BÖLÜM 15
Bölüm müziği:
Horrizon of memories
İyi okumalar ^^
**
"Vazgeçecek misin?"
Gözümün daldığı sokak lambasından bakışlarımı Özgür'e çevirdim. Birazdan Kıvançlar gelecekti ve durum değerlendirmesi yapacaktık fakat bir süredir ağzımı bıçak açmıyordu. Hilmi denilen adamın ölümünün üstünden birkaç gün geçmişti ve ifademi verdiğim andan bugüne kadar günlerimi migren ataklarım yüzünden ilaç alıp uyuyarak geçirmiştim. Bu tarz zamanlarda gözlerim karanlık istiyordu ama karanlıktan korkan biri olarak migrenle aydınlıkta baş etmek zordu. Son günlerdeki sessizliğim ve geri duruşuma bakılırsa, haklı bir soruydu ama ben sadece nefes almaya ve yaşadıklarımı sindirmeye çalışıyordum. Devam edersem başıma nelerin gelebileceğine dair bana minik bir ön gösteri düzenlenmişti adeta ve pür dikkat izlediğim gösteride, düşündükçe tüylerimin tekrar ürpereceği kadar anlamıştım ciddiyeti. Yaşadıklarını, tekrar yaşatırım, demişti.
Yaşadıklarımı bilen biri olması yetmiyor, bir de onca şeye rağmen yanında bana yer vermek isteyen birisiydi. Hilmi'nin dediğine göre, ya onunla olmamı ya da yoldan çekilmemi istiyordu. Üçüncü bir seçeneğimin olmadığını bastıra bastıra göstermişti ama vardı, yaratacaktım. Ne yolundan çekilecektim ne de onunla olacaktım. Nasıl bir hastalıklı ruhtu ki, onunla olabileceğimi düşünüyordu?
"Hayır." dediğimde şaşırdı. Kasanın arkasından çıkıp yanıma doğru yaklaşırken "Emin misin?" diye sordu. "Belki de bu işi Sanemlere, polislere bırakmalısın."
Yanıma gelip çaprazımda kalan kahverengi deri koltuğun yakınımdaki ucuna oturduktan sonra dirseklerini dizlerine yasladı ve ellerini birbiriyle kavuşturdu. Sağımızda kalan lambaderin loş ışığı yüzünün sol tarafını aydınlatıyordu. Kahverengi gözlerinde loş ışık, hoş yansımalar bırakıyordu.
"Sanemler, yani siz..." diye hatırlattığımda başını onaylar şekilde salladı. Biraz sonra söyleyeceğimi şimdiden kanıtlamıştı zira ben yoksam o da yokmuş gibi direkt 'Sanemler' demişti. "... ben sizinle olmazsam, dağılırsınız. Polisler de katil tarafından yemlenmeye müsait. Katilin bu kadar iyi tanıdığı biriysem, benim de onu çok iyi tanıyor olmam lazım ve bu da bana her şeyi çözebilme şansı veriyor."
İç çekti. "Bizimle olursan da sen dağılacaksın."
Başımı onaylamaz bir şekilde salladığımda oturduğum tekli, deri koltuğun sağ kolunda duran elimi tuttu. "Hırsının senin yerine karar vermesine izin verme. Bu iş sadece senin değil, hepimizin boyunu aşmaya başladı. Böyle planlı ve güçlü biriyle boy ölçüşeceğim diye uçuruma koşuyorsun. Travmalarının üstüne gidecek."
"Travmalarım?" diye sorduğumda gözlerini ağır bir şekilde şefkatle kapatıp açtı. "Sigaraya ve alkole karşı hassasiyetin ilgimi çekmişti zaten ama o gün olanlar ve anlattığın kadarıyla travmalarının üstüne gittiğini anladım."
Ona travmalarımdan, katilin tam olarak ne şekilde üstüme geldiğinden ve her hareketin benim için anlamından bahsetmemiştim ama olay yerinde o da vardı, ayak üstü polislerle konuştuğumuz sırada da yanımızdaydı ve sonrasında Sanemlerle konuştuğunda da duyduğu, öğrendiği şeylerden parçaları birleştirmiş olmalıydı.
"Üstüne gidemeyecek çünkü onlarda kurtulacağım."
Kaşları kalktığında başımı onaylar şekilde salladım. "Terapi..." diyeceği sırada "Aylar sürer." diye araya girdim. Aylar sürerdi ve yetmezdi, denemiştim. Belki başka bir psikolog ile tekrar denemeliydim ama her şey bitince, yapacaktım. Şimdi böyle bir çöküntüye zamanım yoktu. Yıllarca bana olanları hatırlatan şeylerden kaçınmış, sakınmıştım. Artık o bana zarar veremesin diye, ben kendi canımı yakacaktım.
"Aklında ne var?"
"Belki içersin diye sigara paketi taşımaya devam ediyor musun?"
Başını onaylar şekilde salladıktan sonra ne demek istediğimi anlayıp yüzünü buruşturdu. "Doğru ve sağlıklı bir yol olduğunu sanmıyorum."
"Bir daha bana bunu yapamayacak." dediğimde sesimin çıktığı kadar emindim kendimden. Kararlı ve kararmış gözlerime bakarken dudağının kenarını kemiriyordu. Bana değer verdiğini hissedebiliyordum. Düşüncelerime ve kararlarıma saygı duyuyor ama yine de beni ikna etmeye çalışıyordu.
"Ne yaparsan sen yapacaksın yani," dedikten sonra dudağını kenara doğru kıvırıp hafifçe omuz silkti ve ekledi. "Kendine."
"Bir daha onun yanında donup kalmamam lazım."
"Bir daha yalnız kalmayacaksın." dediğinde başımı onaylamaz şekilde salladım. "Yeniden açığımızı, boş anımızı bulacak, buna eminim."
"Sen burnunun dikine gitmesen..." dediğinde tek kaşımı kaldırdığım için nefesini burnundan üfleyerek sustu ve bakışlarını kaçırdı. "Yardımcı olacak mısın?"
Bana bakmaya devam etmezken elini sıktım. "Hı?"
Memnuniyetsiz bakışlarını bana çevirip "Evet," dedi. "Çünkü yoksa bensiz yapacaksın ama yine de yapacaksın."
Başımı onaylar şekilde salladığımda bunu sırıtarak yaptığım için gözlerini devirdi. "Ve sanırım diğerlerinin dâhil olmamasını istiyorsun?"
Aynı sırıtışla başımı tekrar onaylar şekilde salladım. İsterik bir şekilde gülüp o da başını onaylar şekilde salladı ve "Süper." diye sızlandı.
"Sen de tanıdığım en süper kütüphane çalışanısın."
Kaşlarını kaldırdığında şirince gözlerimi kırpıştırdım. "Senin için ne çok anlam ifade ediyormuşum öyle."
Gülüp "Bu iltifatları hak ediyorsun." diyerek alayını sürdürdüm. "Yani benden sigara mı istiyorsun?"
Sırıtıp "Ve alkol." desem de ortada keyfimi yerine getirecek hiçbir şey yoktu. Sadece izahı olmayan şeyin mizahı oluyordu. Ağlamaktan yorulduğum şeylere gülmeye başlamıştım. Günün birinde katilin elinde olan bir silahın namlusunun ucundayken de gülmekten korkuyordum. Hislerimin kafası bir hayli karışıktı...
O da hafifçe sırıtsa da buruktu. "Yani artık kahvelerimizi değil, kadehlerimizi tokuşturabileceğiz."
Normalde kendime ve masamdaki hayali acılarıma kadeh kaldıracağım güne daha üç hafta vardı ama bu sene, her yönüyle diğer senelerimden farklı olacaktı, hissedebiliyordum.
"Merak etme, pis bir sarhoş değilimdir."
Gözleri yüzümde dolaşırken dudakları kıvrıldı. "Öğreneceğim."
Normalde travmalarımın üstüne Kıvanç'ın yanında gitmeyi dilerdim fakat dün akşamdan sonra beni uzun zamandır tanıyan herkesten kaçmak istemiştim. Katil her kimse beni iyi tanıyordu ve beni iyi tanıyan insanların yanında kalbim istemsizce hızlanıyordu. Kıvanç da Sanem de beni oldukça iyi tanıyordu. Kıvanç hala âşık olduğum adamdı ama sandığım adam olmayabilir korkusu beni ürkütüyordu. Özgür'le tanışalı az olmuştu ve hem beni yeterince tanımıyordu hem de olanlarla en bağlantısız isim Özgür'dü. Kaldı ki Kıvanç, elimde bir sigara ve kadehle kendi travmalarımın üstüne gitmemi istemez, hatta bunu neden yapmamam gerektiğiyle alakalı power point sunusu falan hazırlar, sunardı. Bana bir psikolog ayarlar ve görüşmem için her türlü yolu denerdi. Bazen sadece, ardını arkasını düşünmeden destek olacak insanlara ihtiyacınız olurdu ve bu da o anlardandı. Yaptığımın psikolojimi daha da bozacağının farkındaydım ama desteğe ihtiyacım vardı ve Özgür destek olacaktı.
Cebinden sigara paketini çıkardığında, elimi tutmadığı elini kullanmayı tercih etmişti. Bir süredir destek olmak amacıyla bile olsa elimi tuttuğunu fark ettiğimde elimi nazikçe çekip sigara paketine uzandım ama tutmak üzere olan elim duraksadı. Bir anlığına harekete geçmek kolaydı ama şimdi hareketi tamamlayamıyordum.
"Şimdi yapmak zorunda değiliz. Akşam herkes gittikten sonra da yapabiliriz."
Kıvanç'ın ilgisini çekerdi. Buradan birlikte döneceğimizi düşünüyor olmalıydı, hala birlikte yaşıyorduk. Kendi evime dönmek istiyordum ama yalnız kalmaktan da korkuyordum. Sırf yalnız kalmamak için katilin kuklalarından biriyle aynı yatağı paylaşıyor olma düşüncesi kanımın çekilmesini sağlıyordu. Kıvanç'tan da şüphelenmemeye ve son kalemi de kaybetmemeye çalışıyordum ama o akşamdan sonra zordu. Köşesine sigara söndürülerek imza bırakılmış bir not almıştım, sigara, alkol travmaları ve taciz tehdidinden hemen sonra. Bu detayları Kıvanç da öğrendikten sonra...
Yutkunup elinden sigara paketini alarak geriye çekildim ve sırtımı koltuğa yasladım. Sigara paketi sımsıkı tuttuğum için avucumda ezilmeye başlarken Özgür iki eli ile sigarayı tutan elimi tuttu. Sakinleştirmeye çalışan elleri ve şefkatli bakışları elimin nispeten gevşemesini sağladı. Bir eli ile, elimin yönünü değiştirip avuçlarımın yukarıya bakmasını sağladı. Diğer eli ile parmaklarımı aralarken gözleri, ona diktiğim ve kızarmaya başlayan gözlerimdeydi. Sigara paketine bakmamak için gözlerine kilitlenmiştim ve avucum karıncalanıyor, yanmaya başlıyormuş gibi hissediyordum. Sanki bir lav bırakılmıştı avuçlarıma.
"Nefes al."
Hatırlamasıyla derin bir nefes aldım ve paketin içerisinden bir dal sigara çıkardı. Gözümün ucuyla gördüğüm görüntü bile içimin titremesini sağlarken gözlerim dolmuştu. O akşamı yaşamasam, normalde sigaraya bu denli tepki vermiyordum ama o gün her şey nüksetmişti. Şimdi görmek, duymak bile yüzüme bir sigara dumanı üfleniyormuş gibi hissettiriyordu. O akşam da üflenilmişti...
Sigarayı dudaklarına götürdüğünde kaşlarım çatıldı. Kaşlarımın çatılmasıyla sigarayı hafifçe dudaklarından uzaklaştırdı. "Ne? Hemen içmeyi mi düşünüyordun? Bence önce içilen ortamda bulunmaya çalışmalısın."
"Ama sen bırakmıştın." dediğimde "Ne zamandır canım çekiyordu zaten." dedi. Başımı onaylamaz bir şekilde salladım. "Uzun zamandır içmiyorsun, bunu bozma."
"Defne'cim, içmek istiyorum." dediğinde dudağımın kenarını kemirirken "Sigara kokmanı istemiyorum." diye itiraf ettim. Bu ondan uzaklaşmamı sağlayabilirdi ve şu an ihtiyacım olan son şey, ihtiyacım olan birinden uzaklaşmaktı.
"Al sana travmanın üstüne gitmek." dediğinde yutkundum. Emin olamayan bakışlarımı izlerken elimi tuttuğu elini çekti ve bakışlarım sigara paketini tutan elime döndü. Bir süreliğine elimde olduğunu unutmuştum. Elim bana ait olmayan bir parçammış gibi yine kendimden uzak tutarken çakmağın ateşlendiğine dair ses duyduğum gibi bakışlarım Özgür'e döndü.
Ateş görüntüsü gözümde büyüyüp bir evin yanışını bana bahşettiğinde gözlerimi kırpıştırdım ve yutkunup ana geri dönmeye çalıştım. Özgür çakmağı sigaradan uzaklaştırırken ince uzun parmakları sigarayı tuttu ve dudakları arasından çekip dumanı üfledi. Duman öyle olmamasına rağmen yüzüme üflenmiş gibi hissederken yüzümü buruşturmadan edemedim. Ağzım kururken başımı onaylamaz bir şekilde sallayıp koltuktan kalktım ve cama yaklaştım. Camın yansımasından ardımda oturduğu koltuktan beni izleyen Özgür'le göz göze geldiğimde gözlerimi kapattım ve ellerimi enseme götürdüm. Kalbim kulağımda atıyordu ve yeni bir migren atağı kapıyı aralamış, beni izliyordu.
"Söndürüyorum."
Aç bakalım sırtını, küllük.
Korkum yükselirken hafifçe sıçrayıp ona döndüğümde sigarasını küllüğe söndürürken gözleri bana döndü ve ellerini kaldırdı. "Söndürdüm."
Ciğerimdeki nefesi üflerken beraberinde bazı hisleri de götürmesini dilemiştim ama hisler hala benimleydi, sıkıca yapışmış, çıkmıyorlardı. Koltuktan kalktığında bir adım geriledim. "Şş, Defne."
Bana yaklaşmaya başladığında sırtım, cama yaslandı. Tekrar "Şş..." derken burnum sızlıyordu. Sanki kocaman bir yara, sigara dumanı değdiği gibi yanıyordu ama yara sadece burnumda değil, her yerdeydi. Elleri vücuduma doğru yaklaşırken ellerimi kaldırıp "Dur." dedim.
Ellerini kendine çekip bana yaklaşmayı keserken şefkatli sesiyle "Sana sarılmama müsaade et." dedi.
Dudaklarımın arasından çıkan nefes titrekken sessiz kaldım ve 'güven bana' der gibi bakan kahverengilerine güvenemeyerek baktım. "Bazen acı veren şeylerde, güzellikler de vardır. Bazen geçmişten tümüyle vazgeçmemen, bazı anıları kendine saklaman gerekir."
Kaşlarım kalkarken korku, acı boğazımda birikmiş, yutkunamıyordum. "Sarıl bana. Sigara dumanları arasında geçmişinden bir parçaya tutun. Güçlü olmak zorunda bile kalmadan öncesindeki bir anını, dumanların arasından çıkar."
Çocukluğumdan güzel bir anı hatırlamıyordum. Sanki doğarken dudaklarımdan çıkan ağlamalar hiç susmamıştı. Senelerce hep ağlamış, hiç gülmemiş giydim ama güzel anılarım da olmalıydı. Hiç mi güvende hissederek girmemiştim yatağa? Hiç mi Sare'den başka arkadaşım olmamıştı, yaralarını sardığım değil de evcilik oynadığım? Hiç mi yemek üzere olduğum çikolatalı ekmeğe dudağımı yalayarak bakmamıştım? Tümüyle okyanusun dibindeki karanlığa mı batıktı geçmişim?
"İstemiyorum." derken ağlamaya başlamak üzereydim. Sesim yine içime kaçmış, derinlerde yatan bir kız çocuğundan çıkıyor gibiydi. O kız çocuğunu ne zamandır uyutuyordum?
"Seni seviyorum." dediğinde karışık duygularımın içerisinden şaşkınlık baş gösterirken kaşlarım çatıldı. "Geçmişinde bir zamanlar gibi, sigara dumanıyla kaplı olsam bile seni seviyorum. Sana zarar vermeye çalışan bir şeyin içinde, seni seviyorum."
Bir itiraf mıydı yoksa bana geçmişi yaşatmaya çalışan bir an mıydı, tam emin olamıyordum. "Özgür..." diye mırıldandığımda yutkunup omuz silkti. Anlama, sadece yaşa, der gibiydi. "Bırak, sarılayım sana."
Kolları bana doğru hareketlendiğinde gözleri ve hareketlerinin yavaşlığı temkinliydi. Cama sinmiş bile olsam reddetmediğim için bana doğru bir adım attı. Titrek bir nefes aldığımda elleri koluma değmişti. Yutkunduğumda beni hafifçe kendine çekmişti ve en sonunda gözlerimi kapattığımda kolları vücuduma sarılmıştı. Yanağım göğsüne yaslanırken burnuma dolan sigara kokusu eşliğinde bana sıkıca sarıldı. Kulaklarım, korku ve güveni aynı anda yaşatan vücudunda kalbine yaslıyken hızlı atışlarını duyabiliyordum ama benim kalbim de kulağımda attığı için ayırt etmek zordu. Dakikalar içerisinde kulağımda atan iki kalp de yavaşlarken nefes alış verişlerim düzene girdi.
Anımsar gibiydim, mahallede bir arkadaşımı. Neydi, ismi? İsmini hatırlayamıyordum... Kahverengi, lüle lüle saçları vardı. Saçlarını arkasında, mor bir kurdele ile toplardı. Pamuk gibi teni, yaşına göre bile küçücük elleri vardı. Hatırlıyordum, çiçek toplarken başka bir kutu bulamadığımız için papatyaları yerde bulduğumuz bir sigara paketine koyduğumuzu... Gerçek bir anı mı hatırlamıştım, yoksa geçmiş bir rüyayı mı, ki benim için çoğunlukla bu iki aynı şey oluyordu, bilmiyordum ama bu an, sigara paketini süsleyen papatyalar gibiydi. Biraz kirli, biraz yanlış bir kutuda şaşırtıcı derecede güzel duran, değerli bir şey...
Kolları arasından çekilirken henüz temasımız kesilmese de yüz yüze bakabileceğimiz kadar gerilemiştik. Açıklama isteyen bakışlarımdan kaçınıp "Sen de içecek misin?" diye sorduğunda hızla başımı onaylamaz bir şekilde salladım. Bana sarılarak sigara kokusunu daha yumuşak karşılamamı sağlamıştı ama daha fazlasına gücüm yoktu. Düşüncesinde bile midem ağzıma gelmeye çalışıyordu. Yazar-katilimizin bana yeterli süreyi vermeyeceğine emindim ama en azından bugünlük, yeterince sınanmış gibi hissediyordum. Özgür'ün sarılmasının, bu denli olayları değiştirebileceğini düşünmezdim. Biraz da sarılmadan önce kurduğu cümlelerin getirdiği şaşkınlık, ilgimi dağıtmıştı. Belki de bilerek yapmıştı, belki de söylediklerinde ciddiydi.
"Beni seviy..."
Bakışları açıldığını duyduğum kapıya dönerken kollarını vücudumdan çekti ve sorum yarıda kaldı. Atkısını boynundan çıkararak içeriye giren Sanem'in ardından, uzun boyu ve cüssesi sayesinde rahatça görülen Kıvanç girdiğinde vücudumu onlara çevirdim. Kaşları çatılmış, gerilmiş gözleri üzerimizde dolaşıyordu. Sarıldığımızı görmüş olmalıydı ve 'O sadece benim arkadaşım' derken o kadar emin olamayacaktım artık. Benim için hala arkadaştı ama Özgür'de durumlar farklı ilerliyor olabilirdi.
Kıvanç elleri kabanının cebinde içeriye girdikten sonra Nevzat da ardından girip kapıyı kapattı ve üşüyen ellerini dudaklarına götürüp sıcak nefesini üflerken ellerini birbirine sürttü. "Kar başladı."
Sanem'in de gözleri aramızda dolaşırken çantasını çıkartıp yanımıza yaklaştı ve koltuğa atarken "Hoş geldiniz..." deyişimize gülümsedi. "Hoş bulduk."
Özgür "Ben size kahve yapayım." dedikten sonra Kıvanç'ın bakış bombardımanlarını aldırmamaya çalışarak mutfağa ilerlerken "Kim, neli içiyor?" diye sordu. Sanem ve Nevzat cevap verirken, Kıvanç cevap vermeyip ters bakışlarını sürdürdüğü için Kıvanç yerine cevapladım. Özgür son heceyi uzatarak "Peki." dedikten sonra benim için "Seni biliyorum zaten." deyip mutfağa girdi. Özgür'ün son cümlesine karşı gözlerini deviren Kıvanç'a yaklaşırken tekrar "Hoş geldin." dedim. Ellerini kabanının ceplerinden çıkarıp 'Ne iş?' der gibi kaş göz yaptığında "Ne oldu?" diye sordum. Şimdi tam emin olmadan 'beni seviyormuş' desem, zar zor bir araya gelen bu grubu dağıtmakla kalmaz, Özgür'ün yüzünün de dağılmasına vesile olmuş olurdum.
"Hayırdır, o yakınlık ne?"
Kıskançlığına karşı sırıtıp ellerimi yanaklarına götürürken "Canını sıkacak bir şey yok." dedim. Yani, umarım ki yoktu.
"Burası niye sigara kokuyor?" diye yeni bir soruyla gelince "Benden önce gelen biri içmiş herhalde, küllükte izmarit vardı." dedim. Şimdi kalkıp 'Özgür'le travmalarımın üstüne gidiyoruz, hatta o yüzden sarıldık' diye anlatamazdım.
"Ve buradasın?" diye sorduğunda 'sorun çıkarmadan' diye eklememişti ama ne demek istediğini anlamıştım. Omuz silkip "Grip oluyorum sanırım, burnum pek koku almıyor." dedim. Bakışlarındaki bulutlar dağılmamıştı. Boynuna sarıp, kabanının yakaları arasında birleştirdiği şalını çıkartmaya başladığında ellerimi yanaklarından çektim. Kabanını da çıkartırken gözünü, gözümden ayırmıyordu. Şalını ve kabanını, bir askıymış gibi koluna asarken "O çocuğu dağıtırım." dedi.
Kızar gibi bakarken "Kıvanç, lütfen." dedim. "Sonunda bir araya gelebildik, kitaba odaklanalım."
"Bir gelsin, odaklanacağız." deyip koltuklara yöneldiğinde önüne geçtim ve kollarını tuttum. "Lütfen sorun çıkarma."
O da kolumu tutup yüzünü bana yakınlaştırdığında burunlarımız değmek üzereyken kelimeleri bastıra bastıra "Sana öyle yakınlaşamaz." dedi. Koltukta oturan Nevzatların kulağıma gelen sohbet sesleri yavaşlamıştı. Meraklı Sanem ve birlikte dedikodumuzu yaptıklarını öğrendiğim Nevzat'ın ilgisini kazanmış olmalıydık.
"Sadece sarıldık."
"Sadece..." dedikten sonra hafifçe sırıttı ve ekledi "... sarılmayın."
Eli çeneme geldikten sonra dudaklarımı hafifçe öpüp geri çekildiğinde ikna edici bir ses tonuyla "Anlaştık mı?" diye sordu. Özgür "Kahveler hazır." dediğinde bakışlarımız ona döndü. Üstümüzde olan gözünü Sanemlere çevirip bizi gördüğünde duraksamış gibi duran vücudunu hareketlendirdi. "Arkadaki koltuk grubuna geçelim, diyorum. Burasının yola bakan camı var ya. Malum bizi takip eden bir yazar söz konusu."
Sanemler koltuktan kalkarken Kıvanç da elini çenemden çekti. Arka taraftaki koltuk grubuna geçtik. Biz Sanemlerle çift çift olarak karşılıklı iki kişilik koltuklara otururken Özgür, çaprazımızda kalan tek kişilik koltuğa oturmuştu.
Sanem farklı yayınevlerinden basılan tüm Seç ve Yaşa kitaplarını çantasından çıkardı. Aramızdan sadece Sanem çoktan okuyup mutlu bir sona eriştiği için güvenli bir şekilde kitabı okuyabileceğinden yavaş ilerliyorduk. Tüm kitapları okumayı bitirmemişti ama bizim yayınevi tarafından basılan kitaptaki tüm hikâyelerden aldığı notları çıkardı.
"Kitapta on iki hikâye var. Kitap yayınevi çalışanlarından toplantılara katılma yetkisi olan, departman başlarına ve üstlere, yani tam olarak toplam on iki kişiye anonim biri tarafından bırakıldı. Gül, Beyza öldü. Yağmur'un seçtiği son ise bir hata yapıp kovulmaktı..." dedikten sonra Kıvanç'a baktı. Kıvanç üstüne dönen bakışlara karşılık ofladı. "Evet, ben kovdum. Yargılayıcı bakışlarınızı yazara saklayın."
Nevzat "Belli ki hepimiz kuklasıyız." dedi. "Zamanı gelince bir piyon gibi bizimle oynuyor."
Sanem iç çekti. "Bununla da bitmiyor."
Gözler ona döndüğünde kitabın Yağmur'un seçtiği sonun olduğu sayfasını açtı.
Hayat senin için artık çekilmez bir yer. Geriye kalan sayfalarını karalayacağına belki de artık defteri kapatma zamanı. Sence de öyle, değil mi?
Nevzat "Ne demek istiyor?" diye sorarken mırıldanmıştı. Nevzat'ın kendi zihninden beklediği cevap Kıvanç'tan geldi. "İntiharı kastediyor gibi."
Özgür "Bence de." dediğinde Kıvanç'ın saniyeler içerisinde tersleşen bakışları Özgür'e döndü. Yakasına yapışıp 'sen bana katılma lan' diyecekmiş gibiydi. Elimi Kıvanç'ın eline götürüp ilgisini üstüme çekerek yumuşamasını sağlarken Sanem'e döndüm. "Öyle, olabilir mi?"
Sanem dudağını kıvırıp 'Bilmiyorum' der gibi hafifçe omuz silkti. "Bir süredir Yağmur'dan haber alamadım ama sosyal medya hesabını artık kullanmıyor. Depresyona girmiş olabilir."
"Bence o hatayı o yapmadı. Diğer hileleri gibi, seçilen sonu yaşatmak için yazar hile yapıp duruyor. Yağmur da zaten şaşırmış, nasıl böyle bir şey yapabildiğini anlayamamıştı."
Bakışlar tekrar Kıvanç'a döndüğünde birkaç saniye sonra başını onaylar şekilde sallayıp bıkkın bir nefes aldı. "Onu işe geri alırım."
"İşe geri alınırsa, problemler yaratılıp hata yapmış gibi Yağmur'un üstüne bırakılmaya devam mı edilir sizce, yoksa intihar süsü ile bir cinayet daha mı işlenir?"
Özgür'ün söylediğine kanım çekilirken "Korumamız gerekenler listesine Yağmur da eklendi." deyip Nevzat'a baktım. Nevzat başını onaylar şekilde sallarken Kıvanç "Tabii hala geç kalınmadıysa." dedikten sonra telefonunu çıkardı ve Yağmur'u aradı. Hepimiz sessiz bir şekilde hoparlöre aldığı telefondan Yağmur'un sesini duymayı bekleyip umarken çağrı cevaplanmadığı için sonlandığında gergin sessizliği Sanem bozdu. "Henüz ölmüş falan olamaz, ölse haberimiz olurdu."
Kıvanç "Mesaj atıyorum." dediğinde bakışlarımı ona çevirip arkama yaslandım ve mesajda ne yazdığına baktım. İş durumunu tekrar düşündüğünü ve tekrar bizimle çalışmasının kendisini ne kadar memnun kılacağını yazıp gönderdi.
Sanem notlarına dönüp "Gül, Beyza ve Yağmur'un seçimleriyle ilerlediği hikâyeleri, sanki onlar için yazılmış gibi. Hatırlayın, 'Sıla bana göre seçenekler yok' demişti, hatta sosyal medyada da bu yönde birçok eleştiri var herkese hitap etmediğine dair. Seçimler ile ilerleyebilen bu üç ismin hikâyeleri, seçenekleri tamamıyla onlar için yazılmış gibi. Benim seçtiğim seçenekler ile ilerleyen hikâyede de, yayınevinden bir başkasının ilerleyebileceği bir hikâye değil. Benim hayat tarzıma, durumuma, hayattaki isteklerime göre yazılmış gibi. İşte Beyza'nın hikâyesinde sevgilisi olması ve sevgilisinin başka bir kadınla bir şey yaşamaya çalışırken Beyza'yla olan iletişiminin azalması, Yağmur'un hikâyesi, Yağmur'un stres, kaygı yönetimi konusunda zorlandığını bilen, işini defalarca kontrol etmesine rağmen hep hata yapmaktan korkan ve özgüvensizlik yaşadığını bilen biri tarafından yazılmış ve ancak öyle birinin seçimlerle ilerleyebileceği bir hikâye. Demem o ki, on iki hikâye, on iki kişi için yazılmış ve sadece on iki kişiye bırakılmış gibi."
Kıvanç'a baktım. "Sende kimlerin hangi sonu seçtiğine ve eleştirilerine dair bir liste vardı."
Kıvanç telefondan açtığı mail uygulamasında bu yönde düzenlenen raporun kendisine gönderildiği maili bulmaya çalışırken biz konuşmaya devam ettik.
"Seçilen sonları eşleştirerek, henüz okumayan kişilere kalan olası sonların listesini oluşturabiliriz." dediğimde Sanem onaylar sesler çıkartırken notlarına geri döndü. Nevzat "Eğer böyleyse, diğer yayınevlerinde de öyle olmalı." dediğinde Sanem "Ben de onu diyecektim." dedi. "Diğer yayınevlerinden arkadaşlarımla konuştum. Zaten hepimiz soruşturma altına girdiğimiz için, bu konuda sorular sormam ilgilerini çekmedi, hatta onlar da sordu. Hikâye sayısı değişiyor ama değişmeyen şey, kaç tane hikâye varsa, anonim olarak o kadar bırakılmış olması. Yani bu da, düşündüğümüz ihtimali doğruluyor."
"Hiç bana uygun olduğunu düşündüğün bir hikâye var mı?" diye sorduğumda "Öyle hissettiren iki tane var." dedi. "Hatta ikiniz için de olabilir o iki hikâye."
Kıvanç'ın bakışları, kendisinden bahsedildiğini fark ederek bize dönerken bulup açtığı listenin gözüktüğü telefonu hepimiz görebilelim diye sehpaya koydu. "Birbirinize benzediğiniz için hangisi, hanginize daha uyumlu, bilemiyorum ama öncelikle..." dedikten sonra daha rahat görebilmek için telefonu kendine çevirdi. "Başkası tarafından o hikâyelerin seçilip seçilmediğine bakalım."
Hepimiz, özellikle de ben merakla beklerken Yağmur "İki tanesi de seçilmemiş." dedi. Dudağımın kenarını kemirirken Kıvanç "Nasıl sonlar peki?" diye sordu. "Bir tanesini aslında sen biliyorsun." deyip bakışlarını bana çevirdi. "Hani..." dedikten sonra omuzları hafifçe çöktü. Arkadaşının öldüğü hikâyeden bahsediyordu.
Yağmur'u daha fazla bir şey söylemeye mecbur bırakmadan kitabı aldım ve hatırladığım sayfayı açıp önce Kıvanç'a sonra, diğerlerine gösterdim.
Sonunda yakaladım seni. İnatçısın, değil mi? Buraya kadar kolayca kaçtın. Her sayfada tehlikeli olmayanı seçtin ama işte ilk hatanda, ensendeyim. Diğer seçeneği seçseydin onlar ölecek, sen yaşayacaktın. Şimdi sen öleceksin, onlar yaşayacak.
Kıvanç okurken, benim de tekrar gözlerimin gezindiği cümlelerde ürpermiştim, ilk okuduğumda olduğu gibi. Bu cümleler yazarla karşı karşıyaymışım gibi hissettirmişti. Sanki benim için yazılmış, gibi... Şimdi Sanem de aynı ihtimalden söz ediyordu. Biz okumadıkça ve seçmedikçe gücü olmayan cümlelerdi bunlar ama yine de ürpermemi sağlamıştı. Gerekli gücü bulduğunda ölmemi ya da kendimi kurtarmak pahasına başkalarının ölümünü izlememi sağlayacak cümlelerdi bunlar... Tabi benim için yazıldıysa. Sanem'in dediği gibi Kıvanç'la birbirimize benziyorduk ve bu cümlelere gelene kadar hikâyenin öncelerinde ne yazdığını, hangi seçenekler olduğunu bilmiyordum. Belki de Kıvanç için yazılmıştı.
"Ya kendini kurtaracağın ya da başkaları için kendini feda edeceğin son iki seçeneği olan bir hikaye." diye açıkladım. Kıvanç Sanem'e baktı. "Peki, diğeri?"
"Diğeri daha trajik ama benzer bir son."
Merak yükseltmek ister gibi bekleyen Yağmur'a "E hadi Yağmur." dedi sabırsızlanarak Kıvanç. Yağmur, bir yandan da patronuyla konuştuğu için hızla cevapladı. "Ya sevdiğin kişi seni öldürüyor ya da sen sevdiğin kişiyi."
Kıvanç'ın tedirginleşen gözleri bana döndüğünde içimi huzursuzluk doldurmuştu. İki hikâyede de başrol ya başkasını, kurtarırken ölecekti ya da başkası için ölecekti. Aynı son, farklı hikâyelerde, farklı cümlelerle yazılmıştı. Gerçekten birbirine benzeyen iki insana, pek de farklı hikâyeler yazılmamış olabilirdi. Başka seçeneğimiz yok gibi ikimiz için de benzer sonların yazılmış olması, ikimizden birinin her ihtimalde öleceğini gösteriyordu, eğer kitabı okumaya başlarsak.
"Neyse ki okumaya başlamadık."
Kıvanç "Bıraksak da oluyor, demiştin." dediğinde o sıralar bomba üstüne bomba patladığı ve bir adamın gözlerim kapalı olsa da olduğum odada kafasına sıktığı için, anlatmayı unuttuğum küçük ayrıntıdan bahsettim. "Sıla'nın masasında katilin imzası olan kırmızı el figürünü bulduk. Tam olarak ne anlama geldiğinden emin değiliz ama Sıla seçmese bile katilin onun yerine seçeceğinden ve kitaba bir kere başladıktan sonra kaçışın olmadığından şüpheleniyoruz."
Kıvanç sessiz kalırken düşünceli bakışları geniş orta sehpaya döndü. Kitabı okumadığımız sürece bu sonları yaşayacağımız yoktu ama ihtimali bile vücudunun gerginlikle dolmasını sağlamıştı. Benim de keyfim yerinde sayılmazdı ama o daha çok gerilmişti. Konunun ben olması da onu bu hale getirmeye yetecekken, kendi canı da söz konusuydu. Senin için dünyayı yakarım, diyen adamın öyle bir çatışmada kalsa, kimi seçeceğini merak ediyordum ama öğrenmek, asla istemiyordum.
Yağmurlar konuşmaya devam ederken benim ilgim Kıvanç'ta, Kıvanç'ın ise sehpada olduğu için elimi koluna götürdüm. Bir düşünce okyanusundan onu tutup çıkarmışım gibi hafifçe irkilerek bakışlarını bana çevirdi. "Öyle bir şey olmayacak." dediğimde doğrulup sırtını koltuğa yasladıktan sonra kolunu omzuma attı ve beni kendisine çekti. Saçımı öptükten sonra kulağıma doğru fısıldadı. "Sana hiçbir şey olmayacak."
"Ve sana." diye gözlerimi ona çevirdiğimde başını onaylar şekilde sallayıp gülümsedi ve bu sefer de yanağımı öptü.
Sanem "Anonim biri tarafından gönderilip de listede seçtiği sonun yazılı olmadığı siz dâhil beş kişi var." dediğinde bakışlarımı tekrar diğerlerine çevirdim. Liste sadece yazar tarafından kitabın bırakıldığı kişilerin sonlarını değil, basıldıktan sonra okuyan kişilerin çalışanların sonlarını da içeriyordu. "İlk etapta kitap bırakılan kişiden geriye kalan üç kişiden ikisinin sonu müdahale gerektirir bir son değil, yani en azından ölmüyorlar ama bir kişi, yani Kerem boyundan aşağısı felç kalacak bir iş kazası geçiriyor."
Kıvanç "Bizim yayınevinde öyle iş kazasını nasıl geçirecek ki?" dediğinde hak verdim. "Yayınevindeki en tehlikeli şey, bozuk kahve makinesi. O da sabrın için tehlikeli yani."
Özgür hafifçe güldüğünde Kıvanç'ın ters bakışları tekrar Özgür'e döndü. Söylediğim bir şeye gülmesine bile katlanamıyordu. Özgür ise Kıvanç'ın ters bakışlarının profesyonelce ıskalanmasını sağlıyordu.
Kıvanç tekrar bize döndükten sonra kendi kendisine sakinlik diler gibi bir nefes aldı. "Matbaa makinesine falan sıkışması lazım, basım yerimiz de farklı yerde ve Kerem'in orayla işi yok."
"İzne mi çıkarsan?" diye sorduğumda Sanem "Zaten yeni bir şey basamıyoruz." diye iş yükünün az olduğunu azalttı. Kerem arge çalışanıydı, basım öncesi araştırma yapar ve fırsatları bulup değerlendirmek üzere bizlere sunardı. Soruşturma altında olduğumuz için yayınevinin işleri duraksamıştı.
Kıvanç iç çekti. "Olur, onu da yapayım."
Nevzat "İşler çoğunlukla seninle bana kalıyor kardeşim." dediğinde Kıvanç Nevzat'ın sırıtışına eşlik etti. "Ben de beni dâhil etmek için neden bu kadar ısrar geliyor, diyordum."
Omzuma attığı kolunda ellerimizi kenetlerken sırıttım. Evet, Kıvanç'ın aramıza dâhil olması bir hayli işleri kolaylaştırmıştı ama tüm bunları, sadece 'hayır' demekte zorlandığı sevgilisi rolüyle de isteyebilir ve daha uzun sürse de eninde sonunda başarabilirdim.
"Aslında hikâyeler, kişiye özel yazılmışsa, sadece beni değil, hepimizi tanıdığını gösteriyor."
Özgür "Ve diğer yayınevlerindeki kitap bırakılan kişileri de." diye ekledi.
Nevzat, "Tek başına olmadığı ve bilgiler konusunda yayınevindeki bazı kişilerden yardım aldığı şüphesiz." dediğinde Sanem'e baktım. "Arkadaşların hiç şüphelendikleri birinden bahsettiler mi?"
Sanem "Aralarından biri bile olabilir. Bizim yayınevindeki kuklası kim acaba?" dedikten sonra aklına gelen şeyle kaşları kalktı. "Kitap basılmadan önce bile mutfaktaki Esma teyze kitabı okumuştu, kitabı nereden bulmuştu ki?"
"Esma teyze yazarın kuklası olmak için fazla..." dedikten sonra yüzümü buruşturup "... tontiş." diye tamamladım cümlemi. Kıvanç "Notları Hilmi Baysel'in aldığından şüphelendik ama o gün odama girenler arasında Esma da vardı dedi."
Pek ihtimal vermediğim için "Muhtemelen kitabı olan birilerinden alıp okumuştur." dediğimde Sanem de "Olabilir." diyerek başını salladı.
Nevzat "Yine de şüphelimiz." dedikten sonra elindeki not defterine bir şeyler yazdı. Sanem gülerken "Şüpheli listen mi var?" diye sordu. Nevzat gözlerini, bakışları üstünde gezinen bizlerde gezdirip omuz silkti. "Ne? Siz onca zaman dedektifçilik oynayıp evleri gezerken iyi de benim not defterim mi göze battı?"
Gülüp "Kimler var?" dediğimde bakmaya çalışan Sanem'e bile göstermemek için defteri kapatıp ceketinin iç cebine koydu. Kaşlarım şaşkınlıkla kalkarken "Biz de varız, değil mi?" diye sordum. Nevzat derin bir nefes alıp "Evet." diye itiraf etti. "Masumiyet karinesine hiçbir zaman inanmadım. Benim için herkes suçlu olduğu kanıtlanana kadar masum değildir, masumluğu kanıtlanana kadar suçludur."
"Katilden ölüm tehditleri alıyorum, falan? Gelip beni öldürmesini mi bekliyorsun?" diye dalga geçtiğimde sırıttı. "Ve bu sadece seni daha az güvenilmez yapıyor."
"Nevzat'ı dedektiflik grubumuzdan atalım diyenler?" deyip elimi kaldırdığımda Sanem de kaldırdı. Nevzat şaşırarak sevgilisine baktı. "Listemde sen yoksun."
Sanem sırıtmaya başlayıp vazgeçerek ellerini indirdi. "Tamam o zaman."
Gözlerimi devirip ben de elimi indirdim. Nevzat bana bakıp "Ne oldu? Aranızda başka polisin olmadığını mı hatırladın?" diye dalga geçtiğinde utanmadan "Evet." dedim. Başını onaylamaz bir şekilde sallayarak güldü.
Kıvanç "Bir mühendisimiz var ama." dedikten sonra Özgür'e baktı. "Yazılım mühendisimiz."
Özgür ne demek istediğini düşünür gibi Kıvanç'a bakıp "Evet." dediğinde Sanem şaşkın bir ses tonuyla "Aa sen yazılım mühendisi misin?" diye sordu. Benim de meraklı bakışlarım Kıvanç ile Özgür arasında geziniyordu. "Sen nereden biliyorsun?" diye sorduğumda Kıvanç Özgür'e bakmaya devam ederken "Seni nereden tanıdığımı düşünüp duruyordum, sonra hatırladım." dedi.
"Hiç söylememiştin." dediğimde Özgür'ün bakışları bana döndü. "İcra ettiğim bir meslek değil." dedikten sonra hafifçe güldü. "Mühendislerin pek kazandığını söylenemez."
Kıvanç "Kütüphane çalışanları kazanıyor mu?" diye sorduğunda öksürürmüş gibi sesimi temizledim. Kıvanç uyarıyı almış olsa da bakışlarını Özgür'den çekmedi. Özgür hafifçe gülümseyip "Benden pek hoşlanmıyorsun." dediğinde Kıvanç kısa ve net bir şekilde "Evet." dedi.
Özgür "Ama ikimizin de değer verdiği ortak biri var ve tehdit altında." dedi. Kıvanç derin bir nefes alıp kolunu omzumdan çekerek koltuktan sırtını çekti ve dirseklerini dizlerine yaslayarak hafifçe Özgür'e yaklaştı. "Senin Defne'yi dert edinmene gerek yok."
Özgür sakince "Ama edindim." dediğinde Kıvanç dudağının kenarını yalayarak güldü. Sanem'le aynı anda araya girme ihtiyacı hissettik.
Sanem "Yağmur'a ulaşmamız lazım." derken ben de "Sıla'yı gözetlemesi için bir arkadaşını ayarladın, değil mi?" diye Nevzat'a sordum. Nevzat başını onaylar şekilde salladı.
"Yağmur nerede yaşıyordu ya?" derken göz ucuyla Kıvançlara bakıyordum. Birbirlerine ters ters bakmaya devam ediyorlardı ama en azından sohbet konusunu değiştirdiğimiz için gerginlik büyümemişti. Sanem "Ben biliyorum, bir kere gitmiştim." dedi.
"Olmadı evine gider bir bakarız. Diğer kitapları da tamamıyla okuyunca tekrar toplanalım, ne zamana halledebilirsin?"
"Birkaç güne."
"Süper." dedikten sonra ayaklanıp elimi Kıvanç'a uzattım. "Hadi kalkalım artık."
Kıvanç elimi tutarak kalktıktan sonra koltuğun koluna doğru attığımız kabanlar arasından benimkini giydirmek üzere uzattı. Kabanımı giydirmesine müsaade ettikten sonra kendisininkini giymeye başladı. Hep beraber hazırlanıp kapıya yöneldik. Kıvanç arabayı park ettiği yerden getirip biz üşümeden direkt kapının önünden almak üzere kütüphaneden çıktığında kapıya yaslanan Özgür gözlerini devirip "Sana da iyi akşamlar." dedi. Kıvanç'ın sahte kibarlıklarla işi olmazdı, çıkmadan ters bir bakış daha atarak 'görüşürüz' der gibi olmuştu, o kadar ama Özgür alayla da olsa 'iyi akşamlar' dilemişti.
Nevzat'la Sanem birbirlerine atkı dolayarak sohbet ederken Özgür'e döndüm. "Sizin gerilmemeniz lazım, böyle diken üstünde gizem çözmeye çalışamayız."
Özgür "Sevgiline söyle." dediğinde "Sarıldığımızı gördüğü için gerildi." dedim.
Alayla sırıtıp "Ha yani normalde bana bayılıyor?" diye sorduğunda dudağımı büzüp başımı onaylamaz bir şekilde sallayarak hatırlatmak istediği şekilde teslim oldum. "Arkadaşlar, sarılır ama bunu anlayacaktır." dediğime bir yandan sadece 'arkadaş' olduğumuzun üstüne parmakla basmak istiyordum. O da bunu fark etmiş gibi başını onaylar şekilde sallayıp "Öyle tabi." dedi ve gülümsedi.
"Ne zaman görüşürüz? Yani... Sana yardımcı olmam için?"
"Telefonla konuşuruz." dedikten sonra Kıvanç'ın arabasının yaklaştığını gördüğüm için başımla selam verip kapıya yöneldim. Sanemler de vedalaşırken arabaya yöneldik. Kendi aramızda bile zımni savaşlar varken yazarla savaşmak zordu. Özellikle de aramızdan biri olma ihtimali varken...
**
"Al işte." dedikten sonra dirseğimle Kıvanç'ı dürttüm. "Şu kadının burada ne işi var?"
Kıvanç arabanın şoför koltuğunda otururken Yağmur'un evine doğru ilerleyen Zeynep'e baktı. Sessiz kaldığında "Ne oldu, bir 'Zeynep yapmaz' daha gelmeyecek mi?" diye üstelemeye devam ettim. Bakışlarını bana çevirdiğinde en son gerçekten yapmadığı bir suçu üstüne yıktığım için daha fazla yüzsüzce üste çıkma çabama devam etmeyip arka koltuklara döndüm.
"Sanem kalk, gidiyoruz."
Nevzat "Dedektif kızlar iş başında." diye dalga geçtiğinde Sanem sevgilisinin yanağına bir öpücük bıraktı. Bakışlarım Kıvanç'a döndüğünde sırıtıp yanağını uzattı. Ben de sırıtarak Kıvanç'ın yanağına yönelirken bir anlığına Özgür'le göz göze geldik ama bakışlarını kaçırıp camdan dışarıya bakmaya başladı. Kıvanç'ı öptükten sonra geri çekilip derin bir nefes alarak Zeynep'in girdiği apartmana baktım ve aynı anda arabadan indik. Topuklu çizmelerimizin beton zeminde oluşturduğu tok sesler eşliğinde apartmana yönelirken ellerimizi uzun kabanlarımızın cebine koyduk. Bakışlarımız göz ucuyla gördüğümüz birbirine tamamıyla döndüğünde gülmeden edemedik. Gerçekten aksiyon filminin havalı bir sahnesini çekiyormuşuz gibi havaya girmiştik.
Apartmana hızlı adımlar ile ilerledik. Zeynep eve girmeden yetişmeliydik. Yağmur'a dünden beri ulaşamadığımız için evine gelmek zorunda kalmıştık. Apartmana girdiğimizde asansörün kapısı kapanıyordu. Sanem "Üçüncü kat." deyince hızlı adımlar ile merdivenleri çıkmaya başladık. Üçüncü kata geldiğimizde merdiven arası boşluğunda duraksadık ve merdiven korkuluklarının ardında üst katı gözleyerek beklemeye başladık. Zeynep eski olması sebebiyle ağır işleyen asansörden indikten sonra gelen topuklu seslerinden anlaşıldığı üzere eğilmeye başladı. Görüş alanımıza girdikten sonra eli kapı tokmağına yöneldi.
Birkaç kere çaldıktan sonra gözleri kapının kilit yerine doğru takıldı. Kaşları çatılırken eli yavaşça indi. "Yağmur?" diye seslenirken eli bir kilidi açar gibi hareketlendi. Biz de hareketlenip üst kata doğru ilerlediğimizde bakışları bize döndü.
"Siz nereden çıktınız be?"
Sanem "Ne oluyor?" diye sorarken Zeynep'in yanına kadar gelmiştik. Bakışlarımız Zeynep'in tuttuğu ve kilide takılı anahtara kaydı. "Anahtar kapının üstündeydi. Unuttu sanırım."
Kapı pervazındaki mermerin üstünde o tanıdık figürü gördüğümde Zeynep'i kenara ittirip korkuyla "Yağmur?" diye bağırdıktan sonra kilidi tamamıyla açıp kapıyı sertçe ittirdim. Peş peşe eve dolaşıp kapalı kapılar ardında telaşla Yağmur'u ararken Sanem'in "Defne!" diye bağıran sesiyle ona doğru koşmaya başladım. Koridorun sonundaki odanın kapı ağzındaydı. Daha görmeden bile gözlerim dolmaya başlarken Sanem'e çarparak durduğumda elim çığlık atan dudaklarıma gitti.
"Hayır!"
**
"Bu sıralar çok sık karşılaşıyoruz."
İfademi alan polise ağlamaktan şişmiş gözlerle baktığımda iç çekti. "Sizin için zor olduğunu biliyoruz ama bize olanı biteni anlatmanız lazım."
Titreyen elim alnıma giderken gözlerimi kapattım. Konuşabilecekmişim gibi hissetmiyordum. Konuşmaya başlarsam, çığlık atmaya ve ağlamaya devam edecekmişim gibiydi. Kapının açılma sesi geldiğinde kafamı kaldırıp da kimin geldiğine bakacak gücü kendimde bulamadım. Bitmişim gibi hissediyordum.
"Nevzat, ifadeyi benim almam söylendi, kardeşim."
"Eren, görüyorsun pekiyi durumda değil. Benim olmam işleri kolaylaştıracak."
Eren iç çektiğinde zımni bir şekilde kabul ettiğinden bir sandalyenin çekildiğine dair ses geldi. Muhtemelen Nevzat da karşıma oturmuştu. "Defne, bize bakabilir misin?"
Ellerimi alnımdan enseme doğru kaydırıp yutkunarak gözlerimi araladım ve başımı kaldırdım. İşte şimdi bir sigara olsa, içebilecekmişim, izmariti de avucumda söndürecekmişim gibi hissediyordum. Sigara gibi yanmak, sona geldikçe daha da kül olmak istiyordum. Aslında, sona iyice bir yaklaşmıştım...
"İntihar etmişti." dedikten sonra güldüm. Tekrar yaşların akmaya başladığı gözlerimi sağ elimin tersiyle silerken "Muhtemelen intihar değildi." dedim.
İsminin Eren olduğunu öğrendiğim kişi "Bunun da kitabın yazarı tarafından gerçekleştirildiğini mi düşünüyorsun?" derken bana inanmadığı, kitaba dair soruşturma dosyalarının onlara iş yükü olmaktan daha fazlasını sağlamadığını düşünüyor olduğu belli oluyordu ama yine de söylediklerimi not alıyordu.
"Bilmiyorum." derken burnumu çektim. Belki de gerçekten intihara sürüklenmişti. Daha öncesinde antidepresan kullanmış, dönem dönem depresyon yaşamış biriydi Yağmur. Hikâyesi de ona uygun yazılmış, onu karamsarlığa sürüklemişti. Kendisi intihar ettiyse bile yine de onu bu duruma yazar sürüklemişti.
"Peki anahtar?"
Nevzat'ın sorusuyla yeni hatırladığım detay kaşlarımın çatılmasına sebep olmuştu. Gözlerim masaya dönerken tekrar "Bilmiyorum." dedim. "Kapının üstündeydi. Unuttu mu yoksa..." diyeceğim sırada Eren isimli polis bana bakmadan not almaya devam ederken söyleyeceğime emin olduğu cümleyi kurdu. "... yazar tarafından bırakıldı mı, bilmiyorum."
Ters bakışlarımın üstüne dikildiğinin ve bir süreliğine sessiz kaldığımın farkına vardığında bakışlarını kaldırdı ve gözleri Nevzat'la aramızda döndü. Nevzat'ın uyaran bakışlarıyla işini ciddiye almaya başlayıp derin bir nefes aldı ve bana döndü. "Evet, dinliyorum?"
"Söylediğiniz gibi." dediğimde cümleyi çoktan yazdığı için eli hareketlenmedi.
"İki intihar vakasında da oradaydınız. Birinde bizzat şahit oldunuz."
Silah kulağımda patladığında gözlerimi kapatıp ensemi ovuşturmaya başladım. Gözlerimi kapatmak yardımcı olmamış, işleri zorlaştırmıştı. Şimdi de yerde oluk oluk akan ve ayağıma değip beni almak üzere olan kanları görür gibiydim. Gözlerimi tekrar açtığımda Nevzat'ın endişeli gözleri üstümdeydi. Terliyor muydum? Kendimi iyi hissetmiyordum.
Güçlükle "Evet." diye cevapladım. "Gül Ziyan hanım öldükten sonra baş editör olduğunuz, doğru mu?"
"Evet." dedikten sonra kaşlarım çatıldı. "Niye böyle bir soru soruyorsunuz?" dedikten sonra Nevzat'a baktım. Nevzat "Bir sorun yok, prosedür." dedi.
"Benden mi şüpheleniyorsunuz?"
Nevzat "Rutin sorular." dese de Eren "Defne Hanım." deyip iç çekti. "Yayınevinden araştırmak üzere aldığımız bilgi ve belgelerden anlaşıldığı üzere..." dediğinde ses kulağımda uğuldamaya başlamıştı. Dikkatimi toplamaya çalışırken gözlerimi kırpıştırdım ama görüşüm dağılıyordu. Nefes alamıyormuşum gibi hissetmeye başlarken aynı zamanda midem bulanıyordu. Bir saat kadar önce, apartmandan koşarak çıktığımda yaptığım gibi yeniden kusmama çok az kalmıştı. Stres beni yiyip bitiriyordu.
Nevzat bir su bardağı uzattığında titreyen ellerimle bardağa uzandım ve Eren konuşmaya devam etmedi. Gözlerimi kapatıp su içmeden önce Nevzat'a minnettar bakmıştım. Suyu bitirdikten sonra istemsiz bir şekilde masaya çarparak bıraktıktan sonra tekrar Eren'e baktım.
"Özetle, sizin yayınevi tarafından basılan kitaptaki mini hikâyeler, sizin tarafınızdan yayınevi mailine yollanmış olan tamamlanmış roman dosyalarıyla kayda değer benzerlikler taşıyor."
Kaşlarım kalkarken daralmamla baş edemediğim için ceketimi çıkarıp "Bir daha söyler misiniz?" diye sordum. Duymuştum duymasına ama anladığımdan emin değildim. "Sizin kitaplaştırılmamış romanlarınız, yazarın sizin yayınevi tarafından basılan kitabındaki mini hikâyeler ile örtüşüyor."
Ateşim çıkmış gibi hissediyordum. Bakışlarımı Nevzat'a çevirdiğimde masanın üstünde birbirine kavuşturduğu ellerinde, parmaklarıyla oynuyordu. Beni sakinleştirmek ister gibi bakıyordu ama hal ve tavrından bir problemin tam ortasında olduğumu hissediyordum.
"Ama..." dediğim sırada polis Eren "Bu da sizi..." diye başladığında masaya düşen bakışlarım ve dehşet eşliğinde "Şüpheli yapıyor." diye mırıldandım.
"Evet."
Kapı açıldığında masaya doğru dalmış olan gözlerim, artık dolamıyordu. Benim de peşinde olduğum bir anonim katilin arandığı dosyada, artık şüpheli miydim? Nasıl olabilirdi? Neredeyse kimsenin okumadığı romanlarım, nasıl yazarın hikâyeleri ile benzerdi? Bu benzerliğin ölçüsü neydi? Yazara gerçekten ilham verdiğim doğru muydu? Sadece kitap tanıtımı için kapağa yazılan sözlerde değil, tümüyle kitapta? Yazarın en büyük kuklalarından biri olduğum, doğru muydu?
"Ne oluyor Hasan?"
"Abi biri geldi. Ben de önce size..." derken göz ucuyla gördüğüm biri devam etmesine izin vermeyip odaya girdi ve evrak çantasını masaya bıraktı. "Şu saniye itibariyle müvekkilim susma hakkını kullanıyor."
Bakışlarım daha sesinden tanıdığım avukata döndüğünde yutkundum. Polis Eren "Hanımefendi, siz kimsiniz?" diye sorduğunda yıllardır görüşmediğim ablamın gözleri bana döndü.
"Pınar Saraç. Defne Hanım'ın avukatıyım."
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!