BÖLÜM 10
Ölüm mü? Doğduğun günden beri
Ardından gezer caddelerde.
-Cahit Külebi
Bir ağacın ardında gözüm mezarda takılı kalmışken kulaklarım etrafımda dönen sesleri duyuyor ama anlayabilmem için beynime yönlendiremiyordu. Mezarın üzerine yeni bırakılmış çiçekler, tüm canlılıklarıyla renklerini sergiliyorlardı. Çiçeklerin sahibi, çiçeklerin güzel kokusunu alamayan tek kişiydi.
Hepimiz hayata bizim için bir son yazıldığını bilerek devam ediyorduk. Bazılarımız bu gerçeği unutarak çıkıyordu evinden dışarı, geçiyordu sokakta karşıdan karşıya, biniyordu sonu olabilecek bir arabaya. Sonrasında süslüyordu çiçekler mezarını. Birkaç ay sonra solan çiçeklerin yeri dolmamaya başlayacaktı. Bir sene kadar sonra birkaç kişi haricinde misafiri kalmayacaktı. Gelenlerin ise ziyaret sıklığı azalacaktı. Kalanlar hayatına devam edecek, zamanla unutacaktı. Hayat her zaman devam ederdi, yaşayanlar için. Tehlike ise ölen için son bulmuştu, daha fazla ölemezdi fakat bizim için aynı şeyi söyleyemeyecektim. Şimdi bizim üstümüzdeydi kara bulutlar. Hem de okumasan bile, bir kitabın yazarı tarafından öldürülebileceğin kara bulutlar...
"Gidelim artık."
Son bir gündür titremediği bir ana şahit olmadığım ses yakınımdan geldiği için gözlerimi kırpıştırarak bir süredir odağım olan mezardan alıp sesin sahibine çevirdim. Sanem'in üstündeki ten renk soluk teninde kendisini daha da gösteren mor gözaltlarıydı, gözlerindeki kan çanaklarını saymazsak. Gözlerini, tekrar ıslanmayacaklarmış gibi usanmadan sildikten sonra saçlarına kaldırdığı güneş gözlüğünü tekrar gözüne indirdi.
"Cenaze evine gitmeyecek miyiz?"
"Ağlamaya tercihen evimde devam etmek istiyorum."
Elim koluna gidip destek olmak ister gibi sıkarken istemsiz bir şekilde yanaklarımı ısırıyordum. Yapmamız gerektiğini düşündüğüm bir şey vardı ama Sanem'in hoşuna gitmeyeceğine emindim. Muhtemelen şu an dedektiflik peşinde koşacak hali yoktu ama Sanem'i biraz olsun tanıyorsam, çöküşünün bir sonu olmazdı. Depresif bir moda büründüğünde çıkması çok uzun sürerdi ve şu an ne çivisi çıkmış bu dünya ne de yazar onu beklemek için durmayacaktı. Onunla birlikte sadece ardındaki mezarda yatan arkadaşı durabilirdi. O durmak zorunda kalmıştı ama biz zorunda değildik, henüz.
"Bence ağlamaktan daha fazlasını yapmalısın."
Omzundan düşüp duran çantasını sinirle tekrar omzuna asarken "Ne demek istiyorsun?" diye sordu. "Cenaze evine gitmeliyiz."
"Neden? Yeterince baş sağlığı diledim. Daha fazla gözlerinin önünde vicdan azabı çekmek istemiyorum."
"Bir şeyler bulabiliriz. Dün yanına geldiğimde söylemem gereken bir şey vardı. Beyza'nın evine gittiğimde kutusunda Beyza'nın olmadığını düşündüğüm bir eşya görmüştüm. Kırmızı, parmakları açık bir el figürü. Dün Gül'ün ailesi geldiğinde, oğlunun elinde aynı figürü gördüm. Bence tesadüf değil, katilin bir imzası olabilir. Eğer Melis, yazar yüzünden öldüyse aynı imza ona da bırakılmış olmalı."
Güneş gözlüğünü tekrar saçlarına çıkardıktan sonra çatılmış kaşları ve artık daha belirgin gözüken sinirli gözleri eşliğinde konuşmaya başladı. "Ne kadar duygusuzsun? Bizim yüzümüzden biri öldü,"
Gözüm etrafımızdaki insanlara dönerken "Şş." diye uyardım. Kimsenin ilgisini çekmemiştik ama biraz daha sesli konuşursa çekmemiz uzun sürmeyecekti. Daha kısık sesle devam etse de bağıramadığı için tükürür gibi konuşuyordu. "Ve sen kızın cenaze evinde araştırma yapalım diyorsun!"
"Seni anlıyorum ama eğer bir şeyler yapmazsak daha çok ev cenaze evi olacak."
Kısılan gözleri eşliğinde "Sen ucu sana dokunmadıkça bir hassasiyeti anlayabileceğini mi düşünüyorsun gerçekten? Orada yatan senin ablan falan olmadıkça sen anlayamazsın." dediğinde burnumdan gülerken sinirimi yutkunmadan çalışarak gülümsedim. "Canımı yakma çabanı canının yanmasına veriyorum ama bir daha bunu yaparsan gider ölülerle ortaklık yapıp işleri çözmeye çalışırsın."
Gözlerini kaçırıp kollarını göğsünde birleştirdiğinde ben de ona diktiğim gözlerime özgürlük verip etrafımıza bakmaya başladım. Ablamla artık görüşmediğimi biliyordu ve onun 'duygusuz' olduğuma eminmiş gibi kurduğu cümlelerin duygularıma temas edebildiğini biliyordu aslında. Sadece şu an dramatik kararlar verebilecek bir konumda değildik ve birimizin bizi hep yolda tutması gerekiyordu. Bu yolda daha fazla drama yaşarsak, daha az zarar gören tekrar yola çekmeliydi bizi. Karakter özelliklerim gereği yola daha fazla geri çeken ve 'acımasız, duygusuz' olarak tanımlanan kişi ben olacaktım muhtemelen ama yolda kalmak için değerdi.
"Ayrıca..." diyerek tekrar bakışlarımı ona çevirdiğimde o da tekrar bana bakmaya başladı. "Ölenler için üzülmeyi bırak, yaşayanlar için korkmaya başla. Bu kitap hepimiz için geliyor."
**
Merdivene yöneleceğimiz sırada mutfaktan çıkan bir teyze "Hah, kızlar. Şunları da içeri götürür müsünüz?" diye sorduğunda Sanem 'Hayır biz yukarı çıkıp araştırma yapacağız.' diyecekmiş gibi tedirgin bir şekilde irkilip kekelediğinde bir adım öne çıkıp gülümseyerek tabakları aldım. "Tabii."
Kadın teşekkür ederek geri mutfağa yöneldiğinde bir tabağı Sanem'e uzatıp "Hadi." diye fısıldadıktan sonra hızla merdivenlere yöneldim. Merdivenlerden çıkarken helvadan bir çatal alıp dudaklarımın arasına götürdüm. Sabahtan beri yediğim ilk şeyin Melis'in helvası olmasını ben de istemezdim tabii ama şartlar bunu gerektiriyordu.
Yukarı çıktıktan sonra parmak uçlarımda hareket ederken gözlerimi uzun koridorda gezdirdim. Kapılar kapalı olduğu için koridor nispeten karanlık kalmıştı. Merdiven boşluğundan ve kapıların altından gelen ışık ile aydınlanıyordu sadece. Ben duraksadığım için yanımda duran Sanem helva yiyişime gözlerini devirip "Sana gerçekten inanamıyorum." diye söylendi.
"Şaşırma sınırını yükseltirsen senin için daha iyi olur çünkü farkındaysan bir katilin peşindeyiz." diye fısıldadıktan sonra "Hangi oda?" diye sordum. Sanem loş ortamda bile belli olan kızarık gözleriyle solumuzda kalan iki kapıyı gösterdiğinde oraya yönelirken merdiven boşluğunun korkuluklarından hafifçe sarkarak aşağıya, birinin çıkıp çıkmadığına baktım. Salon tarafına helva götürüp gelenler haricinde bir hareketlilik yoktu. Sanem'in gösterdiği kapıyı açtıktan sonra açılan kapıdan vücudumuza akın eden gün ışığına gözlerimi kısarak odaya girdim. Sanem girmeden önce kararsız kaldığında "Hadi..." diyerek tabak tutmayan elimle bileğinden tutup odaya çektim.
Ben kapıyı tam kapatmadan, hafif aralık kalacak şekilde tutarken o "Her an biri gelebilir." diye fısıldadı. "Tamam, sen kapıyı gözle, bana yeter." dediğimde elini, elimi çektiğim kapı kulpuna götürüp duvara yaslandı ve bakışlarını aralık koridora çevirdi. Onun da zaten Melis'in odasına bakmamayı tercih edeceğini düşünüyordum.
Sanem'in elindeki tabağı da alıp tabaklarımızı komodinin üstüne bıraktıktan sonra artık ölü olan birinin odasında garipseyerek gezinmeye başlarken tam olarak ne aradığımdan emin değildim. Kırmızı el figüründen daha fazlasını bulmak gibi bir umudum vardı. Kazaya ne sebebiyet vermişti? Doğal olarak cenaze sohbetten çok feryatlar döndüğü için kazanın neden yaşandığına dair pek bir şey öğrenememiştik. Aşağıda fısıldayarak "Alkollü müydü?" diye soran kişinin, yine fısıldaşarak azarlandığını işitmiştim. Sanem, Melis'in alkolle arası olmadığını söylemişti. Güpegündüz kaza yapacak kadar alkol alması için birinin sık kullanıcı olması gerekiyordu. Alkolün sevmediğim yanlarından biri de buydu, karar yetinizi sınırlandırıyordu ve ben kısıtlanmayı sevmezdim. Bunun gibi sebeplerden senede en fazla bir defa alkol kullanırdım.
Trafik kazası sık karşılaşılan bir durumdu ve sebepleri şoförün dikkatsizliği, ilgi dağınıklığı, başkasının hatası ya da teknik problemlerdi. Katilin tesadüfi gibi gözüken bir trafik kazasını planlaması için seçtiği bir yol olmalıydı. Kitabın, sahte hesapla sohbet kanalına girebilmek için seçmiş gibi gösterdiğimiz sayfasında yazılandan anladığıma göre eğer başkalarının ölmesine göz yumsaydı kendisi yaşayacaktı, göz yumamazsa ise ölecekti ve söylenilene göre yayalara çarpmamak için arabayla bariyerlere girmişti. Yola çıkan yayaları mı ayarlamıştı katil? Öyle olsa bile durumun kazanın yaşanması ile sonuçlanması kesin olmazdı ki. Katilin gözünde bu kazanın yaşanma ihtimalini kesinleştiren bir şey mi vardı yoksa bu kaza yaşanılana kadar katil ihtimaller yaratmaya devam mı edecekti? Çok soru işareti varken hangi cevabı nerede arayacağımı bilmek zordu ama bir yerden başlamak lazımdı.
Odanın içerisinde volta atarken ilk etapta dışarıdan görülen bir şey olmadığı için çekmecelerin içerisine de bakmaya başladım. Sessiz olmaya çalışırken komodinin çekmecesini açtığımda Sanem'in ters bakan gözleri olduğum yöne dönmüştü ama şimdi ona etik olma sınırını çoktan geçtiğimizi anlatamayacaktım. O da anlatmama ihtiyacı olmadan fark etmiş gibi tekrar koridora dönmüştü zaten ya da benimle uğraşmak istemiyor da olabilirdi.
"Hiçbir şey yok..." diye sızlanırken komodinlerden sonra baktığım şifonyerin de çekmecelerini kapattım. "Katilin açık adresini mi bulmayı bekliyordun?"
Sanem'in alaylı sesini duyduğumda gözlerimi devirdim. En azından kapıyı gözlemekten daha fazlasını yapmaya çalışıyordum. Yerden kalkmadan önce yatağın yanında ucu gözüken beyaz bir şey gördüğümde oraya doğru yöneldim. Yere doğru eğildiğimde bunun bir not kâğıdı olduğunu gördüm. Not kağıdını alarak yere oturduktan sonra sırtımı yatağa verdim. Arka tarafından baktığımda kırmızı renk tükenmez kalem ile yazılmış bir cümle olduğu gözüküyordu. Derin bir nefes alırken kağıdın ön tarafını henüz çevirmeme rağmen Sanem'e "Bir şey buldum." derken yazarla alakalı olduğuna emindim. Bu yazıyı sadece birkaç defa görmeme rağmen terstten bile ona ait olduğunu anlayabileceğim kadar ezberlemiştim.
Kâğıdın ön tarafına baktığımda buraya gelmemiş olmayı diledim.
'Aradığın şey kitaplıkta, Defne Saraç'
Nefesimi solurmuş gibi "Biliyor." derken hızla yerden kalktım. Hızlı davranmaya çalışsam da elim ayağıma dolandığı için tökezleyerek kalkmıştım. Sanem endişeli yüz ifadem dolayısıyla ilgisini bana verirken elini kapının kulpundan çekip "Kim biliyor? Neyi biliyor?" diye sordu. Kitaplığa doğru yönelirken yutkunmaya çalışıyordum ama zordu. "Buraya geleceğimizi, belki de geldiğimizi biliyor."
Titrek ellerim bulmama yardımcı olabilecekmiş gibi kitapların üstünde gezinirken, diğer elimle aradığım şeyi benden bile daha iyi bilen bir katilin notunu tutuyordum. Yanıma gelip titrek elimde sallanan notu elimden aldıktan sonra bir küfür mırıldandı. Yaşadığım gerginlik dolayısıyla kitaplıktaki her kitap ve obje gözümün önünde birbirine giriyormuş gibi görüşüm bulanıktı. Aklımdan geçen düşünceler gözlerimden daha hızlıydı. Kuruyan dudaklarımı yalarken duraksayıp hemen yanımda büyük kitaplıkta, katilin burada olduğunu söylediği şeyi benim gibi ne olduğunu bilmeden arayan Sanem'e çevirdim bakışlarımı. "Belki de buradaydı," dediğimde o da duraksayıp bana baktı. "Belki de biz odaya girmeden hemen önce bırakıldı bu not," derken son kelimemde titrek bir nefes almıştım. Belki de hala aynı odada olabiliriz, endişesi içimi kaplarken kitaplıktan geri çekilip bakışlarımı telaşla odada gezdirdim. "Belki de hala burada..."
Odada görünen bir şey olmadığı için pencereye doğru koştum. Pencereden dışarıya bakarken birisiyle göz göze gelmeyi bekliyordum ama yoktu. Sokak, cenaze evinin önüne çekilmiş arabalar ve arabaların etrafında durup sohbet eden insanlar dışarısında boştu.
"Sence cenaze evine gizli mi girdi, gelenler arasında mıydı?"
Ben kimseyi göremiyor olsam da katilin şu an beni izlediğini hisseder gibiydim. Belki de arabalardan birinin içerisindeydi. Kıvrılmıştı dudakları. İstediğini başarmış gözleri keyifle süzüyordu beni. Belki gelecekteki kurbanına, belki de bir sonraki kurbanına bakıyordu şu an.
Onu bulmamız için bize yardımcı olan bir katil miydi yoksa sadece çaresiz çabalarımızdan keyif mi alıyordu? Sanem'i dâhil etmemişti notuna, sadece beni muhatap alıyordu. Neden? Sanem'i tehlikede görmediği için miydi? Belki de kitabı okuduğunu ve mutlu bir sona ulaştığını biliyordu. Kurbanı olamayacak birini muhatap almıyor olabilirdi fakat sanırım beni potansiyel kurbanı olarak görüyordu. Başka sebebi ne olabilirdi sadece beni muhatap almasının? Çevremizde dönüp dolaşmıştı tüm olanlar. Belki de katil beni tanıyordu, belki de katili ben de tanıyordum.
İç çekerek yansımasından kendimi gördüğüm camdan çevirdim bakışlarımı. Korku düşmüştü yüzüme. Belirgin olmayan yansımamdan bile görülüyordu bu. Korkuyordum ama bir yandan da doğru yolda oldukça katille temas içerisinde olacak olmak bizi yönlendirebilirdi. Yolda olduğumuzu bizzat katil sayesinde öğrenebilirdik böylelikle. Tekrar dibime kadar gelmiş olmasına rağmen beni henüz öldürmediyse, bu kitabı okumadığım sürece ölmeyeceğimi anlamıştım. Tehlike, ben göze alana kadar beni bulmayacaktı. Karşısında ayağına dolanabilecek bir taştım ama yoldan itmiyordu. Belki de prensipleri, hastalıklı kuralları ve oyunları olan bir katildi tahmin ettiğim gibi. Kitabı aracı olmadan kimseyi öldürmüyor olabilirdi. Sadece okursam ve neredeyse tüm kitabı dolduran kötü sonlardan birini seçersem beni öldürebilecekti ve sanki bunu sağlamaya çalışır gibi beni oyunda tutuyordu. Okumayacaktım ve olabildiğince okutmayacaktım da bu kitabı. Sanırım o kendisince etik kurallara sahipti ama ben değildim. Git gide kurallarını öğrendikçe yapabileceklerinin sınırlarını da öğrenecektim ama benimkilerin sınırı yoktu. Belki de bir yerde ondan daha avantajlı olabilirdim. Ondan ya da onlardan... Hala tüm bunları tek bir kişinin yapabiliyor olmasına inanmıyordum.
"Acaba niye sadece sana yazdı bu notu?"
Gözüm tekrar kitaplığa dönerken kendimi toparlamaya çalıştım. Titreyen ellerimi ve odaksız bakışlarımı kontrolüm altına alabilmek için derin bir nefes alıp verdikten sonra "Sanırım senin iyi bir son seçtiğini biliyor." diye fikrimi sundum.
Sessiz kaldığında "İşte," diyerek küçük bir hediye kutusunun olduğu rafa uzandım. Kutuyu açarken görünen kırmızı el figürüne bakarken "Burada." diye fısıldadım. Melis'e verilmiş bir hediye miydi bu, yoksa benim için bizzat katil tarafından mı hediye kutusuna koyulmuştu? Direkt görmemizi istememişti, belki de oyalanmamızı istemişti. Yeterince uzaklaşmak için mi yoksa çırpınmamız keyfini arttırdığı için mi?
"Diğerleri de böyle miydi?" diye sorduğunda cevabını yüz ifademden anlayabilirdi. "Bunu nereden almış olabileceğini ya da yaptırmış olabileceğini araştırmalıyız. Eğer her öldürdüğüne imzasını bırakacaksa ve okuyucu sayısı düşünülürse, toplu almış olmalı."
Başımı onaylar şekilde sallarken "O yüzden bu bizde kalmalı." dedikten sonra dudağımı büzerek yatağının yanındaki komodinin üstündeki beyaz bir çerçevede gülümseyerek bize doğru bakan Melis'e bakarken "Sanırım eşyasını almamızı pek sorun etmez." diye mırıldandım.
Sanem "Senin yanına gelirken sakinleştirici almalıyım." diye sızlandığında sessiz kaldım. Haklı olabilirdi ama hepimizin stresle baş etme biçimi farklıydı. O dramatize ederken ben ironi katardım. Ona da önerirdim, değiştirilemeyecek şeyler için dram batağına düşmenin kimseye faydası yoktu. Hediye kutusunu geri yerine koyacağım sırada kutunun olduğu yerin ardında siyah ciltli kitabı gördüğümde isterik bir şekilde güldüm. İroniyi seven bir katille uğraşırken ironi yaptığım için kızmamalıydı Sanem de.
Parmak uçlarımın üstünde uzanıp sıkı dizilmiş rafta duran kitabı üst kısmından çekerek aldım. Kitapla alışımla birlikte alçalırken tekrar ayaklarımı yere yasladım ve ön ve arka yazılarının bizzat yazarı olduğum kitabı, kitabın editörü Sanem'e çevirdim. İstemsiz bir şekilde katille işbirliği yapmıştım resmen bu kitapta. Ön ve arka yazıları görüp de kitabı almak için ikna olan kişilerinin bir nevi sebebiydim. Belki de katilin beni muhatap almasının bir sebebi de buydu. Kitabının kurbanlarına ulaşmasına yardımcı olmuştum.
Umutla "Okumuş mu yani?" diye sorduğunda sinirim bozulduğu için sırıtıp duruyordum. Sanem'in ne için umutlandığını anlayabiliyordum. Eğer kitabı okuduysa ve biz ona ait sahte hesaptan sohbet kanalına girmek için Sanem'in ölmesine sebep olan sonu bildirdik diye ölmediyse, kendisi bu sonu seçtiği için öldüyse vicdan azabı azalacaktı. "Belki de katil bıraktı buraya." dedikten sonra kitabı kendime çevirip hızla sayfaları geçmeye başladım. Bir not, kaldığı bir yer, ayraç görmek istiyordum ama yoktu. "Peki sence? Sence okuyup bu sonu seçtiği için mi öldü yoksa bizim yüzümüzden mi?"
Ona umut vermem için üsteliyordu ama yapamazdım. Buna inanması belki de devamında yardımcı olmak için daha fazla gücü olmasını sağlayacaktı ama bunun uğruna ona kesin olmayan bir umut vermek istemiyordum. "Bilmiyorum ama bu belirsizlik yine bizi başladığımız konuma döndürüyor."
Bir kural daha öğrenmiş olduğumu sanmıştık ama öyle olmamış olabilirdi. Katilin, gerçek olanı değil, sadece duyduğunu uyguladığını sanmıştık yani yanıltılabilir oluşuna dair bir ihtimal vardı fakat şimdi yanılıyor olabileceğimizi görmüştük. Melis gerçekten o sonu seçmiş olabilirdi. Sanem'in bunu bilip bilmediğini sorgulamak için ortak arkadaşlarıyla konuşması gerekecekti. Yeni kayıp vermiş oldukları arkadaşlarına dair neden herhangi bir kitapta hangi sonu seçtiğini öğrenmek istediğini merakla ve yargılayarak bakan gözlere açıklamak tamamıyla Sanem'in düşünmesi gereken bir problem olacaktı.
Başını onaylar şekilde sallarken dudağını büzerek bakışlarını kaçırdı. Düşüncelere dalmıştı ama omuzları biraz önce olduğundan daha dikti. Ben vermesem de kendi kendine umutlanmıştı çoktan. Eğer gerçekten bizim yüzümüzden değil de kendisi seçtiği için öldüyse, yazarın bunu nereden bilmediğini öğrenmemiz gerekiyordu. Sonuçta yazar, ilahi bir güç değildi. Bizim gibi gözlerinin görmesi, kulağının duyması gerekiyordu bazı bilgilere erişmesi için. Melis bir yerde paylaşmış olmalı ya da bağlantılı birilerine söylemiş olmalıydı.
Kitabı tekrar yerine koyduktan sonra figürü çantama attım. "Aşağı inelim hadi, daha fazla şansımızı zorlamayalım."
Kapı açıldığında içimden bir küfür mırıldanarak aralık kapıdan bize bakan Melis'in annesi olduğunu öğrendiğim kadına çevirdim bakışlarımı. "Kızlar, ne yapıyorsunuz burada?" diye sordu ağlamaktan sesi kısılmış olan kadın. Çok farklı hayatlardan gelen, çok farklı iki kadındı ama gözleri Beyza'nın annesi gibi bakıyordu. Ortak bir noktalardı vardı, aynı katilin mağduruydu kızları.
"Çiçek teyze kusura bakma, buraya girmeye hakkımız yoktu ama ben dayanamadım." dedikten sonra ağlamaya başlayan Sanem'e çevirdim bakışlarımı. Rol mü yapıyordu yoksa gerçekten ağlayası vardı ve krizi fırsata mı çeviriyordu bilmiyordum ama Çiçek teyzenin çatılan kaşları gevşemişti. Sanem elleriyle yüzünü kapatarak ağlarken kadın odanın içerisine girdi ve "Ah kızım." diyerek bize doğru yöneldi. Sanem de elini yüzünden çekip kadına doğru ilerledi ve birbirlerine sarıldılar. "Onunla cenazede vedalaşamadım, burada belki vedalaşabilirim, diye düşündüm."
Birkaç dakikalık ağlama ve sarılma seansının bitmesini bekledim. Odada fazlalıkmış gibi hissettiğim için nereye bakacağımı, ne yapacağımı bilemez halde beklemiştim. Sanem'in olayları dramatize edebilişi ilk defa işimize yaramıştı.
Sarılışları bittiğinde kadın yüzündeki yaşları tekrar silerken bunu kaç defa daha yapmak zorunda kalacağını düşündüm. Bugün, yarın, önümüzdeki günler, aylar belki yıllar boyu hatırlayacağı bir acı oluşmuştu. Bu gözler daha çok ağlayacaktı ve bu eller çaresizce daha çok silecekti. Bunu daha fazla insanın yaşamamasını diliyordum.
"Yeri değil biliyorum ama eğer cevaplamayı tercih ederseniz diye bir soru sormak istiyorum." dediğimde kadının bakışları bana döndü. "Nasıl olmuş kaza?"
Kadın iç çekerken "Cevaplayacağım çünkü bazıları kızımın alkolik olduğunu, bu yüzden kaza yaptığını söylüyor. Sizin de öyle sanmanızı istemem. Zaten Sanem biliyor olmalı." dedikten sonra umutla bakışlarını Sanem'e çevirdi. Kızının ölüşüyle hatırasına tutunmuş olmalıydı ki onu kendisi gibi iyi hatırlayan kişilere karşı umut beslemişti. Hayat böyleydi işte, umut bitmez, başka başka formlarda devam ederdi. Tabii kızı alkolik de olsa onu sevmeye ve üzülmeye devam edecekti ama kimsenin alkol almış, trafiği tehlikeye sokmuş, gibi düşünmesini istemiyordu.
Sanem "Evet, tabi. Sen takılma Çiçek teyze. İnsanlar konuşur." dediğinde kadın burukça gülümsedi. "Otopsiden sonra belli olacakmış. Benim kızım hız kurallarına da dikkat eder, nasıl böyle bir şey oldu anlamadım ki."
"Hız mı?" diye sorduğumda burnunu çektikten sonra "Hız sınırının düştüğü bölgeye, daha yüksek bir hız ile girmiş. Fren izi olmadığı için belki de alkollüydü ihtimali düştü akıllara ama ben biliyorum, öyle değildi. Zaten evden çıkmıştı, yanımdan. Hiçbir şeyi yoktu." dedikten sonra kızını son gördüğü anı hatırlamasıyla yüzünü buruşturup bakışlarını kaçırdı.
"Gören şahitler demiş, yayalara çarpmamak için bariyere kırdı direksiyonu diye. Ah kızım... Ne yaşadı o an acaba?"
Sanem kadının kollarını sıvazlayıp telkin etmeye çalışırken ben düşüncelere dalmıştım. Hız sınırının düştüğü bölgeye, daha yüksek bir hız ile girmişti fakat hızını azaltmamıştı. Fren izi de olmadığına göre yayalarını fark ettiğinde de frene basmamıştı. Eğer hızı az olsaydı, durabilecekti. Hızını seçen Melis olduğuna göre katilin bu işteki parmağı neydi? Tehdit mi etmişti? Yoksa... Hızını azaltamamasını mı sağlamıştı? Frenleri tutmamış olabilir miydi?
"Araba nerede peki?" diye sorduğumda Sanem'in uyaran gözleri bana döndü. 'Ne yapayım ama?' der gibi bakarken kadın cevaplamaya başladığında bakışlarımı kadına çevirdim. "Perte çıktı. Eksper rapor mu ne alınacakmış, çekildi araba da."
Nereye çekildiğini de sormak istiyordum ama sanırım sesimi kesmeliydim yoksa Sanem üstüme atlayacaktı. Farkında mıydı bilmiyordum ama ağlamak veya susmak dışında bir şeyler yapabilirdik. Eminim ki Melis yeterince üzülmemizi değil, katilini bulmamızı tercih ederdi. Kadının halinden anlıyordum ama konuşkan biriydi ve olabildiğince bilgi toplamaya çalışıyordum. Savcılık trafik kazasından daha fazlasından şüphelenmiş miydi bilmiyordum fakat araba perte çıktıysa frenler tutmamışsa bile bunun tespit edilemeyeceği kadar hasar görmüş olmalıydı. Bir polis, savcı, avukat tanıdığımız olsa işlerimiz kolaylaşabilirdi. Bizzat benim avukat olan ablam vardı ama ondan yardım alacağıma gidip hukuk fakültesini kendim bitirirdim.
**
"Senin için konu kapandı yani?"
"Defne'cim, Hüseyin 'not benim olabilir, yazıma benziyor, tanıtım için ilgi çekici notlar almıştım' dedi. Sence de konunun artık kapanması gerekmiyor mu?"
Son heceyi uzatarak "Peki..." dedikten sonra koltuktan kalkıp kapıya yönelirken "O zaman gidip toparlanayım ve evime geri döneyim. Madem tehlike kalmadı." dediğinde ardımdan "Defne!" diye seslendi. Gözüm kapıdayken düşüncelerimden emin olup başımı onaylar şekilde salladım. Vücudumu tekrar ona çevirip kaşlarımı kaldırdığımda tam da beklediğim gibi "Acele etme, biraz zaman geçsin." dedi.
Sinirle ona doğru ilerleyip elimi masasına sertçe koyarken "Kapatmamışsın işte konuyu!" dedim sesimi yükselterek. "Sadece benim kapatmam için uğraşıyorsun!"
Notun gerçekten Hüseyin'in notu olduğuna emin olsa evime geri dönmeme engel olmazdı. Mantıklı bir adamdı ama onun bile mantığını sarsmış olmalıydı notun evimde çıkması. Bana olan abartılı korumacı tavrı da konuyu kapatmasına engel oluyordu ama bana yansıtmamaya çalışıyordu.
Koltuğundan kalkıp masasının yanından dolaşarak yanıma varırken sinirli gözlerim onu takip ediyordu. Her seferinde beni manipüle edebileceğini sanıyordu ve denemeye de devam ediyordu. Tek yapması gereken bana inandığını söylemekti. Beni geri çekmeye çalışmak yerine bana yardımcı olabilirdi. Birlikte, onun da bağlantılarını kullanarak daha hızlı ilerleyebilirdik. Hiçbir şey yapmasa, sadece baskıyı durdursa bile yeterdi. Çocukmuşum ve o destek olmasa yürüyemeyecekmişim gibi davranmayı ve benim yerime karar vermeyi bırakmalıydı artık.
Ellerini kollarıma getirip beni kendine çevirdiğinde ellerinden kurtuldum. Sabır diler gibi derin bir nefes alsa da tekrar tutmaya çalışmadı. "Defne bu olayın peşini bırakmanı istiyorum. Son zamanlarda Sanem'le bir şeyler çeviriyorsunuz ve nedense..." dedikten sonra nedenini çok iyi bildiğini belirtecek şekilde abartılı bir şekilde dudak bükerek ellerini iki yanında kaldırdı. "... kitapla alakalı olduğunu ve kendini tehlikeye sokmak üzere olduğunu düşünüyorum. Bunun peşini bırakmanı ve seni güvende tutmama izin vermeni istiyorum."
"Nasıl güvende tutacaksın?" diye sordum. "Ömür boyu seninle yaşamamı sağlayarak mı?"
Omuz silkip "Neden olmasın?" diye sorduğunda alayla güldüm. Ona diğer nottan bahsedersem, çevirdiğim işleri de öğrenmiş olacaktı. Bu sebeple bahsetmiyordum. Ne üzücü ki bu hayatta güvenmeye en yakın olduğum adama günümü işgal eden düşüncelerimden ve başıma gelenlerden bahsedemiyordum.
"Kıvanç, ben gidip evinden eşyalarımı alıp evime döneceğim." deyip tekrar kapıya yöneldiğimde bileğimi tuttu. "Bırakır mısın?" diyerek bileğimi çekmeye çalışsam da bırakmayıp bileğimle birlikte vücudumu kendine çekti. "Bırakmam."
Dişlerimin arasından "Gideceğim." dediğimde diliyle 'tıh' sesi çıkarttı. "Senden biraz zaman istiyorum sadece." dediğinde başını onaylamaz şekilde sallayıp kollarını ittirdim. "Zaman falan yok, bana inanmıyorsan ben gidiyorum."
Sinirle ellerini ensesine götürürken "Ben ne olup bittiğine emin olana kadar yerinde duramaz mısın?" diye sordu. Ben de dilimle 'tıh' sesi çıkarttığımda nefesini üfleyerek "Beni çıldırtıyorsun." dedi. Ellerimi göğsümde birleştirirken başımı onaylar şekilde salladım. "Ve sen de bana inanmaya başladığını kabul etmiyorsun."
"Senin gibi keskin aksiyonlar almıyorum sadece. Ne işler çeviriyorsunuz Sanem'le? Bu aralar hanginize izin versem diğerinize de vermek zorunda kalıyorum, ne yapıyorsunuz? Ortada bir katilin olduğuna inanmamı istiyorsun, sonra gidip katille burun buruna gelmeye çalışıyorsun, öyle mi?"
Ağzımı yokluyordu. Ne kadar ileri gidiyor olduğumu bilmiyordu ama beni tanıdığı ve bu olaya kafamı taktığımı da gördüğü için neler yapabileceğimi tahmin eder gibiydi. En başta zaten Sanem'le tekrar yan yana geldiysek, ciddi bir durum olması gerektiğini biliyordu. Sanem'in de arkadaşının ölmesi, son zamanlarda sık sık ölüm haberi alıyor olmamız, onun da işleri ciddiye almaya başlamasını sağlamış olabilirdi. Hüseyin gerçekten kendi notu olduğunu söylemiş olabilirdi ama Kıvanç'ın da tam olarak emin olmadığını görebiliyordum. Sadece bana daha fazla cesaret vermek istemiyordu, aksine beni tutmaya çalışıyordu.
"Kıvanç yanımda durmayacaksan, karşımda da durma."
Gözlerini sıkıca yumup burnundan derin bir nefes aldı. Muhtemelen içinden sabırlar diliyordu şu an. Sakinleşmeye çalışmasını ayağımla yerde ritim tutarak bekledim. Tek sinirli olan o değildi, üstesinden gelebilirdi.
"Eğer..." dedikten sonra gözlerini araladı. "Şu kitabı basmayı ve satmayı durdurursam, tehlikeden uzak duracak mısın?"
Umutla "Yapar mısın?" diye sorduğumda "İşin peşini bırakacaksan eğer." diye şart koştu. Uzak duramazdım ve yalan söylesem de uzak durmadığımı Kıvanç'a kanıtlayamazdım. Her an gözü, eli üstümdeydi. Ayrıca aynı evde yaşıyorduk, ne zaman nerede olduğumu bilemezdi ama nerede olmadığımı bilebilirdi. İşte de evde de birlikte olduğumuz için... Basmayı durdursa, diğer yayınevleri basmaya devam edecek olsa bile en azından belirli bir kitleye ulaşmasına engel olabilirdik ve diğer yayınevlerini de ikna etmeye başlayabilirdik.
"Uzak duramam ama..." diye konuşmaya başladığımda bu cevabı vereceğimi bilirmiş ama vermememi dilermiş gibi nefesini sıkkınca üfleyerek başını onaylamaz şekilde salladı. Tekrar koltuğuna yönelirken "Sen bu işin peşini bırakmadıkça bu kitabı basmaya ve satmaya devam edeceğim. Hatta ne yapacağım biliyor musun? Kitabın satış fiyatını da düşüreceğim. Böylelikle daha fazla insan alır." dedi.
Dehşetle "Ne?" diye sorduğumda sinirli bakışlarını asla bana çevirmiyordu. Laptobunun kapağını açıp çalışmaya başlayacakmış gibi davranırken bana kapıyı gösterdi. "İşine dön Defne."
"Benimle inatlaştığın için saçma sapan bir karar alma." dediğimde isterik bir şekilde güldü. "Bu kararı ben değil, sen alıyorsun."
"Kıvanç!"
"Defne!" dedikten sonra bakışlarını bana çevirdi. "İşine dön."
"Ben bu tehlikenin etrafında dolanacağım Kıvanç. Bu sırada yanımda ya da benden habersiz uzakta olmak seçeneklerinden hangisini seçeceğin, sana kalmış."
"Bundan sonra peşinde hep bir adamım olacak." dediğinde sinirle elimi masaya vurdum. "Böyle bir şey yapamazsın."
"Yaparım." dedikten sonra sırıttı ama keyiften eser yoktu. Siniri oldukça bozuktu sadece.
Ben de onun gibi aslında içimde sinir krizleri geçirmeme rağmen sırıtıp "Ben de her seferinde adamından kurtulurum." dediğimde gözlerini yavaşça kapatıp açtı ve gülümseyişi eşliğinde "Bunu yapmakta sana iyi şanslar dilerim." dedi. Sırıtışımı yüzümde tutmaya çalışırken sinirden gözlerim seğirmek üzereydi. Yardımcı olmuyor, ayağıma çelme takıyor, bir de restleşiyordu. Yapması gereken kitabı basmayı durdurmak ve yanımda olmaktı. Ben her türlü bu tehlikeye bulaşacaktım, bunu görüyordu ama hala engel olmaya çalışıyordu. Beni bir kafese kapatıp oradan korumaya çalışmamalıydı. Ben uçarken etrafımı kolaçan etmesini tercih ederdim.
"Ayrıca bu dakikadan sonra işten izin alamayacaksın. Ne sen, ne de Sanem. Hastalansanız bile gerekirse odalarınızı hastaneye çeviririm, yine de gözümün önünde olacaksınız."
Alayla "İstifa edersek ne yapacaksınız Kıvanç Bey?" diye sorduğumda başını onaylamaz şekilde salladı. "Sanem'i bilmiyorum da, sen istifa etmezsin. Özellikle de Zeynep'le aranızda soğuk rüzgârlar eserken."
"Bana yardımcı olmak zorunda kalacaksın." derken şu anki inadına rağmen bir gün yardımcı olmak zorunda kalacağına emindim. Sırıtışı hafifçe yüzünden silinirken ve gözleri kısılırken o da bunun farkındaydı. Sadece olabildiğince uzak geleceğe atmaya çalışıyordu bu ihtimali. Kendisi gerçekten bir tehlikede olup olmadığımızdan emin olana kadar benim uzak kalmamı istiyordu ama ben onun mantık çerçevesinden geçirmesini ve kendince bağlantılar kurmasını bekleyemeyecektim. Bir sorun olduğunu fark etmeye başlamıştı ama hala tam olarak inanmıyordu. İnanması ve bunun için harekete geçmeye karar vermesi zaman alacaktı ve bizim pek zamanımız yoktu. O sırada onun keyfini bekleyemeyecektim. Kaldı ki yine beni her şeyden uzak tutarak bu durumu çözmeye çalışacaktı, buna müsaade edemezdim. Elimden bir şeyler gelebilirdi ve bileklerimi kelepçelemesine izin vermeyecektim.
"Ve ben sen yardımcı olana kadar insanların daha fazla tehlikeye girmesini beklemeyeceğim."
"İnsanlar umurumda değil." dediğinde kaşlarım kalktı. "Ben sadece seni umursuyorum. Kitapların basımı durur, kitaplar toplanır, birileri ölür ya da kurtulur, umurumda değil. Sen güvende olmalısın." dedikten sonra sesiyle söylediğini bastırarak "Sen güvende olacaksın." dedi.
Elimi ona doğru uzatırken "Notu ver." dedim. "Evimde çıkanı da, yazarın ilk yazdığı notu da."
Alayla "Başka bir emrin?" diye sorduğunda sinirle "Kıvanç notları vermezsen evden giderim," dedim. "Bir şey yapmayacağım, sadece kıyaslayacağım."
Yüz ifadesini saniyeler içerisinde toparlasa da yakalamıştım. Kaşları hafifçe kalkmış, dudağı sağ kenarına doğru büzülmüş, gözlerini kaçırmıştı. Gülüp "Zaten kıyasladın, değil mi?" diye sorduğumda dirseklerini masaya yaslayıp ellerini alnına götürdü ve başının ağrısını almak ister gibi başını ovuşturmaya başladı. "O yüzden inanmaya başladın. Çünkü aynı yazı, değil mi?" diye üstüne gitmeye devam ettiğimde ellerini yüzünden çekip "Evet!" diye bağırdı. Bana değil, söylediklerimin doğru çıkmasınaydı siniri. İki yazının eşleşeceğini içten içe bilsem bile somut bir delil daha elde edilmiş olması nefesimi titrek bir şekilde almamı sağlamıştı. Düşüncelerine güvendiğim birinin de inandığım şeye inanmaya başlaması, şüphelerimi gerçek kılıyordu.
Bir süre sessiz kaldık. Biraz önce bağırdığı için boynundaki damarlar belirginleşmiş, yüzü kızarmıştı. Ellerini tekrar alnına götürmüş bir şekilde düşünürken ben de kollarımı göğsümde birleştirmiş, onu izleyerek düşünmeye devam ediyordum.
"Peki, sence Hüseyin yalan mı söylüyor?"
"Hayır," derken yorgundu sesi. Ne zaman önce fark etmişti de, kafa yormaya başlamıştı bilmiyordum ama şimdiden yorulmuş gibiydi. Onu yoran bendim, benim bu duruma burnumu sokmamdı, biliyordum. Ellerini yüzünden çektiğinde biraz olsun bile sakinleşmediğini gördüm. "Gerçekten benziyor yazıları, 'y' gibi harflerin kıvrımlarını biraz farklı yapıyorlar sadece."
Detayları görebilen bir adamdı. Bu yüzden yardımcı olmaya karar verirse, işlerimiz kolaylaşırdı. Buna emindim. Zihninde hatırladığı haliyle küçük bir detayı fark etmiş ve kıyaslamaya karar vermişti. Kıyasladığında da şüphelerinde haklı olduğunu anlamıştı. "Ben de bakabilir miyim?" diye sorduğumda sandalyesiyle geriye doğru gidip sağında duran konsolun kilitli çekmecesini açtı. Çekmecenin içerisinde ezbere bildiği yere eli gitti ama eli boş dönünce sandalyesinden kalkıp gözüyle aradı. Çekmecenin içerisindeki birkaç belgeyi çıkartarak aramaya devam ettikten sonra kaşları çatık bir halde çekmeceye bakmaya devam etti.
Bulamayacağını anladığımda "Oraya koyduğuna emin misin?" diye sordum. Omzunun üstünden 'bunu gerçekten soruyor musun?' der gibi baktı. "Tamam, hafızanın iyi olduğunu biliyorum ama streslisin sonuçta. Yanlış hatırlıyor olabilir misin?"
Dişlerinin arasından "Hayır." dedikten sonra tekrar çekmeceye döndü. "Buradaydı."
Gülüp "Çok iyi." dedim. "Demek ki yazarımız sadece evlere değil ofislere de gizlice giriyor."
"Mümkün değil Defne. Bu plaza çok iyi korunuyor." deyip çekmeceyi sertçe kapattı. Gürültü çıkmış olsa bile irkilmeden ona bakmaya devam ettim. Sanırım korku eşiğim artmıştı son olaylar dolayısıyla.
"En son ne zaman orada gördün peki?"
"Bu sabah." dedikten sonra sandalyeye oturup çatık kaşları eşliğinde laptobundan bir şeylere bakmaya başladı. Yanına doğru giderken "Kameralara mı bakacaksın?" diye sordum. Odasının içerisinde kamera yoktu ama odasının kapısına bakan bir kamera vardı. Bu da gün içerisinde kimin girip çıktığını görmemizi sağlayacaktı. Birlikte kamera görüntülerine bakarken gördüğümüz isimleri not almaya başladım.
Sabah Hüseyin gelmişti, not durumunu konuşmak için. Hizmetli Esma teyze gelmişti. Bir ara dosya teslimi için Sanem gelmişti. Birkaç misafir gelmişti. Kıvanç konuyla bağlantısız oldukları için şüphelenmemişti. Birkaç kere Sıla gelmişti. Sıla odadayken Kıvanç dışarı çıkmıştı. Bunu fark ettiğinde kamera görüntülerini durdurdu ve düşünürmüş gibi karşı duvara baktı. "Doğru, o evrakları düzenlerken senin yanına gelmiştim."
"O almış olabilir mi?" diye sorduğumda bakışlarını bana çevirip buna hiç imkân vermiyormuş gibi Sıla'yı küçümseyerek baktı. "Bu kadar aptal olması, sinsi biri olmasından daha düşük bir ihtimaldi aslında hep," dediğimde dudakları alayla kıvrıldı ama vücudu hala gerginlik damarlarında akıyormuşçasına kaskatıydı. "Ayrıca niye hala kovulmadı?"
"Zeynep sevdiği birinin ricasıyla bulmuş onu zaten. Acil sekreter gerektiği için kabul etmiştim ama belli ki olmayacak. Zeynep aracı kişiye mahcup olmamak için kıza yeni bir iş bulana kadar kalabilir mi, diye sordu. Ben de müddet verdim, bitmesine az kaldı."
Düşünceli gözlerim kamera görüntülerine dönerken dudağımı büzdüm. Sıla bir haltlar çevirmiş olabilirdi, Sıla'yı ise Zeynep bulmuştu. Bu Sıla'yla birlikte Zeynep'i de şüpheli listesine sokuyordu. Zeynep'i de, Sıla'yı da şu ana kadar küçümsemiş olmam hiç hareketlerine dikkat etmememe sebebiyet vermişti. Bazılarının gücü gürültülü bir sese sahip olmazdı. Bazıları sinsice ilerler, ses çıkarmazdı. Bu yüzden fark edilmezler, onlara karşı önlem alınmazdı. Fark edildiklerinde ise çoğunlukla geç kalınmış olunurdu. Bu dakikadan sonra kimseyi küçümsememem gerekiyordu. Birini küçümsemekte haklı bile olsam, o kişi bizzat yazar olmak zorunda değildi. Yazar tek başına değilse, birilerinden yardım alıyor olmalıydı. Yardımcılarına ulaşsak bile büyük yol kat etmiş olurduk.
Kamera görüntülerini izlemeye devam ettik. Zeynep de uğramıştı. Odasına girmeden önce Zeynep'in saçını düzelttikten sonra gömleğinin önünü aşağı çekiştirerek dekolte oluşturmasını izlerken bakışlarım Kıvanç'a döndü. "Görüyor musun sen de?"
Kıvanç "Üstünü başını düzeltiyor kadın Defne'cim." dediğinde bakışlarım ısrarla üstünde durunca o da nefesini üfleyerek kamera görüntülerini durdurup bana çevirdi bakışlarını. Yanında ayakta dururken, dirseklerimi masaya yaslamış bir şekilde solundan onunla kamera görüntülerini izler bir haldeydim. "Defne, Zeynep hangi odaya girecek olsa öncesinde böyle yapar, biliyorsun."
Bu söylediği doğruydu. Zeynep ilgi çekmeyi seven bir kadındı ama Kıvanç'tan sadece ilgi beklemiyordu, Kıvanç'la ilgileniyordu da. Çok zeki olmasına rağmen aynı zamanda inandığı şeylere sıkı sıkı sarılan ve bu sebeple de bağnazlaşan biri olduğu için onu ikna etmek zordu. "Sana özel bir ilgisi olduğunu fark etmiyor musun gerçekten?"
"Umarım yoktur," dedikten sonra kamera görüntülerini ilerletmeye başladı. "Üzülmesini istemem."
Gözlerimi devirip "Tek sorun Zeynep'in üzülmesi mi olur?" diye sorduğumda omuz silkti. "Başka ne sorun olabilir?"
Sesimi yükselterek "Biz?" diye sorduğumda kamera görüntüleri benim odaya girdiğim zamana kadar sarıldığı için laptobunun kapağını kapattı. Odasına ilk geldiğimde lavabodan dönmesini beklerken duvara monte Demirel Yayınevi yazısında gezinmişti gözlerim. Bir gün bu soyadını taşıyıp taşımayacağımı merak ediyordum.
Ellerini belimde hissettiğimde ilgim tekrar Kıvanç'a döndü. Döner sandalyesinde bana doğru dönüp belimden tuttuğu vücudumu bacaklarının üstüne çektiğinde gerginlik yerini heyecan kıpırtılarına bırakırken kalçam bacaklarının üstündeki yerini aldı. Ayaklarım sağ yanımdan yere uzanırken üst vücudum ona doğru dönüktü. Bir eli belimde kalmaya devam ederken diğer eli bacaklarımın üstünde gezinmeye başladı. "Bize hiçbir şey olmaz Defne. Zeynep gözümün senden başkasını görmeyeceğini çoktan anlamış olmalı."
Ellerim omuzlarından boynuna kayarken dudaklarım memnuniyetle kıvrıldı. "Yine de gözlerinin uzaktan bile olsa sana değip durmasını istemem."
"Bir gün haklı çıkarsan, kararı sen verirsin."
Kaşlarım kalkarken gülümsemem genişledi. Eğer böyle bir durum olduğu ortaya çıkarsa onu kovmama izin verecekti. Belki de bu yoldan ilerleyebilirdim. Belki de diğer hataları ile de desteklerdim. Kıvanç kendisi haricinde iş ortamında aşka müsaade etmeyen biriydi. Kendisi dışında dememin sebebi şüphesiz ortadaydı. Kendisi bile bana olan zaafını uzun süre boyunca dizginlemeye çalışmıştı. Başaramayınca, teslim olmuştu. Bizim için gece saçlarımı severken 'Her şeye değecek' demişti. Kendimizden ödün vermeye de, riske girmeye de değecekti ona göre. Haklı çıkmasını diliyordum.
Gülümsememden öptüğünde eş zamanlı olarak bacağımda olan eli kalem eteğimin altına doğru yönelirken belimdeki eli se gömleğimin düğmelerine doğru ilerledi. Öpüşünden hafifçe geri çekilirken sırtım masaya değmişti. Kapıya baktım. "Biri girebilir."
Çenemden tutarak yüzümü kendisine çevirdikten sonra fısıldadı. "Kitlersek, giremez."
Şaşkınlıkla güldüm. Kıvanç normalde böyle yoldan çıkacak bir adam değildi ama sanırım sadece var olmam bile gözünün kararmasına sebep oluyordu. İş ortamında aşk yaşanmasını sevmeyen bir adam, odasında bir şeyler yaşamak istediğini belli ediyordu. Gözlerindeki kıvılcımın ve vücudumda yavaşça gezinen dokunuşlarının içimi ne denli titrettiğine bakılırsa yanıtım belliydi.
**
"On beş dakika kadar sonra Zeynep'i odama yollat."
Güldüm. On beş dakikayı kendisine gelmeye çalışarak geçirecekti herhalde. Biraz önce Yağmur olayını anlatmış olmam biraz olsun bile kendisine getirmemiş gibi gözüküyordu. Gözleri aynı istekle bakıyordu hala gözlerime. Aşkın ateşi sönmüyor, daha da körükleniyordu her birlikte oluşumuzda. Öyle ki Zeynep'e bile yeterince sinirlenememişti. Belki de bu yüzden on beş dakika sonra göndermemi istemişti. Üzerindeki etkimden kurtulmaya çalışarak Zeynep'in yaptığı şeyi düşünecekti ve yeterince tepki verebilmek üzere gerilecekti vücudu. Yeterince gerilmese bile bir güzel paylayabileceğini biliyordum. Kıvanç'ın zorba kişiliği keyfi yerindeyken de yeterince güzel ortaya çıkabiliyordu.
"Bu arada pamuk gibi olmama bakma, düşüncelerim hala değişmedi. Ne zaman tehlikeden uzak durmaya karar verirsen, o zaman baskıyı durduracağım."
Baskıyı durdurmak zorunda kalacağını biliyordum. Bana inanmaya başlaması, henüz aksiyon almamış olsa da şimdilik yeterliydi. Çok yakında yanımda duracaktı, biliyordum. Her ne kadar senden başkasını umursamıyorum dese ve aslında bir yanı gerçekten böyle düşünse de tamamıyla kalpsiz bir adam değildi. Şu anda sadece elinde bana karşı oynayabileceği bir koz olduğu için ısrarcıydı. Yakında vazgeçmediğimi görecek ve baskıyı durduracaktı. Zamanımı kontrol etmeye çalışarak beni köşeye sıkıştırmak isteyecekti fakat şu Zeynep'ten hızlıca kurtulursam istifa edemeyeceğime dair olan inancı da kırılacaktı. Böylelikle üstümdeki baskısı azalmak zorunda kalacaktı. On beş dakika sonra görüştüklerinde onu kovmayacağını biliyordum ama üstüne ekleyecek yeni bahaneler bulacaktım. Çok yakında Zeynep kovulacaktı ve kovulana kadar geçen süreyi gözümü üstünde tutarak değerlendirecektim. Eğer şüpheli bir durumu varsa görmek için.
Söylediğine cevap vermek yerine "Görüşürüz." deyip şüpheli isimleri yazdığım notu tuttuğum elimi salladım. Kıvanç muzip sırıtışı eşliğinde "Sık sık görüşelim." dediğinde gözlerimi devirsem de gülerek odadan çıktım. Not kâğıdını katlarken gözlerim koridorun sonundaki Zeynep'in odasına döndü. Resmen benim sevgilimin odasına girerken dekoltesini ayarlıyordu. Kalbiyle kazanamadığı adamın ilgisini ucuz numaralarıyla çekmeye çalışıyordu. Ne yazık ki tek kusuru bu olmayabilirdi. Sıla'yı bu ofise sokmuş olması ve bugün onun da Kıvanç'ın odasına girenlerden biri olması şüpheleri üstüne çekmesini sağlamıştı.
Cam kapı ile ayrılan kısımdan ortak alana çıktığımda kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak odama yöneldim fakat geçerken Sıla'ya bakmadan edememiştim. Bilgisayarında her ne iş ile uğraşıyorsa boğulmak üzereymiş gibi duruyordu. Bu kadar zorlandığı iş sadece internete bağlanmak falan bile olabilirdi ama bu halleri rolden ibaret de olabilirdi. Şüphe çekmek istemeyen ve gölgelerde dolanmak isteyen birisi...
Odama yönelmeden önce elinin yanında duran kitabı görmüştüm. Sadece okuyucu muydu yoksa daha fazlası mıydı bilmiyordum. Odama girdiğimde kapıyı kapatacağım sırada Sanem'le göz göze geldim. Henüz kapanmamış kapıya tıklattığında sırıtarak "İçeri girebilirsin." diyerek odaya girdim. Ardımdan girip kapıyı kapattığında ima saçan gözleriyle süzerek bana baktığı için masama yönelen adımlarım yavaşladı. "Ne var?"
Yakamı düzeltirken "Sana inanamıyorum." diye sızlandı. Sıcaklık vücudumu sararken saçlarımı omuzlarımdan geri itip "Neden?" diye sordum. Ellerini ve gözlerini yakamdan çektikten sonra baygınca gözlerime baktı. "Ee yeterince ipucu bulabildin mi Kıvanç Bey'in şehvetli kollarında?"
Gözlerim irileşirken "Ne saçmalıyorsun?" diye sorarak pencereye yöneldim. Pencereyi açıp serin havanın yanan tenime nüfuz etmesiyle rahatlarken tekrar ona döndüm. "Katilin herhangi birimiz olabileceğini bilerek nasıl Kıvanç'la kaçamak yaşamayı araya sıkıştırabiliyorsun, hiç anlamıyorum."
Gözlerimi devirerek "Katil Kıvanç değil." dediğimde gülüp "Biraz önceki kaçamağınızı kabul ediyorsun yani?" diye sordu. Yutkunduktan sonra itiraz edip etmemeyi düşündüğüm birkaç saniyenin ardından teslim olarak ona yöneldim. "O kadar belli oluyor mu?"
Yargılamadığını anlayışla gülümsediğinde fark ettim. Sadece endişe duyuyordu benim için. Arkadaşının cenazesinin üstünden birkaç gün geçmişti. Gözaltları hala mor, gözleri hala kızarık dolaşıyordu ama toparlamaya başladığını görebiliyordum. Tahmin ettiğim gibi koy vermeyip bir şeylerle ilgilenmek ona iyi gelmişti. Arkadaşı için ağlamaktan daha fazlasını yapabileceğinin farkındaydı. "Sadece seni tanıyan biri anlar, merak etme. Küçük kaçamağınızı fark etmediler."
Bir an, biraz önce yaşadıklarımızı bizzat izlemiş gibi emin olarak konuştuğu ve baktığı için fark edildiğimizi sanmıştım ve son zamanlarda hızlı atmaya alışmış kalbim tekrar yorulmuştu. Rahatlayarak nefesimi üfleyip "Sana da aşk yaşamayı öneririm. Bu süreçte kafayı yememene yardımcı oluyor." dedikten sonra sırıtıp "Mümkünse bir polisle, savcıyla ya da avukatla aşk yaşa. Şu sıralar oldukça ihtiyacımız var." dediğimde kalkan kaşlarından ve büzülen dudağından gelecek cevabı anlayıp "Ablamı unut." diyerek sandalyeme yöneldim.
"Hiç korkmuyor musun? Belki de onu uyarman lazımdır."
Aklımdan geçmemiş bir soru değildi. Kendime defalarca verdiğim cevabı Sanem'e de verdim. "O kurgusal kitaplar okumaz. Katilimiz kişisel gelişim yazarı olsaydı, belki korkardım." diye dalga geçtim. Hayal gücümü de hiçbir zaman anlayamamıştı bu yüzden. En az Kıvanç kadar mantığa ve gerçeğe düşkün bir kadındı. En azından Kıvanç'ın hayal gücüne ve kurgu dünyasına da saygısı vardı.
"Aşkı bilemem ama en azından flört edebileceğim bir polis ihtimali var."
Keyiflenirken "Bence sen bir haftada kendine âşık eder, bize yardımcı olmasını sağlarsın. Sana inanıyorum." dedim. Alaylı iltifatlarıma karşı gülüp "Çoktan etmiş olabilirim." dedi. Kaşlarım kalktığında "Birkaç kere görüştük. Çok düzgün bir insan olduğu için bir süredir görüşme taleplerini reddediyordum ama sanırım heyecan değil güven aramamız gereken bir dönemdeyiz." dedi. Duygusal ihtiyaçlarındansa şu devirde 'polis' aramamız gerektiği için ilişkilerini sonuna kadar destekliyordum. Sadık bir polis tanıdığımızın olması işlerimizi kolaylaştırırdı. Bazı bilgilere ulaşmakta zorlanıyorduk. "O zaman kaza yapan aracın hangi eksperde olduğunu, ya da eksperin işi bittiyse hangi hurdacıda olduğunu öğrenmek için kaç güne ihtiyacın var?"
"Bu akşam bir kahve içsek yeter sanırım."
Daha fazla dayanamayacağımı düşünüp elim telefona giderken "Süpersin." dedim. Kaşları kalkarken ne yaptığımı ve neden bu kadar keyifli gözüktüğümü anlamaya çalışıyordu. Telefonun ucundaki Zeynep'in "Beni mi özledin Defne'cim?" diye soran sesini duyduğumda mümkünmüş gibi dudaklarım biraz daha kıvrıldı.
"Yok Zeynep'cim, Kıvanç özlemiş. Ona bir uğra istersen."
Gerilen sesi "Ne?" diyerek kulağıma ulaştığında güldüm. "Ne çok isterdin değil mi, şaka olmamasını?"
Sanem de keyiflenirken karşımdaki koltuklardan solumda olana oturdu. Telefonu hoparlöre verip masaya koyduktan sonra masamın üstünde duran kalemi çevirerek oynamaya başladım. "Söyledin, değil mi? Sana istediğin ismi de verdim. Hani yapmayacaktın?"
Sanem burnundan gülerken "Yapmayacağıma söz vermedim. Bunu umabilirsin, dedim. Sana sıkabileceğim her mermiyi kullanacağım. Sen de öyle yap." dedim. Zeynep'in verdiği ismi henüz araştırma şansı bulamamıştım. Gün içerisinde söylemişti zaten. Onu kovma sürecini hızlandırmamış olsam ya da sevgilimin odasına girerken dekoltesini açtığını görmemiş olsam belki merhamet edebilirdim ama şansına küsmeliydi.
"Bunu yapmazsan yağmurun problemini düzeltebilirim deseydim bile bana kurşun sıkmayı tercih ederdin. Sen böyle birisin işte."
"Sen de böyle birine sataşacak kadar aptal birisin işte,"
Zeynep'in söylediği ihtimalde ne karar verirdim, emin değildim ama şu anki cevabımdan emindim. Zeynep aptal bir kadındı. "Hadi patronu çok bekletme, daha da sinirlenmesin." dedikten sonra cevap vermesini beklemeden telefonu kapattım ve bakışlarımı Sanem'e çevirdim. "Neden yaptın?" derken 'iyi ki yaptın' der gibi sırıtıyordu. Gerçekten Zeynep'in koltuğunda gözü olduğuna emindim artık. Onun ekmeğine yağ sürüyor gibiydim ama şu anlık aynı tarafta gözüküyorduk. En azından bir gün Zeynep'in yerine geçerse, ona yapabileceğim şeyleri de görüyordu böylelikle.
Sanem'e Kıvanç'la olan konuşmalarımızı anlattıktan sonra "Bir an önce kovulursa, Kıvanç da çok üstüme gelemez. Kıvanç yardım etmek yerine beni durdurmaya çalışmaktan vazgeçmezse yakında buradan istifa etmem bile gerekebilir. O sırada Zeynep'in buradan çoktan gitmiş olmasını yeğlerim." dediğimde başını onaylar şekilde salladı. "Sen?" diye sorduğumda kaşları kalktı. Biraz da yem atarak "Sen istifa eder misin?" diye sorduğumda "Gerekirse." derken yüzünün bürüdüğü ifadeye dikkat ettim. Doğru söylüyor gibiydi. Ben istifa ettikten sonra yerimi mi kapardı yoksa birbirimizi kollamaya devam mı ederdik, merak etmiştim.
"Notları Kıvanç'ın yok etmediğine emin miyiz?"
"O notları gizlice bırakan, gizlice de alabilir Sanem." dedim. "Yine de istersen kalmak için bana da gelebilirsin. Kıvanç'ta kalmasan daha iyi sanki."
Son hecesini uzatarak "Sanem," derken sesim yumuşak çıkıyordu. Birbirimize karşı seneler içerisinde inşa ettiğimiz nefret duvarları sarsılmakla kalmamış, bazıları yıkılıyor gibiydi. "Gerçekten merak etme. Kıvanç'ı senelerdir tanıyorum. Tek derdi, benim."
"Söylediğin hiçbir şeyden emin olma Defne. Emin olmak, görüş alanını kısıtlar. Tıpkı Sıla'yı küçümsememiz gibi. Herkese şüphe payı bırakmanı öneririm. En azından Özgür'ü sorgulamaya başla."
"Benim için de bırakıyor musun?" diye sorduğumda birkaç saniyelik derin bakışının ardından "Git gide azalıyor." dediğinde güldüm. Benim aksime herkesten şüphelenerek başlamıştı bu yola. Ben ise bazı insanları eleyerek başlamıştım. Belki de Sanem'in söyledikleri doğruydu. Belki de Sanem'i bile şüpheliler listesinde tutmam gerekiyordu. Sonuç olarak bugün Kıvanç'ın odasına girenlerden biri de oydu.
Kumaş pantolonun cebinden sigarasını çıkardığında dilimle 'tıh' sesi çıkardım. Sigaradan, uzaklardan gelen kokusundan bile haz etmezdim, o da bunu gayet biliyordu. "Burada içmeyeceğim zaten merak etme." diyerek ayaklandığında ben de kalktım. "Dur şu Zeynep tepeme üşüşmeden önce Sıla'ya bir bakalım."
Başıyla onayladığında odadan çıkıp Sıla'nın masasına yöneldik. Ayaküstü bir şey anlayamazdık tabii ama kitaba dair bir şeyler sormak istiyordum. Sonuçta okuduysa, onun da sonunu yaşaması lazımdı. Sonu neydi ve yaşayacak mıydı, merak ediyordum. Belki de yalan söyleyecek, güzel bir sondan bahsedecekti. Her ihtimalde şüphe oluşturabilirdi söyledikleri. Katile yardımcı olanlar da kitaptan nasibini alıyor muydu, merak ediyordum.
İşlere gömülen Sıla tepesinde dikilen iki kadının gölgesi üstüne düştüğünde bakışlarını yavaşça kaldırdı. Tedirgin bir şekilde "Bir sorun mu var?" dediğinde güldüm. Düşüncelere gömüldüğüm için sert bakıyor olmalıydım. Kız gerçekten şüphelerimizi haklı çıkartacak biriyse şu an 'Senden şüpheleniyoruz' desek daha az dikkat çekerdik sanırım. "Yok canım, kitaba bakıyordum. Sen de okudun mu?" diye sordum.
Sorun olmadığını düşünerek rahatlayışına ve saniyeler içerisinde kıvrılan dudaklarına baktım. İnsanların yüz ifadelerinden ve bakışlarından çıkarımlar yapabildiğimi düşünürdüm ama Sıla'ya bakarken yapmak zordu. Adeta, tertemiz bir saf gibi gözüküyordu.
Eli kitaba giderken "Henüz bitirmedim. Yavaş ilerliyorum." dediğinde hiç şaşırmadım. Bir cümleyi kaç dakikada okuyordu merak ediyordum. Toplantılarda bile not almasını bekleyip durmamak için Kıvanç ses kaydına almasına izin vermişti. Her toplantıdan sonra ders notu çıkarır gibi uzun süre toplantı notu çıkarıyordu. Gerçekten Zeynep'in böyle birini rica ile buraya soktuğunu düşünmek güçtü. Zeynep de aptal olmasına rağmen aptal insanları sevmezdi.
"Açıkçası kitap bana pek de hitap etmedi ama yine de merakımdan okuyorum."
Sıla da, internette gördüğüm okuyucu yorumlarından bazıları gibi kitapta kendisine bir hikâye edinemeyenlerdendi. Bu kitabın herkese hitap etmediği şüphesizdi. Sanki her hikâye, belirli insanlar için yazılmış gibiydi. Belki de yazar, tanıdığı insanları esas almıştı. Kitabı okumadığım için yeterince yorumlayamıyordum. Sanem'in okuduğu her kısmı anlatması gerekiyordu bir ara bana.
Sanem "Nerede kaldın peki?" diye sordu. Sanem okuduğu için devamında ne ihtimaller doğabileceğini hatırlıyor olabilirdi. Hatırlamasa bile kitap bizim aksimize onun için tehlike saçmadığı için tekrar bakabilirdi. "Birinden kaçıyordum. İki yol çıkmıştı karşıma, hangi yöne gideceğimi seçecektim. Dün gece en son orada kaldım."
Bakışlarım Sanem'e döndüğünde Sanem gözlerini kısarak kitaba bakıyordu. "Bir saniye." diyerek kitabı elinde aldığında Sıla anlam arayarak Sanem'e bakıyordu. Sanem sayfalar arasında gezindikten sonra "Hatırladığım gibi." diye mırıldandı. "Ne oldu?" diye sorduğumda başını hafifçe bana doğru eğip "Neyi seçerse seçsin ölüyor. Sadece ölüm şekli değişiyor."
Sanem'in elindeki kitabı aldıktan sonra Sıla'ya dönüp "Seni son zamanlarda çok dalgın görüyorum. İşinle hiç ilgilenmiyorsun, baksana masanın üstünde bile okuma kitabın duruyor. Böyle gidersen Kıvanç Bey seni kovar." dediğimde korku gözlerine düşmüştü. "Ama..." diyerek sandalyesinde hareketlendi ve açıklama yapmaya çalıştı. "İşte okumuyorum, gerçekten. Sadece çantam küçük diye elimde taşıyorum. Metroda okuyorum."
"Bence artık işlerine odaklanmalısın. Sana attığım maili görmedin mi? Bir ton iş listen var, senin kitap okumak gibi bir lüksün, zamanın yok. Hatta fazla mesai yapmalısın."
Sıla gözlerini kırpıştırarak bakışlarını mailine çevirdi. "Ben öyle bir şey görmedim." derken çaresizdi sesi. Neyse ki bu sefer aptallığından değildi görmeyişi. Herhangi bir mail atmamıştım, işlerimi ondan isteyeceğime hizmetli Esma teyzeden isterdim, daha çabuk biterdi ama artık isteyecektim. Uydurma işler bulup yapmasını isteyecek, onu işe boğacaktım.
"İşlerin bitene kadar da bu kitap bende kalsa daha iyi olur." dediğimde başını onaylar şekilde salladı.
Sanem "Sonlar güzel değil zaten. İşlerin bittikten sonra da okuma bence daha fazla bu kitabı." dediğinde Sıla tekrar başını onaylar şekilde sallayıp "Zaten haklısınız, işime tutunmalıyım." diye mırıldandı ve bakışlarımı tedirginlikle bana çevirdi. "Maili tekrar yollama şansınız var mı?"
"Peki, atarım." dedikten sonra daha sert bir ses tonuyla "Ama son defa, tekrar kaybetme." dedim.
Başını onaylar şekilde salladığında gözlerimi Sanem'e çevirdim. "Hadi iyi çalışmalar." dedikten sonra Sıla'nın masasından uzaklaştıktık."Sence?" diye sordum. "Gerçekten saf gibi duruyor, tabi daha fazla gözlemlemeliyiz."
Sırıtırken "Bir ipucu toplama gezisi daha gerekebilir diyorsun?" dediğimde o da sırıttı. "Bundan keyif aldığını düşünmeye başlayacağım. Yazar olmak istediğini sanıyordum ama dedektiflik ilgini daha çok çekiyor gibi."
"Eğer masumsa biraz önce birinin hayatını kurtardık sayılır." diye ona hatırlattığımda "Daha fazlasına ihtiyacımız var." dedi. Sırıtışım genişlerken kaşlarım kalktı. "İşte tam da bu yüzden daha fazla dedektifliğe ihtiyacımız var."
Gözlerini devirse de teslim olmuş gibi başını onaylayarak salladı.
"Sen eksperi öğren, ben izin alamasam da erken çıkabilmemiz için bir şeyler ayarlamaya çalışayım ve yeni bir geziye çıkalım. Bakalım bu sefer katil yine bizi takip edecek mi?"
**
"Nasıl izin aldın? İzin vermekle kalmamış, arabasını da vermiş."
Arabadan inerken "İzin almadım." dediğimde o da hızla arabadan inip "Ne?" diye sordu. Sırıtırken kapıyı kapattım ve arabanın önüne doğru ilerlemeye başladım. Gözüm eksperin sanayi içerisindeki geniş dükkânının tabelasında gezinirken kulağıma onun da kapıyı kapattığına dair ses gelince bakmadan arabayı kilitledim. Sanem'in söz konusu polisle birkaç gün peş peşe kahveye çıkmasına değmişti. Sanem'in de tek derdinin ipucu toplamak olmadığını düşünüyordum. Adamdan etkileniyordu.
Yanıma vardığında koluma dokunup "Şaka yaptığını umut ediyorum." dedi. Arabanın anahtarını çantama koyarken bakışlarımı ona çevirip "Kıvanç'tan, katilden korktuğundan daha fazla korkuyorsun, farkında mısın?" diye sordum.
Gülüp "Aynı kişi olabilirler, farkında mısın?" diye sordu. Gözlerimi devirip "Sevgilimi suçlamayı bırak." diye sızlandım. Bir araya getirsem 'çok sever' de diyemiyordum. Kıvanç sevimli bir adam değildi, başkalarına ama katil olamayacağını da fark ederdi herhalde.
"Peki, 'izin almadım' ne demek?" diye sorduğunda omuz silktim. "Başını kaldıramayacağı bir toplantıya girdi. Gittiğimizi fark etmez. Arabanın anahtarını da bir ara aşırdım, toplantısı bitmeden geri dönmüş oluruz. Diyelim ki yakalandık, işime gelir. Vazgeçmeyeceğimi gördükçe teslim oluşu yakınlaşacak."
"Defne benim kovulmama dokunulmazlığım yok, biliyorsun değil mi?"
Gülüp "Korkma Kıvanç kovarsa, seni kişisel asistanım olarak işe alırım." dedim. "Ödemeyi de öpücükle mi yapacaksın?"
"Tabii, sen Nevzat'ın öpmesini tercih edersin ama ayarlarım bir şeyler."
Gözlerini devirse de kıvrılan dudakları teslim olmuştu. Kolumla koluna hafifçe çarparken "Katilin herhangi birimiz olabileceğini bilerek nasıl Nevzat'la kaçamak yaşamayı araya sıkıştırabiliyorsun, hiç anlamıyorum." diyerek onun kurduğu cümleyi tekrar ettiğimde irileşen gözlerini bana çevirse de şaşırmış ifadesi güldüğünde dağılmıştı. "Ne kadar kinlisin, aklında tutmuşsun resmen cümleyi."
Yine onu taklit ederek "Kaçamağınızı kabul ediyorsun yani?" diye sorduğumda "Bak yine." diye sızlansa da keyifliydi. "Henüz öyle bir şey yok."
"Hepimizin başı belaya girmeden acele etmeni öneririm. Son nefesinde pişman olursun sonra."
Gülüp eksperin dükkânına yönelen adımlarımı takip ederken "Sen kendi derdine yan, benim sonum güzel." dedi.
Eksperin dükkanının içerisine girdiğimizde on yaşlarında bir erkek çocuğu elinde çay tepsisiyle birlikte çıkarken az daha çarpışacaktık. Çocuk saygıyı hak eden reflekslerini sergileyerek çay tepsisini uzaklaştırırken "Hakkı abi, iki çay daha vereyim mi?" diye sordu. İsmi Hakkı olan adam, geniş dükkanının sol köşesinde cam duvarlarla ayrılan ofisinden çıkarken "Neden?" diye soruyordu. Gözleri bizi bulduğunda başıyla selamlayıp "Bırak Ali'cim." dedi.
Dakikalar sonrasında adama Kıvanç'ın arabasını gösterirken çay yudumluyorduk. "Temiz görünüyor ama dikkatlice bakacağız tabi. Satıcı siz misiniz?" diyerek Sanem'e baktı. Sanem "Yok biz alıcıyız." dediğinde adamın kaşları çatıldı. "İkiniz de mi? Satıcı nerede? Ruhsat da gerekiyor."
İçimden Sanem'e söverken şirince sırıtıp "Yok satıcı ben olacağım. Ruhsat arabada, veririm. Satış vekaletnamemi yanımda getirmeyi unutmuşum fakat gün içerisinde getiririm. Sadece bizim acelemiz var, kısa süre içerisinde halledebilir misiniz, diye öğrenmek için geldik." dediğimde adamın çatılan kaşları anlamasıyla gevşedi. "Evim yakın zaten." diye ekledikten sonra dükkânın arka bahçeye açılan geniş cam kapısına baktım. Arkadaki hurda araçta gözlerimi gezdirirken "Ama elinizde iş var sanırım." dedim.
"Yok, bitti işim. Gün bitmeden hallederiz sizin işi fakat ya arabanın sahibi ya da yeterli vekâlet gerekiyor."
"Halledebileceğimize çok sevindim." diyerek gülümsedikten sonra tekrar hurda arabaya baktım. Gülümseyişimi yüzümden silerken ekspere döndüm. "Ne üzücü, kaza mı olmuş?"
Sanem sessiz kalmıştı. Onun için zor olmalıydı arkadaşının can verdiği arabaya bakmak. Bu sebeple sohbet işini üstlenmiştim. Tek bir cümle kurmuştu, onda da bizi zora sokmuştu zaten. Belki de gelmemesi onun için daha iyi olabilirdi ama gelmek istemişti.
Eksperin de bakışları arabaya dönerken üzülür gibi dudağını büzerken başını onaylar şekilde salladı. "Evet maalesef. Bir kızcağızımız vefat etmiş. Ben de pert raporu düzenledim."
"Neden olmuş ki kaza? Kötü bir kaza sanırım, yok olmuş resmen araba."
"Detaya vakıf değilim ama soruşturulmayacak sanırım, hurdaya gidecek araba. Şoförün hız kusuruyla meydana gelen normal bir trafik kazası gibi görünüyor."
"Arabada teknik bir arıza olsaydı, anlar mıydınız?" diye sorduğumda burukça gülümsedi. "Bu haliyle çok zor. Çoğu önemli parça öndedir. Arabanın önü, arkasıyla birleşmiş neredeyse. Arkaya belirli başlı parçalar uzanır. Fren hidrolik borusu gibi..." dediği sırada gözlerim kısılarak "Fren mi?" diye sordum. Başını onaylar şekilde salladı. "Peki, borunun hali nasıldı?"
Adamın da gözleri kısılırken neden sorguladığımı anlayamıyor gibi baktı. Şirince sırıtıp "Kusura bakmayın trajik bir durum üzerinden çok soru sordum ama merakım vardır arabalara ve parçalarına biraz." dedim. Araba satışı işin vekâletim olduğunu hatırlamış gibi başını onaylar şekilde salladı. Genel olarak mesleğimin araba, al sat olduğunu düşünüyor olmalıydı.
"Boru çatlaktı tabii. Darbe sonucu oluşmuş olmalı."
"Diyelim ki, darbe öncesi oluştu. Sonucu ne olurdu?" diye sorduğumda dudağını büzerek omuz silkti. "Hidrolik yağı sızıntı yapardı, frenler tutmazdı."
Gözlerim Sanem'e dönerken "Anladım." diye mırıldandım. Sanem'in dolu gözleri de eksperin üstündeydi. Neyse ki eksper sohbet ederken soruları soran ben olduğum için sadece benimle ilgilenmişti yoksa Sanem'de bir ilginçlik olduğunu anlamamasının ihtimali yoktu. Sanem derin bir nefes alıp telefonuyla ilgilenir gibi ardına dönerken ben de tekrar ekspere baktım. "Savcı, bu ihtimalle ilgilenmedi sanırım."
Geniş bir şekilde gülümseyip "Bilemiyorum." dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. "Teşekkür ederiz, o zaman biz hızlıca vekâleti alıp geri dönelim."
"Aceleniz varsa arabayı bırakın, size bir taksi çevirelim isterseniz. Ben de o sıra çalışmaya başlayayım."
"Yok, teşekkürler. Ben de satıcıdan tekrar onay alayım o sıra."
Adam başını onaylar şekilde salladığında elimi uzattım. "Tanıştığıma memnun oldum."
Eğer bunu yapan katilse, bu Melis arabayı kullanmadan önce katilin arabaya ulaşmış olmasını gerektirirdi. Bu da evin kameralarında gözükmesini gerektirirdi. Yakın zamanda cenaze evine tekrar uğramamız lazımdı. Arabaya yönelirken gözlerim nedense etrafta, katilin yeni notunu arıyordu ama yoktu. Belki de onun düşünemediği bir adım atmıştık. Belki de katil şu an birini öldürmekle meşguldü, bunu sanırım hiçbir zaman bilemezdik.
**
Karakola yürüme mesafesinde olan parkta elimizde kahvelerle otururken aramızdaki Sanem "Ne güzel oldu, tanıştınız." dedi. Havadan sudan sohbetlerimizin sonuna gelmeye başladığımızı belirtiyordu bu cümle. Birazdan Nevzat işe dönecek olmalıydı. Bir şeyler yapmaya başla, demeye çalıştığı cümleye gülümseyip "Değil mi?" diye sorduktan sonra bankın ucuna doğru kayıp başımı hafifçe eğdim ve Nevzat'a baktım. Oldukça kibar bir adam olan Nevzat başını onaylar gibi sallarken gözünü yavaşça kapatıp açtı ve gülümsedi. "Güzel sohbetin için teşekkürler Nevzat. Uzun zamandır kiminle konuşsam konular iç açıcı olmuyordu."
Nevzat'iın gülümsemesi hafifçe silinirken gözüne anlayışlı bir üzüntü düşmüştü. "Sanem bahsetti biraz, başınız sağ olsun. Zor olmalı iki çalışma arkadaşınızı kaybetmeniz. Sanem için de..." dedikten sonra bakışlarını Sanem'e çevirdi. "O bir arkadaşını daha kaybetti tabii. Hayat çok acımasız." dedikten sonra cümlesini noktalar gibi kahvesinin son yudumlarını içip karton bardağı yanındaki çöp kutusuna attı. Gitmesine gerçekten az kala, kibarlığı ve ayıp olmasın diye bir süre daha durmasını gerektirir bir konu açmıştım. Son anda yetişmiş gibi olmuştum.
"Sizin için de zor olmalı, katillerini bulmak yani. Gerçi Gül'ün katili yakalanmıştı sanırım."
Sorgulayarak bakan bakışlarımı fark etmeden "Sanırım salınacak." dediğinde kaşlarım kalktı. "Nasıl yani?"
"Sanem dedikten sonra soruşturmaların akıbetlerine baktım da, Gül'ün katili ile hırsıza ait deliller uyuşmuyor." dedi. Gözlerim kısılırken "Katil, hırsız değil yani?" diye sordum. "Tabii, soruşturma sürüyor ama benim gördüğüm ve duyum aldığım bu yönde. Tabii, lütfen başkasına söylemeyin."
Başımı onaylar şekilde sallarken bilerek iç çektim ve "Umarım yakalanır, her kimse. Beyzaların soruşturması peki? Gerçekten sadece yangın mı?" diye sordum. Adam bir şey söylemek istermiş ama emin değilmiş gibi baktıktan sonra önüne döndü. 'Sen de fark ettin mi?' der gibi bakışlarımı Sanem'e çevirdim. Sanem ellerini kendi ensesine götürürken bilerek titrek çıkmasını sağladığı sesiyle "Onları o kadar özlüyorum ki. Katillerinin dışarıda olmasını bilmek, beni kahrediyor. Beyza'nın da biri yüzünden öldüğünü düşünmek, en azından doğal yollarla öldü, diyebilmeyi yeğletiyor insana." dediğinde Nevzat bakışlarını Sanem'e çevirip destek olmak ister gibi elini koluna götürdü. "Benden duymuş olmayın ama bugün iki dosyaya da yeni deliller eklenmiş. Benzer deliller."
Sanem ellerini ensesinden çekerken "Nasıl yani?" diye sordu. Nevzat cevap vermeden önce "Beyza'nın ölümü doğal olmayabilir mi?" diye sordum. Daha fazlası da vardı ama ilk olarak bunu sormuştum. Aynı anda daha fazla soru sorarsam, her sorunun cevabına dair verdiği detaylar azalacaktı. "Otopsi raporuna göre ölüm sebebi yangın olmayabilirmiş ve olay yerinde yangından geriye kalan şeylerden bulunan deliller ile Gül'ün evinde bulunan delil örnekleri benzermiş."
"Katilleri aynı kişi olabilir mi diyorsun?"
Başını onaylar şekilde salladı. "Hakkında yakalama ve tutuklama kararı çıkarıldı ama ne zaman bulunur bilemiyorum."
Titrek bir nefes alıp "Kimmiş?" diye sorduğumda Sanem'in cevabın "Kıvanç Demirel" ya da Özgür olarak duyacağını sandığına çok emindim. Özgür'ün soyadını bile bilmediğimi fark ettim. Sanem'in de dediği gibi, onu biraz sorgulamam gerekiyordu. Belki de artık gerekmiyordu, katil yakalanacak ya da yakalanmış olabilirdi. Eğer birden fazla katille karşı karşıya değilsek, ki bana not bırakan tek bir katil vardı, yakalanacak olabilirdi.
Nevzat "Kıvanç..." dedikten sonra yüzünü buruşturarak soyadını düşünmeye başladığında kalbim kulaklarımda atarken konuşurken eğildiğim bankta doğrulup bakışlarımı korkuyla Sanem'e çevirdim. Sanem de 'Ben demiştim' der gibi bakmıyordu, şaşırmıştı. Her ne kadar her ihtimali düşünse de, asıl şüphelisinin Kıvanç olmadığını fark ettim. Dolan gözlerim yüzünden görüşüm bulanıklaşırken kendime ait olduğuna şüphelendiğim bir sesle "Demirel mi?" diye sorduğumda adam başını onaylamaz şekilde sallayıp "Güç'tü sanırım." dedi.
Korkuyla harmanlanmış nefesimi üfleyerek ciğerlerimi gerginlikten temizlemeye çalışsam da bir süre ciğerlerim gibi vücudumun tüm parçalarının kendisine gelemeyeceğine emindim. Titreyen elim kalbime giderken isterik bir şekilde güldüm. Sanem'in aklımı yiyip durmaları yüzünden bir an gerçekten böyle bir ihtimal olabileceğini sanmıştım. Kendimi Kıvanç'a ihanet etmiş gibi hissediyordum. Onun aklının ucundan bile beni geçirmeyeceğine emindim ama stresimi yönetemediğim için olmuştu.
Sanem de isterik bir şekilde gülerken "Gerçekten, korktum." diye itiraf etti. Kıvanç Demirel, kadar tanıdığım bir isim olmasa da Kıvanç Güç ismini de tanıyor gibi hissediyordum. Nedense bir yerde gördüğüme ya da duyduğuma emin gibiydim.
"Dediğim gibi, aramızda kalsın lütfen. Sanem'e ve Sanem'in güvendiği sana itimadım olduğu için dile getirdim. Belki içinizdeki ateşe su serpebilirim, diye."
Sanem "Yok, yok tabii. Teşekkür ederiz." derken ben de gülümseyerek başımı onaylar şekilde salladım. Sanem'in güvendiği kişi olarak gördüğü için bana güvendiğini söylemişti ama yanıldığı bir şey varsa, o da Sanem'in bana güvendiğiydi. Hala şüphelendiğini kendisi de itiraf etmişti. Yıllarca süren düşmanlığımız yıllar önce tanıdığı dostu olan kadına olan güvenini zedelemişti tabii. Bana güvenmemesi, ona olan güvenimi arttırıyordu aslında. Bir insan ne kadar şüpheliyse, cevabı o kadar bilmiyor demek oluyordu. Katil, bizim kadar şüpheli olamazdı mantıken.
Arabayı karakolun önüne park ettiğimiz için karakola yönelirken telefonum çalmaya başladı. Kıvanç'ın aradığını gördüğümde sessine alarak tekrar kabanımın cebine koydum. Sanırım bu sefer yakalanmıştık. Bugün de üç toplantısının da peş peşe öğleden sonraya alınmasını sağlamıştım ve buraya gelmiştik fakat telefonum çalınıyorsa, fazla oyalanmışız demekti. Nevzat'ın güvenini ve bilgilerini kazanmaya çalışıyorduk oysaki. Kıvanç'ın endişe ettiği, girdiğimi tahmin ettiği tehlikelere kıyasla gayet masum bir an içerisindeydim aslında. Üstelik karakolun yanındaydım, daha güvenli neresi olabilirdi?
İki polis aracı karakolun önünde durduktan sonra arkada duran arabanın ön koltuklarından inen polisler arka kapıya yöneldiğinde Sanem Nevzat'a "Kahve için teşekkürler, görüşürüz." dedi. Nevzat da "Ne demek, seni daha sonra ararım." derken bakışlarım hala polislerin üstündeydi. Arka arabadan çıkardıkları genç yaşta bir adamı aralarına alırken boynunu eğerek karakola yaklaştırmaya başladıklarında gözlerim onları takip ediyordu. Bu yüzü de anımsıyor gibiydim. Benim boylarımda, oldukça beyaz tene sahip bir erkekti. Boynu eğilmeden önce gözlerinden saçılan korkuyu görebilmiştim. Şimdi ise gözlerimin önümden karakola doğru geçerlerken hızla inip kalkan göğsünü görmemek mümkün değildi.
Nevzat önünden geçen çalışma arkadaşına "Yakaladınız mı?" diye sorduğunda kaşlarım ilgiyle kalktı ve gözlerimi adamdan alıp Nevzatlara çevirdim. Adamı tutmayıp, götürenlerin ardından gelen bir adam önümüzde duraksarken başını onaylar şekilde salladı. "Ailesinin evinde bulduk. Hiç kaçmaya çalışır gibi bir hali yoktu zaten." dedikten sonra bakışları yanında bizim olduğumuzu fark edip bizlere çevirdi. Başıyla hafifçe selam verip gülümsedikten sonra Nevzat'a "Sonra konuşuruz." diyerek karakola yöneldi. Bakışlarım tekrar karakola girmek üzere olan ve Gül ile Beyza'nın katili olduğu iddia edilen erkeğe çevirdim. En fazla üniversite bire gidiyor olmalıydı. Üniversiteye...
"Nasıl yani katil o mu?"
Nevzat "Ben seni arayacağım, şimdilik sakin olun lütfen." dedikten sonra Sanem'in kollarını sıvazlayarak hızla karakola yöneldiğinde Sanem anında dolan bakışlarını bana çevirdi. "Biraz önce önümüzden Gül ve Beyza'nın katili mi geçti? Dostum Melis'in katili? Cinayetler bitecek mi artık?"
"Hayır." diye mırıldanırken gözlerim, içeri girdikleri için artık katil olduğu iddia edilen genç adamın gözükmediği kapıya döndü tekrar. "Maalesef, hayır."
"Nasıl yani?"
Nevzat'la konuşurken içime dolan umudun yerini hızla karamsarlık alırken dolan gözlerimi kapıdan çektim ve çantamdan telefonumu çıkarttım. Titreyen ellerim hızlı olmama engel olsa da sonunda gönderiyi açtım. Gönderiye ve gönderinin altına gelen 'Senden bunu beklemezdik' , 'Bir de utanmadan dalga geçmişsin' ve türevi yorumlara baktıktan sonra düşüncelerimden emin olduğum için sinirle telefonu Sanem'e uzatıp arabaya yöneldim. Gidip arabayı bir uçuruma süresim vardı. O adamı nereden anımsadığımı hatırlamıştım. 'Hacettepe Üniversitesi, tıp fakültesindeyim. Neymiş, benim gibi tek derdi dersler olan biri suç işleyip hapse düşecekmiş. Kadavra falan kesiyorum, sayılır mı? #secveyasa' diye paylaşım yapan adamdı o. Kıvanç Güç.
Kıvanç Güç isimli adam kitabı dahi okumadan aylar öncesinde ölmüştü bu iki isim. Adam bu gönderiyi attığında çoktan ölüydü bu iki kişi. Hatta bu kitap basılmamıştı bile. Gözlerinde görmüştüm korkuyu. Bu adam kitabın katili değil mağduruydu. Seçtiği sona göre hapse düşecekti, Beyza ile Gül seçtikleri sona göre ölecekti ve Kıvanç hapse düşmüştü, Beyza ile Gül ölmüştü işte!
Peşimden gelen Sanem'e "Bir taşta üç kuş ve cinayetler devam edecek." dedikten sonra arabaya binip sertçe kapıyı kapattım. Peşimden arabaya bindikten sonra titrek sesiyle "O adam için bir şey yapabilir miyiz sence?" diye sordu. "İşlemediği bir suçla yargılanacak. Deliller yeni eklenmiş dedi Nevzat. Sonradan eklendi deliller! Bize inanırlar mı? Bize kim inanır?"
Benimle değil, kendisiyle konuşuyor gibiydi ama elimi sinirle direksiyona vurduktan sonra yine de cevapladım. "Onlar inanana kadar biz susmayacağız."
Birileri doğruları söylediğinde inatla kulakların kapanmasına katlanamıyordum. Bazı gerçekler bariz ortadayken insanların inanmamayı tercih etmesine de dayanamıyordum. Muhtemelen bu süreçte bunu çok yaşayacaktık ama hayatım boyunca her sesimi duyuramadığımda ve söylediğime inandıramadığımda aynı şekilde ezilmişti kalbim.
En azından bir kural daha öğrenmiştik. Katil eğer sonu bizim yaşamamızı sağlayamazsa bile bir şekilde bize yaşatıyordu. Önemli olan kelimelerim tam anlamıyla yerine gelmesi değildi, önemli olan o sonu yaşamaktı, aracı şeyleri önemsemiyordu. Aslında bir nevi hile yapıyordu.
Sen yapmasan da ben yaptırtırım ve yine de o sonu yaşatırım.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!