BÖLÜM 14
Bölüm şarkısı:
Woodkid - Guns for Hire
İyi okumalar ^^
**
Merdivenlerden sessizce indikten sonra salona açılan kapısız eşiğe yöneldim. Bir elim kirişe tutunurken diğer elimden ZıpZıp sallanıyordu. Oyuncak tavşanımın uzun kulakları yere değerken tek elinden tutulduğu için yamuk duruyordu. Tek gözü çıkmış ve bir hayli kirlenmiş ZıpZıp pek çok çocuk için korkutucu olabilirdi ama tek oyuncağı olan bir kız çocuğu için sevimli bile gözüküyordu.
"Baban uyuyor. Sessiz ol. Sonra ne olduğunu biliyorsun."
Annem geldiğimi fark ettiğinde sıçradım. Tekli koltukta oturmuş, televizyon izliyordu ve bana bakmadan anlamıştı. Evin yaşlı tahtaları her seferinde beni ele veriyordu.
Gözlerim yerde hareketsiz yatan adamda gezinirken "Bu sefer farklı uyuyor." dedim ama annem televizyon izlemeye devam etti. Ellerinden kaymış alkol şişesi, annemin oturduğu tekli koltuğun ayağına kadar yuvarlanmış, ağzındaki birkaç kırmızı damla yere akmıştı. Sızdığında gözleri açık ve bir eli kalbinde olmuyordu...
"Doktor mu çağırsak? Geçen de olduğu gibi?"
Başı bana döndüğünde elimi kapı pervazından çekip birkaç adım geriledim. Elini koltuğun sırtına götürüp üst vücudunu bana çevirdi ama kızmış gibi durmuyordu. Gülümsedi. "Git ve yatağında sıcak sütünü bekle. Birazdan geleceğim."
Kaşlarım kalkarken heyecanla kıpırdandım ve ZıpZıp'ı göğsüme doğru çektim. "Sıcak süt mü?"
Soğuğuna bile hasret biri olarak ağzım sulanmıştı. "Evet. Bugün özel bir gün. Kutlamamız lazım."
Bakışlarım tekrar yerde yatan adama döndü. "Bugün... Bugün ne anne?"
"Yirmi beş ocak," dedikten sonra gülerek önüne döndü. "Babanın ölüm günü."
Dışarıda patlayan havai fişeklere bakarken "Garip bir yıldı." diye itiraf ettim. "Yeni yılın, bir öncekinden güzel olmayacağına eminim."
Kolları arkamdan belime sarılırken benim aksime "Güzel bir yıldı." dedi. "Her şeye rağmen."
Başımı omuzlarına yaslayıp ellerimi de kollarına sararken vereceğini tahmin ettiğim cevabı duymak üzere gülümseyerek "Niye?" diye sordum.
Çıplak omzumu öptü. "Çünkü bana seni verdi."
Öpücüklerinin sağ omzumdan boynuma doğru hareketlenmesiyle gözlerimi kapattım. Dudaklarının bir sonraki durağı ise beni titretmek üzere kulağımın arkası olmuştu. Sol eli belimden boynuma hareketlenerek boynumun sol tarafıma eğilmesini sağlarken, belimi sıkıca tutan sağ eli beni kendisine bastırdı.
Bir önceki yılbaşında, yayınevi kutlamasında uzaktan uzağa izlerken birbirimize kadehlerimizi kaldırdığımız adamla beraber giriyordum bu yıla. Alkol almadığım için cesaret edip gitmemiştim yanına o gün. Yanımda alkol almasını sevmediğimi bildiği için o da alkol almamış, cesaret edememişti yanıma gelmeye. Belki de her şey zamanında olmuştu. Onca zaman birbirimize, bugün yan yana olmak üzere işlenmiştik ilmek ilmek...
Saten elbisemin ince askılarını omuzlarımdan düşürdüğünde salon duvarını boydan boya kaplayan camın yansımasından bizi izliyordum. Saten elbise su gibi kayarak vücudumdan akmış, ayaklarıma düşmüştü. Şu ana kadar alışmam gerekecek kadar beraber olmuştuk ama hala alışmamış, aynı titrek nefes ve heyecanla dokunuşlarını hissediyordum. Boynumun sol tarafında olan eli belime inip de beni hızla kendine çevirdiğinde ellerim omuzlarına düştü. Burnunu burnuma sürterken "Sarhoş olmak istemediğine emin misin?" diye sordu. Kıvanç için böyle özel anların tadının alkolle çıktığına emindim ama benim yılda bir kere alkol aldığım güne daha yirmi beş gün vardı.
"Seninle sarhoş olsam?" diye fısıldadığımda dudakları, dudaklarıma örtülmeden önce geniş bir gülümseme bahşetti. Elleri vücudumda gezinip beni kendisine bastırırken dudakları şehvetle öpmeye başladığında bir havai fişek daha patladı.
Bir yıl bitmişti. Bazılarının son yılı olmuştu. Aramızdan ayrılmışlar, yeterince yad edilmeden unutulmuşlardı. Bazılarına ise son yılını yaşatmak üzere yeniden başlıyordu şimdi yıl. Onlar da unutulacaktı. Bir sonraki yıl geldiğinde belki ölüp unutulanlardan olacaktım, belki de ölenleri yad etmeyi unutanlardan. Hayatın cilvesi, bilmemekti. Böylece güzel şeylerin bizi gelecekte beklediğine dair umut dolabiliyorduk, biraz sonra öleceğimizi bilmeden yaşayabiliyorduk.
Hangi anı yaşıyordum, ardımda yeni yılı kutlayan havai fişekleri geniş camdan yansıyıp sesleri kulaklarımızı doldururken sevdiğim adamın kollarında şu an? Güzel şeylerin beni beklediği bir geleceği bilmeden mi yoksa öleceğimin farkında bile değilken yaşarken mi?
Uzun zaman sonra kitaba dair konuşmadığımız, çıplak bedenlerimizi örtmeye çalışan yorgan ile elimizde kahve hayata dair konuştuğumuz saatlerin ardından güneş odaya vurmaya başlamış, ışığı kapatmıştık. Sırt üstü uzanırken parmaklarım omzunda dolaşıyordu. Sağ dirseğimi yatağa yaslamış, sağ elim, boynumu tutuyordu. Saçlarım sağ omzumda toplanmıştı. Böylelikle solumda bana doğru dönük yatan Kıvanç'ın benim gibi temassız duramayan eli, çıplak sırtımda gezinebiliyordu.
"Acımadı mı?"
Parmaklarının göremediğim dövmemin üstünde gezindiğini anlayarak "Yeterince değil." dedim. Parmakları hareketsizleşirken "Acımasını mı istiyordun?" diye sordu.
Burukça gülümseyip başımı onaylar şekilde salladığımda anlayamayarak çatılan kaşları eşliğinde "Niye?" diye sordu.
"Onu anlayabilmek için."
"Kimi?" diye sordu ama saniyeler içerisinde anlayarak sustu. Parmakları sırtımda gezinmeye devam etti. Büyük dövmenin resmedilmesi için belki de binlerce kez iğnenin tenime batıp çıkması gerekmişti ama yine de Sare kadar yanmamıştı canım. Odanın aynasından yüzüme bakıp durmuştum, onun gibi büyümemişti göz bebeklerim, onun gibi buruşmamıştı yüzüm, dolmamıştı gözlerim...
"Alkol tüketmeyen biri olarak sırtında niye şarap taşıyorsun?"
Bütün sırtımı kaplayan dövmede, sırtımın orta kısmında bir şarap kadehi resmedilmişti ve dalgalanan şarap kadehten daireler çizerek taşıyordu. Şarap kadehini ise sırtım boyunca dolanan bir yılan sarmalıyordu. Ne şaraptım, ne de yılan... Bu resimde kırılmaya yüz tutmuş ince camlı bir kadehtim. Sıkışmış, ne içimdekilerden ne de dışımdakinden kurtulamıyordum.
"Tükettiğimde, sadece şarap içiyorum."
Biliyordu. Bu sebeple birbirimize teslim olduğumuz ilk gece elinde bir şişe şarapla gelmişti. Bilmediği şey, senede bir gün aldığım alkolün herhangi bir gün olmadığıydı.
"Keşke bana anlatmadığın tüm anılarına gidip seni kurtarabilsem."
Omzunda gezinen parmaklarım dururken iç çektim. Dövmemin de şarabın da taşıdığı değerle ilgili bir detay vermemiştim ama yüz ifademden bir şeyler anlamış olmalıydı.
"Onu yapamazsın ama şimdi yardım edebilirsin."
Nefesini burnundan üfledi. "Hayatımıza geri dönüyoruz yani." dedikten sonra duvar saatine baktı. "Birkaç saat daha kitaptan bahsetmeseydin senin için endişelenecektim zaten."
Hafifçe güldüm. "Sadece sana güveniyorum."
İtirafımla gözlerini bana çevirdi. Katil o kadar dikkatli olmamıza rağmen orada olduğumuzu nasıl öğrenmişti, bilmiyordum. Zamanlı bir patlayıcı mı vardı yoksa katil biz çıkana kadar beklemiş miydi? Aramızdan birini takip mi etmişti yoksa aramızdan biri onun kuklalarından mıydı? Biz içeride konuşurken Banu, lavaboya gitmişti ve biz çıkana kadar geri dönmemişti. Gerçekten mesafeye mi ihtiyacı vardı yoksa işini yapmak üzere uzaklaşması mı gerekmişti? Belki de bizim katili bulmamızı sağlamak üzere Banu'yu kukla gibi kullanmıştı. Banu, Ali'yi bulmaya çalışsa, Ali korkup ortaya çıkmayabilirdi ama gelmiş, uzaktan izlemiş, biz olduğumuz için yardımcı olabileceğimizi düşünerek ortaya çıkmıştı. Katilin de dediği gibi ona kuklalık mı yapmıştık istemeden? Güvenilmeyen kimdi? Orada Banu, Sanem, Özgür ve Nevzat'tan başkasının olduğunu bilmiyordum. Banu, Ali'den intikam almak için mi katile yardımcı olmuştu yoksa bizzat en başından beri kuklası mıydı?
Hiçbir şey bilmiyordum ve orada olmayan ve bugüne kadar bunu hak etmeye en yakın kişi olarak Kıvanç'a güveniyordum. "Bana sadece her zaman seni koruyacağım için güven. Başka kimseyi korumam, tehlikeli bir an oluştuğu gibi sadece seni düşünürüm, seni tehlikeye atmamak için gerekirse diğerlerini atarım."
Sanemlerle oluşturduğumuz grupta bir güven bağı oluşturmayacağını açıkça söylüyordu. Yanımızda duracaktı ama sadece benim için olacaktı. Ona o akşam olanları da, bugüne kadar bildiklerimi de özetle anlatmıştım ve kendimi atmaktan geri durmadığım ateşte, benimle yanmayı kabul ediyordu şimdi ama sadece benimle. Tabii önce delirmişti, kendimi bu denli tehlikeye atıp tacizci bir pislik olduğunu bildiğim bir adamın evine hem de yanımda tam güvenemediğim insanlarla gittiğim için ama sakinleştikten sonra benimle savaşmaması gerektiğini fark etmişti. Beni yolumdan döndürmeye çabalamaktan vazgeçmiş, yoluma dâhil olmuştu.
"Onlarla da bağ kurmaya çalış." dediğimde kaşlarını kaldırıp alayla güldü. "İçlerinden biri katil ya da kuklası çıkabilecekken mi?"
Dudağımı büzüp bakışlarımı kaçırdım. Daha güvenilir ilerlemek istesem hangisini eleyecektim ki? Ne kadar az kişiysek o kadar güçsüz oluyorduk ama ne kadar fazla kişiysek de o kadar şüpheler artıyordu. Biraz daha ilerleme kat etmeden kime güvenip güvenemeyeceğimi anlamamın ihtimali yoktu.
"En azından ihtiyacımız olduğunu unutmamaya çalış."
Sıkkınca nefesini üfleyip başını onaylar şekilde salladı. "Kitapları basmayı..." diyecekken ne diyeceğimi anlayıp sözümü kesti. "Basan yayınevlerinden birine şikâyetler gelmeye başlamış. Şimdi satmayı durdurup toplatarak ilgileri üstüme çekmek istemiyorum ama basmayı durdurdum."
"Satmayı da durdurmamız lazım." dediğimde "Zamanı gelince." dedi. "İlk basan yayıneviyiz, bir malumatımız varmış gibi satmayı durdurursak polisin ilgisi bizde patlayabilir."
"Nevzat'tan detayını öğreniriz."
Nevzat, bu durumla ilgilenen ekibin arasında değildi ama bir şekilde dâhil olmalıydı. Sadece dışarıdan çakma bir dedektif grubu olarak değil de, teşkilatın içerisinde de soruşturma grubunda çabalamalıydık ki bu da ancak Nevzat aracılığıyla olurdu. "Ben de tanıdıklarıma sorduracağım." dedi.
"Galaya Zeynep de gelmeyecek, değil mi?"
"Sen bu durumdan bahsetmeden önce Zeynep'e söz vermiştim."
Kaşlarım çatıldığında yanağımı sevdi. "Sen de geleceksin tabii ama Zeynep de gelecek."
Bakışlarıma karşı 'yapma' der gibi baktı. "İstediklerini yapıyorum işte, beni daha fazla zorlama."
Ben sessiz kaldığımda kabullendiğimi sanıyor olmalıydı ama Zeynep'i nasıl konunun dışında bırakabileceğimi planlıyordum. Zeynep orada olursa, ilgisi de üstümdeyken rahat rahat hareket edemeyecek, adamla bile rahat rahat konuşamayacaktım. Ayrıca Zeynep'e de güvenmiyordum, Sıla'ya da güvenmediğim gibi. Sıla'yı da aramıza Zeynep sokmuştu ve Zeynep'in şüpheli hareketleri bununla da sınırlı değildi. En başta zaten kitaptaki sonunu yaşaması üzere Yağmur'un yaptığı hatayı, piyasadaki yayınevlerine yaymış, iş bulamamasını sağlamıştı. Katil olmasa da kuklalarından biri olduğunu düşünüyordum. Her yeri zehirli bir sarmaşık gibi sarmıştı katil. Her yerde, her an ondan bir parçayla karşılaşabiliyorduk... Tüm bu olanların planlamasının kitabın basımıyla başladığını düşünmüyordum. Bu kitaplar, yazılmadan önce dahi planlanmış olmalıydı. Belki de senelerce planlanan, toplu, zincirleme cinayet planlarıyla karşı karşıyaydık. Bir anda bu kadar güç toplayabildiğini sanmıyordum katilin.
"Kimdi galada ağzından laf almaya çalışacağımız adam?"
Adamla tek başıma konuşmayı planlıyordum ama bundan ona bahsetmedim yoksa kendisi gidip konuşmak üzere gelmememi sağlayabilirdi. Zaten galanın davetlisi değildim, Kıvanç'ın davetlisi sıfatıyla dâhil olabilirdim ancak.
Adamın ismini internete girerek telefonu ona gösterdiğimde kaşları çatılarak telefonu eline aldı ve doğrularak sırtını yatak başlığına yasladı. "Hilmi Baysel." dediğinde üstte yazan ismi okumadığını fark ettim. Tanıdığı birinin ismini veriyordu, tanıması da normaldi. Piyasadaki filler, birbirini kolaylıkla tanırdı. Karıncalar ise kendisini fillere tanıtmak için çırpınırdı.
"Bu geçen gün, odama gelen adam. Notları bulamadığımız için kameralardan kontrol ettiğimizdeki misafirlerimden biri."
O gün o isimlere ihtimal vermemiştik, diğerlerini düşünmüştük hatta Sıla'dan bile şüphelenmiştik ama notları alan da o olabilir miydi? Önüme dönüp yorgan ile üst vücudumu kapatırken telefona doğru eğildim. Sanem fotoğrafları gösterdiğinde neden tanıyormuşum gibi hissettiğim belli olmuştu. Kamera kayıtlarında net olmasa da görmüştüm bu sureti.
"Yani artık çabalamaktan fazlasını yapmalıyız."
"Karşılaştığımız ilk kuklası olmayabilirdi ama kuklası olduğuna emin olduğumuz ilk isim, buydu. Hilmi Baysel.
**
"Kamera kayıtlarından bir şey çıkmış mı?"
"Dün konuştuk ya." dediğinde kaşlarım kalkarak Sanem'e döndüm. "Gerçekten mi?"
Başını onaylar şekilde salladığında nefesimi üfleyip ellerimi alnıma götürdüm. "Ne zaman konuştuk, hiç hatırlamıyorum."
"Yeterince dinleniyor musun?"
"Uyumaya korkar oldum." diye itiraf ettim. Pek uyuduğum söylenemezdi. Kabuslarımdan uyandıktan sonra sık sık evde nefes alamıyor, terasa ya da bahçeye çıkmak zorunda kalıyordum. Kıvanç beni tekrar görene kadar ortalığı ayağa kaldırmasın diye not bırakarak çıkmayı öğrenmiştim. Saatlerce düşüncelere dalıyor, zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyordum.
"Yardım almayı düşünüyor musun?"
"Seni Kıvanç para verip mi gönderdi?" diye dalga geçtikten sonra ellerimi alnımdan çektim. "Migren atakları geçirebiliyorum, ilaca başladım. Bilincim bazen bulanıklaşıyor, ne konuştuysak pek hatırlamıyorum."
"Pek kendinde değil gibiydin zaten." dedi. "Daha fazla uyumalısın."
"Sanırım uyku ilacı alacağım." dedikten sonra omuz silktim. "Ya da elime bir biblo alıp yatağa geçeceğim ki kafamda kırıp bayıldığımda yatağa düşüp derin bir uyku çekebileyim."
Sırıtıp "Uyku ilacını tercih et bence." dedi. "Dün gece telefonda konuştuk ya. Uykundan yeni uyandın sanmıştım da uykusuzlukla baş ediyormuşsun meğer."
Anımsamaya başlamıştım. Bazen insanları dinlemeyi unutabiliyordum. Bazen kitap okurken de okuduğumu anlamayı unutuyordum. Zihnim bir girdap gibi beni kendisine çekiyordu ve sudan çıkmakta zorlanıyordum.
"Kayıtlarda hiçbir şey yok ama hiç görüntü silinmemiş. Dakika dakika, saniye saniye kayıtlar duruyor, sadece ilgi çekici hiçbir şey yok. Nevzat, bu konuda tecrübeli bir arkadaşına incelemesi için verdi. Arkadaşı üzerinde oynandığını, görüntünün dalgalandığını, netliğin belirli zamanlarda değiştiğini söyledi ama işimize yarayacak bir delil bulmak için daha fazla zamana ihtiyacı varmış. Görüntülerin her karesini inceleyecekmiş."
"Zaten her detayı incelikle işleyen birinden, kamera kaydıyla yakalanmasını beklemiyordum." dediğimde başını onaylar şekilde salladı. "Yine de küçük bir detay bile olsa bulursak, elimiz rahatlar."
Ona, galada görüşeceğim Hilmi Baysel'in, geçen günlerde Kıvanç'ın misafiri olarak geldiğini, notları onun çalmış olabileceğini söyledim. "Katil henüz işinin bitmediğini düşünüyor olmalı ki yaşamasına izin veriyor."
"Önümde intihar etmesin de." dediğimde korkarak baktı. "Yapar mı sence?"
Omuz silktim. "En azından o ölmeden ve ben delirmeden önce işe yarar bir şeyler söylesin."
"Ya da Banu gelip mekânı patlatmadan." dediğinde sandalyemden kalkıp nefes almak üzere pencereye yönelip açtım. Ona sırtım dönükken şüpheli gözlerim camdan dışarıyı izledi. Banu'nun yaptığını düşünüyordu ama benim gözümde şüphelilerden biri de Sanem'di. Artık herkesten şüpheleniyordum ve böyle ilerlemek zordu. Git gide önceden ne kadar yakın arkadaş olduğumuzu hatırladığım ve yeniden aynı bağı hissettiğim birinden şüphelenmek de ona karşı hazırlıklı, temkinli olmak da zordu. Sırtımı kime yaslayacaktım?
Yüz ifademi koruyarak tekrar ona döndüm. Kalçasını masama yaslamış, beni izliyordu. "Nevzat, bu ölümden bizi uzak tutmaya çalıştığını ama delil bulunursa ifademizin alınabileceğini söyledi."
"Yakında yayınevi yüzünden de ifade vermemiz gerekebilir zaten."
Başını onaylar şekilde sallarken eli saçlarının kıvrılan uçlarında dolaşıyordu. "Şikâyet alan yayınevinden yetkili olanlar ifade vermiş. Bize de bulaşması an meselesi."
"Belki de bir an önce bulaşmalı. Kıvanç ilgi çekmemek için kendi yapmıyor ama polis aracılığıyla ne kadar erken yaparsa, o kadar iyi."
"Biz şikâyet edebiliriz. Nevzat'la konuşabiliriz." dediğinde ona yaklaşırken "Delirme." dedim. "Daha gözüm o kadar kararmadı."
"An meselesi olduğunu görebiliyorum."
Sessiz kaldığımda sırıttı. "Zorunda kalırsan, beni de yakar mısın?"
Sırıtarak sormuştu ama cevabı merak edişi, alaydan ibaret değildi. Bir yandan da cevabı biliyor gibi olsa da güven bağını zedelememek için "Yakmamak için elimde geleni yaparım." dedim. Yakabileceğimi bilen gözlerini benden kaçırıp derin bir nefes alarak kapıya yöneldi. "Sıla kitabını istiyordu bu sabah yine. Yeni işler yığsan iyi edersin."
"Başlayacağım onun da kitabına. Hayır, yani aklına gidip mağazadan satın almak da gelmiyor salağın." dediğimde Sanem gülerek "Neyse ki." dedi.
Sanem'in peşinden odadan çıkıp ortak alanda Sıla'nın masasına yöneldim. Sanem yanımdan geçip gidecekken duraksadı. İrileşen gözleriyle baktığı yere bakmak için gözlerimi hareketlendirirken daha görmeden kalbim hızlanmaya başlamıştı. Neden karşısında dikildiğimizi merak ederek bize bakan Sıla'nın masasının üstünde duran bibloya doğru elim giderken korkuyla "Bu ne?" diye sordum.
Sıla omuz silkip "Biri unuttu herhalde, ben de sahibi alana kadar ellemiyorum." dedi. Kırmızı el figürünü elime alıp parçalamak ister gibi sıktım. "Kitabı mı okudun?"
Sert bir şekilde sorup korkuyla öfkenin harmanlandığı gözlerle ona baktığımda hemen ellerini olumsuz anlamda sallayıp "Hayır, hayır gerçekten. İşlerle ilgilendim. Ben de kitabımı ne zaman geri alabileceğimi soracaktım." dedi.
Kitabı okumadıysa katilin imzasının masasının üstünde işi neydi? Katilin işini bitirip sonunu yaşattıktan sonra bıraktığını sandığım imza şimdi ellerimdeydi. Bu figür katilin noktası değil de virgülü olabilir miydi? Henüz sonunu yaşatmadan önce uyarır gibi bıraktığı?
Sanem'le göz göze gelirken "Nasıl yani?" diye fısıldadı. "Okumayı bırakmak yeterli değil mi?"
Dakikalar sonra elimde figür odada volta atıyordum. Diğer elim önüme düşüp duran saçlarımı kulaklarımın arkasına iterken, benim aksime şokunu oturarak yaşayan Sanem'e baktım. "Ölecek mi yine de yani?"
"Ama son seçmedi ki." dedi başını onaylamaz bir şekilde sallayarak sehpaya bakarken. Sehpanın üstündeki kitaplardan 'Seç ve Yaşa'yı seçip bana doğru çevirdi ve kapaktaki tanıtım yazılarında kırmızı ojeli tırnağını gezdirdi.
Kader ağlarını sen ör,
Ya da senin için ben öreyim.
"Ama yazar değil ben öyle söyledim..." diyerek kitaba yaklaştım. Benim yazdığım tanıtım yazısıydı bu. Diğer yayınevlerinden çıkan kitaplarda yoktu, böyle bir tanıtım yazısı. Herkes kendisince ilgi çekici cümleler yerleştirmişti kitabın ön ve arka kapağına. Sadece daha korkutucu olsun diye tercih etmiştim şimdi gerçek olabileceğini fark ettiğim bu cümleleri...
"Yazar katilimize ilham mı oldun yoksa tahmin mi ettin, dersin?"
Sandalyeye oturup dudağımı kemirerek kitaba bakmaya devam ettim. Öyle olmuş olabilir miydi? Bu iğrenç ve hastalıklı zihne ilham olmuş olabilir miydim yoksa başından beri böyle olacaktı da, sadece tahmin mi etmiştim?
"Umarım tahmin etmişimdir."
"Belki de bir şey olmayacak. Katil her türlü imza bırakıyorsa, okumayarak Sıla'nın kurtulduğuna dair bir imza da olabilir."
"Sanmıyorum." derkken sıkkındı sesim. Sonuç olarak hiçbir zaman okumayacağına emin olarak imzasını bırakmazdı ki... Sıla'nın sonunu onun yerine seçmiş olmalıydı ve iki seçenek de Sıla'nın ölümüyle bitiyordu hikâyesinin gidişatında...
"Bir şekilde Sıla'yı korumada tutmalıyız."
"Evet ama nasıl?" diye sordu Sanem. "Kızı bayıltıp yanımızda da tutamayız, tüm olanları anlatsak bize inanacak biri de değil muhtemelen korkup kaçar."
"Karakola düşmesini sağlasak, Nevzat onu orada biraz daha tutabilir mi acaba?"
Telefonunu kumaş ceketinin cebinden çıkartırken "Bilemiyorum." dedi. "Ne yapmayı düşünüyorsun?"
Kitabı sehpaya koyarken aklıma gelen fikirden asla emin değildim ama başka bir şey de düşünemiyordum... Çok değil biraz önce gözümün o kadar kararmadığını söylemiştim ama şimdi çaresiz hissediyordum.
"Kıvanç'ın hiç hoşuna gitmeyecek." dediğimde dudağını ısırarak sırtını arkasına yasladı. "Yayınevini şikâyet edeceksin."
Koltuktan kalkıp kapıya yöneldiğimde hareketsiz kalıp sadece beni izlediği için 'gel' der gibi elimle işaret yaptım. "Ben değil, Zeynep edecek."
Böylelikle bir taşla üç kuşu vuracaktım. Hem Zeynep'ten kurtulacaktım, hem Sıla'nın biraz içeride durmasını sağlamak üzere Nevzat bir şeyler yapacaktı, hem de kitapların satışı duracak, soruşturma genişleyecekti.
**
Kıvanç odasındaki arama bittiği için odaya girip polislerin yayınevini talan etmesini izlemeye devam etmemek üzere kapısını kapattı. Ellerini saçlarına daldırarak pencereye yaklaşırken sakin kalmayı başaramayıp sehpaya tekme attı. Sehpa yuvarlanarak odada ilerlerken yumruk haline getirdiği elleriyle odada volta atıyordu.
Duvara yaslanmış onu izlerken suçluluk hissimi içimde tutmaya çalışıyordum. Canının bu denli sıkılmasından hiç hoşlanmamıştım ama bu dakikadan sonra geri çevirebileceğim hiçbir şey yoktu. Gidip ona bunu yapmak istediğimi söylesem izin vermez, Sıla'nın canındansa yayınevini önemserdi ama bizim soruşturmanın bize kadar uzanmasını bekleme lüksümüz yoktu. Kıvanç'ı biraz tanıyorsam zorunda kalana kadar yayınevini tehlikeye atmayacaktı ve bir gün bunu yapanın ben olduğumu öğrenirse bile bir süre sonra beni anlayıp affedeceğini umut ediyordum.
Yanıma kadar geldikten sonra "Kim?" diye bağırarak duvara yumruk attığında dudağımı ısırdım. Duvardaki 'Demirel Yayınevi' logosu yere düşerek kırılmıştı. Oldukça manidar gelen bu görüntüyü izlerken "Sakin ol." dedim. Odanın dışında kimin şikâyet ettiğini Nevzat'tan öğrendiğimi, hatta aramızdan biri olduğunu ama polislerin yanında duymayı tercih etmeyeceğini söylediğim için buraya gelmiştik.
"Telefon..." dedikten sonra derin bir nefes alıp bakışlarımı ona çevirdim. Dibimde, burnundan soluyarak cevap vermemi bekliyordu. Ateş saçan gözlerini izlerken cevabın ben olduğumu öğrense de bu kadar sinirli kalıp kalamayacağını merak ettim. Benden yine de vazgeçemeyeceğini biliyordum ama aramızda bir hayli sorun yaratacağı da şüphesizdi. O nasıl son ana kadar yayınevini tehlikeye atmayacaksa, ben de kendimi ve doğru bildiklerimi atmayacaktım. Yayınevi toparlardı ama biz sonu uçurum olan bir tren yolunda, hızla ilerliyorduk. Uçuruma gelmeden kurtulmalıydık.
"Zeynep'ten gelmiş." dediğimde en azından bu konuda doğru söylüyordum. Şikâyet Zeynep'in telefonuyla yapılmıştı sadece konuşan o sıra telefonunun alındığını bile bilmeyen Zeynep değil, bendim.
İrileşen göz bebeklerini izlerken bunu hiç beklemediğini fark etmiştim. 'Benim' desem, bu kadar şaşırmazdı çünkü benim yapabileceklerimin sınırı olmadığını biliyordu fakat Zeynep'ten beklemiyordu.
"Emin misin?"
"Evet." derken yüz ifademi korumaya çalıştım. Beni, mimiklerimi tanıdığı şüphesizdi ama benim de gerektiğinde rol yapabildiğim bir gerçekti. Ayrıca gözü sinirden döndüğü için, açık versem de fark edemezdi.
Yorgun başı, yakından bir isim duymanın getirdiği hüzünle omzuma yaslandığında iç çekerek kollarımı vücuduna sardım. "Sorun olmayacak Kıvanç, en az zararla çıkacağız. Zaten bir gün olacağını biliyorduk."
"Bizden birinin şikâyetiyle olmayacaktı." dediğinde kızarık gözlerim tavana çıkarken pişman olup olmadığımdan emin değildim. Onun bu hale gelmesini tabii istemezdim ama daha kötü şeyler yaşamamamız için buna mecburdum.
Onun elleri iki yanımdan duvara yaslanmış, sadece başını omzuma düşürerek bana teslim olurken ben ona sıkıca sarılıyordum. "Güvendiğim birinin şikâyetiyle olmayacaktı."
Kalbim sızlarken yüzümü buruşturdum. Bir gün ortaya çıkar mıydı benim yaptığım? Ya da bir süre sonra kendim itiraf eder miydim?
Bana sarılmadan başını omzumdan çektiğinde dudaklarını öpüp "Sakin ol." diye fısıldadım. Yanağımı sevip parmakları çenemin ucunu tuttuktan sonra "Olacağım." dedi Olacaktı ama önce ortalığı kasıp kavuracaktı...
Sakinleşmeyi diler gibi bu sefer de o dudağı öptükten sonra geri çekildiğinde yavaşça masasına yöneldi. Bana bakmazken "Zeynep'i çağır." dedi ve sandalyesine oturdu. Patron olarak yapması gereken bir görüşme vardı...
On beş dakika kadar odadan ağlayarak çıkan Zeynep'le göz göze geldim. Yanıma gelip işaret parmağıyla omzundan ittirirken "Sen yaptın." dedi. Hemen kapının önünde durduğum için sırıtarak çekildim ve kapıyı gösterdim. "Referans mektubu umut edersin elbette ama diğer yayınevleriyle en az Yağmur için yaptığın kadar iyi niyetli bir görüşme yapacağıma emin olabilirsin."
Dolu gözleriyle bana baktığında gözlerimi kısıp fısıldayarak "Ne demiştin Yağmur'a? Başka yayınevlerinin de başını yakmak istemediğini, değil mi? Ben de yakmayacağım." dedim. Burnunu çekip başını onaylamaz bir şekilde salladı.
"Sen bunu bana değil, sevgiline yaptın."
Yüz ifademi sabit tutmaya çalıştım. Zaten olacak bir şeyi, sadece biraz öne çekmiştim. Bunu yapmayı ben de tercih etmezdim ama çaresiz kalmıştım. Kıvanç'a kaç kere durması gerektiğini söylemiştim ama katilin mağdurlarını değil de yayınevini tercih etmeye devam etmişti. Bana da sadece beni koruyacağını, söylemişti. Ben ise onu değil başkalarını korumayı seçmiş gibi hareket etmiştim...
Kalbim sızlar gibi hissediyordum ama Zeynep'in bunu fark etmesi imkânsızdı. O yüzden göz yaşları arasında gülüp "Sana âşık olduğuna inanamıyorum. Sen korkunçsun." dedi. Asıl niyetini bilmiyor, diyerek kendimi telkin etmeye çalıştım. Kıvanç'a ihanet etmemiştim... Kötü bir niyetim yoktu...
"Bende sende göremediği bir şey görüyor belli ki." deyip omuz silktim. Kıvanç'ın bana değil de ona âşık olması için birçok şeyini feda edebileceğine emindim fakat aşk mantıkla olmuyordu işte. Kıvanç bunu öğrendiğinde bile beni sevmeye devam edecekti, tıpkı her şeye rağmen benim de onu sevmeye devam edeceğim gibi.
"Seni buna pişman edeceğim." diyerek kapıdan çıktığında otomatik kapı tekrar kapanmadan önce sırıtarak ona döndüm ve "Dikkat et." dedim. Cümlemin sonlarına doğru kapı kapanarak yüzünü, artık ait olmadığı yayınevinin dışında bırakırken "Beni daha önce de tehdit etmiştin ve şimdi haline bak." dedim.
Artık yüz ifadesini göremiyordum ama cümlemin bittiği anda, kapı kapanmadan önceki halinden devamını tahmin edebiliyordum. Eğer katilin kuklasıysa bile bana karşı kinlenip öfkesiyle hata yapmasını tercih ederdim. Tehditleri beni korkutmuyor, aksine daha fazlasını yapmak için çaresiz bir çaba içerisine girmesini tercih ediyordum. Böylelikle açık verecek, tehlikeliyse bile tehlikeye düşecekti.
**
Gözlerim etrafta gezinirken yanağımı kemiriyordum. Kıvanç yanımda oturuyor, önündeki bir grupla sohbet ediyordu. Birkaç dakika kadar öncesinde tanışmak ve nezaketen birkaç dakika kadar sohbet etmek zorunda kalmıştım. Geldiğimizden beri birkaç kişi Zeynep'i sormuştu. Bugüne kadar bu tarz organizasyonlara beraber gelmeleri de şimdi olmamasının garip karşılanmasını sağlamış olabilirdi ama çoğunlukla benim yaydığım bilgilerin getirisiydi insanların soruları. Sadece kendi yayınevimizi değil, diğer yayınevlerini de şikâyet etmiştim Zeynep'in ismiyle. Kitabı basan yayınevleri, ülkenin en güçlü yayınevleriydi ve böylelikle hiçbirinde iş bulamayacaktı ama işimi şansa bırakmak istememiştim. Diğer yayınevlerinin de duyabilmesi amacıyla şikâyetin Zeynep'ten geldiğini yaymıştım. Dedikodu arayanlarla doluydu gala. Sektörün her ihtiyaç kolundan insan vardı ve ilgi çekici bir haberdi senelerin Zeynep'i ile Kıvanç'ının yollarını ayırması, özellikle de ihanet vasıtasıyla...
Film öncesi geçen zaman boyunca Hilmi Baysel ile karşılaşamamıştım. Yanımdaki koltuk hala boştu. Koltuk listesinin üstünde oynatmak bir hayli zordu ve o kadar çabanın boşa gitmesini istemiyordum. Film başlamak üzereydi ve hala gelmemişti.
Işıklar karardığında Kıvanç da arkasına yaslandı oturduğum koltuğun sağ koluna yerleştirdiğim elimi tuttu. Parmaklarımız kenetlenirken bakışlarım ona döndü. Perdeye yansıyan ışıklara bakan ela gözlerinin parıltılarında bakışlarım gezinirken iç çektim. Sinirlerini bir hayli toparlayabildiğini görüyordum. En azından diğer yayınevlerinin de soruşturmaya dâhil olması, rekabet ortamı bakımından kendisini rahatlatmıştı. En azından tek başına bizi yakmayarak, onu bir nebze rahatlatmıştım. Hala Zeynep'in böyle bir şey yapmış olabileceğine inanamıyor ve hazmedemiyor gibiydi ama üstesinden gelecekti. Birlikte, her zaman gelirdik. Tabii asıl yapanın ben olduğumu öğrenmedikçe...
Bakışlarım kenetlenen ellerimize indi. Sadece baş editörü olarak dolaşmamıştım onunla masalarda. Aynı zamanda 'hayatımdaki kadın' diyerek tanıtmıştı insanlara beni. Böylelikle 'evlilik' sorularının da önünü açmış olmuştu. Bir gün evlenmeye karar verir miydik gerçekten? İlişkiyi bile sürdüremeyeceğimizi düşünmüştük başta ama kavga ede ede, bata çıka bir şekilde ilerliyorduk işte. Öyle ya da böyle başarıyor gibiydik. Tabii ben bu yolda daha fazla gözümü karartıp bize kalıcı zararlar vermediğim sürece, ilişkimiz bir noktada evliliğe evrilebilirdi... Bunun hayali bile gülümsememi sağlamıştı. Hiç evlilik hayalleri kuran kızlardan biri olmamıştım. Her zaman kariyer odaklı olmuştum. Kıvanç'la birlikte değilken ama içten içe onu düşlerken bile onunla evlenmenin hayalini kurmazdım. Bir yandan da sanki o kadarına sahip olamazmışım, haddimi bilmeliymişim gibi. Evlilik zihnimde hiçbir zaman güzel bir konuma oturmamıştı zaten ama güvendiğin, değer gördüğün, seni yakmayan, en azından tek başına yanmadığın bir ilişki ile bir ömür geçirmek? Evlilik, bu anlama geldiği zamanlarda güzel şey olmalıydı.
Yanımda bir hareketlilik hissettiğimde fotoğraflardan tanıdığım Hilmi Baysel ile göz göze geldik. Kumaş ceketinin düğmesini açarak koltuğa otururken selam verir gibi gülümsedi. Kıvanç'ın ellerime kenetli olan elini sıktığımda ilgisi olduğum tarafa döndü. Önce Kıvanç uzanarak "Merhaba Hilmi Bey." deyip elini uzattığında Hilmi denilen adam da elini sıktı. "Merhaba Kıvanç Bey, sizi gördüğüme sevindim."
Kıvanç çektiği eliyle beni gösterdi. Film başladığı için fısıldayarak konuşuyorduk. "Sizi baş editörüm ve aynı zamanda değerlim olan Defne Hanım ile tanıştırmak isterim."
Hilmi Baysel'in gözlerinde bu ismi duyup duymadığına dair bir delil ararken uzattığı elini sıktım ve gülümseyip "Memnun oldum." dedim. "Ben daha çok memnun oldum Defne Hanım."
Ellerimizi kendimize çektiğimizde hafifçe eğilip bakışlarını Kıvanç ile aramızda gezdirirken "Gül Hanım için üzüldüm." dedi. Kıvanç bir süredir unuttuğu bir gerçeği hatırlayarak dudağının kenarını bükerek başını onaylar şekilde salladı. "Üzücü bir kayıp oldu."
Gözlerim tekrar Hilmi'ye döndü. Yüzünde kibarlık için dile getirmesinden daha fazlasını aradım ama yok gibiydi. Yüz ifadelerine sahip çıkabiliyordu.
"Soruşturmalar da canınızı sıkmış olmalı."
Kıvanç gözlerini yavaşça kapatıp açtı ve kibar bir şekilde sırıttı. "Üstesinden gelemeyeceğimiz bir şey değil."
"Birkaç film anlaşması sırf bu yüzden askıya alındı, Deniz Yapım şirketi tarafından."
"Deniz Yapım şirketinin yerini hızla doldurabileceğine eminim." dediğimde başını onaylar şekilde salladı. "Sezonu yeterince salladılar. Yedekte de birçok proje var. Bu yıl onların yılı oldu."
"Bu kadar bütçeleri olduğunu bilmiyordum." dediğimde gülümsedi. "Doğru yolda, doğru adımları atıyorlar diyelim."
"Doğru bir sponsorla sanırım." diye eklediğinde açık arıyordum ama vermedi. "Birçok sponsorları var. Sektörde tutunmanın getirisi."
"Yine de oyuncu seçimlerini internetten yapıyorlar." dediğimde güler gibi oldu. "Kimden bahsettiğinizi biliyorum sanırım."
"Umarım işin altından kalkabilir." dediğimde "Yeterince gelişene kadar kusurlarını örtebilecek ölçüde güzel bir hanım efendi. Sektördeki çoğu oyuncu gibi." dedi.
"Pr çalışması mıydı sizce?"
'Bilmiyorum' der gibi dudağını kıvırdı. Zeynep'in söylediğine göre tam olarak kendisi tarafından seçilmiş olan birine dair 'bilmiyorum' diyordu. Zeynep yanlış birine yönlendirmiş olabilir miydi? Ya da Zeynep'i de yanlış yönlendirmiş olabilirlerdi. İki ihtimal de değilse, yüz ifadesine hâkim olabilen ve en az benim kadar iyi yalan söyleyebilen biriyle karşı karşıyaydım.
"Olabilir. Artık en iyi reklamlar sosyal medyada dönüyor."
"Sosyal medyada içerik olarak paylaştığı taklit ve role girme videolarına baktım da... Rica minnet bile alınmaması gereken biri bence. Sadece pr içinse pişman olmuş olmalılar."
Bakışları bana döndükten sonra gülümsedi. "Haklı olabilirsiniz."
Ben de gülümseyip önüme döndüm. Kibarca sohbeti bitirmişti. Sohbetin burada biteceğine inanıyorsa yanılıyordu ama bir süreliğine filmi izlemesine müsaade ettim. Film bittikten sonra da kokteyl ve ikramlar için burada bulunmaya devam edecektik ve o sıra daha fazla konuşabileceğimizi umuyordum.
Film arasında gittiği lavabodan dönmediğinde Özgürlere mesaj attım fakat çıktığını görmediklerini söylediler. Sanem ve Özgür, dışarıda bekliyorken, Nevzat Sıla'nın evinin önündeydi. Henüz yayınevinden işe yarayacağı düşünülen deliller alınmış, sadece Kıvanç'ın ifadesine başvurulmuştu. Sırayla ifadeye çağrılacaktık ve sıra Sıla'ya gelince göz altına alınmasını sağlamaya çalışacaktık. Tabii, kitapla alakalı bir suçtan değil. İşler git gide karışıyordu ve sonrasında onu geri çıkaramayacağımız bir suçtan içeri girmesini, hayatını kurtarmak pahasına bile yapmamalıydık. Aklıma ilk olarak ifade sırasında belirli bir miktar uyuşturucu ile yakalanması, gelmişti fakat Nevzat'ın homurtuları bitip de onay verme kısmına geçmemişti henüz. Beni de Sanem'i de şeytan olarak gördüğünü düşünüyordum fakat Sanem'e melek kanadı da takıyordu zihninde...
Telefonu tekrar ceketimin cebine koyacağım sırada cebimde bir şeyin daha olduğunu fark ettiğimde tutarak cebimden çıkardım. İşte! Hilmi Baysel ile baş başa ve sanırım açık açık görüşme bileti!
Film tekrar başladığı için karanlık olan salonda gözlerimi kısarak baktığım notta yazanı okumaya çalıştım. Üst kat, 56 numaralı oda. Yalnız ol.
Kıvanç'a lavaboya gideceğimi söyleyerek kalktıktan sonra filmin izlendiği geniş alandan koridora çıktım. Sonrasında bunu yaptığım için bir hayli azarını işitecektim ama onunla baş başa görüşmem gerekiyordu. Özgürlere durumdan bahsetmiştim ve belirli bir zaman sonrasında hala haber vermemiş olursam Kıvanç'a söyleyeceklerdi. Kıvanç'a şimdi söylersem asla yalnız gitmeme izin vermezdi.
Bahsi geçen odanın kapısındayken içimde bir yerlerde korku hissini aradım ama bulamadım. Çoğunlukla hissiz ve cesur oluşum, bazen patlamama sebep oluyordu ve bu sebeple kendimi korumam gereken anlarda donuyordum. Bu durumdan kurtulmam gerekiyordu ama duygularımı yönlendirmekte de yönetmekte de zorlanıyordum.
Bakışlarım sessiz görünen koridorda gezindikten sonra kapıyı açtım. Kapı aralandıkça görüş alanıma giren odada loş ışıkta, pencerenin önünde sırtı dönük olarak bekleyen adamın geniş omuzlarına baktım. Bakışlarım adamdan odaya dönerken buranın bir çalışma alanı olduğunu fark ettim. Pencerenin olduğu duvar dışındaki duvarlar kitaplıklarla döşenmişti ve kitaplar inci gibi dizilmişti. İçlerinden birinin 'Seç ve Yaşa' olup olmadığını düşünürken odaya girdim. Kapıyı kapattığımda bakışlarını bana çevirdi.
Şimdi yüz ifadelerini tutmuyordu. Sırıtıyordu.
"Tekrar tanışalım." diyerek bana yakınlaşmaya başladığında elimle durmasını işaret ettim. "Daha cesur olduğunu söylemişti."
"Ama aptal değilim." diyerek kapıya yakın durmaya devam ettim. "Kim söylemişti?" diye sorduğumda korkutucu bir şekilde güldü. Korkutucuydu çünkü psikolojisi bozuk gibi görünüyordu. Oysaki aşağıda, ne kadar da herhangi birimiz gibiydi...
"Kimin söylediğini biliyorsun."
"Onu tanıyor musun?" demeden önce titrek bir nefes almıştım. Şimdi korku gelmeye başlamıştı işte. Tekrar donmamayı dilerken elim her an kapı kulpuna uzanabilirmişim gibi hazırlıklıydı.
"Onu sen de tanıyorsun."
Tanıyordum. Bildiğim, hissettiğim gibi, peşinde olduğum o kişiyi tanıyordum. Belki her gün, belki arada bir görüyordum ama tanıyordum. Korku kalbimden taşarak vücuduma, hareket etmesini engellemek üzere uzuvlarıma doğru akmaya başladı. Kendi kendimi 'Sakin ol' diye telkin etmeye çalıştım. Şimdi olmazdı, şimdi kontrolü kaybedemezdim. Kendime ihtiyacım vardı. Odadaki loş ışık bile gözüme fazla gelirken başıma sancılar girmeye başlamıştı. Migren atağı kapıda, en güçsüz anımı bekliyordu.
"Bu yüzden mi bana notlar bırakıyor? Onu bulmamı mı istiyor?"
"Bu biraz karışık bir durum." derken yanındaki zigon sehpanın üstünde duran şarap şişesini eline aldı. Şarap şişesinin geniş ucunu karnına yaslayarak tutarken diğer eliyle de sehpanın üstünden tirbuşonu aldı. Gözlerimi şaraptan güçlükle aldım. Vücudumda taşıdığım bir şey içimi bu denli titretmemeliydi. Vücudumda, aynaya bakmadıkça göremediğim tek yerde taşıyordum. Bir hayli tanıdık bir kız çocuğunun sigara izlerinden yer kalmadığı gibi, sırtımda.
"Nasıl karışık?" diye sorduğumda şarap şişesinin tıpasını çıkardı. Tıpa yere düşüp yuvarlanarak tek kişilik koltuğun ayağına çarptı. Tanıdık görüntüyle yutkunup bakışlarımı tekrar adama çıkardım. Gözlerimin yanmaya başladığını hissediyordum. Vücuduma hareketsiz olma izni vermeyerek odaya doğru birkaç adım attım. Bu yürüyen ayaklar, benim değilmiş gibi hissediyordum. Ciğerlerimdeki nefes fazla gelmeye başlamıştı. Şarabın kokusu burnumu dolduruyordu. Pencereyi açmak istiyordum...
Tirbuşonu sehpaya koyduktan sonra bir kadehe şarap doldurup bana uzattı. "İç."
Gözlerim irileşirken itrek bir nefes aldım. Başımı hızla onaylamaz bir şekilde salladım. "Buraya konuşmaya geldim."
"Konuşmak istiyorsan..." dedikten sonra tekrar aynı şekilde güldü. "İç."
Avucumu tırnaklarken dolmasına izin vermemeye çalışarak kadehe baktım. İçemezdim. İçmek istemiyordum. Sadece bir gün içerdim o güne de daha vardı. Az kalmıştı ama vardı...
"İstemiyorum." dediğimde içkiyi dudaklarına götürdü. "O zaman git."
Sinirle "İçinde bir şey olup olmadığını nereden bileceğim?" diye sordum. Omuz silkip kadehi dudaklarına götürdü ve bir yudum aldı. Birkaç saniye sonra sırıtıp ellerini iki yanda açtı ve "Bak, ölmedim." dedikten sonra kadehi tekrar bana doğru uzattı. "Seni öldüremez, en azından her şeyin sonuna gelene kadar."
O da öyle söylemişti. Küllerin arasında sonunda göz göze geldiğimizde, ya o beni, ya ben onu öldürecektim. Böyle bir an da, ancak yazarı bulduğumda yaşanabilirdi. Yazarı bulduğumda da onun için ya da benim için her şeyin sonu olacaktı.
"Kahretsin..." diye mırıldanarak hızla ona doğru ilerledim ve elinden kadehi çektim. Kadehteki şarap elime bulaşırken çığlık atarak elimi çekmek istiyordum ama kendimi zorlayarak birkaç adım geriledim ve kadehi dudaklarıma götürdüm. Kokusu burnuma dolduğunda dolmasına engel olamadığım gözlerimi adama çevirdim.
Gülümseyip "İç." dediğinde kadehi parçalamak ister gibi tuttuğum ellerimi hareketlendirdim. Dudaklarıma değen soğuk şarap gözlerimi kapatmamı sağlarken tanıdık tat ve daha da tanıdık olan koku vücudumu ele geçirmeye başladı.
Küçük bir yudum aldıktan sonra kadehi hızla kendimden uzaklaştırdığımda "Bitir." dedi. Dişlerimin arasından "Yeter bu kadar." dediğimde ağlamaya başlamak üzereydim. Sesim gibi kadehi tutan elim de titriyordu.
"Ya içersin ya da gidersin."
Gözlerimi sıkıca yumup kadehi dudaklarıma götürdüm ve başımı geriye doğru eğerek kadehi kaldırdım. Şarap dudaklarımdan boğazıma doğru akarken olabildiğince hızlı bir şekilde bitirmeye çalıştım. Şarap bittiği gibi kadehi odanın köşesine atarak gözlerimi araladım. Kadehin parçalanma sesleri gelirken son yudumu yutkunup titreyen ellerimi enseme götürdüm. Şarabın ağır tadı damağıma yapışırken adamın yanından geçerek pencereye yöneldim. İşte şimdi bir korku, diğerini ezip geçiyordu. Bu odaya girdiğimde yanaşmamaya çalıştığım adamı umursayamayacak kadar başka bir korkunun esiri olmuştum. Geçmiş ensemdeki tüyleri ürpertirken açtığım camdan odaya dolan rüzgâr yanaklarımdaki yaşları üşütüyordu. Rimelimi önemsemeden ellerimin tersiyle gözlerimi silip adama döndüm. Kendine de bir kadeh doldurmuş dudaklarına götürmeden önce 'şerefe' der gibi hafifçe bana doğru kaldırmıştı.
"Bu benim bu dünyadaki son içkim." dedikten sonra gerçekten öyleymiş gibi yavaş bir yudum aldı. Her zerresinin tadını almak istiyormuş gibi gözlerini kapatmıştı.
"İntihar mı edeceksin?" diye sorduğumda şarabı yutkunup gözlerini araladı. Kadehi dudaklarından uzaklaştırırken "Oyunu öğrenmeye başlamışsın." dedi.
"Onu bulmamı mı istiyor yoksa peşini bırakmamı mı?"
"Yanında olacaksan bulmanı, karşısında duracaksan peşini bırakmanı."
Güldüğümde içten bir gülüştü ama isterikti. Tekrar göz yaşlarımı silerken gözüm odada, ağzımdaki tadı değiştirebileceğim bir şey arıyordu. Biraz sonra odanın köşesine gidip cam parçalarını yemek ve ağzımın kan dolması uğruna bu tadı değiştirmek istiyordum. Niye içmem için üstelemişti? Normalde içmek istemeyeceğimi bilen biri olmalıydı...
"Tabi ki de karşısında duracağım."
"Bu senin için zor olacak." dediğinde saçlarımı yolmak ister gibi ellerim başıma gitti. Kendimi iyi hissetmiyordum. Bu hale gelebilmem için mi şarap içirmişti? Güçlü durmama engel olmaya çalışıyordu ve başarıyordu. Zihnim karanlığa gömülmek, sonra daha da karanlık olan anıları bana bir bir izletmek istiyordu ama şu an değildi. Şu an olamazdı...
Kadehi zigon sehpaya koyduktan sonra cebinden çıkardığı sigara paketini açtı. İçinden bir sigara alırken başımı onaylamaz bir şekilde salladım. "İçme."
Güldü. "İstersen çıkıp gidebilirsin."
Çakmağı dudaklarının arasına koyduğu sigaraya götürdüğü gibi kapıya doğru yöneldim. Gidecektim ve Özgürler ile geri dönecektim. Burada tek başıma, görmek şahit olmak istemediğim her şeye şahit olarak güçlü kalamıyordum. Şarabın kokusu bile kötü hissetmemi sağlarken ağzımda, bir süre çıkmayacak bir tattı şimdi. Yetmemiş gibi sigara yakacaktı. Bunların hepsini yazarın istediğini biliyordum. Beni sadece tanımıyor, üstelik iyi tanıyordu. Beni güçlü duramayacağım bir hale getirmeye çalışıyordu. Travmalarımın üstüne gidiyordu.
Kapıyı açmaya çalıştığımda açılmadığı gibi telaşım arttı. Korkarak kapıyı kırmak ister gibi çekmeye başladım. Kapı kulpu elimde kalana kadar güç kullandığımda sessizce beni izlemek dışında bir şey yapmıyordu. Elimde kapı kulpu ile ona döndüğümde sigarasını yaktı.
O bana doğru yaklaşmaya başlarken sırtımı kapıya yasladım. O geldikçe, sigara dumanı da yaklaşıyordu. Sinsi bir duman olan sigara dumanı, saniyeler içerisinde yayılıyordu. Kapının ardına geçmek ister gibi sırtımı bastırırken biraz daha yaklaştı ve biraz daha...
Gözlerimi kapattığım gibi gelen görüntü, tekrar açmamı sağlamıştı. Sana direnme dedim Sare.
Karşımda gördüğüm adam sigarasından bir nefes daha alıp dibime kadar geldikten sonra yüzüme doğru üflediğinde yüzümü buruşturarak kapıya sindim. İşte yine, donmuş gibiydim. Hareket etmek, ya karşımdaki adama saldırmak ya da kapıyı kırıp çıkmak istiyordum ama yapamıyordum... Ne kadar direnirsen o kadar canın yanar...
Nefes almamaya çalışırken kıpkırmızı olmuş olmalıydım ama çaresiz bir çabaydı. Sigara dumanı burnumdan tüm hücrelerime kadar sarmıştı sanki bedenimi. Biraz kalbimde, biraz zihnimde, en çok da sırtımda dolanıyor gibiydi. Benden kurtulabileceğini mi sanmıştın seni aptal? Onun seni kurtarabileceğini mi sanmıştın? Bak sadece izliyor seni oradan. Yapamaz. Hiçbir şey yapamaz. Sadece izler. Her zaman olduğu gibi. Bir gün sıra ona da gelecek.
"Hayır!" diye bağırarak onu ittirdiğimde sigarası elime çarparak elinden düşmüştü. Sigaranın değdiği için acıdığı elime bakarken biraz önce onu ittirirken sahip olduğum güç, saniyeler içerisinde yok olmuştu. Birkaç saniyeliğine değmişti ama şimdiden kızarmış elimin üstündeki küçük bir noktaya bakarken ağlamaya başladım. Yüzlercesi, binlercesi...
Şimdi bana ait değilmiş gibi diğer elimle tuttuğum elime bakarken sarsılmaya başlamıştım. "Onu yenemezsin." dedikten sonra yerden aldığı sigarasıyla bana yöneldi. Dizlerimin üstünde çöküp elime bakarak ağlamaya devam ettiğimde yanımda diz çöktü. "Yenilmez değil ama sen yenemezsin."
Sigarasını bana doğru yaklaştırdığında kendimi geriye atarak ondan uzaklaşmaya çalıştım. Sırtım yere değip ayaklarımla kendimi ittirerek ondan uzaklaşırken uzun abiyem yırtmaçlı olsa da ayağıma dolanıyordu.
Kitaplığa kadar geriye kaçtığımda, odanın kapıdan bir hayli uzak olan diğer köşesindeydim. Sigara külü, sigaranın ucunda birikmiş bir şekilde yanıma oturduktan sonra "Avucunu aç." dedi. Dizlerimi kendime çekip kollarımı bacaklarıma sardım ve başımı dizlerime yaslayıp hıçkırarak ağlamaya başladım. Yapamıyordum. Kendimi durduramıyordum, güçlü kalamıyordum. Normal şartlar altında burayı yakıp yıkacak bir karaktere sahipken, şimdi hiçbir şey yapamıyordum. Yine donmuştum. Donmuştum ve başıma gelecekleri beklerken sadece ağlıyordum. Önceden de olduğu gibi...
"Avucunu aç!"
Bağırması sıçramamı sağlarken zorla elimi bacaklarımdan çekti. Ona engel olmaya çalıştım ama başaramadım. Dolu gözlerle onu izlerken bileğimi ezer gibi sıkarak avucumu yukarıya doğru çevirdi. "Aç avucunu." derken bileğimi kırmak istiyormuşçasına sıkıyordu. Dudaklarımın arasından zorlandığıma dair iniltiler çıkarken başımı onaylamaz bir şekilde salladım.
Bileğimi daha fazla sıkmaya başladığında acıyla inleyerek istemeden avucumu açtım. Ağlama ve korku krizine girmiş bir kadının olduğu bir odada değil de bir komedi filmindeymiş gibi gülerek sigarasını avcumda söndürdü. Gözlerimi sıkıca kapatıp hıçkırıkları ve iniltileri dudaklarımın arasına hapsetmeye çalıştım. Kulağıma doğru eğildiğinde o pis nefesini hissedebiliyordum. Sanki hepsinin nefesi aynıydı...
"Eğer bunlara katlanamayacaksan onun peşini bırak yoksa daha fazlasını yaşayacaksın."
Eli abiyemin açıkta bıraktığı sırtıma değdiğinde kendimi kasmaktan hareket edemez olmuştum. Eli sırtımdan belime doğru kayarken nefes alamıyordum. Çıplak belimden, kumaş ile örtülen kalçama geldikten sonra daha fazla temas etmeyerek elini çekti. Derdi taciz etmek değil, olabileceklerden bahsetmekti.
Eli ve nefesi üstümden çekilirken gözlerimi hala açamamıştım. Dizlerime, sarılmak için sahip olduğum tek şeye, kendime dahi sarılamazken ellerimi yumruk şeklinde sıkıyordum. Başta canımı acıtmış olan sigara izmariti avcumda eziliyordu.
Bir silah patlama sesi duyduğumda sıçrayıp çığlık attım. Yumruk yaptığım ellerim yanaklarıma yaslanırken tekrar ağlamaya başladım ama odayı sadece bir adamın ölüşünün sessizliği ya da hıçkırıklarım doldurmuyordu.
Mini mini bir kuş donmuştu.
Küçük bir kız çocuğunun söylediği şarkı kulaklarımı doldururken gözlerimi araladım. Bulanık görüşümde, hemen ayaklarımın ucuna doğru devrilmiş olan bir adamın, kurşunla dağılmış kanlı suratı gittikçe belirginleşmeye başladı. Ayaklarımı çığlık atarak kendime çektim ama kan ayakkabılarıma bulaşmıştı bile. Kan gittikçe yayılıyor, bana geliyordu.
Aldım onu içeriye.
Şarkı devam ederken çığlık atarak yerden kalktım ve bu dünyada nokta kadar bir yer kaplamayı isteyerek köşeye sindim. Şarkı zihnimden mi geliyordu yoksa odadan mı ayırt edemiyordum.
Cik cik cik cik ötsün diye.
Gözlerim ayaklarımın ucundaki not kâğıdına değdiğinde titreyen vücudum yere düşmemeye çalışarak eğildi. Kan not kâğıdını ele geçirmeden önce alıp hızla doğrulduktan sonra kandan kaçmaya çalışarak sola doğru birkaç adım attım.
Pırpır ederken canlandı.
Kalçam tekli koltuğa çarparken not kâğıdını kaldırdım. Elimin tersiyle göz yaşlarımı ve burnumu silmeye çalışırken dudaklarımdan hıçkırıklar kaçmasına engel olamıyordum. Kapı açılıp da Kıvanç'ın "Defne!" diye bağıran korku dolu sesini duyduğumda görüşümü netleştirerek not kâğıdını okumaya çalışıyordum ama görüşüm tekrar bulanıklaşmadan önceki saniyelerde elim o denli titriyordu ki, okumakta güçlük çekiyordum.
Ellerim bak boş kaldı.
Not kâğıdının köşesinde sigaranın söndürüldüğünü fark ettiğimde tekrar donmaya başlayan vücudumun verdiği izinle yazıda gezdirdim gözlerimi.
Şimdi söyle, peşimi bırakacak mısın yoksa benimle misin?
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!