26. BÖLÜM - ANNE -
Selaammlaarrr aşkımllarr. Bölümümüz maşallah on dokuz bin kelime kfdjhjglf Okurken kolay gelsin kfshdg ,
Beğeni ve yorumlarınızı eksik etmeyin. Çokça öpüyoruum ^^
**
“Abla, kalk hadi…”
Gözlerimi açma gücü bulamazken “Acıktın mı ablacım?” diye mırıldanarak sordum. Sabah başımın kalkmayacağını dün geceden tahmin edebildiğim için uyandığında yesin diye sandviç hazırlayıp dolaba koymuştum ama bulamamış ya da doymamış olmalıydı.
“Hayır… Sandviçi yedim…”
“O zaman gel yanıma hadi, biraz daha uyuyalım ablacım…”
Gecemiz polislerle geçmişti ve gözlerimi kapatabildiğimde güneş doğalı saatler oluyordu. Başım çatlıyordu ve biraz olsun uykumu alabilirsem kalkıp Barlas’la üniversite finallerime çalışacaktık. Dün gece, anne ve babamın rutin kavgaları arada olduğu gibi yine mahalleye sıçramıştı. Elbette polise şikâyet edenler olmuştu. Barlas, gelen ekipten bazı polisleri vefat etmiş babası sayesinde tanıdığı için araya girmişti. Babamın alıp karakola götürülmesi, mümkünse de bir ömür hapsedilmesi umurumda değildi ama yine mahallelinin şikâyetleriyle Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’yla başımız dertteydi. Son gelen sosyal hizmet uzmanını ikna etmek için doğru düzgün durmak konusunda anne ve babama motive veren şey, Can’ı kaybedebilecek olmaları değil, Barlas’ın verdiği paraydı. Böylelikle babam alkol almadığı, annem ise çığlıklarla kavga çıkarmadığı ya da eve başka adam almadığı en uzun süreyi yaşamışlardı. Şimdi yine aile içi şiddetli kavgaya dair bir kayıt olsa durum Sosyal Hizmetler’e de sirayet edecekti. Can hangi eve gitse bu evden daha kötü ebeveynlerle karşılaşmayacak olmalıydı ama başka evde yanında istediği tek kişi, ablası olmayacaktı. Bu evde bir şekilde korumam altında tutabiliyordum. Bir anlaşmamız vardı. Evden sesler yükseldiğinde dışına tatlı etiketler yapıştırdığımız kulaklığını takıp en sevdiği müzikleri dinleyecekti ve ablası odaya dönene kadar o dışarı çıkmayacaktı. Öfkesini küçücük çocuğa da yansıtmaya çalıştığı anlardan birinde babamın karşısına bıçakla çıktığım için artık Can’dan uzak duruyordu. Can için yapabilecek olsam da kendim için onu bıçaklayacak gözü karalığa sahip değildim, benden de artık Barlas’tan korktuğu için uzak duruyordu. Alkolü çok kaçırmadığı sürece fiziksel şiddette bulunmayı göze alamıyordu ama psikolojik şiddetini de eksik etmiyordu.
“Babam da uyuyor sanırım...”
İç çekip “Sızmıştır.” dedim. Alkol içip kavga çıkarmadıkça, kumar oynamadıkça sarhoşluktan sızardı. “Gel hadi canım.” Ellerimi yatağın etrafında dolandırıp minik elini bulduğum gibi hafifçe çekerken dirseğimi yatağa yaslayarak uzandım. Diğer elim belini sararken onu da yanıma çektim. Yanan ve sanki binlerce iğnenin battığı gözlerimi hafifçe aralayarak üstünü örttükten sonra ardından sımsıkı sarılıp omzunu öptüm. Tekrar gözlerimi kapattım. Uykusuzluk ve baş ağrısı küçücük hareketlenmemde bile midemi bulandırıyordu. “Uyumam için bana masal anlatır mısın?”
Daha çok masal anlatan ben ya da Barlas olsak da, Can da masal anlatmayı severdi. Ben kurallara uyar, bilindik masalları alışılmış gerçekleriyle anlatırdım. Barlas keyfince de masallar uydururdu. Can ise masalları birleştirmeyi severdi. Bir masalın kahramanının, diğer masalın kötüsünü yenmesi hoşuna giderdi.
“Bir varmış, bir yokmuş…” dediğinde hafifçe gülümsedim. Sırf o tatlı sesiyle bu sefer nasıl bir hikâye anlatacağını biraz daha dinleyebilmek için uykuya direnirken esnedim.
“Uzak diyarlarda kötü bir canavar varmış. Bu canavar… Öyle kötüymüş ki kedileri bile sevmezmiş. Onu görenler onun bir yarasa olduğunu düşünürmüş… Geceleri mağaralarda sarkarak uyurmuş…”
Hangi hikâyeleri birleştirdiğini anlayamamıştım. Masalları korkması için değil, bu dünyada kötülerin de olduğunu ve onlardan kendimizi nasıl koruyabileceğimizi, gerçek hayatta öyle olmasa da hep iyilerin kazanması gerektiğini göstermek için anlatırdık ama bu, anlattıklarımız kadar tatlı bir masala benzemiyordu.
“Bir yarasa gibi ters mi uyuyor?”
“Hayır…”
“Nasıl?”
“Bu canavar da sarkıyor ama ters değil.”
Anlayamadığım için hafifçe gülüp “Uçabilme yeteneği mi var?” diye sordum. Geçen Barlas’ın anlattığı bir masalda, kahramanın uçabilme yeteneği vardı ve her yere hızlıca varıp kötüleri yenebiliyordu. Barlas, ‘Beni öyle düşün’ demişti Can’a. ‘Ne zaman ihtiyacın olursa orada olacağım.’
“Hayır…”
“Peki nasıl havada durabiliyor ablacım? Kolları mı bağlı?”
“Hayır… Boynu…”
Gözlerim bir anda açılırken gömüldüğüm ensesinden hafifçe başımı çektim. Çatık kaşlarımın altındaki gözlerim benim gibi kızıl saçlarında gezinirken yutkunmaya çalıştım. Nefes alış veriş ile nabzımın sesleri kulağımda büyürken “Kim bu canavar ablacım?” diye sordum. O zaman kollarımda titrediğini de fark ettim. Yavaşça bana doğru döndü ve ürkek gözlerle baktı.
“Babam.”
Babam da uyuyor sanırım…
Bu canavar da sarkıyor ama ters değil…
Boynu…
Zihnimde, geçmişimde ne acı bulduysam tıkıştırıp sertçe kapatmaya çalıştığım ama sığdıramadıklarım yüzünden geri açılıp duran bir çekmeceye düştüm. Saklamak istediğim ne varsa gördüm. Kaçmak istediğim ne varsa yakalandım. O çekmeceye hapsolduğum bilmem kaç saniyenin ya da dakikanın ardından Can korkuyla, “Bu kötü bir şey mi abla?” diye sorunca düşünebilme ve hareket edebilme kabiliyeti kazanmaya çalıştım. Yavaşça kollarımı doladığım vücudundan çektim. Buz kesmiş ellerimle yanaklarını avuçlarken onu üşütmekten korktum. Bedenim kadar titrek bir sesle “Canan teyzelere gitmek ister misin? Yağmur’la oynarsınız.” dedim. Yüzü hızla neşelenirken el çırpıp “Evet!” dediği gibi yaşlı gözlerle gülümsedim.
Bazen bir çocuk babasının öldüğünü bilmeden gülebilir.
Bazen bir kadın, babasının öldüğünü bilse de gülümseyebilir.
Üstümüzdeki örtü bile kurtulmak istediğim bir canavarmışçasına hareketlerimi geciktirdi. Artık bir bebek değildi ve buna ihtiyacı yoktu ama sanırım ben ihtiyaç duydum ve onu kucağıma aldım. O bacaklarını belime dolarken bir elimi ensesine götürüp başını omzumdan kaldırmaması için tembihledim. Aralık kapıdan çıkmadan önce “Babam…” dedikten sonra yutkundum. Ona böyle söylemeyi sevmezdim. O adamla baş başa olduğumuzda ya da başka yerde ondan bahsederken daha çok adını söylerdim ama Can’ın zihnindeki belirli taşlar yerinden oynamasın diye onun yanında ‘baba’ derdim. Konuşmayı bilmediğim bir dilde, telaffuz edemediğim bir kelimeymiş gibi gelirdi bana. Baba.
“… nerede uyuyor?”
“Salonda.”
Aşağı kata, merdivenlerden yuvarlanmayacak kadar güçlü adımlar atmaya çalışarak indim. Aralık salonun kapısının önünden hızlıca geçip kapıya vardım. Salondan televizyon sesleri ve annemin gülüşleri geliyordu. Zihnim birçok savaşta aynı anda yenilirken neyin döndüğünü anlayamıyordum. Can’ın yaşında olduğum zamanlarda ailemden hâlâ umudum olduğunu hatırlıyordum. Muhtemelen Can’ın da umudu tükenmemişti. Uzun bir ömür, belki de bir mucizeyle bu adama bile ‘baba’ olmayı öğretebilirdi ama sanırım o kadar zamanı olmamıştı. Benim umudum babam yaşadıkça bitmişti, Can’ınkiler ise babası ölünce.
Montunu ve ayakkabısını giydirdim. Yanağından öptüğümde, ancak onun tenine de bulaştığında ağladığımı fark ettim. Can görmesin diye doğrulurken hızlıca sildim. Neyse ki Canan teyzelere gitmek için hevesliydi ve dikkati üstümde değildi. “Barlas abini de yanıma çağırabilir misin?” diye seslendiğimde karşı kapıya varmıştı bile. Bu evde ne zaman ne döneceği belli olmadığı için ve evden birkaç bağırış duyduğu gibi kapıya damladığında ona kapıyı açmam otuz saniyeden fazla sürdüğünde kapıyı kırarak girdiği için Barlas’a da anahtar yaptırmıştım. Kapatsam da anahtarla girebilirdi. Bu yüzden biraz sonra yükselecek sesler mahalleliye olabildiğince az gitsin diye kapıyı kapattım. Hızlı adımlarla salona yöneldim. Aralık kapıya vardığımda durdum. Titrek ellerim, kapının kulpuna sımsıkı tutundu ve başım eğilirken gözlerimi kapattım. Midem boğazıma tırmanırken kulaklarım uğulduyordu. Belki de ben de Canan teyzelere gitmeli, yaptığı pişiden yiyip koyduğu çayı yudumlarken babam ölmemiş gibi gülmeliydim.
Annemin tekrar güldüğünü duyduğumda ne halde olduğunu bilmediğim ama yanaklarımdan yaşların akıp durduğunu hissettiğim gözlerimi araladım. Ölüsünü görmek, yaşadığını görmekten daha mı zor sanki?
Kapıyı hızla ittirip odaya daldığımda ilk gördüğüm televizyonun karşısına kadar yaklaştırdığı tekli koltukta, koltuk battaniyesine sarılmış bir şekilde oturmuş, ayaklarını da önüne çektiği sehpaya uzatmış annemdi. Kumandayı kucağında tutuyordu. Kulağımdaki uğultular artsa da hareketli omuzlarından anladığım kadarıyla gülüyordu. Bulanık gözlerim televizyona döndü. Hâlihazırda hava kapalıyken perdelerin de çekili olmasıyla salonda kasvet hâkimdi. Televizyon ekranından gelen ışıkla görünür kılınan hava tozları önümde uçuşurken bir elim hâlâ duvara çarpana kadar ittirdiğim kapının kulpundaydı. Gözlerim sağ tarafıma doğru yavaşça hareketlendi. Karşımdaki geniş pencereyi örtmek için asılı olan, babamın sigarasını nereye söndüreceği belli olmadığından -ki küllük olarak birkaç kere benim vücudumu seçmişti- yer yer yanık olan perdeye döndü. Pencerenin yanında, hangi kavgada olduğunu hatırlamam mümkün olmasa da bir ara babamın kırdığını bildiğim vitrinde gezindi. Kırık olmayan tek camının yansıması bana Can’ın masalındaki canavarın hazin sonunu gösterdi. Can’ın hikâyesi bu uykuyla başlıyordu ama hayır. Bu, hikâyenin sonuydu.
Gözlerim yansımayla yetinmeyip avizeden sarkan babama döndüğü gibi gözlerimi sımsıkı kapattım ama çok geçti. Bu görüntü, eminim ki bir ömür boyunca kâbuslarımı süsleyecekti. Bana vurmasına alıştığım, sevmesine hiç şahit olamadığım elleri vücudunun iki yanından öyle salınmışken ve çocukluğum boyunca, bazen hâlâ, adım sesleri odama yaklaştığında bile yorganın altına saklandığım o ayakları havada öylece asılıydı. Gözleri acımasızlığını son kez kanıtlamak ister gibi hâlâ açıktı.
“Anne…”
Sesim fısıltıdan ibaretken başımı annemden yana çevirmeden gözlerimi açmadım. En sonunda açabilsem de yaşlar görüş imkânı tanımazken göz ucuyla bile görmekten korkup vücudumu tamamen sola doğru çevirdim. tekrar “Anne…” dedim.
Annem ne halt izliyorsa deliliğini kanıtlayarak gülmeye devam ederken yine duymadı. “Anne…”
Sarsık adımlarla yaklaşırken niyetim yanına varmaktı ama ikili koltuğa vardığım gibi devrilmemek için ardından tutunmak zorunda kaldım. Kılımı kıpırdatmaya gücüm olmasa da var gücümle “Anne!” diye bağırdım. Duydu. Başını hafifçe çevirip ilgisiz gözlerle baktıktan sonra “Rahatsız etme beni, git.” diye kızdı. “Bir televizyon keyfim var, rahat bırakmadınız abla kardeş.”
Önüne döndüğü gibi “Kalk!” diye bağırarak uzandığım koltuktan aldığım kırlenti ona fırlattım. “Kalk! Allah kahretsin, kalk artık!”
Çığlık çığlığa ağlarken sarsıldığım ve iki büklüm olup durduğum için hareket kabiliyetim az olsa da o kalkmadıkça koltuğun yanından çıkıp ona yaklaşma çabamı sürdürdüm. O sıra elime gelen kırlent ve koltuk örtülerini aldığım gibi ona doğru fırlatsam da ona varamadan düşmelerini bulanık bir görüşle izliyor, bir yandan “Kalk artık!” diye çığlık atıyordum.
Bir hışımla koltukta yan dönerken yarattığı güçle koltuk da ayaklarının çıkardığı gıcırtı dolayısıyla başımın sancısını arttırarak hafifçe bana doğru dönmüştü. “Ne var Allah’ın delisi? Bir de bana ‘deli’ diyorlar, asıl deliyi ben doğurmuşum! Ne var?”
Sonunda dibine kadar varıp devrilecek gibi ona eğildim. Kollarından sımsıkı tutarak sarstım. “O adam ölmüş!”
Tekrar, güldü.
“Ne ölmesi? Sızmıştır yine. Bırak…” diyerek ellerimi silkeledi ve televizyona dönmeye çalıştı. O zaman ağlamaya başladığını gördüm. Ellerimin kollarını tutmak yerine, kollarına tutunduğunu benden kurtulmasıyla ayaklarının dibine devrildiğimde fark ettim. Alnım koltuğun çıkıntısına yaslanırken bir elim bacağından tutunmaya çalıştı. Bildiği, gördüğü, fark ettiği ama kabul etmemek için reddetmeye çalıştığı gerçeği hıçkırıklar eşliğinde tekrarladım.
“Ölmüş…”
Hiçbir şey olmamışçasına bir sabah programı açıp neye güldüğünü bilmeden gülmüştü. Can gelip ne olduğunu sorduğunda belli ki başından savmıştı, şimdi de aynı şeyi bana yapmaya çalışıyordu. Belki ben de gülüp durmalı, bir dertten kurtulduğum için rahatlamalıydım ama iğrenç bir adamı değil de, yine de bir babayı kaybetmiş gibi hissediyordum. Sadece bir hayata hapsolduğumuz gibi, anne ve baba gibi kavramlara da sadece bir kere sahip olabilmemiz ne acıydı. Başımıza gelenden memnun kalmasak da, başkasına da sahip olamayacağımızı bilmek bizi bir yandan onlara muhtaç kılıyordu. Ta ki bu zinciri kırana ya da biz kıramasak da ölüm gelip bizi koparana dek.
Bacağından tutup sarsmaya çalışırken ama daha çok ben hıçkırıklarla sarsılırken “Kalk, ölmüş…” dedim. Kelimelerim dudaklarımdan herhangi bir kulağın seçebileceği berraklıkla çıkamıyordu. Televizyonun sesini daha da arttırdığını duyduğumda alnımı bacağının yanından yasladığım koltuktan çektim. Yanımızda Can yoktu, yine de ‘o adam’ diye bahsederek değil, “Anne babam ölmüş!” diyerek bağırdım. Dizlerimi beceriksizce yere yaslayıp birkaç kere yığılmak üzere oluşumdan koltuktan, annemin bacağından tutunarak kurtulduktan sonra uzanıp elindeki kumandayı sertçe aldım. Televizyonu kapattığım gibi kumandayı da salonun köşesine attım. Yine de sadece televizyona bakmayı sürdürdü ama gördü. Televizyonun yansımasında, hemen ardında kalan ve nefret ettiğine yemin edebileceğim kocasını, avizeye asılı bir şekilde gördü.
“Hayır.” diye fısıldadı ama yavaşça başını ardına çevirip baktı. Gördüğünde yüzü sessizce ağlamanın ötesine geçerek buruşurken “Hayır…” diyerek başını iki yana salladı. Neydi onu ağlatan, bilemedim. Neden ağladığımı da bilmiyordum. O, iki çocuğa tek başına kötülük yapmak zorunda kalacağı için mi ağlıyordu, kendinden nefret ettikçe bu adama öfke kusamayacağı için mi yoksa herkes ondan nefret ederken bu adam en azından yanında kalarak nefret ettiği için mi, bana kalırsa o da bilmiyordu. Bense… Sanırım bu adamla yaşayabildiğim anılar için değil, yaşayamadıklarım için ağlıyordum. En çok da, Can’ın yaşayamadıkları için.
Alnımı dizinin yanından koltuğun çıkıntısına yasladım. Aralık gözlerim annemin sağ bacağını sımsıkı tutan ellerimde gezinirken biraz da ona sarılmaya ihtiyaç duyduğumu fark ettiğim için ağladım. Barlas geldiğinde, ne yapılması gerekiyorsa yapmak üzere beni yönlendirdikten sonra kardeşimin yanına gidecektim. O zaman ona bir anne gibi sarılıp her şeyin geçeceğini, güzel olacağını söyleyecektim ama şimdi ben de bir annenin bana bunu söylemesini istiyordum. Barlas’ın annesi söyleyecekti ama tam olarak yetmeyecekti. Belki de bir annenin değil, benim annemin söylemesine ihtiyacım vardı.
Barlas hâlâ kapıya damlamadıysa belli ki Can oraya gittiğinde evde değildi. Can sık sık Canan teyzelere geçerdi, gittiği gibi şüphelenmemiş olmalılardı ama Barlas onu çağırdığımı söyledikleri gibi her neredeyse yola çıkmış olmalıydı. Bir an önce gelmesini diledim. Anneme sarılamasam da, Barlas’a sımsıkı sarılmak istedim. O zaman acılar yatışır, katlanmak kolaylaşırdı.
“Sen yaptın…”
Anlayamadığım için “Ne?” diye mırıldandım. Yaşlarımın ıslattığı dudaklarımı yalarken burnumu çektim ve duyabilmek, algılayabilmek için hıçkırıklarıma engel olmaya çalıştım.
“Sen yaptın.”
“Neyi?” derken başımı yavaşça doğrulttum. Dizinin dibinde ona yaşlı gözlerle baktım. Artık acı çekiyormuş gibi görünmüyordu. Artık öfke dolmuştu. İşte bu hali anneme daha çok benziyordu.
“Sen yaptın!”
Üstüme atıldığında neye uğradığımı şaşırarak geriye savruldum. Sırtım sertçe zemine yaslanırken karnıma oturdu. “Anne…” demeye çalışırken dilediğim gibi elleri bana sarıldı ama sırtımı değil, boynumu seçti. Elleri boğazımı sardı. Babamın boğazını saran ipler gibi, annemin elleri de benim nefesimi kesmeye başlarken gözlerim irice açıldı. Ellerim refleks olarak bileklerini tutup ellerini uzaklaştırmaya çalışırken altında çırpınıyor ama o ellerin ekmeğime reçel sürdüğü birkaç acıyı düşünüyordum. Şimdi düşününce bu anılar gerçekten var mıydı, yoksa yaşadıklarının üstesinden gelmeye çalışan bir çocuğun hayalleri miydi, bilmiyordum. Her çocuk, sevildiğine kanıt arardı ve deliller azsa, uydurmak zorunda kalırdı. Belki de uydurmuştum çünkü çocuğuna reçelli ekmek uzatan ellerle boğan eller, aynı kadına ait olamazdı.
Ellerini gevşetmeye çalışırken boğuk bir şekilde “Anne, dur,” demeye çalışıyordum. “Ben yapmadım…”
Tepemde, ondan aldığım kızıl saçları ne zamandır taramıyorsa karmaşık bir şekilde yüzüme doğru dökülürken ve yeşil gözleri nefreti kadar kararmışken tükürükler saçarak, ara ara hıçkırıp ara ara çığlıklar atarak içini dökmeye başladı. İçi, içimi zehirledi.
“Sen yaptın! Senin yüzünden! Her şey senin yüzünden! Gençliğimi çaldın! Kocamı çaldın! Hayatımı mahvediyorsun! Senden nefret ediyorum… Senden nefret ediyorum! Sen olmasan her şey o kadar farklı olurdu ki… Senden nefret ediyorum! Senden kurtulmak istiyorum! Sen öl! Sen de öl!”
Ara ara onun da güçsüz düşmesinden ve ağlıyor oluşundan olsa gerek ellerini gevşetip biraz olsun nefes alabileceğim bir boşluk yaratıyordu ama söyledikleri bitince boğazımı tamamen bıraktı. Nefes alma ihtiyacıyla çaresiz kalmış ciğerlerime hava doldurmak için gürültüyle soludum. Soluma çabamın arasında bir de ara ara öksürüklerle boğuluyordum. Bir elim ellerini uzaklaştırmaya çalışırken diğer elim annemin elinin sıcaklığının henüz eksilmediği boynuma gitti. Acımasız sözleri mi yoksa insafsız elleri mi yaşarttı bilmem yaşlı gözlerim onu görmemek için sımsıkı kapanmıştı. Gücüm olmasa da altında debelenerek onu üstümden atmaya çalıştım. Eve giren bir katil olsa ve özellikle de üst katta kardeşim uyusa, şimdiye üstümden atmıştım ama bu denli tanıdık bir düşmana karşı silahsız kalmıştım.
Tokadını yanağımda hissettiğimde başım sağa dönerken yanağımın derdine düşebilecek halde değildim. Ellerini tutmak konusunda güçsüz kaldığımdan diğer elimi de ondan çekip etrafımda tutabileceğim ya da tutabileceğim bir şey aradım. O sıra elini saçlarıma daldırdı. Tekli koltuğun ayağından tutunmak üzereyken saçlarımı kavrayıp başımı sertçe kaldırıp tekrar zemine çarptığında elim de koltuğun ayağından kaymış oldu. Daha çok inler, sürünür gibi hırıltılı bir şekilde aldığım nefeslerin arasından “Barlas…” demeye çalıştım. Sesim duyamayacağı kadar kısıktı ama duyup burada bitmesini diledim. Beni her şeyden kurtardığı gibi, annemden de kurtarmasını istedim ama geçen saniyeler bana Barlas’ı getirmedi. Ölü bir babanın yanında, annemle baş başaydım. Birazdan bu odada iki ölü olacaktı ve annem nefret ettiği kocası için bile ağlamıştı ama kızını bizzat öldürüyordu.
“Ben yapmadım,” derken kelimelerim anlaşılır değildi. “Anne ben yapmadım. Anne, dur…”
“Her şeyimi aldın benden! Hayatımı mahvettin!”
Başım tekrar zemine çarptığında hâlihazırda bulanık olan görüşümde başım dönmeye başladı. Onu üstümden itmek için ellerimi göğsüne götürdüm. Güçsüz olsam da denemek zorundaydım. Ben ondan kurtulmaya çalışırken sıcak elleri yeniden boynumu buldu. Eş zamanlı olarak üst vücudumu da sarsarak beni tekrar boğmaya çalıştığında kelimeler artık dudaklarımdan dökülemezken yaşlı gözlerimin hiçbir şey gösteremediği bakışlarımla yalvarmaya çalıştım. Genç yaşta evlilik dışı hamile kalıp ailesi tarafından reddedilmişti, benden bu yüzden nefret ediyor olmalıydı. Barlas’la görüşmemizi istemezdi. Ara ara yanıma gelip öfkeyle ‘Sen de hamile kal da gününü gör’ derdi. Sanırım bu cümleyi sanki bir bedduaymış gibi habire duymak benim de bu ihtimalden korkmaya başlamamı sağlamıştı. Beni doğurmamasını dilerdim. Beni aldırmış olsaydı, bu hayata hiç doğmamış olsaydım, emin olmalıydı ki ben de daha memnun kalırdım. Ama mademki doğurmuştu, öldürmemeliydi. Bir anne, evladını öldürmemeliydi.
Dur. Beni öldürürsen sen de Can’ın elinden her şeyi alacaksın.
Kan beynime sıçramış, vücudum güçsüzlüğün yanı sıra uyuşmuştu ama ellerini tırnaklayıp bacaklarımla çırpınarak ondan kurtulmaya çalışıyordum. Her harf boğazımı daha da acıtsa da “Barlas…” deme derdindeydim. Sadece Can için değil, Barlas için de hayatta kalmalıydım. Buraya vardığında ve öldüğümü gördüğünde, çağırmama rağmen geç kaldığı gerçeği onu da öldürürdü.
Dünya gözlerimden, hayat ellerimden akarken iniltilerim artık kulağıma dahi gelmiyordu. Kulağım durmaksızın çınlıyordu. Gözlerim mi kararmıştı, gözkapaklarım mı kapanmıştı bilmem, ellerimin ellerinden güçsüzlükle kaymaya başladığını hissettim. Dizlerimden kırarak kaldırıp çırpındığım bacaklarım da yavaşça yere yaslanırken görebilsem, annemin gözlerine son kez bakardım. Saçlarım gibi, gözlerimi de ondan almıştım. Allah kahretsin ki, tıpkı gençliğiydim. Benim onun gençliğini mahvettiğimi düşünüyordu, şimdi de o gençliğimi elimden alıyordu. Oysa ben ona sarılıp her şeyin güzel olacağını duymayı istemiştim.
Bir gürültü koptu. Sesler kulağımda uğulduyordu ama Barlas’ın haykırışını duydum. Annemin elleri boğazımdan eksildi, hissi kaldı. Ellerim yerden kalkamasa da üst vücudum sarsılır gibi hareketlenirken iniltiler eşliğinde nefes almaya çalıştı vücudum. Nefes alma çabam, ruhumun, zihnimin işi değildi, hayatta kalmaya çalışan bedenimdi. Aleve vermişler gibi yanan boğazım, çıkan her gürültünün zonklattığı başım, kıvranan bedenimle nefes almaya çalışırken annemin ağırlığı da üstümden kalkmıştı. Her şeye rağmen biraz önce annem tarafından boğulurken değil, şimdi yapayalnız hissettim.
Derken yalnızlığım bölündü. Birinin kucağına çekildiğimde acım paylaşılmaya başlanmıştı. Kucağında oturduğum bir pozisyon almamı sağladı ve pijamamın ilk düğmelerini bir saniyede kopararak açtı. Sesleri seçemesem de Barlas’ın bağırıp durduğunu anlayabiliyordum. Ne dediğini anlayamasam da tahmin edebiliyordum. Elleri hareketlenip duruyordu, sanırım yanağımı, saçımı seviyor, nefesim için direktifler veriyordu ama kulağıma gelen uğultulardan anladığım kadarıyla öksürüp durarak nefes alma çabası göstermek dışında hiçbir direktifini duymuyor, anlayamıyordum. Gözlerimi açamazken zaman benim için farklı akıyordu. Ne zaman ambulansı çağırdığını, ne zaman ambulansın vardığını bilmiyordum ama tekrar nefes alabiliyorsam, onun sayesinde olduğunu biliyordum.
Ne kadar sonra bilmem, “Bitti güzelim.” dediğini anlayabildim. “Bitti benim sevgilim. Buradayım, yanındayım, bitti.”
Ama biz bitmiştik. Aylar sonra, ismimizin kazılı olduğu bir duvarın önünde, biz bitmiştik.
Hayatımı kurtaran, bana nefes veren adamı terk etmiştim. Öyle ki artık ne boynumdan annemin izleri eksilmişti, ne de bir daha Barlas’sız nefes alabilmiştim.
Esasen sadece biz değil, ben de bitmiştim.
“Kızım?”
Ben yapmadım.
Birkaç adım yaklaşmaya başladı ve boğazımdaki hayali eller sıkılaştı.
Anne, ben yapmadım.
Kollarını bana sarılacakmış gibi iki yana doğru kaldırdı ve yemin ediyorum boğazımı sıkmak ister gibi üstüme atılsa daha az korkardım.
Anne, dur.
Zihnimdeki ses, dudaklarımla yankılandı. “Dur!” diye bağırarak elimi aramızda kaldırdım. Masanın benim olduğum tarafına henüz geçmiş, Ata’yı ardında bırakmıştı. Kollarını indirmeden duraksayıp omzunun ardından Ata’ya baktı. Vücudum gibi titrek ve odağı kaymış bakışlarımı Ata’ya çevirmeye çalıştım. İlk defa onun da bulunduğu bir odada, başkasından korkuyordum. Öyle ki, akıl hastanesine kapatıldığı zamanlarda bir yanım merak etse de bir kez bile ziyaretine gidememiştim. Kontrol altında olacağını bilsem de onunla aynı dört duvar arasında bir kez daha durabileceğimi düşünmemiştim. Şimdi ise, kaçtığıma yakalanmıştım.
Ata, annemden gözlerini alıp bana bakarken kalçasını masaya yaslayıp yan bir şekilde oturdu. Bir bacağını masanın üstüne çekerken yaraladığım diğer bacağı masadan sarkıyor, ayağı yere yaslıydı. Gevşek bir şekilde elini, yanıyla masaya yasladığı kıvrılı bacağına koydu. Göz kırparken başını sallayarak bana baktı. “Sence hayatım? Dursun mu?”
İplerin ellerimde, diyordu. Bunu her şartta ve ortamda kanıtlamaktan geri durmuyordu. Tüm korkuların ve acıların benim kontrolümde, diyerek bana kim olduğunu hatırlatıyordu. Ne haldeydim, bilmiyordum ama titrek ve boğuk nefeslerim kulağıma geliyordu. Yükselen nabzımın arasından kendisini gösteriyordu. Sırtım, delip ardına geçmek ister gibi kapıya yaslıyken durması için anneme uzatmadığım elim boğazımdaydı. Elimi hissetmesem de tırnaklarımın boğazıma battığını hissediyordum. Cevap veremediğimde yamuk bir şekilde gülümseyip masanın üstünden uzandı. Bir bozukluk kaptı ve yeniden eski pozisyonuna döndü. Bir fiske vurarak parayı havaya yolladı. Tuttuğu eliyle diğer elinin üstüne yaslayarak parayı kapattı. Kaşlarını kaldırıp “Yazı mı tura mı Asya’cım?” diye sordu. “Eğer bilirsen, annen duracak. Eğer bilemezsen,” dedikten sonra pis pis güldü. “Seninle özlem giderecek.”
Kanım çekilirken ardımdaki kapıyı biri yumrukladığında eş zamanlı olarak Ata’nın da telefonu çalmaya başladı. Bakışlarını bilgisayarın ona dönük olan ekranına çevirdi ve muhtemelen kameradan Meriç’in geldiğini gördü. Memnuniyetsiz bir şekilde dilini şaklatsa da keyifliydi. “Tüh.” diye mırıldanıp parayı tekrar havaya yollayarak tuttu, ardından cebine koydu. “Bunu başka zaman yaparız.” deyip bana göz kırptı.
Gözlerimi Ata’ya bakmak pahasına annemden uzak tutuyordum. Yine de göz ucuyla o kızıl saçları ve benimkine benzer cüssesini görebiliyordum. Bana bu kadar benzemesi, yaşlandığımda onun gibi görüneceğimi düşündürtüyordu. Daha da kötüsü, onun gibi olabilirdim. Tüm bunlar sürerse, çok yakında delirebilirdim.
Dünya gözlerimde dönerken sırtımın kaydığını da hissettiğimde bir elimi boynumdan çekip ardıma götürdüm. Elim beceriksizce ve telaşla gezindi. Kapının kulpunu bulduğum gibi açtım. Ardından çekilip çıkmak için diğer tarafına geçerken sendeledim ve o sıra Meriç odaya daldı. Gözleri hızla odada gezindi. Ata’da ve annemde birkaç saniye oyalandı. Varlığı bana güven verse de nefes veremediği için odadan çıkmak isteyerek onu yolumdan çekmeye çalışırken daha çok koluna tutunmuş oldum. Boğulmak üzere hırıltılı ve daha çok iniltiye benzer nefesler alıp veriyordum. Gözlerim kararıp dururken Meriç de vücudunu bana çevirerek kollarımdan tuttu. Sesler kulağımda uğulduyordu ama “Gidiyoruz.” benzeri bir şey dediğini duydum. Derken vücudumda başka eller de hissettim. Nefes ciğerlerime değip kalmadan kayıp gitti çünkü ellerin vücudumda durması uzun sürmemişti. Bizi ardına çekerek önümüze geçti. Bulanık bakış açımı Barlas’ın heybetli bedeni kapattı. Meriç’e “Asya’yı götür.” dediğini duydum. Meriç ikiletmeden beni çekmeye başladığında bir elimi kapı pervazına yaslayarak direndim ama Meriç’i durduranın gücüm değil, çabam olduğunu biliyordum.
“Yettin lan sen artık!” derken Ata’ya yöneldiğini gördüm. Meriç’in kolundaki elimin tutuşunu sıkılaştırırken “Engel ol.” diye fısıldadım.
“Olamam…”
Barlas’ın odada derinlere ilerlemesiyle birlikte bakış açım genişlerken annemi yolundan çektiğini gördüm. Ata istifini bozarak masadan doğruldu. Öfkeli sırıtışında alt dudağını ısırarak gözlerini bana çevirdi. Odada olan biteni bulanık bir şekilde görsem de tehdit saçan gözlerinden kan damladığını berrak bir şekilde görebiliyordum.
Barlas’ın kanı.
Barlas büyük adımlarla yakınına vardığı Ata’nın yakalarına yapıştı. Masanın ardından sertçe çekerek çıkardığında, Ata’nın bir eli Barlas’ın bileğine gitti, engel olamadı. Gücüyle engel olamayacağı için diğer eli de belinin ardına, silahına gitti. Barlas’ı vurmak için.
Annemi görünce dahi yaşamadığım bir korku vücudumu sardı, dünya ayaklarımın altından eksildi. Barlas yumruğunu kaldırmışken gözlerim bulanık bir görüş vermek için dahi açık kalamadı, vücudum koy verdi. Bir yanım ‘umarım ölüyorumdur’ diye düşünürken her yanım, Barlas’ın ölmemesi için dua ediyordu.
**
“Barlas!”
Hızla doğrulan vücuduma sevdiğim kollar sarıldı. Şakağım göğsüne yaslanırken bir eli belimde, diğer eli saçlarımda şefkatle geziniyordu. “Şş…” dedikten sonra başımın üstünü öptüğünü hissettim. “Yok bir şey güzelim.”
Ellerim boğazımın altında yumruk şeklini almış, göğsüne yaslanmıştı. Kaşlarım başımdaki sancıyı arttıracak kadar çatılmışken nefes nefese gözlerimi gezdiriyordum. Bir hastane odasında olduğumu fark ettiğimde yuvarlayamadığım nefeslerimin arasında yutkunmak için es verdim ve gözlerimi sımsıkı kapattım. Bir hastane yatağındaydım ve bacaklarımın yanından kalçasını yaslamış bir şekilde o da oturuyordu. Bir kâbusla doğrulduğumda vücuduma sarılmıştı.
Buradaydı.
Burada ve hayattaydı.
“Ata’yla…”
“Sorun yok.” diye araya girdi. ‘Şimdi bunu düşünme’ der gibiydi. Gerçekten sorun olmamasını umdum. Ata’nın da, sırf bana karşı kozu ve tehdidi olsun diye Barlas’ı hayatta tutmaya meyilli olduğunu biliyordum ama son gördüğümde Ata’nın yakasına yapışmış, yumruk atmak üzereydi. Belki de atmıştı. Bunu karşılıksız bırakarak gitmesine izin mi vermişti? Belli ki bayılmıştım ve eminim ki Barlas beni kucağına almıştı, bunu öylece izlemiş miydi? Şimdi her neredeyse alkol aldığına emindim. Fırtına öncesi sessizlikte biraz daha deliriyor olmalıydı. Bunun sonuçlarını yine bize yaşatacaktı. En çok da bana.
“Barlas…” diye fısıldadığımda ürkekti sesim. Sonra yüzüm buruştu, yaşlar yuvalarından akmaya başlarken tekrar “Barlas…” dediğimde artık hüzünlüydüm. Saçımda gezinen eli belime kayarken, diğer eli yanağıma yükseldi ve başımı göğsüne yaslı tutarak sarılışını sıkılaştırdı. “O kadın…” dedim ve sustum. O kadına dair söyleyebileceğim çok şey vardı, artık diyemeyeceğim ise tek bir şey vardı. Anne.
Barlas “O kadın,” dedikten sonra tekrar saçlarımdan öpüp başını başıma yasladı. “Sana artık zarar veremez. Yakında akıl hastanesine geri dönecek ve yemin ediyorum sana bir daha dokunamayacak.”
Hıçkırıklara boğulduğumda, örtüyü bacaklarımdan çekip beni tamamen kucağına aldı. Kolu belime sarılı, eli yanağıma yaslıydı ama ellerim boğazıma yol aldığında yanağımdaki eli kaydı. Ellerimi kendime zarar veremeden tek eliyle yakaladı. Dudaklarına götürüp soluyarak öptü. Ardından bacaklarımın üstüne yaslarken başını da tekrar başıma yasladı. Hıçkırıklarım iç çekişlere dönene kadar ağladım. Uzaklardan gelen rutin hastane içi seslerini Barlas’ın sevmediğini biliyordum. Hastaneye gitmekten nefret ederdi, ona babası için hastanelerde geçirdikleri zamanları hatırlatırdı. Sanırım en çok da, o zamanların babasını kurtarmaya yetmediğini…
Kardeşimin masalında bir canavar olarak bahsedebileceği kadar kötü olan bir adam öldüğünde bile, bir babayı kaybetmenin hissiyle canım yanmıştı. Onun, ona gerçekten ‘baba’ olan birini kaybetmesinin nasıl bir his olabileceğini tahmin bile edemezdim ama şu an aklının ucundan dahi babasının geçmediğine emindim. Bir elinin başparmağı, tuttuğu ellerimi, diğer eli gezinip belimi, sırtımı, saçlarımı okşarken derdi, beni sakinleştirmekti.
Gözlerimi yavaşça araladım. Hastane yatağının yanındaki komodine boş gözlerle bakarken iyice kısılmış bir sesle “Bir daha nefes alamayacakmış gibi hissediyorum.” diye itiraf ettim. Seneler önce annemin beni boğmasının ardından boğazım zarar görmüş, bir süre konuşamamış ve Barlas’a hislerimi gözlerimle anlatmıştım. Kelimelere ihtiyaç duymayan bir adam için, fazla bile konuşmuştum. Anlatsam zaten herkes anlıyordu. O beni anlatmadığım anlarda da hissedebiliyordu.
“Sana nefes olurum…” dediğinde burukça gülümseyip iç çektim ve kokusunu biraz daha soludum. Onunla olmak bana güç verse de içimin ne denli çürüdüğünü itiraf ettim. “Ayakta durmakta zorlanıyorum. Her an…” dedikten sonra gözlerimi sımsıkı kapatıp iç çektim. “Düşecek gibi yaşıyorum.”
Ant içer gibi “Tutmak için orada olacağım.” dediğinde burnumu çektim ve göğsüne daha da sokuldum.
“Yenilmek üzereyim…”
“Senin yerine savaşırım…” dedi ve ellerimi tekrar dudaklarına götürüp bunu kanıtlar gibi öptü. Ellerimizi göğüslerimizin arasına yasladı. O tuttuğunda ellerim boynuma gidip durmak istemiyordu. İnce sızlamaları hissediyordum, o odada tenimi çizip durmuştum ama şimdi ellerim, avucunda olmaktan memnundu. “Senin yerine herkesi yener ama sana yenilirim Asya. Sen kollarımdan çıkma, bırak ben savaşayım.”
Haksızlıktı, başıma gelen talihsizliklere onu da bulaştırmak, kurşun bana atıldıkça onun da yaralanmasına müsaade etmek. Bu yüzden ondan vazgeçmiş, hayatımdan uzaklaştırmıştım ama şimdi kollarından çıkamadım. Bir daha da çıkabileceğimi sanmıyordum. Sonsuza kadar burada kalmak istiyordum ama bu kolların bana sarılması için önce hayatta kalması gerekiyordu.
“Beni güvende tutmak istiyorsan yaşaman lazım.” diyerek başımı yavaşça göğsünden çekmek istediğimde müsaade etti. Kucağında yan dönük bir şekilde oturuyordum ve bacaklarımı da kırıp karnıma çekerek kucağına sığınmıştım. Başımı yüzünü görebileceğim kadar çektim ve yüzündeki yara berelerinin arasında, en çok kanayan yere, gözlerine baktım. Şefkati içimi ısıttı. Bir erkeğe en çok şefkat ve merhamet yakışıyordu. Barlas’ın bana bakan gözlerinde ikisi de bolca vardı. “Ata’yı öldürmeyi geçtim, kılına zarar versen seni yaşatmazlar.” derken bakışlarının iyileştiren etkisine rağmen yine de kalbimdeki korku nüksetmişti.
“Sen yaşamazsan, ben de ölürüm.” dedikten sonra yavaşça kaşlarımı kaldırıp ‘Anla ne olur’ der gibi baktım. Bayılmasam ve orada hır gür çıksa en az bir kişi ölecekti ve hayatta kalan kim olursa olsun bunun sonuçları ağır olacaktı. “Benim için dünyayı yakmana değil, benim yanımda kalmana ihtiyacım var.”
Baktı, baktı ve baktı. Yemin ediyorum ki anlıyor gibiydi ama baktıkça şefkatine, merhametine öfke de sıçrıyordu. Aklından Ata’ya dair neler geçtiğini tahmin edebiliyordum. Öyle ki çenesi de kasıldı, yine de beni tutan ellerine yansımadı. “O herifin aşağılıklarına karşı kan beynime sıçrıyor Asya. Senin düşündüklerini sakin kafayla ben de düşünebiliyorum, üstlerimden kaç defa uyarı aldım bilemezsin ama o an…” dedikten sonra gözlerini benden aldı, omzuma bakarken o anı tekrar yaşar gibi gerildi. Gözlerini sımsıkı kapatıp dişleri arasından “O an kendime hâkim olamıyorum,” dedi. Gözlerini araladı. Hafifçe omuz silkerken dudağını sağ kenarına doğru kıvırıp özgür bıraktı. “Bazen o iti, şerefsiz babasını ben indireyim de, geri kalanını ekip nasıl indirirse indirsin, diyorum ama plana sadık kalmalıyım, biliyorum.”
Güzel yüzündeki yaralara içim giderken bir elimi, elinden çekmeye çalıştığımda daha sıkı tuttu. “Boynuma götürmeyeceğim.” diye fısıldadım. Emin olmak isteyerek baktı ve burukça gülümserken burnumu çektim. Elimi yavaşça özgür bıraktı, bu özgürlüğü ona ulaşmak için kullandım. Elimi yanağına yasladım. Temas edişimle birlikte gözleri yavaşça kapandı, birkaç saniye sonra tekrar aralandı. Bakışları yumuşamıştı. Başparmağım tenini severken “Belki de sen de terapi almalısın.” dedim. Tamam, ben travmalarla dolu bir hayata sahiptim. Birini ve kendimi öldürmeyi düşünebilecek, zihnimde her detayıyla hayal edebilecek kadar psikolojimden olmuştum ama o da, sağlıklı düşünebilen bir adam değildi. Sakin kafayla düşünebiliyordu elbet ama öfke problemleri vardı. Kimse sevdiği birine zarar gelsin istemezdi ama onun hiç tahammülü yoktu. Yalanlarımın suçunu ona atamazdım ama sebeplerinden biri de, ona söylemeye cesaret edemeyeceğim kadar öfkeli biri olmasıydı. O öfkeyle Ata’ya yapabileceklerinden korkuyordum. Zamanında da, o öfkeyle peşimdeki tefecilere yapabileceklerinden korkmuştum. Ben onu korkmadıkça terk etmezdim ki. Ben ondan, onun için olmadıkça vazgeçmezdim. Ayrıca, onu terk etmemin ardından bunun üstesinden gelemediğini, ailesini güvene aldıktan sonra bu hayata devam etmemeye karar verdiğini söylemişti. Bu da sağlıklı bir düşünce değildi. Resmen, ayrı ayrı delirmiştik. Birlikte iyileşmek istiyordum.
“Olur.” dedi yavaşça. Şimdi ne desem, kabul edecekmiş gibi bakıyordu. Belki sadece bu halime kıyamıyordu, belki de bir yandan hak veriyordu. Eğer tepkileri makul hale gelebilirse, yalanlar söylemem gerekmezdi.
Başını yanağındaki elime yaslayıp gözlerini gözlerimde gezinirken “Sen şimdi bunları düşünme,” dedi. “Sen iyi olmaya bak.” dedikten sonra huzursuzca iç çekti ve yüzünü elime doğru çevirip avucumu öptü. Bu görüntüye burukça gülümsedim. Yanağını tekrar elime yaslayıp kızarık gözlerle bana baktı. Yüzünü hafifçe buruşturup “Bayılmanda payım varsa özür dilerim.” dedi. İçini rahatlatmakla bir daha o an yaşanırsa kendisine hâkim olabilsin diye sorumlu hissetmesini sağlamak arasında gidip geldim.
“O kadından korktum.” dedim onun gibi hafifçe yüzümü buruşturup. Kalbim o an gibi güm güm atmaya başlarken yutkunmaya çalıştım. Gözlerim odaksızca gezindi, elim yanağından eksildiği gibi boynuma gitmeden tuttu. Öpüp diğer elim gibi bacağıma yasladı. Ardından yanağımı kavrayıp ona bakmamı sağladı. Tekrar yaşlanan gözlerim gözlerinde gezinirken “Ama sana bir şey olmasından daha çok korktum. Yani o kadın başımı döndürdü, sen ayağımın altından dünyayı çektin.” dedim. Sonra onu üzmek de istemediğim için çekingen bir hüzünle baktım. Kaşlarımı yavaşça kaldırdım ve beni anlayabilmesini umdum.
Dinlerken kasılmıştı ve nefesini de tutmuş olmalıydı ki şimdi titreyerek üfledi. Yavaşça “Özür dilerim.” dedi başını iki yana sallarken. Saçımı severek kulağımın arkasına sıkıştırdı, ardından saçımın uzunluğu boyunca okşayarak elini indirdi. Eli saçımdan eksildiği gibi yanağıma yükseldi ve nazikçe kavradı. Af dileyen bir hüzünle “Çok özür dilerim,” diye fısıldadığında yaşlı gözlerle ve burukça gülümsedim. “Önce seni iyi etmeliydim ama ben kötü edenden hesap sorma peşindeydim.”
“Benden özür dilemesi gereken insanların olduğu kabarık listede sen yoksun Barlas.” dedim hafifçe gülerek. Ağlama isteğiyle güldüğüm için boğazım acımıştı. Bu hissi bilir, bu hisle yaşardım. Mütemadiyen ağlamak isterken nefes almak, gülmek ve bir şeyler yemek boğaza acıyla otururdu. Üstelik, annemi gördüğümden beri boğazım sıkılıyormuş gibi hissediyordum. Bu his Barlas’ın yanında azalsa da, hâlâ sürüyordu.
İç çekip “Öyle değil…” diye diretti. Affetmemi ister gibi baksa da kendisini affedemez gibi konuşuyordu. Başıma gelen her şeyden kendisini sorumlu tutmamalıydı. Bayılmam Barlas’ın durması bakımından iyi olmuştu. Belki de sırf bu yüzden koy vermiştim ama bir yandan da, o hislerle bir süre daha bilincim açık kalsam şüphesiz atak geçirirdim. Hatta geçirmeye de başlamış, hislere dayanamadığımdan bayılmıştım. Şimdi ise acı yerleşik bir şekilde göğsümde olsa da daha sakin hissediyordum. Barlas’ın yanında güvende gözlerimi açmıştım ama bugünün, annemle karşılaştığım son gün olmadığını da biliyordum. Ata’nın bu hamleyi yaparken amaçladığı birçok şey olabilirdi ama en önemlisi…
“Can’la görüştürmeye çalışır.” dedim korkuyla. Ellerim aramızda yükseldi, göğüs kısmından tshirtüne tutunarak neredeyse nefes almadan sıralamaya başladım, böylelikle boğulma hissim güçlendi. “Kemal’den görüşme ayarlamasını ister. Kemal de hâlâ onun adamı gibi davranıyor, nasıl reddedecek?”
“Asya…”
“Kemal reddederse Ata anlar ama Can görüşemez. Can o kadınla görüşmemeli. Yoksa niyetleri bu mu? O kadının Can’ı yetiştirme yurdundan çıkartması?”
“Güzelim bir…”
“İyileştiğine dair tespit raporu var, dedin. Mümkün mü yine Can’ı alması?”
Bir anda öptüğünde susmak zorunda kaldım. Gözlerim kapanırken çatılmış kaşlarım yavaşça gevşedi. Dikleştirdiğim omuzlarım da gevşeyerek inerken şefkatle öpmeyi sürdürdü. Dudakları dudaklarımdan öpüşü kadar yavaşça eksildi. Yanağımı okşarken “Nefes al.” diye hatırlattı. Bir bebeğin ilk doğduğunda bile bildiği, yapabildiği, her insanın ezberinde, bilinçsiz bir şekilde yerine getirdiği eylemi zaman zaman unuttuğum doğruydu.
Yaşlanmış gözlerimi bir süre daha kapalı tutmaya ihtiyaç duydum ama yaşlar had bilmeden yanaklarımdan aktı. Eli sol yanağımı silerken dudakları da sağ yanağıma yönelip yaşları yavaşça öptü. Ardından alınlarımızı birbirine yasladığında titrek nefeslerim dudaklarımızın arasında dolanıyordu.
Daha sakin, nefes almayı unutmadan “Barlas Can’la onun karşılaşmasını istemiyorum…” diye fısıldadım.
“Halledeceğim.”
Alınlarımızı ayırıp gözlerimi araladım ve kaşlarımı kaldırarak baktım. Başını yavaşça sallayıp gülümsedi ve “Halledeceğim.” diye tekrarladı.
Yüzüm buruşup dururken ve dudaklarım da eğilip bükülmeye meyilliyken boğazımı daha da acıtan titrek bir sesle “Ya Can’ı almaya çalışırsa peki?” diye sordum.
Bastırarak “Güzelim, halledeceğim. Sen sadece iyi olmaya bak.” dedi. Yavaşça kaşlarını kaldırırken, başını da hafifçe eğmişti. Şefkatli gözleri gözlerimde gezinirken “Anlaştık mı?” diye sordu. Burnumu çekip yavaşça başımı onaylar şekilde salladığımda her nasıl görünüyorsam burukça gülümsedi. Can’ın yanına gitmek, yeniden onunla uyumak, ona masal anlatmak kadar onun anlattığı masalları da dinlemek istiyordum. Sarmaş dolaş uyuyup uyanmayı o kadar özlemiştim ki… Gittikçe büyüyordu ama benim gözlerimde her zaman minik kalıyordu. Canan teyzenin de Barlas’a, Yağmur’a ve hatta bana öyle dediği zamanları hatırlıyordum. Sanırım anne olmaktan bu kadar korkmama rağmen, çoktan kardeşimin annesi olmuştum. Anne olmaktan, annem gibi hayatım mahvolacağından, gençliğim gideceğinden falan korkmuyordum. Kaybedip durduğum bir hayatta, yine kaybedebileceğim yeni bir şeyin daha olmasından korkuyordum. Üstelik öylesine minik bir şeyin…
Sıkkın bir nefes alıp verdi. Gülümsemesi de silinmiş, yüzü ciddi bir hal almıştı. “Sonuçların pekiyi değil.”
“Ne?”
“Tahlil sonuçların. Değerlerin çok düşük. Yeterince iyi beslenmiyorsun, yeterince su içmiyorsun, sürekli stres altındasın. Doktor bayıldığı anlara değil, ayakta kaldığı zamanlara şaşırın, dedi.” dedikten sonra kızmak ister gibi baktı ama bana kıyamadığı için yine oku kendisine çevirdi. “Belliydi aslında halinden, daha önce hastaneye getirmeliydim.”
“Barlas ben senin çocuğun değilim.” dedim, kendisini sorumlu hissetmesin diye. Sanki gece boyunca ateşler içerisinde yanan çocuğunu sabah fark ediyordu.
Rahatlamadı ama söylediğimi ters bir şekilde de algılamamıştı. Yamukça gülümseyip “Bebeğim sayılırsın.” dediğinde kalbim her nasılsa heyecanlanmaya, pır pır olmaya ve mutlu hissetmeye yer buldu ve ben de gülümsedim. Gülümseyişimi izlediği birkaç saniyenin ardından sesini temizleyip gözlerini gözlerime yükseltti. Ciddiyete erişmesine karşı kaşlarımı kaldırdım. Tahlil sonuçlarıma kaç kere baktıysa ya da doktorla ne kadar konuştuysa, ezbere sıralamaya başladı. “Demir, ferritin, vitamin b12, d vitamini, magnezyum, hemoglobin, hematokrit değerlerin düşmüş. Kreatinin, üre, kortizol yükselmiş. CRP, prolaktin değerleri bile oynamış. TSH dalga…” dediği sırada uzanıp onu yavaşça öptüm. Birkaç saniye içerisinde o da karşılık verdi. Yavaşça geri çekilip onun gibi “Nefes al.” diye hatırlattığımda burukça gülümsedi ve iç çekti. Gözleri gözlerime kenetlenip duygu yoğunluğuyla bakarken “İyi ol.” dedi.
Ben de gülümsedim ve kırık bir umutla “Olacağım.” diye mırıldandım. Umarım, bir gün.
Barlas “Şimdi bir takım vitaminler içeren bir serum takacaklar.” dediği sırada yavaşça başımı sallıyordum. “Sonra eve gideriz, olur mu?” dediğinde yutkunarak duraksadım. Kalbim tekrar sıkışmaya başlamıştı. Ata annemi bana bir görünsün diye getirmiş olamazdı. Evine dönecekti. Geçmişin hayaletlerinin gece gündüz gezindiği eve… Herkesin ondan nefret ettiği bir mahallede, kocasını kaybettiği, kızını öldürmeye çalıştığı o eski, uğursuz eve. O evin tapusunda benim bir hissem bile yoktu. Annem bana evlilik dışı hamile kalmış, doğurmuş, babamla sonradan evlenmişlerdi. Bana babalık etmeyen adam resmiyette babam da değildi, soyadım annemin kızlık soyadıydı. Böylelikle babam öldüğünde evinden bana herhangi bir hisse düşmemişti. Annemin dörtte bir, Can’ın dörtte üç hissesi vardı.
“O kadın eve dönmüş mü?”
“Niyeti muhtemelen o yönde,” dediğinde sıkışan kalbim iyice ezildi. Tahmin ettiğim bir şeyi güvendiğim birinden duymak, gerçekleşmiş kadar hissettirmişti. “Çünkü Ata’nın ara sıra bu mahalleye adam sokmaya çalıştığını biliyoruz, müsaade etmiyoruz. Kimse ona ev, dükkân satmıyor, kiralamıyor. Başka türlü yapamadığı için aramıza Yasemin sayesinde birini sokuyor ama Yasemin henüz evde değil. Şu an karakolda.”
“Nasıl?”
“Senden önce eve girsin istemedim. Gider eşyalarını alırız. Sana saldırdığına dair şikâyetin neticesinde, bir süreliğine karakolda. Onu orada çok tutamazlar, ilgi çeker, zaten Ata’nın avukatları damlamış ama biz eve gidip işimizi bitirene kadar oyalarlar.”
Annem bu seferlik saldırmamıştı. En azından bedenime. Kimseyi şikâyet etmemiştim, henüz uyanmıştım ve Barlas ayarlamıştı ama tabii Atalar bunu bilemezdi. Boynumdaki izler ve bilincimi kaybetmemle birlikte, bu bahaneye imkân kılmış olmalıydım. Barlas’ın dediği gibi uzun sürmezdi ama bize zaman verirdi.
Minnettar bakan gözlerim tekrar kızarırken burukça gülümsedim. “Evsiz kaldım.”
Bizzat söylesem de bunu duymak güçtü. O evden, mahalleliden kurtulduğuma bile sevinemiyordum, oysaki hep bugün geldiğinde neşe saçacağımı sanırdım. Tabii bugünün bu şartlarla gelmesi de sevincime engel oluyor olabilirdi ama sanırım asıl neden, oradaki anılarıma henüz veda edemememdi. Mahalleliye gidip bağırıp çağırarak kapıya pencerelere çıkmalarını sağlamak istiyordum. ‘Alın size! Beni istemiyordunuz, hadi şimdi asıl deliyle uğraşın!’ diye çığlıklar atmak istiyordum. Nefretlerini asıl yönlendirmeleri gereken kadın dönmüştü ve muhtemelen beni mumla aratacaktı.
“Asya…” dediğinde, dalan gözlerimi omzundan güzel gözlerine yükselttim. Bakışları buz kesen içimi ısıtırken yanağımı yarınları güzelleştirerek okşuyordu. “Senin evin benim,”
Boğazımdaki yumru, kalbimdeki ağırlık hafiflerken yaşlı gözlerle gülümsedim. Başını yavaşça iki yana sallarken o da gülümsedi. Bakışlarıyla bile yeterince seviyordu ama ona yetmedi, sözlerini de dile getirdi. “Dört duvarın benim. Ve sen asla evsiz kalmayacaksın.”
Gülümserken titreyen dudaklarım yenilip hıçkırmaya başladığında yeniden göğsüne sığındığım kadar, o da beni çekmişti. Çenesini başıma yaslarken sımsıkı kapattığım gözlerinden akın eden yaşlar neyse ki içime değil, dışıma akıyordu. Bu sefer zehirlenerek değil, rahatlayarak ağlıyordum. “Bırakma,” dedim, içli içli ağlarken. “Ne olursa olsun, bırakma beni.”
Aldatmadığın ya da aldatılmış hissedecek kadar kandırmadığın sürece senden vazgeçmem, demişti. Aldatılmış hissedeceği kadar kandırıyordum onu ama yine de bırakmamasını istiyordum. Bir gün her şey ortaya çıktığında bile bana sımsıkı sarılsın, beni anlasın ve affedebilsin, istiyordum. Bu dünyayla onsuz baş edemezdim.
“Asla bırakmam.” derken sesini bürüyen ton ayrı, sarılışı ayrı içime su serpti. Saçımın üstünü öpüp pekiştirdi. “Asla.”
Beni yeniden sakinleştirdiği dakikaların ardından iyi olduğumda yatağa oturmamı sağladı. Ellerimi tutup bacaklarımın üstünden hafifçe yükseltti. Gözleri ellerimin üstünde gezinirken hafifçe yüzünü buruşturup “Kan alırken damar bulmakta zorlandılar.” dediğinde benim de gözlerim ellerimin üstünde gezindi. Bu daha önce de yaşadığımız bir problemdi. Damarlarım ince ve hassastı. İzlerden anladığım üzere bir elimde bulamadıklarında, daha fazla zorlamamak için diğer elime geçmişler ve birkaç başarısız denemeden sonra bulmuşlardı. Ellerimin üstünü tekrar dudaklarına götürüp öptükten sonra okşayarak bıraktı. “Üstün dardı, üst kola kadar kaymıyor, çıkarmamak için eline yönelmişlerdi ama serum takılırken ellerini daha fazla zorlamamak için dirsek içinden damar yolu açarız, dediler.” dedikten sonra bluzuma yöneldi. Bluzumun uçlarından tutarken “O yüzden şunun bir kolunu çıkartalım güzelim ya da istersen direkt çıkartalım, ben kıyafet getirtirim.” dediği sırada kalbim sıkışırken elleri kıyafeti yukarı doğru çekiştirmeye başlamıştı. “Dur.” derken refleks olarak ellerini tutup ittirdiğimde gözlerimi kırpışarak gözlerime yükseldi ve bir anlığına ikimiz de donakaldık. Midemin sol üstünden başlayan bir yanma hissi tüm göğsümü ele geçirmişti.
Tekrar boğuluyormuşum gibi hissederken ne diyeceğimi bilemediğimden dudaklarım aralanıp aralanıp kapandı.
Beni görmesinden korkmuştum.
Ayrılmasaydık on yıldır sevgili olacağım, evlenmek istediğim ve defalarca kez seviştiğim, çok yakında, birkaç hafta kadar önce sarhoş olduğumda birlikte olmaya çalıştığım ve sarhoşum diye duran, beni de durduran adamın beni iç çamaşırımla görmesinden korkmuştum.
Çünkü biliyordum, beğeniyle bakacaktı. Sevgiyle, şefkatle ve beğeniyle. Niyeti sadece yardımcı olmaktı ama gözleri tenime değdiği an, aklıma Ata gelecekti. O başka bir adam yüzünden tiksindiğim bedenime sevgiyle bakacaktı ve ben bu hayattan biraz daha nefret edecektim.
Ben bir şey diyemedim. O da bir süre diyemedi. Elleri ittirdiğim yerde, havada asılı kalmış, gözleri gözlerimle onu ittiren ellerim arasında yavaşça hareket halindeydi. En sonunda hızlıca ellerini çekerek eğildiği üstümden doğrulurken “Pardon.” dedi. Refleks olarak ittirdiğim elleri geri çekmek ister gibi bir an uzanmıştım ama çok minik bir hareketlenmeydi, o da gözlerini hızlıca benden kaçırdığı için görmemişti. Doğrulmakla kalmadı, birkaç adım da gerileyip tekrar “Pardon, düşünemedim…” dedi. Gözleri odada geziniyordu. “Ben…” dediği sırada yüzünü buruşturup başını iki yana sallarken bir elini ensesine götürmüştü. Gözleri gözlerime döndü ve sorun yokmuş gibi gülümsemeye çalıştı ama sorun vardı. Kalbinin kırıldığını duyar gibi olmuştum. Biraz evvel ‘beni bırakma’ deyip her derdimi çözsün diye kollarının arasına sığındığım adam, ellerini ittirmemi beklemeden yönelmişti ama şimdi hadsiz davrandığını düşünüyordu. Kırgın, üzgün ve mahcuptu. Kendisine hak gördüğü için kızmıştı. Hayatımı mahveden bir adam yüzünden, hayatımı kurtarıp duran bir adamın âşık olduğum ellerini ittirdiğime inanamıyordum…
“Yardımcı olması için hemşire çağırayım.” deyip odanın kapısına yöneldiğinde donukluğumu üstümden atmaya çalıştım. Ancak kapıyı açtığında sesim çıkabilmişti. Çaresiz bir telaşla “Barlas…” diye seslendiğimde kapıdan çıkmadan duraksayıp omzunun üstünden göz ucuyla baktı. Yine gülümsemeye çalışıp “Geliyorum hemen.” dedi ve odadan çıktı. Kapı kapandığı gibi yüzüm buruşurken dizlerimi kırarak bacaklarımı kendime çektim. Alnımı dizlerime yasladım. Ellerimi zonklayan kulaklarıma bastırırken gözlerimi sımsıkı kapattım. Ağlayışlarımın arasından “Nefret ediyorum…” deyip durdum.
O kadından,
O adamdan,
Ata’dan,
Hayattan,
Bu bedenden,
Ve kendimden, nefret ediyordum.
**
“Barlas…”
Daldığı yerden gözlerini alarak sandalyede eğilip başını bana çevirdi. Eğilmesiyle birlikte dirsekleri dizlerine yaslanırken refleks olarak uzanıp elimden tutacak gibi oldu ama sonrasında gerisin geri çekip ellerini birbirine kavuşturdu. “Efendim?”
Serum bitmek üzereydi. Onun bakışları uzaklara, benimkiler ona dalmıştı. Kaç kere bir şey deme girişiminde bulunmuş, ne diyeceğimi bilemeden tekrar susmuştum. Nasıl daldıysa, konuşacakmış gibi sesli nefes alışlarımı fark etmemişti. Belki de duymazdan gelmişti.
“Yanlış anlamanı istemiyorum…”
Yavaşça yutkundu. Az evvel gözlerimde gezinen gözleri şimdi kenetli kaldı. Parmakları kütleterek parmaklarında gezindikten sonra iç çekip kaşlarını kaldırdı. “Doğrusu ne?”
‘Madem derdin sana dokunmam, seni görmem değil, o zaman derdin ne?’ diye soruyordu ve hiçbir şey diyemedim. Böylelikle burukça gülümsedi. “Sorun değil. Yine sevgilimsin gibi davranmaya başladım ama ikimiz de ne istediğimizi söylemiştik. Hadsiz davranan benim, asıl sen kusura bakma.” dediği sırada aramıza şehirler, ülkeler girmişti, hissediyordum. Kızgın değildi, benden uzak durduğu da yoktu. Aksine her zamandan daha çok yanımda olmak istiyordu, görüyordum ama temaslarına dikkat edeceğini de biliyordum. Bir sınır çizip onu sertçe diğer tarafa itmiştim, orada kalacaktı. Eğer bir şeyleri hemen düzeltmezsem bu sınır büyüyüp duracaktı.
Gözleri, gözlerimden kayıp gitti. Seruma baktıktan sonra sıkkın ve derin bir nefesle doğruldu, sırtını yatağın yanına çekmiş olduğu sandalyesine yasladı. Başıyla serumu gösterip “Az kaldı zaten, birazdan gideriz.” dedikten sonra gözlerini yeniden pencereye çevirdi.
“Öyle değil…”
“Sen iyi olmaya bak.” dedi gözlerini bana çevirmeden. Kollarını göğsünde birleştirip gergin dudaklarının ardında dilini çiğneyerek ileriye bakmayı sürdürdü. Serumun takılı olmadığı elimi yüzüme götürüp alnımı ovuştururken sıkkın ve titrek nefesler alıp verdim. Gözlerimi sımsıkı kapattığım gibi Ata’nın keyifle sırıtan yüzü geliyordu gözlerimin önüne. O iğrenç herif beni mahvediyordu ve daha da kötüsü, ben de Barlas’ı mahvediyordum.
Gözlerimi açtım. “Sevgilin olmak istiyorum.” dedim elimi alnımdan ayırıp sertçe yatakta yanıma yaslarken. Gözleri ve başı yavaşça bana döndü. Kolları hafifçe gevşese de tamamen inmemişti. Sıkkın bir nefes alıp kademeyle es vererek çıkardı. “Senin sevgilin olmamak için değil, senin yalancı bir sevgilin olmasın diye uzak duruyorum. Yaptığın hadsizlik falan değil, ben sadece…” dedikten sonra nefesimi ciğerimde bırakmayana kadar üfledim. “Ben sadece gerginim. Seninle ilgisi yok.” dedikten sonra yüzüm buruşurken elim tekrar yüzüme gitti. Ağlamaya başlarken “Seninle gerçekten ilgisi yok.” dedim. Her şey iğrenç bir adamla ilgiliydi.
Sandalyeden ses çıktığını duydum. Derken eli, elimdeydi. Yüzümden çekti ve “Şş, yapma böyle. Niye ağlıyorsun?” dedi. Diğer eli de yüzümün yanından yatağa yaslıydı, hafifçe üstüme eğilmişti. Yüzümden çektiği elimin yerini aldı, yaşlarımı sildi. Yattığım yerden, bana doğru eğilmiş ve endişeyle bakan güzel gözlerine yaşlar içerisinde bakarken yanağımdaki elini tuttum. “Hiç ama hiç seninle ilgisi yok.” derken bir yandan ağladığım için sesim boğuktu ve konuştukça boğazım daha çok acıyordu.
Ağlamamı durdurmak istediği için bir telaşla “Şş, tamam.” dedi hemen. “Tamam, ama ağlama böyle.” Ellerim elinden, alt koluna oradan da üst koluna kayarak yüzlerimizi yakınlaştırmak adına onu çekmeye çalıştım. Gücümle değil, çabam için yaklaştı. Böylelikle yüzümün yanından yatağa yasladı eliyle birlikte alt kolu ve dirseği de yaslanmış oldu. Bir elim üst kolunda kalırken diğer elim yanağına gitti. “Bana inanmıyorsun ki…” dedim son hecede hıçkırarak.
“Sadece anlamaya çalışıyorum,” Ve anlamakta zorlanıyordu. Şimdi sarhoşken onunla birlikte olmak istediğim gece ertesi gün pişman olabileceğimi düşünerek benden uzak durmakta ne kadar haklı olduğunu düşünüyor olmalıydı ama o zamanlar daha Ata’nın ne kadar iğrenç biri olduğunu o kadar da bilmiyordum. O zamanlar bedenimden bu kadar da nefret etmiyordum.
Yanaklarımı sildi ve eli yanağıma yerleşti. Gözleri bana kırgınken beni kırmak istemeyerek baktı. “Ve ağlamanı istemiyorum.”
“Ben de senin, seni yabancı biri gibi gördüğümü düşünmeni istemiyorum. Dediğin gibi, sen benim evimsin ve seni çok seviyorum.”
Ona dış kapının dış mandalı gibi davranmıştım. Oysaki o, evimdi.
Her şeye rağmen gülümser gibi oldu. Gözlerinden duygular geçti. Dudağının kenarını kemirerek baktıktan sonra iç çekti. Yaptıklarımı sevgiye sığdıramıyordu ama hayatını sevgime adıyordu. Ve, kendisini es geçti. Bana odaklandı. Buruk bir şekilde gülümseyerek “Ben daha çok.” dedi. Sen daha az, demedi ama her hareketim ona bunu kanıtlıyor gibiydi.
Yüzüm yeniden buruştuğunda “Ağlamaya devam edersen ben de bayılacağım şimdi bak şuraya,” diye başıyla yeri gösterip alayla kızdı. Burnumu çekerken yaşlı gözlerimi kırpıştırdım. “Sonra yatağını kaparım, sen başımda beklersin.”
İnatla konuyu geçiştirmek istediğinde “Ama…” dediğim gibi yanağımı seven elinde başparmağını dudaklarıma yasladı. Beni sustururken yavaşça okşadı. Gözleri de kaydı, bakışları titredi ve yutkunarak tekrar gözlerime baktı. Öpmek istedi ama öpmeyecekti, gözlerinden anlamıştım. Ona bin öpücük borçlanmıştım ama bir öpücüğü bile kendisine hak görmüyordu şimdi. Başka ve iğrenç bir adamın oluşturduğu refleksi nasıl ona da gösterebilmiştim? Ondan, onun için çekinmiştim. Başka bir adamın bu bedenin hayaliyle neler yaptığını öğrendikten sonra, bunu bilmeden bana beğeniyle bakmasını istememiştim… Onu aldatıyormuş gibi hissetmiştim. Suçumun olmadığını bilsem de, başka bir adam iç çamaşırlı halimi görmüştü. Fotoğraflarımı çekmiş, bakarak kendisini tatmin etmişti. Şimdi nasıl Barlas bakarken kendimi güzel hissedecektim ki?
“Karmaşık bir durumdayız. Ne olduğumuz belli değil ve her temasa razı olmamanı anlıyorum.”
Çaresizliğimden iyice incelmiş bir sesle “Öyle değil ama…” dediğimde, “Lütfen bu konuyu kapatalım.” diyerek tekrar yanağımı okşadı.
“Ama benden uzak durmanı istemiyorum…”
Uzak durmayacağım, demesini isterdim ama “Sen gerçekten isteyene kadar, senden uzak duracağım.” dediğinde titrekçe nefesimi üfledim. Denediğinde ters bir tepki vermiş olsam bile, tekrar denemezse nasıl çözülürdüm, bilmiyordum. Barlas da uzak durursa, ben nasıl kendi bedenimi tekrar sevebilirdim ki?
“Şimdi bu konuyu kapatıyoruz…” derken yavaşça ellerini çekerek doğruldu. Ellerim karnımın üstünde mecburen birbirine kalırken parmaklarımla oynamaya başladım. Omzunun üstünden ardını gösterip “Serumun da bitti, çıkarması için hemşireye haber vereceğim.” diyerek hareketlendi. Kapıyı açtığında ardından üzgün gözlerle bakıyordum. “Bizimkiler de o kadını daha fazla tutamaz, bir an önce eve gidelim de eşyalarını alalım.”
Kapı açıkken söylediği için gerilip başımla da kapıyı gösterirken “Biri duymasın?” diye uyardığımda ‘yok’ der gibi çenesini kaldırıp indirdi. “Tüm kat temiz, bizim adamlar var.” diye güvence verdikten sonra hemşireyi çağırmak için dışarı çıkıp ardından kapıyı kapattı. Artık gitse de, dönene kadar kapıdan yana bakmayı sürdürdüm.
Birine anlatmaya ihtiyacım vardı. Meriç’e ya da Çağrı’ya ama birine mutlaka, anlatmaya ihtiyacım vardı.
**
“Kediler ne olacak? Bu eve alıştılar…”
Eşyalar Meriç ve Çağrı’nın da yardımıyla taşınmış, Barlas’ın ayarladığı bir kamyonete yerleştirilmişti. Belli ki kamyoneti olan bir abi de tanıyordu. Pek konuşacak halim olmadığı için ve esasen bu halde gözlerden uzak durmak istediğim için Meriç ve Çağrı pek yanımızda durmamıştı ama gitmeden önce gözlerime baktıklarında ne zaman ihtiyaç duyarsam onlarla konuşabileceğimi yansıtmışlardı. Bakışlarından emin olmazsam diye bir de, sımsıkı sarılmışlardı. Hiçbir şey söylememişlerdi ama her şeyi anlamıştım.
Yanıma çok bir şey almamıştım. Can’ın evde kalan eşyalarını, Barlas’ın hatıralarını, kendi kıyafetlerimi ve çiçeklerimi alma ihtiyacı duymuştum sadece. Diğer eşyalara annemle sürdürecekleri hayatta başarılar diliyordum. Şimdi birkaç günlük kıyafetimin olduğu küçük bir bavulu Barlas taşıyordu. Kollarımda üç farklı çiçek saksımı sımsıkı tutarak düşmelerine engel olurken, iki saksı da Barlas’ın diğer kolundaydı. Sargunya ve begonyalarım daha sık su istedikleri için şimdi yanımızdaydı ama diğer çiçeklerim kamyonetteydi. Kendime bir ev bulana kadar apart hotelde ya da mekânda kalmayı düşünüyordum ama kediler gelene kadar gitmek istemiyordum. O kadının gerçekten hayvanlara da acıması yoktu ve alışık oldukları gibi eve girerlerse annem onlara kötü davranarak kovalardı. Camı, balkonu kapatmıştım ama bu sefer de terk edilmiş gibi hissedebilirlerdi, bu da içimi sızlatıyordu. Burada olsalar ve bundan sonra nerede yaşayacağım belli olsa onları alır direkt oraya götürür, evi öğrenmelerini sağlardım. Bu eve alıştıkları gibi, o eve de alışmalarını umacaktım ama bir daha bu ev gibi müstakil bir evde mi yaşardım, bilemiyordum. Muhtemelen bir apartman dairesi kiralayacaktım. Keyiflerince girip çıkmaları daha zor olabilirdi ama belki evde yaşamaya alışırlardı. Barlas yakında Can’ın oradan çıkacağını söylemişti ve Can çıkmadan bir ev bulup düzmem gerekiyordu. Tabii bunun için de para gerekiyordu. Part time işlere bu hafta geri dönmeyi düşünüyordum. Aynı zamanda matematik dersleri vermeyi de sürdürebilirdim.
Gülümsedi. Neye gülümsediğini anlayamadım ama gözleri parlayarak bakıyordu. Onu en son ne kadar kırdığımı düşündüğümde böyle duygu dolu bakışları hak ettiğimi sanmıyordum ama o bir hayli hak vererek bakıyordu. “Bu eve değil, sana alıştılar.”
“Ama gittiğimi anlamazsalar gelip yine pencereden, balkondan bu eve girerler. Sonra o kadın onlara iyi davranmaz… Keşke burada olsalardı şimdi.”
Fikri ve Neriman henüz gelmemişlerdi. Dışarıdaki keyifli gezintileri bitmemiş olmalıydı. Artık havalar da eskisi gibi soğuk değildi, ilkbahardaydık. O yüzden üşüyüp hemen o tatlı patileriyle pıtı pıtı evin yolunu aşmıyorlardı. Acıktıklarında, kendilerini sevdirmek istediklerinde geliyorlardı.
Kediler için sızlanırken bir yanım sokağın başında annemi bu eve yaklaşırken görmekten korksa da, diğer yanım mahalleye yaklaşınca Barlas’ın adamlarının haber vereceğini biliyordu. Barlas’ın adamlarının olması da çok garibime gidiyordu, önceden sadece tanıdıkları olduğunu varsayıyordum. Adamları gibi değildi aslında, geniş bir alt ekibi vardı. Bana kalırsa bu ekip polislerden oluşmuyordu, polislerle çalışan geniş bir gruptu. Yani, bir polis ekibinin sırf benim için hastanede bulunduğum katı saracağını, mahallenin etrafına yayılıp kontrol edeceklerini sanmıyordum.
Dudağımı kıvırıp durarak sıkıntıyla iç çektiğim sırada gözlerim çare arayarak etrafta gezinirken Barlas’la göz göze geldim. Hâlâ bana aynı sıcaklıkla gülümsediğini gördüğümde içim heyecanla titrerken kısık bir sesle “Ne?” diye sordum. Gergin omuzlarım gevşemişti.
“Yani hayatında bunca durum var ve sen şu an hâlâ kedilerini…” deyip kucağımdaki saksıları gösterdi. “… çiçeklerini bu denli düşünebiliyorsun ya…” dediğinde ‘delisin herhalde’ tarzı bir şekilde cümlesini sonlandıracağını sandım ama omuz silkerken hafifçe güldü. “Sana âşığım.”
Hiç beklemediğim bir anda gelen mutlulukla birkaç saniye dudaklarım aralık kaldı. Sonra birkaç saniyedir tuttuğum nefesimi burnumdan verdiğim sırada gülümsemesi hızla bana bulaştı. Muhtemelen gözlerim de onun gibi parlıyordu. Duygular içimde heyecanla dolaşırken gülümsemekle yetinemeyip hafifçe güldüm. Çiçekleri zor sığdırdığım kollarıma şimdi o da gelsin istiyordum.
“Sen de çete lideri falan olabilirsin ama şu an benim gibi çiçek taşıyıp kedi yolu gözlüyorsun.” deyip çenemin ucuyla halini gösterdim. O hafifçe gülerken benim de gülüşüm arttı. “Ben de sana aşığım.”
Onun da gülüşü arttı ve birkaç saniye sonra yavaşça iç çektik. Ben yeniden dertlere boğulmadan önce sorunu çözdü. Başıyla onların evini gösterdi. “Kapının önüne sevdikleri mamadan koyarız. Sensörlü alarm koyarım yanına da. Geldiklerinde anlarız.”
Evinde sensörlü alarm tarzı cihazların bulunmasını sorgulamadım. Gözlerim evle arasında gezindi. “Size mi çağırıyorsun yani?”
“Yani… O kadınla tekrar karşılaşmak istemezsin muhtemelen ama rast gelmemeniz için gerekli zamanlamaları ayarlayacağım. Mekânda kalmayı önerecektim ama kedilerini bırakmak istemiyorsun. Yarın zaten yeni evin hazır olmuş olur.”
Kaşlarım kalkarken “Yeni evim?” diye sordum. Saat on ikiyi geçmişti ama havalar ısındığı için hâlâ sokak gece sessizliğine bürünmemişti. Üst sokaktaki kahvehaneden erkek kahkahaları geliyordu. Gerçekten bu hayatta kahkahasına katlandığım erkek sayısı sınırlıydı ve kahvehanedekiler bunlara dâhil değildi. Karıları evde muhtemelen çocuk uyutmaya çalışıyordu, onlar taş çevirme derdindeydi. Barlas’ın hiçbir zaman kahvehaneye gitme meyillisi ya da futbol takımı bağımlısı olmamasını seviyordum. Arada maç izlerdi, milli takım maçlarını da takip ederdi ama fanatik değildi. Kahvehaneye de önünden geçerken eşi dostu sohbete çağırırsa bir uğrardı, o kadar. Evlenseydik gecikmek yerine, bir an önce eve gelmeye çalışacağına emindim. Kahvehanedeki çoğu adam eve gitmemeye çalışıyordu. Kendi çocuğunun gürültüsünden, yalnız bıraktığı karısının siteminden kaçıyorlardı. Böyle adamların kimseye faydası yoktu.
“Birkaç sokak üstte. Bu mahalleden uzak kalmak istiyorsundur belki ama başka bir mahalleyi bu kadar güvenli hale getirmem zaman alır. O yüzden hâlihazırda güvenli olan bir mevkiden seni uzaklaştıramam.”
Ata’nın zaman zaman bu mahalleye adam sokmaya çalıştığını ama başaramadığını söylemişti. Düşünüldüğünde gerçekten bu mahallede olan biteni bilmiyor, duymuyordu. Bizden bile muhtemelen Kemal sayesinde haberdar olmuştu. Adamları da beni eve bırakmak dışında bu mahalleye giremiyorlardı. Belki de Ata’nın niyeti hiçbir zaman eve sağ salim gitmem değildi, bu mahalleyi gözlemlemeye ve sızmaya çalışmıştı. Tek sebebi ben miydim gerçekten? Mantıklı gelmiyordu.
“Ragıp amca, Sertap teyze gibilerle dolu bir mahalle nasıl o kadar güvenli oluyor?”
Barlas sesli bir nefes alıp verirken gözleri kısık baktı. Çok detayla anlatmak istemediğini fark ettim ama muhtemelen kendimi güvende hissetmem için bir şeyler de söylemek istiyordu. Dudağını yaladıktan sonra bavulu yere bakıp eliyle etrafı gösterdi. “Birçok mahalleyi çevreleyen bu semt boyunca, yerleşik yaşayan bir ekip var.”
“Yani fark etmeden yan yana geçtiğim bazı kişiler aslında sıradan komşular değil, öyle mi?”
“Evet.”
Bu, her adımımdan haberdar olmasını kanıtlardı. Bu, ne olursa olsun bu mahalleden vazgeçmemesini de kanıtlardı. Bu mahalle onun üssü gibiydi. Çevre mahalleler de üssünü çevreleyen kalelerdi. Ata da, Barlas da kendi mekânını ve sırlarını birbirinden öyle iyi koruyorlardı ki, bu yalanlarımı imkânlı kılıyordu. Barlas mahallesinde kaldığı sürece Ata onu öldüremezdi ama bir şeyleri anlatsam Barlas mahallesinde kalmaz, Ata’nın mekânına giderdi. Bu denklemden tek başıma çıkamazdım ve Meriç’e anlatma cesareti toplamaya çalışıyordum. Bugün Barlas Ata’ya saldırmak üzereyken Meriç’e ‘engel ol’ demiştim ve ‘olamam’ demişti. Barlas’a mı olamazdı, yoksa o da halimi gördüğü için Ata’nın hak ettiğini mi düşünmüştü, bilmiyordum ama tavrını tam olarak öğrenip esneme payı olup olmadığını anlamaya çalışacaktım. En kötü, Meriç’e tam olarak anlatmazdım ama beni patronuyla yan yana getirmesinin ne kadar elzem bir durum olduğuna ikna edebilir ve sonra patronuna anlatabilirdim çünkü git gide bir şeyleri saklamak daha zor olmanın yanı sıra daha da tehlikeli hale dönüşüyordu. O yer altında çok daha kötü anlar yaşayabilirdim. Düşününce bile tüylerim ürperiyordu ama durum buydu. Ata bana her şeyi yapabilecek kadar kötü bir adamdı. Tek bir an yanlış yerde, yanlış bir zamanda, baş başa kalmamız, beni mahvedecek sonuçlara yol açabilirdi.
“Kimler peki mesela?”
Yamuk bir şekilde sırıtarak dilini şaklattı. “Söyleyemem Asya’cım. Sana da elimizi veriyoruz, kolumuzu da istiyorsun.” dediğinde üfleyişim gülüşümle dağıldı. Bir şeyler anlatmaya başladığı gibi devamını talep ediyordum ama geçen haftalarda Çağrı’nın da dediği gibi, ne kadar az detay bilirsem o kadar güvende olduğumu düşünüyordu.
“Mahallede yardıma ihtiyacım olursa onlara koşayım, diye demiştim.”
“Mahallede yardıma ihtiyacın olursa onlar sana koşarlar.” dediğinde minnetle gülümsedim. Ardından hatırladığım detayla gülümseyişim silindi. “Bana ev mi ayarladın sen? Doğru mu anlıyorum?”
Çenesinin ucuyla kucağımdaki saksıları gösterdi. “Ağır değiller mi? Bıraksana şunları. Hatta hadi gel, bize geçelim.”
Pek ağır sayılmazlardı ama bedenim de güçlü değildi. Bizzat taşımak konusunda ısrar etmiştim. Daha annesinde kalmak konusunda emin olmadığım gibi, bana ayarladığı evi kabul etmek de istemiyordum. Annem gelecekse ve annem artık Ata’nın işbirliği yaptığı biriyse beni Barlas’ın evinde görüp daha da delirmesini istemezdim ama girişimi ve çıkışımı görmediği sürece bu durumu gizleyebilirdim. “Daha konuşmamız bitmedi.” dediğimde sıkkın bir bakış attıktan sonra başını ardına çevirip ıslık çaldı. Birkaç genç çocuk “Ne oldu Siyah abi?” diye yaklaştığında kucağımdaki saksıları gösterdi. “Yengenizin…” dedikten sonra gözleri gözlerime döndü ve sesini temizledi. Tekrar çocuklara bakıp “Ablanızın evinden saksıları alın, bizim arka bahçeye götürün. Hadi koçum. Sonra da gidin kahvehanede benden bir şeyler yiyin için.” dedi.
“Kralsın abi ama, Canan teyze sonra ektiklerini, çiçeklerini falan ezdik diye fırça çekiyor. Balkona koysak olur mu?”
Barlas hafifçe gülüp ikisinin de saçlarını sırayla karıştırırken bir yandan başlarını da ittirdi. Mahalledeki erkek çocuklarını döver gibi severdi. Bazı erkeklere çekilmesi gereken muamele buydu. Kızlara da uçuşmak üzere olan simli tozlar gibi nazik davranırdı. “İyi hadi, öyle olsun.”
Kumral olan, isminin Yiğit olduğunu hatırladığım “Ver yenge.” diyerek uzandı. Barlas sesini temizlediğinde Yiğit de “Şey…” diye düzeltmeye başlayacağı sırada gülümseyip “Al yengesi.” diyerek dengeyi bozmadan ortadakini alması için eğildim. O sıra diğer çocuk da yaklaştı ve diğer ikisini de aldı. Çocuklar onları götürüp Barlas’ın elindekileri de almak için geri döndü. Saksıları tamamen götürdüklerinde vedalaşarak uzaklaştılar. O sıra Barlas’la gözlerimiz bir kenetlenip bir etrafta geziniyordu.
Çocuklar yeterince uzaklaşınca “Hani ne olursa olsun yengeleriydim?” dedim en sonunda dayanamayıp.
Bir elini ensesine götürüp ovuştururken hafifçe güldüğü sırada gözleri yerde geziniyordu. Ardından başını doğrultup boynumu gevşetmek ister gibi esnetti. “Sen rahatsız olma, diye. Yoksa benlik sorun yok.”
“Rahatsız olmam.” dedim bastırarak. Hastanedeki o garip andan sonra ne istediğime emin olmadığımı düşünüyor olmalıydı ama emindim.
“İyi,” dedikten sonra iç çekti. “Sen öyle diyorsan.”
Bu konuyu ona sözlerimle değil, davranışlarımla kanıtlayabilirdim ama istemediğim bir refleksimin geliştiğini fark ettikten sonra cesaretim kırıktı. Şu an yapabileceğim bir şey olmadığı için konuyu merak ettiğim başka bir konuya çevirdim. “Niye ve ne ara ev ayarladın? Ben yarın bakacaktım.”
Sıkkın bir nefes alıp verdikten sonra, söylenir gibi “Asya,” diye başladı ama telefonu çaldığı için ilgisi dağıldı. Deri ceketinin cebinden çıkarttığı telefonu açtıktan sonra kulağına yasladı ve bana bakarak karşı tarafı dinledi. “Tamamdır, eyvallah.” deyip kapattıktan sonra annesinin evini gösterdi. “Yasemin karakoldan çıkmış. Birazdan buraya damlar, gel hadi geçelim.”
Annem bir saniye içerisinde karşımda bitecekmiş gibi hissederek korktum. Barlas bir anda yaklaşınca yemin ediyorum, arkamda annem var ve beni çekmek istiyor sandım, gerginliğim arttı ama yaptığı şey ellerimi boynumdan almaktı. Ellerimi istemsizce boynuma götürdüğümü fark ettim. Barlas aramızda indirdiği ellerimizi kenetlerken yine tırnaklarımı tenime batırdığımı, boynumdaki sızlamayla hissettim.
Boynuma dair konuşmadı. Refleksimin farkındaydı, hastanede de defalarca kez engel olmuştu. Belki ne diyeceğini bilmiyordu, belki de daha profesyonel biriyle konuşmam gerektiğini düşünüyordu. Terapi almayı zaten kabul etmiştim ve ben harekete geçmeden o ayarlayacak olmalıydı. “Benimle sevgili olmak istediğini söyledin, değil mi?” derken yavaşça kaşları kalkmıştı. Bunu daha önce de duysa da, tekrar emin olmak isteyerek soruyordu.
“Evet.” dedikten sonra sesimi temizleyip düzelttim. “Yani, her yalandan kurtulduğumda.”
“Tamam.” dedi heceleri yavaşça dile getirerek. “Sonra da benimle evleneceksin, öyle mi?”
Hafifçe gülüp “Berbat bir evlenme teklifi.” dediğimde daha sesli güldü. “Merak etme, teklifin kralını yaparım ama şimdi sadece cevap ver.”
“Evet.” dedim gülerek. Buna dair konuşmak iyi hissetmemi sağlamıştı. Mutlu yarınlar varmış gibi…
“Yani bir aile olacağız?” derken çenesini göğsüne yaklaştırarak başını eğerken yavaşça kaşlarını kaldırdı. Gözleriyle de sorarken sesi bir hayli derin, dudakları kıvrıktı. Gülümsedim. Beni biraz önceki halimden kurtarıp bu denli sakinleştirebilmesi sihir gibiydi. İnce ve kısık sesimle “Evet.” dedim.
O da bir süre gülümseyerek baktı ama bir anda kızar gibi ciddileşti. “E o zaman sorgulama be kızım. Müstakbel karıma,” dediği gibi kalbim sıkıştı. Gözlerim kızarırken bir yandan gülümsemeye devam etmeye çalışıyordum. “Ev ayarlamışım, ne var?”
Aklıma Ata’nın ‘müstakbel karım’ dediği anlar gelirken ellerim, Barlas’ın ellerinde olmasa yeniden boğazıma götürürdüm. Kendimi annem gibi boğmaya çalışmak istiyordum ama fark olarak, ben başarmak da istiyordum. Duygu dolu bir şekilde baksam da, göremedi çünkü telefonu tekrar çaldı. Bir elimi bırakıp telefonunu cebinden çıkarttı ve o kulağına yaslayıp gözlerini bana çevirene kadar yüz ifademden kurtuldum. Biraz dinledikten sonra tekrar “Tamamdır.” deyip telefonu kapattı ve cebine koydu. Beni de kenetli ellerimizle çekerek bavula kadar geriledi ve tekrar kulpundan tutarak kaldırdı. Çekçekli bavuldu ama Barlas öyle kullanmayı pek sevmiyordu. Mahallenin çıkıntılı taş yolları bunun sebeplerinden biriydi.
“Yasemin mahalleye yaklaşmış. Ata’nın adamları bırakıyor arabayla. Resmen mahalleye giriş yolu buldu şerefsiz herif ama çözeceğim.”
Mahalleye giriş yolu.
“Bu mahallede korunması gereken senden daha önemli biri var mı?” diye sordum merakla. Bir ekibin üssü gibiyse bu semt, bu üste Barlas’tan daha önemli bir konumu olan biri de var mıydı? “Var.” dediğinde kaşlarım kalktı. “Sensin.” dedikten sonra beni de beraberinde yönlendirerek evinin kapısına yöneldi. Yanından ilerlerken gülümsesem de, “Ciddi cevap ver.” dedim.
“Ciddiyim.”
Kapıya vardığımızda anahtarı çıkartmak için elimi değil, bavulu yere bıraktı ve deri ceketinin cebinden çıkarttığı anahtarı deliğe yerleştirdi. O kilidi açarken “Barlas, ne sormak istediğimi anladın.” diye direttim. “Evet ama soru hakkın bitti.” diyerek açtığı kapıyı ittirdi ve önden geçmem için başıyla işaret verdi. En başta, ben de Ata için mahalleye giriş yolu olabilir miydim? Şimdiki ilgisi takıntılı aşkından gelse de, ilk başlardaki ilgisi bu olabilir miydi? İhtimal veremesem de yine de aklıma gelmişti. Düşünceler içerisindeyken ayakkabılarımı çıkarmak için elini bıraktım ve çıkardıktan sonra ardından içeri girdim. Bavulu almak için ona döndürdüğümde uzattığım elimi es geçip uzanabildiği kadar ilerisine bavulu kendi koydu. Ardından o da ayakkabılarını çıkartıp içeri girdi.
“Barlas hoş geldin annem. Yağmur, abine de çay koy kızım.”
“Şu mesajı atıp koyacağım anne. Abi hoş geldin!”
Canan teyzenin sesini duyduğumda düşüncelerimden sıyrıldım. Gözlerim hızla kızararak salondan yana döndü. Salon kapısı yoktu, koridorda ilerleyince açılan geniş bir alanı salon olarak kullanıyorlardı, salonu çevreleyen duvarlarda diğer odaların ve mutfağın kapısı vardı. Salonun ışıkları açıktı ve şimdi koridordan görebildiğim sağ duvara yaslı televizyon da açıktı, her ne izliyorsa sesleri geliyordu. Muhtemelen çekirdek yiyip çay içiyorlardı. Saat itibariyle takip ettiği dizi bitmiş olmalıydı, film izliyor olabilirlerdi, belki de dizinin son reklamı çıkmıştı, fragman bekliyorlardı. Bir annenin, bana ‘anne’ olmaya en yakın kişinin sesini duymak içimi sızlatmıştı. Onun gibi bir annem olsa hayatımın nasıl olacağını merak ettim.
Barlas ayakkabılarımızı da alıp içeri girerken “Hoş geldik anne.” diye seslendi. Böylelikle tek olmadığını gösterdi. Yağmur’un neşeyle “Asya abla da mı var?” diye seslenip hareketlenmesini duydum. Çay bardağını gürültüyle tabağına bırakmıştı. Çok geçmeden koridorda onu gördüm. O sıra duyduğum üzere Barlas kapıyı kapatmış, terliğimi dolaptan çıkararak önüme koymuştu.
Yağmur’a gülümsediğim sırada Canan teyze de ardından göründü. “Aa, kızım gelmiş.”
Kızım.
Beni de bir anne doğurmuştu ama ben kimsenin kızı olamamıştım.
Bana yöneldiler ve yemin ediyorum denedim. Ağlamamak için direndim ama koy verir gibi omzumu Barlas’a yaslarken ellerimi yüzüme götürüp ağlamaya başladığımda yaklaşan sesler durdu. Barlas’ın kolu bedenime sarıldı ve beni tamamen ona çevirerek göğsüne çekti. Çenesi başıma yaslanırken diğer eli, birkaç saniye sonra vücuduma geldi. Muhtemelen o sırada eliyle annelerine işaret vermişti.
Allah kahretsin ki neredeyse yirmi beş yaşına varmak üzereydim ve hâlâ geçmişin hayaletleriyle savaşıyordum. Annemin üzerimde bir etkisi olmaması gerekiyordu. Ona dair tek korku ve acımın, Can’a ulaşmaya çalışabilmesi olmalıydı, ona dair de Barlas güvence vermişti. Geriye de bir korku, acı kalmamalıydı ama sırf karşıma çıktı diye beni alıp geçmişin karanlık kollarına atabilmiş miydi? Yaralar nasıl bu kadar taze kalabilmişti? Oysaki izlerden kurtulmak üzere olduğumu sanıyordum. Artık umursamadığımı… Minel’e bağırıp çağırırken bile beni bunlarla yaralayamayacağını söylemiştim ama belli ki, yaralanıyordum. Dünün yarası, bugünü de yaralıyordu. Peki, yarın?
Bir süre kimseden çıt çıkmadı. Canan teyzeler olduğu yerde kaldı. Barlas ise beni sarmalayıp ara ara saçımı koklayarak öptü. Hep birlikte ağlayışımın dinmesini bekledik. Ağlayışım iç çekişlere döndü ama Barlas’ın göğsünden çıkmadım. Saye’mde biraz daha saklanmak istiyordum.
“Yağmur, şu bavulda kediler için mama var, kapı önüne koy abicim. Sensörü de yerleştir. Anne sen de salona dön. Birazdan geliriz.”
Herkes sessizce söylenileni yaparken Barlas beni odasına çekti. Kapıyı kapattığında başımı gövdesinden ayırma cesareti gösterebildim. Yaşlı gözlerimi kırpıştırarak araladım. Kapısın önünde elleri yanaklarıma yerleşti ve başparmakları yaşları sildi. Yüzümü buruşturup “Ağlayıp durmak istemiyorum.” diye sızlandım.
“Bu yaşlar, güçlü kaldığın anların kefaretleri. Bırak, içine değil, dışına aksın.”
Yavaşça kaşlarını kaldırıp şefkatle baktığında burnumu çekip başımı onaylar şekilde salladım. “Yani öyle ‘kızım’ deyince…” derken sesim tekrar boğuklaşmış, yüzüm buruşmuştu. Beni tekrar göğsüne çektiğinde kollarımı olabildiğince beline sarıp gözlerimi sımsıkı kapattım ve bir süre daha ağladım. O da bizi yatağına doğru çekmiş, oturmamı sağlamıştı. Yan yana otururken de, kolları arasında bir süre kaldım. Bacaklarımı da kıvırarak yanımdan yatağa çekmiştim. Bir ara bir kolunu üstümden çekmiş, muhtemelen mesajlarla telefonunu titretip duran annesine cevap vermiş, olanlardan bahsetmişti. Gözlerim yerdeki eski halının tanıdıklığıyla güven veren desenlerinde gezinirken kapı tıklatıldığında irkildim. Eli kolumu sakinleştirerek sıvazlarken kapıdaki buzlu cam oynamalardan annesinin ve Yağmur’un koridorda olduğunu gördüm. O mahcup ama meraklı vücut duruşlarına gülümser gibi oldum. Canan teyzenin bir eli ağzındaydı, telaşlandığında, endişelendiğinde öyle olurdu. Yağmur da ellerini birleştirmiş, gerginlikle hafifçe sallanıyordu.
“Sonra anne.” diye seslendi Barlas.
Birkaç saniyenin ardından buzlu camdan gördüğümüz üzere önce salona dönecek gibi oldular ama sonra Canan teyzenin geri gelmesiyle birlikte Yağmur da dibinde bitti. Canan teyze tekrar kapıyı tıklatıp “Birkaç dakika gelebilir miyim? Asya?” diye seslendi. Sesinin titrediğini duyduğumda yüzüm buruşurken gözlerim tekrar doldu. Elimi Barlas’ın bana yakın olan bacağının üstünden çekip yüzüme götürdüm ve yaşlı kirpiklerimi sildim. Barlas da başını bana çevirmiş, sorar gibi bakıyordu. Yavaşça başımı onaylar şekilde salladım.
Barlas, “Gelin.” dediği gibi kapı açıldı. Barlas’a doğru yaslanmış, neredeyse uzanır gibi olduğumdan doğruldum ve bacaklarımı yataktan indirdim. O sıra en azından ağlamamı geciktirerek halıya bakıyordum. Derken göz açıma tanıdık oluşuyla, üstünde defalarca kez görüşümle bile samimi hissettiren pijaması girdi. Yanıma geçip oturdu. Yağmur da çalışma masasından sandalye çekip karşıma oturmuştu. Dudağımı kemirerek yere bakmayı sürdürdüm. Ağlamama çabası boğazımı acıtıyordu.
“Asya…” dediğinde birkaç saniyenin ardından derin bir nefes alıp cesaret topladım. Başımı ve gözlerimi yavaşça ona çevirdim. Sessizce ağladığını gördüğümde boğazımdaki yumru arttı. Birbirine bastırdığım dudaklarım titriyordu. “Senin annen benim.” dediği gibi dudaklarım hıçkırıkları tutamazken beni Barlas’ın kollarından bir çocukmuşum gibi kendi göğsüne çekti. Kolları sımsıkı vücudumu sararken saçımı defalarca kez öptükten sonra çenesini başıma yasladı. “Benim.” dedi bastırarak. “Bir doğurmadım seni ama o da benim ayıbım olsun.” dedikten sonra ağlayarak güldü. “Hem öyle olsa seni oğluma alamazdım.”
Ben de ağlayışlarımın arasından bir anlığına güldüm. Barlasların da burukça güldüğünü duymuştum. “Ve her şey çok güzel olacak benim güzel kızım.” dediğinde gülüşüm dururken ağlayışlarım arttı. Bir anneden bunu duymaya öyle çok ihtiyacım vardı ki…
Yağmur’un önümüzde yere oturup başını dizime yaslayarak ellerimi tuttuğunu hissettim. Ağlayış seslerinin ne kadarının kime ait olduğunu bilmiyordum ama hüngür hüngür ağladığımı biliyordum. Birinin kızı olma ihtiyacıyla Canan teyzenin göğsünden bir süre çıkmadım. O sıra Ata’yla işbirliği yapan, akıl sağlığının artık nasıl olduğuna dair tahminde bile bulunamayacağım annem karşı eve varmış olmalıydı. Annemin hemen oracıkta olması ama benim başka bir kadının şefkatiyle sarılmam öyle acıydı ki.
Canan teyze, “Senin ailen,” dedikten sonra saçımı severek başımı öptü ve bastırarak ekledi. “Biziz.”
**
Çamaşır makinesinin üstündeki sarı pijama takımıma boş gözlerle bakarken kapı tıklatıldığında irkildim. “Canım, bir sorun yok değil mi?”
“Yok, yok.” dedim hızla. Hastane ve matem havasını üstümden atsın, uyumadan önce biraz gevşetsin diye duş almıştım. Canan teyzeler önermişti, kabul etmiştim. Duş alırken ya da çıkınca kıyafetlere bakarken her ne kadar oyalandıysam, Barlas kapıyı tıklatma gereği duymuştu.
“Tamamdır. İhtiyacın olursa seslen Yağmur’a.”
Bana seslen, diyemiyordu tabii. Annesinin yanında saygımızdan sınırlarımıza dikkat ederdik her zaman. O yüzden giyinmeme ya da banyoyla ilgili bir şeye yardımcı olamazdı zaten şu an ama daha çok, hastanedeki tepkime karşı hassas davranarak böyle söylediğini biliyordum. O yüzden uzaklaşmasını dinlerken yüzümü buruşturup sıkkınlıkla nefes alıp verdim. Bir adımla lavabonun karşısına geçip aynadaki buharı sert bir hareketle sildim ve yansımama üzgün gözlerle baktım. Gözlerim havluyla sarılmış vücuduma indiği gibi kalbim sıkıştı, bakışlarım geri yüzüme yükseldi. Korkuyu, tiksintiyi gördüm. Keşke beni sadece sevdiğim adam güzel bulsaydı.
Aynaya bakmayı sürdüremediğim için ellerimi yüzüme götürüp sertçe ovuşturdum. Ardından havluyu çıkarmadan önce aynadan uzaklaştım. Vücut havlusunu çıkarıp kirliye attığım gibi hızlıca giyindim. Giyinirken kayan saçımdaki havluyu düzelttim ve kapıya yöneldim. Çıkmadan önce gözlerimi kapatıp derin birkaç nefesle hazırlandım ve kapıyı açtım. İlgi dolu bir sessizliğin eve yayıldığını hissettim. Çıktığımı fark edip beni beklemeye başlamışlardı.
Işığı kapattıktan sonra Barlas’ın banyonun önüne bıraktığı terlikleri giydim ve küçük adımlarla salona yöneldim. Koridorun sonuna, salon kısmına vardığımda gözlerim yavaşça koltukta oturanlarda gezindi ve gülümsedim. Onlar da gülümsedi. Birkaç saniye sessizlik sürdü.
Barlas, ayaklanıp “Ben acıktım, bir şeyler hazırladım. Bana eşlik etsene.” diyerek sağımda kalan mutfak kapısına yöneldi. Sadece baktığımı gördüğünde girdiği eşikten geri döndü ve elimi tutup “Hadi gülüm.” dedi. Yönlendirmesiyle hareketlendim ve mutfağa girdik. Gülüm, deyişini düşünürken masanın çoktan hazır olduğunu gördüm. Benim için sandalyeyi çektiğinde gülümseyerek oturdum. O sıra duvardaki süs her zamanki gibi sallandığında ve düşer gibi olduğunda aynı anda tutmak için refleks gösterdik ama düşmedi. Hafifçe gülerek ellerimizi geri çektik. Evlerin alışkanlıkları olmasını seviyordum. Hayaletleri olmasından daha iyiydi.
Çaprazımda kalan sandalyeye oturduğu sırada dirseklerimi masaya yaslayıp ellerimi çeneme götürdüm. “Pek aç değilim.” dediğim an gözlerini bana çevirip alayla kızdı. “O kadar uğraştım. Çok ayıp olur.”
Hafifçe gülüp “Sen böyle şeylere takılmazsın.” dediğim gibi alaylı bir ciddiyet eşliğinde işaret parmağını gösterdi. “Birincisi, benim yerime karar verme.” dedikten sonra diğer parmağını da kaldırdı. “İkincisi, gayet takılırım. Çok kırılırım. Hatta uyku uyuyamam.”
Yemek yemem için gösterdiği çabayı gülümseyerek izledim. Tabii değerlerimi gördükten sonra bu konuda harekete geçeceğini tahmin etmeliydim.
“Mükemmel bir adamsın.”
Yerimde kim olsa ona âşık olurdu ama o bana neden âşıktı, hâlâ anlamıyordum. Benim sokakta ‘Sana aşığım’ dediğim an gibi, ansızın gelen mutluluğa karşı hazırlıksız yakalandı. Şaşkın bir şekilde güldükten sonra kaşığımı alıp bana uzattı. Güleç bir surat ve parlayan gözler eşliğinde hafifçe bana doğru eğildi. “Aynı zamanda iyi bir aşçıyım.”
“Benden iyi olduğun doğru.” diye mırıldanarak kaşığı elinden aldığımda hafifçe güldü. Gözlerim tabağa döndü. Hemencecik mercimek çorbası yapmıştı. Ortada bol yeşillikli bir salata vardı ve pişirmeye zaman yetmeyeceği için muhtemelen evde hâlihazırda olduğunu, dolaptan çıkarttığını düşündüğüm et soteyi ısıtmıştı.
Yemeyi, ne kadar kırılacağını, ayıp olacağını birkaç kere daha hatırlatması dolayısıyla sonuna kadar bitirdim. Yedikçe, aç olduğumu da hissediyordum. Yaşadıkça, yaşamak gibiydi. Bir başladı mı, durmuyordu. Artık başlasın, istiyordum.
Salona geçtiğimizde Barlas boynumdaki çiziklere ve henüz geçmeyen yanık izime krem sürdü. Ardından oturduğum koltukta kreme yapışmamasına dikkat ederek havluyu başımdan çıkardım ve saçlarımda ıslaklığını almak için gezdirdim. Bir süredir havlu saçımda olduğundan zaten pek ıslak değildi.
Beni iyi etmek isteyerek havadan sudan sohbet edeceklerini hissettiğimde havluyu kucağımda tutarken “Ben uyusam olur mu?” diye sorup gözlerimi aralarında gezdirdim. Her an tekrar ağlamaya başlayacakmış gibi hissediyordum ve artık ağlamak istemiyordum. Özellikle de sözde annem karşı evde muhtemelen mışıl mışıl uyuyup başıma açacağı dertler konusunda herhangi bir kaygı gütmezken, ben artık ağlamamalıydım.
“Tabii, sen nasıl istersen kızım ama…” dedikten sonra gözleri Barlas’la Yağmur arasında gezindi. Ne olduğunu anlayamayarak ben de onlara baktım. Yağmur karşı koltuktan kalkıp oturduğumuz koltuğa yaklaştı. Elimden havluyu alıp cam sehpaya koydu. Sonra Barlas’ı “Abi sen şöyle bir…” diye mırıldanırken adeta koluyla, ardından kalçasıyla ittirmek suretiyle uzaklaştırıp aramıza oturdu. Merakla ona baktığımda neşeyle el çırptı ve “Kızlar gecesi mi yapsak?” diye sordu. Neşesinin, tatlılığıyla beni ikna etmesine dair kullandığı bir silah olduğunu biliyordum ama neye ikna etmeye çalıştığını tam olarak anlayamamıştım.
Gözlerim, ardından görünen Barlas’a döndü. Ben karışmam, der gibi kaşlarını kaldırıp indirdi. Tekrar Yağmur’a baktım. “Nasıl yani?”
“Yani… Biz bazen annemle birlikte uyuruz. Bugün de öyle mi yapsak?”
“Yapın,” dedim hemen. Sonra hafifçe güldüm. “Anlamıyorum seni.”
“Sen de işte...” derken neşeyle başlamış olsa da son hecesinde sesi kısılmış, heceyi uzatmıştı. “Sen de bizimle ol.”
Gözlerim tekrar Barlas’a döndü. Barlas şirince sırıtırken gözlerini kısıp “Yoksa Yağmur’a çok ayıp olur?” diye yine şansını denediğinde güler gibi oldum. Gözlerim kızarmıştı. Reddetmek yerine güldüğüm için Yağmur ısrar edebilme yetkisi aldı. Ellerimi tutup “Hadi ya. Tek sorunumuz annemin horlaması olacak, gerçekten. Onun dışında kız kıza uyumak, çok güzel.” dediğinde gülüşüm arttı ve yaşlı gözlerle Canan teyzeye baktım. Bacaklarını koltuğa toplamış, öyle otururken eliyle Yağmur’u kışkışladı. “Bakma bunun abarttığına. Küçük bir mırıltı sadece.”
Barlas alayla gülünce kötü bakışları ona döndü. Barlas eliyle dudaklarında hayali bir fermuarı kapatarak sustu ama Yağmur daha cesur yaklaştı. “Kedi değil, aslan mırıltısı ama.”
Hatırladığım gibi “Kedilerim!” diye yükselerek bakışlarımı Barlas’a çevirdim. Yağmur’un ardında kalsa da heybeti dolayısıyla görünüyordu ama daha iyi görmek için koltuğun ucuna kayıp öyle baktım. Barlas, “Geldiler, mamalarını yediler. Bizim arka bahçedeki kulübedeler şimdi. Kırlent falan koyduk, uyuyorlar. Yarın yine geldiklerinde, senin evine getiririz.”
“Kızım,” diye araya girince kedilere bakmak için ayaklandığım yerde Canan teyzeye döndüm. “Ne gerek var uzaklara gidip tek yaşamaya?”
“Birkaç sokak üsteymiş.” dedim gülümseyerek.
“Çok uzak.” dedi Canan teyze sıkkınlıkla. “Ben camdan sana bakıyordum, eve girdin mi, girmedin mi diye. Şimdi oranın kapısını nereden göreyim ben? Ne güzel hemen karşı karşıyaydık, terlikle geçiyorduk birbirimize.”
Gözlerim tekrar dolarken ellerim karnımın önünde birbirini buldu. Mahcubiyetle, minnet arasında bir duygu yaşıyordum. Canan teyze ise bende yarattığı bu iç ısıtıcı etkileri bilmeden sadece sitemleniyordu.
Barlas, “Anne durumu biliyorsun ya.” diye hatırlattı. Karşı evde artık annem yaşıyordu, gitmek zorundaydım. “Tamam, biliyorum.” deyip elini ovuşturduğu alnından çekti ve o sıra eline doğru eğmiş olduğu başını da doğrulttu. “Ben de zaten o evi demiyorum. Yaşa burada işte.”
Annem hemen karşıda olmasına rağmen gerçekten burada yaşamak isterdim ama Can her ne zaman hayatıma dönecekse, onun için ayrı bir yuva açmalıydım. Kendim yetmezmiş gibi kardeşimi de bu eve getirmek istemezdim. Can’ı da isterlerdi, Can’ı da çocuğu gibi görürdü ve görüyordu Canan teyze ama yine de… Ev üstüne ev kurulmazdı. Hem de bunu ne kadar gizlersem gizleyeyim annem fark eder, Ata’ya yetiştirirdi ve durumlar kızışırdı. Yanı sıra, Can geldiğinde onu annemin karşısındaki evde büyütemezdim. Mümkün olsa aynı havayı solumalarını bile istemezdim.
“Laf söz olur.” dedim, kısaca.
“Aman konuşsunlar.” dedi Canan teyze elini ‘boş ver’ der gibi sallayıp. Oysaki bu konuda hep dert yakınırdı ama artık umursamıyormuş gibiydi. “Zaten sokakta ayağımız takılsa, sendelesek yine konuşurlar. Bunlar böyle annecim,” dediğinde burukça gülümsedim ama ağız alışkanlığıyla söylüyordu. Doğal olması içimi daha da ısıtıyordu ama bir yandan da kalbim sızlıyordu. “Ha…” dedikten sonra muzip bir şekilde gülümsedi. “İlle de ‘Söz olur, olmaz’ diyorsan gel evlendirelim sizi. Kimsenin ağzını bıçak açamaz o zaman.”
Yani gerçekten her an konuyu buraya getirmeyi başarabiliyordu. Genelde reddeder ya da şakaya vururdum ama hafifçe gülerken “İnşallah.” dedim ve Canan teyze tükürüğünde boğuldu. Ayaklarını koltuktan indirip gözlüğünü gözünden çıkarttı. Gözlüğüyle Barlas’a beni gösterdi ve nefesini toparlayabildiğinde “Ne dedi, duydun mu?” diye sorduktan sonra Yağmur’a da beni gösterdi. “Kız Yağmur, duydun mu? Sübhanallah, başımıza bir iş mi gelecek?”
Ben de onlar gibi güldüm ve göz ucuyla Barlas’a baktım. Barlas arkasına yaslanmış, kolunu koltuğa yaslamış, keyifli ve gevşek bir şekilde otururken gözleriyle de gülüyordu. Yağmur gülerek “Baksanıza abimin oturuşu bile değişti.” dedi.
Barlas da “Önceden bu konularda veresiye veren esnaf gibi oturuyordum, artık peşin alanım.” dediğinde gülüşümüz arttı. Zaman geçmiş, cevaplarım değişmişti. Böylelikle hüzünlü değil, mutlu bir şekilde oturabiliyordu.
“Ama ben size ne dedim? Sizi kendi halinize bırakacağım, zaten çok geçmeden evleneceksiniz, dedim.”
Gözlerimi bakmayı sevdiğim Barlas’ın mutlu halinden güçlükle alıp ben de mutlu hissederek Canan teyzeye baktım. Canan teyzenin de yüzü gülüyordu. Gözlüğünü gözüne tekrar taktı ve o da peşin alan esnaf gibi oturdu. Özgüvenli oturuşuna hep birlikte güldük. O da gülse de birkaç saniye sonra ciddileşti. “Gidelim düğün salonu bakalım mı yani?” dedikten sonra dudağını ısırarak Yağmur’a baktı. “Kız Yağmur o kadar akraba gelecek, nereye sığdıracağız? O Sevgi yengenler de…” dedikten sonra yüzünü buruşturdu. “Kalkıp gelir çok hayrımıza duaları varmış gibi, sırf meraktan.” derken başını onaylamazca salladı. Ardından tekrar neşelenip gözlerini Barlas’la aramızda gezdirdi. “Neyse, neyse hallederiz. Siz evlenin de ben o Sevgi karısını koynumda bile yatırırım.”
Gülerek dinlesem de içim buruklaşıyordu. Gerçekten başka derdimiz olmasın, isterdim. Şimdi heyecanla düğünümün detaylarını belirlerdim. Gelinliğimi seçerdim. Evlenmek isteyen başka kızlar ne yaparsa, onları yapardım.
Canan teyze alıp başını hayal dünyasına gittiği için yardım isteyerek Barlas’a baktım. Barlas gülerek sırtını koltuktan ayırdı ve o da ayaklandı. “Anne o günler gelsin de, ayarlarız. Sen sakın anneannemleri falan buraya toplama şu an.” dedikten sonra ciddiye binip “Canan Sultan’ım, kime mesaj atıyorsun?” dediği gibi ben de endişe edip Canan teyzeye baktım. Gözlüğünü geri takmış, telefonuna bakıyordu. “Anne! Sana diyorum. Şu an düğün yok.”
Yağmur Canan teyzenin elinden telefonu kapıp “Annem dur, uçma hemen.” dedi gülerek. Canan teyze gözlerini aramızda gezdirdi. “Ne var oğlum? Binsinler otobüse, gelsinler.”
Dayanamayıp “Ya…” diyerek ona yakınlaşırken tekrar güldüm. Yani gerçekten böyle bir günde bile bir şekilde keyiflenebilmemi sağlamışlardı. Oturduğu tekli koltuğun kol kısmına yaslanıp kollarımı ona sardığımda o da bana sarıldı. Tepesinde kaldığım için boynuna sarılmıştım. O da belime sarıldığında kucağına düşer gibi olduğum için güldüm. Bir bacağım da gerçekten düşmüştü. Resmen devrile yazmıştım.
Yağmur da koltuğun diğer koluna oturup bize sarıldı ve “Girls night başladı!” diye bağırdı. Canan teyze bir kolunu benden çekip Yağmur’u sardı. Gülse de bir yandan azarlama ihtiyacıyla “Kız bağırma, komşular uyuyor. O ne hem be? Göl nat?” dediğinde gülüşlerimiz arttı.
Yağmur “Canan sultan ve A0 seviye İngilizcesi…” diye dalga geçtiğinde cimcik yemiş olacak ki Yağmur bir an acıyla inleyip gülmeye öyle devam etti. “Abi ama girls night diyorum. Erkolara yer yok! Git, sarılma bize.”
Başımı Canan teyzenin omzundan kaldırıp Barlas’ın da dibimize geldiğini gördüm. Bizi böyle izlemek hoşuna gitmiş gibi görünüyordu.
“Bana bak ‘düğün yakın’ derim anneannemler, babaannemler buraya toplanır. Sonra velet kuzenlerle yer yatağında yatarken ‘Keşke abime öyle yapmasaydım’ dersin.”
Ben de bu görüntüden hoşlanarak Barlas’a bakıyordum. O her an hoş bir görüntüyü gözlerime sunabiliyordu ama özellikle şu an parlayan gözleri sıklıkla bana bakıyordu. Benim ona her şey için minnettar olmam anlaşılırdı ama o da minnettar bakıyordu. Yağmur, “Harbi evlenecekseniz ben kabulüm.” dediğinde bakışlarımı Yağmur’a çevirdim ve ciddiyetini gördüm. Hiç istenmediğim bir ailede doğup bu kadar hevesle çağrıldığım bir aile olmaları hayatımın telafisi gibiydi.
Barlas, Yağmur onu dışladığı için, o da Yağmur’u dışlayarak annesiyle bana sarılırken dirseğiyle de Yağmur’u kışkışladı. Yağmur “Ya!” diye söylenerek abisinin koluna tutundu. “Özür dile, seni de ‘Girls night ve Siyah’ grubumuza alayım.”
Biz gülerken Yağmur abisinin kolunu ısırmaya başladığında Barlas sırıtışında alt dudağını ısırdı. Bu görüntü ve çıkarttığı kısık, alaylı inleme içimi yaktı. Öyle ki gülüşüm duraksamıştı. Dudaklarını özgür bıraktı. “Üçe kadar sayacağım, fare saldırını sonlandırmazsan seni gıdıklama komasına sokarım. Üç…” dediği gibi Yağmur bıraktı ve şirince sırıttı. Barlas’ın kolu annesiyle arasında bir alan kapladığından, Yağmur koltuğun kolundan geriye doğru düşecek gibi olduğunda hepimizin bir eli Yağmur’a uzandı ama onu tutan Barlas’tı. Kız geriye doğru düşeyazmış şekilde kalmışken “Özür dile.” dediğinde Yağmur gülerek “Ya beni bu acımasızın elinden kurtarın!” diye bize seslendi. Tam pijamasının ucundan yakalayacaktım ki Barlas Yağmur’un biraz daha geriye doğru eğilmesini sağlayarak kolundaki elini bileğine kaydırdı. Yağmur “Ya abi terörüsün resmen ya!” diye çığlık attı.
Canan teyze bir yandan dert edinerek “Komşular uyandı hep.” diye söylendi ama o da gülüyordu. Barlas’ın koluna hafifçe vurup “Bırak kızımı.” dedi. Barlas, “Tamam.” deyip Yağmur’u geriye doğru bırakır gibi olduğunda hep birlikte çığlık atmakla gülmek arasında bir yerde ses çıkardık. Biz Canan teyzeyle Yağmur’u tutmaya çalışırken, Barlas tabii düşürmeden doğrulttu.
“Adam ol, özür dile. Sonra da grubumuza dâhil ol.”
Yağmur karışmış saçını başını, eğik kaldığı için kızardığı yüzünden ittirip gülerek “Girls night ve Siyah grubuna mı? Grubu ben kurdum!” dedi.
Barlas, “Ben de ele geçirdim. Artık lideriyim.” deyip tek kaşını kaldırarak başını salladı. “İtirazın mı var?”
“Lider olmayı sever.” diye alay ettim. Barlas da bizimle gülse de meydan okur gibi kaşlarını kaldırdı. Başımı onaylar şekilde salladım. Bir anda beni de düşürecekmiş gibi geriye eğdiğinde Yağmurlar gülerek bu sefer beni tutmaya çalıştı. Canan teyze tekrar Barlas’ın koluna hafifçe burup “Bırak kızımı.” dedi, içimi ısıttı. Yağmur da, “Ya karına yapma bari!” diye sitem ettiğinde Barlas’la göz gözeyken keyfimiz arttı. Kalbim kırıklarla doluydu ama şu an her kırığı ayrı yeşeriyor, pır pır ediyordu.
“Durun şimdi ona liderin kim olduğunu göstereceğim.” dedim, koltuktan düşme tehlikesi altında olsam da istifimi bozmadan. Gülüşümü dudağımı yalayarak durdurdum ve Barlas gibi meydan okuyarak kaşlarımı kaldırdım. “Üçe kadar sayaca…” dediğim gibi beni doğrulttuğunda gülüşlerimiz arttı. Komplekssiz olmasını seviyordum.
“Oğlum eğer ananı da koltuktan atmaya çalışmayacaksan, bu geceki göl şeyimizde yoksun ama sarılabiliriz.”
Ben, Barlas ve Yağmur birbirimize sırayla bakıp aynı anda “Göl şeyi.” diye tekrar edip güldük. Canan teyze “Ne haltsa…” diye söylendiği gibi birbirimize sarıldık. Canan teyze ortamızda kalmıştı. Barlas’ın bir kolu bana, diğer kolu Yağmur’a sarılmıştı. Biz de Yağmur’la Canan teyzeye ve Barlas’a sarılıyorduk.
Yağmur, “O zaman, grubumuza yeni bir isim buldum.” dediğinde Canan teyzenin omzuna gömüldüğüm için onu göremiyordum ama sesi bile gülümsediğini kanıtlıyordu.
Canan teyze “Söyleyebileceğim bir şey olsun.” dediğinde güldük. “Türkçe olsun bir de. Gavur kelimelerini bırak.”
Yağmur gülerek “Altaylar, olalım.” dedi. İçim daha da ısınırken Canan teyze “Hah, bunu sevdim.” dedi. Başımı kaldırıp şakağımı Canan teyzenin omzuna yaslarken bakışlarımı artık görebildiğim Barlas’a çevirdim. Yağmur’la, Canan teyze sarıldıkları için başlarını gömmüşken Barlas bakışlarımdan memnun gibi baktı. Hastanede her ne kadar bazı isteklerim konusunda onu şüpheye düşürsem de şimdi onu ne kadar istediğime kanıt olmalıydı bakışlarım. Omzumu öptükten sonra o da başını omzuma yasladı.
Asya Altay.
Beni öldürmeye çalışan bir kadının soyadını değil, sevdiğim adamın soyadını taşıyacağım günleri yaşamayı iple çekiyordum.
**
“Çok tatlı bir apartman.”
Apartmana bakarken içimden gülümseme isteği gelmişti. Akşam olmuştu, ev sokak ışıklandırmasıyla değil de güneşle birlikte daha güzel, daha net görülürdü ama şu an gördüğüm görüntüden de memnun kalmıştım. Dar, taş döşeli ve eğimli bir sokağın köşesindeydi. Dört katlı bir apartmandı. Alt katı gri taş duvarlardan yapılmıştı. Üst katlar ahşap kaplamalıydı ve maviye boyalıydı. Soluk bir maviydi ama mavinin her tonunu seviyordum. Pencerelerin hepsinde aynı mavi renkte panjurlar vardı. Şimdi bazıları açık, bazıları kapalıydı. Her katta sadece bir daire olsa gerekti, bina büyük değildi ve sadece yan cephesinde beyaza boyanmış demir korkulukları olan balkonlar vardı. O balkonlardan birinde çiçeklerimin ne güzel duracağını düşündüm. En üst katta kim oturuyorsa, o çoktan balkonunu çiçeklerle doldurmuştu. Derken, bir alt katın balkonunun da öyle olduğunu ama fark olarak çiçeklerin benim çiçeklerim olduğunu gördüm. Neşeyle Barlas’a dönüp “Üçüncü katta mı ayarladığın ev?” dediğimde neşeme gülümseyip yavaşça başını salladı. Belli ki eşyalarım çoktan gitmişti. Balkon hangi odadaysa, o odanın ışığı yanıyordu. Perdeler çekiliydi ama anlaşılıyordu. Böylelikle balkona da ışık ulaşıyordu ve çiçeklerimi daha görünür kılıyordu. Belli ki eşyaları yerleştirenler ışığı açık unutup gitmişti.
Dün gece uyumadan önce kulübedeki Fikri ve Neriman’a bakmıştım ama bakmak için saçlarımı kurutmak zorunda kalmıştım. Barlas’ın ‘bahçeden kulübeye gidene kadar üşüyüp hasta olursun’ kaygısı tek başına yeterdi ama Canan teyze de pimpirikliydi. Ana oğul benziyorlardı. Ardından Canan teyze, ben ve Yağmur, Canan teyzenin yatağında uyumuştuk. Onun için o geniş yatakta yıllardır tek başına yatmak, rahatlıktan çok acı verici olmalıydı. Normal zamanda merhum eşinin tarafına geçmediğini, sanki kocası hâlâ varmış, hemen oracıkta uyuyormuş gibi kendi tarafını aşmadığını biliyordum. Belki de öyle hissetmek istiyordu. Bu hissi hiç bilmemek istedim. Barlas’ın yokluğuyla sınanmaktan korkuyordum.
Birlikte uyumak bir yandan kalp burksa da bir yandan da huzur vericiydi. Uyumadan önce karanlıkta yapılan mayışık sohbetler, gülüşmelerin ardından Canan teyzenin ‘komşular uyanacak, sessiz olun’ azarı ama onun da bir yandan gülmesi… Sarılmak, bir anne tarafından üstümün örtülmesi, kendi kardeşim yanımda olmasa da kardeş gördüğüm Yağmur’la temas halinde olmak, düşüncelerden kurtulup uykuya dalmama yardımcı olmuştu olmasına ama kâbusla uyanmıştım. Kâbusum boyunca annemle uğraşıp en sonunda ‘Ben yapmadım!’ diye bağırarak uyanmıştım. Ben yapmadım. Babamı ben öldürmedim.
Böylelikle Barlas odaya dalmıştı. Tekrar ağlamamıştım ama nefesimi toparlamam biraz zaman almıştı. O sıra yanımda olmalarına minnettardım. Varlıkları, beni boğulmuşluk hissinden kurtarıyordu. Ardından Barlas gitmemiş, yatağın benim yattığım sağ tarafının yanına yer yatağı yapmış ve yanımızda uyumuştu. Yataktan sarkan elimi tutmuştu ve tekrar kâbus görmemiştim.
Yine de ben asıl kâbuslarımı gözlerim açıkken görüyordum. Kahvaltı yaptığımız sırada bir süredir bakmadığım telefonuma bakmış ve Ata’nın mesajlarını görmüştüm.
‘Ben sana dokunduğumda kendini yaralıyorsun ya, o adamın dokunduğu yerler için ben ne yapmalıyım?’
Şüphesiz ki, bayıldığımda Barlas beni kucağına almış olmalıydı. Belki başta ayıltmaya çalışmış, saçımı yanağımı öpmüş, sevmiş olabilirdi. Ata’nın hangi anlara şahit olduğunu bilmiyordum ama sadece izlediğini biliyordum. Sonuçta, hepimiz hayattaydık. Sadece daha da kin, öfke ve hırs dolarak izlemişti. Bana, bize yapacaklarını hayal ederek. Beni sevse derdi bayılmam olurdu ya da zaten en başta bayılmamı sağlayacak kötülükler yapmazdı ama attığı on altı mesajın sadece birinde nasıl olduğumu soruyordu. O da, son mesajdı ve diğer mesajlarla arasında zaman farkı vardı. Her zamanki gibi dengesizin tekiydi. Muhtemelen kıskançlıktan, hasetten köpürmüş, ancak sakinleşince halimi umursamaya başlamıştı. Bana zarar verdiğinde de böyle olurdu. Başta canımı yakar, sonra ‘yandı mı?’ diye sorardı. Telefonumu en son düşürdüğümü hatırlıyordum ama Barlas ya da Meriç almış olmalıydı ki çantamdan çıkmıştı. Sessizde olmasına minnettardım yoksa farklı zamanlarda atılan mesajlardan birinin sesi hastanede, evde birilerinin ilgisini çekebilirdi.
‘O gün için susuyorum sevgilim.’
Halimi sormadan hemen önce bu mesajı atmıştı. O gün derken evlilik teklifinden mi bahsediyordu, başka bir günden mi bilmiyorum ama sırf beni tehdit edebilmek için Barlas’a zarar vermemesi şu an beni rahatlatıyordu. Barlas’a benim gibi, onun da ihtiyacı vardı. Barlas’ı ortadan kaldırırsa hem belki benim gerçekten delirerek gözümü karartıp da yapabileceklerimden çekiniyordu -çünkü en son onu da, kendimi de neredeyse öldürüyordum ve öldürmekten vazgeçsem de bacağına sıkmıştım- hem de bana olan asıl tehdidini kaybetmiş oluyordu. O yüzden şimdilik planlarını bozmayacaktı. Yine de Barlas ona saldırdığında Ata’nın eli silahına gitmişti ve bayılmasam biri, diğerinin kanını dökecekti ama en çok ben yaralanacaktım. Yani, Ata’nın da planına sadık kalmasının bir sınırı vardı. İsterik sırıtışıyla bana bakışını unutamıyordum. Bana resmen biraz sonra yapacaklarını anlatmıştı, gözlerinden kan damlamıştı.
Barlas’ın, Ata’nın yakalarına yapışmış olmasının sonucu normal şartlarda Ata’nın onu öldürmesiyle sonuçlanırdı. Ata birini sadece kovmazdı. Ya taşıdığı sırlarla birlikte o kişiyi yok ederdi ya da o sırları açığa çıkaramayacak hale getirirdi ama kahvaltıdan sonra sorup durmamın neticesinde öğrendiğim kadarıyla Ata Barlas’a ‘Aramızdaki gerginliği yaşanmamış kabul ediyorum. Halini anlıyorum. Ben de sevdiğim kadın için böyle öfkelenirdim ama annesini Asya’ya kötülük değil, iyilik olsun diye karşısına çıkardım. Benlik bir sorun yok, işine ve dövüşlere kaldığın yerden devam et. Bir sonraki paket teslimatını haber veririm’ diye mesaj atmıştı. Barlas’ın işi bırakmasından endişe ettiği için ondan önce davranıp böyle bir mesaj atmış olmalıydı ve aşağılığın tekiydi. Barlas’la ilişkimizi bilip onaylarmış gibi mesaj atmış, Barlas’ı biraz daha Ata’nın benimle olan derdinin aşk, takıntı olmadığına ikna etmişti. Böylelikle ip inceldiği yerden kopmayacak, oyun onun istediği gibi ilerleyecek, sanıyordu. Barlas’ın da operasyonu sürdürmek için zaten işe devam etmesi gerekiyordu. Bu sürtüşme dolayısıyla az daha operasyonu batırıyordu. Üstlerinden yine azarı yemiş olmalıydı. Üstlerim, dediği amiri olsa gerekti. Operasyonun sivil ayağında da ondan yetkili birileri olabilirdi gerçi, bilmiyordum. Hâlâ Barlaslar tam olarak ne, polis mi, işbirlikçi mi onu da bilmiyordum. Polis gibi yaşamıyor, davranmıyorlardı. Suç işlemekten çekinmiyorlardı.
“Beğenmediğin bir şey mi var?”
Gözlerimi kırpıştırıp Barlas’a odaklanırken “Yok.” dedim hızla. Düşüncelere daldığımda kanım nasıl çekildiyse Barlas’ın da ilgisini çekmişti. Ellerini ceplerinden çıkarmıştı. Az evvel ardımda, evin dışını izlememi beklese de şimdi yanıma gelmişti. Elini koluma koymuş ve yüzüme doğru eğilerek şefkatle soruyordu. Tekrar gülümsediğimde düşünceli bir şekilde o da gülümsemeye çalıştı. Halimi, son yaşadığım birçok şeye yorabilirdi ama sanki zihnimi okuyabilirmiş gibi huzursuz hissetmiştim.
“Eve bakalım mı?”
Gözleri sorgulayarak yüzümde gezinmesin diye böyle söylemiştim ama bunu sormak gerçekten beni heyecanlandırdı. Yıllardır içinde bulunmaktan acı duyduğum bir evde yaşadıktan sonra şimdi yeni bir başlangıç beni iyi hissettirmişti. Üstelik buradaki komşularım da yeni olacaktı. Bir kısmı bazı şeyleri biliyor olmalıydı ama onlar kadar tepkili yaklaşacaklarını sanmıyordum. Can geldiğinde burada daha rahat edecek olmalıydı. Hem… Mavi rengini de severdim!
Hissettiğim heyecan yüzüme yansıdığında o da rahatlayarak daha içten gülümsedi ve kolumdaki eli belime kaydı. Birlikte apartmana yöneldik. Beyaz demir kapısına varmak için birkaç basamaklı taş merdiveni çıktık. Barlas’ın kapıyı açmasını beklediğim sırada anahtarı bana uzattığında gülümsedim. Soğuk anahtarı elinden sıcak parmaklarına temas ederek aldım. Anahtar elimi üşütmek yerine içimi ısıtırken ‘Umarım burada güzel günler geçiririm’ diye düşünerek apartman kapısını açtım. Apartmanın girişindeki aynaya bakarak ilerledim. Sensörlü ışık bir saniye gecikmeyle açılmıştı ve bu detay bile hoşuma gitti. Evlerin böyle kusurları olmasına ihtiyacım vardı. Ben çok daha büyük kusurlarla baş etmiştim.
Barlas hemen yanımdaydı ve gözleri üstümdeydi. Beğeniyor muyum, mutlu muyum, diye beni izliyordu ve ben gülümsedikçe, o da gülümsüyordu. Merdivenlere vardığımız sırada gerçekten her katta tek ev olduğuna emin oldum. Dairenin kapısının da beyaz çelik olduğunu gördüğümde, yukarıdaki katların da öyle olduğunu umdum. Koyu kahve ve her eşyası matem dolu bir evde yılları Can dışında beni daha yalnız hissettiren bir aileyle, son yılları da gerçekten yalnız bir şekilde yaşadıktan sonra burası içimi açmıştı. Apartman duvarları da çok açık, beyaza yakın bir maviydi. Elim ahşap merdiven korkuluğunda gezinerek çıkmaya başladım. Barlas da hemen ardımdaydı. Merdiven dar sayılırdı ve dairelerden birinden yemek kokusu geliyordu. Bu bana evde hissettirdi.
Üçüncü kata vardığımızda ikinci katta da gördüğüm gibi bu dairenin de kapısının beyaz olduğunu görüp sevindim. Pürüzlü duvarında tatlı bir zil düğmesi vardı. Düğme hizasında duvara yaslı küçük bir ayakkabılık da vardı. Hoş geldiniz, yazılı turuncu kapı önü paspasını görünce sessizce güldüm.
Umuyorum ki, ‘yeni hayatıma’ hoş gelmiştim.
Ben böyle düşünürken gerçekten zihnimi okumuş gibi ardımdaki Barlas da “Hoş geldin.” dedi. Omzumun ardından ona bakıp içtenlikle gülümsedim. Anahtarı tutmayan elimi omzumun üstünden ardıma götürdüğümde kolaylık sağlayarak yakınlaştı. Elim yanağını bulurken kolları ardımdan belime dolandı. Çenesini omzuma yaslamıştı. Diğer yanağı da yanağıma yaslanırken derin bir nefes alıp vererek kapıya baktım. Yanağında olmayan ve anahtarı tutan elimi, belimi saran kollarından birine indirmiştim.
“Burada bir sürü güzel anın olacak…” derken yanağını yavaşça yanağıma sürtüyordu ve artık dişlerimle gülümsüyordum. “İçlerinde sen de olacak mısın?”
Sormuştum ama biliyordum. Ona göre bunun cevabı ‘evet’ti, ama hayatın da aynı cevabı vermesini istiyordum. Ben aynı dileği tutmakta ısrarcıydım. Şimdiden bu eve öyle ısınmıştım ki, belki de evlendiğimizde de burada yaşardık. Belki burada anne bile olurdum. Bir gün. Sahip olduğum her şeyi kaybetmekten ölesiye korkmadığım bir gün.
“Sen istediğin sürece.”
Açıkça söylemese de hareketleri ve cevapları, taleplerime dair düştüğü şüpheyi gösteriyordu. Bir gün hiçbir şeyin onunla ilgili olmadığını öğrenecekti ve işte o zaman konu benim istemem değil, onun beni hâlâ isteyip istememesi olacaktı.
“Hep isteyeceğim.” dedim, sesime yansıyan emin oluşun içini rahatlatmasını umdum.
“O zaman hep olacağım.”
Sarılışı sıkılaştı ve birbirini takip eden huzurlu iç çekişlerin ardından sensörlü ışık söndü. Hafifçe güldük. Barlas bir elini vücudumdan çekip tavana doğru sallarken “Böylelikle ilk güzel anım oldu bile.” dedim. Her ne kadar hayatımdaki mutlu her an gibi karanlıkla sonlansa da, umut kırıcı bulmamıştım. Barlas, hayatımdaki karanlıkları da aydınlatır gibi ışığı tekrar yakmıştı. Nedense, bu ana fazla anlam yükledim.
Kilidi açmak için yöneldiğimde Barlas kolunu gevşeterek alan tanıdı. Kapıyı açtığımda karanlık bir giriş bile içimi aydınlattı. Ayakkabılarımızı çıkardık. Barlas’ın eli duvarda ışığı bulup açtı ve gözlerimi kırpıştırarak etrafa baktım. O sıra Barlas’ın yönlendirmesiyle yeni evime ilk adımımı attım. Üç duvar bej rengiyle boyanmıştı ama kapının karşısında kalan duvarın, kapıların arasında kalan tam karşımdaki kısmında, alt yarısı ahşap çıta vardı. Üst yarısı ise mint yeşiline boyanmıştı ve mavi konsolun üstündeki aynada bu görüntüyü ne kadar sevdiğimin yansımasını görüyordum. Üstelik daha güzelini de ayna gösterdi. Barlas hemen ardımdaydı ve gülümsüyordu.
Konsolun üstünde beyaz, çıkıntılı desenli ve pek derin olmayan tabak vardı. Muhtemelen zamanla içinde evden çıkarken çıkarttığım ya da eve girdiğim gibi oradan alacağım tokalarım, cebimden öylesine bıraktığım bozuk paralar, çöpe atmaya tenezzül ettiğim ana kadar orada duracak market fişleri birikecekti. Bir de…
Birkaç adımla yaklaşıp şimdilik anahtarı da koydum. Barlas da kapıyı ardımdan kapattı. Aynadan gördüğüm üzere deri ceketini çıkarttığında, ben de gözlerimi kare giriş alanında gezdirerek kot ceketimi çıkartmaya başladım. Göz ucuyla gördüğüm kadarıyla Barlas elini uzattığında ceketimi ona verdim. Beyaz boyalı ahşap kapılarda gözlerimi gezdirdim. Kapının sağ tarafının ucunda kalan oda ve onun çaprazında kalan oda haricinde tüm kapılar kapalıydı. Zaten çaprazda kalan odanın kapısı da yoktu, oymalı bir eşikle geçiliyordu. Mutfak ya da ardiye olduğunu düşündüm. Eğer mutfaksa kapısı açık olan oda da salon olmalıydı ama ışığı kapalıydı. Girişten ulaşan ışıkla L koltuk takımını seçtiğimde bu düşüncemden emin oldum. Balkonun salonda olduğunu sanmıştım ama şimdi salonun ışığı kapalı olduğuna göre belki de kapısı kapalı olan odalardan birinde olmalıydı. Belki de yatak odasındaydı.
Barlas’ın montlarımızı astığı tatlı portmantoya baktım. Sağ tarafında kapaklı dolabı vardı ve asma tarafının altında ise minderi yeşil olan iki kişinin sığabileceği bir oturak vardı. Oturağın altında ise birkaç ev terliği vardı. Barlasların evlerindeki terliğime benzer beyaz peluş terliği gördüğümde güldüm. Hemen yanında ancak Can’ın ayaklarının sığabileceği mavi, yeşil bir terlik daha vardı. Barlas kendisi için terlik düşünmemişti ama bu eve aldığım ilk eşya onun terliği olacaktı. Sanırım başka eşya da almama gerek yoktu, ev döşeli duruyordu. Yine de birkaç eşya almak ve eve ben de dokunmak istiyordum. Bir yandan da, eve zaten ben dokunmuş gibiydim. İçimin karanlığını bir kenara bıraktığımızda sevdiğim renkler var gibiydi. Yerde, kemik ve somon renkleriyle dama desenli şimdi neredeyse eğilip ellerimi gezdirmek isteyeceğim dokuda halı vardı. Giriş, her detayıyla hayat doluydu.
“Bunları sen mi seçtin?” diye sorarak salon tarafına yöneldim. Resmen Can’ı buraya getirsem nasıl zıplaya, hoplaya dolaşacaksa, ben de öyle dolaşmak istiyordum. Neyse ki zıplamadan ilerleyebiliyordum ama adımlarım, hareketlerim ve en başta sesim ne kadar heyecanlı olduğumu gösteriyordu.
“Seveceğini düşündüm ama dilediğini değiştirebilirsin tabii.”
“Sevdim…” derken eşiğin yanından geçiyordum. Duraksadım ve içerisinin mutfak olduğuna emin olacak kadar baktım. Salonun ardından oraya da bakacaktım ama önce salona yöneldim. Elim duvarda düğmeyi ararken gözlerim karanlıkta görebildiğim kadarıyla oturma grubunda geziniyordu. Sonunda bulup ışığı açtığım an çıkan gürültüyle birlikte korkup bir adım geriye, Barlas’a kaştım. Barlas’ın kolları ardımdan vücuduma sarıldı. Bir elim kalbime, bir elim ardımdaki Barlas’a giderken havada konfetiler uçuşuyordu ve doğum günü şarkısı söylüyorlardı.
“İyi ki doğdun Asya! İyi ki doğdun Asya! İyi ki doğdun, iyi ki doğdun, iyi ki doğdun Asya!”
Dudaklarım aralık kalmıştı. Ses çıkınca kötü bir şey olacağına inanmış kalbim, az rastlanılsa da iyi bir şey olduğunu idrak etme çabasındaydı. Gözlerim ise kırpışarak aralarında geziniyordu. Çağrı ve Meriç konfetileri patlatmışken Yağmur ve Canan teyze yan yana alkış tutuyordu. Her birinin samimi mutlulukları git gide kalbimi yeni bir acıya hazırlıklı olmaya değil, bu mutluluğu yaşamaya ikna etti. Yine de gülüşüm şaşkındı.
“Doğum günüm mü?”
Hiçbirinin elinde pasta göremiyordum ama öyle söylemişlerdi. Mart ayında olduğumuzu hatırladığımda tekrar şaşkınlıktan kısa süren bir gülüş eşliğinde hemen ardımdaki Barlas’a çevirdim bakışlarımı. Az evvel başım göğsüne yaslı olduğundan şimdi başım omzuna kaymışken yanağım bedenine yaslıydı. O da başını şimdi hafifçe solunda kalan bana çevirerek eğdi ve güleç bir suratla “İyi ki doğdun güzelim.” dedi. Sarılışı sıkılaşırken hafifçe iki yana sallanmamızı sağlayıp “İyi ki.” diye ekledi.
Başta beni doğuran annem doğmuş olmamdan nefret ettiği için doğum günlerini Barlas’la tanışana kadar sevmezdim. Benim için bir an önce bitmesini beklediğim, bu hayattaki yalnızlığımı hatırladığım acı verici bir gün olurdu. Barlas ise bana doğum günlerimi sevdirmeyi başarmıştı. Zorlanmıştı ama her şey gibi, onu da başarmıştı. Sonra ise ayrılmıştık. Yine de doğum günlerimde eve döndüğümde kapımda yaptığı rüya kapanıyla karşılaşırdım. Onu terk etmeme rağmen, doğum günümü kutlardı.
Bugün 29 Mart’tı ve benim doğum günümdü…
Mart ayında olduğumuzu bilsem de, son gelişen durumlar sebebiyle olsa gerek tarihi unutmuştum. Barlas’ın doğum günü olsa, unutmayacağımı biliyordum. O da, 13 Ağustos 1999’da doğmuştu. Aslında burçlarla pek ilgilenmezdim ama etrafınızda Yağmur gibi biri varsa, yine de çok bilgi sahibi olurdunuz. Barlas da hiç inanmazdı ama benim koç burcu olduğumu, onun ise aslan burcu olduğunu biliyorduk ve Yağmur’un anlattıkları doğruysa gerçekten burcumuzun özelliklerini taşıyorduk.
Hâlihazırda hüzün içerisinde olduğumdan, hazır annemin de dönüşüyle pekişebilecek bir doğum günü hüznüyle karşılaşmayı unutmuştum ama bunu yaşamadan mutlulukla sarmalanmıştım. Barlas’ın gözlerine dolu gözlerle baktığımda bunu izlediği birkaç saniyenin ardından kulağıma doğru “Yanağını öpebilir miyim?” diye sordu. Ağlama isteğim artarken hızla “Evet.” dedim. Bunu sorma ihtiyacı duymasını istemiyordum ama o refleksimi unutturduğum ana kadar soracak olmalıydı. Yanağımı güçlü bir şekilde öptüğünde hafifçe güldüm. Yanağımı öptüğü sırada başım önüme dönmüştü ve gözlerim tekrar neşeli insanlarda gezindi. Annem Barlas’la tanışana kadarki doğum günlerimde yeterince üzgün değilsem diye yanıma gelir ‘Sen de benim gibi yalnız kalacaksın’ derdi. Şimdi hiç yalnız hissetmiyordum.
Barlas öpücüğünün ardından çenesini omzuma yasladı. Daha sesli gülerken ellerim yanaklarıma gitti ve “Teşekkür ederim…” dedim. Sesim kısık ve titrek çıkmıştı ama duymadılarsa bile yüz ifadelerim minnetimi onlara kanıtlıyor olmalıydı.
Çağrı, “İyi ki doğdun kızıl şey yenge bacım.” dediğinde gülüşüm arttı. Ve yine “Teşekkür ederim.” dedim. Sanırım bütün akşam aynı neşeyle teşekkür edebilirdim. Yağmur “Asıl benim yengem olacak o, Çağrı abi.” diyerek ona hafifçe dirseğiyle vurdu. Çağrı da onu hafifçe kalçasıyla ittirip “Sen görümcesin. Görümceleri kimse sevmez.” dedi. Yağmur ona kızgın bakmaya çalıştı ama Çağrı yanağından makas alınca güldü ve bana dönüp “İyi ki doğdun müstakbel yengem!” deyip el çırptı.
Gülerek “Teşekkür ederim, Dünya tarihinde sevilecek olan ilk görümce.” dediğimde bizle birlikte gülerken ‘Gördün mü?’ dercesine Çağrı’ya başıyla işaret yapıyordu. Çağrı “Olsun. Çocuklarının baba tarafı olacaksın. Hâlâ tehlike sürüyor.” diye onunla uğraşmayı sürdürdü. Onların susmasını beklerse sabah olacağını fark eden Meriç, “İyi ki doğdun kardeşim.” dedi ve onun gibi gülümseyip tekrar “Teşekkür ederim…” dedim. Sonuna doğru sesim incelmiş, heceleyişim uzamıştı. Can da burada olsa, hayal gibi bir an olurdu.
Canan teyze de, “İyi ki doğdun kızım…” dediğinde her birine aynı anda sarılma ihtiyacı duyarak hareketlenir gibi oldum ama Barlas ardımdan sarılışını sürdürerek beni durdurdu ve yerimde “Teşekkür ederim Canan sultan…” dedim. Beni neden durduğunu anlayamadığım Barlas “O zaman doğum günü kızının pastasını üfleme zamanı geldi bence.” dedi.
Her bir ağızdan “Evet!” dediler ve birinin mutfağa falan gidip pastayı getirmesini bekledim ama iki yana ayrılarak hemen arkalarına, odanın köşesinde bir süredir gizlediklerini ancak şimdi fark ettiğim şeye döndüler. Pastamı ve onu tutan can parçamı gördüğümde gülümseyişim ve gözlerimdeki yaşlar donmuştu.
“İyi ki doğdun abla!”
Birkaç saniye sonra dudaklarım yavaşça aralanırken Barlas da çenesini omzumdan çekip sarılan kollarını yavaşça gevşeterek çekti ama ellerini kollarımın iki yanından çekmedi. Birkaç saniyedir donakalmış yaşlarım hızla akın ederken aralık dudaklarımda yavaşça bir gülüş belirdi. “Can?”
Tatlı omuzlarını iki yana sallarken neredeyse düşüreceği pasta tabağını Yağmur ablası gülerek tutup doğrulttu ve Can da sevecen bir mahcubiyetle “Ay…” diyerek güldü. Ardından parlayan zeytin gözlerini gözlerime yükseltti. “Dilek tut!”
Gelmişti…
Ata, beni iyice köşeye sıkıştırmak için Kemal’e artık Can’ı bana gösteremeyeceğini, bir an önce parayı toparlayıp ayarladığı kişinin evlat edinmesini sağlamam gerektiğini söylemesi için talimat vermişti ve Kemal’in artık bizim tarafımızda olduğunu bilmediği için Kemal de talimata uymalıydı. O yüzden bir süredir riske atıp görüşme ayarlayamamıştık, ancak ve şanslıysak telefonda görüşüyorduk. Az evvel içim mutlulukla kıpır kıpırken bile bir yandan buruk olmamın sebebi, Can’ın olmayışıydı ama buradaydı işte… Barlas bir şekilde görüşme ayarlayabilmiş olmalıydı.
Ona doğru yaklaşmaya başladığımda muhtemelen mumlar için geldiğimi sanıp neşeyle pastaya baktı. Güçsüz birkaç adımın ardından hızlandım. Dibine vardığım gibi dizlerimin üstünde oturup elinden nazikçe aldığım pasta tabağını Yağmur’a uzattım.
Can gülerek “Ama dilek…” derken ellerini yakaladığım gibi onu kendime çektim. Bir elim ensesindeki yumuşak saçlarını severken diğer elim beline sarıldı ve sarılışım kadar sımsıkı bir şekilde gözlerimi kapattım. Şu an dileyebileceğim her şey zaten bu evdeydi. Ben de bunun sonsuza kadar sürmesini dileyebilirdim sadece.
Can da belime olabildiğince sarıldı. Yanağını omzuma yasladı. “Sana hediye olarak öyle güzel bir resim yaptım ki…” dedi. Ağlayışlarımın arasında güldüm. “Buzdolabımıza asarız ha abla? Hep görürüz.”
“Buzdolabımız…” diye tekrar ederken kollarımı gevşeterek yüzünü görebileceğim kadar çekildim. O da başını omzumdan kaldırıp bana bakmıştı. Yaşlı yanaklarını burnumu çekerek sildim. Yaşlarla ıslak ve gülümseyen dudaklarımız titriyordu.
“Evet! Birlikte de resim yaparız? Eskisi gibi? Onu da odama asarız, olur mu? Abla inanabiliyor musun? Resmen artık buradayım!”
Gözlerimi kırpıştırarak ona bakarken sesimi temizleyip tekrar burnumu çektim. Anlayamadığım için gülümsemem silinirken omzumun ardından Barlas’a baktım. Salon kapısının yanından duvara yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmiş, gülümseyerek bizi izliyordu. Kaşlarımı kaldırdığımda yavaşça başını salladı.
“Nasıl yani?” diye sordum ve bir önüme dönüp Can’a, bir de ardıma dönüp Barlas’a bakıp durdum. Ruhum anlamış olmalıydı ki nabzım bir hayli yükselmişti ama zihnim idrak etmekte zorlanıyordu.
Can “Artık hiç gitmeyeceğim! Hep birlikte olacağız, başka aileler gibi!” dediği sırada bakıyor olduğum Barlas’ta kaldı gözlerim. Yaşlar görüşümü bulanıklaştırdığı için kırpıştırıp duruyordum. “Nasıl?” diye sordum tekrar. Sırf doğum günüm için geldiğini, her kavuştuğumuz an gibi sayılı sonsuzluğun ardından tekrar vedalaşacağımızı sanıyordum ama gitmeyeceğini söylüyordu. Artık hiç gitmeyeceğini…
Barlas duygu dolu bir şekilde gülüp tekrar başını salladı. Sesimi yükseltip tekrar “Nasıl?” diyerek ayaklandım. O sıra ellerim Can’ın ellerine kaymış, onunkileri de aramızda yükseltmiştim. Gözlerim odadaki herkeste gezindi. İnanmak için kanıt topluyordum. Canan teyzeyle Yağmur birbirlerine yaslanmış benim gibi ağlayarak gülümsüyorlardı. Meriç ve Çağrı da yan yanalardı ve parlayan gözler eşliğinde başını sallıyorlardı. Gözlerim tekrar Barlas’a döndü ve onun gibi duyguyla güldüm. Gülüşüm birkaç kısık hıçkırıkla bölünürken boğuk bir şekilde “Gerçekten mi?” diye sordum.
Barlas gözleriyle cevap verdi ama Can da “Gerçekten!” diye bağırıp tutuştuğumuz ellerimizi sallayarak yerinde zıpladığında yaşlı gözlerim ona döndü. Tekrar hıçkırıkla kahkaha arasında bir noktada güldüm. Gülüşümde alt dudağımı ısırıp inanmakta zorlanarak Can’ın neşesine baktığım sırada o hâlâ zıplayıp duruyordu. Boy farkımız dolayısıyla başını bir hayli kaldırmış ve gülücükler saçarak zıplayıp durduğu için her zamankinden daha sevimli görünüyordu. Dudağım dişimden kurtuldu ve daha sesli bir şekilde ağlar gibi gülmeye başladım.
“Hadi, sen de!” deyip elleriyle beni yönlendirmeye çalıştığında onun gibi zıplayabileceğime güvenemedim. Başta sadece iki yana sallandım ama gülüşleri arttığında ve odadaki diğer insanlara da bulaştığında ben de onun gibi zıplamaya başlamıştım.
Kardeşim benimleydi.
İki yılın ardından, tekrar benimleydi.
Uyurken kâbus görürse hemen yanında olacaktım. Olur da üstü açılırsa, görüp örtebilecektim. Hasta olursa onu iyi eden ben olacaktım. Biraz daha uyumak için geceden ona sandviç hazırlamayacaktım. Kalkıp her ne olursa olsun ona güzel kahvaltılar hazırlayacaktım. Ne yiyip içtiğini nefret ettiğim bir başka insana, Kemal’e sormayacaktım. Bizzat görecektim, birlikte yiyecektik. Barlaslarla olmadığım sürece tek olduğum için geçiştirdiğim öğünlerim artık öyle olmayacaktı. Artık masaya daha fazla tabak, çatal çıkartacaktım. Dolabımda öylesine şeyler olmayacaktı. Süt olacaktı, yumurta, peynir, zeytin, meyve olacaktı. Onun neye ihtiyacı varsa dolapta olacaktı. Derin bir sessizlikte tek başıma uyanmayacaktım. Can çizgi film izlemeyi severdi. Eğer annemler çoktan televizyona kurulmamışsa uyandığında çizgi film izler, beni öyle beklerdi. Bazen de yatağa zıplar, biraz da yanımda uyurdu. Boyama yapacaksa bile yatakta yanımda yapardı. Yine öyle olacaktı. Uyanacaktım ve salondan çizgi film seslerinin geldiğini duyacaktım. Camı açarken bile, üşür mü diye düşünebilecektim. Portmantoda onun küçük ceketleri de asılı olacaktı. Kapımın önünde daha fazla ayakkabı olacaktı.
Eğilip kollarımı beline sararak onu kucağıma aldım. Artık eskisi kadar küçük ve hafif değildi ama kollarım ne kadar güçsüz kalırsa kalsın onu hep taşıyacaktım. Kollarını ve bacaklarını gülerek bana sardığı sırada onu öpücük yağmuruna tutunuyordum. Yanağını, saçını, omzunu koklayarak öperken o gıdıklanıp güldükçe ben de gülüyordum.
“Odamı görmen lazım… Barlas abiyle seçtik, abiler hemen getirdi eşyalarımı! Yatağım araba gibi biliyor musun abla? Fatih’in de öyleydi ya… Fatih de bize gelebilir arada, değil mi?”
Barlas’ın öğlen vakti beni anneleriyle bırakıp nereye gittiğini şimdi anlıyordum. Sormuştum ama söylememişti. Yanağımı sevip gecikmeyeceğini söylemişti. Ata’nın yanına çağırmış olmasından endişe etmiştim ama bu anı ayarlamak için dışarıdaydı. Can’a sonsuza kadar sarılmak istiyordum ama, aynı hevesle yönelmek istediğim biri daha vardı. Can’ı yavaşça yere indirdim. Hâlâ eğilmiş haldeyken ellerimi yanaklarına götürüp yaşlarını sildim. O sırada Can da uzanıp benim yaşlarımı sildiğinde aynı anda güldük.
“İstediğin her şey olabilir ablacım. Hemen geliyorum…” dedim titrek sesimle. Başını neşeyle salladı ve pastayı gösterdi. “Ama bak mumlar erimiş. Yeni mumlar koyalım da dilek tut!”
“Dileğim burada.” deyip burnundan öptüm. O gülerken ben de yaşlarla bir hayli ıslak ama bir o kadar da güleç bir suratla doğruldum. Gözlerim hızlıca diğerlerinde gezindi. Neredeyse benim kadar mutlu oluşlarına gülümsedim ve heyecanla ardımı döndüm. Hızlı adımlarla yöneldiğimde o da hafifçe gülerek sırtını duvardan ayırdı. Kolları hareketlendi ama birkaç saniyede vardığım dibinde sarılmadan, ellerinden birini tutup onu da peşimde sürükleyerek salondan çıktım. Kapıyı da ardımızdan hızla kapattığımda Meriç, Çağrı ve Yağmur’dan “Ooo…” sesleri ve gülüşler yükseldi.
Sırtının duvara çarpmasını sağlayarak boynuna atladım. Kolları belimi sararak beni havada yakaladı. Ağlayışlarımın arasından “Seni öyle çok seviyorum ki…” dedim ve onu da Can gibi öpücük yağmuruna tuttum. O sıra o da duygu yoğunluğuyla gülerek “Ben de seni çok seviyorum.” demişti. Yanağını, boynunu, omzunu soluyarak öptüğüm onlarca öpücükten sonra tekrar sarılışımı sıkılaştırıp boynuna gömüldüm ve bu sefer de o boynumu koklayarak öpüp öyle gömüldü. Bir süreyi, içerideki gülüş seslerinin arasından Can’ınkileri de seçebilmenin ve sevdiğim adamın kollarında olmanın mutluluğuyla güler, ağlar bir şekilde geçirdim.
İçeriden “Abla, abi hadi!” diye seslenen Can’ı duyduğumuzda Barlas yavaşça beni yere indirdi. O sıra kollarımız hafifçe gevşemişti. Yüzlerimizi görebileceğimiz kadar başımızı geri çektiğimizde hâlâ sarmaş dolaştık. O gülümsememi izlerken uzanıp onu öpmeye başladım. Yaşlarım dudaklarım gibi, onun da dudaklarını ıslatırken gözlerimi huzurla kapatmıştım. Öpüşüme hiç beklemeden karşılık vermeye başladı. Öyle yavaş öpüyorduk ki birbirimizi, ya zamanın ötesinde yaşıyorduk ya da zaman parmaklarımızın arasındaydı. Çenelerimiz yavaşça eğilip sonra ardından yeni bir öpücükle birbirine yükselirken dudaklarımızın yaptığı öpmekten çok sevmekti. Hafifçe çekildim ama dudaklarım hâlâ konuştukça onunkilere değerken ve gözlerimi açmamışken “Çok,” diye fısıldadım. “Çok seviyorum seni.”
Dudaklarını dudaklarıma sürttü ve benim gibi yavaşça fısıldadı. “Ben daha çok.”
Mırıldar gibi sessizce güldüm. Hareketlendiğim gibi önce davrandı ve ilk onun dudakları öptü. Sakin, yavaş, kulağıma sanki bir deniz kabuğu yaslamışım da denizin hatıralarını dinliyormuşum gibi hissederek tekrar öpüştüm onunla. Sanırım ikimizin de sevgili olmaktan kastı sevişmekti çünkü sevgili olmadığımızı varsayarken yapmadığımız tek şey sevişmekti. O da işte, artık biraz daha zordu. Üstümden belirli travma izlerini silkelemem gerekiyordu. Yoksa yine kalplerimizi kıracak bir refleks gösterebilirdim.
Dudakları hafifçe geri çekildi. Gözlerim hâlâ kapalıydı ve dudaklarım öpüşünün mestiyle gülümsüyordu. Can’ın yanına dönmeliydik, ona sımsıkı sarılmalı ve bir süre öyle kalmalıydım. Bir an, onunla geçireceğim zaman azalıyormuş gibi hissettim ama hemen rahatladım. Artık, her an bizimdi. Yine de Can bir anda hevesle kapıyı açabilirdi. Böyle yakalanırsak hoş olmazdı. Hem Can’ın yanında bu kadar yakın olmazdık, yaşına uygun davranırdık, hem de Canan teyze de vardı. Yine de öleceğim güne kadar mutlulukla hatırlayacağım bu anda biraz daha hapsolmak istiyordum.
“Sana bir hediyem var.”
Şaşırarak gülerken hafifçe yüzümü uzaklaştırıp gözlerimi aralamıştım. “Ha bir de…” dediğimde o da güldü. Bana kardeşimi geri getirmişti. Bana ev olması yetmezmiş gibi, bu evi de sunmuştu. Her şeyi, ben severim diye seçmişti. Daha ne yapacaktı?
Ellerini vücudumdan çektiği sırada onunla öpüşürken yükseldiğim parmak uçlarımdan indim. Mahcup bir gülümsemeyle bakarken portmantoya yöneldi ve son ana kadar bana dönük kaldı. Ellerim yanaklarıma giderken tekrar güldüm. Bir hediye vereceği zaman hep böyle bakardı. Gerçekten kâğıdı buruşturup bana uzatsa bile çok mutlu olurdum ama her seferinde aynı mahcup heyecanı yaşardı. Bu apartmanın sokağına geldiğimizden beridir de bakışları hep üstümdeydi, beğendiğimden emin olmaya çalışıyordu. Hayat, bana verdiği tüm mutsuzlukların yanı sıra bir de bu adamı bahşetmişti ve yemin ediyorum ki telafi etmenin yanı sıra, hayata borçlu bile sayılırdım.
Ceketinin iç cebinden bir şey çıkartırken yetmezmiş gibi bir de “Umarım beğenirsin.” dediğinde ağlar gibi güldüm ve ellerim çenemin altında kayıp kenetlendi. “Beğenirim.” dedim, daha hediyesini görmeden emin bir şekilde. Barlas elinde bir kutuyla yakınlaşırken “Abla!” diye seslenen Can’a “Hemen geliyoruz ablacım!” dedim.
Çağrı’nın “Ne oldu junior kızıl kafa? Bizden mi sıkıldın? Gel onlar gelene kadar taş kâğıt makas oynayalım da aklını alayım.” dediğini ve Can’ın da neşeyle, “Tamam, hadi!” diye cevap verdiğini duyunca gülümseyen gözlerim bir anlığına kapıya döndü. Meriç de “Ben de hakemim ve asla şike yapmam.” demişti. Barlas’ın da kapıya doğru mutlu bir şekilde baktığını gördüğümde ben de tekrar kapıdan yana baktım.
“Can kazandı.”
“Lan hani şike yapmayacaktın. Taş yaptım, Can makas yaptı.”
Meriç, “Tamam işte makas taşı keser.” dediğinde Can’ın gülüşüne Barlas’la biz de eşlik ederek gözlerimizi birbirine çevirdik. Ardından heyecanla aramızda, göğsüm hizasında kaldırdığı kutuya baktım. Bir kolye kutusuna benziyordu. Yavaşça açtığı sırada çenemin altında kenetlediğim parmaklarım heyecanla hareket halindeydi.
Gözlerim kolyede gezinirken Barlas yutkundu. Gözlerini üstümde hissediyordum. Bir eli kutuyu tutarken diğer eli kolyenin ucuna uzandı ve kapağını açtı. Kalp şeklindeki ucunun bir tarafında Can’ın fotoğrafı vardı, diğer tarafı boştu. “Boğuluyormuş gibi hissedip de ellerini boynuna götürdüğünde bunu bulup nefes al istiyorum.”
Tekrar yaşlanmış gözlerim ona doğru yükselirken boy farkımız dolayısıyla başımı da kaldırmıştım. O ağlamıyordu ama onun da gözlerinde yaşlar parlıyordu. “Ben yanındaysam ellerine hep yetişirim ama…” dedikten sonra sıkkın bir nefes alıp yavaşça verdi. “Olur da ben yokken olursa,…” dedikten sonra gözleri boynuma indi. “Ki olabiliyor…” dedi mutsuz bir şekilde. Tenimdeki çiziklere bakıyordu. Tenimin çizilmesine bile tahammülü yoktu. Ben bu adama Ata’yı nasıl anlatacaktım?
Güzel gözleri tekrar gözlerime yükseldi. “Umarım bu kolye kendine zarar vermene engel olabilir.”
Yaşlar eşliğinde gülümsedim. Yeniden dudaklarıma varan yaşları yalarken gözlerimi tekrar kolyeye çevirdim. Ardından ağlar gibi güldüm ve ellerimi gözlerime götürüp beceriksizce sildim. Burnumu çekerken kolyenin ucunu titreyen parmaklarımla tuttum. Can’ın fotoğrafını, altın zincirini ve kolye ucunu yavaşça sevdim. Sonra boş tarafına baktım. Ağlamaktan titrek sesimle “Olabilir ama eğer buraya…” dedikten sonra gözlerimi gözlerine yükselttim ve ucu açılmış kolyenin boş tarafını okşadım. “Senin de fotoğrafını koyarsak.”
Gülümsememe eşlik etti ve ardından aynı anda hafifçe güldük. Gülüşünde alt dudağını ısırarak gözlerini gözlerimde gezdirdiği bir sürenin ardından “Egoist kabul etmezsen…” dediğinde yavaş bir şekilde kaşlarımı kaldırdım. “… hazırlıklı gelmiştim.”
Gülüşüm arttığında, o da biraz da mahcup bir şekilde güldü. Ellerimi, kutuyu tutan ellerine kaydırdım ve sımsıkı tuttum. “Hazırlıklı olmasaydın bile cüzdanımda vesikalığın vardı.”
Mahcubiyeti silinirken onun da gülüşü arttı. Birkaç saniye sonra dudaklarını yalayarak gülüşünü durdurdu. Yamuk bir şekilde sırıtıp göz kırparken “Sen yanmışsın kızım bana.” dedi. Gülüşüm şaşırdığım için yavaşlarken dudaklarım da aralanmıştı. “İşte bu egoistçeydi.”
Başını hafifçe iki yana sallarken keyifle “Fena âşıksın, geçmiş olsun.” dedi. Gülerek ellerimi omuzlarına kaydırdım ve onu portmantoya ittirirken “Çok konuşma, getir hadi vesikalığı.” dedim. Geri geri adımlarken “Sen de haklısın. Âşık olunmayacak adam değilim…” dediği sırada “Dikkat et şapşal!” deyip ellerimle uzanır gibi oldum ama tabii yetişemedim. Bacakları oturağa çarpınca gülerek durdu. “Hay Allah’ım ya…” diye söylenmeye çalışırken ben de güldüm. Ceketinden hızlıca cüzdanını ve makas alarak tekrar dibime geldi. Makasa bakarken gülerek “Bayağı hazırlıklıymışsın.” dedim. Bunu diyeceğimi düşünmüştü, oraya onun fotoğrafını koyacağımı biliyordu ama yine de önce sormak istemişti. Başka kimin fotoğrafını koyacaktım ki zaten? Yıllardır dileklerim de, dualarım da Can ve ona dairdi.
Kolye kutusunu ve makası yanımdaki konsola koydu. Mutlu ve benimkinin de parladığına emin olduğum gözlerimiz bir birbirimizde, bir elinin ne yaptığında gezinirken gülüşümde dudağımı ısırıp duruyordum. Cüzdanını açıp kendi vesikalığını çıkartacağı sırada bölmenin saydam olan kısmında benim vesikalığımı gördüm ve mutluluğumla birlikte gülüşüm de arttı. “Sen bana yanmışsın oğlum.”
O da güldü. Gülüşü durduğunda sesi daha da flörtöz bir hal aldı. Yavaşça “Kül oldum.” dediğinde cüzdanındaki vesikalığımdan fotoğrafımı alıp gözlerine baktım. Sadece dudaklarımla değil, gözlerimle de gülümserken huzurla iç çektim bu andan. O da bende bıraktığı etkiyi keyifle izledikten sonra tekrar cüzdanıyla ilgilendi. Yıllardır vesikalık harici fotoğraf çekilmezdi. Vesikalık da ihtiyaç duymasa çekilmezdi. Cüzdanımda da iki yıl öncesinden kalma vesikalığı vardı. Onun cüzdanındaki vesikalığım da öyleydi. Bu fotoğrafları güncellemeliydik.
Annesinin, kardeşinin, ölmüş babasının vesikalıklarını geçip kendininkini buldu ve diğerlerini tekrar saydam kısmında benim vesikalığımın göründüğü cebin ardına yerleştirdi. Cüzdanını kapatıp cebine yerleştirdi ve konsolun üstünden makası alıp fotoğrafı kolye ucuna sığabilecek şekilde kesmeye başladı. Fazlalıkları yere düşmeden tutup konsola koydu. O sıra kolye kutusunu alıp açtım ve kolyenin ucuna kendi fotoğrafını da koyuşunu izledim. Kolyeyi kutudan çıkardığında heyecanla kutuyu konsola koyup ona ardımı döndüm ve saçlarımı ellerimle toparlayıp çektim. Elleri kolyeyi takmak için boynumun önünden geçirirken teni gibi kolye temas ettiğinde de iyi hissetmiştim. Şimdiden bu kolye bedenimi iyi hissettirmişti. Bedenimi işte böyle böyle yeniden sevebileceğimi umuyordum. Bu adamın dokunuşlarıyla, öpüşleriyle, temaslarıyla…
Kolyeyi nazikçe taktığında mutlulukla ona döndüm. Parmaklarım kolye ucunu yakalayıp sımsıkı tutuyordu. Kollarımdan tutup beni konsola doğru çevirerek önüne çekti ve ardımdaki yerini aldığı sırada aynadaki yansımamıza baktım. Bir süredir boynuma baktıkça Ata’yı, annemi görüyordum ama artık bu kolye vardı. Ben kolyeye bakarken omzumun ardından uzanıp tekrar boynumu öptü ve gülümseyerek gözlerimi kapatırken vücuduna yaslandım.
“Sevdin mi?”
“Çok…” dedim uzatarak. Gözlerimi aralarken yavaşça ona döndüm. “Senden bir doğum günü hediyesi daha istiyorum.”
Gözleriyle de anlatmıştı ama dudakları da konuştu. “Ne istersen.”
Heyecanla omuzlarımı iki yana sallayıp “Bana yazdığın şarkılardan birini daha söyleyeceksin.” dedim. Gözleri kısılırken gergince ve kaçmak ister gibi sırıttı. “Söyleyeceksin.” diye direttim.
Elleri kollarıma geldi. Güven vererek okşarken alayı geçip “Biraz depresifler.” diye çekincesini dile getirdi. En son dinlediğimde onu getirdiğim hale mahvolmuştum ve belli ki bu tekrar yaşansın istemiyordu. “Hiç mutlu, umutlu yok mu?”
Gözleri düşünerek gözlerimde gezindi. Hatırladı ki kaşları kalkıp indi ve dudakları kıvrıldı. O daha cevaplamadan ben mimiklerinden anladığım için “Hah.” diyerek ellerimi göğüslerine yasladım. Ona doğru yaslanırken parmak uçlarımda yükseldim. “İşte onu dinlemek istiyorum.”
Bir kedi gibi sırnaşmamı sırıtışında alt dudağını ısırarak izledi. Başımı ona doğru kaldırdığım kadar, o da eğmişti. Uzandığımda dilediğim gibi o da burnunu burnuma sürttü. Mırıldanarak sordu. “Şimdi mi?”
“Gece, belki.”
Yüzü uzaklaşırken hafifçe gülüp “Ha gece buradayım yani?” diye sorduğunda ben de güldüm. Yani, yan yana uyumazdık, biz Can’la olurduk ama bu evdeki ilk gecemizde Barlas da olsun istiyordum. Hem yarın güzel bir kahvaltı yapardık.
Kalbim heyecanla çarptı. O hayali yarın sabah yaşayabilecektim. Evimin mutfağında, sevdiğim adam ve kardeşim kahvaltı masasında oturuyor, gülüşüyor olacaktı ve ben onları izleyebilecektim. Çoğu insan için öyle sıradan bir andı ama öyle muhtaçtım ki…
Cevaplamasam da beklentimi anladı ve keyfi arttı. Ellerimi göğsünden çekerek tabanlarıma alçalıp “Biraz daha gitmezsek annenlere ayıp olacak.” dedikten sonra Can’ın varlığına neşeyle güldüm. “Can’ı da daha fazla bekletmeyelim.”
“Olur,” dedi heyecanıma eşlik ederek. Hareketlendiğimiz sırada “Ama bir saniye…” diyerek bileğinden tuttum ve durdurdum. “Yani kim evlat edinmiş oldu Can’ı?”
Derin bir nefes alıp verdi. Gülümsemesi hafifledi. Gözlerine sorgulayarak baktığım sırada zil çaldı. Şaşkın bir şekilde gülüp “Evime ben bile yeni geldim. Kim gelmiş olabilir ki?” dedikten sonra kapıya doğru baktım. Mutluluk doluydum ama yine de endişelenmeden edemedim. Ata’nın bir adamı falan olabilir miydi? Ya da Ata? Barlas’ın beni kucağına aldığı anları tekrar tekrar düşünüp çıldırmış olabilirdi. Bu evi bulabilir miydi? Ben düşüncelere dalmışken Barlas kapıya yöneldi.
“Bakmadan açma…” demeye çalıştığım sırada kapıyı açmıştı. Kapıda tanımadığım bir adamı gördüğüm gibi daha da gerildim. Barlas’ın kolundan tutmak ve çekmek isteyerek kapıya yaklaştığım sırada Barlas “Hoş geldin abi.” dedi ve duraksadım. Gözlerim, Barlas’ın tanıdığını anladığım adama doğru döndü. Adam da bana bakıyordu. Mahcup ve gergin bir gülümseme vardı suratında. Yaşı elliye yakın gibi görünüyordu. Kısa ve koyu renk saçlarında, yaşının emaresi grileşmeler mevcuttu. Kalın ve belirgin bir bıyığı vardı, haricinde temiz tıraşlıydı, sakal bırakmamıştı. Hatta yeni tıraşlı gibiydi. Yüz hatları keskindi, kalın kaşlarının arasındaki çizgiler, alnındaki kırışıklıklar onun ciddi, otoriter biri olduğu izlenimini veriyordu ama gülümseyişi samimiydi. Koyu renkler giyinmişti. Barlas kadar uzun, heybetliydi.
Güçlü bir sesle “Hoş buldum oğlum.” dediği sırada Barlas’ın gözlerinin bana döndüğünü hissettiğim için ben de Barlas’a baktım. “Can’ın yasal temsilcisi.”
Üvey babası, demek istememişti. Gözlerim tekrar adama döneceği sırada “Adnan Mertoğlu.” dediği gibi Barlas’a bakakaldım. Gülümsese de dudaklarının ardında gergin bir şekilde dilini kemirdiğini fark etmiştim. Gerginliğinin sebebini anlayamadım. Belki de gergin değildi. Biraz önce sırf kapı çaldı diye kaygılara kapılan bendim. Her şeyi yanlış anlayabiliyordum.
Ata, benimle ilgisi olmadığını söylemişti ama ismimin yazdığı klasörde bu adamın da klasörü vardı. Demek ki, evlat edinme işlemlerinden haberdar olmuştu. Nasıl engel olamamıştı ya da olmaya çalışmış mıydı, bilmiyordum. Arka planda neler döndüğünü Barlas her seferinde anlatmıyordu. Ata’nın annemi akıl hastanesinden çıkarışı da bu yüzden olabilirdi. Plan değiştirmişti.
Düşüncelerim bitmeyeceği ve bu adamın yanında neyi ne kadar bildiğini öğrenmeden açıkça Barlas’a soramayacağım için şimdilik es geçtim. Gözlerim tekrar adama döndü. Gerginliğimi üstümden atmaya çalışarak kapıya yaklaştım. Başta gülümsemem bir çabaydı ama adamın samimi bir şekilde baktığını gördüğümde kolaylaştı. Geniş bir şekilde gülümserken elimi uzattım. “Hoş geldiniz. Tanıştığıma çok memnun oldum.”
Eli yavaşça elime uzandı. “Hoş buldum. Ben de memnun oldum,” Tokalaştığımız sırada başını da yavaşça sallayarak “Kızım.” diye ekledi. Barlas’a da ‘oğlum’ demişti. Barlas samimiyet gereği ‘abi’ diyordu ama gerçekten babasıyla yaşıt olsa gerekti. Barlas için böyle bir yükün altına giriyorsa, aralarında da güçlü bir bağ olmalıydı. Bu adamın kardeşime kavuşmamda ne büyük rolü olduğunu daha iyi fark ettim. Minnet gözlerimi yaşlandırırken “Size öyle çok minnettarım ki… Hatta sarılsam yeridir.” dedim yeniden titremeye başlayan bir sesle. Gözleri Barlas’la aramda ne yapacağını bilemez bir şekilde gibi gezindiğinde hemen güldüm. “Lafın gelişi tabii.” dedim ve elimi yavaşça çektim. Heyecandan yeni tanıştığım adama sarılmaktan bahsetmiştim, adam da ne diyeceğini bilememişti tabii. Yani, yabancılarla temas etmeyi sevmezdim, biriyle sarılacak kadar bağ kurmam zaman alırdı ama Can’ın evde olduğunu hatırladıkça sarılma isteği duyuyordum.
O da hafifçe güldü ve ardından gerginliğini atmak ister gibi sesini temizledi. Özgüvenli birine benziyordu ama iletişim konusunda çekingen gibiydi bir yandan. En azından şimdiye kadarki tepkileri öyleydi. Yine de güvensizlik veren biri değildi. Barlas güvendiyse, ben de güvenebilirdim.
Ellerini birbirine kavuşturduğu sırada parmaklarının gergince birbirlerinin üzerinde dolandığını gördüm. Yeniden mahcubiyetle gülümsedi. “Bir ailenin kavuşmasına faydam dokunabildiyse, ne mutlu bana.”
Ben de heyecanla ellerimi kavuşturup yavaşça başımı salladım ve gülümsemekle yetinemeyip hafifçe güldüm. İçimden gelen defalarca kez teşekkür etmekti ama belli ki Barlas’ın hayatında önemli biriydi, beni garip bulmasını istemedim. Birkaç saniyenin ardından yüzümü buruşturup “Ay, kapıda kaldınız. Kusura bakmayın.” diyerek geriledim ve içeriyi gösterdim. “İçeri gelin lütfen, tam pasta kesecektik.” dedikten sonra tekrar güldüm. “Bugün benim doğum günüm de.”
Bir anda içeri davet ettiğim için mi bilmem bir an gülümsemesi silindi. Sanırım nasıl reddedeceğini düşünüyordu çünkü yüz ifadesi garipleşmişti. Belki de sadece Barlas’la konuşmak için uğramıştı, belki Can’la ilgili bir evrak durumu vesaire vardı ve şimdi davet ettiğimde sanki omuzlarına ağır bir yük yüklemişim gibi zorlanarak bakıyordu. Hızla, “Tabii müsaitseniz.” diye ekledim ve yardım etmesi için Barlas’a baktım. Kapıya yaslanmış, sessiz bir şekilde sohbetten uzak duruyordu. Belki de adamın buraya kadar gelmesinin sebebi iyi bir durum olamazdı ve arka planını sorgularken bana yansıtmamaya çalışıyordu. Ona baktığımı fark ettiğinde gözlerini Adnan Bey’den alıp bana çevirdi. Baktığı birkaç saniye içerisinde hızla gülümsedi ve gözlerini tekrar Adnan Bey’e çevirdi. “Tabii, gelsene abi.” dedikten sonra sesini temizleyip arada bana da gözlerini çevirerek anlattı. “Adnan abi zaten seninle de tanışmaya geldi.”
“Ha, öyle mi?” derken gerginliğim azaldı ve gönül rahatlığıyla ısrar edebildim. “O zaman gelin lütfen. Çay da içeriz…” dedikten sonra tek gözümü kısıp hafifçe yüzümü buruşturarak Barlas’a baktım. “Yani çay vardır umarım.”
Hiç düşünmeden teklif etmiştim. Bunu arada Canan teyzenin misafirlerine de yapıyordum. Başka mahalleden, bana karşı tepkili olmayan misafiri gelirse ve yardıma gittiysem, öyle kibarlıkla şunu, bunu ister misiniz, diye keyfimce soruyordum ve evde olmayan bir şeyi önerdiysem, bir de üstüne misafir kabul ederse, Yağmur’la marketin yolunu tutuyorduk.
Barlas hafifçe gülüp “Var, var.” dediğinde ben de gülüp tekrar Adnan Bey’e baktım. “Varmış.”
Adnan Bey birkaç saniyenin ardından gergin bir şekilde güldüğünde reddedecek sandım ama başını onaylar şekilde sallayarak yavaşça “Peki madem.” dedi ve sevindim. Yavaşça ayakkabılarını çıkardı ve yutkunarak eve girdi. O sıra göz göze geldiğimizde yaklaştığı için başımı kaldırarak bakmam gerekmişti. “Ben terlik…” dedikten sonra tekrar Barlas’a baktım. “O var mı?”
Barlas sırıtıp “O yok işte.” dediğinde Adnan Bey de gerginliği hafiflemiş gibi güldü ve “Lüzumu yok kızım, sağ olasın.” dedi. Çekinerek gülüp “Daha eve çok hâkim değilim de…” diye, her şeyi Barlas’a sormamı izah etmeye çalıştım. Daha diğer odalara bakamamıştım bile.
“Alışırsın, alışırsın.” derken direkt salon tarafına yöneldi. “Aa, daha önce gelmiş miydiniz?” dediğim sırada gözlerim kapıyı kapatan Barlas’la salona ilerlemişken sorumla duran Adnan Bey arasında gezindi. Belki Barlas’ın eşyaları yerleştirdiği sırada gelmişti. Adnan Bey yavaşça bana döndü ve yine samimiyetle gülümsedi. “Söylemeyi unuttuk tabii,” dedikten sonra tavanı gösterdi. “Aynı zamanda üst komşunum.”
“Ne güzel.” dedim ben de. Komşularımdan birinin Barlas’ın güvendiği biri olmasına sevinmiştim. Üstelik Can’ı evlat edinmesine rağmen Can benimle yaşayacaktı ve olası bir resmi sorunda aynı apartmanda olmamız işimize yarardı. Can hemencecik üst kata geçerdi. Sonra bir anda fark edip “Aa!” dedim ve neşeyle ben de tavanı gösterdim. “O güzel çiçekler sizin o zaman. Balkondaki.”
“Evet.” dedi mutlu olarak. “Çiçekleri çok severim. Dışarıdan gördüm senin de balkonun çiçek dolu.”
Elimi sallayarak anlatmaya başladım. “Evet. Bir sürü çiçeğim var, begonya, orkide, menekşe, daha bir sürü şey. Hatta en çok…” dedikten sonra gülerek sustum ve hakim olamadığım ellerimi birbirine kavuşturdum. “Sizi kapıda tutup duruyorum. Çenem düştü, kusura bakmayın. Geçin lütfen…” diyerek salonu gösterdim. Heyecanıma, mutluluğuma kapılıyordum. İlgiyle dinlemişti, rahatsız olmuş gibi değildi ama ayakta kalması ayıptı. Gülüp “Hiç sorun değil.” dediğinde “Çayla sohbet ederiz.” diye düşük çenemin mahcubiyetinden kurtulmaya çalıştım. Samimiyetle gülümseyip başını sallayarak salona yöneldiği gibi gözlerim Barlas’a döndü ve ‘Niye böyle rezil olup duruyorum?’ der gibi kendimi gösterip yüz ifadelerimle kendime söverken yumruklarımı da cadı gibi sıkarak yüzüme yakınlaştırdım. Gülerek ellerimden tutup yüzümden uzaklaştırdı ve aramızda indirdi. Adnan Bey salona geçtiği gibi misafirperverliği Yağmurlar üstlenirken biz de salona geçmeliydik ama merakla sordum.
“E o zaman Ata’da bu beyefendinin ismi vardı. Bu yüzden miydi yani? Evlat edinileceğini biliyordu o zaman. Nasıl engel olamadı ki? Ya da şu an bir şeyler yapabilir mi? Ya da Adnan Bey’i tehlikeye atmış olmayalım?”
Sorularım boyunca araya girmeye çalışmıştı ama bugün susmak konusunda becerikli değildim. “Bir şekilde Can’ın yetiştirme yurduna dönmesini sağlayabilir mi? Ya da…” dediğimde kenetli ellerimizle beni çekti. Bakışları salon kapısıyla aramda döndü. Artık salondakiler baksa bizi görebilirdi. “Sus diye öpemiyorum ama ne olur dur artık.” diye fısıldadı ve sanırım öpmemek için yüzlerimizi hafifçe uzaklaştırdı. “O zaman cevapla…” dedim ben de fısıldayarak.
“İlk soruyu unuttum ki.” diye hayıflandığında sessizce güldüm. Dudaklarım aralandığı gibi gergin bir şekilde gülüp “Dur gülüm hiç başlama yine, hatırlarım ben.” dedi. Tekrar güldüm. Gülüşüme bakarken gülümseyerek iç çekti. Sonra her nedense gülümsemesi buruklaştı. Ara sıra hissettiğim gerginliğini de hatırlayınca “Bir sorun mu var?” diye sordum.
Sesini temizlerken gözlerini kaçırdı. Dudağını yalayarak gözlerini etrafta gezdirdiği bir sürenin ardından ellerime kenetli ellerini hafifçe sıktığımda gözleri bana döndü. Bir konuda zorlanıyordu, görebiliyordum. “Ata engel olmadı, değil. Olamadı. Olamaz da. Merak etme Adnan abiye de bir şey yapamaz. Bu konuda çekinmen gereken hiçbir şey yok.”
“Adnan Bey de…” diye başladığımda yüzünü buruşturdu. “Ne?” dedim anlayamayarak. “Bey,” dedikten sonra ne diyeceğini bilemeyerek başını sallayıp ağzında geveledi. “Demesen de olur. Amca,” dedikten sonra hafifçe omuz silkti. “Abi, falan de istersen.” dedikten sonra yeniden yüzünü buruşturdu. “Ya da sen bilirsin, hiç söylemedim var say.”
Haline güldüm. Anlayamamıştım ama şapşal görünüyordu. Galiba Adnan Bey, bir yandan da çekindiği birisiydi. “O adam da güçlü, tehlikeli ya da ne bileyim… Polis kolu olan biri mi? Sağlam mı yani? O yüzden mi bir şey yapamaz.”
Sıkkın bir nefes alıp verdi. “Gibi.”
“E ama sonra seninle bağlantısını kurmasın?”
“Kurmaz.” dedi kendinden emin bir şekilde.
“E niye? Ben nereden bulacağım ki bu adamı? Ya da bu adam güçlüyse hangi parayla ikna edebilirim ki onu? Bu adam benim için niye bunu yapsın yani? Bence direkt aklına sen geleceksin. Polislerle ilgili biriyse de, senin de polislerle…”
“Valla annemin önünde öpeceğim şimdi seni.”
Güldüm. “Evleneceğiz zaten, bir şey olmaz.” dediğimde bir an rahatlayarak o da güldü. Sonra gülüşü yavaşça silindi ve tekrar yutkundu. “Eğer gelecekte istersen, evet.”
“Ama kaç kere istediğimi söylemem lazım? Sen bence sana evlenme teklifi etmemi istiyorsun.”
Şaka yapmıştım ama pek gülmedi. Buruk bir şekilde gülümsedi. Hüznü, bana da bulaşırken ona sırnaşıp ellerinin üstünü okşadım. “Sorun ne? Dile getirdiğim sorular seni de mi endişelendiriyor?”
“Hayır.” dedi hızla ve güven vererek başını salladı. “Merak etme. Ata, Adnan abiyle benim bağlantımı kurmayacak. Benim için yaptığını düşünmeyecek.”
“Ama…”
“Şş…” dedi ve gözleri salon kapısıyla aramda ihtiyaçla gezindi. Daha çok göz göze kalmaktan kaçıyor gibiydi. “Ayıp olacak içeridekilere, hadi geçelim.”
Sorularım bitmese ve içim rahat etmese de haklı olduğu için yavaşça başımı salladım. Ellerimiz ayrıldı ve önünden salona yöneldim. Birkaç adım peşimden geldikten sonra bileğimi tutup beni kendisine çevirdi. Sorgulayarak baktığımda yavaşça yaklaştı ve gergin bir şekilde dudağını yalayarak gözlerini gözlerimde gezdirdi. Konuşmaya başlamadan birkaç sıkkın nefes boyunca es vermişti. “Benden bir şeyler sakladığını söyledi ve bunun için suçluluk duyuyorsun ya,”
“Evet.” dedim üzgün bir şekilde. O suçluluk hissi şimdi de omuzlarımı düşürmüştü. Kenetlendiği ellerimi okşadı ve huzursuz bir şekilde soludu. “Artık hissetme.”
“Ne?” dedim anlayamayarak. Yutkunduktan sonra gözlerini kaçırdı. Bana bakamazken hafifçe omuz silkti. “Her neyse, öğrendiğimde seni affedeceğim. Artık seni anlayabiliyorum.”
“Barlas ne diyorsun sen…” dediğimde nedense utanmış gibi eğdiği başını yavaşça doğrulttu. Kalbim eğilip bükülmüştü. Ona karşı öyle mahçup, öyle suçluydum ki şimdi bu halleri beni mahvediyordu. Nasıl, ‘artık hissetme’ diyebilirdi. Nasıl artık hissetmezdim? Her şeyi itiraf ettiğimde bile bu suçluluk ve sanki onu aldatıyormuşum hissi tamamen geçmeyecekti. Şimdi ‘seni affedeceğim’ diyordu. Bu hem gönlümdeki yükü kaldırmaya çalışan, hem de daha da ağırlaştıran bir lütuftu. İnanmak isterdim, bu cümleyle rahatlamak isterdim ama işte içimin rahatlamasını kendime hak görmüyordum. O peki niye görüyordu? O hatta niye bu kadar suçlu hissediyormuş gibi davranıyordu?
Gözleri gözlerimde gezindi. Özür diler gibi baktı. Aylardır ve hatta yıllardır ona böyle bakıyordum ama onun neden böyle baktığını anlayamıyordum. Dudağı sağ kenarına kıvrılıp gevşedi ve sıkkınlıkla iç çekti.
“Çünkü artık ben de senden, beni affedemeyebileceğin bir sır saklıyorum.”
**
Birkaç bölümdür demiyordum, diyeyim bari: bu bölüm en sevdiğim bölümlerden biri oldu dkjhfskgh
Duygularla dolu, bir geçiş bölümüydü. Asya'nın iç dünyası, içimi sızlatıyor.
Düşünceleriniiiz?
Sizce neler olacakk?
Asya'ya dair düşünceleriniiiz?
Barlas'a dair düşünceleriniiiz?
Asya ve Barlas çiftine dair düşünceleriniz?
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere ^^^^
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!