BÖLÜM 13
İyi okumalar dilerim ^^^
**
"Neredeydin?"
Kapıyı kapattıktan sonra yorgun bakışlarımı ondan alıp kabanımı çıkardım. Kabanımı alıp kapının yanındaki dolabın içerisine atışına baktığımda şaşırmıştım. Normalde benim atıp onun peşimden düzeltmesi gerekiyordu ama umursamadan sırf bir an önce kurtulmak üzere attıysa, gerçekten endişeli olmalıydı.
"Uyanıp da seni yanımda göremediğimde ben dünyayı ayağa kaldırmadan önce sadece beş dakikan olduğunu bilmiyor musun?" dedikten sonra kollarını vücuduma sardı. Ona sarılmasam da kollarından çıkmayıp yanağımı göğsüne yasladım ve gözlerimi kapattım. Hala polisleri arayıp geldiğimi haber vermiyorsa uyanmasından itibaren beş dakikadan az geçmiş olmalıydı. Emniyette neredeyse Nevzat kadar tanıdığı olmalıydı. Köklü bir aileden gelenler hayatta bir sıfırdan falan başlamıyordu. Sadece hayata uyandıkları hastanenin kalitesi bile onları direkt üç sıfıra atıyor olmalıydı. Sonra çeşit çeşit oyuncakları bir kenara rutubetsiz bir odaya sahip olmaları dahi skorlarımızdaki mesafeyi bir hayli açıyordu. 'Bugün ne giymek istersin?' diye sorulurdu bazı çocuklara. Hatta 'Bugün hangi oyuncaklarınla oynamak istersin?' En adaletsizi de 'Bugün ne yemek istersin?' sorusuydu. Bazı çocukların seçme şansı olurdu. Bazı çocuklar sahip olduğu tek oyuncağını, en yakın arkadaşının mezarının üstüne bırakmak zorunda kalmazdı.
"Nefes almak istedim."
Öyle istemiş olmalıydım. Ne ara kalkıp da terasa çıkmıştım bilmiyordum. Gökdelenin bu katından İstanbul ne kadar da küçük görünüyordu. İyiler ve kötüler aynı anda, aynı karanlık sokaklarda bir yerlerdeydi. Uzaktan baktığınızda ayırt etmek zordu. Tepeden bilmeden belki de kaç tane mutsuz eve bakmıştım. Duvarlar sadece gerçekleri örtüyordu. Bazı evleri çevreleyen duvarlar, dışarıdaki tehlikeden korumayı başarsa da içerideki tehlikeden kaçmaya engel olurdu. Bazı pencereler nefes almak için değil, dışarıya atlamak için açılırdı. Terastan aşağıya bakarken yüksekten hiç de korkmadığımı fark etmek bu yüzden korkutucuydu. Sus yoksa aşağı atlarım, annesiz kalırsın, diyenler mi daha çok keserdi sesinle birlikte nefesini yoksa sus yoksa canını yakarım diyenler mi? Hangisi susturmuştu beni?
Ana geri döndüğümde hızla kendimi geriye atmam gerekmişti. Çünkü düşüncelere dalmış, korkusuzca terası çevreleyen korkuluğun üstündeki mermere oturmuş bir halde İstanbul'u izlerken bulmuştum kendimi. Düşmekten korkmak değil de, korkmamak ürpertmişti beni. Defalarca kez intihara meyilli birine ağlayarak yalvarmak, sizi de intihara sürükler miydi? Bu yüzden ölüm tehdidi aldığıma kıyasla intihar eden kuklasını gördüğümde daha çok korkmuş olabilir miydim?
Ali, katilin yakınlarda bulunması ihtimaline nazaran ve o an çevremiz polis dolu olduğu için hemen görüşmek istememişti. Bir an önce her ne deliğe saklandıysa geri dönmek istediği belliydi. Katil orada değilse bile kuklası oradaydı ama Ali'yi görmüş müydü, bilmiyordum. Donup kaldığım için ısrar edememiştim. Sanem ise Nevzatların yanında olduğundan dudaklarından tek söz çıkabilecek kişi Özgür kalmıştı ve yarın görüşme fikrini kabul etmişti. Kendime geldiğimde yarın görüşebilecek bir Ali'nin kalmasını umut etmekten başka çarem kalmamıştı. Eğer katil oradaysa sonunda yerini öğrendiği Ali'ye sonunu yaşatmak için oyalanmayacağı şüphesizdi ama eğer bu seferlik katili atlatabilirsek, yarın akşam söylenilen yere giderken dikkatli olacaktık. Katili aldatmamız gerekiyordu çünkü Ali'nin yerini öğrenmesi demek, Ali'nin ölmesi demekti. Bazı insanların yaşam hakkına karşı saygım bir hayli etik olmayan düzeydeydi fakat yine de biz konuşmadan Ali'nin başına bir şey gelmemeliydi. Biz oradayken de gelmemeliydi. Onun seçtiği ve katilin yaşatacağı bir sona eşlik etmek istemezdim.
"Ne ara gittin? Uykum hafiftir ama hiç hissetmedim. Haber verseydin ya eşlik ederdim ya da... En azından endişelenmezdim."
Uykumdan uyanıp mı gitmiştim yoksa hiç uyuyamamış mıydım emin değildim. Uyuduysam bile kâbus görmediğime emindim. Ben daha çok anıların acımasızlığına uğruyordum. Ali'yle karşılaşmak, Ali'de onun gibi olanların ruhlarında bir parçanın birbirine benzediğini ve o parçayı, her karşılaştığımda hissedebilecek kadar tanıdığımı fark etmek, katilin kuklasının gözlerime bakarken duyguları sömürülmüş bir sırıtış bahşetmesi, katilin tekrar bir adım önümüzde oluşu... Tüm bu olanlar ve bu olanlara bile ihtiyaç duymadan yeterince karman çorman etme gücüne sahip geçmişte yaşananları düşünürken ne ara kalkmış da terasa çıkmıştım, bilmiyordum.
Kollarından çıkarken saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdım. "Ne ara gittim, ben bile bilmiyorum. Düşüncelere dalmışım. Çok yorgunum, sonra konuşsak?"
Burnundan nefesini üflerken sıkkın bakışları birkaç saniyeliğine gözlerimde gezdi. Daha söyleyecek çok şeyi vardı biliyordum ama ben onunla kavga etmeyi erteleyebiliyorsam, o da ertelemeliydi. Normal şartlar altında bu gece buraya gelmeyi bile düşünmüyordum ama huzursuzluğun ardından onu arabadan inerken gördüğümde, Özgür'ün ve Sanem'in kendilerinde kalabileceğime dair ettikleri teklifler bir kulağımdan girip diğerinden çıkar hale gelmişti. Kıvanç'a ne kadar güveniyordum bilmiyordum ama en azından Özgür'e güvendiğimden fazlasıydı. Sanem'inse artık sık sık Nevzat'la birlikte kaldığına bakarsak kimseyi rahatsız edesim yoktu. Kıvanç ise, onu rahatsız etmezsem rahatsız olacak bir adamdı. Beni gerçekten takip ettirdiğini öğrenmem, yayınevindeki kavgamız, ona olan sinirim ve kırgınlığım duygularımın altında ezilip kalmıştı. Katilin, kuklasının ve tacizci Ali'nin üstümde bıraktığı etkiyi silebilme umudu, beni gerçek de olsa yanılgı da olsa güvenli gözüken kollara itmişti. Adamından öğrendiği adrese tabii ki de laf dinlemeden gelmiş ve aslında iyi ki de gelmişti. Beni tamamıyla iyi ettiği söylenemezdi ama o anki donakalışımdan kurtardığı şüphesizdi.
Odaya döndüğümüzde koridor boyu ve oda tam da istediğim gibi adeta gündüz edasıyla aydınlıktı. Karanlığı seven Kıvanç, uyumak için göz bandı kullanmak zorunda kalıyordu ama içten içe rahatsızsa bile hiç belli etmiyordu. Ben yatağa yönelirken elleri bir anlığına benden ayrıldı ve bir defteri şifonyerin üstüne geri koydu. Yatağa otururken bana ait olan bir defter olduğunu fark edip geri kalktım. Kıvanç'a doğru yönelip "Ne yapıyorsun?" diye sordum. Gergin ses tonum bakışlarını bana çevirirken sorgulayarak kaşları kalktı. Defteri gösterirken "Bunu nereden buldun?" diye sordum.
Defteri şifonyerin üstünden geri alıp "Bunu mu?" diye sorduğunda yanına varmıştım. Hızla elinden alıp göğsüme, korumak ister gibi götürdüm. "Dokunma."
Fazla tepki verdiğimi saniyeler içerisinde fark etmiştim. Derin bir nefes alıp sakinleşmeyi umar gibi gözlerini kapattı ve "Ne olduğunu bilmiyordum. Düşmüş, geri kaldırdım." dedi. Gerginliğime karşı tepki vermemişti. Çoğu zaman ateşle barut gibiydik ama şimdi beni söndürmeye çalışıyordu. Benim için sabırlı olmaya çalıştığını gördüğümde omuzlarım çöktü. Daha sakin bir ses tonuyla "Üzgünüm, hassas olduğum bir konu da..." dediğimde gözlerini aralayıp "Neden ki?" diye sordu. Kabus gördüğüm gece gibi cevapsız bıraktığımda yine anlayışla "Peki." dese de dudağının kenarı kıvrılarak bakışlarını kaçırmış ve yatağa yönelmişti.
Düşüncelere daldığım sıra çantamdan çıkarmış, belki okumuş belki de sadece şu anda da yaptığım gibi göğsüme yaslamış olmalıydım. Bir günlüktü bu. Bu sebeple dokunulmamasını, okunulmamasını isterdim. Aslında belki de benim bile dokunmamam gerekiyordu ama sahibi artık buna kızamazdı. Ölüler konuşamazdı.
O yorganı kaldırarak yatağa girmeden önce "Günlük." dediğimde vücudu duraksarken bakışları bana döndü. Onunla bir şeyler paylaşmadığımı düşünüyor olduğundan mı bu kadar üzgün görünüyordu yoksa bana yardım edemediğinden mi, bilmiyordum ama en azından açıklamaya çalıştığımda kaşları ilgiyle kalkmış, gözlerindeki bulutlar dağılmıştı. "Senin günlüğün mü?"
Burukça gülümseyip "Hayır." dedim ama benim sayılırdı. Yazılanların neredeyse hepsine şahit olmuştum, ezberleyecek kadar da okumuştum. Şimdi bir anda yok olsa, noktası virgülüne kadar yeniden yazabilirdim.
Elimde günlük, yatağa doğru yöneldim. Yatağın diğer tarafına vardığımda dizlerini yatağa yaslayıp altına girmem için yorganı kaldırdı. Yorganın altına girdiğimde o da yatakta yanımdaki yerini aldı. Sırtımı onun gibi yatak başlığına yasladım. Dizlerimi kırarak hafifçe kaldırıp ayaklarımı kalçama çekerken günlüğü üst bacaklarıma yasladım. Parmaklarım günlüğün sert kapağının üstünde oluşan sigara külü izlerinde dolaşmaya başladı. "Sare'nin günlüğü."
"Sare kim?" diye sorarken gözlerini üstümde hissedebiliyordum. Bakışlarım ona dönerken "Geçen gün bana değil, demiştim ya," dedikten sonra dolu gözler ile burukça gülümsedim. "Onaydı."
Birkaç saniyelik bakışmamızın ardından kaşları kalkıp yüzü hafifçe buruşarak gözlerini kaçırdığında ne demek istediğimi anladığını fark ettim. "Kardeşin miydi?"
"Bir nevi."
Bizi büyütemeyen ebeveynlerin çatısında birlikte büyümüştük. Tabii... O pek büyüyememişti. Onca karanlığa rağmen yan yana sürdürdüğümüz renklerde on yaşında, o da karanlığa gömülmüştü. Kendi hayatıma şükretmemi sağlayan tek kişiydi ki, bu benim iyisine değil, onun kötünün de kötüsüne sahip olmasından kaynaklıydı.
"Onu hala yad etmene saygı duyuyorum ama acılarını ona geri vermen gerek."
Gözüm günlükte takılı kalırken derin bir sessizlik oluştu. Onun artık bu hayatta olmadığı için yaşayamadığı travmalarını benimsememelisin Defne. Kötü anılara şahit olduğunu biliyorum ama hep onun acılarından, onun bakış açısından bahsediyoruz. Artık seninkilerden bahsetmemiz lazım. Bütün bunların ve Sare'den bağımsız senin yaşadıklarından bahsetmemiz lazım. Zor bir hayat yaşamışsın. Sonunda huzura erdiğinde bile mutlu olmana izin vermemişsin. Kendini yalnız bırakmak için her şeyi yapmışsın. Bunlardan bahsetmeliyiz. Sana yardım etmeme izin ver. Zamanında yapamadıkların için kendini suçluyorsun ama bir ömrü ruhsal bir acı içerisinde geçirmen onu geri getirmeyecek Defne. Sorumlu olmadığın taşları sırtlanmışsın, gel o taşlardan kurtaralım seni. Onu uğurlaman, artık kendini ağırlaman lazım. Defne... Vedaların zor olduğunu biliyorum. Sen Sare'yle vedalaşamadığın için, onun bıraktığı her şey senin içinde halen canlı, dün gibi, yaşıyor. Sen ona çok güzel bir arkadaş olmuşsun. Şu an gözlerini kapat ve arkana yaslan. Sare bedenen olmasa da ruhen yanında oturuyor şu an. Sare şu an sana sarılamıyor ama onun yaşadığı hisler seni kucaklıyor. Şimdi ruhu yanında oturan Sare'ye soralım. "Güzel Sare, masum Sare... Senin arkadaşın Defne bugüne kadar senin yaşadığın ve yaşamadığın hayatı içinde devam ettirmiş. Sen giderken seninle vedalaşamamış. Seni hep içinde saklamış. Sana sen varken ve yokken olabilecek en güzel arkadaşlığı yapmış. Öyle gizli saklı yapmış ki bunu, kendi hislerini hissetmeyi bırakıp senin hissettiklerinle bu hayatı yaşamaya başlamış. Sen burada olsan Defne'ye ne söylerdin?"
Terapistin cümleleri kulağımda yankılandı. Verdiğim, Sare'nin vereceğini düşündüğüm cevabı hatırlıyordum. Beni hiçbir zaman affetmeyeceğini, söylemişti zihnimdeki hayali.
"Yaptığımı sanıyordum." diye itiraf ettim. Yapmış olmalıydım! Onca zaman bundan kurtulmak için uğraşmıştım. Ona empati duymaktan kendime duyamaz hale gelmiştim. Benim yaşadıklarımı değil onun yaşadıklarına yanmıştı canım. Oysaki ne çok yaşadığım kötü anı vardı benim de... Şimdi onunkileri bıraksam, kendi geçmişimle bile yıllar boyu savaşım bitmeyecekti. Ölü bir dostun, artık sürdüremediği acılarını çekmek benim görevim değildi. Onu kurtarmak benim görevim değildi. Kurtaramamak ise benim güçsüzlüğüm değildi, biliyordum ama bir şekilde hayat sürekli aynı hissiyatları karşıma getiriyordu. Artık bitti dediğimde ona yardımcı olma umudu ve yardımcı olamama çaresizliğini bir döngü içerisinde yaşayıp duruyordum. Hayatım boyunca hedefler, nefes almadan tamamlanmak üzere önüme verilmişti ve ben kendimi kanıtlama gayretiyle yaşamadan yaşıyordum bu hayatı. Herkese yardımcı olamazdım. Onca gönüllü topluluğa katılıp insanlar için seferber olduktan sonra bir sekreterin kalbini kolayca kıracak kadar da acımasız olamazdım. Olduğum değil olmak zorunda hissettiğim biri gibi davranmak, öfke patlamaları yaşamamı sağlıyordu. Duygularımı öylesine belirli noktalarda toplamıştım ki geri kalan hiçbir konuda duygu barındıramıyordum. Bu da şahit olanların duygusuz olduğumu sanmalarına yol açıyordu.
"Yeniden denemelisin. Yeni bir terapist ya da eskisini..."
"Hayır." dediğimde nefesini sıkkınca üfledi. "Trajik bir şekilde öldü. Daha doğrusu hayatı tümüyle trajediden ibaret. Beni çok etkiledi ve o yüzden hassasım ama bunu birilerine yardım etmeden aşabileceğimi sanmıyorum. Terapiyi çok denedim. Artık kendi bildiğimi yapmak istiyorum."
"Kitaba ve mağdurlarına da bu yüzden sıkıca sarıldın."
Sessiz kaldığımda zımni bir şekilde kabul etmiş oldum. İtiraz edeceğim her şeye ilk üç saniye içerisinde ettiğimi bilen bir adamdı. "Hayatın boyunca hiç kimseye yardım etmemiş olamazsın. Yıllar önce staja başvurduğunda CV'ndeki üniversitede katıldığın gönüllü toplulukların listesini hatırlıyorum. Cebinde kedi ve köpek maması olmadan dışarı çıkmazsın. Maaşının bir kısmını yardım derneklerine ayırırsın. Daha ne kadar kendini kendine kanıtlaman gerekiyor?"
Söyledikleri katlanamadığım kadar haklı gelirken kaçarak "Uyuyacağım." dedim. Derin bir nefes alıp "Bir soru daha." dedi. Günlük kollarım arasında sırtımı yatağa doğru kaydırırken bakışlarımı ona çevirdim. "O sigara izleri... Niye var?"
"Bir çocuğun sırtını küllük sanan babalar var çünkü."
Ona sırtımı çevirip gözlerimi kapattığımda bir süre uyuyamayacağımı ben de o da biliyorduk ama bu kadar içimi açmama bile minnettar olmalıydı ki daha fazla üstüme gelmedi. Yorganın altından bana doğru yaklaşıp bir kolunu boynumun altından uzatmak istediğinde ona müsaade ettim. Diğer kolu bedenimi sararken boynumu öptü. Kirli sakalları boynumu gıdıklatmış olmalıydı ama hissetmiyordum. Bazen yaşarken de hissizleşebiliyordunuz ve size yabancı gelen kendiniz olduğunda bu dünyada bir hiçmişsiniz gibi hissediyordunuz. Kimseye güvenememe sebebim ilk başta kendime güvenmememden kaynaklıydı. Kendimi, verdiği sözleri tutamayan biri olarak görüyordum ve bu kitap, tutmamı sağlayacaktı.
Bana yaramasa da hatta terapistin de söylediği gibi ömrü ruhsal bir acı içerisinde sürdürmeye ve kendime asla yetememeye devam edecek olsam da, herhangi birilerine yarayabilecekse bu her şeyi bilen ve her şeyi kazanan katile karşı açtığım savaş, buna değerdi.
**
"Hayır."
Sanem'e baktığımda derin bir nefes alıp tekrar sevgilisine döndü. "Acaba..."
"Hayır."
"Nevzat lütf..."
"Hayır."
Alnımı ovuştururken burnumdan nefesimi üfledim. Tabii ki de Nevzat'ın bir noktada sorgusuz sualsiz sürdürdüğü yardımların son bulacağını biliyorduk ama şu an olmamalıydı.
Kapı açılıp da "Nevzat, bir bakar mısın kardeşim?" denildiğini duyduğumuzda elimi alnımdan çekip eğdiğim başımı doğrulttum ve omzumun üstünden kapıya baktım. Bir polisin gözleri bizim üstümüzde dolandıktan sonra tekrar masasında oturan Nevzat'a döndü. "İfade alıyorsan, biraz bekleyeyim."
Sanem "Tabii, arkadaşlarınla 'sevgilim' olarak tanıştırmadığın için beni suçlu sanıyorlar." diye söylendiğinde baygın gözlerimi ona çevirip "Gerçekten, şu an trip mi atacaksın?" diye sordum. Nevzat da "Kardeşim, yengen olur kendisi." deyip Sanem'i gösterdiğinde başımı onaylamaz bir şekilde sallayıp pencereden dışarı bakmaya başladım ama "Hanım efendi de yengenin arkadaşı." denilerek tanışma faslına dâhil edildiğimde bana doğru uzanan eli sahte bir gülümseme eşliğinde sıktım.
Sanem'in tribinden doğan zamansız tanışma seansı bittiğinde Nevzat bize "Hemen geliyorum." deyip odadan çıktı. Kapı kapandıktan sonra Sanem "Saçma mı davrandım?" diye sorduğunda dürüst bir cevabın onu motive etmekten daha önemli olduğunu düşündüğüm için "Evet." diyerek ayaklandım. Karşımda oturduğu sandalyede kollarını göğsünde birleştirip nefesini üflerken gözleri hareketlenmemi takip etti. Nevzat'ın sandalyesine oturmamı dehşetle izlerken "Ne yapıyorsun?" diye sordu.
"Belli ki bize yardım etmeyecek. Burada onun sicilini görebileceğimiz bir program olmalı..."
Sanem de ayaklanıp yanıma geldikten sonra telaşla sandalyenin etrafında dolaşırken "Ne zaman döneceğini bilmiyoruz, bu çok tehlikeli!" dedi. "Ayrıca niye benim sevgilimin masasında gizli işler çeviriyoruz?"
"İçin rahatlayacaksa yarın da Kıvanç'ın odasına gireriz." derken bilgisayarı kurcalıyordum ama nereye bakmam gerektiğini bilmiyordum. Filmlerde, dizilerde masanın başına geçtiği gibi ne yapması gerektiğini bilen karakterler mantıklı bir fikirmiş gibi düşünmemi sağlamıştı ama karmakarışık dosyaların ve programların bulunduğu bilgisayarda ne yaptığımı bilmenin yanından bile geçmiyordum...
Ali ile görüşeceğimiz yere gitme saatimize az kalmıştı ve siciline bakmamız gerekiyordu. Ali'nin ilk tacizi olduğunu düşünmüyordum. Ali kadın doğum doktoruydu ve otuz küsür yaşında bir anda 'ben artık şerefsiz olacağım' demiş olamazdı. Bugüne kadar başka vukuatlarının olması gerekiyordu. Eğer varsa, kabul etmesi ve katilden kaçmak üzere hapishaneye girmesi için baskı yapacaktık. Hala mesleğini sürdürebiliyorsa zamanında atılı suçlama olduysa bile ispatlanamamıştı. Böylelikle, eğer başkaca mağdurlar varsa, sesini duyuramamıştı. Duyulmayan sesler, 'seç beğen al' diyebileceğim kadar çeşitli olan travmalarımdan en ağır basanlardan biri olduğu için katlanamıyordum. Eğer suçlama varsa ve öğreneceğimizi öğrendikten sonra katil tehlikesini dayatarak kabul etmesini sağlayabilirsek, suçlarının cezasını çekecekti. Mağdurların da içlerine su serpilmiş olacaktı.
"Bulamıyorsan kalk, gelmek üzeredir. Başımız belaya girecek."
"Saçmalama, en fazla ne yapabilir?" dedikten dakikalar sonrasında küçük bir odada masanın diğer ucunda Sanem ile yan yana, ellerini masaya yaslamış bize sorgulayarak bakan Nevzat'a "Ciddi misin?" diye sordum. "Bizim ifademizi mi alacaksın?"
"Bana hemen ne işler çevirdiğinizi anlatın yoksa tutuklanmanızı bile sağlarım."
Sanem "Emin misin?" diye sorduğunda "Tamam belki seni tutuklatmam ama..." dedikten sonra işaret parmağını bana çevirdi. "Ama seni tutuklatırım."
Sırtımı sandalyeye yaslayıp kollarımı göğsümde birleştirirken "Bu çifte standart!" dedim. Sanem "Aynı Kıvanç Bey'in yaptığından." dediğinde bugün aklına gelenleri söylemek için ne kadar da uygun ortamlar (!) seçtiğine hayran oldum. "O seni kovmuyor en azından," dedikten sonra dudağımı büzerek ekledim. "Yani henüz."
Nevzat'ın bizim kendi aramızdaki tartışmamıza kalmadığı gibi herhangi bir sabrı da kalmadığı için sinirle tekrar araya girdi. "Anlatın bakalım, bir suçluyla mı birlikteyim?"
Sanem'e dönüp "En kötüsünü düşünmesi iyi oldu. Şimdi ne desek iyi gelecek." dediğimde Nevzat kapı tıklatır gibi birkaç kez yumruğunu masaya vurup "Ciddi olmazsanız sizi dinlemeden işlemlere başlayacağım." dedikten sonra bakışları Sanem'e döndü ve isterik bir şekilde güldü. "Resmen devrem seni suçlu sandı diye söylendin, sonra gidip polis memuruna zimmetli, devletin özel bilgilerinin olduğu bilgisayarı mı karıştırdın?"
Bir işaret parmağı tarafından gösterildiğimi fark ettiğimde gözlerimi devirdim. "Defne yaptı. Ben yapmamasını söyledim. Söyledim, değil mi?" dedikten sonra koluyla beni dürttü.
Sanem'in kendisini sevgilisi Nevzat'a inandırma çabası içerisinde beni satışına ters ters baktıktan sonra Nevzat'a döndüm. "Suçlu değiliz. Suçluların peşindeyiz."
Nevzat elleri masaya yaslı, ayakta bize doğru bakar halde durduğu saniyeler içerisinde odadaki gerginlik havasının içerisinde bir hayli sırıtır durduğumuzun farkındaydım. Nevzat da bağırsa mı, sinirle gülse mi arasında olmalıydı. Sinirleri bozulmuş gibi duruyordu.
Gözlerini yavaşça kapatıp açtıktan sonra isterik bir şekilde gülmeyi tercih etti ve "Polis olduğunuzu sanmıyorum." dedi.
Ona katıldığımızı belirtmek amacıyla Sanem dilini olumsuz anlamda tıhlatırken ben de "I-ı." dedim.
Tavrımız sinirini daha da bozarken deli gibi sırıtarak "Savcı?" diye dalga geçmeye devam etti. Sanem yeniden diliyle olumsuz anlamda 'tıh' sesi çıkartırken ben de tatlı durmasını istediğim bir sırıtışla "I-ı." dedim. Bizi gerçekten tutuklatmak istiyor olmalıydı. Tutuklatır mıydı? Belki de bizim de sinirimizin bozulmuş olmasının getirdiği rahatlıktan çıkıp gerilmemiz gerekiyordu...
"Dedektif?"
Sanem'le birbirimize baktık. Ben "Ha evet o olabilir." derken Sanem de "Aynen bak." dedi. Tekrar Nevzat'a döndüğümüzde kapıya yöneliyordu. Ayağa kalkıp aynı anda "Dur, tamam." dediğimizde bize döndü. Bakışlarının ağırlığı altında ezilerek tekrar koltuğa oturduk. İşte şimdi bize arkadaş Nevzat değil de polis Nevzat gibi bakıyordu.
"Anlatmak için beş dakikanız var."
Olabildiğince anlattığımızda "Deli misiniz siz?" diye sesini yükseltti. Odada volta atarken ara ara isterik bir şekilde gülüyordu. "Hadi diyelim haklısınız, bir seri katil ya da suçlular çetesiyle karşı karşıyayız. Adam henüz sizi öldürmemiş, niye peşinde 'hadi öldür bizi' diye dolanıyorsunuz? Bıraksanıza polis çözsün!"
"Alınma ama polisler bir şeyi çözmek yerine 'En kısa yoldan nasıl üstünü kapatırız?' diye çabalar oldu. Ayrıca 'Katil kitapta hapishaneye girmek sonunu seçmiş olan masum insanları yem olarak atıyor size diyorum' anlamıyor musun? Polisi kandırıyor katil. Ayrıca niye 'adam' diyorsun, belki kadın?"
Sanem "Evet, çok cinsiyetçi bir söylem oldu." dediğinde Nevzat ellerini yüzüne götürürken ciğerinde nefes bırakmayana kadar ofladı. "Allah'ım! Nelerle uğraşıyorum?"
"Bak Nevzat, komiser olmak istemez misin? Gel bir olalım, bize yardım et. Asrın davasını çözeceksin!"
Ellerini yüzünden çekip bize dönerken gözünde ilgi parıltıları gördüm. "Komiser olacağım zaten. Kariyerim o yönde ilerliyor, niye riske atayım?"
"Kaç sene sonra olacaksın? Ya da hiç mi rakibin yok? Rakiplerin hırlı hırsız peşindeyken gel sen çete çökert, üstlerinin gözüne gir. Polis genel soruşturmaya alırsa kitaplar toplatılır belki ama katil kendisini açığa vermeden devam eder. Daha fazla masum insanı da sizin önünüze atar."
Nevzat bir süre düşünerek bana baktıktan sonra bakışlarını Sanem'e çevirdi. "Gerçekten iyi manipülatörmüş."
Şaşkın bir şekilde Sanem'e döndüm. "Ne? Sen benim arkamdan manipülatör mü dedin?"
Sanem şirince sırıttı. "Aslında 'Çift olarak çok manipülatörler.' dedim."
Alayla güldüm. "Ha bir de senin patronun olan sevgilimle ilgili gıybetimizi çevirmişsin..."
Ofladıktan sonra kollarını göğsünden çözüp doğruldu ve bakışlarını kaçırdı. Sanem'in hatalı olduğunu kabul etmek istemediği anlarda girdiği tavır buydu. "Ne var canım? Sabahtan akşama havadan sudan konuşulamıyor. Eminim ki siz de bizim hakkımızda konuşmuşsunuzdur."
Önüme dönüp sırıtırken "Zeynep'in yerinde gözün olduğunu söyledim. Rencide olma ama Kıvanç baya güldü." dedikten sonra daha da rencide olması için ben de güldüm. Nevzat da güler gibi olduğunda okları ona çevirdim. "Sana da yere çöp atsa kahrolacak kadar sıkıcı bir dürüst insan, dedim."
Nevzat'ın gülüşü silinirken Sanem "Şunu tutuklatsana ya." dedi.
Konuyu tutuklanma ihtimalimden çevirip manipüleye devam ettim. "Ha Nevzat? Bizimle misin? Hem insanları kurtaracağız, hem de komiser olacaksın."
Masanın diğer ucundaki sandalyeye oturup tepemizdeki ışığın altında belirginleşen yüz çizgilerini iyice kırıştırarak düşünmeye başladı. Çatılı kaşları ve içerisinde bulunduğu durumdan memnun olmayan dudakları, botoks ihtiyacını arttırıyordu.
Sanem "Acele eder misin? Geç kalıyoruz da." dediğinde Nevzat ellerini alnından çekip sinirle güldü. "Nereye? Yeni olay yerinize mi?"
Dalga geçmişti ama sessiz kaldığımızda ciddi olduğumuzu anladı. "Allah'ım yarabbim." diyerek yüzünü elleriyle sıvazladı. Birkaç dakika sonra karar vermiş olmalı ki ellerini yüzünden çekip "Benim haberim olmadan hiçbir şey yapmayacaksınız." dediğinde hızla "Olur." dedim. Sanem'le göz göze geldiğimizde yalan söylediğimi biliyordu ama beni bozmadı. En azından şu an bozmadı! Bu masada birkaç kere satıldıktan sonra bir kere daha satılırsam, bizi gerçekten tutuklamak zorunda kalabilirlerdi çünkü karakolda olay çıkartmama az kalmıştı.
Sanem el çırpıp "Üç kişilik bir dedektif timi mi olduk şimdi?" dediğinde Nevzat, neye karşı bu kadar heveslendiğini sorgularken baygın gözlerini Sanem'e dikti.
"Özgür de var. Henüz olduğundan haberi olmasa da Kıvanç da var. Dâhil etme çabalarım sürüyor, az kaldı."
Sanem "Şey..." dediğinde Nevzat'ın yorgun bakışları benden Sanem'e doğru kaydı. "Bu arada biz hala sevgili miyiz?"
Güldüğümde ellerimi kaldırıp "Pardon, devam edin." deyip susmaya çalıştım. İlişkilerindeki masumluk azalmıştı tabii ama Nevzat hala ilgiyle bakıyor gibiydi. Dedektif ortağıydık ama bir yandan da muhtemel bir suç ortağıydık. Suçlu peşinde dolanırken kanunların etrafından da dolanmamız gerekiyordu ve bu işe giriştiğinde Nevzat'ın, Sanem'e olan bakış açısının değişmesinden korkmuştu. Sonuçta bir süredir de kendisini kandırdığımızı öğrenmişti Nevzat. İyi niyetini suiistimal ederek bilgilere erişmiş, sonrasında da suçlu peşinde koştururken bu bilgileri kullanmıştık. Nevzat artık eskisi gibi olmak istemiyor olabilirdi.
Yine de "Sanırım evet." dedi Nevzat. Tekrar gülmeden edemedim ama bu sefer Sanem de gülmüştü. Nevzat'ın da ciddi tutmaya çalıştığı dudakları gevşeyip hafifçe güldüğünde o kadar da sıkıcı olmadığını fark ettim. Onda da vardı biraz manyaklık. Hatta artık Sanem'le daha da ilgileniyor gibiydi.
**
Aynada, yüzümden akan yaşlara bakarken yutkundum. Gözlerim, aynadaki yansımamla göz göze geldiğinde titrek bir nefes aldım. Ali'nin bizi çağırdığı şehirden uzak müstakil evin lavabosundaydım. Buraya gelene kadar süren cesaretim, onunla yeniden göz göze geldiğimde kırılmıştı. Bana travmalarımı hatırlatan durumlarda vücudum, tepkilerim ve zihnim donuyordu. Bu tarz durumlarda bedenin tercih edebileceği üç yol vardı. Savaşmak, kaçmak ya da donmak. İşime en son yarayacak yolu tercih ediyordu bedenim. Terapistle görüşmeyi reddediyordum ama bu tepkimden kurtulmazsam ileride pişmanlığını yaşayabilirdim zira kimse tehlike anında donmak istemezdi.
Rulodan kopardığım bir avuç peçeteyi kullanarak kibar sayılmayacak dokunuşlarla yüzümü kuruladıktan sonra derin bir nefes aldım. İçeride, benden çok daha kötü durumda olması gereken bir kadın vardı. Banu... Birkaç ay önce, Ali'nin pis ellerini vücudunda hisseden Banu'ydu ama ben kirlenmiş hissediyordum. Ali'den korkuyor muydum yoksa iğreniyor muydum? Ya da... Korktuğum kendim miydim? İçimde Ali'yi mahvetmek isteyen bir taraf vardı ve buzlarım çözülürse yapabileceklerimden korkarak kendi mi geri planda mı tutuyordum?
Şüphesiz Ali gibilerin bu hayatta bir yeri olmamalıydı ama bizler bu hayatta yeri olanları seçebilecek bir hakka sahip değildik. Bizler kendini kötü olanlardan ve olmaktan uzak tutanlardan olmalıydık. Kötülükle savaşan ama kendi adaletini sağlamayanlardan... Hep öyle öğretilmişti. Yaratıcıya havale etmemizi ya da polislerden yardım istememizi. Bazen öteki dünyaya karşı sabırsız olabiliyor, bulunduğumuz dünyadaki adaletsizliğe karşı da çaresiz kalabiliyorduk. Öyle anlarda adaleti kim sağlamalıydı?
Lavabodan çıktığımda karanlık kalan koridorda hızla ilerledim. Salondan gelen sarı ışık, koridorun sonunu aydınlatıyordu. Salona girdikten sonra bakışlarım odada gezindi. Tümüyle sessizlik hâkimdi. Herkesin konuşmaya başlamak için beni beklemiş olması, aralarında en cesur görünen kişi olmamdan kaynaklıydı ama değildim. En azından şu an, değildim. Banu gibi en uzak koltukta oturmak ve iğrenen bakışlarla bakmayı bile tercih etmemek istiyordum. Burada olmasını biz istememiştik fakat Banu gelmek istemişti. İlk karşılaştıklarında yükselen sinir harbi dışında bir şey söylememişti. Onu boğmak isteyen bir kadından, şimdi sadece için için ağlarak koltuğun ucunda oturan kadına dönüşmüştü. İnsan olarak yapabileceklerimizin bir sınırı yoktu. Kimse, kimseyi şimdiye kadar yaptıklarıyla tanımamalıydı. Bir gün herkes, başka bir insana dönüşürdü. Henüz dönüşmeyenler, fırtına öncesi sessizlik ile yaşarlardı.
Banu'nun yanına oturma isteğimi göz ardı ederek Nevzat ile Sanem'in oturduğu üçlü koltukta kalan boş kısma, tekli koltukta oturan Özgür'ün yanına geçtim. Nevzat bir silah doğrultmaktan farksız olan bakışlarını bir an olsun Ali'den ayırmazken Özgür'ün gözleri benim üstümdeydi.
Kulağıma doğru "İyi misin?" diye fısıldadığında hızla başımı onaylar şekilde salladım. Güçsüzlüğümün görülmesini sevmezdim. Özellikle de odada bu kadar henüz güvenmediğim insan varken...
Sessizliği bozması gereken kişi olduğumu fark ettiğimde tedirgin bakışlarını odada gezdirirken Banu'ya bakmamaya çalışan Ali'ye baktım. Omuzları çökmüş, saçı sakalı birkaç ayda olabildiğince birbirine karışmıştı. Belki ilgisizliğinden ya da zamanının olmamasından değil de kastiydi. Fotoğraflara bakıldığında her zaman bakımlı olan kendisine benzememeye çalışıyor olabilirdi. Böylelikle katil tarafından yakalanmayacağını umut ediyor olmalıydı.
Buraya gelirken bir hayli dikkatli olmaya çalışmıştık. Ben Özgür'ün çalıştığı kütüphaneye gitmiştim ve oradan başka bir kılık ile çıkmıştım. Benim kıyafetlerimi giyen, Özgür'ün arkadaşı ise oradan çıkıp benim normalde yaşadığım apartmana girmişti ve katil tarafından ya da Kıvanç tarafından izlenme ihtimalim varsa, böylelikle ortadan kalkmıştı. Kıvanç'ı bu akşama dâhil etmemiştim ama bu akşamdan sonra konuşacak ve çekince koyarak değil, tümüyle aramıza dâhil olmak istiyorsa olmasını söyleyecektim. Eğer beni sınırlayacak çekinceler koymaya çalışırsa ise onu her şeyden uzak tutmaya devam edecektim. Sadece beni korumak için bile olsa mecburen aramıza dâhil olacağını düşünüyordum. Böylelikle nüfuzundan, bakış açısından yararlanacaktık ve özellikle de yakın tarihte birlikte film galasına giderek katil ile bağı olduğunu düşündüğümüz Deniz Yapım Şirketi'nin işbirlikçilerinden Hilmi Baysel ile tanışmama da yardımcı olacaktı.
Özgür, arkadaşına uygun bir bahane bulduğunu dile getirmişti ve açıkçası işe yaradığı sürece ne söylediği umurumda değildi. Herkesin her hareketini kontrol edeceksem, bu kadar kalabalık bir hal almamızın anlamı yoktu. Yüklerin azalması ve yardımların artması için çoğalmıştık.
"Bize o günü anlat."
Sesim onu öldürmek üzereymişim gibi çıkmıştı ama titremesinden iyiydi. Belki de ara ara büründüğüm acımasız kişiliğimin sebebi buydu. Mağdur olacağıma, canavar oluyordum. Yoksa hem bu kadar insanlara yardım etmeye çalışıp hem de bu kadar sivri bir karakter olmam, zordu. Benim kadar yardımsever insanlar genellikle diğer insanlar tarafından suistimale açık ve ezilen kimseler oluyordu. Sadece yardımsever kişiliğimle iş hayatında bu kadar tutunmam da mümkün değildi. Şimdi 'Defne Hanım' deyip duran kişiler, her zaman yardımsever ve iyi niyetli biri olsam, şu anki kadar zararsız olmazlardı.
Banu'nun hıçkırığını duyduğumda Sanem'e baktım. Sanem başıyla onaylayarak Banu'ya yöneldi. Banu'ya hava almak isteyip istemediğini sorduğunda Banu elini yüzünü yıkamanın iyi gelebileceğini söyledi. Biraz önce yıkamıştım, pek de bir şey değişmemişti. Güçlü kalmak konusunda istikrarlı bir motivesi olmadıkça, geri döndüğünde de aynı hisleri paylaşıyor olacaktı.
Banu'nun lavaboya gitmesi, Ali'nin o günü daha rahat anlatabilmesine yol açmış olmalı ki hızla konuşmaya başladı. "Bir kısmını biliyorsunuz sanırım."
"Anlat." dediğimde Banu'nun anlattıklarını dolandırarak anlatmaya çalıştı.
"Her detayıyla." dediğimde tükürür gibi konuşuyordum. Ne yaptığını kendi ağzından da anlatmasını istiyordum. Böyleleri bazen ne kadar korkunç bir insan olduklarının farkında olmayabiliyorlardı. Duymasını ve bizim ondan ettiğimiz kadar onun da kendisinden nefret etmesini istiyordum.
Daha dürüst ama hala yeterince utanmadan o günü Banu'dan bildiğimiz yere kadar anlattı. Ona bir sürü soru sormak istiyordum ve hiçbiri olayın detaylarıyla alakalı değildi. Ona nasıl bu kadar iğrenç bir insan olabildiğini, kendisiyle yaşamaya nasıl katlandığını, nasıl hala yaşamaya değer bir hayatı varmış gibi katilden kaçıp durduğunu sormak istiyordum. Eğer Beyza olmasaydı Banu şu andakinden bile daha yaralı bir ruh olacaktı. Ali asıl amacına ulaşamamıştı ama öyle bir yola çıkmıştı ki attığı her adım, başka bir yara açmıştı. Banu'nun bir süre boyunca kendisine gelemeyeceğini biliyordum. Ben hala gelmiş sayılmazdım.
Ondan ne kadar iğrendiğimi yansıtacak sorularımın sonu gelmeyeceği için hiç başlamamaya karar verdim yoksa Banu geri dönmüş olacaktı ve her şeyi konuşmak daha zorlaşacaktı. Tekrar tekrar yaralanmasını istemiyordum. Buraya geldiğine pişman olmuş olmalıydı. Bir hesaplaşma umuduyla gelmişti ve ilk geldiğimizde de ne yapsa yetmeyecek olsa da kısmi bir hesaplaşma yaşamıştı ama bu, böyle azalabilecek bir şey değildi. Böyle durumlarda yarayı açan, kapatamıyordu.
"Yangının başladığını nasıl fark etmediniz?"
Sanem'in sorusuyla Ali'nin gözleri üstümden eksildi ve bir süre sonra rahatlıkla nefes aldım. Bir süredir güçsüzlük belirtmemek adına gözlerimi kaçırmamak için direniyordum. Başka şartlar altında olsak bana da başka amaçla dikebileceği o pis gözler ile göz göze olmak, bazı kötü anıları tekrar tekrar yaşamak gibiydi ama kalkıp lavaboya gidemiyordum. Ben de Banu gibi uzaklaşmak ve geri kalanların anlayışı ile sarmalanmak istiyordum ama kimse anlatmadıklarım anılara empati duyamazdı. Bir bakıma herkesi bir araya toplayan bendim ve şimdi kaçıp onları bu aşağılık ile baş başa bırakamazdım.
"O kısım çok bulanık. Bir an kavga ediyorduk. Bir an sonra yerdeydim... En son hatırladığım konuşmakta ve düşünmekte zorlanmaya başladığım, başımın döndüğüydü. Başta Beyza bana zarar verdi sandım ama o da yerdeydi. O daha iyi durumda gibiydi. Ben ise bilincimi toplayamıyordum..."
Nevzat "Bilincinizi kaybetmenizi ve bayılmanızı sağlayan bir şey solumuş olmalısınız. Camlar açık mıydı?"diye sorduğunda Ali başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Kapalıydı. Hatta kimin kapattığını bilmiyorum. Evin içerisinde sigara içtiğim için..."
Sigara...
Hep aynı mı olurlardı? O leş kokuları ile vücutları yaklaşırken? Hep sigara mı kokarlardı?
"... hep havalandırırdım. Yine açtım sanıyordum ama kapalı olduğunu fark ettiğimi hatırlıyorum. Hatta kavga arası gidip açacaktım ama kavga alevlenince..."
"Beyza'yı sen mi öldürdün?" diye aniden sorduğumda bakışlarını bana çevirdi. Kendi ellerimle tekrar bana bakmasını sağlamıştım ve pişmanlık saniyeler içerisinde yüklenmişti fakat soruma cevap istiyordum. Eğer şimdi 'evet' derse belki bana empati duyabilirlerdi? Kaçıp gitsem ya da kalkıp saldırsam?
İçimde 'çıkmama izin ver' diyen bir ses vardı. Çıkmak ve karşımdaki adamın ağzını yüzünü kırmak istiyordu. O utanmaz yüzünden kanlar akarken nasıl böyle biri olabildiğini sormak ve sadece sormak için sormamak istiyordu. Gerçekten merak ediyordum. İnsan neden öyle olurdu? Onların yaraladıklarının neden böyle olduğunu anlayabiliyordum, kendimden fakat onlar nasıl öyle olmuştu? İçimdeki sesi bastırmaya çalışıyordum. Ne kadar acımasızlaşabileceğini biliyordum. Gözüm döndüğünde neler yapabildiğimi... Geç öğrenmiştim ama öğrenmiştim. Daha erken öğrensem bir şeyler değişebilir miydi? Gözümü kapatmakla karanlığa bulanmak yerine gözüm kararsa, Sare'yi kurtarabilir miydim? Ya da Sare, bir yerlerde benim gibi geçmişin acılarıyla yaşamayı mı tercih ederdi yoksa öteki dünyada halinden memnun muydu?
"Hayır." dediğinde yüz ifadesinden gerçeği anlamaya çalıştım ama zihnim değerlendiremiyor sadece sorularla boğuşuyordu. Normalde tepkileri, yüz ifadelerini hatta ses tonunu ölçüp değerlendirebilirdim. Bazen hayatta kalmak, kimseye güvenmemek ama kime daha az güvenmeyeceğini de bilmekten geçiyordu. Ben de öğrenmiştim ama şimdi kullanamıyordum. İğrenç bir adamın karanlığa çeken gözlerinde, boğulmamaya çalışmak dışında bir şey yapamıyordum.
Nevzat "Devam et." dediğinde Ali de anlatmaya devam etti ve gözlerini Nevzat'a çevirdi. Tekrar bir nefes alırken bakışlarımı kısa bir anlığına Ali'den ayırma özgürlüğünü tattım. Güç toplayıp ona tekrar bakmak için kendimi zorlayacaktım.
"İkimiz de yarı baygın haldeydik ama dediğim gibi o daha iyi durumdaydı. Belki de eve daha geç geldiği için, bilmiyorum. Eğer bir şey soluduğumuz için o hale geldiysek, ne zamandan beri soluyorduk, bilmiyorum. Banu'ya sormak gerek, 'Gittiğinde kötü olmuş mu?' diye."
"Kaçtığında." dediğimde bakışları bana döndü. "Senden kaçtığında, diye sormalıyız."
Gözlerini kaçırdığında tekrar 'Hadi' dedi içimdeki ses. İzin ver.
Nevzat'a bakarak anlatmaya devam etti. Bana bakmaya korkuyor gibiydi ve bu çok ironikti. Bu odadaki canavar ben değildim ama canavarın korktuğu kişi bendim. Katilin temas ettiği kişi de bendim? Beni tehdit etmesi ve geri planda tutmaya çalışması benden korktuğu için olabilir miydi? Belki de onu gerçekten bulabileceğimi düşünüyordu ve beni korkutmaya çalışıyordu. Onu bulmamı mı istiyordu yoksa bulmamamı mı? Onu tanıyor muydum? Tüm işaretler onu tanıdığıma çıkıyordu yoksa neden benimle özel bir şekilde ilgileniyordu?
"Beyza yerden kalkmaya çalışırken koridora doğru sürünüyordu. Etrafımız alevlerle çevrelenmişti ve yarıya kadar yanan vitrinin bir kısmı bacaklarıma devrilmişti. Salonda uzandığım yerden, koridorda dış kapının olduğu kısım gözüküyordu. Beyza'ya yardım etmesi için dilendim ama sesimi kendim bile duymamıştım."
Gözlerime engel olmaya çalıştım. Dolarsa, ağlardım. Ağlarsam, hiç duramazdım. Sonunda öldüğünü bildiğiniz birinin yaşama tutunma anlarını dinlemek, çok zordu. Hikâyenin sonunu biliyordum, başaramıyordu. Kendim için de hep böyle düşünüyor gibiydim. Sanki hep kendi hikâyemin sonunu da biliyordum, başaramıyordum. Bu sebeple her başarımda yetinmiyor, son bu olmamalı, diyor gibiydim. Tüm bunları karamsarlığım yüzünden hissettiğimi, öyle değilse bile başaramadığım sonumun bu kitapla alakalı olmamasını umuyordum.
"Kapıya ulaştığında ayağa kalkabilir gibi oldu. Eli kapının kulpunu tuttu. Kapıyı açtı ama çıkmadan önce gözleri ardına döndü. Kime baktı, bilmiyorum. O kısmı göremiyordum ama gözlerinde alevlerden daha fazlası vardı. Birini gördüğüne emin oldum. Banu'nun gitmediğini düşündüm ama Banu'dan bu kadar korkuyor olamazdı. Özellikle de..."
Söyleyeceği şeyi nefret saçarak "Banu'yu senden kurtardıktan sonra." diye devam ettirdiğimde göz ucuyla bana bakar gibi oldu ama Nevzat'a anlatmaya devam etti.
"Sonra bir anda vuruldu." dediğinde zihnimde silah sesi yankılanır gibi oldu. Ürperen vücudumda birinin elini hissettiğimde irkilmemeye çalışarak elin sahibine, Özgür'e baktım. Korkumu derinlere gizleyip nefretimi özgür bırakıyordum ama şu an hangi duygumu gördüğünü bilmiyordum. Ali'den korkan bir kadın mı görüyordu yoksa Ali'nin korkması gereken bir kadın mı? Her ne görüyorsa destek olmak isteyen eli bacağımın üstündeki elime gelmişti ve gözleri anlayışla kısılmıştı. Elimi çekmesem de gözlerimi ondan alıp tekrar Ali'ye baktım.
"Biri yangınlardan kaçabileceğini gördüğünde onu vurdu. Her kimse yanmamızı istiyordu. Hatta yanarak ölmemizi istiyordu çünkü Beyza kurşun yüzünden ölüp de yere yığıldığında katil memnun olmadı. Ayağıyla birkaç kez kontrol ettikten sonra onu ayaklarından tutarak evin içine geri çekmeye başladı. O sıra onu görecek gibi oldum ama bilincimin açıldığını fark etmesin diye başımı yere eğip gözlerimi kapattım. Görebildiğim kadarıyla simsiyah giyinmişti, yüzü de kapalıydı. Cüssesi erkek gibiydi."
Katil mi erkekti yoksa erkek kuklalardan biri miydi bilmiyorum ama Ali'nin ne demek istediğini anlamıştım. Katil, Beyza'nın kurşunla ölmesini istemezdi çünkü kitabında seçtiği son bu değildi. Yanarak ölmesi gerekiyordu fakat yangından kaçacak gibi olduğunda başka çaresi kalmadığından onu vurmuştu. Yine de kurşunla ölmemesini dilemişti ve ayağıyla kontrol etmişti fakat, Beyza yine onun elinden ölmüşse bile olsa seçtiği sonla ölmemişti. Zorda kalana kadar hile yapmayan biri olmalıydı.
"Gözlerim kapalıydı ama adım seslerinden salona geldiğini duydum. Hareketsiz yatmaya çalıştım. Yanımda durdu. Hızla yayılan alevlere rağmen çok sakindi. Ben kaçıp gitmek istiyordum ama onun hareketleri yavaştı. Bir süre sonra bana doğru eğildiğini hissettim. Silahın soğukluğu yanağımdaydı. Titrememeye çalıştım. Nefesimi dinler gibi yaklaştı. Yaşadığımı fark ettiğinde vuracak sandım ama vurmadı. Adım sesleri uzaklaşmaya başladı. Bu yüzden Beyza'nın da yaşamadığını fark ettiğinde bunu tercih etmek istemediğini anladım. Yanarak ölmemizi istiyordu. Baygın olduğumu düşündüğünde, belki de bacağıma düşen dolabı da gördüğünde buradan kurtulamayacağımı düşünüp gitti. Aklıma o saçma kitap geldi." dedikten sonra bakışlarını istemeyerek de olsa bana çevirdi. "Sizin yayınevinin bastığı. Ben de okudum. Beyza da ben de yanarak ölmeyi seçmişiz ama aynı hikâyeler ile değil sanırım. Onun bahsettiği şekilde değildi benim hikâyem. Katilin gittiğine emin olduktan sonra zor bela çıktım o evden. Kaçtım. Olabildiğince izimi kaybettirmeye çalıştım. Nasıl bilmiyorum ama katil ölmediğimi öğrendi. Hattımı çıkarıp attım ama sosyal medya hesaplarımdan ulaşmaya başladı. Ölmediğimi biliyordu ama nerede olduğumu bilmiyordu, o yüzden saklanmak zorunda kaldım fakat sizin mesajları görünce... Belki biri yardımcı olabilir diye düşündüm. Sonsuza kadar saklanamam ve benim yanarak ölmem konusunda oldukça ısrarcı. İnternette dolaşan kitaba dair yorumları ve katilin mesajlarının içeriğini düşünüyorum da... Gerçekten kitapla alakalı olabilir."
Biz o kısmı geçmiştik. Biz kitapla alakalı olduğuna emindik sadece kişileri ve kuralları tespit etmeye çalışıyorduk. Soğukkanlılığı ve her şeyin başladığı zamanlarda yaşanan bir durum olması, Ali'nin karşılaştığı kişinin katil olabileceğini düşünmemi sağlamıştı. Tüylerim diken diken olarak dinlemiştim, her notu ile karşılaştığımda vücudumu saran gerginlik gibi. O zamanda da bu kadar kuklaya sahip miydi yoksa sonradan mı çeteleşmişti bilmiyordum. Sonuçta ilk kitap bize gelmiş, sonradan sırayla diğer yayınevlerine de gitmişti. Her şey bizimle başladıysa, ilk etapta şu anki kadar güçlü ağlara sahip olmayabilirdi. Eğer öyleyse ve o gün oradaki katil, kukla değil de gerçekten katilse, bir erkekle karşı karşıyaydık çünkü Ali öyle söylemişti. Katilin, yazarın cinsiyetine dair şu ana kadar herhangi bir bilgiye sahip olamamıştık ama şimdi en azından şüphemiz vardı. Bu da şüpheli listesinden bazı insanların alt sıraya düşmesini, erkeklerin ise yukarılara taşınmasını sağlamıştı.
"Senin hikâyen nasıldı?" diye sorduğumda cevaplamak istemediğini fark ettim.
Nevzat da sesini yükselterek "Söylesene lan." dediğinde yüksek sese karşı tepki vermiş olmalıydım ki Özgür elimi sıkmıştı. İrkilmemiştim ama yüz ifadem değişmiş olabilirdi. Özgür'e baktığımda beni izlediğini gördüm. Üstüme titrer gibiydi. Geldiğimizden beri Ali'yi dinlerken bile sık sık bana bakıyordu. Eli hep üstümdeydi, ilgisi bendeydi.
Ali yerinden kalktığında Özgür koltuğunun ucuna doğru kaydı. Sanki Ali tehlikeli bir şey yaparsa, harekete geçmek için hazırlanır gibiydi. Kendisini daha korkak tanıtmıştı ama ikidir, tehlikeli anlarda korumacı bir kişiliğe bürünüyordu. Daha çok beni koruduğu bir kişiliğe... Adrenalin ya da bana karşı duyguları bunu tetikliyor olabilirdi. Belki de gerçekten Kıvanç haklıydı ve Özgür bana arkadaşça yaklaşmıyordu. Her ne ise şu an bana yardımcı olmaya çalıştığı için daha büyük dertlere odaklanmak üzere Ali'ye çevirdim bakışlarımı.
Televizyon ünitesinin kapalı dolabından görmekten bıktığım kitabı çıkardıktan sonra Nevzat'a uzattı. Yüzlerimiz Nevzat'ın bacaklarının üstünde tuttuğu ve nerede kaldığını görmek üzere ciltli kitabın ip ayracından tutarak açtığı kitaba kaydı.
Nevzat "Özgür sen Ali'ye bak." dediğinde Özgür "Zaten bakıyorum." diye cevapladı. Gözlerim kısa bir anlığına Ali'ye döndüğünde gözlerini devirip bakışlarını masaya doğru çevirdiğini gördüm. Bizim ona karşı temkinli olmamızı garipsiyor olmalıydı ama bizi öldüremeyecekse bile canavar olduğu şüphesizdi. Bir kadının bedeniyle olan bağını ve hislerini öldürebiliyordu, bu onu canavar ve katil yapmaya yeterdi.
Karşı duvara yaslı masanın bizim tarafımızda olan ucunda bize doğru dönük bir sandalyede otururken karşısındaki koltuklarda sıralanmıştık. Normalde daha lüks bir hayat yaşadığını düşünüyordum ama bu ev, eski püskü eşyalarla doluydu. Evlendiğinden beri eşyalarını değiştirmeyen seksen yaşında bir ninenin evinde gibiydik. Burası ailesine ait olsa katilin bulabileceğini düşünüyordum. Belki bir arkadaşının kullanmadığı ama anahtarına sahip olduğu bir yerdi, belki de uzak bir akrabasının.
Kitapta seçtiği hikâyeyi daha çok merak ettiğimden tekrar kitaba döndüm. Gözlerim satırlar arasında gezindikçe ağlamamak zordu. Kitapla hayatı arasında ille de yazar,katil tarafından bir bağlantı kurulmasına gerek yoktu. Katil sonunu yaşatmasa bile Ali, kitaptaki seçimini gerçek hayatta da yapmıştı. Hem de defalarca.
Özgür "Sen ne biçim bir pisliksin?" diye sorduğunda gözü Ali'de de olsa, bir yandan kitaba da baktığını anladım. O kadar kitap okuyan bir insan olarak, hızlı okuyor olmalıydı tıpkı benim gibi. Okudukça beni ağırlaştıran duygularım ve korkularım olmasa ben de hızlı okurdum. O ise sadece dışarıdan bir göz olarak kolaylıkla okumuş fakat yine de kolay hazmedememişti.
Nevzat "Kitapta da mı lan?" diye sorduğunda Sanem "Allah belanı versin." dedi. Kitapta da çok istediği ama onu reddeden bir kadının, korumasız kaldığı bir anda iki seçenek sunulmuştu ve kitapta da, Banu'ya yapmak istediği seçeneği seçmişti. O seçeneği seçtikten sonra kitabın yönlendirdiği sayfada da sonu, yanarak ölmekti. Eğer, aksini tercih etseydi yaşamaya devam edecekti. Diğer seçeneğin yönlendirdiği sayfada ölüm yoktu.
Yazar iki sevgiliyi, aynı anda yakmak üzere iki farklı hikâyede bile aynı sonla birleştirmeyi başarmıştı. Kitaptaki bazı hikâyeler, bazı insanlara kusursuz ölçüde uyarken bazıları ise Sıla ve sosyal medyada gördüğümüz diğer kimseler gibi uyumsuzdu. Beyza'nın aldatıldığını düşünmesi, sevgilisini başka bir kadınla yakalaması, sonra yanarak ölmesi... Beyza'nın izahı kadarıyla hikâyesini biliyordum. Yazarın seçtiği kelimeleri ve cümleleri okumamıştım. Beyza belki eksik, belki yanlış anlatmıştı ama özetle buydu. Ali ise bir kadını taciz ve istismar etmeyi seçmişti ve yine yanarak ölmek sonuna ulaşmıştı. Sanki bazı hikâyeler, bizzat bazı insanlar için yazılmıştı... Her yayınevine başka kitap gitmişti ve ilk etapta her yayınevinden yetkili kimselerin evine kitap bırakılmıştı. Bir kitapta kaç hikâye vardı? Kitap kaç kişiye bırakılmıştı? Her hikâye, bir kişiye ait olabilir miydi? Sıla aramıza sonradan gelmişti ve kitapta kendisine uygun bir hikâye bulamamıştı. Oysaki Beyza ve diğerlerinin hikâyesi detaylara kadar uyumluydu. Basılmadan önce anonim bir şekilde kaç kişiye kitap bırakıldığını ve kitapta kaç hikâye olduğunu incelemeliydik. Sonrasında da diğer yayınevleri için aynısını yapmalıydık.
Yükselen sinire karşı Ali ağlar gibi "Tamam pisliğin tekiyim, şerefsizim ama lütfen beni koruyun." diye yalvarmaya başladı. Sandalyesinden kalkmış, ellerini birbirine kavuşturmuş bir şekilde yardım dinleniyordu.
"Tel bir yol var." dediğimde umutlu ama kızarık gözleri bana döndü. "Polise teslim olacaksın. Hakkındaki iddiaları kabul ederek."
Başını onaylamaz bir şekilde salladı. Elleri karışık saçlarına giderken "Olmaz." dedi. "Orada da bulur beni, öldürür."
Sanem "Tüm karakolu ya da sonrasında cezaevini yakamaz ya. Orada daha güvende olursun." derken iğrenir gibi bakıyordu ve güvende olmasını tercih etmeyeceği şüphesizdi ama Sanem de suçlamaları kabul edip cezasını çekmesini istiyordu. Takipsizlik verilen birçok soruşturma dosyası vardı. Tabii ki de ilk vukuatı Banu değildi. Gerek lise, gerek üniversite yıllarında ve sonrasında meslek hayatında arkası toplandığı ve korunduğu için takipsizlik kararı ile sonuçlanan soruşturma dosyaları vardı. Bu sayede pürüzsüz bir şekilde hayatına devam edebiliyor, iğrenç eğilimini de sürdürebiliyordu ama buraya kadardı.
"Bir yolunu bulur!" dedikten sonra arkasına döndü ve saçlarındaki elleri ensesine kaydı. "Bana yardım edebilirsiniz sanmıştım..."
"Tek yol bu." dedi Nevzat sertçe ve ayağa kalktı. "Karakola gelip teslim olman lazım."
"Hayatım mahvolur." diyerek bize döndüğünde Sanem de ayaklanmıştı. "Şu anda herkes seni ölü olarak biliyor. Hayatına kaldığı yerden devam etmen imkânsız. En azından yaşamak istiyorsan bunu yapmak zorundasın."
"Ve yaptıklarının sorumluluğunu da almak zorundasın." dedikten sonra ayağa kalktım ve git gide yükselen ses tonumla konuşmaya başladım. Ellerim sinir harbi ile havada savruluyordu. "Seni sevgilisini aldatan bir pislik olarak biliyordum ama daha fazlasıymışsın. Sen canavarın tekiymişsin ve o yangında ölmeni dilerdim ama madem ki ölmedin..." dedikten sonra konuşurken işaret parmağım göğsüne değecek kadar yaklaştığımı fark ettim. "... en azından o mağdurlara işlediğin suçların hesabını vereceksin. Banu da dâhil olmak üzere. Beyza'nın hayatını mahvettin, bari diğerlerine bir faydan dokunsun."
Özgür beni Ali'den geriye doğru çekerken Nevzat da ben bağırıp çağırırken Ali'nin ters bir hareket etmesi ihtimaline nazaran araya girmek üzere yakınımızda durmuştu. Konuşmaya başlamadan önce Nevzat, evi ve Ali'nin üstünü kontrol etmiş, silah ya da tehlikeli bir alet olmadığını görmüştü ama yine de bu canavarın ne yapacağı belli olmazdı.
"Çok mu iyi arkadaştın? Niye Beyza'ya söylemedin o zaman?"
Kaşlarım çatılırken yüzümü buruşturdum. "Ne saçmalıyorsun?"
"Gördün beni. Banu'yla. Beyza'ya Banu'dan bahsetmemiştim, ders aldığımdan. Yaşadığım apartmana Banu ile girdiğim bir gün bizi gördün. Yine de Beyza'ya bahsetmedin ki Beyza hiçbir şey sormadı."
Ne yapmaya çalışıyordu? Onu gördüğüm falan yoktu. Onu Beyza'nın yanında bile görmemiştim, sadece fotoğraflardan tanıyordum. Böyle bir şey olsa tabii ki de gider Beyza'ya söylerdim ama onu apartmana girerken gördüm diye tanıyabilecek kadar dahi tanımıyordum tüm bu olaylardan önce. Onlar öldükten sonra fotoğraflarını daha sık görür olmuştum, özellikle de haberlerde.
"Ben senin yaşadığın evin yerini de, senin tam olarak neye benzediğini de bilmiyordum. Sen manyak mısın?"
Özgür "Dinleme, saçmalıyor. Hadi gidelim." dediğinde beni çekmeye çalıştığı elinden kurtulup tekrar Ali'ye döndüm. "Yanında patronunuz vardı. Apartmanımın karşısındaki 'Yıldız' isimli kahveciden kahve almış, arabaya doğru gidiyordunuz."
O günü hatırlasam da, Ali'yi hatırlayamıyordum. Gördüysem bile dikkatsiz ve sokakta gezinen bir bakış aracılığıyla görmüştüm ve o olduğunu fark etmemiştim. Mekânı, kiminle olduğumu söyleyebiliyorsa, bizi gerçekten görmüş olmalıydı.
Omuzlarım çökerken ve bakışlarım zemine inerken hüzünle "Ben görmedim." diye mırıldandım. Kitaptan aylar öncesine aitti bu anı. Oradaydım. Hayat, görmem gerekeni bana göstermek için oraya götürmüştü beni. Yol üstünde bir kahveciydi. Normalde uğrayacağımız ya da bildiğimiz bir yer değildi fakat Kıvanç ile çıktığımız bir öğle arasından dönerken görmüş, canım çekmişti. İnip kahve almış, hatta işe geç dönmüştük. Kıvanç gibi bir adam söz konusu olduğundan, şaşırmıştım hatta. Yıllar boyu hissettiğim hoşlantısına o gün de emin olmuştum. Sadece çalışanı olsam, zaten benim öğle arasından geç dönmeme müsaade etmez, bir de üstüne bana eşlik etmezdi. Oysa o gün, Kıvanç'la ilmek ilmek birbirimize işlendiğimiz anılardan birini daha yaşamak için orada değildim. O günün amacı, belki de aylar öncesinde, belki de o kitap dahi yazılmamışken Beyza'yı kurtarabilmekti. Eğer Beyza, Banu'yu öğrenirse, dersler için olsa bile bu durumun kendisinden gizlenildiğini fark ederse Ali ile ayrılırdı. Böylelikle o gün ölmek üzere, Ali'nin evine gitmemiş olurdu ama bu sefer de... Bu sefer de Banu, tam da Ali'nin tacizine uğramak ve Beyza tarafından kurtarılamamak üzere orada olurdu. Hayat böyleydi. Her seçim, bir paralel evren oluşturuyordu ve birbirimizin seçimleri ile oluşan evrenlerin kesişiminde yaşıyorduk. Her şey, kelebek etkisi gibi birbirini doğuruyordu. Yapbozdan bir parçayı eksilttiğinizde, diğerleri de değişiyordu.
Benim kendimi suçlamaya başladığım derin bir acıya düştüğüm sessizliği Nevzat bozdu. "Düşün, taşın. Eğer suçlarını itiraf eder, hapse girersen hayatta kalırsın. Burada eninde ya da sonunda katil seni bulacak."
"Hatta bunu özellikle sağlayacağım." dediğimde ağlamaya başlamamak için bu nefrete bürünmek zorundaydım. Korku dolu gözleri bana döndü. Banu'nun başına gelmek üzere olan şeyi anladığında gözlerinin aldığı hal gibi...
"Ya teslim olursun ya da senin yakalanmanı sağlarım."
Buradan giderdi. Bu sebeple onu takip etmek zorundaydık. Buradan gittiği yer yaşadığını ve işlediği suçları itiraf etmek üzere karakol olmadıkça her nereye giderse gitsin takip edecektim ki tehdidimi ciddiye alsın. Gerçekten katile verir miydim, bilmiyordum. Bir yanım verir gibiydi. Bir yanımsa neyle savaştığımı hatırlıyordu. Bu katille savaşırken önüne bir kurban daha atamazdım ama bu kurban da bir canavardı. Bir yanım bir şekilde adaletin sağlanmasını istiyordu. Adaleti, adaletsizliğine karşı savaştığın katile mi sağlatacaktım?
Kendimi duşa atmak ve sıcak suyun altında sırtımı fayansa yaslamış, dizlerimi kendime çekerek saatlerce ağlamak istiyordum. Duyguların ağırlığı düşüncelerimi dağıtıyordu ve dağınık düşüncelerimi toparlayacak güce sahip değildim şu an...
Özgür Ali'ye "Düşün, taşın." dedikten sonra bize "Hadi." diyerek beni kapıya doğru yönlendirdi. Git gide kötüleştiğimin farkındaydı ve beni bir an önce buradan uzaklaştırmak istiyor gibiydi. Yıldız isimli kahvecinin kamerası olmalıydı. O gün katil ya da kuklası her kim girdiyse, izlemek üzere gitmeliydik. Kamerasının kayıtları depolama süresi ne kadardı, bilmiyordum ama henüz silinmediyse ya da etrafta başkaca kayıt altında kamera varsa bakmalıydık.
Kapıdan çıkmadan önce bizi koridorda bekleyen Banu ile göz göze geldim. Lavabodan çıkalı ne kadar olmuştu bilmiyordum ama bir süredir bizi koridordan dinliyor gibi görünüyordu. Ağlamaktan harap olmuş gözleri salonun kapısından bize bakan Ali'ye döndü. Ali bakışlarını kaçırdığında Sanem Banu'ya kollarını sardı ve "Sonuçlarına katlanacak." diyerek onu da kapıya doğru yönlendirdi.
Katlanacaktı. Teslim olmazsa, katil onu bulurdu. Ya kendi bulurdu ya da gözü kararan biri yerini söylerdi. Şimdi Ali'yi alıp gidemezdik. Ölmediğini kanıtlayabilirdik varlığıyla tabii ama diğer suçlamaları şu ana kadar hiçbir dosyada kanıtlanamadığı gibi o itiraf etmedikçe kanıtlayamazdık. Aksine ortaya çıktığı ve hapishaneye de girmediği için katilin onu bulmasını kolaylaştırırdık. Başka çaresi olsaydı şu ana kadar yapacağını düşünüyordum. Yurt dışına kaçmaya cesareti yoktu, katil onu bulabilirdi. Şehir dışına çıkmaya cesareti yoktu, katil onu bulabilirdi. Sadece saklanmaya yetiyordu gücü ve sonsuza kadar saklanamazdı. Eninde sonunda tek yolun hapishane olduğunu anlayacaktı. Kafasına da sıkmayacaksa, teslim olacaktı.
Evden uzağa park ettiğimiz arabaya doğru ilerlerken orman yoluna girdik. "Onu takip etmemiz lazım." dediğimde Nevzat başıyla onayladı ama "Tek araba geldik. Bir arkadaşımdan sizi almasını rica edeceğim." dedi.
Sanem elini tuttuğu sevgilisine dönüp "Tek başına mı bekleyeceksin? Bu çok tehlikeli. O... Ya da katil. Bir şekilde başında tehlikeye girebilir." dedi telaşla. Özgür "Ben de kalabilirim." dediğinde kolları hala vücuduma sarıldı. Banu ise sessizdi. Şoka girmiş gibi kollarını göğsünde birleştirmiş, taşlı yolu izleyerek bizi takip ediyordu.
Bir patlama sesi duyduğumuzda çığlıklarımız birbirine karışırken Özgür beni ağaçlara doğru çekti. Nevzat da Banu ile Sanem'i çekmiş olmalıydı ki yanımızda yere düştüklerini gördüm. Hepimiz telaşla önümüze dönerken Özgür'ün kolları arasındaydım. Düşerken üstüne doğru düşmemi sağlamış, kolları ile beni sarmıştı. Titreyen bedenim ile kolları arasından çıkmaya çalışırken müsaade etmedi ve fısıldadı. "Bekle."
Ne olduğunu anlamaya çalışan bakışlarımızı gökyüzüne yükselen dumanlar cevaplamaya başladı. Patlama sesinin yarattığı çınlamadan kurtulan kulaklarımızı çıtırtı sesleri doldurmaya başladı. Bir şey... Bir şey yanıyordu...
Ağaçlar ve girdiğimiz taşlık yol olan biteni görmemizi engellese de ne olduğunu biliyorduk. Herkes temkinli hareketler ile ağaçların ardında kalarak kalkmaya çalışsa da tüm gücümle Özgür'ün kolları arasından kurtuldum ve yola çıktım. Yaşlı gözlerim patlama sayesinde saniyeler içerisinde yangının tüm evi sardığı evde gezinirken titreyen ellerim dudaklarıma gitti. Bir çığlık attıysam bile duymamıştım. Gözlerim hala içinde Ali'nin yandığı bir evi izlerken, kulaklarım içinde Sare'nin yandığı bir evi izlediğim anıyı duyuyordu.
"Ne yaptın? Ne yaptın! Onu öldürdün! Onu öldürdün!"
"Seni kurtardım..."
"Ama onu öldürdün!"
"Ama seni kurtardım..."
"Ama onu kurtarmalıydın!"
"Anlamıyorum ben... Ben artık sana inanıyorum..."
Kollar vücuduma sarılıp beni geri çekmeye çalışırken tenimde hissettiğim alevlerin sıcaklığı gibi eller de tanıdıktı.
"Gel, küçüğüm. Gel..."
Yanan iki katlı evi izlerken kadın bir yangını söndürürcesine mutluydu fakat yangının sebebi oydu. Neredeyse kül olan evin içerisinde bağlı olan Sare ve babası yanıyor belki de yanmışken toplanan mahallelinin arasında şarkılar söylüyor ve dans eder gibi salınarak hareket ediyordu.
"Bırakın!" diyerek beni tutan kollardan kurtulmaya çalıştım ama küçücüktüm, söyledikleri gibi. Gel, küçüğüm. Gel, demişlerdi ama geç kalmışlardı! Niye eller artık cansızken tutuluyordu? Niye şarkılar dinleyecek kimse kalmayınca söyleniyordu? Niye söylenilenler, artık bir şey ifade etmediğinde duyuluyordu? Niye çocuklar artık öldüklerinde kurtarılıyorlardı?
Sonunda gelebilen itfaiye hızla eve yöneldiğinde birkaçının adımları yavaşlamıştı. İçerisinde artık kurtarılabilecek bir insan değil, bir eşyanın dahi kalmadığını düşünüyor olmalılardı. Yine de alevleri söndürmek üzere aletlerini yönelttiklerinde biri kollarını beline sararak beni başka yöne çevirdi. "Hayır, bırak!"
"Götürün şu çocuğu."
"Yazık... Nasıl unutacak bunları?"
"Bırak!"
Kollarından kayıp tekrar eve, 'ev' dediğim o yere dönmeye çalışırken iki el yanaklarımı tuttuğunda karnımdan tutan ve kim olduğunu bilmediğim kişiye doğru kaçınmaya çalıştım ama eller yanaklarımı bırakmadı. Mutlu, gerçekten mutlu gözüken gözleri eşliğinde fısıldadı. "Bizi kurtardım..." dedikten güldü. Kahkahalar atarak gülmeye başladı ve onu çeken polisler ellerini yanaklarımdan ayırana kadar sürdü. Polisler onu çekiştirirken bana öpücükler atıyordu.
"Bizi kurtardım!"
"Defne!"
Yanaklarımdan tutan elleri tekrar hissettiğimde çığlık atarak kurtulmaya çalıştım. Sırtım birine değdiğinde birlikte yere düştük. "Defne, canım..."
Sanem'in sesini duyduğumda sesim kesilirken dolu gözlerimi kırpıştırdım. Bulanık görüntü Sanem'in yüzüne dönüşürken titrek bir nefes aldım. Önümde yere oturmuş, ellerini yanaklarıma getirmişti. "Sakin ol, geçti. Bitti her şey."
Sakinleştirmek için kurduğu cümlelere inanmak isterken bakışlarımı ardıma çevirdim. Beni tutan ve birlikte yere düştüğüm kişi Özgür'dü. Kollarını vücuduma kendime zarar vermememi istememiş gibi sıkıca sarmıştı. Gecenin karanlığını aydınlatan alevlerin saçtığı sarı, turuncu ışıklar yüzümüze düşerken hızlı nefes alışverişim dolayısıyla göğsüm hareketliydi ve nefesim yüzüne çarpıyordu. Özgür de fısıldayarak "Sorun değil, güvendesin." dediğinde gözlerimi kapatıp yanağımı göğsüne yasladım ve göz yaşları yanaklarıma akmaya devam etti. Nevzat telefonda konuşarak yangın için ekip çağırırken taşlı zeminde Özgür ile Sanem'in destek vermeye çalışan ellerinin himayesi altındaydım.
Nevzat geri dönüp "Buna bakmalısınız." dediğinde gösterdiği her ne ise Sanem ve Özgür aynı anda "Şimdi değil." dedi. Gözlerim hızla aralandı. Ellerimin tersiyle göz yaşlarımı silerken Özgür ile Sanem'in himayesi altından çıkıp elinde tuttuğu nota uzandım. Titreyen ellerimle karanlıkta notu okumaya çalışmak zordu ama sonunda başardığımda, katilin beni kuklalarından biri olarak görmeye başlaması, nefesime kadar titrememi sağlamıştı.
Kuklalığın ve bana onu bulduğun için teşekkür ederim Defne Saraç. Sen her zaman iyi bir yoldaş oldun. Bu oyunu bana karşı değil, benim için oynuyor gibisin.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!