BÖLÜM 12
Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorummm...
İyi okumalarrr ^^^
***
"Size de iyi akşamlar dilerim."
Özgür'ün gözleri girdiğim kapıdan çıkan kadının sırtından bana döndü. Yüz ifademi gördüğünde kasanın arkasından çıkıp bana doğru yönelirken "Ne oldu?" diye sordu.
Sıkkınca nefesimi üfleyeceğim sırada istemsiz bir şekilde ağlamaya başladığımda "Şş." diyerek kütüphanenin kapısını kilitledikten sonra kollarını vücuduma sardı. "Neyin var?"
Ellerim vücutlarımız arasında kalırken alnımı göğsüne yaslayıp ağlayışımı durdurmaya çalıştım. Ağlamaktan nefret ediyordum. Zehrimi akıtıyormuşum gibi gelmiyordu, sadece zehrin varlığını hatırlıyordum ve maalesef ki akıtabileceğim bir zehre sahip değildim. Benimle ömür boyu yaşayacak bir zehirdi bu. Her zerrem gibi bu bedene ve bu ruha aitti. Benim kadar hakkı vardı üstümde. Ağlamak hiçbir zaman işleri kolaylaştırmamıştı. Aksine, güçsüzlüğümü göstermiş ve beni daha fazla yenmelerine sebep olmuştu. Duygularımı ait oldukları yerde, içimde tutmaya çalışırken kolları arasından çıkıp elimin tersiyle göz yaşlarımı sildim. "Küçük bir sinir boşalımı sadece."
Titrek sesimle verdiğim cevaba karşı boy farkımız dolayısıyla başını hafifçe eğerek yüzüme yakınlaşırken kaşlarını kaldırdı. "Sadece sinir boşalımı mı?"
Ona son yaşadıklarımı anlatmak istiyordum ama Sanem'in söylediğine göre ona güvenmemeliydim. Yine de tanıştığımız günden beri bana her konuda destek olma çabasıyla güvenimi kazanmıştı. Mahalle arası özel bir kütüphanenin çalışanıydı. Özellikle de tanışmamız tesadüfen gelişmişken tehlike arz etmiyor gibi görünüyordu ama bugünlerde içtiğiniz kahvenin siparişini öderken bile katilin kuklalarından biriyle karşılaşabiliyordunuz. Kukla, diyordum çünkü ömrünü bir not uğruna harcamıştı. Koskoca hayata, sadece bana bir not ulaştırmak için gelmiş gibi, görevi bittiğinde canına kıymıştı. Beyni mi yıkanmıştı yoksa tehdit altında mıydı? Benim de beynim yıkanacak mıydı bilmiyordum ama tehdit altında olduğum şüphesizdi. Açıkça, yıkık dökük bir yerde küllerin arasında göz göze geleceğimizi ve sonrasında ya benim onu, ya da onun beni öldüreceğini dile getirmişti. Kendimi kurtarmak uğruna bile katil olamazdım ki ben... Olabilecek olsaydım seneler öncesinde olurdum. Kâbuslarımda kurban olacağıma canavar olmayı tercih etmek isterdim ama edemezdim. Ben canavar olamadıkça, kurban mı olacaktım?
Tok bir ses duyduğumda sıçramadan edemedim. Özgür'ün eli koluma gelip sakin olmamı ister gibi "Kapıdan geldi." diye açıkladığında nefesimi üfleyerek cam kapıya baktım. Ağlamaya devam edeceğimi düşünmüş olmalıydı ki kapıyı kilitlemişti ama bu kadardı. Bu küçük an için bile pişmandım. Güvenmediğim insanların güçsüz anlarıma şahit olmasından da nefret ediyordum.
Cam kapının ardında üç tane kişi rüzgârlı hava dolayısıyla kafalarına çektikleri montlarının şapkalarını tutmaya çalışırken kapıyı gösterdiklerinde Özgür "Kitap almak için arkadaşlarım gelecekti, aklımdan çıkmış. Hemen ilgilenip göndereceğim, olur mu? İstersen mutfağa geç..." dedi. Özgür hakkında hiçbir şey bilmediğim için şüpheliler listemdeydi ve şu an bir şeyler öğrenebilme şansım vardı. Belki de bugüne kadar ona dair hiçbir şey bilmememin sebebi, durmadan kendim hakkında konuşmamdı. Aylardır yok kitap, yok Kıvanç, yok yayınevi entrikaları, yok dergi, blog yazıları derken adama kendisini tanıtacak ve anlatacak zaman bırakmamıştım ki... Bu işlerin altından sadece Sanem'le kalkamayacaktık ve işbirlikçilerine ihtiyacımız vardı. Özgür'e güvenebilirsek, bize yardımcı olabilirdi. Yayınevlerinde tanıdıklarının olduğunu söylemişti. Ayrıca gün içerisinde birçok insanla tanışıyordu, çevresi geniş olabilirdi.
"Ya da dilersen seni tanıştırmayı çok isterim..." dediğinde ilgi çekici gözükmeden bunu talep etmenin yollarını arıyor olduğum için bizzat ondan teklif gelmesine karşı gülümseyip "Tabii." dedim. O da memnun olmuş gibi gülümseyip cam kapıya yönelirken hafifçe sağıma dönüp elimin tersiyle yüzümde gözyaşı kalmadığından emin olduktan sonra tekrar cam kapıya döndüm. Cam kapı açıldığı gibi arkadaşları içeriye doluşurken aynı anda konuşmaya başladılar.
"Çok soğuk..."
"Gerçekten bir an önce eve döneceğim ve battaniyemin altına girip kitap okuyacağım..."
"Biriniz araba almadıkça ya da kış geçmedikçe beni dışarı çağırmayın artık."
Özgür kapıyı geri kapatırken gülüp "Çok hoş gelmiş gibi değilsiniz ama hoş geldiniz..." dedi. Arkadaşları Özgür ile selamlaştıktan sonra bakışlarını bana çevirdiler. İçlerinden sarışın, genç bir kız bakışlarını mahcup bir şekilde gülümseyip "Sizi de beklettik kusura bakmayın." dedikten sonra Özgür'e kasayı gösterdi. "Sen hanım efendinin işini hallet, biz oyalamayalım seni. Şu köşede..." deyip işaret parmağıyla sağ köşedeki koltuk grubunu gösterdi "... birazcık ısınırız biz de o sıra."
Kedi gibi bakıp konuşuyordu ve kasti bir şekilde yaptığı belliydi. Tatlı bir kız olarak gözüküyordu. Bu tarz hareketlerin itici ve tatlı durması arasında gerçekten çok ince bir çizgi vardı ve kız iyi olan tarafta sınırlarda dolaşıyordu. Özgür elini ensesine götürüp güldü. "Hanım efendi, dediğin kişi benim arkadaşım, Defne. Hani bahsetmiştim ya..." dediğinde içlerinden benimle aynı boyda gözüken kumral bir adam "Ha..." diyerek ön plana çıktı ve elini uzatıp "Şu Defne..." dedi.
Hafifçe gülerek Özgür'e bakarken kaşlarım kalkmıştı. Elimi sıkmak üzere uzatırken kumral adam "Ben Berat, Özgür'ün liseden arkadaşıyım." dedi. "Ben de Defne ama siz zaten biliyormuşsunuz sanırım."
Berat gülümsememe eşlik ettikten sonra, sarışın kadın Berat'ı hafifçe ittirerek "Hadi sıra bende." dediğinde gülerek elimi eline doğru uzattım. "Ben de Sevilay. Tanıştığımıza çok memnun oldum."
Sıra, esmer, uzun boylu ama boyuna kıyasla ince bir adama geldiğinde daha çekingen gözüküyordu. Biraz önce arkadaşları ile sohbet ederken fazlasıyla iletişime açık gibi görünmüştü ama şimdi çekingendi. Bazı insanlar böyleydi. Çoğu kişi, onların hayatlarına dokunana kadar onları soğuk, uzak, mesafeli kimseler olarak tanırlardı ama hayatlarına giriş için bir bilete sahip olduklarında ne denli sıcak ve samimi olduklarını fark ederlerdi.
Çekingenliğini atabilmek adına elimi ilk olarak ben uzatıp "Memnun oldum, sen... dediğimde bakışlarını ellerimize kaçırarak gülümsedi. "Salih. Ben de tanıştığımıza memnun oldum."
Arkadaşları ile ettiğimiz kısa bir sohbetin ardından onların soğuktan sıcağa kavuşmak umuduyla taksiye binmelerini izlerken yan yana kapıda sıralanmıştık. Taksinin içinden el salladıklarında gülümseyerek eşlik ettim. Taksi sokaktan çıkarken Özgür "Hadi, üşüme." diyerek kapıyı açıyordu. Çok uzun sohbet edememiştik ama güzel bir arkadaşlıkları var gibiydi. Dördü de liseden tanışıyordu. Tabii ki birkaç lise anısı dinlemek zorunda kalmıştım. Bazıları gerçekten eğlenceliydi ama bazılarına da kibarlıkla gülmek zorunda kalmıştım. Neyse ki iş hayatı bana yeterince rol yapma yeteneği vermişti. Arkadaşlarıyla tanışmak, ona olan güvensizliğimi azaltmıştı. Laf arası Özgür'ün ailesinden de konuşmuştuk. Öğrendiğim kadarıyla babası emekli komiserdi. Bu terbiyeli ve sınırlarını bilen karakteri nasıl kazandığı belli olmuştu. Şu sıralar maalesef ki gözüm insanlara çıplak bir şekilde bakamıyordu. Bu bilgiyi öğrendiğim gibi ihtiyacımız olursa yararlanabileceğimizi düşünmüştüm. Bu da Özgür'ün bize dâhil olması isteğimi arttırmıştı. Tabii Kıvanç'ın da küçük dedektiflik çetemize dâhil olmasını istiyordum ve bu ikisi aynı grupta ne kadar idare edebilirdi, bilmiyordum ama kendime inanıyordum. Ne yapıp eder, bu ikiliyi aynı masaya katil aramak üzere oturtabilirdim. Ortak amaçları, ortak tanıdıklarının katilin açık hedefi haline dönüşmesi olabilirdi mesela, yani benim...
Ona çok detay vermeden son durumları anlattığımda karşılıklı mutfakta kahve içiyorduk. Masanın üstünde duran sigara paketine bakarken konudan bağımsız "Yine mi başladın?" diye sordum. Tanıştığımız gün bırakmaya çalışıyordu ve çok zorlanması sebebiyle bir süredir içmediğini düşünmüştüm fakat sonrasında sadece birkaç saattir içmediğini fark etmiştim. Çoğu içici için iki sigara içişi arasında birkaç saatten daha fazla sürenin olmasına bakarsak, sigara içen bir insandan bile daha az sigarayı bırakmış haldeydi o an ama yine de takip eden gün, hafta ve aylarda içmemeyi başarmıştı. Şimdi ise, sigara paketi duruyordu masada. Paket, ayaklanıp bana zarar verebilirmiş gibi huzursuz ederken büyük elleri paketi kavradıktan sonra masaya sürterek kendine çekti ve cebine koydu. Görüş alanımdan çıkmasıyla bir nefes alırken bakışlarımı tekrar Özgür'ün yüzüne çevirdim ve ilgimi toplamaya çalıştım.
"Geçen aldım. Yakacaktım az daha bir tane fakat direnebildim. Paketi bile açmadım."
"İyi." diye mırıldanıp gülümsemeye çalıştıktan sonra kahvemi bitirip bardağı ona uzattım. Hiç de kibar olmayan kahve talebime karşı gülüp "Artık misafir değilsin, farkında mısın?" diyerek ayaklandı. Bana filtre kahve makinesinden kahve doldurmasını beklerken omuz silktim. Şu an misafir olmak işime geliyordu.
Kahvemle geri dönüp sandalyeye oturduğunda şirince sırıtarak kahvemi aldım. "Teşekkür ederim, çok naziksin."
"Başka şansım yoktu." diye söylense de sırıtıyordu. Ben kahvemi yudumlarken anlattıklarımı hazmedebilmiş olmalı ki yorum yapmaya başladı. "Özetle, Kıvanç'ın aşk ağına, yazarınsa hedef ağına yakalandın. Bir bakıma ikisine de kendi kendine atladın ama kendi isteğinle çıkamayacak bir konumdasın."
Kıvanç'la olan ilişkimi, benim kurban olduğum Kıvanç'ın ise ağları örüp düşmemi beklediği bir ilişki olarak görse de git gide yanıldığına emin oluşum artıyordu. Bir süredir birlikteydik ve Kıvanç gerçekten korktuğumun aksine dengesiz davranmıyordu. Beni elde edişi, zaafını yitirmesine sebep olmamış aksine üstüme titreyişi artmıştı. Sivri yönleri sürüyordu ama hepsini benim için törpülüyordu. Özgür bizi yan yana bir süre izlese, belki de Kıvanç'a gidip 'bu ilişki sana zarar verebilir' demeye başlayacaktı. Kıvanç'tansa ben işleri zorlaştırıyordum. Özellikle de son zamanlarda kitap ve kâbusum dolayısıyla öngörülemez, laf dinlemez ve kafasına buyruk bir hale dönüşmüştüm. Aslında her zaman biraz öyleydim ama artmıştı. Kıvanç'ın ise yaklaşımları bana kıyasla daha yapıcıydı. Kâbusumdan ve kâbusumun sebeplerinden Özgür'e bahsetmemiştim.
"Bence senin bir rakı masasına ihtiyacın var." dediğinde güldüm. "Sonra müzisyen gelip not bıraksın, kafasına sıksın."
O da gülse de "Ciddiyim." dedi. "Kafanı dağıtmaya ihtiyacın var. O sıra da yan masada dans eden dayıları izlemeye, sokakta çıkan bir kavgaya şahit olmaya, en az iki bardağın kırılmasını duymaya, siparişinin geç kalmasına gerilmeye, normal olan şeylere yani..."
Meyhane kültürü gelişmiş olmalıydı ki orada geçireceğim en az bir saat içerisinde olacak olanları özetlemişti. "Ben pek alkol kullanmıyorum."
"Gerçekten mi?" diye sorduğunda sorusu kadar şaşkındı yüz ifadesi de. "Tam bir şarap kadısın aslında. Seni geceleri bir şeyler yazarken şarap içiyor şeklinde hayal etmiştim."
Kaşlarım kalkarken güldüm. "Beni niye hayal ettin ki?"
Tedirgince güldükten sonra sesini temizleyip bakışlarını kaçırdı. "Fazla kitap okumanın zararları. Hayal dünyan hiç durmuyor."
"Okumakla kalmıyorsun, yazmaya da başlamışsın." diye alay etsem de, söylediğine takılmıştım. Kıvanç'ın rahatsız olduğu gibi, benden hoşlanıyor olabilir miydi? Belki de Kıvanç'a karşı ön yargılı olmasının sebebi de buydu. Gerçi, Kıvanç da ön yargıyı oldukça hak edebilecek davranışlara sahip olan bir adamdı ama Kıvanç'la tanışmadan önce de Özgür oldukça karşıydı Kıvanç'la bir şeyler yaşamamama... İyi bir arkadaşa benziyordu ama benim için zararsız, onun içinse hayal kırıklığına uğrayacak hislere sahipse, üzülürdüm. Bu zamanlarda güvenilir ya da en azından çok güvenilmez olmayan arkadaşlar bulmak zordu ve bana karşı hisleri olduğuna emin olursam onunla görüşmeye devam edemezdim.
"Niye alkol almıyorsun?" diye konuyu kendi üstünden attığında iç çektim. "İnsanın düşüncelerini ve zihnini öldürüyor. Hayal gücüm, benim bu hayatta sahip olduğum en önemli şey. Niye onu öldürmek isteyeyim?"
Sahip olduğum kötü anılara rağmen zihnime minnettardım. İşleyiş biçimi beni hayatta tutuyor, hedeflerime yönlendiriyordu. Çoğu kişiye kıyasla, farklı beklenti ve bakış açılarıyla yaşıyor oluşum, bazen başkalarına uyum sağlamama engel olsa ya da başkalarının saçma davranışlarına katlanmamı zorlaştırsa da, kendimden memnundum. Hassas noktalarım beni güçlendiriyordu. O güçlü duvar yıkılmadığı sürece hassaslıklarımın ortaya çıkıp da beni yok etmeyeceğini biliyordum. Bu sebeple, kafasına sıkmış olan ve kanı taş zemindeki yağmur birikintilerine karışan adamı izlerken, korkmuştum. İnsanların bilinçaltına da oynayan biriyle karşı karşıya olduğumu anlamıştım çünkü. Birini ölüme sürükleyebilen birisiyle. Benim bilinçaltıma da ulaşmaya çalışmasını istemiyordum. Böylelikle hemen görürdü, duvarın ardındaki tozlu anıları. O zaman kullanırdı. Bu sebeple Özgür'e de bahsetmediğim gibi, Sanem ve Kıvanç'a da sebeplerinden bahsetmemiştim. Kimse bilmemeliydi. Bilen herkes ya ölmüş ya da artık sahip olduğu anıları hatırlayamayacak kimselere dönüşmüştü. Bu anıları yaşatan ve yad eden tek kişiydim, öyle kalmaya çalışacaktım.
"Sigara içmiyorsun, alkol almıyorsun. Zarar verici herhangi bir alışkanlığın yok yani?"
Gülüp "Düşünmek, var. Sayılırsa. Sürekli düşünüyorum." dediğimde iç çekip "Hiç sayılmaz olur mu?" dedi. "İşte onu da istemediğin üzere sadece alkol engelliyor."
Söylediğini kabul ederek başımı onaylar şekilde salladım. Madalyonun iki yüzüydü. Düşünceleri öldürürken kötülerden de kurtarıyordu. Kısa vadede bir süreliğine, uzun vadede her anında. Biliyordum. Alkolün bir insanı ne hale getirebileceğini biliyordum.
"Ben de bu sebeple, senede bir kere alkol alıyorum. İyiyi de kötüyü de bir anlığına öldürebilmek için. Bahar temizliği gibi düşün. Sonra hemen tekrar pisleniyor."
Benzetmeme ve altında yatan karamsarlığa dudak büktükten sonra "Bu seneki bahar temizliğine ben de katılabilir miyim?" diye sordu. Az kalmıştı. Her sene aynı tarihte ve tek başıma yapardım. Aslında, tek başıma olmazdım. Her yıl, son yılı da hesaba katarak hayatımı düşünürdüm. Her sandalyede hayatıma iyi ya da kötü dokunmuş, güzelleştirmiş ya da mahvetmiş kimseler ile bana yaşattıkları anılar da hayali olarak oturuyor gibi hissederdim. Kadehime hepsine birden kaldırırdım. Özellikle de birine, günün anlam ve önemine...
Kahve bardağımı onunkine tokuşturup "Bence biz kahveyle iyiyiz." dediğimde gülerek bakışlarını kaçırdı. Reddedilmeyi konuyu değiştirerek atlattı. "O zaman bir sonraki adımın ne dedektif Defne Saraç?"
"Ne önerirsin kütüphaneci Özgür..." dedikten sonra kaşlarımı kaldırdım. "Kılıç." dediğinde "... Kılıç?" diyerek cümlemi bitirdim. Soyadını öğrenmiştim. Belki de Nevzat'tan Özgür Kılıç'a dair sabıka vesaire sorgu yapmasını isteyebilirdik. Tabii ilgi çekmemek için belirli aralıklarla taleplerimizi dile getiriyorduk yoksa katilden önce bizi tutuklayacaktı. Kıvanç'a dair bir şey bilmiyorsa, Özgür'ü flörtüm olarak tanıtıp ilişkiye başlamadan önce güvenilir olup olmadığından emin olmak istiyorum, kılıfı ile sorgulamasını isteyebilirdim ama Sanem'e güvenilemeyecek onlarca konudan biri de dedikoduydu. Şimdiye kadar çoktan aşk hayatımdan bahsetmiş olmalıydı. Bir arkadaşımın flörtü olarak da rica edebilirdim. Şimdilik bu düşünceyi rafa kaldırıyordum, önceliğim Beyza ile sevgilisi öldüğü gün, orada olan Banu ile iletişim kurmaktı. Nevzat'tan adresini öğrenmiştik. Normalde bugün gidecektik ama son yaşanılan durumdan sonra dedektiflik mesleğime bir günlük ara verme ihtiyacı hissetmiştim. Malum dedektif olarak tehdit altındaydım ve birinin ölümüne şahit olmuştum... Dinlenmeye ihtiyacım vardı.
"Haftaya olan davete Kıvanç'la gitmek iyi fikir, belki adamla konuşma şansı elde edersin."
Ona Banu'dan bahsetmemiştim. Konuları seçerek anlatmıştım. Böylelikle anlattığım konularda sorun yaşarsam fakat anlatmadıklarımda yaşamazsam, şüphelenebilecektim. Karşımda masum masum kahvesini yudumlayan Özgür, muhtemelen şüphelerimizi hak etmiyor olsa da buna mecburdum.
"Nasıl yani, 'yapma, etme' demeyecek misin?" diye dalga geçtiğimde omuz silkti. "Seni tanıdım artık. Kafana bir şey koyduğunda sana engel olmak mümkün değil. Katil canınla tehdit etmiş caydıramamış, ben elimde kahve, kütüphanenin beş metrekarelik dükkânında 'yapma' diyerek mi caydıracağım? Tek tehdidim diğer kupanı kaldırıp kendin doldurmanla alakalı olabilir. Belki bir daha kitap kiralamana izin vermem, diyebilirim." dedikten sonra dudağını büzüp etrafına bakarak düşündükten sonra "Belki bir daha yağmura yakalanırsan kitabına poşet bulmamakla tehdit edebilirim, hepsi bu kadar." dediğinde gülüp işaret parmağımla onu gösterdim. "Bak bu ağırdı işte. Sanırım katilin peşini bırakacağım."
O da gülüp bardağını masaya yasladıktan sonra katil etrafımızdaymış ve ona sesleniyormuş gibi ellerini kaldırıp "Duydun mu? Bana ödeme yapmalısın." dedi. Gülmeye çalışsam da buralarda bir yerde olabileceği düşüncesi gerilmemi sağlamıştı çünkü muhtemeldi. Beni Kıvanç'ın takip ettiğinden daha iyi takip ediyor olmalıydı. Nerde isem öğreniyordu. Yayınevinde herhangi bir not kâğıdına tahammülüm kalmamıştı. Çalışanların dosyaların üzerine yapıştırdıklarını bile yırtıp atasım vardı. Her seferinde, bir katil tarafından bana bırakılmış gibi hissediyordum.
"Ayrıca ben de birkaç olumsuz geri dönüş aldım kitabı okuyup getirenlerden. Huzursuz olduklarını dile getirdiler. Sonlarını sormadım ama birkaçı tesadüflerden bahsetti. İnternette de biraz gezinince..."
"İnsanın ilgisini çekiyor." dediğimde başını onaylar şekilde salladı. "Zaten polisin de işe karışması yakındır."
"Karışsa ne olacak? Kitapta hikâyesi hapise düşmekle sonuçlanan bir sürü kurbanı var yazarın. Sırayla atar hepsini polislerin önüne."
"En azından toplatılır." dediğinde "Evet." diye mırıldandım ama bunun yazarı durdurmayacağını düşünüyordum. "Ben senin kadar cesur değilim ama bir ihtiyacın olursa, buralardayım. Katil peşinde koşamam ama uzaktan uzağa yardımcı olabileceğim bir şey olursa, lütfen haber ver."
"O zaman..." dedikten sonra tebrik etmek üzere elimi uzattım. "Dedektiflik çetemize hoş geldin."
Alayıma karşılık gülüp elimi sıktı. "Kaç kişilik bir çeteyiz?"
"Şimdilik üç." dediğimde burnundan güldüğü için hızla ekledim. "Ama zamanla güçleneceğiz, inan bana."
"İnsanları örgütlemekte üstüne yok, inanıyorum."
Ben de kendime inanmak istiyordum. Hayatımın çoğunda 'kurban' rolünde olduğumu biliyordum ama hayat 'kurban' ve 'canavar'lardan oluşmuyordu. Hayatta 'kurtarıcı'lar da vardı. Sırf kurtarılmadım diye kurtarmayacağım, anlamına gelmiyordu. Kendim gibi başkalarını da kurtaracaktım. Küçük Defne Saraç'a sözüm vardı. Bu sefer farklı olacaktı. Yazarla yıkık dökük bir yerde, küllerin arasında göz göze geldiğimizde arkamda polisler de olacaktı.
**
"Adresten eminiz, değil mi?" diye sorduğunda nefesimi üfleyerek Sanem'e baktım. "Apartman ismini de, kapı numarasını da en az üç kere kontrol ettin. Yanlış geldiysek bile canımız sağ olsun bu saatten sonra. Her kim açarsa girer kahve içeriz artık."
Oflayıp önüne döndükten sonra sesini temizleyip heyecanlı bir şekilde kıpırdandı. "Sanem kapının ardında katil yok. Sadece Banu'yla konuşup gideceğiz. Belki evde bile yoktur. Lütfen sakin ol yoksa seni bırakıp Zeynep'le dedektifçilik oynamam gerekecek, en azından heyecanına hâkim olabiliyor."
Gözlerini kısa bir anlığına bana çevirip abartılı bir şekilde gözlerini devirdi. "Kusura bakma doğduğum günden beri bir katilin peşindeymişim gibi profesyonel yaklaşamadığım için ya da senin gibi duygularımı ameliyatla aldırmadığım için." dedikten sonra yüzünü buruşturup hızla ekledi. "Korkumu en azından."
Genel olarak duygusuz, demek istememişti. Yakın zamana kadar bana söylediklerinin yanında iltifat gibi kalırdı 'duygusuz' olarak tanımlaması ama dünden beri daha hassas yaklaşmaya çalışıyordu. Dünden önceki günlerde olayları daha hafif atlatmam ve yola daha kolay devam etmem, beni duygusuz olarak görmesini sağlamıştı ama duygularımın hala benimle olduğuna bizzat şahit olmuştu. Yine de korkularımın olmadığını düşünüyordu. Dün tehdit edilip bugün ipucu toplamaya devam ediyor olsam da korkusuz değildim. Sadece korkumun bana engel olmasına izin vermiyordum.
"Sen çal." dediğinde gözlerimi devirip kapının tokmağını tutarak birkaç kez vurdum. Bir süre sessizlikten sonra bakışlarım Sanem'e dönerken tekrar kapıya vurduğumda gergin bir ses "Kim o?" diye sordu. Evde olması içimi rahatlatırken korktuğunu hissetmem saniyeler içerisinde rahatlığı alıp götürmüştü. Bakışlarım biri olabilir mi diye merdivenlerde gezinirken "Sokak hayvanlarına dair farkındalık ve yardım için dergi satıyoruz. Katkıda bulunmak ister misiniz?" diye sordum. Sosyal medyasından anladığım kadarıyla sokak hayvanlarına dair gönüllü topluluklara katılmış, aktiflik göstermişti. Kim olduğumuzu söylersem kapıyı açmayacağını düşünüyordum. Sadece kapı dürbününden gördüğü kadarıyla da kim olduğumuzu anlayacağını sanmıyordum. Bizi tanımıyordu muhtemelen.
"Nereden geliyorsunuz?"
Elimdeki derginin üstünde yazan kuruluşun ismini söylediğimde birkaç saniye sessizlikten sonra kilitleri açmaya başladı. Geçen günlerde satın almıştım bu dergiyi ve hem sokak hayvanlarına hem de şu an bize yardımcı olabilmişti.
Üç kilidi de sonuna kadar kilitlediğini fark ettiğimde uzun süren bekleme boyunca daha da gerilmiştim. Korktuğu bir şey vardı, kesinlikle. Zaten ortalardan kaybolmasının da açıklaması bu olmalıydı.
Kapıyı araladığında parayı tutan elini uzattı. Boşta olan elimle parayı yavaşça alırken yüzünü görmeye çalıştım. Kendisini geride tuttuğu için pek görülmüyordu ama dağınık saçlarını ve mor gözaltlarını fark edebilmiştim. Üstte dergi, altta Seç ve Yaşa kitabını tuttuğum elimden dergiyi alacağı sırada kitabı da fark ettiğinde bir anlığına elini çekip "Ne o?" diye sordu. Bir anda kapıyı kapatma ihtimaline nazaran hazırlıklı olmaya çalışırken "Sanırım ismini daha önce duyduğun bir kitap." dedikten sonra derginin ardından kitabı gösterdim.
Kapıyı tam da beklediğim gibi bir anda kapatmaya çalıştığında "Bir saniye." diyerek Sanem'le aynı anda kapatmasına engel olmaya çalıştık. "Bak seni korkutmak istemiyorum. Bu kitabın kötü tarafında olmadığımıza inanmak zorundasın. Sana yardımcı olabiliriz."
"Gidin buradan." diyerek son gücüyle kapıyı kapatmaya çalışıyordu ama oldukça güçsüz görünüyordu. "Banu, neyden korktuğunu anlayabiliyorum. Bu kapıyı bir sonraki çalanın kim olacağını asla bilemezsin. Geç olmadan bizimle konuş lütfen."
Kapatamadığı kapıya güç uygulamayı bıraktığında içeri girmesek de kapının ağzında bir elimiz kapıda içeri çağırmasını beklemeye başladık. Kadına başka çare bırakmamıştık ama yine de hazmetmesi için birkaç saniyeye ihtiyacı var gibi görünüyordu. Kapıyı biraz daha aralayıp kızarık gözlerini aramızda gezdirdi. "Siz... Bana sosyal medyadan yazanlar..."
"Evet." dedim hızla başımı onaylar şekilde sallayıp. "Sana yardımcı olmak istiyoruz. Ve tabi sen de bize yardımcı olmalısın."
"Sizi kimsenin takip etmediğine emin misiniz?"
Açıkçası, hiç emin değildim. Katil etmiyorsa bile Kıvanç'ın ettiğini düşünüyordum. Yalan söylemek yerine "Ettiyse bile artık çok geç." diye hatırlattığımda titrek bir nefes alıp kapıyı araladı. Oldukça havasız ve rutubetli olan eve girmek üzere ayakkabılarımızı çıkardık. "İçeri alın."
Ayakkabılarımızı da alarak evin girişine geçtiğimizde ardımızdan merdivenleri kontrol edip kapıyı kapattı. Her kilidi tekrar sonuna kadar kilitlerken Sanem'le birbirimize bakıyorduk. Banu bizden korkuyordu ama biz de burada güvende sayılmazdık.
Ayakkabılarımızı koymak için bize kapının yanını gösterdiğinde ayakkabılarımızı koyup tekrar ona döndük. Besleniyor muydu bilmiyordum ama büyük bir hastalıkla baş etmeye çalışıyor gibi görünüyordu. Korku onu yiyip bitirmişti.
Eliyle bir odayı gösterip önden ilerlememiz için beklediğinde Sanem "Önce sen geçsen..." diyeceği sırada tedirgince gülüp Sanem'in koluna girdim ve onu gösterilen odaya doğru ilerletmeye başladım. "Ne var? Pek tekin durmuyor." diye fısıldadığında "Korkan değil korkulan olarak gözükmeye çalış," diye fısıldadım. "O zaman daha güvende olursun."
Temkinli davranmak istese de bana hak verip omuzlarını dikleştirmeye çalıştı. Kadın zaten korkuyordu, sadece bunu sürdürebilse yeterdi. Bu kadının bize zarar verebileceğini sanmıyordum. Fotoğraflarda gördüğüme kıyasla bir hayli zayıflamış gibi görünüyordu. Onunla baş edebileceğimizi düşünüyordum ama evin kapalı kapılarının ardından biri ya da birileri çıkarsa bilemezdim. O zaman da Kıvanç'ın bir süre önce yapacağını söylediği gibi beni takip ediyor olmasını ummak dışında bir çarem kalmayacaktı. Bizim bir an önce Nevzat'ı tam anlamıyla bu işe dâhil etmemiz gerekiyordu. Özgür uzaktan yardım edebileceğini söylemişti. Ayrıca cüsseli biri değildi, vücut olarak da bize çok güvenlik sağlayabileceğini sanmıyordum ama babası... Babası sağlayabilirdi.
Perdeleri kapalı bir mutfağa girdiğimizde bize masanın ardındaki sandalyeleri gösterdi. Biz sandalyelere otururken ardımıza geçip perdeyi hafifçe aralayarak dışarı baktı. "Araba hala orada."
"Hangi araba?" diye sorup ardıma döndüğümde perdeyi kapatıp karşımıza geçti. Elleri titriyordu. "Bir süredir orada."
Ayağa kalkıp perdeye yöneleceğim sıra "Dur!" diye bağırdığında şimdi korkulanın o olduğu kesindi. Korktuğumu göstermemeye çalışırken sıçramadığım için kendime minnettardım. "O günden beri, o araba hep orada."
Derin bir nefes alıp geri sandalyeye otururken kısa bir anlığına Sanem'in bakışlarındaki tedirginliğe eşlik edip bize değil de masanın üstünde birleştirdiği ellerine bakarak hafifçe sallanan Banu'ya çevirdim bakışlarımı. "Beyzaların öldüğü günden beri mi?"
Bakışlarını bize kaldırıp "Siz Beyza'yı tanıyor musunuz?" diye sordu. "Evet, iş arkadaşlarıyız, yani öyleydik." dedi Sanem cümlesinin sonuna doğru sesi kısılırken. Bazen Beyza'nın öldüğünü unutuyordu o da, benim gibi. İnsan zihni ne garipti, kendini korumak için olmayan anlar yaratıp inanabiliyordu. Bazen sevdiğimiz birinin gülüşünü duyar gibi olabiliyorduk sokakta yürürken. Gözümüz etrafta gezindiğinde, sevdiğimizle karşılaşamıyorduk. Belki otobüse binmek üzere olan biriydi sesin sahibi, belki hemen şuradan simit alan biriydi, bilemiyorduk. Bazen de tanıdık bir koku doluyordu burnumuza, bazen bir yemeğin kokusu, bazen birinin, bazense bir anın kokusu. Anların da kokusu vardı, yok muydu? Bir koku seni alıp anılara götürebiliyordu. Sigara kokusu gibi, alkol kokusu gibi...
Başını onaylamaz bir şekilde sallayıp ellerini yüzüne götürerek ağlamaya başladığında Sanem'le birbirimize baktık. Sanem destek olmak ister gibi elini kıza uzatacağı sırada kız ellerini hızla yüzünden çektiği için Sanem de geri çekildi. "Gerçekten, onun için çok üzgünüm."
Ağlayan gözlerini aramızda gezdirirken konuştuğunda tükürükleri saçılıyordu. Gergin ve üzgün görünüyordu. Ruh hali pek yerinde değildi, bu sebeple onun üstüne gitmek istemiyordum ama sevgilisiyle onu aldatmışlardı. Şimdi ne kadar üzülse, boştu.
"Bize o günü anlatır mısın? Beyza ve o adam... Ali'ydi sanırım adı. Nasıl öldü, şahit olabildin mi?"
Bakışları gözlerimde kaldığında dudağını birkaç kez yaladı. Nefesini burnundan üflüyordu. Gözlerim kısılırken yüz ifadelerinden anlam çıkarmaya çalışıyordum. "Banu, şahit olabildin mi?" diye tekrar sorduğumda hızla ellerini tekrar masanın üstüne doğru çıkarıp gözlerini de ellerine indirdi. "Sizinle konuşamam. Siz bana yardım edemezsiniz."
Sanem "Edebiliriz. Sevgilim polis. Eğer korktuğun bir şey varsa..." dediğinde Banu yutkunup Sanem'e baktı. "Beni koruyabilir mi?"
Sanem "Evet." dediğinde "Eğer bize yardımcı olursan." diye ekledim. Düşünceli bakışları tekrar elinde dolaşmaya başladı. Kesinlikle bir şeyler biliyordu ama söyleyip söylememek konusunda düşünceliydi. Bize güvenmemesini anlayabiliyordum ama başka bir şansı olmadığını da o anlamalıydı.
"Banu?"
O düşünceleriyle boğuşurmuş gibi görünürken ismini tekrarladığımda zihnindeki gürültü susmuş gibi gözlerini kırpıştırarak bakışlarını bana çevirdi. Tepkileri, dengesizliği bana oldukça uzak geçmişteki birini hatırlatıyordu. Karşımdaki kadından beş altı yaş kadar büyüktü o zamanlar. Bazen dalar gider, sadece ismine tepki verirdi. Bazen ismini bile unutmuş gibi bakardı. Söylediklerini duymaz, duyduklarına inanmazdı. Ne anlatırsan anlat inanmaz ve seni kaderine terk ederdi...
"Ben..." dedikten sonra ellerini ensesine götürüp sıkkınca nefesini üfledi. Göz yaşları tekrar akmaya başlamıştı. "Ben gerçekten çok üzgünüm."
"Onların ölüşüne şahit oldun mu?" diye sorduğumda bakışlarını bana çevirip dakikalar önceki gibi baktı. Dudaklarını daha sık yalıyordu bu sefer. Islaklığı geçtiği gibi kuruyordu çatlak dudakları. Dili her değdiğinde canı yanıyor olmalıydı ama ıslatmadan da yapamıyordu. Sadece dudakları değil elleri, dirsekleri ve burnu da kuruydu. Muhtemelen egzaması vardı, kızarıktı teni. Hala bir şeyleri anlatıp anlatmamak konusunda emin olmasa da "Şahit olmadım." diyebildi. En azından bu, şüpheye açık olmayan ve tehdit oluşturmayan bir bilgi olmalıydı onun için ama bunu her soruşumda yüz ifadesi aynı hale gelmişti. Tedirginliği olay anında göremedikleri yüzünden değilse, öncesi ya da sonrasından kaynaklı olmalıydı.
"Nasıl oldu? Nasıl bir ortam içerisindeydiniz? Beyza yangın yüzünden ölmemiş olabilirmiş. Sence Ali mi öldürdü onu? Ya da başka biriyle rastlaştın mı?"
Sanem'in nefes almada sorduğu sorular kadını da nefessiz bırakmıştı. Yutkunmaya çalıştıktan sonra "Hadi Banu." dedim. "Belli ki zor durumdasın, başka çaren yok."
"Hayır, anlatamam." dedikten sonra sandalyeden kalkıp bize mutfak kapısını gösterdi. "Lütfen gidebilir misiniz?"
Gözüne yeterince korkulan, olarak gözükmemiş olmalıydık. Perdelerin ardındaki arabanın orada duruşu ve bir terslik olursa arabadan birinin inebilecek olması onu daha çok korkutuyor olmalıydı. Apartmana girmeden önce ilgi çekici bir araba fark etmemiştik ama indikten sonra gördüğümüz her arabayı kontrol edecektim.
Sanem "Ama Banu..." diyeceği sırada Banu kapıyı gösteren elini sallayıp "Hadi!" dedi. Sanem ayaklanırken sırtıma yaslanıp kollarımı göğsümde birleştirdim. "Buradan kalkarsam aşağıya inip o arabayı bulurum." dediğimde kaşları korkuyla çatıldı. İrileşen gözleri üstümdeyken şirince sırıttım. "Ve bize her şeyi anlattığını söylerim."
"Ne bildiğimi bilmiyor..." diyerek sandalyeye geri oturdu. "Ama bir şeyler bildiğini biliyor." dediğimde sessiz kaldı. Sanem de yanıma otururken derin bir nefes alıp sırtımı yasladığım sandalyeden doğruldum ve elimi masanın üstündeki eline uzattım. İrkilse de elini çekmedi.
"Ondan daha çok korkuyor olabilirsin ama sana duyduğun korkudan daha fazla yardımcı olabiliriz," dedikten sonra başımı onaylamaz bir şekilde sallayıp elimi çektim. "Ama korkun sana yardımcı olamaz."
Sessiz kalsa da boyun eğen bir sessizlikti. "Şimdi..." dedikten sonra derin bir nefes aldım. "Bize Beyza ve Ali'nin nasıl ölmüş olabileceğini ve seni korkutan her ne ise bunları anlat."
"Ölmedi."
Kalbim bir anlığına göğsümden kurtulmak ister gibi çarparken kaşlarım kalktı. Ağlar gibi söylemişti. Sanem şaşkın bir şekilde "Ne?" dediğinde doğru duyduğumdan emin oldum. Umutla "Kim?" diye sorduğumda tekrar ağlamaya başladı.
"Ali..."
Hayal kırıklığı omuzlarımın çökmesini sağlarken titrek nefesimi üfledim. Aslında umut etmem gereken hiçbir şey yoktu. Nevzat Beyza'nın yangından farklı bir sebeple öldüğünden şüphelendiklerini dile getirmişti yani Beyza'nın bedeni otopside incelenebilmek üzere ellerindeydi fakat Ali'nin cesedi hakkında bir şey söylememişti ama polis öldüğünden emindi. Cesedine, yangın yüzünden ulaşılamadığını mı düşünmüşlerdi?
Sanem "Şunu doğru düzgün anlatabilir misin?" diye sorduğunda benden önce ve düşündüğümden oldukça kibar bir şekilde sorduğu için ona minnettardım. Sinirlerim bozulmaya başlamıştı. Bir şeyler biliyordu ama ağzından cımbızla laf alıyorduk. Karşımda, Beyza'nın aldatıldığı kadın olarak oturuyordu ve Beyza'yı aldatan Ali'nin hayatta olduğunu söylüyordu. Olan sadece Beyza'ya olmuştu...
"Bekleyin..." diyerek ayaklandığında ve mutfaktan çıktığında Sanem'le birbirimize baktık. Sanem "Ne diyorsun?" diye sorduğunda başımı onaylamaz bir şekilde sallayıp kendi kendime masaj yapmak üzere elimi alnıma götürdüm. Başıma ağrılar girmişti. "Hiçbir şey."
Sanem "Bu deli silah milah alıp gelmesin?" diye sorduğunda, gerçekten öyle olursa sancının girdiği noktayı gösterip 'Lütfen şuradan vur.' demek dışında bir şey yapabileceğimi sanmıyordum. Bedenin yorulmasıyla baş edilebiliyordu da zihnin yorulmasıyla edilemiyordu. Banu da edememişti. Psikolojisi bozulmuştu.
Ayak sesleri duyduğumda başımı kaldırıp elimi alnımdan çektim. Elinde siyah kılıflı bir tablet ile geri döndüğünde karşımıza oturup internet üzerinden oynanan tarla oyunu açsa garipsemezdim, kafayı sıyırmış gibi gözüküyordu.
Sandalyeye oturduktan sonra tableti masaya bıraktı. "Ben onlar kavga ederken yanlarından ayrıldım. Yangının çıktığını görmedim. Apartmana girip çıkan birilerini gördüm ama o halde hiç kimseye dikkat edemedim."
Sanem gizleyemediği bir sinirle "Ne halde? Basılmış bir halde mi?" diye sorduğunda Banu birkaç saniyeliğine duraksadı. Gözleri tekrar kızarmıştı. Bakışlarını tablete indirip konuşmaya devam ederken gözlerim kısılmış bir halde onu anlamaya çalışıyordum. Başka şeyler vardı. Henüz anlatmamaya çalıştığı şeyler.
"Bu Ali'nin tableti." dediğinde bakışlarım neden getirdiğini anlayarak tablete döndü. "Neden sende?"
Sanem'in sorusuna karşılık sıkışmış hissediyormuş gibi omuzları çöküp yutkunduğunda "Beyza'yı aldatmıyordunuz." dedim. Bakışları bana dönerken kızarık gözleri dolmuştu. Sanem "Nasıl?" diye sorduğunda, Banu'nun şu anki yüz ifadesinden, söylediğimde haklı olduğuma emin oldum. Sanem ya da ben, arkadaşımızın aldatılmasına eşlik edip bir noktada onu ölüme götüren ortamı yarattığı için engel olamadığı kızgınlık hissiyatını yansıttığımızda bize kırılırmış ya da kızarmış gibi bakmıyordu. Kötü bir anıyı hatırlıyormuş gibi bakıyordu. Bu bakışları tanıyordum.
Sakin ve anlayışlı olmaya çalışarak "Anlat Banu, hadi." dedim. Banu göz yaşları eşliğinde gözlerini odada gezdirerek anlatmaya başladı. "Ben haftada bir İngilizce dersi vermek üzere ona gidiyordum. Henüz birkaç aydır gidiyordum ama rahatsız olmaya başlamıştım..."
Sanem de işin renginin ne denli değiştiğini anlarken sırtını sandalyeye yasladı. "Tablet üzerinden çalışıyorduk. Çalışmalarını da, yazılarını da tablet üzerinden yazıyordu, tabletten kontrol ediyordum. O gün..."
Devam etmek için ihtiyaç duyduğu birkaç dakikayı ona sabırla verirken odayı sadece onun ağlayışları ve bizim iç çekişlerimiz doldurmuştu. Tekrar konuşmaya başladığında daha iyi sayılmazdı ama anlatma cesareti bulmuştu.
"Her kontrol edişimle benimle bakmak bahanesiyle yanıma yaklaşır, tablete eğilirdi. Ben uzaklaşır gibi olduğumda o da çekilirdi. O gün... O gün çekilmedi."
Dilimi ve yanağımı ısırmaktan neredeyse parçalayacağım saniyeler içerisinde avucumun tırnaklarım yüzünde yara olduğuna sızlamalar sayesinde emindim. Yüz ifadem donuk olmalıydı. Tüm ifadeler ve hisler boğazımda birikmişti, yutkunmam üzere bekliyordu. Yutkunurdum ben acıyı, içeri yollardım. Daha sonrasında zihnim ve kalbim uğraşırdı. Bir daha da çıkamazdı zaten acı. Bir ömür taşımak üzere yerleşirdi vücuduma ve ruhuma. Yutkunmamam belki de kusmam gerekiyordu ama bana yutkunmam öğretilmişti. Kustuğunda, konuştuğunda, ses çıkardığında inanmazlardı. Sustuğunda sevilebilir olurdun, en azından artık sorun çıkarmıyordun.
"Çok tedirgin oldum. Kalkıp acelem olduğunu ve evde kontrol edeceğimi söyledim. Tableti çantama koydum. Gideceğim sırada 'bırak şimdi tableti' dedi ve..."
Elleriyle yüzünü örttüğünde kalkıp ellerini çekmek ve 'Eğme başını' demek istiyordum ama boğazım doluydu, konuşamazdım. En azından onu susturmuyordum.
"Ben çok korktum. Bağırmaya, ağlamaya, çığlık atmaya başladım ama bırakmadı. Her şey bitti, dedim. Kurtulamayacağım, dedim. Sonra..."
Sonrasını duymak istediğimden pek emin değildim ama "Neyse ki Beyza geldi..." dediğinde bir süredir tuttuğum nefesimi üfledim. Beyza ölmüştü ama ölmek üzere bile olsa o ana gelip bir şeyleri durdurabileceğini bilse, muhtemelen tekrar gelirdi. Beyza öyle biriydi, kendisinden çok etrafını düşünen biri. Yani, öyle biriydi...
"Anahtarı varmış. Bizi o halde görünce hemen ne olduğunu anladı. Resmen beni kurtardı." derken burukça gülümseyişi yüzünü buruşturarak ağlamaya devam edişiyle sonlandı. "Ama kendini kurtaramadı."
Sanem "Onu Ali mi öldürdü?" derken sandalyeden kalkmış, Banu'ya doğru yönelmiştim. Kollarımı omuzlarına sarıp onu yanında ayakta duran bedenime doğru çektiğimde elleri, kollarıma sarıldı. Sanem soru sormaya devam etmemeye karar verip mahcup bir şekilde ardına yaslanırken dudağını ısırarak Banu'yu ve ağlayışını izlemeye başladı. Muhtemelen böyle bir anıyı dinledikten sonra direkt soru sorduğu için kendisini suçluyordu şu an. Hatta kendi kendine 'Duygusuz Defne bile daha duygulu davrandı' diyerek kıyasladığına emindim. Duygusuz Defne'nin 'duygusuz' olma sebeplerini bilmiyordu.
Banu sakinleştikten sonra ve bir bardak su içtikten sonra yerime dönmek yerine yanına oturdum. Sandalyede ona doğru otururken elim kolundaydı. "Arkadaşınız çok iyi bir insan." dedikten sonra iç çekip burnunu sildi. Bakışları Sanem'e dönerken "Onu Ali'nin öldürüp öldürmediğini bilmiyorum. Beyza bana 'git' dedi. Eşyalarımı hızla alıp çıktım. Ben çıkarken Beyza, Ali'ye 'Sen ne kadar iğrenç bir adamsın?' diye bağırıyordu. Kapıyı kapatırken 'Ne halt olduğunu herkesin öğrenmesini sağlayacağım.' dedi. Ali kadın doğum doktoru ve kim bilir kaç hasta muayene ediliyor sanırken tacize uğradı. Bu konuya dair de bir şeyler bağırdı, çağırdı Beyza ama ağlayarak eşyalarımı toparladığım için duyamadım. O pislik amaçlarına ulaşamasa da ilerlediği kadarıyla mahvetti beni." dediğinde kolunu sıvazlayarak destek olmaya çalıştım ama içindeki ateş, doğum günü mumu değildi ki üflediğimde sönsün, dilekler gerçek olsun...
"Bir süre şoku atlatamadım. Sonra polise anlatacaktım fakat yangını öğrendim. Benden şüphelenirler diye korktum... Özellikle de başıma geleni anlatırsam... Bana inanmazlar ya da inansalar bile bunun onu öldürmek istemem için bir sebep olduğunu düşünürler diye korktum... O evi benim yaktığımı düşünürler sandım..."
Yanardı evler. Bazen susturduklarını, duyuramadıklarını bizzat kendi gördüğünde yakardı bir kadın. Sözde 'kurtardım' derdi. Defalarca yardım çığlığına kulaklarını kapatıp artık sırtlarda yer kalmayınca kurtarırdı, hem de yakarak. Bir ölümden, başka bir ölümü yaşatır, seni kurtardığını sanırdı. Bazı anneler, bu kadardı.
Bakışlarım tablete döndü. O da tablete bakıyordu. "Sonrasında tabletin bende olduğunu fark ettim. Merak ettim. O şerefsiz başkalarını da rahatsız ediyor mu diye... Sonra..." dedikten sonra tableti açıp sosyal medya uygulamasına girdikten sonra mesajlar kısmına geçti. "Birinden mesajlar gelmeye başladı."
Mesaj kutusuna girdi. Anonim bir hesaptan gelen mesajlardı. Gözlerim hızla mesajlarda gezdikten sonra bakması için Sanem'e uzattım. "Biri onun ölmediğini ve başlayacağı işi bitireceğini söylemeye başladı. Onu bulacağını ve öldüreceğini... Ortaya çıkması için her şeyi yapabileceğini, gerekirse ailesini alıkoyabileceğini... Mesajlara hep ben baktım, bu mesajları gerçekten ölmediyse Ali de görüyor mu, bilmiyorum. O günden sonra hiç bana ulaşmaya çalışmadı. En son dışarı çıktığımda ki o da Beyza'nın ailesinin evine gittiğim gün... Onu görür gibi oldum ama stres yüzünden de olabilir, emin olamadım. Korkup eve döndüm ve o zamandan beri dışarı çıkmıyorum. Her gün evde oldukça, kapının önündeki arabanın da bir süredir orada olduğunu fark etmeye başladım. Araba gerçekten benimle mi alakalı, eğer öyleyse arabanın sahibi onu arayan katil mi yoksa direkt o mu, bilmiyorum ama henüz hiç kapıma gelen olmadı ama gizli numara ile aranıp duruyorum. Kimse konuşmuyor, sadece nefes seslerini duyuyorum ama ikisinden biri olduğuna eminim..."
Katilin beni de aramasını isteyen yanımdan bahsetmedim. Muhtemelen Sanem duysa cebime uyuşturucu koyar, polise şikâyet eder ve işler durulana kadar içeride, güvende durmamı sağlamaya çalışırdı fakat evet, gözüm o kadar kararmıştı. Sadece notları bile kanımın çekilmesini sağlarken telefonun ucunda olması nasıl bir his olur, merak ediyordum. Aslında bir şekilde onu konuşturabileceğimi düşünüyordum. Herkesin bir kuyruğu vardı ve kuyruğunu sonsuza kadar kaçıramıyordu basmaya çalışanlardan. Onunkine basma yollarını bulacaktım.
Katil 'Sen de yanacaksın, öleceksin' deyip durmuştu. Ali gerçekten ölmediyse ki, her ne kadar tehlikeli olsa da gerçeğe ulaşabilme yeteneğinin bizden çok daha iyi olduğuna güvendiğim katil ölmediğini düşündüğü için ben de ölmediğini varsayıyordum, ve bu mesajları görüyorsa köşe bucak kaçıyor olmalıydı. Adamın cenazesi düzenlenmişti. Saygın bir aile oldukları için haberlere bile düşmüştü. Ortaya çıkmaması, kasti bir şekilde saklandığı anlamına geliyor olmalıydı ve bu mesajları görmesinden kaynaklı olduğunu düşünüyordum.
"Hangi araba, gösterebilir misin?" dediğimde tedirgince perdeye baktı. Kalkıp bakmak istemediğini fark ettiğimde "Peki plakasını not aldın mı? Rengi, modeli?" diye sordum. "Evet." deyip bir not kâğıdına yazdıktan sonra bana uzattı. İstemsiz yazısını, katilin yazısıyla kıyasladım. Son zamanlarda en sık yaptığım şeydi. Katilin yazısını ezberlemiş gibiydim. En küçük kıvrım detayını bile fark edebiliyordum. Banu'nun yazısı oldukça farklıydı tabii.
"Peki, tableti niye polise götürmedin? Katili bulmak konusunda yardımı dokunabilirdi."
"Aynı sebeplerden. Bende olmasından şüphelenirler, diye korktum."
Polise gitse bile kayda değer bir farklılık oluşacağını sanmıyordum. Muhtemelen katil kendine ait ya da IP adresinden kendisinin bulunabileceği bir hesap kullanmıyordu. Seçtiği son dolayısıyla hapise atmak istediği başka bir mağduru kullanıyor olmalıydı. Katilin bu kadar aptal olduğunu sanmıyordum.
Tekrar tabletti mesajlara bakarken notlarını okurken hissettiğim korku vücudumu sardı. Turnusol gibi kalbim, katille karşı olup olmadığımı bana hissettirebiliyordu. Kendine ait bir konuşma tarzı, üslubu vardı. Kasti kuruyor ya da kurmuyor, seçtiği kelimelerden gerilim akıyordu. Tehdit etmekten ve küçümsemekten geri durmuyordu. Kendisini yenilemez, görüyordu. Git gide de artıyordu özgüveni. Muhtemelen planları takır takır işledikçe, kendisine olan inancı artıyordu. Ömrü hayatım boyunca kendime bu kadar güvenebilmek istemiştim. Özgüvenli davranmak kolaydı, beni tanıyan kimse kalkıp 'Defne kendine güvenmiyor' demezdi. Hatta aksine yeminler ederlerdi ama doğrusu şuydu ki, kendime güvenemiyordum. İnsan kendisine verdiği sözleri tutamadıkça, güveni zedeleniyordu. Tıpkı bir arkadaşa karşı olduğumuz gibi. Biri bizi hayal kırıklığına uğrattıkça, ona olan inancımız yitiyordu. Benimki de yitmişti. Geri kazanmaya çalışma hırsım bu yüzdendi. Ömrüm boyunca istediklerimi almak için durmayışım...
"O zaman..." dedikten sonra mesaj yazmak üzere klavyeyi açtım. Banu korkarak "Ne yapıyorsun?" diye sorduğunda Sanem "Defne'lik." dedi. Sanem'i aldırmadan yazmaya başladım. Belki de katille tanışma zamanımız gelmişti. Belki de katille çoktan tanışmıştık. Bana özel bıraktığı notlarda, benimle kurduğu özel bağda bunu hissettiriyordu. Bu durum daha fazla korkmamı sağlarken bir yandan da umut veriyordu. Eğer tanıyorsam, onu bulduğumda yenme şansım yüksek olacaktı. Ben tanıdığım herkesin güçlü ve güçsüz yönlerini bilirdim. İstemsiz, bulurdum. Sanırım insan kendilerininkini saklaya saklaya, saklama yollarını ve yerlerini öğreniyordu. Böylelikle başkasında ilk bakacağı yeri de biliyordu.
Sanem "Hazır yeni bir tehdit almışken, sence de fazla cesur davranmıyor musun?" diye sorduğunda henüz mesajı yollamamıştım. Bakışlarım Sanem'e döndüğünde omuz silktim. "Yıkık dökük ve küllerin arasında olmadığımız sürece, güvendeyim."
"Hile yapıp duran bir katilin seçtiği kelimelere çok güvenme, derim."
"Dramatik sonları seviyor. Henüz yazdığı hiçbir sonu seçmedim. İllaki beni öldürmeye karar verecekse, benim için dramatik bir son yazacağına eminim." dedikten sonra mesajı yolladım. Ve işte, yem bizzat biz olacak olsak bile onunla karşı karşıya gelme şansı. Hem de onun öngördüğü ve birimizin öleceği andan daha önce, onunla karşılaşabilme şansı, Ali sayesinde elimizdeydi. Nevzat da yanımızda olursa, onu yakalayabilirdik. Bu kadar kolay olmayacağını biliyordum ama geleceğine emindim. Kandırıldığını fark etse bile gelecekti ve ilk defa nerede olduğunu bilecektim. Her köşede polis beklerse, kamera kayıtları olursa belki o an değil ama sonrasında onu yakalayabilirdik. Polise kitabı katmadan bu organizasyonun sağlanması lazımdı o yüzden Nevzat, çıkış yolumuzdu. Bu akşam elimiz boş dönmeyeceğimizi umarak attığım mesaja baktım.
Ailemden uzak dur. Bu akşam sekiz buçukta Atakan Sokak Parkı'nda olacağım. Gel ve sonumu yaşat.
Banu ile iletişim bilgilerimizi paylaşıp aşağıya indiğimizde sokakta Banu'nun bahsettiği arabayı aradık. Banu'nun yaşadığı apartmanın sağ çaprazında bulunan apartmanın önünde, söz konusu arabayı gördüğümüzde cesaret verici bir nefes alıp arabaya yöneldik. Niyetimiz uzaktan bakmaktı fakat yaklaştıkça arabanın içerisinde herhangi birinin olmadığını gördük. Daha net görebilmek için arabaya yaklaşmaya başladık. Etrafımızı kontrol ettikten sonra filmli cama doğru eğilip gözlerimizi kısarak arabanın içerisine baktık fakat Sanem'le aynı anda "Biri yok." dedik. Belki bizim geldiğimizi gördükten sonra uzaklaşmış olabilirdi. Gerçi, o zaman arabayla uzaklaşmaz mıydı? Fakat o zaman daha ilgi çekici olabilirdi. Bu arabanın şüpheli olduğuna emin olurduk. Belki de bir süreliğine gitmişti, sonuçta sonsuza kadar araba duramazdı, ihtiyaçları olmalıydı. Belki de buraya bırakılan, terk edilen ya da çok kullanılmayan bir arabaydı.
"Pardon?"
Camın yansımasından ardımızda uzun boylu bir adamın belirdiğini gördüğümde hızla ardıma dönerken ellerimi içgüdüsel olarak korumak amaçlı Sanem'e götürmüştüm. Sanem de hareketlendiğim için irkilerek arkasına dönerken ona uzanan ellerimi tuttu. Karşımızda dikilen uzun boylu, kirli sakallı, yetişkin adamın gözleri aramızda dönerken kaşları kalktı. "Arabamla ne yaptığınızı sorabilir miyim?"
Sanem "Şey..." deyip arabaya bakarken "Sizin arabanız mı?" diye sordum. Anahtarı çıkarıp uzaktan düğmeye basarak arabasının kilitlerinin açılmasını sağlarken cevap vermiş kadar olmuştu. Yanlış bir arabaya bakmış olamazdık. Banu bizzat plakayı vermişti. Stres onu yanıltmış mıydı? Anladığıma göre perdeden dışarıya bakmaya pek cesareti yoktu. Kısıtlı zamanlarda baktığı için hep gördüğü bir araçtan yanılarak şüphelenmiş olabilir miydi?
Zihnim hızla yalan ararken saniyeler içerisinde bulmuştum. Elimle ardımdaki arabayı gösterip "Memnun musunuz?" diye sordum. "Kusura bakmayın rahatsız eder gibi olduk ama bu model bir araba almayı düşünüyordum. Rastlaşınca incelemek istedim."
Adamın gergin suratı gevşerken başını onaylamaz şekilde salladı. "Bu paraya daha iyi modeller de var, tercih etmenizi önermem." dediğinde arabaya yönelmek ister gibi durduğu için arabayla arasından çekildik. Arabanın kapısını açarken bakışlarını bizlere çevirdi. "Tabii, sen bilirsin."
Sanem "Yeni mi taşındınız? Sizi daha önce gördüğümü hatırlayamıyorum." dediğinde adam gülerek arabaya yakın olan apartmanı gösterdi. "Çocukluğumdan beri burada yaşarım. Asıl ben sizi daha önce görmedim."
"Biz de taşınalı bir yıl oluyor zaten." diyerek Sanem'in koluna girdim. "Hangi apart..." diyeceği sırada telefonum çalıyormuş gibi "Kusura bakmayın buna bakmam lazım." deyip telefonu kulağıma götürdüm.
"Efendim? Yok, yok geliyoruz şimdi. Canım biraz oyala, beş dakika bile sürmez. Tamam, tamam. Sağ ol valla, çok öptüm." dedikten sonra telefonu kapatır gibi yapıp cebime koyduktan sonra Sanem'i kendime doğru çekerken "Gitmeliyiz, müşteri çıldırmış." dedikten sonra adama döndük. "İyi günler dileriz. Öneri için sağ ol." dedikten sonra arabayı gösterdim. Adam da "İyi günler." deyip arabaya bindi. Adamı ve arabasını ardımızda bırakırken bakışlarımı Banu'nun penceresine çevirdim. Perdeler kapalıydı. Arabanın çalışıp da hareketlendiğine dair ses duyduktan sonra yanımızdan geçip sokaktan çıktığında perdeler hala kapalıydı. Bu da demek oluyordu ki adamın gidip gelmelerini görmüyor olabilirdi. Adamın yaşadığı apartmanın önüne arabasını park etmesi normaldi. Stres, Banu'yu paranoyalara itiyordu. Yine de bu bahaneyi kendime de çok söylemiştim, kitapla alakalı harekete geçmemi geciktirmişti tüm bunlar. Bu sebeple Banu'nun araba hakkındaki paranoyasına inanmaktan vazgeçmiş sayılmazdım. Plakanın sorgulanmasını talep edebilirdik. Tek sorun, Nevzat'ı yanımıza çekmekti. Sanem'den hoşlandığı şüphesizdi fakat tam bir sıkıcı görev adamıydı. Gücünü ve mesleğini, kendi amaçları için kullanacak bir adam değildi. Tabii biz de insanlık için kullanıyorduk ama disiplinli ve kurallara uyan bir adama benziyordu. Onu aramıza çekmek zor olacaktı. Aramıza çekmediğimiz sürece taleplerimizi git gide garipseyecekti ve günün sonunda bizden şüphelenmeye başlayabilirdi.
Belli ki yazarın neredeyse bir ordusu vardı. Bizim de sayıca artmamız ve güçlenmemiz gerekiyordu.
**
"Nasılsın?"
Sıla'nın bakışları elinde Allah bilir 'su iç, güneşi selamla' gibi şeyler yazdığı ajandadan bana doğru kalkarken garipseyerek ve yavaşça "İyiyim, siz nasılsınız?" dedi. Normalde kötü mü davranıyorum acaba, diye düşünürken gülümsedim. "Ben de iyiyim. İşleri hallettin mi?"
"Evet." dedikten sonra ajandasını kapatıp laptobuna yöneldi. "Hatta size mail yolladım."
Açıkçası şaşırmıştım. Bu işlerin onu daha fazla oyalayacağını sanmıştım fakat şimdi yeni işler uydurmam gerekecekti. "Eline sağlık." dediğimde şaşırarak gülümsedi. Ona ya da insanlara gerçekten kötü davranıyor olmalıydım. Son zamanlarda stres ve üstleri pozisyonunda olmam beni bu davranışlara itmiş olmalıydı. Hiçbir zaman çok nazik, mütevazi biri olmamıştım tabii ama bu kadar da kaba değildim. Bana kızmamalılardı, onların canını kurtarmaya çalışırken stres sahibi oluyordum. Kırık kalp, atmayan bir kalpten daha iyi sonuçta, bu davranışlarıma katlanabilirlerdi.
"Teşekkür ederim. Peki, artık kitabımı alabilir miyim?"
"Tabii." dediğimde neşelendi. "Yeni gönderdiğim işleri de bitirdikten sonra." dediğimde omuzları hafifçe çöktü ve "Peki." diyerek bakışlarını laptobuna çevirdi. Kitabın kaldığı yerin devamında hangi seçeneği seçerse seçsin ölümle sonuçlanıyordu ve okumaya devam etmesini istemiyordum. Kitabı okumadığından beri başına bir şey gelmediğine bakarsak, son seçmemek işe yarıyordu. O zaman sadece kitabı hiç okumayanlar ya da iyi bir sona erişebilenler değil, kitabı son seçmeden bırakanlar da güvendeydi. Özgür'den bu konuda yardım alabilirdik. Kitap yorumları ve eleştirmenliği yaptığı birçok anonim hesabının olduğunu söylemişti. Bu hesaplardan belirli kitlelerin kitaba devam etmemesini sağlayabilirdi. Zaten yavaş yavaş internette kitaptan korkan ve tesadüfleri ilgi çekici bulan bir kitle oluşmaya başlamıştı. Bu kitleyi daha fazla korkutmayı başarıp kitabı bırakmalarını sağlarsak, daha fazla insanı güvene almış olurduk. Yapılması gereken bir iş daha vardı. Ne olursa olsun vazgeçmediğimi gören Kıvanç'ın kitabı basmayı durdurması... Bugün birbirini pek sevmeyen iki adamdan ortak bir talepte bulunacaktım. Özgür'ün kabul edeceğine emindim ama Kıvanç biraz daha zordu. Biraz daha mı? Kıvanç en zoruydu. Katili bile anlamaya başlamıştım ama Kıvanç hala inadını sürdürebilirdi.
Odama geçip Özgür ile konuştuktan sonra laptobumu açtım. Özgür kabul etmişti ve benim de blogumda insanları yönlendirebileceğimi söylemişti. Blogumun olduğunu Özgür hatırlatmıştı. Bir süredir ilgilenmiyordum. Normalde geceleri yazıyordum. Sabahları işe geç kalma sebebim ya blogum ya da romanlarım oluyordu fakat bir süredir Kıvanç'ta kalıyordum ve ortam değişikliği ile stres üretkenliğimi azaltmıştı. Blog ve roman yazarken kendimden geçtiğime, zamanın nasıl aktığını anlamadığıma ve her nerede yazıyorsam orada uyuyakalana kadar yazmaya devam ettiğime bakılırsa, Kıvanç'ta böyle bir şansım olmamıştı. Hep yan yanaydık ve ben yalnızken yazardım. Şimdi ise bir süredir gerek güncel problemler, gerek kısa hikayeler, gerek hayat ile insanlara dair serzenişlerimle bir araya geldiğim blog okuyucularıma, bizzat baş editörü olduğum yayınevinin kitabını şikayet edecektim. Neyse ki blog hesabım anonimdi ve Kıvanç'ın haberi olmadığına emindim çünkü eğer haberi olsaydı bugüne kadar bin kere odamı basar ve 'Nasıl yani ben despot, katlanılması zor, agresif, huysuz bir patron muyum?' diye sorardı.
Blog sayfama girdiğimde birçok mesajın biriktiğini gördüm. Yazı paylaşımlarımın yanı sıra sohbet gruplarımız da olurdu. Herkes fikirlerini ya da dertlerini paylaşır, birlikte çözümler bulunurdu. Derdimi paylaşmak üzere sohbet grubuna girdim.
Kapı hızla açıldığında kapıyı açma tarzından ve hızla odaya dolan parfümünün kokusundan kim olduğunu anlayarak bakışlarımı Kıvanç'a çevirdim. "Kapılar sadece patronun odasına girerken çalınmak için üretilmedi."
Ardından Zeynep de odaya girdiğinde laptobun kapağını kapatıp sıkkınca "Ne oluyor?" diye sordum. Zeynep ardından kapıyı kapatıp kollarını göğsünde birleştirirken keyifli bir sırıtış yerleşti yüzüne. Gözlerimi devirip altından ne çıkacağını öğrenmek üzere bakışlarımı Kıvanç'a çevirdim. Pencereye yaklaşmış dışarıya bakarken tepki vermeden önce sakinleşmeye çalışıyor gibiydi.
Kıvanç sessizken Zeynep "Defne'cim son zamanlardaki dalgınlığının, dergiye ne denli yansıdığına dair konuşmamız lazım." dedi. Kaşlarım çatılırken tekrar Kıvanç'a baktım. Kıvanç da bana bakıp karşımdaki koltuğa oturdu. "Zeynep sen çık, biz konuşuruz."
Zeynep'in keyfine oldukça küçük bir gölge düştü. Her ne konuşulacaksa burada olmak istediğini fark etmiştim. Kıvanç'ın peşine takılıp gelmişti, muhtemelen konuyu açan da Zeynep olmuştu. Kıvanç onun yanında beni azarlamak istemiyor olmalıydı.
"Sorun değil, kalsın." dediğimde Zeynep şaşırdı. Konu konuşulurken yüz ifadelerini görmek istiyordum. Böylelikle ne kadarında parmağı olduğunu fark edebilecektim.
Kıvanç "Emin misin?" diye sorduğunda dirseklerimi masaya yaslayıp ellerimi masanın üstünde birleştirdim ve "Sorun ne?" diye sordum. Kıvanç derin bir nefes aldıktan sonra "Dergi baş yazısında yine, yazım yanlışı olmuş. Alıntı geçilen yazarın ve eserin isminde de yazım yanlışı olmuş ama tek sorun bu değil. Argo kelime kullanmışsın Defne." dediğinde kaşlarım olabildiğince çatıldı. "Bir yanlışlık olmalı..." diyerek laptop kapağını açıp derginin internet sayfasına girdim.
Zeynep "Çoktan kaldırıldı ama mailine attım yazıyı." dediğinde ters bakışlarımı kısa bir anlığına Zeynep'e çevirdim. Karşımdaki diğer koltuğa oturacağı sırada "Canım kedi girmiş, o koltukta oturuyordu en son, haberin olsun." dediğimde doğrulup tekrar ayakta beklemeye başladı. Kedilerden ve tüylerinden huylanıyordu ve ben de odamda rahat rahat oturmasını istemiyordum. Kedi girdiği falan yoktu, muhtemelen o da yalan söylediğimi düşünüyordu ama riske atmak istememişti. Krem renk koltuklarımda kedi tüyü arar gibi bakışları gezinirken gözlerimi ondan alıp maile girdim. Gözlerim yazıda gezinirken başımı onaylamaz bir şekilde salladım. "Ben bu şekilde yazmadım."
Zeynep "Defne, bazen gözümüzden kaçabiliyor. Bu sebeple bugüne kadar baş editörler yazılarını kontrol ettirmeden paylaşmıyordu. Senin başına buyruk hareketlerin dolayısıyla biz fark edip silene kadar binlerce insan okudu." dediğinde sakin olmaya çalışarak yavaşça gülümsedim. "Zeynep'cim, ben bu şekilde yazmadım, diyorum."
Kıvanç "Zeynep hadi çık sen." dediğinde Zeynep kollarını göğsünde birleştirmiş, sırıtarak bana bakıyordu. "Çıkayım tabi ama çıkmadan şunu hatırlatmak istiyorum, sitede paylaşım izni olan hesaplar sınırlı. Sen bu şekilde paylaşmadıysan, kim paylaşacak?"
Gözlerim hala Zeynep'in üstündeyken "Yazılımcılardan birini çağıralım. Eminim ki yazıda düzenleme olduysa onlar görebiliyordur." dediğimde Zeynep'in sağ kaşı hafifçe kalkıp indi ama sırıtışı bozulmadı. "Yazı artık yok, silindi. Nasıl baksınlar?"
"Siteyi onlar yaptı. Eminim ki arka planda dönenleri bulabilirler."
"Böyle bir işleyişin olduğunu sanmıyorum." dediğinde "Umuyorum desene şuna." dedim. Kaşları kalktığında kolları da çözüldü. "Ne demek istiyorsun?"
"Sen yaptın." dediğimde alayla güldü. "Çünkü senin aksine tüm gün ofisteyken yetiştirmeye çalıştığım işler bitti, senin yazılarınla ilgilenmek kaldı. Kendi çalıştığım yayınevine neden böyle bir şey yapayım?"
"Ben niye yapayım?" diye sorduğumda omuz silkti. "Bilerek yaptın, demiyoruz zaten."
Sinirle "Siz kimsiniz?" diye sorduğumda Kıvanç'la kendisinden bahsettiğini biliyordum ama 'biz' demesi rahatsız etmişti. Onlar bir taraf, ben ise karşı tarafmışım gibi davranıyordu. Bir de karşımda karar mercii gibi beni yargılıyordu.
"Zeynep biraz önce sana 'çık' dediğimi çok iyi hatırlıyorum."
Zeynep Kıvanç'ın gerginliğini üstüne alınmayıp aksine benden kaynaklıymış gibi davranarak geniş bir şekilde gülümsedi ve çıkmadan bakışlarını bana çevirdi. "Tabii, siz konuşun."
Odadan çıktığında sinirle sandalyeden kalkıp masanın diğer tarafına geçerken kapıyı göstererek sesimi yükselttim. "O yaptı."
Elleriyle yüzünü sıvazladıktan sonra koltuktan kalkıp karşıma geçti ve kollarımı tuttu. Sakin bir şekilde konuşmaya çalıştı. "Defne dalgınsın bu aralar. Olabilir, kızmadım."
Geri çekilip ellerimi saçlarıma götürürken ardıma dönüp içime fokur fokur kaynayan bir sinirle duvardaki tablolara bakmaya başladım. "Gerçekten kızmadım. Seni anlayabiliyorum. Sadece bundan sonra bana kontrol ettirirsen, sevinirim."
Ellerimi saçlarımdan çekip ona doğru dönerken "Kıvanç ben böyle bir hata yapmadım, diyorum!" diye tekrar sesimi yükselttim. Bakışları kapıya dönerken sabırla "Sesine dikkat et." dedi. Konuşurken havayı savuran ellerimi belime yaslarken nefesimi burnumdan üfledim. "Bana inanmıyor musun? Onun gıcığına gidecek birkaç hareketim oldu ve o da kendince bir oyun oynamış işte."
"Zeynep böyle çocukça şeylerle uğraşmaz Defne." dediğinde kaşlarım kalktı. "Ben uğraşırım ama öyle mi? Çocukça şeylerle?"
Nefesini üfleyip tavana baktıktan sonra tekrar ellerini kollarıma getirdi. "Bak içinde hırslı, heyecanlı ve fevri bir çocuk yanın da var. Ben o yanına da aşığım, sorun değil ama lütfen yokmuş gibi davranma."
Tekrar geri çekilirken kapıyı gösterdim. Muhtemelen odasına dönmemiş, ortak alanda geziniyordu. Kıvanç çıktıktan sonra yanıma uğramak ve yüz ifademi sırıtarak izlemek isteyecekti. Bazen saçının başının da yolunmasını istiyor gibime geliyordu. "Zeynep'i mantıklı, çocukça hareketler yapmayacak olan bir kadın olarak görüyorsun ama sevgilini saçmalayabilecek bir çocuk olarak mı görüyorsun?"
"Söylediklerimi çarpıtıyorsun." dediğinde başımı onaylamaz bir şekilde salladım. "Bana olan zaafın her seferinde beni affetmeni sağlıyor ama hiçbir seferinde affetmene gerek olmadığına ve bana inanmanı sağlamıyor."
Ben de burada yazar ile son gelişmelerden ona bahsetmeyi, kitabın basımını durdurmasını istemeyi ve bizimle belki yazarla karşılaşabileceğimiz görüşmeye gelmesini teklif etmeyi düşünüyordum. Ben bile, hayatımda kaybettiğim onca güvene rağmen ona inanmayı seçiyordum, o ise hep inanmamasına rağmen yanımda kalmayı seçiyordu. Buydu verdiği ayrıcalık. Kusurların var ama yanındayım, diyerek beni küçük, yetersiz hissettiriyordu.
"Defne, son zamanlarda ne kadar dalgın ve stresli olduğunu biliyorum. Başkası yapsa kovacağım hareketi, sen yapınca anlayabiliyorum. Kimsenin sitede senin yazını değiştireceğini düşünmüyorum ama seni de suçlamıyorum. Hata yapabilirsin ama sorun değil, sadece daha dikkatli olmanı ve bana onaylatmanı istiyorum. Senin için kendimden, iş anlayışımdan ne denli ödün verdiğimi görmüyor musun?"
"Yine yapıyorsun." dedikten sonra isterik bir şekilde güldüm. Ellerimi belimden çekip havada savururken "Yine 'başkası yapsa şu, bu' Yine beni kötü hissettiriyorsun! Benim için bir şey yapmak istiyorsan bunu 'yapıyorum' diye bağırarak yapma!"
O da sesini yükseltirken "Ne zaman benden memnun kalacaksın?" diye sordu. Tekrar gülüp "Ben de aynı soruyu sana soruyorum!" dedim.
Elleriyle kendisini gösterip "Ben sana her şeyinle sana tamamım, diyorum. Hata da yapsan, yapmasan da sorun değil diyorum ama ben sana ne yapsam, yaranamıyorum." dediğinde başımı onaylamaz bir şekilde sallayıp iç çekerek ellerimi alnıma götürdüm. Bir süredir migren ilacı kullanmıyordum ve son zamanlarda bir hayli ihtiyacım oluyordu. Ses, ışık, insanlar her şey beni rahatsız ediyordu. Zeynep'e olan sinirimi ayrı tutarak Kıvanç'a haksızlık yapıp yapmadığımı düşünmeye çalıştım ama faydasızdı. Sadece Zeynep'e değildi sinirim, bana inanmayan Kıvanç'aydı. Ben yapmadım, dediğimde 'evet sen yapmadın' demeliydi. Aşk böyle bir şey değil miydi? O sen yapsan da sorun değil, diyordu. Tamam, yine kötü değildi yaptığı ama bana neden inanmıyordu?
Bağırmazken ama ağlamak üzereymişim gibi sesim kısılırken "Sevgine nail olduğum için şanslı olmalıymışım gibi hissettiriyorsun." dedim.
"Sen yapıyorsun." dedi işaret parmağıyla beni göstererek. "Kendine bu yetersizlik hissini sen veriyorsun. Kendi düşüncelerine kanıt arıyorsun. Kendi komplekslerini benim üstüme atıyorsun. Anlayışlı, düşünceli bir adam olmaya çalışıyorum ama her seferinde üstten bakan, küçümseyici, ..." diye sıralarken yüzünü buruşturmuştu. "... mükemmeliyetçi, egolu biriymişim gibi davranıyorsun. Sen beni bana atfettiğin bunca kusura rağmen nasıl seviyorsun, ben asıl onu merak ediyorum."
Sessiz kaldığımda sinirle kurduğu cümleleri nefesini üfleyerek sonlandırdı. Bakışlarını odada gezdirerek sakinleşmeye çabaladıktan sonra bana baktı. Bakışları yumuşarken elleri tekrar hareketlenir gibi oldu ama vazgeçti. Tekrar geri çekileceğimi düşünmüş olmalıydı. Dolu gözlerimden bakışlarını kaçırıp "Yazılımcılarla bir konuşurum." dedikten sonra kapıya yöneldi.
"Tam şimdi bana inanman lazımdı." dediğimde duraksadı ama bakışlarını bana çevirmedi. "Yazılımcılarla konuşmadan önce."
Birkaç saniye oyalansa da cevap vermeden kapıdan çıkıp gittiğinde hızla kalktığı koltuğa oturup dirseklerimi dizlerime ve ellerimi alnıma yasladım. Yaşlı gözler ile zemini izlerken Zeynep'in yaptığı ucuz bir oyunun canımı bu denli sıkabilmesine izin verdiği için Kıvanç'a sinir ve kırgınlık doluydum. Kendince yanımda olmaya çalışıyordu ama ihtiyacım olan her şeye rağmen yanımda olması değil, söylediklerime inanmasıydı. Hatalarımı örtbas etmesini istemiyordum, hatalı değilim, dediğimde bana inanmalıydı. Hırslarım ve ani kararlarım olabilirdi ama bu her seferinde yanlış yapanın ben olacağımı düşünmesini sağlamamalıydı. Zeynep kendi karakterini güzel gizleyen bir kadındı ve ondan benimle bu çirkinlikle uğraşmasını beklemiyordu ama benden çirkin bir iftira atmamı bekliyordu...
**
Kıvanç'ın aramasını tekrar sonlandırıp telefonu cebime koyacağım sırada hiç vakit kaybetmeden tekrar aradığında sinirle inleyip hattımı kapattım. Kaç defa aramıştı, sayamamıştım.
Arabaya yaslanıp ara sokakta ağacın altından tamamıyla gözükmeyen parkı izlerken Sanem "Şimdi de beni arıyor." dedi.
İleriye bakmaya devam ederek "Kapat." dediğimde "Bir aç, kahve içiyoruz falan de bari. Meraklanıp İstanbul'u ayağa kaldırmasın." dedi. Kollarımı göğsümde birleştirip omuz silktiğimde "Kendince seni seviyor," dediğinde göz ucuyla ona baktım. "Senin istediğin gibi yapmıyor ama yine de yapıyor."
"Bir kaktüsü sevgi dilin bol su vermek diye sulayıp durursan, kaktüse yazık olur."
Söylediğime karşılık yanımda arabaya yaslanırken iç çekip "O da doğru." dedi. "Ama Zeynep'e de değer verdiğini ve uzun süredir tanıdığını unutma. Zeynep yılanının senelerce kendisini ne denli dürüst ve güvenilir bir insan olarak tanıttığına bakılırsa ve senin de aksine ne denli hırslı ve ters biri olarak tanıttığına bakarsak, hele ki elinde kanıt olmadan sinirle söylediğini de düşünüyorsa bu tepkisini sana inanmaması olarak yorumlama."
"Ne oldu ya? Sen bir anda Kıvanç Demirel'ci oldun? Bugüne kadar 'ayrıldık' desem beni kutlama yemeğine çıkaracak gibi davranıyordun." dedikten sonra sinirle güldüm. "Hatta katil bile olabileceğini düşünmüştün. Şimdi ise masum bir âşık mı sence sadece?" dedikten sonra önüme dönüp ters ters "Düşüncelerin ne kadar tutarlı..." dedim.
"Gördün mü?"
"Ne?"
"Sinirli olduğunda nasıl etrafını ısırıp durduğunu."
Göz ucuyla ona baktığımda "Ne?" deyip omuz silkti. "Yine öyle yaptığını düşünmüş olabilir."
Özgür arabadan indiğinde "Ben o kadar iyimser değilim." deyip benim yanıma geçti fakat arabaya yaslanmadı. Vücudu bize doğru dönük bir şekilde ellerini kalın ceketinin ceplerine yerleştirdi. Omuzlarını kulaklarına yaklaştırarak ceketinin yakasının boynunu ve çenesini daha fazla örtmesini sağlamaya çalışırken dudakları yakasının ardında kalmıştı. "Bence tam da Defne'nin anladığı gibi."
Sanem ters bakışlarla Özgür'e bakarken "Önce 'gelmeyeceğim' dedin, sonra 'arabada beklerim' dedin, şimdi de çıkmış yanımızda bekliyorsun. Senin de söylediklerin çok tutarlı değil gibi, Defne'yi yanlış yönlendirme istersen."
"Ne güzel ya, kimse kimse ile iyi anlaşamıyor." dedi Nevzat. Bakışlarımız eğimli sokağın altından yanımıza doğru yürüyen Nevzat'a döndü. "Neden burada olduğumuzu açıklayacak mı biri?"
Bakışlarım Sanem'e döndü. Durumu halletmesini rica eder, hatta yalvaran bakışlarla baktığımda oflayarak Nevzat'a yöneldi. Nevzat'ın bir açıklama beklemesi garip değildi, garip olan bulduğumuz bahanelerdi. Hangi saçma bahanemizi tercih ederek söyleyeceğini umursamıyordum. Sonuç olarak Nevzat birkaç arkadaşını ikna etmiş ve parka çıkan dört sokağın başına koymuştu. Banu'yu bahane etmeyi düşünmüştük. Bir tacizcisinin olduğunu ve onunla karşılaşma ihtimalimizin olduğunu. Seçtiğimiz park da Banu'nun evine yakın bir parktı zaten. Telefonda ağzımızda geveleyerek bir şeylerden bahsetmiştik. Nevzat hâlihazırda arkadaşları ile balıkçıda olduğu için yanındakiler ile gelmesi kolay olmuştu. Sözü dinlenilen ya da hatırı geçen biri olmalıydı ki diğerleri de kabul etmişti fakat telefondan daha fazlasına dair bir açıklama bekliyordu tabii.
"Defne Hanım."
Bakışlarım bize doğru yönelen takım elbiseli bir adama döndüğünde Nevzat bana doğru hareketlendi. "Hayırdır kardeş?"
Adam elinde tuttuğu telefonu bana doğru uzatırken ters bakışlarını Nevzat'a çevirdi fakat polis üniformasını gördüğünde kaşları gevşemişti. "Kıvanç Bey sizinle konuşmak istiyor."
Sanem "Yok artık. Gerçekten takip ettiriyormuş." dediğinde oflayarak telefonu aldım. Kıvanç'ın adamının bakışları "Bu ne ya? Mafya mı bu adam?" diye söylenen Özgür'ün üstünde gezinirken telefonu kulağıma yaslayıp onlardan uzaklaşırken "Sen gerçekten delisin. Delisin ve bu yaptığın bir suç! Beni takip mi ettiriyorsun?" diye sorduğumda telefonun ucundaki gergin sesi "Beni sen delirttin." dedi. Gözlerimi devirip "Kendimi yetersiz hissettiren benim, seni delirten benim, sen ne yapıyorsun bu arada?" diye sorduğumda "Sana âşık oluyorum, her gün, biraz daha." dedi. Sinirimi burnumdan üflemeye çalıştım ama nafileydi. Telefonu tutan ellerim bile sıkı bir şekilde, telefonu parçalamak ister gibi tutarken "Adamını da çek etrafımdan, sen de rahat bırak beni. Şu an seninle konuşmak istemiyorum." dedim.
"Ne yapıyorsun sen? Ne işin var orada?"
"Eğer birbirine güvenebilen bir çift olsaydık, sen de yanımda olurdun ve ne yaptığımı bilirdin ama sen bu şansı kaybettin." dedikten sonra telefonu kapatıp adama uzattım. Polis Nevzat'ı göstererek "Kaybol buradan yoksa başın belaya girecek." dediğimde adam memnuniyetsiz bir şekilde dudaklarını birbirine bastırıp gergin bakışlarını Nevzat'a çevirirken telefonu ceketinin iç cebine koydu.
Nevzat adama ters bir şeyler söyleyecekmiş gibi yaklaştığı sırada telefonu çaldığı için duraksadı. Telefonu açtıktan sonra bakışlarını bizlere çevirip "Biri gelmiş." dedi. Adam oluşan kaostan yararlanarak aramızdan uzaklaşırken bakışlarım parka döndü. Olduğumuz konumdan parkın tamamı görünemiyordu ama büyük bir park değildi. Parkı daha rahat görebilecek konumda olan bir polis arkadaşı birinin geldiğini söylemişti. Herhangi bir vatandaş da olabilirdi ama dikkate almalıydık. Nevzat elinde telefon sokakta hafifçe ilerlerken "Şüpheli bir durum var mı?" diye sorduktan sonra hoparlöre aldı.
"Kapüşonlu biri. Banka oturdu şimdi. Boynu eğik, birini bekliyor gibi."
Nevzat 'neyle uğraşıyoruz?' der gibi ters ters bize bakarken dudağını büzerek düşünüyordu. "Eli cebinde. Bir şeyi tutuyor sanırım. Silah olabilir." dediğinde nefesini üfleyip tekrar parka baktı. "Arkadan yaklaşın tutun biriniz kardeşim. En kötü kimlik sorgusu, deriz."
Nevzat'ın peşinden ilerledikçe parkın görebildiğimiz kısmı genişliyordu. Telefon hala hoparlördeyken hışırtı seslerinin ardından "Dur kaçma." diyen sesini duyduğumuzda adımlarımızı hızlandırdık. Parka girmek için karşıya geçerken onları görebilmeye başlamıştık. İki polis siyah kapüşonlu adamı yakaladıktan sonra kendilerine çevirip kapüşonunu çıkardılar. Hala cebinde duran elini tutan polis, diğer eliyle cebini yokladığında bakışlarını yaklaşan bizlere çevirdi. "Viski şişesi Nevzat."
Nevzat "Hay Allah'ım." derken bakışlarım evsize benzeyen adamın yüzünde geziniyordu. Adam korkmuş bir şekilde bizlere bakarken "Abi ben vallahi bir şey yapmadım." dediğinde Nevzat "Bahsettiğiniz kişi bu olabilir mi?" diye sordu.
Sanem "Bilmiyoruz." diye mırıldandığında adamı tutan polis memurlarından biri nefesini sıkkınca üfleyip "Kimliği çıkar bakalım." dedi. Sinirle nefesimi üfleyip ardıma dönerken bakışlarım etrafımızda gezindi. Katilin bizzat bıraktığı bir yem miydi yoksa gerçekten rastgele birinden mi şüphelenmiştik? Katil belki şu ana kadar fark edemediği tuzağı fark etmişti, belki de başından beri farkındaydı, şimdi gülerek izliyordu. Nereden izleyebilirdi? Etrafımızdaki apartmanlardan birinde olabilir miydi? Sokaktan sık olmasa da arabalar ve insanlar geçiyordu ama hiç durup bekleyen bir araba ya da insan yoktu.
Özgür "Defne." diye seslendiğinde bakışlarımı ardıma çevirdim. Elinde bir not tutuyordu. Bankı gösterdi. "Şuradaydı."
Hızla ilerleyip elindeki notu aldığımda Nevzatlar hala adamla ilgileniyordu. Ona gerçekleri anlatmadan notu görmesini istemezdim. Titreyen ellerimle notun diğer yüzünü çevirdiğimde Sanem ve Özgür etrafıma toplanmıştı.
"Bu oyun sizin değil, benim oyunum. Benden daha iyi oynayacağınızı sanmayın."
Notu sesli bir şekilde okuduğumda hepimizin bakışları sokağa döndü. Özgür "Kameralar var. Kim bıraktıysa görebiliriz." dediğinde bakışlarım Sanem'e döndü. "Tacizcisi bırakmış gibi gösterebiliriz."
Nevzat'a baktığımızda cihaza doğru eğilmiş kimlik kontrolü yapıyorlardı. İki kişi adamı tutuyordu ama gözleri adamın üstünde değildi. Başlarda başı eğik bir şekilde duran adam bakışlarımızı fark etmiş gibi başını hafifçe kaldırdığında yerimde rahatsızca kıpırdandım. Mor gözaltlarının üstündeki sönük bakışlarıyla göz göze geldiğimde dudakları hareketlenmeye başladı. Hala eğik olan yüzünde geniş bir sırıtış ile bana bakmaya başladığında Sanem "Nevzat!" diyerek onlara yöneldi ve adamı gösterdi. Polislerin bakışları adama döndüğünde adam sırıtışını silip tekrar korkuyla bakmaya başladı. Sanem çıldırmış gibi adamı göstererek "Demin sırıtıyordu." dediğinde Özgür'ün elini kolumda hissettim.
"Bakma." diyerek vücudumu kendine çevirdiğinde donakalan gözlerimi adamdan ayırmakta zorlanmıştım. Başımı da çenemi tutarak kendisine çevirdikten sonra "Sakin ol." dedi. Titreyen elimle adamı gösterip dudaklarımı araladığımda muhtemelen kekeleyerek konuşacak bile olsam da herhangi bir cümle kuramadım.
Tüm bu olanları bir oyun olarak gördüğünü kendi de söylemişti. Hastalıklı bir ruhla karşı karşıyaydık ve eli kolu uzundu. Bu evsiz adamı da bizi yanıltmak için kullanmamıştı. Bizimle dalga geçmek için kullanmıştı. Eğik, kir dolu ve ruhsuz bakışlara sahip yüzünde katilin son dokunuşuydu o sırıtış. Bizzat bana bakmıştı. Neydi anlamı? Kameralardan haberi var mıydı? Mesajı bizim attığımızı ve tabletin bizim elimizde olduğunu biliyor olmalıydı. Notlarında sadece beni değil, yanımdakileri de muhatap almıştı. Bugüne kadar hep sadece benimle ilgilenmişti ama an itibariyle diğerlerini de oyuna dâhil etmişti. Polisleri de görmüştü. Polisle tam olarak olmasa da birlikte çalıştığımızı da görmüştü. Bu bizden uzak durmasını mı sağlardı yoksa bizimle daha fazla ilgilenmesini mi? Bu akşamdan elimiz boş mu dönmüştük yoksa kamera kayıtlarından ve evsiz adamdan bir şeyler bulabilecek miydik? Sırf bizimle dalga geçmek için ya da davetime eşlik etmek için kendisini tehlikeye atmış olabilir miydi? Gelmiş miydi yoksa sadece piyonlarıyla oynamaya devam mı ediyordu? Kaç piyonu vardı? Bu evsiz adam gibi kaç kişiye daha sahipti? Bu insanları nereden bulmuştu ve beyinlerini yıkamayı nasıl başarıyordu?
"Şş."
İstemsizce yerimde sıçradığımda Özgür hızla ardına döndü. Ağaçların ardından biri seslenmişti. Elim korkuyla Özgür'ün koluna gittiğinde Özgür önüme geçmişti. Korktuğunu dile getiriyordu ama şimdi cesur görünüyordu. Bazı insanlara gerginlik, adrenalin duygusu aşılıyordu, bazı insanlar ise donakalıyordu. Bugüne kadar donakalanlardan olmuştum. Cesur gibi görünüyordum, ölüm tehdidine rağmen geri durmuyordum ama bir gün katille karşılaşırsam, gerçekten donakalmaktan korkuyordum. Elimde bir silah olsa bile donakalıp beni öldürmesini beklemekten...
Özgür "Nev..." diye başlayıp Nevzatlara sesleneceği sırada ağacın ardındaki ses "Dur!" dedi. Başını hafifçe ağacın ardından çıkardığında kim olduğunu anlamaya çalışıyordum. "Polise seslenmeyin."
Özgür'ün "Sen kimsin?" sorusuna ben cevap verdim. Saçı sakalı uzamış, kafasına kapüşonu geçirmiş ve vücudunu ağacın ardına saklıyor olsa da kim olduğunu anlayabilmiştim. Beyza'nın masasının üstündeki fotoğraflarda gördüğüm sahte bir şekilde gülümseyen suretle göz gözeydim şimdi. Yüzündeki korku, sahte değildi ama.
"Ali."
Özgür "Ali kimdi?" derken Ali onu tanımama güvenip ağacın ardından biraz daha çıktı. Mesajları o da görüp gelmişti. Belki katili kumpasa çekmeye çalıştığımızı fark etmişti, belki de bu tehditlere uğradığını bilen başka kim var, merak etmişti. İki ihtimalde de yardım umarak geldiği ve haline bakarsa bir hayli zor durumda olduğu belliydi. Yardım etmek isteyeceğim son kişilerden biriydi ama biz ondan yardım alabilirdik. Ondan öğrenebildiklerimizi öğrendiğimizde ise yaptıklarının sonuçlarına katlanmak üzere onu polise teslim ederdik. Şu anda bile aramızda mesafe olmasına rağmen onunla göz göze olmak kendimi güvensiz hissettiriyordu. Katilin notlarının bile bulandırmadığı midem bulanmaya başlamıştı. İçimdeki "Ali burada!" diye bağırma isteğini bastırmaya çalıştım. Katil hala buradaysa onu bulmasını sağlayamazdım ama onun yanamadığı ateş göğsüme düşmüştü şimdi. Banu yanımızda olsa ona bakarken sinir krizine girerdi muhtemelen ama benim de az kalır yanım yok gibiydi. Her zerrem Ali'den nefret ediyordu.
Gözleri polisler ile aramızda dönüp dururken gergin bir şekilde fısıldamaya başladı.
"Konuşmamız lazım."
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!