7/20 · %30

BÖLÜM 7

22 dk okuma4.238 kelime24 Kasım 2025

İyi okumalar dilerimm

**

"Kıvanç bir kere daha düş..."

"Defne yeter!" dedikten sonra masasının karşı duvarında asılı olan, yayınevinin logosu ile logonun altında Kıvanç ile babasının soyadının yazılı olduğu ışıklı yazıyı gösterdi.

"Demirel Yayınevi'nin otuz yıldır ayakta olmasının en önemli sebebi ne biliyor musun?" diye sorduğunda gözlerimi devirip "Kimsenin ikinci kere hata yapmaması." Diye ezbere bildiğim sebebi dile getirdikten sonra "Ama bu, ikinci kere hata yapamasınlar diye çalışanları kovmak anlamına gelmemeli, insanların hatalarından ders alması, anlamına gelmeli." Diye sinirle konuşmaya başladığımda bakışlarını benden aldı. Masadaki, incelemesi için bırakmış olduğum yeni dergi yazımın da olduğu kâğıt topluluğundaki sayfaları hızla geçerek göz gezdirmeye başladı. Normalde Sıla'nın düzenleyerek önüne koyması ve iş listesi olarak sabah toplantısında üstünden geçmesi gerekiyordu ama pek öyle olmamış gibi gözüküyordu.

"Tamam, işte, dersini alır böylelikle."
Ardımda duran kapıyı gösterip Sıla'yı kast ederek "Bazı insanlar için sloganın da, 'En azından elli altıncı hatanızı yapmayın' falan mı? Sıla hala buradayken, Yağmur'un kovulması haksızlık değil mi? İlk hatasında?" diye sorduğumda çatılan kaşları altındaki uyaran bakışları tekrar bana döndü. Gözleri 'Şansını zorluyorsun' der gibi bakıyordu.

"Dua etsin tek yaptırımım kovmak, onun yüzünden ödeyeceğim tazminatı ondan almaya kalksam aylarca ücretsiz bir şekilde bizimle çalışmak zorunda kalırdı. Ayrıca Sıla'nın hatalarının mahiyetleri, Yağmur'unki kadar ağır değil. Kaldı ki o kızı da kovmak üzereyim, yeni sekreter bakıyor Zeynep."

"En azından buradan kötü ayrıldığı duyulmamalı, sektörde iş bulması zorlaşma..."

Kâğıt topluluğunun arasından bir kâğıdı çıkartıp bana doğru uzatırken "Defne sen kendi işini yap, ben de benimkini." Dediğinde yavaşça uzattığı kâğıda uzanırken anlamlandırmaya çalışıyordum. "Yazını beğenmedim, düzelt öyle getir." Diye açıkladığında isterik bir şekilde güldüm ve kâğıdı sallayarak "Okumadın bile!" diye sitemlendim. Sadece başını şişirdiğim ve tersine gittiğim için yapıyordu.

"İçime beğenmeyeceğime dair bir his düştü, var mı bir itirazın?"

Sinirden kapalı dudaklarımın ardında dilimi çiğneyip dururken sakinleşmek umuduyla derin bir nefes aldım çünkü benim aksime Kıvanç'ın yakın zamanlarda sakinleşme ihtimali yok gibi gözüküyordu. Birimiz bu hale geldiğinde, diğerimizin geri adım atmak zorunda kalması yazılı olmayan bir kuraldı.

"Birkaç saat sonra tekrar gelirim." Diyerek kapıya yöneldiğimde "Çok yoğunum bugün." Dedi. 'Bu konuyla bir daha bana gelme' der gibiydi ve gelecektim, çünkü Yağmur'un referans mektubuna ihtiyacı olacaktı ve en azından bunu yapmalıydı. Neredeyse benim kadar, kaç yıllık çalışanıydı ve tek bir hata yapmıştı. Faturası böyle kesilmemeliydi. Buradan husumetli ve büyük hatası dolayısıyla ayrıldığı duyulduğunda sektörde iş bulması zorlaşabilirdi. Zaten piyasa kötüydü ve kimse çalıştığı yerden kımıldamaya cesaret edemiyordu, bir de kötü bir izlenimle iş bulmaya çalışmamalıydı.

Cevap vermeden odasından çıktıktan sonra sıkıntıyla nefesimi üfledim. Koridorun sonundaki cam kapının ardında Yağmur, umutla benim onların yanına dönmemi bekliyordu ve ben ona beklediği haberi veremeyecektim. Yağmur'un kovulmasının üstünden birkaç gün geçmişti ve Yağmur, kalan eşyalarını toplamak için ve tekrar Kıvanç'la konuşabilmek için yayınevine gelmişti fakat Kıvanç konuşmayı kabul etmemişti. Kıvanç'ın da gaddarlığının bir sınırı vardı ve Yağmur'un daha fazla karşısında ağlamasını görmek istememişti ama bir yandan da kararından da dönmüyordu. Karar onun için bir kere verilir ve sonra tekrar açılmamak üzere rafa kaldırılırdı.

Ortak alana çıktığımda Sıla'nın masasının önündeki sandalyelerden sağ tarafta olana oturan Yağmur, hızla sandalyede ardına dönüp bakışlarını bana çevirdiğinde dudağımı büzüp başımı onaylamaz şekilde salladım. Kızarık gözleri saniyeler içerisinde dolarken önüne döndü ve dirseklerini dizlerine yaslayıp eliyle yüzünü kapattı. "Sen bile ikna edemediysen kimse edemez." Deyip ağlamaya başladığında ona yaklaşıp elimi omzuna götürdüm ve bakışlarımı benim gibi destek vermek için ayaklanmış Sanem'e çevirdim. Sanem, Yağmur'a doğru eğilip elini koluna koyarken "Canım, yıllardır buradasın. Belki başka yayınevleri ile çalışmak senin için güzel bir deneyim olur." Dedikten sonra bakışlarını destek ister gibi bana çevirdi.

"Evet Yağmur'cum. Her şeyin bir sebebi vardır. Belki seni daha güzel şanslar, seçenekler bekliyordur önünde."

Ellerini yüzünden çekip ıslanmış yüzünü bize çevirdi ve başını onaylamaz şekilde salladı. "Resmen bitti, o lanet kitaptaki gibi bitti. Kitapta sonrasında işimin rast gitmeyeceği söyleniyordu, kendi mesleğimde hiç işe alınamayacakmışım ve ..." dedikten sonra yüzünü buruşturup ağlamaya devam ettiği için tekrar önüne döndü. Omzundaki elimi koluna doğru kaydırıp ona sarılmak için eğildim ve huzursuz bakışlarımı Sanem'e çevirip "Saçmalama, sadece bir kitap." Derken, bunu söylenenin ben olduğuma inanamıyordum ama söylediğimin gerçek olmasına inanmak istiyordum.

Yağmur titreyen sesiyle "Tabii ki sadece bir kitap ama psikolojik olarak etkilenip hata yaptım işte!" dediğinde, Sanem'le benim dışında olan bazı şeyleri kitaba yoran başka bir insan daha olabileceğine dair umudum söndü. Yağmur sadece, kitapta yazanlardan etkilendiği için hata yaptığını söyleyerek kitap ile bağlantı kuruyordu. Olanları bu şekilde yorumlaması, yakın zamana kadar bana sağlıklı bir insan düşüncesi gibi gelecekken, benim ya da Sanem'in düşüncelerinin hastalıklı olduğunu düşünürken artık, süregelen tesadüfleri bizim gibi yorumlamayanların hata yaptığını düşünmeye başlıyordum. Evet, düşüncelerim başta kulağa hayal ürünü gibi geliyordu, belki de paranormaldi ama artık her şeyin sadece bir tesadüf olduğunu düşünmek daha gerçek dışı gibi olmaya başlamıştı. Bu kadar tesadüf yaşanılabilir miydi?

"En azından referans mektubu yazması ve bu olanları duyurmaması için elimden geleni yapacağım." Dediğimde elini omzuna sardığım sağ elimi götürüp "Teşekkür ederim." Diye fısıldayarak sıktı.

"Niye öyle bir şey yapsın? Başka yayınevlerinin de başını yakmak için mi?"

Zeynep'in sesini duyduğumuzda ellerimi Yağmur'dan çekip doğruldum ve kızlar da benim gibi bakışlarını cam kapıdan çıkan Zeynep'e çevirdiler.

Yağmur sandalyesinden kalkıp Zeynep'e doğru dönerken ağlamaya devam etse de Zeynep'in dediğine isterik bir şekilde güldü ve "Zeynep Hanım, lütfen öyle demeyin. Bu yayınevi için ne kadar emek verdiği biliyorsunuz." Dedi. Zeynep bize yaklaştıktan sonra kısa bir anlığına bakışlarını bana çevirip tekrar Yağmur'a döndü. Kollarını göğsünde kavuştururken "Ben sadece yayınevinin senin yüzünden ödemek zorunda kaldığı tutarı biliyorum Yağmur'cum. Az önce muhasebeciye ilettim." Dediğinde "Zeynep ne yapıyorsun?" diye sordum. Bakışları bana dönüp de yüzsüzce ve sebebine akıl sır erdiremediğim bir keyifle "Ne yapıyormuşum?" diye sorduktan sonra tek kaşını kaldırdığında "Kızın zaten işine son verildi..." dedikten sonra bastırarak "... patron tarafından." Dedim. "Şimdi sen ne sıfatla cezalandırmaya devam eder gibi konuşuyorsun?"

Yağmur patlayan gerginliğe karşı "Defne, sağ ol, tamam. Hiç gerek yok." Diyerek elini koluma getirdikten sonra teşekkür eder gibi gülümsemeye çalıştı ve "Ben gideyim artık." Diyerek önündeki sehpadan çantasını aldı. Onun için tartışmamı istemiyordu, onun aksine hala burada çalışmaya devam edeceğim için huzursuzluk yaşamamı istemiyordu ama şu anki sinirimin tek sebebi Yağmur değildi ki. Zeynep'in kendini bir şey sanan hareketlerinin, Kıvanç'la yakınlığına dayandığını biliyordum ama konu torpilse tam olarak o noktada benim torpilim onunkisini geçiyordu ve yanımda üstten üstten konuşamazdı.

"Defne'cim, sen çok alışık olmasan da bu yayınevinde hatalar cezalandırılır. Profesyonel iş hayatında öngörülebilir sonuçlar bunlar. Yağmur da yaş aldıkça alışacaktır."

Kaşlarım kalkarken istediğini başarıp sinirimi daha da oynatabildiği için dudakları kıvrıldı. Benim hata yapıp durduğumu fakat cezalandırılmadığımı, dile getiriyordu. Tehdit ettiğimi gizleme tenezzülü duymadığım bir şekilde "O zaman senin için dilerim ki, hiç hata yapma Zeynep'cim." Dediğimde başını onaylar şekilde sallayıp "Muhtemelen yapmam canım." Dedi. Ben de başımı onaylar şekilde sallayıp gülümsediğimde keyfi yüzünden yavaşça silinip bakışlarını kaçırdı ve "Yeni hayatında iyi şanslar dilerim Yağmur." Dedikten sonra tekrar cam kapıya yöneldi. Yağmur haklı olarak cevap verme gereksinimi duymadı. Kötü bakışlarım ortak alandan ayrılana kadar Zeynep'in üstünde gezerken buradan gideceğine ve o giderken de bu şekilde kollarımı göğsümde bağlayıp profesyonel hayatın bu sefer de ona anlatılması için orada olacağıma çok emindim. O da ayağını kaydırmak uğruna yapabileceklerimin farkında olduğu için keyfi yüzünden silinmişti ama benimle uğraşmaya başlayan oydu.

"Defne, hiç önemli değil, gerçekten. Onun ne söylediğini umursamıyorum." Dediğinde bakışlarım artık gitmiş olsa da sinirle cam kapıda geziniyor olduğu için elini koluma getirdi ve ona bakmamı sağladı. "Gerçekten, önemli değil. Lütfen benim için iş yerinde kendi huzurunun kaçmasına izin verme."

"Huzuru kaçan kişinin ben olmayacağıma emin olabilirsin." Dediğimde omzu çökerken endişe ile "Defne..." dediğinde gülümseyip vedalaşmak için ona sarıldım. "Güzel bir iş bulup kendini orada da kanıtlayabileceğine çok eminim. Kıvanç Bey de referans mektubunu yazacak, merak etme."
Sarılmaya devam ederken "Umarım..." dedikten sonra fısıldamaya başlayıp "Bu arada, artık sadece normal arkadaş olduğumuza göre, Kıvanç Bey, Kıvanç Bey mi gerçekten?" diye sorduğunda kollarımı geri çekerken uyararak "Yağmur... Referans mektubunu istemiyorsun herhalde..." Dedikten sonra güldüğümde Yağmur da burnunu çekip güldü ve elini koluma getirdi. "İstediğin zaman konuşabiliriz." Dediğinde gerçekten asıl dertli olduğunu düşündüğüm ve destek vermeye çalıştığım kişinin bana 'istediğin zaman konuşabiliriz' diyeceği kadar mı kafası karışık gözüküyordum?

**

"Onu dünya klasiklerinin olduğu yere koyman gerekmez mi?"

Özgür, merdivenin üstünde uzandığı rafa elindeki kitabı yerleştirmeden geri çekip kitabın ön kapağına baktıktan sonra "Belki de." Diyerek kabullendi ve merdivenden geri inmeye başladı. Yerde bağdaş kurmuş bir şekilde onun çalışmasını izlerken eleştirip durmam yerine belki de yardımcı olmamı tercih ederdi ama ben daha çok oturduğum yerin sağında ya da solunda ilk raflara koyulması gereken kitap olursa, o zaman yardımcı oluyordum. Ayağa kalkmamı gerektirmeyen kitapları yerleştiriyordum.

"Ben de olmasam işsiz kalacaksın."

Alayıma karşılık dudakları kıvrılsa da sahte bir ciddiyetle "Burada tek bir hata ile kovulmuyoruz yalnız." Dediğinde gözlerimi devirip "Ha,ha." Dedikten sonra elimde evirip çevirdiğim kitaba çevirdim bakışlarımı. Aşkın Psikolojisi, Sigmund Freud.

Kitabı Özgür'e uzatıp "Psikoloji bölümü." Dediğimde "Gerçekten mi?" diyerek dalga geçti. En azından bu kitabın yerleştirilmesi gereken bölüm konusunda yardıma ihtiyacı olmamalıydı tabii fakat buraya geldiğimden beri defalarca hata yapmıştı ve kararlarına olan güvenimin azalması konusunda bana hak vermeliydi.

Kitabı elimden alırken Sigmund Freud'tan alıntı yaparak "Bir nesneye duyulan aşk, o nesneyi elde etme isteğinden gelir." Deyip bulunduğumuz kitaplık sırasının arkasına yönelip de rafların ardında gözden kaybolduğunda bu sefer de ben ona "Gerçekten mi?" dedim. Kıvanç'tan nefret ettiğine emindim artık. Hiç tanışmamış olsalar da benim paylaştığım kadarıyla, Kıvanç'ın bencil, narsist ve tehlikeli olduğunu düşünüyordu. Kıvanç'ın bana karşı olan hislerinin gerçeği yansıtmadığını, beni kendi zihninde ulaşılması zor bir yere koyduğu için şimdilik dokunulmaz, şimdilik özel olduğumu ama onun için ulaşılması kolay bir hale geldiğimde herkes gibi normalleşip, herkese olduğu kadar gaddar olduğu kişiliğine geri döneceğini düşünüyordu. Ona kalırsa bırak onunla ilişki yaşamayı, istifamı versem yeriydi ve bu söylediklerini öyle süsleyerek ya da öyle alttan imayla söylüyordu ki alenen sinirlenemiyordum bile. Beni üzmek isteyerek söylemediğini biliyordum ama çöken omuzlarım ve bağdaş yaptığım bacaklarımın üstünde birbiriyle oynamaya başlayan ellerim, üzüldüğümü sergiler gibiydi. Sorun sadece Kıvanç'ın hislerinin gerçekliği ve alt metni değildi, sorun biraz da kendi hislerimi yorumlayamıyor oluşumdu. İstediğim Kıvanç mıydı, yoksa Kıvanç benimleyken hissettiğim güç müydü? Özgür'ün tanımı Kıvanç'ın aksine ben olabilir miydim? Bencil, narsist ve tehlikeli...

Ne kadar süre sessiz kalıp birbirleriyle oynayan parmaklarımı izlemişti bilmiyordum ama Özgür'ün işinin biteceği kadar zaman geçmiş olmalıydı ki karşımda yere oturup benim gibi bağdaş kurduktan sonra gözlerimin önünde parmaklarını şıklatarak dikkatimi ellerimden kendisine çekmişti. "Belki de ben yanılıyorumdur." Dediğinde o kadar laf etmemiş gibi motive etme çabasına güldüm. "Sağ ol ya."

Dürüst biriydi. Cümlelerini örterek kuruyordu ama söylemeye çalıştığı şeyler, gerçek düşünceleriydi. Karşı taraf ile arasını bozmamak için ya da karşı tarafı üzmemek uğruna bile olsa düşüncelerini evirip çevirmeden sunuyordu. Aslında bu noktada Kıvanç ile benziyorlardı. Kıvanç'ın farkı, cümlelerini süslemeye tenezzül etmemesiydi.

"Ama sonuç her ne ise, yaşayıp göreceğine eminim. Merak ettiğini yaşamaktan korkmayan birisin." Dedikten sonra gülüp "Şu saçma kitap haricinde." Diyerek ekledi. Hayatımın son zamanlarında konuların bir şekilde dönüp dolaşıp şu kitaba gelmesine sinir olmaya başlamıştım. Etrafımdaki insanlar, kasten yapıyor gibiydi.

"Sana Yağmur'un başına gelenleri de anlattım. Gerçekten hala hiç ilişik kurmuyor musun?"

Omuz silktikten sonra "Yağmur o perişan haliyle bile bir mantık kurup sana 'Psikolojik olarak etkilenip hata yaptım' diyebilmiş." Dediğinde bu sefer cümlesini süslemeden bana direkt 'mantıksız' dediği için ters bakan bakışlarıma karşılık kaşlarını kaldırdı. "Ne? Oturup 'Evet Defne, bu kitap sihirli olmalı' dememi mi bekliyorsun? Yirmi dokuz yaşındayım. Artık ejderha diye bir şey olmadığını da kabullendim." Dedikten sonra dudakları kıvrılırken "Geçen sene." Diye eklediğinde güldüm. Ellerini ellerime getirdikten sona "Bence yıllık izne ihtiyacın var." Dedikten sonra hızla ekledi. "Kıvanç Bey'siz."

Kıvanç da hiç bitmeyen bir tatile çıkası olduğunu söylemişti. Yıllardır, işte görüşmek ya da beni eve bırakması dışında pek zaman geçirmemiştik. Onunla tatilde olmanın, patron kimliği olmaksızın vakit geçirmenin nasıl bir şey olacağını merak ediyordum. Tatilde de sabahın altısında kalkıp spor yaptıktan sonra yeşil ve tadı kötü olan her şeyin olduğu içeceğinden içiyor muydu? Ya da birlikte denize gitsek ve yeterince iyi yüzemediğimi fark etse de mükemmellik algılarını falan dayatır mıydı? Yaz akşamı, ütülenmemiş, hafif kırışık olsa da keten bir gömlek giyer miydi? Kendi düşüncelerime buruk bir şekilde gülümserken nefesimi üfledim. Birbirimizi ne kadar çok tanıyor ve ne kadar çok tanımıyorduk.

"Güzel olurdu ama bu sıra imkânsız gibi bir şey."

"Hukuken mi yoksa, Kıvanç Demirel Kanunları'na göre mi?" diye sorduğunda yıllardır neredeyse hiç izin kullanmadığımı hatırladım. Aslında kullandırmayan Kıvanç değildi, ara ara tatile çıkmamı kendisi de söylerdi ama hasta olarak gelmediğim ya da birkaç gün yakında bir yere kız kıza gittiğim günler dışında yıllık iznimin tamamını kullanmıyordum. Kıvanç da tesadüf olarak mı bilmiyorum ama genel olarak benim gelmediğim zamanları tercih ediyordu tatile gitmek için. Bu sebeple yayınevinde, birlikte tatile çıktığımıza dair dedikodular dolaşmış oluyordu ve döndüğümde bu dedikoduları duyduğum için Kıvanç'ın da ben gelmediğimde gelmediğini anlayabiliyordum. Benim yıllık iznimin tamamını kullanmama sebebim, biraz işimden uzak kalmamaktı ama daha çok Kıvanç'tan uzak kalmamaktı. Kıvanç ise genel olarak işkolikti.

"İşler yoğun bu aralar. Tam baskı ve satış sezonu."

"Patronunun işleri yoğun Defne. Sen sadece bir çalışansın."

"Kıvanç sadece bir patron değil ama." Dediğimde 'maalesef' der gibi derin bir nefes alıp gülümsedi. Ben mi sinir anlarında, abartarak anlatıyorum Kıvanç'ı acaba, diye düşünüyordum. Belki de ön yargılı olmasına sebep olmuştum. Tamam Kıvanç, herkesin sevebileceği bir karaktere sahip değildi ama bu kadar da ön yargılı olunmasını hak eden biri de değildi.

"Sandığın kadar kötü özellikleri yok." Dediğimde rahatsız olmaya başladığımı fark ettiği için uzatmadı ve "Olabilir." Dedi. "Belki de bir gün tanışırız ve ön yargılarım kırılır."

"Belki." Diye mırıldanıp sahte bir şekilde gülümsesem de tanışmamaları için elimden geleni yapacağıma emindim. Kıvanç'ı benden dinleyerek daha az ön yargıya sahip oluyordur muhtemelen, Kıvanç'ın özellikle de Özgür'e ne kadar ters davranabileceğini düşündüğümde, onunla tanışırsa onu daha fazla yanlış tanıyabileceğini düşünüyordum. Çünkü Özgür'e ayrı bir muamele çekeceği kesindi. Her ne kadar başka erkekleri kendisine rakip göremeyeceği kadar egoya sahip olsa da, etrafımda dolanmaları bile sinirini bozmaya yetebiliyordu. Gerçekten arkadaş olduğumuza emin olduğu erkek arkadaşlarım vardı ve o kişiler Kıvanç için 'güvenli liste' ye geçmişti ama Özgür hala kara listedeydi. Bir de tanışsalar ve Özgür de düşünceleri dolayısıyla ters davranıp birkaç imalı cümle kursa, al işte. Al başına belayı. Özgür bir anda çok başka bir iş yerinde bulabilirdi kendini.

Konuyu değiştirmek için olsa da bir yandan söylemem gerektiği için "Ayrıca o anonim kitabın artık buradan kaldırılması lazım. Telif hakları bizde. Yayınevimizin bastığı hali ile raflarda durabilir sadece." Dedim.

"Aslında ben de onu diyecektim. Bugün itibariyle zaten öyle. Sadece sizin yayınevinizin bastığı şekilde değil." Dediğinde kaşlarım kalktı. "Nasıl yani?"

"Şöyle ki..." dedikten sonra yerden kalktığında merakım oturarak beklememe el vermediği için ben de kalktım ve o hareketlenirken onu takip etmeye başladım. Korku, bölümünden birkaç kitabı eline alıp bana uzattığında sessizliğimiz sürse de bakışlarım yüksek sesli sorular sorar gibiydi. Çenesinin ucuyla kitapları gösterip "Baktığında anlayacaksın." Dediğinde kitapları elime aldım ve düşürmemeye çalışırken sırayla ön ve arkalarına bakmaya başladım. Hepsinin ismi 'Seç ve Yaşa'ydı, ön ve arka kapakları, tanıtım sözleri ve yayınevi logoları farklıydı ama hepsi esasında aynı kitaptı. Kitabı basan yayınevleri de, Demirel yayınevi gibi köklü, hatta bizimkinden daha büyük yayınevleriydi. Tekrar ve daha çok kendi kendime "Nasıl?" diye sorguladığımda Özgür "Sen gelmeden birkaç saat önce yeni gelen kitaplar arasındalardı. Henüz yetkili kişiyle konuşamadım, saat geç olduğu için. Sana da geldiğinde söyleyecektim sonra konu dağıldı." Diye açıkladı.

Şaşkınlıkla "Kıvanç delirecek." Desem de bundan daha büyük sorunlar olduğunun farkındaydım. Yazarı her kimse, farklı farklı yayınevlerine telif hakkını vermişti ve böylelikle birçok yayınevinin kitlesine kitabını ulaştırmayı başarmıştı. Hukuki anlamda birçok problem doğacaktı, tek roman, birkaç yayınevi baskısı dolayısıyla. İlk baskının bizden çıktığını düşünüyordum çünkü kitap neredeyse bir aydır raflardaydı ve henüz herhangi bir sorun yaşamamıştık. Kitapları baskı tarihine baktığımda söylediğimden emin olmuştum. Hepsi birkaç gün içerisinde basılmıştı. Bizim bastığımızı görmüş olmalılardı ama yine de telif hakkını düşünmeden basmışlardı. Böylelikle Seç ve Yaşa, biz dâhil olmak üzere dört yayınevi tarafından basılmıştı. Artık tüm yayınevini, bu kitabın saçtığı tehlikeye dair ikna edebilecek bile olsam, iş bizim yayınevinden çoktan çıkmıştı. Davalar ile diğer baskıları toplatılana kadar kitap, Türkiye'nin en çok kitleye ulaşabildiği yayınevleri tarafından okurlara ulaşacaktı.

**

Sosyal medya ekibinden Hüseyin "Kıvanç Bey yayınevini ateşe vermese bari." Dediğinde "Umarım." Diyerek başımı onaylar şekilde salladım. Yıldız "Defne Hanım, ilk haberi vermeye nasıl cesaret ettiniz, gerçekten düşünüyorum da söylemesi gereken ben olsam sağlık ekibi, polis ekibi falan her şeyi çağırıp öyle söylerdim herhalde. Elçiye zeval oluyor gayet valla." Dediğinde keyfim kaçık olsa da güler gibi oldum. "Kulaklarım hala acıyor." Dediğimde Yıldız ve Hüseyin'le birlikte toplantı odasına gelmiş olan çalışanlar da güldü.

Acil toplantı düzenlemiştik ve şimdi uzun toplantı masasında inci gibi sıralanmıştık. Sadece Kıvanç Zeynep, Turgay Bey ve avukat henüz odaya gelmemişti. İlk bizim baskıya girdiğimiz kitap, birkaç gündür başkaca yayınevleri tarafından da basılmış, raflara koyulmuştu ve benim tesadüfen görüşüm olmasa bu işle ilgilenmek üzere burada olan kişilerin kaç gün daha habersiz bir şekilde yayınevine gidip geleceği, düşüncesi Kıvanç'ı iyice delirtmişti ve tek tek, tüm sorumlular azarı yiyip oturuyordu aşağı. Şimdi de sıra yönetici asistan Zeynep ve yayın yönetmeni Turgay Bey'deydi. Umarım hata yapmazsın, deyişimin üstünden bir hafta geçmişti ve şimdiden sandalyesinin ayağı sallanmaya başlamıştı. Tabii tüm hata onda değildi, sorun bizimle birlikte başka yayınevlerinin de kitabının basılmasını sağlayan anonim yazardaydı. Sayılı yayınevleri, ülkenin geri kalan üç büyük yayıneviydi ve aradaki rekabet durumu, iletişim eksikliğini de sağlamıştı ve böyle karışık bir hale gelmiştik.

"Sizce hepimizi kovar mı?"

Kerem "Yapmadığı şey değil." Dediğinde, umut vermem için bana dönen bakışlara "Bilemiyorum." Der gibi dudak büküp başımı onaylamaz şekilde salladım. Babasından bu yayınevini ilk devraldığında neredeyse herkesi kovmuş ve kendisine yeni bir kadro kurmuştu, şimdi de yapmayacağı şey değildi gerçekten ama bu karışıklıkta bu kararı vermeyi tercih eder miydi, bilemiyordum. Bu saçmalığı en azından ilk fark eden ve harekete geçmemiz için uyaran kişi olarak, tam gözüne batmaktan ve gazabına uğramaktan kurtulacaktım ki bu durumu Özgür'ün çalıştığı kütüphanede fark ettiğimi öğrenmişti ve dokunulmazlığım kalkmıştı. Yeterince sinirli oluşu yetmezmiş gibi işin içine kıskançlığı da girmişti. Ne yapabilirim Kıvanç, Yağmur için konuşmayayım diye benimle sınırlı iletişim kurmasan belki o akşam Özgür'le değil, seninle olurdum, demiş olmam da sinirini körüklemiş olabilirdi ama benim de bir an önce kurtulmam gereken bir huyum vardı işte. Aklıma gelen hemen, hiç, biraz bile beklemeden dilime düşüyordu.

Sanem "Ama sonuç olarak asıl sorumlu biz değiliz." Dediğinde onaylar sesler çıktı ama Kıvanç kafasına koyarsa, bu mantığı ona dayatmak mümkün olmazdı.

Hüseyin "Yalnız, yavaş yavaş insanlar da bu kaosu fark etmeye başlamış. Bir yandan ilgi çekti, reklam oldu. Rekabet dolayısıyla satın alımlar artacak gibi duruyor." Dediğinde Pınar "Ben de birkaç tag gördüm. Henüz çok gündemde değil ama yakında daha fazla konuşulur." Dedi.

"Yazara bak sen ya. Nasıl bir model bu yazar anlayamadım valla. Ne para istiyor, ne bir şey. Kafasına göre dağıtmış yayınevlerine kitabı."

"Garipti zaten." Dediğimde bakışlar bana döndü. Konuştuğumda tüm bakışların bana dönmesi uzun zamandır hayalini kurduğum konumda olduğumu hatırlatıyordu ama hayalini kurduğum zamanlarda öngördüğüm kadar mutlu değildim. Bu yayınevinde artık, lafı kesilmeyen, konuşurken dikkat kesilen, kimsenin arasını bozmak istemediği biri olmuştum. Başka şartlar altında bu konumda olsam ayaklarımın yere değmeyeceğine emindim ama huzursuzluk peşimi bırakmıyordu.

"Bas bas bağırdım, bu işte bir gariplik var diye ama kimse oralı olmadı."

Kerem cevap olarak "Defne Hanım sizce savcılığa suç duyurusunda da bulunulur mu yazar hakkında? Anonim yazarın ismi öğrenilir böylece." Dediğinde ilgiyle kaşlarım kalktı. Bir süre önce birlikte Gül'ün odasındaki eşyaları kutulayan iki arkadaştık ama şimdi sizli konuşmaya başlamıştı. Baş başa kaldığımızda sizli konuşmasa sorun yaratacağım bir kişi değildi ama baş başa kaldığımızda da seviyeli konuşuyordu. İş dünyasında kartlar her an yeniden dağıtılabiliyordu.

Gerçekten, Kerem'in de dediği gibi bu kaos, anonim yazarın kimliğinin belirlenmesine yardımcı olabilirdi. İşe savcılık dâhil olduğunda, deliller toplanırdı. Sonuçta belirli bir zaman diliminde, bu kişi her kimse hepimizin evinin önüne kitap bırakmıştı. Sonrasında da Kıvanç'a not bırakılmıştı. Evlerimizin olduğu muhitlerdeki dükkânların kamera kayıtları istenilebilirdi. Şahit olabileceği düşünülen kişilerin ifadeleri de alınabilirdi. Süreç içerisinde meydana çıkan diğer deliller de değerlendirilirdi ve bir isme ulaşılabilirdi. Kıvanç'a şikâyette bulunması için baskı yapacağıma emindim. Kıvanç yapmasa bile diğer yayınevleri de durumu fark ettiğinde şikâyet edebilirdi. Bu huzursuz edici tesadüflerin yazarının kim olduğunu ölürcesine merak ediyordum.

Ben cevap veremeden toplantı odasının kapısı açıldığında bakışlarım sinirle odaya giren Kıvanç'a döndü. Kıvanç toplantı masasının başına yönelirken herkesi yeterince canından bezdirmemiş gibi sitemlenmeye devam etti. "Yayınevini kapatıp gitsek yeridir. Aklım hala almıyor. Arge ekibi, rakipleri araştırmak yerine ofise Tiktok kaydırmaya geliyor."

'İyi halt ettin' diyen bakışlarımız Mustafa'ya döndüğünde başı eğilirken dudağını büzerek not defterinin telleriyle oynamaya başladı. Kıvanç'ın bizi azarlamak isteyen hayal gücü de bu örneği bulup verebilirdi evet ama maalesef bir hayal ürünü değildi bu söylem. Genel olarak yayınevi çalışanları olarak fiyaskomuz yetmezmiş gibi Mustafa'yı, mesai saatleri içerisinde keyfi şekilde sosyal medyada gezinirken görmüştü Kıvanç. Zaten patron karşısında zor durumda olmamıza rağmen, eline bir de koz verdiği için söylenmelerimizin kurbanı olmuştu. E tabi, kaos çıktığında herkes kendisinden başka suçlu arardı.
Zeynep, azar yemeyi hazmedememekten kızarmış suratı eşliğinde Kıvanç'ın ardında ilerleyip masada karşıma, masanın sağ ucunda oturan Kıvanç'ın sağ çaprazına oturduğunda bakışlarını kısa bir anlığına bana çevirdi. Dudaklarımı oynatarak "Hata." Dediğimde gözlerini devirerek bakışlarını kaçırdı.

"Zeynep şu avukatı da ara, beş dakika içerisinde burada olmazsa kendisini vekillikten azledeceğimizi bildir."

Zeynep "Tabii." Dedikten sonra avukatı arayıp konuşurken toplantı odasından onun dışında çıt sesi bile çıkmıyordu. Kıvanç masaya doğru hafifçe eğilmiş ve ellerini masaya yaslamış şekilde bakışlarını toplantı odasının geniş, uzun camlarında gezdiriyordu. Dili dudaklarında gezinirken düşünmeye ara verebilse, bize birkaç laf daha atacağından çok emindim ama derin düşüncelere dalmış gibi gözüküyordu.
"Belki de yazarın bir suçu yoktur."

Bakışlarımız Zeynep'e döndüğünde bakışları Kıvanç'la benim aramda geziniyordu ve bunun, birazdan beni sinir edecek bir şey söyleyeceği anlamına geldiğini, tepkimi kaçırmak istemediğini anlayabiliyordum. Ellerim masanın üstünde birleşirken merakla saldırısını beklemeye başladım.

"Belki de bizden biri, rakip yayınevlerine kitap dosyasını vermiştir. Sonuçta editör düzenledikten sonra kitabın baskı ekibine teslimi, kitabın grafikerinin mailinin de ekli olduğu bir mail başlığı altında dönüyor."

"Ne saçmalıyorsun?" diye çıkıştığında konuşmaya devam etmesini isteyen Kıvanç uyaran ses tonuyla "Defne." Diyerek beni susturduğunda sessiz kalmaya çalışarak tekrar Zeynep'i dinlemeye başladım ama sinir damarlarımda akıyordu.

"Yakın zamanda kovularak bu yayıneviyle husumet kazanmış bir grafiker, bu mail dizisindeki kitap dosyasına ulaşabiliyordu yani. Bir yandan da, iş bulmaya çalışan bir grafiker sonuçta bu kişi."

"Belki de..." diye başladığımda Kıvanç'ın bakışları da bana döndü ve susturmak yerine diyeceğim şeyi dinlemeye başladı. "... senin bu yayınevlerinin hepsiyle kısa süre de olsa çalıştığın düşünülünce, bu odada o yayınevleriyle bağlantısı olan tek kişi sensin."

Zeynep'in dudakları suçlamam karşısında şaşkınlıkla aralanırken işaret parmağıyla kendini gösterip "Kendi yönetici asistanı olduğum yayınevinin işleme aldığı dosyayı, rakip yayınevlerine verdiğimi mi iddia ediyorsun? Neden çalıştığım yayınevine böyle bir şey yapayım?" diye dehşetle sorduğunda böyle bir şey yapmadığını biliyordum. Zeynep böyle bir şeye cesaret edebilecek biri değildi ama aynı zamanda böyle bir şeyi Yağmur'un da yapmamış olduğundan çok emin olması gereken biriydi, sadece kötülük için böyle bir suçlama atıyordu ortaya. Kaldı ki, zamanlama olarak da tutmuyordu. Yağmur kovulalı çok olmamıştı, bu kadar kısa süre içerisinde diğer yayınevlerinin baskıyı tamamlaması ve piyasaya çıkması neredeyse imkânsızdı.

"Bilmem. Diğer yayınevlerinden ayrılma sebebini hiç sorgulamadık. Sonuç olarak sık sık iş yeri değiştirmek, profesyonel iş hayatında olumlu olarak değerlendirilmeyen bir durum." Derken 'profesyonel iş hayatı'nı vurgulayarak söylemiştim.

Kıvanç "Defne, sinirlerim zaten tepemde. Rica ediyorum, konumuza odaklanalım." Dediğinde ellerini masadan çekip doğrulmuştu. Elleriyle sinirle yüzünü sıvazladıktan sonra ellerini beline doğru indirdi.

"Sen dünkü kız, benimle nasıl böyle konuşabilirsin ya? Baş editör oldun diye kendini benimle denk sanıyorsan..."

Kıvanç yükselen sesiyle "Zeynep!" diye bağırdığında Zeynep susmak zorunda kalarak masada sinirle bana yaklaştırdığı vücudunu geri çekip sırtını sandalyesine yasladı ve kollarını göğsünde kavuşturdu. "Tek bir defa söyleyeceğim, ikincisinde uyarmam. Defne ile konuşma tarzına dikkat et."

Bakışları şaşkınlıkla Kıvanç'a döndüğünde onun gibi kollarımı göğsümde birleştirirken dilim keyifli dudaklarımda gezinirken gülmemek için zor duruyordum. Alaylı bakışlarım, bana bakması için üstünde psikolojik baskı kurar şekilde Zeynep'e dikiliyken, bana bakmamak için dirense de kendine engel olamadı ve bana çevirdi bakışlarını. Asıl onun, kendisini, Kıvanç'ın karşısında benimle denk gördüğü şaşkınlığından belli oluyordu. Sırf arkadaşlıkları dolayısıyla keyfi davranışlarda bulunabilir sanıyordu ama yanıldığı kanıtlanmıştı.

Gürültüyle açılan kapının ardından avukat telaşla "Kıvanç Bey kusura bakmayın biraz geç kaldım ama ön çalışma yapmam gerekti." Diyerek içeri girdi ve masada kendisi için boş bırakılan Zeynep'in yanına ilerledikten sonra elindeki evrak çantasını masaya koydu. Burnunun ucuna düşmüş gözlüğünü işaret parmağıyla yerine ittikten sonra ceketini çıkarıp sandalyesinin arkasına astı ve hızla sandalyeye oturup bakışlarını Kıvanç'a çevirdi.

Kıvanç sandalyesine oturmadan ayaktan talimatlar yağdırırken yerinde duramadığı için oturamadığını biliyordum. İçindeki öfke ve hırs, biraz bile olsun sakinleşmesine engel oluyordu, kendimden biliyordum.

"Hemen ne gerekiyorsa yapın. O kitapların en hızlı şekilde toplatılmasını istiyorum. Sosyal medyada yayınlanması için, sürece dair resmi bir açıklama yazmanızı istiyorum. Telif haklarına dair tüm alacak kalemlerine ilişkin dava açılmasını, ne kadar şikâyet yolu varsa tüketilmesini istiyorum."

Avukat, "Yapamayız." dediğinde bu cevabı beklemiyor olan Kıvanç "Bir an önce işlemleri başlatın." Diyerek talimatlarına devam ederken avukatın ne dediğini idrak etti ve odanın içinde volta atan vücudu yanımda duraksarken bakışlarını avukata çevirdi ve üst dudağını yaladıktan sonra güldü. "Ne demek 'yapamayız'?"

"Kıvanç Bey, basılı tüm kitapları olabildiğince inceledim. Diğer yayınevlerinin avukatları ile de iletişim sağladık. İlk etapta, aynı kitap olduğunu düşünmemiz normal ama hiçbir kitap, birbiri ile aynı değil. Daha detaylı incelemede varsa benzerlikler ortaya çıkar ama kabataslak incelemede dört kitabın da birbirinden farklı kitaplar olduğunu söyleyebilirim."

Dehşetle "Farklı seçimlerin ve sonların olduğu, üç korku kitabı daha mı olduğunu söylüyorsunuz?" dediğimde avukat başını onaylar şekilde salladı. "Kitabın isim benzerliği ve içerik benzerliği noktasında dava açabiliriz fakat, tarihte seçimler ile ilerlenen ilk kitap da bu yayınevine ait değil. Bu tarz kitap çeşitleri daha öncesinde de vardı. Aynı isme sahip olunmasına dair de dava açılabilir ama diğer avukatlar, ismin değişmesi konusunda yayınevlerinin harekete geçtiklerini dile getirdiler. Zaten aynı isme sahip kitaplar da, karşılaşılmadık bir durum değil. Zaten diğer yayınevlerinde de durum aynı şekilde işlemiş, anonim bir yazar kitabı teslim etmiş."

Cevabı önceki söylediklerinden anlasam da emin olmak için "Yine korku kitapları mı?" diye sorduğumda "Çoğunlukla yine korku hikâyeleri, evet." Dediğinde yutkunmaya çalıştım ama korku boğazımda birikmişti.

Yazar, gelir gözetmeksizin yazdığı dört kitabını da yayınevlerine bağışlamış ve karşılığında sadece yazdıklarının okurlara ulaşmasını istemişti. Yazdıkları çoğunlukla trajik sonlarla bitiyordu ve şimdi okunmak üzere fırtına öncesi bir sessizlikle okuyucularını bekliyordu.

Seçilmek ve yaşanmak üzere bekleyen hazin sonlar.

53

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!