BÖLÜM 11
♫ Bölüm şarkısı: Witness the Masterpiece (Orchestral Version) ♫
İyi okumalar ^^
**
"Tut elimi!"
Odanın kapısının bir kez daha şiddetle sarsıldığını duyduğumuzda çığlık atarak birbirimize sarıldık. Ellerimiz birbirini bulup sımsıkı tutarken korku ile titreyen minik vücutlarımız dolabın içine saklanmıştı.
"İşe yaramayacak, kapı kırılacak! O çok güçlü..."
"Biz daha güçlüyüz." derken ağlıyordum. Hıçkırıklar eşliğinde söylediğim bu cümle, ne kadar inandırıcı olabilirdi bilmiyordum ama bir hayli inanıyordum. Bu sefer olmayacaktı, bu sefer yanmayacaktı canı. Sırtında yer kalmamıştı. Küçüktü zaten yaşımız gibi sırtımız da. Bölüşmek, paylaşmak isterdim yaralarını. Benim sırtımda yer vardı ama istesem de yapamıyordum. O yara bere içerisinde kalırken ben sadece onu koruyamamakla cezalandırılıyordum. Babasının ilgisini çekemiyordum, gözleri beni görmüyordu. Sadece onu, sadece onu...
"Değiliz... Kötüler hep en güçlüdür."
"Hayır..." diye itiraz ederken mümkünmüş gibi daha sıkı sarılmaya çalıştım. Kapı bir kez daha şiddetle sarsıldığında çığlıkları arasında kendi sesimi duyamamaya başlamıştım. Ağlamaktan ıslanmış yanaklarını öptükten sonra "Hayır, koruyacağım seni. Masalları hatırla. Hiç kötüler kazandı mı?" diye sordum. Ben kendi sesimi duyamıyor olsam da o duydu beni. Hıçkırıkları arasından cevap vermeye çalıştı.
"Masallarda prenseslerin düşmanları babaları olmuyor. Babalar prenseslere dokunmuyor öyle... Düşmanlardan kurtarıyor, saçlarını seviyor, yanaklarını seviyor ama öyle dokunmuyor..."
"Bizim masalımızda kendisini prenses kurtaracak. Çünkü başka çaresi yok..."
Kapı gürültüyle kırıldığında o kulaklarımızdan kalbimize kadar zehir akıtan sesi duyduk. "Çık lan çabuk o dolaptan!"
Tırnaklarımız birbirimizin tenine batarken acı sadece tenimizde değildi, acı biraz sonra olacakları bilen zihnimizdeydi, acı henüz iyileşmemiş sırtı gibi benim de sırtımdaydı, acı her yerdeydi. Fısıldadım. "Söyle benimle. Mini mini bir kuş donmuştu..."
"Pencereme konmuştu..."
Adım sesleri yaklaşırken artan ağlayışlarımızla sesimiz de yükseliyordu. "Aldım onu içeriye..."
"Cik cik cik cik ötsün diye..."
Dolabın kapağı açıldığında kapıyı kırdığı için yorulmuş olan vücudunda kalbe sahip olmayan göğsü, hızlı nefes alış verişleri ile hareketliydi. Gözlerimi her kapattığımda güvenli karanlığı dağıtan nefret dolu yüzü, ezberimdeydi. Şimdi bizi görüşüyle biraz önce çatılmış olan kaşları gevşemiş, kurumuş dudakları kıvrılmaya başlamıştı. Bizim gibi biraz sonra olacakları o da biliyordu, bu sebepleydi memnuniyeti. Sigara kokusu yine burnumu doldurmuştu.
"Gel bakayım şuraya. Annen gelmeden..."
"Pırpır ederken canlandı..."
Onu çekişiyle birbirini tutmaktan çok tek bir parça haline gelmiş ellerimizi ayırmak istemeyen kollarımız gerildi. Kollarının arasına aldığı vücudu direnmek için bana dönerken gözyaşlarımın doldurduğu bulanık görüşüm, yüzünü görmeme engel oluyordu ama biliyordum. Elini sımsıkı tuttuğum kişi oydu. Bu anı defalarca yaşamıştık. Her seferinde kaymıştı ellerimden. Bense kalmıştım karanlıkta, dolabın içinde, derininde, en dibinde. Yerin bin kat altında, ezilmiş şekilde. Gerisi dinlemekti. Yerin bin kat altında, çığlıkları dinlemekti.
"Bırak şunu, direnme. O koruyamaz seni."
Bir kolu karnından ona dolanarak ayaklarının havalanmasını sağlarken benden koparmak için çekiyordu. Diğer eli ise bileğimi tutup ittiriyordu. Bileğimdeki acıyı hissetmiyordum ama onun karnındaki acıyı, kolu ile vücudu arasına sıkışan sırtını, henüz geçmemiş yaraların nasıl sızladığını hissedebiliyordum. O daha önemliydi, her zaman ama onun canı daha çok yanmıştı, her zaman.
Ellerimizi sertçe ayırdığında hıçkırıklar ile harmanlanmış çığlığımız eşliğinde aynı sonu tekrarladık.
"Ellerim bak boş kaldı..."
"Defne!"
Vücuduma sarılan kolları korkuyla ittirirken çığlık atmaya devam ettim. "Bırak, uzak dur!"
"Defne, benim! Bebeğim, ben... Kıvanç! Sadece kâbus!"
Karanlıkta çığlık çığlığa ondan uzaklaşmaya çalışırken ayaklarıma bir şeyler dolandığı için gürültüyle yere düştüm. Kapı gürültüyle kırıldığında...
Düşerken sivri bir şeye çarpan sırtımın acısıyla sarsılsam da durmadan ayaklarımı iterek sesinin geldiği yönden uzaklaşmaya çalıştım. Sırtım soğuk bir şeye değdiğinde çığlık attım. "Bırak, git! Ben senin bebeğin değilim..."
"Sakin ol... Sadece kâbus. Bir yerine zarar gelecek, dur."
Ellerini vücudumda hissettiğimde boğazım acıyana kadar "Dokunma bana!" diye bağırarak ayaklarımla onu kendimden uzaklaştırmaya çalıştım. Hıçkırıklarım nefes almama engel olurken karanlıkta kendimi korumak zordu. Bu sefer bana dokunuyordu. Bu sefer benim sırtımı acıtıyordu... Sandığımın aksine kabullenemiyordum acıyı. Her zaman onun değil, benim canım yansın istemiştim ama korkuyordum. Ben de çocuktum. Benim de küçüktü sırtım...
"Tamam, dokunmuyorum. Bekle, ışığı açacağım."
Ellerinin teması kesildiğinde bacaklarımı kendime çekerek kollarımı sardım. Yüzümü dizlerime yaslayıp gözlerimi sımsıkı yumarken gözlerimdeki karanlık, gerçekteki karanlıktan daha ürkütücüydü. Gerçekte hiçbir şey göremiyordum, gözlerimde ise anıları görüyordum. "Dokunma, dokunma, dokunma..."
"Dokunmuyorum!"
"Bağırma, dokunma ona, dokunma bana..."
"Işıkları açtım, Defne. Defne kafanı kaldır, lütfen. Bak dokunmamaya çalışıyorum..."
Öne ve geriye doğru sarsılan vücuduma yaklaşan ayak sesleriyle ağlayışlarım arttı. "Defne..."
Ellerini tekrar kollarımda hissettiğimde çığlık atarak ondan uzaklaşmaya çalıştım. "Canın yanacak..." derken sağa doğru attığım vücudumu tuttuğunda "Bırak!" diye bağırarak zihnimde karanlığın bana gösterdiklerinden kaçmak için gözlerimi araladım. "Defne..."
Korku ve şaşkınlığın harmanlandığı hislerin irileştirdiği gözlerimle Kıvanç'ın gözlerine bakarken hızlı nefes alış verişlerim dudaklarımın arasından hareket ediyor fakat ciğerime yeterince ulaşamıyor olmalıydı ki, boğuluyormuş gibi hissediyordum. Tedirgin yüzünde ela gözleri şefkatle bakarken ağlamaya devam ediyor olmalıydım. Bir eli durmadan yanaklarımı siliyordu. En azından çığlık atmaya ya da onu kendimden uzaklaştırmaya çalışmadığım için rahatlayan nefesini titrekçe üfledi.
Anlayamayan bakışlarım odada gezinmeye başlarken dudaklarımı birbirine bastırmaya çalıştım. Gözlerim hatıralarımdaki odada olmadığımı fark ettiğinde dudaklarımın birbirine değmesiyle duygular içimde hapsolurken durmayan ağlayışım yüzümü buruşturmama sebep oldu. Soldaki uzun camı örten perdeye doğru sırtını yaslayarak oturduktan sonra vücudumu kolları arasına çekti. "Gel, geçti her şey... Bir kâbustu sadece."
Sol yanağımı göğsüne yaslamış şekilde bir eli saçlarımda diğer eli sağ yanağımda gezinirken kucağında sessiz sessiz ağlamaya devam ediyordum ama gözlerim döndüğü yerde takılı kalıyordu. Odanın görüş açımdaki devamında duvara yaslanan aynadaki yansımamızı bulanık bir şekilde izlerken beni telkin etmeye çalışan sesi zihnime ulaşamıyordu. Bulanık görüşümde, küçük bir kız çocuğuyla birbirimize bakıyorduk. Biri yanlış adamın kolları arasındaydı. Çığlık atıyor, kurtulmaya çalışıyordu ama duymuyordum. Ses zonklayan kulaklarıma erişemiyordu. Gözlerimin gördüğü ise net değildi ama zihnim tamamlayabiliyordu görüntüyü. Minik eller, geniş omuzlardan ittirmeye çalışırken yalvarıyordu ama gözleri gözlerimdeydi. Başka bir adamın kolları arasında olan, bu kadına bakıyordu. Onun gibi yaşlıydı yanakları ama silen biri vardı. Onun gibi korku ile sarsılmıştı vücudu ama sarılan biri vardı. Onun gibi karanlıkta kalmıştı ama şimdi ulaşmıştı ışığa, çocuğun aksine. Çocuk karanlıktaydı, çocuk hep karanlıkta olacaktı. "Sadece kâbus..."
Aynaya bakan gözlerimde görüşüm çocuğun bakışlarını benden kaçırmasıyla netleşmeye başladı. Gördüğüm küçük kız çocuğu zamanla büyürken, her gün aynada gördüğüm suret belirdi. Kıvanç'ın kollarında, kaşları henüz gevşememiş bir şekilde, ağlıyordum. Ne kadar süredir bu haldeydik, ne kadar süredir sakinleştirmeye çalışan elleri saçlarımda ve yanaklarımda geziniyordu bilmiyordum ama ağlayışlarım iç çekişlere dönmüştü.
Eli saçlarımdan sırtıma doğru kayarken "Daha iyi misin?" diye sorduğunda hızla kolları arasından çıktım. Henüz titremesi tamamen geçmemiş ellerim ve ayaklarım birbirine dolansa da ayağa kalkabildiğimde o da ayağa kalktı. Elleri kollarımı tutacağı sırada bir adım geri çekildiğimde ellerini kendine çekerken derin bir nefes aldı. "Defne, hastaneye gidelim ister misin? Sanki sakinleştiriciye ihtiyacın var..."
Sakinleştiriciye değil, geçmişe gitmeye ihtiyacım vardı, geçmişe gidip bu sefer bir işe yaramaya ama yapamıyordum. Burada, başka mağdurları korumaya çalışırken yine başaramıyordum. Ne yaparsam yapayım katil bir adım önümde oluyordu. Yeterince güçlü hissetmiyordum. Değiliz... Kötüler hep en güçlüdür.
Ben ellerim belimde, dolu gözlerle odayı incelerken, ellerini kolumda hissettiğimde geri kaçmamaya çalıştım. "Bebeğim..."
Hızla uyaran ses tonuyla "Kıvanç," diyerek bakışlarımı ona çevirdim. "Bebeğim, demesen. Olur mu?"
"Tabii. Sen nasıl istersen ama ya biraz konuşalım ya da hastaneye gidelim Defne. İyi gözükmüyorsun."
"Sadece..." derken hala titriyordu sesim. "Biraz kendime gelmeye ihtiyacım var."
Bakışlarım açılmış ışığa döndükten sonra "Neden kapattın?" diye sordum. "Ben açık bırakmıştım. Daha önceki geceler gibi. Niye kapattın?"
Suçlar gibi konuşmamaya çalışıyordum ama eğer uyandığımda ışıklar açık olsaydı bu kadar kötü bir hale gelmeyecektim. Ne kâbus görüşümde, ne de gördüğüm detaylarda suçu vardı ama ışığı açık bırakarak uyumamın bir sebebi vardı. Bana geldiğinde de, burada kaldığım her gece de olduğum her yerin ışığının açık olduğunu, hatta evimi fazla fazla lambalar ile doldurduğumu biliyordu. Yayınevindeki sadece gündüzleri kullandığım odamda bile ne kadar aydınlatma kullandığımı biliyordu. Kapalı havalarda direkt açtığımı, bazı karanlıklara tahammül edemediğimi. Sebebini bilmiyordu ama böyle olduğunu biliyordu. Kaldı ki uzun bir süredir böyle gerçekçi ve geçmişe götüren kâbus görmüyordum. Belki de aylar sonra ilk kâbusumdu bu. Göz kapaklarıma erişemeyen ışık dolayısıyla görmüş de olabilirdim ama yine de Kıvanç'ı suçlamamaya çalışacaktım. Sadece onun için değil, kendim için de. Suçladığım herkesi kendimden uzaklaştırıyordum, kendim dâhil. Güvendiğim değil ama güvenmeyi en çok istediğim, güvenmeye en yakın olduğum adamı da uzaklaştırırsam kimsesiz kalacaktım, tekrar. Bu hayatta beni düşünen, bazen yanlış olarak bile olsa üstüme titreyen tek kişiydi Kıvanç. Ayrıca ışığı kapatması dolayısıyla görmemiş de olabilirdim. Son zamanlarda her anımın stresli ve gergin geçmesi bilinçaltımı dürtüyor olabilirdi.
"Elini gözüne götürmüş şekilde uyuyordun, ışıktan rahatsız oldun sandım."
"Kapatma." dediğimde hızla başını onaylar şekilde salladı. "Açtığım hiçbir ışığı kapatma."
Delirmiş gibi irileşen gözlerimle ve akmak üzere olan gözyaşlarımla kurduğum cümlelere direkt boyun eğiyor ve başını sallıyordu. Onu suçlamamaya çalışsam da o kendini çoktan suçlamıştı. "Özür dilerim..."
"Sorun değil." diye mırıldanırken yanından geçerek ilerlediğimde elleri kollarımdan kaydı. Temasının eksilmesiyle daha rahat nefes alıyormuş gibi hissetmeye başlamıştım. Sorun temas edenin o olması değildi, sorun herhangi bir temas hissediyor olmaktı. Yatak odasının kapısını açıp koridora baktığımda yüzümü buruşturup tekrar Kıvanç'a döndüm ve titremesini durduramadığım ellerimle koridoru gösterdim. "Açar mısın, hepsini?"
"Hepsini?" diye sorsa da koridora doğru ilerlemeye başlamıştı. "Evet, lütfen."
Kapıyı açışımla Luna odaya dalarken o tatlı suratının bile beni gülümsemeye gücü yetmiyorsa, bir süre kendime gelemeyeceğim gibi duruyordu. Kıvanç, gidebileceğim her yerin ışığını yaktıktan sonra yanıma geri döndü ve yatağa oturmuş, eğilerek Luna'yı seven beni izledi. Normalde yatak odasına Luna'nın girmemesi için kural koymuştu ama şu an ne buna takılacak ne de takılsa da söyleyebilecek bir haldeydik.
Yanıma oturduğunda gözüm aramızdaki mesafeyi ölçtü. Temkinli bir şekilde biraz uzağa oturmuştu ama elleri benimle kavuşmak ister gibi kucağında bir türlü yer edinemiyordu. Biraz önce yerde oturup beni kucağına çektiğinde temasları biraz olsun sakinleşmeme yaramış olmalıydı. Belki yine sarılsa iyi hissedebilirdim... Hisseder miydim? Yoksa yine boğulur muydum? Bir katil boğazımı sıkıyormuş gibi...
Bir süre sessizlikten sonra Luna kendisini yeterince sevdirmiş olmalı ki kıvırcık tüyleri ellerimin arasından kayıp koridora doğru koştu. Doğrulurken artık benim de nereye koyacağımı bilemediğim ellerimi kucağıma çektim.
"Kâbusun hakkında konuşmak ister misin?"
"Sanmıyorum." derken çökmüştü omuzlarım. Omurgam vücudumu dik tutmakta zorlanıyordu. Boynum kasılmış, uykusundan ağlayarak uyanan gözlerim yanıyordu. Vücudum dinlenmek istiyordu ama kâbuslar başladığında uyumaya çalışmak kafama bir silah tutmak gibi oluyordu. Gözlerimi kapatmak ise ateş etmekti.
Son hecesini uzatarak "Peki," dedikten sonra iç çekti. Sormak istiyor ama soramıyor gibiydi. "Kâbus muydu?"
Gözlerim ona döndüğünde yutkundu. Ben ise yutkunamamıştım çünkü acı boğazımda birikmişti. Gözlerimde gördüğü bulutları neye yormuştu bilmiyordum ama gözlerine şefkatle harmanlanmış öfke düştü. "Değildi." diye itiraf ettiğimde biraz önce düşüncelerinden henüz emin olamamış olduğu için hala kalkık olan kaşları indi. Şimdi o da yutkunamıyordu.
"Ben değil." dediğimde saniyeler içerisinde değişen yüz ifadesinden rahatlamış gibi gözüküyordu. Hala memnun değildi ne yüzü, ne bakışları ama nefesini titrekçe üfledi. Kimse sevdiği birinin bu acıyla sınanmasını istemezdi tabii, ben de istememiştim.
"Ne zaman istersen, kollarım burada. Seni bekliyor."
Derin bir nefes alıp düşünür gibi kollarına bakarken duygularımın bu kadar dorukta olduğu bir anda temasından rahatsız olursam, bir daha toparlayamayacağımdan endişe ediyordum ama bir yanımda iyi olmak istiyordu, Beni iyi etmeliydi çünkü ben edemiyordum. Yıllar sonra bile aynı korkuyla çarpıyordu kalbim. Onca çaba, terapi sonrasında bile hala korkuyordum karanlıktan, temastan. Küçücük bir kâbus tetikleyebiliyordu işte yine her şeyi. Şu an buna lüksüm yoktu. İçten içe belki de bu yüzden insanların kahramanı olmak ister gibi atıldığım yolda, yapmam gerekenler vardı. Artık değiştiremeyeceğim şeylerle oyalanamazdım. Sanem'e de dediğim gibi, ölenler için üzülmeyi bırakıp yaşayanlar için korkmaya başlamalıydım.
Üst vücudumu ona çevirerek yatağın ucunda hafifçe ona yaklaştığımda kolları hareketlendi ama temkinli ve yavaştı. Gözleri tepkimi ölçmek ister gibi yüzümü inceliyordu. Sonunda kolları vücuduma sarıldığında, gözlerimi kapattım ama saniyeler içerisinde hızla geri açtım. Tekrar hızlanan kalbimi gözlerimi kapatmama yorup kolları arasında sakinleşmeye çalıştım. Temasından rahatsız olmamaya, güvensiz hissetmemeye...
Daha fazla soru sormadı. Kâbusumda başka kimler vardı, sormadı. Kaçmaya çalıştığım kimdi, sormadı. Dokunma ona, derken kimden bahsediyordum, sormadı. Sadece, elleri dokunduğunda rahatsızca kıpırdandığım için sırtımdan ziyade saçlarımda gezinirken arada saçlarımı öpüyordu. Nabzım zamanla yavaşlarken, tekrar karanlığa teslim oldu gözlerim. Başka bir anıya uyanmak yerine sabaha uyanmayı dileyerek...
**
"Dalgın görünüyorsun."
Kahvemi yudumlarken Sanem'in sesiyle irkilip bakışlarımı ona çevirdim. Sıcak kahve dudağımı yakarken Sanem'in uzattığı peçetede ile dudağımın kenarını sildim. "Gerçekten dalgınsın."
Peçeteyi buruşturup masaya koydum. Avucumun içerisinde ezilen peçeteye karşı empati yapabilmek ironikti. Ben camdan yağan yağmuru, acelesi olan insanların hızlı hareket ettikçe su birikintilerini nasıl üstlerine sıçrattıklarını izlerken sessiz kaldığımda "Kâbus mu gördün?" diye sordu. Bakışlarımı karşımda oturan Sanem'e çevirdiğimde iç çektim. "Görmüşsün."
Sanem de çok detayına vakıf değildi ama üniversitede bir süre boyunca birlikte yaşadığımız için bazı kâbuslarıma şahit olmuştu. Ara ara sönmeyen ışıklar yüzünden yüksek gelen elektrik faturamıza söylenir gibi şaka yapsa da, elinden geldiğince destek olmaya çalışmıştı. "Stres yüzünden mi?"
"Muhtemelen." dedikten kahvemden dudaklarımı yakmadan bir yudum alabildim. "Belki de tekrar görüşmelisin. Neydi adamın adı..."
Hızla "Hayır." diyerek sözünü kestim. "Geçmiş trenine tekrar binersem, kendime geldiğimde kitabı okuyan herkes ölmüş olur. Yazar da 'geç kaldın' diye not bırakır." deyip son söylediğime alayla güldüm. Nedense her yaptığımız hareketi bilen yazarın hemen ardımdaki masada oturuyor olma ihtimali vardı. Eğer öyleyse biraz önce o da hafifçe gülmüş olmalıydı, çünkü o notu gerçekten bırakırdı. Oturduğum iki kişilik koltuğun sırt tarafında simetrik olarak ardımda oturanın koltuğu başlıyordu. Bir anlığına katille sırt sırta vermişiz gibi hissederken bakışlarımı ardıma çevirdim. Kafenin sonundaki masada yemek yiyen bir baba ile kızı dışında kimse yoktu. Babanın kızına yemesi için şefkatle kaşık uzatışını izlerken dolmak isteyen gözlerime müsaade etmeden tekrar Sanem'e döndüm. Stres beni paranoyaklaştırmıştı.
"Kimseyi kurtarmak zorunda değilsin. Biliyorsun, değil mi?"
Terapistin de zamanında sorduğu bir soruydu bu. Hayatım boyunca yaşanılan haksızlıklara karşı susamayan bir kadın olmuştum. Bu bazen agresif, bazen sivri, bazen de anlaşılamayan biri olmamı sağlıyordu. Bu kitabın başlarda düşük bir ihtimal olsa bile tehlike arz edebileceğini hissettiğim andan beri susamamam, duramamam bu yüzdendi. Birilerine yardımcı olabilecekmişim gibi hissettiğimde, eğer olamazsam kendimden bir parça daha nefret ediyordum.
Ben cevap vermediğimde "Ama kendini kurtarmak zorundasın." dedi. Bizim masalımızda kendisini prenses kurtaracak. Çünkü başka çaresi yok...
"Kendimi ancak bu şekilde kurtarabilirim."
Bana tam anlamıyla katılmıyor gibi gözüküyordu ama neden böyle düşündüğümü de anlayabiliyordu. Sadece kendisine empati yapamayan birisi için geriye kalan tek yol, kendisini kanıtlamak oluyordu. Şimdi bir şeyler yapabilirsem, kendimi kendime kanıtlayacaktım. Belki de yıllardır istediğim her şeye hırs ile sarılıp elde etmek uğruna gözümün kararması da bu yüzdendi. Yani en azından terapistin söylediği buydu. Kendimi kendime kanıtlamak öyle büyük bir dertti ki benim için, diğer dertleri görmüyordu gözüm. Ne olursa olsun, yolumdan şaşmıyordum.
Bir süre sessiz kaldığımızda fazla zamanımız olmadığı için "Adresi öğrenebildin mi?" diye sordum. "Adresini yazdı Nevzat ama bunu yapmaktan bir hayli rahatsız oluyor."
Bakıldığında Nevzat, bizimle paylaşmaması gereken bilgileri paylaşıyordu. Sadece Sanem'e olan ilgisi dolayısıyla değil, bizleri arkadaşlarının sıralı ve ani ölümü dolayısıyla acı çeken iki iyi niyetli kişi olarak görüyordu ama yine de görevine sadık ve gerekirse görev için canını verebilecek bir adam olduğu belliydi. Beyza'nın sevgilisinin Beyza'yı aldattığı ve Beyzaların öldüğü yangında şahit olarak soruşturma dosyasında dinlenilen kadının isminin Banu Aydemir olduğunu öğrenmiştik. İsmini zaten Beyza'nın annesinden öğrenmiştim ama soyadını da Nevzat sayesinde öğrenmiştik. Sadece ismi ve soy ismi, kadını bulmamıza yetmemişti çünkü sosyal medya hesaplarına yazdığımız 'görüşme' isteklerimize dönüş sağlamamıştı. Belki görmemişti, belki de bizimle görüşmek istemiyordu. Bu sebeple adresine de ihtiyacımız olmuştu. Nevzat'ın kapısını bir kere daha çalmak zorunda kalmıştık. "Yeterince güvenirsek asıl derdimizi anlatırız ona. Anladığım kadarıyla merhametli, insanlara yardım etmeye çalışan biri. Belki bizimle işbirliği yapar."
"Bir kitapta seçilen sonların gerçekte de yaşanmasını sağladığına inandığımız bir katili aradığımızı söylersek, lavaboya diye kalkıp bir daha geri dönmeyebilir. Muhtemelen geri arayamam, çünkü beni de engellemiş olur."
Sırıtıp "Bence 'uzaylıların peşindeyiz' desen bile seni gülümseyerek dinleyecek bir kıvamda şu an Nevzat." dediğimde alayımı es geçip söylediklerime takıldı ve hafifçe gülümseyerek "Öyle mi dersin?" diye sordu. Hafifçe gülerken "Geçmiş olsun, seni de kaybetmişiz. Bana dediğini yaşıyorsun bakıyorum?" diye sordum. Geçen gün onca kaosun ortasında aşk yaşadığım için beni eleştirmişti ama kendisinin de artık farklı kalır bir yanı yoktu.
"Madem hepimizi öldürmek isteyen bir katille karşı karşıyayız, âşık olmadan ölmeyelim bari. Öyle değil mi?"
Kendisini hızla meşrulaştırma çabasına gülerek başımı onaylar şekilde salladım. Her şey doğru ilerlerse ve yazar katil hile yapıp durmazsa Sanem ölmeyecekti ama geçen gün anlamıştık ki katil hile yapabiliyordu. Birinin suç işleyerek hapishaneye düştüğü bir sonu yaşatmak için suç ilenmese de hapishaneye düşürtebiliyordu. Sanırım neyin, nasıl olacağıyla ilgilenmiyordu, sadece o son cümleyi yaşatmaya çalışıyordu.
"Kahvemizi bitirince adrese gidelim o zaman. Öğle aramızın bitmesine az kaldı, bile diyemeyeceğim. Öğle aramız beş dakika önce bitti."
Sabırlı ve anlayışlı olmaya çalışan Kıvanç'ı çok da zorlamamak gerekiyordu. Hala peşime bir adam takıp takmadığından emin değildim, en son ettiğimiz kavgada bunu yapacağını dile getirmişti ama peşi sıra yaptığım hareketlerden haberdar gibi gözükmüyordu. Belki de sadece uzaktan uzağa beni koruması için birini tutmuştu ya da adamı dikkatli olması konusunda tembihlemişti ve adamdan öğrendiği bana, nerede olduğuma ve ne yaptığıma dair bilgilere dair beni sorgulamıyordu. Çünkü sorgularsa peşime birini taktığından emin olacaktım ve daha dikkatli olup o adamı atlatmaya çalışacaktım. Konu Kıvanç olunca ön görmek mümkün değildi. Henüz iş çıkışında onunla eve dönmeyip Özgür'le görüşeceğimi de bilmediği için tadını kaçırma hakkımı o zamana bırakmak ve işe çok da geç kalmamak istiyordum. Bir süredir 'herkes katil olabilir' düşüncesi ile ve Özgür'ün çalıştığı kütüphanenin de olduğu mahallede değil de Kıvanç'ın yanında kaldığım için Özgür'le de görüşemiyorduk. Sanem, hayatıma yakın zamana şüpheli bir şekilde girdiğini düşündüğü Özgür'den uzak durmam, hiç değilse biraz sorgulamam gerektiğini düşünüyordu ve hak veriyordum. O yüzden bir süredir görüşmeye çalışan Özgür'ün bugünkü teklifini kabul etmiştim. Soyadını bile bilmediğim Özgür'ü biraz sorgulayacaktım.
"Kıvanç Bey şaşırtıcı derecede sabırlı davranıyor."
"Kâbustan beri." dediğimde anlayarak başını onaylar şekilde salladı. "Onunla ya da profesyonel biriyle konuşmam için ısrarcı. Ben kabullenene kadar da fazla fazla anlayışlı davranıyor."
"Ona da anlatmadın mı?" diye sorduğunda dudağımı büzdüm. Sanem'e de tam olarak anlatmamıştım ama Kıvanç'a anlatmamış olmama şaşırmış gözüküyordu. "Gidip sinir kriziyle kimsenin mezarını yakmasını istemem. Zaten yanacağı kadar yandı."
Kaşları anlayamayarak kalktığında omuz silkip "Boş ver." dedim. "Bir gün anlatırım ama şu an üstüme düşülmesine ihtiyacım yok. Dokunsalar ağlayacak halde dolaşıyorum ve kimse dokunmamalı. Kıvanç'ın güvenli himayesine sokup iyi olduğuma emin olana kadar beni iyi niyet adı altında hapsetmesini istemiyorum."
"İstersen bana da..." diyeceği sırada gülümseyip "İstemem." diyerek sözünü kestim. Başını onaylar şekilde sallayıp dudaklarını birbirine bastırdı. Derin bir nefes alıp "Kalkmadan..." derken telefonumu çıkardım. Kafam dağıldığı için odaklanamadığım gibi hatırlayamadığım isme, Zeynep'in mesajlarından tekrar baktım. Geçen günkü, sosyal medya üzerinden kitapta seçtiği sona dair 'Ünlü bir oyuncu olacakmışım. Evet, yapım şirketleri, teklifleri bekliyorum!' diye gönderi paylaşan kadına Deniz Yapım Şirketi 'O zaman CV'ni yollamak ister misin?' diye alıntıda bulunmuştu ve Zeynep'in söz konusu yapım şirketinde tanıdıkları olduğu için ondan arka planını öğrenmiştik. Karşılıklı çıkar sağlayacağımız bir anlaşma ile öğrenmiştik ama ben Zeynep'in çıkar sağlayamamasını sağlamıştım tabii. Yakın zamanda ondan karşı atak bekliyordum ama tırnağımın kırılması kadar bile canımı sıkamayacağını düşünüyordum.
"Hilmi Baysel. Bir şeyler bulabildin mi?"
"Deniz Yapım Şirketi'nin işbirlikçilerinden biriymiş. Set malzemeleri, dekorları ayarlıyorlarmış. Bu adam mı rica etmişti, kızın alınması için?"
"Zeynep'in söylediğine göre özellikle telefonla rica etmiş. Hatta Yapım Şirketi, ön görüşmeden sonra kızın şirketlerinin yeterlilik kriterlerini sağlayamadığını söylemiş ama Hilmi denilen adam ısrarcı olmuş. Kızın, ünlü olana kadar Yapım Şirketi'nden alacağı kazançlarını kendisinin karşılayacağını söylemiş. Böylelikle Yapım Şirketi şans vermiş."
"Şüphe saçıyor." dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. "Kesinlikle bu işin altında da yazar var. Yazarın direkt bu adam olduğunu sanmıyorum. Gözler önünde değil de gölgelerde saklanıyor olmalı. Belki başkalarının üzerine bilerek dikkat çekiyor, belki de sadece işbirlikçilerinden biri bu adam da. Sonuçta bizim haricimizde biri kalkıp bu olayın arka planını araştırmazdı, o sebeple detayları gizlememiş olabilir." Aklıma gelen ihtimalle kaşlarım kalktı. "Hatta... Dekor, malzeme ayarlıyorsa o figürler onun elinden çıkıyor olabilir."
"Adam davetlere katılan bir adammış. Kıvanç Bey de genel olarak o davetlere çağırılıyor. Birinde bizi ya da en azından seni yanında götürmesini sağlamamız lazım. Haftaya Ölçüt Yayınevi'nin bastığı kitaplardan Deniz Yapım Şirketi aracılığıyla filme dönüşen bir tanesinin galası var. Kıvanç Bey'e gelen postaların arasında Ölçüt Yayınevi'nin logosuna da gördüm bugün. Kesinlikle davet edilmiştir, yanına yapışmamız lazım. Belki bir şeyler öğrenebiliriz."
Düşünürken "Kıvanç genel olarak Zeynep'le katılıyor bu tarz davetlere." dedim ama bu bir kabulleniş değildi tabii ki. "Katılamaz mıyız yani?" diye sorduğunda güldüm. "Yok, sadece Zeynep'i sinir edebilecek yeni bir hamlem daha olacak, bunu kastediyordum."
Kıvanç'ın özellikle de şu zamanlarda beni reddedeceğini sanmıyordum. Davetlere yayın yönetmeni yerine baş editör ile katılmasının da ilgi çekici bir yanı yoktu, olağandı. Kaldı ki Kıvanç ilişkimizin olduğunu pek gizlemiyordu. Misafiri varken odasına uğramam gerekecek olsa beni 'baş editör' diye tanıştırdıktan hemen sonra 'ayrıca hayatımdaki kadın' diye de ekliyordu. Davete hayatındaki kadın ve baş editörü ile katılması normaldi. Zeynep yine de rahatsız olacaksa, ağlayarak günlüğüne yazabilirdi. Benim endişem üçlü olarak katılmamıza karar vermesiydi. Beni de dâhil edip yine de Zeynep'i hariç tutmazsa, orada işler çevirmekte zorlanacaktım. Zeynep'in sinsi gözleri her an üstümdeydi. Orada da kuyruğum gibi dolanırdı. Özellikle de o ismi ondan almışken. Hala o yapım şirketiyle de o isimle de ne alıp veremediğim vardı, bilmiyordu. Açığımı arıyordu. Arada sırada işte olmayıp dedektiflik peşinde koştuğum zamanlar haricinde açığımı yakalaması mümkün değildi. Her şeyi normalde üç kere kontrol ediyorsam artık on kere ediyordum.
O da güldükten sonra telefonunu bana uzattı. "Adam buymuş."
Adamın arkası kitaplıkla döşenmiş, geniş masasında otururken çekilmiş bir fotoğrafına bakarken kaşlarım çatıldı. "Anımsıyor gibiyim ama nereden bilemiyorum."
"Haberlerde ya da magazinde görmüşsündür belki." dediğinde dudak büzerek bir süre daha fotoğrafa bakmaya devam ettim ama nereden tanıdığımı hatırlayamamıştım. "Haftaya görüşeceğiz Hilmi Baysal." derken adamın özgüvenle dikleştirdiği omuzlarında ve küçümseyici bakışlarında gezindi gözlerim. Yazar neye benziyordu acaba? Erkek miydi yoksa kadın mı? Göz göze gelsek aynı böyle bakardı, emindim. Küçümseyici. Küçümsüyordu peşinde koşan beni. Bulamayacağımı düşünüyordu, hatta dalga geçer gibi notlar bırakıyordu. Belki de bulunmak isteyen hastalıklı bir ruhtu, henüz bilmiyordum ama bu adamın yazar olmadığına emindim. Her notuyla, kitabıyla ya da yaptıklarıyla karşıma çıktığında hissettirdiği o ürpertiyi şu an bu adamın fotoğrafına bakarken hissedememiştim.
Telefonu geri vereceğim sırada "Görmeni istediğim bir şey daha var." dedi. Kaşlarım kalktığında dudakları düz bir çizgi halini almıştı. Gözlerine düşen üzüntünün sebebini anlatmak yerine 'kendin gör' der gibi "Diğer sekmeye geç." dedi. Derin bir nefes alıp uygulamada diğer sekmeye geçtiğimde bir kaza haberiyle karşılaştım. Kişiler isimlerinin ve soyadlarının baş harfleriyle verilmişti. Sakarya'da köye giden yolda yapılan bir kazaydı. Söylenilene göre frenler tutmamıştı. Durum tanıdık geldiğinde bakışlarımı Sanem'e çevirdim. "Tüm aile ölmüş. Hatta dosya 'kaza' diyerek de kapatılmamış çünkü içlerinden birinin kaza sebebiyle ölmediği düşünülüyormuş. O kişide bıçak izi varmış ama otopsi raporu henüz alınmamış."
"Bu o mu?" diye sorduğumda "Baş harfleri hesapla karşılaştırdım zaten sonrasında buna gerek bile olmadığını gördüm. Arkadaşları gönderinin altında yorumlar atmış. 'Hayat ne acımasız, saatler öncesinde attığı gönderiye bakın' içerikli. Hatta birkaç kişi kitap için, 'Bu kitap beni korkutmaya başladı' yazmış." dedi. Geçen günlerde internette kitaba dair gönderilere bakıp bazılarını sonrasında kontrol etmek üzere takibe almıştık. İçlerinden birinin gönderilerinden anladığımız kadarıyla kitapta ailesi ile birlikte kaza yaşadığını, hepsinin öldüğünü seçtiğini görmüştük ve hatta annesinin köye gitmek üzere ısrar ettiğini, kendisinin kitaptan korktuğu için gelemeyeceğini söylerse annesinin evlatlıktan reddedebileceğine dair şakalaşmıştı gönderilerinde. Biz de şu an sahibinin ölü olduğu bir hesaptan ''Ha-ha, peki gitmemeyi başardın mı?' diye yorumda bulunmuştuk. Yorumumuz, baş sağlığı dileyen insanların yorumları arasında cevapsız kalarak kaybolmuştu ama biz cevabımızı almıştık, başaramamıştı.
"Yani işler İstanbul'dan ibaret de değil." derken tüylerimin diken diken olduğunu hissedebiliyordum. Sadece İstanbul ile kalacak olsa bile boyumuzu aşması yetmiyormuş gibi bir de diğer şehirlere de yayılan ve artık aynı anda her yerde olamayacağına göre tek bir katilin elinden çıkmadığına emin olduğumuz için adeta bir katil çetesiyle karşı karşıya olduğumuzu öğrenmiştik. Geçen gün tutuklanan çocuk da Ankara'da üniversite okuyordu ama aile evinin İstanbul'da olması ve İstanbul'a gel git yapması belki hala her şeyin İstanbul ile sınırlı olması umudumuzu sürdürmüştü fakat öyle değildi. Kitap sadece İstanbul için değil tüm Türkiye için tehlike saçıyordu ve katil sadece İstanbul metrolarında, belki vapurlarında, belki sokaklarında karşılaşabileceğimiz biri değildi. Türkiye'nin her yerinde bilmeden bu kitabın katillerinden biri ile yan yana geçebilir, oturabilir, göze göze gelebilirdik. Belki şu an bize biraz önce istediğimiz hesabı getiren kişi bile katillerden biri olabilirdi. Katil her yerde ve herkes olabilirdi. Peki, tüm bunların başında olan yazar kimdi?
Haber görsellerinden birinde kaza yapmış araçtan fırlayan parçalardan birinin altında kırmızı bir figür gördüğümde yeterince emin olsam da şu an kelime haznemde şüphe diye bir kelime bile kalmamıştı artık. Tam belirli olmasa da birkaç kere görmüş olan biri olarak biliyordum, yazar yine imzasını bırakmıştı. Üstelik söylenilen doğruysa, biri bıçaklanarak öldüyse kazadan sonra kişilerin öldüğüne emin olmak üzere olay yerine geliyordu katil. Belki bizzat olay yaşanırken olay yerinde oluyordu. İçlerinden biri kaza yüzünden ölmemiş olmalıydı ki, işini tamamlamıştı. O zaman sondan kaçmak imkânsızdı. Yazarın kurduğu türlü türlü kumpaslardan kurtulunsa bile tehlike bitmiyordu. Yazar işini tamamlamak üzere peşinde oluyordu. Bu bir yandan korkutucu bir yandan da bir olay yerinde erkenden olabilirsek yazarla karşılaşabileceğimiz anlamına geliyordu. Ya yazarla ya da katillerinden biriyle. Belki de yazar bile tek kişi değildi, yazarlar vardı. Nasıl bir oluşumla karşı karşıyaydık henüz bilmiyordum. Önceliğimiz insanları sondan korumak olmalıydı ama eğer konuşturabileceğimiz biriyle karşılaşmak istiyorsak bir sonun yaşanmasına müsaade etmek zorunda kalabilirdik, sırf yazarla ya da katilleriyle karşılaşmak için. Ben ölecek olsam, katillerini yollamaz, kendisi gelir gibi hissediyordum. Bu zamana kadar bağlantı kurduğu kişi bendim. Gelip bizzat gözlerime bakmak isterdi, belki de kaybettiğimi sırıtarak dile getirmek isterdi.
"Sadece bizim değil, insanların da yavaş yavaş dikkatini çekmeye başladı. Hala yoğun bir şüphe yok ama bazı hesaplar bu kitaptan korktuğuna dair gönderiler paylaşmış dediğim gibi. Özellikle de tesadüfler arttıkça. Hatta bazı hesaplar tesadüfleri gönderisinde derlemiş."
"Polisin de ilgisini çekmesi an meselesi o zaman."
Kendimiz bizzat çalıştığımız yayınevini de etkileyecek bir ihbarda bulunmuyorduk ama bazılarının bulunması da işimize yarayabilirdi. Soruşturma sürecinde yayınevine ve Kıvanç'a olacakları düşündüğümde, bu işi yayınevini karıştırmadan çözmek istiyordum ama mümkün olmadığı bir ana gelecektik ileride, buna emindim.
Başını onaylar şekilde salladığında iç çekip "Neyse, hadi şu kıza gidelim. Neler anlatacak, bir bakalım. Bugüne kadar kitaptaki sonun yaşandığı olay yerinde olup da ölmeyen tek kişi o." derken gerçekten ümitliydim. Yangının nasıl başladığına, orada gerçekte neler olup bittiğine dair bilgi verebilirdi. Dosya içerisine verdiği ifadede yangın başlamadan önce oradan gittiğini, başka da bir şey bilmediğini söylemişti ve söyledikleri ile binadan çıktığına dair görüntüleri ile yangının başladığı zaman arasında yeterli süre olduğu için çelişmemişti, şüpheli olarak görülmemişti. Ben daha fazlasının olduğuna inanıyordum. Öğrendiğimize göre olaydan sonra çalışmayı bırakmıştı. Sosyal medya hesaplarında da artık paylaşım yapmıyordu, mesajlarımıza da dönüş yapmamıştı. Geçen gün ziyaret ettiğim Beyza'nın annesinden öğrendiğim kadarıyla da onlara gidip vicdan azabı çekmişti. Daha fazlası olmasa, bu hale gelmezdi.
Garson para üstümüzün olduğu kadife kutuyu masaya geri getirdiğinde geniş çantamdan çıkardığım şalı boynuma sarıyordum. "Üstü kalabilir." dediğimde duymayıp ilerleyen garsonun ardından baktım. "Pardon!"
Garson duymadan ilerlemeye devam etti. İleride mutfağa açılan bir kapıya girdiğine ortalarda başka garson göremediğim için nefesimi üfledim. "Neyse, masada bırakalım. Sonra alırlar."
"Öyle yapalım madem." diye mırıldanırken masadan kalkıp kabanımı giyiyordum. Gözlerim kadife kutunun üst üste binerek birbirine yaslanan iki parçası arasından çıkıntı şeklinde gözüken beyaz kâğıda döndüğünde kaşlarım çatıldı. Kollarımda kalan kabanımı hızla omuzlarıma çekip giyindikten sonra elimi kadife kutuya götürdüm. Ellerimin arasına aldığım kutuyu açtığımda para üstünün yanı sıra bir not ile karşılaştım.
Aynı tip not kâğıdı, aynı yazı, farklı söz.
'Yıkık dökük bir yerde, küllerin arasında, göz göze geleceğiz. Sonra ya sen beni öldüreceksin, ya da ben seni.'
Hayali soğuk kalın kabanımdan, sıkıca sarılmış şalımdan bile içeriye dalıp vücudumu titrettiğinde Sanem elimde kalakaldığım notu aldı. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından tedirgin bir şekilde konuşmaya başladı.
"Defne bu kadarı artık fazla. Resmen seni ölümle tehdit ediyor. Polise gitmeliyiz."
"O bıraktı." derken hızla masanın arasından çıkıp biraz önceki garsonun girdiği mutfak kapısına benzeyen yere doğru ilerlemeye başladım. Sanem ardımdan seslenerek gelirken sertçe kapıyı ittirdim. Arka sokağa çıktığımda yağmur taneleri saçlarıma ve yüzüme değmeye başlarken gözlerim şaşırarak bir sokakta bir de ardımdaki kafede dönüp duruyordu. Kasvetli hava durumu ve trafik ile mücadele eden bir İstanbul sokağında hızla hareket eden insanların gürültüsü kulaklarımı doldururken gözüm hiçbir yüzü seçemiyordu. Stres kulaklarımı zonklatırken Sanem afallayan vücudumu tuttu. Tökezleyen ayaklarımdaki tüm gücüm korkuyla çarpmak üzere kalbime gitmişti. Soğuk saniyeler içerisinde yanaklarımın sızlayarak kızarmasını sağlarken kafeye geri girdim ve diğer kapıdan elinde poşetler ile giren, üzerindeki kıyafete bakılırsa çalışan olan bir adama doğru ilerleyip kollarından tuttum. Adam elleri üstünde düz bir şekilde tutmaya çalıştığı poşet, onu sarsarak tuttuğum için hareketlendiğinde hızla tekrar tutup ters bakışlarını bana çevirdi. "Hanım efendi, ne yapıyorsunuz?"
"Bir garsonunuz bana not bıraktı. Hemen tüm garsonlarınızı çağırmanızı istiyorum." dedikten sonra bağırarak ekledim "Hemen!"
Adam ilerideki masaları temizlemekle meşgul olan ama şimdi bağırışım dolayısıyla ilgisi bize dönmüş garsonu çağırdıktan sonra tedirgin bakışlarını bana çevirdi. "Rahatsız edici bir not muydu hanım efendi? Dündar yapmaz aslında öyle şeyler ama..."
Bana doğru gelen on sekiz yaşlarındaki genç adama bakarken başımı onaylamaz şekilde salladım. Adam birinin beni not ile ya numaramı isteyerek ya da iltifat ederek taciz ettiğini sanmıştı ama durum çok farklıydı. "Bu değil, diğer garsonlarınızı da çağırın lütfen."
"Hanım efendi bizim başka garsonumuz yok." dedikten sonra yanımıza varmış olan garsona uzattı elindeki poşeti. Boşalan eliyle bir hayli küçük olan kafesini gösterdi. Küçük ve boştu. Otururken gördüğüm adam ile kızı da gitmişti. Ne ara gittiklerini görememiştim ama artık yoklardı. Yutkunup düşünerek bakışlarımı Sanem'e çevirdim. Bize önce hesabı sonra para üstünü getiren kişi garson değildi. Yanımızda elinde poşet ile bekleyen ve meraklı bakışlarını üstümüzde gezdiren genç adama dönüp "Sen birini görmedin mi? Biri bize para üstünü getirdi." dedim. Genç adam mahcup bir şekilde göz ucuyla patronuna baktıktan sonra "Biraz önce lavaboya gitmiştim ama..." dediğinde nefesimi sıkkınca üfleyip gözlerimi sinirle devirdim ve ellerimi çekmek ister gibi saçlarıma götürdüm.
Sanem bitmeyen umuduyla "Kamera görüntülerine bakabilir miyiz?" diye sorduğunda adam başını onaylamaz şekilde sallayarak dudağını büzdü. "Maalesef, kameramız yok."
Sinirle ardıma dönüp bakışlarımı biraz önceki adamın çıkıp gittiği kafenin arka kapısına çevirdim. Notu bırakmış, seslenmemize rağmen ardına dönmeden hızla o kapıdan çıkmış ve kalabalık sokakta gizeme karışmıştı. Yüzünü bile görememiştim o sıra şalımı bağladığım için. Görsem de başka bir mağdurdan ibaret olduğunu düşünüyordum notu bırakan kişinin.
Çığlık sesleri duymaya başladığımızda bakışlarımız birbirimize döndü. Kafenin sahibi olduğunu anladığım adam "Oğlum sen poşetleri götür." dedikten sonra bakışlarını bize çevirip "Belki de bir müşteridir bahsettiğiniz kişi. Böyle bir şey yaşadığınız için üzgünüm ama sanırım size yardımcı olamayacağız." dedikten sonra kapıya yöneldi. Sesin sebebini ben de merak ettiğim için adama cevap vermeden ardından ilerlemeye başladım. Sokağa çıktığımızda ileride trafiğin duraksadığını ve insanların toplandığını gördüm. Yağmuru aldırmadığımız hızlı adımlar ile ilerledik. Yaklaştıkça uzaktan gürültü gibi gelen sesler nispeten daha anlaşılır olmaya başlıyordu.
"Ambulans arandı mı?"
"Ölmüş..."
"Allah'ım sokak ortasında..."
"Gençlik çok kötü durumda. İntihar vakaları git gide artıyor."
"İnsanların umudu kalmadı ki..."
Gürültüye ambulans sesleri de eklendiğinde insanların arasından zor bela geçiyordum. İnsanların etrafında toplanıp da eğilerek hatta bazılarının fotoğraf çekerek baktığı görüntüyü görmek üzere iki kişinin daha arasından sıkışma tehlikesiyle geçtikten sonra gözlerim tanıdık omuzlara takılı kaldı. Bir adamın bedeni yüz üstü bir şekilde taş zeminde uzanıyordu ve başından akan kan, zemindeki su birikintileriyle birleşiyordu. Yüzünün sadece sol kısmı gözüküyordu ve gözleri açıktı. Kafasına sıkarken gözlerini bile kapatmamıştı...
Garson sanmam için yeterli olan kıyafetlerinin nasıl yağmur ile ıslandığına bakarken titrek bir nefes aldım. Ciğerlerim havayla değil korkuyla dolmuştu. Bana notu bıraktıktan sonra gözünü yumacak kadar bile korkmadan kafasına sıkmıştı. Bir kişinin hayatını sadece bir not bırakmak üzere harcayabilen bir katil ile karşı karşıyaydım. Yerde yatan bu adam kimdi bilmiyordum ama katil kendisini öldürmesini sağlayabilecek kadar yıkamıştı zihnini ya da tehdit etmişti. İnsanların zayıf noktalarını da biliyor olmalıydı. Benim de zayıf noktam vardı ve eğer bunu öğrenirse eminim bu adam gibi beni de intihara sürükleyebilirdi. Belki de sadece korkutup işlerin peşini bırakmam için yapıyordu ama gerçekten ölüm tehdidinde bulunuyor da olabilirdi. Bunlar bizzat beni öldüreceğini söylediği notu daha da korkutucu kılıyordu, çünkü yapabileceğini bir defa daha kanıtlamıştı.
Eğer önce davranıp ben onu öldürmezsem...
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!