BÖLÜM 18
Beğeni, yorum ve tahminlerini bekliyorum...
Bölüm şarkısı:
♫ Legends NeverDie (ft. Against The Current) ♫
İyi okumalar dilerim ^^
**
"Yani... Hep aklımdan geçerdi ama içten içe aksini umardım. Gerçekten hala şoku üstümden atamadım."
Gözlerim Sanem'e döndüğünde, ters bakışlarımı fark ettiği için susup arkasına yaslandı ve bakışlarını kaçırdı. Özgür "Ben hiç şaşırmadım." dediğinde bakışlarımı tekrar sehpaya çevirmiştim.
"Arkadaşlar, yorum yapmasak mı artık? Ha?" dedikten sonra muhtemelen beni gösterdi ablam ki salonu sessizlik ele geçirdi. "Defne? Migren ilacın nerede, getireyim mi?"
"Hayır." dediğimde, bir süredir konuşmadığımı pürüzlü sesim ile fark ettim. "Ben biraz yalnız kalmak istiyorum. Başım hiçbir sesi kaldırmıyor. Müsaade eder misiniz?"
Nevzat "Emin misin? Tehlike geçmiş değil." derken Özgür "Yalnız kalmasan daha iyi..." dediğinde sabır diler gibi bir nefes alıp ateş saçan bakışlarımı Özgür'e çevirdim ve pek de tahammüle sahip olmadığımı başka bir şey söylememe gerek kalmadan kanıtladım.
Sanem "Tamam canım, nasıl istersen." deyip koltuktan kalktıktan sonra ablama baktı. "Pınar abla, istersen bende kalabilirsin."
Ablamın bakışları bana döndüğünde başımı onaylamaz bir şekilde salladım. "Ablam kalabilir, sorun değil." dedikten sonra çöken omuzlarım ve titrek sesimle "Hatta daha iyi olur." dediğimde ikna oldular ve geri kalanlar da ayaklandı.
Sanem kapıya yönelmeden önce yaklaşıp elini koluma getirdi ve hafifçe eğilip güven vermek ister gibi gözlerini yavaşça kapatıp açarak "Vazgeçersen ve ihtiyaç duyarsan beni ara, kesinlikle gelirim." dedi. Gülümsemeye çalışıp "Teşekkür ederim." dedikten sonra kolumdaki elini tutup başparmağım ile üstünü okşadım. O da gülümsedikten sonra doğrulup kapıda bekleyen Nevzatlara yöneldi.
"Telefonum hep açık olacak. Zaten koruma amaçlı arkadaşlar yine sokakta duracak. Bir sorun olursa hemen geliriz."
Nevzat'a da "Teşekkür ederim." diye mırıldandığımda koltuktan kalkacakmışım gibi bir niyetim olmadığı hareketsizliğimden ve baygın bakışlarımdan belli olduğu için onları yolcu etmek üzere ablam ayaklandı. Özgür de salondan çıkıp koridora yönelmeden "Söylememe bile gerek yok." dediğinde gülümseyip başımı onaylar şekilde salladım. Bana birkaç saniye daha bakıp iç çektikten sonra ardına döndü ve ablam onları yolcu etti.
Salona geri döndüğünde, muhtemelen koltuğa gömülmek istermiş gibi oturan, yüzü sirke satan, nasıl motive edeceğini bilemediği kardeşiyle karşılaşmayı bekliyordu. Bu sebeple geri dönmesini beklerken sabırsızca odada volta atan benimle karşılaşınca salon kapısında kaşlarını kaldırdı. Yanına doğru ilerleyip elinden tuttuktan sonra koridora çektim. Evde, herhangi bir şekilde dinleme cihazı konulmaya tenezzül edilmeyeceğini düşündüğüm banyoya doğru yönelirken onu da peşimden sürükledim. Banyonun ışığını açıktan sonra banyoya girip onu da içeri çektim. Kapıyı kapattığımda aydınlanmış gibi "Onlara güvenmiyorsun." diye fısıldadı.
Kapattığım kapıya sırtımı yaslayarak ona döndüm. "Kıvanç'a güveniyorsun." diye eklediğinde başımı onaylar şekilde salladım. Şaşkın bir şekilde güldü. "Yol boyu, hayatının aşkının katil çıkmış olmasının acısını yaşadığına neredeyse emindim. Ne ara bu kadar sahtekâr oldun?"
"Senin benden daha çok öğreneceğin var, ablacım." dediğimde gözlerini devirmek ister gibi baksa da alayla sırıtmaya devam etti. En azından, depresyona girmediğim için memnun gibi görünüyordu.
"Kıvanç ne yazar, ne de kuklası. Eminim. Kıvanç, her ne öğrendiyse ortalıktan kaldırılması gerektiğini düşündü yazar. Bugün, o karşılaşmamız Kıvanç beni öldürsün ya da benim için ölsün diye yazarın bizi bir araya getirdiği bir görüşme değildi. Benim Kıvanç'tan şüphelenmemi istediği için kurguladı bu akşamı."
"Yani..." dedikten sonra bakışları banyonun duvarlarında gezinirken "Onu oradan çıkarmaya mı çalışacağız?" diye sordu. Başımı onaylamaz bir şekilde salladığımda bakışlarını bana çevirdi ve kaşları kalktı.
"Hayır, aksine orada tutmaya çalışacağız. Orada olması daha iyi. Böylelikle birbirimize zarar vermemizi sağlayamayacak. Aynı zamanda Kıvanç'ı ziyarete bile gitmeyeceğim ve yazar beni kandırabildiğini sanacak. Kıvanç'ın ihaneti ile çökmüş, geri çekilmiş gibi görüneceğim. Bu da bize, ilgiyi üstümüzden atabileceğimiz, az da olsa bir süre verecek. Depresyona girmişim de kimseyle görüşmek istemiyorum, gibi davranacağım ve buradan, onları atlatarak çıkacağız."
Başını onaylar şekilde salladı. O da Sanemlerin aksine, Kıvanç'ın yazar ya da kuklası olmadığını düşünmüştü, belki Kıvanç'a güvenmiyordu ama bana güveniyordu. "Bizim kalacak başka bir yer bulmamız lazım yani?" diye sorduğunda başımı onaylar şekilde salladım.
"Tamam, fakülteden bir arkadaşımı ayarlayabilirim sanırım." dedikten sonra tedirgin bir şekilde kollarımı tuttu. "Peki, hangisinden şüpheleniyorsun?"
Hafifçe omuz silkip "Sanırım hepsinden." diye itiraf ettim. "Kıvanç, bu akşam orada olanlardan birinden şüpheleniyor. Yine orada olan ama olduğunu bilmediğim biri de olabilir fakat ben, aramızdan birinden şüphelendiğini düşünüyorum. İsim veremedi, yazar da orada olduğundan ifşa edip duyanları daha da tehlikeye atmamak için. En son Özgür'ün peşindeydi."
"Zaten Özgür'ün sana ilgisi var gibi görünüyor. Kıvanç'a olan tepkisi, sana olan ilgisinden kaynaklı sanmıştım fakat suçları yığmak için bir kurban seçmiş olabilir. Ya da... Zaten yazarın da sana ilgisi ya da seninle bağlantısı var gibi."
"Özgür'le kitap ortaya çıktıktan sonra tanıştık. Bizim yayınevi tarafından basılan kitapta ise benim basılmamış romanlarımdan alıntılar var. Belki de başta ben de sadece kurbanıydım, sonra ilgi duymaya başladı. Ya da..." dediğimde ben tedirgin ve kararsız bir şekilde düşünürken ablam "Henüz bilmediğin bir bağlantınız var. Çünkü yazar kimse seninle alakalı fazla bilgiye sahip." diye ekledi.
"Her ne olursa olsun, yayınevinden birinden yardım almış olmalı. O romanlara kendi ulaşamaz."
"Sanem?" diye sorduğunda dudaklarımın kenarını kemirirken 'bilemiyorum' der gibi baktım. "Sanem de başından beridir Kıvanç'a pek güvenmiyor. Belki iki taraftan beni Kıvanç'tan şüphelenmeye itmişlerdir. Belki de Sanem'le alakası yoktur, direkt Zeynep'in kuklalığı yetmiştir."
Kalçasını banyonun tezgâhına yaslayıp tedirgin nefesini üfleyerek vücudunu rahatlatmaya çalıştı. Dört aylık hamile bir kadın olarak girmemesi gereken adrenalinler ve tehlikeler yaşıyordu. Elimi koluna götürüp destek olur gibi hafifçe sıktım. Olabildiğince onu geri planda tutmaya çalışacaktım.
"O zaman nereden başlayacağız?" diye sorduğunda hafifçe güldüm. Derinliğe bakmadan atlayıp okyanustan sağ kurtulmaya çalışacaktık.
"Öncelikle buradan ve onların gözetiminden kurtulacağız. Sonra Özgür'den başlayacağız. Gerisi kendiliğinden gelecek. Kitapları sen inceleyeceksin. Eğer Özgür'den şüphelenmekte haklıysak, Özgür'ün peşinden gittikçe diğer isimler ve deliller sırayla önümüze çıkacak."
**
"Bir ekmek ve ne istiyorsan o." dediğimde hangi çikolatayı alacağından emindim. "Tamamdır Defne abla, hallolmuş bil." dedikten sonra sevinçle yerinde zıpladı. Dışarıda Nevzat'ın kaç tane polis arkadaşı vardı, tam bilmiyordum ama en az birinin ilgisini Berk ile dağıtacaktık.
Berk'in saçlarını karıştırdıktan sonra hafifçe merdivenlere doğru yönelttim. "Hadi bakalım. Yeterince oyalanmayı unutma."
Berk merdivenlerden zıplaya zıplaya inerken ablam da Luna'nın tasmasının ipini kaçırmamaya çalışarak kapıyı kapattı. Birinin ilgisini de ablamla dağıtabileceğimizi düşünüyorduk. Ablam önce Luna'yı veterinere götürecekti, sonra da nişanlısını ziyarete gidecekti, mezarlığa. Böylelikle Luna'yı da yanımıza alabilmiş olacaktık. Veterinere ve mezarlığa gitmesiyle, şüpheli bir durum kalmadığı düşünüleceği için ilginin ve takibin biteceğini düşünüyordum ama her ihtimale karşın, AVM'ye girip kılık değiştirerek ve otoparkta arkadaşının arabasının arka koltuğunda çıkarak izini kaybettirecekti. En üst katta oturan yaşlı teyzenin fenalaştığı iddiasıyla çağırdığımız ambulans da kapıda gerekli kalabalıklığı sağlayacaktı ve kaşla göz arası gözden kaybolabileceğimi düşünüyordum. Komşu teyze, iddiamızın asıllı çıkabileceği kadar yaşlıydı ve tesadüfen denk gelirse de yanlışlıkla iyilik yapmış olurduk işte...
Merdivenlerden çıkan ev sahibim ile karşılaştığımda sessiz bir küfür mırıldandım. "Defne, karşılaştığımız iyi oldu." dedi, sanki bu yönde bir gayret göstermemiş gibi... Aşağı inmek üzere olan ablam, ev sahibimin merdivenlerden bulunduğum kata çıkıp karşımda dikilmesiyle duraksadı.
"Buyur Sedat amca?" diye sorduğumda "Kirayı yatırmayı unuttun sanırım." dedi. Ara ara, ismimi bile unutabilecek hale geliyordum ama şimdi onu kahveye çağırıp karşısına oturup bir bir başıma gelenleri anlatacak halim yoktu. Sedat amca bu tarz gıybet ve kaos değeri olan olayları severdi, çağırsam gerçekten dinlerdi ama bu sohbetin sonunda yeniden kirayı dile getirmesine de engel olamazdı.
"Gün içerisinde halledeceğim." dediğimde ablam kira tutarını sorarken çantasını açtı. Gözlerimi devirdim. Tamam, avukatlıkta para vardı ama çantasında kira tutarı kadar para çıkmazdı, değil mi? Fakat çıkmıştı. Sedat amca, diliyle ıslattığı işaret parmağıyla paraları saydıktan sonra başını onaylar şekilde salladı.
Ablam "Sorun kalmadıysa..." diyerek ev sahibimi sevmediği için havlayıp duran Luna'yla merdivenlere yöneleceği sırada Sedat amca "Bir şey daha var." deyip bana baktı. "Biliyorsun Defne, burası bir aile apartmanı. Lütfen eve giren çıkana dikkat edelim, olur mu? Sonra benim kafamı şişiriyorlar."
Alayla güldüm ve işaret parmağımla Sedat amcayı göstererek merdivenlere yöneldim. "Yine bir köpek şikâyeti gelecek sanmıştım, beni şaşırtmayı başardın."
"Ciddiyim Defne, şikâyetçiler."
Ablama gitmesi için çenemin ucuyla merdivenleri gösterdim. Emin olamamış gibi baktığında Luna'nın başını severken gözlerimi yavaşça kapatıp açtım. Gitmeliydi, ambulans gelmek üzere olmalıydı. Ambulans öncesinde bizi bekleyen kişi sayısını kendi peşine takarak azaltıp benim işimi kolaylaştırmalıydı. Ablam başını onaylar şekilde sallayıp merdivenlerden inerken Sedat amcaya döndüm. "Sedat amcacım, ben bir süredir evde kalmıyorum bile. Başka birine gelen misafirleri karıştırmış olmasınlar. Hani deprem, sel olsa, 'Defne mi yaptı?' diye soracak kadar her şeyi benden biliyorlar ya?"
"Hayır, senin katına, senin dairene geliyormuş, görmüşler. Hem de gece gece. Ben de gördüm bir kere." dedikten sonra diliyle 'tıh tıh' sesi çıkardı.
Kaşlarım çatılırken birkaç basamak indiğim merdivenden yeniden çıkıp Sedat amcanın karşısına geçtim. "Ne zamandan bahsediyorlar?"
"Aylardır var bu şikâyet. Son zamanlarda da sıkılaşmış."
Gözlerim, Sedat amcanın kahverengi gözlerinde donakalırken hızlanan kalbim eşliğinde neler döndüğünü anlamaya çalışıyordum. Uzun süreden sonra birkaç gün önce evime dönmüştüm, onca zaman Kıvanç'ta kalmıştım. Ara ara eşya almaya geldiğimde bile gündüzleri gelmiştim. Müptezelin teki evime dadandı desem, günlerdir evdeydik, bir sorunla karşılaşmamıştım. Günlerdir Nevzat'ı görüp Sedat amca ciddiye alsın diye genelleyerek uzun zamandır olan bir problemmiş gibi dile getirmiş olsalar, Nevzat polis üniformasıyla hareket ediyordu, apartman sakinlerine güvensizlik verecek hali yoktu.
"Nasıl biriydi senin gördüğün? Ve ne zaman gördün?"
"Kızım kaç tane insan girip çıkıyor da kimlik tespiti istiyorsun?"
"Sedat amca biraz önce gördüğün kadın var ya, kirayı ödeyen, o benim ablam ve avukat. Evime kimin girip çıkacağını size soracak değilim, ayrıca evimi dikizlemeniz de benim özel hayatımı ihlal ediyor. Apartmanda da yolumu kesmiş gibi karşıma çıkıp ne yapıp yapamayacağımı dayatıyorsun. Şikâyetçiysen, evden çıkartmaya çalış ama tahliye davası yıllar sürer, ablam da seninle bir güzel ilgilenir. Şimdi beni azarlar gibi konuşacağına yardımcı olmaya çalış çünkü evime tanımadığım birileri giriyor olabilir."
Dudaklarını birbirine bastırıp sakin olmaya çalışırken düşünceli gözleri, önce gözlerimde, sonra da ardımdaki kapıda dolandı. O düşünürken vakit kaybetmemek adına telefonumu çıkarıp Özgür'ün fotoğrafını açtım. Telefonu Sedat amcaya çevirip "Gördüğün adam, bu muydu?" diye sorduğumda gözleri fotoğraftayken başını yavaşça onaylar şekilde salladı. Yutkunduktan sonra korkuyla "Emin misin?" diye sordum.
"Evet. Eğer benim gördüğümle, onların gördüğü aynı kişiyse, söylediklerine göre aylardır geceleri evine geliyor."
Telefonu tutan elim titremeye başlarken nefes nefese "Kapıyı zorlarken mi görmüşler peki?" diye sordum. "Hayır, anahtarı varmış. Bu sebeple uygunsuz bir durum olduğunu düşünmüşler."
Bacaklarım da titremeye başladığı için merdivenlerin korkuluğundan tutunduğumda telefonum da elimden düşmüştü. Sedat amca önce telefonumu yerden alıp sonra da kolumu tuttu ve "İyi misin?" diye sordu. Gözlerimi sıkıca kapatırken başımın dönmesini kontrol altına almaya çalışıyordum. Vücudum güçsüzlükle eğilmeye başladığında merdivenlere oturmama yardımcı oldu.
"Kızım, ambulans çağırayım mı? İyi görünmüyorsun."
Saçlarımı yüzümden çekiştirerek geriye atarken nefesimi düzene sokmaya çalıştım. Bulanık görüşümde Sedat amcayı hayal meyal seçebiliyordum. Merdivenlerden iner gibi olduktan sonra hızla geri çıktı. "Ne yapayım? Koşup ablanı bulayım mı? İyi misin?"
Nefes alış verişlerim yüzünden konuşmakta güçlük çekerken nefes aralarıyla birlikte "Panik atak." dediğimde koşar adımlarla yukarı çıkıp karşı komşumuzun kapısını çaldı. Dirseklerimi dizlerime yaslayıp ellerimi alnıma götürdüm. Nefes al ve ver. Çok kolay. Hep yaptın, yıllardır yapıyorsun. En kötü anlarında bile yaptın. Her şeye rağmen yaşattı bu hayat seni, hala göreceklerin var diye. Görüyorsun işte. Başına daha neler gelebileceğini sırayla görüyorsun. Ne demek oluyordu? Bir süredir Kıvanç'la kalmıştım ama öncesinde gece gece evime gelmesi ne anlama geliyordu? Ben yokken geldiğinde her ne halt çeviriyorsa çeviriyordu ama ben varken? Ben varken ne oluyordu? İşe geç kaldığım, uyanamadığım sabahlar... Ben uyumuyordum da uyutuluyor muydum? Ne oluyordu?
Ellerim sıkışan göğsüme giderken nefes almakta çektiğim güçlüler yüzünden gözlerimden akan gözyaşlarım eşliğinde dizlerime doğru iki büklüm oldum. "Geldim, kızım al su, iç. Ambulansı arayacağım şimdi."
"Hayır." derken titreyen elimle suyu alıp neredeyse yarısını üstüme dökerek dudaklarıma götürdüm.
"Olur mu öyle? İyi değilsin."
Suyu güçlükle yutkunup ona geri uzatırken tekrar "Hayır." dedim ama boğuluyormuşum gibi hissettiğim için sesim boğuk çıkıyordu ve cevabımdan emin olamamasına sebep oluyordu. Ellerimi enseme götürüp gözlerimi sıkıca kapattım.
"Nedir bu beden dediğin? İzler mezarlığı mı? Bazıları öpücükler taşıyor. Sevgi dolu olanlarından. Canını yakmayanlardan. Bilmem... Belki bir anneden gelenlerden. Ya da... Babadan ama öyle babalardan değil. Gerçekten baba olanlardan... Bazı babalar... Bazı babalar farklı öpüyor..."
"Bedenimiz bize aittir Defne. bizim hatıralarımızı taşırlar. Biz istersek bize zarar verenleri ardımızda bırakabiliriz ve güzel olanlara sarılabiliriz. Onları sonsuza kadar taşımak zorunda değiliz."
"Ama benim hiç güzel hatıram yok ki..."
"Bazen, unutmak istediğimiz anıları değil de tümüyle geçmişimizi sileriz. Kötü anılar daha baskın duygular barındırdığı için bastırdığımız anılarda yeniden baş gösterirler ve iyi olanları en dibe kadar itmiş olurlar. Bu sebeple yaşadıklarımızı görmezden gelmek yerine kabullenip ardımızda bırakarak ilerlememiz gerekir. Sen görmezden gelmemişsin, sen tümüyle reddetmişsin. Birlikte, güzel olanlara ulaşacağız ama önce kötü olanlarla da yüzleşmemiz gerek."
"Sanki yüzleşirsem... Yeniden yaşarmışım gibi... Bir daha olmaz, değil mi? Bir iz daha gelmez, değil mi?"
"Hayat bir muamma. Başımıza gelecekleri önceden tayin etmek güç fakat onlarla nasıl baş edebileceğimizi seçebiliriz."
"Yani... Bir daha olabilir mi?"
"Kötüler her yerde ve kötülük herkeste Defne."
"Tamam." diye sesimi yükseltip bana uzanmaya çalışan elleri ittirdim. "İyiyim, dokunmayın."
Merdivenlerden kalkıp yere düşen çantamı arayan gözlerime yardımcı olabilmek için gözyaşlarımı sildim. Çantamı omzuma astıktan sonra Sedat amcanın elinden telefonumu alıp yanıma gelmiş olan ve endişe ile beni izleyen komşuların arasından hızla merdivenlerden inmeye başladım.
"Yardım..."
Lütfen!
"İstemiyorum!" deyip kolumu hızla çektim. Naciye teyze elini çekerken üzgün bir şekilde başını onaylar şekilde salladı. Merdivenlerden inerken telefonumu çantama attım. Giriş katına inip de sırtımı duvara yasladıktan sonra nefes alış verişlerimin gürültüleri ardında dışarıyı dinlemeye çalıştım.
Şimdi değil!
Şimdi değil...
Önce kurtar kendini buradan...
İyi hissetmiyordum ve birinin yardımına ihtiyacım vardı fakat kimsem yoktu. Ablamın görevi vardı, ayrıca hamileydi, çok etkilenmesini istemiyordum. Kıvanç hapishanedeydi, diğerlerine güvenmiyordum. Kalabalığın arasında yapayalnızdım...
Ambulans görevlileri kapıyı açtığında bakışları önce beni buldu. Halimi kendilerince değerlendirip "Siz... Siz mi çağırdınız?" diye sorduğunda 'Evet' deyip kollarına doğru bayılmak ve teslim olmak istiyordum ama başımı onaylamaz bir şekilde salladım ve üst katı gösterdim. Kapının ardından sokağa baktığımda mahallelinin ambulansın etrafına toplanmaya başladığını gördüm. Yeterince kalabalık toplandıktan sonra şapkamı ve atkımı takıp yüzümü büyük ölçüde kapatarak dışarıya çıktım. Hızlı adımlarla ilerlerken kimseyle göz göze gelmemeye çalıştım. İki yan apartmanın altındaki markete girdikten sonra rafların arasında ilerleyip marketin diğer sokağa açılan çıkış kapısına yöneldim.
Burnuma kadar sardığım atkı hâlihazırda almakta güçlük çektiğim nefesimin yetmediği göğsümün daha da daralmasını sağlarken taksi durağına doğru ilerledim. Bizim sokağa nazaran, bu sokak boştu ve herhangi biri tarafından izlendiğimi düşünmüyordum. Taksiye bindiğim gibi atkıyı bollaştırdım.
"Nereye abla?"
Cehenneme.
Hiçliğe.
Bu dünyadan başka her yere...
"Üsküdar Lisesi'ne."
**
"Fotoğraflarda o dönem öğrencilerinden herkesin olduğuna emin misiniz?"
"Defne Hanım, maddi veyahut başkaca sebeplerden yıl sonu fotoğraf albümüne katılmayan öğrencilerimiz olabiliyor."
"Peki, öğrenci listesini kontrol etme imkânınız mevcut mu? Çünkü... Eksik olduğunu düşünüyorum."
"Gerçekten samimiyetinize inandığım için size yardımcı olmaya çalışıyorum fakat fazla bilgi paylaşamam. Bahsettiğiniz yıllar içerisinde görevde dahi değildim."
"Ama..." dedikten sonra fotoğrafının açık olduğu öğrencinin ismine tekrar bakarak "Sevgi için bu çok önemli. Belki de son doğum günü kutlaması olabilir." deyip gözyaşları eşliğinde müdüre hanıma baktım tekrar. "Hep lisede biriktirdiği anılardan, lise arkadaşlarından bahsederdi. Süregelen ve nükseden hastalıkları dolayısıyla daha fazla eğitim almaya zamanı da olmadı, son eğitim arkadaşları, bu kişiler."
Müdüre Hanım burnunun ucuna kadar düşmüş olan gözlüğünü işaret parmağıyla geri ittirdikten sonra derin bir nefes alıp kalktı ve kitaplığına yöneldi. "Bir bakalım."
Sırtına doğru bakarken dudaklarım kıvrıldı. Gözyaşlarımı silip albüme bakmaya devam ettim. İçimden ağlamak dışında bir şey gelmezken rol yapmak için ağlamak zor olmuyordu. Sanki rol yapmıyordum da içimi döküyordum. Sevgi denilen kız şu an her nerde ve ne yapıyorsa, hakkında atıp tuttuğum için üzgün ve sorumlu hissedemiyordum. Dünyada bir ton kötülük vardı, o da birkaçıyla uğraşabilirdi. Ayakta kalmaya devam edebilmek için göz ardı ettiğim ihtimal yine göğsümün sıkışmasını sağlarken yutkunmaya çalışıp bir sayfa daha çevirdim fakat yeni açılan sayfada gözümün gördüğü hiçbir şeyi algılayamadı zihnim.
Özgür denilen herif, eğer doğruysa ve bunca zaman geceleri evime geldiyse ve hiçbirini hatırlamıyorsam, bu ne anlama geliyordu? Uykum o kadar da ağır değildi. Yazarın ilk notu, Özgür'ün de evime geldiği bir gün içerisinde çıkmıştı fakat doğruysa, gündüz vakti evime gelmesine bile ihtiyacı yoktu. Geceleri, anahtarla, rahat bir şekilde girebiliyordu...
Anahtara nereden sahip olduğuna ve ne ara çıkarttığına dair hiçbir fikrim yoktu ama problemler arasında en önemsiz olanı sahip olmasını sağlayan şartlardı. Problem, eve gelip ne yaptığıydı. Korku dolu kalbim, sapık bir zihniyete sahip olduğunu düşünerek çarpıyor fakat aksine durmak istiyordu. Kıvanç'la birlikte yaşamaya başlamadan önceki gecelerim, salonda kitap yazarak ya da bloğuma yazılar yazarak geçiyordu. Her seferinde yazı yazarken kendimden geçtiğimi, uyuyakaldığımı biliyordum ama yanlış biliyor olabilirdim. Kendimden geçmiyor da, etkisiz hale getiriliyor olabilir miydim? Bir saldırıya uğrasam bayılana kadar geçen sürede neler olduğunu hatırlıyor olmaz mıydım? Belki de uyuyakaldıktan sonra geliyordu. Belki de beni izliyordu, dışarıdan, belki de evime kamera yerleştirmişti... Ben uyuduktan sonra gelip uyanmamam için bir şey koklatıyor ya da içiriyor, hatta enjekte ediyor olabilirdi çünkü sabahları yorgun argın uyanıyor ve işe geç kalıyordum. Hep geceleri kendimi o kadar yorduğum için olduğunu sanıyordum ama gerçek, bu olabilir miydi? Zamanını tam olarak bilmediğim, bilemeyeceğim bir süre zarfı boyunca, sapık bir adam tarafından uyutuluyor, olabilir miydim?
Elim yeniden sıkışan kalbime gitti. Uyuttuktan sonra... Sadece yazdıklarıma mı bakıyordu? Çünkü biliyordum ki yazdıklarımı çalmıştı. Daha fazlasını yapıyor olabilir miydi? Bana ilgisi olduğunu ablam bile fark edip söylemişti. Kıvanç'ın da söylediği bir şeydi. İlgisi dolayısıyla ya da başkaca sapık zihniyetlerle ben kendimde değilken benden yararlanıyor olabilir miydi? Ben yokken ne yapmıştı? O hasta adam benim evimde ne yapıyordu?
Dolan gözlerimi sıkıca kapatıp ana dönmeye çalıştım. Ödüm kopuyordu ve hiçbir zaman bilemeyecek olmak mı daha kötüydü yoksa bir gün benden yararlandığını öğrenmek mi, bilmiyordum. Hiçbir zaman ilgi çekici bir şekilde uyanmamıştım. Benden yararlanıyor olsaydı, üstüm başımla ya da hissettiklerimle, belki bir acıyla uyanmaz mıydım?
Yeni bir panik atak nüksetmeye başlarken "İyi misiniz?" diye soran sesle gözlerimi araladım. Halim, kadına kurduğum kurgumu desteklermiş kadar kötüydü. Gözünde ölmek üzere olan birinin arkadaşı olarak, son doğum gününde tüm tanıdıkları ve sevdikleriyle bir sürpriz yapmaya çalışan bir kadındım. Ara ara gözyaşlarına ve kaygıya boğulmam da söylediklerimi kanıtlıyordu ama benim derdim çok başkaydı...
"Ben... Bir su alabilir miyim?"
"Tabii." dedikten sonra kapıya yöneldi. Araladığı kapıdan dışarıya doğru bir şeyler söyledi. Birkaç dakika sonra elinde bir bardak suyla bana geri döndüğünde titreyen ellerim bardağa uzandı. Hafifçe gülümsemeye çalışıp gözlerimle teşekkür ettikten sonra sakin olmaya çalışarak suyu içtim. Duygularımı ve öğrendiklerimi hazmedemeden, ilerlemeye devam etmek zorunda olmak çok güçtü...
Bardağı sehpaya bırakırken daha güçlü bir çaba ile bu sefer gülümsemeyi başarabilip "Tamam, iyiyim." dedim. Daha çok kendime söyler gibiydim. Tamam, iyisin. Bir süre daha iyi olmak zorundasın. Böylelikle sonsuza kadar kötülükler içerisinde boğulmayacaksın. Şimdi bırakırsan, bir kere daha yenileceksin. Ve aynı kötü adamlar, ruhunun yattığı mezarın başında artık bir öneminin kalmadığı ismini izlerken sana hala yapamadıklarına yanacaklar.
"O yıl, albüme katılmayan herhangi bir öğrenci yokmuş."
"Anlıyorum." diye mırıldanıp fotoğraf albümüne bakmaya devam ettim. Ne Özgür ne de lise arkadaşım diye tanıştırdığı o insanlar yoktu. Tanıştığımızda burada okudukları zamana dair uydurma anılar dinlemiştim belli ki. Belki en azından okudukları lise gerçektir, herhangi bir şey bulabilirim diye buraya gelmiştim ama sanırım yanılmıştım. Başka yerden başlamalıydım.
Tam albümü kapatacağım sırada bir üst sınıfın listesinin başında Özgür'ün arkadaşlarından birinin gençlik fotoğrafını gördüğümde duraksadım. Hızlıca üst sınıf fotoğrafları arasında gezinip diğerlerini bulamadığım için yeniden fotoğrafını gördüğüm adama döndüm. Salih, ismiyle tanıştığım adamdı bu. İsmi de doğruydu. Salih Bulut. Aralarından en son tanıştığım, çekinik kalmış kişiydi. Berat, Sevilay ve Özgür yoktu. Belli ki bu okulda beraber okumamışlardı. Aralarından sadece biri okumuştu, o da söylediği dönemde değil bir üst dönemde okumuştu. En azından okula dair daha tutarlı bilgiler verebilmek adına aralarından birinin okuduğu okulu tercih ederek sohbetleri kurgulamışlardı. Şimdi düşünüyordum da... Kimseye güvenemediğim için Özgür'den de uzak kaldığım dönemin ardından tanıştırmıştı arkadaşlarıyla. Rast gelmişiz gibi davranmıştı. Ona dair pek bir şey bilmediğim için artan güvensizliğime, arkadaşlarıyla tanıştırarak pansuman yapmıştı.
Fotoğraf albümünü müdüre hanıma uzatarak sandalyeden kalktıktan sonra "Teşekkür ederim." deyip gülümsedim. Belki Sevgi isimli kişiye güzel bir doğum günü sürprizi yapmayacaktım ama benim de birilerine, bazı sürprizlerim olacaktı tabii.
**
"Burası mı?"
"Evet." dedi Nevzat. Bakışlarını kaçırsa da gözlerimi devirdim. "Sen değil miydin Sanem hariç hepimizden şüphelenen?"
"Evet ama... Senden pek şüphelenmiyordum."
"Neden acaba?" diye söylenirken eve doğru ilerlemeye başladım. "Katil seninle uğraşıp durmadığı için olabilir mi Nevzat? Benim senden şüphelenmemem için hiçbir sebep yoktu."
"Beni oyuna zorla soktuğunuzu ve benimle piyon gibi oynadığınızı unuttun sanırım."
"Konuya odaklanabilir miyiz?" dedikten sonra evi gösterdim. "Belli ki Kıvanç'ın bahsettiği isim Özgür ve belli ki Kıvanç yanılmıyor."
"Daha fazlası var." diyen Sanem'e çevirdim bakışlarımı. Bana gerçekten kırılmış gibi bir süredir sessiz davranıyordu ama beni tanımaya yakın bir insan olduğu için endişeli bakmaya başlamıştı. "Bize anlatmadığın ne var?"
"Önemli bir şey yok." dedikten sonra derin bir nefes alıp elimi kapıya vurmak üzere kaldırdım.
Önemli değil canım, alt tarafı aylar boyunca sapık bir zihniyet tarafından nitelikli tacize uğramış olabilirim. Öyle olmasa ve bana dokunmamış olsa bile, ben uyurken evimde hastalıklı bir ruhun dolaştığı şüphesiz...
"Defne, iyi misin? Titriyorsun."
"İyiyim." diyerek tutmaya çalıştığı kolumu çektim. Kapıyı çaldıktan sonra hızla kenara çekildim. Dürbünden baktığında beni görmese daha iyiydi. Sanem ortaya geçtiğinde Nevzat bakışlarını ardındaki sivil polis arabasına çevirdi. İçerideki adam başını onaylar şekilde salladı. Salih müstakil bir evde yaşıyordu ve etrafı sarılmıştı. Kaçmaya çalışırsa, tutacaklardı. Elimizde Salih'e karşı benim beyanım dışında herhangi bir delilimiz yoktu ama bizim niyetimiz de tutuklanmasını ya da gözaltına alınmasını sağlamak değil, konuşmaktı.
Kapı açılmadığında Sanem tekrar çaldı. Sabırla gezinen gözlerimle kapının yanındaki perdenin hareketlendiğini gördüğümde pencereyi gösterdim. Perde hızla geri kapandı.
"İçeride."
Nevzat Sanem'i kibarca yana çektikten sonra kendi tekrar kapıyı çaldı ve "Polis, etrafın sarılı. Kapıyı aç!" diye bağırdı.
Kapı hızla açıldığında şaşırdığım için kaşlarım çatıldı. Kapıyı açan Salih "Polis mi? Gerçekten mi?" diye sorduktan sonra Nevzat'ın üstündeki üniformaya bakarak rahatladı. "Lütfen bana yardım edin. Ben... Ben... Ben korktum ama siz geldiniz... Çok zamanım yok..."
Ağlamaya başlayan Salih'in panik atak geçirmek üzereymiş gibi fıldır fıldır hareketli olan gözleri beni bulduğunda duraksadı ve kaşları benim gibi çatıldı. "Sen... Sen beni görmemelisin..."
Kapıyı kapatmaya çalıştığında Nevzat güç kullanarak engel oldu. Salih evin içine doğru geriye adımlamaya başladığında Nevzat'la birlikte biz de eve girdik.
"Özgür'e bir şey söylemeyeceğim. Sakin ol, sanırım amacımız aynı." dediğimde elleri kulaklarına doğru giderken merdivenlerinin yanındaki ince duvara yaslanıp gözlerini sıkıca kapattı. "Beni de öldürecekler."
"Hayır, konuşalım. Salih sakin ol. Bize bildiğin her şeyi anlatmalısın. Sevilay, Berat..."
Ellerini kulaklarından çekip "Öldüler!" diye bağırdı. "Görevleri bitti ve öldüler. Sıra bende, biliyorum."
Ben nefesimi üfleyip bakışlarımı kaçırırken gücünü koruyan Nevzat "Birbirimize yardımcı olabiliriz." dedi. "Sen bize bildiklerini anlat, biz seni korumaya çalışalım."
Benim gibi titreyen vücudunda kolu bir odayı gösterdiğinde oraya yöneldik. Biz Sanem'le ilerlerken, Nevzat Salih'in de ilerlemesini beklemişti. Salona girdiğimizde koltuklara geçerken alt dudağıma eziyet etmekle meşguldüm.
"Özgür'le arkadaş değilsiniz, öyle değil mi?"
Sanem'in sorusuna karşı başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Görevimiz..." dedikten sonra bakışlarını bana çevirdi. "Defne'yi kandırmaktı."
"Başka göreviniz?"
"Yok, sadece bu. Tekrar gerekirsek diye beklememiz söylendi fakat Sevilay ve Berat öldü. Berat gözümün önünde öldü. Demek ki artık gerekmiyoruz."
Nevzat "Göreviniz bitince öleceğinizi biliyor muydunuz?" diye sorduğunda Salih irileştirdiği gözleri, kapatmakta zorlandığı dudakları ve kızarmış suratı ile başını hiddetle onaylamaz şekilde salladı. Ses tonu, yüz ifadeleri, sağlıklı bir zihnin eseri değildi. Belki, öncesinde, belki yakın zamana kadar sağlıklıydı ama artık değildi. Zihin bir kere çürümeye başlayınca, sanki hiçbir şey eskisi gibi olamıyordu. Ben mesela. Senelerdir iyileşemiyordum. Hala her benzeri histe, yıllar öncesine dönüyordum. Sanki yıllardır yaşamıyordum da bir zamanda, bir anıda hapsolmuştum, kurtulamıyordum.
"Sizi özgür bırakacağız, denmişti. Onlar için özgürlük, ölümmüş. Bizi bu dünyadan kurtaracaklarmış. Bu dünya kötülerin dünyasıymış."
"Özgür mü söylüyor bunları?"
Başını onaylamaz bir şekilde salladığında kuruyan dudaklarımı ıslatıp başka bir şekilde tekrar sordum soruyu. "Kim söylüyor? Kim sizinle nasıl iletişime geçiyor?"
"Bir..." dedikten sonra gözleri yerleri kaplayan açık ceviz ahşap renk parkelere döndü. "Bir uygulama var. Bir siteden giriliyor, özel bir sohbet uygulaması. Herkesi almıyorlar."
"Uygulama..." dedikten sonra bakışları bana döndü Sanem'in. Bakışlarında barınan soruyu "Özgür önceden yazılımcıydı." diye cevapladım. Bakışlarım hızla Salih'e döndü. "Yazar, Özgür mü? Yazarı tanıyor musun?"
"Özgür bir kukla." dedikten sonra hafifçe omuz silkti. "Sen bulmuşsun, 'kukla' kelimesini. Öyle söylendi."
Yeniden yutkunmaya çalıştım ama boğazımdaki stres birikintisi beni boğacak gibi oldu. Yazara ilham verip duruyordum. O hastalıklı zihinde bir yere sahiptim ve midem bulanıyordu. İlerleme kat etmiştik ama... Hala sona yaklaşamıyorduk. Özgür kuklaysa, yazar kimdi?
"Hangi site ve... Nereden, neden giriyorsunuz? Neye göre alıyorlar sizi? Şu an o sohbet uygulamasında mısın? Verir misin telefonunu?"
Ellerini kulaklarına yaslayıp öne arkaya sallanırken "Çok fazla soru." dediğinde ben nefesimi üflerken Sanem bana 'sakin ol' der gibi bir bakış atıp yeniden adama döndü. "Yazar kim?"
Adam gözlerini sıkıca kapatırken başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Bilmiyorum. Ben... Ben bilmiyorum."
"Neden kabul ettiniz, size ne vadetti?"
"Bir şeyleri değiştirmeyi... Bu dünyayı bizim için değiştirmeyi... Kaybedenlere kazandırmayı... Önce yardımcı oldu sonra... Yapmanız gereken zaman gelince haberiniz olacak, dedi. Haberimiz olunca da ölümümüz yakınlaştı..."
"Başka kimler var? Şu an sohbet grubunda mısın?"
Ellerini kulaklarından çekerken başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Bizimle işi bitti, artık yokuz. Biz sadece infaz bekliyoruz." dedikten sonra ağlamaya başladı. "Berat... Ben de orada ölecektim..."
Sanem "Berat ne zaman öldü? Polise haber verdin mi?" diye sorduğunda bakışlarımız Salih ile Nevzat arasında gidip geldi. Nevzat "Bana böyle bir ihbar düşmedi." dedi. Salih "Bir saat kadar önce." dediğinde ellerim enseme gitti. "Kaçtım ben... Buraya kaçmak hataydı... Siz varken ölmem, değil mi?"
Ben cevap vermemeyi tercih ettim. Herkesin canı tehlikedeyken ve kimseninkine dair güvence yokken sözler atıp tutamayacaktım. Nevzat "Burada bir sürü polis var. Tek başına olmandan daha güvenli tabii." diyerek tam bir söz vermese de olumsuz da konuşmadı.
"Başka kimlerin olduğunu biliyor musun?"
"Hayır... Herkes sohbet grubuna girerken bir kullanıcı adı seçiyor. Sohbet grubunun içerisinde de kanallar var. Kimse başkasının görevini göremiyor."
"Görevler neye göre oluşuyor? Görevleri kimler veriyor?"
"Bir yazılım... Biz gruba girerken kendimize dair bilgiler veriyoruz ve ihtiyaç her ne ise sistem yönlendiriyor sanırım... Biz... Kitaba dair gördüğümüz bilgileri de paylaşmamız gereken bir kanal var... Sağımızın solumuzun bildiğimiz seçtiği sonları ya da sosyal medya... Sadece sosyal medya için bir kanal var..."
Gözlerim irileşirken "Kaç kişiden bahsediyoruz?" diye sordum. Gözleri artık bize bakmıyor, sehpayı ya da yeri inceliyordu. Omuzları çökmüş, yorgun gözüküyordu. Çok değil bir saat kadar önce önünde biri ölmüştü. "Binlerce kişi."
Sanem "Binlerce kukla." dediğinde korkuyla "O sizi bulmadı, siz onu buldunuz, bir siteden, öyle mi?" diye sordum. Başını onaylar şekilde salladı. "Başta gruplardan haberin olmuyor. Önüne çıkan tüm yazıları okuman ve yorum yapman gerekiyor. Yazılar... Yazılar..." dedikten sonra gözlerini sıkıca kapattı. Ellerini yanaklarına götürüp "Ben bunları yapacak biri değildim." dedikten sonra başını onaylamaz bir şekilde salladı.
"Yazılarıyla sizleri etkilediğini mi düşünüyorsun?"
"Bizleri... Bizlerin içindekileri çıkarttı. Yüzlerce yazı... Hepsi öyle kan dondurucu ki... İçim nefret ve öfkeyle dolu... Ben böyle biri değildim."
"İçinizdeki kötüleri çıkarttı yani." dedi Nevzat. Salih gözlerini açarken başını onaylar şekilde salladı. "Bir yanım ona katılıyor. Belki de böyle bir dünyada ölüm... Ölüm, özgürlüktür."
"Hayır Salih, seni etkilemesine izin verme. Özgürlük yaşamak ve tercih yapabilmeye devam etmektir. Özgürlük, yolda olmaktır, yoldan çıkmak değil."
"Başta o da böyle düşünüyordu." dediğinde kaşlarım kalktı. "Başta... Başta daha iyimserdi..."
"Ne zaman yazıları okumaya başladın ve ne zaman gruba dâhil oldun?"
"Ben birkaç ay önce ama Berat iki sene önce yazıları okumaya başlamış." dediğinde kaşlarım kalktı. "Ve ondan öncesi de olabilir." diye mırıldandığımda kendi kendime yorumluyordum. Tüm bunların başlangıcı en az iki sene öncesine dayanıyordu. Belki başından itibaren planı buydu yazarın, belki de başta sadece yazarak başlamıştı ve sonrasında yazdıkça, okuyucuları gibi onun da içindeki öfkesi büyümüştü. Dünyayı bizim için değiştirebileceğini, vadetti demişti Salih. Buna kendisi de inanmış mıydı yoksa sadece okuyucularını mı kandırıyordu, bilmiyordum ama kendisi de inanıyorsa daha korkunçtu. İnsanları kukla gibi kullanıp ölmelerini sağlayarak dünyayı değiştirebileceğini sanıyordu. Dünyayı değil ama yakın zamanda yaşadığımız ülkeyi değiştirmeye başladığı şüphesizdi. Oluşan kaos gittikçe yükseliyordu. İnsanlar bir kitap yüzünden ölüyordu ve sosyal medya da haberler de çalkalanıyordu. Bazıları bu durumu cesaret göstergesine çevirmiş okuyup kötü sonları seçerek katile meydan okuyordu ve çoğu da ölüyordu. Kendi psikolojim yeterince zarar gördüğü için sosyal medyaya bakmamaya çalışıyordum ama bir dakikalığına girdiğin bir marketteki televizyonda bile haberlere denk geliyordum. Feci ölümlerin yazıldığı sonlar yetmezmiş gibi, bizim yayınevi tarafından değil ama bir yayınevi tarafından basılan kitaptaki bir seçimin sonunda toplu katliam seçeneği vardı ve daha bugün, büyükşehirlerdeki birkaç okulda bunun yaşandığına dair haber dinlemiştim. Milli güvenlik sorunu vardı ve yazarın istediği değişim, gerçekten bu muydu?
"Özgür... Özgür nerede yaşıyor?"
Başını 'bilmiyorum' der gibi onaylamaz bir şekilde salladı. "Özgür'ün soyadı Kılıç mı?"
"Sanırım."
Soyadını sorduğumda 'Kılıç' olduğunu söylemişti. Kıvanç, yazılım mühendisi olarak kendisini tanımıştı, daha önce birlikte çalıştığı bir yerde çalışan olarak tanımıştı onu. Soyadı Kılıç, değilse bile o firmadan bulabilirdik.
"Bize siteyi söylemelisin."
"Bir süredir site adresi değişip duruyor. Güvenlik sebebiyle sanırım. Uygulamadan yeni adresleri atıyorlardı ama şu an... Bilmiyorum."
Nevzat "En son adresi ver." dedikten sonra not defterini çıkartıp bir sayfayı beceriksizce kopardıktan sonra kalemiyle birlikte Salih'e uzattı. Salih titreyen elleri dolayısıyla oyalanarak da olsa bahsettiği site adresini yazdıktan sonra Nevzat'a geri uzattı. Nevzat almak için yeniden koltuktan hafifçe kalkarken gürültüyle birlikte sıçradık. Ardımızdan gelen gürültü ve rüzgârla birlikte öne doğru hareketlenirken Nevzat'ın kolumdan kayarak enseme kayan eli bizi yere çekti.
"Eğilin, sakın kalkmayın!"
Sehpa ile koltuk arasında Sanem'le ellerimiz birbirini bulurken Nevzat yerde sürünerek koltuğun ucuna doğru gitmeye başladı. Sanem korkuyla "Nevzat?" diye bağırıp peşinden gitmeye çalışacağı sırada kurşun sesleri gelmeye devam ettiği gibi çığlık atarak Sanem'i koltuğun ardında, nispeten güvende tutmaya çalıştım. Cam kırıkları, yerde hareketlendikçe tenimizi çizerken kulağımı dolduran nefes alış verişlerim ve kalp atışlarımın ardından bir şeyler duymaya algılamaya çalışıyordum.
"Ben..."
Sanem'le birbirimize doğru, yüz üstü uzandığımız yerde bakışlarımız yavaşça sesin geldiği yöne doğru döndü. Sehpanın diğer tarafında, yüzümüz yere yaslı olduğu için sehpanın altından görebildiğimiz Salih'in boynundan aşağı doğru kanlar akıyordu. Dudaklarını yalayıp yutkunmaya çalıştıktan sonra gözlerimi, gözlerimin üstündeyken "... artık özgürüm." dedi.
"Hayır, hayır..." derken sehpanın altından elimi ona doğru uzatmaya çalıştım.
"Salih..."
Gözleri, gözlerimdeyken onunla konuşmaya çalıştım fakat saniyeler içerisinde gözlerinin artık görmediğini fark ettim.
"Hayır!"
**
"Babası asker masker değil. Hatta babası kim, bilinmiyor. Yetiştirme yurdundan."
"Kaç polis öldü?" diyen ablamın, karakol önündeki kamelyaya elinde kahve bardağı ile gelişini izledikten sonra Nevzat ona cevap veremeden tedirgin bakışlarım yeniden yanımda oturan Nevzat'a döndü. Ablam duygusal atağından henüz kurtulmuş, olanları sorgulamaya başlamıştı. Geçtiğimiz bir saat boyunca onu sakinleştirmeye çalışmıştık. Silahlı saldırıya uğrayan biz olmamıza rağmen, onu telkin etmiştik. Ölmediğime anca ikna olmuştu ama ölmeyeceğime ikna edemezdim. Her an her şey olabiliyordu. "Hangi yetiştirme yurdu?"
"Halkalı yetiştirme yurdu."
Kamelya üstünde bağdaş kurduğum bacaklarımı sarkıtıp yeniden oturur bir pozisyon alırken "Halkalı mı?" diye sorduğumda başını onaylar şekilde salladı. "On sekiz yaşına girene kadar orada kalmış. Neden?"
Yanımızda dikilen ablamla göz göze geldik. "Sen de oradan..."
Ablamla aramızda dönen sohbete dâhil olurken "Bir dakika sen..." dedikten sonra konuyu anladı Nevzat. Karşımızda oturan Sanem de "Aynı yetiştirme yurdunda mıymışsınız yani?" diye sordu. Sırtımı ardıma yaslayıp karşı duvarı izlemeye başlarken Özgür isimli birini anımsamaya çalıştım. Yetiştirme yurdunda uzun bir zaman geçirmemiştim. Orada pek de arkadaş edinememiştim. Kimse uğursuzum diye benimle arkadaş olmak istememişti. Çocukları dışarıdaki kötülüklerden korumak için koruması altına alan yetiştirme yurtları, içerideki kötülüklere karşı herhangi bir çaba göstermiyordu. Ben ise, terapistimin de dediği üzere beni üzen anıları kabuslarımda görmedikçe ya da travma anlarında hatırlamadıkça reddediyor ve düşünmemeye çalışıyor olduğum için yetiştirme yurdundan çıktığım gibi orayı zihnimden silip atmaya çalışmıştım, olabildiğince. Özgür isimli birini hatırlamadığım gibi, herhangi bir arkadaşımı da hatırlamıyordum. Yapayalnızdım orada...
Gözlerimi sıkıca kapatıp yüzümü buruştururken zihnimi zorlamaya çalıştım. En dibe, zihnimin kör karanlığına ittiğim anılar arasından bir şeyler çıkarabilmeye çalıştım ama zordu. Yıllar öncesiydi. "Beni oradan tanıyor..." diye fısıldadıktan sonra gözlerimi araladım. "Ama acılarımı, anılarımı nasıl tanıyor? Kimseye anlatmamıştım. Hiç oyun arkadaşım yoktu..."
"Hatırlamaya çalış..."
Aslında vardı... Ama canlı değillerdi. Yetiştirme yurdunda benimle uğraşanların çıkarttığı karmaşalarda, her zaman güç çoğunlukta ve sesi çıkanlarda olduğu için hep kavgayı ben çıkarıyormuşum gibi kabul ediliyordu ve sözde 'disipline ve terbiye olma' köşelerinde gönderiliyordum. Beni insanlardan uzakta tutmakla ceza verdiklerini sanıyorlardı ama beni kurtarmış oluyorlardı. Tek başıma terbiye olmamı umdukları odadaki eşyalarla oyun oynuyordum. Hiçbiri oyuncağa benzemiyordu ama hayal gücü geniş olan bir çocuk için, benzemesine ihtiyaç da yoktu.
"Bu arada, araya giriyorum ama..." dediğinde anılara dalmış olan gözlerim Sanem'e döndü. Kamelyada aramızdaki masada açık olan kitapları gösteriyordu. Son yaşadıklarımız da dahil olunca kitapları inceleme işini hızlandırmıştı. "Ne kadar işimize yarar ve ne anlama geliyor bilmiyorum ama bir şey fark ettim."
Hepimiz ilgiyle onu dinlemeye başlayınca derin bir nefes alıp sayfaları gösterdi. "Tüm kitaplarda ortak olan tek bir hikâye var. Tüm kitaplarda bir hikâyede seçimleri boyunca okuyan kişinin aynı yönde tercihini sınayan bir hikâye var. Eğer seçimleriyle birinin hikâyesi bu yöne evrilirse, okuyucu birini taciz edip etmemek seçenekleri arasında kalıyor. Hatta bir kere de değil, hikâye boyunca tekrar tekrar seçenek sunuluyor. Her tacizi seçiş içinse aynı sayfaya ve sona yönlendirilmiş. Yangın. Her tacizci yanarak ölüyor."
Kanım çekilmiş gibi hissederken gözlerim kısıldı. Her tacizci yanarak ölüyor. Tıpkı Sare'nin tacizcisi gibi...
Belki de Özgür acılarımı, anılarımı bilmiyordu ama Sare biliyordu. Bir kısmı onun da anılarıydı, beraber yaşamıştık. Geri kalanını ise ömrü yettiğince biliyordu.
Ömrü yettiğince...
Yazarın bana özel bir ilgisi olduğu şüphesizdi. Beni oyuna kendi çekmişti fakat yanında olmamı istemişti. Yanında olmayacaksam da ayağına taş olmamamı istemişti. Sıla'nın öldüğü gün, arabada olduğumu fark ederek geri çekilmişti. Aslında... O gün Özgür arabada olduğumu öğrendiği gibi telefonu Nevzat'a vermişti, benimle konuşmaya devam etmemişti. Belki de yazara, şoföre haber vermişti. Son ana kadar beni öldüremeyeceğini söylemişti Hilmi. Hatta, ona karşı durmakta zorlanacağımı söylemişti. Son notlarının köşelerinde hep sigara söndürülmüş oluyordu. Alkolle, sigarayla ve hatta tacizle sınanmıştım. Durmazsam daha fazlasını yaşayacağımı söylemişti. Belki de yaşamıştım bile. Aylar boyunca geceleri evime girmişti Özgür, bilincim yerinde olmamalıydı hatırlamadığıma göre...
Kendi yaşadıklarını tekrar bana, tacizcisinin yaşadıklarını ise diğer tacizcilere yaşatıyor olabilir miydi?
Sare...
Sare, yaşıyor olabilir mi?
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!