6. BÖLÜM - NEDEN? -
"Sessiz olun, bebek uyuyor."
Her uyandığımda vücudumu saran aynı memnuniyetsizlik baş gösterirken gözlerimi araladım. Ah! Maalesef ki yine uyanmıştım. Bir gün bu hayata gözlerimi kapatıp bir daha açmamak isterdim, eğer ardımda küçük bir kardeşim olmasaydı. Belki de yaratıcının hikâyemin devamını yaşamam için beni zorunda bırakış yoluydu Can. Çünkü o olmasaydı çoktan bu rezil hayatımı sonlandırmıştım.
Üzerimde olan üç bakışa sırayla karşılık verdikten sonra yavaşça algılamaya başladım. "Bebek derken benden mi bahsediyordun?"
Barlas içeriye giren Meriç ve Çağrı'nın ardından kapıyı kapatırken "Hareketlerin o yaşlarda değil mi?" diye sızlandı. Gözlerimi devirirken üzerimdeki örtüyü kenara atıp koltukta doğruldum ve uykulu gözlerle karşımdaki koltuğa oturan Meriç ve Çağrı'ya baktım. Meriç elindeki poşeti ortadaki sehpaya bırakmıştı. Poşetten güzel kokular geliyordu. Sanırım kahvaltı için bir şeyler getirmişlerdi. Pek kahvaltı anlayışım yoktu. Genellikle kahve içerek başlardım güne. Sabah sabah fırına gidip bir şey almaya üşenmemin yanı sıra mahallenin fırını bana bir şey satmak istemezdi muhtemelen. Ben de o fırıncı küreğiyle onu dövmek zorunda kalmamak için gitmemeyi tercih ediyordum. Gaz kaçıran ocağımı da kullanmak istemediğim için kahvaltı yapmamayı alıştırmıştım vücuduma. İşe gittiğimde bir şeyler atıştırıyordum. Ama şimdi kokusu güzel gelmişti. Bana, artık bir hayalmiş gibi kalan eski kahvaltılarımı hatırlatıyordu. Gözlerim Barlas'a çevrildi. O anılarda olan bir sima. Ben sabah sabah annemin nükseden psikolojik sorunları sebebiyle şahit olmaması adına Can'ı evden çıkartırken elinde tuttuğu fırın poşetiyle Barlas karşılardı beni. 'Günaydın! Can için zeytinli açma...' dedikten sonra bakışları bana çevrilirdi ve gülümserdi. '...senin için ise patatesli poğaça.'
Barlas'ın da gözleri fırın poşetinde takılı kalmıştı. Aynı anıyı mı anımsıyorduk yoksa aklı çok başka yerlerde miydi bilmiyordum ama bakışları bana döndü. Göz göze gelmemizle bakışlarını kaçırdı ve mutfağa yöneldi. "Ben çay koyayım."
Kendime kahve almak için kalktığım sırada Meriç "Nereye?" diye sorduğunda duraksayıp ona döndüm. Çağrı "Gidiyorsundur umarım." Dediğinde ona baygınca baktım. Gidiyor olsam dahi bu sözünden sonra günümü bu evde geçirirdim. Baygın bakışlarımı alınmışım gibi algılamış olacak ki "Şaka yaptım." Dedi yumuşak bir ses tonuyla. Gülümsedim. Her ne olursa olsun iyi insanlardı. Oldukça zıtlaştığımız Çağrı bile, iyi insandı. Dünyada daha çok yerleri olmalıydı böyle insanların.
"Kahve yapacağım kendime."
Mutfaktan "Aç karna olmaz!" diyen kızgın bir ses geldi. Ah Barlas... Benim yıllar önce kaybettiğim annem gibiydi. Sorun şuydu ki, annem bile son zamanlarında artık bizi tanımıyor gibi olduğu için ne yiyip ne içtiğimizi umursamazdı ama Barlas hep umursardı. Çağrı 'emir büyük yerden' der gibi bana bakarak omuz silktikten sonra mutfağa gitti ve kısa süre içerisinde tabak ve bardakların olduğu tepsiyle geri döndü.
"Ben kahvaltı yapmam. Siz de kendinize göre almışsınızdır zaten." diye direndim. Sonuçta Meriç'le Çağrı burada kaldığımı bilmiyor olmalıydı. Meriç orta sehpaya tabak ve bardakları yerleştirirken Çağrı da masaya konulan tabaklara poşetin içerisindeki unlu mamulleri koyuyordu. Son olarak orta sehpanın benim uyanmış olduğum koltuğun tarafında olan bir tabağa iki tane poğaça koydu ve "Patatesli poğaçalar senin için." dedi. İçim ısınırken tekrar koltuğa oturdum ve dirseklerimi dizlerime yasladıktan sonra ellerimi de boynuma götürdüm. Gülümsememeye çalışarak poğaçalara bakarken "Onu sevdiğimi nereden biliyorsunuz ki?" diye sordum cevabı bilmeme rağmen. Elinde çaydanlıkla salona giren Barlas "Rüyanda sayıkladın." diye dalga geçip konuyu geçiştirmeye çalıştı. İşin aslını bildiğim için gülümseyişimle karşılık verdim alayına. Bakışları ve vücudu birkaç saniyeliğine gülümseyişimde donsa da tekrar hareketlenip çaydanlığın altına yasladığı altlıkla birlikte masaya koydu. Meriç de çatalları ve bir tavanın içerisinde güzel kokan omleti getirmişti. O da çatalları tuttuğu eliyle birlikte tutmaya çalıştığı altlığı masaya koyduktan sonra tavayı da üstüne koyup çatalları tabaklarımıza koydu. Bakışlarım Çağrı'ya döndü. Keyfim yerine geldiği için "Sen böyle hiçbir işe yaramaz mısın?" diye sorduğumda neredeyse vücudunun tüm uzuvlarıyla beni gösterdi. "Sen sadece orada oturdun! Ben en azından poğaçaları, simitleri koydum."
Barlas yanıma otururken Çağrı'ya omuz silktim. "Ben misafirim."
Barlas "Çetenin bir şeyiyim, diye kendini yırtıyordun. Ne oldu?" dediğinde tedirginlikle sırıttım. "Doğru söyledin, getirilecek başka bir şey var mı? Yoksa bulaşıkları yıkarım bittikten sonra..." dedikten sonra Barlas'a döndüm. O da bana bakıyordu. "Ya da bulaşıkları çöpe atarım. Sen öyle yapıyordun değil mi? Bu görevi ben üstlenebilirim."
"Getirilecek bir şey var. Salatalık, domates vardı dolapta, doğra gel bakalım."
Tabii ki de bu durumu değerlendirmek zorunda kalan Çağrı'ya döndü ters bakışlarım. Yanında oturan Meriç "Çağrı senin domatese alerjin yok mu?" dediğinde sorgulayan bakışlarımla da karşılaşan Çağrı omuz silktikten sonra bir elini Meriç'in omzuna götürüp diğer eliyle de Barlas'ı gösterdi. "Kardeşlerimin canı çekebilir sonuçta! Bir de kahvaltılık sos vardı dolapta arkalarda. Onu da getir. Bir de..."
Barlas "Hasta, uğraşma kızla." diye susturdu Çağrı'nın bitmek bilmez taleplerini. Keyifli bakışlarımı Çağrı'ya çevirdim ve sırıttım. Düşen yüzü ve ters bakışları eşliğinde baktı bana. Barlas "Ama evet doğru söyledin canımız çekti, git de getir bakalım." diye de eklediğinde güldüm. Gülüşümle Barlas'ın bakışı döndüğünde ciddileşmeye çalışıp başımı sallayarak Çağrı'ya baktım. "Evet, canımız çekti. Getir bakalım. Hasta olmasam ben kalkardım." dedikten sonra şirince sırıttım kötü kötü bakan Çağrı'ya. "Gerçekten."
Çağrı bana yeterince kötü baktığına karar verdiğinde "Nasıl bana patladı ya?" diye söylenirken koltuktan kalktı ve Meriç'in çekilmesiyle sehpayla koltuğun arasından mutfak tarafına geçti. "Varsa tuz da getir!" diye bağırdım ardından. Mutfağa giren vücudu saniyesinde geri gözüktü ve eliyle beni gösterip elini boğazına götürdükten sonra boğazımı kesiyormuş gibi yaptı. Barlasların da bakışları ona dönünce hızla içeri girdi.
Engel olamayıp tekrar güldüm. Barlas keyifli bir şekilde başını onaylamaz bir şekilde sallarken önüne döndü ve yemeğiyle ilgilenmeye başladı. Daha bakmadan ne yediğini tahmin edebilirdim. Sade poğaça severdi. Sade poğaça kalmadıysa simit tercih ederdi. Bakışlarımı tabağına indirdim. Simit almışlardı Barlas için.
Barlas simidinden biraz koparıp ağzına götürürken "Sade poğaça kalmamış mıydı?" diye söylendiğinde kendi kendime gülümsedim ve patatesli poğaçamdan bir parça koparıp ağzıma attım. "Yok abi. İki fırına da gittik, yoktu."
Barlas "Üçüncüsüne gitseydiniz." diye huysuzlandığında "Bana bebek diyene bak." Diye dalga geçtim. "En azından gerçeği kabulleniyorum." dedikten sonra simidinden bir parça daha koparıp bana gösterdikten sonra ağzına attı. O yine de simidi yiyordu ama benim bir türlü onlardan uzaklaşmama laf ediyordu, 'hayır' deyip durmasına rağmen. "Ne güzel, ne güzel." deyip Çağrı'ya yaptığım şirin sırıtışlardan Barlas'a da yaptım ve attığı lafı anlamamış gibi davranıp geçiştirdim. Anladığımı bildiğini gösteren bakışlar attığında gözlerimi devirdim.
Çağrı da istediklerimizi getirip masaya koyarken "Siparişlerini getirdim." diye söylendi bana. "Ellerin dert görmesin."
Yerine oturduktan sonra sonunda yemek yiyeceği için keyfi tekrar yerine geldi ve çatık kaşları gevşedi. Kahvaltımızı yapmaya devam ederken Meriç çayını yudumlayıp "Yarınki plan netleşti." dediğinde hep beraber Meriç'e baktık. Sonra da bakışlar üzerime döndü. Poğaçamı yuttuktan sonra "Ne?" dedim. Barlas "Sonra konuşuruz." dediğinde gözlerimi devirdim. Meriçler benim yanımda konuşulmaması gerekip gerekmediğinden emin olamamıştı, Barlas ise son noktayı koymuştu konuşulmaması gerektiğine dair. "Hala çetede değil miyim?"
"Değilsin Asya. Ve hiçbir zaman da olmayacaksın."
Kahvaltım da bittiği için çatalı tabağa koyduktan sonra kalktım. Bu çete aklıma gelen tek ihtimaldi ve Barlas'ın inadı yüzünden her geçen gün kardeşimi kaybetme ihtimalim artıyordu. Onun orada, benim burada bulunmam bile oldukça acı vericiyken üstüne onu başka bir ailenin evlat edinebilecek olması ihtimali içimi kemiriyordu. Maaşım, hem ailemin borçlarına hem Kemal'e ödediğim paraya hem de benim için evlat edinecek adama yetmiyordu işte! Evi satsam dahi o parayı elde edemezdim ki evi de almak isteyecek biri olduğunu sanmıyordum. Ev üflesen yıkılacak haldeydi ve mahalleliye göre uğursuz bir evdi. Ben de mahallenin uğursuz kızıydım. Ben gitmeye karar versem ardımdan yıkarlardı muhtemelen evi.
"Neden inat ediyorsun?"
Barlas cevap vermeden kahvaltısına devam ettiğinde bakışlarım Meriçlere döndü. Çağrı bana bakmamaya çalışırken Meriç 'son söz onda' der gibi çenesinin ucuyla Barlas'ı gösterdi. Tekrar Barlas'a döndüm. "Sonsuza kadar sizinle olmayacağım! Bir süre boyunca bana katlanamaz mısın?"
Kahvaltısını bitirmemiş olsa da iştahı kaçmış olacak ki çatalını bıraktıktan sonra o da kalktı. Bana bakmadan "İhtiyacın olan ne kadarsa söyle, biz sana getirelim. Ama çeteye katılmayacaksın." dedi.
Sakin konuşuyordu benim gerginliğimin aksine. Masayı toplamaya başladığında elindeki tabakları alıp tekrar masaya bıraktım ve bu şekilde bana bakmasını sağladım. Temas ettiğim ellerini benden uzaklaştırdı. Bana canavar muamelesi yapan bir mahalleli daha gibi davranıyordu. En azından onun haklı sebepleri olduğu için ses etmedim. O benden uzaklaşırken "Kendi paramı kendimin kazanmasına yardımcı olun. Sadece emek vermek, karşılığında ise pay vermenizi istiyorum. Neden kabul etmen bu kadar zor?" diyerek peşinden ilerledim. Küçük evde uzaklaşacak yer bulamadığı için sırtını duvara yasladı ve derin bir nefes alıp üfledi. Cevap vermeden bakışlarını bakışlarıma diktiğinde inadı bir türlü kırılmıyordu. "Başka bir şansım olsaydı, sana gelmezdim ben de."
Dediğim şeye sinirle karışık bir alayla güldükten sonra başını onaylamaz bir şekilde sallayıp yüzünü sıvazladı. Siniri geçmemiş olacak ki ellerini yüzünden çektiği gibi çatık kaşları ve sert ses tonuyla yaslandığı duvardan ayrıldıktan sonra o da bana yaklaştı. "Birkaç işte kazandığımız parayı sana zaten verebileceğimi söylüyorum."
Düşündüğü şeyleri eksik iletiyordu bana. Asıl siniri, asıl derdi başkaydı ama bana bu kadarını söylüyordu. "Karşılıksız bir şey istemiyorum!" diye bağırdığımda sinirle güldü. "Karşılıksız değil, karşılığında peşimizi bırakacaksın işte!"
Neredeyse suçlayıcı bir ses tonuyla "Neden tehlikede olup olmamam bu kadar umurunda? Yoksa bana değer falan mı veriyorsun?" dediğimde kaşları kalktı. Söylediğim sözden saniyeler içerisinde pişman olurken sesimi temizlemek bahanesiyle hafifçe öksürdüm ve bakışlarımı kaçırdım. Odadaki gerginlik iyice arttığında Çağrı ve Meriç'in masayı toplayan elleri durdu. Meriç Çağrı'ya kaş göz yaptığında üst üste koydukları tabak ve bardakları masaya bırakıp paraların olduğu odaya yöneldiler.
"Çıkmanıza gerek yok." Barlas'ın sert sesiyle durduklarında hala Barlas'a bakmayı reddediyordum ama önümden geçtiğinde bakışlarım istemsiz bir şekilde ona döndü. Soğuk bakışları gözlerime döndükten saniyeler sonra beni açık kapıya bakar bir şekilde bıraktı. Yavaş hareketlerle montumu giyerken dudağımı kemiriyordum. Değer vermesi beni günlerce mutlulukla güldürebilecek bir sebepken bundan bu kadar nefret etmiş gibi bahsetmem çok acımasızdı ve bu cümlenin sonrasında sadece gidilirdi işte.
Sonunda oyalanacak bir şeyim kalmadığında kapıya doğru yöneldim. Çıkacağım sırada bana seslendi. "İçin rahatlasın, sana değer verdiğim günler çok geride kaldı."
Kalbimin ezildiği hissederken gülümsemeye çalışıp ona döndüm. "O zaman çetene almamak için hiçbir sebebin yok."
"Var." derken Meriç ve Çağrı'yı gösterdi. "Biz birbirimize değer veririz."
Kaşlarım kalkarken gülerek başımı salladım. 'Öyle öldürülmez, böyle öldürülür.' der gibiydi ama biliyordum. Şu an bu lafını buradan çıktığım gibi unutacağımı düşünüyordu. Önemsiz olduğunu senelerdir öyle hissettiriyordum ki bunun ihtimalini bile düşünmüyordu büyük ihtimalle. Benim onu önemsediğim fikrine oldukça uzaktı ve sadece onun duygularını eğip bükmeyi bırakmam için böyle söylemişti.
"Çünkü her seferinde tehlikeyi göze alırız ve bir tehlikeyle karşılaşıldığında önemli olan tehlikenin kim olduğu değildir, yanındakinin kim olduğudur."
"Bilmem, haklısın sanırım. Benim yanımda genellikle biri olmaz." dedikten sonra yumuşayan bakışlarına bakmak için kendime zaman vermeden dışarı çıktım ve kapıyı kapattım. Mahalleye giden yola doğru ilerlerken yağmur sonrası oluşan toprak kokusundan derin bir nefes aldım. Bazen bu kokunun bile güzel gelmediği anlar olabiliyordu. Şu an gibi.
Köşeyi dönmeden önce her ne kadar yapmamak için dirensem de bakışlarım pencereye döndü. Tabii ki de bakıyordu. Günlerce son sözümü düşüneceğini ve pişman olacağını biliyordum. Her ne kadar ben pata küte konuşsam da onun için işler öyle değildi. Ne kadar kırılsa da kimse kırılmasın isterdi. Bana özel bir durum pek yoktu yani.
**
"Nasıl oldun?"
Ayakkabılarımın iplerini bağladığım için eğildiğim yerden bakışlarımı alıp da doğrularak Barlas'a baktığımda kalbim varlığını hissettirir gibi çarptı. Evet varsın biliyorum, dur artık yerinde.
"Anlamadım?" derken eğildiğim için bileğime düşmüş çantamı tekrar omzuma çıkardım ve yüz ifadelerini yorumlamaya çalıştım. Bana kırgındı gözleri ama ona kırgın mıyım diye de meraklıydı. Yoksa hiçbir güç bir sebep olmadan kapıma dayandıramazdı Barlas'ı. Tam da tahmin ettiğim gibi söylediğinden pişman olmuş, benim söylediğim şeyi sineye çekmiş ve karşıma gelmişti.
"Hastaydın ya." dediğinde "Ha..." diyerek kendi kendime kaşlarımı çattım. Nasıldım? Bunu hiç düşünmemiştim sanırım. Genel olarak harap ve bitap olduğum için nasıl olduğumu genelde umursamazdım ama sanırım dünden beri hastalık belirtisi göstermemiştim. "İyiyim, geçti."
"Hemen geçmez hastalık. Doktora görünseydin." dediğinde omuz silktim ve evin kapısının önündeki birkaç merdivenden sokağa indim. Ellerini montunun ceplerine koyup inmemle konumu değişen vücuduma döndü. "İyiyim, iyiyim. Sıcak bir yerde uyumak iyi geldi." diye mırıldanırken odamın penceresinden gözüken çiçeklere baktım. Bu yıkık dökük eve dışarıdan bakıldığında tek canlı duran şey onlardı. Bugün sulayıp sulamadığımı hatırlamaya çalışırken Barlas gözümün önünde parmaklarını şıklattığında bakışlarımı tekrar ona çevirdim. "İstersen soğuklar geçene kadar toplandığımız evde kalabilirsin. Biz başka yerde toplanırız, diyordum. Sen nereye daldın?"
"Çiçeklerime su verip vermediğimi düşünüyordum." dediğimde gülümsedi. "Verdin."
Kaşlarım kalkarken dudaklarım kıvrılmaya başlamıştı. "Beni mi izliyorsun?"
Boşluğuna gelerek ifşa ettiği durumu fark ettiğinde önce gözleri irileşti sonra ise kaşları kalktı ve bakışlarını kaçırıp hızla tekrar döndürdü bir bahane ararken. Sonra stres yönetimini saniyeler içerisinde yapıp mimiklerini kontrol altına aldı ve "Hayır." Dedikten sonra hemen çaprazımda kalan evini gösterdi. "Uyandığımda perdeleri açarken gördüm. Hemen karşımdasın sonuçta, biliyorsun değil mi?"
"Hı,hı." Dedikten sonra çekinmeden gülümsedim. "Bak yine bozdun sinirimi." derken mahallede ilerlemeye başladı. Ardına takılırken keyifle "Sen neden gelmiştin?" diye sordum. "Akşamki planda bir işler çevirmeyeceğini teyit etmeye gelmiştim." dedi bana bakmadan hızla ilerlerken. Sokakta olan mahalleli Barlas'a selam verirken bakışları bana döndüğünde kararıyordu ve tekrar Barlas'a baktıklarında ayıplar gibiydiler ama yine de gözlerinde Barlas bembeyaz olduğu için sırf benimle dolaşmasıyla karalayamıyorlardı onu. Barlas onların vazgeçmek istemeyecekleri bir çocuğuydu mahallenin. Yine de benim olmadığım bir sıra onu 'Bir daha onunla görüşme, olur mu oğlum? Uğursuz o.' diye tembihleyeceklerini biliyordum. Barlas da hiç bırakmadığı kibarlığıyla 'Öyle demeyin hakkında' diye samimiyet eşliğinde uyarır, sonra da hallerini hatırlarını sorarak konuyu kapatırdı.
"Söz veremem." dediğimde adımları yavaşladı ve ters bakışları bana döndü. "Hiç laf dinlemez misin?"
Başımı onaylamaz bir şekilde sallarken 'hayır' anlamında dilimi şaklattım. Önüne dönüp tekrar hızlanırken "Çocukken de böyleydin sen." diye sızlandı. "Ama büyüdün, haberin yoksa söyleyeyim."
Haberim yoktu aslında. Büyüme aşamam oldukça çetrefilli geçtiği için anılarım çocukluğumda kalmıştı. O da biliyordu ama hatırlatıp moralini bozmadım. Sessiz kaldığımda "Bizim toplandığımız evde kalma fikrine ne diyorsun?" diye sordu evin önünde cevap vermediğim için. "Teşekkür ederim ama iyiyim."
Yol ayrımına geldiğimizde üsteleyecek gibi oldu ama kendine zorla 'bana ne?' dedirtmiş olacak ki vazgeçti. Ben Kafes'e doğru yönelirken o mahallenin başka bir sokağına yönelecekmiş gibi ilerlediği için olduğumuz yerde durduk ve birbirimize döndük. Ona "Sonra görüşürüz." derken bu söylediğim cümlenin ne kadar hoşuma gittiğini düşündüm. Onunla bir daha görüşecek olmak... Hayatlarımızı ayırırken de yanlışlıkla bu cümleyi söylemiştik birbirimize. Alışkanlık işte. Belki de gizli bir dilek. Bunu söylememiz üzerine gözlerim dolarken elimi 'boş ver' dercesine sallayıp ardıma dönmüştüm gözyaşlarımı görmemesi için. Sırtıma bakan gözleri çoktan yaşlanmıştı, biliyordum ama derin bir nefes alıp ilerlemiştim sadece. Yok saymıştım acısını.
Sıkıntıyla "Öyle mi dersin?" diye sorduğunda kaşlarımı kaldırdım dudaklarım kıvrılırken. Yüzüme benimle ne yapacağını bilemez bir şekilde bakıyordu ama bir yandan keyfim ona da bulaşmıştı. "Hem de çok yakında, derim."
"Asya, Asya, Asya..." diye söylenirken gideceği sokağa yöneldi ve ilerlemeye başladı. Keyifle ben de Kafes'e giden yola döndüm. Evet, çok yakında görüşecektik. Bu akşam! Kafes'e maaşımı almaya gidiyordum, yoksa bugün şampiyonluk maçı olmadığı için işim yoktu. Ata'dan da maaşımı biraz yükseltmesini isteyecektim. Sonrasında ise onların akşamki planına katılacaktım. Nasıl katılacağımı kimse sormasın, ben de bilmiyorum ama bir yolunu bulacaktım. Henüz planlarından dahi haberimin olmaması önemli bir ayrıntı değildi...
**
"Ata Bey'in misafiri var yenge."
"Seni de Allah'a misafir yapıp geri getirmemi istemiyorsan bir daha bana 'yenge' deme." dediğimde "Tamam, yenge." diyen adamı elimin tersiyle önümden ittirdim. "Kaybol, elimden bir kaza çıkmadan."
Adam odaya girmeme engel olamadığında kapıyı açıp Ata'nın odasına girdim. Masanın karşısında duran deri koltuklardan birinde oturan takım elbiseli adamla birlikte Ata'nın da bakışları bana döndü. Ata ardımdaki adamına sinirle baktıktan sonra misafirinin yanında olay çıkartmamak için sahte bir gülümsemeyle bana döndü. "Hoş geldin hayatım."
Misafiri olmasa öğürür sesler çıkartacaktım ama tepkisiz kalmaya çalıştım. Misafiri yüzünden uzun süredir bekliyordum Kafes'te ve daha fazla bekleyemeyeceğim için odasına girmek zorunda kalmıştım. Biraz daha beklersem Barlaslar hırsızlığını yapar, evlerine döner ve uyurlardı. Hatta hırsızlık yaparken yakalanmış olsalar ben yanlarına gittiğimde cezalarının bir kısmını çekmiş olurlardı. Sabahtan beri bekliyordum!
"Bir şey konuşmam gerekiyor. Beş dakikanı ayırabilir misin?"
Ata güldükten sonra eliyle deri koltuğu gösterdi. "Beş dakika ne ki? Ömrümü iste, vereyim."
Ters bakışlarımla karşılaştığında misafiri umursamadan masanın üstündeki viski şişesini kafasına geçireceğimi fark ettiğinde tedirginlikle gülümseyip "Neyse, otur hadi." diye geçiştirdi. Oturmadan bakışlarımı misafire çevirdim. "Özel." dedikten sonra tekrar Ata'ya baktım. Aslında misafirin yanında Can için ihtiyacım olan tutarın tamamını istesem dahi Ata verirdi muhtemelen çünkü gerçekten önemsediği bir şey vardı ki o da saygınlığıydı. Yine de sonrasında verdiği paranın kuruşuna kadar bana olan sululuklarını arttıracağını bildiğimden sessiz kaldım.
Ata derin bir nefes aldıktan sonra misafirine döndü. "Konuşacak bir şeyimiz kaldı mı Levent Bey?"
"Hayır." derken masanın üstünde duran evrak çantasını aldı adam. "Gerekli belgeleri Cenk Bey'e vermeye gideceğim şimdi."
"Siz yorulmayın, adamlarımdan birini gönderirim. Adresi söyleyin, yeter." dediğinde adamın canına minnet olacak ki hemen adresi söyledi. "Yine de kendisinin ayağıma gelmemiş olması beni önyargıya itti." diyen Ata'ya döndü bakışlarım. Üzerinde dolaşan bakışlarımı hissettiğinde o da bana baktı. Dudaklarımı oynatarak 'kısa kes' diye sızlandım. Bir sürü işim vardı daha, hırsızlık yapacaktım!
"Ata Bey, söylediğim gibi evinde yangın çıktığı için birkaç günlüğüne otele yerleşmek zorunda kalmış. Şansına da otelin kameralarında bugün sorun varmış. Evinde duran değerli eşyalarını da yanına aldığı için otelden uzaklaşamıyor. Sizi otelin restoranına çağırmıştı ama siz kabul etmediniz."
Ata "Kimsenin..." dedikten sonra gülümseyerek ayaklandı ve misafirini kapıya doğru ağırlamak üzere masanın arkasından çıktı. "... ayağına gitmem."
Misafiri odadan çıktığında bana döndü ve "Sen hariç." diye ekledi. Gözlerimi devirdikten sonra deri koltuklardan birine kendimi attım. Her zamanki gibi iltifatlarını umursamamam onu üzmedi ve keyifle koltuğuna geri döndü. Dirseklerini masaya yasladıktan sonra ellerini kavuşturdu. "Evet, şimdi seni dinliyorum."
"Cenk kim?" diye sordum aklımda tilkiler dolaşırken. "Cenk Süren. Temize çekilmemiz gereken birkaç kirli iş var. Uğraşmak istemiyorum. O ilgilenecek."
Kaşlarım çatılırken "Şu 'ismimi iftiralarla kirletiyor!' diye bas bas bağıran avukat değil mi o? Hani işini layığıyla yapıyordu?" dediğimde çocuğa anlatır gibi "Asya..." diyerek başladı. "Bu dünya böyle bir yer."
"Yani kız haklıydı." diye mırıldandım. Kızın teki, bu avukatın kirli çamaşırlarını ortaya dökmeye çalışmıştı ama birden puf! Kız ortadan kaybolmuştu, piyasadan silinmişti. Cenk Süren de bir süre boyunca çağrıldığı televizyon yayınlarında mağduru oynamıştı ve sonra her şey unutulmuştu.
Tam da Barlasların istediği gibi kötü bir zengindi. Özellikle kıymetli eşyaları sadece bir otel odasındayken.
"Ne önemi var? Haklılar değil, güçlüler kazanır."
İşte bu yüzden seni asla sevmeyeceğim, diye düşünerek baktım Ata'ya. İsterse bütün dünyayı önüme versin –ki genellikle vermek istiyordu- isterse beni yıldızlar kadar sevsin, yine de boktan herifin tekiydi.
"Neyse..." diye mırıldanırken konumuza döndüm. "Maaşıma zam istiyorum."
"Milletvekili maaşı almak istiyorsun yani?" diye dalga geçtiğinde gözlerimi devirdim. Abarttığı kadar fazla bir maaş almıyordum. Sadece bu CV'mle ve çalışma saatimle bulabileceğim diğer işlerden daha fazlasını veriyordu. Üniversiteyi bırakmak zorunda kaldığıma da bakarsak CV'm boştu zaten.
"Vermeyi talep ettiğin ömrüne kıyasla cüzi bir miktar." diye boş attığı büyük laflarına gönderme yaptığımda başıyla onayladı. "İstediğin an seni zengin edebilirim, biliyorsun değil mi?"
Yerimden kalkarken son söylediğini önemsemeyip kapıya yöneldim. "Muhasebeyi ara, ben gidene kadar paramı çıkartsınlar. Bu arada kapının önündeki arabanı ödünç alıyorum."
"En azından bu sefer haber verdin." dediğinde sırıttım. Evet genellikle arabalarını ona söylemeden alıyordum ama şimdi hazır yanındayken söylemenin bir zararı yoktu. "Cevap vermeyecek misin?" diye üstelediğinde başımı onaylamaz bir şekilde salladım.
"Asya?" diye direttiğinde açtığım kapıdan çıkmadan önce ona döndüm. Onu ciddiye almamam hoşuna gitmiyordu ama bu söylediklerini ciddiye almak mümkün değildi ki! Dediğim gibi saygınlığını oldukça önemsiyordu, saygınlığını da oldukça bozuyordum. En azından insan içerisindeyken saygılı davranmaya çalışıyordum. Onun saygınlığı benim de maaşım demekti çünkü. Beklentiyle bakan gözlerine – ki o kadar reddetmeye karşılık hala nasıl beklentiyle bakabiliyordu anlayamıyordum – bakarken "Seninle evlenmeyeceğim Ata." dedim bıkkınlıkla. "Bana yüz beş farklı yolla evlenme teklifi etmeyi bırakır mısın artık?"
Kavuşturduğu ellerini çözdükten sonra işaret parmağını bana doğru salladı. "Ama bir sonraki teklifimden sen de etkileneceksin, bak gör."
Sahte bir şekilde gülümsedikten sonra ciddileştirdim suratımı. Gülümseyişimle keyiflenen suratı asıldı onun da. "Merakla bekliyorum." dedim alayla. "Lütfen bir an önce yap ki bir an önce reddedeyim."
Kapıdan çıktığımda kapatmadan önce ardımdan "Bir gün benimle evleneceksin." iddiasında bulunurken sesi kendinden emindi. Ben de bundan korkuyordum açıkçası. Bir gün onunla evlenmeye mecbur kalmaktan. Normal şartlar altında ölsem yeriydi ama eğer Can'ı başka türlü kurtaramazsam maalesef ki tek ihtimal bu kalıyordu. Yutkunduktan sonra söylediği cümleyi duymamış gibi cevap vermeden kapıyı kapattım ve kollarımı kendime sardım. Gözlerim Yaratıcı'nın oralarda olduğunu düşündüğüm yukarıya giderken "Neden?" diye soludum. "Neden bu hayatı yaşıyorum?"
**
Evin ışıklarını aydınlık gördüğümde sevinçle güldüm. Geç kalmamıştım! Tabi içeriye girince paraları sayan bir çete grubu görmem de olağandı. Gülüşüm silinirken omzum düştü. Geç kalmış da olabilirdim.
Evin penceresi aralandığında Çağrı'yla göz göze geldik. Eliyle 'git, git' yaptığında güldüm ve bir elimi direksiyondan çekip açması için kapıyı gösterdim. Ofladıktan sonra perdeyi kapattı. Arabayı park ettiğimde de evin kapısı eş zamanlı açılmıştı. Arabadan indikten sonra sırıtarak eve yaklaştım.
"Oo, kapılarda karşılanıyorum."
Çağrı yeri gösterdi. "Kırmızı halın eksik ama böyle karşılayamayız. Sen git bir yıl falan sonra gel o sıra eksikleri tamamlayayım."
"Sorun değil, ben mütevazı biriyim. Ama sağ ol." deyip yanağından bir makas aldıktan sonra eve girdim ve montumu çıkarıp askıya astım. Çağrı arkamdan şaşkınlığa uğramış bir şekilde kapıyı kapatıp geldi. Elini sıktığım yanağında tutuyordu. "En son beş yaşımdayken yanağım sıkılmıştı."
"Seni çocukluk anılarına götürdüm işte." dedikten sonra ev ahalisine döndürdüm bakışlarımı. Koltuklara yayılan ve ellerinde kart desteleri tutan Barlas ve Meriç'i gördüğümde kaşlarımı kaldırdım. "Hani plan?"
Biz çoktan yaptık geldik, derlerse gider Ata'nın misafirini döverdim. Sonra da Ata beni kovardı. Mutlu son. Gerçi ne yaparsam yapayım, Ata beni kovamaz gibiydi. Tabi bana olan ilgisi de bitebilirdi. "İşte plan." dedikten sonra çenesinin ucuyla masadaki kartları, cipsleri ve biraları gösterdi Barlas. "Gömmeli batak oynuyoruz, istersen gel eşli oynayalım."
Dalgasına karşılık gözlerim irileşti. Çağrı keyiflenirken tekli koltuğa oturdu ve masaya kapalı bıraktığı kartlarını eline alıp arkasına yaslandı. "Planınız batak oynamak mıydı?" diye sordum dehşetle. Meriç gülerken başıyla onayladı. Sinirle "Ama bana neden öyle yansıttınız?" derken masanın üzerindeki cips paketlerinden birini kucağıma alıp mutsuzlukla Barlas'ın yanına oturdum. Benimle oyun oynamışlardı resmen. Barlas da sabah gelip oyununu pekiştirmişti. Önemli bir işe çıkacaklarını düşünmemi sağlamışlardı.
Barlas "Sen yanlış anlamışsın, bizlik bir şey yok." diye dalgasına devam etti. Sinirli bakışlarımı ona çevirdiğimde suratımın haline güldükten sonra kucağımdaki sarıldığım pakete elini daldırıp birkaç cips aldı. Paketimi sinirle ondan uzaklaştırıp koltukta sola döndüğümde gülüşü arttı. Mutsuzlukla cipsimi yerken başımı koltuğun koluna yaslayıp onlara sırtım dönük oturdum.
Meriç "Küstü galiba." Derken Çağrı "Allah'ım sonunda!" diye dalga geçti. Aklıma gelen fikirle küslüğümü üstümden atıp onlara döndüm ve sırıttım. Şimdi küslük zamanı değildi! Ve ben biraz umarsız bir insandım. Çağrı'nın keyfi anında silindi. "Tamam, sizi affettim. Çok üzülmeyin."
"Bu kız keyfimi çok kaçırıyor." derken bir cips paketini alıp biraz önce benim yaptığım gibi kendini bizden soyutlayarak oturdu.
Meriç sırıtarak kartlarını masaya koyarken "Ben sevdim galiba." dedi bana bakarak. Cips paketimden ona da uzattım. "Bunu hak ettin." dediğimde gülerek içinden birkaç cips aldı ve ağzına attı. Bakışlarımı Barlas'a çevirdiğimde sırtını geriye yaslamış bir şekilde, sabah yollarımız ayrılmadan önce baktığı gibi bakıyor olduğunu gördüm. Biraz keyifli, biraz çaresiz. Bir yandan 'Ne yapacağım bu kızla?' derken bir yandan ha bire karşısına çıkmamdan memnun, bir yandan da zor durumda kalıyor gibi. Onu bu kadar karıştırdığım için üzgündüm. Buna hakkım yoktu, farkındaydım. Ama bazı şeylere de engel olamıyordum.
Barlas "Çıkar ağzındaki baklayı." dediğinde düşüncelerimi okuyor gibiydi. Beni ne kadar tanıdığını düşünürsek, şaşırtıcı bir şey değildi hareketlerimden bir şeyleri anlayabilmesi.
"Halinizi, hatrınızı..."
"Asya." diye uyardığında istediği gibi uzatmamaya karar verdim ve direkt konuya girdim. "Artık bu akşama gerçek bir hırsızlık planımız var." dedikten sonra masayı gösterdim. "Batak oynamak haricinde."
"Benim elim iyiydi." diye karşı çıktı Çağrı. "Tamam, bu elin bitmesini bekleriz." diye onu da kendi cepheme çekmeye çalıştığımda sessiz kalsa da en azından reddetmedi. Meriç direkt "Tamam." dediğinde Barlas'a döndü bakışlarım. Meriç'e bana bu kadar ısındığı için kötü kötü bakmakla meşguldü. Çeteden biriyle iyi geçinmem onun işlerini zorlaştırıyordu.
"Evet Barlas, ikiye teksin. Oy çokluğuyla kabul edildi. O yüzden planımı anlatmaya başlıyorum."
Bakışları bana döndüğünde alayla sırıttı. "Ben çete lideriyim. Kararları ben veririm."
"Ama demokrasi?" diye yükseldiğimde omuz silkti. "Ben diktatörüm. Ne yapabilirsin?" dedikten sonra önünden çalmış olduğum ve kucağımda tuttuğum cipse baktı. "Cipsimi çalmaktan başka?"
Çağrı "Birçok şey yapabiliyor, ben biliyorum." dediğinde sırıttım. Barlas da yapabileceğim şeyleri bildiği için sırıttı ama yine de lider oydu sonuçta. "O zaman seni ikna edelim." dedikten sonra cips paketini masaya bırakıp ayağa kalktım ve öğretmen gibi karşılarına geçtim.
"Tablo da ister misin?" diye dalga geçti Çağrı. "Kırmızı iplerle falan fotoğrafları birleştirelim hatta."
"Elini gördüm, eğer susmazsan onlara da söylerim ve bu oyunu kaybedersin." dediğimde omuz silkti. "Blöf yapıyorsun."
"Neye girecektin koza? Hani elinde on tane var." dedikten sonra düşünüyormuş gibi yapıp "Ha, hatırladım!" dediğimde "Tamam sus." Diye homurdandı. Keyiflenerek aklımdaki planı anlatmaya başladım.
"Adamı nasıl oyalayacağız?"
Barlas reddetmek yerine sorguladığı için keyifliydim. Böyle bir sürü soru sormuştu ve hepsini cevaplamıştım. "Tam gece içkisi saatleri. Muhtemelen restorandadır. Eğer öyleyse restoranda karşılaşmış gibi yapacağım ben ve kocamdan boşanmak istediğimi söyleyip onu kilitleyeceğim. Zengin biri gibi davranırım, ilgisini çeker. Avukatlara çantalı hırsız, derler sonuçta. Para varsa, onlar da var. Özellikle bu adam, kesinlikle var."
"Senin kocan mı var?" diyen Çağrı'ya dönüp elimle kafamı gösterdim. "Beynini kullan. Kurgu sadece."
Attığım lafı umursamadan "Kimsenin başını yakmamış olmana sevindim." dediğinde "Bunun için illa evlenmeme gerek yok." diye uyardım onu. Uyarıyı aldığı için sessiz kaldı. Tekrar Barlas'a döndüm. Madem kararları o veriyordu, muhatabım da oydu. İleride bir ara demokrasiyi getirmekle uğraşırdım çeteye ama öncelikle çeteye kendimi getirmeliydim sonuçta.
"Her sorunu cevapladım. Herhangi bir sorun var mı?" diye sorduğumda başını onaylamaz bir şekilde salladı. Sevinçle el çırptım. "Gidiyoruz o zaman!"
"Hayır."
Montumu giymek için elim askıya gittikten saniyeler sonra vücudum ona geri döndü. "Ne?"
Kendine doğru kaldırdığı kartlarına bakarak "Sekiz." diye batakta koz konuşmayı başlattığında gözlerim irileşti. Reddedeceğine rağmen sırf benimle oyun oynamak için bir sürü soru sormuş, anlattıklarımla ilgilenmişti. Sinirin, gıcıklığın, uyuzluğun vücut bulmuş haliydi! Ve bugün benimle çok uğraşmıştı! Benim de bir sabrım vardı.
"Kapının önüne çıkıyorum beş dakika içerisinde o oyunu bitirip gelmezseniz arabayla eve girerim." Dedikten sonra montumu giyip dışarı çıktım. Kapıyı ardımdan kapatmadan önce duyduğum Meriç'in "Yapar mı?" sorusuna Barlas "Yapar." diye cevap vermişti.
Montumun fermuarını çekerken arabama – daha çok Ata'nın arabasına – yöneldim. Arabaya bindikten sonra çalıştırdım. Bir elimi direksiyona götürdükten sonra arabanın saatinden kalan sürelerine bakmaya başladım. Daha iki dakikaları varken çıktıklarında gülmemeye çalıştım.
Meriç ve Çağrı onların arabasına binerken Barlas arabanın olduğum yerdeki kapısına geldi. Cama tıklattığında 'Ne var?' dercesine başımı salladım. Cama tekrar tıklattı. Oflayarak camı araladım. "Sen deli misin?"
Sorusuna karşılık "Delirtme o zaman!" dediğimde "İn." derken kapımı açtı. Omuz silktim. "Şansını zorlama."
Oflayarak indikten sonra Barlas'ın şoför koltuğuna geçerken arabanın etrafında dolanıp yanındaki koltuğa oturmak için kapıyı açtım. Ben bunları yaparken Barlas emniyet kemerini taktığı sırada kendi kendine "Akıllısı bizi bulmaz, delisi dibimizden ayrılmaz." diye söyleniyordu. Yanına bindikten sonra kapıyı kapattım. "O adamı da sen oyalamayacaksın. Ben boşanırım."
Sinirli sinirli söylediği şeylere gülerken o da yola çıktı. Meriç ve Çağrı önden bizim gidebilmemiz adına hareket etmemiş, bekliyorlardı. "Ne gülüyorsun?"
Çağrı gibi "Senin karın mı var?" diye sorduğumda ters bakışlarına aldırmadan gülmeye devam ettim. "Emniyet kemerin." dedi sakinleşmeye çalıştığı ses tonuyla. Emniyet kemerimi takarken "Hırsızlığa giriş 101 derslerinde mi veriliyor bu trafik kuralları dersi?" diye dalga geçtim. Sinirli bakışları birkaç saniyeliğine bana döndüğünde şirince sırıttım. "Ayarlarımla oynuyorsun."
"Son bir ayar yapabilir miyim?" diye sorduğumda derin bir nefes aldıktan sonra "Neymiş o?" diye sordu. Ellerim gergin yüzüne giderken titriyordu. Yapmak istiyordum ama vücudum 'Yapma, yanarsın.' Diye bağırıyordu. Somurtan yanaklarına getirdim ellerimi ve gülümsetmeye çalıştım. Temas eden gözünde 'Tehlike' barındıran ellerime başını çekerek baktıktan sonra o da sinirle karışık gülmeye başladı.
Vücudum gevşerken ellerimi kendime çektim. En azından, görev tamamlanmıştı.
"Yapabildin." diye cevapladı, cevabını beklemeden icraata geçmiş olduğum soruyu. Hafifçe keyiflenmeye başlamıştı. Anayola çıktığında adresi sordu ve adrese doğru ilerlemeye başladı.
"Bu arada ciddiyim, arabada bekleyeceksin."
Arabanın rotasını değiştirmemesi için şimdilik "Hı-hı." dedim. "Beklemeyeceksin, değil mi?"
Sırıtarak tekrar "Hı-hı." dediğimde ofladı. Beni gerçekten tehlikeye atmak istemiyordu. Aksini iddia etse de değer kırıntıları görmek hoşuma gidiyordu. Belki Yağmur içindi bu hala verdiği değer, belki yine beni seven annesi için, belki Can içindi, belki insanlığı için. Ama belki de sadece benim içindi, bilemiyordum. Açıkçası, sormaya da, cevabını duymaya da cesaretim yoktu. Her ne ise, önemsiz kalacaktı birkaç hırsızlık planı sonrasında parayı toparladığımda. Tekrar iki yabancı olacaktık. O da böyle olsun isterdi zaten.
**
"Otel biraz tehlikeli değil mi ya?" diye soran Çağrı'yla "Yeni mi fark ediyorsun?" diye uğraştım. "Sus deli kızıl şey. Seninle uğraşamam şu an."
Beni tanımlayan kelimelerine gözlerimi devirdikten sonra Meriçlere döndüm. "Eğer otel kamera problemlerini halledemediyse oldukça temiz bir iş. Sokak kameralarında da kabak gibi görünmediğiniz sürece sorun olmaz."
"Kameraları şu..." dedikten sonra duraksayıp sitemle "...hacker şeyimle..." deyip sesini normalleştirerek devam etti. "... halletmeye çalışırım bir sorun olursa."
Omzunu sıvazladım. "Üzülme, tamam. Sen nasıl istersen, öyle söyleriz işine." diye dalga geçtiğimde sırıttı.
"Odasının kapısına adam falan dikmiş olmasın." Çağrı'nın şüpheci sorusuyla ona döndüm. "Barlas soruları sorarken ve ben cevaplarken sen ne yapıyordun? Telefonundan oyun mu oynuyordun?"
Başıyla onayladığında gözlerimi devirdim. "Siyah'ın kabul etmeyeceği belliydi, ben de çok ilgilenmedim."
"Ama kabul etti." deyip bulunduğumuz ortamı ve sonrasında uzağımızda duran oteli gösterdim. "Zorunda bıraktın adamı." Diyen Meriç'i boğazını temizleyerek uyardı Barlas ve sonrasında otoritesine gölge düşmemesi adına bahane sundu. "Benim de aklıma yattı, o yüzden kabul ettim."
Sırıtarak Barlas'a baktığımızda gözlerini devirip bize sırtını döndü ve otele bakmaya başladı. Bizle ilgisini kestiği için tekrar Çağrı'ya döndüm ve dinlememiş olduğu için kısa bir cevap verdim sorusuna. "Zaten bu tarz insanların çoğunun önemli eşyaları bankalarda olur. Yanında olanlar onun gibi zengin insanlar için pek de önemli değildir ama bizim için önemli meblağlar muhtemelen. Ayrıca kapısına adam koyması ilgi çekici ve suça daha da teşvik edici olurdu. Avukatlar aleyhe olan durumları gizlemeye çalışır."
"Avukatlara karşı olan bu yargıların nereden geliyor?"
Meriç'in sorusuna dudak büktüm. Bir zamanlar hukuk fakültesini bırakmak zorunda kalmıştım ama artık bunun bir önemi yoktu. O zamanlar oldukça ilgiliydim ve kabul eden avukatların yanına giderdim zamanım oldukça. Zamanım da pek olmazdı çünkü benim için her şeyin en kötüsü olduğu zamanlara oldukça yakındı hayatım o sıralar.
"Öyle işte." diye mırıldandığımda bir yandan bizi dinleyen Barlas konuyu değiştirdi. "Hadi işe koyulun."
Çağrı "Son bir soru!" dediğinde gözlerimi devirdim. Sorusu aslında banaydı ama gözlerimi devirdiğimde benden tekrar nefret edip Meriç'e çevirdi bakışlarını. Güldüm. "Odaya nasıl gireceğiz?"
"Dinleseydin, bilirdin!" diye Meriç'ten önce cevapladığımda huysuz bakışları bana döndü. "Ben onu oyalarken bir şekilde kartını da alacağım ve size ulaştıracağım. İletişim halinde kalacağız."
"Oldukça havada, Allah'a emanet bir plan ama neyse." dedi Çağrı. Evet, biraz öyleydi ama mükemmel bir plan olsa bile onun yine de sırf benden çıktığı için beğenmeyeceğini biliyordum. "Ben Asya'yla gidiyorum. Siz de ortalığı değerlendirin."
Sorgulayan bakışlarımı Barlas'a çevirdiğimde sinirle "Ne?" dedi. "Madem illa ki burnunu sokacaksın. Tek olmana izin vermem."
Omuz silktikten sonra "Peki." dedim. Benim de dâhil olduğum sürece istediği kararı verebilirdi. Otoritesine öyle bir alan tanıyabilirdim.
Barlas'la otelin sokaktan da girilebilen restoranına girdiğimizde gözlerim fıldır fıldır Cenk'i aramaya başladı. Gazetelerden ve medyadan tipini anımsıyordum. Hiç dava kaybetmemesiyle tanınan ünlü bir avukattı sonuçta. Gözlerim tek başına viskisini yudumlarken elindeki kağıtları inceleyen Cenk'i bulduğunda dudaklarım keyifle kıvrıldı. Muhtemelen Ata'yla ve beraber iş yaptığı insanlarla ilgiliydi elindekiler. "İşte şurada. Köşedeki, sokağa yakın masada. Arkasında tablolar var."
Elimle göstermek için kaldırmaya başladığım elimi tutup hızla indirdi Barlas. Tenime değen teni temas ettiği yerleri yakarken "Çok belli ediyorsun." dedi. "Ne? Ben de onun gibi gizli kapaklı mı olayım?" diye dalga geçerken çenemin ucuyla sokağın olduğu yerde bir bankta elinde gazeteyi ters tutarak oturan ve bizi kesen Çağrı'yı gösterdim. Barlas güldüğünde ben de güldüm. Sadece restoranı izlese daha az ilgi çekerdi elinde ters tuttuğu gazeteyle olmasından.
Gülüşümüz devam ederken başı bana döndüğünde ben de ona baktım. Bakışlarımız yavaşça ellerimize indiğinde hızla ellerimizi kendimize geri çektik. "Sen tuttun." dedim sıcak hissettiğim için montumun fermuarını açarken.
"Sen de çekmedin." dedi o da elini koyacak yer bulamadan eline boynuna çenesine götürürken. En sonunda oflayıp elini ceketinin cebine koydu ve rahatladı. Haline gülmemeye çalıştım. Cenk elindeki kağıtları toparlamaya başladığında kalkacağını düşündüğüm için telaşla "Peki, senin kurgumda yerin ne?" diye Barlas'a döndüğümde omuz silkti. "Doğaçlama bir şeyler yaparız."
Kaşlarım çatıldı. "Benim planım. Her şey kusursuz, eksiksiz olmalı..." derken Barlas hareketlenmeye başladığında oflayarak peşinden ilerlemeye başladım. Cenk tam kalkacağı sırada Barlas masada karşısına oturdu ve "Cenk Bey!" dedi sahte bir sevinçle. "Sizinle karşılaşmak ne güzel!"
Cenk kalkacağı için eline topladığı eşyalarını tekrar masaya koyarken sorgular bir şekilde önce Barlas'a sonra da masanın başında duran bana baktı. "Cenk Bey!" dedim ben de aynı sevinçle.
Barlas "Onu umursamayın." Dedikten sonra adamın üzerimdeki ilgisini almak için parmaklarını şıklattı. "Sizinle konuşmam gereken bir husus var."
"Hayır!" derken masada Barlas'ın yanına oturdum. "Asıl benim sizinle konuşmam gereken bir husus var."
Barlas sinirliymiş gibi bana baktı. "Önce ben geldim."
"Kadınlar hep önceliklidir." deyip şirince sırıttıktan sonra Cenk'e döndüm. "Boşanmak istiyorum. Avukatım olur musunuz?"
"Hayır, hayır." dedikten sonra tekrar Cenk'in ilgisini üzerinde topladı Barlas. "Asıl ben boşanmak istiyorum, lütfen benim avukatım olun!"
Adam hararetimize karşılık şaşkınlık geçirirken durumu kontrol altına almaya çalışırmış gibi ellerini masaya yaslayıp "Tamam sakin olun." deyip gülümsedi. "İkinizin de avukatı olabilirim."
Başımı onaylamaz bir şekilde salladığımda kaşlarını kaldırdı. Elimle Barlas'ı gösterdim. "Ama ben ondan boşanacağım."
Barlas dediğim şeye karşılık başıyla hızlıca onayladı. "Beş yıllık evliliğimizde ağzından duyduğum tek güzel ve doğru laf. Umarım en yakında."
"Bir keresinde sana 'muşmula suratlı' demiştim hatırladın mı? O da oldukça güzel ve doğruydu bence." dedim şakalı sinirle. Barlas eliyle beni gösterip Cenk'e döndü ve "Bak gördün mü? Hakaretten manevi tazminat isteyebilir miyiz?" dediğinde gülmemek için zorlandım. "Peki senin beni aldatmanın tazminatını da hesaba kattın mı?"
Ellerini havada kaldırıp masum gibi "Hayır, hayır." dedi tepkili bir ses tonuyla. "Asla. Benim çalışanım o kadın."
"Çalışan olabilme ihtimali var ama mesleğinin sekreter olduğuna emin değilim!"
"Karım..." dedikten sonra elleriyle baştan aşağı beni memnuniyetsiz bir şekilde gösterirken yüz ifadesini şekilden şekle sokuyordu. "... sen bile olsan aldatmam. Bende karakter diye bir şey var."
"Hih!" dedim iç çekerek. "Bana 'iğrenç' gibi mi davranıyorsun sen?"
Gözlerim masada gezinirken muhtemelen biz gelmeden önce yemiş bitirmiş olduğu tabakta kalan bıçağı alıp Barlas'a döndüm. "Seni mahvederim burada!"
Barlas köşeye sinerken korkuyla beni gösterdi Cenk'e. "Bunları hep not alıyorsunuz avukatım, değil mi?"
Bıçağı masaya yavaşça koyup şirince gülümsedim Cenk'e. "Şaka."
"Git kendine yeni bir avukat bul. Cenk Bey benim avukatım."
"Ama böyle olmaz." diye araya girdi Cenk. "Yarın ofisimize gelirsiniz. Hanginizle anlaşırsak vekâleti alırım. Böyle bu ortamda..." dedikten sonra didişen bizi gösterdi. "... bu şartlar altında mümkün değil."
Cenk tekrar masaya bıraktığı eşyaları toplamaya çalıştığında ellerim eşyalara gitti ve oturtmaya çalışır gibi almasına engel olurken odasının kartını avucumun içine çektim. "Lütfen. Bu kaba herif kalkar gelir yarın sizden önce ofisinizi açmaya çalışır. Benim de gelmeme engel olur, tekerimi, arabamı patlatır. Şimdi dinleyin, anlaşalım bir an önce. Böyle çünkü bu adam!" derken ellerimi kendime çekip kartı kucağıma bıraktıktan sonra ellerimle Barlas'ı gösterdim. "Böyle kaba bir herif bu!"
"Ne engel olacağım, sen uyanabilirsen güneş batmadan kalkar gidersin." dedikten sonra ağlayacakmış gibi Cenk'e döndü. Bir yandan elini bacaklarıma getirmişti. Temasını düşünmemeye çalışırken yutkundum. "Bu böyle bütün gün yatar! Tembel çünkü bu!"
Kartı bacaklarımdan aldıktan sonra fazla temas etmemeye çalışarak hızla elini masanın altından çekti ve diğer eline aldı kartı. Sokağa bakan tarafa oturduğu için kartı tutan elini sokakla restoran arasında kalan kısa duvara yasladı. İlgiyi Barlas'tan çekmek için Cenk'e döndüm. Ben Cenk'i oyalarken o sokağa atabilirdi ve böylelikle kartı Meriçler alırdı.
"Bakın istediğiniz parayı veririm. Yeter ki benim avukatım olun ve beni bu adama bir kuruş para vermeyecek şekilde boşayın."
Para kısmını sevmiş olacak ki ilgilenmeye başladı. "Çok garip olacak ama..." dedikten sonra güldü. "Peki o zaman, sizi biraz dinleyelim."
Egosu okşanmış gibi gözüküyordu bir yandan. Sonuçta karşısında onun avukatı olması için yalvaran iki insan vardı. "Zaten uykum da yoktu, zaman geçmiş olur."
"Evet." diyerek ellerini kavuşturdu Barlas. Demek ki işlemi halletmişti. "Önce ben anlatayım."
"Neden sen anlatacakmışsın?"
"Şiddetli geçimsizlik." dediğinde Cenk'e döndü bakışlarımız. Boş bir kâğıt çıkarmış, bizim için not alıyordu. Kâğıttan bakışlarını alıp bize baktıktan sonra tekrar kâğıda döndü. "Oldukça şiddetli."
Başımızla onayladık. Tekrar bize döndü. "Şimdi size sırayla soracağım. Araya girmeyeceksiniz. Birbirinize karışmayacaksınız. Ve gerçekçi cevaplar vereceksiniz. Sonrasında ispat edemediğimiz için aleyhimize dönecek hiçbir beyanda bulunmayacaksınız. Anlaştık mı?"
"Anlaştık." dedik. Şimdi kusur payı daha az olanı seçmek için sorular soracaktı ve ona göre kafasında olası kararı tasarlayacaktı muhtemelen. "Birbirinizi hayatınızdan çıkartmaya karar vermişsiniz. Bu önemli bir karar. Sonuçlarını da düşünerek dürüst bir şekilde cevaplayın."
Bu önemli bir karardı, Barlas'ı zamanında hayatımdan çıkartmak için verdiğim karar. Omuzlarım düşerken göz ucuyla Barlas'a baktım. Onu hayatımdan çıkartmayı hiç istememiştim çünkü hayatımdan çıktığında geriye Can dışında hiçbir güzel şey kalmıyordu.
"İsminiz neydi?" derken bana bakıyordu. "A..." diye başladıktan sonra boğazımı temizledim. "Aslı." dedim herhangi bir tehlikeye karşılık kendi ismimi vermemek adına. "Aslı Hanım, eşiniz sizi gerçekten aldattı mı? Yoksa bu sizin kuruntunuz mu?"
Mutsuzluk vücudumu sarmıştı. Ayrılmasaydık tam da bu zamanlar onunla evlenmek üzere olabilirdik. Hatta, evlenmiş bile olabilirdik. Muhtemelen küçük, eski ama güzel bir evimiz olurdu. İçini anılarla doldurduğunuz her şey güzelleşirdi. Yıkık evimin penceresindeki çiçekler gibiydi Barlas. Her şeye rağmen güzeldi.
"Hayır." dediğimde kaşlarını kaldırdı Cenk. "Hayatta benden başka bir kadın yokmuş gibi davranır."
Cenk başıyla onaylarken not aldı, muhtemelen şu an gözündeki puanım düşmüştü. Barlas'ın kusur payı azalmıştı çünkü. Umutla Barlas'a döndü. "Sizin adınız?"
"Barkın."
"Barkın Bey gerçekten söylediğiniz gibi eşiniz evlilik süreciniz boyunca size hiç güzel anı yaşatmayıp bu evliliği katlanılamaz mı kıldı?"
Bakışlarım masada gezinirken Barlas'ın vereceği cevabı beklemeye başladım. Kurgudan uzaklaşmış gibiydim. Şimdi gerçekten bizim ayrılığımıza dair olan bir masada gibiydik sanki. "Hayır." dediğinde başımı eğerek gülümsedim. Önüme düşen saçlarım gülümsememi Barlas'tan gizlediği için rahattım ama Cenk görüyor olmalıydı. "Hatırladığım en güzel anılarım onunla."
Gözlerim dolarken gözyaşlarımı geri göndermeye çalıştım. Söz vermiştim kendime! Ağlayamazdım. Özellikle kendi tercihimle hayatımdan çıkardığım bir adam için. Cenk'in keyfi iyice kaçarken yine not aldı ve sonra bana döndü. "Eşiniz söylediğiniz gibi kaba biri midir?"
Gözyaşlarımı kontrol altına alabildiğimi düşündüğümde başımı kaldırdım. "Hayır. Aksine oldukça kibardır. Beni kırma ihtimaline aklı çıkar." dedikten sonra sessizce ekledim. "Yani çıkardı."
Geçmişten bahsetmek, bütün bu güzel şeylerin geçmişte kalması üzücüydü. Tekrar tekrar aynı döngüde kalmak isterdim oysa günün birinde illa ki ayrılmak zorunda kalacaksak. O güne gelmez, tekrar hayatımın oraya kadar olan kısmını yaşardım.
Cenk tekrar not aldıktan sonra sabırla Barlas'a döndü. "Peki eşiniz biraz önce ima ettiğiniz gibi beğenmediğiniz, artık beraber olmak istemeyeceğiniz biri mi?"
Bakışlarım cesaretle Barlas'a döndüğünde o da bana çevirdi tedirgin bakışlarını. Vereceği cevabı söyleyip söylememekten emin değil gibiydi ama çenesini dikleştirdi o da cesaretle. Gözleri yüzümde gezindikten sonra Cenk'e döndü. "Bir yer var ara sıra gittiğim. Manzarası çok güzeldir. Güneş denizi parlatır. Ağaçlar ve çiçekler insanların kötülüğüyle henüz karşılaşmamış, bütün doğallığıyla durur." dedikten sonra tekrar bana baktı. "Aslı o manzaradan daha güzel."
Gülümseyişimi saklamaya çalışmayı bıraktığımda o da gülümsedi. Eğer bu bizim ayrılık masamız olsaydı gerçekten, tam da şu an ayrılmaktan vazgeçerdik ama çoktan ayrılmıştık. Muhtemelen onun da hatırladığı gerçekle yüzümüz düşerken tekrar Cenk'e döndük. Toplanmış kalkmak üzereydi. Ben "Ne oldu ya?" derken biz de onun gibi kalktık. Meriçler için yeterli süre verip vermediğimizden emin değildim. Biraz daha oyalamamız gerekebilirdi. "Sizde ne tip müvekkil var biliyor musunuz?" diye sorduğunda ve cevap vermediğimizde devam etti. "Avukatı uğraştırıp uğraştırıp dava sonuna gelindiğinde boşanmaktan vazgeçen, 'ama biz birbirimizi çok seviyoruz' diyen müvekkil tipi. Kusura bakmayın ama ben ikinizden biriyle uğraşamam."
"Ama hayır." diyerek önüne geçtim ve gitmesine engel oldum. "Biz boşanmak istiyoruz."
Boşta olan eliyle sırayla ikimizi gösterdi. "Siz neden ayrılmak istiyorsunuz? Ben anlamadım."
"O..." dedikten sonra beni gösterdi Barlas. "Çünkü o ayrılmak istedi."
Cenk'in bakışları bana döndü. "Neden ayrılmak istedin?"
Barlas da vücudunu bana döndürdü. Merak ve üzüntü taşıyan sesi "Neden?" diye sorduğunda korkuyla ona döndü bakışlarım. Cevaplamamıştım zamanında. Sorgusuz sualsiz ayrılmak zorunda kalmıştı benimle. Şimdi artık dayanamayıp tekrar soruyordu. Haklıydı. Tekrar girmiştim hayatına ve yine neden bu paraya ihtiyacım olduğunu neden çetelerine dâhil olmak istediğimi anlatmıyordum ona. Ona hep gizli kutu gibi davranıyordum ve bunu gerçekten hak etmiyordu. Bunu bana tekrar sormasından korkmuştum ve şimdi sormuştu işte.
"Öyle, geçinemedik." diye geçiştirmeye çalıştığımda Barlas "Neden ayrıldın?" diye tekrar sordu. Tam olarak anlatamasam da eksik olsa da ona gerçek bir cevap vermek istedim. Ona ve üzgün bakan gözlerine. "Hayatımda buna yer yoktu."
Sinirlenmeye başlayan gözleri son bir umutla parladı. "Şu an var mı?"
Başımı yana eğip üzgünce baktım ona. Üzgün ne kelime? Acıya dönüşmüş gözlerle baktım. Yoktu. Maalesef ki yoktu. Olsaydı eğer bunları yaşatmazdım ki bize. Onun için de iyi olanı buydu. Kimse kendi hayatını boş verip başkasının çöplük hayatına dâhil olmamalıydı.
Başımı onaylamaz bir şekilde salladığımda hayal kırıklığıyla baktı bana. Hayal kırıklığına siniri de eklendiğinde güldü. Elleriyle yüzünü sıvazladıktan sonra daha da artan siniriyle ellerini yüzünden çekti. "Zor şeyler yaşadın evet ama her seferinde benden vazgeçmek zorunda değildin. Beni ikinci plana atabilirdin veya üç, dört, beş, sonuncu hiç fark etmez. Ama beni bugün ve gelecek hiçbir planına dâhil etmemek zorunda değildin. Yaşadığın hiçbir şey, yaşadığımız hiçbir şeye sebep değil. Sen benden vazgeçtin, anıların, yaşadıkların değil. Beni gözden çıkarmak zorunda kalmadın, sen beni gözden çıkardın. Şimdi senden uzakta yaşamaya çalışıyorum." dedikten sonra ellerini iki yanında kaldırdı ve sesini yükselterek ekledi. "Bunu bozma!"
Restoranın çıkışına doğru hızlı adımlarla ilerlemeye başladığında titreyen vücudum yere yığılmasın diye kalktığım sandalyeye tekrar oturdum. Ellerimi dudaklarıma götürürken bir hıçkırık kaçmasından ve ağlamaktan korkuyordum. Çünkü ağlamaya başlarsam belki de günlerce durduramayacaktım ve her şey için ağlayacaktım. Ağlamadığım ne kadar şey varsa...
Cenk de bir şey demeden yanımdan ayrıldığında dudaklarımda olan ellerim gözlerime kaydı ve başımı masaya doğru eğerek sakinleşmeye çalıştım.
Haklıydı. Her cümlesinde, her kelimesinde haklıydı. Ben yine bencillik yapıyordum. Kendi derdim için yine onu, onun çetesini kullanıyordum ve sonra onu yine terk edecektim. Ardımda da bana tekrar onu kırmak, paramparça etmek hakkını vermiş olan Barlas kalacaktı. O bana bu hakkı hep verecekti ama ben hiç bu hakkı kullanmadan duramayacaktım.
Ben buydum, benim hayatım bunu gerektiriyordu. Ve hayatıma daha fazla onu kırdığım anılar eklemeye hakkım yoktu.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!