8/20 · %35

BÖLÜM 8

37 dk okuma7.384 kelime24 Kasım 2025

Gözlerim dört katlı apartmanda gezinirken derin bir nefes aldım. Telefonum çalar da, biri çağırır ya da başka bir işim olur diye umutla bekler gibiydim. Ayaklarım yürüme yetilerini kaybetmiş gibi donmuş kalmıştı. Donan aslında zihnimdi, yürümek için komut veremiyordu. Düşüncelere ve korkulara boğulmuş, bir nefes alabilmek umuduyla çıkartmaya çalışıyordu burnunu.

Yerine getirmediği için Sıla'ya bas bas bağırdığım sorumluluğu, ben de yerine getirememiştim. Beyza'nın isimliği, kutulanmak ve kargolanmak üzere haftalarca beklemişti masamda. Bazen dakikalarca gözlerim dalmış, bazen de odada bakmaktan kaçındığım tek şey olmuştu. Sıla'nın elinden çekip aldığım isimliğe bir daha elim gitmemişti uzun süre. Şimdi ise artık daha fazla kaçmamam gerektiği ve sahibine ulaşmakta daha da gecikmemesi için kendi ellerimle getirmek üzere gelmiştim Beyza'nın ailesinin evine. Hemen önümde, üçüncü katta, onuncu dairede oturuyordu ailesi. Yaklaşık bir ay önce çalınmıştı bu evin kapısı polisler tarafından. Yaklaşık bir ay önce bir ailenin yakarışlarıyla dolmuştu şimdi sakin duran bu sokak. Başka evlerin de aynı acı ile kavrulmamasını istememdendi, bu paranoyak hallerim. Pek görüşmesem de bir ablam vardı. Bir gün kapımı polislere açmak istemiyordum. Özellikle de ablama açmaktan kaçındığım kapımı, bir daha istesem de açamayacağımın haberini veren polislere... Peşi sıra gelen kötü haberler, beni göz yumduğum hislerime yakınlaştırırken ablam da, Kıvanç da aklımdan çıkmaz olmuştu. Senelerdir kendi hırslarım ve kinlerim ile geri plana attığım hislerim, şimdi günlerimi dolduruyordu. İstediğim konumda iken, asıl istediğimin bu olmadığını görmek, bunun için çabalayarak geçen son yıllarımı adeta çöpe çeviriyordu.

"Birine mi bakmıştın kızım?"

Vücudum titreyerek, zihnimin karanlığından günün aydınlığına geri dönerken dolu gözlerim, hemen önümde, elinde poşetleri ve hafifçe bükülmüş sırtı bile duran ve meraklı gözleri yüzümde gezen yaşlı kadını buldu. "Efendim?"

Titrek çıkan sesim ve nasıl göründüğünü tahmin bile edemediğim yüzüm,  yaşlı kadını endişelendirirken biraz önce önümden geçerken duraksayan vücudunu, şimdi tümüyle bana çevirdi ve pazar poşetlerini bir eline topladıktan sonra ağırlık dolayısıyla beli de daha da bükülürken boşalan elini koluma getirdi. "İyi misin evladım?"

"Şey, evet." derken elimin tersiyle akmak üzere olan gözyaşlarımı silip "Yardımcı olmama izin verin." diyerek bir elinde topladığı pazar poşetlerine yöneldim. Yaşlı kadının eli kolumdan sırtıma yönelirken burukça gülümseyip "Hiç gerek yok kızım, evime geldim zaten." dedikten sonra çenesinin ucuyla karşımızda duran apartmanı gösterdi. Gözlerim tekrar bir süredir karşısında, girmek için geldiğim eve girmemem için bir sebep çıkmasını ister gibi beklediğim apartmana döndükten sonra birkaç saniyeliğine duraksayan ellerimin donukluğunu çözmek ister gibi bir hızla doğrulduktan sonra endişe ile gözlerimi yaşlı kadına çevirdim. "Burada mı oturuyorsunuz?"

Kadın başını onaylar şekilde salladıktan sonra elini tekrar diğer eliyle tuttuğu poşetlere götürdü ve poşetleri tekrar iki eline bölüştürüp "Evet, kızım. Sen kime bakmıştın? Seni apartmana bakar halde görünce sormak istedim." dedi. Dört katlı apartmanda her katta dört daire vardı. Hal böyle olunca, fazla daire seçeneği yoktu ve bu yaşlı teyzenin Beyza'nın annesi çıkması ihtimali kalbimin yerinden çıkacakmış gibi çarpmasına neden oluyordu. Apartmana bile giremeyecek kadar hazır değilken hemen burada annesiyle karşılaşmak istemezdim ama bir yandan da Beyza'nın ailesinin uzun zaman çocuk sahibi olamadığını, neredeyse vazgeçecek kadar zaman geçmişken Beyza'nın olduğunu, tek çocuk olarak el bebek, gül bebek büyütüldüğünü, geç olduğu için de ailesinin yaşça daha büyük olduğun biliyordum, Beyza anlatmıştı. Şimdi ise karşımda duran kadının yaşı, Beyza'nın annesinin yaşıyla denk olmalıydı. Eğer gerçekten Beyza'nın annesiyse, yüzünde gördüğüm çizgiler ve saçındaki beyazların birçoğu son bir ayda oluşmuş bile olabilirdi. Yaşadıkları kolay olmamalıydı. Yılları bir çocuk hayaliyle sürdürüp, sonunda sahip olabildiğinde genç yaşında kaybetmek. Evlatlar, ailelerinden önce ölmemeli, denirdi hep. Hak verebiliyordum, bundan daha büyük bir acı olmamalıydı. Yani en azından, evlatlarını önemseyen aileler için olmamalıydı. Benim babam için aynı sözün geçerli olacağını sanmıyordum. Annem ise, evladının evladı olanlardandı, sonsuza kadar gidene dek. Yük gibi taşınan, kendi hayatını yaşamana engel olanlardan...

"Emine Yıldız'a bakmıştım."

Yaşlı kadının kaşları kalkıp da gözlerine, sebebini anlamış gibi gölge düştüğünde Beyza'nın annesiyle göz göze olduğuma emin olmuştum. Derin bir nefes aldıktan sonra burukça gülümseyip tekrar "Ben size yardımcı olayım." dediğimde cevap vermeden başını onaylar şekilde salladı. Elindeki poşetlerin bir kısmını aldığımda önümden apartmana doğru ilerlemeye başladı. Ardından, dolu gözlerimle ilerlerken çok durmadan, poşetleri kapıya kadar götürdükten sonra kapıda, kızlarının bizde kalan son emanetini verip buradan gitmek istiyordum ama bir yanım da arkadaşıma daha fazlasını borçlu olduğumu söylüyordu.

Apartmana girip de dairelerinin önüne geldiğimizde hala kararsız bir şekilde ardında bekleyip, sessizce kapıyı açmasını izliyordum. Ardına döndüğünden beri yüzünü göremiyordum ama gözlerinin benim gibi dolu dolu olduğuna emindim. Her gün ona kızını hatırlatacak, gözlerini dolduracak bir sürü yeni detay oluyor olmalıydı ve bugünkü detaylardan biri de bendim.

Kapıyı açıp içeri girdikten sonra kendi ellerinde olan poşetleri sol tarafa koyup vücudunu bana çevirdi ve gözlerime bakmadan ellerimdeki poşetlere uzandığında kaçırdığı gözlerinin ağlıyor olduğunu ıslak kirpiklerinden ve yanaklarından akan birkaç damla yaştan anlayabiliyordum. Yutkunmakta güçlük çekerken poşetleri uzattım. Uzattığım poşetleri de diğerlerinin yanına koyduktan sonra gözlerini kaçırmaya devam ederken "Sağol kızım, gel içeri buyur." dedi.

"Aslında ben..." diye başlayacağım sırada yüzünü kaldırıp bakışları gözlerimi bulduğunda cümlemi devam ettiremedim. Sadece benimle değil, uçan kuşla, yerdeki taşla, duvardaki pürüzle bile konuşmaya ihtiyacı varmış gibi görünüyordu.

Dakikalar sonrasında, defalarca gerek olmadığını belirtmiş olmama rağmen ısrarcı olduğu için hazırlamaya gittiği kahveler ile dönmesini beklerken, huzursuz bir şekilde ucunda oturduğum koltukta ellerimi dizlerimin arasına götürmüş bir şekilde odada gezindiriyordum bakışlarımı. Her yer, ama her yer Beyza'nın fotoğraflarıyla doluydu. Varlarının yoklarının Beyza olduğu, bu odada birkaç saniye geçirmekle bile anlaşılıyordu. Yaşadıkları apartman ve oturdukları muhite bakılırsa da gelir durumları iyi olmamalıydı. Bir bakıma, artık geleceğini düşündükleri için birikim yapmaya çalıştıkları bir kızları kalmamıştı. Muhtemelen pazara bile evden uzaklaşmak için çıkmış olmalıydı. Boğazlarından herhangi bir yemek geçtiğini düşünmüyordum.

Elinde kahvelerin olduğu tepsi ile geri dönüğünde küçük salonda oturduğum yere yaklaşması uzun sürmezken ayaklanıp tuttuğu tepsiden kahveleri alarak sehpanın sol kısmında duran büyük kutudan boş kalan sağ kısmına koymaya başladım.  "Teşekkür ederim kızım." diyerek elinde boşalan tepsi tekli koltuğa oturduğunda ben de "Ben teşekkür ederim, ellerinize sağlık." diyerek çaprazında kalan ikili koltukta ona yakın olan kısma oturdum. 

"Nasılsınız?"

Burukça gülümserken, beyazının bir daha ne zaman gözükeceğini tahmin bile edemediğim kızarık gözleri "Nasıl olabilirsek." diye cevapladı. Tabii, cevabı bilerek ama usuleten sormuştum. "Bey ayrı, ben ayrı kaçıp duruyoruz evden. O tüm gün sokaklarda geziyor, eş dostun dükkânının önünde oturuyor, ben de kolu komşu, pazar geziyorum işte."

En çok birbirlerine ihtiyaçları varken, ikisinin de birbirine derman olacak hali olmadığı için kaçıp duruyorlardı birbirlerinden. İşte ofisteki bir ölüm haberi, birkaç hafta içerisinde unutulmuş, çoğu kişi için bir haber değeri kalmamışken arka planında hala süregelen büyük etkileri vardı. Ateş sadece düştüğü yeri yakıyordu. Ben bile, yakın arkadaşlığımıza rağmen kendi dertlerime dönmüştüm. Yazarlıktı, editörlüktü, hırs savaşlarıydı, Kıvanç'la dengesizliğimizdi, Beyza'yı gerektiği kadar yad edememiştim.

"Bir yardıma ihtiyacınız olursa diye, telefon numaramı bırakayım. Aramaktan çekinmeyin lütfen, Beyza benim için çok değerliydi." dediğimde sesimin titremesini kontrol altına almakta zorlanıyordum. İş hayatında birçok kere tepkilerimi, hislerimi tutmak zorunda kaldığım için çoktan alışmış olduğumu sandığım kontrol mekanizmam, bir çift yaşlı göze sahip, arkadaşımın annesi karşısında işe yaramıyordu.

"Sağ ol kızım. Cenazeden aşinayım aslında suratına da, ilk etapta çıkaramadım. Kıvanç Bey sağ olsun, maddi anlamda çok destekte bulundu. Cenaze masraflarını da karşıladı, bize de yardımcı olmak için elinden geleni yapıyor ama bu saatten sonra aç, açıkta kalsak sitemlenmez, birbirimize bakar ölmeyi bekleriz bey ile."

Kıvanç'ın destekte bulunduğunu bilmiyordum. İnsanları sinir edecek ve kendisinden nefret edecek hareketlerini ulu orta yapardı, onu sevmeye, ona hayran kılmaya değer kılan hareketlerini ise sır gibi saklardı işte. Ben sırlarına vakıf olduğum için seviyordum belki de onu.

"Öyle demeyin lütfen, eminim ki Beyza onun için yaşama devam etmenizi dilerdi."

Benzer durumlar, ezbere cümleler. Her yakını ölene, sırasıyla söylenecek kalıp cümleler vardı. Bu da onlardan biriydi. O böyle dilerdi, şöyle dilerdi. Hayır, o da yaşamayı dilerdi. Yaşamayı ve ardında kalanların bu hale gelmemesini dilerdi.

Söylediğime cevap vermezken bakışları birkaç saniyeliğine yüzümde gezindi. Muhtemelen bin kere duyduğu bir cümleyi, bin birinci kere söylemiştim ve kulağı artık duyarsızlaşmıştı. "Senin gibi kahverengi gözleri, saçları vardı. O kadar istemiştim bana benzemesini, gidip beye benzedi ama daha güzel oldu. Sevdiğim iki kişiden biri, diğerine benzemiş oldu."

Ellerim bacaklarının üstüne yaslı bile olsa titrediği belli olan ellerine giderken giderken gözyaşlarımı tutma çabamdan vazgeçmiştim. "Eminim ki sizinle birlikte çok güzel bir hayat sürmüştür."

Bir elini ellerimin altından çekip ellerimizin üstüne getirdi ve sıkıca tutarken "Daha da sürmeliydi." deyip ağlamaya başladığında oturduğum yerden kalkıp tekli koltuğun kol kısmına yaslayarak kollarımı vücuduna sardığımda o da ellerini belli belirsiz kollarıma getirdi ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Muhtemelen bir aydır, istisnasız her gün ağlamış olmalıydı ama kuruyamamıştı hala göz pınarları. Bitmemişti gözyaşları. "Daha yaşayacak çok şeyi vardı."

Herhangi bir cümlemin, onun bütün bu olanları kabullenip yarasını sarmasına yardımcı olabilecek güce ve sihire sahip olamayacağını fark ettiğim için sessiz kalıp sadece kollarımın arasında ağlamasının azalmasını beklerken çenemi başının üstüne yaslayıp gözlerimi karşı duvardaki büyük tabloda gülümseyen ailede gezindirdim. Sadece biri ölmüştü ama artık üçü de gülümseyemiyordu.

Sakinleşmeye başladığında "Teşekkür ederim kızım." diyerek elini birkaç kere koluma yavaş kere vurarak minnetini belirttiğinde ona sardığım kollarımı gevşetip "Ne demek, her zaman." dedim. Biraz nefes alması için kollarımı çekip tekrar koltuğa otururken ben de elimin tersiyle gözyaşlarımı sildim. Her şeye rağmen, hayatı kısa sürse bile onu bu kadar çok seven bir aileye sahip olması çok özeldi. Bu hayatta sonradan tanışılan herkesin sevgisinden şüphe edilebilirdi ama aile... Özellikle de anne, bir insanı kimse sevmese de yine de birinin sevebileceğine dair tek güvenceydi. İnsan annesiz kalınca, kimsesiz kalmış gibi oluyordu o yüzden. Ben de kimsesizdim.

Kadın elleriyle ıslanan yüzünü sildikten sonra burnunu çekip "Sen ne için gelmiştin kızım?" diye sordu. Unuttuğum gelme sebebimi çıkarmak için koltukta boş kalan soluma koyduğum çantamı kucağıma çekip fermuarını açtıktan sonra üst dudağımı yalayarak sakin olmaya çalışırken güzelce kutuladığım eşyayı çantadan çıkarttıktan sonra çantamı tekrar yanıma koyup bakışlarımı elimde tuttuğum eşyaya bakan Emine teyzeye çevirdim. "Size teslim etmeyi unuttuğumuz bir eşyayı getirdim."

Emine teyze burukça gülümseyerek çenesinin ucuyla sehpanın üstünde duran kutuyu gösterdi. "Hala hiçbirine dokunamadım kızım, elim gitmiyor. Sen kutuya koyuver."

Benim bile elim bir süre gidememişken onu anlayabiliyordum. Bakışlarım sehpanın sol kısmında duran kutuya döndüğünde derin bir nefes aldım. Kutunun kapakları açılmıştı ama içerisindeki eşyalar ellenmemiş gibi koyulan şekliyle duruyordu. Koltukça hafifçe doğrulup kutunun en üstüne, isimliğin kutusunu koyacağım sırada, üstte duran figürü fark ettim. Kırmızı renkte, parmakları açık bir el figürüydü.  Masanın üstüne koyulabilecek bir figür büyüklüğündeydi ama masasının üstünde hiç böyle bir şey görmemiştim. Açıkçası, güzel ya da tatlı da görünmüyordu aksine huzursuz edici bir görüntüsü vardı. Beyza'nın diğer eşyalarının pembe tüylü, parıltılı, renkli şeyler olduğunu düşünürsek bu figüre sahip olması beni şaşırtmıştı.

Aklım kutudaki figürde kalırken bakışlarımı çantama çevirdim. İçinden, artık baş editör olduğum için hiç zaman kaybetmeden kendime yaptırdığım kartvizitlerden çantamda duran birkaç tanesinin arasından birini çekip Emine teyzeye uzattıktan sonra çantayı omzuma çekerken "Emine teyzecim, ne zaman ihtiyacın olursa beni arayabilirsin, ben de iznin olursa ara ara uğramak isterim." dedim. Emine teyze kartviziti alıp gülümsedikten sonra "Gel tabi kızım, ben kapımı o kadına bile açtım. Sana mı açmayacağım?" diye sordu. Kaşlarım kalkarken koltuktan kalkmak için hareketlensem de duraksadım ve "Hangi kadına?" diye sordum.

"Şu..." dedikten sonra yüzünü buruşturup "... oğlanın bir olup benim güzel kızımı üzdüğü kadın işte." dediğinde kaşlarım çatıldı. "Beyza'yı aldattığı kadını diyorum." diye açıkladığında dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Kıvanç'ın bildiği ve bana anlattığı kısımda sadece, sevgilisi ile Beyza evde iken bir yangın çıktığını, ikisinin de vefat ettiğini biliyorduk. Aldatılma kısmı sadece kitapta yazan bir detaydı ve ölüm şekillerinin benzerliği dolayı direkt kitap ile ilişik kurmuştum ama aldatılma kısmının gerçekliğinden hiçbir zaman emin olamamıştım fakat şimdi Emine teyze, o kadının buraya geldiğini söylüyordu.

Şaşkınlıkla "Ne söyledi?" diye sorduğumda yorgun bakışları eşliğinde başını onaylamaz şekilde salladı. "Ne söyleyecek işte, üzgünmüş, vicdan azabı çekiyormuş, böyle olsun istemezmiş. Kader böyle yazmış, biliyorum ama içimde bir yanım da onu suçlamadan edemiyor. Öfkemi, nefretimi kalbimden uzak tutmaya çalışıyorum kızımla cennette kavuşabilmek için."

Elimle yüzümü sıvazladıktan sonra bir süredir hiç gitmeyen baş ağrımın arttığını hissederken ellerimi yüzümden çekip "Kimmiş?" diye sordum. Kalbinde kötülük barındırmayan yaşlı bir kadın onun ağzının payını verememiş olabilirdi ama benim kalbim sadece iyiliklerden oluşmuyordu. Ölümle sonuçlanmasa bile sevgilisi arkadaşım olan bir adamla birlikte olması yeterince nefretimi kazanmasını sağlıyorken bir de arkadaşımın ölmesinde çorbada tuzu vardı.

"Söyledi ama tam hatırlamıyorum. Karakolda da görmüştüm. İsmi Banu'ydu ama soyadı..." dedikten sonra birkaç saniye duraksayıp düşünse de "... hatırlamıyorum." dedi. Demek karakolda ifade vermişti, yani aldatma gerçeği bir yana yangın olduğunda orada olduğu da gerçekti. Emine teyze hatırlamıyordu ama polis ve savcılık kayıtlarında verdiği ifadede, ismi, soy ismi yazıyor olmalıydı. Tabii elimi kolumu sallaya sallaya ulaşamazdım, taraf ya da taraf avukatı olmadan... Avukat olan ablamın bugünlerde bu kadar çok aklıma gelmesine sinir olmaya başlamıştım.

"Bir daha gelirse lütfen bana haber ver Emine teyzecim."

Emine teyze ile vedalaşıp, apartmandan çıktığımda gerçekten yıllık izne çıkmak isteyecek ve yıllık iznini sadece yatağında yorgan altında geçirmek konusunda kullanacak kadar yorgun hissediyordum ama işe dönmem gerekiyordu. Saatler öncesinde öğle iznimde çıkıp buraya gelmiştim, bir dönememiştim. Aslında mesai saatimin bitmesine fazla kalmamıştı ama ofiste beni bekleyen işler birikmişti, dönmem en azından evde tamamlayabilmek için yanıma almam gerekiyordu.

Telefonum çalmaya başladığında istemsiz bir şekilde akıp duran gözyaşlarımı tekrar ve artık sinirle silip çantamdan telefonumu çıkardıktan sonra Kıvanç'ın aradığını görüp derin bir nefes aldım. Birkaç kez öksürüp sesimin titremeyeceğine emin olduktan sonra telefonu açıp "Efendim?" dedim.

Hafif gergin olduğu belli olan ses tonuyla "İstifa ettin de benim mi haberim yok?" diye sorduğunda "Geliyorum, yoldayım." dedim. Yola yeni çıkmış olmak da yolda olmaktı sonuçta, değil mi?

"Defne ağladın mı sen?"

Telefonu tutmayan elimi alnıma götürüp gözümü sıkıca yumdum. Nefesimi de düzeltsem, sesimi de düzeltsem bir şekilde anlayabiliyordu. "Belki." diye itiraf ettiğimde telefonundan sandalyesinden kalktığı ve hareketlendiğine dair sesler gelmeye başladı ve telefonu ilk açtığım anından oldukça farklı ve yumuşak bir ses tonuyla "Neredesin, yanına geleyim." dedi.

"Hayır, hayır. Dur, ben geliyorum. Gelirken de biraz kendi kendime kalayım."

Duraksadığını hareketlendiğine dair gürültülerin son bulmasıyla anladım. "Emin misin? Neredesin, ne oldu?"

"Beyza'nın gözden kaçan bir eşyası kalmıştı geri verilmesi gereken. Onu getirdim de biraz etkilendim, başka bir şey yok." dediğimde rahatlayarak nefesini üflediğini duydum. "Tamam, ofiste bekliyorum. Fikrin değişirse, gelip alırım ya da şoförlerden birini yollayabilirim."

"Kendim gelsem daha iyi olur." dediğimde emin olamamış gibi birkaç saniye duraksasa da sonra kararıma saygı duyup "Tamam, dikkat et." dedi.

"Olur." dedikten sonra telefonu kulağımdan uzaklaştıracakken "Defne..." dediğinde tekrar kulağıma yasladım. "Senin yapabileceğin bir şey yoktu, biliyorsun değil mi?"

"Evet." dediğimde cevabımdan emindim. Beyza konusunda elimden bir şey gelmezdi, düşüncelerimin paranoya olduğunu, Beyza'nın üstüne düşerek onu sadece korkuttuğumu düşünüyordum o zamanlar ama şimdi farklıydı. Şimdi elimden bir şey gelebilirdi ama hala gelemiyordu. Düşüncelerimi deli gibi gözükmemek için insanlarla paylaşamaz ve ne yapacağımı bilemez ve bir halde olacakları bekliyordum. Sesimi yeterince çıkarabilecek kadar cesaretim olduğunda, daha kimlerin sesinin sonsuza dek kesilmiş olacağını bilmiyordum.   

**

Kahvemin olmasını beklerken kalçamı tezgâha yaslamış bir halde telefonda geziniyordum. Kulağıma balkonda sigara içen insanların sohbetleri gelirken kimse beni tekrar sohbete çekmeye çalışmadan kahvemi de alıp odama dönmek istiyordum. İlk mutfağa girdiğimde beş, on dakika boyunca şu an asla ve asla ilgimi çekmeyen rutin hayatla alakalı sohbette bulunmuştuk ve son zamanlarda insan ilişkileri kaçındığım bir şeydi. Özellikle de bugün, mesai saatinin son dakikalarını doldurmak için oyalanan kişilerle sohbet etmek yerine, odama geçip kendimi işe vererek düşüncelerimden uzaklaşmak istiyordum.

Sosyal medya platformlarında 'secveyasa' etiketi ile paylaşılanlara ve paylaşılanların altına gelen yorumlara bakarken kahve makinesinin neyi yapmakta bu kadar zorlandığını merak ediyordum. Daha gelişmiş bir kahve makinesi alma fikrini bir sonraki toplantının gündem maddesi falan yapmak istiyordum. Uzun zamandır kahvemi kendim almak yerine, mutfaktakilerden rica ediyordum ve benim evimdekinin bile daha hızlı olduğuna yemin edebilirdim. Kaldı ki benim evimdeki milattan önceden falan kalmaydı. Birkaç kere de Luna tarafından düşürüldüğü için cezvesinin üst kısmında çatlak da vardı. Luna'nın evime ve eşyalarıma verdiği zararı karşılamak için onu işe sokma fikri aklımdan geçmiyor değildi.

'Trafik kazası mı? Daha özgün bir son olamaz mıydı gerçekten? #secveyasa'

'Sana da mı o son çıktı? Ben etkilendim ya, ailemle aynı arabaya binmeyeceğim bir süre.'

'Kızım ne korkaksın ya.'

'Ünlü bir oyuncu olacakmışım. Evet, yapım şirketleri, teklifleri bekliyorum! #secveyasa'

'En son lisede okurdum böyle kitapları. Demirel Yayınevi iyice bozdu. #secveyasa'

'Ben ilerleyemedim hiç ya. Saçma sapan cevaplar var, hiçbiri bana göre değil. Paramı geri verin @demirel_yayınevi #secveyasa'

'Arkadaşlar Atak Yayınevi'nin bastığı kitapta daha korkutucu hikâyeler var, yakında tüm bu isimle basılan kitaplar arasında inceleme videosu çekeceğim, takipte kalın #secveyasa'

'Hacettepe Üniversitesi, tıp fakültesindeyim. Neymiş, benim gibi tek derdi dersler olan biri suç işleyip hapse düşecekmiş. Kadavra falan kesiyorum, sayılır mı? #secveyasa'

Kahve makinesinin işini tamamladığına dair bildiri sesi, kulağımda yankılanırken istemsiz bir şekilde sıçradım. Paylaşılanlardan gözüme değenleri okurken yükselen gerginliğimin üstüne korku filmi efekti gibi ses çıkaran kahve makinesine sinirle baktıktan sonra telefonumu tezgâha koyup kahve makinesinden cezveyi aldıktan sonra bardağıma dökerken "Biraz daha olmasaydın seni çöpe atacaktım." diye söylendim. "Keşke atsanız, Kıvanç Bey'le konuşmak lazım yetmiyor artık bu makine." dedikten sonra gülerek yanımdan geçen Kerem'e çevirdim bakışlarımı. Mesai saati bitmiş olmalıydı ki, balkondaki grup sohbet gürültüsüyle birlikte mutfağa giriyordu. Kıvanç'ın toplantılarının olması, mesai saatlerinin son dakikalarını burada geçirebilme özgürlüğü tanımıştı onlara. Patron gezmezken herkes daha keyfi davranabiliyordu. Henüz kimsenin üstünde baskı oluşturmak istemediğim için ses çıkarmamıştım.

"Merak etme, yarın burada yeni bir kahve makinesi olacak." derken, söylediğimin gerçekleşeceğine emindim. En kötü kendi maaşımdan alacaktım, yine de alacaktım. Söylesem, Kıvanç'ın da kabul edeceğini, muhasebeye bildir diyeceğini düşünüyordum zaten. Gecikmesin diye sabah çalışanlardan birini yollar, aldırırdım. Korku filmi efekti yapmasının yanı sıra gerçekten emekliye ayrılması gerekiyordu artık. Bize olan katkıları için minnettar olup onu buradan yollamalıydık.

"Yaşayın be Defne Hanım!" diyerek Kerem'in ardından mutfaktan çıkanlar ile 'iyi akşamlar' dileme merasimi sonunda bittiğinde kahveyi elime almadan, biraz önce paylaşımlarını gördüğüm hesapları takibe aldım. Devamında ne paylaşacaklarını merak ediyordum. Telefonu cebime koyduktan sonra mutfaktan çıkacağım sırada Esma teyzeyle karşılaştığım için duraksayıp kahvenin dökülmemesini umarak bardağıma baktım. Birkaç damlanın yere döküldüğünü görünce dudağımı büzerek Esma teyzeye döndüm. "Sorun değil, ben hallederim ama Defne Hanım, niye buradasınız? Söyleseydiniz ben getirirdim ne istiyorsanız."

"Göremedim sizi, kendim hallettim." dedikten sonra gülümsemeye çalışıp çekildiği kapıdan çıktım. Uğraşasım olsa 'yerinizde olsanız sizden isterdim zaten' derdim ama bugün gerçekten hayalet olmak istiyordum. Mutfak ve lavaboların olduğu koridordan ortak alana çıktığımda önümden geçen Kıvanç'ı görüp tekrar kahvemi dökmemek için yavaş duraksarken Kıvanç da bana dönüp bakışlarını kahveme indirdi. "Sağ ol ya, tam da canım çekmişti." deyip elimden kahvemi aldığında ağlar gibi "Gerçekten mi?" diye sordum. Bu kahve için, son nefesini vermek üzere olan bir makineyi, sigara kokuları ve itici kahkahalar eşliğinde beklemek zorunda kalmıştım.

Kahveyi tutmayan eli çeneme gittiğinde tedirgin bakışlarım ortak alanda gezindi ama genel olarak çalışanlar mesai saati bittiği gibi, iş yerinden ışınlandığı ortalarda kimse görünmüyordu. Zaten çoğu iş yerinde çalışanlar için mesai bitimi saatinin anlamı, işi bırakıp çıkmak için hazırlanmaya başlanma saati değildi, iş çoktan bırakılmış hazırlanılmış olduğu için iş yerinden çıkma saatiydi. Temasıyla unuttuğum sorumu "Gerçekten." diyerek cevapladıktan sonra gülümsedi. "Küçük bir telekonferans görüşmem var, yarım saate odama gelirsin."

Kahvemi gasp ettiği için sinirli olmam gerekse de keyifli yüz ifadesi ve teması, gardımı düşürüyordu. Dudaklarım kıvrılırken "Mesai saatim bitti Kıvanç Bey, talimatlarınızı dinlemek zorunda değilim." dediğimde kaşları kalkıp üst dudağını yaladıktan sonra gülüp çenemdeki elini yanağıma çıkardı. "O zaman Kıvanç Bey'in değil, Kıvanç'ın, talimatı ile değil, ricası ile gelebilir misin?"

Düşünürmüş gibi gözlerimi etrafta gezdirdikten sonra bakışlarımı tekrar ona çevirip "Belki, olabilir." dedim. Başparmağı son kez yanağımı okşadıktan sonra elini çekip sırıtarak "Çok memnun olurum." dedikten sonra kahveyi tuttuğu elini kaldırıp "Bu arada kahve için teşekkürler." dedikten sonra odasına yöneldi. "Ne demek, öyle içimden geldi." diye sızlandığımda bakışlarını bana çevirmese de güldüğünü duydum.

Yarım saat içerisinde en azından kısa sürecek işlerimi halletmek için odama yöneldim. Bir süredir masamda yük olan isimliğin eksilmesi çalışmak için odaklanabilmemi sağlıyordu. Böylelikle son teslim günü gelene kadar erteleyip durduğum işlerime odaklanabilmeye başlamıştım. On, on beş dakika kadar sonra Esma teyze elinde kahve ile geldiğinde gülümseyerek masama getirmesini izledim.

"Kıvanç Bey yolladı, öyle içinden gelmiş. Çıkıyorum ben, başka bir isteğiniz var mı?"

Gülümseyişim genişlerken kazağımın uçlarını avuçlarıma çektikten sonra sıcak kahveyi avuçlarımın içerisine alırken "Sağ ol Esma teyze, iyi akşamlar." dedim. Esma teyze de 'iyi akşamlar' diledikten sonra odadan çıktı. Kahvemi ve işlerimin yüzde onluk kısmını falan anca bitirebildikten sonra yarım saati geçtiği için eşyalarımı toparlayıp Kıvanç'ın odasına yöneldim. Birkaç saat durup işlerimi azaltırım diye düşünmüştüm ama sanırım dinlemeye ihtiyacım vardı, en azından mental olarak.

Kıvanç'ın kapısını açtığımda içeriye girmek için hareketlenen ayaklarım duraksarken bakışlarım önce Kıvanç'a sonra da Kıvanç'ın başına masaj yapan Zeynep'e döndü. Kıvanç'ın eli havada, vücudu hafifçe Zeynep'e dönmek üzereyken ve yüzü rahatsız olmuş gibi kasılmışken girmiştim odaya. Zeynep'in yüzündeki sırıtıştan anladığım kadarıyla, anlık ve görmem için gelişen bir durumdu. Olayın aslını fark edebiliyor olmama rağmen yine de huzursuz hissetmiştim. Her zaman Zeynep'in Kıvanç'a sadece arkadaşlık bağı ile bağlı olduğunu, arkadaş kartını kullanarak benim önüme geçmeye çalıştığını düşünüyordum ama şu an başka bir tondan yaklaşıyordu. Benim Kıvanç'a olan hislerime oynuyordu, kendi yakınlaşma çabaları ile. Bu, devamında da bu şekilde hareket edeceğine dair bir fragman gibiydi ve halihazırda üstüne topladığı nefretim bir anda dağ kadar birikmişti. Aferin aptal, seni sadece buradan kovdurmak istiyordum, şimdiyse boğmak istiyorum. Kovulmandan hemen sonra.

Asıl sinirlendiğimse hazırlıksız yakalansa ve rahatsız olduğu belli olsa da ona bunu yapabilme cesaretini veren Kıvanç'aydı.

Zeynep'in amacı her yakınlaşmamıza şahit olduğunda söylediği gibi 'Ben sonra geleyim' deyip çıkmamdı ama ben onun gibi sırasını beklemesi gereken biri değildim.

Kıvanç "Sağ ol Zeynep, ağrı kesici içsem daha iyi."  dedikten sonra sandalyeden kalkarak Zeynep'in ellerinin temasını kestikten sonra sandalyesinin arkasından çıkması için Zeynep'e önünü gösterdi. Zeynep "Ne demek hayatım, ağrı kesici işe yaramazsa beni ara. Ellerimin şifalı olduğunu söylerler." dediğinde özellikle de 'hayatım' deyişine yüz ifademi gizlemek kolaydı ama bakışlarımla ateş ediyor olmalıydım. 'Bebeğim', 'hayatım', 'şekerim' ithafları kendisi seviyesinde ve kendisinden üst seviyede olan insanlara, Zeynep'in en çok kullandığı kelimelerdendi ama Kıvanç'a kullanmasından rahatsızlık duyuyordum. Altında bir ima var gibi söylüyordu çünkü özellikle de ben de buradayken.

"Sağ ol hayatım, ne iyi niyetlisin. Çaresiz kalırsak seni ararız, hiç merak etme." diyerek odaya girdiğimde yüzündeki sırıtış azalmasa da sorun çıkartıp gitmememe keyfinin bozulduğu belliydi. Ayrıca Kıvanç'la, ayrı değil de 'Biz' olduğuma dair imalar saçan cümlem, en son hangi gelişmeleri kaçırmış olabileceğine dair şüphe düşürmüştü gözlerine. Henüz öpüşmemiştik bile, sevgili gibi değil de liseliler gibi flört ediyorduk ama o bunu bilmese de olurdu.

Masanın önündeki tekli sandalyelerden birine atmış olduğu kabanını alıp giyindikten sonra çantasını omzuna asarken bakışları üstümdeydi. Cümleme karşılık gülümsemeye çalışıp "İyi akşamlar o zaman." dediğinde başımı onaylar şekilde sallarken yanımdan geçip kapıya giderken cevap vermeden Kıvanç'a yöneldim ve elim kravatına giderken "Akşam ne yiyeceğiz?" diye sordum. Akşam herhangi bir planımız olmadığı için garipsese de bozmayıp "Senin canın ne çekiyorsa." dediğinde içimde ona karşı harlanıp duran bir sinir olsa da gülümsedim ve gözlerimin ucuyla kapıdan çıkmadan önce duraksamış ve artık gülümsemeye dahi çalışamadığı bozgun suratıyla bizi izleyen Zeynep'e baktım. Bakışlarıma karşılık hızla "İyi akşamlar tekrar." dedikten sonra odadan çıkıp kapıyı kapattı.

Kıvanç'ın elleri belime gittiğinde anında çatılan kaşlarımla bakışlarımı Kıvanç'a çevirdim ve flört eder gibi tuttuğum kravatı onu boğmak ister gibi hafifçe sıkılaştırırken "Ne oluyor masajlar falan?" diye sordum. Rol yeteneğime ve ruh hali değişimime gülmeye başladığında belimdeki ellerini ittirip Zeynep'in ne zaman çıkacağını duymak için kapıya yaklaştım. Kıvanç da peşimde gelirken "Ne oldu bir anda ya? Yemek yiyorduk en son." dedi.

"Yiyeceğiz..." dedikten sonra bastırarak "... hayatım." diye ekledim. "Ama ayrı ayrı."

Kollarını göğsünde kavuştururken gerilmese de keyfinin azaldığı belli oluyordu. "Yapma Defne, Zeynep o." dedikten sonra başka bir şey söylemesine gerek yokmuş gibi başını onaylamaz şekilde sallayıp "Zeynep." dedi. "Ne olabilir?"

"Sana dokunamaz." dediğimde dudakları kıvrılırken kolları göğsünden çözüldü ve elleri tekrar belime gelmek için hareketlendiğinde birkaç adım geriledim. "O kadının ortalarda dokunulmaz gibi gezip sinirimi bozacak hareketler yapmasının sebebi senin ona yüz vermen." dediğimde dudakları ifadesizleşip uyaran ses tonuyla "Defne." diye başladı. "O benim arkadaşım. Yıllardır. Herkes tarafından sevilebilecek bir tip olmadığına katılıyorum ama kötü bir niyeti yok. Kendisini seninle kıyaslamaz, sen olmaya çalışmaz." dedikten sonra fısıldamaya başlarken gülümsedi. "Çünkü olamaz."

Zeynep'in ofisten çıktığını duyduğumda elim kapının kulpuna giderken "O zaman mesai saatinden sonra odana geldiğimde onu sana masaj yaparken görmeyeyim." dedim. Zeynep'ten hemen sonra çıkmayıp oyalanmam gerektiğini düşünüyordum ama bu sinirle Kıvanç'ın yanında oyalanacağıma, asansörlerin orada oyalanmayı tercih ederdim.

"Bir anda masaj yapmaya başladı zaten, odaya girdiğinde ben de gerek olmadığını söylemek üzereydim."

Öyle yapmak üzere olduğunu ben de görmüştüm ama söylediklerimi ciddiye almadığını da görebiliyordum. Ona göre Zeynep zararsız biriydi ve ben kendi kendime abartıyordum. Gönlümü hoş tutacak şekilde konuşuyordu ve bir sonraki arıza çıkaracağım zamana kadar herhangi bir şeyi değiştirme çabasında bulunmayacaktı.

"Gerek olmadığını, haddi olmadığını kendi bilmeli Kıvanç."

"Abartıyorsun." dediğinde sinirle nefesimi üfleyip kapının kulpunu açtım. Kapıyı açtığım sırada elini elimin üstüne getirip kapıyı tekrar kapattıktan sonra yüzüme doğru eğilip tekrar "Abartıyorsun." dedi.

"Çekilir misin?" diye sorduğumda dilini şaklattı. "Kıvanç sinirimi bozuyorsun." dedikten sonra elimin üstünde olan elini ittirip kapıyı açtım. Odadan çıkmadan önce kolumu tutup "Bu özgüvensiz hallerin sana hiç yakışmıyor." dediğinde kolumu sertçe çekip "Ben senin bana yakıştırdıklarından ibaret değilim!" diye sesimi yükselttim. Alayla konuşuyor olsa da ciddiye alacak kadar gergin olduğum için yüzündeki ifadeyi silip derin bir nefes aldı. "Ayrıca aynı şeyi yaşamış olsak, bana masaj yapan adamın başına gelecekleri hayal bile edemiyorum."

Sadece örnek verişimle bile çenesi kasılırken "Defne." diye uyardı. "Birincisi saçma sapan konuşma. İkincisi bekle beni, birlikte çıkalım."

"Çıkamayız." dediğimde kaşları kalktı. "Zeynep keyfince davranmaya devam ettikçe biz seninle hiçbir şey yapamayız."

Belki de abartıyordum ama yeterince sorun çıkmazsa, Kıvanç'ın bir şeyleri ciddiye alıp harekete geçeceğini de düşünmüyordum. Zeynep oyunlarını alttan alttan, sinsi sinsi oynuyordu ama herhangi bir yanlış gelişmenin yaşanmasına mahal bırakamazdım. Kıvanç'la gel gitli bir ilişkimiz vardı hatta ilişkimiz bile yoktu ve Zeynep'in yedek gibi kenarda an kovalamasını istemiyordum. Ortalarda dolanmamalıydı.

Zeynep ofisten uzaklaşmadan önce yeterince oyalandığımı düşünüp odasından çıkıp ofis çıkışına yöneldiğimde arkamdan ofladığını duyabiliyordum. Bu tarz şeylerle uğraşmak istemeyen bir adam olduğunu da biliyordum. Onun için problem sadece işte çıkabilirdi ve o da hemen çözülmeliydi. Çok emek verilmesi gereken ve yoran insan ilişkilerini sevmezdi ama ne var ki beni iki güzel söz ve bahane ile etrafında tutamazdı. Özellikle de konu, sadece Kıvanç'ı kıskanıyor oluşumdan çıkmışken. Konu artık Zeynep'le aramızda geçen gerginliğe bulaşmıştı ve değiştiremediğim bir huyum vardı. Benim için bir şey hırsa dönüşürse, sınır ve geri durmak diye bir şey kalmıyordu.

**

"Bırak artık şunlara bakmayı. Misafirinle hiç ilgilenmiyorsun."

Daldığım paylaşımlardan koparken "Ha, pardon." dedikten sonra sosyal medyada gezindiğim telefonumu koltuğa bırakıp gülümsedikten sonra tekrar "Gerçekten pardon." dediğimde gergin yüz ifadesi anında silinip sırıtmaya başladığında şaka yaptığını anladım.

"Benim için sorun değil, kahvemi içerek Luna'yı sevmekten çok memnunum ama sen kafayı yersin."

Luna da memnun olacak ki koltukta Özgür'ün yanında otururken kuyruğu sallanıyordu. Özgür'ün elinde ödül maması ile gelip rüşvet vererek tanışması da aralarının iyi olmasına yardımcı olmuş olmalıydı. "İnsanların düşüncelerini merak ediyorum sadece."

Dediğimde sırıtırken kaşları kalktı. "Tamam biraz da kafayı yemek üzereyim." diye itiraf ettiğimde kibar olmaya çalışmadan başını onaylar şekilde salladı. "Ama anlattım ya, gerçekten Beyza'nın aldatıldığı bir kadın varmış."

"Sorulara verdiğin cevaplara göre hikâyelere yönlendiriliyorsun. Yani cevaplarından yola çıkarak muhtemel bir tesadüf yaratılıyor zaten."

Omzundan ittirsem de bir cm bile hareket etmesine sebep olamazken "Mantıklı mantıklı konuşup beni çürütme." diye sızlandım. "Sen de mantıksız mantıksız konuşma ki seni çürütmeyeyim." dediğinde "Kahveni geri alacağım bak." diye tehdit ettim. Gülerek kahve kupasını eline, koruma alanına alırken "Gerçekten çok misafirperversin." dedi.

Bugün işten erken çıkmıştı, aslında izinli olması gerekmesine rağmen işe gitmişti. Ben de genel olarak eve geçmeden önce yanına uğradığım için birlikte çıkmıştık ve sohbet ederken yürüyerek beni eve  bıraktığında ayıp olmasın diye 'Gel bir kahve iç istersen' deyişime 'olur' demişti ve böylelikle yorganın altında arka film açıkken bir yandan da telefonda deli gibi 'secveyasa' etiketi ile atılan, diğer yayınevlerinin kitaplarının etiketleriyle atılan paylaşımları okuma planım suya düşmüştü. Özgür'le vakit geçirmekten hoşlanmıyor değildim ama bu akşam için planlarım farklıydı.

"Bu arada şu yayınevleri meselesini nasıl çözdünüz?" diye sorduğunda "Bir seri gibi sıralandı. Birinci kitap bizim yayınevimizden çıkmış oldu. Birbirimizi destekliyoruz, birbirimizin reklamını yapıyoruz. Gelir ve reklam bakımından iyi oldu aslında." dedim. "İlgi gördüğü belli. Her gün kaç tane kişi gelip soruyor ama hep biri okumak için almış oluyor. Okuma sırasına girenler var. Biz de akım oluşturduk, bir tablo. Okuyanlar sonlarını not bırakacak."

İyi halt yemişsiniz, demek istiyordum. Kiralama ücreti kazanıyorlardı ve müşteri elde ediyorlardı evet ama özellikle de Özgür'le tüm düşüncelerimi ve düşüncelerime dayanak yaşanılanları konuşuyor olsam da hiç huzursuz olmaması ve aksine bu kitabı daha fazla insana servis etmeye çalışanlardan olması beni rahatsız ediyordu. Sanırım gerçekten şimdilik beni tek anlayan kişi, pek haz etmediğim Sanem'di. Bir noktada onunla daha fazla iletişim kurmak zorunda kalacağımızı hissediyordum.

"Sosyal medyada bir kesim herhangi bir sona erişemediklerini yazmış. Kitaptaki sorular, cevaplar ve hikâyeler onlara hitap etmiyormuş." dediğimde omuz silkerken Luna'ya çevirdi bakışlarını. Luna'nın sevimli bakışlarına karşılık gülümserken "Çok muhtemel. Herkese hitap edecek kadar hikâyeyi bir kitaba sığdırmak mümkün değil." dedi. Peki, deli değilsem ve düşüncelerim doğruysa, herhangi bir sona erişmeyen insanlara ne olacaktı? Hiç okumamış gibi başlarına hiçbir şey gelmeyecek miydi?

Kapı çaldığında Özgür "Birini mi bekliyordun?" diye sordu. "Kirayı ödemeyi kaçırmadıysam, hayır." diyerek koltuktan kalktığımda güldü. "Kıvanç Bey, paralarınızı vermiyor mu yoksa?" diye alayla sorduğunda sahte bir şekilde güler gibi "Ha-ha." dedikten sonra salondan çıkın uzun koridorumun ortasındaki kapıya yöneldim. Kapının deliğinden baktığımda gördüğüm görüntüye karşı dudağımı ısırdım. Kıvanç gelmişti ve Özgür'ün burada olmasından hiç hoşlanmayacağına emindim. Bir yandan da saatler önceki 'Zeynep benim arkadaşım' savunmasından sonra buna şahit olması da iyi olabilirdi.

Derin bir nefes aldıktan sonra kapıyı açtığımda gülümseyerek elinde tuttuğu şarabı kaldırdı.  "Sakinleştin mi?"

Kapının deliğinden bakarken şarabı görmemiştim ve muhtemelen güzel bir akşam geçirmek için şarapla gelmiş olması omuzlarımın çökmesine sebep oldu çünkü umduğunun ve benim de isteyebileceğimin aksine pek de güzel bir akşam olmayacaktı, birazdan muhtemelen tartışmaya başlayacağımızı hesaba katınca.

"Sen, 'Abartıyorsun' demeyi bıraktın mı?" diye sorusuna soruyla karşılık verdiğimde elinde tuttuğu şarabı indirirken sırıttı. "Elimden geldiğince."

"Sen ne güzel bir çocuksun ya. Sevdin mi mamayı?"

Özgür'ün Luna'yla konuşma sesleri gelmeye başladığında yüzümü buruşturmamak için dilimi ısırmaya başlarken Kıvanç'ın da yüzündeki sırıtış silindi ve bakışları ardımdan sağıma, salon tarafına kaydı. "Misafirin mi var?" diye sorduğunda başımı onaylar şekilde sallayıp keyifle "Özgür." dedim.

Çatılan kaşları ve saniyesinde öfke dolan gözleri bana dönerken "İnadına mı yapıyorsun?" diye sorduğunda öyle olmasa da 'hayır' demek yerine "Neden?" diye cevapladım. "Ne var ki? Arkadaşım sonuçta."

Boş olan elini kapının pervazına sertçe vururken "Defne benimle oynama." dedi dişlerinin arasından. Kollarımı göğsümde birleştirirken "Oynamıyorum. Sadece arkadaşımla kahve içiyorum." dediğimde tükürür gibi "İyi için, afiyet olsun." dedikten sonra şarabı ayakkabılığımın üstüne koyup merdivenlere yöneldiğinde yüzüm düşerken pişmanlık vücudumu sarmıştı. Muhtemelen sakince konuşmak için gelmişti ama sinirimi bastırmakta zorlanıyordum.

Merdivenlerde birkaç basamak indikten sonra duraksayıp vazgeçmiş gibi tekrar yukarı çıktı ve eliyle ardımı gösterip "Kov şu adamı, bekliyorum." dedi. Gitmemiş olması dudaklarımın kıvrılmasına sebep olsa da istediği şey ayıp olduğu için "Saçmalama." dedikten sonra "Pardon, 'abartma' demeliydim." dedikten sonra sırıttım.

"Defne kov şu adamı yoksa içeri girip ben dışarı çıkartmak zorunda kalacağım."

"Hayatım gel tabi, sana da bir kahve koyayım." dediğimde üst dudağını yalarken burnundan soluyan bir şekilde gözlerini gözlerime dikti ve sinir krizi geçirmek üzere olduğunu söyler gibi baktı. Onu daha fazla sinirden köpürtmemek için ciddiye almaya başlayıp "Kıvanç kovamam, saçmalama. Biraz arkadaşlarıma saygı duy." diye fısıldadığımda "İnadıma yapıyorsun." dedi. "İnadın için o adamı kullanıp sonrasında nasıl arkadaşın olarak saygı duymamı bekliyorsun?" diye dişlerinin arasından konuştuğunda "İnat falan yapmıyorum." diye itiraf ettim ama bunu söylemekte geç kaldığım için pek inanır gibi değildi. "Kovamam kimseyi."

"Defne."

Bakışlarım salon kapısında olan Özgür'e döndüğünde konuşmalarımızı duymamış olmasını diliyordum. "Ben gideyim artık." dediğinde Kıvanç'ın "Bir zahmet." demesine kötü kötü baktıktan sonra kapıya doğru yaklaşan Özgür'e dönüp "Neden? Kalsaydın." diye sordum.  Özgür portmantodan kabanını alıp giydikten sonra bakışlarını kısa bir anlığına Kıvanç'a çevirdikten sonra "Daha müsait bir zamanda tekrar gelirim." dediğinde Kıvanç 'Emin misin?' der gibi güldü.

Özgür ayakkabılıkta duran ayakkabısını alırken bakışları şarap şişesinin üstünde geziniyordu. Ayakkabısını giyip kapıdan çıkmak için yöneldiğinde Kıvanç geri çekilerek müsaade etti ve çocuğa diktiği bakışlarıyla eziyet etmeye devam etti ama Özgür'e saygı duymuştum. O kadar ters bakışa kapılmaktan ısrarla kaçınıyor ve oldukça doğal, sakin davranıyordu.

Kapıdan çıktıktan sonra bana "Görüşürüz, haberleşiriz." deyip bakışlarını sonunda Kıvanç'a çevirdi ve elini uzattı. "Bu arada, tanışmadık."

Kıvanç'ın yine ters bir hareket yapmamasını umarken Kıvanç da beni şaşırtıp elini uzattı ve "Kıvanç. Kıvanç Demirel." deyip Özgür'ün elini sıktı. Elini fazla sıkmıyor olduğunu umut ederken onları sadece izlemekle yetinebiliyordum. Özgür sırıtıp "Özgür. Sadece Özgür." dediğinde güler gibi oldum ve Kıvanç'ın ters bakışları kısa bir anlığına bana da döndü. Düşünüyordum da gerçekten Özgür'ün soyadını bilmiyordum sanırım. Söylediyse bile hatırlamıyordum.

Özgür el sıkışmalarından sonra "Memnun oldum." dediğinde Kıvanç  yalandan "Ben de." dedikten sonra gitmesini beklemeden ayakkabılığın üstündeki şarabı da alıp eve girdi ve ben "Görüşürüz Özgür." derken kapıyı kapattı.

"Ne yapıyorsun ya?" diyerek onu ittirdiğimde gülüp ellerini iki yanda kaldırdı ve "Deliriyorum, sen?" diye sordu. Cevap vermediğimde "Ne arıyor evinde, bu saatte, bir adam?" diye sorduğunda "Sen ne arıyorsun bu saatte evimde?" diye sordum. "Benle o bir mi?" diye sorduğunda "O da benim arkadaşım." deyip şirince sırıttım.

"Benim arkadaşlarım bu saatlerde kendi evlerinde oluyor yalnız."

Birkaç saat öncesinde onun büründüğü yüz ifadesine bürünürken "Yapma Kıvanç, Özgür o." dedikten sonra başka bir şey söylememe gerek yokmuş gibi başımı onaylamaz şekilde sallayıp "Özgür." dedim. "Ne olabilir?"

"Beni süründürmek istiyorsun, değil mi?" diye sorduğunda çekinmeden başımı onaylar şekilde salladım. Başını onaylamaz şekilde sallayıp bir elini ensesine götürdü ve gözlerini sıkıca yumup sakinleşmeye çalıştı. Sol kolunu kaldırmasıyla kazağının sol kısmı yukarı kayıp da buğday tenini gözler önüne sererken konuya odaklanmaya çalışıp yutkunduktan sonra gözlerimi tekrar yüzüne çıkardım.

Gözlerini aralarken elini ensesinden çekip "Ayrıca o herifi bir yerden tanıyorum ama nereden hatırlamıyorum." dediğimde omuz silkip "Bunun konumuzla bir alakası yok." dedim.

"Konumuz senin Zeynep'le olan sorunlarını, benim üstümden çözmeye çalışman." dediğinde beni bu kadar iyi tanıyor olması sinirimi bozmuştu. Sadece o değildi elbette, kıskançlığım da hat safhadaydı ama derdimin çoğunluğu Zeynep'in Kıvanç' ı kullanarak benim üstüme gelmesine engel olmaktı.

Kabul etmek istemediğim için elinden şarabı alırken "Ben bunu Luna'yla içeceğim. Git lütfen." dedikten sonra şarabı hızla çektiği için şarabı tutan elimle birlikte vücudum da öne savrulurken şarabı tutmayan elim göğsüne çarptı. Diğer kolu belime sarılıp vücutlarımız arasındaki mesafeyi azaltarak beni kendisine yaslarken gözlerimi kaldırdığı kolu ile sağımda, havada tuttuğu şaraptan alıp birkaç nefes ötemde olan ela gözlerine çevirdiğimde yutkunmakta zorlandım. Güçten yoksun kalmış elimden şarabı kolaylıkla çekip şarabı sağ duvarımızda kalan yuvarlak aynanın altındaki konsolun üstüne koyduğunda yutkunurken oldukça ses çıkartan dudaklarım aralandı. Şaraptan kurtulan eli yanağıma geldiğinde titrediğini hissettiğim elim bileğine giderken "Yapma." demekle dememek arasındaydım. Kararsız kaldığımı hissetmiş gibi 'hadi daha neden bekleyelim' der gibi burnunu burnuma sürttüğünde gözlerimi kapadım. Nefeslerimiz özgürlük alanlarını paylaşırken dudaklarımız birbirine kavuşmak ister gibi aralık bekliyordu. Hemen dibimdeydi, yıllardır görmezden gelmeye çalıştığım, ertelediğim, bir gün cesaret edeceğimizi düşündüğüm hislerim. O gün gelmiş olabilirdi. O gün bugün olabilirdi ama kalbim korkudan mı çarpıyordu yoksa heyecandan mı ayırt edemiyordum. Belki de iki duygu da harmanlanmış, göğüs kafesimi zorluyordu ve karar vermemi bekliyordu. Her zaman sınırlarında dolaştığım bu ateş çemberine girecek miydim? Kıvanç Demirel'in gerçekten âşık olduğu kadın mı yoksa sadece bir takıntısı mı olduğumu öğrenebileceğim o yola çıkacak mıydım? Peki ben? Kıvanç Demirel benim için hırslarımın bir uzantısı, hayallerimin bir güvencesi miydi yoksa gerçekten âşık mıydım? Ya da âşıksak bile, biz yapabilir miydik ki? Birbirimizi görünce bazen değneğini saklayan, bazen de daha çok çıkaran iki deli gibiydik. Senelerdir birbirimizin sınırlarını zorlaya zorlaya ilerlemiştik. Savaşıyormuş gibi hissetmeyi bir kenara bırakıp aynı tarafa geçebilecek miydik?

Gözlerimi aralayıp kızarık gözlerimle dudaklarımın birkaç cm ötesinde verdiği nefesten titrek bir nefes alıp, biraz da onun düşüncelerini öğrenebilmek için "Bence bizden bir halt olmaz." diye fısıldadığımda yutkunduğunu hem duymuş hem de kasılan çenesinden anlamıştım. Gözlerindeki alev, beni istiyor olmasından mı kaynaklanıyordu, beni seviyor olmasından mı? Bu kırmızıyı çağrıştıran bakışlarının ardında başka renkler de var mıydı? Daha yumuşak, daha güvenilir renkler?

"Bence de." dediğinde göğsümde oluşan yanma hissiyatı,  ne olursa olsun denemek istediğimi kanıtlar gibiydi. Geri adım atar gibi konuşması beni rahatlatmak yerine korkutmuştu. Sonrasında, sonunda ve bu sefer tamamen vazgeçebilecek olmasına rağmen şimdi vazgeçmemesini istiyordum.

Söylediğinin aksine geri çekilmek yerine yüzü yakınlaşırken ve dudaklarımızın arasında tek bir nefes mesafe bırakırken "Ama yine de istiyorum." diye fısıldadıktan sonra dudakları tek bir nefesi de aramızdan çekip dudaklarımı örttüğünde elinin üstünde olan elim istemsiz bir şekilde güç almak ister gibi elini sıkarken beni derin bir nefes alır gibi öpmeye başladı. Göğsümdeki yanma hissiyatı vücudumu sararken öpüşleri vücudumun destek almadan ayakta kalmasına engel oluyordu ama vücudumu sımsıkı saran kolları zaten, düşmeme izin vermezdi.

Şimdiye kadar küçücük bir temasla bile aramızdaki yangına su dökülmemiş olduğu için yıllar sonra kavuşmanın acısını çıkaran öpüşleri, yangını söndürmek yerine daha da alevlendiriyor gibiydi. Özlem azalmıyor, daha fazlasını isteme cesaretiyle giderek büyüyordu. Belimde olan güçlü kolu sırtımı sağımda olan duvara çevirdikten sonra, kalçamı hızla konsola yasladıktan sonra yanağımda olan eli çekilip dudakları birkaç saniyeliğine olsa da özlememe yetecek kadar süre ile dudaklarımdan eksildikten sonra konsolun üstünde olan eşyaları sağa doğru yere attı. Şarap şişesinin gürültüyle kırılması kalbimin zonkladığı kulaklarımı doldururken yerin Kıvanç'ın bakışlarının hissettirdiği gibi kırmızıya bulanmasına bakamadan üstümdeki kazağı aşarak çıplak tenime ulaşıp belime götürdüğü eli vücudumu kaldırdı ve gözlerim tekrar Kıvanç'a döndü. Kalçamı konsolun üstüne yasladıktan sonra dudaklarımız birbiri ile tekrar kavuşmadan birkaç saniye önce güzel dişleri sergilenmiş ve sessiz gülüşü kulağıma gelmişti. Gülüşüne eşlik ettiğimde dudakları tekrar dudaklarımı buldu ve öpüşüne karşılık vermeye başlarken kollarımı boynuna doladım. Elleri bacaklarımı araladıktan sonra vücudu açılan boşluğu doldururken bir eli tekrar güçlü bir şekilde belimi tutmuş, diğer eli ise yeni tanımaya başladığı vücudumda keşfe çıkmıştı. 

O da vazgeçmek yerine denemek istiyordu. Şimdi daha az acıyla mutsuz olacağımıza, bir süreliğine de olsa mutlu olmak ve düşeceksek bile sonrasında düşmek istiyordu. Sanırım, henüz açık olarak kabul etmemiş olsam da daha cesur olduğunu kanıtlamıştı. 'Peki' diyerek çekilip, şu kapıdan çıksa onu durduracağıma, o gittikten sonra saatlerce ağlamayı tercih ederdim ama o gitmemişti. Aksine bir süredir çıkıp yarısında geri döndüğümüz yolu koşarak gelmiş ve beni öpmüştü. Öpüşlerimiz ve vücutlarımız arasında birbirimizi yakarak dolaşan ateşe bakılacak olursa, öpmekle de kalmıyordu. Yıllardır süren bekleyişini, dokunuşlarıyla taçlandırıyor, her seferinde daha da fazlasına ulaşmak için telaşlanıyordu vücudu.

Çıplak belimde dolaşan elinin kazağıma geri dönmesinden ve öpüşlerini geri çektikten birkaç saniye sonra kazağı yukarıya doğru çekmeye başladığında benim de durdurmak için herhangi bir eylemim olmaması dolayısıyla durmaya niyeti olmadığı açık bir şekilde anlaşılıyordu. Benim de elim, bir süre önce gözlerimin birkaç saniyeliğine şahit olup, kalbimi hızlandırmaya yeten görüntüye tekrar ulaşmak ve daha fazlası, temas edebilmek amacıyla kazağına gittiğinde, onu durdurmadığım ve durdurmayacağım da yeterince belli olmuş oluyordu. Cesaret ve yetki veren hareketlerim onu daha da hızlandırırken önce benim kazağımı çıkarıp yere attıktan sonra onun kazağını da çıkarmama yardımcı oldu. Kazağı, yerde kazağımın yanındaki yerini bulduğunda, onun da gözleri üst vücudumda dolaşırken, ellerim buğday teninde karnından başlayarak göğsüne doğru çıkmaya başladı. Bu bedenin yıllardır zaafıydım ama birçok kadından daha geç ulaşabiliyordum tene. Parmaklarımın ucu ile teninin arasında elektrik çarpıyormuş gibi bir his oluşurken bu histen daha fazlasını vermek üzere tekrar belimi bulan kolları beni kendine çekti ve kucağına almak için vücudumu kaldırdı. Bacaklarım saniyeler içerisinde kalçasına dolanırken, belimi sıkıca tutan elleri sırtıma doğru uzandı ve dudakları daha fazla uzak kalmak istemiyormuş gibi bir hızla tekrar dudaklarımı buldu.

Sırtım bir kapıya yaslandıktan saniyeler sonra bir elini belimden çekip hızlı olmaya çalışması dolayısıyla beceriksizce kapıyı açma çalışmaları sonuç verdiğinde gözlerimi aralayıp öpüşlerinden bir süreliğine ayrıldım ve gülerek "Burası banyo." dedim.

"Hadi ya." diye sızlandıktan sonra o da sırıttı ve kolunu tekrar belime getirip koridorda ilerlemeye devam etti. Dudakları doğru odayı bulana kadar zaman kaybetmek istemezken ve kalbimi durdurmayı amaçlar gibi derinden öperken sırtım tekrar soğuk kapıya yaslandığında yine yanıldığını, ilerlediğimiz mesafeden bile anlayabilmiştim. Gözlerimi aralayıp yeniden kapısını açıp, ışığı yakmak için girdiği karanlık odada duraksamasını sağlayarak "Burası da kiler." dediğimde hızla "Bana şu odanın yerini söyle yoksa birazdan sırtın koridorun fayansına değecek." dediğinde şehvet dolu ses tonu ve sabırsızlığını belli eden cümlesi yüzümün mümkünmüş gibi daha da kızarmasına sebep olsa da gülmeden edemedim. Herkesin çekindiği ve etkilendiği Kıvanç Demirel, beni elde edebilmek için adeta kıvranıyordu. Gerçekten bir süre daha yatak odamı bulamazsa, sırtım koridorun yerindeki fayansa değdikten saniyeler sonra vücudunun üstümdeki yerini bulacağına bakışlarından oldukça emin olduğumda yatak odasını gösterdim. İlkimizin, koridorda olmasını istemezdim.

Sonunda yatak odasına giren vücudu, kucağında taşıdığı vücudumla birlikte yatağıma yöneldi. Yatağa varınca bir dizini yatağa yasladıktan saniyeler sonrasında vücudu üzerime doğru eğilirken çıplak ve heyecandan havale geçiriyormuşum gibi yanmaya başlayan sırtım, soğuk nevresimime değdiğinde ürperdim. Ürperişim, onu daha da heyecanlandırmış gibi belimi tutan eli tenimi sıkarken vücudunu bana yasladı ve dudaklarımızı çok uzaklaşmadan ayırdı. Boynunda olan ellerimi tutup başımın üstünde yatağa yasladıktan sonra "Tüm savaşlarımızda sana yenileceğimi şimdiden kabul ediyorum." diye fısıldadı.

Ona kısa olmasını amaçladığım ama dudaklarımız değdiği anda uzun olmasına engel olamadığım bir öpücük verdikten sonra "Her seferinde karşılığında beni kazanacağını şimdiden kabul ediyorum." dedim. Gözleri parlarken tek istediği zafer buymuş gibi bir keyifle beni tekrar öpmeye başladığında, hislerinin, hislerimin gerçek çıkmasını umarak öpüşlerine karşılık vermeye başladım ama hiçbir şey güzel gitmese, onunla yürümese bile şu andan ve uzun süre boyunca tanışmak için yanıp tutuştuğum beden ile bir olmaktan hiç pişman olmayacağıma emindim.

**

Burnum gıdıklandığında elimi burnuma götürüp yüzümü buruşturarak burnuma değen saçları ittirdim. Uyumaya devam etme umuduyla ellerimi burnumdan çekmemden saniyeler sonra tekrar burnum kaşınmaya başladığında elim tekrar burnuma giderken kaşlarımı çatarak gözlerimi araladım. Elinde tuttuğu saçımın bir tutamını ile burnumu gıdıklarken gülümseyerek beni izleyen Kıvanç'la göz göze geldiğimde çatılan kaşlarım gevşedi.

"Hep böyle aksi mi uyanırsın?" diyen ses tonuna daha öncesinde şahit olduğumu hatırlamıyordum. Beni kırdığını fark ettiği ya da benim hayatta bazı şeylerle baş etmekte zorlandığım anlarda sesi yumuşardı ama bu ton, bu sıcaklık daha önce duymadığım kadar fazlaydı.

Gülüp "Uyumaya devam etmek istememe rağmen uyandırılıyorsam, evet." dediğimde "Ama yeter artık uyan..." dedikten sonra burnunu burnuma sürtüp "... özledim." dediğinde gülümseyerek gözlerimi kapattım ve burnunu burnumdan çekip saçlarımı öptü. Yanağımı çıplak göğsüne yaslamış ve kolları vücuduma sarılmış şekilde huzurla uyumuştum ve şimdi o huzurlu uykumdan uyanabilmem için beni ikna edebilecek tek şey, yine o bedenin sahibi olan adamdı.

Gözlerimi tekrar aralayıp karşı duvardaki saate baktığımda ve saatin öğlene geldiğini fark ettiğimde kaşlarım şaşkınlıkla kalktı. "Kıvanç Demirel, sabahın ilk saatlerinde kalkıp spor yapıp, o oldukça iğrenç ve oldukça yeşil içeceğinizi içmemenizin sebebi ne?" dedikten sonra bakışlarım Kıvanç'a döndüğünde muzip gülüşü biraz sonra duyacaklarım konusunda beni endişelendirmişti. "Dur söyleme." deyip göğsünün üstüne yasladığım elimi ağzına götürdüğümde bakışları bile yeterince utandırmıştı. Bir yandan da merak ettiğim için elimi tekrar göğsüne çekip yüzümü buruşturduktan sonra "Tamam söyle." dediğimde güldü. "Gece yeterince spor yaptım Defne Sayaç."

"Ya!" diye sitemlenip yüzümü ondan sakınsam da yine ona sakınıp göğsüne yaslayarak gizlemeye çalıştığımda gülüşü kulaklarımı doldurdu. Eli yanağıma gelip yüzümü kaldırmak ve görmek için gayret gösterdiğinde direnmedim ve tekrar göz göze geldik.

Bu konuda yeterince yetenekli olduğunu bilsem de daha fazla üstüme gelmemeyi tercih ederek merhamet etti ve gülüşü yavaşça gülümsemeye dönerken gözleri yüzümde gezindi. Göğsünde olan elimi yanağına çıkarırken "Buradasın." diye mırıldandım. Çok garipti. Yıllardır tek uyandığım yatakta, bu sefer onunla uyanmıştım. Defalarca kez onu düşünerek uykuya dalmıştım bu yorganın altında. Şimdi çıplak bedenlerimizi örten bu yorgana sarılmak yerine ona sarılmıştım.

Biraz önceki şaşkın ses tonumdan aşağı kalmayan ses tonuyla "Sen de benimlesin, benimsin artık." diye fısıldadı. Ona da şaka gibi geliyor olmalıydı. Bir gecede yüklerimizden, egolarımızdan arınmış gibi birbirimize teslim olmuştuk. Hayattaki benden bile önce en büyük zaafının kibiri olduğunu sandığım adam, tüm gece her seferinde bana yenileceğine söz vermişti adeta. Bu rüyaysa bile daha ne kadar sürecekti? Bu hayatta annemin bile saf sevgisini tanımamış biri olarak, herhangi bir insanın vereceği sevginin saf olabileceğine inancım yoktu ama bu adam, inanmaya en yaklaştığım, inanmayı en çok istediğim anları yaşatıyordu.

Havlamalar eşliğinde yatağa atlayan koca bir cüsse ikimizin de yatakla birlikte sarsılmasına sebep olurken gülerek bakışlarımızı Luna'ya çevirdik. "Ben de nerede kaldı, diyordum."

Luna vücutlarımızın üstünde hemen kendine bir yer bulup yüzünü bize çevirdiğinde kaşlarım kalkarken gözlerim ağzında tuttuğu, her sabah, öğle, akşam her an heyecanlanacak bir şey bulabilen ve heyecanla sallanan vücudu gibi sallanan not kâğıdına takıldı. "Nereden buldun bunu?" derken elim not kâğıdına giderken Kıvanç da meraklı bakışlarla elimi izliyordu.

"Kesin masamda ne varsa devirdi yine."

Luna, etrafına her türlü zararı verebileceğine olan şüphesiz güvenimin yanı sıra kendisine zarar verebilecek şeylerden uzak kalacağına da emin olsam da gece gece girişi temizlemek zorunda kalmıştım. Kıvanç'ın, vücuduma tanıttığı hislerin peşine kalkıp temizlik yapmak garip olsa da beni sadece evcil hayvana sahip olanlar bilebilirdi. Gece şarap şişesinin parçalarıyla bir tarafını kesebileceğine dair olan paranoyalarım, Kıvanç'ın kollarında bile olsa asla huzurla yatabilmeme izin vermezdi. Bir an önce bana tekrar kavuşmak isteyen Kıvanç'ın da yardımıyla girişi temizlemiştik. Kaldı ki giriş onun sabırsız hareketleri dolayısıyla Luna için tehlikeli olabilecek hale gelmişti, yardımcı olmak zorunda kalmasına söylenmemeliydi. Kıvanç'ın gece yeterince spor yaptım, deyişi pek de şaka değildi. Luna için girişi temizlemeden önce ve sonrasında da tekrar tekrar yaşanılanları düşününce, birkaç saatlik koşuya eş değer sayılabilirdi.

Luna'nın ağzından aldığım not kâğıdını bize doğru çevirdiğimde ben içimden okurken Kıvanç sesli bir şekilde okuduktan sonra anlam veremediği için tekrarladıktan sonra "Bu neyin notu ki?" sordu ama cevabını ben de bilmiyordum.

Yüzümdeki keyif silinirken yorganı göğsümün üstünde tutmaya çalışarak doğrulduktan sonra yutkunarak tekrar not kâğıdını okuyup yazana anlam vermeye çalıştım. Kalbim kulağımda atarken masamda, 'Seç ve Yaşa'nın  ön ve arka yazılarını yazmak için görevlendirildiğim zamanlardan kalmış olup olamayacağını sorguluyordum ama yazılara sadece ofiste çalıştığıma neredeyse emindim. Kaldı ki not kağıtlarına yazarak çalışmamıştım, laptop üzerinden çalışmıştım. Doğru değerlendirme yeteneğini kaybetmek üzere olan zihnim hafızama bir oyun oynamıyorsa bu notun benim yazdıklarımla bir alakasının olmamasının yanı sıra, bu yazı da bana ait değildi.

"Seçimler, yaşanmak üzere seni bekliyor. Sen hala okumayacak mısın?"

48

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!