17/20 · %80

BÖLÜM 17

40 dk okuma7.984 kelime24 Kasım 2025

Bölüm şarkısı:

♫ Forts, Tiffany Aris, 2WEI - Still Here ♫

Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorum ve sizi bölümle baş başa bırakıyorum. 

İyi okumalar ^^

**

"Defne? Sen misin? Kızım neden uzaktan bakıyorsun?"

Fark edilmemin getirdiği endişe ile kapının soluna doğru kaçtığımda hafifçe güldü. Birinin yataktan kalktığına dair ayak sesleri duyduğumda birkaç adım daha geriledim. Mum ile aydınlanan koridorda kapıdan çıktıktan sonra beni arayan gözleri saniyeler içerisinde buldu ve gülümsedi.

"Uyku mu tutmadı?"

Dudağım bükülürken hafifçe omuz silktim. İç çekti. "Ağlıyor musun sen?" dedikten sonra kolları bana doğru uzandı. Hızla birkaç adım daha gerilediğimde duraksadı. Çaresizce ardına doğru baktı. Özlem anneyi çağırmakla çağırmamak arasında kalmış gibiydi.

İçeriden "Boran, Defne miymiş?" diyen Özlem annenin sesini duyduğumda 'Bak' der gibi solumda kalan odayı gösterdi. "Özlem annen de seni çağırıyor, yanımıza gelmek ister misin?"

Başımı onaylamaz bir şekilde salladım. Elleri dizlerinde, yüzlerimiz aynı hizada olabilsin diye eğilmişken dudakları üzgünlükle büküldü ve kaşları arasında yorgun çizgiler belirdi. Gök gürlediğinde yerimde sıçrarken ellerim yüzüme doğru gitti.

"Şş..."

Beni sakinleştirmek isteyen elleri kollarıma değdiği gibi ağlayışım artarken tekrar geri çekildim. "Özlem, gelir misin?"

Hâlihazırda karanlık olan görüş alanımı da ellerimle kapattığım için tümüyle karanlığa teslim olurken ıslanan ellerim gibi vücudum da titriyordu. Birkaç yaklaşan adım sesinin ardından Özlem anne, "Defne, korktun mu?" diye sordu.

"Karanlığı sevmiyor."

Pınar'ın sesi git gide yaklaşırken tepemde dikilen ailesine açıklama yaptı. "Birlikte canavarları kovduk ama karanlık gitmedi."

"Canavarları mı? Kızlar, canavarlar hakkında size ne demiştim? Onlar bu evden içeri giremezler."

"Ama Defne onları görüyor."

"Defne'cim, tüm canavarlar ardında kaldı..."

"Dokunma anne, dur." dedi Pınar. Ellerimi yüzümden çektiğimde Özlem anne elini kendine doğru çekerek doğruluyordu. Benden bir kafa boyu kadar uzun olan Pınar önüme geçtikten sonra bana dokunmadan serçe parmağını uzattı. "Defne canavarlardan değil, karanlıktan korkuyor. Canavarlar, Defne'den korkuyor, öyle değil mi? Artık ben de korkmuyorum. Defne bana öğretti. Ben de ona karanlıkta ışık bulacağım."

Burnumu çekerek ona bakmayı sürdürdüğümde ısrar eder gibi serçe parmağını salladı. "Hadi, anlaşmıştık! Bana güvenmiyor musun? Sana ışık bulacağım."

Serçe parmağımı ona doğru uzattığımda gülümsedi. Serçe parmaklarımız birbirine kenetlenirken alnını alnıma yasladı. Gözlerimiz kapanıp da geriye birbirimizinkini hayal edebildiğimiz gülümsemeler kalırken en az temasla, sımsıkı sarılmış gibiydik.

"Karanlıkta kalmana izin vermeyeceğim."

Gözlerim aralanırken kuruyan boğazım, yutkunmaya çalıştığım gibi yüz buruşması eşliğinde bir acı getirdi. Odak bulmakta zorlanan bakışlarım bulunduğum odada gezinirken gözlerimi kırpıştırıyordum. Sağımda birini görür gibi olduğumda gözlerim kısıldı. Yanı başımdaki sandalyede oturan, kollarını göğsünde birleştirmiş, pencereye doğru bakarken düşünceli duran ablamı gördüğümde "Abla?" demeye çalıştım ama sesim oldukça kısık çıkmıştı. Yine de duyan ablamın gözleri hızla bana doğru dönerken kollarını göğsünden çözüp ellerini bana doğru uzattı. "Defne, iyi misin?"

İyi olmaktan bir hayli uzaktım ama buna büyük çoğunlukla psikolojimin sebep olduğunu düşünüyordum. Sesimi temizlemeye çalıştıktan sonra "Daha iyi günlerim olmuştu." dedim. İç çekti. "O kadar korktuk ki. Niye biniyorsun ki o arabaya? Keşke dönseydin Özgürlerin yanına, takip etseydiniz."

"Gözlerimi aralayalı üç saniye oldu." dediğimde nefesini üfledi ve beni azarlamak üzere dikleştirdiği omuzları tekrar çöktü. Başparmağı kolumu okşarken "Çok korktum." dedi. Hafifçe gülümsedim. Kızarık, şişmiş gözleri ve mor göz altları söylediğini destekliyordu.

"Korkma, iyiyim." dedikten sonra güçlükle kaldırdığım elimde serçe parmağımı uzattım. "Sana öğretmiştim."

O da gülümserken serçe parmağını uzattı. Parmaklarımız kenetlenirken yutkunarak eğilip alnını alnıma yasladı. "Bana kendim için korkmamayı öğrettin," dedikten sonra iç çekti. "Kardeşim için korkmamayı kimse öğretemez."

Kapının açılma sesi geldiğinde o başını doğrulturken bakışlarım kapıya doğru döndü. Kapıdan ilk girildiğinde bir koridorun geçiliyor olması gerek ki, adım sesleri kulağımı doldursa da gelen kişiyi görebilmem için birkaç saniye beklemem gerekmişti.

"Defne..."

Eşikten geçen, korkulu bakışları ve telaşlı elleri bana doğru havalanarak yaklaşan Kıvanç'ı gördüğüm gibi duygular tekrar vücudumu esir alırken gözlerim doldu.

"Ben sizi yalnız bırakayım."

Ablam, muhtemelen odadan çıkıyorken, Kıvanç beni incitmemeye çalışarak ama görüş alanımı kapatacak kadar da kollarını vücuduma sardı. Ellerim kollarına giderken kapının kapanma sesi geldiğinde baş başa kaldığımızı anladım ve güvende hissettim. Onunla baş başa kalmak, bu karmaşanın içerisinde bile hala güvende hissettirebiliyorsa, ondan vazgeçerek kendimden de vazgeçtiğimi biliyordum. Bu süreçte ona ihtiyacım vardı ama korumaya çalıştığım herkesin ölüyor olması, katilin bizim adımıza yazdığı sonlarda ikimizden birinin diğeri uğruna ölecek olması, henüz okumamış olsak bile içimi titretiyor, görmezden gelemememi sağlıyordu. Bir gün bu hastane yatağında yatan ve kapıdan girip ona doğru koşarken onun aksine, o güzel ela gözlerini açık göremeyen kişi, ben olabilirdim. Kendi hayatına karşı benim hayatımı seçerse, onun bana biçtiği değerin aksine hayatımı yaşanmaya değer göremezdim.

Saçıma kondurduğu öpücükler, gözlerim kapalı bir şekilde gülümsememi sağlarken derin bir nefes aldım. Onu kendimden uzaklaştırmam gerekiyordu ama ondan nasıl uzak kalınabilirdi ki? Tüm zerrelerimle ona çekiliyordum, teslim olmak istiyordum. Özellikle de şimdi, üzerinden ne kadar geçtiğini bilmediğim bir kaza yaşamışken, bir kişinin ölümüne daha şahit olmuş ve bu kadar güçsüz hissediyorken... Güçsüzlüğüm içimde bir ateşi harlamak üzere gibiydi. Defalarca çaresiz kalmak artık gözü kara bir güç getirmek üzereydi fakat her ne ilaç aldıysam ya da vücudum ne kadar yorgunlukla baş ediyorsa, şu an savaşı henüz başlatamamış, güç topluyor gibiydim.

Elleri yanaklarıma gelip de yüzünü, öpmek üzere yöneldiği saçlarımın hizasından yüzüme doğru indirdiğinde gözlerimi araladım. "İyi misin?"

Yaşlı gözlerle, yaşlı gözlerine bakarken başımı onaylar şekilde salladım. Şimdi iyiydim. Tam şu an, onun yanında ve himayesi altında, iyi hissediyordum ama zorlukla yutkundum. Ayrılırken söylediğim gibi onun halısında, olmak istemediğim doğruydu. Bu, katilin bana ulaşmak için yakacağı halının da ona ait olacağı anlamına gelirdi. Sanem'in de söylediği gibi, kahramanlık yapmak üzere yalnızlaşıyordum. Yalnız bırakmadıklarımın, beni yalnız bırakmasını istiyordum. Her şeyi, herkesi aynı anda kurtarmak isterken, hiçbir şeyi, kimseyi kurtaramıyordum.

Yanaklarıma, burnuma, alnıma birçok öpücük kondurduktan sonra dudağıma yöneldi. Beni sayamadığım kez öptükten sonra alnını alnıma yasladı. Her öpücüğünde biraz daha iyileşmiş gibi hissettim. "Kazayı öğrenip de kendi gözlerimle iyi olduğunu görene kadar kafayı yiyeceğim, sandım." dedikten sonra elleri vücudumla temas etmeyi kesmezken doğruldu ve gözleri sargılı kollarıma kaydı. Sanki sargının altında yaraları iyileştirmek ister gibi nazikçe elini sargıların üzerinde gezdirdikten sonra gözleri alnıma döndü. Acısından ve zonklamasından anlayabiliyordum, alnımın sağ kısmında, saç bitimimde yara olmalıydı. Eli, alnımdaki sargıyı da gezerken yüzünün buruşması, bir an olsun geçmemişti. Eli alnımdan yanağıma indiğinde gözlerim yavaşça kapanırken yanağımı eline doğru yasladım. İstemsiz, refleks olarak yaptığım bir sığınmaydı. Ona sığınmam içini titretmiş gibi bir nefes alıp beni tekrar öpmesine neden oldu.

"Kendini düşünmek zorundasın." dediğinde gözlerimi araladım. "Biraz olsun bizi düşünüyorsan, kendini de düşünmek zorundasın. Senin tehlikeden tehlikeye atlama lüksün yok. Ardında ben varım. Kahrolmamı, yok olmamı mı istiyorsun?"

Kaşları hafif çatık ama sinirden çok çaresizlikle sorduğu soruya karşı yutkundum. "Biraz su alabilir miyim?" diye konuyu değiştirdiğimde, çabamın farkında olsa da ihtiyacımın olması ihtimalini de göz ardı edemediği için yanımdaki komodinin üstündeki paket suya yöneldi. Suyu açtıktan sonra suyu tutmayan eli enseme geldi ve içebilmek için doğrulabilmem üzere bana destek oldu. Suyu içişimi, derin bakan gözleriyle izlerken ara ara sıkkın nefesler alıyordu. Her an beni bayıltıp bir sonraki gözlerimi açışımda yurt dışında uyanmamı sağlayabilirmiş gibi bakıyordu.

Yeterince su içtiğimi düşündüğümde ve geri çekildiğimde, ensemdeki eli nazikçe beni tekrar yatağa bırakırken suyu komodine koydu. "Çarpan arabadan bir şey çıkmış mı?"

"Nevzat'a göre normal bir kaza gibi duruyor ama derinlemesine araştıracaklar."

"Ardımızdaki araba vazgeçmiş gibi geri çekilmişti." dediğimde boğazım yüzünden konuşmakta zorlandıkça, benim değil onun canı yanıyormuş gibi yüzünü buruşturuyor, kaşları hareketleniyordu. "Belki de yazar vazgeçti ama onun yüzünden arttırdığınız hızınız ve dikkatsizliğinizle kaza yine de gerçekleşti. Henüz bilmiyoruz."

"Neden vazgeçti ki?" derken gözlerim karşımdaki duvara doğru dalmıştı. Acaba arabada olduğumu mu fark etmişti? Beni son ana kadar öldürmek istemediğini söylemişti Hilmi. Belki de Sıla'yla o arabaya binmem, Sıla'nın yaşama ihtimalini arttırmıştı ama bunu fark etmekte ve kullanmakta geç kalmıştım.

"Sıla'nın emniyet kemeri bozukmuş. Senin emniyet kemerinde kopma seviyesine yaklaşacak kadar bile bir zarar yok ama Sıla'nınki tamamıyla kopuk."

O yüzden arabadan uçmuştu. Arabaya bindiği an, öleceği belliydi. İç çektim. "Ailesiyle tehdit edildiğini söylemişti. Ailesi ne durumda?"

"Kızlarını kaybetmek dışında bir dertleri yok. Bir tehlike içerisinde değillermiş."

Hiç uğruna ölmüştü. Eğer işe yaramasa belki de gerçekten Sıla'nın ailesi için de tehlike oluşmaya başlayacaktı ama Sıla harekete geçmek yerine bize haber verse, Nevzat Sıla'nın ailesinin de korunma altına alınmasını sağlasa, belki de şu an hala hayatta olacaktı. Arabayla gideceğini gördüğüm gibi geri dönüp Özgürlere bildirseydim, işler değişir miydi, diye merak ediyordum. Ben Özgürlere haber verene kadar, Sıla'nın hızı da dikkate alındığında gözden kaçıracağımız kadar ilerlemiş ve aramızda da mesafe açmış olacaktı. Belki de yine geç kalacaktık ve kazayı uzaktan izleyecektik. Tek çıkar yolu, eğer gerçekten yazar beni gördü diye vazgeçtiyse, daha erken görmesini sağlamaktı.

İşaret parmağı çatık kaşlarıma geldi. Kaşlarımın gevşemesini sağlamaya çalışırken "Senin bunları düşünmen değil, dinlenmen gerekiyor." dedi. "Ben de ne zaman taburcu olabileceğini soracağım, eve gittiğimizde sana bizzat bakacağım, seni iyileştireceğim."

Bakışlarımla karşılaştığında kaşları çatılırken dudağını yalayarak sinirle baktı ve hafifçe güldü. "Defne, beni çıldırtma."

"Kıvanç, biz ayrıldık."

Elleri ensesine giderken daha yüksek sesle güldükten sonra ellerini indirip beni gösterdi. "Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Ayrı iki insana mı benziyoruz? Özellikle de böyle bir durumdan sonra, saçmalamayı kes artık."

"Sakin olur musun?" diye sorduğumda "Olamam!" diye bağırdı. Yüksek sesi, başımın zonklamasına ve yüzümü buruşturmama sebep olduğunda söylediğinin aksine sakinleşmeye çalıştı. Derin bir nefes alıp "Beni kendinden uzaklaştırmaya çalışma," dedi. "Çünkü ne kadar çabalarsan çabala, başaramayacaksın. Ben senden vazgeçmeyeceğim."

Bu söylediğinin gerçek olma ihtimali de, gerçek olmama ihtimali de beni aynı derecede korkutuyordu. Benden vazgeçmemek uğruna, kendinden vazgeçeceği bir karar vermek zorunda kalacağı bir an yaşayabilirdik, katil bize bunu yaşatabilirdi ve korkuyordum.

"Ablam geldi, onunla kalabilirim."

"Tamam, ablan da bizimle gelsin."

"Kıvanç lütfen." dediğimde başını onaylamaz bir şekilde salladı ama ikna çabalarımı sürdürdüm. Gerçekten korkularımdan arınıp sağlıklı bir karar vermem için bana süre vermeliydi. Onu kendimden uzaklaştırırsam mı bizi daha çok tehlikeye atardım yoksa ona sığınırsam mı? Her şeyin yanı sıra, bir gün katil benimle yüzleşmek istediğinde ve karşı karşıya kaldığımızda, Kıvanç'ın beni korumaya çalışarak yanı başımda olmasını istemiyordum. Kıvanç'a da bir şey olacak diye aklım çıkıyordu. "Kafam çok karışık, birkaç gün müsaade et. Kendi evime döneyim."

"Seni kimsenin himayesi altına bırakamam," diye itiraz etti. "Kimseye bu konuda güvenemem."

"Nevzatlar da olacak, polis arkadaşları da kapıda olacak. Kıvanç görüşürüz ama birlikte kalmak istemiyorum. Lütfen zaten yorgunum, üstüme gelme."

Alnını ovuştururken gözlerini yumdu. "Nevzatlar derken?"

Sesi gergindi. Gözlerini henüz açmamış, cevaba göre tepkisini ayarlamaya çalışacak gibiydi. Sinirleneceği bir cevap verirsem dahi bağırmamaya çalışacaktı çünkü yüksek sesin beni ne hale getirdiğini görmüştü. "Sorduğun Özgür'se, bizimle kalmaz ama gündüzleri gelir."

Gözlerini araladı. "Kitaba dair bir araya geliyoruz. Gündüzleri sen de gelebilirsin."

"O adama güvenmiyorum. O adamın sana karşı hislerine güvenmiyorum. Konu sensen, kendimden başkasına güvenmiyorum."

"Beni alamaz." dediğimde kaşları kalktı. "Dedin ya Zeynep için, 'beni alamaz' diye. Özgür'ün bana karşı hisleri varsa bile beni alamaz."

Ters bakışları üstümdeyken "Kısasa kısas mı yapıyorsun?" diye sordu. "Hayır, öyle olması için Özgür'ün de beni öpmüş olması gerekirdi."

Ellerini hastane yatağımda iki yanıma yaslayarak bana doğru eğildi. Yüzü, yaklaşırken hafifçe sırıttı. "Beni delirtmek mi istiyorsun? Yeri açıp o adamı dibine soktuktan sonra geri kapatabilirim, bunu mu istiyorsun?"

Nefesimi üfledim. "Hayır."

Yavaşça doğrulurken uyaran ses tonuyla "O zaman örneklerine dikkat et." dedi. "Ben sana o adamın güvenilir biri olmadığını kanıtlayacağım, sen de o adamla baş başa kalmayacaksın. Sizinle de kalmayacak."

Daha fazla uzatacağını sanmıştım ama kendi evimde kalmamı kabul etmişti. Belki de ben onun evindeyken, Özgür'e dair gerekli araştırmaları yapamayacağını, benimle ilgilenmesi gerektiğini düşünmüş, bu durumu kökünden çözmek üzere bir süreliğine polislerin, ablamların korumasına bırakmıştı. Bir elinin ve gözünün üstümde olacağını biliyordum, muhtemelen sık sık gelecekti ama tümüyle bir arada olmamamız, benim de objektif bir şekilde düşünebilmemi sağlayacaktı. O dibimdeyken ondan onun için bile olsa vazgeçmeye çalışmak zordu. Onun yanındayken 'uğursuz' gibi hissetmiyordum, onun yanındayken sanki bu dünyanın başına gelen en güzel şeymişim gibi hissediyordum. Ela gözlerini saran derin bakışları, ses tonu, dokunuşları beni buna ikna edebiliyordu. İçten içe, ondan uzak kalmamak isteyen yanım, bu güçsüz halimde düşüncelerimi ve kalbimi kolaylıkla ele geçirebildiği için ona 'hayır' demek ve direnmek zordu.

**

"Yani katili yanıltmak mümkün."

Sanem, Özgür'ün sorusuna karşı başını onaylar şekilde salladı. "Yani en azından sosyal medyada yazılanlara göre."

Tek başına yarı uzanır oturduğum koltukta bir süredir odadakilerin konuşmalarına odaklanamadığım için gözlerimi kırpıştırıp "Tekrar anlatır mısınız? Ne oldu?" diye sordum. Nevzat anlatmaya başladı. "Sosyal medyada yazılanları kontrol ederken bazı gönderiler ile karşılaştım. Bazıları arkadaşlarının kitapta asıl seçtikleri sonların farklı olduğunu hatta bazılarının kitabı dahi okumadığını ama sosyal medyadaki akıma katılarak söyledikleri sonları yaşadıklarına dair gönderiler."

Sanem "Zaten paranormal bir olayla karşı karşıya değilsek, her şeyi bilmesi imkânsızdı." dedi. Ağır ağrı kesicileri dün itibarıyla bıraktığım için zihnim daha aydınlıktı. Yaralarımın geçtiği, yakın zamanda da geçeceği söylenemezdi ama en azından zihnimdeki tilkiler hareketlenmeye başlamıştı. O tilkilere ve kuyruklarının birbirlerine değmemesine ihtiyacım vardı. O baş ağrısıyla sağlıklı düşünmek çok zordu ve ben o şekilde oyalanırken yazarın daha kaç kişinin kader ağlarını örüyor olduğunu düşündükçe içim sıkılmıştı. Geç kalmaktan bıkmıştım.

"Haberi olduğu kadarıyla harekete geçiyor." derken Sanem'le göz göze geldik. İkimiz de dile getirmedik ama onun da aklına ölen arkadaşı Melis'in geldiğini biliyordum. Kitaplığında Seç ve Yaşa adlı kitabı gördüğümüzde içine su serpmeye çalışmıştı fakat gerçekler, umduklarımızdan daha acı olabilirdi. O kızın feci şekilde ölmesine, sırf bir sohbet kanalına girebilmek adına onun hesabıyla seçtiğini iddia ettiğimiz sonu, yazar için görülebilir ve duyulabilir kılmamızla sebep olmuştuk.

"Belki de o sohbet grupları da yazarın oluşturduğu gruplardır."

"Sanem bahsetmişti, incelemeye alındı ama pek bir şey çıkmadı. Özellikle de sizin sahte hesapla girdiğiniz o kanalın kurucusu ortaokula giden bir çocuk, viral olduğu için ilişiksiz kişilerin oluşturma şansı da yüksek ama kesinlikle bir iletişim kanalları olmalı. Artık yazarın tek olmadığına eminiz, kuklaları..." dediğinde "Önümde intihar eden kuklaları." diye araya girdim. Dudaklarını buruk bir şekilde birbirine bastırıp başını onaylar şekilde salladı. "Kuklaları, birbiriyle bağlantısız isimler. Bu isimleri bir araya getirdiği bir aracı kanal, mekân, durum olmalı."

Özgür bana döndü. "Zeynep'ten ne çıktı?"

Alayla güldüm. "Görüşmemiz gereken zamana gelmediğimizi söyledi."

Sanem ve Nevzat bunu biliyordu ama Özgür yeni duyuyordu. Bizimle kalmıyordu ve bize kıyasla daha az aramızdaydı. Bazen gözleri, kalmasını teklif etmeyi istiyormuş gibi bakıyordu ama etmiyordum. Ne Kıvanç'ı daha fazla çıldırtmak, ne de haklı çıkma ihtimalini göz ardı etmek istemiyordum. Kıvanç'ın eli kolu uzundu, Özgür'le ve geçmişiyle alakalı ilgi çekici bir şeyler bulmaya çalıştığını düşünüyordum, ancak böylelikle beni bir kukladan ve belki de yazardan koruyabileceğini düşünüyordu çünkü benim inadımla baş edemiyordu.

Özgür'ün kaşları şaşırarak kalktı. "Bu alenen bir itiraf, değil mi?" dedikten sonra bakışları Nevzat'a döndü. "Sadece Defne'nin şahit olduğu şüpheli bir cümle sadece. Hepimizin kabulündedir ki, şu an emniyete karşı Defne'nin sözünün bir güvenirliliği yok."

Suçlusunu aradığım dosyanın şüphelisiydim. Yaşanılan son kaza da, işleri daha da zorlaştırmıştı. İlk bakışta kazanın kurbanı olarak görünüyordum ama savcı tek bir kere bakmakla yetinmiyordu. Gene, yazarın elinden çıktığı iddia olunan bir kazada, başrollerden biriydim. Dosya kapsamında toplanan tüm delillere ulaşmaya çalışan ablam, benim lehime olanları öne sürüyordu ama zorlandığına emindim. Söylediğine göre, başkaca güçlü bir şüpheli bulunmadıkça tutuklanma kararı alınması an meselesiydi.

Salonumun köşesinde masada oturarak laptobunda çalışan ablama döndü Sanem. "Yani bu savcı da manyak mı, kız kendi içerisinde olduğu bir aracın yuvarlanmasını sağlar mı?"

Ablam, hafifçe omuz silkti. "Öyle manyaklıklarla karşılaşıyorlar ki, tüm olasılıkları değerlendirmeliler. Tabii, destekleyen deliller de işleri zorlaştırıyor. Mesela Banu'nun ifadesi."

Sanem sinirle inlerken ben sadece başımı onaylamaz bir şekilde sallamakla yetindim. "Şüpheleri üstünden çekmek için yaptı kesin."

Banu, Ali'nin tabletinden bahsetmiş ve bizde olduğunu da dile getirmişti. Daha doğrusu, bende olduğunu dile getirmişti ve yayınevi aramasında tablete de ulaşılmıştı. Çoğu adımımda Sanem de yanımda oluyordu fakat tüm oklar üstümde kalmıştı. Yazarın kasti çabası mıydı? Beni içeri sokup ayağına taş olup durmamı engellemeye mi çalışıyordu? Bugüne kadar günün sonunda onun istediği olmuş olabilirdi ama benim onu geciktirmelerim ya da işini zorlaştırmalarımdan hoşlanmıyor gibiydi ya da gerçekten tehlikeye atmak istemediği bir insansam, onun yakıp yıkacağı yerlere gittikçe bir yandan da beni korumaya çalışarak sonları yaşatmakta güçlük çekiyor olabilirdi.

Sanem, Özgür'e "Kesin o çatlak karı patlattı evi ama işte elimizde delil yok." dedi. Ateş, iyi kötü her şeyi yakıyordu. Ali'yle birlikte katiline dair izleri de yakmıştı. Ateş, bir benim anılarımı yakamıyordu.

Özgür oturduğu koltuktan ayaklandı. "Ben bir lavaboya gideceğim."

"Lütfen evi patlatma." dediğimde güler gibi oldu. O salondan koridora doğru çıkarken Sanem'le göz göze geldik. "Kafayı yemene az kaldı." dese de o da söylediğime gülmüştü. Banu en son lavaboya gittiğinde ardında patlamak üzere olan bir ev bırakmıştı.

"İzahı olmayan şeyin, mizahı olur." dedi benim yerime Nevzat. "Ayrıca hakkıdır, az şey yaşamadı. Günler önce ölümden döndü. "

Sanem başını onaylar şekilde sallayıp Nevzat'ın yanından kalktı ve yanıma yöneldi. Benim sorgulayan bakışlarıma karşı koltukta uzattığım bacaklarımı gösterdi. "Çeksene."

Üfleyip bacaklarımı çektim. Bacaklarımı koltuktan dışarı doğru çevirdikten sonra yeniden oturur pozisyon aldım ve Sanem, gülerek yanıma oturup kollarını vücuduma sardı. "Duygusallaşmasak." diye sitemlenir gibi konuşsam da ellerim, vücuduma sarılan kollarına giderken gülümsedim.

"Gençler?"

Özgür'ün sesini duyduğumuzda Sanem kollarını vücudumdan çekerken ses tonundaki endişe dolayısıyla yüzümü buruşturdum. "Katilse ya da notuysa falan, ben biraz daha uyumak istiyorum, bana söylemeyin."

Nevzat onca güvenliğe rağmen böyle bir şey olması endişesinin oluşturduğu sinirle "Olmaz artık öyle bir şey ya." diyerek ayaklandı ve koridora yöneldi. Sanem de sorgulayan bakışlarıma 'bilmiyorum' der gibi dudak büküp ayaklandı. Hala koltukta oturmaya direnmek istesem de merakım ağır basmaya çalışıyordu. Ablam da ayaklandığında, peşinden kalktım. Koridordaki dış kapının orada, henüz yerde duran notu gösterdi.

Notu daha okumadan hızla atılıp Nevzat "Dur..." demeye kalmadan kapıyı açtım. Nevzat önüme geçip dışarıya doğru silahını uzatırken kendi kapısına yönelen Berk kapının ani açılışıyla sıçrayarak bize döndü. Silahı görmesiyle korkusu artıp kendi evlerinin kapısına doğru geriledi. Nevzat'ın silahını tutarak indirdikten sonra "Şş, Berk'cim, korkma ablacım." dedim. Nevzat'ın ona zimmetli silahının elime değmesi, huzursuz hissettirmiş ve içimin titremesine sebep olmuştu.

Eğilip notu alarak doğrulduktan sonra terliklerle apartmana çıktım ve notu okuyarak Berk'e yöneldim. Sanem ardımdan "Bu kapının değişmesi lazım ya, eşikle arada boşluk var resmen. Kapı da suntadan." diye söyleniyordu.

Nevzat da "Aramızdan başka birinin evine geçsek daha iyi olabilir." dedi.

Özgür "Bana geçebiliriz." diye önerdiğinde sessiz kaldılar. Nevzat ne düşünerek sessiz kalmıştı bilmiyordum ama Sanem benim, yapmayacağımı bildiği için sessiz kalmıştı. Kıvanç'ın verebileceği tepkileri de tahmin edebilecek biriydi.

Aslında en büyük delil hep yastığının altındaydı ama sen okuduğunu anlamaktan, baktığını görmekten uzaksın. Ben yazarım ama yazmam, katilim ama öldürmem, sen ise arar ama bulamazsın.

"Bunu sen mi bıraktın?" diye sorarken dizlerimi hafifçe kırarak ona doğru eğildim. Gözleri elimdeki nottayken başını onaylar şekilde salladı. "Bir abla verdi, sana bırakmam için."

"Kimmiş o abla?" diye sorduğumda dudağını büktü. "Bilmem," dedikten sonra elindeki ekmek ve bir çikolatanın olduğu poşeti salladı. Bir ekmek, kendine de ne istiyorsan al, dediğinde Berk hep bu çikolatayı alırdı. "Bakkaldan çıkınca karşılaştım, kim bilmiyorum."

"Göstersem, tanır mısın?" diye sorduğumda başını onaylar şekilde salladı. Gülümsemeye çalışıp saçını karıştırdım. "Aferin sana akıllı çocuk." dedikten sonra doğrulup ardıma doğru döndüm ve elimi Sanem'e uzattım. "Telefonumu versene."

Telefonla birlikte Berk'e geri döndükten sonra Banu'nun sosyal medyasından bir fotoğraf açıp Berk'e gösterdim. Tanımadığım kuklalardan biri olabilirdi, tanıdığım olsa bile kılık değiştirmiş olabilirdi ama şu an denemekten başka şansım yoktu. Yazar, korunduğumuzun farkındaydı. Bakkal, bulunduğumuz sokağın, iki sokak üstündeydi. Nevzat'ın polis arkadaşları sadece bu sokağın iki ucunda ve apartmanın karşısında bekliyorlardı. Bu sebeple şahit olunamayacak bir uzaklıkta, rahatlıkla apartmana girebilecek birini kuklası etmişti. Onun da diğer ifşa olan kuklaları gibi ölmesini sağlayabilir miydi? Bu yaşındaki çocuğun, beynini intihar edeceği gibi yıkayabileceğini düşünmüyordum, normal duruyordu ama sonradan zarar verir miydi? Berk'e bir şey olmasını istemiyordum ve korumamız gerekenler listesi kabarıyordu.

"Yok, bu değildi."

İç çektikten sonra telefon ekran kilidini kapatacağım sırada dudağımı büzerek "Bir tane daha göstereceğim." dedikten sonra Zeynep'in fotoğrafını açıp gösterdim. Dudağını büktü. Merakla beklediğimiz saniyelerin sonunda "Bilmiyorum." dedi. Benzetmişti ama emin olamamıştı.

Zeynep'in başka bir fotoğrafını gösterdim. "Olabilir ama bilmiyorum." dedikten sonra net bir şey söyleyememesinin getirdiği mutsuzlukla dudağını büküp hafifçe omuz silkti. Gülümsemeye çalışıp yine de saçını karıştırdım ve yanağından bir makas aldım. "Tamam Berk'cim, teşekkür ederim. Bir daha tanımadığın hiç kimseden hiçbir şey alma, olur mu? Tanımadığın biri seninle konuşmaya çalışırsa sakın konuşma, kimseye kapıyı açma ve hemen bana söyle, tamam mı? Anlaştık mı?"

"Anlaştık ama anneme söyleme tamam mı? Kızar bana." dediğinde iç çektim. Söyleyip söylememek arasındaydım. Söylersem, üstündeki disiplini arttırabilirdi ama işe yarar olmazsa da söylediğim için Berk'in bana karşı güveni kırılır, ilgi çekici bir şey olursa bana söylemezdi. Kapıda Nevzat'ın polis arkadaşlarına, Berk apartmandan çıkarsa takip etmeleri için ricada bulunabilirdik ve böylelikle Berk'in de güveni kırılmaz, bir şey olursa söylerdi.

Eve geri dönüp Berk'e dair güvenlik önlemlerini konuştuktan sonra etrafımda toplanan kişilere notu okudum.

Sanem "Ne demek istiyor?" dediğinde bir süredir içimi kemiren cevabı dile getirdim. "Sanırım günlükten bahsediyor."

Özgür "Günlüğün mü var ki?" diye sorduğunda bakışlarım ablama döndü. Ablamın kaşları kalktı. "Sare'nin günlüğü mü?"

Başımı onaylar şekilde salladım. Ne anlama geliyordu, bilmiyordum ama ne demek istediğini biliyordum. Ne anlama geldiğini düşündükçe de içinden çıkamıyordum. Yastığımın altında sakladığım, defalarca okuduğum ama şu ana kadar kitapla bağlantılı olabilecek kadar ilgi çekici geldiği için aklıma gelen herhangi bir cümlesi yoktu. Seneler önce ölmüş bir kız çocuğunun günlüğü ile şu anda yaşadıklarımızın arasındaki bağlantı neydi? O günlükte birkaç isim geçiyordu, Sare'nin hayatına dokunmuş isimler. Kısa bir hayatta, çok ismi yoktu. Pencereden izlediği ve ismini bildiği birkaç komşusu, nasıl ki o pencereden izlerdi, onlar da evinden dinlerdi Sare'nin çığlıklarını, onunla oynamak istemeyen birkaç çocuğun ismi, ona çığlık attıran ailesi, çığlıklarını duymayan ailesi, ne çığlık attıran ne de duymayan fakat dindiremeyen dostu...

**

"Daha ne kadar bekleyeceğiz?"

"Açmıyor telefonu." dedikten sonra sinirle tekrar aradım. Neden açmadığını bir türlü anlayamıyordum. Telefonunu sokabileceği her modta, özel numaraydım. Bugüne kadar birkaç çalış harici, daha fazla beklemem gerekmeden dönüş yaptığı çağrıların bugün ardı arkası kesilmiyordu fakat açmıyordu.

"Yayınevine mi gitsek?"

Sanem başını onaylamaz bir şekilde sallarken telefonunun ekranını kapatıp şişme montunun cebine koydu. "Sordum, yokmuş yayınevinde. Asistanı da artık yok malum, nerede olduğunu öğrenemedim."

Birkaç dakikalık sessizlikte herkes Sıla'nın artık ölü olduğunu hazmetmeye çalışırken sessizliği ilk bozan ben olmuştum. Ben onlardan önce, bizzat şahit olduğum için hazmetmeye erken başlamış olmalıydım ki daha kısa sürmüştü. "Zeynep biliyor olabilir de işte, onun da ne bok olduğu belli değil, soramıyoruz."

Sinirle tekrar kapıya döndüm. Anahtarım vardı ama izinsiz girmek istemiyordum fakat yazar bizzat not bırakmışken oyalanmak da istemiyordum. Eşyalarımı henüz Kıvanç'tan alma şansım olmadığı için günlük de Kıvanç'taydı. Girip almam, defalarca okumam ve yazarın ne demek istediğini anlamam gerekiyordu fakat Sare'nin günlüğü bu kilitli kapının ardındaydı. Kıvanç'ın telefonu açmıyor oluşu da, beni endişelendiriyordu. Güvende olsun diye kendimden uzaklaştırırken aslında tehlikeye atmış olabilir miydim? Bu kadar çok soru ve bu kadar az cevap varken doğru adımları atmak zordu. Mayın tarlasında şansa adımlar atıyorduk ve bazen tutuyor, bazen de mayına denk geliyorduk.

Son bir kere daha arasam da açmayınca "Başka çarem yok." diye mırıldandıktan sonra telefonu cebime koyup çantamdan anahtarı çıkardım. Anahtarla kapıyı açtıktan sonra içeri girdim. Ablam ve Sanem haricinde, Nevzat ve Özgürlere "Siz kapıda bekleyin." dedim. İzinsiz girmiştim bari, hoşlanmadığı Özgür'ün evinde volta atmasına izin vermemeliydim. Sadece Özgür'e 'Sen kal' demek istemediğim için Nevzat'ın da kalmasını rica etmiştim.

Kıvanç'ın yatak odasına yöneldiğimizde burada olmayı özlediğimi fark ettim. Daha doğrusu, Kıvanç'la olmayı özlemiştim. Burada baş başayken dünya bizim etrafımızda dönüyor gibi oluyordu. Onun kollarında uyuyup uyanmayı, tenlerimizin temas etmesini ve her defasında yeni duygular tadabilmeyi, özlemiştim.

Hızla yatağın, yastıkların olduğu ucuna yönelirken, nevresimin değiştiğini gördüğüm için günlüğü de başka bir yere kaldırabileceğini düşünüp endişe ederken gözüm yatağın üstündeki kitaba takıldı. Duraksadığımda ardımdan gelen biri bana çarparak durdu. Kimse neden durduğumu, sorunun ne olduğunu sormadı çünkü gözleri önündeydi. Dizimi yatağa yaslayarak yatakta kitaba uzandıktan sonra bacaklarım titremeye başladığı için ayakta durmakta zorlanacağımı düşünüp yatağa oturdum. Ciltli kitaba ait olan ayracın kitabın ortalarında bir yere yerleştirildiğini gördüğümde yanağımı kemirerek kitabın ucundaki ip ayracı tuttum. Kitabı, ayraç ile işaretlenmiş yerden açtım. Sanem ve ablam yatakta iki yanıma oturup açtığım sayfadaki cümleleri okumaya başladılar.

Sanem gördüğüne karşı yükselen ses tonuyla "O sahne işte, demiştim!" dedikten sonra bunun ne anlama geldiğini fark ederek kısık sesle "O sahne..." diye tekrar etti. Şimdi, haklı çıkmamayı diler gibiydi.

Sessiz ve hatta Nevzatların da şüphelenerek odaya gelmesini sağlayacak kadar uzun dakikaların ardından kulağımda zonklayan kalbim eşliğinde "Niye okudu ki?" diye fısıldadım. Gözlerim dolmuş ama bir yandan da donmuştu. Parmaklarım, cümlelerde gezinirken ellerim titrediği için kitap hafifçe sallanıyordu. Ablam kitabı kapatarak elimden aldıktan sonra ellerimi tuttu fakat gözlerim, hala artık gözlerimin önüne olmayan kitabın cümlelerinde geziniyor gibi kalakalmıştı.

Okumuş ve Sanem'in de ön gördüğü hikâye ile ilerlemişti. Son seçeneğin olduğu sayfada kalmış, neyi seçtiyse bile ilerlememişti ama artık biliyorduk ki o seçmezse bile yazar onun yerine seçerdi. Ya sevdiği uğuruna ölecekti ya da sevdiğini öldürecekti...

Hissetmiş gibi kendimden uzaklaştırmaya, benim uğruma ölmemesini sağlamaya çalışmıştım. Telefonumu açmıyordu... Bu ne anlama gelirdi? Başı tehlikede olabilir miydi?

Korkuyla kalkarken gözyaşlarım eşliğinde Nevzat'a döndüm. "Onu bulman lazım... Telefonunun sinyalini falan takip edemez misin? Başı belada olabilir." dedikten sonra başımı onaylamaz bir şekilde sallayıp ellerimi alnıma götürdüm ve gözlerimi yumdum. Gözyaşları ardı arkası kesilmeden yanaklarımdan akıyordu. Yazar biliyor muydu, bilecek miydi? Kıvanç birine söylemiş olabilir miydi? Biliyorsa, sonumuzu yaşatması bu kadar hızlı gerçekleşmiş olabilir miydi? Başı tehlikede miydi, değilse bile olacak mıydı? Aramızda bir seçim yaptırmak üzere yan yana olmamızı sağlaması gerekmez miydi? İçimde bir yanım en azından vahim sonu henüz yaşamadığımız ya da bugün yaşamayacağımızı düşünüp umutlanmak istiyordu. Bir gün belki zorunda kalacaktık ama hayır... Bugün olmamalıydı. Yıllar sonra bile aynı şeyi isteyecektim. Böyle bir şeye asla hazır olamazdım. Yazar öğrenmediyse asla öğrenmemeliydi. Ablamın ve Kıvanç'ın sonunu yaşamadan, bu işleri sonlandırmalıydık. Ablamın en azından ayları vardı ama bizim ne kadar zamanımız vardı, bilmiyordum.

"Tehlikede olabilir." dedim ellerimi yolmak ister gibi saçlarıma doğru kaydırıp gözlerimi aralarken. Nevzat dudağını büzerek düşünürken "Artık yan yana gelmemelisiniz." dedi. "Belki de şu an, sizi yan yana getirmeye çalışıyor yazar, sonu yaşatmak için."

"Ama nereden öğrendi ki?" diye sorarken çıldırmak üzereydim. Ne zaman okumuştu? Sanem, bizim için yazılmış olduğunu tahmin ettiği iki sondan bahsettiğinde ve sonrasında kitabı okumayı bırakmanın yetmediğini öğrendiğinde Kıvanç'ın ses tonunu ve yüz ifadesini hatırladığım gibi odadakilere ardımı döndüm ve yüzümü buruşturdum. O gün, çoktan buraya kadar okumuştu. Beni güvende tutacağını söylemişti, 'bizim güvende olacağımızı' söylediğimde sadece gülümsemişti. Beni korumayı seçerdi... Seçmemeliydi ama seçecekti.

"Ona ulaşmalıyız," diye fısıldadım. "Onu güvende tutmalıyız." diye gereklilikleri sıralarken, aslında yalvarıyordum. Hüzün ve sinirin harmanlandığı bir ses tonuyla inleyerek duvara tekme attım ve önüme düşen saçlarımı yolar gibi ardıma atıp parmaklarımı başımın arkasındaki saçlarıma geçirdim. Üst dudağımı ısırarak hıçkırarak ağlamaya başlamamı durdurmaya çalışıyordum. Biz güvende tutmaya çalıştığımız kimseyi tutamıyorduk ki...

"Defne..." dedikten sonra ablamın elini omzumda hissettim ama dönüt vermedim. "Farkında mısın? Artık seni de güvende tutmalıyız. İkiniz de birbiriniz için tehditsiniz."

Gözlerimi kapattığım gibi birkaç gözyaşı daha yanaklarıma doğru hareketlendi ve üst dudağıma eziyet etmeyi bıraktım. Bunca şeyin arasında yanında güvende hissettiğim ve sarılışına, beni iyileştirmesine ihtiyaç duyduğum adamla artık yan yana gelmemem gerektiğini söylüyorlardı ve öyleydi. Benim için bu gereklilik beni öldürmesin, diye değildi. Öldürmezdi. Kimse yerime geçip de onunla göz göze gelmemiş, onun öpüşlerinde sakinleşmemiş, onunla sevişmemişti. O adam beni öldüremezdi ama benim için ölebilirdi. Günlerdir endişe ettiğim, bunun uğruna uzak kalmaya çalıştığım ve korktuğum ihtimal başımıza gelmişti. Hile yapmayı seven bir yazarımız vardı, kelimesi kelimesine yaşatmayı beceremezse, ölmemi sağlayıp suçun Kıvanç'a kalmasını sağlayacaktı ya da belki tam tersi, Kıvanç'ın ölmesini sağlayıp hâlihazırda şüpheli olan bana yığacaktı suçu. Sevdiğini, âşık olduğunu öldürmek kadar ağırdı neredeyse, suçun faili olarak yargılanıp belki de cezalanmak. Aslında suçun mağduru hatta bir nevi maktulüyken...

"Kıvanç'a ulaşacağız ve ikinizi de güvende tutacağız." diyen Nevzat'a dönüp bakmadım bile. Güvende tutamadıklarımız, mezarından gülüyordu şimdi bu anımıza. Ne garipti, ölmekten çok Kıvanç'ın ölmesinden korkuyordum. Benim için sigara paketinin içerisindeki papatyalar gibiydi. Elinden geldiğince güzelleştiriyordu kalbimi. Kalbimin mezarlığında açan bir çiçekti. İzin verilirse, yayılacak, tüm kalbimi güzelleştirecekti ama fazla zamanımız kalmamış gibiydi.

"Günlüğü bulup bir an önce çıkalım buradan. Kıvanç dönebilir, yan yana gelmeyin."

Gözyaşları arasında hafifçe güldüm. Şu an yanımda olmasını istediğim tek kişi, artık yanımda olmaması gereken kişiydi. Hem onun, hem benim için... Birbirini yaşatan iki kişi, birbirini öldürmemeleri için uzak kalmalıydı ve bu yazarın bana attığı en büyük kazıktı.

Bir şeyleri değiştirmeye dair duyduğum istek ve çaresiz bir şekilde güçlü kalmaya mecburiyetimle birlikte gözyaşlarımı silip ardıma döndüm ve yastığa yöneldim. Yastığın altında günlüğü bulamadığımda sinirle inledim ve hızlı adımlarla odayı talan ettim. Hareket ettikçe çarptığım ya da çarpmadan gerileyebilen herkes canımı sıkıyordu. Kalabalığın içerisinde yalnız hissediyordum ve hatta yalnızlığı istiyordum fakat kendi kendime kalıp düşüş yaşayamayacak kadar ilerleme kat etmeye ihtiyacımız vardı. Artık neredeyse hiç zamanımız kalmamıştı. Tek umudum, bizi yan yana getirmeden Kıvanç'a bir şey yapmayacağıydı. Hile yapmasına yapıyordu ama önce tamamıyla sonu yaşatma çalışıyor, işe yaramazsa hileye başvuruyordu. Henüz hiç böyle bir çelişkiyle yan yana gelmemiştik.

Kendi kendime "Nerede olabilir?" diye mırıldanırken koridora çıktım ve hızlı adımlarla salona ilerledim. Salon ve Amerikan mutfağı da talan ettikten sonra tekrar koridora döndüm. Evdeki herkes, koridorda, sırtlarını duvara yaslamış ve düşünceli bir şekilde bekliyordu. Sadece kendim aramak istemiştim, kimsenin Kıvanç'ın eşyalarını karıştırmasını istemiyordum ama bulamıyordum. Burada kaldıkça Kıvanç'la karşılaşma ihtimalimiz artıyordu. Ne kadar süre daha uzak kalmamız gerekecekti, tüm bunlar ne zaman biterdi? Ona şimdiden çok ihtiyacım vardı...

"Şurada kapısında kilit olan bir oda var."

Özgür'ün gösterdiği kapıya doğru baktım. Çalışma odasıydı. Normalde kilidi kapıda olmazdı ama unutmuş olmalıydı. Çalışma odasındaki kitaplığa koymuş olabilir miydi? Oraya doğru ilerlerken ardımda bıraktıklarım sessizliklerini korudu. Her biri, ikimizden en az birini güvende tutamayacaklarından endişe duyar gibi, çökmüştü.

Kapının kilidini açtıktan sonra odaya girdim. Kapının duvara çarpmaması için tekrar tuttum. Hızlı açmıştım fakat duvarda bir kapı kolu izinin olması, Kıvanç için duvarın tamamıyla sıva, boya bakımına alınmasını gerektirirdi. Pürüz sevmezdi ve ben onun için duvarına bile dikkat ederken yazarın bizi birbirimize düşürme çabasından iliklerime kadar nefret ediyordum. Kitaplığa yöneldim. Gözlerim ve ellerim kitaplarda gezinirken algılarım düşük olduğu için fıldır fıldır olan gözlerimi yavaşlatmaya çalıştım. Hızlı olmaya çalıştıkça dikkatsiz davranıyordum ve bu beni daha da yavaşlatıyordu aslında.

Günlüğü bulduğumda rahatlayarak nefesimi üfledim. Artık bir süreliğine veda ederek gidebilirdim bu evden ve bu evde bir süreliğine bir olduğum adamdan...

Ardıma dönüp kapıya yöneleceğim sırada kapıdan beni izleyen gözler bir yere takılmıştı. Sanem "Kıvanç'ın silahı mı var?" diye sorduğunda bakışlarını takip ederek masaya baktım. Masanın üstünde duran silah, içimin titremesini sağladı. "Babasının vardı." diye mırıldandım. Babasının ona miraslarından biriydi. Şifreli kasasında dururdu ama şimdi meydana çıkmış, masasının üstündeydi. Neden çıkartmıştı?

Nevzat odaya girdiğinde dudaklarım aralandı ama 'Dur' diyemeden silahı izlemeye devam ettim. Yazarın, Kıvanç'ın beni ya da kendisini öldüreceğini düşündüğü araç bu muydu? Bu silah?

Özgür de Nevzat'ı takip ederken "İşler mümkünmüş gibi daha da ciddileşti." dedi. Odanın köşesinde kalırken masanın etrafında toparlanmalarını ve silahı izlemelerini seyrettim.

Sanem "Yanımıza mı alsak?" diye sorduğunda Nevzat düşünüyordu. "Yazardan korunmak için de kullanabilir, habersiz alarak ona iyilik yapmayabiliriz ama kesinlikle bu silaha dair onunla konuşmalıyız."

"Bunlar ne?"

Özgür, Kıvanç'ın masasının üstündeki sümen takımındaki pad sümenin kapağını ucundan tutarak hafifçe kaldırdığında sinirle "Özgür ne yapıyorsun?" diye sorsam da sonrasında ne gördüyse hızla hareket ederek ellerine aldığı notları bize doğru kaldırdığında sesim kesildi ama dudaklarımı birbirine bastıramadım.

Sanem "Notların kaybolduğunu söylememiş miydi?" diyerek Özgür'ün elinden notları aldığında sessiz kalmaya ve ayaklanıp bana zarar verebileceklermiş gibi korkuyla notlara bakmaya devam ettim. Yazarın Kıvanç'ta olan notlarıydı bunlar, geri istediğimde kaybettiğini iddia ettiği notlar. Odasına birinin girip aldığını düşünmüş, kameralara bakmıştık ve hatta şüpheli isimler de bulmuştuk fakat buradalardı işte. Burada olduklarını hatırlayamamış mıydı yoksa... Yalan mıydı?

Nevzat "Buradan çıkalım." dedikten sonra Özgür'ün elinden notları alıp yerine koydu. Silaha da dokunmadı. Hareketsiz kaldığımda kollarımdan tutup beni kapıya yönlendirdi. "Hadi, gidiyoruz."

"Ama..." diyerek ardıma dönmeye çalıştığımda Sanem ve ablam koluma girerek beni yönlendirmeye devam ederken Nevzat kapıyı ardımızdan kapattı ve kilitledi. Kilidi de kapıda bırakıp eliyle dış kapıyı gösterdi. "Hadi."

"Siz... Siz ne düşünüyorsunuz?"

Sesimde onlar bunu düşünürse, gerçek olurmuş gibi bir endişe ve çaresizlik vardı. Kapıdan çıktığımız gibi benim hareket etme kapasitem azaldığı için çantamdan anahtarı alıp geri kilitlediler ve beni asansöre yönlendirdiler. Asansöre bindiğimizde hala sessizlerdi.

"Ha? Ne diyorsunuz? Ne anlama geliyor bu?"

Sıkkın nefes alış verişler dışında sessiz kaldıklarında sinir krizi geçirmek üzereydim. Asansörden inip de apartman kapısına yöneldiklerinde ve beni de yönelttiklerinde sinirle kollarımı çektim ve Özgür ve Nevzat aynı anda tekrar kollarıma girip beni yönlendirmeye çalıştılar.

"Yeterince uzaklaşalım, konuşacağız."

Kıvanç'ın apartmanından uzaklaştıktan sonra sinirle onlara döndüm. "Kıvanç'tan şüphelenmiyorsunuz, değil mi?"

Nevzat "Görmedin mi?" diye sesini yükseltti. İşaret parmağımı ona doğru sallayarak ona yakınlaşırken "Sen görmedin mi? Kıvanç'la beni? Kıvanç böyle bir adam değil, özellikle de konu bensem değil." dediğimde zihnim, söylediklerime kanıt topladı saniyeler içerisinde. Dolu gözlerle burukça gülümseyip başımı onaylamaz bir şekilde sallarken tekrar "Değil." dedim. Nevzat ne diyeceğini bilemeyip nefesini üflerken Sanem "Farkındaysan sana karşı dengesiz olan bir yazarla karşı karşıyayız." dediğinde sinirimi tümüyle Sanem'e çevirdim ve "Ne saçmalıyorsun?" diye bağırdım. "Sence yazar, Kıvanç mı?"

Birkaç kere kekeleyip ne diyeceğini bilemedikten sonra hafifçe omuz silkti ve iki yanında kaldırdığı ellerini sertçe bacaklarına doğru indirdi. "Belki sadece kuklası ama yazarın sana karşı özel ilgisi olması, mecbur kalmadıkça tehlikeye düşürmemeye çalışması, seni uzak tutmaya çalışması, ya yanında istemesi ya da karşısında durmamanı istemesi, sana dair birçok bilgiye sahip olması, hassaslıklarını bilmesi, sana da bazı şeyler mantıklı gelmiyor mu?"

"Gelmiyor!" diye bağırdım. "Beni sen de tanıyorsun..." dedikten sonra ablamı gösterdim. "Bak burada beni tanımak deyince ilk akla gelen isim var."

Sanem "Ama bizim odalarımızda bir silah ve yazarın notları bulunmadı." dedi. Oflayıp aklıma gelen cevapları ve itirazları sıralamaya devam ettim. "Unutmuştur belki oraya koyduğunu. Belki o da farkında değil notların kaybolmadığının?"

Sanem "Kıvanç Demirel'in çalışma masasından bahsediyoruz Defne. Bin kere girip çıkmıştır o odaya." dediğinde isterik bir şekilde güldüm. "Ben bir süredir orada yaşıyordum, farkında mısınız? Kabul etsem, hala orada yaşıyor olacaktım. Sence böylesine önemli bir delili, farkında bir şekilde olduğum ortamda bırakır mı?"

"Artık yaşamıyorsun. Belki o sebeple rahat davranıyor. Sonuçta o yokken, anahtarla evine gideceğini düşünemezdi."

Başımı onaylamaz bir şekilde sallayarak Özgür'e döndüm. Sinirimin ona döndüğünün farkına varsa da geri durmadı ve düşüncelerini dile getirdi. Hatta ben konuşmadan konuşmaya başlayabilmek adına acele etmişti. "Defne, yayınevinden birinin kesinlikle yazar ya da kuklası olduğuna emindik. Bu kitabı basma, dedin, bastı. Basmayı durdur, dedin, durdurmadı. Seni bu olaylardan uzak tuttu, her türlü yola başvurdu seni uzak tutmak için. Peşine adam taktı. Sen farkında mısın, 'Yazar benim nerede olduğumu nereden biliyor?' diye sorguladığın zamanlarda, Kıvanç'ın adamı peşindeydi. Bizzat geldi, telefonu uzattı sana. Sonradan uzaklaştı ama gitmediğine eminim, belki de Ali'yi gördü, söyledi. O kadar dikkat etmemize rağmen, yazar bir şekilde Ali'nin konumunu öğrendi."

Ben daha Özgür'e cevap veremeden Sanem de konuşmaya başladığında ona doğru döndüm. "Dosyalarına ulaşabilen insanlardan biri de Kıvanç. Farkında mısın, dosyalarının kitaplaşmasına izin vermedi senelerce. Sence de mantıksız değil mi? Hatta..." dedikten sonra aklına gelenle daha da korkmuş gibi baktı. "Gül öldükten sonra yeni baş editör için herkes senin ismini vereceğini sanırken kalktı beni baş editör yaptı. Baş editör olan, kitabı inceleyecekti. Belki de sen okuma, diye baş editör yapmadı. Sonra, çekip gideceğin sırada mecbur baş editör yaptı ama sen okumamayı, şart koştun, direkt kabul etti. Belki sen istemesen, o başkasına verecekti bu görevi. Hatta... Yazarın ilk notunu kilitli kapılar ardında evinde, Kıvanç'la siz baş başayken bulmadın mı?"

Başımı onaylamaz bir şekilde sallarken onların delirdiğini düşünerek ellerimi enseme götürdüm. Onlar delirmiş olmalıydı yoksa ben delirecektim. Hayır, böyle bir şey olamazdı. Böyle bir şeyin olmasına ihtimal vermiyor, vermek dahi istemiyordum. Hayır, çocukluğum güvenmemeyi öğreterek geçmişken, yetişkinliğimde bana yeniden güvenmeyi yaşatan adam, asla güvenmemem gereken kişi çıkamazdı.

"Kazada yazar ya da kuklası, sen olduğunu gördükten sonra geri çekilmedi mi? Yazarın sana özel zaafının sebebi ne?"

"Yazar o olsa, beni delillerin olduğu evine yönlendirir miydi? Kendi not bıraktı, farkında mısınız?" derken hepsine sırayla bakıyordum. Ortalarında kalmıştım ve çevremde sağımdan, solumdan zihnimi de kalbimi de delip geçen düşüncelerini bana iletirlerken aralarında sıkışmış gibi hissediyordum. Nefes almakta zorlanmaya başlamıştım. Panik atak, kapıdaydı.

Özgür "Günlüğü almak için onun evine gelmen gerekiyor." dediğinde ve es verdiği süre boyunca sessiz kaldığımda, ne demek istediğimi anladığımı fark etse de cümlelerine devam etti. "O olmadan gireceğini, girsen bile o odaya gireceğini düşünmüyordu belli ki. Anahtarı da üstünde unuttu ve hata yaptı belki de. Bir araya gelmeniz için hamlesiydi o not. Yanına gelmek istese, hep birlikteyiz. Günlük almak için onun yanına tek gideceğini düşünmüş olmalı."

Sanem "Onunla, onun evinde kalman için ne kadar ısrarcı olduğunu hatırla." dediğinde ona dönerken kusma isteği baş göstermişti. "Aslında ben uzak durmaya çalışırken beni ilk bu oyunlara çeken yazardı. İlk notları kitabı okumam hatta onu bulmam için yazılmış gibi. Bazı notlarında onun peşini bırakmamı istiyor. Dengesiz davranıyor. Kıvanç olsa, uzak tutmaya çalışır."

"Bütün bunları yapabilen biri hastadır." dedikten sonra bunu söylediği daha doğrusu söylemek zorunda kaldığı için mutsuz bir şekilde dudaklarını kıvırdı fakat 'zorundayım' der gibi omuz silkti. "Eğer Kıvanç'sa, sana karşı zaafı varsa bile dengesizdir. Belki bir yandan korumaya çalışıyor, bir yandan da seni bile gözden çıkarabiliyor. Aslında, Hilmi'nin dediğine göre yanında olmanı ya da yolundan çekilmeni istiyor. Başta yanına çekmeye çalıştı ama o denli karşı olduğunu gördüğünde ise, en azından geri çekilmeni istemeye başladı. Hilmi, karşısında durmakta zorlanacağın biri olduğunu söylemişti sana. Bu da, ancak değer verdiğin biri olmasından kaynaklı olmalı. Kıvanç'a âşıksın."

"Kıvanç'a aşığım ve âşık olduğum adam, aylardır ne kadar hastalıklı bir ruh olduğuna şaşırdığım, tiksindiğim, içimi titreten o yazar değil, anladınız mı? Ne yazar, ne de katili."

Özgür "Her şey bittiğinde, yanına gelmedi mi Kıvanç?" diye sordu. Kızarık gözlerim ona döndü. "Onca zaman ortalarda yoktun ama konuşmanız bitince, Hilmi intihar ettikten sonra yanına geldi."

Hilmi'nin yaptıkları aklıma gelince "Bana dokunmasına izin vermezdi." diye fısıldadım. "Âşık olduğun Kıvanç vermez, ama o hastalıklı ruh, verir."

"Hayır!" diye bağırdım. "Saçmalıyorsunuz, birkaç şey gördünüz diye onun hakkında bu denli karamsar düşünmeye başlayamazsınız. Bu söylediklerinizi hak etmiyor!"

"Belki de kitabın o sayfası, kendi okuyup seçtiği hikâyeyi göstermiyor." dediğinde Nevzat'a baktım. Bir süredir sessiz bir şekilde bizi dinliyordu ama artık konuşmayı tercih etmişti. Ablam ise başından beri sessiz bir şekilde dinliyordu. Kıvanç'ı çok tanımıyordu ve yaşadıklarımıza geç dâhil olmuştu. O gelmeden önceki anılara dair şüpheleri bilmiyordu.

"Belki de o hikâyeyi, senin için yazdı. Ya onun için öleceksin, onun tabancasıyla, onun kurşunuyla ya da onu öldüreceksin. Yazarın notunu hatırlıyor musun? Yıkık dökük bir yerde, küllerin arasında göz göze geleceğinizi ve sonra, senin onu ya da onun seni öldüreceğini söylemişti."

Yutkunmaya çalışırken başımı onaylamaz bir şekilde salladım. Kabul etmiyordum, edemezdim...

Sanem, yazarın ya da kuklasının Kıvanç olduğuna emin olmuş, diğer detaylara geçmişti. "Bence Zeynep de kuklası. En başından beri de biliyor. Senden vazgeçirmeye çalışmıyor mu zaten? Adamın aşkını kazanmaya çalışıyor. Belki yazarın tek kusurusun, kuklalarının gözünde. Belki senden vazgeçmekte zorlandığı için ilerleyemiyor. Zeynep de bir şekilde senden vazgeçmesini sağlıyor. Onu öpmeden önce söylediğini anlattığın cümleleri hatırla. Senin onu hak etmediğini söylemişti."

"Kitap yayınevindeki toplantıya katılmaya yetkili kişilerin adreslerini ve hayatlarını bilen biri tarafından yazıldı ya da yazılmasın yardımcı olundu."

"Eninde sonunda olacağını bilmesine rağmen aniden polisler yayınevine gelince sinir krizi yaşamıştı. Çünkü hazırlıksız yakalanmıştı."

Nefessiz kalmışım gibi "Saçmalık." diye fısıldarken ellerimi alnıma götürdüm ve irileşmiş gözlerimle yere bakmaya başladım. "Saçmalıyorsunuz. O 'tehlike' değil. O da tehlikede..."

İnanmıyordum, inanamazdım. Evet, ona çıkan oklar vardı ama hepsi birer yanılmaydı. Bakıldığında polislerin ve savcının gözünde de bana çıkan oklar vardı ama hepsi birer yanılmaydı. Kıvanç birçok şey olabilirdi ama bu denli hastalıklı bir ruha sahip olamazdı. Yıllardır dibindeydim, görürdüm. Bana dokunduğunda hissederdim. Defalarca öpüşmüş, sevişmiştik. Katilin notlarıyla karşılaştıkça titreyen bedenim, onun kollarında huzur bulmuştu. İçim, vücudum sadece onun aşkıyla, ona duyduğum arzuyla titremişti. Bedenime bir katilin izleri yoktu. Hayır, yoktu...

"Yayınevinden okuyanların seçtiği sonların listesini topladı, sonları yaşatmak üzere."

"Son ana kadar satışları durdurmadı. Seni vazgeçiremediğini fark ettiğinde aramıza dâhil oldu, sanki adımlarımızdan daha kolay haberdar olmak ister gibi..."

"Hayır." dedim tekrar. Bakışlarım çaresizlikle ablama döndü. O sessizdi. Uzun zamandır tanımıyordu ama âşık olduğum adam olduğunu biliyordu. Seneler sonra ilk karşılaştığımız an, aradan geçen seneler içerisinde âşık olduğumu anlamıştı. Ondan cevap bekler gibi baktığımı fark ettiğinde bu yükü istemezmiş gibi yutkundu ve dudakları mutsuzlukla kıvrıldı. Gözlerim ısrarla baktığında "Açık konuşmak gerekirse, Kıvanç olduğunu düşünmüyorum." dediğinde yeniden nefes alabilir gibi hissettim. Sanki benim gibi düşünen birinin bile olması, diğerlerinin her söylediğini ve inandığını silecekti.

"Ama bu riske giremeyiz."

Nevzat'a döndüm. "Saçma sapan düşüncelerinizle sakın Kıvanç'ı güvende tutmaktan vazgeçmeyi düşünmeyin. Onun da yardımımıza ihtiyacı var. Ben sizin gibi düşünmüyorum." dedikten sonra burnumu çektim ve omuzlarımı dikleştirdim. "O notların ya farkında değil ya da yazar yine beni yanıltmanın ve önüme geçmenin peşinde. Belki de sonu böyle yaşatmaya çalışıyor, bizi birbirimize kırarak. Kıvanç böyle bir adam değil ve siz beni aksine inandıramazsınız. Benim güvende olmamı istiyorsanız..." dedikten sonra konuşurken aralarında gezinen gözlerim yeniden Nevzat'a döndü ve işaret parmağımı ona doğru salladım. "... Kıvanç'ı da güvende tutmak zorundasınız."

Nevzat sıkkın bir şekilde nefesini burnundan üfledi ve gözlerini kaçırdı. Telefonum çalmaya başladığında gözyaşlarımı elimin tersiyle silip çantamdan telefonumu çıkardım. Kalbim yeniden hızlandı. Kıvanç arıyordu.

"Aç, hoparlöre ver."

"Ona suçlu gibi davranmayı kesin!" diye bağırdığımda ablam sakinleştirmek ister gibi elini koluma koydu. "Defne bu ihtimali göz ardı edemezsin."

"Onunla görüşeceğim." dedim. Aynı ağızdan "Hayır." dediler. Ne derlerse desin, inadımı sürdüreceğimi belli eden bir ses tonuyla "Onunla görüşeceğim ve bunu yapmamış olduğuna bir kez daha emin olacağım. Siz de olacaksınız, bana bir şey yapamayacak..." dedikten sonra bunu onlara söylemek zorunda kaldığım için dolu gözlerle güldüm. Kıvanç Demirel'in zaafı, kıymetlisi, aşık olduğu kadın olarak Defne Saraç, kendisine bir şey yapmayacağına kadar teminat göstermek zorunda kalıyordu.

"Siz de emin olacaksınız ve bu saçma düşüncelerinizden kurtulacaksınız, onu da koruyacağız. Yazar bizi birbirimize kırdıramayacak."

İç çektiler ve Özgür endişeli bir ses tonuyla konuşmaya başladı. "İçimden bir ses bugün bizim değil senin yanıldığını göreceğimizi söylüyor."

**

Kapalı bir alanda bulunmamızın güvenli olmadığını savundukları için, geldiğimiz parkta, sessizliğin ortasında bir bankta oturuyordum. Kafamın üstündeki sokak lambasının aydınlatması, içimdeki karanlığa fayda etmezken omuzlarım çökkündü. Sırtımı bankın dayanağına bile yaslayamıyordum. Sanki insan, okyanusun ortasında tek bir kişiye sığınmak istediğinde gelen giden gemileri gözü görmüyordu. Buz gibi suda ve hiçliğin ortasında, tek bir gemiyi bekliyordu. Gelirse kurtulurdu, gelmezse de bu hayat kurtulmaya değmezdi...

Sığınmak istediğim adamın "Defne..." diyen sesini duyduğum gibi gözlerim kızarırken yutkunmaya çalışarak bakışlarımı kaldırdım. Yavaş hareketlerle banktan kalkarken bana yaklaşmasını izledim. "Defne konuşmamız lazım."

Başımı onaylar şekilde sallarken bana doğru uzanan kollarına eşlik ettim. Kolları vücudumu sararken dolan gözlerimi kapattım. Birkaç yaş, yanaklarımı ıslatmaya başlarken ona sığındım. Artık sığınamayacağımı, aslında hiçbir zaman da sığınmamam gerektiğini söylüyorlardı ama inanmak güçtü. Kolları vücudumu sararken saçlarımı öpen adamın, tüm bunları yaşamamızı sağlayan kişi ya da kuklası olduğunu düşünmek, güçtü.

"Başka bir yere gitmeliyiz, burası güvenli değil." dedikten sonra kollarını yavaşça vücudumdan çekti. Yüzüm, gözlerine bakabilmek adına gerilerken zihnim düşünebilme mücadelesi içerisindeydi. Yalnız olduğumu sanıyordu ama yalnız bırakmayan kişiler onunla başka yere gitmeme izin vermezdi ve ortaya çıkarlarsa her şey daha da karışırdı.

"Burada konuşalım."

Başını onaylamaz bir şekilde salladı ve gözleri etrafımızda gezindi. Kimseyi görememiş olmalı ki gözlerime geri döndü. "Burada olmaz, biri bizi gözetliyor olabilir. Söyleyeceklerimi duymaması lazım."

"Kimin?"

Sessiz olmaya çalışarak "Yazarın." dediğinde nefesim gibi kirpiklerim de titredi. "Bir şeyler öğrendim ama buradan gitmeliyiz. Neden burada görüşmek istedin ki?"

Dudağımın kenarını kemirirken onların yanılması için yaratıcıya yalvarıyordum. Baş başa kalmamızı isteyişi yazarsa da mantıklıydı, yazar değilse de. Beni korumak isteyen biri de ortalıktan uzaklaştırmaya çalışırdı, beni öldürmek isteyen biri de.

"Burada söyle." dediğimde sesim titrek çıkmıştı.

"Sen..." dedikten sonra kaşları hafifçe çatıldı. "İyi misin?"

Başımı onaylamaz bir şekilde salladım. Yazara karşı bile güçlü olabilirdim ama o... O ve yazar aynı kişiyse... Hilmi karşı durmakta zorlanacağımdan bahsederken...

Başımı tekrar onaylamaz bir şekilde sallayıp düşüncelerimden kurtulmaya çalıştığımda endişeli elleri yanaklarıma geldi. Gerçekten endişeli görünüyordu. Bu kadar iyi rol yapıyor olamazdı, değil mi? Eğer rol değilse, gerçekten hastalıklı bir ruha sahip yazar, aynı zamanda bana âşıksa hareketleri dengesiz olmaz mıydı? Belki de öldüreceği bir kadın için bile endişelenebiliyordu...

O, konuşmaya başlamadan renk vermememi söylemişlerdi. Bunu yapmak istemiyordum ama ortaya çıkmamaları için şart koşmuşlardı. Beni korumaya çalıştıklarını biliyordum ama karşımda beni bu hayatta her türlü kötülükten korumak isteyen bir adam duruyordu, öyle değil mi? Beni ondan korumalarına ihtiyacımız olmamalıydı...

"Neyin var?"

Yapamıyordum. Ona karşı rol yapamıyordum. Yapmaya gerek de duymuyordum. Onlar yanılıyordu. Kıvanç'a güveniyordum. Bu hayatta güvenimi en çok kazanan adam, Kıvanç'tı. Evimde not bulduktan sonra korku dolu karanlık düşüncelerim bu süreçte defalarca, geceleri uykumda yazarın beni izlediğini düşünmüş, hatta bu sebeple de yalnız kalmak istememişti. Sanki Kıvanç'ın yanında güvende olacakmışım gibi gelmişti. Gerçek aslında, bizzat benim yazara gittiğim ve böylelikle yazarın bana gelmesine gerek kalmaması olabilir miydi? Yazarın uykumda beni izlemesinden çok daha fazlası, yazarın defalarca tenimi tanıması, öpmesi, sevmesi, birlikte olmamız olabilir miydi?

Titreyen sesim, beni fiziken öldürmesinden çok hislerimi, düşüncelerimi, güvenimi ve anılarımı öldürmesinden korkuyordu. "Bugün sana gittim."

Kaşları kalktı. "Bana ulaşamayınca mı?"

"Yazar not bırakınca." dediğimde ilgiyle dinlemeye devam etti. Ayakta ve işlevli tutmaya çalıştığım zihnim bakışlarını, yüz ifadelerini anlamaya çalışıyordu ama bunca zaman bana aşık olduğunu sandığım ve aşık olmaya değer gördüğüm bir adam aslında hastalıklı bir ruha sahipse, ben ne bakışlardan, ne ifadelerden, ne de temaslardan hiçbir şey anlayamıyorum demekti...

"Sare'nin günlüğüne dair bir not bıraktı. Sende olduğu için almam gerekti fakat telefonlarımı açmadığında evine gelmek ve anahtarla girmek zorunda kaldım."

Başını onaylar şekilde salladı. Bu duruma dair herhangi bir çekincesi oluşmamış gibiydi.

"Neden açmadın?" diye sorduğumda "Başka yere geçtiğimizde anlatacağım, açamadım çünkü başka şeylerle uğraşıyordum." dedi. Bir titreme dalgası daha vücudumu sararken söndürmemeye çalıştığım umudumla anlatmaya devam ettim. "Kıvanç, kaybolduğunu söylediğin notlar, çalışma odanda, masandaydı."

Kaşları hafifçe kalktıktan sonra çatıldı. "Nasıl yani?"

"Resmen, oradaydılar. Silahının hemen arkasındaki sümen padinin altında."

Gözleri gözlerime takılı kaldığı saniyelerde, yıllar hızlıca akıp gitti ve ben bir ömrü yüzyıllarca yaşamışım gibi yoruldum. Saçlarıma düşen hayali aklar, onun öpüşüyle geçebilirdi. Gözleri düşünceli bir şekilde bakmaya devam ederken ellerini yanaklarımdan çekti. Birkaç adım gerilediğinde dudağımın kenarını kemiriyordum. "Evime girmiş biri." diye mırıldanırken benimle değil, kendisiyle konuşuyordu. Bana dönüp "Silah masada mıydı?" diye sorduğunda "Evet." dedim. Başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Artık ev de güvenli değil, başka bir yere gitmeliyiz."

"Nasıl oldu? Yani notlar... Notlar nasıl oradaydı Kıvanç? Ve silah? Neden ortadaydı?"

Kıvanç'ın kaşları daha da çatılırken "Anlayamadım." dedi. "Yaptığın beni bilgilendirmek değil de..." dedikten sonra hafifçe güldü ama isterik bir gülüştü. "Cevap aramak mı?"

Yutkunarak sessiz kaldım. Şaşkın bir şekilde kendisini gösterirken "Benden mi şüpheleniyorsun?" diye sordu. "Hayır ben..." diyerek ona yaklaşmaya çalıştığımda gerileyip ellerini 'uzak dur' der gibi kaldırdı. "Bana birkaç saniye ver." dedikten sonra ellerini ensesine götürüp ardına döndü. Gergin ve duygu karmaşası içerisinde titreyen ellerim çenemde sırtını izlerken ne düşüneceğimi bilemiyordum.

"O kitabı neden okudun Kıvanç?"

Ellerini ensesinden çekip bana doğru döndüğünde tekrar yaklaşmak için ona yöneleceğim sırada gözleri, gözlerimde değil, ardımdaydı. Her şey yavaş bir şekilde yaşanıyormuş gibi hissederken eli beline gittiğinde ne yaptığını anlayamayarak bakan gözlerim odak problemi çektiğim için kırpışıyordu. Beline giden eli, silahla döndüğünde kalbim, yavaşça donmaya başladı. Buzların, kalbimin etrafını sardığını ve sinsice yayıldığını hissedebiliyordum. Silah tutan elini bana doğru kaldırmaya başladığında gözlerim, yüzüne döndü. Kaşları çatılmış, gergin bir şekilde bakarken hızlı davranması gerekiyormuş gibi dudakları korkuyla bükülmüştü.

Ben "Kıvanç..." dahi diyemeden namlunun ucunda kaldığımda dudaklarım çığlık atmak değil, 'Neden?' diye sormak istiyordu. Ellerim kalbime gitmek istiyordu ve biliyordum, şimdi benim de elimde bir silah olsa, yine de ellerim kalbime giderdi, silah yere düşerdi. Ne olursa olsun, silahı ona çeviremezdim. Sevgi ve aşk seneler içerisinde oluşurdu ve ne olursa olsun saniyeler içerisinde son bulmazdı. Bana bunu yapıyor, olamazdı...

Benden çıkmayan çığlıklar yükselirken birkaç kişi Kıvanç'ın üstüne doğru çullandığında hala hareketsizdim. Kıvanç soluna doğru devrilirken gözleri gözlerimde değil, ardımdaydı. Kendimi zorlayarak ardıma doğru döndüm ama kimse yoktu. Korku ve şaşkınlık dolu gözlerim tekrar Kıvanç'a döndü. Nevzat'ın polis arkadaşları onu etkisiz hale getirmeye çalışırken bu olanlara inanamıyordum. Polisler kollarını sırtına doğru bükmeye çalışırken silah elinden çoktan düşmüş, biraz ilerisinde yerde duruyordu. Beni öldürmek isteyerek mi doğrultmuştu, korumak isteyerek mi? Ardımda biri mi vardı? Biriyle mi göz göze gelmişti?

"Defne!" diye bağırdığında bileklerine kelepçe takılmıştı. Kıvanç'ı yerden doğrulturlarken "Defne, dikkat et!" diye bağırdı. Dudaklarımdan birkaç hıçkırık çıkarken dolu gözlerim, görüşümü kısıtlıyordu. O güzel gözlerini göremiyordum, yüzünün ne halde olduğunu seçemiyordum.

"Defne biri her şeyi bana yıkmaya çalışıyor, dikkat et!"

İsim verecekse bile veremiyordu. Konuşmamız gerektiğini, bir şeyler öğrendiğini söylemişti. Şimdi isim verirse, ifşa olunduğu bilinen kişi her şeyi daha da çıkmaza sokabilirdi. Notlar, silah ve tam şu an onun kumpasa düşmesini sağlamış olabilirdi ve eğer böyleyse bunu fark etmişti. Benim de fark etmemi istiyordu. Ona güvenmediğimi düşünse bile, dikkat etmemi istiyordu.

"Kimseye güvenme ve bana gel. Defne sana yalvarıyorum beni görmeye gel."

Polisler onu yönlendirirken ardına dönüp benimle konuşmaya çalışıyordu. Onun ardından gitmeye kalkışacağım sırada koluma girenler beni tuttu. "Ne olur bana güven. Ben sana aşığım, sana yemin ederim. Bana güven."

Ellerim hıçkırıkların kaçıp durduğu dudaklarıma giderken polis arabasına bindirmek üzere başını eğdiler ama bana ulaşmaya çabalamaktan vazgeçmedi.

"Defne bana güven."

Onu arabaya bindirdiklerinde kapı kapanmadan önce her kimse sesleniyorsa "Sana her şeyi ödeteceğim orospu çocuğu!" diye bağırdı. Kapı kapanıp da filmli camlar ardında onu göremememi sağladığında vücudum ayakta kalmakta zorlanıyordu. Gözlerim kolumu tutanlara döndü. Bir kolumu Sanem, bir kolumu ablam tutuyordu. Yanı başımızda Özgür, gözlerini aramızda gezdiriyordu. Nevzat, hareketlenmek üzere olan polis aracına eğilmiş, polislerle konuşuyordu. Şüphelendiği kişi burada olmalıydı ki sesini duyurabileceğini düşünmüştü. Kimi gördüyse, benim göremediğim, ortada olmayan biri olabilirdi. Bu yanılgıyı oluşturmak için Kıvanç'a görünmüştü ve belki de sonrasında tekrar gözden kaybolmuştu. Gözümün gördüğü isimler ise bunlardı. Sanem, ablam, Özgür ve Nevzat. Kıvanç kimseye güvenme, demişti.

Güvenmemem gereken kişi bunu söyleyen miydi yoksa geri kalanlar mıydı?

Namlunun ucunda ben mi vardım yoksa beni korumak için mi kaldırmıştı silahını?

Hemen ardımda birini mi görmüştü, yoksa ona inanmak isteyen zihnim yalanlar ve bahaneler mi üretiyordu?

Ben... Bir katile mi âşıktım?

35

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!