5. BÖLÜM - ANLAMSIZ -
"Abla?"
Telefonda güzel sesi kulağımda geldiğinde elim alnıma giderken zar zor koltuğa oturdum. "Can?"
"Abla yanıma gelemiyor olmana çok üzülüyorum." Koltuğun üzerindeki süs yastığını kucağıma aldıktan sonra sıkmaya başladım. Sesi titriyordu.
"Evet ablacığım. Gözler senin üzerinde olduğu için bir süre görüşemeyeceğimiz ama bir süre sonra ben yine kucak dolusu oyuncaklarla sana geleceğim, tamam mı?"
"Ben artık oyuncak istemiyorum." dediğinde omuzum düştü. Küçük kardeşime verebileceğim başka bir şey yoktu ki.
"Ne zaman Kemal ağabeyin dediği gibi beni yanına alacaksın? Beni başkası alabilir mi? Çok korkuyorum abla."
Elimi alnımdan çekip doğrulurken "Hayır." diye cevapladım hızla. "Seni başkası alamaz."
"Peki sen ne zaman alacaksın?"
"Yakında." dedikten sonra daha yüksek bir şekilde tekrarladım. "Yakında ablacığım. Sadece bunun için uğraşıyorum ve sadece bunun için uğraşacağım, söz veriyorum."
Gülüşü geldiğinde gülümsedim. Bana güveniyordu ve bu güvenini asla kıramazdım. Çünkü biliyordum, güvendiğin biri güvenini boşa çıkardığında nasıl acıttığını çok iyi biliyordum. "Şimdi anlat bakalım ablacığım, nasıl gidi..."
"Abla kapatmamız gerekiyormuş, biri geliyormuş. Seni çok sevi..." derken telefon kapandığında gözlerimi yumdum. Kemal alıp kapatmış olmalıydı. Telefonu kulağımdan kucağıma indirdikten sonra iç çektim. "Ben de seni çok seviyorum."
Kendime gelmek için bir süre hareketsiz kaldıktan sonra dolan gözlerimi kırpıştırdım. Kendime ağlama şansı bile tanımıyordum ve tanımayacaktım.
Yağmur damlalarının süzüldüğü pencereye yaklaşırken kollarımı göğsümde kavuşturdum. Sırtında okul çantası olan bir kız otobüs durağına doğru koşarken rüzgarla montunun gerileyen şapkasını başında tutmaya çalışıyordu. Elindeki poşetler düşecek gibi olduğunda beceriksizce tekrar tuttu. Bu sırada şapka da başından düşmüştü. Otobüs hareketlendiğinde yetişebilmek için hızlandı. Hızlı adımları su birikintilerini kendisine ve çevresine sıçratırken poşetleriyle de birkaç kişiye çarptıktan sonra nihayet otobüse yetişti. Otobüsün camına vurup şoförün dikkatini çektikten sonra otobüse bindi. İçim rahatlamıştı. Bu kadar çabadan sonra binememiş olsaydı onu evine bile bırakabilirdim.
Yolda arabalar hızla ve çevreye su sıçratarak giderken insanlar bir yere ulaşma, yağmurdan kaçma peşindeydiler. Sokak memnuniyetsiz ve telaşlı insanlarla doluydu. Zaten artık dünya böyle insanlarla doluydu. Böyle günleri seviyordum. Bir süre sonra hava kararacaktı ve yağmur nedeniyle sokakta fazla insan kalmayacaktı. Tedirgin eden boş sokaklar değil, sokakları dolduran boş insanlardı. Tehlike karanlık değil, yüz ifadeni, yıkıklığını açığa çıkaran ışıktı. Ve sorun sessizlik değil, seni kendi halinde bırakmayan gereksiz cümlelerin gürültüsüydü.
Ve sen gürültülü bir sokakta, ışığın altında, insanların arasından geçerken bile her zamanki kadar yalnızdın. Hiç eline alıp oynayamadığın oyuncağının kana bulanması seni büyütüyordu. O oyuncağı çöpe atışın ise seni öldürüyordu. İyi geleceği falan yoktu ama 'Her şey yoluna girecek' diyen birinin bile olmaması her şeyi yoldan çıkaran konuydu zaten. Kendimi kaybeden diye tanımlayamazdım çünkü kaybedebilmem için kazanma ihtimalimin olduğu bir yarışta başarısız olmam gerekirdi. Oysa bu başarısızlık doğuşumdan itibaren benimleydi.
Jeep tipi bir araba mekanın önünde durdu. Aracın kapısı açıldıktan sonra bir el önce açık camın üstünü kavradı. Bir ayağını dışarı çıkartıp siyah botuyla yere bastıktan sonra vücudunu da dışarı çıkarttı. Arkası dönüktü ama elleri montunun şapkasına giden adamın kim olduğunu biliyordum.
Barlas, namı diğer Siyah, arabasının kapısını kapattıktan sonra anahtarının düğmesine bastı. Elleri montunun cebine giderken ilerlemeye başladı. Namına yakışacak şekilde baştan aşağı siyahtı. Mekanın girişine doğru ilerlerken çevresine bakınmaya başladı. Gerilemekle gerilememek arasında kalmışken gözleri beni bulduğunda yutkundum. Adımları yavaşladı. Bir eli cebinden çıkar gibi oldu. Selam vereceğini düşündüm ve benim de elim hareketlendi ama hızla geri cebine koyup bakışlarını benden aldı. Gerilmiş gibi görünüyordu. Adımları da hızlanırken kaşlarımı çattım. Neden vazgeçmişti?
"Hazır mısın bebeğim?"
Gözlerimi sinirle kapatırken iç çektim. Ah, şimdi anlaşılıyordu. Ata... Gerçekten odama geleceğin başka zaman mı yoktu?
Ona dönmeyi veya cevap vermeyi reddettiğim sırada arkadan belime sarıldığında hızla ona döndüm ve ittirdim. "Ne yaptığını sanıyorsun?"
Pis bir şekilde gülerken ellerini havaya kaldırdı ve geri çekildi. "Üzgünüm. Henüz sevgili olmamıştık değil mi?"
Hiçbir zaman olmayacağımız gibi. Gerçekten bilgileri karıştırma ihtimali de oldukça yüksekti. Beyni bu kadar sevgili bilgisini kaldıracak kadar büyük değildi. Gerçi bu onun suçu değildi. Kimse bu kadar sevgili bilgisini kaldıramazdı.
Yüzümü buruştururken itici suratına bir süre baktım. Ona cevap verme tenezzülünde bile bulunmadan ona çarparak geçtim ve giysi odasına yöneldim. "Yapma Asya, ne zaman direnmeyi bırakacaksın?"
Askılardan hoşuma gidebilecek bir şeyler seçmeye çalışırken "Yaşamak konusunda mı?" diye homurdandım. Peşimden giysi odasına girdikten sonra duvara yaslandı ve rahatsız edici bakışlarını üzerime dikti. "Seni bu pis hayattan kurtarabilirim biliyorsun değil mi? Tek yapman gereken bana bir şans vermek. Ömrün boyunca rahat bir şekilde yaşarsın. Sen ve çocuklarımız. Evlenmek istediğim tek kişi olduğunu biliyorsun."
"Bu kaçıncı evlenme teklifin?" derken parlak bir tulumu askısıyla beraber alıp kolumdan sarkıttım ve ona döndüm. Yüzsüzce "Elliden fazla değildir." diye kendini koruduğunda başımı onaylamaz bir şekilde salladım ve kabine yöneldim.
"Ne kadar şanslı olduğunun farkında bile değilsin. Sokaktan herhangi birini durdursam bile benimle evlenmek ister."
Zengin, yakışıklı ve güçlü bir erkek; sevgisiz, saygısız ve mutluluktan yoksun bir evlilik. Yok ben almayayım.
"Şansımı çekilişle falan devredemiyor muyum?"
Alayla güldü. "Bir gün benimle evleneceksin."
Kabinin içine girdikten sonra ona baktım. Dediğine inanıyor olacak ki sırıtıyordu. "İntihar etmek istersem ama bir silah, bıçak falan bulamazsam neden olmasın?" Yüzü düşerken kapıyı kapattım. Tulumu kabinin içindeki koltuğa fırlatırken derin bir nefes aldım. Ata'nın takıntılığı gittikçe artıyordu ve daha sinir bozucu bir hale dönüşüyordu. Bu işten çıkmak ve Ata'dan uzak durmam gerekiyordu ama paraya en çok ihtiyacım olduğu bu dönemde bunu yapamıyordum. Artık sadece sözleriyle değil temaslarıyla da rahatsız etmeye başlamıştı ve ne zaman çıldırıp onu öldüreceğimi ve adamları tarafından delik deşik edileceğimi merak ediyordum.
Tulumu ve topuklu ayakkabıyı giydikten sonra Ata'nın gitmiş olduğunu umarak kapıyı açtım. Bana bozulup gitmiş olduğunu umuyordum ama manyak evlilik işlemlerimizi başlatmaya bile gitmiş olabilirdi. Giysi odasından çıktıktan sonra Barlas'ın arabasının gözüktüğünü pencereye yöneldim. Daha sonra tekrar bakmış mıydı bilmiyordum ama Ata'nın bana sarılışını da görmüş olabilirdi. Zaman zaman soğuklaşan gözlerine bir sebep daha vermiştim.
**
Final dövüşü zamanı yaklaştığında odamdan çıktım. Koridorlarda seyircilerin şiddete meyilli gürültüleri yankılanıyordu. Ete gelen bir darbenin sesinden hemen sonra yükselen bağırışlar. Finalden önceki son dövüş vardı şu an. Bu dövüşün kazananı şampiyon Enes Yiğit'in karşısına çıkacaktı her sefer olduğu gibi. Henüz Enes'in elinden şampiyonluğu alan olmamıştı.
Bağırışlar daha da yükseldi. Pis gülüşler kulağımı tırmalarken nefesimi tutup duvara yaslandım ve burada çalışan Serkan'ın beklediğim sesi yükseldi. "Evet! Kazanan ve şampiyonumuzun karşısına çıkacak olan isim, namı diğer Siyah!"
Ah...
Karşısında olduğum odanın içinden "Evet!" diye bir bağırış yükseldi. Bu Enes Yiğit'in odasıydı. "Bu piç kurusu bu sefer kime bulaştığını görecek."
O da Serkan'ı duymuş olmalıydı. Gözlerimi devirdim. Geçen dövüşte beni tehlikeye sokarak Barlas'ın dikkatini dağıtmasaydı yeni şampiyon Barlas olacaktı ve onun da bunu gayet biliyor olması gerekiyordu. Çünkü onun dışında herkes onun şampiyonluğunun zedelendiğinin farkındaydı.
"Abi yanlış anlama ama adam iyi dövüşüyor."
Enes güldü. Gülüşü bile 'Ben boktan biriyim' diye bağırıyordu. "Dövüştüğü zaman evet."
Ben de anlam vermeye çalışırken karşısındaki adam sorguladı. "Nasıl yani abi?"
"Al şunu. Final öncesi mola zamanında içebileceği ve yiyebileceği her şeye döküyorsun. Bu, onu bırak dövüşmeyi ayakta duramayacak hale getirecek. Kanları zemini boyarken herkes de görecek kimin şampiyon olduğunu."
Gözlerim irileşirken yaslandığım duvardan doğruldum. Şeref yoksunu! İşler normal ilerlediğinde dayak yiyeceğini bildiğinden başka yollar denemeye çalışıyordu. Barlas'ı etkisiz hale getirirse bayılana kadar dayak atacaktı. Bu sefer benim de Barlas bayılmadan dövüşü bitirme şansım yoktu çünkü geçen seferkinde uyarı yemiştim.
"Abi emin misin?"
"Evet, beni mi sorguluyorsun?" diye bağırdığında adam "Hayır, hayır." diye tekrarladı hızla. "Sadece bir şey yemeyip içmezse diye sordum."
"Aslında yine o hakem olacak kadını tehlikeye sokmak vardı. En kesin yolu oydu ama Ata Bey beni uyardı. O gereksiz kadının canı neden önemliyse?"
Ah, Ata Bey'in müstakbel karısını kaybetmek istemez neden öyle diyorsun?
"Su illaki içer, dövüşten çıktı ama bir sıkıntı çıkar ve içmezse bir planım daha var. Dövüş sırasında enjekte edeceğim. Hadi çık şimdi."
Hızla Enes'in odasının yanındaki koridora yöneldim ve karşıma çıkan ilk odaya girdim. Enes'in kapısı açılmadan önce girdiğim odanın kapısını hızla kapattım.
"Ziyaretinin bir sebebi var mı yoksa boş zamanlarında giyinme odalarına mı girersin?"
Yavaşça arkamı döndüm. Barlas kurulandığı havlusunu omzuna asarken duvara yaslandı ve gözlerini gözlerime dikti. Dudaklarının kenarı kıvrılırken bakışlarında alaylı bir ifade vardı. Kaşlarım kalkarken bakışlarım vücuduna indi. Esmer teni pürüzsüzdü. Vücudu sporlarının sonucu kaslıydı ve oldukça sağlıklı görünüyordu ve güzel, tabii.
Vücudu hareketlendiğinde bakışlarımı hızla gözlerine çevirdim. Bana doğru yaklaşıyordu ve her adımında hava daha da boğucu oluyordu. Ellerim tekrar kapının kulpuna gitti. "İyi şanslar dileyecektim sadece." diye geveledikten sonra sırıttım. "İyi şanslar." Kapıya doğru döndükten sonra kapıyı açtım. Barlas'ın eli arkamdan uzandı ve kapıyı geri kapattı. İyi bir bahane değildi sanırım.
O "Neyin peşindesin?" derken yavaşça ona döndüm. Sesi sorusunun sonuna doğru boğuk bir şekilde gelmişti kulağıma. Eli kapattığı kapıya yaslanmıştı ve bedeni hemen dibimdeydi. Yüzü görebildiğim tek şeydi sanki. Kulağım duymaktan yoksun, burnum nefes bile alamazmış gibi. Kesseler şimdi tenimi, hissedemez, adımı sorsalar cevap veremezmişim gibi. Soğuk bakınca üşüten gözleri şimdi sıcacıktı. Elim darbe aldığı için morarmaya başlamış yanağına gitti. Sıcacık gözlerini kapattı ve yanağını elime yasladı. Yabancı olmak zorunda olduğum adam, bu tanıdık yüzü hiç unutmayacağım. Şimdi göz altlarına gölge düşüren kirpiklerin bile sevilmeyi hak ediyor. Bir gün birisi sana hak ettiğini verecek ama o kişi ben değilim.
Elimi yanağından çektiğimde gözlerini araladı. Bakışları tekrar terk etmişim gibiydi. Sanırım her seferinde bunu yapıyordum ve buna hakkım yoktu. Bakışlarını gözlerimden çekti. Elini yaslandığı kapıdan çektikten sonra geriye doğru adımladı. Omzundaki havluyu koltuğa attıktan sonra masanın üzerinden bir su şişesi alıp açtı. Dudağına götürmeden önce bana bakmadan soğuk bir şekilde "İyi dileklerin bittiyse dinlenmem gerekiyor." dedi.
Defol git, demenin kibarcası.
"Mekandan bir şey yiyip içecek misin?"
"Odalara servise mi başladın?" derken bana döndü ve neredeyse bitirdiği suyu masaya geri koydu. Anlaşılan kendi suyu vardı ama yemek yiyebilirdi. "Söyle işte."
Kaşlarını çattı. Başta anlam vermeye çalışarak baktı ama sonra konu ben olduğum için bunu yapmaktan vazgeçmiş olsa gerek "Hayır." diye mırıldandı ve kapıyı gösterdi. "Görüşürüz."
Gittikçe defol git demeye yaklaşıyordu. Aksine çıkasım olmamasına rağmen elim kapının kulpuna gitti ve kapıyı açtım. Çıkmadan tekrar ona döndüm. "Maçta beni korumaya çalışma."
Sinirli bir şekilde gülümsedi. "Korumam." dedi bastırarak. "Sen de benim için kuralları ihlal etme."
Ben de gülümseyerek karşılık verdim. "Etmem."
Odasından çıkıp kapıyı kapattıktan sonra kapıya yaslanarak derin bir nefes aldım. Ona nasıl yaklaşmam gerektiğini bilmiyordum. Çetesine girmek zorundaydım ama aramız bu kadar karışıkken işler nasıl yürüyecekti?
Kafesin bir çalışanının elinde tepsiyle Barlas'ın odasına doğru geldiğini gördüğümde yaslandığım kapıdan doğruldum ve kaşlarımı kaldırdım. "Asya Hanım, Barlas Bey'e yemek getirdim."
Enes'in konuştuğu sesti bu. Bakışlarım yemeklere döndü. "Yemeyecekmiş. Gidebilirsin."
"Ben yine de bir sora..." deyip kapıya yöneldiğinde onu geriye doğru ittim. Tepsi düşecek gibi olmuştu ama geri tutabildi. "Yemeyecekmiş, gidebilirsin" diye tekrarladıktan sonra tepsiden suyu aldım. "Ama bunu ben alabilirim."
Çalışan suyu geri alacak gibi oldu ama kaşlarım kalkınca vazgeçti. Tekrar kapıya baktıktan sonra geldiği yöne doğru yöneldi. Onun koridordan dönüşünü izledikten sonra Enes'in odasına gittim. Boş odayı hareketli bir şarkı dolduruyordu.
"Enes?"
"Asya?" diye bir ses lavabodan yükseldiğinde gülümseyerek masasının üzerindeki suya yöneldim. Tepsiden aldığım suyu oraya bırakırken onun suyunu çantasının içine attım ve koltuğuna oturdum. Lavabodan hızla çıktı ve odayı hızla tarayan gözleri beni buldu.
"Geçenki dövüşte hoş olmayan şeyler yaşadık." diye bir şeyler geveledim. Keyiflenerek suyunu aldı ve koltukta yanıma oturdu. "Evet." dedikten sonra suyunu içmeye başladı.
"Seninle uzun zamandır tanışıyoruz ve aramız bozulsun istemedim."
Suyunu bitirdikten sonra sehpaya koydu ve geriye yaslanıp kolunu koltuğun benim tarafımdaki kısmına uzattı. "İyi yapmışsın. Hatadan dönmek önemli tabi güzelim."
'Güzelim' i vurgulamıştı. Beni güzel bulan gözlerine şimdi kusacaktım. Bir süre ilaç etkisini gösterene kadar onunla sohbet etmek zorunda kaldım. Sohbet uzadıkça yüzünde büyümüş olan pis sırıtışı yavaşça sönerken kendine gelmek istermiş gibi başını iki yana hızla salladı. "Asya sanırım iyi değilim."
Kıyamam. Elleri yüzüne giderken gülmemek için direndim. "Neyin var?"
Şiddetli gevşeklik, yüksek aptallık ve boş bir hayat dışında?
"Be-ben bilmiyorum."
"Gel bir yüzünü yıkayalım." dedim ve onu kaldırmak için elimi beline doladım. Bir kaktüse sarılmak gibiydi. Kusmamı bir beş dakika erteledikten sonra onunda yardımlarıyla onu lavaboya taşıdım. Düşer gibi olduğunda "Dur yardım edeyim..." dedikten sonra ittim. Yerde bana sorgularcasına baktığında omuz silktim ve ekledim. "...düşmen konusunda."
Gözleri yavaşça kapandığında gülümseyerek ona baktım ve 'güzelim'i bastırarak "Uyu bakalım, güzelim." dedim. Odanın içine geri dönüp Enes'in hala burada olduğunu gösteren çantasını içine telefonunu da atarak aldım ve lavaboya geri döndüm.
"Kafaya dikkat." dedikten sonra çantasını da Enes'in suratına atıp lavabonun kapısının iç tarafındaki anahtarı aldıktan sonra kapıyı kapattım. Odada çalan şarkıya eşlik ederken kapıyı kilitledim. Çalan şarkıyı da kapattıktan sonra kapıyı açtım. Enes'le anlaşma yapan çalışan kapıyı açışımla içeriye doğru düşünce gözlerimi devirerek çekildim. Neyse ki onu aramam gerekmemişti. Kapıyı geri kapattıktan sonra o doğrulmadan kolundan tuttum ve doğrultarak kendime döndürdüm. Gülümseyerek anahtarı eline tutuşturdum. "Şimdi güzel bir şekilde dinle. Siyah'ın şampiyonluğu ilan edilene kadar burada kalıyorsun. İlan edilince..." dedikten sonra lavaboyu gösterdim. "... kapının kilidini açıp Enes'e görünmeden odadan çıkacaksın. Eğer sana Enes'in gelip gelmediği sorulursa gelmediğini söyleyeceksin. Ve bütün bunlar aramızda kalacak. Anlaşılmayan bir şey?"
"Enes..." diye söze başladığında susturdum. "O salak seni en fazla döver. Ama ben Ata'ya beni taciz ettiğini söylersem neler olabileceğini düşünebiliyor musun?"
"Ama ben sizi taciz etmedim ki."
Güldüm ve Ata'nın karşısındaymışım gibi yüzümü ağlamaklı yaptım. "İnkar ediyor işte Ata, ben artık dayanamıyorum."
Çalışan sesli bir şekilde yutkunduğunda gülümsedim ve tekrarladım. "Anlaşılmayan bir şey?"
"Hayır Asya Hanım."
Kapıdan çıkmadan önce tekrar ona döndüğümde irkildi. "Adın neydi senin?"
"Ka-kadir."
"Nefes al, Kadir."
Başıyla onayladığında gülerek çıktım. Kafeste iki şekilde şampiyon olabilirdin. Ya şampiyonu yenmen gerekirdi ya da şampiyonun maça gelmemiş olması gerekirdi. Eğer şampiyonun maça gelmemesi herhangi bir sağlık problemi ya da gerekli bir bahaneyle olursa maç ertelenirdi. Ama Ata'ya haber verilmeden maça gelinmezse ve keyfi olursa maç düşer, karşıdaki kişi şampiyon olurdu. Ben de Enes'i maça keyfi olarak gelmemiş göstermeye çalışıyordum çünkü aksi halde maç ertelenirdi. Ben ise maçın olmamasını istiyordum. Barlas'ın bu pis yerde ne işi olduğunu hala bilmiyordum ama tek mantıklı sebep şampiyon olması isteğiydi. Eğer böyle bir isteği varsa bu gece şampiyon olacaktı ve bu şekilde hem Enes Barlas'a hileyle zarar verememiş olacaktı hem de Barlas bu pis yerden gidecekti. Ata normalde şampiyonu kaybetmeyi göze almazdı ama Barlas'tan hoşlanmadığı için onun gitmesine izin verebilirdi. Böyle olacağını umuyordum.
Ata'nın odasına doğru yöneldim. Odasına yaklaştığım sırada birkaç çalışan hızla odadan çıktı. Ata arkalarından bağırdı. "O Enes neredeyse bulun çabuk!"
Çalışanların çıktığı odaya girdikten sonra sinirle odada dolaşan Ata'ya gülmemeye çalışarak kapıyı kapattım. "Ne bu şiddet Ata Yıldırım?"
"Enes pisliği ortada yok!"
Saate baktıktan sonra tekrar Ata'ya döndüm. "Maçın çoktan başlaması gerekiyordu. Gelmediğine göre ne yapmamız gerektiğini biliyorsun. " Ellerini masaya yasladıktan sonra sinirle camdan dışarı baktı. Anlaşılan Barlas'ın şampiyon olmasını istemiyordu. Geçen maçta onu koruduğum için ona karşı bir zaafım olduğunu düşünüyordu ve her ne kadar Yağmur'un abisi olduğu için söylememe rağmen kimseye hiçbir sebeple değer vermemi istemiyordu. Değer veriyormuşum gibi gözüken Barlas'ın da şampiyon olmasını istemiyordu.
"Seyircilerin sesini duyuyor musun?" dediğimde bakışlarını bana çevirdi. "Onları daha fazla bekletemezsin."
Yaslandığı masadan doğrulduktan sonra sinirli ve hızlı adımlarla odadan çıktığında keyifle peşinden ilerledim. Kafesin dövüşünün olduğu yere çıktığımızda şiddete aç seyircilerin sesi tekrar yükseldi. Ata bir şeyler gevelerken ritüel olarak Serkan'la birlikte kafese doğru yöneldim ve kafese geldiğimizde Serkan beni uyardıktan sonra hafifçe içeri itti. "Arkadaşlar, hoş geldiniz!"
Normalde 'değerli' diye başlardı ama bugün sahteliklerine bile keyfi yok gibi görünüyordu. "Günün sonu ve şampiyonumuzun belirleneceği zamana geldik! Ve karşınızda rakiplerini tek tek eleyerek şampiyonla dövüşmeye hak kazanmış Siyah!"
Bakışlarım Barlas'ın çıkacağı kapıya yöneldi. Barlas'ın kapıdan çıkmasıyla alkışlar ve bağırışlar yükselmeye başladı. Sadece iki kere maça katılmıştı ama bağırışlara bakılırsa şimdiden onların bir numarası gibi gözüküyordu. Bu insanlar kazananı severlerdi. Daha çok dayak atanı, daha çok zarar vereni. Kaybeden ise kaybetmişti ve daha çok zarar görmeliydi. Düşen yerin altına geçmeli, ayakta kalan ise göğe kadar yükselmeliydi. Genel olarak hayat da böyleydi zaten.
Barlas'ın gözleri bana dönerken bakışlarımı ondan aldım ve Ata'ya döndüm. Kafese girmiş olacak ki Ata konuşmaya devam etti. "Bugün normalde şampiyonumuz Enes Yiğit'le dövüşmesi gerekiyordu ama Enes Yiğit maça katılmadı."
Dövüş izleyemeyeceğini fark eden seyirciler sinirden demirleri sarsmaya çalışmaya başlayınca ve elleri kafesin içine doğru girince Barlas'ın eli belime kaydı ve beni kendine yaklaştırdı. Başımı hafifçe öne eğerken gülümsedim. Onun odasında onun beni maçta korumaması hakkında ve benim de onu korumak için kuralları ihlal etmemem hakkında konuşmuştuk ve daha saat geçmeden ikimiz de sözümüzden dönmüş gibi görünüyorduk. Ben biraz önce şampiyonu lavaboya kilitlemiştim resmen. Onun yerine bile sözünden dönmüş kadar vardım. Başımı ona doğru çevirdim ve gürültünün içerisinde beni duyması için kulağına doğru konuştum. "Beni koruma." diye tekrarladım.
Bana bakmadan omuz silkti. "Teknik olarak maçta değiliz."
Eh, haklı sayılırdı.
Elim belime gittikten sonra belimdeki elini tutarak aramıza indirdim ve elini bırakmadım. "Teknik olarak korumaya ihtiyacım da yok."
Kaşları hafifçe çatıldı ve bırakmadığım elime sorgulayarak bakarken keyifle Ata'ya döndüm. Dikkati üzerimizdeydi ve gerilmiş gözüküyordu. Bakışlarım ona döndüğünde toparlandı ve tekrar konuşmaya başladı. "Yeni şampiyonumuz Siyah!"
Barlas'ın biraz önce tuttuğum elini Ata'nın sözüyle beraber havaya kaldırdım. Çoğu kişi parasını Barlas'a yatırmış olacak ki dövüş izlememiş olmalarına rağmen tekrar keyiflendiler. Barlas diğer elini de kaldırdı ve keyiflenerek seyircilere bakmaya başladı. Böyle bir şeyden keyiflenecek bir insan değildi ve gerçekten ona anlam veremiyordum.
Elimi çektiğimde bakışları bana döndü. Onaylamaz bir şekilde baktıktan sonra kafesten çıktım. İnsanlar kafesin çevresine yığıldığı için dar zeminden kolaylıkla geçtim. Ata seyircilere bir şeyler daha gevelerken mekanın içine girdim. Hızlı adımlarla odama yöneldim. Kadir Enes'in odasından çıktıktan sonra 'Hallettim' dercesine başını eğdi. Onu onayladıktan sonra odama girdim ve giysi odasına yöneldim. Üzerimdeki rahatsız ama dikkat çektiği için giymek zorunda olduğum tulumu hırsla çıkardıktan sonra yere attım. Buradan nefret ediyordum. Burası yüzünden insanların bana olan bakışından nefret ediyordum. Beni sandıkları şeyden nefret ediyorum. Barlas gibi bir insanın burada olmasından ve kendisi için yükselen sesleri keyifle izlemiş olmasından nefret ediyordum. Topuklu ayakkabılarımla tulumun üzerini çiğnedikten sonra nefesimi dışarı üfledim ve onları da çıkardım. Pantolonla kazağımı giydim. Üzerime kabanımı geçirdikten sonra spor ayakkabımı giydim ve çantamı da alıp hızla odadan çıktım.
Barlas seyircilere olan gösterisini bitirmiş olacak ki koridorun başına çıktı ve odasının olduğu koridora doğru yürümeye başladı. Koridora doğru dönmeden durdu ve beni bekledi. Yanına geldiğimde alay ettim. "Şampiyonluğun keyfine de vardığına göre artık sana veda edebiliriz diye düşünüyorum."
"Her şey yeni başlıyor, Asya." dediğinde gözlerim irileşti. "Sen çıldırdın mı?"
Odasının olduğu koridora döndükten sonra odasının önünde durdu. Peşinden gittim. "Daha ne istiyorsun buradan?"
Kapıyı açtıktan sonra bana doğru döndü ve sırıttı. "Bir kez daha giyinme odama..." 'Giyinme' kısmını bastırmıştı. "... girmek istemiyorsan, görüşürüz. Çünkü bu sefer giyineceğim."
Geçen sefer de pek giyinik sayılmazdı zaten. O anları aklımdan savmaya çalışırken ters bakışlarımla odasına girişini izledim. "Bunu konuşmamız gerekiyor."
"İşlerim var Asya." dedikten sonra kapıyı kapattığında tekrar odasına dalacaktım ama son anda sinirlerime hakim olup arkama döndüm ve derin bir nefes aldım. Nereye kadar kaçabilirdi ki? Bu konuyu eninde sonunda konuşacaktım ve çözmeye çalışacaktım.
**
Arabadan indiğinde oturduğum mermerden kalktım. Başını yana eğip yorgun bir şekilde nefes verdi. Gelmek yerine öylece baktığında "Gelmeyi düşünmüyor musun?" diye homurdandım. "Hayır..." dedikten sonra arabayı gösterdi. "... çünkü sen geliyorsun."
Kalktığım mermere tekrar oturdum. Beni eve bırakmaktan bahsediyordu. Bakışlarımı ondan alırken üşüyen ellerimi birbirine sürttüm. "Konuşmadan hiçbir yere gitmiyorum."
Kapı sert bir şekilde kapandı ve yaklaşan ayak seslerini duyunca tekrar ona döndüm. "Çocuk gibisin." derken montundan anahtarı çıkardı. Keyiflenirken ben de kalktım ve kapıyı açmasını bekledim. Bana dönüp mutlu suratıma ters ters baktığında kaşlarımı kaldırdım ve masum bir şekilde baktım. Bir şeyler homurdanırken kapıyı açtı ve ondan önce girdim.
"Ben de her şey yolunda gidiyor diyordum." Çağrı'ya gülerken montumu çıkardım ve askıya astım. Ona döndüğümde diğer elini de kahvesine götürdü ve gözlerini kıstı. "Sadece içeceğimden uzak dur başka hiçbir şey istemiyorum."
Atkımı da boynumdan çıkarırken "Emin misin?" diye sordum. Benimle alakalı olan her şeye şüpheyle yaklaşıyor olduğu için birkaç saniye düşündükten sonra "Evet." dediğinde sehpanın üzerindeki cipsi aldım ve koltuğa oturdum.
Başını koltukta geriye doğru yaslarken sinirle homurdandı. Ben gülerken tekrar doğruldu "Meriç bunu nasıl yaparsın ya?"
Keyifle onları izlerken cips yiyordum. Meriç salonun mutfak kısmından yanımıza doğru gelirken Çağrı'yı gösterdi. "Abi benim ne alakam var? Senin salaklığın." dedikten sonra bana döndü. "Hoş geldin Asya."
Çetenin pırlantası resmen bu çocuk. Ben Meriç'e gülümserken Çağrı tatlı siniriyle "Yapma abi ya, beni uyarmadın resmen senin suçun." deyip içeceğini masaya bıraktı. Fırsattan istifade içeceği de aldıktan sonra "Kuru kuru gitmiyordu sağ ol." dedim. Yüz ifadesi donmuş, gözleri irileşmiş şekilde bana bakmaya başladığında başımı yana eğdim ve gözlerimi kırpıştırarak ona gülümsedim.
Gözlerini benden ayırmadan "Meriç 155,112." dediğinde Meriç de ben de sorgularcasına baktık. "Birazdan araman gereken numaralar kardeşim."
Korkmuş gibi ona bakarken ağzıma bir cips daha attığımda "Bu şeytan kıza direnemiyorum artık. Bir süre yalnız kalacağım." diyerek koltuktan kalktı ve salonun mutfak kısmına yöneldi. Mutfakla salon bir olduğu için aynı hızla geri döndükten sonra bana kötü bakışlar atarak lavabonun yanındaki odaya girdi ve kapıyı sert bir şekilde kapattı.
Tekli koltukta dirseklerini dizlerine yaslamış bir şekilde alnını ovuşturan Barlas'a döndüm. "Bak çeteyle nasıl da kaynaştım. Resmen çetenizin eksik üyesiymişim. Bu zamana kadar bensiz ne yaptınız?"
Başını hafifçe kaldırdı. "Huzurla yaşadık."
Yapma bir şekilde güldüm. "Şakacı."
Meriç de gülerek yanıma oturduğunda ona cipsi uzattım. "Seni biraz seviyorum, sen yiyebilirsin."
Meriç elini pakete daldırdığında Çağrı odadan çıktı. Cipsimden alan Meriç'i görünce gözleri kısıldı.
Meriç Çağrı'nın tepkisine "Açıklayabilirim." diye dalga geçtiğinde Çağrı onaylamaz sesler çıkardı. "O şeytan kardeşinin hayatını karartsın, sen onun cipsinden ye. Böyle midesizlik görmedim..." derken cipsi ona da uzattığımda elini daldırıp bir avuç cips aldıktan sonra konuşmaya devam etti. "...Ben de sana güveniyorum..."
Konuşmasına cipsleri yeme molası verdikten sonra elini tekrar daldırdı. "... kardeş diyorum..." Cipsleri ağzına attı. "...bir dakika daha bile burada duramam..."
Pakete elini bir kez daha daldırmasına güldüm. "... buradan hemen gidiyorum..." Cipsleri tekrar yemesini sabırla bekledik. Son kez elini pakete daldırdıktan sonra kapıya yöneldi. Birkaç saniye içerisinde geri döndü ve paketi de elimden aldı. Meriç'le benim gülen suratlarımıza bakarken "Sevimsizler." deyip askılığa gitti. Montunu da giydikten sonra tekrar bize kötü bakışlar attı. Çıkmadan Barlas'a dönüp "Umarım yarın çetemizi iki kişi yürütmeye karar verirsin. İyi geceler Siyah." deyip evden çıktı.
Meriç de peşinden kalkarken gülerek "Sonunda delirdi." dedi ve askılığa yöneldi. Montunu giydi. "Siyah ben de gideyim bu sorunlu herifle. Bir yere gidecektik zaten tabi eğer hala benimle gitmek istiyorsa. Yarın görüşürüz."
Barlas hafifçe elini kaldırdı. "Görüşürüz kardeşim."
Meriç çıkmadan önce bana da döndü. "Görüşürüz Asya."
Gülümseyerek el salladım. Meriç evden çıktıktan sonra bakışlarımı odada gezdirmeye başladım. Daha önce incelemiştim zaten ama Barlas'ın bakışlarından kaçmaya çalışıyordum.
"Konuşmayacaksan eve bırakayım?"
"Konuşacağım." dediğimde 'Bekliyorum' der gibi başını salladı. "Hep burada mı takılırsınız?"
Dilini dişlerinin arasına alıp güldükten sonra koltukta geriye yaslandı. "Konuşmak' derken bunu kastettiğimi sanmıyorum."
Ellerimle oynarken cevap vermeden ona baktım. Sabırla bir nefes aldı ve koltuktan kalktı. Askılığa yöneldiğinde ben de kalktım ve hızla karşısına geçtim.
"Barlas senin kafeste ne işin var?"
Bir süre gözlerime baktıktan sonra tekrar omzumun üstünden montuna uzandığında kolunu tutup indirdim. "Şampiyon olmana rağmen neden hala bırakmıyorsun?"
Cevap vermiyordu ve suratıma anlamsız anlamsız bakıyordu. "Amacın ne?"
Bakışlarını benden aldı. "Öyle bir yerde ne gibi bir işin olabilir?"
Tekrar bana baktıktan sonra bağırdı. "Öyle bir yer dediğin senin iş yerin Asya!" dedikten sonra üzerime doğru gelmeye başladı. O geldikçe ben geriliyordum. "Ne işin var orada? Neden hala bırakmıyorsun? Amacın ne? Öyle bir yerde ne gibi bir işin olabilir? Şimdi bir de kendimizi tehlikeye atıp durduğumuz bir çeteye katılmaya çalışıyorsun! Niye?"
Askılığa çarpacağım sırada belimden tuttu. Sakinleşmeye çalışırken dudağını yalayarak etrafa baktı. Bakışlarını tekrar bana çevirdiğinde sinirli değildi. Daha çok üzgün gibi görünüyordu. "Neden?"
Bu sefer bağırmamıştı. Sessiz bile sayılırdı. Güzel kirpiklerinin ardında şefkatle baktı. "Bir sebebi varsa anlat, beraber çözelim. Ne olursa olsun elimden gelen her şeyi yaparım." dedikten sonra daha kısık bir sesle ekledi. "Derdin, derdim."
Ona Can'ı anlatmak isterdim. Senelerdir onun orada mutlu ve güvende olabilmesi için paraya ihtiyacımın olduğunu, şimdi ise onu oradan alabilmek için çok daha fazla paraya ihtiyacım olduğunu anlatmak isterdim ama bu benim hayatımdı. Güçlüydüm çünkü güçlü olmak zorunda kalmıştım. Şimdi neredeyse yolun başında olan bir kardeşim vardı. Güçlü olmak zorunda kalmasına izin vermeyecektim, her zaman onun için de güçlü olmam gerekecek olsa bile. Aklımın dağılmasına bu yüzden izin veremezdim. Tek bir kişi, Barlas, bugüne kadar yalnız kaldığım bütün anları silebilecek kadar yanımda hissettirebilirdi ama bunu hissetmeyecektim. Çünkü kardeşimi kurtarmak için geçirmediğim tüm zamanlar gereksiz olmalıydı. Bunun için kendi hayatımı bir kenara atmaya çok önceden karar vermiştim ve kararımdan dönemezdim ama başkalarının da hayatını kenara atmasına izin veremezdim. Bir de daha önceden defalarca zora soktuğum bir adamın, Barlas'ın hayatını kenara atmasına hiç izin veremezdim bu yüzden ona hiçbir şeyi anlatamazdım.
"Hiç." dediğimde sinirle güldü ve tekrarladı. "Hiç."
Başımla onayladığımda belimdeki elini çekti ve uzaklaştı. Mutfak kısmına yöneldiğinde peşinden gitmeye başladım. "Bak bu benim hayatım. Neredeyse dökülecek bir evde tek başıma yaşıyorum. Kimse benden sorumlu değil, ben de kimseden sorumlu değilim. Ama sen öyle değilsin Barlas. Bütün bir mahalleyi omuzladın. Mahalleyi saymazsak bile evde kolunu kapıya çarpmanı istemeyecek bir annen var. Sırf sen bir keresinde 'Ne güzel olur' dedin diye tıp okumaya hazırlanan bir kardeşin var. Bak Meriç'e, Çağrı'ya. Birbirinize 'kardeşim' diyorsunuz. Kafes demek bütün bu insanları tehlikeye atmak ve yüz üstü bırakmak demek."
Buzdolabını açtığında omzuna yavaşça vurdum. "Beni dinliyor musun?"
Buzdolabına eğilmeden önce bana baktı ve yapma bir şekilde gülümsedi. "Evet tabi dinliyorum. Sadece bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyor."
"Niye iki kulağının arasında bir beyin yok mu?"
Sinirle ona baktığım sırada bana döndü ve "Yemek yemek ister misin?" diye sorduğunda alayla güldüm. "Ciddi olamazsın."
Birkaç dakika sonrasında o mikrodalgaya koyduğu yemeğini beklerken neredeyse seğiren gözlerimle onu izliyordum. Baya ciddi olabilmişti yani.
"Otursana."
"Yok ya öleceğim birazdan zaten..." dedikten sonra kollarımı göğsümde kavuşturdum ve başka yere baktım. "... sinirden."
Mikrodalganın sesi geldikten sonra yemeğini çıkardı ve masaya koydu. Göz ucuyla yemeğe baktıktan sonra yutkunarak bakışlarımı kaçırdım. Dolma en sevdiğim yemekti ama şu an Çağrı'nın bana hissettikleriyle aynı şeyi hissediyordum Barlas'a karşı. Gerçi Çağrı sırf midesi için gururunu bir kenara bırakıp cips paketini almıştı ama...
İrademe yenileceğim sırada tekrar toparlanıp başımı dikleştirdim.
"Yemeyecek misin?"
"Hayır."
"Tamam o zaman." dediğinde gözlerim irileşti ve ona döndüm. Sırıtarak yemeye başladı. İnsan biraz üsteler ya.
"Ama sen onu tek başına bitiremezsin yazık olacak yemeğe şimdi." diyerek sandalyeyi çektim ve oturdum. Gülmeye başladığında "Ne?" diye homurdandım.
"Yemek istiyorum' desen daha az belli ederdin."
Bana kaşık uzattığında gülümseyerek ona döndüm. En sevdiğim yemeğin dolma olduğunu unutmamıştı ve 'hayır' diyemeyeceğimi bildiği için daha en başında bana da kaşık alarak masaya oturmuştu. Bana bakmayan keyifli yüzünü izlerken kaşığı aldım. Bazı anlarımız çok tanıdık geliyordu, bu an gibi. Sanki aramızda hiç kırgınlıklar, ayrılıklar, sırlar yokmuş gibi. Ve böyle anlar da eski zamanları ne kadar özlediğimi daha iyi anlıyordum. O yemeğe devam ederken ben henüz başlamadığım için bakışları bana döndü.
Gülümseyişim silinirken gözlerimi kırpıştırdım ve hızla yemeğe döndüm. Onun bir şey söylemesine izin vermeden konuyu tekrar açtım. "Bak kafesten çıkmak için bir dahaki maçın finaline bahanesiz bir şekilde katılma."
"Çıkacağıma tam olarak ne zaman karar vermiştim?"
"Ben biraz önce karar verdim." diye onu susturduktan sonra devam ettim. "Zaten muhtemelen Enes finale kadar kazanacak. Sen karşısına çıkmazsan şampiyon olur ve her şey düze..."
Beni dinlemeden biten tabağımızı aldı ve tezgaha koydu. Ona söyleneceğim sırada bakışlarım biraz önce eklediği tabaklarla ve bardaklarla dolu tezgaha kaydı. "Herhangi bir zaman yıkamayı düşünüyor musun?"
Tezgaha öylesine bir baktıktan sonra bana döndü. "Şu anlık kirlenenleri yıkamak yerine yenilerini almayı tercih ediyorum."
Yüzümü ekşiterek baktığımda ekledi. "Ekonomiye can vermek için."
Bahanesine omuz silktikten sonra bende kaşıkları bulaşık yığınına attım ve salona yöneldim. Arkamdan gelmeye başladı. "Bu arada 'Neden çetenin bir numarasıyım?' sorusuna bir madde daha ekleyeyim. Bir seferlik o bulaşıkları yıkarım."
"Seni çeteye kabul etmeme en yakın andı ama..." dediğinde umutsuzca ona döndüm. Sırıtarak onaylamaz ses çıkardı. "... seni çeteye almayacağım."
Ona döndükten sonra çenemi dikleştirdim ve kafa tuttum. "Çetedeyim."
Ellerini cebine koyduktan sonra çocuğu herhangi bir konuda aydınlatırmış gibi yavaş bir şekilde "Asya çetede değilsin." dediğinde gözlerimi devirdim.
"Ortada buluşalım 'çetedeyim' diyelim."
'Orta' anlayışımı sorgulayarak baktı. "Konumuz bu değil. Bak bu sefer ciddi bir şekilde beni dinle tamam mı?"
Sabırla başını onayladı. Konuşacağım sırada hapşıracağım geldiği için elim yüzüme gitti. O konuşmamı beklerken ellerini 'Hadi' dercesine salladığında sonunda hapşırabildim. Sırıttı. "Dinledim. Şimdi gidiyoruz."
Askılığa yöneldiğinde kolundan tuttum. Konuşacağım sırada tekrar hapşırdığımda elimi yüzüme götürmek için kolunu bıraktım ama gitmek yerine bana döndü. "O soğukta beni ne kadar bekledin?"
Çevreyi izlerken cevap vermediğimde "Bir de kendine zeki dersin." diye homurdandı. "Şimdi seni eve götürüyorum ve iyice dinleniyorsun."
Buraya gelme amacım olan dediğim hiçbir şey sonuca varmadığı için mutsuz bir şekilde peşine takıldım. Askılıktan montları alacağı sırada elini indirip askılığın yanındaki pencereye yöneldi. Ben de ardından baktıktan sonra güldüm. "Gidemiyoruz galiba."
Bana döndükten sonra cevap vermeyip cebinden telefonu çıkardı ve Meriç'i aradı. Meriç açmayınca Çağrı'yı da denedi ama açmıyorlardı. "Uyudular sanırım." dediğimde sinirle telefonu tekrar cebine koydu.
"Normalde gecenin beşinde falan aradığımda saniyesinde açan işsiz insanlar bunlar. Şimdi lazımlar ya..."
"Neyse yürürüz." deyip montumu alacağım sırada elimi indirdi. "Hava soğuk ve sen bugün soğukta durma şansını doldurmuşsun."
"Ee?" dediğimde omuz silkti. "Burada uyuruz. Sen zaten muhtemelen yarın sabahın köründe buraya damlayacaktın. Pek bir şey değişmedi."
Cevap vereceğim sırada tekrar hapşırdığımda kollarımdan tuttuktan sonra "Şimdi burada oturup beni bekliyorsun." diyerek beni koltuğa oturttu. Ellerini kollarımdan çekmeden bana doğru eğilmiş bir şekilde gözlerimin içine baktı. "Tamam mı?"
Başımı onaylarcasına salladığımda memnun bir şekilde odanın mutfak kısmına yöneldi. O dolapları karıştırmaya başladığında koltukta ona doğru döndüm ve bacaklarımı kendime çektim. Kollarımla bacaklarıma sarılırken onu izlemeye başladım. Su ısıtıcıya su koyduktan sonra düğmesine bastı. Eline bir kupa aldıktan sonra ısıtıcıya bakarak beklemeye başladı. Beklerken parmaklarıyla tezgahta ritim tutuyordu. Bana doğru döndüğünde bir daha onu izlerken yakalanmak gibi bir rezilliğe karışmak istemediğim için gözlerimi kapattım. Anlamadığını düşünüyordum. Anlamadığını umuyordum.
Üzerime ağırlık çöktüğü için gözlerimi geri açmak yerine bacaklarıma daha sıkı sarıldıktan sonra derin bir nefes aldım. Gerçekten hasta olmaya başladığımı hissedebiliyordum. Barlas'ı o soğukta beklediğim yetmezmiş gibi yaşadığım evin de dışarıdan bir farkı yoktu. Güzel beslenmiyordum ve çok yoruluyordum. Son zamanlarda Can'ı düşünmekten uyuyabildiğim de söylenemezdi ve stres yapmaktan daha kötü hallere gelmeye başlamıştım. Bedenim sonunda bütün bunlara tepki göstermiş gibiydi. Onu çöp gibi kullanmaktan vazgeçmeliydim.
"Asya?"
Gözlerimi yavaşça araladıktan sonra uykuya dalmak üzere olduğum için odanın ışığına gözlerim kısıldı. Bacaklarımı koltuktan indirirken elim yüzüme gitti ve ovuşturduktan sonra tekrar Barlas'a baktım. Bana uzattığı kupaya indi bakışlarım. Ihlamur kokusu burnuma dolduğunda gülümseyerek kupaya uzandım.
"Teşekkür ederim."
Kupayı aldığımda ellerini cebine koyup omuz silkti. "Önemli değil. Belki de hasta olmana izin vermeliydim. Karşımıza çıkıp durmazdın da biraz kafamız dinlenirdi."
Kaşlarım kalktıktan sonra sırıtarak kupayı geri uzattım. "Hala geç kalmış değilsin."
Keyifle "Hadi, hadi." diyerek kupayı saran ellerimi tutarak ağzıma doğru yaklaştı. Ben ıhlamuru içmeye başlarken o da ellerini çekti ve odadaki koltuklara baktı. "Yatabileceğimiz tek oda burası. Ben de karşıdaki üçlü koltuğa geçerim."
Başımla onayladım. Krizi fırsata çevirebilirdim. "İyi oldu aslında gidemememiz. Zaten seninle tam olarak konuşamamıştık, onu konuşuruz."
Lavabonun yanındaki odaya yöneldiğinde konuşmayı reddetmediği için keyiflenerek arkama yaslandım. "Bu arada..." deyip bana döndüğünde gülümseyişim yavaşça silindi. "... bütün saçmalıklarını yeterince dinledim. Tekrar konuşmaya başlarsan uyuyuşumu izlersin." dedikten sonra sırıttı. "Gerçi beni izlemeyi sevdiğin için bu durumun seni pek de üzeceğini sanmıyorum."
Ihlamur neredeyse boğazımda kalacağı için öksürmeye başladım. "Helal helal." diye dalga geçtikten sonra odanın içine girdi. Kucağında battaniye ve yastık yığınıyla odadan çıktığında zar zor öksürmelerimi durdurup gülmeye çalıştım. "Alınma ama senin izlenecek neyin var ki?"
Elindekileri kendi yatacağı koltuğa attıktan sonra battaniyeyi geri alıp yanıma geldi. O üzerime sararken saçmalamaya devam ettim. "Hayır bazen çok komik oluyorsun yani. Beni izlemeyi seviyorsun mu demiştin ne demiştin sen?" dedikten sonra güldüm. "Alemsin gerçekten."
"Tamam ağlamana gerek yok, aramızda." dedikten sonra göz kırptı. Ihlamurumu yudumlarken sinirden kısılan gözlerimle ona baktım. Eli alnıma gittiğinde dudağım bardakta öylece kalakaldım. "Ateşin yok en azından." dedikten sonra kendi yatacağı karşıdaki koltuğa oturdu. Koltukta öne doğru eğildikten sonra dirseklerini dizlerine yasladı ve ellerini kenetledi. Keyifli bir şekilde bakışlarıma karşılık verdiğinde gözlerimi devirdim ve bakışlarımı ondan aldım.
"Beni hasta hasta sinir ettin. Bunun karşılığı olarak benimle şu kafes konusunu konuşacaksın."
"Ben sinir etmeye devam etmeyi seçiyorum." dediğinde öksürdükten sonra "Öyle bir seçenek yok." diye homurdandım. Ben biten ıhlamuru sehpaya koyarken kendi koltuğuna attığı yığından yastık aldıktan sonra benim koltuğumun ucuna koydu.
"Burada pek bir kıyafetim yok. Olanlar içinde de sen kaybolursun muhtemelen ama denemek ister misin yoksa üzerindekilerle mi uyursun, ne düşünüyorsun?"
"Kefen giymeyi düşünüyorum. Ne dersin?"
"Beyaz açar seni, derim." dedikten sonra yastığı gösterdi. "Hadi yat artık huysuz, hastasın."
Beni yastığa doğru yatırmaya çalıştığında söylenerek ona izin verdim. "Nur içinde mi? Anca öyle olur çünkü."
Kafeste ne aradığını söylememek konusunda inat ettiği yetmezmiş gibi kafesi bırakmak konusunda da inat ediyordu. Ata ondan yarar sağlamaya başlarsa onun peşini bırakmayabilirdi ve daha kötüsü aramızda bir şey olduğunu düşünürse Barlas'ın canını çok yakardı. Dövüşlerin adil olmaması için elinden geleni yapardı ve benim ona karşı çıkmam sadece bize dair olan düşüncelerinin artmasına sebep olurdu. İşler buraya gelmeden kafesten çıkması gerekiyordu ama beni bir türlü dinlemiyordu ve sinirlerimi bozuyordu.
Kara mizahımı çocukluk olarak yorumlayarak "Sütünü de ısıtmamı ister misin?" deyip battaniyeyi yüzümü de kapatacak şekilde örttüğünde oflayarak suratımdan çektim ve kötü bakışlarımı tekrar ona çevirdim. "Çocuk değilim ve sana laf anlatmaya çalışıyorum!"
Bir süre gözlerime baktığında beni ciddiye alacağını sanmıştım ama tekrar battaniyeyle yüzümü örttü. "Sus artık."
Battaniyenin altında beni susturma yöntemine gözlerimi devirdim. Gerçekten beni ciddiye almıyordu ve o böyle yaptıkça ortada kafes ve Ata'dan daha büyük tehlikeler oluşuyordu. Onu öldürmek isteyen ben!
Geri kapatıp beni onu öldürmeye dair kışkırtmamasını dilerken battaniyeyi tekrar açtım. "Bana su getirir misin?"
Doğrulduktan sonra getirdiği suyu aldım ve içmeden önce çantamı gösterdim. "Çantamdan telefonumu alıp şarja da takar mısın?"
Gözleri kısılsa da bir şey söylemeden dediklerimi yaptı. Koltuğa uzanacağı sıra "Şey..." diye tekrar söze başladığımda bana döndü ve sabırla sordu. "Ne istiyorsun?"
"Yastığım da yeterince rahat değil."
Hiçbir sorun yokmuş gibi sırıttıktan sonra yanıma geldi ve yastığımı aldıktan sonra yanlarından bastırarak ortasını doldurdu ve tekrar koltuğa koydu. "Oldu mu?"
"Bir bakayım." Biten suyu ona uzattıktan sonra koltuğa uzandım ve başımı yastığa koydum. "Eh işte."
Bardağı sehpaya koyacağı sırada seslendim. "Ben gece çok su içmeye kalkarım. O bardağı tekrar doldurur musun?"
Kaşlarını kaldırarak bana döndü. "Ne var? Gece hasta hasta mutfağa mı gideyim?"
"Gitme tabii, gitme." diye kendi kendine söylendikten sonra suyumu doldurup geri getirdi ve sehpaya koydu. "Uzanabilir misiniz hanım efendi yoksa gece susayıp uyanacağınız zaman size uzatmak için başınızda dikilmemi ister misiniz?"
"Yok uyanırsam seslenirim sağ ol."
"Ne demek, işimiz. Şimdi izniniz olursa uyuyabilir miyim?"
Dilimi şaklattığımda elleriyle yüzünü ovuşturdu. "Ne var?"
"Battaniyemle beni şöyle güzel bir sar da gece üşümeyeyim hasta hasta." dediğimde ellerini yüzünden çektikten sonra suratıma boş boş bakmaya başladı. Yapma bir şekilde öksürdüğümde gözlerini devirse de istediğimi yapmaya başladı. Bana doğru eğilip battaniyeyi vücudumla koltuk arasına sıkıştırırken keyifle onu izledim. Beğeneceğim şekilde yapana kadar onu biraz oyaladıktan sonra "Beğendin mi tamam mı?" diye umutla sordu. "Evet çok beğendim."
Rahatlayarak nefesini dışarı üfledi ama koltuktan kalktığımda gözleri irileşti.
"Lavaboya gitmem gerek, ne bakıyorsun?"
Ben lavaboya doğru yürürken arkamdan söylendi. "Gerçekten beni bu kadar uğraştırdıktan sonra tam olarak şimdi mi tuvaletin geldi?"
Ona cevap vermeden lavaboya girdim. Ben lavabodayken fırsattan istifade uyuyacakmış gibi bir görüntüsü vardı. Uyuya kalamasa bile kafasına bir şey vurarak falan sızdırırdı kendini. Lavabodan çıktıktan sonra benim koltuğumda yüzünü sıvazlayarak oturduğunu gördüm. Sanırım o benim başıma bir şey vurmayı tercih etmişti.
Ona doğru yaklaştığımda koltuktan kalktı. Koltuğa geri uzandım. "Bir kontrol et bakayım ben battaniyeyi örtmeden. Var mı çişin, bir isteğin falan?"
Kaşlarımı çattım. "İma mı yapıyorsun sen? Hastayım diye çok mu geldi iki şey yapmak?"
Dudakları kıvrılırken eli yüzüme geldi. Baş parmağıyla alnımın ortasından yukarı doğru çekti ve çatılan kaşlarımı gevşetti. Yaramaz bir şekilde gülümsediğimde "Başa belasın." dedi ve yüzümden elini çekti. Battaniyeyi üzerime doğru örttü ve söylediğim gibi vücudumla koltuğun arasına sıkıştırarak vücudumu sardı. "Tamam mıdır, oldu mu?"
"Oldu ama ben böyle sevmem." deyip koltuğun yaslanma kısmına doğru döndüm ve battaniyenin Barlas'ın yaptığı halini bozdum. "Beyaz beni de açar mı sence?" diye sorduğunda güldüm. "Bir dene bence."
Evde biraz ses yaptıktan sonra salona geri döndü. Muhtemelen giyinmiş ve lavaboya falan girmiş olmalıydı. Salonun ışığını kapattıktan sonra koltuğa uzandı. Ona doğru döndüm. Ayın ve evin önündeki lambanın ışığının hafifçe aydınlattığı odada onu izlemeye başladım. Battaniyeyle üzerini örttükten sonra ellerini ensesinde birleştirdi. Bir süre tavanı izledi. Bir şeyler düşünüyor olmalıydı. Kaşları hafifçe çatılmıştı. Düşündüğü şeyler onu boğuyor gibiydi. Başını bana doğru çevirdiğinde ve göz göze geldiğimizde elimi yastığın altına doğru koydum. "İyi geceler." diye mırıldandım.
"Bazı şeylere anlam veremiyorum."
Derin bir nefes aldım. Tavana doğru bakarken düşündüğü şey bendim, bizdik. Onu boğan şey bendim, bizdik. Yavaşça ekledi. "Bazı anlara anlam veremiyorum."
Birbirimize çok şey de susmuştuk ve susmaya da devam ediyorduk. O bana kırgındı, bense onun hayatında olmak istemiyordum. Birbirimize anlatmadığımız şeyler git gide de birikiyordu ama bir şekilde bir araya geldiğimizde sanki her şey çok güzelmiş gibi ilerliyordu. Ama hiçbir şey güzel değildi. O da ben de yakınlaştıktan sonra pişman oluyorduk çünkü bunu yapmamamızı gerektiren şeyler vardı. Bu sınırı en başta ben koymuştum. Hayatıma güzel bir şey alamazdım çünkü herhangi bir güzel şey hayatımı hak etmezdi ve bunun gibi bir sürü sebebim vardı. Bu sebepler yüzünden hayatımdan çıkmasını istediğimden beri bana kırgındı. Belki sebeplerimi bilmediği için kırgındı, belki biliyor olsaydı da kırılacaktı, bir sebep olarak göremeyecekti. Gittikçe onun kırgınlığı kızgınlığı, benim de sebeplerim artmıştı ve bunların hiçbiri çözülmemiş olmasına rağmen nasıl birlikte eğlenebiliyorduk? Nasıl bir yakınlaşma nefes kesebiliyordu, bir temas yakabiliyordu? Ve nasıl bu şey neyse, hiç yaşanamayacaktı?
Sessiz kaldığımda başını onaylamaz bir şekilde salladı. Seneler önce de çok sorgulamıştı ama yine susmuştum. Susacaktım çünkü vazgeçmiştim. Başka şeyler için, kardeşim için kendimden vazgeçmiştim.
"İyi geceler." dedikten sonra gözlerini kapattı. Kalbimin ezildiğini hissettim. Ne zaman sorgulamaktan vazgeçeceğini ve hayatına birini alacağını merak ediyordum. Böyle bir şey olsun isterdim ama olursa ne yapacağımı da bilemiyordum.
Öksürdüğümde gözleri tekrar açıldı. "Eğer kendini kötü hissediyorsan arabayla buraya gelecek birini bulabilirim."
Kötü hissediyordum ama bunun hastalıkla bir alakası yoktu. "İyiyim."
"Uzun süredir sinirlerimi de bozmayınca sorayım dedim."
"Genel halim gıcık, gıcık olmayınca bir sıkıntı var öyle mi?"
"Daha iyi anlatılamazdı." dediğinde oralı olmadım. "Neyse uyumalıyız. Yarın çete toplanıyor. Yeni hırsızlığımız için plan yapmamız lazım, değil mi?"
"İyi geceler Asya." diye beni cevapladığında keyifle gözlerimi kapattım ve uzun zamandır tahmin bile edemeyeceğim bir yerde rahat bir şekilde uyudum. Karşı koltukta Barlas vardı. Beraber yemek yemiştik, eğlenmiştik, sataşmıştık ve şimdi de beraber uyuyorduk. Yarın ve sonrasında tekrar Çağrı'yla atışacaktık, Meriç'le gülüşecektik, Barlas'la gel git yaşayacaktık ve zamanla kardeşimi yanıma almak için parayı toparlamaya başlayacaktım.
Olmaması gerekiyordu ve belki de karışık bir şekilde oluyordu ama sanırım hayatımda bir şeyler iyi gidiyordu.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!