25. BÖLÜM - BAŞKA BİR EVREN -
Selaammlaarrr aşkımllarr. Bölümümüz yine uzuun, on yedi bin kelimeee, afiyetler olsuuunn
Beğeni ve yorumlarınızı eksik etmeyin. Çokça öpüyoruum ^^
**
“Nasıl oldun? Asya?”
Kolumda bir el hissettiğimde irkilerek ona baktım. Gülümser gibi oldu. “Benim.” dese de onu gördüğüm an rahatlamaya başlamıştım zaten. O’ydu. Gözlerimin baktığım için bana minnettar kaldığı adam.
Gülümseyeceğine olan inancım kısa sürdü. Boşluğuma gelmesi şefkatle gülümseyecek gibi görünmesini sağlasa da ciddileşti. Elini kolumdan çekerken “Daha iyi misin?” diye sorduğunda, ben yine de gülümsemiştim. “Evet, sağ ol. Sayende.” diye mırıldandım. Her zerrem kadar, dudaklarım da minnetini göstermeliydi.
Sayesinde, daha iyiydim. Bir geceliğine herhangi bir genç kız olmak istemiştim. Sorumluluklarım yokmuşçasına sarhoş olmak, belki de bir süreliğine olmasınlar diye sarhoş olmak, iyi hissettirmişti. Sanki sadece eğlenmeye giden herhangi biriydim. Mutsuz olduğum, başta pipetle yudumladığım kokteyl bardaklarını kafaya dikmeye başlamamdan ve güldüğüm anlarda bile gözlerimin yaşlı olmasından anlaşılıyor olmalıydı ama yine de… Dışarıdan bakan bir göz için sevgilisiyle arası bozuk, belki kafası atmış ya da işte işler istediği gibi gitmemiş genç biri görünebildiysem, şanslıydım. Sadece o kadar mutsuz hissetmek isterdim ve böyle olmamalıydı. Bir insan, başka bir mutsuzluğu yaşamayı şans olarak görmemeliydi. Sadece o kadarcık mutsuzluğa razı gelmemeliydi ama sarhoş oldukça daha da içerken acılarımı silmek bile değil, o kadar küçültmek istemiştim. Sevgilimle aram bozukmuş ama birkaç güne düzelebilirmiş, işte kötü durumlar yaşıyormuşum ama işten çıkmamla kurtulabilirmişim gibi…
Bir şeylerle uğraşmaktan ziyade, uğraşılması gereken biri olmak… Yorganı dahi kendi üstüme çekmem gerekmemesi, bunu birinin benim yerime yapması, duş almama bile yardımcı olması ve nasıl olduğumu benden daha çok düşünmesi… Bir geceliğine sorumsuz ve özgür hissetmek uğruna yine Barlas’ı bir sorumluluğa itmiş olmam haksızlıktı belki ama benimle uğraşmasını talep etmemiştim. Orada olduğundan bile haberdar değildim. Aklımda ve kalbimde olmadığı bir an yoktu ama hemen ardımda, beni beklediğini bilmiyordum. Onun da benden kaçmak istediği bu aralarda yine benimle ilgilenmesi gerekmişti ama bundan şikâyetçi gibi görünmüyordu, dün gece de öyle görünmemişti. O... Her zamanki gibi anlayışlı ve düşünceli yaklaşmıştı ve iki yıllık özlemini gidermesi için imkân tanıdığımda bile, yapamayacağını dile getirerek geri çekilmişti. Aramız nasıl olursa olsun yakınlaşsak da pişman olmayacağını ama benim pişman olmamı da göze almayacağını dile getirmişti. Pişman olmazdım ama… Yine de özgürce boynuna atılıp elini tutamadığım bir adamla tek geceliğine farklı bir evrende yaşıyormuşuz gibi kavuşmadığımız da iyi olmuştu. Yoksa gerçek hayata dönmek, gökyüzünden yere çakılmak gibi hissettirirdi ve ben düşmekten çok yorulmuştum.
Ceketinin yakalarını boynuna doğru dikip ellerini ceplerine yerleştirdi. Ardımızdaki Meriç’in arabasına benim gibi yaslanırken gözleri biraz sonra kıyametin kopacağı Kafes’teydi. Buraya Meriç’le gelmiştim ve içeri girmeden önce biraz nefes almak üzere burada beklemiştim, bir yanım da Barlas’ın gelmesini beklemişti. Bu görevi halledebileceğimi söylemiştim ve hallederdim ama Ata’yla yan yana gelmeden ve zorunda kalarak bir süre vakit geçirmeden önce her seferinde geriliyordum. Bu yüzden Barlas’ı tekrar görmek istemiştim. Kafes dövüşleri başlamadan görev başlayacağı için onu şimdi görmezsem ancak nezarethaneden çıktığında görebilecektim. Ata’nın onlara dair şüphesi kalmasın diye Barlas ve Meriç de polis baskını sırasında gözaltına alınacaktı. Bugün burada gözaltına alınan herkese Ata’yla ve bu mekânla ilgili çeşitli sorular yöneltileceği Ata’nın tahmin edebileceği bir durumdu ve ona dair bu denli bilgiye sahip ve adamı olan Barlas’ın onu satmadığını görmek, en azından bu konuda güven kazanmasını sağlayacaktı. Böylelikle sırf Barlas’ın hayatını karartmak ve bana karşı tehdit biriktirmek için Barlas’ı dâhil ettiği işler artabilecekti.
“Ne demek,” diye mırıldandı o da, Kafes’e doğru bakarken. “Lafı bile olmaz.”
Yan profilini izlerken gülümsedim. Ona bakmak gözlerime dolma emrini hızlıca verse de kendime engel oldum. Dilini gergin bir şekilde çiğnerken ve düşüncelere dalmış gibi kısık gözleri mekânda gezinirken onu izlediğimin farkına vardı. İlk saniyelerde gözlerimi birazdan çekeceğimi düşünerek fark etmemiş gibi davrandı ama yüz ifadelerini ezberlemiş bir kadındım. Kaşları anlık bir mimik olarak kalkıp inerken gözleri bana yakın bir noktada takılmıştı ve dilini çiğneyişi durmuştu. Birkaç saniye sonra gözlerimi hâlâ ondan çekmediğimde göz ucuyla bana baktıktan sonra dudağını yalayarak tekrar ileride gezindirdi gözlerini. Üç saniye geçmedi ki, sesli bir nefes alıp verişin ardından gözlerini ve başını hemen solunda, onun gibi arabaya yaslı bana çevirdi. Gözleri gülümseyen yüzümde yavaşça gezindi, tekrar gözlerimi buldu. Parlayan bakışları zamanı yavaşlatırken yavaşça kaşlarını kaldırdı. “Ne?” dedi uysallaşan bir ses tonuyla.
“Hiç...” dedim hafifçe omuz silkerek. Sadece, sana aşığım ve sana bakmak içimi ısıtıyor.
Kaşları çatılmakla kalkmak arasında, yumuşak bir sorgu içerisinde kalsa da dudaklarında cevabı biliyormuş gibi yamuk bir kıvrılma peydahlandı. Gözleri kısılırken bakışları gülümsememe indi. Biraz oyalandıktan sonra tekrar gözlerime baktı ve bakışları kalbime bir süredir diktiğim gözlerimi kaçırmamamı isteyeceğim bir heyecan bulaştırdı ama kaçırmadım. Onun gibi uysal bir ses tonuyla “Ne?” diye sorduğumda o da benim gibi hafifçe omuz silkerek “Hiç…” dedi. Gülümseyişim genişlerken başımı önüme çevirdim ve adı gibi hayatımı da hapsetmiş Kafes’e ilk defa mutlu gözlerle baktım.
Mutluluğumun her zamanki gibi sonu geldi. “İçeriden çıktığında görüşürüz o zaman.” dedim Kafes’e bakmak, biraz sonra oluşacak gerginliği hatırlattığı için konuya dönerek.
“Birkaç gün sürebilir.”
Dudağımın kenarını kemirmeye başladığımda gülümsememden de eser kalmamıştı. Başımı ondan yana çevirdiğimde o çoktan bana bakıyordu. Tedirgin ve gergin bir şekilde, “Ben içerideyim ama elim kolum dışarıda.” diye hatırlattığında hafifçe gülüp “Bu bir uyarı mı yoksa güven mi vermek istiyorsun?” diye sordum.
“İkisi de.” dedikten sonra çenesinin ucuyla beni gösterdi. “Güvende olacaksın ama uslu da dur.” diye açıkça söylemek istediğini dile getirdi. Ben de duymak istediğini açıkça dile getirerek “Arkandan iç çevirmeyeceğim.” dediğimde ‘umarım’ der gibi baktı.
“Unutma. Dakikada bir.”
Evet, yoksa kıyameti koparacağını açıkça dile getirmişti. Bahsettiği, Atalarla birlikte yeraltındaki odada olduğum sırada dakikada bir güvende olduğumu bildirmekti. Yeraltındaki gizli odaya, odadan çıkmamızın ardından izlenmeye ve dinlenmeye başlayacak cihazlar yerleştirecektim. Odaya sürekli yayın yapan mikrofon, açık bir verici ya da hücresel bağlantı taşıyarak giremeyecektim çünkü gizli odada Barlasların tespit ettiği belirli sistemler vardı. Teknolojik ihtiyaçları gidermek konusunu Meriç’e bırakmak ve ona ‘hacker şey’ deyip geçmek kolaydı ama dahil olduğum bu görevde Meriç yoktu. Belirli bilgileri bizzat anlamam gerekmişti. İdrak edebilmem için Meriç’in bunları anlatmak zorunda kalışı, ikimizi de zora sokmuştu. Öyle ki bir ara Meriç, ‘Senin kılığına girip Ata’ya da bunu inandırıp senin yerine görevi yapmam daha kolay gibi duruyor’ demişti. Algı kapasiteme olan güveni gözlerimi yaşartsa da o da beni anlamalıydı, teknolojiyi iletişim kurma zorundalığı haricinde sosyal medya için bile kullanmayan biriydim. Gittiğim okullardan tanıdığım, stalk yapmak üzere hesap açmamı bekleyenler, özellikle de o Minel aptalı da bu konuda sitemli olmalıydı ama durum buydu. Yine de Meriç’in sabrı ve benim Barlas’ın baskısı yüzünden dersten kaytaramamamla birlikte geçtiğimiz hafta boyunca belirli konuları anlamıştım.
Odada, baskın gibi anlarda orada olanları gizleyecek ve genel güvenlik sağlayacak bazı sistemler vardı. Aktif sinyal arayan bir tarayıcı vardı. Bu, gizli bir mikrofon, bluetooth, wifi, hücresel sinyal, uzaktan verici varsa tespit etmeye yarıyordu. Bu sistem açıkken aktif ve sürekli yayın yapan böcekler yakalanırdı ama pasif cihazlar yakalanmazdı. Yanı sıra, Meriç’in ‘jammer’ diye dile getirdiği, ‘Anlayacağım dilde konuş.’ diye sitem ettiğimde ‘Yani sinyal karıştırıcı.’ diye açıkladığı bir şey vardı. GSM sinyallerini bozmaya, wifiyi kesmeye, telsizleri susturmaya yarardı. Sürekli çalışması riskli olduğundan, kendi haberleşmelerini de bozduğundan sadece baskın anında aktif oluyordu, Barlas arka planda bu durumu tespit etmişti. Aynı zamanda kısmi faraday etkisinin olduğunu söylemişti, yani yeraltında bulunduğundan sinyal zayıflıyordu. Hücresel iletişimin zorlandığını söylemişti ve bunun ne anlama geldiğinin umurumda olmadığını gördüğünde, sıkkın bir nefes alıp verdikten sonra ‘Bu konuyu geçelim.’ demişti. Ataların profesyonel imkânları olsa da pasif donanımı tespit eden ileri askeri sistemleri yoktu, sadece aktif cihazları tespit edebiliyorlardı.
Yani, sonuç itibariyle baskın anında aktif bir dinleme ve izleme yaratabileceğim bir cihazla o odaya girmem mümkün değildi, hızlıca yakalanmak bir yana, bir mucize olsa, yakalanmasam dahi bu sistemler dolayısıyla sağlıklı ve sürekli veri akışı sağlayamıyordum. Kaldı ki, gizli odadan kaçırabildiğim sinyaller, polis teknik aracına takılabilirdi. Ortamda beklenmeyen bir radyo frekansı çıkışı teknik ekibin dikkatini çekebilirdi. Polis baskınını Barlas sağlasa da her polis Barlaslardan değildi. Üstte emir veren birileri vardı, Ata’nın mekânına ihbar neticesinde baskın yapılacağına dair emir gitmişti. Sahadaki polisler emre göre hareket ediyordu ama bunun aynı zamanda gizli bir operasyon olduğunu sahadaki her polis bilmiyordu, hatta belki de hiçbiri bilmiyordu. Gizli bir operasyon olması ve aralarındaki herhangi birinin zaten Ata’nın casuslarından biri olma ihtimalinin yüksekliği, sahadaki polislerin detayları bilmemesini anlaşılır kılıyordu. Yani sadece Ata’dan değil, gerçekten polislerden de gizlenmeliydim. O gizli oda bize lazımdı ve Ata kadar, bizim de o odayı korumamız gerekiyordu. Ta ki, odada yeterince gözlem yapılana ve işin sonuna gelene kadar. O yüzden yanlış bir teknik anomali beni ele verebilirdi.
Bir önceki baskında, polislerin bu odadan haberdar olamamasının bir sebebi de bu sistemlerdi. Barlas ise, mekâna herhangi bir zamanda da özgürce girebildiği ve yeraltına yaklaşabildiği için, aktif sinyal arayan bir tarayıcı ve ‘jammer’ olmadığı bir zamanda odayı tespit edebilmişti. Özetle, odada baskın anında açılan sistemler vardı, polisleri yanıltıyor ve odayı gizliyordu. Böylelikle polislerin aradığı her şeyi hemen yakınlarında saklıyorlar ama yine de yakalanmıyorlardı. Bu sistemler sürekli açık değildi, eğer öyle olsa zaten kendi iletişimlerini ve cihazlarını da kullanamaz kılarlardı. Bu sebeplerle odaya aktif yayın yapan bir kamera ya da mikrofonla giremiyordum. Bu benim de işime geliyordu yoksa Ata saçma sapan konuşup gizlemeye çalıştığım her şeyi açığa çıkarabilirdi. Ben, odadan çıkmamızın ardından aktif hale gelecek mikrofon ve kamera yerleştirecektim. Eğer laptopu açık yakalayabilirsem ya da bir şekilde Ata’nın açmasını sağlayabilirsem, yazılım yüklenmesi için Meriç’in verdiği bir flash bellek takacaktım. Meriç ne anlattıysa, ezberlediğim o adımları izleyecektim. Yazılım da hemen veri göndermeyecekti çünkü ağ bağlantısı yokken pasif kalacaktı. Yazılım, ağ bağlantısı sağlandığında ya da herhangi bir flash bellek takıldığında, belirli bir dosya açıldığında uyanacak ve veri aktarmaya başlayacaktı. Yani aslında yaptığım her şeyin sonucunu, odadan çıkmamın ardından almaya başlayacaktık.
Bu sistemler sadece baskın gibi anlarda açıktı, çünkü gizlenmek istedikleri polisti ve aslolan dışarıyı içeriden korumak değil, içeriyi dışarıdan sakınmaktı. Odanın polislerce tespit edilmemesi, odadaki sinyale ve verilere ulaşamamaları amaçlanıyordu.
Bu güvenlik sistemlerine karşı aktif bir mikrofon kullanamayacak olsam da ‘güvende’ olduğumu bilmeye ihtiyaç duyan bir adamın sevdiği kadın olduğumdan, şimdi üzerimde küçük bir cihaz vardı. Saat kayışımın içine gizlenmişti. Cihazın amacı, kayıştaki gizli düğmeye bastıkça bir saniyenin beşte biri boyunca, Meriç’in deyişiyle, bir ‘ping’ göndermekti. Güç seviyesi ultra düşük olduğundan, tarayıcıda ve jammerda tehlike kabul edilerek fark edilmesinin ihtimali azdı. Zaten şifreli ve özel frekansta bu ‘ping’i yaratacağım için sadece Barlasların alıcısı sinyali tanıyacaktı. Sürekli yayın olmayacağından, belirli aralıklarda bir bu sinyal gönderileceğinden de alarma takılmayacak, fark edilmeyecekti.
“Küçük gecikmeler yaşanılabilir. İçimden altmışa kadar sayıp durmayacağım için…”
“Say Asya.” dediğinde nefesimi üfledim. Kaşlarını kaldırdığında heceleri uzatarak “Tamam.” dedim ve kaşlarını indirip başını onaylar şekilde salladı. Ardından dudakları aralandığında zaten bir haftadır süren tembihlerini tekrar dile getireceğini anlayıp “Barlas,” diye araya girdim. Yaslandığım arabadan doğrularak Kafes’e doğru adımladım ve Barlas’a dönerek karşısında dikildim. “Jammer, kelimesini bile hatırlıyorum. Konuşulan her şey aklımda. Yine tembihlere başlarsan baskını uzaktan izlemek zorunda kalırız. Kelepçeyle polis arabasına götürülen Meriç’in de, burada araba yaslı keyif yapan bize bir çift küfrü olur diye düşünüyorum.” derken onu da gevşetmek isteyerek alaya vurmuştum ama gevşemedi. İç çektim. “Dövüş saati geldi, içeri geçmeliyim.”
Sıkkın bir nefes alıp verirken endişeli gözlerle baktığında hafifçe gülümsedim. “Bir sorun çıkmayacak Barlas.”
Vücudunda her türlü yara izi vardı, kim bilir hangi ‘görev’ ya da ‘iş’ için ne anlar yaşaması gerekmişti ve sorduğumda konuyu değiştirebiliyordu. Benim her birini öperek silmek, yok etmek istediğim o izlere alışmamı bekliyordu ama kendisi etrafın polisle dolu olduğu bir operasyonda yine de beş yüz on altı sayfalık falan görev talimatlarını bana yüzüncü kere anlatmak isteyebiliyordu. Üstelik bu, Ata’nın takıntısını bilmediği haliydi. Ata’nın başka bir kadına âşık olduğunu ve evleneceğini sanıyordu. Gözleri, bana güven vermek istediği kadar benden güven alma ihtiyacıyla gözlerimde gezindikten sonra alçaldı. Gözleri pantolonumda, baktığını görmeyerek dalarken “Keşke seni başka bir evrende saklayabilsem,” diye mırıldandı. Gülümsemem buruklaşırken yutkundum. Bir elini cebinden çıkarıp ensesine götürdü ve düşünceli bir şekilde ovuştururken “Her şey bitene kadar.” diye ekledi.
“Benim de arada gitmek istediğim başka evrenler var.” dediğimde dalan gözleri tekrar gözlerime yükseldi. Böylelikle duyayım, cevaplayayım diye söylemediğini, sadece sesli düşündüğünü anladım. “Ama hepsinin ortak özelliği, sen de varsın. Yani beni olmadığın bir evrende falan saklayamazsın.”
Tek kaşını kaldırıp elini tekrar cebine yerleştirirken başını da hafifçe sağ omzuna doğru eğmişti. Bakışları derinleşirken dudakları yamuk bir şekilde kıvrıldı ve “Nasıl evrenlermiş onlar?” diye sorduktan sonra gözleri kısıldı ve kıvrık dudağını yalarken ilgiyle cevabı bekledi.
İç çektim. “Senden hiç ayrılmadığım bir evren var mesela.”
Dudağını yalayışı durdu, durduğu yerde hafifçe dudağını ısırdı. Benim gibi iç çekerek dudağını özgür bıraktı ve yutkundu. Gözleri bir süre gözlerimde gezindikten sonra cevabı biliyor olsa da “Mutlu muyuz bari?” diye sordu. Belki de, şu an mutsuz olmamızın sebebini ve sorumlusunu, açıkça sövüp saymadan ve suçlamadan dile getirmek için özellikle sormuştu. Ondan ayrılmıştım ve belaların ortasında mutsuzduk ama ondan ayrılmadığım evrende ne olursa olsun mutlu olurduk.
Beni suçlar gibi bakmasına alınmak bir yana oldukça hak verirken “Çok.” diye mırıldandım. Gözlerini kaçırdı. Bakışlarını park edilmiş arabalarda öylesine gezdirirken ellerini de ceplerinden, muhtemelen hareket ederek oyalanma ihtiyacıyla çıkardı. Başını sağa ve sola eğerek boynunu gevşetirken bir elini de ensesine götürmüştü. Ardından üstündeki his yoğunluğunu silkeler gibi hafifçe omuz silkip kollarını göğsünde birleştirerek gözlerini tekrar bana çevirdi ve bakışları beni o evrene götürdü. Sanki etrafı izlediği süre zarfında o evrende yaşamanın bir yolunu, çaresini aramıştı ve şimdi bana baktığında bulmuştu. Yine de konuştuğunda bulduysa bile çözümü bana sunamadı.
“Şu an o evrende olsak, bir şerefsizin mekânının önünde,” dedikten sonra gözleri aramızdaki mesafeyi kast eder gibi vücutlarımıza inip tekrar yükseldi. “İki yabancı gibi duruyor olmazdık tabii.”
Kollarımı göğsümde, ona sarılamadığım için kendime sarılma ihtiyacıyla birleştirip “Muhtemelen.” dedim. Gitmem gerektiğini biliyordum ama onu birkaç gün boyunca göremeyeceğim ve hatta telefonla da iletişim kuramayacağım için son konuşmamızın bu burukluk ve gerginlikle yaşanmasını istemediğimden oyalanıyordum.
O da gitmemiz gerektiğini bilerek arabaya yaslanmayı bıraktı ve dik durması dolayısıyla boyu uzadığı için başım biraz daha kalktı. Ellerimi göğsümden çözsem de karnımın önünde bir araya getirdim. “Ne olurdu?” diye sordu o da gitmemiz gerektiğini bilse de birkaç dakika daha oyalanma ihtiyacıyla. “O evrende olsak, şu an?”
İstemsizce sağ elimin işaret parmağını, sol elimin yüzük parmağında gezdirdiğimi, onun da gözleri bu görüntüde gezinince fark ettim. Neye daldığını görmek için eğdiğim ve yüzük parmağımı sevdiğimi fark ederek geri kaldırdığım başımı hızla sallayıp konuyu, bir süreliğine son görüşmemiz için daha da buruk bir hale getirmeden değiştirmek istedim çünkü değişen yüz ifadesi ve bulutlanan, bir yağmuru haber veren yorgun gözleri bu uyarıyı yeterince hissetmemi sağlamıştı. Ellerimi iki yanımda indirdiğimde bakışları hareketlenmedi ama çekingen bir tonla “Seni seviyorum,” dediğim gibi gözleri gözlerime yükseldi ve bulutlar dağıldı. “Derdim,” diye ekledim daha da içime kaçan bir sesle. “Şu an, o evrende olsak.”
İşte bu, bir süreliğine uzak kalmadan önce söylemeyi tercih edeceğim bir şeydi. O içeriden çıkana kadar hatırladığım son anımız bu olabilirdi. Dahası, içeride Ata’nın yanında her zaman olduğum gibi bir köşeye sinmiş, ağlayan küçük bir kız çocuğu gibi hissedecektim. O anlarda güçlü kalmak için bu ana tutunabilirdim.
Söyleyecekleri var gibi baktı ama o da, bu konuşmayı başka türlü sonlandırmak istemedi sanırım. Birazdan dakika başı benden haber almak istediği bir göreve başlayacaktım. Yerin altında baş başa olmasak da Ata’nın da olduğu bir yerde gizlice cihazlar yerleştirmem gerekecekti ve o da bir süreliğine son görüşmemizin güzel bitmesini istiyor olmalıydı ki “Ben daha çok,” dedikten sonra çenesinin ucuyla beni gösterdi. “Seviyorum seni.”
Lise zamanlarımızdan beridir önce ben ‘seni seviyorum’ dediysem, cevap olarak çoğunlukla böyle derdi. Bir yarış değildi sevgi ama bunu emin bir şekilde dile getirişi, benim sevgimi az gördüğünden değil kendi sevgisini gözlerinde getirdiği o yüce halden böyle söyleyişi beni her zaman gülümsetirdi ama şimdi buruktu gülümsemem. Çünkü artık, benim sevgimi az gördüğünden de böyle düşünüyor olmalıydı. Sadece kendi sevgisine bu denli güvendiği için değil, benim seviş tarzımı da eskisi kadar sevmediği için böyle söylüyor olabilirdi. Bir şeyleri öğrendikçe ‘Bu nasıl sevgi?’ der gibi bakıp sorgulamıştı, sevmeme rağmen bunları yapmamı anlayamıyordu, bu düşüncesi cevabına da yansıyor gibi hissetmiştim. Onun kadar güzel sevemesem de, onun kadar çok sevdiğimden emindim. Umarım bir gün o da emin olurdu. Cevabı bana buruk bir mutluluk hissettirse de, o buruk değil mutlu bakıyor gibiydi. Az ya da çok, güzel ya da çirkin, sevgim her ne ise, sahip olmaktan mutluydu.
“Sen de böyle mi cevaplardın, o evrende olsak?” derken bir adım geriledim. Önce benim girmemi bekleyip birkaç dakika sonra ardımdan girecekti. Zaten yeterince oyalanmıştık ama yine de bir adım gerilediğim gibi tekrar yakınlaşmak istedim ve o da, uzaklaştığım gibi bir adımla yakınlaştı. Mesafeye tahammülümüz yoktu. Yeniden duraksadık ve göz gözeyken bir nefes es verdik.
“Ben bu evrende de söyleyebiliyorum.” dediğinde kaşlarım kalktı. Ona dün gece onu sevdiğimi söylediğimden şu ana kadar emindim ama böyle deyişi beni şüpheye düşürmeye başlamıştı. Uyumadan kısa süre önce söylediğimi anımsıyordum, hatta sonra beni öpmüştü. Rüyamla, gecem karışmış olabilir miydi? Kısılan gözlerim, şüphemi ona da gösterdi ve hafifçe güldü. “Şapşal bir sarhoş olmadığım zamanlarda da.” diye eklediğinde gözlerimi kırpıştırarak idrak ettim ve ben de hafifçe gülüp bakışlarımı kaçırdım. Evet, yanlış hatırlamıyordum ve evet, ne olursa olsun duymak istiyordu. Şartlar gereği sevgilim olup elimi tutmak isteyemiyordu ama yine de sevdiğimi duymak istiyordu. Meriç bu konuda haklıydı.
“Geç kaldığımız için görev yatarsa, sen de en az dün geceki halim kadar şapşal olursun.” dedikten sonra gözlerimi ona çevirip harekete geçmek üzere kısa bir alkış tuttum. “Hadi o yüzden, kaldır poponu.”
Güleç bir suratla dudakları hafifçe aralandı ve birkaç saniye boyunca şaşkın baktı. Ardından hafifçe güldü. “Yirmi yedi yaşıma girmek üzereyim.”
Sırıttım. Ellerimi ardımda birleştirip omuzlarımı hafifçe iki yana sallarken başımla da onayladım. “Hı,hı.”
“İşimi zaten biliyorsun.”
“Pek değil.” diye mırıldandığımda uyarır bakışlarla kaşlarını kaldırdı ve keyifle “Hı,hı.” diyerek cevabımı düzelttim.
“Bana ‘Siyah’ diyorlar.”
“Hı,hı.”
“Emrimde adamlarım var.”
“Hı,hı.”
“Ve bana ‘kaldır poponu’ mu diyorsun?”
“Barlas’cım…” deyip hafifçe omuz silktim. “Bazı şeyler değişmez. Mesela hâlâ annen için perde takıyorsun, çünkü boyun uzun ve oğlusun. Bu kadar. Unvanların ona işlemez. Ne olursan ol, benim için de hâlâ yanağından makas alabileceğim birisin.” dedikten sonra elimi yanağına uzatıp tek kaşımı kaldırdım. Kıvrılmış dudağını yavaşça yalarken gözleri etrafta gezindikten sonra beni buldu. “Başka zaman yapmanı tercih ederim.” dediğinde diğer kaşımı da kaldırdım. “Ve rica ederim.” diye eklediğinde hafifçe gülerek merhamet ettim ve elimi yanağından çektim. Polis baskını yapılacağına dair casustan haber geldiği gibi mekânda var olan kameraların kayıtları silinecekti. Zaten kendisine karşı delil olarak kullanılmasın diye her yerde kamera yoktu. Ata’nın odasının kapısını, benim odamın kapısını ve dış kapıyı izleyen kameralar vardı. Ata sonradan manyak gibi mekâna nasıl geldiğimizi falan izliyorsa, silindiği için bu anları izleyemeyecekti. Şu anda da müşterileriyle ilgileniyordu ama yine de Barlas’a yakın temas ederek adamlarından olası bir şahitlik durumunda anlatılanı alevlendirmesem daha iyiydi zaten.
“Görüşürüz o zaman.” dedim, gülüşüm eminim ki samimi bir gülümsemeye dönüşürken. Samimiyeti kalbimi yansıtmasından geliyordu. Kalbimin bir diğer aynası gibi, Barlas da yansıttı beni. Güzel gülümsemesini sergilerken “Dakikada bir.” diye tekrar hatırlattığında gülerek el salladım ve bir adım daha geriledim. Bu sefer peşime düşmedi ama gitmemi istemez gibi iç çekti ve başıyla selam verirken “Görüşürüz.” dedi. Ona bakmak, beni bir ömür oyalayabileceğinden derin bir nefesle önüme döndüm ve ellerimi ceplerime koydum. Mekâna yaklaştıkça gülümsemem silinirken dudağımı kemirmeye de başlamıştım.
Ata’nın şeytan suratını görmekten bıkmıştım ama tam da bu yüzden, kurtulmak için, bunu yapmak zorundaydım.
**
Baskın olduğu sırada Ata’nın yanında olmam gerekiyordu. Bizzat yanına gitmektense, dövüşe birkaç dakika geç kalarak odamda onun gelmesini beklemeyi daha mantıklı bulduğum için oyalanırken sonunda beklediğim gibi kapı açıldı. Volta atmayı bırakıp kapının önünde duraksarken koridora doğru baktım ve ardında başka biri olmadığını görüp “Tıklatsana hayvan. Niye öyle giriyorsun?” diye çıkıştım. Barlas da Meriç de şu an kafese yürüyecekleri yolların başındaki kapının ardında olmalılardı.
Odaya girip kapıyı sertçe kapattı. Gergin bir alayla söylendi. “Pardon, burada değilsindir diye düşündüm çünkü mesain başladı, dövüş salonunun kapısında beni bekliyor olman lazımdı.”
“Dalmışım,” dedikten sonra ona temas etmemek için sağından dolaşıp kapıya yöneldim. “Gidelim.”
Elini, kapının kulpundaki elimin üstüne yasladığında elimi hızla çekerek ona döndüm. Tam ben çıkışacakken benden daha gergin bir şekilde önce davrandı. “İşimin sekteye uğramasını sevmediğimi biliyorsun.”
“Şu an bekleyerek işini daha da sekteye uğratıyorsun. Uzatma da gidelim.”
“Asya…” dedi dişleri arasından. Hâlâ casusu her kimse uyarmamıştı. Gerçekten çıkıp gitsek ben Kafes’e girdikten sonra polis baskını olursa Ata belki de kendi korkusuna beni de ardında bırakıp gizli odasına inerdi ve bu yüzden biraz oyalanmamızda fayda vardı. Baskın haberini biz buradayken alırsa kesinlikle beni yanında götürürdü. Kuyruğuna basmak dışında aklıma oyalayacak bir şey gelmiyordu. Ata’nın tabii çok başka oyalanma hayalleri olsa gerekti.
“Özel hayatımızda değiliz. Şu an patronunum, tavrına dikkat et.”
“Kov istiyorsan.” dediğim gibi kolumu sertçe kavrayıp diklenmek üzere beni kendisine çektiğinde ellerimi göğsüne yaslayıp ittirerek vücutlarımızı mesafeli tutmaya çalıştım. “Benim işimde ‘kovmak’ diye bir şey yok, biliyorsun. Ortadan kaldırmak, var.”
Sakinliğime önümüzdeki, belki de saatler boyunca ihtiyaç duyacağımdan kendimi telkin ederek “Bırak,” dedim. Ben onu ittirdikçe o mesafeyi koruyarak beni yakınında tutuyordu. Kolumu ilk kavradığı kadar sert bir şekilde tutmuyordu ama çekiştirirsem sertleşeceğini bildiğimden bıraksın diye onu ittiriyordum. Sert tutup zor kullanırsa tenimde iz kalıyordu, morarıyordu ve Barlas’la ne zaman ne yaşayacağımızın belli olmadığı bir dönemde bu izi saklamayı unutabilirdim. Bu yüzden iz oluşmasın diye çabalıyordum. Ata’ya bunu dile getirmeyi sevmezdim, güçsüzlüklerimi sevdiğim insanlara bile zar zor itiraf ederdim ama sırf bıraksın diye “Canım yanıyor.” diye ekledim. Elini kolumdan çekti ve ben de hızla gerilerken bacaklarımın arkası duvara yaslı ikili koltuğumun kol kısmına çarptı. Kol kısmına doğru düşecek gibi olduğumda elleri bana uzandı ama hızla duvardan destek alıp doğrulurken telaşla “Hallettim, dokunma.” dedim ve ellerini geri çekti.
Gözleri bluzumun üstünden az evvel tutuyor olduğu koluma kaydı ve “Pardon.” dedi. Çenesinin ucuyla da kolumu gösterip “Bluzu kaydır, iz kalmış mı diye bakacağım.” dediğinde midem kasılmaya başlamıştı ve daha çok erkendi. Bir süre daha Ata’ya katlanmam lazımdı, bedenim bu kadar erken iflas etmeye başlayamazdı.
“Bir şey yok, hadi gidelim.” diyerek kapıyı gösterdim. Bakışları gibi ağzıyla da “Asya.” diye uyardığında sinirle inleyerek bluzun yenini bileğimden yakalayıp üst koluma kadar çekiştirdim ve onunla birlikte tenime baktım. Kızarmıştı ama moraracak gibi görünmüyordu da, acımıyordu da. Gözleri, yaralanmadığımı görmesine rağmen tenimde dolaşmaya devam edince bir mide kasılması daha eşliğinde hızlıca tenimi örttüm. Daha da örtünme isteğiyle bluzumun yenlerini avuçlarıma çekiştirirken rahatsızca kıpırdanıp “Hadi.” dedim.
Ata “Beni öfkelendirip durma.” deyip kolumu gösterdi. “Beni öfkelendirip canını yaktırtma.” diyerek suçu bana attı. Zaten narsistler ne yaparsa yapsın, suç başka her şeyin olurdu ama asla onların olmazdı. Onunla konuşmak istemesem de, bir yandan da oyalanmamız gerektiğini hatırlayıp alayla gülümsedim. “Önceden suçu alkole atıyordun, şimdi ben mi suçluyum?”
“Evet.” dedi kendinden emin bir şekilde. “Ben sakindim, sen beni delirtiyorsun. Yerimde hangi adam olsa, çıldırtırsın.”
İsterik bir şekilde gülerek “Tabii. Yerinde kim olsa böyle yapar.” dedim ama sonra gülüşüm silindi ve asıl hislerim yüzümü işgal etti. Öfke, nefret ve iğrenme. “Yerinde kim olsa ‘ben karaktersiz bir orospu çocuğuyum, her şey bu yüzden’ diyemez de başka nedenler arar, sen de haklısın.”
Ellerinin kasılıp gevşemesini izledim. Gözlerim tekrar gözlerine yükseldiğinde istemsizce yutkunmuştum. Şimdi tekrar canımı acıtmak isteyerek bakıyordu. “Karaktersiz bir orospu çocuğu?” diye sorduğunda ‘Evet!’ diye bağırmak istesem de sessiz kaldım. Hiçbir şey onun işini ertelemesini sağlayamazdı ve onu ancak böyle duygularına oynayarak oyalayabilirim. Sırf oyalamak için onunla yakınlaşır gibi davranamazdım ama gerekirse canımı yakmasını göze alabilirdim. Şimdi de canım yanacak gibiydi ve cesaretle göze alsam da içten içe hissettiğim korku beni, mekâna girmeden önce de düşündüğüm gibi ağlayan bir kız çocuğu gibi hissettiriyordu.
Gülümsedi ve daha çok korktum. Bir adımla yakınlaştığında bacaklarım tekrar koltuğa çarpınca gerilediğimi anladım. Düşmemek için duvara tutunduğum sırada dibime gelmişti. Eli yükseldiğinde irkildim ama dokunmadı. Yanağımın yanında, elinin tersiyle havayı sever gibi gezdirdi. Göz ucuyla elinin hareketini izlerken nefesimi tuttuğumu fark ettim. Parmakları yavaşça açılırken eli de yavaşça daha da yükseldiğinde acıya hazırlanırken gözlerimi kapattım. Öfkem değil de korkum ağır bastığında donakalan bu halimden nefret ediyordum. Hayatı boyunca savaşmış ve şiddet görmüş biri olarak nasıl hâlâ her an savaşa hazır olmuyordum?
“Dua et, o güzel yüzünü seviyorum.”
Kızaran gözlerimi yavaşça araladım. O da tokat atacakmış gibi kaldırdığı elini yumruk şeklinde kıvırıp yavaşça yanına indirdi ve öfkeyle solurken gözleriyle döver gibi baktı. “Ve ne yapmaya çalıştığını biliyorum.”
Aklımdan binlerce düşünce geçerken yüzümün geldiği hal onu yeniden keyiflendirdi. Polislerden haber almış mıydı? Niye direkt benimle bağdaştırmıştı? Neyden, ne kadar haberdardı ki?
“Birazdan Kafes’te senin de, o benim yerime sevdiğin adamın da canı yeterince yanacak. Sen de beni öfkelendirip bu haftaki dövüşün iptal olmasını sağlamaya çalışıyorsun çünkü şimdi canını senin yüzünden burada yakarsam, yine senin yüzünden ne kadar pişman olacağımı ve senden başka bir şeyle ilgilenemeyeceğimi köpek gibi biliyorsun. Ama ben senin o oyunlarına düşmeyeceğim sevgilim.”
Asıl niyetimi anlamadığı için içim rahatlarken yenilmiş gibi bakmaya çalıştım ve alışkanlıktan başarmış olmalıyım ki geniş bir şekilde gülümsedi. Gözleri boynumda gezindi. Hâlâ sargılıydı, onun yüzünden oluşan yarayı göremiyordu. “Hâlâ acıyor mu?”
“Birazdan Kafes dövüşünde canımın yanacağını söylüyorsun ve sonra boynumu mu soruyorsun?”
Gözleri gözlerime kaydı. “Evet. Bu da, sen o çeneni kapalı tuttukça ve bana karşı gelmedikçe canının yanmayacağını gösteriyor. Suyuma gitsen, ben de senin suyuna giderim.”
Telefonu çalmaya başladığında odadaki duvar saatine baktım. Emniyet içerisindeki Ata’nın olası casuslarına baskın yapılacağına dair bilgi farklı dakikalarda verilmişti ve Ata’nın haberdar olduğu dakikayı Barlaslara iletecektim. Böylelikle olası casusa dair veri elde etmiş olacaklardı. Ata’yı daha fazla oyalamam gerekmeyeceği için rahatladım ve parmağım saatimin kayışına gizlenmiş küçük düğmeye gitti. İlk iletiyi, Ata’ya haber geldiğini belirtmek için yollayacaktım. Ardından dakikada bir yollamaya devam etmem gerekiyordu.
“Hatta, şu an bile suyuma gitmek için geç kalmadın.” diyerek cebinden telefonunu çıkardı ama ekrana henüz bakmamıştı, gözleri gözlerimdeydi. “Bak hadi.” dememek için zor duruyordum. Ne söylediğine odaklanamasam da, garipsemesin diye “Ne demek istiyorsun?” diye sorduğumda dudağını yaladı. Muzip bir tavır içerisine girdiğini gördüğümde kalp atışlarım yeniden hızlandı ve tüm vücudum kaskatı kesildi. “İstersen format değişikliğini iptal edebilirim.” dedikten sonra gözleri dudaklarıma indi. “Hemen şimdi, suyuma gitmeye başlayabilirsin.”
Kusma isteğimi yutkunurken onu dibimden ittirip koltukla arasından çıktım ve kapıya yöneldim. Kapıyı açtığım gibi geri kapattığında ellerim ve dizlerim titremeye başlarken dirseğimle hemen ardımdaki vücudunu ittirerek ona döndüm. Ona sövüp sayıyordum ama bu ona daha fazla hırs veriyormuş gibi daha büyük bir enerjiyle yavşaklıklarını sürdürüyordu. Bir dakikaya yakın zaman geçtiğini düşündükçe tuşa basıyordum.
Telefon sustuğu gibi yeniden çalmaya başlamıştı. Ata bu sefer de açmazsa, çalışanlara ulaşacak olmalıydı. Zaten sirenleri duymamıza da fazla kalmasa gerekti. Konu oldukça ilgisini çektiği için telefonu boş vermiş, benimle ilgileniyordu. Ellerini iki yanında kaldırıp sakin olmam için “Şş…” dedi ama dillendirdiği şey kanı beynime sıçratmıştı. “Sakin ol ve iyice düşün. Sadece bir öpücük karşılığında o şerefsizin canının yanmasına engel olabilirsin. Eğer şimdi seni öpmeme izin vermezsen, biraz sonra format değişikliğiyle o piç hastanelik olacak.”
Barlas hakkında kötü konuşması Ata’ya saldırma isteği uyandırıyordu. Yumruklarımı sıkarken plana sadık kalmaya çalıştım. “Ya dövüşe çıkalım ya da eve gideceğim.”
Şu siktiğimin telefonuna bakmalıydı artık!
“Hayatım, müstakbel kocana sadece bir öpücük vereceksin. Sadece bir öpücük…” diye sızlandı. “Altıma yat, demedim ya.”
Söyledikleri zihnimde yankılanırken yamuk bir sırıtmayla “Şimdilik.” diye de eklediğinde üstüne atıldım. Telefonu yere düşerken “Seni gebertirim!” diye bağırdım. Hırpalayarak üstüne gidip durduğum için sırtı karşı duvara çarptığında tokat atmak için kaldırdığım elimi bileğimden tuttuğu gibi telaşım da baş gösterdi. Telaşımı yansıtmamaya çalışıp öfkeyle “Bırak!” dediğimde, “İyi düşün,” diye ısrar etti. “Gözlerini kapat ve birkaç dakika bana müsaade et.”
“Bana bak oros…”
Kapı tıklatıldığında dudaklarımı birbirine bastırdım. Onun da gözlerine tekrar öfke düşerken ve geri çekip durmaya çalıştığım elimi bir türlü bırakmazken kapı tekrar tıklatıldı. Eş zamanlı olarak telefon da tekrar çalmaya başladığında saldırır gibi bakan gözlerini gözlerimden alıp yere düşmüş telefona baktı ve yüzüne düşen korkuyu izledim. “Siktir…” derken elimi bıraktı ve hızla telefona yöneldi. Bana kapıyı gösterip “Aç şunu.” dediğinde sırf bir an önce gizli odaya gidelim diye kapıya yöneldim. O sıra tekrar saatten Barlaslara sinyal yolladım. Kapıyı açtığım gibi Kadir korkuyla girip “Ata Bey, bir sorunumuz var.” dedi. Henüz siren sesleri duyulmamıştı ama haberi elbette ki gelmişti.
Ata da, “Söyle.” dediğinde Kadir’e diyor sandım ama telefonu açıp kulağına yaslamıştı. Karşı taraf cümleye başladığı gibi Kadir’e başıyla işaret verip hareketlendi. Kadir de “Hazırlıklar başladı zaten efendim.” derken Ata kapıya varmıştı. “Siz de isterseniz aşağıya…” dedikten sonra emin olamayarak bana baktı. Ata, telefonu kapatıp cebine koyarken bileğimden tutup beni de beni de beraberinde sürükleyerek hareketlendi. Ardında kalan Kadir’e “Gerekeni yapın.” dedi ve merdivenlere yöneldi. “Ne oluyor ya?” diye sorarken bileğimi çekmeye çalıştım ama sıkıca tutarak engel olduğunda “Tamam, dur.” diyerek bileğimdeki elini gevşetmesi için sürüklemesine müsaade eder gibi hızlandım. Bileğimde de iz kalmasını istemiyordum, Özellikle de Ata’ya dair bir görevin ardından oluştuğunu gördüğünde Barlas’a açıklayamazdım. Ata da elini gevşetti ve “Sorun çıkarmadan yürü. Engel olursan seni bayıltıp öyle taşırım.” dedi. Saatin olduğu kolumu, saatin üstünden tuttuğu için eğip büktükçe dakikada bir tuşa basışım zorlanıyordu ama Barlas’ı habersiz bırakmak daha büyük sorunlar yaratacağından elimden geleni yapıyordum.
“Ama ne oluyor?” derken elektrikleri kesilmiş gibi karanlığa gömülmüş mekânda Ata’nın yönlendirmesiyle düşeyazarak ilerliyordum. Birkaç kapıdan okuttuğu kartla geçmemizin ardından aşağı inmeye devam etmiştik. Elektrikler kesilmiş olamazdı, yoksa gizli odaya giremezdik ama her şey kaçırılıp baskına hazır hale getirilirken mekânda olan görgü tanığı ihtimalini azaltıyor olmalılardı. Mekân şu an, yasal olarak göründüğü gibi spor salonu haline getirilmeye çalışılıyordu. Kötü bir zamanda yakalanmışlardı çünkü şampiyonluk dövüşlerinin olduğu bir gündü. Dövüşçüler de mekândaki diğer çalışanlar gibi bu kurtarma çalışmasına yardımcı olmak zorunda kalırken Barlaslar da bu sırada polis tarafından yakalanılacaktı. İsteseler kaçarlardı ama Ata’nın ikidir olan baskınlar ve benzeri durumlardan dolayı özellikle de Barlas’tan şüphelenmemesi için durumun mağduru gibi görüneceklerdi.
“Baskın.” diye açıkladı Ata.
“Ben siren duymuyorum.”
“Keşke güzel olduğun kadar zeki de olsan.” dediğinde ardında ve karanlıkta kaldığım için rahatça ‘Sen öyle san’ der gibi mimiklerimi eğip büktüm. İyi ki o da şerefsiz olduğu kadar zeki değildi de, benden hiç şüphelenmiyordu. “Hem o zaman benimle olman için seni ikna etmek daha kolay olurdu. Kendin boynuma atlardın.”
“Mekânın basılıyor ve sen hâlâ şerefsizlik peşindesin.” dediğimde sonunda istediği kadar kat indiğimiz için beni merdivenlerden koridora doğru ittirdi. Omzum duvara çarparken karanlıkla bileğimi tekrar yakaladı. “Canımı sıkmak istemeyeceğin bir andayız sevgilim.” dedikten sonra ezbere bildiği yolda koşarken beni de sürüklemeye devam etti.
“Bana ‘sevgilim’ deyip duracaksan polisler duyana kadar çığlığı basarım.”
“Polisler bizi duyamaz, sesini yorma.” Beni bir kapıdan geçirirken sertçe çektiği için kolum kapıya çarptı ve tökezlediğimde doğrulmamı beklemeden çekmeye devam etti. Elime gelen, ne olduğunu göremediğim demirden tutunup doğrulurken sinirle inleyip “Yavaş ol!” dedim. Beni korumak ister gibi kaçırıyordu ama bu sırada ardında ne hale geldiğim umurunda bile değildi. “Senin göt korkun yüzünden sağa sola çarpıyorum.”
“Göt korkusu, değil. Düzgün konuş.” diye çıkıştı. Alayla güldüğümde daha sert çekti ve sinirle inleyip koşar haldeyken sırtından ittirdim ama bileğimi bırakmadı. Bir kapıdan daha geçmemizin ardından yolun sonunda ışık göründü ama Ata’nın ardında kaldığımdan göremiyordum. Sesler de artmıştı.
“Ata Bey’im, taşıma bitmek üzere. Polisler mekâna girmeden bitmiş olacak.”
“Öyle olsun yoksa hepinizi yok ederim.” dedikten sonra bir anda durunca ona çarpmamak için duvardan tutunarak fazla efor sarf ettim. Bileğimi çektiğim gibi öfkeyle bana döndü ama bileğimi ovuşturduğumu gördüğünde “Yanımdan ayrılma.” diye tıslamakla yetindi. O önüne döndüğünde özgürce bileğime baktım ve kızarıklığı görünce daha fazla bir iz çıkmamasını umdum. Ata önümde hareketlendiğinde ilgimi tekrar ona çevirdim. Işık, önümüzdeki boşluktan geliyordu. Zemindeki bu geniş giriş nasıl açılıyordu, bilmiyordum. Şu an çoktan açılmıştı ve Ata, bulunduğumuz kata yükseltilmiş merdiveninden iniyordu. Ata inerken, beni de yanına çağırmadan önce bulunduğumuz alanı inceledim. Işık bir yere kadar uzun koridoru aydınlatıyordu ve hem bulunduğum tarafta, hem koridorun diğer tarafında olan çalışanlar tavandan inen küçük asansör benzeri yapılardaki kasaları ve çantaları alıp şimdi Ata’nın da indiği gizli odadaki çalışanlara uzatıyordu.
“Asya, hadi!”
Başımı eğip Ata’nın indiği alana baktıktan sonra sıkkın bir nefes alıp dizlerimin üstünde çöktüm. Merdivenin en üst basamağını tutarak ardıma döndüm ve ayağımı boşluktan uzatıp basamaklardan birine yasladım. Aşağıya indiğim sırada omzumun ardından Ata’nın ne halt yediğine bakıp durduğumdan yavaştım ama inmeme yardım etme bahanesiyle bana dokunmasını istemiyordum. Tahmin ettiğim gibi son basamaklarda olduğum sırada uzandığında çalışanlarının arasında düzgün davranmamı istediği için ters bir şey söylemeden geri kalan mesafeyi merdivenden atlayarak aştım. O bana dokunamadan geriledim. Elleri gerisin geri iki yanına dönerken memnuniyetsiz baktı. Bakışlarıyla da hayatı bana zindan etmekte çok oyalanmayıp çalışanlarına ‘Hadi!’ diyerek işe yaramayan ve hiç yardımı dokunmayacak psikolojik baskılarda bulunma başladı. O sıra ben de bulunduğumuz odaya baktım. Biz gelene kadar merdivenin etrafı kasalarla ve çantalarla doldurulmuştu. Duvara yaslı dolapların her bir kapağında kilit vardı ve boyutları değişkendi. Ata’nın ardında kalan duvar kitaplıkla döşenmişti ve ortalama bir insanın geçebileceği boyutta, dikdörtgen şekli boyunca fark edilir çizgi vardı. Çalışanlarca biz gelmeden önce açılmış, tam kapatılmamış gibi hafif aralık oluşu kapıyı şimdilik fark edilir kılıyordu. Kapının hemen yanındaki rafta birkaç kitap yerinden alınmış, acelece alt rafın ucuna koyulmuştu. Açılan alanda ise bir güvenlik ekranı ve tarayıcı vardı. O odaya da yüz taramasıyla giriliyor olmalıydı ve etrafta masa, laptop vesaire göremediğime göre Ata’nın asıl odası oradaydı.
Etrafa dair meraklı görünmemek için Ata’nın gözlerinin bana döndüğünü hissettikçe sadece sıkılmış ve onun yanında hep olduğum gibi gergin görünmeye çalıştım. Sonunda taşıma bittiğine birkaç çalışan daha aşağı, yanımıza gelirken diğerleri girişin kapanmasını sağlayarak dışarıda kaldı. Ata da hızla merdivenin arkasındaki duvarda kalan bir dolabı açıp içindeki güvenlik ekranına yönelmişken gözleri bana döndüğünde bakışlarımı ondan aldım. Duyduğum seslerden bir şifre girdi ve hâlihazırda örtülmüş tavandan mekanik bir ses daha geldi. Ardından merdiven de otomatik bir şekilde katlanarak yuvasına döndü. Gözlerim yanımızdaki çalışanlarda gezerken göz ucuyla Ata’nın yakınlaştığını görebiliyordum. Karşıma vardığında gözlerimi ona çevirdim. Anlayamayarak kaşlarını kaldırdı. Etrafımız izbandut ve dolaplar yetmezmiş gibi yeni taşınmış kasa ve çantalarla doluyken, oldukça dar bir alandaydık ve sadece bundan sitem edermiş gibi “Burada uzun süre kalamam.” dedim. Dar alandan, boğulma hissinden neden korktuğumu bilmiyordu. Yani en azından ben ona annemden bahsetmemiştim, sağı solu bana dair soruşturduysa bir şeyler öğrenmiş olabilirdi. Kimsenin ağzı torba değildi, sıkılmıyordu. Yanı sıra anneme dair rapor ve tutanaklara baktıysa da öğrenmiş olabilirdi. Korkumun sebebini anlatmasam da, korktuğumu biliyordu çünkü Kafes dövüşlerine heyecan katmak istediği ilk sefer değildi. Beni daha da küçük bir kafese tıkmak ve dövüşçülerden ilk kilidi açanın kazanacağı, elbette ki ikisi de birbirine engel olmaya çalışırken bol dövüşün yaşanacağı ve en sonunda birinin diğerini bayıltıp öyle benim küçük kafesime erişebileceği bir format düşündüğü zamanlar olmuştu. Başta korktuğumu söylemek istememiştim ama bunu denediğimiz ilk dövüş benim panik atak başlangıcım sebebiyle erken bittiğinde, Ata da bu fikirden vazgeçmişti.
“Dayanmak zorundasın. Polislerin ne zaman gideceği belli olmaz.”
Dayanmasına dayanmaya çalışırdım da asıl derdim, içerideki odaya geçmekti. Buraya kamera yerleştirmemin bir anlamı yoktu. Burada bir şeyler istifleniyordu, olay ve görüşmeler içerideki odada dönüyordu. Kaldı ki bu dar alanda, bir sürü kişiyle hem ben dikkat çekmeden yerleştiremezdim, hem de yerleştirmek için cihazların dikkat çekmeyeceği bir yer bulamazdım.
Nefes almakta zorlanıyormuşum gibi elim boğazıma giderken kararı veren o olsun diye başımı onaylar şekilde salladım ve bakışlarımı ondan alıp dolaplarda öylesine gezdirmeye başladım. Nefes alış verişlerim gittikçe sesli bir hal alırken “İçeri geçelim.” dediğinde gözlerim ona döndü. “Orası daha ferah.”
Kapıyı hiç fark etmemişim gibi “İçerisi?” diye sorduğumda kapıya yöneldi ve ardına takıldım. Kitaplıktaki çizgisel alanı ittirdiğinde omzunun üstünden bana baktı ve görmek istediği gibi şaşırmış gibi davrandım. Böyle adamlar, kadınlardan zeki olduklarını düşünürlerdi ve böyle sanmalarına müsaade etmek onları yönetme imkânı verirdi.
Bir dakikaya yakın süre geçtikçe tuşa basmayı sürdürmek için, acıyan bileğimi tutma bahanesiyle elimi hep saatli kolumda tutuyordum. Böylelikle tuşa basıp durmak daha kolay oluyordu. Girdiğim alanı inceleyerek ilerlediğim sırada kapının ardımdan kapandığını duyduğum için duraksadım. Omzumun ardından Ata’ya baktığımda her nasıl baktıysam, “Asya seninle uğraşamayacak kadar başım dertte.” dedi ve rahatlamaya çalışarak önüme döndüm. Yine de telaşlı nefesim ciğerimde dolaşıp titrek bir şekilde dudaklarıma çarparak çıkıyordu. Ata’yla yerin altında ve her ne kadar diğer adamlar da onun emri altında olsa da, onlar da olmadan baş başa olmak kötü hissettiriyordu. Korkuma kapılıp her şeyi mahvetmemek için göreve odaklanırken dakika başı sinyal yollamayı da ihmal etmemeye çalıştım.
Diken üstünde dikildiğim alanın ortasında yavaşça dönerek odaya bakarken meraklı halimi ondan başka her şeye bakmak istememe ve oyalanma ihtiyacıma yorduğunu umdum. Ağır adımlarla gidip masanın ardındaki deri ve büyük koltuğuna oturmuştu. Laptopu açtığını gördüğümde biraz olsun rahatladım. Duvarlar şifreli dolaplarla çevrili olsa da, burası daha çok olası kötü bir senaryoda sığınak gibi dizayn edilmişti. Başka birkaç kapı daha vardı ve açıklardı. Biri neredeyse kapalı olacak kadar az aralıktı ama fayanslardan lavabo olduğunu anlayabiliyordum. Biri mutfak gibi görünüyordu. Sonuncusu ise sonuna kadar açıktı ve hemen karşıdaki yatağı gördüğünde huzursuzluğum arttı, gözlerim Ata’ya döndü. Ata’nın da gözleri üstümdeydi ve her zaman olduğu gibi sanki kıyafetlerimin ardında ne olduğunu bilir gibi bakıyordu.
“Ne oldu sevgilim?”
Onu cevapsız bırakarak bakışlarımı kaçırdım. Daha rahat nefes alıp verebilmek için gidip yatak odasının kapısını kapatmak istiyordum ama Ata şerefsizi gerçekten sadece korku içerisindeyse aklına her zamanki sapık ve iğrenç düşüncelerini sokmamak için ilgi çekmemeye karar verdim. Ona ardımı döndüm ve odanın önümdeki kısmındaki geniş toplantı masasına baktım. Ayrı bir mutfak olmasına karşın toplantı masasının ardındaki camlı dolaplara da içkiler sıralanmıştı. Sanki bir tehlike oluşsa ve Ata’nın bir süre burada kalması gerekse içkiler hayati önem arz ediyormuş gibi sayıca fazlaydı. Yer üstündeki odasında da içki mahzeni vardı ve belli ki fazla alkol onun için göz çıkarmıyordu. İçki dolabını sıklıkla kullanıyor olmalıydı, oraya yerleştireceğim herhangi bir cihazın yakalanma ihtimali daha yüksekti. Gözlerim masanın sol tarafındaki duvara döndüğünde metal malzemeden yapılmış geniş raflı dolabın içinde sıralanan silahları gördüm ve yutkundum. Buradaki hiçbir silaha dokunmasam, daha iyiydi. Gözlerim duvarı ve tavanı tarayarak gezinmeyi sürdürürken havalandırma ızgarasını gördüm. Kamera için iyi bir yer olabilirdi, Meriçler de öyle söylemişti. Tam Ata’nın ve toplantı masasını güzel bir açıyla görebilecek bir yerdeydi. Mikrofon için Ata’nın masasını önermişti Barlas. Sütyenimin içinde küçük boy tornavida vardı. Eğer o kadar zamanım olabilecekse, masanın altındaki tek başına varlığı ya da yokluğu işe yaramayacak konumda olan bir vidayı çıkartıp mikrofonu vida yerine koyabileceğimi söylemişti ama bu odada tek başıma kalamayacaksam, başka bir yol izleyecektim.
“Biraz viski?”
Yavaşça Ata’ya dönüp “Hayır.” dedim. Masasının çekmecesinden çıkarttığı viski şişesini bana göstermek ister gibi hafifçe havada tutuyordu. “Sen bilirsin.” deyip kapağını açmaya başladığında yutkunup “Sen de içme.” dedim. Burada ne kadar kalacağımız belli değildi ve alkol alınca daha da kötü birine dönüşüyordu.
“Gerginim ve içmek istiyorum.” deyip kapağı gürültüyle masaya bıraktı. O dudağına yaslayıp içkiyi başına diktiği sırada “Yanımda içmeyeceğini söylemiştin.” diye mırıldandım. Beni hırpaladığı son seferinde buna dair yeminler etmişti.
Viskiden gürültüyle büyük yudumlar aldığı bir sürenin ardından tok bir sesle masaya bıraktı ve geniş bir şekilde sırıttı. “Sonra her ihtimalde benden nefret ettiğini hatırladım ve çabalamasam da olur, diye düşündüm.” dedikten sonra masasının önündeki koltuklardan tekli olanı gösterdi. “Otur, ayakta kaldın.”
“Burası iyi.” diyerek geriledim ve tekrar saatten haber yollarken toplantı masasının döner sandalyelerinden birini çekip gergin bir şekilde oturdum. Odayı gözlemlemek için gözlerimi etrafta gezdirip ihtimalleri değerlendirmem gerekse de viski şişesini tekrar eline alıp ağzına götürdüğünde gergin gözlerimi ona diktim. Sarhoş olmasından korkuyordum.
Ağzından çekmesi gereğinden fazla sürdüğünde ve sesli bir şekilde büyük yudumlar alıp durduğunda sinirle kalktım. “Böyle içip duracaksan, bırak ben polislere yakalanayım daha iyi.” dedim. Viski şişesini masaya bırakıp ıslanmış dudaklarını elinin tersiyle sildi. Parmaklarıyla viski şişesinin üstünde beni daha da geren bir ritim tutarak sırıttı. “Neyden korkuyorsun?” dedikten sonra kasti bir şekilde gözlerini vücudumda gezdirip tekrar gözlerime baktı. Midem daha da kasıldı ve tekrar, sanki çok güvendeymişim gibi saatin tuşuna bastım.
“Bir şeyden korkmuyorum.” dediğimde dilini şaklattıktan sonra gülerken başını iki yana salladı. “Yanlış cevap.” deyip ayaklandığı gibi gerilediğim için döner sandalyeye çarptım ve sandalye uzaklaşarak dolaplara vardı. Çıkardığı gürültü bile irkilme ihtiyacı duymamı sağladı. Bana doğru yaklaşmaya başladığında “Ata…” diye uyararak içki dolabına kadar geriledim. “Korkuyorsun.” dediğinde bir elim ardıma yaslanmışken bir elimi aramızda kaldırıp “Dur.” dediğimde neyse ki durdu ve korkudan yığılmak üzere olan bedenim biraz olsun güç buldu.
Toplantı masasıyla dolaba çarpmış sandalyenin arasında durdu ve “Korkuyorsun.” dedikten sonra gözleri vücudumda gezinirken ve ses tonu bir hayli derinleşirken “Sana dokunmamdan korkuyorsun.” dedi. Ardına dönüp gördüğüm gibi korktuğum yatak odasına doğru baktı. Keyifle dudağını yalayarak gözlerini bana çevirdi ve alt dudağını ısırdı. Şu an benimle yaşamayı hayal ettikleri yüzünden midemle birlikte yüreğim de ağzıma gelirken başımı iki yana salladım.
“Göze almazsın.” dediğimde hafifçe güldü. “Niye?”
Aksini iddia eden tavrı karşısında korku, her zerremi titretti. Gözlerim kızarırken saate tekrar bastım ama son bir dakika içerisinde bu konu değişmezse, bir daha basmayacaktım. Yerin altında, bu kadar korunmasızken özellikle de alkol alan Ata manyağı üstüme atlayacakmış gibi bakıyordu ve bu boyumu aşan bir tehlikeydi. “Seni öldürürüm.”
“Sonra da babam sevdiğin çiçekleri bile kurutur.”
Korkmama rağmen yavaşça gülümsedim. “Kendimi öldürürüm.”
Keyfi silindiğinde titrek bir nefes daha alıp verdim. Başparmağım düğmenin üstündeydi. Daha bir dakika olmamıştı ama az kalmıştı. Meydan okur gibi kaşlarını kaldırdığında ben de karşılık verdim. Kasılmış çenesi gevşedi ve tekrar gülümsedi. Son on saniyeyi sayarken başparmağım tuştan kaymış ve Barlas ortalığı ayağa kaldırana kadar kendimi savunabilme yolunu arayarak gözlerim etrafa dönmüştü ki, “O zaman daha fazla içmesem iyi olur.” dedi. Gözlerim tekrar Ata’ya döndü. Alayla “Tatsızlık çıksın istemeyiz.” dediğinde rahatlayarak tuşa bastım ve böylelikle tekrar ‘güvendeyim’ dedim ama baygınlık geçirmek üzereydim.
Rahatlamama karşı iç çekti ve “Her şeyin zamanı var Asya.” diyerek ardına döndü. Artık bana bakmayışıyla önümdeki toplantı masasının ucundan tutundum. Omuzlarım gibi başım da çökerken bir süredir sızdıran bir çatlak misali güçsüzce ciğerlerime ulaşmaya çalışan titrek nefeslerim hızlanmaya başladı. Daha fazla hava ihtiyacıyla bir elim boğazıma giderken kızarık gözlerle ardından baktım. Resmen bana tecavüz edebileceğine dair korkmamı istemişti. O korkumu yeterince izlemiş, beni bu hale getirmiş, sonra da geri adım atmıştı. Ve ‘her şeyin zamanı var’ demişti, bu tehdidini uygulamanın da zamanı gelecekmiş gibi… Annem gibi delirmekten korkuyordum çünkü nefesim gibi tüm vücudum titrerken aklımdan hiç sağlıklı düşünceler geçmiyordu. Onu buracıkta öldürmek istiyordum ama bu bizi kurtarmaya yetmezdi. Yine de sağımda kalan dolaptaki silahlardan birini alıp ona doğrulttuğumu hayal edebiliyordum. Evde böcek görsem öldürmez, peçeteyle dışarı atardım ama bu adamın göğsünde kurşunla açtığım delikler şimdi gözlerimin önündeydi sanki. Her birinden akan kanların zeminde biriktiğini de düşleyebiliyordum. Ağzına dolan kanla birlikte boğuk bir şekilde inim inim inlediğini, ölmeden önce gözlerime yaptığı her şeyin bedelini öder gibi baktığını…
Gözlerim silah dolabına döndü. Nefes alış verişlerim kulağımda büyüyerek yavaşladı. Elim boğazımdan inerken yavaşça doğruldum. “Ben…” dediği sırada gözlerimi kırpıştırıp irkilerek Ata’ya baktım. Bana bakmadan çekmecesinden ne olduğunu anlamadığım, fotoğrafa benzer birkaç şey alıp lavaboya yöneldi. Lavabonun kapısındayken bana doğru döndüğü sırada, az evvel fark etmeden yöneldiğim silah dolabıyla onun arasında gözlerimi şaşkınca gezdirip yutkundum. Hızla bir adım gerilediğim sırada o da tamamen bana dönmüştü. “Lavaboya gidiyorum.”
Cevap bekler gibi birkaç saniye baktı ama halimi gördükten sonra vazgeçip lavaboya girdi. Ellerimi kulaklarıma yaslayarak gözlerimi sımsıkı kapattım ve sadece birkaç saniyem olduğunu bilerek “Kendine gel.” diye fısıldadım. Birkaç saniye yetmediğinde gözlerimi aralayarak ellerimi boynuma kaydırdım ve yanık yarama doğru parmaklarımı güçle bastırırken masaya doğru hareketlendim. Boynumdaki acı, düşüncelerimin dağılmasını ve odağımın değişmesini sağlarken gözlerim lavabo kapısıyla masa arasında geziniyordu. Masaya vardığımda acım yüzünden yaşlanmış gözlerimi ellerimin tersiyle silip nefes nefese “Kendine gel.” diye fısıldadım tekrar. Kendime gelmeli ve bu tehlikeyi neden göze aldığımı unutmamalıydım. Masanın ardına geçip dizlerimin üstünde çöktüm. O sıra lavabodan su sesi geliyordu. Elini yüzünü yıkayıp o da kendine gelmeye mi çalışıyordu, bilmiyordum ama su sesi sürdükçe kendimi güvende hissediyordum. Sütyenimden mini tornavida çıkartırken gözlerim vidalar arasında gezindi ve bir tanesini gözüme kestirip masanın altına eğildim. Zihnimde ‘kendine gel’ diye telkin edip duruyor olmam işe yaramış olmalı ki hızlı hareketlerle tornavidayı çıkartıp mikrofonu yerleştirdim. Çıkarttığım vidayı ön cebime yerleştirip dikkat çekmediğinden emin olduktan sonra doğruldum. Hâlâ su sesi gelmesini garipseyerek açık laptopa doğru eğilirken botumun içinden çıkarttığım flash belleği laptopa taktım. Meriç ‘yedi sekiz saniye sürecek’ demişti. Yazılım sinsice laptopun internete bağlanacağı anı bekleyecek, o zamana kadar pasif bir şekilde gizlenecekti. Gözlerim laptop ekranıyla lavabo kapısı arasında gezinirken bu kadar uzun süre elini yıkamayacağından emindim. Beni deneyip denemediğinden şüphelendim ama aynı güvenlik sebepleriyle şu an burası da kamerayla izleniyor olamazdı. Yazılımla işim bittiğinde flash belleği tekrar botumla ayağımın yanı arasına sıkıştırdım. Kameraya yer aramak için masadan doğrulacakken masaüstündeki klasörler arasında ismimi gördüm. Kaşlarım çatılırken gözlerim kısıldı ve daha da eğildim. Sadece benim adımın değil, Barlas ve Meriç’in adının olduğu, ismini bilmediğin başkaca kişilerin olduğu farklı farklı klasörler vardı. Meriç ve Barlas’ın da ismini görünce aklıma direkt çete gelmişti ama Çağrı’nın ismi yoktu, Meriç’ten sadece Kafes dövüşü yüzünden şüphelendiği anlamına mı gelirdi? Gördüğüm diğer isimleri de olabildiğince zihnimde tutmaya çalıştıktan sonra bir elimle masadan destek alırken diğer elim fareyi yakaladı ve tuşa basma sesini sesimi temizleyerek gizleyip ismimin yazdığı klasöre girdim. Klasörün içinde, Adnan Mertoğlu isimli bir klasör daha vardı. O klasöre gireceğim sırada altında sıralanan görselleri fark ettim. Rasgele basacağım sırada gördüğüm küçük simge bir kalp kasılması eşliğinde duraksamamı sağladı. Gözlerim sımsıkı kapanırken yavaşça yutkundum. Tekrar kulağım uğuldamaya başlarken “Hayır.” diye mırıldandım. Hayır. Yeter.
Silahla dolu gizli bir odadaydım, Ata’yla baş başaydım, sandığım gibi bir şeyle karşılaşmak istemiyordum ama bedenim çoktan kabul etmiş gibi tepkiler vermeye başlamıştı. Midem, kalbim gibi kasılıp dururken dizlerimin bağı çözüldüğü için yere doğru alçaldığım gibi kararmış olsa da gözlerimi aralayıp masaya tutundum.
Gözlerimi kırpıştırarak görebilme yetisi kazanmaya çalışırken su seslerinin her nedense devam etmesine güvenerek sandalyeyi çektim ve oturdum çünkü bacaklarım iflas etmişti. Yine de saatin tuşuna basmayı unutmadım. Titreyen elimle fotoğraflardan birine girdiğim gibi yüzüm buruştu. Bir elim dudaklarıma giderken öğürdüm ama faredeki parmağım acımasızca basıp durdu ve böylelikle Kafes’teki giyinme odamda üstümü değiştirdiğim sıralarda çekilmiş kamera görüntülerinin arasında gezinip durdum. Kaç kere başa döndüğümü bilmeden iç çamaşırlı benzeri fotoğraflarımda gezinirken elimi dudaklarıma öyle bastırıyordum ki boynum bile acıyarak kaskatı kesilmişti. Odamın sadece kapısının önünde kamera olduğunu sanırdım ama belli ki giyinme kısmında da gizli bir kamera vardı ve görüntüler sonra siliniyor bile olsa belirli anların fotoğrafı şerefsiz bir sapığın klasöründe birikiyordu.
Dünya etrafımda dönerken gecikmiş olabileceğimi düşünerek tekrar saatin tuşuna bastım. Ardından Ata’nın lavaboya girmeden önce çekmeceden aldığı fotoğrafları hatırladım. Gözlerim çekmeceye döndü ve titrek ellerimle yöneldiğimi, gözlerim görünce fark ettim. Çekmeceyi açtığım gibi laptopta gördüğüm fotoğrafların çıktılarıyla karşılaştım. Gözlerim hızla lavaboya doğru döndü. Su seslerinin neden hâlâ sürdüğüne dair artık hiçbir şüphe yoktu.
Müthiş bir sakinlik vücudumu sararken laptopa döndüm. Son klasörleri kapattım ve fareyi bulduğum yere bıraktım. Masadan kalktım ve sandalyeyi de bulduğum gibi bıraktım. Kamerayı havalandırma ızgarasına da aynı sakinlikle koydum. İşim bittiğinde sandalyenin ardından geçip çekmeceden birkaç fotoğrafı alıp düşmüş gibi yere attıktan sonra bir tanesini elime alıp silah dolabına yöneldim ve o sıra saatin tuşuna tekrar bastım.
Su sesleri sürerken dolaptan bir silah aldım ve namlusunun dolu olduğuna emin olduktan sonra lavaboya yöneldim. Ruhum yerin bin kat dibindeyken dimdik durarak kapıyı yumrukladım. Ancak birkaç saniye sonra su sesi kesildi ve boğuk ses tonuyla “Asya? Bir şey mi oldu?” diye sordu.
Sadece “Çık.” dedim.
“Adamlar mı bir şey dedi? Polisler mi gitmiş?”
Toparlandığına dair hışırtı sesleri duyuyordum. İçeride benim fotoğraflarıma bakarak ne yaptığını biliyordum ve bunu kaç kere yaptığını tahmin edemeyeceğimi de biliyordum. Silahı sımsıkı tutarak tekrar, “Çık.” dedim ve diğer elimle tekrar tuşa bastım. Artık otuz, kırk, kaç saniye geçerse geçsin basıyordum. Bir dakikayı aşması ihtimali sorundu ama daha erken bastığımda saymayı bıraktığımı biraz süre geçince tekrar bastığımı düşünürlerdi.
“Ne oldu, anlamadım…” dediği sırada kilidi açtı ve ardından kapı da aralandı. Cevap arayan gözleri ilk ona doğrultulmuş silahı gördü ve irkilerek geriledi. “Ne yapıyorsun…” derken diğer elimle kaldırdığım fotoğrafı gördü. Vücudumun ardından çekmeceye ve yere düşmüş fotoğraflara baktı. O sabırsızlığıyla dikkat etmeden lavaboya girdiğini düşünüyor olmalıydı. Gergin bir şekilde dudağını yalayıp yavaşça gözlerini bana çevirdi. “Asya ben…”
“Ölmeyi hak ediyorsun.”
Gözlerimde her ne gördüyse bir adım daha gerileyip “Sen katil değilsin.” dediğinde ağlar gibi güldüm ama birkaç saniye sonra çenem olabildiğince gerildi. “Ama sen ölmesi gereken bir orospu çocuğunun tekisin.”
Sesli bir şekilde yutkundu. Tehlike arz etmediğini kanıtlamak ister gibi ellerini iki yanında kaldırdı ve konu o değildi zaten. Şu an tehlike arz eden bendim. Gözlerim ona baktığım için bile beni suçlarken her zerremle ondan nefret ediyordum. Öyle ki, onun yüzünden kendimden de nefret ediyordum. Kendi vücudumdan, görünüşümden, her şeyimden…
“Aptallık etme. Babam bunun bedelini sormaz mı sanıyorsun?”
“Ya hemen sonra intihar edersem? Sanki sen beni öldürmüşsün, dayanamayıp kendini de öldürmüşsün gibi?”
“Asya hayır…” diyerek başını iki yana salladı. “Babam sana kıyamayacağımı bilir…”
Emniyet kilidini indirdiğimde irkilip “Asya saçmalama!” diyerek bir adım daha geriledi. Telaşla sıralamaya başladı. “Kardeşin? Kardeşine ne olacak? Sensiz ne yapacak? Babam ya inanmazsa? Ortalığın altını üstüne getirir.”
“O yaşayanların sorunu,” dedim ve yavaşça gülümsedim. “Biz ölmüş olacağız.”
“Sağlıklı düşünemiyorsun!” diye bağırdığında ben de “Senin yüzünden!” diye bağırdım. “Hep böyle biri olduğu için annemi suçlamıştım ama belli ki bu dünyada delirmek kadar normal bir şey yok! Sizin gibi orospu çocuklarının olduğu bir dünyada geri kalanlar şansa hayatta, şansa güvende. Her an senin gibi sapık bir şerefsiz kafayı takıp birimizin hayatını mahvedebilir…” derken yaşlar sessizce yanaklarımı ıslatıyordu. Hıçkırıklar dudaklarımda patlamaktansa, silaha mermi oluyormuş gibi tutuşumu güçlü kılıyordu. “Hayatımı mahvettin…” dedim ve gözlerim silaha doğru indi.
“Lütfen sakin ol.” dedikten sonra silaha uzanmaya çalıştı ve tekrar ona odaklandım. “Uzak dur!” diye bağırdığım an geriledi ve sırtı duvara yaslandı. Her ne olursa olsun saatteki tuşa basıp duruyordum ve bunu gizlemek için silahı tutan elimin bileğine destek oluyormuşum gibi davranıyordum. Fotoğraflar da avucumda buruşmuştu, çoğu düşmüştü.
“Nasıl bir orospu çocuğu olduğunu kabul et.”
“Asya…”
“Söyle!” diye bağırdığımda hareketlenir gibi olduğu an silahı yanından duvara ateşleyip tekrar yüzüne doğrulttum. Yerinde sıçrayıp “Asya!” diye bağırdı. Hâlâ adamlarından biri içeri girmiyorsa bu odanın varlığı, gizli bir odaya girildiğinde dahi gizlenilmeye devam edildiği için duvarlar ses geçirmiyor olabilirdi. “Söyle.” diye tekrar ettiğimde sinirle karışık bir korkuyla inledi. Kaşlarımı kaldırıp sabrımın olmadığını gösterir şekilde baktığımda zorlanarak “Orospu çocuğuyum.” dedi.
“Büyük bir orospu çocuğusun.” dediğimde bakışları titredi, çenesi olabildiğince kasıldı ama yine de yavaşça başını onaylar şekilde salladı. “Söyle!” diye bağırdığımda derin bir nefes alıp verdikten sonra “Büyük bir orospu çocuğuyum.” dedi.
Yavaşça gülümsedim. “Ölmeden önce bunu kabul etmene sevindim.”
“Birini öldüremezsin…” diye soludu. Buna inanıyormuş gibi değil de, inanmaya çalışıyormuş gibiydi. Şu ana kadar belki de bunu yapamayacağımı düşünüyordu ama şu an her nasıl görünüyorsam yapmamdan korkuyordu. Gözlerimi ondan ayırmazken parmağım tetikte gezindi. Ölmesi gerektiğinden emindim. Bunu Barlas’ın yapmasını istemiyordum, başına gelenlere kıyamazdım ama evet, bu adam ölmeliydi, dünya üzerinden varlığı silinmeliydi. Kaç kişinin hayatını kararttığını tahmin bile edemezdim. Yıllardır bu pis dünyada söz sahibi olan biriydi. Biri durdurmazsa bir gün babasının yerini alacak, daha fazla kötülüğe imza atacaktı. Benden sıkılsa ya da daha fazla kullanamayacak kadar tüketse, bir başka kadına takacak, bu sefer onun hayatının kaymasına neden olacaktı. Benden sıkılana kadar da her zerremi tüketecekti. Çevremdeki her şeye eli kolu uzanıyordu, değdiği her şeyi çürütecekti. Kardeşim için, Barlas için büyük bir belaydı. Ne zamandır bilmem, giyinme odamı izliyor, o görüntülerimi kaydediyor ve fotoğraflarıma bakarak kendisini tatmin ediyordu. Buradayken, aklına o şekilde düştüğümde de fotoğrafları almış lavaboya girmişti. Benim yanımdayken ve mekânı polislerce basılmışken bile bunu yapıyorsa, normal zamanda ne sıklıkla yapıyordu, bilemezdim. Şimdi her biri için ondan ve kendimden ayrı nefret ediyordum. Kendimi sevmeyi Barlas’la öğrenmiştim, bu adamla kaybediyordum.
“Ama böyle de yaşayamam…” diye mırıldandım. Böyle nasıl yaşardım? Buradan onu sağ bırakıp çıksam, aldığım nefes nasıl ciğerlerime ulaşırdı bu saniyeden sonra? Duş alırken bile kendimi görmekten iğrenmez miydim? Daha da kötüsü… Barlas’la yakınlaşacak olsak, bu aklıma gelmez miydi? Bir gün Ata’dan kurtulsam bile, bende bıraktığı izlerden kurtulabilir miydim ki? Şimdi boynumu yakmam da yetmezdi, o his her yerimdeydi. O rahatsızlık hissi… Nasıl bir acı bu hissi silerdi ki?
“Sana dokunamadığım için yaptım.” dediğinde bakar ama görmez gözlerim tekrar ona odaklandı. Telaşla konuşuyordu. “Sana dokunmamak için yaptım.”
Yine beni suçluyor, okları üstünden atmaya, yaptıklarını makul bir zemine oturtmaya çalışıyordu. “Asıl nedenini sana söylemiştim.” dediğimde hızla “Evet, haklısın.” diye düzeltti ve ikiyüzlülüğüne hafifçe güldüm. Gülüşüm hıçkırıklara dönüştü ve yüzüm buruşurken başımı iki yana salladım. “Senden nefret ediyorum…”
Gözleri yüzümde gezindi ve onun da yüzü buruştu. Yutkunmakta zorlandı ve bakışları zemine inerken başı da eğildi. “Biliyorum.”
Birkaç saniye gözlerini yerde gezdirdikten sonra başını kaldırmadan bana bakıp “Ama yine de katil değilsin.” dedi ve midem daha da bulandı. Kötülerin karşısında iyilerin silahları neden bu kadar azdı? Bu dünyada hiçbir şey insanlığa sığmıyordu ya da ben hiç o tarafında bulunamamıştım.
Saatin tuşuna son kez bastım ve gevşemiş işaret parmağım tekrar tetiğe yükseldi. Nefesimi tutarken ‘Buraya kadar’ diye düşündüm. İşaret parmağım hareketlendi ve hatta tetik hareketlenir gibi oldu ama Barlas’ın sesi zihnimde yankılandı.
Mutlu muyuz bari?
Gözlerim tetikle Ata’nın yüzü arasında gezinirken dudağımı kemirmeye başladım. Barlas’a da bir süre önce öyle cevap verdiğim gibi ‘Çok’ diye düşündüm. Birlikte olduğumuz her evrende çok mutlu olurduk, emindim. Şimdi tutuklanırmış gibi götürüldüğü ama güvendiği, birlikte çalıştığı amir kimse onunla birlikte olduğu arabadayken, baskın bitene, ben içeriden çıkana kadar karakola götürülmüyor, bekliyordu. İşimin bittiğine dair, beklemeksizin peş peşe beş kere sinyal yolladığımda polisleri geri çekeceklerdi ve aslında işim bitmişti. Benim görevim bitince birlikte çalıştığı amir Barlasların karakola gönderilmesini sağlayacaktı ve planın onlara kalan güven kazanma kısmı işleyecekti. Ben burada kaldıkça Barlas’ın da kalbinin sıkıştığını tahmin edebiliyordum. Bir süre sonra giriş odasındaki çalışanların kontrol etmek için bakacağını ya da ilgi çekici süre geçtiğinde her ne olursa olsun Barlas’ın planı bozarak bu odayı açtıracağını düşündüm. Sonra da cesetlerimiz görülürdü. Barlas belki bu odadan çıkartılırken görürdü, belki de mekândan çıkartırken. Belki girer, bizzat çıkartırdı. Ne hissedeceğini düşündüm ve kalbim onun için de kırıldı. Yaşayamam, demişti. Kılıma zarar geldiğini duysa yaşayamazdı ve herkes gibi o da Ata’nın beni öldürüp kendini de öldürdüğünü düşünecekti. Barlas kardeşimi korur, kollar, güvene alırdı ama kendisini… Kendisini koruyamazdı, herkesi yense, kendi acısını yenemezdi. Her şey bitirir, Can’ı da güvene alır, ardından kendi canına kıyardı. Kendime ölüm fikrini yakıştırsam da şimdi gözlerimin önüne Barlas’ın o hali gelince gözlerimi kırpıştırarak bir adım geriledim ama silahı indirmedim. Yine de Ata’nın umutlanmasına yetmişti. Yaklaşır gibi olduğunda “Uzak dur.” dedim, kısık sesimle. Durdu ama umutla bakmayı sürdürdü.
Hem Barlas ne kadar güvene alırsa alsın Can zaten annesiz, babasız kalmıştı. Ablasız da kalamazdı ki… Zaten görmeye gidemiyordum. Sırf köşeye daha da sıkışayım diye Ata Kemal’den yakalandıkları gibi bir bahaneyle oradan çıkartmak için gerekli parayı bulana kadar Can’ı gösteremeyeceğini söylemesini istemişti. Aklınca böylelikle daha da köşeye sıkışacaktım ve Ata’ya başvuracaktım. Yetiştirme yurdunun etrafını izletiyorsa diye yine de Kemal’in Can’la görüştürmek üzere dışarı çıkarmasını göze almamıştık, Ata istediğini alıyormuş gibi kardeşimden uzak duruyordum ama Barlas uzun sürmeyeceğini söylemişti. Söylediğine göre zaten Can’la kuytu köşede görüşmeme gerek kalmayacaktı. Can o cehennemden çıkacaktı, birlikte yaşayacaktık. Barlas bugüne kadar ne dese yapmıştı, bunu da yapacaktı, polislerle çalışıyordu. Şimdi her şeyi mahvetmezsem bu odaya yerleştirdiğim mikrofon ve kamera, laptopa yüklediğim yazılım ile Ata, ortakları bu odada her ne çeviriyorlarsa gözlemlenecek, deliller toplanacak, toplanan deliller ile yeni planlar yapılacak ve her geçen gün özgürlüğüme yakınlaşacaktım. Eğer şimdi vazgeçersem. Eğer şimdi kabuğu bir anda koparıp kurtulmaya çalışırken daha da yaralanmazsam…
“Ata delirmek üzereyim,” diye itiraf ettim. “Beni delirtmek üzeresin.”
Yüzüm olabildiğince buruşurken şaşkın bir mide bulantısıyla elimdeki silaha baktım. Beni katil etmek üzereydi… Üstelik yine kendime kıyamadığımdan değil, Barlas’a ve Can’a kıyamadığımdan duraksıyordum.
Sakinleştirmek ister gibi bir ses tonu kullanırken o da nefesini titrekçe üflüyordu, gerginliği henüz gevşiyordu. “Bırak hadi silahı.” dediğinde ses tonundan bile ayrı nefret ettim.
“Fotoğrafları her yerden yok edeceksin.”
”Tamam,” dedi hızla. Gözleri avucumda buruşturduğuma döndü. “Yok ederim.”
Hareketlenmek istedi ama emin olamayıp durdu. Geriye doğru dikkatlice adımladım ve lavabodan çıktım ve silahla işaret verdim. Hızla hareketlendi. Yere düşmüş fotoğrafları aldı, elimdekini de ona doğru attım. Gözü fotoğraflara değdiği gibi “Hadi!” diye bağırdım. Hızla fotoğrafları parçalara böldü. Lavaboyu gösterdiğimde anlayamasa da gidip parçaları lavaboya attı. Ardından “Çekmece.” dediğimde geri dönüp çekmecedeki fotoğrafları da çıkardı. Yırtmaya başlayacağı sırada lavaboyu gösterdiğimde gidip diğerlerinin üstüne attı. “Yak.” dediğimde gözleri bana döndü. “Alkol döküp yak, çabuk.”
Dediğimi yaptıktan sonra “Başka?” diye sorduğumda yavaşça bana döndü. Yok, demek ister gibi baktı ama “Başka?” diye bağırarak sorduğumda iç çekerek yaklaştı. Laptopa yöneldiğinde mesafeyi koruyarak sandalyenin ardına geçtim. Klasörü açtığı gibi ekranı büyüttü. Ana ekranı görmemi istemiyor gibiydi. Fotoğrafları silmesini, geri dönüşüm kutusunu da boşaltmasını izledim. O sıra klasörümde yine gördüğüm ismi, artık yanında da gördüğüm için sorabildim. “Adnan Mertoğlu kim?”
“Seninle alakası yok.” dediğinde sırtına nefretle, şüpheyle baktım ama doğru da söylüyor olabilirdi.
Laptopun ekranını kapattığında ardından çıkıp masanın yanına geçtim. Silahı ona doğrultmaya devam ederek biraz süre geçtikçe saatin düğmesine basmayı sürdürdüm. “Başka?”
“Yok.”
“Başka?” diye bağırdığımda “Yok.” diye ısrar etti. Başımı iki yana salladım. “Yalan söylüyorsun ve sana yemin ediyorum her an belanı sikip katil olabilirim. Beni katil etme. Çabuk, nerede, ne varsa sil.”
Gergin bir şekilde baktığı birkaç saniyenin ardından sıkkın bir nefesle telefonunu çıkarttı ve yüzüm yeniden buruşurken ağzıma gelen kusma isteğimi yutkundum. Fotoğrafları bana göstererek sildi, son silinenlerden de temizledi.
“Başka?” diye sorduğumda cevap vermedi ama gözleri anlattığında silahla işaret verdim. Alt çekmeceden tabletini çıkardığında “Orospu çocuğu.” diye tısladım. Bir bastırıp duvar kâğıdı etmediği kalmıştı.
Tableti de temizlediğinde gözlerinin içine bakarak “Başka?” diye sordum. Başını iki yana salladığında emin olmak için bakmayı sürdürdüm. Ya doğruyu söylüyordu ya da daha iyi rol yapabilecek kadar sakinleşmişti. “Sana inanmıyorum.” deyip onu vuracakmışım gibi tetiği kavradığımda ellerini iki yanında kaldırıp “Yok! Yemin ediyorum başka yok!” diye bağırdı. Ben öfkeyle, o korkuyla nefes nefese birbirimize baktığımız bir sürenin ardından ikna olduğumu gördü ve gevşedi.
“O kamerayı odadan sökeceksin yoksa mekânını ateşe veririm.”
Bir daha o odaya gireceğim yoktu ama laptop uzaktan gözlemlenilirken gayri ihtiyari o odada kamera olduğuna dair herhangi bir duruma rastlanılırsa ve Barlas’ın haberi olursa olanlar olurdu.
“Tamam ama bırak hadi lütfen silahı. Bir kaza çıkacak şimdi.”
Gülümseyip “Tabii.” dediğimde nefesini rahatlayarak üfleyip silaha uzandı.
Silahı bacağına indirip ateş ettiğimde kulağımda yankılanan sese acı bağırışı eşlik etti. Yüzümü buruşturup gözlerimi akan kandan kaçırdım ve ardıma dönüp koltuk takımına yöneldim. Tekli koltuğa oturup peşi sıra beş kez saatin tuşuna bastım. Onu resmen vurmama rağmen içim soğumadığı için öfkeyle soluyarak gözlerimi toplantı masasından yana tutarken göz ucuyla da onu kontrol ediyordum. Masaya yaslanmış bacağına doğru eğilmişken acıyla inleyip duruyordu. “Beni vurdun!” diye bağırdı.
“Farkındayım.” dedikten sonra kana bakma cesareti toplayarak gözlerimi ona çevirdim. Ceketini çıkarmış yarasına bastırıyordu. Bakışlarımı bacağında fazla tutmamaya çalışarak o iğrenç yüzüne baktım. “Ve sen de silahı yerleştirmek isterken kendini yanlışlıkla vurduğunu söyleyeceksin. Babana, bunu fark eden herkese. İçerideki adamlarından birine suç atmaya kalkışırsan babana benim yaptığımı söylerim. Sonra baban çekip beni vurur. Ben senden kurtulurum, sen de ne bok olursan olursun.”
“Beni babamın, elalemin diline mi düşüreceksin? Sekiz yaşımdan beri silah kullanıyorum ben, nasıl kendimi vurayım?”
“Seni vurup rezil olma tehlikesinden kurtarmamı ister misin?” deyip silahı tekrar kaldırdığımda acıyla buruşmuş yüzünde bir anlığına öfke ağır bastı ama teslim olur gibi baktı. Acıyla inleyip topallayarak hareketlendiğinde “Ne yapıyorsun?” diye sordum. Kapıyı gösterip “Müsaade edersen ölmemek için adamlarımdan pansuman yapmalarını isteyeceğim.” dedi.
“Otur ve bekle.” deyip koltuğunu gösterdim. Birazdan zaten polisler geri çekilecekti. Kan çıkışından anladığım kadarıyla uyluğunun dış yanına gelmişti. Kas kütlesine saplanmıştı. Hayati risk taşıyan büyük damar zararı görmüş olsa kan fışkırır, hızla bilinç kaybı yaşardı ama öyle görünmüyordu.
“Asya… Kim bilir daha kaç saat burada hapisiz…”
“Otur ve biraz da sen acı çek.” deyip tekrar koltuğu gösterdim. İleride çekeceği acıların yanında şu an yaşadığı hiçbir şeydi. Israrla baktığında silahı gösterdim ve onu tekrar vurabileceğime emin olup acıyla inleyerek deri koltuğuna oturdu. Artık bacağı da eli de masanın altında kaldığından göremiyordum ama kolunun açısından yarasına bastırmaya devam ettiğini anlayabiliyordum. Başını koltuğa yaslayıp sıkkın nefesler alıp vererek ve ara ara acıyla kasılarak gözlerini bana diktiğinde başımla işaret verdim. Gözlerini benden almak zorunda kaldığında midem bulanmasına rağmen ona, acı çekişine bakmayı sürdürdüm.
Dışarıdaki adamlar ne yaptıysa haber vermek isterlermiş gibi odada ikaz sesi birkaç kez duyulduğunda Ata sırtını koltuktan ayırsa da kalkmadan bana baktı. “Polisler geri çekilmiş. Çıkabiliriz.” dediğinde sakince “Ata,” diye konuşmaya başladım. Bir an önce kalkmak isteyerek sabırsızca dinledi ama ben konuşurken ağırdan alıyordum.
“Eğer bir gün sana karşı kaybedeceğimi hissedersem, seni de hayatta tutmayacağım.”
Bir şey diyemedi ve bundan şüphesinin kalmadığını gördüm. Silahtan parmak izi nasıl silinirdi bilmiyordum ama burada bırakmak istemedim. Bu silah, Ata’nın işlediği başka suçların delili de olabilirdi. Yanıma almakta karar kıldım. Bir şekilde Meriç’ten falan yardım isteyebileceğimi düşünüyordum. Ayaklanıp kıyafetimin altından belimin ardına yerleştirdim. Şimdi yine gizli görünen kapıya yaklaşıp “Aç.” dedim. Kapıyı masasında bir işler çevirerek açtı. Odadan çıkmadan önce göz ucuyla son kez baktım, hâlâ oturduğu yerdeydi. Az evvel gitmek için pek hevesli olsa da şimdi hareketsizce bakıyordu. Gülümsedim.
“Sana yeminim olsun ki, ne olursa olsun sen de kazanamayacaksın.”
Yirmi dakika kadar sonra bir ara sokakta, Çağrı’nın beni beklerken yaslandığı arabaya yaklaşıyordum. Geldiğimi fark ettiğinde telefonda kiminle konuşuyorsa son birkaç şeyi hızlıca söyleyip telefonu kapattı. Başta keyifli görünüyordu ama ben yaklaştıkça kaşları çatılmakla kalkmak arasında bir noktada kaldı.
Yaslandığı arabadan doğrulup diğer elini de cebinden çıkartırken “Bir şey mi...” dediği sırada lafını kestim.
“Sarılsak olur mu?”
“Deli misin? Gel buraya.” diyerek hızla kollarını sardığında başımı omzuna yaslarken gözyaşlarına boğuldum. Sadece direkt sarılmak yerine rica ettiğim için ‘Deli misin?’ diye sormuştu ama ben bir gün annemin kızına dönüşmekten çok korkuyordum. Ömrüm boyunca bir gün olsun anlamadığım ve affedemediğim kadını görmüştüm bugün kendimde. Az daha… Az daha neler yapacaktım…
Bir süre ağlayışlarımı sırtımı sıvazlayarak dinledikten sonra hıçkırıklarım iç çekişlere döndüğünde, “İstersen sarılmaya devam ederiz ama birkaç dakika mola verelim ki sen bana sebebini anlat ve ben çözmeye başlayayım.” dediğinde yavaşça omzundan doğruldum. Endişeli gözleri yüzümün halinde gezindikten sonra bir elini kolumdan çekip cebinden telefonunu çıkarttı. “Siyah’a da söyleyeyim, dönsün.”
Pürüzlü ve boğuk bir sesle “Dur, planı bozma. Öyle bir şey değil.” dediğimde emin olamayarak baktı. Ellerimi yavaşça üstünden çekip ellerimin tersiyle yanaklarımı sildiğim sırada o da arabaya dönüp şoför tarafının kapısını açtı. Dizini koltuğa yaslayarak arabaya eğilip torpidoya uzandı. Geri döndüğünde bir elinde peçete, diğer elinde su şişesi vardı. Teşekkür ederek peçeteyle yaşlarımı sildikten sonra suyu içerken bahane düşündüm. Ben tüm bunları yaparken sorgulayan gözlerini üstümden çekmemesi yardımcı olmuyordu. Su şişesinin kapağını kapatmakta beceriksiz kaldığımda elimden alıp yerime kapattı ve arabanın içine attıktan sonra tekrar kapıyı kapattı.
“Bir ara çok dar bir alanda kalmam gerekti. Dar alanları pek sevmem. Bana…” dedikten sonra titrek bir nefes alıp verirken yavaşça omuz silktim. Yaşlı kirpilerimi kırpıştırıp daha kısık bir sesle “… boğuluyormuşum gibi hissettirir.” dediğimde ona moral vermek isteyeceğim bir şekilde baktı. Ne demek istediğimi biliyordu. Bana annem tarafımdan boğuluyormuşum gibi hissettiriyordu. Ata’nın yanında olduğum her an böyle hissediyordum. Dudakları ne diyeceğini bilemez gibi görünse de konuşma, bana iyi gelme ihtiyacıyla aralandı ama bu konuyu hızlıca geçerek lafı ağzına tıktım. “Bir de yanımda iğrenç iğrenç konuştular.”
Gözleri irileşirken hüznü, endişesi yerini gerginliğe bıraktı. “Seninle mi?” diye sorarken cevabı beklemeden cebinden tekrar telefonunu çıkardı. “Hayır, hayır. Benimle değil.” diyerek telefonu elinden alıp tekrar cebine koydum. “Çağrı atağa geçmeden dinler misin?”
“Benim lakabım ne, biliyor musun?”
Kaşlarımı hafifçe kaldırıp “Sarı şey?” diye sorduğumda alay edebilecek kadar kendimi toparladığım için biraz daha rahat bir edayla dilini şaklattı. “Bana ekipte ‘atak’ derler. Tamam ‘Siyah’ kadar havalı değil ama Meriç’inkinden havalı olduğuna eminim.”
Hafifçe gülerek “Hacker şey?” diye sorduğumda o da hafifçe güldükten sonra tekrar dilini şaklattı. “Kilit, derler ona da.” dedikten sonra küçümser gibi dudak büktü. “Ne banal bir lakap, değil mi? Neymiş bizi içeri sokan da çıkartan da oymuş. Hacker, macker ya.”
“Bence havalı.” dediğimde gözleri kısıldı. “Atak mı yoksa kilit mi daha iyi?”
“Sanki…” dedikten sonra çekinir gibi yüzümü buruşturup sesimi incelterek “… şey daha iyi…” dediğimde o da eş zamanlı sahte bir öfkeye bürünüyordu. “Yazıklar olsun.” dediğinde gülerek kolunu ovuşturdum. “En iyisi, sarı şey.” dediğimde en azından öyle ya da böyle onun lakabı seçildiği için memnun kaldı.
Gözlerim mütemadiyen yaşlıydı ve kalbimde bir yük taşıyordum. Cümlelerin arasında değil, her kelimenin ardından es verme ve yutkunma ihtiyacı hissediyordum ama beni iyi etme çabasını görüp uyum sağlamaya çalışıyordum. Belki yeterince iyiymişim gibi davranırsam, yeterince buna inanırsam, gerçekten biraz olsun iyi hissederdim.
“Seninle karşılıklı bir Türk kahvesi içip fal kapatsak gizli tüm bilgileri bana anlatacak gibisin.” dediğimde güldü. “Sen de ekiptensin artık. Detayları seni korumak için anlatmıyor Siyah, güvenmediği için değil.” dediğinde içim tekrar sızladı. “Çünkü birimiz yakalanırsa dökülene kadar BU bilgiler için eziyet çeker. Bir şeyleri bilmemen seni güvende tutar. Yoksa geri kalan herkes, koca bir ekip seni tanıyor, seni biliyor, sadece sen onları tanımıyorsun.”
“Kaç kişisiniz peki?”
Bir yarışma programında cevabı yanlış bilmişim gibi bir ses çıkarttığında güldüm ve sanırım samimiydi. Dudaklarıma emretmemiştim.
“Fal da kapatmadığımıza göre daha fazla soru yok.”
“Tamam, tamam. Son soru. Benim lakabım?”
Gülerek “Yenge.” dediğinde kaşlarım kalktı. “Nasıl yani? Koca bir ekip bana ‘yenge’ mi diyor?”
Başını salladığında tekrar, biraz daha iyi hissederek güldüm. “E tabi bir de,” dedikten sonra çenesinin ucuyla beni gösterdi. “Siyah’ın çırağı, diyorlar sana.”
Düşünen gözlerim arabaya kayarken gülümsemem ancak birkaç nefes daha bana eşlik edebildi. Ardından bir rüyadan uyanmak gibi gerçeğin kâbusu zihnime çöktü. Hani bazen boşluğunuza gelir ya… Barlas babasını kaybettikten haftalar sonra, babası henüz yaşarken tedavi masrafları için sattıkları arabanın bagajında olan bir şeyi sonradan nereye koyduklarını hatırlayamamıştı. Düşüncelere daldığı bir sırada cebinden telefonu çıkartıp rehberde babasını bulmuşken parmakları durmuştu. Hızla kızarmıştı gözleri, yutkunamamıştı. Koskoca adamı göğsümde küçülttüğümü ve bir süre sarmaş dolaş kaldığımızı hatırlıyordum. Bir süre sadece susmuştuk çünkü söylenecek bir şey yoktu. O gün bulamadığı bir eşyadan çok daha fazlasını kaybettiğini tekrar hatırlamıştı.
Garipti, insan neleri kaybettiğini, ne kadar büyük bir hüzün içerisinde olduğunu bazen unutabiliyordu. Yine, babasının cenazesinden önce Yağmur’un, yığıldığı bir hastane koridorunda geçirdikleri saatlerin ardından hıçkırıklar, sesli iç çekişlere döndüğünde yanı başında, sarmaş dolaş olduğu annesine ‘Babaanneme kim söyleyecek?’ diye sormasına karşı, Canan teyzenin ‘Babana sor’ diye cevap vermesi gibiydi. Böylelikle iç çekişler tekrar hıçkırıklara dönüşmüştü ve Canan teyze ‘Abine sor’ demişti. Böylelikle evin babası Barlas olmuştu. O günden beri de böyleydi.
Can’ı götürdükleri günün ve Barlas’tan ayrıldığım bir başka günün ertesi günü, yatağımda uyandığımda ilk birkaç saniye boyunca herhangi bir gün sanışım gibiydi. Yeni bir acı taşıyan farklı bir gün olduğu birkaç saniyede insanın zihnine çarpardı. Henüz aralanan gözler hızla yaşla dolarak kapanır, yüz hemen buruşurdu. Can’a dair gerçeği hatırladığımda yanı başımda Barlas vardı, hemencecik kollarını sarmıştı ama Barlas’tan ayrıldığım günün ertesi günü, uyumak değil, ağlamaktan sızmamın ardından uyandığımda, yanımda kimse kalmamıştı. Kendim ağlamış, kendim yüzleşmiştim. Takip eden günlerde de uyandığım gibi hatırlayamadığım, ilk birkaç saniye boyunca Barlas’ın hayatımda olduğunu sandığım günler olmuştu. Öyle ki, bazı günler hatırlamam daha uzun sürmüştü. Telefonu elime almış, mesaj atmak üzere sohbetine girmiştim. O son mesaj senelerce aynı kalmıştı. Bir dakikaya yanındayım güzelim, diye yazdığı mesajına geceleri uyuyamadığım kadar çok bakmıştım bir süre. Öyle de olmuştu. Bir dakika sonra ellerinde çiçekleriyle yanımdaydı ve sonra da terk edilmişti. Sonra da o yanıma gelmesi için sadece bir dakikacık zaman gerekmesini özlemiştim yıllarca. Yıllar boyunca bir daha hiç ‘bir dakika’ kalmamıştı ona kavuşmama. Derken, hayat yine yan yana getirmişti ve şimdi de onu kaybetmeme ‘bir dakika’ kalmış gibi hissediyordum her seferinde.
Tüm bunlar gibi şu an da, birkaç saniyeliğine unuttuğum anlar yaşıyordum ama herhangi bir şey hatırlatmaya yetiyordu. Bazen yaprakları seven rüzgârın hışırtısı, bazen sokaktan gelen bir araba sesi, bazen kapanan bir pencere gürültüsü ama mutlaka bir şey, bana Ata’yı hatırlatmaya yetiyordu. Vücudumdan, kendimden nefret etmemi sağlayan Ata’yı… Şerefsizin teki iç çamaşırlı fotoğraflarımla kim bilir kendini kaç kere tatmin etmişken ve daha fazlasının da hayalini kurarken sağlıksız bir düşünce olduğunu bilsem de kendimden nefret ediyormuş gibi hissediyordum ve bu tanıdık bir histi. Vücuduma kıyafetlerin ardında ne olduğunu bilir gibi baktığı zamanlarda… Aslında gerçekten biliyordu.
Öğürme isteği gelirken elim dudaklarıma gitti. Soluma doğru dönerek iki büklüm kaldım. Kusma isteğimi yutkunmaya çalıştım. Çağrı’nın elini sırtımda hissettim, beni yönlendirmeye çalışıyordu. Yaşlı gözlerim kapanıp dururken yönlendirmesine müsaade ettim. Birkaç saniye sonra gözlerimi araladığım kısa anda bir poşet tuttuğunu ve rahatlatmak ister gibi sırtımı sıvazladığını fark ettim. Bir şeyler diyordu ama kulağım uğultuyla duyuyordu.
Her neredeysem dizlerimin üstüne çöktüm. Bir elim Çağrı gibi poşeti tutarken diğer elim saçlarımı toparlamaya çalıştı. Yutkundukça zehirlendiğimi, kusmaya başladığımda sokakta olduğumu umursayabilecek bir halde değildim. Her şeyin ortasında Çağrı’ya yük olmaktan korktum ama sırtımı sıvazlayan elinin kalbime hissettirdiği duygu, yük olmak değildi.
Artık her zerremde sapığın tekinin gözlerini hissettiğim vücudum bile, ruhuma yüktü ama Çağrı’ya değildi. Uğultuların arasından “Rahatla kardeşim,” dediğini duyabiliyordum. “İyi olacaksın.”
İyi olacaksın.
Gerçekten.
Bir gün iyi olabilecek miyim?
**
“Hazır gözaltına alınmışken hırsızlıktan içeri atılmadılarsa artık çıkmış olduklarını düşünüyorum Çağrı’cım.”
Çağrı, “Evet ama…” dediğinde kalbim sızlayarak heyecanlanırken gözlerim kısıldı. “Ama?”
“Pek…” dedikten sonra şirince sırıttı. “Müsait değiller. Siyah’ın işleri var yani.”
Yüzüm düşerken gözlerim mekâna doğru döndü. Çağrı’ya geleceğimi söylememiştim ama mekâna yaklaştığım gibi karşımda bitmişti. Zaten her an ne yaptığımı söyleyen birilerinin gözü üstümdeydi, şaşırmamıştım. Mekânın önünde tek bir araba vardı ve perdeleri çekiliydi.
“İçeride mi işleri var?”
“Yok, burada değil.” dedi Çağrı. Gözlerim hızla ona döndüğünde, yüz ifadeleri inandırıcıydı ama bakışlarında inanmadığım bir şeyler gizliydi. Bir hafta geçmişti. Bu kadar zaman boyunca yalandan sorgulanmamış, içeride tutulmamış olmalılardı. Şimdi Çağrı da artık çıktıklarını dile getiriyordu ama Barlas yanıma uğramamıştı. Telefonu da kapalıydı ve benimle Çağrı iletişim kuruyordu. Her gün, evime Barlas’ın ayarladığı kadın hemşire geliyor, pansumanımla ilgileniyordu. Sanırım beni iyileştiren pansuman yapanın Barlas olmasıydı çünkü hemşire de yeterince ilgilenmesine rağmen iyi hissedemiyordum. Çağrı her gün yanıma uğruyor, halime vaktime bakıyordu ama artık bir dosttan fazlasına, sevdiğim adama ihtiyacım vardı. İki gün önce Can’la görüntülü konuşabilmiştim ve son iki gündür buna tutunuyordum. Tutunacak az dalım varken taşıdığım çok yüküm olması rüzgâra sürüklenip gitmek üzere olduğumu hissettiriyordu.
Kendimle baş başa kalmak istemiyordum. Gündüzleri Canan teyzelerdeydim. Ben gitmeden önce davranıp bizzat çağırıyorlardı ama çağırmasalar bile kapılarında bitebilirdim çünkü kendime tahammülüm yoktu. Geceleri de kalmamı istiyorlardı ama günün hıçkırıklara boğulma saatleri geldiği için evime dönüyordum. Yağmurların yanında koy vermek istemesem de her zaman kızarık gözlerle geziyordum. Barlas polislere yakalandığını ya da gizli işler çevirdiğini söylemediği için, bazı işleri için şehir dışına çıkmış gibi davranıyorduk ve mutsuzluğumu Barlas’ı özlediğime yoruyorlardı. Sadece Barlas’la görüşmemek de beni yeterince üzebilecek güce sahipti ama… Tek derdim bu değildi.
Her kaynar suyla duş aldığımda derimi yüzmek ister gibi lifle temizlesem de bu his geçmiyordu. Çıplaklığıma katlanamıyordum, hızlıca kıyafetlerime sığınıyordum ve aynaya sadece yüzüm için bile bakmıyordum. Ata’nın aramalarına cevap vermiyordum ve özür dilediğine dair mesajlarını geldiği gibi silip yeni bir sinir, nefret krizine giriyordum. Sonra acı krizine dönüşüyordu. Hayatımdaki her şey gibi, sinir de acıya dönüşüyordu.
Bir yandan Barlas’a ihtiyaç duyarken bir yandan onun yanındayken utanacakmış gibi hissediyordum. Bir suçum yoktu, biliyordum ama zaman zaman kendimi suçluyordum. Böyle bir şeyi nasıl tahmin edememiştim? Ata gibi bir sapık elbette ki, giyinme odama kamera koyabilirdi ama… Tam da Ata şerefsizinin istediği gibi her şeyden kendimi suçlamak istemiyordum. Yine de kendimi sevmemek, herkesten çok kendimden nefret etmek, sadece mağdur hissedemememi sağlıyordu ama evet, sadece mağdurdum. Daha ötesi, sanki bana zorla dokunacakmış gibi üstüme gelip konuştuğu anları da kâbuslarımda tekrar tekrar yaşıyordum. Böylelikle emindim. Bir gün başarır da bir şekilde karısı olmamı sağlarsa ya da beni hapsedebilirse, bana dokunmaya çalışacaktı. Her şeyin zamanı var, demişti. Eğer denerse ona ve kendime neler yapacağımı göstermiştim ama benden daha deliydi. Ben sağlıklı düşünemiyordum, o daha da kötüsüydü. Göze alabilirdi ve bir an önce ondan sonsuza dek kurtulmamız gerekiyordu.
“Görürsen, telefonuna bakmasını rica eder misin?”
Çağrı’ya, eğer ötecek, Ata’yı satacak olurlarsa Barlas’a, Meriç’e neler yapacaklarına dair yanımda açık açık konuştuklarını, korktuğumu, asıl odada bulunduğum zaman haricinde dar bir alanda bulunmam gerektiğini, başka şeyleri hatırlattığını, o yüzden ağladığımı söylemiştim. Laptopta Barlas’a, Meriç’e ve bana dair klasör gördüğümü, beni ve Barlas’ı zaten ama artık Meriç’i de araştırdığını, bu çeteden haberdar olursa bize yapabileceklerinden endişe ettiğimi söylemiştim ve aslında tüm bahanelerim bir noktada doğruydu. Çağrı’ysa beni sakinleştirmiş ve bakışları gibi sözleriyle de güven vermişti.
Çağrı’nın dediğine göre, bu hikâyede iyiler kazanacaktı. Silahı da ona vermiştim. Ata’nın gözden kaybolduğu bir arada kamerayı yerleştirmek için yer ararken silah dolabında oyalanıyor olduğumu, yaklaşan sesleri duyduğumda korkudan silahı kıyafetime sakladığımı söylemiştim. Parmak izim de olduğu için geri koymak istemediğimi, ne yapacağımı bilemediğim için ona getirdiğimi söylediğimde halledeceğini dile getirerek benden almıştı. O halimden Barlas’a bahsetmemesini istemiş, yoksa bir daha böyle bir görevde bulunmama izin vermeyeceğini söylemiştim ama özür dileyip açıkça Barlas’tan bir şey gizleyemeyeceğini, döndüklerinde anlatacağını söylemişti. Barlas beni asıl yoran şeyin annemi hatırlamak olduğuna inanırdı, beni annemin elinden alan ve o anları kâbuslarımda tekrar tekrar yaşadıkça beni kollarıyla sararak sakinleştiren oydu. İnanır ve oraya girmeme izin verdiği için yine kendisini suçlardı. Çeteden çekilmemi sağlayacağını düşünmüyordum çünkü hem patronu beni istiyordu, hem de yanında olmazsam ondan ayrı ama yine de savaşacağımı görmüştü. En azından gözünün önünde olmamı isterdi.
Ama şimdi…
Pek de gözünün önünde olmamı istemiyor gibiydi. Niyeti son haftalardır olduğu gibi bir yalancının sevgilisi olmamak için uzak durmak mıydı? Üstelik Çağrı, beni pek de iyi görmediğini anlattıysa, buna rağmen? Gerçekten bana ayıracak zamanı yok muydu? Belki de Barlas’ın yıkılmaz sandığı sevgisi bile bazı şeylere dayanamamıştı. Her penceresinde ayrı renk çiçeklerin olduğu gökyüzüne uzanan bir yuvanın enkaza dönüşmesi üzücüydü ama şaşırtıcı olmamalıydı. Bir hafta kadar önce de düşündüğüm gibi, insan bazen kaybettiklerini sonradan hatırlardı. Zihin ve kalp, ait oldukları bedene öyle acırdı ki, bir süreliğine unutturmak isterdi ama gerçeği sonsuza kadar da gizleyemezlerdi. Barlas’ı kaybediyordum.
“Ya da…” dedikten sonra yaşlı gözlerle gülümsemeye çalıştım. “Boş ver. Hiçbir şey deme.”
Ardıma dönüp geldiğim yolu gerisin geri yürümeye başladım. Martın sonlarında, güneşli bir gündü. Yine de üşüyor olmamın suçunu askıda bıraktığım monta yükleyemezdim. Üstümdeki kapüşonlu da yeterince ısıtabiliyor olurdu, üşüten bir adamın yokluğu olmasaydı. Zaten göğsümdeki yangın ısıtmaya yetmiyorsa, üşümeye mahkûmdum.
“Bekle, arabayı alıp geliyorum. Seni eve bırakayım!”
Ardımdan seslenen Çağrı’ya bakmadan elimi sallayıp “Hayır, yürüyeceğim. Görüşürüz.” dedim. Ağlamaya yakalanmadan önceki son saniyelerimde olduğum için bir çırpıda konuşmuştum. Yapma, der gibi “Asya!” diye tekrar seslendiğinde aldırmadan yürümeye devam ettim. Bir haftadır olduğu gibi akıp duran yaşlarımı silerken hıçkırmak isteyen dudaklarımı kemiriyordum. Ağaçlı yolu geçmemin ve anayola çıkmamın ardından ağlayışıma bakan insanları benim için üzülme yükünden kurtarmak için üstümün kapüşonunu başıma çektim. Üstümün kol kısımlarını avuçlarıma kadar çekip yaşları silmek üzere yüzümde gezdirdim. Mesaj sesi geldiğinde bisikleti kaldırımda süren bir çocukla çarpışmaktan son anda kaçınıp duraksadım. Titreyen üst dudağımı dişlerimin arasına alıp telefonu cebimden çıkardım ve “Kaldırımın ortasında durulur mu?” diye söylenen bir kadına yol vermek için kenara çekildim. Ona biraz önce kaldırımda beni ezmek üzere olan çocuktan bahsetmek istedim ama varlığını yok sayarak kapüşonu çıkartıp başımı telefona doğru eğdim. Barlas’ın mesaj attığını gördüğümde kalbimde, her zamanki kırıklığı arasında kaybolamayacak kadar dikkat çekici yeni bir sızlama oluşurken bir anlığına boş gözlerle yola, geçen arabalara baktım. Mesajın içeriğini görmemiştim ama yüz yüze görüşmek istemediğine ve hatta aramadığına göre sesimi bile duymak istemediğine emin olmuştum. Benim yanımda yumuşadığı için uzakta gururuyla vakit geçirmeyi tercih ediyor olmalıydı.
Derin bir nefes alıp titrekçe üflerken yeniden telefona odaklanıp mesaja girdim.
Bu sıra biraz işlerim var. Birkaç hafta görüşemeyebiliriz. Boşa çıkınca ararım, daha rahat konuşuruz.
Hissettiklerimi hazmedemememin getirdiği sinirle ‘Hiç zahmet etme.’ yazıp duraksamadan gönderdim. Ondan uzak kalabildiğim için beni suçlayıp durmuştu ama belli ki o da uzak kalabiliyordu.
İçimden telefonu yolda akıp duran arabalardan birinin altına atıp dünyayla iletişimi kesmek gelse de telefonum titrediği an mesaja odaklandım.
Yapma böyle güzelim.
Güzelim, deyişi içime umut doldururken yaşlı dudaklarımı yalayıp gözlerimi ağaçlı ara yola doğru çevirdim. İçimdeki umut günün sonunda yine acıya dönüşürken mesajla cevap vermek yerine yüzüne söylemek için hareketlendim. Yolda yaşlarımı sildim ve biraz daha ağlarlarsa oyacağım gözlerimi durmaya ikna edebildim. Hüzünle çökeceğime, sinirle ayakta kalırken mekâna yaklaştığım gibi yine karşıma damlayan Çağrı’yı yolumdan çektim.
“Yenge bir dur ya…”
“Durdurabiliyorsan durdur.” dedikten sonra hızlı adımlarla kapıya varıp yumruklamaya başladım. İçeride olduğunu biliyordum. Hem Çağrı’nın engel olma çabası bunu kanıtlıyordu hem de, hissediyordum.
Çağrı’nın güç kullanamaması dil dökerek ikna etmek zorunda kalmasını sağlarken “Aç!” diye bağırarak tekrar yumruklar gibi tıklattım. Perdeler çekiliydi, içeriyi göremiyordum ama kapının ardında olmalıydı. Anahtarım vardı ama o da kapının ardından kilitlemiş ve anahtar kilitte olmalıydı. Yine de anahtarı çıkartıp deneyeceğim sırada Barlas’ın telefonla aradığını gördüğümde çağrıyı kapatıp tekrar cebime koyarken “Yüzüme söyle!” diye bağırdım. Bana kızıyordu ama kendi de yalan söylüyordu. Göresi yoksa, dile getirmesini istiyordum. Hem ne olursa olsun beni seviyormuş, görmek istiyormuş gibi davranıp hem de görmekten kaçamazdı. O benim nerede, ne zaman, ne yaptığımı bir şekilde öğreniyordu, ben ondan habersiz kalıyordum. Eğer öyleyse, ben de artık Çağrı’nın telefonlarını da kapısını da açmayacaktım.
Çağrı’nın telefonu çalarken inatla işaret parmağımı zile basmış, ses benim de kulağımı tırmalatmasına rağmen çekmiyordum, diğer elimle de kapıyı yumruklamaya devam ediyordum. “Siyah seni istiyor. Bacım, canım yengem, kardeşim şu telefonu bir alsan, konuşsan… İkna olmazsan naneyi bana yedirtecek Siyah…”
Çağrı’nın kolumdaki dürtüp duran elini ittirip birkaç saniyeliğine kulaklarımıza tatil bahşettikten sonra tekrar işaret parmağımı zile bastırdım. “Açtın, açtın yoksa camı kıracağım!”
Tekrar yumruğumu indirecekken kapı bir hışımla açıldığında ellerim kalakaldı. Öyle ki, işaret parmağımı zilden çeken “Şunu lütfen şey yapsak…” diye söylenerek uzanan Çağrı’ydı.
Gözlerim yüzünde, boynunda gezinirken yüzüm ne hale gelmiş olursa olsun, onunkinden daha kötü görünüyor olamazdı. Sadece boynumu değil, tüm vücudumu yakmışım gibi hissederken hızla kızarmış gözlerim dehşetle onu inceliyordu.
“Bir kere de laf dinlesen…” diye söylendiğinde ellerim havada kalakalmıştı. Biri, kapıyı yumruklarmış gibi, diğeri de Çağrı’nın parmağımı çekmemi sağladığı zilin hizasındaydı.
Annemin ellerini boğazımda hissederken zorlanarak ve ne diyeceğimi bilemeyerek “Sen… Sana kim…” dediğimde sıkkın bir nefes alıp verdi. “Meriç yavşağı.” dedikten sonra güven vermek isteyerek gülümsedi ve havada asılı kalan ellerimi tutup beni içeri çekti. “Merak etme, doktor yeniden yakışıklı olabileceğimi söyledi.”
Neşelendirme çabasına rağmen mimiklerim dehşet ifadesinde donakalmış olmalıydı. Vücuduma dair hissettiğim tek şey ellerimi tutuşuydu. Nefes alıp alamadığımdan emin değildim. Bir elimi, diğer eline emanet edip yanağımı sevdi ve şakayla neşelendiremeyeceğini kabullenip o güven veren ses tonuyla “İyiyim…” derken yüzüme doğru eğildi. Sesi sadece kulaklarımı okşayan hoş bir mırıltıya dönerken gözleri gözlerimde geziniyordu. “Sakin ol, iyiyim. Kimse yapmadı, biz yaptık.”
Yaşlar gözlerimde donmuştu, böylelikle tanıdığım, rüyalarımda gördüğüm ve yokluğunda hayalini kurduğum yüzünden farklı halini bulanık görüyordum ama ne ağlayabiliyor, ne de durulabiliyor gibi arafta sıkışmıştım. Şampiyonluk dövüşlerinde zarar gördüğü, güzel teninde izlerin belirdiği olurdu ama onu hiç böyle görmemiştim. Vücudunda oluşmuş yaraların izleri bile içimi titretir, nasıl o yaralara sahip olduğunu düşünür, her birinde yanında olup yarasını bizzat iyileştiremediğim için kendimi suçlardım ama şimdi, kalbimin her bir yarasını kaldıramayacağını görüyordum. Kalp krizinin tüm semptomlarını yaşıyormuş gibi hissediyordum. Sol kaşının üstünde kabuk bağlamış ince yarık vardı. Çevresi sarıyla mor arası bir renge bürünmüştü. Sol gözünün altı aldığı darbenin üstünden ne kadar gün geçtiyse, sarıyla yeşil arası bir renkteydi ve hâlâ şişti. Üst göz kapağı da sarımsı bir mora bürünmüştü, şişti, katlanma çizgisi belirgin değildi. Böylelikle bakışı düşük duruyordu, gözü yarı kapalıydı. Güzel kahverengisi kanlıydı. Alt dudağının kenarında bir yarık vardı. Dudakları kurumuş, hafif çatlamıştı ve konuşurken yarası geriliyordu. Konuşurken bile canının yandığını bilmek kuracağı cümle ‘seni seviyorum’ demek bile olsa, susmasını dilememi sağlıyordu. Burnu kırık gibi durmuyordu ama kıkırdak hafif darbe almış olmalıydı ki morluğu henüz geçiyordu. Konuşmak bir yana, nefes alırken bile belki de canı yanıyordu. Ben hayatı zaten böyle yaşıyordum ama ona kıyamadım. Elmacık kemiğinin üzerindeki darbe izinde gezindi biraz da yaşlı gözlerim. Artık yaşlar sessizce akıyor olmalıydı ki, görüşüm arada netleşiyordu. Morluk sarıya dönmeye başlamıştı, kaç gündür bu haldeydi de benimle görüşmüyordu? Belli ki izlerin yeterince geçmesini bekliyordu…
Çene altındaki ince sıyrığa baktım. Sürtme izi gibi duruyordu. Üç dört günlük sakalları örtmeye çalışsa da kabuğu görebiliyordum. Boynunda parmak izi şeklinde sararmaya yüz tutmuş morluk vardı. Çene altı ile omuzu arasındaki bölgede avuç içi büyüklüğünde yine sararmaya başlamış morluk vardı. Tshirtünün üstüne kapüşonlusunu giymişti. Alelacele giymiş gibi sağ omzundan kaymıştı. Bu da vücudundaki yaraları gizleme çabası olmalıydı ama kaymış tshirtünün gösterdiği köprücük kemiğinin üstündeki renk değişimi görebiliyordum.
Kapının kapanışı kulağımda uğuldadı. “Şş… Güzelim…” derken her nasılsa boyuma kadar alçalmıştı. Biraz dizlerini kırmış, bayağı bir de başını eğmiş ve ona olanları değil de onu görmem için çabalıyormuş gibi benimle göz göze gelmeye çalışıyordu. “Sorun yok, geçmek üzereler.” derken yanağımdaki yaşları tekrar silmeye çalıştı ama yerinin dolması uzun sürmemiş olmalıydı ki başparmağı yine severek gezindi.
Hıçkırdığım gibi devamının gelmesinden endişe edip “Şş…” diyerek sesimi bastırdı. “Kızıyorum ama, ne oldu sanki? Canlı kanlı karşındayım işte. Polis karısı olacaktın sen, bunları konuşmuştuk. Böyle durumlarda güçlü kalacaktın.”
Babasının yolundan gitmeye, polis olmaya karar verdiği zaman tehlikeye düşmesine, belki de yaralanmasına, daha kötüsüne hazırlıklı olmam gerektiğine dair daha konuşmuştuk. Elimde avucumda pek değerli bir şeyim yoktu, Barlas’ı da kaybetmekten korkmuştum ama yapmak istediği mesleği öyle güzel anlatmıştı ki, beni de ikna etmişti. Yine de onu böyle görünce ve kıyafetlerinin altında daha fazla olduğunu bilirken nasıl güçlü kalabilirdim ki? Hem polis karısı olma ihtimalimi konuşmuştuk. Polislerle çalıştığı artık bilsem de bir yandan suç da işliyordu ve hukuk bölümünü bitiremesem de suçlu yakalamak için suç işlenemeyeceğini biliyordum. Benim bildiğim, Barlaslarınki gibi işleyen bir güvenlik sistemi, teşkilatlanma yoktu. Ya devlet içinde başka bir devlet vardı ve Barlaslar da buna dâhildi ya da polis değildi, sadece birlikte çalışıyorlardı. Mesleğine dair bir sürü soru işareti varken ne olduğunu bilmesem de ne o tam olarak polisti, ne de karısıydım…
Titrek ve kendi dediğimi bile anlamakta güçlük çektiğim bir sesle “Aynı şey değil…” dedim. Gözleri gözlerimde gezindi. Bir süre düşündü, ardından bir şey diyecekmiş gibi dudakları aralandı ama dudağını yalayarak birbirine bastırıp burnundan iç çeker gibi nefes alıp verdi. “Aynı yol.” demekle yetindi ve susmasa ne diyeceğini merak edemeden gözlerim tekrar yaralarında gezinmeye başladı. Gözlerine bakmaya kendimi ikna edebilsem bile sol gözü de aldığı darbeleri bir hayli gösteriyordu.
Yüzüm olabildiğince buruşurken ve yaşlarım da sessizliğini bozmak üzereydi. Dona kalışımla boğazıma dizilmiş hıçkırıklarım canımı yakmaya çalışsa da canım, Barlas’a yanıyordu. “Kim…” dedim boğularak. “Ata’nın adamları mı?”
Onu vurduğum için mi Barlas’ı bu hale getirmişti?
Ata’nın bundan ötesi, onu öldürmek istediği, eğer işler bizim için yolunda gitmezse bunu deneyeceği ve belki de başaracağı fikri beni daha da boğarken şimdi yara bere içerisinde olan yüzünde şükürler olsun ki hâlâ açık olan gözlerinin de bir gün Ata yüzünden kapanabileceğini hatırlamak ayakta duran bedenimi darbeyle devirmeye çalışıyordu. Barlas ellerimi, beni ayakta tutma amacıyla bırakmak zorunda kalmıştı, kolu belimi sarmıştı. Ellerim göğsüne yaslanırken tshirtünün altındaki teninde ne acıların, darbelerin olduğunu düşünerek korkuyla soludum.
“Güzelim, küfrettirme bana. Sikmişim Ata’yı da adamlarını da, onlar değil. Meriç yaptı, diyorum ya.”
Yaşların akıp durduğu yüzüm buruşurken anlayamayarak baktım. “Meriç mi?”
“Selam yenge.”
Gözlerim sese doğru döndüğü sırada Barlas yine severek yanaklarımı siliyordu. Barlas’ın eli görüş alanımdan çıktığında gördüğüme emin oldum. Meriç’in de Barlas’a benzer halini görünce tekrar dehşete düştüm. “Sen de mi? Sen… Seni kim?”
“Siyah, denilen bir herif var. Sağlı sollu dövdü valla. Polise şikâyet ettim, yakalarlar inşallah.”
“Siz…” dedikten sonra gözlerim Barlas’la arasında gezinmeye başladı. “Size ne oluyor ya? Ne bu haliniz? Polislikle, aynı yolla falan ne alakası var?”
Gözlerim birkaç saniye Meriç’te kaldı ve onun haline de yüzüm buruştu. Onun aldığı darbeler de iyileşmeye başlamıştı ama Barlas kadar berbat görünüyordu. Meriç de Barlas gibi, “İyiyim.” dedi, sesi de iyi geliyordu ama içim rahatlamadı. Bunu görerek ortamı yumuşatma çabasını sürdürdü. “Valla seninkini biraz dövmek zorunda kaldım, kusura bakma yenge.”
Nasıl baktıysam Barlas, “Gel, sen bir otur.” diyerek belimi sardığı koluyla yönlendirmek istediğinde “Dur, hayır ya...” diyerek duraksadım ve koy vermeden önce yeterince anlamak için güçlü kalmaya çalıştım. Bunun için Barlas’ın kolundan tutunmam ve vücut ağırlığımı daha çok ona vermem gerekmişti ama en azından hıçkırıklara boğulmadan konuşmayı başardım.
“Şunu bir anlatın!”
“Asya’cım…” dediğinde aralarında gezinen gözlerim Barlas’ta kaldı. Hemen yanımda, vücudunu hafifçe bana çevirmişti, Meriç de karşımızda, yakınımızda kalıyordu. Çağrı bize yakın koltuğun yanına yaslanmış, bizi oradan dinliyordu.
“Güzelim, canım benim, polisin peşinde dolaştığı bir mafyanın legal göstermeye çalıştığı bir mekânına baskın yapılıyor, çalışanlar da ortalığı toparlarken yakalanıyor, sence halini hatırını sorup bırakırlar mı yoksa istihbarat bir süre misafir mi eder? Ata itinin diğer adamlarının da hali bu. Şerefsiz zaten sağda solda beni ve Meriç’i de etiket etmiş, onun yakın adamları olduğumuza dair, aklınca yarın öbür gün başımızı yakmayı planlıyor ya. İsmimiz baskınla ilgilenen ekibin elinde var zaten yani. Biz elimiz yüzümüz düzgün dışarı çıkamazdık. Hem bu kadar dayak yememize rağmen ötmediğimizden, Ata şerefsizi de polistense, ondan daha çok korktuğumuzu düşünüp güvenmeye devam edecek.”
Sesimdeki titremeden ve kekelemekten kurtulamazken “Yani siz…” dedikten sonra inanamayarak yüzümü buruşturdum. “Bu görevi kabul ederken bu hale gelmeniz gerektiğini biliyor muydunuz?”
“Görev kabul edilmez, yerine getirilir.” dedi Barlas yanağımı severek. Gözlerim sadece Barlas’ınkilere kenetlenirken hafifçe uzaklaşmaya çalışıp “Benim yüzümden yani?” diye sorduğum gibi kızarak baktı ve belimdeki koluyla çekerek tekrar ona yaslanmamı sağladı. Planı ben kurmuştum ve işin bu kısmını hiç düşünememiştim. Oysaki Barlaslar bu denli dayak yemeleri gerektiğini bilerek kabul etmişti.
“Benzeri bir plan zaten kurulmak zorunda kalacaktı ve o odaya girmek için en kısa yolu sen buldun. Sayende, takır takır odaya erişimimiz var. Ekibimiz izlemeye ve raporlamaya başladı. Satranç tahtamızdaki eksik piyonları da göreceğiz ve hamlelerimizi ona göre sürdüreceğiz. Hepimiz sana minnettarız ve senin yüzünden değil, senin sayende operasyon öyle bir rahatladı ki, bırak yıl sonunu, birkaç aya bu şerefsizlerin sonunu getirebiliriz.”
Bir haftadır ilk defa bu denli bir umut hissederken yaşlı gözlerimi kırpıştırarak, en son çocukken böyle konuştuğumu sandığım bir sesle “Gerçekten mi?” diye sorduğumda beni tamamen kendisine çevirip geniş bir şekilde gülümsedi. Diğer eli de yanağımı kavradığında ben de üst kollarına tutunmuştum. Yüzüme doğru eğilip “Siyah sözü.” dedi.
Artan umudumla, “Sen sözlerini tutarsın.” dediğim gibi “Özellikle de sana verdiysem,” diye hatırlatıp yavaşça kaşlarını kaldırdı. “Son birkaç ay, sonra kafes mafes yok.”
Son birkaç ay, sonra kafes mafes yok.
Sonra özgürce uçup yine de onun avucuna konacaktım. Hapsetmeyecekti ama oradan asla gitmeyecektim.
Bu planın, bunca eziyetin ve yalanın sadece birkaç ay sürmesi gerekiyordu. Birkaç ay yıkılmazsam, bir daha yıkılmazdım.
Yüzünde gezinen gözlerim gördüklerini algıladıkça gülümsemem silinirken burnumu çekip ellerimi üst kollarından kaydırdım. Parmaklarım, temas edersem canını yakacakmışım gibi boynunun etrafında gezinirken gözlerim tshirtünün altına doğru uzanan kızarıklıklar, morluklardaydı. Yüzüm ne hale geldiyse Barlas, “Beyler bize biraz müsaade.” dediğinde Çağrılar uzaklaşmadan bir şey dedilerse, veda ettilerse bile duyamadım, kulaklarım uğulduyordu.
Ellerim tshirtünü kaydırmak ister gibi yakasına yaslandığında Barlas’ın elleri de yanaklarımdan kaydı, ellerimi tuttu. Gözlerimi kırpıştırarak ana döndükten sonra hızlıca odaya baktım. Kimseyi göremediğimde Çağrıların gittiğine emin oldum. “Bakmak istiyorum.” deyip ellerimi, Barlas’ın ellerinden kaçırdım ve kapüşonlusunu çıkarmak için kaymış yakalarını tutup geniş omuzlarından indirmeye çalıştım. Ellerimi tekrar yakaladı, şefkatle ama güçlü bir şekilde tuttu. “Ne yapıyorsun güzelim? Evlenmeden olmaz.” diye şakaya vurmaya çalıştı. Gözlerim vücudundan ona yükseldiğinde kızarık gözlerimdeki alevleri gördü ama yanmaktan korkmadı. Daha da yanmak ister gibi yüzüme doğru eğildi ve ellerimiz göğüslerimiz arasında kalırken alnını alnıma yasladı. Gözlerim kapanırken kısık bir sesle “İyiyim.” dedi.
Yaşlar akıp dururken hıçkırıklara boğulmak üzere titreyen dudaklarımı kemirmeye başladım. Barlas burnunu burnuma sürterken “Benim canımı bunlar yakmaz.” diyerek sakinleştirme çabasını sürdürdü. “Senin canın yanmadığı sürece, benim canım yanmaz.” dediğinde yüzüm olabildiğince buruştu ve dudaklarımdan bir hıçkırık kaçtı. Ben bu adama nasıl Ata’nın bana yaptıklarını anlatacaktım ki? Canımı ne kadar çok yaktığını ve daha da yakmak istediğini? Ata’dan kurtulsak bile nasıl anlatacaktım? Mahvolacaktı… Ama sonsuza kadar da gizleyemezdim, anlatmam lazımdı…
“Şş…” dedi ve hıçkırıklarımı durdurmak ister gibi yaşlı dudaklarımı yavaşça öptü. Tekrar alınlarımızı birleştirdiğinde “Canımı yakma.” diye fısıldadı. Ağlamamamı istiyordu ama bir haftadır ağlayıp durmama rağmen içimde onun yanında olmayı bekleyen o kadar çok yaş vardı ki, nasıl ağlamazdım? Üstelik onu böyle gördükten sonra…
“Görmeme izin ver.”
Bu sefer de, “Canını yakamam.” diye mırıldandı.
“Lütfen…” diye mırıldandım. Kendi yaralarımı gösteremiyordum ama onunkilere yabancı kalmak istemiyordum.
“Biraz daha geçtikten sonra…” dediği sırada ellerimi güçle çekmek istediğimde canımı yakmamak için bırakmak zorunda kaldı. Ellerimi omuzlarına kaydırıp kapüşonlusunu çıkartmak istediğimde sıkkınlıkla soluyarak alınlarımızı ayırdı ve bir adım geriledi. Gergin dudağını yalarken gözleri rica eder gibi baktığında ısrarla bekledim. Gözlerini kapatıp birkaç nefes es verdikten sonra kapüşonlusunu çıkartarak gözlerini araladı ve yutkunarak ne göreceğimi beklemeye başladım. Adımlarını ağırdan alsa da çok geçmeden tshirtünü de çıkartmış, koltuğa doğru atmıştı. Nefesim kesilirken dudaklarım belki yine de nefes alabilirim umuduyla, belki de sadece dehşetle aralandı. Çatık kaşlarımın altında yaşlı gözlerimi görmeye devam edebilmek için silip durarak gözlerimi üst vücudunda gezdirdim. Kaburgaların alt yan kısmında yay şeklinde morluklar vardı, darbelerin merkezleri koyu renkteydi, kenarlarının rengi açılmış, sarıya dönüşüyordu. Tekme ya da sert yumruklar yemiş gibiydi, Ata’nın gözünde gerçekçi olsun diye adeta gerçekten istihbaratın eline düşse ne hale gelecekse, o hale gelmişti. Köprücük kemiğinin altında, omuz ile göğüs arası alanda avuç içi büyüklüğünde sararmış morluklar vardı. Göğüs ortasında darbe kaynaklı renk değişimi vardı. Sağ omuz başında büyük bir morluk vardı, bir yere çarpmış gibi.
“Tamam, yeter.” diyerek tshirtüne uzandığında kolunu güçsüzce, titrek elimle tuttum ama durdu. Elimi, ellerinin arasına alarak tekrar bana döndüğünde ardına geçmeye çalıştım ama benimle birlikte dönerek “Canım lütfen, hadi. Mühim şeyler değil bunlar. Meriç’le idman yapmış olduk.” dedi.
Elimi elinden çekmeye çalıştığımda müsaade etmek zorunda kaldı ve kolundan tutarak sabit kalmasını isteyip ardına geçtim. Sıkkınlıkla nefesini üflerken başını eğdi. Duvara itilmiş gibi kürek kemiğinin üstünde iki paralel morluk vardı. İnce, çizgisel şekilde kan oturmuştu. Belin üst kısmında tekme yemiş gibi yarım ay şeklinde morluklar vardı. Sağ omuz arkasında birden fazla küçük morluk vardı, nokta nokta kan oturmuştu. Kolları da farklı değildi. Tüm bu izler, biraz önce üstünü çıkartırken, hatta bana sarılırken bile canının yandığını gösteriyordu. Yeni oluşmuş darbe izlerinin aralarında, geçmiş ve sevgili olduğumuz zamanlarda olmayan yara izlerine kaydı gözlerim. Kim bilir bu yara izleri ne zaman, nasıl oluşmuştu ama göstermekten bile çekinirken sebeplerini anlatacağını sanmıyordum.
Elim korkuyla sırtının yakınlarında gezindi. Yutkunma çabam, boğazıma saldırırken Barlas’ın bu planı başarıyla tamamlamak için göze aldığı acıları daha iyi gördüm. Her şeyi senin için yapıyorum, demişti ve bu yaralar da benim içindi. Benimle görüşmek istemediğini sanmıştım ama… Beni üzmemek için uzak kalmıştı. Onu böyle görünce nasıl canımın yanacağını biliyordu. Ona değemeden ellerimi geri çektim. Gözlerimin yalvarışıyla ellerimi yüzüme örterken son yaşadıklarımın getirisiyle hıçkırıklara boğulduğumda “Asya…” dediği gibi kollarını vücudumda hissettim. Dizlerimin üstüne çöktüğümde benimle birlikte alçaldı ve bir saniye geçmeden vücudumu bacaklarının üstüne, kucağına çekti.
“Çok yoruldum…” demeye çalıştım, hıçkırıklarımın arasından. Anladı mı bilmiyorum ama bir eli ensemden tutup başımı göğsüne yaslarken diğer koluyla sımsıkı sarıldı. “Canın yanacak…” diyerek uzaklaşmaya çalıştığımda, “İzin ver, iyileşeyim.” diyerek göğsünde kalmam için ısrarcı oldu. Göğsünde tutmaya çalışırken daha da kasılmasın diye canını yakmadan sokulmaya çalıştım. Ellerim çıplak beline bırakmayacak kadar güçlü ama canını yakmak istemeyecek kadar nazik sarılma çabasındayken benim aksime o darbe almış kaburgası ve kaslarını zorlayacak kadar güçlü sarılıyordu. Soluyarak göğsünün sol yanını, bir başka yarasını öptüm. Hıçkırıklarım müsaade etse tüm yaralarını öpmek isterdim.
“Hepsi bitecek…” dedikten sonra başımın üstünü koklayarak öpüp “Sadece başka evrenlerde değil, bu evrende de mutlu olacağız.” dediğinde o günü yaşamak için duyduğum sabırsızlık ve henüz o günün gelmemesinin getirdiği bıkkınlıkla daha sesli ağlamaya başladım. Ata yüzünden nefret ettiğim, üstüne toprak atmak istediğim bedenim Barlas’ın sarılışıyla can bulmaya başlarken içimde hiçbir acı kalmasın, hepsi akıp gitsin isteyerek sadece ağladım. Ağlamamı istemese de ne kadar ihtiyacım olduğunu görerek müsaade etti ve sadece sarıldı.
Ne kadar süre kollarında ağladığımı bilmiyordum ama hava kararmış, hıçkırıklarım titrek iç çekişlere dönmüştü. Bir ara kucağındaki bedenimle birlikte ayaklandığını hissetmiştim. Şimdi de koltukta olduğumuzu varsayıyordum. Işığı açmamıştı, cılız sokak lambası örtülü perdelerin ardından odaya ulaşmak konusunda beceriksiz çabalarda bulunuyordu ama görmek istediğim tek şey yara bere içerisindeydi ve öyle olunca karanlık daha iyiydi. Başım sol bacağına yaslı, odaya dönük şekilde cenin pozisyonunda yatıyordum. Sağ eli, sımsıkı tuttuğum ellerimin arasında, boynumun altından koltuğa yaslıydı. Sol kolu vücudumu sarar gibi uzanmıştı, parmakları kolumu severek geziniyordu. Ara ara eğilip saçımı öpüyordu, uyur uyanıktım, o da daha çok uyuduğumu varsayıyor olmalıydı. Düşünceli gibi sessizdi, arada o da iç çekiyordu. Genelde iç çekişinin öncesinde ya da sonrasında öpmek için eğiliyordu. Üstüme bir örtü örtmüştü ama gerek yoktu, varlığı yeterince sıcak tutuyordu.
“İstiyorsan planı yakarım.”
Gözlerimi kırpıştırarak araladım ama hem karanlıktı, hem de ağlamaktan ve yorgunluktan tam açılmıyordu. Anlayamadığım için kısık ve pürüzlü bir sesle “Hı?” diye sordum. Günlerden sonra yanında uyuyabilme şansım vardı. Öyle ki zihnimde acılar bile dolanmıyordu, uykuya çekilmek üzereydim ama düşünüp düşünüp sonra bir anda dile getirdiği bu cümleyi de es geçememiştim.
“Hepsini bir anda çökertmek istiyoruz, en güvenlisi bu ama eğer Ata itinin hemen şimdi ortadan kalkmasını istiyorsan, yaparım.”
Bir an, istedim. Bir an, duyduğum en güzel cümle gibi geldi. Bir an, ortadan kalkana kadar bana yapacaklarından korktum, bir an önce kurtulmak için sabırsızlandım ve hatta heyecanlandım ama dudaklarım aralandığında “Hayır.” dedim. Biraz daha katlanabilirdim. Aslında neler yaşadığımı bilmiyordu. Bildiği kadarıyla bunu öne sürüyordu ama bencillik yapmayacaktım. Kendimi kurtarmak için onu, onları, bu operasyonla hayatı değişecek insanları göz ardı edemezdim. Son birkaç ay, demişti. Sabredecektim. Mahvolmuş bir hayatın yanında birkaç ay daha eziyet çekmek o kadar da zor olmamalıydı ama ne kadar zor olduğunu biliyordum. Kaldı ki bunu yapmak için üstlerinin emrinden çıkması gerekirdi.
“Ondan, onlardan tamamen kurtulmak istiyorum…” diye mırıldandım. Uykulu, yorgundum. Uzun açıklamalar yapamazdım ama bu cümleyle düşüncelerimi anlamasını umdum. Şimdi elinde sadece Ata’yı indirecek bir şeyler vardı, Ata’nın her suçunu kanıtlayacak kadar delil toplanmamıştı ama belli ki onu içeride tutmaya yeterdi ama ben biliyordum. Dışarıda bunca adamı, en başta babası olan bir adamı içeri tıkmak, tek başına yetmezdi. Arkasında kim varsa onunla birlikte yok olmalıydı. Tek kurtuluş buydu.
Tekrar, iç çekti. Eğilip soluyarak saçımı öptü ve kolumu okşarken “Hadi, uyu canım.” diye mırıldandı. Onaylayan mırıltılar çıkarttım ama uyumadan önce, gözlerimi açabilecek gücü bulamasam da “Barlas?” diye sessizce seslendim.
“Güzelim?”
“Adnan Mertoğlu diye birini tanıyor musun?”
Kolumu seven eli duraksadı. Düşündüğü için olmalıydı ama kasıldığını hissettim. Uykuya dalmadan aklıma gelmişti. Çağrı’ya söylemeyi unuttuğum bir detaydı çünkü bir haftadır aklıma Ata geldiği gibi kendimden kaçıyordum ama şimdi Barlas’ın yanında aklıma Ata gelse bile güvende hissediyordum.
“Nereden çıktı bu isim?”
“O adamın laptopuna yazılım yüklerken klasörlerimizde gördüm.”
“Benim klasörümde mi?” diye sorduğunda onaylamaz sesler çıkarttım. Rahatladığını hissettim, tekrar kolumu sevmeyi sürdürdü ama sonra “Benim klasörümde.” diye cevapladığımda duraksadı. Birkaç saniye sessizliğin ardından “Senin klasöründe mi?” diye sorduğunda mırıltı gibi onaylar sesler çıkarttım. Sessiz kaldığı için boş verip uykuya teslim olmakla, sormak arasında birkaç saniye kaldıktan sonra merakıma yenilip “Tanıyor musun?” diye sordum. Laptopa yüklenilen yazılımla cihaza erişimleri vardı ama sadece izliyorlardı. Uzaktan müdahale etmiyor, laptop Ata ya da bir başkası tarafından açılıp kapandıkça o kişi hangi ekranlarda geziniyorsa, ne haltlar çeviriyorsa bu durum izleniyordu. Ata o klasöre girerse zaten gözlemleyen ekip de bu durumdan haberdar olacaktı. Gelişen durumlar dolayısıyla girip tek tek bakamamıştım ama gözlemleyenler içinde neler olduğunu öğrenecek şansı elde edecek olmalıydı.
“Bu durumla ilgileneceğim,” dedi sadece ve parmakları saçlarımda severek gezinirken şakağımı öptü. “Sen dinlen.”
Zaten uyanık kalmakta da zorlandığım için karşı çıkmadım. Algılarım da kapalıydı, düşüncelerini, tepkilerini tahmin edemiyordum ve belli ki, bir şeyler biliyorsa bile dile getirmeyecekti. Yine de uykuya dalana kadar bu isim zihnimde defalarca kez döndü.
Adnan Mertoğlu.
**
“Sanırım Kafes dövüşlerinin yerini ve zamanını değiştirecek. Belki de bir süre ara verileceğini söyleyecektir.”
Dalmış gözlerimi kırpıştırarak Meriç’e çevirdim. Kolumda nabzımı ölçen bir saat olsa şimdiye kalp krizi uyarısı verecek olmalıydı. Ata’nın telefonlarından ve mesajlarından sonsuza kadar kaçamayacağımı biliyordum. Zaten görev gereği de tekrar Ata’nın yanında olmam, arkasından iş çevirmem gerekebilirdi ama en başta, hâlâ ondan kurtulamamış çalışanlarından biriydim. Meriç’ten öğrendiğim kadarıyla Barlas, Ata’nın verdiği bir işi hallediyordu. Yine evlilikle alakalı olmamasını umdum ama diğer ihtimal de pis işlerini hallettirmesiydi, bu da iç rahatlatıcı değildi. Ata çağırdığında Meriç, Barlas’ı da çağırmış olmalı diye tekrar aramıştı ama Barlas’a ulaşamamıştı. İş gereği, telefonu kapalı olabilir, demişti. Barlas’ı aradan çıkartıp Meriç’le beni ve başka çalışanlarını görüşmek için çağırmıştı. Baskın yedikten ve belirli bir süre geçtikten sonra bunu yapması normaldi ama ben asıl niyetini hissediyordum. Derdi beni görmek, konuşmaktı. Yine de bir bahane bulup gitmeyesim gelmişti ama ‘Gelmezsen, ben geleceğim’ diye mesaj attığı için başka çarem yok gibi görünüyordu.
En azından yanımızda başkaları da olacak, diye düşünürken Meriç, “Hepimizle ayrı görüşecekmiş.” dediği için başım eğildi, gözlerimi sımsıkı kapattım ve alnımı ovuşturmaya başladım. Görüşmeyi başka bir mekânında yapmaya karar vermişti. Şimdi gece kulüplerinden birine gidiyorduk. Meriç “Geldik.” diyene kadar vardığımızı anlayamadım. Elimi alnımdan çekip mekâna baktığımda peşi sıra sesler de uğuldayan kulağımda netleşti. Şimdilik uzak ve cızırtılı gelen müzik sesi, mekânın önüne çıkmış sigara içen kişilerin sohbetleri, gülüşleri, henüz gelen ya da dönmek üzere mekândan çıkanlar, taksi ve araba sesleriyle bir gürültü senfonisi oluşturuyordu.
“İyi görünmüyorsun.”
“Sıradan bir günüm.” diye mırıldanarak arabadan indim. Ne zamandır iyi görünmüyordum, özellikle ilgi çeken bir halim olmasa gerekti. Ata’yla yaşanılanları hâlâ hazmedebilmiş değildim. Bir gün hazmedebilecek miydim, bilmiyordum ama bunun etkileri daha tam olarak yaşamış sayılmayacağımın da farkındaydım. Asıl etkiyi, Barlas’la yakınlaşacağımız bir an olursa, o zaman yaşayacağımı düşünüyordum. Gözleri beğeniyle vücudumda gezinecekti ve ben sevdiğim adamın gözlerine bakmaya utanacaktım. Suçum yoktu ama hissim bu olacaktı. Garip bir tepki verirsem Barlas’ın kalbinin kırılmasından ya da yanlış anlamasından ayrı, o an yaşayacağım histen ayrı korkuyordum. Belki de olmazdı. Belki de bana sarılmak yaralı bedeninin acı çekmesini sağlaması gerekse de aksine iyileştirdiğini söyleyen Barlas’a bu gücü sevginin vermesi gibi, bana da verirdi. Belki de başka bir adamın bakışlarıyla hissettiğim nefret, tekrar Barlas’la kendimi sevmemi sağlardı.
Dünkü dışavurumumun ardından koltukta uyuyakalsam da yatakta uyanmıştım. Barlas’ı yanı başımda görmek isterdim ama tek uyanmıştım. Gece boyunca yanımda olduğunu varsayıyordum çünkü ara ara titreyerek uyanıp varlığıyla rahatlayarak tekrar uyumuştum ve uyur uyanık beni öptüğünü, saçımı sevdiğini, sımsıkı sarıldığını, kulağıma güzel kelimeler bahşettiğini hatırlıyordum. Gittiğini sanmıştım ama odadan çıktığımda biriyle telefonda konuşarak kahvaltı hazırladığını anlamıştım. Uyandığımı duyunca telefonu kapatmıştı ama kapatmadan önce her kimle konuşuyorsa “Haber bekliyorum.” dediğini duymuştum. Yine işiyle alakalı olmalıydı.
Sonra Çağrılar da gelmişti ve herkesin arasında gizli bir anlaşma varmış gibi sessizce kahvaltı etmiştik. Meriç’le onun, özellikle de onun halini ben hazmedene kadar, onlar iyileşecek olmalıydı. Barlas bakmayı sevdiğim en güzel manzaraydı ama yine de bakmaya dayanamamış, çoğunlukla gözlerimi kaçırmıştım. Hem yaralıydı, hem yaralıydım. Yaralarına kıyamamış, ona anlatamadığım yaralarımdan utanmıştım. Bir ara mesaj gelmiş, göz ucuyla telefonuna bakarken çayını tabağına geri koymuş, zihnimi okumuş gibi Ata’ya küfretmişti. İçim titrerken telefonu eline alıp mesajı okumuştu.
Telefona bakarken “Bu yavşak da aşktan ne anlarsa…” diye söylendiğinde çay bardağının avuçlarımda parçalanmadığına şaşırmıştım. Olmayan iştahım iyice giderken Meriç ve Çağrı bu konuda alay etmişti ama gözlerim de kulağım da sadece Barlas’ta olduğundan onların söyledikleri kulağımda uğuldamıştı. Muhtemelen evlenme teklifi, evlilik işleriyle Barlas’ı koşturduğundan yine buna dair bir mesajdı. Bu da akşamki işinin yine evlenme teklifine dair olduğunu düşündürüyordu.
“Buna dair bir bilgi almış mıydınız?”
Gözleri telefondan bana yükselmişti. Telefonun ekranını kilitleyip masaya yaslanırken ardına yaslanıp tekrar çay bardağını eline almıştı. Bilfiil kötü göründüğüm için içimde kopan fırtınaların gözlerimde aydınlattığı şimşeklere yeni bir anlam yükleyemese gerekti ama yine de gözleri halimde, çay bardağını sıkı sıkı tutuşumda gezindiğinde gevşemeye çalışmıştım. Çay bardağını bırakıp dirseklerimi ve alt kollarımı masaya yaslayarak ellerimi de kollarımın üstüne indirmiştim çünkü oturmama rağmen üst vücudum devrilmek üzereydi.
Her şeyin içinde, her şeyden derinlerdeydiler. Barlas’la tekrar karşılaştığımızda bu planlarında bir hayli ilerlemiş haldeydiler ve şimdi Barlas’ın nelere, nasıl ulaşabildiğini gördükçe, nasıl Ata’nın bana olan düşkünlüğünü öğrenemediğine şaşırıyor ve şükrediyordum. Bir yandan da, hâlâ öğrenebileceğini düşünüyor, korkuyordum.
“Kafayı taktığı biri olduğunu biliyorduk,”
Göğsüm sıkışırken yüz ifadelerimi korumaya, en azından sadece her zaman olduğum kadar mahvolmuş görünmeye çalışmıştım. Yaralı yüzüne baktıkça canımın yandığını düşünebilirdi, zaten doğruydu da.
“Düşmanlarının hedefi olmasın diye kimliğini dışarıya gizliyordu. İçeriden adamlarını da öttürmek mümkün değil. Ata iti korkutmuş hepsini, laf çıkartmıyorlardı. Yalan değil,” dediğinde öyle bir gerilmişti ki bakışlarım ona olanı biteni, gerçekleri anlatmış gibi korkmuştum. “Başta sensin, diye düşünmüştüm.”
Tepkimi gizleyemezdim, eğer zaten çay bardağı avucunda parçalanmasa. Sıçrayarak kalktığımda avucundaki cam kırıklarını masaya silkeliyordu. Yanına vardığımda ve kızarak elini, ellerimin arasına aldığımda Meriç’in uzattığı bezle kanı silip haline bakacaktım ki, birkaç saniye boyunca kalabalığın ortasında kaybolmuş gibi hissettiğim şu cümleyi kurmuştu.
“Neyse ki öyle değilmiş de onu öldürmeme gerek kalmadı.”
Her zerrem titrerken zihnimdeki andan kaçıp mekâna doğru hareketlendiğimde arabayı kilitleyip yanıma vardı. “Konuşalım mı seninle biraz? Buradan çıkınca?”
Ona bakmadan “Yorgunum Meriç. Başka bir…” diye kaçmaya çalıştığımda “Benim için ya.” diyerek lafımı kesti. Gözlerim ona dönerken adımlarım yavaşladı ve “Tabii, olur.” dedim hızla.
Hafifçe gülüp “Yorgunluğun geçti herhalde?” dediğinde kızarak bakıp “Benimle oynama.” dedim.
“Oynamıyorum.” dedi ellerini ceplerine yerleştirip omuz silkerken. “Gerçekten. Bir şey danışacağım.”
Tamamen durup ona döndüğümde o da durup bana döndü. Geniş bir şekilde gülümserken içimdeki korku gölgelendi, huzur belirdi. Sırtımı sıvazladığımda yük olup olmadığıma endişe ettiğim insanlar da bir şeyler için bana başvurduklarında içim rahatlıyordu.
“Anlaştık.”
Bir elini cebinden çıkartıp yumruğunu uzatırken “Anlaştık.” dediğinde hafifçe gülerek yumruğunu tokuşturdum ve o da gülümsedi.
“Asya Hanım.”
Gülüşüm hızla silinirken elimi indirip sese doğru döndüm. Mekânın kapısındaki korumalardan biri seslenmişti. “Ata Bey ilk olarak sizi bekliyor.”
Gözlerim birkaç saniye boyunca baktığını göremeyerek korumada kaldı. Uğuldayan kulağıma Meriç’in “Burada bekliyor olacağım.” deyişi geldiğinde gözlerimi kırpıştırarak ana dönmeye çalıştım. Bir anda avuçlarım terlemişti. Ellerimi kapüşonlumun cebine koyarken bakışlarımı Meriç’e çevirdim ve başımla selam verdim. O sıra cebinden sigara paketini ve çakmağını çıkartıyordu. Bir dakika beklemesi gerekse sigaraya başvuruyordu.
Paketinden sigara çıkartıp dudaklarına götürürken başını kaldırdı. Göz göze geldiğimizde dudaklarına henüz koyduğu sigarayı geri alıp “Seninle geleyim ister misin?” diye sorduğunda hızla yüz ifadelerimi toparladım. Kapıya yaklaşırken sırtımı korumalardan yana çevirip Meriç’e bakmayı sürdürerek başımla ardımı işaret verir gibi yaptım. Koruma bizi gülüşürken gördüğü için endişe etmişim gibi davrandım ve gözlerini güven verir gibi kapatıp açarak sigarayı tekrar dudaklarına yerleştirdi. O bir elini rüzgâra siper edip diğer elindeki çakmağı yaklaştırarak sigarasını yakarken mekâna doğru döndüm. Koruma başıyla selam vererek yolu gösterdi ve peşinden ilerledim.
Cebime sakladığım ellerimde, tırnaklarımı avuçlarıma batırırken sakin olmayı amaçlayan derin nefesler alıp veriyordum ama barın yoğun ve karmaşık kokusu pek de yardımcı olmuyordu. Mavi ve mor ışıklar gözlerime vurarak mide bulantımı arttırırken yüksek müzik kulağımda uğulduyordu. Onu son gördüğümde his yoğunluğundan güç kalarak dik durmuş, hatta onu yaralamıştım ve şimdi de aynı gücü bulabileceğimi umuyordum. Barlas demişti. Birkaç aya ondan, onun şerefsiz ekürilerinden kurtuluyorduk.
Sabret Asya.
Barlas işlerini halletmek için yanımdan gitmesi gerekmeden hemen önce bindiği arabadan gerisin geri inmiş, aklındakini dile getirmeden duramamış gibi sıkkınlıkla solumuş, ellerimden tutup “Benim için bir şey yapar mısın?” diye sormuştu.
“Ne istersen,” dediğimde burukça gülümsemişti. Muhtemelen ne istese yapmadığımı düşünüyordu ama yine de rica etmişti.
“Terapiye başlar mısın?”
Bir süre dudağımı kemirerek ve nefes almakta zorlanarak bakmıştım. Bu süre boyunca gözleri öyle şefkatli, öyle beklenti doluydu ki ona nasıl ‘hayır’ diyeceğimi bilememiştim. Cevabımı gözlerimden görmüştü. Yavaşça kaşlarını kaldırıp yalvarır gibi bakarken “Benim için.” diye fısıldamıştı. Onun benim için yaptıklarını düşündüğüm saniyelerin ardından yavaşça başımı sallamıştım ve onun karısı olmaya ‘evet’ demişim gibi mutlu olmuş, gözleri parlamıştı. Belli ki durumumu iyi görmüyordu ve sadece göğsüne çekip kollarını sardığında iyileşemeyeceğim kadar çok yaralı olduğumu düşünüyordu.
Yeniden ana dönmeye çalıştım. Nerelerden geçtiğimizi bile takip edememiştim. Sadece önümdeki adamın dağ gibi vücudunun ardında kalmaya dikkat etmiştim. Sonunda adam durup yolumdan çekildiğinde deri kaplamalı bir kapıya ne kadar bakılabilirse, o kadar baktım. Baktıkça omuzlarım düşüp nefesim ciğerlerime sığamamaya başlarken bir adım gerilemiştim ki kapı açıldı. Ata’yla göz göze geldim.
Korkma Asya.
“Söyle.” dedim içeriye girmek istemediğim için. Sesim, yüksek müzikle kaybolduğunda başıyla içeriyi işaret etti. Gözlerim odayla arasında gezindi. Kafes’teki odasına benziyordu. Kapıda Meriç vardı. Bir süre geçerse ve bana ulaşamazsa gerekeni yapardı. Derin bir nefes alıp kendimi korumam gerekirse diye ellerimi ceplerimden çıkartarak bir adım yaklaştım ama Ata hâlâ aynı yerde olduğu için duraksadım. “Geç yerine.” dediğimde birkaç saniye daha baktıktan sonra başını onaylar şekilde sallayıp kapıyı bırakarak ardına döndü ve masasına doğru ilerledi. Yürürken topallamasını ve yaralı bacağını tutuşunu izledim. Acısı bana güç verirken ardından odaya girdim ve kapı kapandığında içim titredi.
Boğulma Asya.
Masanın ardına geçmedi, benim tarafımda kalarak kalçasını yasladı. Ellerini karnının önünde kavuşturdu ve yavaşça gülümsedi. “Kalbime açtığın yaralar yetmedi, şimdi de bacağımda senin izini taşıyorum.”
Onun bana açtığı yaraları çığlık çığlığa anlatmak fayda etmeyeceği için, “Ne söyleyeceksen söyle, hadi.” dedim.
Gözleri gözlerime daldığında sırf kaçmamak için ben de gözlerimi diktim ama vücudum iflas etmek üzereydi. Ruhum çoktan bir köşeye çökmüş, ağlıyordu ama gözlerime müsaade etmedim. “Hadi.” dediğimde gözlerini kırpıştırarak ana döndü ve yaslandığı masadan doğruldu. Hareketlendiğinde kaskatı kesildim ama bana yaklaşmıyor, masanın yanına doğru gidiyordu. Orada duraksayıp tekrar bana döndü.
“Seni son görüştüğümüzde çok üzdüm.” dedikten sonra üzülmüş gibi yüzünü buruşturdu ama artan keyfinin de, yapacağı şerefsizliğin de kokusunu alıyordum. “Özür dilemek istedim.”
“Gidiyorum ben…” diyerek kapıya yöneldiğimde peşime takılmadı ama seslendi. “Hediyemi görmeden mi?”
Kapıya bakar halde kaldığımda cebimdeki telefonum çalmaya başladı. Meriç’in arıyor olduğunu düşünerek rahatladım ve yavaşça Ata’ya döndüm. Meriç hemen dışarıdaydı ve belli ki beklemek için biçtiği süre bitmişti, telefonunu açmadığımda şüphelenecekti ve Ata şerefsizi bana zarar vermek niyetindeyse Meriç yetişecekti. Bana gösterdiği psikolojik ve fiziksel şiddetleri ondan kurtulacağım güne kadar gizlemeye çalışıyordum ama bu durum gittikçe cinsel saldırıya dönüşmeye başlıyordu ve buna elbette ki sabrım olamazdı.
Çağrı sonlandığı gibi peşi sıra birkaç mesaj geldi. O sıra Ata geriye doğru adımlayarak varlığını yeni fark ettiğim bir kapıya varmıştı. “Gördüğüne çok sevineceksin.”
Cebimden telefonumu çıkarttım. Kilidi açarken gözlerim onunla telefonum arasında geziniyordu ama birkaç saniye sonra sadece telefona bakakalmıştım. Arayan Barlas’tı ve mesaj da ondan gelmişti.
Yoldayım, Meriç de yanına geliyor, çık o odadan.
Rehabilite edildiği tespitiyle Yasemin’i akıl hastanesinden çıkarmışlar.
O Ata şerefsizi bu yüzden çağırmış olmalı.
Bir elim boğazıma kaydı. Hissettiğim hayali elleri boğazımdan sökmek ister gibi ovuştururken diğer elimin tutmaya devam ettiği telefonun ekranındaki mesajı artık göremiyordum. Ne titrek elim müsaade ediyordu, ne de bulanık görüşüm.
Sesim kısıktı ama zihnimde yankılandı. “Anne?”
“Kızım?”
Unutmayı dilesem de zihnimin derinlerine kazınarak yer edinmiş, kâbuslarımda tekrar tekrar duyduğum sesini yıllar sonra kulaklarımla da işittiğim gibi sıçrayışımla birlikte telefonum elimden düştü. Ne kadar geriye kaçtığımı sırtım kapıya çarptığında fark ettim. Gözlerim, benimkine benzer yeşil gözlerle kenetlendi.
Çok geç,
Boğuldun Asya.
**
Düşünceleriniiz?
Sizce neler olacak?
Aranızda okuyanlar var mı bilmiyorum ama yazdığım yedi farklı kurgu arasında en çok sevdiğim, bağ kurduğum karakter Sahte Güz adlı basılı serimden, Derin Andaş'tı. Ta ki, Asya Tanyeli'ye kadar. Herhangi bir kurguma girip tek bir kişiye sarılma hakkım olsa, Asya'ya sarılırdım. Ulan rahat bırak o zaman artık kızı, dediğinizi duyar gibiyim dkajhg Ama her kurguda bir hikaye anlatılıyor ve bu da Asya'nın hikayesi. Acısıyla, tatlısıyla...
Beğenilerinizi ve yorumlarınızı eksik etmeyin, düşüncelerinizi merak ediyorum ^^
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere ^^
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!