BÖLÜM 6
İyi okumalaaarr
**
"Tekrar tebrik ederim canım, ofisini gönlünce düzenledikten sonra tekrar gelmek isterim."Odamdan çıktığımızda açık alandaki masalarda çalışanların çoğunun bakışları olduğumuz yere doğru dönmüştü. Sanem'in de bakışları tam da dilediğim gibi bize doğru dönükken bir süre önce kendime söz verdiğim gibi çenemin ucuyla o tarafı gösterirken başımı hafifçe Betül'e eğip "Bahsettiğim eski baş editör o." Dediğimde Sanem tam da istediğim gibi ondan bahsettiğimi ve içeriğini anlayabilmişti. Bir süre önce baş editör olduğunda tam olarak bana çektiği tarifeyi, şimdi de kendisi görüyordu. Tek fark o sadece bir kere yapmıştı, ben en az on kere falan yapmıştım.
Arkadaşım güldükten sonra elini koluma getirip "Sen çok tehlikelisin. Kız fark etti." Diye fısıldadı. "Tam da istediğim gibi." Derken onu çıkışa yönlendirdim. Betül'le vedalaştıktan sonra Kıvanç'ın odasına yönelirken bakışlarım eskiden Beyza'nın oturduğu koltukta oturan yeni sekreterin üstünde geziniyordu. Yeni sekreter benim Kıvanç'ın odasına yönelmemi sadece izlediğinde cam kapıyı açmadan önce derin bir nefes alıp durdum ve Sıla'ya döndüm. "Canım beni durdurman ya da Kıvanç Bey'e telefonla haber etmeye çalışman gerekiyor böyle bir durumda."
Sıla'nın bir eli telefona giderken ne yapacağını bilemez bir halde bana baktığında güler gibi oldum. Ah, düzen değişikliklerinden nefret ediyordum ama yoğun haftalarda olduğumuz için bir an önce sekreter işe alımı yapılması gerekmişti ve yeni sekreter işi kavramakta zorlanıyordu. Muhtemelen birkaç hafta içerisinde kovulacak sekreterin Kıvanç'ı arama çabasına gülümsedikten sonra "Ben de genelde böyle durumlarda beklemeden içeri giriyorum." Diyerek cam kapıyı ittirdim ve Kıvanç ile Zeynep'in odalarının olduğu koridora girdim. Baş editör olmamın getirisi olarak Zeynep Hanım da, Zeynep'e dönüşmüştü. Önceden üstten üstten ahkâm kesen kişilerle aynı mertebeye ulaşmak ve keyfince davranamamaya başlamaları izlemek iyi hissettiriyordu. Ardımdan "Defne Hanım..." diye seslenirken çoktan Kıvanç'ın kapısını tıklatmıştım. Bana kızmamalıydı, onun yönetmesi için küçük kriz anları yaratıyordum. Değerimi bilmeliydi.
Kıvanç kim olduğumu bilmeden anlayıp "Defne gir." Deyince sırıtarak kapıyı açtım ve içeri girdim. Yüzünde bıkkın bir ifade varken eliyle yeni çalmaya başlayan şirket telefonunu gösterdiğinde ardımdan kapıyı kapatıp gülerek odanın içine doğru ilerlemeye başladım. Kıvanç Bey telefonu açtıktan sonra sabırla "Dur tahmin edeyim Sıla, Defne Hanım odama gelmek mi istiyor?" dediğinde Sıla saf saf "Evet." Demiş olacak ki Kıvanç sinirle inleyip cevap vermeden telefonu kapattı. "Sabahtan beri kaç tane telekonferans düzenlemesi gerekiyordu, düzenlemedi. Muammer Bey'i bağla diyorum, telefonu sosyal medya ekibindeki Hüseyin açıyor, ona bağlamış."
Sinir kusması bittikten sonra elleriyle yüzünü sıvazlamaya başladı. Normalde karşısındaki koltuğa oturmayı planlarken gergin gözüktüğü için masanın ardından yanına yöneldim ve telefonumu masasının üstüne bıraktıktan sonra elimi omzuna götürdüm. "Sanem yardımcı olsun kıza." Dediğimde ellerini yüzünden çektikten sonra siniri henüz geçmemiş olsa da çatılan kaşları gevşemiş, dudakları hafifçe kıvrılmış bir şekilde tepesinde dikilen bana baktı. "Şu kızla alıp veremediğini bırak." Dediğinde güldüm. Eli omzundaki elime gittikten sonra sandalyesini vücuduma doğru döndürdü ve elimi ellerinin arasında tuttu. Bakışlarım beklemediğim temasına odaklanırken onun eli destek ve sakinlik alır gibi elimin üstünü okşuyordu. "Gerçekten işleri devredesim ve hiç bitmeyen bir tatile çıkasım var."
Dikkatimi ellerimizden almaya çalışırken "Sıla'ya söylerim hemen ayarlar." Dedikten sonra gülerek "Muhtemelen tatil rezervasyonu yerine dişçi randevusu falan ayarlar ama gene de ayarlar." Diye ekledim. Elim ellerinin arasındayken masaya yaklaşıp kalçamı masaya yasladım ve bakışlarımı tekrar sandalyesinde oturan ve dediklerimle yüzü gülmeye başlayan Kıvanç'a çevirdim. "Daha fazla maaş ister misin?" diye sorduğunda gülerek "Sekterin olmayacağım Kıvanç." Dedim. Ona baş başayken 'Bey' dememeye çalışıyordum ama düşüncelerimde bazen 'Bey' diye tamamlanabiliyordu ismi. Ona saygı duyuyordum ve patronum olduğunu unutmamaya çalışıyordum, çoğu zaman huyum suyum yüzünden sınır aşsam da.
Telefonum titrediğinde bakışlarım masanın üstünde duran telefonuma döndü. Telefon ekranındaki mesajın Özgür'den geldiğine dair olan bildirime baktıktan sonra bakışlarımı tekrar Kıvanç'a çevirdim. O da bildirime bakıyordu. "Özgür kim?"
Cevapsız kaldığında bakışlarını bana çevirdi ve kaşlarım kalkmış bir şekilde alayla ona baktığımı gördü. "Sadece soruyorum." Dediğinde başımı onaylar şekilde sallarken sırıttım. "İş yerinde özel alana saygı diye bir şey duydun mu hiç?"
Kaşları olabildiğince kalkarken "Özel alan?" diye sorduğunda gülmemek için üst dudağımı ısırdım. Özgür'ü tanımıyor olsa da onu 'özel alanım'a dâhil etmem oldukça ilgisini çekmiş ve biraz önce gevşeyen çenesi tekrardan kasılmıştı. "Kitapla alakalı geri dönüşler güzel gibi duruyor." Diye konuyu değiştirdiğimde, bunun farkında olduğu için 'Gerçekten mi?' der gibi baktığında omuz silktim ve kitapla alakalı çok meraklıymışım gibi başımı hafifçe yana yatırdım ve gözlerimi kırpıştırıp gülümseyerek cevap vermesini bekledim.
"Defne..." diye sızlanırken elimi yavaşça bıraktı ve sandalyesini masaya çevirip yaklaştı ve masanın üstünde duran laptobunun kapağını açıp "... söyleyecek bir şeyin yoksa, işlerime döneceğim." Dedi. Tadı kaçmıştı ve dönmek istediği 'işlerim' dediği şeyin, ben odadan çıktıktan sonra ardımdan kötü kötü bakmak olduğunu tahmin edebiliyorum. "Gerçekten, yayınevinin durumunu merak ediyorum." Dediğimde derin bir nefes alıp bakışlarını birkaç saniyeliğine bıkkın bir şekilde bana çevirdikten sonra tekrar laptobuna döndü ve maillerini açtı. "Pr çalışmalarımız sürüyor. Şimdilik satışlar yükselmekte. Bir ay içerisinde gerçek dönüşleri almaya başlarız. Dergideki yazıların da ilgi çekmeye başladı."
Kitabın basılmasının üzerinden birkaç hafta geçmişti. Aklımı kitapla alakalı olağanüstü düşüncelerimden arındırabilmek için dergi yazılarına odaklanmıştım. Açıkçası dergi yazılarımda, Özgür'den ilham alıyordum. Birçok kitap okumuş, dizi, film, sosyolojiyle alakalı belgeseller, çalışmalar izlemiş bir adamdı ve onunla sohbet ederken dergiye dair birçok yazı fikri ediniyordum. O yüzden bu sıralar Özgür, en çok görüştüğüm arkadaşımdı. Özgür de yazılarımı okuyup yorum yapıyordu ve Kıvanç'ın aksine yazılarımı, romanlarımı da beğeniyordu. Kıvanç beğendiği yazılarım hakkında bile biraz önceki gibi küçük cümleler haricinde övgüde bulunmazdı. Övgü güzel dudaklarından oldukça nadir çıkardı ve sanırım bu yüzden ondan övgü almak daha özeldi. Belki de beni onun övgüsünü bekler bir hale getirmişti. Özgür bu yayınevinden ayrılmamı, istediğim gibi yazar olarak ilerlemem konusunda ısrar ediyordu. Tanıdığı yayınevi çalışanlarının olduğunu, bana yardımcı olabileceğini söylemişti ama Kıvanç'la olan çarpık ilişkimizi bir türlü anlayamıyordu. Kıvanç istediklerimi ya vermiyor ya da istemediğim şekilde veriyor olsa da buradan gidemezdim. Kıvanç da gitmemem için elinden geleni yapar, izin vermezdi zaten.
"Sen okudun mu?"
Etrafımdaki insanların bir şekilde o kitabı okumamasını dilemiştim ama Kıvanç'ın da okuyabileceği ihtimalini nedense düşünüp endişe etmemiştim. Kıvanç da değer verdiğim biriydi ve akıl sağlığından uzak olan düşüncelerimin gerçeklik payında Kıvanç'ın da başına bir şey gelebilirdi.
Kıvanç bir yandan gelen maillere cevap verirken bir yandan da olabildiğince benimle sohbet ediyordu. Benimle sohbet etmek istemediğini yüz ifadeleriyle yeterince belli ediyordu ama açık bir kovuş gelene kadar odadan çıkmayacağımı da biliyor, gene de kovmuyordu. Özgür muhabbetine canının sıkıldığının farkındaydım. Dengesiz ilişkimiz tüm etkileriyle sürüyordu. "Okuyan çalışanların notlarını okudum. Tüm sonları öğrendim neredeyse. Garip bir şekilde kimse aynı sona gelmemiş."
Kitap, başta kişinin özelliklerini ve yaşam tarzını sorgulayıp ona göre sayfalara yönlendirdiği için, farklı sonlar çıkmış olması muhtemeldi. Kitap çok kalın olmasa da kişi hikâyeleri hızlı ilerliyordu ve böylelikle birçok hikâye ve son barındırabiliyordu. "Genel dağılım nasıl?"
"Çoğunlukla kötü son." Dediğinde hızla ve telaşla "Herkes ölüyor mu?" diye sordum. Maile cevap veren parmakları duraksarken gülerek bakışlarını bana çevirdi. "Senin gibi bir kadın nasıl oluyor da bu kadar ürkek yaklaşıyor, hiç anlamıyorum. Benim tanıdığım Defne, korkulan taraftır."
Senin sevdiğin Defne, öyleydi. Kıvanç kişiyi güçsüz kılabilecek özellikleri pek sevmezdi. Kendisinde de barındırmak istemezdi. Mükemmelliyetçilik huyunun pürüzleri ve gölgesi bendim. Benim pürüzlerimi istemiyor olsa da varlıklarını tolere etmeye çalışıyordu.
Dediğine karşılık gözlerimi masasının arkasındaki pencereye kaçırdıktan sonra şehirdeki bina ve plaza kalabalıklığında gözlerimi gezdirirken "Cevap vermedin." Diye sızlandım. "Her kötü son, ölümle bitmiyor. Bazıları sakat kalıyor, bazılarının yakını zarar görüyor, bazıları mental çöküş yaşıyor. Merak etme yani, ilahi güçler toplu katliam yapmayacak."
Dışarıyı izlemeye devam ederken "Ne kadar karamsar bir yazar." Dedim. Bir yanım kitaptan çekinirken bir yanım da kitaba hayran kalarak ilerliyordu. Bu kadar hikâye, bu kadar sonu bir kitapta birleştirip, çoğunluğu etkilemek zordu. Senelerdir yazdıklarımla, en azından Kıvanç'ı etkilemeye çalışan biri olarak, bu kitabın yazarı kadar etkili olamamıştım.
"Bunu sen mi söylüyorsun? Dram ve trajedi yazmayı seversin."
Dudaklarım buruk bir gülümseme bahşederken bakışlarımı tekrar Kıvanç'a çevirdim. İşiyle ilgilendiği için bakışları laptopta geziniyordu ve yüz ifadesi ciddiydi. O ciddiyken keskin yüz hatları onu çekinilen biri olarak gösteriyordu fakat yüzü neşelendiğinde ve güldüğünde ela gözleri kısılır, sanki sizi hiç üzemeyecek bir adama dönüşürdü ama istediğinde ne kadar üzebildiğini biliyordum. "Ben öyle yazmayı severim de sen benim yazdıklarımı sevmezsin."
Hiç düşünmeden "Seni seviyorum, yetmez mi?" dediğinde mail yazan parmakları bir anlığına duraksamış, bakışları göz ucuyla bana dönmüştü ama aksaklık uzun sürmeden tekrar bakışlarını laptoba çevirdi ve cevabımı önemsemiyormuş gibi parmakları tekrardan klavye üzerinde hareketlendi. Romantik bir tondan söylemediğini biliyordum ama bir yandan da ucu açık konuşmuş gibiydi. Eğer romantik algılayıp, ılımlı dönüş yapacak olsam bozmadan uyum sağlayacakmış gibi bir hissiyat vermişti. İşiyle ilgileniyormuş gibi gözükse de sabırla cevap vermemi beklediğini biliyordum. Kıvanç hislerini yansıtmamaya çalışan biri olmasına karşın, ben de onu yakından tanımam için yeterince yaklaşmama izin verdiği biriydim.
"İnsan her şeyiyle sever." Diyerek sevgisine dudak büktüğümde "Hayır." Diyerek bakışlarını bana çevirdi ve ellerini laptobundan çekti. "İnsan her şeye rağmen sever." Dediğinde bakışlarını yüzüme dikmişti. Bu sefer tepkimi kaçırmak istemeyerek bakışlarıyla beni hapsettiği için kendimi ne yapacağımı bilemez halde hissederken onun için bu cümlenin karşılığı olduğumun farkındaydım. Mükemmelliyetçi adamın, mükemmel olmasa da ilgilendiği kadın.
Baş editör olduğumdan beri onun için bir sınır kalkmış gibi bana karşı ilgisi artmıştı ya da ilgisini gösterme özgürlüğü kazanmış gibiydi. Bana karşı verdiği imtiyaz, devamını da getirecekmiş gibi bir kapı açmıştı. Son zamanlarda 'hayır'dan çok 'evet' duymaya başlamıştım ve bu Kıvanç gibi bir adam için oldukça büyük bir adımdı. Bazen neden böyle sınırlarla ve 'hayır'larla dolu, sert biri olduğunu merak ederken, bazen de bu kadar aksi özelliğe rağmen nasıl bana sıcak ve yakın hissettirebildiğini anlayamıyordum.
"Hakkımızda asılsız iddialar dolanıyor." Diyerek topu konudan uzaklaştırmadan ona attığımda merakla cevabımı bekleyen bakışları gölgelerken, sebebini birkaç saniye sonra çenesinin ucuyla telefonumu gösterdiğinde anlayabilmiştim. "Haftalardır her arkadaşını ağırladığın gibi şu Özgür'ü de her kimse ofisine çağırırsın, insanların..." dedikten sonra bastırarak "...asılsız..." deyip derin bir nefes aldıktan sonra sırıttı ve "... iddiaları sonlanır." Diyerek cümlesini bitirdi.
Özgür ismini ilk duyuşu değildi. Kıvanç hemen tepki veren adamlardan değildi. Önce durumu ve durumun olası sonuçlarını değerlendirirdi. Özgür ismini birkaç kez görüp, duyduktan sonra ilgisini çekmeye başlamış ve kendisi için tehlike arz ettiğine karar vermişti.
Nedense ona açıklama yaparak içini rahatlatmak istemiyor, bu hallerinden hoşlanıyordum ama gerçekten aramızda bir şeyler olduğunu düşünmeye başlarsa Özgür'ün çalıştığı kütüphaneyi kapattırabilecek bir sinir seviyesine ulaşma ihtimali vardı. Özgür'e yine bir iş bulurdu sonrasında ama en azından benim yakınlarımdan uzaklaştırmış olurdu. Kıvanç'ın şimdiye kadar Özgür'ün kim olduğunu ve nerede çalıştığını öğrenmiş olduğunu var sayıyordum.
"Özgür'le sadece arkadaşız." Dediğimde en azından benim yönümden böyle olduğuna emindim. Eğlenceli, iyi biriydi ama karşımdaki adama duyduğum ve henüz anlamlandırmamaya çalıştığım çarpık hisler, başka biriyle ilgilenmeme engel oluyordu senelerdir. Öncelerinde en azından birileriyle deniyor sonrasında olmadığını, heyecanlanamadığımı fark ediyordum fakat artık herhangi bir deneme çabam dahi yoktu. Özgür'ün ise başka bir ilgisi varsa dahi henüz fark etmemiştim. Bir yandan varsa bile, Kıvanç'a dair düşüncelerimi az çok fark etmeye başlamış olmalıydı, bu sebeple geri duruyor da olabilirdi.
Sandalyesinden kalktığında bakışlarım yükselen yüzünü takip ederken karşıma geçip ellerini yavaşça kalçamı yasladığım masada vücudumun iki yanından masaya yasladı. Yüzü hafifçe yüzüme doğru eğilip nefes alma alanımı ve yetkimi kısıtlarken dudakları kıvrılmıştı. "İddialar asılsızsa, neden açıklama yapıyorsun?"
Tane tane ve kasten kısık sesle sorduğu soruya karşılık hafifçe yutkundum. Üzerimdeki etkisinin oldukça farkındaydı. Bir yandan da, bir kadının kalbini hızlandırabilmek için gerekli ve yeterli taktikleri gayet biliyordu. Otuz yaşında bir adamdı ve onun da yakın zamana kadar başkalarıyla denediğini ve karşısındaki kadınları ne kadar etkileyebildiğini biliyordum. Konu şuydu ki, o kadınları etkilemeye bile çalışmıyordu, bana yaptığının aksine. Onlarla ne kadar ilerleyebiliyordu bilmiyordum ama hala elini tuttuğu bir kadın görememiştim.
"Çalışanınla herhangi bir ilişki yaşamazsın." Dediğimde gözlerini yavaşça kapatıp açtı ve hafifçe başını onaylar şekilde salladı. "Doğru." Dediğinde omuzlarımın çökmesine izin vermedim. Cevabı, istediğim cevap olmasa da beklediğim cevaptı. Şimdi burada üzüldüğümü ona göstermeyi tercih etmiyordum.
"O yüzden seni kovuyorum." Dediğinde hayatımda onunla birlikte nasıl olacağımızı daha çok merak ettiğim bir şey varsa, mesleğimde istediğim yere ulaştığımda yaşadığım hayattı. Onunla olmak için mesleğimi tehlikeye atmayacağımı düşünsem de yine de birlikte olma ihtimalimiz dudaklarımın kıvrılmasına sebep olurken bakışlarımı kaçırdım ve oldukça emin olarak "Ve beni kovmazsın." Dedim.
Beni her gün görebildiği bir yerden çıkartıp, başka kimseler ile çalışmamı istemezdi. Onun güvenli alanında ve yanında olmamı istediğinin farkındaydım. Senelerdir işimi beğenmediği ya da restleştiğimiz zamanlarda bile benden vazgeçmemesinin sebebi buydu. Başını tekrar onaylar şekilde salladığında o sakin ve keyifli yüzüne karşı kaşlarımı kaldırdım. Verdiği cevaplara göre çıkış yolu yoktu ama o yine de rahat gözüküyordu. "Belki de kurallarımı esnetmeliyim."
Bakışları dudaklarıma indiğinde hâlihazırda ayakta olmadığım, masaya yaslandığım için minnettardım çünkü heyecanın vücudumu sardığını hissedebiliyordum. Sol eli kibarca çenemin ucunu tutup yüzümü yavaşça yukarı doğru kaldırırken onay beklemiyor, tüm onaylara sahip olduğunu bilmenin getirdiği özgürlükle dudaklarıma doğru eğiliyordu.
Kapının açılma sesi geldiğinde hafifçe yerimden sıçramama engel olamazken Kıvanç'ın eli çenemden eksilirken, eğildiği yüzünü ve vücudunu da benden uzaklaştırıp anında sinirin bürüdüğü bakışlarını kapıya çevirdi. "Kusura bakmayın, yanlış bir anda geldim. Sonra geleyim." Dedikten sonra cevap beklemeden dışarıya çıktığında, biraz daha odada kalsa uğrayacağı Kıvanç'ın gazabından kurtulmuştu ama tek sinirlenen Kıvanç değildi.
Yaslandığım masadan doğrulurken elimle kapıyı gösterdikten sonra sinirle Kıvanç'a döndüm. "Bu ne rahatlık? Ben bile yalandan kapıyı çalıyorum."
Bakışları yumuşadığında neden bu kadar hızlı sakinleştiğini anlayamıyordum. Odasına çat kapı girilmesini sevmezdi. Tamam, Zeynep, acil bir şey olmasa girmeyecek bir insandı ama bir yandan da tekrar yakınlaşmalarının verdiği haddi kullanıyor gibiydi. Özellikle de bozulmasını istemeyeceği bir anı bozan bir emrivakiden sonra bu kadar hızlı sakinleşmesi haksızlıktı çünkü geçen günlerde dergide yaptığım bir yazım yanlışı için bile daha fazla öfkesine maruz kalmıştım.
Biraz önce uzaklaştığı ve aramızda açtığı mesafeyi kapatırken "Sen bile mi? Senin farkın neymiş?" diye sorup parmağını eziyet eder gibi yavaşça kolumda gezdirmeye başladı. Temasını düşünmemeye çalışırken asıl cevaptan kaçar şekilde olsa da yeterli açıklamayı "Yakınız?" diyerek yaptığımda "Zeynep de benim yakınımdır. Onunla aramızda asılsız iddialar yok, diye niye bunu unutuyorsun?" Dedi. Bakışlarım birkaç saniye gözlerinde durakaldıktan sonra masayla arasından çıkıp kapıya yöneleceğim sırada bileğimden tuttu ve vücudu hemen ardımda yerini buldu. Vücudum ona dönmezken, hemen arkamda duran vücudu, tekrar konuşmaya başladığında nefesi boynumu gıdıklayacak kadar yakınımdayken "Zeynep de benim sadece arkadaşım." Dedi.
Keyiflenen bakışlarım ve vücudum ona döndüğünde burunlarımız temas edecek kadar yüzlerimiz yakın olduğu için dudaklarını es geçip de gözlerine bakmak zorken "Peki, iddialar asılsızsa sen neden açıklama yapıyorsun?" diye sordum.
Üst dudağını yaladıktan sonra gülüp "Sanırım iddialar asılsız değil." Diye fısıldadığında şirket telefonu çalmaya başladı. Kıvanç tekrar benden uzaklaşırken sinirle "Sıla'yı kovacağım." Diye söylendiğinde üzerimdeki heyecandan kurtulmaya çalışırken güldüm ve kapıya yöneldim. "Sanırım telekonferansı ayarlamış sonunda. Ben de gitsem iyi olacak."
Adeta kaçıyordum ve o da bunun farkındaydı ama kalbim yakınlaşmamızı kaldıramayacak kadar hızlanmaya başlamıştı. Son zamanlarda birbirimize daha cüretkâr yaklaştığımızın farkındaydım ama bugün odasına gelirken böyle bir sonuçla karşılaşacağımızın da farkında değildim. Birkaç uğraşır, birkaç da Sanem'i kötülerim diye gelmiştim ama az daha ne yaşamak üzereydik...
Tabii kapı bir kez açıldıktan sonra yaşanılacak şey sadece ertelenirdi, ortadan kaldırılamazdı. Kıvanç'ın etkisinin ara ara unutturduğu 'Seç ve Yaşa'nın yazarı da böyle söylememiş miydi? Kimse olacakları değiştiremez. Sadece erteler. Seni bu sonuca götürecek seçimini çoktan yaptın. Şimdi sadece yaşanması kaldı.
Bir yanım Kıvanç'la bir şeyleri denemek istiyordu ama var olursa ilişkimizde güç savaşı döneceğini biliyordum. Birbirimizi bastırmaya çalışacak, birbirimizle inatlaşıp duracaktık. Muhtemelen çok kavga edecek ve çok rest çekecektik. İkimiz de inat, ikimiz de hırslı ve ikimiz de duygularını yükseklerde yaşayan insanlardık. Bir ilişkide bu karaktere sahip iki kişinin barınması zordu. Birbirimize kaybedip birbirimizi kazanmayı öğrenmezsek ilişkimiz sürmezdi ve bu da buradaki kariyerimi ve hayatımı yokuşa sürerdi. Bu yüzden bir yanım onu kaybetmemeyi ama hiç de kazanmamayı istiyordu. Çünkü kazanırsam ve sonrasında kaybedersem, bunun dönüşü olmayabilirdi.
"Zeynep'e de söyle, artık müsaidim."
Kapıyı açmadan önce düşüncelerimden kurtulmaya çalışıp "Ben baş editör oldum artık unuttun mu? Asistanın ya da joker elemanın değilim." Dedikten sonra kapıyı açıp vücudumu çıkmadan önce ona döndürdüm. Masasına oturmuş siniri atmış, keyifli bir şekilde bana bakıyordu. Her ne kadar dudaklarımızın kavuşmasına dair engeller çıkmış olsa da birbirimizi tanıdığımızdan beri ilk defa bazı şeyleri biraz daha üstü açık konuşmuştuk ve bu da onu keyifli gösteriyordu. Benim gibi korkulara sahip değildi çünkü benim kadar kaybedecek bir şeyi yoktu. Bu ilişki yürümezse o sadece beni kaybederdi, ben ise onu ve bu işi. Gerçi Zeynep'le araları bozuk olduğu dönemde bile hakkını verip onu yönetici asistanlığına terfi ettirmişti ama benim bu karaktere sahipken Kıvanç'ın toleresi olmadan burada kalmam zordu.
"Evet, ama değişmeyen bir şey var ki o da hala çalışanım olman."
Üzerimdeki en büyük gücüyse buydu. İplerim elindeydi ve arada bir ipleri sıkarak hatırlatmaktan geri durmuyordu. Ben de her ipleri yok sayarak üstesinden gelmeye çalıştığımda yaptığım gibi gülümseyip "Sekreterine söylerim." Dediğimde yine bir şekilde istediğini, istediği yoldan yapmadan yerine getirdiğim için başını onaylamaz şekilde sallayarak gülse de ters bir tepki vermedi ve odadan çıkıp kapıyı kapattım. Arada o da ipleri yok saymama müsaade ediyordu. Birbirimizi terbiye etmeye çalışıp durduğumuz bir ilişkide kimin kaplumbağa, kimin terbiyecisi olduğuna karar vermek zordu ama bu ilişkinin zor olduğuna hem fikir olmak kolaydı.
Cam kapıdan da ortak çalışma alanına çıktıktan sonra hemen sağımda duran Sıla'nın masasının önünden kendi odamın olduğu tarafa geçmeden önce "Kıvanç Bey, Zeynep'i çağırıyor." Dedim.
Telaşla "Tamam, hemen halledeceğim." Dedikten sonra masanın üzerindeki kâğıtları toparlamaya çalışırken eli hala Beyza'nın isminin yazılı olduğu isimliğe çarptığında yere düşmeden önce tuttum ve kırılmadığı için birkaç saniyeliğine gözlerimi kapatırken nefesimi üfledim. Artık buna ihtiyacı olmayan ölü bir kadına aitti ama yine de eşyaları toplanırken unutulduğu için ailesine teslim etmek üzere bir kenara kaldırılmalıydı. Bu görevi Sıla'ya bırakmanın bir hata olduğunu fark ederken gözlerimi araladım ama korkumun geçmesi yerini sinire bırakmıştı. Ortalarda ne yapacağını bilemez halde dururken her şeyin altını üstüne getirmesi yetmiyormuş gibi bizim için önemli olan ve bu hayata gözlerini kapamış olan bir kadının eşyasına da dikkatli davranmıyordu. Bu isimliğin çoktan kutulanıp kaldırılması ve Beyza'nın ailesine ulaşmasının sağlanması gerekiyordu fakat o az daha kıracaktı.
"Ne yapıyorsun? Az daha kırılıyordu!"
Sesimin yüksek çıkması dolayısıyla ortak alanda çalışan yüzlerden bazılarının bize doğru döndüğünü ve bizim dışımızdaki seslerin azaldığını fark edebiliyordum ama sinirimi bastırmak zordu. Bakışlarım bize dönen kişilerin üzerinde birkaç saniye gezindiğinde doğru kararı verip işlerine dönmüşlerdi ama bizi dinlemeye devam edeceklerini biliyordum. Sıla "Be-ben..." derken devam etmesini beklemeden "Bu isimliğin çoktan kutulanması gerekiyordu, niye hiçbir şeyi düzgün yapmıyorsun?" diye öfkemi kusmaya devam ettiğimde gözleri dolmaya başladı. Gözlerinin dolmasıyla devam etmeye niyetli olan ağzım kapanırken tekrar konuşmadan önce birkaç saniye beklemeye çalıştım. Bakışlarım elimde sıkıca tuttuğum isimliğe döndükten sonra derin bir nefes alıp "Hassas yaklaşman gereken bir konu bu." Diyerek sinirimin sebebini açıkladım. "Tabii, anlıyorum. Sadece, düzen kurmakta zorlanıyorum." Dediğinde bakışlarımı ona çevirip başımı onaylar şekilde salladım. Burasının yoğunluğu ve çalışma ortamı için uygun biri değildi, özellikle Kıvanç gibi tahammülsüz bir patrona karşı ama çabaladığını görebiliyordum.
Sakin tutmaya çalıştığım sesimle "Beyza iyi bir sekreterdi, yeni bir düzen kurmak yerine onun kurduğu düzenden yararlanabilirsin." Dediğimde başını onaylar şekilde salladı. Elimdeki isimliği sallayarak gösterip "Bunu da ben hallederim." Dedikten sonra odama yöneldim. Belki sesimi yükselttiğim için özür dilemem de gerekiyordu ama içimden yapmak gelmiyordu. Tabii ki Beyza'nın ölmesine sebep olan da o değildi, işlerin bu kadar karışık ilerlemesinin tek sebebi de o değildi ama sinirlerim bozuktu ve çıkacak bir yer bulmuştu işte.
Odama girdikten sonra kapısını kapatacağım sırada Sanem'i ardımda gördüğümde gözlerimi devirip derin bir nefes alarak masama yöneldim ve kibar olmaya çalışmadan "Ne vardı?" diye sordum. Gerçekten bir sen eksiktin.
Ardımdan odama girdikten sonra elimdeki isimliği masama bırakıp sandalyeme oturmamı izlerken "Kıvanç Bey, çalışma ortamında kendisi dışında birinin böyle gerginlik çıkarmasından hoşlanmaz." Dediğinde elimi kapıya doğru sallayıp "Git söyle o zaman." Dedikten sonra laptobumun kapağını açtım.
"Salak mı sandın beni? Sana karşı zaafını bilmeyen mi var?"
Henüz zaaf, olarak dile getirmesi kibarlıktı. Onun da diğerleri gibi zaaftan öte aramızda bir şeyler olduğunu düşündüğüne emindim. "Baş editör olma sebebin de bu." Dediğinde bakışlarımı ona çevirmeden güldüm ve cevap verme gereksinimi duymadım. Gülüşümün onu yeterince rencide etmiş olabileceğini düşünüyordum.
"Yalan mı?" diye sorduğunda bakışlarımı sakin olmaya çalışarak ona çevirdim. Belki de sinirlerime hâkim olamadığımı gördüğü için üstüme geliyordu. Hata yapmam için uğraşıyor gibiydi. Kıvanç'ın yanına gitmeden önce, arkadaşımla yaptığım küçük şovum da, öncekilerle birleşince iyice kuyruğuna basmış olmalıydı ki odama geri döndüğüm gibi dibimde bitmişti. Hiç söylenmemeliydi, bu şovu ilk yapan oydu. Ben sadece iade-i ziyaret yapmıştım.
"Hak etmediğimi mi düşünüyorsun?"
Dudağını büktükten sonra "Önceden belki." Diye itiraf etti. Aksine önceden işe geç kalan, toplantılarda ilgim çekilmedikçe kâğıt karalayan biriydim ama önceden hak ettiğimi düşündüğünü dile getiriyordu. "Ama artık dalgın, dikkatsizsin. Bugüne kadar hiçbir baş editör dergide yazım yanlışı yapmamıştı."
Kıvanç'ın bu konudaki azarını en azından odasında yediğim ve diğerleri duymadığı için bu konuda Sanem'e istediğim yalanı atabilecektim. Bir şekilde yalanım ortaya çıkacak bile olsaydı, Kıvanç Sanem'in yanında beni bozmaz, ayrıca başka bir zaman hususi olarak cezamı keserdi. "Kıvanç Bey'in haberi olan bilinçli bir yanlışlık sayesinde aldığımız yorumlar attı. Reklamın iyisi, kötüsü olmaz Sanem'cim. Ayrıca derginin en çok beğenilen yazılarında ilk sıralardayım."
Kendimi kanıtlama ihtiyacı hisseder gibi açıklama yaptığım için rahatsız hissediyordum ve kanıtlama ihtiyacı hissetmemin sebebinin Sanem'e katılmam olduğunu da biliyordum. Dikkatsiz, dalgındım. Aklımı olabildiğince uzak tutmaya çalışmama rağmen huzursuzdum ve yakın zamanda bir arkadaş kaybetmiştim ve aklımdan çıkaramıyordum. Masamın üstünde kutulamam üzere beni bekleyen isimlik bunu hatırlatmasa da olurdu.
"İkimiz de seni biraz olsun tanıyorsak, bana karşı iki cümleden fazla açıklama yapmanın bana katılıyor olduğunu gösterdiğini anlıyoruzdur."
Dilim üst dudağımın üstünde gezerken, aynı zamanda ikimiz de beni tahrik etme çabalarının başarıya ulaşmak üzere olduğunu anlayabilecek kadar da beni tanıyorduk. "Sanem işine dön ve verdiğim işleri tamamla ki bir sonraki konuşmamızda sen açıklama yapmak zorunda kalma."
"Döneceğim ama..." dedikten sonra birkaç adım atıp masaya yaklaştıktan sonra bakışları birkaç saniyeliğine kapıdan dışarıya döndü ve "... seni anladığımı söylemek istiyorum." Dedi. Bakışları bana döndüğünde kaşlarım sorgularcasına kalktı. "Aklının olanlarda, olanların kitapla olan tesadüflerinde kaldığını biliyorum ve seni anlıyorum."
İlgimi çektiği için masamın önündeki koltuğu gösterdiğimde oturdu. "Ne demek istiyorsun?" diye sorduğumda "Biliyorsun Gül öldükten sonra kitabı ben inceledim ve incelerken Gül'ün tuttuğu notlardan da yararlandım, nerede kaldığı benim de ilgimi çekti. Aynı zamanda Beyza öğle yemeklerinde hep kitapta geldiği yerlerden bahsederdi ve ölümüne gitmeden önce nerede kaldığını ve ölümüne ne kadar benzediği benim de ürpermeme sebep oldu."
Gül'ün ölümüyle birlikte mecbur söylenen unvanlar da kalkmış, Gül Hanım, bir anda Gül'e dönüşebilmişti. "Peki, niye sesini çıkarmak yerine basılması önerisine katıldın Sanem? Belki biri daha bana destek çıksa, Kıvanç Bey'in fikrinin değişmesini sağlayabilirdik o zaman ama şimdi sadece olacakları bekleyip akıl sağlığımızın bozulduğunu ummak zorundayız."
"Defne..." diyerek başladığında bastırarak "Hanım." Dedim. "Defne Hanım, demelisin."
Gülse de sinirden güldüğünün farkındaydım. Dişlerinin arasından "Defne Hanım..." diye başladığında başımı onaylar şekilde salladım ve onu dinlemeye devam ettim. "Kıvanç Bey'in fikirlerinin ne kadar sabit olduğunu bilmiyor gibi konuşuyorsun. Ayrıca benim senin gibi ayrıcalığım yok, Kıvanç Bey'le polemiğe giremiyorum Defne Hanım." Dedi. Defne Hanım, derken bastırarak söylüyor, dudakları alay geçer gibi kıvrılıyor ve 'siz'li konuşmuyordu ama söylemek zorunda kalması bile şimdilik onunla daha fazla uğraşmamama yetiyordu. Baş editör hala o olsaydı ben muhtemelen 'Hanım' deme tenezzülünde bile bulunmayacaktım ve şikâyet edildiğimde de Kıvanç'a 'Hadi beni kov' diyecektim, muhtemelen de kovulmayacaktım.
"Başka kimin sonunu biliyorsun?"
Bir süredir diğer çalışanlarla iş konuları dışında pek iletişim kurmuyordum. Gündemimiz 'Seç ve Yaşa' kitabıyla dolu olduğu için kimle konuşulsa konu oraya geliyordu ve kitaptaki sonlarını duymak istemiyordum. Bunun insanların gözünde 'Baş editör oldu, tavırları değişti' algısını yarattığını, hatta Sanem'in de kasten bu algıyı sürdürdüğünü biliyordum ama yapabileceğim bir şey yoktu, öyle bilseler de olurdu.
"Konuştuğum birkaç kişinin nispeten iyi sonlarla bitmiş ama Yağmur'un da biraz iç karartıcı. Yaptığı bir hata dolayısıyla işinden kovuluyor, sonrasında bir daha kendi iş alanında iş bulmakta zorlanıyormuş falan."
En azından vurmalı, kırmalı bir sonu olmamasına sevinmiştim. Şurada resmen iki akıl sağlığı bozulmuş insan birbirine bir kitabın ilahi gücü olduğuna inanır şekilde konuşuyordu. Etrafımdaki o kadar insan arasından sadece hiç ama hiç anlaşamadığım Sanem'in beni anlıyor olması ironikti. Kıvanç'ın gerçekçi kişiliği zaten anlamasına engel oluyordu ama genel olarak anlaşabildiğim Özgür de beni anlamıyordu, diğer çalışanlar da bir şekilde hiçbir şeyden kitabı sorumlu tutmuyordu.
"Ne zaman okumuş?"
"Bir ay oluyor, henüz herhangi bir sorun yok." Dediğinde derin bir nefes alıp bakışlarımı odada gezdirmeye başladım. Belki de birkaç tesadüften ve birkaç anlamsız cümleden ibaretti her şey. Sonuç olarak Gül'ün de, Beyza'nın da başına gelenler, kitabı okuduğu gibi gelmişti.
"Belki de uzun zaman sonra ilk defa aynı şeyi düşündüğümüz bu konuda, haksızızdır."
"Belki de." Dedikten sonra koltuktan kalktı ve kapıya yöneldi. "Yıllar sonra seninle birkaç cümleden fazlasını konuştuk, garipti." Diye itiraf ettiğinde başımı onaylar şekilde salladım. Yıllar önce çok daha fazlasını konuşuyorduk ama hırsların bitiremeyeceği bir ilişki, arkadaşlık yoktu. "Senli, konuşmana da takılmadan, çık odadan istersen." Dediğimde güldü. "Sıra tekrar bana gelecek." Dediğinde kaşlarım kalktı. "Kitaba göre yani, istediğim mevkiye geleceğim."
Dudaklarım alay geçer gibi kıvrılırken 'umarım canım ya' der gibi gülümseyip gözlerimi kırpıştırdım. "Bak şimdi kitabın bu kadar gücü olmadığına inandım."
Sanem alayıma karşılık sırıtırken bozulmamış gibi gözüküyordu. "İçten içe, böyle olacağını biliyorum."
"Sırf bu yüzden bu kitaba inanıyorsan, çok yazık. Kitap doğruysa bile belki de ulaşabileceğin mevkileri istemeye başlayacaksındır. Bu istediğin mevkiye ulaşmandan çok daha kolay."
Gürültülü bir kapı açılıp çarpma sesinden sonra Kıvanç'ın "Sıla sana Yağmur'u odama gönder, diye daha kaç defa telefon edeceğim?" diye bağıran sesini duyduğumuzda kapıya dönen bakışlarımız birkaç saniyeliğine birbirimize döndü. Sanem bıkkınca "İşte yine başlıyoruz." Dediğinde tedirgin bakışlar eşliğinde sandalyemden kalkıp hızlı adımlarla kapıya yöneldim. Benden önce kapıdan çıktığında ardından çıkıp ortak alandan neler döndüğüne bakmaya başladım. Sanem bakışlarını Kıvanç'tan uzak tutarak kendi masasına yöneldiğinde Sıla, ben, Kıvanç dışında herkes kendi işine bakıyor gibi gözüküyordu. Bu da bir kural sayılırdı. Patronlar ve üstler bağırıp çağırsa da kendi işinizle ilgilenmeye devam etmeniz gerekiyordu. Tabii sinsi sinsi dinlemeye ve onlar görmüyorken onlara bakmaya engel koyulamıyordu.
Yağmur, grafik tasarımcıların çalıştığı odadan çıkıp da ortak alana telaşla geldikten sonra cevabı biler gibi bir çaresizlikle "Kıvanç Bey, sorun ne?" diye sordu. Kıvanç elinde tuttuğu telefonu gösterirken sinirle "Ben de sorunun ne olduğunu sen anlatırsın diye düşünüyordum. Neden biraz önce beni avukatımız arayıp da aleyhimizde 'telif hakkı'na dair bir dava açıldığını ve dava konusunun senin yaptığın bir kitap kapağıyla alakalı olduğunu söyledi Yağmur?" diye sordu.
Yağmur ellerini karnının önünde birleştirirken cevapsız kaldığında Kıvanç bağırmaya devam etti. "Ya, 'Seç ve Yaşa'da yapılsaydı bu hata? Ya, sonuçlarını merakla beklediğimiz ve gelirinin yayınevine büyük destekte bulunacağını düşündüğümüz kitapta yapılsaydı Yağmur?"
"Kıvanç Bey, çok üzgünüm. Nasıl oldu anlamadım... Daha önce hiç gözümden kaçmazdı."
"Senin nasıl olduğunu anlayamadığın hatan dolayısıyla yayınevi tazminat ödemek zorunda kalıp, kitapları da toplatacak."
"Gerçekten çok üzgünüm..."
Kıvanç'ın öfkeyle Yağmur'a bir silah gibi doğrulttuğu bakışları Yağmur'dan kayarak duvarlarda gezinmeye başladı ve Kıvanç'ın bakışlarının ağırlığından şimdilik kurtulan Yağmur nefesini titrekçe üfledi. Kıvanç'ın bir eli belindeyken diğer eliyle Sıla'nın masanın üstünde parmaklarıyla masada ritim tutarak düşünüyordu ve fırtına öncesi sessizliğin vücut bulmuş hali gibi görünüyordu. Onu biraz bile tanıyan insan şu an biraz daha bağırsam mı yoksa direkt kovsam mı çelişkisi içerisinde olduğunu bilirdi.
Bakışlarını tekrar Yağmur'a çevirmeden elini masadan çektikten sonra onun odasının olduğu koridora açılan cam kapıya yönelirken "Muhasebeye git, çıkışını versinler." Dedi.
Yağmur "Kıvanç Bey, lütfen." Dediğinde Kıvanç duymazdan gelerek kapıdan girdi ve kendi odasına yöneldi. Yağmur peşinden gideceği sırada "Ben olsam tercih etmezdim." Dediğimde bana döndü ve bir süredir tutmaya çalıştığı gözyaşları özgürlüğüne kavuştu. Vücudum ona yönelirken bir arkadaşın sarılışına ihtiyacı olduğu için hızla bana yöneldi ve gözyaşları saçlarımı, boynumu ıslatmaya başlarken destek ve sakinlik vermeye çalışan ellerimi sırtında gezdirmeye başladım. Bakışlarım Kıvanç'ın odasına girmesiyle rahatlayıp ilgisini Yağmur'a verebilen ve sandalyelerinden kalkan insanların arasında Sanem'i bulduğunda o da Yağmur'un yakını olmasına ve onun için üzülmesine rağmen bakışlarında Yağmur'a duyduğu endişeden daha büyük bir endişe vardı. Şu anda bu odada, birbirleriyle hiç anlaşamıyor olsalar da bu olanları kitaba yoran kişiler olarak birbirine bakıyorduk.
Sadece yoran kişiler olarak değil, artık neredeyse emin olan kişiler olarak.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!