16/20 · %75

BÖLÜM 16

40 dk okuma7.850 kelime24 Kasım 2025

Bölüm şarkısı:

2WEI feat. Edda Hayes - Warriors 

İyi okumalar ^^

**

"Neden geldin?"

Ablam arabasının kaputuna yaslanırken kollarını göğsünde birleştirdi ve umursamaz bir tavırla "Çünkü bana ihtiyacın olacak." dedi. Karakol gürültüleri uzağımızda kalsa bile kulaklarımızı doldururken tepemizdeki sokak lambasının ışığının altında yüz ifadeleri net bir şekilde seçiliyor ve bu daha da sinirim bozulmasını sağlıyordu. Neredeyse her detayını ezbere bildiğiniz biriyle uzun zaman sonra tekrar karşılaşmak zaman yolculuğu yapmışsınız gibi hissettiriyordu. Her şeye rağmen, o zamanlara dönme isteği baş gösteriyordu.

Alayla güldüm. Senelerdir olmamıştı da şimdi mi vardı? Onca zaman ortaya çıkmamıştı da şimdi mi yardımcı olmak istiyordu?

"Sana ihtiyacım falan yok." deyip yanından geçeceğim sırada kaputtan doğrulup kolumu tuttu. Ona dönerken kolumu sertçe çektim. "Artık şüphelilerin arasındasın."

"Bu benim sorunum!" diye bağırdığımda sabır diler gibi nefes aldı. "Sana yardımcı olabilirim, hukuki anlamdaki süreci senin için yönetebilirim."

Kaşlarını kaldırdığında "Cevap mı bekliyorsun?" diye sordum. Başını onaylar şekilde salladı. Elimi ona doğru kaldırıp yavaşça orta parmağımı gösterdim. Gözlerini devirip "Hiç değişmiyorsun, değil mi?" diye sitem etti.

"Sırf sen yıllar sonra karşıma çıktın diye ben başka bir kadın olacak değilim." diye tısladıktan sonra tekrar ardıma döndüm ama sırtımdan sert bir şekilde ittirildiğim için düşmekten son anda kurtulup ona geri döndüm. "Beni sen kovdun be!" diye bağırdığında onu geri ittirdim. Bacaklarının arka kısmı kaputa çarparken canı acımış olacak ki yüzü hafifçe buruşmuştu.

"Bana başka şans bırakmadın!"

"Sen olmak zorunda değilim ben!" diye bağırdıktan sonra omzumdan ittirdi. "Senin kararlarını, tepkilerini vermek zorunda değilim!"

"Annemizin ölümüne sebep olan biriyle görüşmeye devam etmek de zorunda değildin!"

Gözleri kızarırken yutkunduğunda tekrar güldüm. Gülüşlerimin arasından "Üstelik bir tarafta kardeşin varken..." derken gözlerim dolmaya çalışıyordu.

Kısılan sesiyle "O yapmadı." dedi. Sesinin titremesini istemediğimiz zamanlar ben bağırırdım, o ise kısık sesle konuşmaya başlardı. Bir süre sonra sesi benimkini bile geçecek kadar yükselirdi. "O yapmadı, onun suçu değildi. En az bizim kadar üzüldü..." diyeceği sırada yüzümü ona doğru yaklaştırıp boğazım acıyana kadar "Üzülemez!" diye bağırdım. "O bizim..." dedikten sonra en azından emin olduğum kısmıyla devam ettim. "... benim kadar üzülemez."

"O çocuğunu da kaybetti, kardeşimizi..."

Heceleri bastırarak "Umurumda bile değil." dedim. "Hayatımıza hiç girmemeliydi, ona söyledim." dedikten sonra istemsiz buruşan yüzüm bana ve ablama ağlamaya başlayacağımı kanıtlarken ellerimi saçlarıma götürüp ardıma döndüm. Göz yaşları arasında titrek bir nefes alırken karakola doğru baktım. "Anneme de söyledim. Bizim bir babaya daha ihtiyacımız yoktu." derken artık benim sesim kısılmıştı.

Elini omzumda hissettiğimde ona doğru dönüp sertçe elini ittirdim. Başını onaylamaz bir şekilde sallayıp bana tekrar temas etmeye çalışmasa da geri çekilmedi. "Senin hatan suçu olmayanı suçlamaktı..." dedikten sonra burnunu çekip omuz silkti. "Benimkisi de seni bırakmamı istediğinde 'kes sesini' deyip sana sarılmamaktı."

Hızlı nefes alış verişlerimiz ve ara ara burunlarımızı çekişlerimiz ile birbirimize bakarken aklımdan ve kalbimden geçen duygu sellerini kontrol altına almaya çalışıyordum. Onca senemi ona kızıp ondan nefret ederek geçirmiştim ve ilk karşılaşmamızda tek istediğim ona sarılmaktı. Bazı acılar, acıyı bilenler ile paylaşılıyordu ve onsuz, acımı paylaşacak kimseyi bulamamış, sadece kendime sarılmıştım.

"Bizim bir babaya daha ihtiyacımız yoktu belki ama o, bir hayat arkadaşını hak ediyordu."

Başımı onaylamaz bir şekilde salladım. "Biz ona yeterd..."

Sesini yükseltip "Yetmezdik!" dedi. "Seneler içerisinde âşık olmadın mı? Ha?"

Yutkunduğumda burukça gülümsedi. "Olmuşsun. En azından duygularını öfkeyle örten kardeşim, bir adama yenilmiş."

Ara ara yenilmekle beraber Kıvanç'a da tamamıyla teslim olduğum söylenemezdi. Bazen ona karşı da duygularım geri planda kalıyor, öfkem baş gösteriyordu. Kıvanç bu karmaşamın üstesinden gelebiliyordu.

"En azından ölmezdi." dediğimde dudağını sağ kenarına doğru kıvırırken yeniden yüzü buruştu ve göz yaşları gözlerinden taşarken bakışlarını kaçırıp elini alnına götürdü. Yetmezdik belki ama en azından ölmezdi. O belki bir kere kaybetmişti annesini ama benim ilk değildi. Küçük bir çocuk olarak yeniden bağ kurduğum ve annem yerine koyduğum kadını da kaybetmiştim.

"Söylesene o gün gibi." dediğimde bakışları bana döndü. Hıçkırıklarım arasından "Sen uğursuzsun, desene." dediğimde başını onaylamaz bir şekilde sallayıp bana doğru bir adım attı ama geriye çekildim. Söylediği gibi pişman olduğunu görmüştüm ama bu, söylediği gerçeğini değiştirmiyordu. Bunu düşünmüş, acı anında dile getirmişti.

"Acı çekiyordum, ne söylediğimi bilmiyordum."

Alayla güldükten sonra göz yaşlarımı silerken sokağı izleyip başımı sallayarak "Bla, bla." dedim. Ellerim sertçe iki yanıma düşerken bakışlarımı tekrar ona çevirip omuz silktim. "İçten içe kendini suçluyorsun, bu yüzden o adama suç atıyorsun, demiştin. Fikrin mi değişti?"

"Hayır." dediğinde kaşlarım kalktı. "Hala aynısını düşünüyorum. Kendini suçluyorsun ve bunu kabul edemiyorsun ama sana kendini suçlamaman gerektiğini söylemeliydim, sana hak verdiğimi değil."

Burukça gülümsedim ve omuz silktim. "Peki, sen canım ablacım, aradan geçen yıllar içerisinde bir zaman makinesi icat edebildin mi?"

Sessiz kalırken gergin çenesi kasıldı. "Geriye dönüp düzeltemeyeceğin hiçbir şey için konuşmayalım. Nasıl geldiysen, öyle defol git ve beni yalnız bırak."

Ardıma dönüp ellerimi kabanımın ceketine koydum. Hafif atan kar ve soğuk, zaten kuru olan cildimi yakarken burnumu çektim. Nereye gideceğimi bilemezken karakolun bahçe çıkışına yöneldim. "Yanılmışım, değişmişsin."

Duraksasam da ona dönmedim. Az da olsa birikmiş karda adım sesleri kulağıma gelirken "Daha da öfkeli, daha da öngörülemez olmuşsun." dedikten sonra durdu. Hemen ardımdaydı. Sokak lambasının oluşturduğu gölgeyi solumuzda görebiliyordum.

"Seni bırakmasam, böyle olmazdın biliyorum."

Gülmek istesem de donmuş gibi hissediyordum. Yüz ifadelerim duraksamış, gözüm ise gölgemizde takılı kalmıştı.

"Yalnız kalmaya değil, destek görmeye ihtiyacın vardı, ben senin asıl söylemek istediklerini duyamadım. Seninle uğraşmak yerine, kendi derdimle ilgilenmek daha kolaydı ama bir abla böyle yapmamalıydı."

Ona söylemek istediklerimi, benim yerime kendisine söylerken sesi samimi geliyordu. "Seninle eve geldiklerinde, sana yemin ediyorum daha oyuncaklarımı bile toplamak istemezken sana nasıl ablalık yapacağımı düşündüm, korktum."

Gözlerim tekrar donarken titrek bir nefes aldım. "Yaşadıklarını hiçbir zaman tam olarak öğrenemedim ama hassas yaklaşmam için birazını anlattıklarında, seni bir de benim kırmamdan o denli korktum ki..." dedikten gölgesinden anladığım ve kulağıma gelen sesten işittiğim kadarıyla ellerini iki yanında kaldırıp sertçe bacaklarına çarparak indirdi ve hafifçe omuz silkti. "Sonunda kırdım."

Sessiz kalmaya devam ettiğimde gölgesinden gördüğüm üzere eli omzuma gelmek için hareketlendi ama cesaret edemeyerek elini geri çekti. "Benim aksime sen hep bana bir şeyler öğrettin. Sen bana cesur olmayı öğrettin. Onca şeye rağmen ayakta durmayı öğrettin. Sanırım sana abla olamamanın altında ezilip durdum, yine yapamam sandım. Öyle üzgün ve yalnızdın ki karşımda, sana iyi gelemem sandım ve korktum. En iyi yaptığım şeyi yaptım, kaçtım." dedikten sonra hıçkırarak devam etti. "Ama sana yemin ediyorum seni çok seviyorum ve senelerdir seni özlemediğim, merak etmediğim, uzaktan uzağa haber almaya çalışmadığım tek bir gün yok."

Soğuk yüzünden çatlayan ve kabanımın cebinden çıkartırken fermuara sürttüğü için acıyan ellerim yüzüme giderken ben de ağlamaya başladım. Adım seslerinden hareketlendiğini fark ettiğimde ellerimi yüzümden çekip ne yaptığına bakmama gerek kalmamıştı. Önüme geçip bana sarıldığında ona karşılık vermesem de alnımı omzuna yaslamadan edemedim. "Özür dilerim." diye fısıldadı. "Senin kadar cesur olmadığım için özür dilerim."

Fısıldayarak "Ben de korkuyordum." diye itiraf ettiğimde vücudumu saran kollarını sıkılaştırdı. Kendimi her zaman 'korkak' olarak tanımlamıştım ama beni tanıyan herkes cesur olduğumu ileri sürüyordu. Belki de en büyük korkum, korkmaktı ve öylesine karşı duruyordum ki korkudan, dışarıdan cesur olarak gözüküyordum.

Annemiz öldüğünde kalbim korkudan deli gibi çarpıyordu. Onca zorluğun ardından, onunla hayata devam etmiştim ve yeniden, kaybetmiştim. Bir yanım uğursuz olduğuma inanıyordu, kimsenin söylemesine gerek yoktu. Yetiştirme yurdunda defalarca duyduğum bir kelimeydi bu. Uğursuz Defne, gelme yanımıza. Bizim de başımıza bir şey gelir.

Bazıları kısmetsiz, şanssız olduğumu söyler bana acır, bazıları uğursuz olduğumu söyler, benden çekinirdi. Sanırım bana acınılmasındansa korkulmasını yeğledim her zaman. Böylelikle bu sert, sivri karaktere sahip oldum çıktım. Sadece zararlı olanları değil, kendisine değer verenleri de uzaklaştıran, zarar görmemek için zarar veren biri...

"Bu sefer yanında olmama izin ver." dedikten sonra korkuyla ekledi. "Ve..."

Kollarından çıkarken kaşlarımı kaldırdım. Başından beri gelmesinin bir sebebinin daha olduğunu düşünüyordum. Senelerdir yanıma gelmek istediğini ama bu yüzleşmeden kaçındığını tahmin edebiliyordum ama bu yüzleşmeyi bile göze aldığı bir şey olmalıydı. Ablamı tanıyordum, söylediği gibi korkardı. Beni tümüyle kaybettiğini görmekten korkmuştu belki onu kaldıramayacağı kadar suçlamamdan ama yine de gelmek zorunda kalmıştı. Neden?

"Anlat."

Gözleri, gözlerime takılı takılırken göz yaşlarını sildi ve ama gözleri devamının geleceğini söylüyordu. Yutkunmaya çalıştı ama yapamadı. Gözleri sokakta gezinirken iç çekti. "Şu kitap..."

Korkuyla "Sen de mi okudun?" diye sorduğumda bakışlarını bana çevirdi. Başı dönmüş gibi tökezlediğinde refleks olarak ellerini tuttum. Ellerime tutunarak ayakta kalırken gözlerini kapattı. Çözüm arayan bakışlarım yanımızdaki bankı bulduğunda onu, oturmak üzere yönlendirdim. Bana sarıldığında, ona sarılmaya o kadar ihtiyacım varken dahi karşılık verememiş, ona temas edememiştim ama şimdi, onu refleks olarak tutmuştum.

Yan yana banka oturduğumuzda gözlerini aralayıp derin bir nefes aldı. "Tamam, şimdi daha iyiyim." dedikten sonra gözlerini bana çevirdi. "Nişanlım okudu."

İçimdeki öfke baş göstermeye çalışırken onu yutkundum. Abla, kardeş olarak nişanlandığından bile haberim yoktu, o kadar uzaktık ve onu suçlama isteğimi bastırmak zordu.

"Ve?"

Önüne bakarken titreyen sesiyle "Öldü." dedi. Yanağımı kemirmeye başlarken sessiz kaldım. Ne denirdi, bilemiyordum. Yakın zamanda çok kayıp vermiştim ve nedense, iyi gelmemişti. Kıvanç'ın öldüğünü bir saniyeliğine bile düşündüğüm an, nefes alamaz gibi oldum. Hiçbir cümle, bu acıyı dindiremezdi.

Gözleri tekrar bana döndüğünde daha fazlası olduğunu anlayarak "Sen de okudun." diye mırıldandım. Gözlerini yavaşça kapatıp açarken dudağı sağ kenarına doğru çaresizce kıvrıldı. "Dosyaya baktım. Şüpheli olarak görülmenin tek sebebi, birilerinin üstüne suç atma çabası değil. Katili bulmak için yaptığın her şey, okları sana çevirecek. Katil neredeyse, sen de oradasın. Onun peşinden koşarken, katil senin bir adım önünde, sen ise polislerin. Bu döngüde, korkarım ki dikkatli olmazsan katil her şeyi üstüne yıkabilir."

Söylediği cümleler, halihazırda canım tehlikedeyken bir de hürriyetimin tehlikede olduğunu gösteriyordu fakat içimin korkuyla titremesini sağlayan bu değildi. "Sana ne çıktı?"

Yüzü korkuyla buruştu. "Defne bütün bunları durdurmalıyız."

Sesim yükselirken "Ne çıktı?" diye tekrar sordum. Yutkunmakta zorlanıyordum ve yeniden midem bulanmaya başlamıştı. Bu mide bulantılarıyla baş etmek zordu. Stres vücudumu zehirliyordu, hissediyordum ama nasıl sakin kalabilirdim ki? Korumaya çalıştığımız herkesin cesediyle karşılaşıyorduk ve şimdi ablamı da korumamız gerektiğini görüyordum. Yine başaramazsak, gücüm kalmayacaktı. Katilin karşısına çıkıp kafama sıkmasını bekleyeceğim kadar bile gücüm kalmayacaktı. Bu bir ihtimaldi. Diğer ihtimal ise doğduğum günden beri içimde biriken öfkenin patlak vermesi, gemileri yakmamdı. Gözümün dönmesini istemiyordum.

Burukça gülümseyip kısık sesiyle "Annemiz gibi ölecekmişim." dediğinde kaşlarım kalktı. Titreyen ellerimi enseme götürüp gözlerimi kapatarak önüme döndüm. Midem ağzıma gelip geri inerken yemek borumu yakıyordu. Kapattığım gözlerim, bir daha açılmamak ister gibi ağrıyordu. Zihnim susmuyor, tüm senaryoları gözümün önüne getiriyordu. Doğum koltuğunda bacakları iki yana açılmış ve yaşlar yüzünden bulanık görüşümde bile net bir şekilde belli olan o renk, kırmızı... Hafifçe gözlerimi silip de bakışlarımı kanın sahibine çevirdiğimde gördüğüm o soluk ten. Mezarına çiçek bırakılacak yeni bir yüz. Bazıları tarafından kısa zamanda unutulacak ama senelerce kabuslarımın başrolü olacak o yeni isim. Bir sigara paketinin içerisindeki papatya olarak zar zor tutunduğum hayattan beni tamamıyla koparacak olan yeni bir kayıp...

"Hamilesin..."

Sessiz kaldığında zaten cevap vermesine ihtiyacım yoktu. Çocuğunun babasını kaybetmişti yakın zaman içerisinde. Kitap basılalı birkaç ay oluyordu, kaybı tazeydi. Yetmiyormuş gibi, karnında büyüyen bebeğine kavuşmayı bile dört gözle bekleyemiyordu. Ona hiçbir zaman kavuşamayacağını düşünüyordu. Belki birkaç dakika, mavi gözleri karanlığa doğru kapanmadan önceki birkaç dakika...

"Eğer bir şeyleri düzeltemezsek sezeryan ameliyatı olacağım ve sadece sana güvenebilirim. Senin güvenini boşa çıkarmama ve her şeye rağmen sadece sana..."

Ensemdeki ellerim duymamak ister gibi kulaklarıma kayarken ağlayışlarım arasından "Hayır." diye mırıldandım. Benden, her şey kötü giderse çocuğuna bakmamı istiyordu. Öleceğine ve bundan kurtulamayacağımıza emin olursa, en azından çocuğuna bir şey olmasın diye sezeryan ameliyatı olacaktı ve çocuğunu bana emanet edecekti...

"Kabul etmiyorum. Sakın bana güvenip de koy verme."

Elleri yanaklarıma geldiğinde inatla yüzümü ondan kaçırmaya çalışıp başımı onaylamaz bir şekilde salladım ve gözlerimi sıkıca yumdum. Ne zaman öğrenmişti, ne zamandır bu korkuyla mücadele ediyordu bilmiyordum ama ben sindiremiyordum, hazmedemiyordum.

Kollarımı tutup kulaklarımdan çekmeye çalıştığında gözlerimi araladım. Kalkmış, karşımda yere doğru diz çökmüştü ve şimdi yüzüme, yakından bakıyordu. Kollarımı çekip ellerimizi bacaklarımın üstünde bir araya getirdi. "Sana güveniyorum."

"Güvenme!" diye bağırdıktan sonra ellerinden kurtulup banktan kalktım. Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi bilemez halde volta atmaya başladım. Hayır, bu kadarı da çok ağırdı. Gerçekten uğursuz muydum? Çevremdeki herkes farklı trajediler ile can veriyordu. Bazıları bana da yeterince trajedi yaşattıktan sonra can veriyordu...

"Dört aylık. Yani en kötü ihtimalle üç, en iyi ihtimalle beş ayımız var."

Henüz yenmeye, kazanmaya bir adım dahi yaklaşamadığım biriydi katil. İlerleme kat ediyorum sandıkça ve daha fazla şey öğrendikçe, ne kadar az şey bildiğimi fark ediyordum, bir o kadar büyüyordu gizem. Tanıdığımı, hatta çok iyi tanıdığımı öğrendiğim biriydi ama etrafımda çok iyi tanıdığım insanlar ise, katile karşı korumaya çalıştığım insanlardı. Katil yanı başımda mıydı? Şimdi ablamı korumak uğruna, aralarında katilin de olabileceği insanlarla mı ablamı bir araya getirip aramaya devam edecektim? Saatler önce Yağmur ölmüştü... Geç kaldığımız için, geç kaldığım için. Ablama da geç kalırsam ne olacaktı? Her zaman katilin notunda, küllerin arasında göz göze geleceğimiz o anda, donakalıp beni öldürmesini bekleyeceğimi düşünmüştüm ama eğer ablamı kaybettikten sonra karşı karşıya gelirsek onu öldürmekten korkuyordum. İşte o zaman, geri kazanılması mümkün olmayan bir hayatın, başrolü olacaktım.

"Biliyorum beni affedemiyorsun, belki bir yandan nefret ediyorsun ama..."

Ona dönüp kollarını tuttuğumda yutkunarak sustu. "Annem gibi ölmeyeceksin." dediğimde buna inanmak ister gibi gülümsedi. "Seni kaybetmeyeceğim." dediğimde gülümsemek üzere birbirine bastırdığı dudakları aralanarak bir hıçkırık kaçtı ve bana sarıldı. Kollarım istemsiz bir şekilde ona yönelirken korkumu kontrol altına almaya çalıştım. Artık korkmamalıydım. Korkuyla yanlış adım atmamalı, geri kalmamalıydım. Az zamanımız vardı ve artık kurtarmak istediğim insanların arasında ablam ve... Küçük, henüz hayatın tadına bakmamış bir şey de vardı. Bizim ağzımız yanmıştı bu hayattan ama onun hala bir şansı vardı. Bu dünyayı başka görüp başka tanımlayabilirdi. Anne deyince ölmüş ve artık ona sarılamayacak biri gelmemeliydi aklına, bu çok ağırdı. Başkasını annesi yerine koymaya çalışmamalıydı benim gibi, bu çok ağırdı. İşe yarasa bile yeniden kaybettiğinde tutunacak dalı kalmıyordu insanın. Kendisini uğursuz, diye suçlamamalıydı, bu çok ağırdı. Yaşadığım her şey çok ağırdı ve o minik şey yaşamamalıydı.

"Cinsiyeti ne?" diye sormadan edemediğimde hafifçe güldü ve titrek sesiyle "Kız." diye fısıldadı. Gözlerimi yeniden yumup iç çektim. Bir kız çocuğu... Saçları kısacık kesilmek zorunda kalmayacak ve tek gözü kopmuş bir oyuncaktan daha fazlasına sahip olacaktı.

**

"Sana güvenmiyorum."

"Ben sen değilim." dedi. "Ayrıca sinirini bozarsam ne kadar ileriye gidebileceğini öğrendim."

"Tek derdin Kıvanç." dediğimde kaşlarını hafifçe kaldırıp indirdi ve omuz silkti. 'Öyleyse bile ne yapabilirsin?' der gibiydi. Haklıydı, öyleyse bile şu an bir şeyi değiştiremiyordu. Zeynep'in neden orada olduğunu, bu kitapla ne alakası olduğunu ve bildiklerini öğrenmem gerekiyordu. Karşılığında ise Kıvanç'a şikâyetçi olanın ben olduğumu itiraf etmemi istiyordu. Belki bir süre öncesine kadar kabul etmezdim fakat işler değişmişti. Artık şahsi meselelerime karşı yine şahsi meselelerim vardı, ablam da kitabın mağdurlarından biri olmak üzereydi.

"Uslu duracaksın." dediğimde gözlerini devirdi. Kararsız olmadığımı ama yine de bunu yapmaktan çekindiğimi görebiliyordu. "Senden vazgeçer diye korkuyorsun."

Kıvanç'ın benden vazgeçemeyeceğini düşünüyordum ama bize bir hayli zarar vereceği şüphesizdi. Kaybetme korkusu istemsiz bir şekilde baş göstermişti. Tüm her şey bittiğinde yapayalnız kalmak istemiyordum. Bugüne kadar sanki inatla böyle kalmaya çalışmış, verdiğim hadden daha yakınım olmaya çalışan herkesi uzaklaştırmaya çalışmıştım. Şimdi gerçekten yapayalnız kalırsam ve herkesi kaybedersem, üstesinden gelememekten korkuyordum.

"Benden vazgeçmez."

"Ama sen ondan vazgeçersin." dediğinde kaşlarım kalktı ve alayla güldüm. "Ne demek istiyorsun?" diye sorduğumda hafifçe omuz silkti. "Bir gün vazgeçeceksin."

Sanem'in bizim için yazılmış olabileceğini düşündüğü iki hikâyenin sonunda da seçenekler benzerdi. Sanki ya kendimizi, ya da birbirimizi seçecekmişiz gibiydi. Bundan bahsediyor olabilir miydi? Böyle bir çelişkide kalsam kendimi seçeceğimi kastediyor olabilir miydi? Yayınevine gönderdiğim maillere ulaşabilen isimlerden biri de Zeynep'ti. Yazarla işbirliği içerisindeyse, roman taslaklarımı yazara iletmiş olabilirdi. Yağmur'la bu konuda konuşmuş, hikâyelerin genel özetini dinlemiştim. Seçeneklerle farklılaştığı için ilk etapta fark edilemese de belirli olaylar ilgi çekici boyutta benziyordu. Ben de trajedi ile korku yazmayı severdim ve romanlarımdaki belli sahneler, kitaptaki bazı seçenekler ile ulaşılan sonlarına benziyordu. Gerçekten yazara ilham mı vermiştim yoksa başından beri günün sonunda her şeyi üstüne yıkacağı bir kurban mı arıyordu? Her şeyden uzak durmaya çalışırken beni onu araştırmaya çeken kendisi değil miydi? Notlar bırakmış, beni kışkırtmıştı. Belki de en başından beri istediği onu aramak uğruna tüm okları üstüme çekmekti. Katilin ilk seçtiği kurban, ben olabilir miydim? Zeynep'in sözünü tutacağına emin değildim ama bunu denemek dışında bir çarem de yoktu. Bir yandan da en azından Kıvanç'la aramda yalan kalmayacağı için rahatlayacağımı düşünüyordum. Gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi bir özelliği vardı ve ileride daha, zorda kalacağım bir durumda ortaya çıkacağına şimdi, benim tarafımdan ortaya çıkarılması daha iyiydi.

Zaten bozuk olan sinirimin üstüne oynadığı için "Saçmalamayı kes de her şeyi anlat." dedim. Kahkaha attı ve kendisini gösterdi. "Sen beni salak mı sandın?"

Rahatça başımı onaylar şekilde salladığımda gülüşü azaldı ve çatık kaşları eşliğinde "Önce sen." dedi. "Bir daha sana güvenmek gibi bir aptallık yapmayacağım."

'Defol' der gibi başımla sokağı gösterdim. Sırıtarak sokağa yöneldi. Derin bir nefes alıp bakışlarımı plazaya çevirdim. Dudağımı kemirirken döner kapıya doğru ilerledim. Bu plazaya son girişim olabilirdi ama hayatımda artık buna endişe duyabileceğim bir konfora sahip değildim. Beni kovmasından endişe etmiyordum ama kalbini geri dönülemez bir şekilde kırmaktan endişe ediyordum.

Kıvanç "Gir." dediğinde kapısını açıp içeri girdim. Gözleri beni gördüğünde gülümseyerek sandalyeden kalktı. Günlerdir üstüme titreyen adam bana doğru yaklaşırken elleri kollarıma uzandı. Boynumdan asmalı çantamı çıkarıp koltuğa atarken hareketlerim yavaştı.

"Neyin var?"

Kabanımın düğmelerini de çözmeye başladım. Ellerimi tutup "Ellerin titriyor." dediğinde iç çektim. Gözleri korkuyla bakıyordu. Yüzünü hafifçe buruşturup "Gerçi, nasıl neyin var, diye sorabiliyorsam?" diye kendisine kızıp bana sarılmak istediğinde izin vermeyip geri kaçıştım. O, iyi niyetiyle yaklaştıkça altında eziliyor gibi hissediyordum. Kabanımı da çıkartıp nefes alma ihtiyacıyla masasının ardındaki pencereye yöneldim. Alttan açılan kare penceresini açıp ileriye ittim.

"Defne ne oluyoruz?"

Ardıma geldiğinde dışarıdan çarpan rüzgâr saçlarımı geriye iterken ıslanmaya başlayan yanaklarımı üşütmeye başladı. Bazı saç tellerim yanaklarımdaki ıslaklığa yapışırken ona bakma cesareti gösteremeden "Ben yapmıştım." dedim.

"Ne? Neyi?"

"Seni, burayı ben şikâyet ettim ve Zeynep'in üstüne attım."

Birkaç saniyelik sessizliğinin ardından nefesini güçlükle üfleyip elini cama yasladı. Bir süre daha sessiz kaldığında dışarıyı izleme korkaklığımdan güçlükle kurtulup ona döndüm. Bir eli cama yaslıyken, diğeri belinde, kızarık gözlerle dışarıyı izliyordu. Başkası yapmış olsa şimdiye yıkıp dökmeye başlardı ama şimdi ne hissedeceğini, düşüneceğini bilemiyormuş gibi dışarıya bakıyordu.

"Bir şey söylemeyecek misin?"

"Biliyor musun?" dedikten sonra yüzünü buruşturdu. "Aklıma gelmişti. Hatta aklıma geldiği için bile kendime kızdım, sana karşı kötü hissettim."

Ağlama isteğimi durdurmaya çalışırken dolu gözlerle dudağımın kenarını kemirmeye başladım. Bakışlarını bana çevirip, çökmüş omuz ve boynu eşliğinde güzel ela gözlerindeki hayal kırıklığı parıltılarıyla baktı. "Neden aklıma geldi, biliyor musun?"

Kısıktı sesi. Hayal kırıklığı sadece gözlerinde değil, yutkunmakta zorlandığı belli olan adem elmasında, kısık sesindeydi. Elini camdan çekip bana doğru döndü. "Çünkü bugüne kadar sen her zaman kendi hırslarını seçtin."

Sadece "Hırsımdan değildi." diye mırıldandığımda buruk bir şekilde güldü ve kaşları kalktı. "Kitap tehlikesi için yapmış olabilirsin ama bir yanın Zeynep'ten kurtulmak istedi. Yoksa kendin yapar, karşıma geçer, bana bunu yapacağını söyler, öyle yapardın."

Ben sessiz kaldığımda elinin tersiyle yanağımı, göz yaşlarımı sevdi ve fısıldayarak ekledi. "Ben de böyle bir kadına âşık oldum, derdim kendime. Belki beni zora sokan bu fevriliklerine de içten içe âşık olduğum için, belki her seferinde sana boyun eğdiğim için sesimi bile çıkarmazdım."

Yanağımı eline yasladığım gibi elini çekti. Titrek sesimle "Beni durduracağını düşündüm." dedim. Aklıma gelmişti ama beni durdurmasından korkmuştum.

Başını onaylamaz bir şekilde sallarken fısıldayarak "Benim senin üstünde öyle bir gücüm yok." dedi. Yüzüm buruşurken hıçkırıklar birbirine güçlükle bastırdığım dudaklarımın ardından özgürlüğe kavuşmak istiyordu. O bana bu gücü verdiğini ama benden alamadığını söylüyordu, bir noktada da yanılmıyordu. Teslim olmaya en yakın olduğum kişi olduğu doğruydu ama ona bile yapamıyordum işte. Şu bir gün olsun sövmeden geçmediğim bozulmuş zihnim ve üstüme çekmek zorunda kaldığım gartlar, düşemiyordu...

"Özür dilerim." dediğimde burukça gülümsedi. Ağlamaya başlarken "Gerçekten." deyip elini tutmaya çalıştım ama geri çekildi. Ona, onun bana olduğu kadar âşık olmadığımı, belki de hiç olmadığımı düşünüyordu. "Seni seviyorum." diye fısıldadığımda dolu gözlerle yutkunmaya çalıştı, başaramadı. "Sana aşığım." diye sürdürmeye çalıştığımda sesini yükselterek "Ben sana aşığım!" dedi ve kendisini gösterdi. "Ve seni böyle kandırmazdım. Sen bana âşık değilsin."

Ellerim hıçkırıkların çıktığı dudaklarıma giderken "Öyleyim." dedim. Bunu ona nasıl kanıtlayabilirdim bilmiyordum. Evet, aşkı onun gibi yaşayamıyordum, içimde, geçmişimde olan bazı şeyler buna engel oluyordu ama bu çöplüğe dönen zihnim ve yakınlarımın mezarlığı olan kalbim içerisinde yemin ediyorum ki onun yeri çok ayrıydı.

Bana inanmazmış gibi bakarken inanması için yalvarır gibi bir çaresizlikle tekrar "Öyleyim." diye inlerken ona yaklaştım ve titreyen ellerim yanaklarına gitti. Dudaklarına uzanıp onu göz yaşları eşliğinde öptüğümde karşı koymadı ama karşılık da vermedi.

Dudaklarına doğru "Benden vazgeçme." diye fısıldadığımda titrek sesi ve dudaklarıma çarpan nefesiyle "Bu mümkün değil." dedi. Onu tekrar öptüğümde elleri belime geldi. Beli saniyeler içerisinde yerimizi değiştirirken sırtımın duvara yaslanmasını sağladı. Uzun bir öpücük ile nefesimi kestikten sonra hafifçe geri çekildi. "Biraz zamana ihtiyacım var."

Düşünecekti. Şu an vazgeçemeyeceğini düşünüyordu ama düşündükçe vazgeçmesinden korkuyordum.

"Benim de sana." dediğimde burunlarımız değecek ve dudaklarımızın arasında birkaç nefeslik mesafe kalacak kadar yakın olduğumuzdan yüz ifadelerini göremiyordum ama bunu yapmamamı diler gibi derin bir nefes aldı. "Lütfen bana zaman ver."

Yüzüm tekrar ağlamaya başlamak üzere buruşmasına rağmen "Peki." dedim. Bencil olmamaya çalışıyordum. Belki de onun için doğru olan sadece düşünmek değil düşüncelerinin ardından da benden vazgeçmekti. Benim hayatımda o güzel, bana iyi gelen bir konuma sahipti ama onun hayatında ben bir beladan ibaret olmalıydım. Habire boyun eğmek zorunda kaldığı, hayatını zorlaştıran, onu sorundan soruna çeken ve namı diğer 'uğursuz' olan bir bela. Belki de benden kurtulmalı ve hayatına bakmalıydı. Yanımda olanlar bunun bedelini ödüyordu ve belki de artık yanımda olmamalıydı.

Tekrar "Peki." dediğimde bir kez daha öpmek ister gibi dudaklarını, dudaklarıma sürttü ama yutkunup geri çekildi. Islak yanaklarıma yapışmış saçlarımı kulağımın ardına sıkıştırdıktan sonra ona son bir kez bakıp derin bir nefes aldım. Kabanıma ve çantama yöneldikten sonra ne diyeceğimi bilemediğim için "Sonra..." diye mırıldanıp kaban ve çantamı koluma astım. "... görüşürüz."

Kapıya yöneldikten sonra çıkmadan önce son bir kez ona döndüm ve dolu gözlerle "Özür dilerim." diye fısıldadım. Bir eli güç almak ister gibi masadayken o da dolu gözleri ile başını onaylar şekilde salladı. İçinden 'canın sağ olsun' diyormuş gibi bakıyordu ve bu içimin titremesini sağladı. Gerçekten ona sahip olduğum için çok şanslıydım ve bana sahip olduğu için çok şanssızdı.

**

"Gerçekten çok sıkıldım!"

Yorgun bakışlarımı Sanem'e çevirdim ve Sıla'yla ilgilenip en azından bir süreliğine onu tekrar susturmak görevini devraldı ve onu salondan çıkardı. Bir yandan başımın kaldırmadığını da görebiliyordu. Umarım mutfağa götürmezdi yoksa oradan da benim dosyama savunma dilekçesi hazırlayan ablam tarafından kovulacaktı. Ona dair unuttuğum detayları tekrar hatırlamak garipti. Çalışırken gergin olduğunu, oyun oynamak istediğim için odasına daldığım anlarda bir hayli öğreniyordum.

Sıla ise, onu korumak üzere burada olduğumuzu bilmesine rağmen isteyip duruyordu. 'Tamam siktir git' deyip kapıyı açmama az kalmıştı. Sinirim tepemdeydi ve sessiz durmayı öğrenmeliydi. Tüm olanı biteni anlatmış, kanıtlarıyla ikna etmiştik ama yine de sorun çıkartıp duruyordu.

Tekli koltuğa sağıma dönmüş bir şekilde oturmuş, bacaklarımı kendime çekmiş bir şekilde camdan dışarıyı izlerken omzumda bir el hissettim. "İyi misin?"

Özgür'e döndüğümde elini omzundan çekip karşıma oturdu. "Sigara içmek için alıştırma yapmamıza ihtiyacın yokmuş gibi görünüyorsun. Sanki birazdan bir tane yakacak ve katile upuzun bir küfür sayacaksın."

Gülme isteği aradım ama bulamadım. Tüm güzel hisler, diğerlerinin altında kalmış, nefes bile alamadan eziliyorlardı. "Sadece katile değil, kendime de."

"Kıvanç'la o kadar kötü mü gitti?"

Gözlerim tekrar dolarken, bakışlarımı camdan dışarıya kaçırdım. "Sanırım onu hak etmiyorum."

Alayla güldü. "Tam tersini düşünen bir adama bunu söylediğinde komik oluyor."

Gözlerimi devirdim. Kıvanç'tan hoşlanmıyor olabilirdi ama kör değilse, ilişkimizde elinden geleni yapan tarafın Kıvanç olduğunu görürdü. Gerçi bir ilişkimiz kalmış mıydı, pek emin değildim. Benim için kendisini tehlikeye atabilecek bir adamdı ve ben de oldukça tehlikedeydim. Birlikte olmaya devam ederek onu tehlikeye attığımı düşünmeye başlamıştım. Belli ki katil, vazgeçmem için her türlü hamlesini oynayacaktı ve Kıvanç, bana karşı güçlü bir hamleydi. Kıvanç'ı kullanmasını istemezdim.

"Gerçekten ya, bir sigara mı versen?" dediğimde 'emin misin?' der gibi baktı. Burada ağlayıp duracağıma katile karşı güç kazanmam gerekiyordu. Ben git gide güçleneceğime, güçsüzleşiyordum. İçeride, aylar içerisinde katilin onu doğum yaparken öldürmeye çalışacağı bir ablam vardı ve bana ihtiyacı vardı. Şu travmalarımın beni buz gibi dondurmasına engel olmalıydım.

Bir sigara uzattığında derin bir nefes alarak parmaklarımın arasına aldım. Hiç içmemiş, değildim. Küçük yaşımda, zorla içirilmiştim. Dumanların boğazımı nasıl yakarak ciğerlerime indiğini ve beni nasıl öksürttüğünü hatırlıyordum.

Parmaklarım arasında gezinen sigaraya, bir süre kadar önce bunu bile yapamıyor olduğum için küçümsemeye çalışarak baktım. Benim ona atfettiğim anlamlar olmasa, avucumda ezilebilecek kadar güçsüz bir şeydi. Onu bana karşı kullanan, seneler önce ölmüştü fakat şimdi, tekrar kullanabileceğini söyleyen biriyle karşı karşıyaydım. Önceden küçüktüm, izin vermek zorunda kalmıştım ama artık o korkak küçük kız çocuğu değildim.

Sigarayı dudaklarımın arasına götüreceğim sırada midem bulandığı için geri Özgür'e uzatıp elim ağzımda sandalyeden kalktım. Özgür sigarayı tekli koltukların arasında duran sehpaya bıraktıktan sonra kalkıp bana doğru yaklaştı. Kusma isteğimle baş etmeye çalışan benim kollarımdan tutup "İyi misin?" diye sordu.

Elimi dudaklarımdan çekip gözlerimi sigaradan çektim. Hala o küçük kız çocuğu muydum?

**

Zeynep'in konuşmak üzere çağırdığı evine yaklaşırken Kıvanç'ı görmemle duraksadım. Zeynep'in evinin önündelerdi ve arabasının kapısı açıktı. Açık kapıya geri dönmek üzere yöneleceği sırada Zeynep kolundan tuttu. Birlikte nereye gitmişlerdi, bilmiyordum ama Zeynep'i eve bırakmış gibi görünüyordu. Benim yaptığımı öğrendikten sonra Zeynep'le konuşacağını biliyordum ama yine de onları yan yana görmek nabzımı yükseltmişti. Ne konuştukları duyma amacıyla onlara doğru yaklaştım. Zeynep'in beni buraya çağırma sebebi gerçekten konuşmak mıydı yoksa bir amacı mı vardı anlayamamıştım ama huzursuzluk vücudumu sarmıştı.

"Kıvanç, gerçekten bunu sadece senin için yaptım. Normalde böyle bir şeyi asla affetmezdim."

Kıvanç kolunu nazikçe çekip Zeynep'e döndü. "Teşekkür ederim Zeynep ve yanlış anlaşılma için yeniden kusura bakma."

"Yanlış anlaşılma." dedikten sonra alayla güldü Zeynep. "Sen hala koruma ve ortaya atmama derdindesin ama bunu Defne'nin yaptığını biliyorum."

Kıvanç "Biz konuşmamız gerekeni konuştuk Zeynep." diyerek bana dair yorumda bulunmadı. "Sektörde işe girebileceğim yayınevlerine, senin yayınevinin aracılığıyla neden işten çıktığımı duyurmuş. Tek bir yayınevi, yine de iş teklifi etti ve senin için o teklifi geri çevirdim."

Kıvanç "Demirel yayınevi olarak sana minnettarız." dediğinde Zeynep bir türlü istediğini alamadığı için iç çekti. "Senin yayınevin aracılığıyla beni kötülediğine dair bilgin var mıydı?"

"Senin Yağmur'u kötülediğine dair de haberim yoktu Zeynep." dediğinde Zeynep dudaklarını çaresizce birbirine bastırdı. Beni kötü duruma düşürmeye çalışıyordu, sanki yeterince düşmemişim gibi ama Kıvanç yine de istediğini vermiyordu. Kalbim büküldü. Gerçekten o her zaman beni önceliğine koyarken ona bunu yapmamı hak etmemişti.

"Daha iyisini hak ediyorsun."

Zeynep'e katılıyor olmam beni daha kötü hissettirirken ellerim yumruk şeklini aldı. Kıvanç "İyi akşamlar Zeynep." dedikten sonra arabasına yöneleceği sırada Zeynep tekrar kollarından tutup önüne geçti. Kıvanç Zeynep'in ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırken Zeynep "Seni hak edecek bir kadını hak ediyorsun." diyerek ellerini Kıvanç'ın yanaklarına götürdü. Kaşlarım çatılırken ve ne yapacağını anlamamın getirdiği gerginlik donakalmamı sağlarken parmak uçlarına yükselip Kıvanç'ın dudaklarına kapandı.

Elim kalbime giderken yutkunmaya çalıştım. Görüşümü netleştirmek amacıyla yaşlı gözlerimi kırpıştırırken Kıvanç ellerini Zeynep'in kollarına götürerek kendinden uzaklaştırdı. Zeynep ellerini kendine doğru çekip sahte bir mahcubiyetle Kıvanç'a doğru bakmaya başladı.

"Zeynep ne yaptığını sanıyorsun?"

"Kıvanç ben... Benim kafam çok karışık, bugünlerde hiç iyi değilim..."

Kıvanç başını onaylamaz bir şekilde salladı. Zeynep sahte bir şekilde ağlamaya başlayıp "Gerçekten üzgünüm." dediğinde Zeynep'e evinin kapısını gösterdi. "Lütfen git ve kendine geldiğinde konuşalım."

Zeynep ağlayarak başını onaylar şekilde salladı ve evine doğru döndü. Evinin merdivenlerine adım atmadan önce bakışları kısa bir anlığına olduğum konuma döndü. Bunun için buraya çağırmıştı, bunu görmem için.

Zeynep eve girdiğinde vücudumun çözüldüğünü hissederken ilerlemeye başladım. Eli ensesinde arabasına yönelen Kıvanç'ın kolundan tuttuğum gibi kendime çevirdim. Kıvanç'ın bakışları bana döndüğünde Zeynep'in evini gösterdim. "Seni öptü!"

Kıvanç beni görmesiyle ve gördüğümü fark etmesiyle yüzünü buruştururken bir küfür mırıldandı. Elleri tutmak üzere kollarıma gelirken "Araba bin, başka yere gidelim. Sakince konuşalım." dedi.

Hazımsızlık içimde büyürken sinirle "Bunu nasıl yapabilir?" diye bağırdım. Sinirimi içimde tutamazken yanına gitmek üzere merdivenlere yöneldim ama ardımdan tuttu. "Sakin ol. Ne yapacaksın, gidip saldıracak mısın?"

Kollarından kurtulmaya çalışırken "Evet!" diye bağırdım. Muhtemelen pencerelerden birinden güle oynaya izliyordu ama zaten bozulmuş olan sinirlerime sahip çıkamıyordum. "Saçmalama zaten bir soruşturma dosyasının şüphelilerinden birisin, saldırgan davranıp işleri daha da zorlaştırma."

Beni kendisine döndürdüğünde onu ittirmeye çalışan ellerimi tutup sakinleştirme çabalarını sürdürdü. "Gel başka yere gidelim."

"Hayır, gideceğim ben." diyerek ondan kurtulmaya çalışırken kollarımdan tutarak beni arabaya çekti. "Bu haldeyken hiçbir yere bırakmam, gel."

Bu kadar ileriye gideceğini düşünemediğim için inanamaz bir şekilde "Resmen seni öptü." diye kendi kendimle konuşurken beni yönelttiği şoför yanı koltuğun kapısını açtı. Arabaya binmemi sağlamaya çalışırken "Sakin ol, konuşacağız." dedi. Arabaya bindirdiğinde titreyen ellerimi yüzüme götürüp kendime gelmeye çalıştım. İçimde bir yerlerde Zeynep'in bile Kıvanç'ı daha çok hak ettiğini düşünmenin getirdiği hazımsızlık vardı. Kıvanç benden vazgeçerse, Zeynep'le beraber olur muydu? Zeynep en azından uğursuzun teki değildi...

Arabaya bindikten sonra emniyet kemerimi bağlamak için yöneldi. Ellerimi yüzümden çekerken ona engel olmadım. Sırtımı koltuğa yaslarken dolu gözlerle yolu izlemeye başladım. Önce aramızı bozmuş, ki aslında benim yaptığım bir şeyi söylememi sağlayarak bozmuştu, sonra da bu boşluktan yararlanmaya çalışmıştı. Ona bu gücü bizzat ben vermiştim. Niye Kıvanç'ın ardından iç çevirmiştim ki?

Duygular ve düşünceler beynim patlamak üzereymiş gibi başımı ağrıtırken biraz ilerlediğimiz için "Sağa çek hadi." dedim. En azından o sinsi Zeynep'in bizi duyamayacağı kadar ilerlemiştik.

"Bana gidelim, öyle konuşuruz."

Elimi torpidoya vurup "Sağa çek!" diye bağırdığımda sabır diler gibi nefesini üfleyip sağa çekti. Emniyet kemerini çıkarıp aşağı indiğimde saçlarımı ardıma iterek derin bir nefes almaya çalıştım. Muhtemelen rimelim, gözyaşlarımı sildikçe yüzümde dağılıyor ve zaten ne kadar kötü olduğum belliyken biraz daha pekiştirilmesini sağlıyordu.

Arabadan inip önünden dolaştıktan sonra yanıma geldi ve kollarımdan tutarak kaldırımda volta atıp duran vücudumu kendisine çevirdi. "Defne bak benim için bir anlamı yoktu, sakin ol."

"Onu kovacaksın!" diye bağırdım. Yeniden işe almıştı ama kovacaktı.

Bakışlarını fark ettiğimde isterik bir şekilde gülerek kollarından kurtuldum ve fısıldadım. "Kovmayı düşünmüyorsun..."

Bıkkın bir nefes alıp bir eli belinde diğeriyle Zeynep'i kast eder gibi ardımı göstererek "Defne, diğer iş teklifini reddetti. Yaptığın şeye rağmen geri dönmesi için ısrar ettim, sözler verdim ve her yere onun hakkında kötü bilgiler sızdırdığın için başka iş de bulamaz." dedi.

"Bana ne?" diye bağırdım. "Yağmur gibi gidip intihar etsin, bana ne? Yağmur için de o aynısını yapmadı mı?"

Elini belinden çekip işaret parmağımı göğsüme yaslayarak "Senin yüzünden elim ayağım bağlı." diye bana hatırlattığı elini ittirdim. Sonra hazımsızlığım ile kıskançlığımın getirdiği sinir ile hızımı alamayıp omuzlarından da ittirdim. "Seni uyardım onun konusunda. Arkadaşım, dedin kovmadın. Şimdi kovacaksın! Etrafında seni tekrar öpmek isteyerek, seni isteyerek dolanamaz!"

"Beni alamaz!" diye bağırdı yüzüme doğru ve onu ittirip duran ellerimi tuttu. "Ben sana aşığım."

"Ne yani sırf sonuçta alamaz diye çabalamasına müsaade mi edeceğim?" diyerek ellerimi çektim ve göz yaşlarımı sildim. Elleri alnında gözlerini yumup birkaç saniye sakinleşmeye çalıştıktan sonra ellerini indirip "Defne yapamam." dedi daha sakin bir ses ile. "Söz verdim. Benim için diğer yeri reddetti. En azından yeni bir iş bulmasını sağlayana kadar yapamam."

"O zaman ben yokum!" diye bağırdığımda ellerini yumruk şekline getirip sinirle inledi. "Yapma şunu."

Göz yaşları arasında omuz silktim. "Zaten bir sürü derdim var, o yılanın etrafında dolaşmasını da düşünemem. Kötü niyeti, ardından iş çevirdiği ortada. Ya kov, ya da yokum."

İsterik bir şekilde güldü. "Sen de ardımdan iş çevirdin ama hala sana aşığım, ona da en azından yeni bir iş için zaman vermeme izin ver."

"Beni onla mı kıyaslıyorsun?" dediğimde sabır diler gibi yüzünü buruşturup derin bir nefes aldı. "Bizi bu duruma sen getirdin." diye beni gösterdiğinde sinirle "Sen onun sana sadece arkadaş olmadığını anlayıp gerekli şeyleri yapsaydın, ben de ona karşı bu kadar dolmayacaktım!" diye bağırdım.

"Bu mu? Bana ihanet etmenin sebebi ben miyim? Senin kendi hırslarını benden önde tutmanın sebebi ben miyim?"

O bağırmasına rağmen ben fısıldayarak "Senin için kuralların daha önemli." dedim. Buna inanamayarak baktı. Gözleri irileşmiş, yüzü şaşkınlıkla gerginlik arasında bir yerde donakalmış, sıkışmıştı. "Ben..." dedi kendisini gösterip sonrasında da beni gösterirken. "Senin için hepsini esnettim. Asıl senin için hırsların daha önemli."

Burukça gülümseyip burnumu çektim ve başımı onaylamaz bir şekilde salladım. "Hangimiz haklı hiçbir zaman bilemeyeceğiz."

Ardıma döndüğümde boğazı yırtılırcasına ardından bağırdı. "Beni burada bırakıyor musun? Bana ihanet ettikten sonra bile sen mi beni bırakıyorsun?"

"Tüh keşke acele edip önce sen terk etseydin."

Kolumdan sertçe tutup beni kendine çevirdi. Ela gözlerini şimdi siyah ve büyümüş göz bebekleri ele geçirmişti. "Sana bu kadar ihtiyacım varken!" diye bağırdı. "Senin yüzünden ayakta tutmaktan için her şeyi yaptığım yayınevimde bir kitap dahi basamazken!"

Bileğimi sertçe çektim. "Benim de ayakları yere sağlam basan kendime ihtiyacım var. Sen ayaklarımı yerden kesiyorsun. Kendime odaklanmama engel oluyorsun."

O da artık ağlamaya başlarken fısıldayarak ellerinin tersini az mesafe olan vücutlarımız arasında göğsüme yasladı ve fısıldadı. "Ben senin ayaklarının altına halılar seriyorum."

"Ben artık senin halında olmak istemiyorum."

Yutkunmaya çalışırken şoka uğramış gibi bakıyordu. Bir gün terk edilirse, böyle terk edileceğini düşünmüyormuş gibiydi. Bakıldığında yaptığı 'hata' sayılabilecek bir şey yoktu. Hatta şu anın yaşanmasının mimarı bile benim hatalarımdı. Gerçekten Zeynep'e karşı onun elini ayağını ben bağlamıştım ama bu cümlemde haklıydım. Ben onun korumasında olmak istemiyordum. İçten içe beni bu kadar sinirlendiren şey, onu gerçekten hak etmediğimi düşünmekti. Bu uğursuzluğumla onu da kaybetmek istemiyordum. Benim için gerçekten önemliydi ve beni korumak uğruna ondan olmak istemiyordum. Kimseyi korumayı başaramamıştık. Kime elimi atsam, ölmüştü. Belki de Sıla da ölecekti. Belki... Belki ablam da ölecekti. Bu kadar korku ve uğursuzluğum içerisinde her ne olursa olsun benden vazgeçmediğini gördüğüm adamdan onun için vazgeçiyordum. Bir gün ikimiz arasında kalırsa, bugüne kadar yaptığı gibi beni seçecek olan adamdan, onun için vazgeçiyordum. Beni anlamasa da olurdu, o benim kalbimdeki mezarlığa gömülmeyecekti. Katil bana karşı onu kullanamayacaktı. Tüm güçsüzlüklerimden kurtulacaktım ve böylelikle beni yenemeyecekti.

Ayrılığımı güçlendirmeye çalışırken "Aynı şartlar altında sen görseydin, biri beni öperken, ne yapardın?" diye sorduğumda dişleri arasından "Yok ederdim." dedi.

"Ya bak. Ben işten kovulmasını bile sağlayamıyorum."

"Söz verdim!" diye bağırdı. "Senin yüzünden ona söz verdim!"

"Bana da söz vermiştin!" diye ben de bağırdığımda yutkunarak bir adım geriledi. Ne diyeceğimi anlamış gibi şimdiden kırılan gözleri üstünde kaşları kalktı.

"Bana da her şeye değeceğine söz vermiştin."

Buruşturduğu yüzü eşliğinde kısık sesiyle "Değmedi mi?" diye sorduğunda yumruk şekline getirdiğim ellerimde avuçlarımı tırnaklayıp canımı yakmaya çalışırken ona bugüne kadar söylediğin en büyük yalanı söyledim.

"Değmedi."

**

"Kendinden vazgeçmeye başladın."

Gözlerim Sanem'e döndü. Bıkkınlıkla "Ne diyorsun?" diye sordum.

"Etrafındakiler için, kendinden vazgeçmeye başladın. Yine kahraman olmaya çalışıyorsun."

"Beni yalnız bırakır mısın?" diye sorduğumda burukça gülümsedi. "Sen kimseyi yalnız bırakmıyorsun ama herkesten bunu istiyorsun."

"Ben biraz nefes alacağım." diyerek balkondan çıktım ve sandalyenin üstünden kabanımı aldım. Kabanımı giyerken "Sıla bir süredir yanımıza gelip 'Böyle yapmak zorunda mıyız?' diye sormuyor. Bir bak istersen." diye konuşarak mutfak kapısını açarak çıkıp dış kapıya yöneldiğim sırada kolları göğsünde beni takip etti. Kapıyı açarken "Ablama da bakar mısın?" diye rica ettim. Hamilelik yüzünden olsa gerek, sık sık uyuyordu.

"Nevzat'ı bekle, birlikte yürüyün. Özgür arabada beklemeyi devralmaya inmişti de Nevzat daha dönmedi."

Yalnız kalmamı istemiyordu ama ben de aksine tam olarak yalnız kalmak istiyordum. "Aşağıda karşılaşırız." diye yalandan içini rahatlayarak botlarımı giyindim. Omzunu dış kapı pervazına yaslarken "Seni tanıyanlara yalan söylemeyi bırak." dedi.

Ağlamaktan şişmiş gözlerime rağmen dudaklarım hafifçe kıvrıldı ve ayakkabılarımı giydiğim için doğruldum. "Ara ara seni kandırabiliyorum."

İtirafıma karşı omuz silkerken "Zaten sana hiç tam olarak güvenmiyorum." diye karşı itirafta bulundu. "İyi yapıyorsun." diye takdir ederken merdivenlere yöneldim. Sıla eski bir binada oturuyordu ve asansörü yoktu. Sıla'nın tehlike durumu geçerse bile Sıla haricinde geriye kalanlarla bir arada yaşamayı düşünüyorduk ama bu ev, muhtemelen benim evim olurdu.

"Telefonunun sesi açık olsun."

Merdivenlerden inerken elimi kaldırıp hafifçe parmaklarımı 'görüşürüz' der gibi hareketlendirdim. O da başıyla selam verip kapıyı kapattı. Aşağı inip ağır demir kapıyı çekerek açtıktan sonra bakışlarım sokakta gezindi. Nevzatlar her nerdeyse karşılaşmak istemiyordum. Ellerimi kabanımın ceplerine yerleştirirken kış günü şapka takmanın yararlarını, zarar görerek fark ettim. Bir an önce çıkıp gitmek için hızlı hareket etmiştim ve soğuk 'hata ettin' der gibi açıkta kalan her zerreme çarpıyordu. Sola yönelip ara sokağa girdiğimde gördüğümden emin olmak için gözlerim kısılırken duraksadım.

Sıla kapıyı açıp arabaya bindiğinde sessiz ama hızlı olmaya çalışarak arabaya yöneldim. Karşıdan karşıya geçerken beni geciktiren arabaya küçük bir küfür bahşettim. Arabanın far ışıkları yandığında harekete geçmesine az kaldığını anlayıp şoför kapısına yönelmekle zaman kaybetmeden arabanın sağ ön kapısını açıp hızla arabaya binerken "Ne yapıyorsun?" diye bağırdım.

"Defne, in çabuk. Gitmem lazım."

"Ne saçmalıyorsun?" derken anahtarı arabanın kontağından çıkarmak üzere hareketlendim ama hızla sürmeye başladığında sırtım koltuğa yaslanırken elim açık kapıya gitti. Aniden sola döndüğünde sağa doğru savrulan vücudum açık kapıdan düşmesin diye torpidoya ve koltukların arasındaki küçük depolama alanına tutundum. Araba tekrar düz ilerlemeye başladığında "Sen deli misin?" diye bağırarak canımı sevdiğim için kapıyı kapattım ve emniyet kemerini bağladım.

Ağlayarak "Ailemle tehdit etti." dedi.

"Sıla çabuk Nevzatların yanına sür. Nevzat, polis sen farkında mısın? Aileni koruyabilir."

"Söylesene!" diye bağırdıktan sonra direksiyona sertçe vurdu. "Bugüne kadar kimi koruyabildiniz, söylesene!"

Her şey üst üste geldiği gibi delirmek üzereymişim gibi hissederken elim cebime gitti.

"Siktir..." dediğim sırada kabanımın iki cebinde de telefonumu bulamadım. Ya sağa doğru savrulduğumda cebimden kaymış, dışarı düşmüştü ya da direkt yanıma almadan inmiştim. Çaresizlikle Sıla'ya döndüm. "Telefonunu ver, Nevzatlara haber vereyim."

"Hayır." dedikten sonra hıçkırdı. "Tek gel, dedi. Senin de gelmemen lazımdı."

Sinirle "Sana nereden ulaştı?" diye bağırdım. Başını deli gibi sallarken "Bir not buldum." dedi. Elim, tırnaklarımı tenime batırmak ister gibi yanaklarıma giderken gözlerimi sıkıca kapattım. Ne ara, ne ara bilmeden yine katille aynı havayı solumuştum. Eve girebilenlerden birisi onun kuklası mıydı yoksa gizli bir şekilde başkasını mı sokmuştu, bizzat kendisi mi gelmişti?

"Nevzatlar seni nasıl görmedi?" derken ona değil, aslında sinirle kendime soruyordum. "Tam, görev değiştirecekleri sıra indim. Benimle ilgilenemediler."

"Kahretsin." diye bağırdıktan sonra sinirle birkaç kez torpidoya vurdum. "Kahretsin!"

Yetmiyordu, torpidoya tekmeler atmak istiyordum. Sert vurduğum için avucum yanarken "Haber vermemiz lazım!" diye sesimi duyurabilmek umuduyla boğazım acıyana kadar bağırdım. Zaten son günlerde bağırmaktan sesim kısılmış, boğazımda hiç gitmeyecekmiş gibi duran ve yutkunulmayan bir acı, sızı birikmişti.

"Veremeyiz, ailemi riske atamam."

"Salak, seni öldürecek!" dediğimde başını onaylamaz bir şekilde sallayarak deli gibi araba sürmeye devam ediyordu. Bir polisin hızımız dolayısıyla peşimize takılmasını diliyordum. Yayaları ve diğer araçları da tehlikeye sokarak sürüyordu. Daha yavaş sürse, direksiyona atlardım ama o bu hızda sürerken direksiyona müdahale edersem daha kötü sonuçlar elde edebilirdik.

"Duyuyor musun beni? Seni öldürecek!"

"Sen gitmez miydin?" diye sorduğunda yumruklarımı sıkılaştırdım. Ben giderdim ama kimse benim gibi uğursuz bir kahraman olma çabasına girmek zorunda değildi. Ben giderdim ama yine kurtaramazdım. Kaybetmekle meşhurdum.

Gözlerim plan yapmaya çalışarak fıldır fıldır dönmeye başladı. Gözüm Sıla'nın üstündeyken kabanının cebine baktım. Telefonu cebinde olabilir miydi? Telefonuyla inmiş olabilir miydi? Bir anda almaya çalışsam kaza yapar mıydık?

Bir kırmızı ışıkta daha bize sövülen kornaların eşliğinde geçtiğinde arkamızdan gelen gürültüyle ardıma döndüm. Dört yol ağzında, normalde trafik lambası kendilerine yandığı için geçiş izni olan iki araba, bizimle çarpışmamak için birbiriyle çarpışmıştı. Bir araba daha bizimle beraber kırmızı ışıktan geçti. Önüme dönerken "Sıla yavaşla." dedim.

"Yavaşlayamam, fazla zamanım yok. Bir an önce gelmemi söyledi."

"Şu siktiğimin not kâğıdını ver!" dediğimde "Yanıma almadım." dedi.

Sinirle tekrar torpidoya vurdukan sonra ardıma yaslanıp "Süper." diye mırıldandım. "Süper resmen katilin ayağına gidiyoruz!" dedikten sonra ayağımla torpidoya tekme attıktan sonra nefesimi üfleyip yolu izlemeye başladım. Düşünüp duruyordum ama çözüm yolu bulamıyordum. Göz göze geleceğimiz gün, bugün olabilir miydi? Hilmi denilen kuklası, son ana kadar beni öldüremeyeceğini söylemişti. Son ana gelmiş olamazdık, değil mi? Ama bir yandan da vazgeçmem için, her şeyi yapabileceğini de göstermişti. Alkolle, sigarayla, tacizle üstüme gelecekti. Bugün de onlardan biri mi olacaktı? Katilin işkencesine doğru mu gidiyordum yoksa ben oradayım, diye ortaya çıkmamazlık yapar mıydı? Ne yapmam lazımdı?

"Bugün olmamalıydı." derken sesim titriyordu. Bugün böyle bir şeye hazır değildim. Bir süre önce sevdiğim adamdan vazgeçmek zorunda kalmıştım, gözlerindeki hüznü izlemiştim. İçim paramparçaydı ve bugün, böyle bir şeyle mücadele edebilecek bir gücüm yoktu. Her zaman zehir gibi çalışan beynim donmuş, hiçbir şey yapamıyordum.

Şehrin, kalabalık yollarından ayrılıp da, ağaçlı tek şeritli yollara girdiğinde "Nereye gidiyoruz?" diye sordum. "Annemlerin evine."

"Nerede?"

"Bir çiftlikte yaşıyorlar."

Alayla gülüp "Süper." derken ağrısının geçmesini dileyerek, hayır yalvararak alnımı ovuşturdum. "Öldürülmeye bu kadar müsait bir yeri seçtikleri için kendilerini kutluyorum."

Sinir ve korkuyla "Defne!" diye bağırdığında tekrar gülüp gözlerimi araladım ve elimi alnımdan çektim. "Pardon, sinir krizi geçirmek üzereyim de." dedikten sonra yan aynalardan ardımıza baktım. "Biri bizi takip ediyor."

"Ne?" dedikten sonra telaş yaptığı için arabanın hizası bozuldu. Elim onunla beraber direksiyona gitti. Sinirle "Şunu düzgün sür bari!" diye bağırdım. Başımıza iş açtığı yetmiyordu, katile bırakmadan kaza yapıp ölmemizi sağlayacaktı. Gittikçe yükselen korunaksız dağ yolu, kaza kaldırmazdı. Sola doğru devrilsek, yuvarlanır, katilin ekmeğine yağ sürerdik.

Tekrar yan aynalardan ardıma baktım. Bir süredir ne zaman ardıma baksam, bu arabayla karşılaşıyordum. Hatta ardımızda kaza yapıldığında dahi, bizimle beraber kırmızı ışıktan geçmişti. "Katil olabilir mi?"

"Telefonun varsa ver, Nevzatları arayayım Sıla. Aptallık etme, telefonunu ver."

Sıla kararsız kaldığında sinirle inledim. "Ailen de biz de ölürüz bak, şu telefonu ver!"

Telefonunu vereceği sırada gidiş geliş tek şeritli yolda ardımızdaki araba ters şeride geçip hızlanınca Sıla tekrar telaşlanarak direksiyon hâkimiyetini kaybetti. Sağ taraftan direksiyonu tutup düzeltmesine yardımcı oldum. Bu hızda giderken direksiyon hâkimiyeti zorlaşıyordu. Küçücük bir manevra, arabanın yönünü hayli değiştirebiliyordu.

Korkuyla "Kaza yaptırmaya çalışıyor!" diye bağırdığında kabanının cebinden telefonu alıp arkama yaslandım. "Sen sadece düzgün sürmeye çalış ve bir süre ölmememizi sağla." dedikten sonra rehbere girdim. Nevzat'ı aradığımda ve açmadığında ardımızdaki araba tekrar bize doğru kırdığında savrulurken Sıla'nın çığlıkları eşliğinde Özgür'ü aramaya başladım.

Özgür de birkaç çalışta açmadığında "Kahretsin." diye mırıldandım. Tam kapatacağım sırada ardımızdaki arabanın camından şoförü görmeye çalışıyordum. Cam siyah filmliydi ve kim olduğunu göremiyordum.

"Defne?"

"Özgür!" diye bağırdıktan sonra önüme döndüm. Sıla, adamın hamleleriyle uğraşmaya çalışırken "Katil, Sıla'yı tehdit etmiş, bir yere çağırmış, oraya giderken Sıla'yı yakaladım, yanındayım ama peşimizde biri var ve bize kaza yaptırtmaya çalışıyor. .... yolundayız, bir şey yapmanız lazım."

"Ne? Nevzat! Nevzat gel, telefonu al. Defne sen sakin ol ve elinizden geleni yapmaya çalışın."

Nevzat telefonu alıp "Neredesiniz?" diye sordu. Ona da tam konum veremesem de en azından yolun ismini söyledim. "Tamam, Defne, sakin olun. En yakın ekibi yönlendireceğim. Telefonda kalın."

Telefonu hoparlöre verip tekrar ardımızdaki arabaya baktım. Zaman zaman hızını arttırıyor, yanımıza kadar ilerliyor, manevra yapıp başarısız olduğunda kendisi de toparlamak üzere yavaşlamak zorunda kalıyordu.

"Sıla biraz dayanmaya çalış." dedikten sonra buz gibi olan ellerimi enseme götürdüm. Stresten dudaklarım, ağzım kurumuştu ve konuştukça boğazım daha da acıyordu. Dönüş yapacağımız sırada tekrar manevra yaptığında Sıla çığlık atarak toparlamaya çalıştı. Tam ardımızda kaldığı ve dönmek üzere yavaşladığımız için ardımızdan sadece bir kere vurabilirse, toparlayamaz, aşağı yuvarlanırdık ama yapmadı. Kendisi de bizimle yuvarlanır diye mi yapmamıştı, anlayamamıştım ama Sıla o sıra toparladı.

Telefonun ucundaki Nevzat "İyi misiniz?" diye bağırdığında Sıla arabayı düzleyebildiği için aynı anda "Evet." diye bağırdık. Ardıma dönüp yavaşlayan arabaya bakarken rahatlamakla daha çok gerilmek arasında kalmıştım. Her kimse vazgeçmiş gibi duruyordu. Katil vazgeçmezdi, katil aklına koyduğunu yapardı, niye yapmıyordu?

Sıla tekrar çığlık atmaya başladığında çatılan kaşlarım eşliğinde önüme dönerken zaman yavaşlamış gibiydi. Sağımızda kalan tali yoldan yolumuza doğru çıkan arabayı gördüğümde ellerim kendimi korumak ister gibi yüzüme giderken mümkünmüş gibi sağ kapıdan uzaklaşmaya, sola doğru kaçmaya çalıştım ama emniyet kemeri sertçe tutmuştu. Tali yoldan çıkan araba, bulunduğumuz arabanın sağ arkasına çarptığında çığlıkların arasından kendiminkileri seçmek zordu. Darbe dolayısıyla camlar patlayıp yüzümü kapatmaya çalıştığım kollarımda tenimi çizmeye başlarken, en küçük problem buydu. Arabanın arkası sola doğru savrulurken yoldan aşağıya doğru çıktığı için arabanın önü yükselmeye başladı. Her şey saniyeler içerisinde gürültüyle ama bir yandan akıl almaz bir yavaşlık ile sadece uğultulu bir sesle sürerken araba aşağıya doğru yuvarlanmaya başladı. Emniyet kemeri, bir yukarı, bir aşağı doğru savrulan vücudumu tutmaya çalışırken aklımdan tek bir şey geçiyordu. Buraya kadardı.

Çıtırtı sesleri kulağıma gelirken yüzünü buruşturup kuru boğazımda yutkunmaya çalışarak gözlerimi araladım. Bulanık görüşümde alevlerle karşılaştığımda titrek bir nefes aldım. Hareket etmeye çalıştığımda aynı anda sızlayan tüm vücudum acıyla inlememi sağlamıştı. Vücudum güçsüzlükle vazgeçerken benden çıktığına şaşırdığım, kısık ve acı dolu bir sesle "Sıla?" diye seslendim. Acıyan başımı zorlukla soluma çevirdiğimde Sıla'nın olması gereken koltuğun boş olduğunu gördüm. Gözlerim dolarken tekrar "Sıla!" diye seslendim ama artık duyabilir miydi bilmemenin yanı sıra duyabilecek olsa bile sesim kendisini duyurabilecek kadar güçlü değildi.

Gözlerim tekrar alevlere dönerken bu sefer içerisinde olduğum bir şeyi yakıyordu. Bu sefer alevleri dışarıdan değil, içeriden izliyor ve yine bir şey yapamıyordum. Arabanın yanan kaputunun solunda bir bedeni yüz üstü düşmüş bir şekilde döndüğünde dudaklarımın arasından bir hıçkırık çıktı. Görüşüm net değildi ama o kırmızı rengi her zaman seçerdim. Başından akan kanlar, etrafına yayılmıştı. Sadece sol tarafı gözüken yüzünde gözleri, açıktı ve hiç kapanmıyordu...

Gözlerimi sıkıca kapatıp başımı koltuğa yaslamak üzere geri atarken titrek nefesimi üfledim. O orada ölmüştü, ben de burada ölecektim. Bize bunu yaşatan katilin kim olduğunu bilmeden, ondan hesap soramadan, ardımdan kimlerin geleceğini bilmeden ölecektim. Yalan yok, çabalamıştım ama ben buydum. Ben namı diğer uğursuzdum. Yine yapmıştım yapacağımı.

Kurtulmak, en başta kendimi yanıltmak istiyordum ama gücüm yoktu. Her yerim zonkluyordu ve ellerim emniyet kemerini çıkaracak kadar bile güce sahip değildi. Arabadan inip yeterince uzaklaşamazdım. Çıtırtı sesleri yükselip de tuzla buz olmuş ön camda sıcaklığını hissettirirken gülmeye çalıştım. Katil doğru sonu yazamamıştı. Benim sonumu tahmin edememişti. Sıla'yla birlikte bu arabada olacağımı öngörememişti. Belki de ilk defa yanılmıştı. Benimle göz göze geleceğini söylemişti, gelememişti.

Teslim olmak huzurluydu. Hayatımda ilk defa teslim oluyordum. Aksinin bir işe yaradığını görmemiştim. İçten içe karşı çıkma isteği bana her zaman yenilgi duygusunu da beraberinde getirmişti. En azından şimdi, kabullenerek yeniliyordum.

"Acaba nereye saklandın?"

Nerede olduğunu bilmiyormuş gibi yatağı geçerek dolaba yönelirken yürüdükçe gıcırdayan tahtalar yaklaştığımı duyuruyordu. "Sanırım seni bulamıyorum, neredesin?"

Kıkırtı duydum. Hemen susturmaya çalışan bir kız çocuğunun kıkırtısı...

"Yoksa..." derken ellerim dolabın kulplarına geldi ve hızla açtım. "Burada mısın?"

Küçük kız çocuğunun gülüşlerini izlerken gülümsedim. "Buradasın. Artık güvendesin, buldum seni!"

Kız çocuğunun gözleri ardıma dönerken gülümseyişi silinmeye başladı. Çatılan kaşlarım eşliğinde ardıma baktım, kimse yoktu. Tekrar kız çocuğuna döndüğümde yüzü buruşmuş, ağlamaya başlamıştı. Tehlike bitmemişti. Kız çocuğu güvende değildi.

"Ama niye?" diye sordum anlayamayarak ve çaresizlikle. Bitmemiş miydi? Artık bitmeliydi...

Küçük bacaklarını göğüslerine çekmiş, elindeki oyuncak tavşan ile kendisine sarılıyordu. "Lütfen." diye yalvardım. "Lütfen bitsin artık." deyip yanına oturmak için yöneleceğim sırada başını onaylamaz bir şekilde salladı.

"Beni yanına al." dedim titreyen sesimle. "Lütfen... Lütfen... Lütfen..."

Başını tekrar onaylamaz bir şekilde salladı. "Burası güvenli değil." dediğinde yutkundum. Hala bitmemişti. Şu dolabın içerisine girip kapıyı kapattıktan sonra bacaklarıma sarılmak istiyordum ama yapamıyordum, küçük kız çocuğu izin vermiyordu.

Elimi uzattım. Korkan gözleri elime indi.

"Öyleyse... Kendini kurtarma zamanı prenses."

Gözlerimi güçlükle araladım ve güldüğümü fark ettim. Gülüyordum çünkü içimde baş göstermeye çalışan duyguların hala var olması komikti. Komik ama gerçekti. Ben pes edebilen bir karakter değildim. Bu halde, yara bere içerisinde ve patlamak üzere olan bir arabanın ön koltuğunda bile, pes edemiyordum.

Kendi kendime küfrettim. Gerçekten Defne Saraç, daha kolay bir karakter olsaydın seninle yaşamak daha kolay olacaktı ama değildim... Ben hikâyesinin sonunu başkasının yazacağı biri değildim. Hikâyemin sonunu ben yazacaktım ve bugün, sonum değildi.

Kendi kendime "Hadi." derken titreyen ellerimi emniyet kemerine götürdüm. Hareket etme arzusu ve yaşama tutunma isteği, beraberinde gücü getirirken emniyet kemerinin kilidini açtım. Bir süredir beni boğuyormuş gibi hissettiren emniyet kemerini üstümden ittirirken sesli ve derin bir nefes aldım. Ciğerlerim ezilmiş gibi, hırıltılı çıkmıştı sesim. Artık emniyet kemeri tutmadığı için güçsüzlükle öne savrulan bedenimi tutmaya çalışan elim, torpidoya gitti. Yutkunmaya çalışarak diğer elimi kapının kulpuna götürdüm. Alevlerin yükseldiğini sol yanağımda hissederken fazla zamanım olmadığını biliyordum.

Ezilip büzülmüş kapıyı güçlükte ittirdikten sonra bacağımı dışarıya attım ama inmeye çalıştığım gibi güçsüz vücudum öne doğru savruldu. Hafif çiseleyen tenime çarparken acıyla inleyip alnımı taşlardan çekerken dolu gözlerle etrafıma baktım. Kimse yoktu. Artık ölü olan bir tanıdık dışında kimse yoktu.

Tekrar "Hadi." derken ileri doğru sürünmeye başladım. Çıtırtılar artarken yükselen sesimle "Lütfen!" dedim.

Güçlükle yerden kalktığımda tökezleyen vücudumu kontrol altına almaya çalışarak ilerlemeye başladım. Sağa sola devrilme tehlikeleri atlatan vücudumu ağaçlardan destek alarak yöneltmeye çalıştım. Böyle bitemezdi. Kimse yoksa, kimse onun için yapmasa bile kendisini kurtarmalıydı prenses.

**

Ambulansın kapıları açık arkasında omzumda bir battaniye ile otururken gözlerimin önünden geçen sedyeyi izliyordum. Fermuarı kapatılmış ceset torbasında, katilin son kurbanı son uykusuna yatmışken ve kulaklarımı polis telsiz sesleri, insanların gürültüsü doldururken bir elimde battaniyenin içerisinden çıkmış, yine köşesi sigarayla yakılmış bir not vardı.

Senin de dediğin gibi; KADER AĞLARINI SEN ÖR YA DA SENİN İÇİN BEN ÖREYİM.

En azından bu akşam için, Sıla'nın kader ağlarını o, kendi kader ağlarımı ben örmüştüm. Titreyen elimde sigarayı dudaklarım arasına götürürken Sıla'nın ilgilenilecek bir şeyi kalmadığı için tekrar bana yönelecek ambulans görevlilerinin onaylamayacağı şüphesizdi ama şu an en çok buna ihtiyacım olduğunu bilmiyorlardı. Dudaklarımın arasındaki sigaraya yönelttiğim çakmağı ateşlediğimde yine gözlerimde büyüyen ateş, bu sefer beni, yakınlarımı değil katili yakacaktı.

Boğazımdan geçen duman ciğerlerime erişirken dolu gözler eşliğinde sigarayı dudaklarımdan uzaklaştırıp dumanı üfledim.

Yemin ediyorum ki, bu prenses kendisini de yakınlarını da kurtaracaktı.

33

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!