9. BÖLÜM - GEÇMEYEN GEÇMİŞ -
Bölüm şarkısı:
Alex Hepburn - Under
Size iyi okumalar dilerim ^^
**
Kendi paket ayranımın üstünü pipetle deldikten sonra onunkisinin ucundan açtım ve önüne koydum. O sıra Barlas da sosislilerimizi paketlerinden çıkarıp tepsilerimize yerleştiriyordu. Akabinde ben patates kızartmalarımızı poşetlerinden çıkartıp benim tepsimde tek bir yığın haline getirirken o da sos paketlerini açıp tepsilere döktü. Ketçap sevmediğim için ketçabı sadece kendi önüne dökmüş, kendi mayonezini de benim önüme sıkmıştı. Yığının onun tarafında kalan kısmına öyle sevdiği için daha fazla tuz atarken kendi tarafıma daha az attım ve işlerimiz bitince gözlerimiz birbirine döndü.
Ellerimiz bir an son kaldıkları yerde duraksarken bir süre göz göze kaldık. İkimizin gözlerinde de tıpkı sevgili olduğumuz zamanlardaki alışkanlıkları sürdürdüğümüzü fark etmenin getirdiği parlama vardı. Parlamanın sebebi iç ısıtıcı bir kıvılcımken saniyeler içerisinde el ayak karıştıran bir yangına dönüştü. O sesini temizleyip ayranına yönelirken az daha koordinasyonunu kaybettiği elini çarpıp düşürecekti. Toparlamak için iki eliyle yakalayıp dudaklarına götürdü. Ben de hızla ağzıma birkaç patates sıkıştırdım ve farklı yönlere doğru başımızı çevirdik.
"Kardeşim, bana bir ayran daha."
Gözlerim Barlas'a döndü. Hızını alamayıp ayranını bitirmişti. Dudağını yalarken gözleri tepsisine döndü ama göz ucuyla bana baktığını biliyordum. "Kuru kuruya ayran gitmez, biraz da sosislini ye istersen."
Yeni gelen ayranını ucundan açarken gözleri kısıldı. Alayıma sarılarak anın garipliğinden kaçınan ilk ben olduğum için ona da huysuzca bakmak düşmüştü. "Yemeğini ye, birazdan sorgum başlayacak."
Söylediğini duymadan önce dudaklarıma götürdüğüm sosisliden benden beklenilenden daha büyük bir ısırık almıştım bile. Oldukça yavaş bir şekilde çiğnemeye başladığımda bu sefer de onun dudakları alayla kıvrıldı ve kendi sosislisini dudağına götürüp göz kırptı. Keyif öyle kaçırılmaz, böyle kaçırılır, der gibiydi. Asıl büyük ısırığın ne demek olduğunu gösterdi. O çiğneyip yuttuktan sonra ben hala oyalanarak lokmayı ağzımda gevelediğim için çenesinin ucuyla beni gösterdi. "Acele etme Asya. Benim sabaha kadar vaktim var. Bir ara konuşuruz nasıl olsa."
Çiğneyişimi hızlandırıp yuttuktan sonra üfledim ve yeni bir ısırık almak üzere sosisliye yöneldim. Her türlü o sorguya maruz kalacaksam bari doğru düzgün yerdim. Benim de ona soracağım çok şey vardı, nasıl cevap vereceği şüpheliydi ama onun Ata'nın teklifi konusunda üstüme geleceğini biliyordum. Gerçeği söylersem Ata'nın kapısına dayanabilirdi ve bu da Ata'yı Barlas'la aramızda bir şey olmadığına ikna edişimi bir hayli zorlayacak olmasının yanı sıra ikna etme çabama bile kalmadan Barlas'ın başını belaya sokardı. Ata bana kibar ve muzip yaklaşmaya çalışsa da pisliğin tekiydi ve Barlas'ın hayatını kaydırırdı.
"Ne kadar yorucu bir gündü, değil mi? Uykum geldi baya. Senin de gözlerin torbacı gibi olmuş uykusuzluktan. Bak bir fikir geldi bir anda aklıma. Şey mi yapsak?" dediğimde dudakları alayla kıvrılırken kaşları kalktı ve hiç tahmin edemiyormuşçasına ilgiyle baktı. Daha şimdiden sorumu söndüren alayına söylenmek istesem de umutla sordum. "Yemeklerimizi bitirdiğimiz gibi gitsek mi?"
"Bu huyuna bayılıyorum." derken biten sosislisinin kâğıdını avuçlarında buruşturup tepsiye attıktan sonra patates kızartmasını yemeye geçti. İki sosislisini de kısa sürede bitirmişti. Bir ısırık daha alırken 'ne?' der gibi tek gözümü kırparak başımı sallamıştım. Hafifçe omuz silkti ve ağzına bir patates daha atmadan önce patatesin ucuyla beni gösterdi. "Umut dolusun."
Gözlerimi devirirken son lokmama gelmeme aynı anda baktık. Onu da ağzıma atmak yerine patateslerden yemeye devam ettiğimde derin bir nefes alıp verirken başını onaylamaz bir şekilde sallayarak bakışlarını sokağa çevirdi. Gece olsa da sessiz değildi. Yakınlardaki bardan yükselen cılız sesi ve işlek bir cadde olduğu için hala açık olan yemek dükkânlarını dolduran insanların kuru bir kalabalıkla kulağa seçici gelemeyen sohbetlerini dinlerken iç çekerek Barlas'a baktım. Meriç'ten yediği yumruklar kontrollü olsa da şakağı ve elmacık kemiği kızarıktı. Bir önceki dövüşlerinden kalan izler de bir hayli silinik olsa da tamamıyla geçmemişti. Teni hassas değildi, yoksa şu an çok daha fazla ize içim gidiyor olurdu. Kaşlarım yavaşça çatılırken gözlerimi kaçırdım. Hızlanan kalbim ve hassaslaşan kulağım çiğneme seslerimi bile zihnimde zonklatmaya başlamıştı. İşte... Ona bu kadar yakınken hislerimi geri planda tutmak çok zordu. Zorluklarla dolu hayatım içinde bile, ilk ikiyi zorluyordu.
İkimiz de birbirimizden başka yönlere bakar ama muhtemelen birbirimizi düşünürken tepsideki patateslere gidip duran ellerimiz patateslerin bitmesiyle birbirini bulduğunda hızla bakışlarımız birbirimize döndü. Ellerimizi kendimize çekerken seslerimizi temizleyip gevşemiş omuzlarımızı dikleştirdik. Oyalanma ihtiyacıyla sosislimin son lokmasını da ağzıma attığımı Barlas'ın dudakları kıvrılarak bir sırıtış sergilemeye başladığında gözlerim irileşerek fark ettim. Masanın ucundaki ıslak mendillerden iki tane alıp birini benim tepsime koyduktan sonra diğerini açarak elini silerken "Yemeğin de bittiğine göre..." dediği gibi hala çiğnediğim lokmamın şişirdiği yanağımı gösterdim. Keyifle başını onaylar şekilde sallarken ellerini temizlediği ıslak mendili tepsisine attı. Dirseklerim masaya yaslı ellerim masada ritim tutarken huysuz gözlerle etrafı inceleyerek çiğnemeye devam ettim.
"Miden bulanacak şimdi."
Gözlerimi ona çevirip "Sana ne?" der gibi başımı sallayarak kaşlarımı kaldırdığımda sıkkınlıkla iç çekse de dudakları hafifçe kıvrıktı. Tahmin ettiği gibi yüzümü buruşturduğumda ayranımı alıp bana doğru uzattı. İnat ya da gurura başvurmadan ayranı alıp dudaklarıma götürdüm ve ayranı da içerek yutkundum. Ayranı bitirip boş paketini masaya koydum ve derin bir nefes alıp verdim. İşte sorgu başlamak üzereydi.
Çenesinin ucuyla beni gösterirken gözleri dudaklarımdaydı. Bakışlarının değdiği yerler de ona bir hayli hasret olduğu için heyecanla kasıldığım sırada masanın köşesinden bir peçete alıp bana doğru uzattı. Gözlerini kırpıştırarak dudaklarımdan aldıktan sonra bir anlığına gözlerime bakıp tekrar sokağa bakmaya başladı. "Dudağında sos kalmış."
Bana bakmadan uzattığı peçete az daha gözüme gireceği sırada başımı geriye çekerek peçeteyi aldım ve dudağımın kenarını sildim. Elini kendisine çekerken hala sokağa baktığı için "Tamam, bitti." diyerek onun için tehlikeymiş gibi görünen durumun geçtiğini haber verdim. Gözleri bana döndü. Kaşları çaresizce çatılırken dudakları bir an 'ah be' der gibi sağa doğru kıvrılıp gevşedi çünkü gözleri yine dudaklarımdaydı. İşaret parmağıyla diğer tarafı gösterip "Diğer taraf." dediği sırada bakışları yüzünden yavaş kalan ellerim diğer tarafa yönelince hızlanmam için "Asya şunu siler misin artık? Romantik bir sahne yaşatacaksın şimdi bize." diye sinirle karışık alay etti. Ben de heyecanla karışık sinirle gözlerimi devirip şüpheye yer bırakmayacak kadar dudaklarımı tekrar tekrar sildim ve çöpünü tepsiye attım. Ne vardı yani alıp peçeteyi o silse?
"Sağ ol uyarın için. Maazallah az daha romantikleşecektik."
Barlas, dudaklarını yaladıktan sonra başını yavaşça sallayarak bakışlarını tekrar sokağa kaçırdı. Eli ensesine gidip ovuştururken "İstemeyiz sonuçta böyle bir şey." dediğinde başımı iki yana sallayıp omuz silktim ve hiç oralı değilmişim gibi "Asla." dedim. Dudakları hafifçe kıvrılmaya başladığında dirsekleri masaya yaslı kollarımda ellerim çoktan yüzüme gitmişti. "Gerçi sen..." diye başladığında ne diyeceğini biliyordum. "Orada ister gibiydin."
"Ben de senin bu huyuna bayılıyorum." derken teslim olmuşum gibi görünmesin diye ellerimi yüzümden çektim ve kızarmadığımı umdum. Gözleri yanaklarımda gezinirken hala umutluydum. Belki de çillerine bakıyordur Asya...
Dudakları iyice kıvrıldı ve güzel dişleri bir sırıtışla sergilendi. Belki de çillerin ona çok komik gelmiştir Asya...
O konuşmadan ipleri tutabilmek için ellerimi çeneme yaslayıp alayla sırıttım. "Sen de umut dolusun."
"Nereden bahsettiğimi hemen anladın ama."
Benim yüzümdeki sırıtış çenemin kasılmasıyla yüzümde kaldıkça garip bir hal alırken Barlas kaşlarını kaldırıp indirdi ve daha geniş bir şekilde sırıttı. Şimdi yüzündeki bu sırıtışı silmek için ona Ata'nın bir akşam yemeği karşılığında yüz bin lira teklif ettiğini şak diye söylemek istedim ama sabır isteyen bir nefes alıp verirken susmaya çalıştım.
"Evet çünkü ben de onun hesabını soracaktım sana."
"Sorgu sırası bende Asya'cım. Sıranı bekle." diyerek masanın üstündeki mantar şeklindeki ışığın üstüne bir kere dokunarak ışığını yaktı ve sorgu odasındaymışız gibi aramıza koydu. Az daha gülecektim ama sinirlerim bir hayli bozuk durumda olduğu için huysuzluğumu üstümden atamadım. Işığı kapatmak için tekrar üstüne dokunduğumda kapanmak yerine başka bir renge geçti. Sokağa atmak ister gibi gövdesinden tuttuğumda Barlas gülerek elini elimin üstüne koyarak mani oldu. Gözlerimiz temas eden ellerimize indikten sonra neyse ki onun yüzündeki sırıtış da silindi ve ellerimizi kendimize çekerken daha ciddi bir yüz ifadesiyle seslerimizi temizledik.
"Neden beni..." dedikten sonra asla istemezmiş gibi yüzümü buruşturarak başımı geriye çektim ve ellerimi iki yanımda hafifçe kaldırıp "... öpecekmiş gibi yaklaştın?" diye sordum. Kelimesi bile heyecanlanmamı sağlamıştı. Özlediğimi itiraf edeceğime o kafes dövüşünde bugüne kadarki tüm şampiyonlarla dövüşürdüm. Ama... O da özlemiş olmalıydı... Değil mi?
Barlas başını iki yana sallayarak "Sırtım ağrıdı, biraz öne eğildim sadece." derken gözlerinden alay fışkırıyordu ama dudakları başka türlüsünü söylemedikçe de sabaha kadar sorsam da cevabı alamayacağımı o da biliyor olduğundan keyiflenmişti.
Kaşlarımı kaldırıp 'öyle mi?' der gibi gergin bir şekilde baktığımda gözlerini masum bir şekilde kırpıştırarak başını onaylar şekilde salladı. Eli omzuna doğru giderken yüzünü hafifçe buruşturup "Dövüşte yorulmuş olmalıyım." dedi. Alay etmesine rağmen sırtını yere çarptığı için gerçekten acıyor olabilirdi ve acısına karşılık yüzüm buruşmasın diye kendime hâkim olmaya çalıştım. Elini yeniden masaya indirip diğeriyle kavuştururken "Niye? Sen seni öpeceğimi mi sandın?" diye sorduktan sonra dudakları benim için üzülürmüş gibi hafifçe kıvrıldı. "Duygularınla oynamak istemezdim."
"Barlas bak şimdi seni..." diyerek cimcik atmak üzere masaya yaslı kollarına yöneldiğimde gülerek çift kişilik sandalyede geriye yaslandı ve kollarını ardından iki yanına uzattı.
"Kızgın olmakta haklısın tabii ama böyle sanmanı istemezdim."
Üzgünmüş gibi tuttuğu ama dudaklı kıvrık alaylı yüz ifadesi yetmezmiş gibi gözlerini yavaşça kapatıp açtığında kızıp köpürmek ya da utanıp kaçınmak yerine sandalyenin ucuna kayarak masada ona yaklaştım ve işaret parmağımla onu gösterdim. Parmağıma onu tehdit edermişim gibi değil de iltifatlar edermişim gibi hoş bir şekilde bakarken "Umarım ben de aynı yanılgıyı oluşturmam." dediğimde gözlerindeki alay hızla dağıldı ve bakışları gözlerime yükseldi. Gevşek bedeninin kasıldığını gördüğümde keyifle kollarımı göğsümde birleştirerek ardıma yaslandım ve tek kaşımı kaldırdım. Bunu sen istedin Barlas ya da Siyah, her neyse Bey.
Barlas bir süre baktıktan sonra iç çekerek bakışlarını kaçırdığı sırada dudakları yeniden kıvrıldı. Gözleri sokakta gezinirken yavaşça dudaklarını yalıyordu. Onu izlemek, bu yanılgıyı oluşturmaya hemen başlama isteği doğuruyordu ama işte... Sonrasında yanılgı oluşuna zeval getirip onu gerçekten öpebileceğim için kıçımın üstüne oturmaya çalışıyordum. Gözleri yavaşça bana dönerken "Denemeni önermem." dedi.
"Neden?"
"Hayal kırıklığına uğrarsın."
"Öpmez misin?" diye hızla sorduğumda "Hayalin öpmem mi?" diye sordu o da hızla. Beni gafil avlamıştı! Resmen kasti bir planla köşeye sıkıştırmıştı. Sinirle güldüğümde o da güldü ama pek sinirli değildi.
Canan teyzenin bana kurduğu cümleyi ona kurmanın tam sırasıydı. "Yarın evine helva yollayacağım ama sen yiyemeyeceksin Barlas."
"Helva sevmem zaten."
Ben nefret dolu bakışlarla bakarak sessiz kaldığımda keyifli bir surat ve parlayan gözler eşliğinde beni izlemeye devam ettiğinde dudağımın kenarını kemirerek gözlerimi kaçırdım. Bir süre sessizlikten sonra o "Üç." derken ben "Hayalim falan değil, tamam mı?" diyerek tekrar ona bakmıştım. Neden 'üç' dediğini anlayamayarak kaşlarımı kaldırdığımda bir kolunu yasladığı sandalye sırtından çekip beni gösterdi. "Ne zaman itiraz etmeye başlayacağına dair geri sayım yapmıştım da."
Ve, bilmişti.
Benim çenem kasılırken bir ses "Abi, yenge. Başka bir şey ister misiniz?" diye sordu.
Gözlerim yanımıza gelen garsona dönerken Ata'nın adamları gibi 'yenge' demiş olsa da konu Barlas olduğundan olsa gerek sinirimi bozmak yerine hoşuma gitmişti. Bir zamanlar etrafındaki herkesin yengesiydim ama şimdi onu öpme isteğimi bile inatla gizlemek zorunda kalacak kadar yabancıydım. Sevgiliyken buraya geldiğimiz zamanlarda tanıdığım bir çalışan değildi, yeni başlamış olmalıydı ama buranın sahibi, kasadaki Sadık abi sevgili olduğumuzdan bahsetmiş olabilirdi. Belki de hala öyle olduğunu sanıyordu. Ben Barlas'sız gelmemiştim ama Barlas bensiz gelmiş olabilirdi. Belki ayrıldığımızı söylemek istememişti ya da söylediyse bile bir arada göründüğümüzde hala barıştığımız düşünülmüştü. Hoşuma gittiğini göstermemeye çalışarak "Bıçak." dedim.
Garson şaşırarak hem tepsimde bir şey kalmamasına, hem de olsa bile burada satılan neyi bıçak kullanarak yiyebileceğimi anlayamadan baktı. Barlas sırıtarak on sekiz yaşlarındaki erkek garsonun kolunu sıvazladı. "Sen bize çay getir."
Garson, "Bıçakla mı?" diye sorduğunda ben "Evet." derken Barlas hafifçe gülüp "Bıçaksız kardeşim." dedi.
"Çatal da olur."
Garson Barlas'a zarar verme eğilimime karşılık 'Abi kendine ne yaptın?' der gibi bana bakıp tekrar Barlas'a baktığında Barlas, "Zoru seviyorum." dedikten sonra göz kırptı. Garson da gülerek uzaklaşırken sinirim parmak uçlarımdan akıp gidiyor gibiydi. Öyle ki duvara yaslı ısıtıcıya rağmen soğuk yüzünden üşümeye başladığım yerde bir anda sıcacık olmuştum.
Barlas bakışlarıma karşılık sesini temizleyip "Şimdi çocuğa halimizi mi anlatayım?" diye sordu. "Hayır kardeşim, sevgili değiliz. Eski sevgiliyiz çünkü eski yengenin hayatında bana yer olmadığı için beni terk ettikten iki yıl sonra bir anda tekrar karşıma çıkıp her gün görüşmek üzere çeteme dâhil oldu. Bu arada biz hırsızız, hırsızlık çetemiz var. Bu sıralar herkese açığız, sen de buyur, mu diyeyim?"
Omuzlarım suçlulukla düşse de "Çok uzun bir cümle oldu. En son Bihter Ziyagil böyle bir cümle..." diye alaya vurmaya çalıştım ama bakışlarının yanı sıra kaşlarını kaldırdığında "Çetede dört kişi iyiyiz bu arada bence." diye mırıldanarak bakışlarımı kaçırdım. O da alayla konuşsa da 'hayatında bana yer olmadığı için' derken yüzü hafifçe buruşmuş, gözlerini kaçırmıştı. Onun için ne kadar kırıcı olduğunun farkındaydım ama içi rahat edecekse bilmeliydi, onu kırmak beni de bir o kadar kırıyordu.
Biz sessiz kalırken garson çayları getirdi. Gözlerim masada şekeri ararken tabakta kalmadığını gördüm. Dudaklarım aralanacakken Barlas, "İki şeker de getirir misin kardeşim?" diye sordu. Çayına şeker atmaya başlamadıysa ve benim için istediyse 'eski yenge' den 'tekrar yenge' makamına yükselme isteğim bir hayli nüksedecekti.
Sadık abi iki şekeri koyduğu çay tabağını getirdiğinde 'al işte' diye düşündüm. Şimdi bize dair bir sohbet başlayabilirdi. "Gençler kusura bakmayın ya, içeride bir ahbapla sohbet halindeydim. İlk geldiğinizde uğrayamadım. Nasılsınız, nasıl gidiyor? Nerelerdeydiniz, özlettiniz kendinizi."
Gözlerim Barlas'a döndü. O da bir an bana bakmıştı. Sanırım birbirimiz olmadan çok sevdiğimiz bu yere gelmediğimizi şu an aynı anda fark ediyorduk. Gözlerimiz tekrar Sadık abiye dönerken "İyi vallahi Sadık abi. Sen nasılsın?" diye sordum. Barlas da, "İş güç, gelemedik abi." dedi.
"İyiyim, ne olsun. Ben de iş güç. Yoruldum artık, devredeceğim yakında burayı. İlgili çıkmasını bekliyorum."
Barlas, "Ben bir eşe dosta söylerim, belki ilgilenen çıkar." dediğinde Sadık abi gülümseyerek başını salladı. Barlas masayı gösterip "Abi, buyur istersen." dediğinde Sadık abi "Yine içeri geçmem gerekecek birazdan, hiç oturmayayım. Tam gecenin işlek saatleri. Bir dahakine daha erken gelin." dedi.
"Olur." dediğimde Barlas'ın gözleri bana döndü. Bir daha gelip gelmeyeceğimiz meçhul olduğundan böyle bakıyor olmalıydı, 'olur' deyişime şaşırmıştı. Ben de öyle, lafın gelişi demiştim ama gizli bir dilek gibi dudaklarımdan çıkmış olabilirdi. Barlas şeker tabağını önüme doğru ittirdiğinde dudağımın kenarını kemirerek iç çektim. Şekerleri çayıma atıp gürültüyle karıştırırken etrafa saçılan damlalar oluyordu ama şu an umursayacak halde değildim.
"Ee, siz ne yapıyorsunuz? Evlilik ne zaman gençler, koca koca insanlar oldunuz. Bir adını koyun artık şu işin."
Cümleleri kalbimde bir sızıyla dinledim. Gözlerim Barlas'a döndü. Barlas, hafifçe Sadık abiye dönük oturduğu sandalyede sağ dirseğini sandalyenin sırtına yaslamıştı. Sarkıttığı kolu yükselip de eli ensesine giderken derin bir nefes alarak dudakları aralandı. Birkaç saniye sonra ne diyeceğini bilememiş olsa gerek bakışlarını sokağa doğru kaçırdı. Dudakları kapanırken nefesini burnundan üflemişti. Barlas'tan cevap alamayan Sadık abinin bakışları bana döndü. Göz ucuyla hissettiğim için kızarmaya çalışan gözlerimi güçlükle Barlas'tan alıp Sadık abiye baktım.
"Genciz daha abi ya."
Şimdi ayrıldığımızdan bahsetmek istemiyordum. Barlas da bahsetmemişti. Adamın yüzünde oluşacak o üzgün ifadeyi görmek istemiyordum. Bin mislini bunu hatırlayarak aynaya baktıkça görebiliyordum. Bizi bilen, ne kadar mutlu olduğumuza şahit olan kişilerin ayrılığımıza üzülmesi tekrar tekrar ayrılmışız gibi hissettiriyordu.
"E bu oğlan daha iki sene önce bile evlenmek istiyordu, nasıl ikna ettin bu kadar süredir evlenmemeye?"
Gözlerim Barlas'a döndü. Barlas'ın ensesini ovuşturan eli duraksarken başını kaldırdı ve Sadık abiye söylenir gibi baktı. "Hiç bakma öyle. Aklına koyduğunu yapsaydın, şimdiye karşında sevgilin değil karın oturuyor olurdu."
Boğazımdaki his yutkunmakla geçmezken burukça gülümseyerek çayıma bakmaya başladım. Ayrılmasam, olacak olan oydu. Senelerdir sevgiliydik ve arada bir tarafın oldukça eğlendiği, diğer tarafın ise kızgınlığını sürdüremediği atışmalarımız dışında hiçbir problemimiz yoktu. En büyük kavgamız yürürken birimizin el ele tutuşmak, diğerimizin ise sarmaş dolaş olmak istemesiydi. Ağlamaya başlamamak için gözlerimi kırpıştırırken Barlas, iç çekişin ardından "Öyle oldu işte abi." diyebildi sadece.
Sadık abi bir sorun arayarak bakışlarını aramızda gezdirdi ama sadece yorgun olduğumuzu düşünmüş olsa gerek yeniden gülümsedi. Ayrılmış olabileceğimize ihtimal bile vermiyormuş gibiydi. "Çok ertelemeyin. Kararı aldığınızda ilk duyanlardan biri olmak istiyorum ha, az emeğim yok üstünüzde."
Barlas burukça gülümseyerek başını onaylar şekilde salladı. "Sağ olasın abi."
Ben de "Sağ ol abi, tabii." diye mırıldandım. "İyi, iyi. Bir isteğiniz olursa söylersiniz yine. Ben içerideyim, tutmayayım sizi."
Barlas "Estağfurullah abi. İyi bak kendine." dediğinde Sadık abi omuzlarımızı gülümseyerek ovuşturduktan sonra içeri geçti. Gözlerimiz bir anlığına birbirini buldu. Barlas 'Ah be kızım' der gibi dudağını sağ kenarına kıvırıp bırakırken yumruğunu yavaşça masaya vurduktan sonra iç çekerek gözlerini kaçırdı ve elini de masadan çekip ardına yaslandı. Bir süre birbirimize bakmadık ve buz gibi olan çaylarımızı tazeletmek dışında ses çıkarmadık. Yeni çaylarımız ve şeker tabağı geldiğinde aynı anda derin bir nefes alarak birbirimize baktık.
"Anlat şimdi. Ne bu teklifin aslı?"
"Ne güzel oturuyorduk öyle." diye şansımı denerken çayı dudaklarıma götürdüm. "Çok uykun varmış ya hanım efendi. Bir an önce konuşalım da seni uykuya kavuşturalım."
Çayın sıcaklığı dudaklarımı yaktığı için irkildiğimde gözleri dudaklarıma inmiş, yüzü hafifçe buruşmuştu ve bakışları yeniden sokağa dönmüştü. Dudağımı yalayarak "Uykum açıldı birden." dediğimde gözleri çayı üfleyen bana çevrildi.
"Asya bu..." derken çenesi kasılmıştı. Zaten Sadık abiyle yaptığımız sohbet bir hayli gerilmemizi sağlamıştı, bu konudan da haz etmiyordu. Dudaklarını yalayıp küfür etmeyeceği kadar sakinleşerek nefesini burnundan üfledikten sonra "...adam..." diyerek lafını sürdürdü. "Gecenin bu saatinde kabul etmek zorunda kalacağını düşündüğü ne teklif etti sana?"
"Bir sosisli daha mı yesek?"
Sabırla iç çekti. "Anlat hadi." dedikten sonra çayını bitirdi ve gergin olduğunu belli eden bir gürültüyle çay tabağına koydu.
"Sen ne arıyordun orada?" diye karşı saldırıya geçtim. "Senin Ata'nın evraklarıyla ne işin olabilir? Kafese zaten bir amaçla katıldığın belliydi. Neyin peşindesin?"
"Bir sosisli daha yiyebiliriz bence de."
Gözlerim kısıldığında "Önce ben sordum." diyerek topu tekrar bana attı ve sorgu yetkisini hatırlatmak ister gibi mantar ışığı gövdesinden tutarak bana daha da yakınlaştırdı.
"İşte..." derken onu oyaladığım sırada zihnimdeki tilkileri fazla mesaiyle çalıştırarak bulduğum yalanı dile getirmeye başladım. "... maçta seni zora sokmam için para teklif etti."
Kaşları kalktı. Hızla detay vererek daha inandırıcı kılmaya çalıştım. O sırada sokaktan geçen arabalara, başka masalara servis yapan garsonlara bakarak gözlerimi kaçırıyordum çünkü gözlerime bakarken ruhumu görür gibi hissettiriyordu. Durduk yere gözlerimi kaçırsam da yalan söylediğimi saklamaya çalıştığımı düşüneceğinden ilgi çekici seslere doğru bakıyordum.
"İzleyicilerin yeni gözdesisin. O yüzden direkt seni kovamıyor ama şampiyon oluşundan rahatsız."
"Niye?"
Gözlerim ona dönerken şirince sırıttım. "Yıldızlarınız uyuşmadı. Burçlarınız yüzünden olabilir."
Dirseklerini masaya yaslayarak yakınlaşırken uyaran sesiyle "Asya." dedi. "Bu adam neden benden haz etmiyor?"
"Sen neden ondan haz etmiyorsun?"
"Aynı şey mi?" diye sesini yükseltir gibi olduktan sonra huyu olmadığı için özür diler gibi baktı. Bana karşı hep sakin olmaya çalışırdı ama çıldırmak üzereymiş gibi görünüyordu. Kabul etmese de hala beni kıskanıyordu. Muhtemelen farkındaydı, sadece bana karşı kabul etmek istemiyordu. Kıskançlığı da gözlerini karartıyordu. Benimkini ise aksine, aydınlatıyordu.
"Bizim bir geçmişimiz var. O adam neyden rahatsız oluyor da bana kuruluyor?"
Geçmişimiz... Bazı şeylerin geçmişte kaldığını hissettiğim her an kalbim sızlıyordu. Geçmişten geçememiştim. Hafifçe omuz silktim. Bugünde değil, orada yaşamak isterdim. "Seni korumamdan rahatsız. Kafesin kurallarını ihlal ediyorum ve bu işine gelmiyor."
"Eski sevgilin olduğumu biliyor mu?"
Başımı iki yana salladım. Başını onaylar şekilde sallayarak ardına yaslanırken "Yakında bilecek." dedi. Gözlerim irileşirken masadan çekmek üzere olduğu ellerini tuttum. Gözleri temasıma döndüğü sırada ikimiz de ateşe temas etmişiz gibi tepki verdiğimiz için ellerimi yavaşça geri çektim ve "Sakın." diye uyardım. "Yağmur'un abisi olduğun için korumaya çalıştığımı söyledim. Orada duygular bile yasak Barlas. Eski sevgilim olduğunu öğrenirse, ikimizi de zora sokarsın. Bırak Enes'i, bizzat Ata benim üstümden sana oynar."
Düşünerek baktı. Final maçlarında zarar görmemem için Meriç'i de Kafes'e dâhil edecek kadar dikkatliydi. Sırf kıskançlığıyla dile gelip beni tehlikeye düşürmek istemiyor gibi baktı. Düşünceliyken gergin dudakları ardında dilini çiğnediği bir sürenin ardından çenesini kaşıyarak sıkkın nefesini üfledi. "Artık çetedesin, oraya ihtiyacın yok. İşten çıkabilirsin."
"Gel beraber çıkalım." dediğimde kızgın gözlerle baktı. Kaşlarımı kaldırıp indirirken "O zaman konu kapandı." diyerek tekrar ardıma yaslandım.
Barlas, "Ben çıksam da sen çıkmazsın." derken sormuyordu, buna emindi. "Para ihtiyacını da gidereceğiz, niye inat ediyorsun?"
"Barlas sonsuza kadar aranızda kalmayacağım. Birkaç işten sonra gideceğim."
Barlas "Başka iş..." dediği gibi "Ben cevap verdim." diye araya girdim ve onu susturdum. "Teklifi buydu. Öğrendin işte."
Dirseklerini masaya yaslayıp hafifçe eğdiği başında alnını ovuşturdu. Baş ağrısıyla mücadele edişini sessizce izlediğim bir sürenin ardından başını kaldırdığı sırada gözlerimi kaçırdım ve tüm bu süreçte yolu izlemişim gibi davrandım.
"Sen de kabul etmedin yani."
"Yok kabul ettim. Bir sonraki maçta naneyi yedin." diye kızdım. Adam zarar görmesin diye yapmadığım şey kalmamıştı hala 'sen de kabul etmedin yani' diyordu. Kendi kendine düşünerek söylediğini biliyordum yoksa o da bunu biliyor olmalıydı. Hem zarar görmesini istemediğimi biliyordu, hem de Ata her ne teklif ettiyse kabul etmediğim Ata'nın söylediklerinden gayet ortadaydı.
"Öylesine söyledim, huysuz. Sakin ol." derken ikimize de tekrar çay istemişti. Yeni gelen çaylarımızı yudumlamaya başladıktan sonra "Ama kabul etmeyince 'o zaman kafeste bizzat sen döv' dedi. Karşılığına yüz bin dolarlık bileklik vereceğini söyledi." dedim. Çayını yudumlarken kaşları alayla kalkmıştı. Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırmak üzere kaldırdığım kolumdaki bilekliği diğer elimle düzeltirken yudumunu yutkunup hafifçe gülerek bardağı tabağına koydu. Kabul etmişim gibi davranarak parmaklarımı gezdirdiğim bilekliğimi çenesinin ucuyla gösterdi. "Elli liralık bileklik dile gelip 'ben bu değeri hak edecek ne yaptım' diyecek şimdi."
Bilekliğim sevgili olduğumuz zamanlardan kalmaydı. Onun aldığı hediyeleri artık takamıyor olsam da o hayatımdayken aldığım eşyaları kullanmayı seviyordum. Sanki... Hiç hayatımdan çıkmamış gibi hissettiriyordu. Bu bilekliği de Barlas'ın kapısının önünde simitçi abiyle sohbet ettiği sırada içerisinde bulunduğumuz takıcıdan Yağmur'la almıştık.
Ben de güldüğümde gözleri gülüşümde gezinirken onunkiler yavaşça iç çekişe döndü. Başı hafifçe eğilirken gözleri elinde küçücük kalan çay bardağındaydı. "Her şeyden eğlenebiliyorsun, değil mi?"
Ben de üşüdüğüm için ellerimi çay bardağına sarmıştım ama gözlerim ondaydı. Sırıtarak "Yoksa bu dünyaya katlanılmaz." dedim. Yakın zamanda şu anı bile o kadar çok özleyerek hatırlayacaktım ki... Şimdi içerisinde bu anı yaşıyorken olabildiğince eğlenmeye çalışıyordum. Yine de onunla ayrıldıktan sonra anımsayıp durduğum her anımıza dönüp tekrar yaşamak istediğim gibi her şey bittiğinde, onunla uzaklaştığımızda dönmek isteyeceğim anılardan biri de bu andı.
"Seninle hayat böyle." diye mırıldandı gözleri hala çay bardağındayken. Sırıtışım gülümsemeye dönerken "Ne oldu? Unutmuş muydun?" diye sordum.
"Hayır." derken çay bardağını tabağından kaldırdı. Dudaklarına götürürken bardağın ardından gözleri bana döndü. "Bir daha yaşayamam, sanmıştım."
O çayını yudumlarken gözlerini kaçırdı. Ben de lafına karşılık gözlerimi kaçırdım. O, "Üşüdün mü?" diye sorana kadar da masanın ucundaki ayaklı reklam broşüründeki menülere, okuduğumdan hiçbir şey anlamayarak bakmıştım.
Gözlerim ona dönerken kasılmış omuzlarımı gevşetmeye çalıştım ve "Hayır." dedim. Bazen gözleriyle ısıtıyor, bazen ise daha da üşüterek bakıyordu ve kasılmamın hava durumuyla bir alakası olmayabilirdi. Bana inanmayıp montunu çıkartmaya başladığında, "Yok, yok." diyerek engel olmak ister gibi uzandım ama çoktan çıkarmıştı. Masanın üstündeki bir şeyi devirmemeye çalışarak havada bana uzattığında "Sen üşüyeceksin ama." diye direndim. Bu sohbet de bir hayli tanıdıktı.
"Giy işte, iyiyim ben."
Mesafeli konuşmaya çalışmasına karşın yapacağını yapmadan da duramıyordu. Birkaç itirazın ardından "Kalkıp ben giydireceğim." diye son kozunu oynadığında onunla bugün yeterince yakınlaşma sınırlarımızı zorladığımız için montu alıp omuzlarıma koydum ve garsondan ısıtıcıyı biraz daha yükseltmesini istedim. Bu mont bana yeterdi ama montsuz kalan Barlas daha fazla ısıya ihtiyaç duyacaktı.
"Şimdi sıra sende suçlu." diyerek masadaki ışığı ona doğru yaklaştırdım. Işığın ardından ona baktığım sırada dudakları hafifçe kıvrık, gözleri gözlerimde geziniyordu. "Yeşillerin kızarmış."
Konuşacağım sırada araya girdiği için kaşlarım kalktı ve sonra gözlerimden bahsettiğini anladım. Elimle ovuşturduktan sonra rimel sürüp sürmediğimi anımsayamadığım için endişeyle elimi gözlerimin önünde indirdim. Siyah boya görmediğimde rahatlayarak diğer gözümü de ovuşturdum. "Uykum var derken birazcık ciddiydim."
Barlas sandalyeden kalkarken "Hadi kalkalım o zaman." dediğinde "Yok ya?" diyerek ona baktım. Tek kaşımı kaldırırken 'hadi oradan' der gibi yamuk bir şekilde sırıtıyor oluşuma bakıp nefesini üfleyerek geri oturdu. Bir ayağını masanın ayaklarına yerleştirerek dizini masaya yaslarken sağ kolunu yeniden sandalyenin sırtına yaslayıp elini ensesine götürerek başını sağa eğdi. Yorgun bir şekilde baktı. Sorularımdan şimdiden yorulmuştu. Ve daha konuşmaya başlamamıştım.
"Ne arıyordun orada?"
Telefonum çalmaya başladığında başta sırıtarak "Tüh, tam da cevaplayacaktım." dedikten sonra sırıtışı silindi ve "Kim arıyor bu saatte?" diye sordu. Ben de onun gibi sırıtıp saniyeler içerisinde sildim ve gözlerimi devirerek montumun cebinden telefonumu çıkarttım. Ata'nın aradığını gördüğümde dudağımı kemirdim. Tabii adama yalandan bir konum atmıştım. Beni orada göremediğinde 'Aa yokmuş, neyse evime gideyim bari' diyemeyeceğine göre peşime düşecekti.
Şirince sırıtıp "Operatör müşteri hizmetleri." diye şansımı denediğimde "O lavuk, değil mi?" diyerek bacağını masadan indirdi ve öne kayıp telefona uzandı. Olabildiğince geriye yaslanıp telefonu sımsıkı tuttuğum ellerimi göğsüme yasladım.
"Barlas adamı Hanya'ya yolladım, Konya'ya geldim. Arayacak tabii."
İşaret parmağını sinirli bir şekilde sallayarak telefonu gösterirken "Kimse, kimse için bu saatte kalkıp atılan konuma gitmez. Bu herifin sana ilgisi var, değil mi?" diye sordu.
"Onun kadın cinsiyetine ilgisi var."
Sinirle dudağını yaladıktan sonra "Şu telefonu versene." dedi.
"Ne yapacaksın ya, manyak mısın?"
"Şu an, evet."
Biz tartışırken çağrı sonlanmıştı. "Hah, bitti zaten." diyerek telefonu göğsümden indireceğim sırada tekrar çalmaya başladığında üfleyerek kapatmadan sessize aldım. Gözlerindeki öfke artarken "Ona çok para kazandırıyorum. Başka bir önemim yok gözünde." dedim. Tekrar telefona uzandı. Uzun kollarıyla ellerime ulaştığında hızla "Beni düşünüyorsan..." diye başladığım için elleri duraksadı. "Seninle aramızda bir şey olduğunu düşünmesinin, ikimizin de Kafes'te belaya bulaşması anlamına geldiğini anlarsın." dedim. Dişlerini iki yana gıcırdatıyor olsa gerek kasılmış çenesi hafifçe hareketliydi.
"Seni rahatsız ediyor mu?"
Her gün.
"Hayır."
Elleri hafifçe çekilirken "İşi güzel ilerlediği sürece hiçbir sorun çıkartmıyor ama sen bir şeyleri bozarsan sonuçlarına hepimiz katlanırız." diye uyardım. Ardına yaslanıp gergin bacağıyla zeminde ritim tutarken elleriyle yüzünü sıvazlamaya başladı. Öfkesine hâkim olmakta zorlandığını görmek hem beni endişe ettiriyor, hem de bir yerlerde hoşuma gidiyordu. Gerçekten, kıskanıyordu.
"Telefonu açmam gerekiyor."
Ellerini yüzünden çekip sesini yükselterek "Asya saat..." diyerek kolundaki saati gösterdi. "Gecenin üçü oldu."
"Ulaşamazsa kapıma gelir. Bunu mu istiyorsun?"
"Gelsin de onu bir..."
Kaşlarımı kaldırdığımda birkaç saniye es verdi. Küfrünü yuttu. "Kapına gelecek kadar seni umursuyor ve sana karşı hisleri olmadığını mı söylüyorsun?"
"Barlas, beni kıskanıyor musun?"
Ölümcül darbeme karşılık gergin dudağını yalayarak bir süre sustu. Yutkunduktan sonra ardına yaslandı ve derin bir nefes alıp verdi. İsterik bir şekilde sırıtırken "Hayır." dedi.
Aynen kanka, demek istiyordum ama şu an kıskanmadığını iddia etmesi işime geldiği için sustum. "O zaman kıskanıyormuş gibi davranmayı bırak."
Deli gibi isterik bakan gözleri eşliğinde başını yavaşça onaylar şekilde salladı. Alaya vurmaya çalıştığım bir tedirginlikle "Bu konuşma kalite standartları gereği kayıt altına mı alındı?" diye sorduğumda başını sallamaya devam etti.
Hafifçe omuz silkip "Ben seni kıskanmıyorum zaten, istediğin kadar kayıt altına alabilirsin." dediğimde şirince sırıtıp gözlerini yavaşça kapatıp açtı ve bacaklarının üstünde ellerini kavuşturdu. "O zaman endişe etmen gereken bir durum yok."
"Yok." diye mırıldanırken telefonu göğsümden çektim ve yeniden başlayan çağrıyı nefesimi üfleyerek açtım. Kulaklarıma yasladığım sırada Barlas'ın "Hoparlöre ver." deyişine karşılık gözlerimi irileştirip uyararak baktım. Sinirle solusa da bakışlarını bir an olsun benden ayırmadı. Kulakları vücudundan ayrılıp yanıma gelecek ve telefona yaslanacak gibiydi.
Yeni uykudan uyanmış gibi "Efendim Ata?" dediğimde Barlas'ın 'Sen var ya sen' der gibi bakan gözleri kısıldı.
"Efendim mi? Hayatım beni deli edip duruyorsun da sen de mi delirdin sonunda?"
Hayatım, deyişini duymadığını umarak Barlas'a bakarken vücudunun hareketlenmemiş olması içimi rahatlattı. Duymamış olmalıydı. "Ne oldu ki?"
"Bana konum atıp 'gel' dedin ya Asya'cım." derken sesindeki neşe azalmaya başlamıştı.
"Gündüz, demiştim. Mesaja eklemeyi mi unutmuşum?"
Barlas derin bir nefes alıp verirken göğsü hareketlenmişti. Bir kolunu yeniden ardından sandalyenin sırtına uzatırken diğer eliyle masada ritim tutmaya başlamıştı. "Peki... Gündüz de olur. Kaçta geleyim?"
"Yarın ararım."
Artık yarını, yarın düşünürdüm. Bir bahane bulur, zırvalardım. Bir arkadaşımda kaldığımı, arabam olmadığı için alınmam gerektiğini, söyleyebilir, sonra da araba ihtiyacımın kalmadığı için gelmesine gerek kalmadığını söylerdim.
Barlas "Ha yarın da konuşacaksınız?" derken olabildiğince başımı sandalyede geriye doğru kaçırıp sesimi temizleyerek telefona gürültü yaptım. Ata, "Neredesin sen?" dediğinde sokak sesleri ilgisini çekmiş olmalıydı. "Ata, uyuyorum hadi." diyerek telefonu kulağımdan çektim ve kapattım. Normal şartlarda da daha fazla açıklama yapmaya tenezzül etmeyeceğimden ilgisini çekmezdi.
Barlas'ın mermi atan gözlerine bakarak telefonu tekrar cebime koydum ve bir süre sonra üfleyip "Ne? Çek o kahverengileri üstümden." diye sızlandım.
Anahtarı masada bana doğru itip "Arabaya geç, geliyorum." diyerek ayaklandı. Hesabı ödemek üzere masayla sandalye arasından çıkarken "Hayır ya." diyerek ben de ayaklandım. "Konuşuyorduk."
Barlas göz ucuyla bana baktıktan sonra duraksamayıp dükkâna girdi. Üfleyerek elimde anahtar kapıya yöneldim ve çıkmasını bekledim. Kapıya geldiğinde düşmek üzere olan montu düzelterek yeniden omzuma alıyordum. "Geri verebilirim."
Isıtıcının altından kalkmıştık sonuçta. Daha fazla üşüyecek olmalıydı. Karşı kaldırıma park edilmiş arabaya bakarak ilerlemeye başladıktan sonra bir şey söylemeye tenezzül etmedi. Sızlanarak ardından giderken "Ama sen beni sorguladın, ben de seni sorgulayacağım." diye direttim.
"Konuşmama hakkımı kullanıyorum."
"Öyle bir hakkın yok."
"Avukatım gelmeden hiçbir şey söylemem."
"Öyle bir hakkın da yok. Totaliter bir rejimle sorguluyorum."
"İstiyorsan idam et." dediği sırada arabaya varmıştık. Açmamı beklediğini fark ettiğimde omuz silktim. Eli bileğime gelirken "Tekrar romantik bir an uyarısı." dedi.
Daha yavaş olsa da tekrar omuz silktiğimde eli elime doğru kaydı. Parmaklarım hızla gevşemek isterken çenemi dikleştirerek direndim. Bir adımla vücutlarımızı da yakınlaştırırken o da boy farkımız yüzünden başını eğerek bakıyordu. Parmakları, parmaklarımın üstüne sarılırken yutkunduktan sonra öfkesinden bir hayli arınmış bir ses tonuyla "Ver, hadi." dedi.
Sesimin titrememesini umarak "Konuşmamız bitmedi." dedim. Titremesin diye kısık tutmuştum ama bu da ilgi çekici bir ödün verişti.
Diğer eli de elime geldi ve zavallı parmaklarım, ellerinin etkisi arasında kaldı. Teni tenimi yakarken sesi kulaklarımı okşuyordu. "Yarın sakince konuşalım."
Şimdi sakinleşmeye başlamış gibi görünse de Ata konusu onu delirttiği için konuyu bitirmek istiyordu. "Yarına yalan bulmuş olursun."
Barlas'ın dudakları hafifçe kıvrılırken "Çoktan buldum." dediği için neredeyse ayağımı yer çarpacak kadar çocuk öfkesine bürünmüştüm. Tutmadığı elimle omzundan ittirirken darbemin hafifliğinden çok, heybeti dolayısıyla kılı bile kıpırdamamıştı. "Ben sana cevap verdim ama!"
"Doğruluğu şüpheli." dediğinde ona hak verdim. Ne kadar sorgularsak sorgulayalım birbirimizden cevapları saklamak istediğimiz sürece cevaba ulaşamazdık. "Anahtarı ver." derken parmakları parmaklarımın arasına nazikçe sızmak istediği için hiç yol kat edememişti.
"Burada sabahlarız o zaman. Ya da git yeni bir araba çal."
Barlas'ın gözlerinin sokakta gezindiğini gördüğümde araba arayışına çıktığı için hafifçe güldüm. Gülüşümle birlikte bakışları bana dönerken "Çözüm odaklı bir adamım." diye açıkladı.
"Beni çözemezsiniz Barlas Bey."
Dudağını yavaşça yalarken meydan okur gibi baktı. Bir elini elimin üstümden çekip yanımdan arabaya yasladı. Beni arabayla arasında bırakmak ister gibi vücudunu çevirerek yaklaştı. Eş zamanlı olarak benim de sırtım arabaya dönüyordu. Sırtım arabaya yaslanırken yüz ifademi korumayı başardığımı düşünüyordum ama bir hayli karın ağrısı çekiyormuş gibi görünüyor da olabilirdim.
Bir eli hemen yanımdan arabaya yaslı, diğer eli hala yumruk şeklindeki elimi tutuyorken parmaklarımın gevşemeye başladığını fark etmiş olabilirdi. Eli dışında temas etmemesine rağmen bir hayli yakındı ve gözleri tüm temasların ağırlığını hafifleterek bakıyordu. En ağırı bakışlarıydı çünkü.
"Girdiğimiz evlerde bazı kasaların güvenliğini çözmek çok zordur, daha fazla zaman alır."
Anlattıkları çok da umurumdaymış gibi başımı sallarken aklımdaki tek şey yakınlığını düşünmemeye çalışmaktı. Dans eden penguenler ve bellerinde can simidiyle keyif sürdükleri havuzda kokteyl içen filler düşündüm.
"Ama hiçbir evden de elim boş çıkmadım."
"Tebrikler. Mükemmel bir hırsızsın." diye mırıldandım. Gözleri yüzümde gezinmeye başladığında gözlerine bakmaya direnirken kasılan omuzlarım hafifçe gevşedi ama bakışları dudaklarıma indiğinde yeniden kasıldım. "Seni de çözeceğim Asya."
"Aaa ama..." diyerek daha fazla dayanamadığım için boş olan elimin dirseğiyle karnından ittirerek uzaklaştırırken soluma doğru döndüm. Eli de elimden eksilmişti. Hafifçe gülerken tepki vermemi benzeterek "Çözmeye çalışırken bazen alarm çalabiliyor böyle tabii." dedi. Saçımı kulağımın arkasına sıkıştırarak sinirle ona döndüm ama rüzgâr yüzünden tekrar dağılarak yüzüme doğru uçuştu. Birkaç tekrarda daha başarısız olduğumda rüzgâra yumruk atmayı ister gibi yükselen sinirime yeniden güldü. Saçımı boş verip konuşmaya başladım.
"Ben de sadece alarm değil, lazerler, tuzaklar falan da var. Uzak dur."
"Uyarı için sağ ol. Daha dikkatli olurum."
Saçlarımla ya da Barlas'la hangisiyle mücadele ettiğim sırada bilinmez yere düşmüş Barlas'ın montunu alıp doğrulurken "Al şunu." diyerek Barlas'a uzattım. "Ben arabayla gideceğim, sen de git araba mı çalıyorsun, taksi mi buluyorsun, muhtemelen işsiz bir şekilde pişti oynayan sarı şeyle, Meriç'i mi çağırıyorsun, ne yapıyorsan yap."
Sırıtarak "Beni burada mı bırakacaksın?" derken tekrar yaklaşmıştı. Montu ellerine tutuşturup arabayı açtıktan sonra bindim. Kapının arasından eğilmeye çalışan başını alnından ittirip kapıyı çektim. Arabayı çalıştırdığım sırada kapı açıldı.
"Ama kilitle bence, böyle açabiliyorum."
Üfleyerek ellerini ittirdikten sonra tekrar kapıyı kapattım ve kapıyı kilitledim. Vitese taktığım sırada cama tıklatıyordu. Ona bakmasam ya da camı aralamasam da "Emniyet kemerin!" diye seslendiğinde duyabilmiştim. Gözlerimi devirdim. Adamı burada bırakıp gidiyordum, hala emniyet kemerimi hatırlatıyordu.
Yavaşça gaza basmaya başladım. Tekerlekler dönmeye başlarken sola doğru kırıp arabanın sağ ön tekerleğinin kaldırımdan inmesi için ilerledim. Tekrar cama tıklattığında duraksadım ve gözlerim ona döndü. Emniyet kemerini gösterdiğinde "Sana ne?" diye bağırdım. "Git kendine araba bul."
"Kızım nereden bulayım bu saatte?"
Şirince sırıttım. "Çözüm odaklı değil misin? Çöz Barlas'çım."
Yavaş da olsa gaza basmaya devam ederek kaldırımdan yola çıktım ve dar sokakta, sokağa taşmış dükkân eşyalarına ve insanlarına çarpmamaya çalışmak bahanesiyle yavaş ilerlemeye devam ettim. Öyle yavaştım ki Barlas da yanımdan yürüyerek gelebiliyordu. Onun için yavaş olduğumu fark etmemesini umdum. Arabanın önüne geçip sırıtarak "Az önce seni solladım." diye alay ettiğinde gözlerimi devirdim. Farkındaymış...
Hızlanacağım sırada arabanın önüne geçti. Duyması için camı araladım. "Ezerim."
"Ezmezsin..." dediği sırada gaza bastığım için geriye doğru adımlayarak kurtuldu. Sokaktaki insanlar için garip bir gösteri sergiliyor olmalıydık. "Ezermişsin."
"Çekil o yüzden."
Çekilmediğinde tekrar gaza bastım. Birkaç adım gerileyerek montunu giyindikten sonra omuz silkti. Benim giyinmem için 'ben iyiyim' demiş ve üşümemiş gibi davranmıştı ama geri verdiğimde giydiğine göre üşümüştü. "Tek gitmeni istemiyorum." da dediğinde ipler tamamen elimden kaçtı.
Ata'nın kapıma gelmiş olabileceğini ya da tefecileri düşünüyor olmalıydı. "Neden?" diye sorguladığımda "Çetemi korurum." dedi. Hafifçe dudaklarım kıvrılırken "Bir hafta çetede lider ben olurum." diye şart koştum.
"Hayır."
"Beş gün."
"Hayır."
"Üç gün."
"Hayır."
"Tamam ya, bir gün."
"Hayır Asya."
Üfleyip hafifçe direksiyona vurdum. "Bir saat!"
Başını onaylamaz bir şekilde salladı. "Sadece Çağrı'ya karşı?"
"O olur bak." dediğinde gülerek arabanın kilidini açtım. "İşte böyle sözüme gelirsin."
Sırıtarak yaklaşırken bir anlığına duraksayıp 'gerçekten mi?' der gibi baktı. İstediğim yüz beş şeyi reddettikten sonra en sonunda kabul etmişti. Omuz silktiğimde sırıtarak başını onaylamaz bir şekilde salladı ve yaklaşmaya devam etti. Kapıyı açacağı sırada biraz gaza basarak ilerlediğimde sırıtışı silinirken gözleri gözlerime yükseldi. Gülerek "Şaka." dedim. Aynı şakaya tekrar maruz kalması tehlikesine karşı kapıyı hızla açtı ve başıyla inmemi işaret verdi.
"Niye ben süremiyorum?"
Korumacı ve kontrolcü kimliği her yerde kendisini gösteriyordu. Ardımdan dar sokağa girmiş olan başka bir araba korna öttürdüğünde Barlas eliyle 'bir dakika' dermiş gibi işaret parmağını gösterip güven vererek başını salladıktan sonra tekrar bana baktı. "Hadi."
"Neyse, kapımı da açtırmış oldum." diyerek ödün vermekten çok kazanç sağlamışım gibi inmeye başladığımda kapıyı biraz daha açarak geriledi ve alan tanıdı. İç çekse de dudakları kıvrıktı. Arabanın önünden diğer tarafına doğru ilerlediğim sırada Barlas da arabaya binmişti. Ben de bindikten sonra beklediği için arkadaki adama teşekkür eder gibi kornaya basıp ilerlemeye başladı. Bu trafik jargonunu pek uyguluyor değildim. Ben kornayı daha çok biri park etmek üzere olduğum yeri kaptığında küfürlerimi sansürleyerek ya da yeşil olmasına rağmen geçmeyen önümdeki arabaya 'hadi be' demek için kullanıyordum.
Emniyet kemeri hatırlatmasına gözlerimi devirsem de kemeri taktım. Arabanın ısıtıcısını açtığı için mayışan vücudumda bacaklarımı koltuğa çekip sarıldım ve sol yanağımı koltuğa yaslayarak gözlerimi Barlas'a çevirdim. Karanlık sokaklardaki lambaların ışıkları ve etraftan geçen arabaların farları yüzüne vurup da kahverengilerini aydınlatırken "Isındın mı?" diye sordu.
"Hı, hı." diye mırıldandım. Emin olmak ister gibi gözleri bana döndüğünde göz göze geldik. Onu izlediğimi fark etmiş olacak ki kaşları hafifçe kalktı. Hızla "Ben uyuyacağım." dediğimde başını yavaşça onaylar şekilde salladı. Gözlerim kapanırken bakışları hala üstümdeydi ama ölmememizi istiyorsa bir ara yola çevireceğini umdum. Yine de kapalı göz kapaklarımın ardındaki gözlerimin uykuya dalmasına engel olan bir heyecana sahiptim. Benim onu izlediğim gibi, o da ara ara bana bakıp izliyor olabilir mi? Ben yakalanmıştım ve alay etmediğine göre ya gerçekten fark etmeyecek kadar yorgundu ya da... Belki de hoşuna gitmişti ve alayla geçiştirmek istememişti.
İçimdeki merak mayışmış vücudumun yeniden gerilmesini sağlarken kendime engel olamayarak gözlerimi araladım. Göz göze geldiğimizde heyecan dalgası vücuduma yayılırken hızla "Vardık." diyerek kırpıştırdığı gözlerini yola çevirdi. Vardığımız için seslenmek üzere bana baktığını bahane etmişti, belki de gerçekten öyleydi. Bana bakmak canını yakıyor olsa gerekti. Kim bu acıya rağmen bakmaya inat ederdi ki? Ben ediyordum ama... Benim renk renk acılarım vardı ve en güzel renk de Barlas'tı. Güzel bir şeye sahip olmadığım için sadece acılarıma sarılabiliyordum. Bazı acılarım biraz olsun nefes almamı sağlıyordu. Aldığım nefes kadar da ciğerimi yakıyordu Barlas ama onu rüyalarımda, bazen kâbuslarımda gördüğüm iki yılın ardından şimdi gözlerimle de görebiliyorken bakmadan duramıyordum.
Bacaklarımı koltuktan indirirken yorgun gözlerle camdan baktım. Varmış sayılmazdık. Hala yaklaşık beş dakika yolumuz vardı. Dudaklarım kıvrılırken çiselemeye başlamış yağmurun süslediği camdan dışarıyı izlemeye başladım. Laf atmak, 'hani varmıştık?' demek istiyordum ama ben de onun gibi, hoşuma gidişine sessiz kaldım.
Gerçekten vardığımızda mahallede park yeri olmadığından mahalle girişindeki boş alana park etti ve arabadan indi. Ellerimiz montlarımızın cebinde mahalleye ilerlerken "Üşüyorsan..." diyerek ellerini ceplerinden çıkardı. "Hayır, kırıldı hava." dediğimde gözleri yüzümde gezindi ve gerçekten üşümediğimi görüp ellerini yeniden ceplerine yerleştirdi. Evlerimizin önüne vardığımızda yavaşça birbirimize döndük. İşte yine ayrılık vaktiydi. Artık, ertesi gün yeniden karışılabileceğimiz küçük ayrılıklar yaşıyorduk. 'Görüşürüz' deyip de gerçekten görüşecek olmanın ne kadar güzel bir his olduğunu Barlas'la yaşıyordum.
Benden önce o "Yarın görüşürüz." dediğinde gülümsememeye çalışarak "Yarın görüşürüz." dedim. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra eli ensesine doğru gitti ve "İyi geceler." dedi. Geriye doğru bir adım atarken artık dudaklarım kıvrılmıştı. "İyi geceler."
Hareketlendi ama geriye doğru değil bana doğru bir adım attığında ben de gerilemekten hızla vazgeçip duraksadım ve kaşlarımı kaldırdım. Biraz daha durmaya dair bir bahane miydi yoksa gerçekten aklına mı gelmişti bilmiyorum ama "O saatte neden orada olduğunu sormayı unuttum." dedi.
"İyi yapmışsın. Zaten ben de cevaplamazdım."
Kızar gibi baktığında "Cevap sırası sende Siyah." dedim. Ona 'Siyah' deyişimi garipsese de sırıttı. Gözleri ardıma döndükten sonra kısıldı. Sırıtışı silinirken kaşları da çatıldığında neye gerildiğini anlamak üzere ardıma baktım. Ata'yla karşılaşmaktan korktum ama kapımın aralık olduğunu gördüm. "Yine açılmış olmalı..." dediğim sırada çoktan hareketlenmiş, önüme geçmişti bile. Dört basamaklık merdivenden çıktıktan sonra telefonunun fenerini açarak kapıyı yavaşça ittirdi. Ardından gittim. "Rüzgârlıydı hava. Kendi açılmıştır." derken esneye esneye konuşuyordum. Onun aksine ben gerilecek bir sebep görememiştim.
İçeriye doğru adımladığında onunla girecekken bir elini ardına, bana doğru uzatıp vücudumu geride tuttu. "Barlas ilk defa başıma gelmiyor." dediğimde telefonu tutan elinin yanıyla ışık anahtarını açtı. Işıklar açılmadığında "Faturayı ödemeyi unutmuş olabilirim." dedim. Rutinim gibi bir şey bu unutkanlık. Omzunun ardından bana baktığında "Çekilir misin artık evimden? Gidip uyumak istiyorum." diye sızlandım.
Beni nazikçe geriye doğru yönlendirdikten sonra montunun cebinden anahtar çıkartıp çenesinin ucuyla onların evini gösterdi. "Odamda bekle, kontrol edip geliyorum."
Barlas'ı kapının eşiğinden çekmeye çalışırken "Gerek yok, defalarca kez karşılaştığım manzara." dedim.
Barlas, "Bu kapısız, ışıksız yerde uyuyacak halin yok. Bize geç geliyorum, diyorum." dedi.
Onu çekmeye çalışan ellerim duraksarken "Sizde kalamam." dedim.
Barlas, biraz da muzip bir alayla "Niye? Kalmadığın yer değil." dediğinde heyecanlanan gözlerimi kaçırırken "Olmaz. Mahalleli görür, annene ne diyeceğiz? Ben evimden memnunum ya, zaten karanlıkta uyuyorum." dedim.
"Asya, girmek için kırk değil bin takla attığın, hatta röveşata bile attığın çetenin lideri olarak 'bize geç' diyorum. Sabah olacak birazdan, inadı bırak da biraz uyuyalım."
Onlarda kalma fikri bile içimi heyecanla dolduruyordu. Hep içinde bulunmak istediğin bir aileydiler. Sadık abinin dediklerini düşünüyordum da, az daha da içinde bulunacaktım... Sabah olunca Canan teyzenin 'Hadi kalkın, kahvaltı hazır!' diyerek kapıya vurması, Yağmur'un 'gelmeyenin böreğini yerim' diye tehdit edişi ve kapıyı açan Barlas'ın 'günaydın uykucu' diyerek yanıma yaklaşması. Canan teyzeler de evdeyken ayıp olmasın diye aynı odada uyumazdık ama onlar memlekete gittiklerinde baş başa geçirdiğimiz çok gece vardı. Karanlıkta bile yüzümün kızardığını göremeyeceğinden emin olamadığım için Barlasların evine döndüm ve titrek bir nefes alıp verdim. O ışığını etrafından değil, beni tanıyan gözlerinden aldığı için her karanlıkta görür gibi bakabiliyordu.
Birkaç saniyede kendimi toparladığımı umarak yeniden ona baktım ve "O zaman birlikte kontrol edelim." dedim. Madem gerilmeye değer bir tehlike olduğunu düşünüyordu, tek başına içeri girmesini istemiyordum.
İşaret parmağını 'bir' der gibi kaldırıp bana doğru döndüğü omzunun üstünden yüzüme yakınlaştırdı. "Sadece bir kere bile inat etmeden duramaz mısın?"
"Girerken ayakkabıları çıkartıyoruz tatlım." diyerek eğildim ve benimkileri çıkarmaya başladım. Bilinçli bir şekilde ardında tutmazsa gizlice gireceğimi anlayan Barlas da söylenerek ayakkabılarını çıkarttı. Elimden tutarak beni ardına yapıştırdı ve "Arkamdan ayrılma." dedi. Elimdeki eline baktığımda bileğime doğru yükseltti. Ardından montuna yapışarak "Merak etme, ölmeye meraklı değilim. Kuyruğun gibi ardındayım." dedim. Böyle desem de gerçekten bir tehlike varsa Barlas'ın ardında kalacak değildim. Uğruna kendimi tehlikeye atabileceğim kadar değer verdiğim birinden ayrılmak zorunda bıraktığı için hayatı kafes dövüşüne davet etmek istiyordum. Muhtemelen yine ondan dayak yerdim ama birkaç yumruk sallayabilirsem iyi olurdu.
Telefonun feneriyle evin içerisinde ilerlemeye başladığımızda bir hırsızsa bile sohbetlerimizden ya da evde çalınacak bir şey olmadığını görüşünden sonra kaçıp gitmiş olmalıydı. Zaten mahallenin hırsızlarının yarısı şu an bizdik, diğer yarısı da Çağrı'yla Meriç'ti. Tefeciler de parayı yeni almıştı ama Ata eve damlamış olabilirdi. Yukarı çıkıp da yatak odasında Ata'yla karşılaşırsak, işte o zaman büyük bir sorunumuz olurdu.
Ve bu, her günü başka sorun olan hayatımda hiç de şaşırtıcı değildi.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!