sonra gözümün takılıp durduğu ve her baktığımda ürperdiğim not kâğıdını cebine koyup ellerini yavaşça belime doğru getirdi. Yine sinirimi bozmuş olduğu için yaklaşırken temkinli ama bir o kadar da kendinden emin gözüküyordu. Bu hayatta beni en çok sinirlendirebilecek kişi o olduğu kadar en kolay sakinleştirebilecek kişinin de yine kendisi olduğunu biliyor olmanın getirdiği özgüveni vardı. Bu sebeple belime sarılıp da kendisine çeken kollarına engel olmadım. Ellerim çıplak göğsüne yaslanırken boy farkımız dolayısıyla yüzüne bakabilmek için çenemi hafifçe kaldırdım. Şimdi kıskançlık duygusunu atmış, sadece şefkatle bakıyordu gözleri. "Sence ne zamandır bu not burada? Yakın zamanda ortalığı toparladın mı?"

Dilimle 'tıh' sesi çıkardığımda dağınıklığıma güler gibi oldu. Düzenli temizlik yapan biri olsaydım şimdi şüphelenmem gereken zaman dilimini sınırlayabilirdim ama ortalığı en son birkaç hafta önce toparlamıştım sanırım. Robot süpürgem vardı, onu günlük açıyordum ama koltuğun üstünde, masamın üstünde, kitaplığımın üstünde rasgele duran eşyalarıma haftalardır ihtiyacım olmadığı sürece dokunmuyordum.

"Ne kadar bir süreden bahsediyoruz?" diye sorduğunda cevabı bilir gibiydi. Başkalarının dağınıklığından tiksindiğini biliyordum ama bana düzenli olmam konusunda direktifler vermeyip beklentisini dile getirmedi, sadece halime gülümsedi. Yakın zaman önce dağınıklığımı değiştirmeye çalışırdı ama şimdi bana eksikmişim gibi hissettiren cümleleri çıkmadı ağzından. Dün gece bir şeyler değişmiş ya da en azından şimdilik göz ardı ediliyor olabilirdi.

"İki." dediğimde kaşlarını kaldırıp dehşete bürünmüş gibi "Ay mı?" diye sorduğunda gerginlik hala damarlarımdan aksa da gülmeden edemedim. "Yuh Kıvanç, hafta diyorum! O kadar mı dağınığım gözünde?"

Ay, sanırken irileşen gözleri küçüldü. Rahatlamış gibi gözüküyordu. "İki haftaya bile şükredeceğimi hiç tahmin etmezdim."

Tabii o sanki kendisi topluyormuş gibi düzen, temizlik takıntısına sahip olabilirdi ama benim gibi düzenli temizlikçiye parası olmasa şu an olduğu kadar takıntılı olabilir miydi, hiç sanmıyordum. Tamam, benim kadar da abartmazdı ama şu anki kadar da düzenli olmazdı eminim ki.

"Peki, bu iki hafta içerisinde evine kimler girip çıktı, hatırlıyor musun?"

Bakışlarım düşüncelere daldığım için Kıvanç'ın yüzünden uzaklaşıp boynunda gezinmeye başladı. "Üniversiteden birkaç arkadaşım geldi geçen hafta, bu hafta sen ve Özgür dışında birinin geldiğini hatırlamıyorum. Bir ara kira almak için üst katta oturan ev sahibim geldi, bir ara karşı komşunun çocuğu geldi hediye ettiğim ve okuduğu kitabı anlatıp durmak için. Aklıma başka biri gelmiyor ama gelenlerden kimse şüpheli olabilecek konumda değil."

Dudaklarını araladıktan sonra aramızda yeniden gerginlik oluşturabilecek bir cümle kurmak üzereymiş de söylemekten vazgeçmiş gibi dudaklarını birbirine bastırıp nefesini burnundan üfleyerek konuşmadan önce kendisine birkaç saniye verdi. Muhtemelen yine saydığım insanlar arasından tek şüphelinin Özgür olabileceğini iddia edecekti ama vazgeçmiş olması evimde kalmaya devam edebilmesi adına doğru bir tercihti.

O konuşmadan "Aslında bir şüpheli var aklımda," dediğimde kaşları ilgiyle kalktı. Göğsündeki ellerim boynuna uzanırken "Çünkü her şeyi yapabilecek birisi." diye fısıldadığımda alaylı olduğumu ve kimden bahsettiğimi anlayıp kıvrıldı dudakları. Burnunu burnuma sürterken belimde olan kolları sıkılaştı ve beni kendisine yasladı. "Doğru ama eksik," dedikten sonra kısa bir öpücük bıraktı dudaklarıma. "Her şeyi, senin için yapabilecek birisi."

Dudakları tekrar dudaklarımı örttüğünde gerginliğimi kendi vücuduyla bölüşür gibi azaltsa da kalbimin kıpır kıpır olmasının tek sebebinin Kıvanç'ın öpüşleri olmadığını biliyordum. Yine de bu kaosun ortasında, kaosun sebebine dair olan düşüncelerime inanmıyor olsa da kolları arasında olmak iyi hissettiriyordu.

Dudaklarımız nefeslerimizin birbirine karıştığı uzun bir öpücüğün ardından ayrılırken sağ elini belimden çekip yanağıma getirdi ve başparmağı yanağımı severken "Ve senin artık burada kalmana izin vermeyecek birisi." dediğinde itiraz etmeye başlayacak dudaklarıma kaydırdı başparmağını. "Şş. İtiraz kabul etmiyorum. Eğer bu not, eşyalarının arasına karışmadıysa ya da başka bir sebebi yoksa biri evine bıraktı, demek oluyor. Bu eve giren kimseden de şüphe etmiyorsan, birinin evine gizlice girmiş olabileceği ihtimaliyle karşı karşıyayız,"

Ben dışarıdayken ve hatta Luna evdeyken bir katilin evime girmiş olabileceği ihtimali içimin titremesine sebep oldu. Ya da ben dışarıda değilken, salonda üzerime çektiğim battaniyenin üstünden okuduğum kitaba dalmışken... Veya ben uyurken bu notu evime bırakmış olabilecek bir katil, belki de başucuma gelip uyuyuşumu izlemiş olan bir katil... Beni istese o an öldürebilecek ama kitabında az da olsa iyi bir sona ulaşabilme şansını elimden almayan bir katil...

"Bu evin, bu apartmanın hatta bu sokağın ne kadar güvenilir olduğunu düşünürsek, artık burada kalamazsın. En azından şu not işi açığa kavuşana kadar."

"Herhangi bir İstanbul sokağının herhangi bir evi kadar güvenilir işte." diye sızlandım. Kendisi gibi güvenlikli sitede oturmadığım sürece ölmeme üç saniye kalmış gibi davranıyordu bugüne kadar zaten. Eve kendisi bırakmak istiyor, kendim dönecek olursam eve vardığımdan emin olmak istiyordu. Benim için tüm sokaktaki evleri alıp, güvenilir kılmayı aklından bir saniyeliğine bile olsa geçirmiş olabileceğini düşünüyordum. Defalarca benim için yeni bir ev ayarlayabileceğini iddia etmişti ama uygun bulmamıştım. Neyiydim ki onun o zamanlar? Kaldı ki şimdi bile, sırf bir şeyi... Tamam, hala neyi olduğumu bilmiyordum ama hiçbir şey olmadığımız da kesindi. Şimdi bile bir şeyi olarak kabul edemezdim kalkıp da bana bir ev açmasını. Sadece gurur değil, hırstı. Sahip olduklarımı ben kazanmış olmalıydım.

"Bu da yeterince güvensiz olduğu anlamına geliyor."

"Kıvanç senin kiraladığın ya da aldığın herhangi bir eve taşınmayacağım." dediğimde sırıtır gibi olup "Bu cevaba karşı hazırlıklıydım. Bu sebeple, önerim bu değil," dediğinde kaşlarım kalktı. Üst dudağını yaladıktan sonra bakışları, gözlerimin ardını görebiliyormuş gibi derin bir şekilde baktı. "Benimle yaşa."

Gözlerim kısılırken doğru duyup duymadığımdan emin değildim. Bay misafir sevmeyen bir süreliğine ev arkadaşı olmamı mı öneriyordu? "Ne dedin, ne dedin?"

Şaşkınlığıma gülüp "Duydun işte. Benimle yaşa," dedikten sonra omuz silkti. "En azından bir süreliğine."

"Ayrılalım istiyorsun yani." dediğimde kıvrık dudakları genişleyip keyifli bir sırıtış verirken, gözleri ise gülümser gibi parlıyordu. Şimdi de o, benim gibi "Ne dedin, ne dedin?" diye sorduğunda oflamak istiyordum ama normal davranmaya çalıştım. Ne olduğumuzu, neyi olduğumu bilmeden birlikteymişiz gibi 'Ayrılalım istiyorsun yani' demiştim ve söylediğim an pişman olmuştum.

"Her neysek o bitsin istiyorsun yani, demek istedim," dediğimde keyifli bakışları baskıyla gözlerime dikili durduğu ve cevap vermediği için oflamadan edemedim. "Biz seninle aynı evde bir süreliğine bile yaşayamayız. Nefret ederiz sonunda birbirimizden."

Beyazla, siyah kadar farklıydık. Hafta sonu bile sabahın köründe kalkıp hala yattığım için eleştirerek kaldırmaya çalışacaktı beni. Eşyamı olması gerektiği yere değil de salondaki sehpaya koysam ilk günler bir şey söylememeye çalışsa bile gözleriyle anlatacaktı rahatsızlığını. Uyumadan üstümü çıkartıp yere atsam, peşimden koltuğa kaldırırken "Bunların yeri burası değil sanki, ha ne dersin?" diyecekti. Ben dolabına sağlıklı olmayan şeyler koymaya çalıştığımda onları yememe izin vermeyecekti, yeşil ama tadı kötü olan her şeyi yemem için uğraşacaktı. Gece erkenden uyumak yerine geç saatlere kadar kitap ya da bloğuma yazı yazacaktım, sağlık için uyumam gereken süreyi hatırlatıp duracaktı. Kaldı ki işe geç kalma ihtimalim bile ortadan kalkacaktı, yayınevine ilk giden oydu. Sabahın köründe beni de dikecekti plazanın kapısına. Ben gürültülü şarkılar açacaktım, o kapatıp sakin, klasik müzikler açacaktı, ben kapatıp yine gürültülü şarkılar açacaktım. Ortak bir şey yapmaya çalışıp televizyonu açsak ben korku filmi izlemek isteyecektim, o belgesel izlemek isteyecekti. Bir de erken uyandırıp üstüne üstlük sabah sporuna beni dâhil etmeye çalışırsa işte o zaman pılımı pırtımı toplayıp buraya geri dönerdim. Baştan hiç gitmesem daha iyiydi. Mesafeliyken uç farklılıklarımızı aramızdaki çekim ve hisler tolere edebiliyordu ama dip dibe olduğumuzda birbirimize katlanamayabilirdik.

"Öncelikle..." dedikten sonra eğilip boynumu öperek, içimde gerçekten ona taşınma ve istediğim her an ona ulaşabiliyor olma isteği doğururken son hamlesini henüz yapmamış gibi yüzünü geri çektikten sonra "... ben senden nefret etmem," dedikten sonra sırıttı. "Çıldırtırsın beni, deli olurum sana evet ..." dedikten sonra yüzüme doğru eğilip ona taşınma fikrime dair şüpheleri ortadan kaldırıp bir de taşınmadan önce yatakta biraz oyalanmamızı istememi sağlayan bir öpücük bahşetti dudaklarıma. "... ama her anlamda."

Geri çekildiğinde biraz önce dudaklarının etkisi altında olan dudaklarımda gezinirken dilim mantıklı düşünmeye çalıştım ama zordu. Objektif olmama engeldi varlığı.

"Lena'sız gelmem." dediğimde dudağını büzerek birkaç saniyeliğine düşündü ama omuzları teslim olmuş gibi çökmüştü zaten duyduğu gibi. Sadece nasıl baş edeceğini düşünüyor gibiydi. Luna'yı da, köpekleri de severdi ama kendi evinde tüylü bir hayvan besleme fikrine pek açık değildi. Günde iki kere dışarı çıkan tüylü bir hayvanı... Ben sadece patilerini temizleyerek alıyordum eve, sık sık da duş aldırmıyordum hasta olmaması için ama Kıvanç günde iki kere yıkamak isteyebilirdi.

"Lena'ya ayrı ev açsam?" dediğinde alaylıydı sesi ama bir mucize olsa ve şakasını ciddi algılayıp üstüne de kabul etsem bunu gerçekten yapacağını ve bunu yapmaktan mutlu olacağını biliyordum. "Kabul ettiğini varsayıyorum." dediğimde "Ben de senin kabul ettiğini varsayıyorum." dedi. Açıkçası geceleri paranoyalara kapılıp her kapıyı, pencereyi tekrar tekrar kontrol edeceğim ve her gölgeyi katil sanacağım günlerdense, daha güvenli bir yerde ve tam olarak güvenmesem de bu hayatta güvenmeye en yakın olduğum adamın yanında olmayı tercih ederdim. Sadece birlikte yaşamak sandığımdan daha fazla bile zor olabilirdi ama şu not işi açığa çıkana kadar üstesinden gelebilirdik sanırım. Biraz onun, biraz benim göz yummamız gerekecekti bazı şeylere.

"Kabul ama bir şartım daha var. Eğer bu not işi, senin düşündüğün gibi çıkmazsa artık bana inanacaksın, durumun ciddiyetinin ve kitaba dair şüphelerimin farkına varacaksın, değil mi?"

"Hala bu not yazarın elinden çıkmışsa bile, bu yazarın katil olduğu anlamına geleceğini düşünmüyorum. İlgi çekmeye çalışan ama artık sınırı aşan bir yazar olduğunu düşünmek daha mantıklı geliyor bana ama önce ofisle alakası olmadığına emin olalım," dediğinde hala benim kadar ciddiye almadığı için üzülen yüzümde yanağımı okşadı.

"Bir tehdit altındaysan senden önce ben yıkarım ortalığı, merak etme."

**

Tanımak için her yeri koklayarak hızla koridoru dolaşan Luna'ya bakarken bavulumu bıraktığı yatak odasının kapısını kapattı Kıvanç. Tek şartı yatak odasına girmemesiydi, kabul etmiştim ama bu şartın yerine gelmeyeceğinden çok emindim. Benim elimde bile değildi, Luna sevgi arsızı, girmediği delik kalmayan bir köpekti. Kapıyı açtığımız gibi aradan dereden yine de girer, hatta Kıvanç'ın üstüne atlayıp yüzünü yalamaya bile başlayabilirdi. İşte o zaman belki bana ya da Luna'ya değil de kendisine ayrı bir ev açmaya karar verirdi Kıvanç. Bu evi bize bırakıp koşarak kaçabilirdi.

Yatak odasının kapısını göstererek "Luna'cım buraya girmiyoruz, anlaştık mı?" diye sorduğunda güldüm. Luna sadece ismini duyduğu için duraksayıp Kıvanç'a bakarken dili dışarıda, heyecanlı olduğu için göğsü hareketliyken birkaç nefes alıp verdiğinde Kıvanç "Anlaşmadık galiba." diye sızlandı. Luna da ilgisini tekrar Kıvanç'ın üstünden alarak evde koşturmaya devam etti.

"Emin değilim ama sebebi konuşmayı bilmeyen bir canlı olmasından kaynaklı olabilir mi? Öyle aklıma bu geldi nedense."

"Geç dalganı." diyerek koridorda bana doğru ilerlemeye başladı. Ben de odanın ortasında koridorda ayakları hareketli Luna'ya dolanmadan yanıma varma çabasını izliyordum. Bulunduğum oda, duvar boyu uzanan büyük, dışarıdan içeriyi göstermeyen perdesiz camlara sahip geniş bir salon ile salonla arası bir adayla ayrılan açık mutfaktan oluşuyordu. Sonunda yanıma vardığında peşinden salona kadar gelen Luna yanımızda birkaç kere zıpladıktan sonra tekrar koridora doğru koşup kapıları açık odaları keşfetmeye gitti.

"Evin sana benziyor. Soğuk, uzak ama bir yandan da tanıdık, huzur verici."

İnsanları evlerine göre yargılamayı severdim. Bence herkes kendisini yansıtırdı evinin detaylarında. Benimkisi benim gibiydi, dağınık. Renklere ve karışıklığa, en sevdiğim kitap ve filmlerin posterlerine, gittiğim, gezdiğim yerlerden topladığım anı dolu eşyalara, neredeyse çorba içilebilecek kadar geniş kahve kupalarına sahipti. Kıvanç'ın evi ise siyah, gri ve beyaz renklerden oluşuyordu. Perde benim için evi ev yapan detaydı ama onun camlarında perde yoktu. Dışarıdan gözükmediği gibi on yedinci katta yaşadığı için kuşların ve bulutların içeriyi izlemesinin bir zararı olmadığını düşünüyor olabilirdi. Tüm eşyaları ciddiyeti koruyor ama rahatlığından da ödün vermiyordu. İşine yaramayacak hiçbir eşyaya sahip değildi, eşyalar sadece işine yarardı onun, bir anlam ifade etmezdi.

"Sana benzesin isterdim." dediğinde gülümser gibi oldum. "Gerçekten şu koltuk takımının üstünde papatyalı bir kırlent ister miydin?"

Gülüp omuz silkti. "Sadece gördüğüm her şey sana benzesin istiyorum."

Elimle sağ yanağından tutarak yüzünü kendime doğru yakınlaştırırken sol yanağını öptükten sonra geri çekilirken "Bir kadının kalbini nasıl kazanacağınızı biliyorsunuz Kıvanç Bey." dediğimde havaya kapılarak göz kırptı. "Tek bir kadının..."

Üstüne atlayıp onu yatak odasına çekmemi istiyordu sanırım. Aslında gergin olduğumu bildiği için daha nazik ve hoş davrandığını görebiliyordum ama düşünmediği şeyler de değil gibiydi. Gerçekten aramızdan bazı sınırlar kalktığında cesurca dile getiriyordu düşüncelerini. Şu ana kadar da getirmişti aslında ama hep alayla gizlemişti gerçeği. Artık alaylı değildi.

Ona geniş bir şekilde gülümsedikten sonra derin bir nefes aldım. Aslında cilveli yanım, iltifatlarını sürdürmek istiyor gibiydi ama içimdeki huzursuz yanım şu an gönlümün peşinde koşmak yerine ilgilenmem gereken başka konular olduğunun farkında olduğu için "Peki ilaçlarınız nerede acaba Kıvanç Bey?" diye sordum.

Kaşları çatılırken "Hasta mısın?" diye sorduğunda yükselen endişesine sırıtırken "Sakin ol Kıvanç, virüs saçmıyorum," dedim. Tehdit eder gibi yazılan nota bile bu kadar endişe etmemişti. Onu hiç hastayken görmediğimi fark ettim. Gerçi aldığı takviyelerle, kendisine bu kadar iyi bakmasıyla nasıl hasta olacaktı ki? Şirkette de çalışanlar 'ölüyorum', 'bitiyorum' dese ciddiye almazdı 'grip olacağım galiba' dediği an başka bir şey demesine gerek kalmadan izin verirdi. Başkalarına bulaştırmasın diye de acele ettirir, 'Niye geldin o zaman?' diye kızar, sonrasında odama gelip 'Bugün falanca ile temas ettin mi?' diye sorardı. Takıntılı bir adamdı.

"Sadece kendi ilaçlarımı koyacağım."

Rahatlayarak mutfağa yöneldiğinde çantamdaki ilaç poşetimi alıp peşinden ilerledim. Geniş bir çekmeceyi gösterdiğinde şüphelerimin aksine 'İlaç odası' olmadığı kanıtlandığı için sevinmiştim. Bir anda beni eczaneye dönüştürdüğü bir odaya götürüp 'Seç beğen al' da diyebilirdi çünkü. En azından o kadar delirmemişti.

Çekmeceyi açtığımda eczane gibi bir odası olmasa da cep boy eczane yaptığını fark ettim. Renkli renkli takviye edici hapları arasına ilaç poşetini attıktan saniyeler sonra bir şey demese de ardımdan düzelteceğini bildiğim için "Neyse biraz..." dedikten sonra poşeti daha düzgün bir şekilde kalan küçük boşluğa yerleştirdim. "... şimdi oldu."

"Ne ilaçların var ki senin? Kronik bir rahatsızlığın mı vardı? Yayınevi için yapılan yıllık sağlık testlerinde bir şey gözükmüyordu."

Çekmeceyi kapattıktan sonra ona döndüm. "Mide koruyucu, D vitamini ile magnezyum Kıvanç'cım." diye açıkladığımda başını onaylar şekilde salladı. Midemin zaman zaman yandığını hatırlamış olmalıydı. Yediğim, içtiğim şeylere göre midem yanabiliyordu ve reflünün nüksettiği dönemlerde sabahları mide koruyucu kullanıyordum. Tanıdığım D vitamini ve Magnezyumu düşük olmayan tek kişi de Kıvanç olmalıydı, o vitamin eksikliklerimi açıklama gereği duymuyordum.

"Hanife Hanım'a söylerim reflüye uygun yemekler yapar. Zaten bu sıralar her gün gelecek."

Evine eklenen Luna, iki günde bir olan temizlik düzeninin her güne inmesini sağlamıştı sanırım. En azından burada olduğum süre zarfında kendi evimdeki gibi ev işleri yapmak zorunda olmayacaktım. Zaten pek yapmıyordum ama zorunda hissetmek de rahatsız ediciydi, yapmayarak koltukta uzanırken...

"Evet, ne yapıyoruz bugün?"

Şaşkın kaşlarım kalkarken "İşe gitmeyecek miyiz?" diye sorduğumda başını onaylamaz şekilde salladı. "Geç kaldık zaten. Senin pek gidecek halin yok gibi duruyor, ben de seni yalnız bırakmak istemiyorum."

"Ama bugün toplantı var. Hem de yapımcı ve yazarla, geçen haftadan bu haftaya ertelendi. Tekrar erteleyemezsin."

"Defne'cim arada patron olduğumu unutuyorsun."

Ellerimi kollarına götürdüğümde "Teşekkür ederim ama toplantıya katılmalısın Kıvanç," dedikten sonra sırıtarak hızla ekledim. "Ama evet ben evde kalmalıyım."

Ellerini belime götürüp sırtımı mutfak adasına doğru çevirdikten sonra beni ada ile kendisi arasında bıraktı. "Ama ben bugün için daha eğlenceli aktiviteler düşünmüştüm..."

İma içeren ses tonu olmasa da bakışlarından ve burnunu burnuma sürtmesinden altında yatan düşünceleri gayet anlayabilirdim. Dudaklarım istemsiz kıvrılırken "Biraz ertelenebilecek aktiviteler..." dediğimde şakayı bir kenara bırakıp "Seni yalnız bırakmam Defne." dedi.

"O zaman..." dedikten sonra şirince sırıtmaya çalıştım. Gözleri birazdan bir ricanın geleceğini bilerek kısılırken merakla bekledi. "Belki Sanem'e de izin verirsin bugün, yalnız kalmama gerek kalmaz."

Gülmeye başlarken "Siz kavgalı değil miydiniz?" diye sordu. Dudağımı büzerek omuz silktim. Öyleydik ama bu yeni gelişmeyi bahsederek ne yapabileceğimizi konuşabileceğim ve endişeme hak verecek tek kişi Sanem'di. Dışarı çıkmak istediğim söylenemezdi ya da Sanem'le konuşmadan önce beklemek istemiyordum. Kıvanç yüzünden aklım dağılıp duruyordu ama saatlerdir içimdeki huzursuzluk baş gösterip duruyordu. Kıvanç notun sahibini ararken bekleyemezdim. Ben notun sahibini zaten biliyordum. Bir tehdit daha alana kadar sessiz sakin duramazdım.

"Kadınlar..." diye mırıldandığında başka bir açıklamaya gerek yoktu bence de. Kadınlar biraz böyleydi. En iyi düşman ama en iyi dost. Dostluğumuz hırslarımızla bozulmasa hala en iyi dost olabilirdik belki de. Yıllar samimiyetimizi götürmüştü ama birbirimizi anlayabilme ve aynı düşünme yeteneğimizi götürmemişti belli ki. Zaten arkadaşlığımıza ne olduysa aynı düşündüğümüz için olmamış mıydı? İkimiz de aynı şeyi hedeflemiştik ve yol tek kişilikti.

"İzin veriyorsun sanırım?"

"Başka seçeneğim yok sanırım?" dediğinde şimdilik ipleri benim elime vermesine keyifle sırıttım. Geri durması daha ne kadar sürecekti, bilmiyordum ama bunu sonsuza kadar sürdüremeyeceğini biliyordum. Şimdilik kibarlık yapıyordu, karakterini örtemeyeceği bir an yaşadığımızda o da çekecekti ipin ucundan.

"Sadece buraya çağırmasam da dışarıda mı görüşsek, diye düşünüyorum. Bizim artık..." dedikten sonra doğru kelimeyi bulamadığım için alaya vurdum. "... bir şey olduğumuzu bilmese daha iyi."

Kıvanç'ın dudakları 'bir şey' deyişimle yeniden kıvrılmıştı. Başını onaylamaz şekilde salladıktan sonra "Benim herhangi bir şeyi saklama gibi bir planım yok Defne," dedi. Onun için kolaydı tabii. O zaten patrondu. Şu ana kadar olan 'torpilli' ithamları hep banaydı. Yüzüme gülünse de ardımdan konuşulan cümlelerin artmasını ya da azalmasını umursamıyordum ama geldiğim konumu hak ederek değil de patronla sevişerek kazandığımı düşünmeleri sinirimi bozuyordu. Çoğunun şu ana kadar bin kere beraber olduğumuzu düşündüklerine emindim. Ofiste bile kapalı kapılar ardında ne yaptığımızdan şüpheleniyorlardı, hisseder gibiydim. Hislerimiz hakkında doğru tahminlerde bulunmuşlardı evet ama geriye kalan her şeyde yanılmışlardı. Biz ilk defa dün gece beraber olmuştuk. Kıvanç'ın zaafı olduğum doğruydu ama beni süründürmeden vermemişti baş editörlüğü. Başka bir patron olsa daha önce kazanacağıma emindim, o ise rest çekmesem vermeyecekti hala. Beni eksikliklerimle ödüllendirenlerden değil, mükemmel olmadıkça cezalandıran bir adamdı sonuçta. Bu baş editörlüğü hak etmiştim, aksini söylemeseler de düşünmelerini dahi istemiyordum.

"Ayrıca birlikte olmamız onlara değil bize sürpriz oldu. Onlar ne zamandır böyle olduğunu tahmin ediyorlardır muhtemelen."

Sırıtarak ve ada ile vücudunun arasında kıpırdanarak "Birlikte?" diye sorduğumda üst dudağını yaladıktan sonra geniş bir şekilde sırıttı. "Bir şey, tabirinden daha açıklayıcı bence."

"Haklı olabilirsin." dedikten sonra güldüm ve yüzüme doğru eğdiği yüzüne yönelerek dudaklarına kısa bir öpücük bıraktım.

"O zaman sen Sanem'i çağır, ben de toplantıya gideyim ve akşam güzel bir yemek yiyelim."

**

Kahvesine üflerken düşünür gibi sehpaya bakıyordu gözleri. Poyraz'ın antrasit renk cam sehpasında, Sanem'in biraz önce bardağını koyması dolayısıyla halka şeklinde iz çıkmıştı. Kahvesinden bir yudum daha aldıktan sonra kupasını tekrar sehpadaki halka izin ortasından itibaren başlayacak şekilde koydu ve dağınıklığıma rağmen belli şekillerin bozulmamasına dair olan takıntım huzursuz hissetmeme sebep oldu. Sanem ise ne kupayla ne de kupanın sehpada oluşturduğu izlerle ilgileniyordu. Gözleri dalmış bir şekilde bana gelen notu düşünüyordu. Neden gelmiş olabileceğini, ne anlama geldiğini, ne kadar çamura batmış olabileceğimi... Aslında olayları çözümlemeye çalışmak yerine Kıvanç'ın kokusunun sindiği yorganın altına girip saatlerce rahatlatıcı videolar izlemek istiyordum. Yuvarlak bir eşyanın, yuvarlak bir alana tamamıyla sığması ya da bir sabunun kusursuz eşit oranlarda kesilmesi gibi...

"Not nerde peki şimdi?"

"Kıvanç'ta. Ofisten birinin olup olamayacağını kontrol ettirecek ama fotoğrafını çekmiştim." dedikten sonra bir dizimi kendime çekip uzun çorap giydiğim ayak tabanımı koltuğa yaslayarak oturduğum koltukta yanımda duran telefonumu elime alıp son çektiğim fotoğrafı açıp çaprazımda kalan koltuğun bana yakın olan kısmında oturan Sanem'e uzattım.

Fotoğrafa bakarken içi titrer gibi oldu. "Neden Kıvanç Bey'de bıraktın ki? Kaybetmesin sakın."

Telefonu tekrar koltukta yanıma koydum. "Kıvanç en son beş ay önce kullandığı bir eşyanın bile nerede olduğunu hatırlar."

Söylediğime hak vermiş olacak ki tekrar kahvesine uzanıp bir yudum alırken itiraz etmedi. "Aslında ofistekilerle değil de, Kıvanç'ın yazarın anonim bir şekilde basabileceğimize dair not bıraktığı kâğıttaki yazıyla kıyaslanması lazım." dediğimde kahvesini geri bırakmayıp avuçları arasında tutmaya karar verirken başını onaylar şekilde salladı. "Ama saklıyor mudur ki?"

Dudağımı büzerek düşündükten sonra cevaptan emin olmadığım için omuz silktim. "Herhangi bir telif sorununa karşın saklıyor olabilir," dedikten sonra ağrıyan başımı ovuştururken "Soracağım." dedim.

"Ona ne kadar güveniyorsun?"

Elimi alnımdan çekerken eş zamanlı olarak eğdiğim başımı kaldırdım ve alayla güldüm. "Kıvanç'a mı?"

Benim sorusunu garip bulduğum kadar o da şüphelenmememi garip buluyor olmalıydı ki gayet normal bularak "Evet." dediğinde tekrar güldüm. "Kıvanç bu hayatta çok şey olabilir ama katil değil Sanem."

Hızla "Katil demedim zaten," dedi. "Ama gerçekten yazarın tek bir kişi olduğundan emin miyiz ki? Ya da yazarın katil olduğundan? Belki bunu onun için yapan başkaları var? Ya da bilmiyorum. Bu kitabın mağduru kaç kişi bilmiyoruz. Bir katille mi karşı karşıyayız yoksa paranormal bir durumla mı, bunu bile bilmiyoruz. Biz şu an hiçbir şey bilmiyoruz!"

Onun da zihninden benim gibi durmadan paranoyak düşünceler geçiyordu ama benim hiçbir düşüncemin ucu Kıvanç'a dokunmamıştı şimdiye kadar, hala da dokunmuyordu fakat Sanem'in Kıvanç'tan şüphelenmemesi için hiçbir sebep yoktu. Kıvanç'la benim kurduğum gibi bir bağ kurmamıştı ve belki de benden bile şüpheleniyor olabilirdi. Tehdit alan ben olmama rağmen benden daha gergin gözüküyordu. Zaten arkadaşlığımız boyunca da hep daha cesur olan ben olmuştum, bu sebeple yayınevinde de gerimde kalmıştı ve ayağımı kaydırabilecek bir sürü bilgiye sahip olmasına rağmen hiç kullanmamıştı. Belki dostluğundandı, belki korkaklığından, bilemiyordum.

"Kıvanç'ın yazar olabileceğini düşünüyorsan, yazma denemelerini görmemiş olmalısın."

Alaya vurarak gerginliğini azaltmaya çalıştım. Gergin oluşu bize yardımcı olamazdı, paranoya düşüncelerini bırakıp benimle mantık çerçevesinde konuşmaya başlamalıydı.

"Yazarla bağlantılı olabilir. Sonuçta hepimizin adresini bilen biri tarafından kitap hepimizin evinin önüne bırakıldı."

"Kıvanç bir kitabı basmak isteyecek olsa ucuz numaralar çevirmek zorunda kalmaz bence Sanem."

Adamın evinde adamın bu işlerde bir parmağı olup olamayacağını konuşuyorduk resmen. İçimde herhangi bir şüphe yoktu, sadece Sanem'in tezlerini çürütüyordum. Tabii, Kıvanç'a da tam anlamıyla güvenmeyecektim. Güven her zaman harekete geçmeyi geciktirirdi. Gözüm kör olmuş gibi davranamazdım, yarın öbür gün Sanem'in haklı olabileceğine dair bir işaret görürsem algılayabilmek için radarım açık olmalıydı ama şu an Sanem'in cümleleri bir paranoyadan ibaret gibi geliyordu. Kıvanç'ın hiç düşünmeden Özgür'ü suçlamasıyla eş değer bir çıkarımdı, altı boştu.

"İleride okların ucu kendisine dönmesin diye kendisinin de haberi yokmuş gibi davranmış olabilir."

Kendi kahvemden büyük bir yudum aldım. Konuşurken kahvemi yudumlamayı unutmuş olduğum için ilk sıcaklığı geçmişti ama yine de kalkıp kendime yeni bir kahve yapmaktansa ılık bir kahveyi içmeyi yeğlerdim. "Yarın öbür gün bu kitaba dair düşüncelerimiz doğruysa ve okuyanın başına bir şeyler gelip duracaksa ülkede oluşacak kaosu tahmin edebiliyor musun? Sence sonrasında yayınevine neler olur? Kıvanç böyle bir şeyi göze alabilir mi?"

Haklı olduğumu düşünmeye başladığı için nefesini üfleyerek ardına yaslandı. "Ne bileyim evime sadece sayılı kişi girdi, dedin. Geriye şüpheli olabilecek tek kişi Özgür kalıyor. Tabii notu bırakan evine haberin olarak giren biriyse. Peki Özgür ne iş? Senden ismini hiç duymamıştım."

"Eskiden beridir arkadaşım olan biri değil çünkü. Yeni tanıştık sayılır."

Kıvanç tarafından bunu söylemesi için para verilmiş gibi "Ve sen yeni tanıştığın bir adamı evine mi aldın?" diye sorduğunda gözlerimi devirdim. "İnan bana, zararsız bir tip. Yeni tanıştık ama tanıştığımızdan beri çok vakit geçirdik. Bana bir şey yapmak istiyor olsa deneyebilecek çok anı vardı."

"O kadar emin olma derim. Ne zaman ve nasıl tanıştınız?"

"İki ay olmamıştır sanırım. Yaşadığımı mahalledeki özel kütüphanede çalışıyor. Orada kitap okuduğum bir gün tanıştık."

Gözleri şüphelerini sıralayacağını belli edecek şekilde kısılırken "Ne zamandır orada çalışıyor?" diye sordu. "Bilmiyorum. Daha öncesinde de birkaç kere görmüştüm sanırım ama ilk defa birkaç ay önce sohbet kurduk işte. Zaten onunla tanışmadan önce sık sık gitmiyordum, çalışana da dikkat etmiyordum."

"Hayatına dair ne biliyorsun?" diye sorduğunda düşünürken gözlerimi salonda gezdirdim. "Genellikle edebiyat hakkında konuşuyoruz. Blog ve roman yazılarım hakkında fikir alışverişi yapıyoruz. Hayal gücü var ama yazma yeteneği yok ama laf arası kendine dair de bir şeyler anlatıyor tabii. Çok çok özel bilgiler değil."

"Bence bu çocuğun üstüne git. Şu anda hayatlarımızda hiç kimsenin gizemli olmaması gerektiği bir dönemdeyiz." dediğinde hak verir gibi oldum. Hala Özgür'den şüphelenmiyordum. Şu ana kadar şüphe çekici hiçbir hareketi olmamıştı ama yeni tanıştığım biri olduğu da doğruydu. Hemen güvenmemeliydim. Bunları yapacak gücü yokmuş gibi gözüküyordu ama birinin piyonu olabilirdi.

Sessiz kaldığımda "Sonunda blog yazmaya başladın mı?" diye sordu. Konuştuğumuz konuların ciddiyeti arasında önemli bir konu değildi ama merakına yenik düşmüş olmalıydı ki sordu. Benim aksime Sanem çok detay yakalayan biriydi. Ben de algılarım açık olduğunda detayla düşünen, detaylı gören biriydim ama dikkatim de en az benim kadar dağınıktı çoğu zaman. Aklım hep zihnimde dönerdi çünkü. Bu dünyada geçirdiğimden daha çok vakit geçiriyordum hayal gücümde. Her yazar, öyle değil miydi zaten?

"Kusura bakma ayağını kaydırmaya çalışırken sana söylemeyi unutmuşum."

Dalgama karşı dudakları kıvrılırken yakın geçmişe kadar birbirimizden nefret ederek hareket ettiğimizi yeni hatırlar gibi baktı. Ayrıca hayallerimi bilen eski bir dosttu. Onunla aramız bozulmadan önce de bir gün blog yazmak istediğimi biliyordu. "İsmi ne?"

"Söylemem." derken sesim samimi çıksa da ciddiydim. "Ha doğru..." dedi uzatarak gülmeye başlarken. "Rahatça yazabilmek için mahlas kullanmak isterdin hep."

Sadece o yüzden değildi. Okuyanların objektif bir şekilde yorum yapabilmesi içindi bir yandan da. Kimliği ve bir yere aidiyeti olmayan bir yazardım bloğumda. Demirel yayınevine ait değildim, Defne Saraç değildim, eleştiriye açıktım ama sınırı aşan birine sövsem kimse yargılayamazdı çünkü kim olduklarımı bilmiyorlardı. Ayrıca daha cesurdum bloğumda. Tanıyan kimsenin okumasını ya da okuyan kimsenin beni tanımasını istemiyordum bu yüzden. Hatta günlük hayattan da yazılar yazıyordum ve ofistekiler takma isimlerini çözüp de onlara dair aslında neler düşündüğümü görseler sanırım girdiğim odada sohbet seslerinin azaldığı günler beklerdi beni. İş arkadaşlarınla asla dost olma ama asla düşman da olma.

"Evet, o yüzden en azından bu sefer özelime saygı duyarsan sevinirim."

Kızar gibi ciddi söylesem de gözlerim alayla bakıyordu. Neyi kastettiğimi o da anlarken sırıttı. "Ne kadar kinlisin? Ne var yani günlüğünü okuduysam..." dediğinde gülerek "Ve?" diye sorduğumda oflayarak devamını getirdi. "Ve hoşlandığın çocuğa da okuttuysam..."

Lise yıllarımızda şimdi gülerek hatırladığım bir anıydı. Sanem'le ve Erim'le lisenin son senesine okullarına geçiş yaptığım için tanımıştık. Dostluğumuzun da düşmanlığımızın da ortak bir yanı vardı, birbirimizle uğraşmayı severdik. İddialarda bulunmayı ve kaybedene acımamayı da severdik. Bu da benim kaybettiğim bir iddianın sonucu olarak yaşanmıştı ama ilk etapta gizli gizli okuması herhangi bir iddiaya dayanmıyordu. Bu tamamen onun meraklı ve istese de özel alana saygı duyamayan kişiliğinden kaynaklıydı. Sonrasında utanmadan gizli şekilde öğrendiği bilgileri iddia konusu yapmıştı... Tabi karşılığında aldığım intikamı dile getirmiyor olduğuna göre benim gibi kinli biri değildi. Benimkisi de kin değildi de, unutmuyordum yapılanları işte.

Gülüşlerimiz iç çekişe döndükten sonra "Şimdi ne yapıyordur acaba?" diye sorduğunda "Eminim ki yazarının okuması için kendisine not bıraktığı, seçilen şeylerin yaşandığı bir kitapla uğraşmıyordur." dedikten sonra sırıtıyor olsa da söylediklerime, gerçeği tüm berraklığıyla ekledi. "Ama muhtemelen yakında uğraşmak zorunda kalacak, en azından kitapla."

Yaşadığım ülkenin kitap okuma alışkanlığının bu kadar az olmasına sevinebileceğimi hiç düşünmezdim ama en azından eskiden hoşlandığım, adı Erim olan çocuğun kitap okumayı sevdiğini hatırlıyordum.

Konu tekrar kitaba geldiği için kahve içerken sohbet ettiğimiz bir anda olmadığımızı anımsadık. Keyif yüzlerimizden silinmişti, geriye endişe kalmıştı tekrar. "Dediğin gibi hiçbir şey bilmiyoruz. Şu ana kadar sadece bizim yayınevinden insanların başına, seçtiği şeylerin geldiğini gördük. Başka insanların da aynı şeyi yaşayıp yaşamadığını öğrenerek başlamalıyız. Belki bizim yayıneviyle ilişiği olan manyağın tekiyle karşı karşıyayızdır sadece. Belki yazarın bile bir suçu yoktur, sadece takıntılı biri vardır."

"Yine de seçtiğimiz sonları öğrenebilecek, bunları nerede ne şekilde gerçekleştirebileceğini ya da kişisel bilgilerimizi bilebilecek biri. Hatta senin okumadığını bile bilebilecek birisi."

"Belki boş attı, dolu tuttu."

Gözümüzde büyütmemek lazımdı bazı şeyleri. Eğer paranormal bir durumun içinde değilsek –ki bu benim hayal gücüm için bile mantıksızdı- her şeyin mantık çerçevesine oturabileceği bir durumun içinde olmalıydık. Bir insandan ya da birkaç insandan beklenebilecek şiddette ve güçte ilerliyor olmalıydı her şey. Birinden her şeyi bilebilmesini ya da her şeyi yapabilmesini bekleyemezdik sonuçta, bazı şeyleri mantık çerçevesinde değerlendirmeliydik. Neyin, nerede, ne zaman, nasıl ve niçin olduğunun, bütün bunları kimin ya da kimlerin yaptığına dair soruların, mantıklı cevapları olmalıydı. Yazar ya da katil, ya da yazar katil notunda "Seçimler, yaşanmak üzere seni bekliyor" demişti. Seçimler değil ama sorular, cevaplarını bulmak üzere beni bekliyordu.

"Sırayla gidelim. Ne, nerede, ne zaman, nasıl, niçin ve kim. Bu soruları cevaplayacağız. Önce ne ile karşı karşıya olduğumuzdan emin olmalıyız. Sadece bizim yayınevimiz mi tehlikede yoksa gerçekten bu kitabı okuyan herkes mi tehlikede öğrenmeliyiz. En azından soruların içinde cevabına ulaşması en kolay olan bu sanırım."

"Evet." dedikten sonra bitirdiği kahve kupasını sehpaya koyup telefonu eline aldı. "Diğer yayınevlerinden tanıdıklara sormakla başlayabiliriz. Tabii ağız arayarak yapmamız lazım dikkat çekmemek için." dediğinde hareketsiz kaldığım için gözlerini telefonundan bana çevirdi. "Başka bir yayınevinden kimseyi tanımıyorsun, değil mi?"

Başımı onaylamaz şekilde salladığımda sırıtır gibi oldu. "Yapma Defne. Gerçekten bu denli bir delilikle sadık mısın Demirel Yayınevi'ne? Eminim Kıvanç Bey'in bile başka yayınevlerinden arkadaşlık ettiği insanlar vardır."

"Kitapla alakalı olmayan detayları sorgulayarak zaman kaybetmesek mi acaba?" diyerek cevap vermekten kaçındığımda başını onaylamaz şekilde salladı. "Gerçi siz, 'siz' olmuşsunuz artık sanırım." dedikten sonra 'Sanırım' deyişine kendi kendine gülüp bulunduğumuz evi gösterir gibi telefonu tutan elini önünde yarım daire çizer gibi hareket ettirdi. Sanem işte. Merakını gidermeden konuyu değiştirmene müsaade etmemeye çalışan meraklı bir kadın.

Onunla birlikte bir şeyler yapacaksak, birbirimize güvenmemiz de gerekecekti sanırım. Aslında güvenilmesi çok da zor biri değildi ama aramızda yaşanılan tatsız durumlar bir engel gibi tutmaya çalışıyordu beni. "Sanırım." diye itiraf ettiğimde "Sence yürüyecek mi?" diye sordu.

Omuz silkip "Bilmiyorum," derken gerçekten bilmiyordum. "Bir ara gemileri yakıp deneyeceğimizi biliyordum, bu ara oldu işte. Bu kaosa denk gelmese daha iyiydi tabii."

Her ne kadar karışık bir dönemime denk gelmiş olsa da yine de gemileri yaktığımız için memnundum. Kendimi rahatlamış gibi hissediyordum. Sonunda özgürdü bazı düşüncelerim, hislerim.

"Gemilerle birlikte sen de yanmayasın?" diye sorduğunda "Sanırım aşkın rizikosu da bu." deyip burukça gülümsedim. "Aşk mı yoksa takıntılılık mı?"

Bir yandan da hatırladığım kadar dürüsttü işte. Karşısındaki kırıp dökmek uğruna dürüstçe konuşurdu. Hareketlerinden daha cesurdu cümleleri. "Ona değer verdiğime eminim."

"Peki, işler yolunda gitmezse senin için herkesi yakan Kıvanç'ın seni de yakmaya karar vermeyeceğine bu kadar emin misin? Sana neler yapabileceğini biliyorsun değil mi? Şeytan tüyü olsa da acımasız olduğunu biliyoruz. Seni piyasadan silebilir."

"Asla ucu bana zarar verecek bir şey yapmaz." dediğimde kaşları kalktı. "Canını yakarsan, yapar."

"Canını yakmam." derken kendimi sıkıştığım köşeden kaçmaya çalışıyor gibi hissediyordum. "Canını sıkarsa, yakarsın."

Beni tanıyan biri olduğu doğruydu. Belki bana dair çıkarımı doğru olabilirdi ama Kıvanç'ı o kadar da tanımıyordu. Oturduğu masadan, odasının ardında duran ve arada çıkıp patronluk yapan bir adamı ne kadar tanıyor olabilirdi ki?

Cevapsız kaldığımda o da cevap veremeyeceğimi bilir gibi telefonuna döndü. Gözlerimi devirip yeterince gergin olmam yetmiyormuş gibi beni daha da gerdiği için sinirli bakışlarımı sakinleşebilmek umuduyla odada gezindirmeye başladım. "Birkaç arkadaşıma yakın zamanda kahve içmemiz için yazdım. Ağızlarını arayacağım. Bir şeyler çıkabilir. Bir de... İnternette gönderiler gördüm, mü demiştin?"

Dikkatim Kıvanç'la olan ilişkimizden tekrar konumuza döndüğü için telefonu elime alarak "Gel, göstereyim." dedim ve sosyal medya hesabına girdim. Koltukta yanıma gelirken dizimi koltuktan indirerek ayağımı yere yasladım. Yanıma oturduktan sonra telefonuma doğru eğildi o da.

"Kitaba ve kitaptaki sonlarına dair gönderiler paylaşmaya başlamış insanlar. Gördüklerimi takip altına aldım. Onlar gibi daha fazla insanı bulup başına gelecekleri takip edebiliriz. Böylelikle neyle karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlarız."

"Bir de..." dediğinde kaydettiğim gönderileri arayan gözlerim ona döndü. "Şu ana kadar tüm cinayetler İstanbul'da işlendi. Sadece yayınevi tehlikede olmasa bile sadece İstanbul'da yaşayanlar tehlikede olabilir. Sonuç olarak ülkenin her yerinden okuyucu var, katil her şehre gidiyor mu yoksa..." dedikten sonra derin bir nefes alıp daha da tedirgin edici ihtimali dile getirdi. "... başka şehirlerde başka katiller mi var, bunları da öğrenmeliyiz."

Gözlerim telefona geri dönmeden önce "Gül'ün katili tutuklanmış mıydı, biliyor musun?" diye sordum. "Bilmiyorum." dediğinde "Bunu da öğrenmeliyiz ya da ne zaman tutuklandığını da öğrenmeliyiz çünkü Gül'ün ölmesinden sonra iki kere daha seçimler yaşandı, birinde Beyza öldü, birinde ise Yağmur'un hata yapması sağlandı. Katil tek kişiyse ve tutuklandıysa bizimle oyun oynamaya devam edemiyor olmalı." diye sorumun sebebini açıkladım. Kaşları kalkarken "Oyun mu?" diye sorduğunda omuz silkip "Hastalıklı bir zihni olmalı. Bütün bunları bir oyun ya da bir şey olarak görüyor olmalı. Neyi, neden yaptığını bilmiyoruz ama amacı her ne olursa olsun resmen bizimle oyun oynuyor. Önce okumamızı, sonra yaşamamızı sağlıyor. Notlar bırakarak bizi yönlendirmeye çalışıyor. Cümleleri bile alay eder gibi." dedim.

Düşüncelerinde işin içinden çıkamıyormuş gibi nefesini üfledi. Gerçekten aklıma gelen, gelmeyen bir sürü soru vardı. Sadece yayıneviyle mi oynuyordu bu kanlı oyunu yoksa herkes tehlikede miydi? Seçimlerimizi nereden öğreniyordu? Benim henüz hiçbir şey seçmediğimi nereden biliyordu? Öğrendikten sonra seçimlerimizi nasıl yaşatıyordu? Birini öldürmesini anlıyordum ama Yağmur'un hata yapmasını nasıl sağlamıştı? Diğer yayınevlerinin bastığı kitapların yazarı aynı mıydı yoksa farklı farklı yazarlar mı vardı? Bu oyun kaç kişilikti ve bu oyunu kim, niye kurmuştu? En önemlisi de, bu oyunun kuralları neydi? Çünkü belli ki bizim de oynamamız gerekecekti.

Dün yayınevinin mutfağında kendime kahve yapmaya çalışırken gördüğüm gönderileri sırayla açmaya başladım. Gönderilerin sahiplerini takip etmiştim, başlarına bir şey gelip gelmeyeceğini takip etmek için.

"Trafik kazası mı? Daha özgün bir son olamaz mıydı gerçekten? #secveyasa'

Bu gönderinin sahibinin profiline girdim. Birkaç saat önce paylaşım yapmıştı ve bir sorun yokmuş gibi gözüküyordu. Bu gönderinin altına 'Sana da mı o son çıktı? Ben etkilendim ya, ailemle aynı arabaya binmeyeceğim bir süre.' diye bir yorum gelmişti ve o hesabı da takip etmiştim. Kişinin profiline girdiğimde bir saat kadar önce 'Annem 'kalk hadi köye gideceğiz' diye ısrar ediyor. Sizce anne gelemem, okuduğum kitaptan etkilendim hepimiz ölüyorduk desem beni evlatlıktan reddeder mi? :D ' diye bir yorumun geldiğini gördüğümde dudağımı ısırdım. Sanem "Sence gitmişler midir?" diye sorduğunda profilindeki gözüm fıldır fıldır profilindeki bilgilerde gezindi. İsmi, nerede yaşadığı, hiçbir bilgi yoktu. Belki oturup tüm gönderilerini incelesem küçük bilgiler edinebilirdim ama ona ulaşmama yetecek bilgiler edinebileceğimi sanmıyordum.

Altındaki yorumlara bakmaya başladığımda çok ses getiren bir gönderi olmadığını gördüm. Sadece elli yaş üstü olduğu profil resminden belli olan bir amca 'Gençler şöyle kitaplar okuyacağına onlara yarar kitaplar okusa keşke' diye bir yorumda bulunmuştu, profil resminde ünlü birinin olduğu bir hesap ise 'Ha-ha, muhtemelen ensene bir tane vurup 'kalk çabuk' der.' diye bir yorumda bulunmuştu. Gönderinin altına yorumda bulunacağım sırada geri sildim. "Bizim anonim bir hesaba ihtiyacımız var."

"Bende var bir tane." dedikten sonra kendi telefonunu açtı. Sorgulayan bakışlarıma "Benim değil, bakma öyle." dediğinde sırıtır gibi oldum çünkü en son kullanılan hesabı, anonim hesaptı. Uygulamaya girdiği gibi anonim hesap açılmıştı. "Tamam ben de kullanıyor olabilirim ama gerçekten benim değil, birkaç arkadaş ortak kullanıyoruz."

"Yani birlikte açtınız?" diyerek hesabın ona ait sayıldığını itiraf ettirmeye çalıştım ama yaramaz bir sırıtış eşliğinde gözlerini devirdi. "Evet ama benim elektronik postamla değil. Bu yüzden bana ait sayılmaz."

Alayla "Tabii, haklısın." dediğimde gülüp benim telefonumdan kişinin kullanıcı adına bakarak kendi hesabında o profile girdikten sonra telefonu tekrar bana uzattı. Kendi telefonumu solumda, bacaklarım ile koltuk kolunun arasına koyup Sanem'in telefonundan gönderinin altına 'Ha-ha, peki gitmemeyi başardın mı?' diye yorumda bulundum. Kendi hesaplarımızdan etkileşim veremezdik çünkü Demirel Yayınevi'nde çalışıyorduk ve ilgi çekmek istemiyordum.

"Cevapladığında söylersin." dediğimde onaylayarak başını salladı. 'Ünlü bir oyuncu olacakmışım. Evet, yapım şirketleri, teklifleri bekliyorum! #secveyasa' diye gönderi paylaşan kızın hesabını da kendi telefonumdan kullanıcı adına bakarak açtım. Kızın bir günde takipçi sayısında hatırladığımın aksine artışlar olduğunu gördüğümde profilinde en son gördüğüm gönderisini aramaya çalıştım ama kendisine yorum gelen bir sürü gönderiyi profilinde paylaşmıştı. Gönderiler arasında hızla insem de göz ucuyla gördüğüm cümlelerden neler olduğunu az çok anlamaya başlamıştım sadece asıl gönderiyi bularak nasıl olduğunu görmek istiyordum.

Bildiğim bir yapım şirketinin kızın gönderisini alıntılayarak 'O zaman CV'ni yollamak ister misin?' diye etkileşim verdiğini gördüm. Bu sebeple bir sürü başka hesap kızın profilindeki gönderiye etkileşim vermiş, bazıları kutlamış, bazıları 'Bize de böyle şans' demiş, bazıları işi mizaha vurmuş gönderi altında kız gibi paylaşım yaparak kendilerine de teklif gelmesini amaçlamışlardı.

"Bunu nasıl sağlamış olabilir ki?"

Sorusu, gönderinin altına gelen yorumlardakilerin bir kısmına benziyordu ama Sanem'in sorguladığı kızın bunu nasıl yaptığı değil, yazarın bunu nasıl sağladığıydı.

"Bunun olması için yapım şirketinden birinin görmesini sağlaması lazım. Hatta görmesi değil, gördükten sonra bir de teklif etmeye ikna olması lazım. Bir de ünlü bir yapım şirketi, deneyimini bilmedikleri kızı arkada dekor olarak oynatmak üzere mi teklif verdiler?"

Benim olayları anlamaya çalışarak ardı sıra kurduğum cümlelere cevap vermek yerine kendi soru işaretlerini dile getirmeye başladı. "Yazar bu yapım şirketinin yetkilerinden biri olabilir mi? Ya böyle ya da bu yapım şirketiyle bağlantıları olan biri."

"Bu sadece bir rastlandı da olabilir." dedim mantık çerçevemle değerlendirerek. Sosyal medyada böyle şeyler oluyordu çünkü. Markalar kendi isimlerinin reklamını yapmak için ya da en azından etkileşim vermek için böyle girişkenlikler gösterebiliyordu ama bu yapım şirketinin böyle bir harekete ihtiyacı olduğunu sanmıyordum.

"Yapım şirketinden argeyle ilgilenen birini tanıyor olsak keşke..." dedikten sonra sinsi gözlerini bana çevirdi. "Kıvanç'la sevgili olalı bir gün geçti Sanem."

"Aman ne var, bir telefondan aldatmış olmazsın sonuçta."

"Kimse bir telefonla çalıştığı yere dair bir bilgi paylaşmaz." dedikten sonra gözlerimi devirip "Bizim Sıla dışında." diye ekledim. O aptal kız, yapabilirdi.

Güldü. "Kıvanç'a söyleyerek yapsan o zaman? Şu anda oradan tanıdığımız tek kişi o çocuk."

Bahsettiği kişi, bir ara yayınevine çiçekler yollayıp durması sebebiyle bildiği Fatih'ti. Bir etkinlikte tanışmıştık, sonrasında beni neredeyse takıntı haline getirmişti. Ardı arkası kesilmeyen çiçekler, Kıvanç'ın müdahalesiyle son bulmuştu. Başta kıskançlığını gizlemeye çalışmış, gerçekten sevgilim olduğunu sanıp ruh hali dolayısıyla yayınevindeki herkese terör estirmişti. Sonrasında sadece takıntım olduğunu öğrenmişti. Çocuğa ne yaptıysa çiçekler de, aramalar da bir anda kesilmişti. Çocuğun hala orada çalışıp çalışmadığından bile emin değildim, işine son verilmesini sağlamış olabilirdi.

"Kıvanç'ı biraz tanıyorsam 'Yapım şirketinin reklam sorumlusu Ayla Hanım'la bir akşam yemeğine çıkayım, o sıra sorularının cevaplarını öğreneyim istersen Defne'cim.' der, benim asla bunu yapamayacağımı kendi üzerinden örnek vererek cevaplar."

Gülüp "Ayla Hanım, diye biri gerçekten var mı peki?" diye sorduğunda "Salladım." dedikten sonra gülüp "O da öyle yapardı," dedim. "Ama o oradan birilerini tanıyordur muhtemelen. Şu not olayını ciddiye alırsa yardımcı olur ama zaman kaybederiz. Aslında o Zeynep'in de buradan tanıdıkları var ama bana yardımcı olacağına zehir içer o kadın."

"Anlaşılan o ki, sadece yayınevini ilgilendirmiyor tüm bunlar." dediğinde nefesimi sıkıntıyla burnumdan üfleyerek başımı onaylar şekilde salladıktan sonra kızın profilinde, 'hakkında' kısmına baktım. "Ama hala sadece İstanbul'u ilgilendiriyor olabilir." dedim kızın yaşadığı şehre dair yazdığı bilgiye bakarken. En azından kötünün iyisi bir haberdi. Ya da hala sadece yayınevini ilgilendirme ihtimali vardı. Kızın başına gelen bir rastlantıdan ibaret olabilirdi.

Takibe aldığım son hesabın gönderisine bakmak için Sanem'in telefonundan arama yaptım. 'Hacettepe Üniversitesi, tıp fakültesindeyim. Neymiş, benim gibi tek derdi dersler olan biri suç işleyip hapse düşecekmiş. Kadavra falan kesiyorum, sayılır mı? #secveyasa' diye paylaşım yapmış olan hesaba girdiğimde herhangi bir değişiklik olmadığını gördüm.

"Henüz hayatı kararmamış."

Gülerek söylemişti ama dalga geçmediğini biliyordum. Halimize gülüyor gibiydi daha çok. "Mesaj mı atsak?" diye sorduğumda "Uyarmak amaçlı mı?" diye sorarken soruş tarzında bile eğer sorum gerçekten buysa cevabı belliydi. 'Deli misin?' der gibiydi sesi. Cevap vermediğimde "Defne saçmalama. İlgi çekici olur, gerçekten böyle bir şey yaşanırsa soruşturmaya dâhil ediliriz." dedi.

"Zaten yaşanılan şeyler sadece ertelenir, demişti yazar. Belki de haklı. Belki de uyarsak bile gerçekleşene kadar denemeye devam edecek."

Bu cümleyi kurarken içimi umutsuzluk kaplamıştı çünkü gerçekten elimizden bir şeyler gelmeye başlarsa bile kurtarabileceğimiz kişiler kitabı henüz okumamış olanlar olabilirdi. Katil veyahut katiller tamamen yakalanmadan, elleri kolları ve bağlantıları durdurulmadan belirlenen sonlar yaşanmaya devam edecek olabilirdi. Yine de sevdiklerimden biri tehlike altına girdiği an, ne olursa olsun engel olmak için her şeyi yapacağımı biliyordum. Günün sonunda yaptığım sadece sonuçları ertelemek bile olsa, yaşanılacakları olabildiğince ertelerdim.

"Yani oyun ya son kitap da toplanılıp seçen son kişi de sonuçlarına katlanana kadar ya da yazar veya katiller, yakalanana kadar devam edecek..." dedikten sonra titrek bir nefes aldı. "Seçimlerim beni çok daha farklı bir konuma getirebilirdi. Ne aptalım... Şu an çoktan ölmüş olabilirdim..."

"Şanslısın." derken benden bile şanslı olduğunu düşünüyordum. Ben kitabı hiç okumamış olabilirdim ama bu beni tehlikeden kurtarmıyordu. Sadece tehlikenin etrafında dolaşmamı sağlıyordu. Her an kitabı okumak gibi bir hataya düşebilirdim. Bunu belki korkudan, belki meraktan, belki de zorunda kaldığım için yapardım ama Sanem'in böyle bir tehlikesi kalmamıştı. O üstündeki tehlikeyi bertaraf etmişti.

"Şu oyuncu olacak olan kız da benimle aynı sonuca ulaşmış olmalı. Spesifik bir son yok, hayatta en çok istediğimiz ve hedefimiz olan şeyin gerçekleşmesine dair bir sondu. Kız da kendisine göre yorumlamış olmalı."

Daha fazla insana hitap edebilmesi için spesifik bir son yazmamış olmalıydı yazar. Yine de bir kitabın herkese hitap edebilmesi, Özgür'ün de önceden dediği gibi imkânsızdı. Şu anda üç kitap vardı ve yakın zamanda öğrendiğimize göre birbirinden farklı hikayelere sahip kitaplardı. Bu, hitap ettiği oranı yükseltirdi ama yine de herkese hitap eder kılamazdı. Bu sebeple gördüğüm gönderilerden birinde birisi kendisine hitap etmediğini, kitaba devam edemediğini söylemişti. Yani yaşamasını gerektiren herhangi bir son yoktu. O yüzden onun profilini takibe almamıştım. O da Sanem gibi ucuz kurtulmuştu.

Gönderisine baktığımız son çocuğa gelen yorumlarda gezinirken birinin yorumunda duraksadım. "Kitap ve seçimlerimiz hakkında konuşmak üzere bir kanal kurduk. Gelmek isterseniz link:" deyip kanalın linkini bırakmıştı. Kanala girmek üzere linke bastığımda sayfaya yönlendirilirken bir süredir yanaklarımı ısırdığımı fark ettim. Ne kadar uzun süredir çiğneyip duruyordum bilmiyordum ama yara olmuş gibi acımaya başlamıştı. Açıkçası yaşadığım stresin yanında bedenimin uğradığı hasar küçücüktü. Stresin, insan vücuduna olan etkilerinden bir hayli haberdardım. Uyku problemlerim ve hiç geçmeyen baş ağrım buna kanıt gibiydi ama vücudun daha fazla tepki verebileceğini de biliyordum. Öyle sert çiğnemeye başlamıştım ki dilim acımaya başlamıştı.

Kanala giriş yapılmadan önce bir sayfayla karşılaştık. Kanala giriş yapmadan önce direkt kitapta seçimlerimizin bizi yönlendirdiği sonu soruyordu. Sormakla da kalmıyor, kitabın ilgili sayfasını fotoğraf olarak yollamamızı istiyordu. Altında da kanala, kanal amacı dışında trolleyecek hesapların girmesini istemedikleri amacıyla böyle bir yol bulduklarını not düşmüşlerdi.

"Kitap yanımda bir dakika..."

Sanem kalkıp çantasından kitabı çıkardıktan sonra yanıma geri döndü ve oturdu. Gözlerimi görmekten nefret ettiğim kitaptan zar zor alıp Sanem'in herhangi bir son açmasını bekledim.

"Hah, şu bir hikâyenin sonu!" dedikten sonra kitabı bana uzattığında elime almak istemez gibi tereddüt ettim. Kitabın o sayfasını bacaklarının üstünde açıp sessiz bir şekilde bana yardımcı olduğunda minnettarlığımı bakışımla bile gösteremedim çünkü gerginlik ayak parmaklarımdan saçlarıma sarmıştı. Bu kitapta bir süredir aynı odada bulunduğumu bile bilmiyordum, bilseydim başından beri daha gergin hissederdim muhtemelen. Yazarının okumam için özellikle not bıraktığı kanlı kitap... Başaramayacağını umuyordum. Bu kitabı asla okumamalıydım.

Sonunda yakaladım seni. İnatçısın, değil mi? Buraya kadar kolayca kaçtın. Her sayfada tehlikeli olmayanı seçtin ama işte ilk hatanda, ensendeyim. Diğer seçeneği seçseydin onlar ölecek, sen yaşayacaktın. Şimdi sen öleceksin, onlar yaşayacak.

Fotoğrafını çekerken istemsizce okuduğum son paragrafın ilk cümleleri yazarla karşı karşıyaymışım gibi hissettirmişti. Karanlığın ardından kırmızı gözlerle bana bakıyor, alayla güldüğünde beyaz dişleri görünür kılınıyordu. Pürüzlü ve uzaktan gelen ama zihnimde yankılanan sesiyle "Hani okumayacaktın kitabı? Bak ben kazandım, yakaladım seni." diyor gibiydi. Sanki benim için yazılmıştı bu satırlar.

Hareketlerimi hızlandırıp hızlıca fotoğrafı gönderdim ve telefonun ekranını kapatıp gözlerimi tavana çıkardım. Şimdi adminin görüp bizi kanala almasını beklememiz gerekecekti ve o sırayı kitapla alakalı konuşmadan geçirmek istiyordum. Yazarın hastalıklı zihninden çıkanlar arasından okuduğum üçüncü paragraftı bu. Sadece üç paragraftı ama okuduğum her kitaptan daha çok etkilemişti beni.

"Her şeyi çözmekten bile daha zor bir şey var." dediğinde gözlerimi tavandan alıp Sanem'e çevirdim.

"Herkesi neyle karşı karşıya olduğumuza ikna etmek. Sonuçta onlar için dünyanın düz olduğunu iddia eden iki kişiyiz."

Sanem'in aksine insanları ikna etmenin daha küçük bir sorun olduğunu düşünüyordum. İşler rayından çıkarsa ve insanlar teker teker seçtiklerini yaşamaya başlarsa iç güvenlik sorunu oluşacaktı ve işin içine emniyet de girdiğinde insanlar ikna olacaktı. Belki inanmayan, cesaretle aptallığı karıştıran ya da meydan okuyan kişiler kitabı okumaya devam edecekti ama kitaplar toplatılırsa okuma şansları azalacaktı. Polisin tüm kitaplara ulaşabileceğini sanmıyordum, illa elinde kitabın kaldığı insanlar olacaktı. Onların da kendisini cesur sanan aptallardan olmadığını umacaktık. Ortalık yangın yeri olduğunda insanlar inanmaya başlayacaktı. En büyük sorun yangını söndürmek olacaktı. Hal böyle olunca yangının nereden çıktığını bilmeden, yangını söndürme çabalarımızın bir anlamı kalmayacaktı. Yangın tekrar, tekrar çıkacaktı ve ben yanmadan ne kadar içinde dolaşabilirdim, bilmiyordum.

**

Kapım çalındığında gözlerimi, ekran ışığı dolayısıyla gözümü ağrıtmaya başlayan laptopumdan alıp kapıya çevirdim. Birinin gelip mesai saatinin bittiğini bana hatırlatmasını istiyordum. Bu mümkün olabilirdi belki, mesai saatinin bitmesine saatler olmasa. Şu işleri halletmeye çalışırken saatler geçmiş olsa ne güzel olurdu fakat zamanın damla damla aktığına habire saate dönen gözlerim şahitti.

"Girebilirsin!"

Kapı açılıp da Sanem'in sinirli gözüken suratı görüş alanıma girdiğinde laptopumun kapağını kapattıktan sonra dirseklerimi masaya yaslayıp ellerimi ovuşturmak üzere alnıma götürdüm. Sinirimi bozacak bir haberi var gibi görünüyordu.

"Lütfen sadece kanala kabul edildiğimizi söyle ve git." diye sızlandığımda kapıyı ardından kapatıp "İki talebine de cevabım, hayır." dedi.

"Kıvanç çıldırdı, falan desen bile kabulüm. Gerçekten, sinir olacağım bir şey söyleme lütfen."

"Şimdi söylemesem daha sonrasında söylemediğim için daha çok sinirlenirsin."

Elimi alnımdan çekip şirince sırıtıp duyacağım bilgilere karşı hazırmışım gibi hissetmeye çalıştım. "Evet?"

"Yağmur geldi, Zeynep cadısıyla konuşmaya. Odasına giderken çok detayını öğrenemedim ama Zeynep'i hiçbir yayınevi kabul etmiyormuş."

Yüzümden çeksem de hala dirseklerim masaya yaslı, ellerim yüzümün yanlarında havada duran ellerimi sallayarak "Kıvanç referans mektubu yazdı ama!" dedim. "Evet ama Zeynep diğer yayınevlerine haberi uçurmuş."

Kaşlarım çatılıp yüzümü buruştururken inanamayarak "Ne?" diye sorarken ellerimi sinirle avuçlarım yukarı gelecek şekilde açmıştım. "Yağmur da hesap sormak için gelmiş ama hesap sormaktan çok ağlayacağına eminim."

Masadan kalkarken sinirle kapıdan çıkmadan önce beni durdurdu. "Dur bir sakin ol. Önce düşünelim."

Kapının kulpunda olan elimi geri çekip sinirle arkama döndüm ve derin bir nefes aldım. Nefes almanın herhangi bir şeye fayda etmediğini fark ettiğimde tekrar Sanem'e döndüm. "Kıvanç'ı çiğneyerek yapmış bunu resmen!" dediğimde başını onaylar şekilde salladı. "Yapmasını istediğin hata böyle bir şey miydi?"

Sinirle havada salladığım eller inerken dudağımı büzerek düşünmeye başladım. Yağmur için üzüldüğüm doğruydu ama hata yapmış olması da bir yandan ekmeğime yağ sürmüştü. "Onu kovmasına yetmez." dediğimde "Ayağını henüz kaydıramıyorsun yani?" diye sordu. Rekabet eder gibi sormamıştı ama birinin bir şeyi yapamadığımı hatırlartması huzursuz hissettirmişti. Bir yanım da gözünün Zeynep'in koltuğunda olduğunu hissetmişti. Baş editörlüğü benden aldıysan, bana da bir koltuk kap, beklentisi içerisinde olabilirdi. Henüz dile getirmediği için görmezden geldim. Zeynep'ten kurtulmak istediğim doğruydu ama Sanem'e o koltuğu vermek istediğimden emin değildim.

"Ayağını kaydırmam için büyük bir şeye ihtiyacım var. Büyük bir hata yapmasını sağlayabilirim ama bunu yayınevine de zarar vermeden yapmam lazım." dediğimde şaşırarak dudağını büzdü. "Gözünü hırs bürüdüğünde kendisinden başka bir şeyi gören Defne," dedikten sonra gülerek ekledi. "Tabii, Kıvanç'la alakalı bir şeyi yine."

Sesinin altında sitem yatar gibiydi. Sevdiğin adam için gölgelediğin hırsını bana niye buram buram yaşattın, diye soruyordu sanki. Altta yatan imayı es geçerek yayınevine zarar vermemeyi kastederek "Henüz gözüm o kadar kararmadı." dedim. Bu kararmayacağı anlamına gelmiyordu ama henüz, başka seçenekleri değerlendirebilirdim.

"Onu kovmasına yetmez ama en azından sabrını azaltır. Devamında da bir şeyler düşünürüm."

"Düşünürüz?" dediğinde planıma onu dâhil etmediğimin farkında olsa da giriş bileti istiyordu. Bu da biraz önceki düşüncelerimi destekliyordu. Gözü Zeynep'in koltuğundaydı.

"Ortaklığımızın Seç ve Yaşa'dan ibaret olmasını yeğlerim."

"Şimdilik, peki," dedikten sonra şirince sırıttı ve kollarını göğsünde birleştirdi. "Ama bana ihtiyacın olacak."

Ben de şirince sırıtıp "Şimdilik, yok." dediğimde başını onaylar şekilde sallayarak rekabetini sürdürmedi. "Ayrıca onun kuyruk acısını biliyorum. Kıvanç'la beni hazmedemedi. Canımı sıkmak için yaptı. Yanan Yağmur oldu."

"Bu konuda da ortağın olsaydım, bir öneride bulunurdum ama değilim." deyip gözlerini kırpıştırdığında "Yazarın senin için mutlu son çizmesine bu kadar güvenme." dedim. Tehdit etmiyordum, alay ediyordum. Bu sıralar zarar vermek istediğim son kişi Sanem'di. Geçmişi yad etmemiz de bunun sebeplerinden biriydi. Zamanında ne kadar iyi arkadaş olduğumuzu hatırlamak, bugünlerde 'arkadaşım' dediğim kimse ile gerçekten arkadaş olmadığımı fark etmemi sağlamıştı. Çevremde bir sürü kişi vardı ama hiçbiri ile ilişkim samimi değil gibiydi.

"Dediğini yapan bir yazardan ne kadar korkuyorsam, bir o kadar da güvenirim."

Cevap vermeden söylediğini düşünerek ona baktığım birkaç saniyeden sonra odadan çıktım. Haklı olabilirdi. Söylediklerinden korkulmasının sebebi de, söylediklerine güvenilmesinin sebebi de aynıydı, dediğini yapıyordu.

Sıla'nın önünden geçerken "Kıvanç Bey de Zeynep Hanım da müsait değil, misafirleri var." demesine şaşırarak baktım. "Sen böyle şeyler yapıyor muydun ya?"

Dalgamı, samimi şaka olarak algılayıp güldü. "Öğrenmeye başlıyorum."

Tüh. Çoktan kovulmana karar verildikten sonra...

"Zeynep Hanım'ın yanında Yağmur var, biliyorum. Ben de yanlarına gideceğim, haberleri var."

Gün boyu odamdan çıkmamış olmama rağmen Yağmur'un geldiğini ve nerede olduğunu bilmem, söylediğime güvenmesini sağlamış olacak ki "Tamam..." diyerek haber vermek üzere telefona giden elini geri çekti. Çok yavaş öğreniyordu.

Cam kapıdan geçip Kıvanç'ın odasından geçerken yavaşlayan adımlarımı hızlandırdım ve Zeynep'in odasına yöneldim. Geçerken içeriden Kıvanç'ın sesini duymuştum ve kalbimin hızlanmasını sağlamıştı. Bu his takıntılılık değil de aşk olduğunu kanıtlamaz mıydı? Sanem'e, Özgür'e ya da bir yanının böyle olmasından korktuğu kendime?

Tam çalmadan kapıdan gireceğim sırada kapı açılıp da ağlayarak çıkmak üzere olan Yağmur'la göz göze geldiğimde ellerim hızla Yağmur'un kollarına gitti. "Yağmur, çok üzüldüm..."

"Bırakır mısın?" diyerek koridora çıkıp ellerimin kollarından kaymasını sağladığında şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. Neden bana böyle davranıyordu? O da, Zeynep'in bunu benim yüzümden yapmış olabileceğini tahmin mi etmişti? Belki bizzat Zeynep söylemişti.

"Yağmur üzgünüm, seni bunlara karıştırmaması lazımdı."

"Fillerin arasındaki güç savaşlarında karıncalarının ezilmesinden bıktım. Karınca olmaktan bıktım!"

Sesi koridorda yankılandıktan sonra koridorun, ortak alana çıkan kapısına hızlı adımlarla yöneldiğinde sinirli gözlerimi Zeynep'e çevirdim ve "Sen..." diye başlayarak odaya girdim. Masasının ardında oturuyor ve keyifle sağa sola salladığı sandalyesinin üstünde bir zafer başarmış gibi bana bakıyordu.

"Ne oldu şimdi bunu yapınca? Kıvanç'ı benden almış mı oldun?"

Asıl derdini bildiğimi fark edince keyfi sinilir gibi oldu ama saniyeler içerisinde yüz ifadesini toparladı ve sandalyesini sağa sola sallamayı düz bir şekilde oturup ellerini masaya yasladı. "Ne saçmaladığını merak bile etmiyorum. Arkadaşın senin aksine yapılan hataların sonuçlarına katlanması gerektiği için bu halde."

"Sen de katlanacak mısın?" diye sorduğumda gözleri kısıldı. "Patronun referans mektubu yazdığı çalışanın hatasını yaydın. Şimdi piyasada Kıvanç'ın sözüne olan güven zedelenmez mi? Kıvanç bunu duyunca, sonuçlarına katlanacak mısın?"

"Yağmur benimle daha fazla uğraşmayı göze alabilecek bir kız değil. Sen 'bunu Zeynep yaptı' diyeceksin, ben de 'Bunu ben yapmadım' diyeceğim ve Kıvanç tam olarak emin olamayacak."

"Geceleri kolları arasında yatıp kulağına fısıltılar duyurabilen bir kadına inanmayacağını mı söylüyorsun?"

O yutkunmakta zorlanırken sırıtır gibi oldum. Göz bebeklerim sinirle büyümüş olmalıydı. Tepkisini görmek için bilerek yapmıştım. Derdinin sadece benimle uğraşmak olup olmadığını öğrenmem gerekiyordu ve öğrenmiştim. Kıvanç'a karşı hisleri vardı. Belki de benimle derdi olduğu için Kıvanç'ı kullanmıyordu, Kıvanç'a karşı hisleri olduğu için benimle derdi vardı. Bu benim için ayağımı kaydırmaya çalışmasından daha büyük bir problemdi.

"O zaman git ve dene." dedikten sonra muhtemelen dolmasına engel olmaya çalıştığı gözlerini benden kaçırdı. Ajandasını önüne çekip muhtemelen sırf oyalanmak için bir şeyler yazmaya başladığında muhtemelen birazdan odadan çıkmam gerektiğini bana hatırlatmak için başını kaldırmadan önce sesinin titremeyeceğine emin olmayı bekliyordu.

"Ya da yapmamayı tercih ederim." dediğimde eli duraksarken bakışlarını bana çevirdi. Kalemi masaya koyduktan sonra ne demek istediğimi anlayıp direkt "Ne karşılığında?" diye sordu. "Benim için Deniz Yapım Şirketi'nden bir bilgi öğrenmen karşılığında."

"Yine de yapmayacağını nereden bileceğim?"

"Bilmeyeceksin," dedikten sonra gülümsedim. "Umacaksın."

Başka çaresi yoktu. Bunun onun kovulmasına yetmeyeceğini ben de biliyordum ama o da, bunun güven ve sabır zedeleyeceğini ve Kıvanç'ın pek de sabra sahip olmadığını biliyordu. Aşk acısı ile acemice bir adım atmıştı, şimdi elimdeydi. Dürüst olacağımı, sözümü tutacağımı umut etmekten başka çaresi yoktu. Ondan o kızın nasıl keşfedildiğine dair bir ayrıntı varsa öğrenmesini istediğimde kızın ismini not aldı.

"Deniz Yapım Şirketi'yle ya da bu kızla senin ne gibi bir derdin olabilir ki?"

"Ha bir de," dedikten sonra kapıya yöneldim. "Sormayacaksın."

Odadan çıkarken kapıyı da kendime doğru çektim. Kapatmadan önce aralıktan gülümseyerek "Kapatayım da şu suratını koridordan geçen biri görmesin." dedikten sonra kapıyı kapattım. Geri dönüp kafasını birkaç kere masaya çarpmak isteğimi bertaraf etmeye çalışarak koridorda ilerlemeye başladım. Derdi en başından beri Kıvanç'tı. Seneler boyu arkadaşıydı ve ona karşı hisler beslemişti. Gözlerine bakılırsa derin hislerdi üstelik. Kıvanç 'arkadaşım' diyerek etrafında dolaştırırken, Zeynep onun hayalini kuruyordu. Hazımsızlık ve kıskançlık damarlarımda kan gibi akıyordu. Artık burada kalma şansı gibi bir şey söz konusu değildi. Bu kaosun ortasında bile olsa, ondan kurtulacaktım.

Koridordan çıkmadan önce sağımda kalan Kıvanç'ın odasına açılan kapı açıldığında duraksayıp geri çekilerek çıkanlara yol verdim. Gözlerim odadan çıkarken geçirmek üzere Kıvanç'ın da kapıya kadar geldiği insanlara döndü. Önemli insanlar olmalıydı ki Kıvanç'ta sandalyesinden kalkmış, kapıya kadar gelmişti. Gözüm sarışın küçük bir erkek çocuğuna değdiğinde fotoğraftan tanıdık gelen gözlere bakarken ürperti vücudumu sardı. Normalde parlardı çocukların gözleri ama annesi yakın zamanda ölen bir çocuğun gözleri nasıl parlayabilirdi ki?

"Sağ olun Kıvanç Bey, size minnettarız."

"Eski bir arkadaşa borcumdu, diyelim."

Olanları anlamaya çalışırken Kıvanç eğilerek çocuğun saçlarını sevdi. Çocuğun elini, altmışlı yaşlarda bir kadın tutuyordu. Bu da çocuğun babaannesi olmalıydı. Yanlarında başka kimsenin olmadığına bakarsak, aylar öncesinde endişe ettiğimiz şey gerçekleşmiş olabilirdi. Sorumsuz babası, çocuğa sahip çıkmıyordu sanırım.

Kıvanç'la birlikte diğerlerinin de gözleri, yanlarında dikilen bana dönerken Kıvanç "Gel Defne'cim." diyerek odayı gösterdi. İsminin Kaan olduğunu bildiğim çocuğa doğru eğilirken ellerimi dizlerime yaslayıp gülümsemeye çalıştım. "Merhaba Kaan, ben Defne."

Çocuk iki eliyle tuttuğu bir eşyadan sol elini çekip bana doğru uzatırken gözlerim sağ eliyle tuttuğu şeyde takılı kalmıştı. Gözlerimi kırpıştırıp tekrar baksam da gördüğüm şey aynıydı. Kırmızı, parmakları açık bir el figürü.

Sadece gülümsemiş olmam bile çocuğun gözlerindeki bulutların dağılmasını sağlamış, keyifli bir şekilde elini uzatmıştı ama gördüğüm şey birkaç saniye duraksamamı sağlamıştı. Normal davranmaya çalışırken ben de elimi uzattım. Tatlı sesiyle "Memnun oldum. Sen annemin arkadaşı mısın?"

Pek sayılmaz...

"Evet canım. Ben daha çok memnun oldum. Dünyanın en tatlı, en sevimli çocuk olduğunu duyduğum biriyle tanışmak için çok heyecanlıydım." dedikten sonra sol elini ellerimin arasına alıp elinin üstünü okşadım. Kalbim kulağımda atarken ve gözlerim dehşetle büyümüşken normal davranmaya çalışmak zordu. Beyza'nın evine gittiğimde, kutusunda gördüğüm figürdü bu. Beyza'nın böyle bir şeyi olamayacağını düşünmüştüm ve haklı olabilirdim. Bu figür ne Beyza ne de Gül'e ait olmayabilirdi. Yazarın imzası, öldürdüğü kadının elinde duruyor olabilirdi.

Çocuğun sevimli yüzünde gülümseme, gözlerinin kısılmasını sağlarken ellerini bırakıp sağ eliyle sımsıkı tutup vücuduna yasladığı figürü gösterdim. "O ne bakalım?" diye sorarken sesimin titrediğini fark etmemelerini umdum. Boğazım gıcık yapmış gibi sesimi temizlediğimde daha normal bir kalıba sığdırabilmiştim en azından.

Çocuk sevdiği bir şeyden bahsedilmesinin verdiği neşeyle oyuncağı bana doğrulttuğunda kaçmak ister gibi eğildiğim vücudumu doğrultup gülümseyerek dinlemeye çalıştım. "Anneminmiş. Babaannem oyuncağım olmasına izin verdi."

Hangi insan bu korku filminden çıkmış gibi duran figürle küçücük çocuğun oynamasına izin verirdi ki? Gerçi sadece bir figür olarak zararsız görünüyordu, bilinçaltım korku dolu olmasa bakıp geçebileceğim bir figürdü ama yine de çocuklara verilebilecek gibi durmuyordu. Kırmızı bir eli, bir çocuk ne yapardı ki? Sadece annesinin olduğu için ilgisini çekmiş olmalıydı.

Gül'ün ailesini geçirdikten sonra Kıvanç'ın ona geldiğimi sanıp gösterdiği odaya "Sonra." deyip cam kapıya yöneldim. Kapıyı açacağım sırada elimi tutup beni odaya çektiğinde güvenli kolları arasına girmek istesem de bir an önce Sanem'i bulmalıydım. "Kıvanç, birazdan geleceğim." dediğimde aslında muhtemelen biraz yaramazlık yapmak için odaya çeken elleri yavaşça vücudumdan eksilip "Bir sorun mu var?" diye sordu. Evet, bir sorun vardı ama ona anlattığımda "Sadece bir figür Defne, ya bir tesadüftür ya da beraber almışlardır. Arada onun sekreterliğini de yapardı Beyza." diye cevap vereceğine emin gibiydim. Bu yüzden onun mantık duvarına çarpmayı akşama bırakmak istiyordum.

"Akşam konuşuruz. Önemli bir şey yok." dediğimde inanmayarak bakmaya devam etti. Kaşlarını kaldırdığında "Gerçekten." deyip odasından çıkmadan önce yanağına bir öpücük bıraktım. Ben onu öperken belime koyduğu eli sıkıca beni tuttu. "Bir sorun varsa, bana söylememezlik etme."

"Akşam." diye hatırlattıktan sonra dudaklarına da bir öpücük bırakıp üstelemesine izin vermeden odasından çıktım. Akşam ona söyleyeceğim başka bir bilgi daha vardı zaten.

Bütün yayınevinde Sanem'i arayıp bulamadığımda tekrar masasının olduğu alana yönelip yan masasında çalışan kıza "Sanem'i görünce odama gelmesini söyle." deyip ardıma dönmüştüm ki "Sanem lavaboya gitti. Ağlıyordu sanırım." dedi.

Tekrar kıza dönerken kaşlarım çatıldı. "Ağlıyor muydu?"

Kız "Sanırım." dediğinde lavaboya yöneldim. Kızın ağladığını görüyordu ve kalkıp nasıl olduğuna bakma tenezzülü göstermiyordu. Çalışma hayatı, özellikle de fazla kişinin çalıştığı yerlerdeki çalışma hayatı böyle oluyordu işte. Sanem 'bir gıybetim var' deyip Fizan'a gitse peşinden giderdi, ağladığını düşündüğü şuradaki lavaboya gidip bakmıyordu.

Lavaboya girdikten sonra gerçekten Sanem'in hıçkırıklarını duyduğumda "Sanem?" diye seslendim. Birkaç kişi de tuvalet kabinin önünde durmuş, kapıya doğru bakıyordu. İçeri girdiğimde gözleri bana dönmüştü. "Kızlar çıkın siz."

Kızlar çıktıktan sonra tekrar "Sanem?" diye seslenerek bulunduğu tuvalet kabinin kapısına tıklattım. "Sorun ne?"

Kapı açıldığında dudaklarını birbirine bastırarak hıçkırıkları içine hapsetmeye çalışan ve ağlamaktan şimdiden gözleri şişmeye başlamış olan Sanem'le göz göze geldim. Kapıyı tıklatmak için havada olan elim inerken korkuyla "Ne oldu?" diye sordum.

"Şu hesap var ya..." dediğinde yutkunup "Evet?" diye sordum. Olabilecek ihtimaller aklımdan geçerken kapağını kapattığı tuvaletin üstüne oturup dirseklerini dizine yaslarken ellerini saçlarına götürüp gözlerini zemine indirdi. "Hesabı kendi elektronik postasıyla açan arkadaşım..."

Elim önce omuzlarına sonra sırtına doğru giderken ona doğru eğilip kollarımı vücuduna sardım. Ne olduğunu anlamıştım ama hıçkırarak anlatmaya devam etti. "Bir kaza olmuş. Yayalara çarpacağına sağa kırmış, elektrik direğine çarpmış."

Diğer seçeneği seçseydin onlar ölecek, sen yaşayacaktın. Şimdi sen öleceksin, onlar yaşayacak.

"Defne biz ne yaptık?" dedikten sonra sesini yükselterek ağlamaya devam etti. "Defne bizim yüzümüzden biri öldü! Defne biz ne yaptık?"

Birinin benim yüzümden ölmüş olduğu gerçeği benim de ağlamak istememi sağlarken dudağımı ısırıp dururken sakinleştirmeye çalışan ellerim Sanem'in vücudunda gezinmeye devam etti. Ben önce Zeynep'le sonra da Gül'ün ailesi ile vakit geçirirken öğrenmiş, kendisini buraya kapatmış olmalıydı.

Yaptığımız tek şey sohbet kanalına girerken seçimlerin sonunu söylemekti. Henüz kanala kabul edilip edilmediğimizi bile bilmiyordum. Belki de henüz daha kabul dahi edilmemişken katilin bundan haberi olabilmişti. Katil o gruptan biri miydi yoksa sandığımızdan daha büyük bağlantıları olan biri miydi bilmiyordum ama seçimin sonunu öğrenmekle kalmamıştı. Anonim hesabın kime ait olduğunu, hesap sahibinin nerede olduğunu öğrenebilmişti.

Oyuna dair üç kural daha öğrenmiştik: kim olduğunu öğrenirim, nerede olduğunu öğrenirim ve o sonu yaşamanı sağlarım.

47

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!