24. BÖLÜM - YUVA -
Selaammlaarrr aşkımllarr. Yine on sekiz bin kelime, iki üç bölüm büyüklüğünde upuzuuun bir bölümmm :)))) Bölüm aralığı biraz uzamış oldu ama uzuuun bir bölümle gönlünüzü alıyoruummm diye düşünmek istiyoruuum ^^
Bölümün son yarısını hastayken yazdım ve düzenledim. Yazım yanlışı görürrsenizz affooolaaa
Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoooruum. İyi okumalaar diliyoruuum
**
“Hastanelik oluyorum, mekânıma polis baskını yapılıyor ve Asya Hanım sadece umutla benden kurtulup kurtulamayacağını bekliyor, arayıp sormuyor, öyle mi?”
“Öyle.” dedikten sonra ardıma dönüp kapıyı gösterdim. “Bas git yanımdan.”
Gitmek yerine ardından kapıyı kapattı. Gözlerim birkaç saniye kapıda gezindikten sonra sakin olmaya çalışarak tamamen ona döndüm. Sarılma ihtiyacıyla kollarımı göğsümde birleştirdim. Barlas’la zımni bir şekilde ikimizin de birbirini korumaya çalıştığı ama asla göz göze gelemediğimiz bir şampiyonluk dövüşünün ardından bu lanet mekândan siktir olup gitmeden önce çantamı alıp üstümü giyinmek için odama gelmiştim. Bu mekânı ve hayatımı lanet hale getiren adam da elbette ki peşime takılmıştı. Barlas zaten hazırlandıktan sonra beni beklemeden çekip gidecekti, hareketlerinden bunu anlamıştım ama şüphem kalırsa diye Meriç de kapıda beni bekleyeceğine dair mesaj atmıştı. Yani, Barlas’la değil, Meriç’le dönecektim.
Bir haftadan sonra Barlas’ı ilk defa bugün görmüştüm ve evime dönüp yorganımın altına girmek, sabaha kadar ağlamak isterken Ata’ya ayırdığım bir sabrım yoktu. Sevdiğim adam bir kafese tıkıldığımız yirmi dakika boyunca benimle göz göze bile gelmemişti. Böylelikle kıyametin ortasında Barlas’la yarattığım o küçük nefes boşluğundan bir haftadır soluyamadığım gibi, bugün ise onunla göz göze gelemedikçe zehir solumuştum. Bana olan kırgınlığı ve kızgınlığı bir zehir gibi havaya karışmıştı, ciğerlerime dolmuştu.
Göz ucuyla bana bakar gibi olduğu anlar canımı daha da yakıyordu. Bir an ikisinden birinin duramayıp bana çarpacağına dair endişe duyduğu anlarda bakmıştı daha çok. Yine şampiyonluğunu ilan etmek üzere kaldıracağım elini tuttuğumda da, göz ucuyla bakmıştı. Kafesten çıkıp kendisine ayrılan yoldan geçmeden önce de veda eder gibi bakar gibi olmuş, ardından ilerlemişti. En sonunda da gözlerimin ucundan bile kaybolmuştu, son bir hafta gibi. Benden vazgeçmeyeceğini mümkün olan her şekilde göstermiş olsa da bugünlerde onu kaybetmiş gibi hissediyordum. ‘Yenilir yutulur şeyler yapmıyorsun Asya, bir dur artık! Bir dur da hazmedeyim bana, bize yaptıklarını… Ama yok! Durmuyorsun! Önüme yeni şeyler çıkartıp duruyorsun. Lan daha geçmişte yaptıkların yakamı bırakmıyor, bir dur!’ demişti. Gururuna dokunup duruyordum ve bir hafta önce ilk etapta bana sarılmak istemeyeceği kadar tepkili hissederken yine de ‘hayır diyemem’ demişti. Bana ‘hayır’ diyemeyeceğinden bahsetmiş, yine de sarılmıştı. Muhtemelen bir haftadır da, yan yanayken bana ‘hayır’ diyemeyip yumuşadığı, kıyamadığı için benden uzak duruyordu. Uğraştığı başkaca işleri de olmalıydı, Meriçler de yoğun görünüyordu. Hiçbirini mahallede pek göremiyordum, Barlas eve bile gelmiyordu ve nerede olduğunu soracak yüzüm yoktu. Yüzüm de, yüzüğüm de yoktu. Eğer olsaydı, nerede olduğunu bilirdim çünkü yanımda olurdu. Evimizde olurdu. Eğer yüzüğüm, parmağımda olsaydı…
Meriç ve Çağrı’yla her gün haberleşiyordum. Üstünkörü bir sohbet eşliğinde halimi vaktimi öğreniyorlardı. Barlas benimle görüşmediği için mahallede olan kavgayı da bizzat anlatamamıştım, böylelikle Çağrı anlatmıştı. Ne olmuştu, ne bitmişti bilmiyordum ama Meriç, bundan sonra bir market ya da benzeri bir alışverişe ihtiyacım olduğunda uzak mahallelere gitmememi, artık ne gerekiyorsa bu mahalleden almamı, ne istiyorsam öyle davranmamı söylemişti. Bu mahalledeki tüm esnaflar beni yasak listesine almıştı, benim de onlara para kazandırasım yoktu ama Meriç Siyah’ın özel isteği olduğunu söylemişti. Çiçeklerimi sularken –esasen daha çok Barlasların evine bakarken- pencereye çıktığımda, kötü bakışlarla karşılaşmadığım gibi, hava almak ve yürüyüş yapmak için sahile gitmek üzere mahalleden geçtiğimde ise kapanan kapı, pencerelerle, bir anda sessizleşen mahalleliyle de karşılaşmamıştım. Hâlâ kimsenin göz göze geldiği yoktu ama çocuklar ‘Asya abla!’ diye neşeyle koşuşturduğunda onları geri çağıran anneleri de yoktu. Nefretlerini son bir haftadır sessiz yaşıyorlardı ve beni sindirme isteklerinden çok, benim karşımda siniyorlarmış gibi geri çekiliyorlardı ve bu noktada Barlas’ın bir parmağı olduğuna emindim. Artık mahallenin yasaklısı ben değil, Minel gibi duruyordu. Çağrı’nın söylediğine göre mahalledeki esnafın ve evini ziyaret edebileceği kişilerin onu ağırlaması artık mümkün değildi. Böylelikle ‘altın günü’ bahanesiyle Barlasların evine de gelip adamın odasını karıştıramazdı ama Barlas’ın niyetinin daha çok karşıma çıkıp canımı sıkmaması olduğunu biliyordum. Hem de bana ‘git’ deyip duran Minel’e, kimin etrafından gitmesi gerektiğini de göstermişti. Yine de ben de Barlas’ın etrafında sayılmazdım. Aklında ve kalbindeydim, biliyordum ama yakınlarında değildim ve buna nasıl iki sene katlanmıştım bilmiyordum ama bir haftadır, dayanamıyordum. Varlığına tekrar alışmıştım, yokluğuna sabredemiyordum. Barlas’ın ise şimdilik gururu, kırgınlığı ve kızgınlığı ağır basıyor gibiydi. Onu arayamıyordum çünkü aradığım üç seferde de açmamış, peşine hemen Meriç geri aramış ve önemli bir şey ya da bir ihtiyacımın olup olmadığını sormuştu. Konuşmak istemeyeceği kadar uzak ama ne söyleyeceğimi merak edecek kadar da yakındı.
“Pardon Ata ya, senin ölüp gebermeni isterken hastaneye muz ve meyve suyuyla ziyaretine gelemedim.”
“Hayatımda bana dürüst olan tek insansın.” dedi geniş bir gülümsemeyle. Ellerini iki yanında kaldırıp yavaşça yaklaşmaya başladı. İrkilir gibi olsam da yansıtmamaya çalışıp yerimde durdum. Sınırı aşmadan onun da duracağını umuyordum. “Ama işte…” dedi gülümsemesi, gerginliğiyle silinmeye başlarken. Birkaç adım uzağımda duraksadı ve beni gösterdi. “Senin de doğrularındansa, yalanlarını dinlemek isterdim.” dedikten sonra ellerini iki yanına isyan eder gibi indirdi. “Beni sevdiğini duymak isterdim.”
Birkaç saniye bıkkınlıkla baktıktan sonra çenemin ucuyla ardındaki kapıyı gösterdim. “Hazırlanacağım, defol git.”
Yüzündeki gerginlik ve burukluk hızlıca silindi. Duygularının bu denli hızla değişmesi, ona dair en az korkutucu olan şeydi. “Ama hayatım, ben sana aileni geri vermek isteyeyim, sen beni başından sav.”
Kalbim korkuyla atarken “Ne saçmalıyorsun?” diye sordum.
“Öğreneceksin, sana düğün hediyem olacak.”
Gözlerim kararacakmış gibi hissediyordum, tansiyonum oynuyor, beynim zonkluyordu. Can’dan bahsediyordu. Can’la ilgili planı her ne ise, ondan. Kemal’i bildiğimi bilmiyordu, belki de sadece ondan yardım istemem için şu an üstüme geliyordu. Kemal’in baskılarıyla paraya ihtiyacım olduğunu düşünüyordu, bu ihtiyacı o yaratmıştı, şimdi de sorunlarımı çözebilecekmiş ya da çözecekmiş gibi davranıyordu ya da ayaküstü tehdit ediyordu. Can’a ulaşmakta kullandığı araç Kemal’di. Kemal ise artık Barlas’ın emrindeydi. Bu içimi rahatlatsa da, Ata’nın amacı oradan Canı, kendinin kontrol edeceği bir çözümle çıkarmak ve sonrasında Can’ın yanında olmak istiyorsam beni ona muhtaç etmekti. Eğer Barlas olmasa, olacak olan da buydu. Barlas sayesinde Kemal’e dair gerçekleri öğrenmesem ve Kemal’i kontrolü altına almasa, ben bu tehditten sonra Kemal’e daha çok sığınır, istediği paraları bulmaya çalışırdım ama şimdi bu tehdidi Barlas’a iletecektim.
“Saçmalaman bittiyse, çık git.”
Keyifle ellerini birbirine kavuşturup sürtmeye başlarken “Ama sana anlatmam gereken gelişmeler var.” dedi. Gergin bir şekilde birbirine bastırdığım dudaklarımın ardından dudağımın kenarını kemirirken gözlerim de kısılmıştı. Bir haftadır Barlas’ın ne yaptığını bilmiyordum ama Ata kesinlikle onu tekrar işe çıkarmış olmalıydı. Barlas’ı tehlikeye sokma amacı güden ve onu kendi pisliğine bulaştıran bir ya da daha fazla işe daha. Anladığım kadarıyla Barlas bu işleri özellikle istiyordu ve Ata’nın karıştırdığı hatları iyice görebiliyor, belki de kanıt topluyordu. Koskoca bir çeteyi çökertmekten bahsetmişti. Hırsızlık yaptığımız kişiler hep kötü ve suçlu adamlardı, belki de aradığı, çaldığı sadece para değildi. Suçlara dair delillerdi de aynı zamanda. Suç işlese bile polislerle birlikte çalışabilmesinin başka bir yolu yoktu. Polislerin de işine yarıyor olmalıydı ama belli ki belirli bir grupla çalışıyordu çünkü diğer polislerden gizlenmemizi, kaçmamızı sağlıyordu. Farklı farklı bir sürü düşüncem vardı, Barlas’tan uzak kaldığım bir hafta boyunca düşüncelere dalmıştım.
“Anlat.” dediğimde yavaşça başını salladı. “Bir anda ilgini çektim bakıyorum.”
Tekrar, yavaş bir şekilde “Anlat.” dedim. Aynı odada uzun süre baş başa kalmak istemiyordum ama her şey etrafımda olup bitirirken bir köşede beklemek de istemiyordum. Bu gelişmelerden Barlas’ın bahsetmeyeceği de ortadaydı. Ata’nın bakış açısından neler olmuş, neler yaşanmıştı, bilmeliydim.
“Hani ben kötü adamım diye beni sevmiyorsun ya?”
“Seni milyonlarca başka sebep yüzünden de sevmiyorum.” diye ekleme ihtiyacı hissettim. Ne kadar aşağılık biri olursa olsun onu sevmememin en büyük sebebi kötü adam oluşu bile değildi, Barlas’ın varlığıydı. Barlas’a olan sevgim, diğer imkânsızlıkları ihtimalli kılacak kadar büyüktü.
“Biri de onu sevmen…” dediğinde sessiz kaldım. Birkaç saniye boyunca gözlerinden Barlas’a yapmak istediklerinin geçmesini korkuyla izledim ama yüz ifadelerimi korudum. “Onu da sevemeyeceğin bir hale getiriyorum. Yavaş yavaş çamuruma bulaştırıyorum. Öyle ki, ben bile çıkacağım o çamurdan ama o çıkamayacak.”
Huzursuzluk kan gibi damarlarımda akarken beni yeterince köşeye sıkıştırmış hissedemezse yaptıklarının şiddetini arttıracağı için gözlerimin kızarmasına müsaade ettim. Böylelikle haz alıp geniş bir şekilde sırıttı. “Bu kanlı ellerin sana dokunmasını istemiyorsun ya…” derke ellerini iki yanında kaldırmıştı. Yüzünün üst tarafı öfkeli, alt tarafı ise keyifli görünüyordu ve bu ona daha da psikopat bir görünüş kazandırıyordu. “Onun ellerine de kan bulaştırıyorum.”
İçimden geldiği gibi, gözlerimin dolmasına da müsaade ettim. Göğsümde birleştirdiğim kollarımı sıkılaştırdım ve titrek bir nefes daha alıp verdim. Her şey ellerinden kayıp gidene kadar ipleri tutanın o olduğunu sanması mühimdi. Şu an onun gözlerinde, Kemal’e verdiği talimatların neticesinde daha da zora düşmüş biriydim. O yüzden olduğumdan daha da mahvolmuş görünmeliydim. Zeki bir adamdı, özgüvenli davranırsam ardı arkasını araştırırdı. Paraya ihtiyacım olduğunu sanıyordu. Hatta Kemal’i, yeterince para bulmazsam Ata’yla görüşeceğini, nasıl köşeye sıkıştığımı anlatacağını söylemekle tehdit etmesi için tembihlemişti. Zaten beni köşeye sıkıştırmaya çalışan da, Kemal’i tutan da, paraya ihtiyacımın olmasını sağlayan da oydu ama benim Kemal’e dair gerçekleri bilmediğimi sandığı için planını sürdürüyor, beni ona mecbur bırakmaya çalışıyordu. Bir yandan da Barlas’la üstüme geliyordu ve avucuna düşmemi istiyordu. Günün sonunda Barlas’ın ve kardeşimin canı için ona yalvarmamı, onunla evlenmeyi, onun olmayı kabul etmemi istiyordu.
Yüz ifadelerimle çığlık atmak haricinde sessiz kaldım. Keyifle mimiklerimi izledikten sonra parmak şıklatarak beni gösterdi. “Ama sen onu yine de istersin, değil mi? Seni vazgeçmek zorunda bırakmasam?”
Giyinme odası eşiğine yakın olduğum için bir adımla gerileyip kapı pervazına yaslandım. Kasıtlı gösterdiğim güçsüzlüğüme memnuniyetle gülümseyip uzaklaştığım kadar yakınlaşmak için o da bir adım ilerledi. “Sen zaten benim olacaksın ama ben o herifin seni istemesini bile istemiyorum. O yüzden seni de onun istemeyeceği bir hale getireceğim.”
Aklımdan binlerce düşünce geçerken gözlerime ne yansıdıysa güldü. “Korkma, ben sana öyle kıyamam.” dediğinde ben de güler gibi oldum. Bir elimi birleştirdiğim kolumdan çekip alnıma götürürken başımı da hafifçe eğmiştim. Ağrıyan başıma iyi gelmesini umarak alnımı ovuştururken ciğerlerime yetmeyen sıkkın nefesler dudaklarıma çarpıp duruyordu.
“Buradan çıkınca nereye gidecek biliyor musun? Belki de çıkmıştır bile.” dediğinde elimi alnımdan çektim ve bana bir adım daha yaklaştığını fark edip uzaklaşmak için giyinme odasına doğru sırtımı çevirip geriledim. O da kapı pervazına yaklaştı. Gözlerim giyinme odasında hızlıca gezindikten sonra ona döndü. Sakin görünüyordu, alkol almamıştı ama üstüme gelip durması içimi titretiyordu ve gözlerim eğer tehlikeye düşersem kendimi nasıl koruyabileceğimi aramıştı. Barlas da gerçekten çıkıp gitmiş olmalıydı, dövüş sonrasında hızlıca duş alıp giyiniyor ve gidiyordu. Onu oyalayan beni beklemek oluyordu ama bugün beklemeyecekti de, Meriç’le dönecektim.
Ellerini iki yanında pervaza yaslayarak hafifçe odaya eğildiği sırada giyinme kabinine kadar gerilemiştim. Yeniden sırtımı yaslayıp ellerimi göğsümde birleştirdim ve sakin olmaya çalıştım. Böyle anlarda fiziki bir engel gibi nefes alamamaya başlayan ciğerimden nefret ediyordum.
“Seçtiğin yüzük var ya. O yüzüğü almaya.”
Midem kasılırken gergin bir şekilde gülerken başımı iki yana sallayarak eğdim. Zemini izlemeye başladığımda gülüşüm silinmişti bile. Yüzük zaten elindeydi, sırf Barlas gidip alsın diye tekrar kuyumcuya mı vermişti?
“Senden bahsettim ona. Sana nasıl âşık olduğumdan. Bir haftadır her işe gönderdiğim gün, talimat verdiğim sırada biraz daha bahsettim. Karım olacağından,”
Boğazıma tırmanan kusma isteğini yutkunarak geçirmeye çalışıyordum ama tükürüğüm ağzıma toplanıp duruyordu. Gözlerimi sımsıkı kapatırken omuzlarım da çökmüştü. Ata’nın sarhoş olduğu ve ‘seviyorum’ diye sayıkladığı gün, bana evlenme teklifi etmek istediği sırada babasının araya girerek karşısına çıkartacağı o kadının ismini vermiştim Barlas’a. Ebru. Ata bana ‘müstakbel karım’ deyip dursa da aslında müstakbel karısı Ebru’ydu. Ata karaktersizi nasıl bir içtenlikle sahtekârlık yaptıysa ya da Barlas tüm yalanlarıma rağmen içten içe nasıl hâlâ bana güveniyorsa, Ebru’ya inanmış olmalıydı çünkü hem Ata hâlâ hayattaydı, hem de Barlas. Ata’dan beni dinlemişti, haberi bile olmadan. Herifin teki sevdiği kadından bahsetmişti ve bahsettikçe Barlas’ın içi rahatlamıştı çünkü en azından o konuda yalan söylemediğimi ve Ata’nın bana ilgisi olmadığını düşünmüştü. Hayır, ben ciğerimden arada nefes almakta zorlandığı için değil, arada nefes de alabildiği için nefret etmeliydim. Yer yarılmalı, ben de içine girmeliydim. Şimdi, bu detayları bilmeden bile bir haftadır benimle yan yana gelmek istemeyen Barlas, bir gün öğrendiğinde belki de beni benimle değil de, uzaktan sevmeye karar verecekti. Belki de ‘vazgeçmem’ deyip dursa bile o noktada artık hazmedemeyecek ve vazgeçecekti. Canını korumuş olacaktım belki ama canımdan olacaktım.
“Ailem olacağından, yüzüğümü takacağından,”
Barlas bana evlenme teklifi edeceği gün terk edilmişti, şimdi başka bir adamın bana etmek istediği evlenme teklifiyle ilgilenmek zorunda kalıyordu. Midemi değil, kalbimi kusmak ve rahatlamak istiyordum. Göğsümdeki bu yanma hissi mütemadiyen bana eşlik etse de şu anda tüm bedenimi kaplamıştı.
“Yüzüğünü takmayacağım.”
Bunu, buna dair ilk tehdit ettiği gün de söylemiştim, şimdi de rahatlıkla söyledim. Diğerlerine dair bir itiraz edemezdim. Gözlerinde ona teslim olmaya yakın biri gibi görünmeliydim, böylelikle planlarını daha da ağırlaştırmaz, değiştirmezdi ve bilmediğim bir darbe almazdık. Her şey yolunda giderse evlenme teklifini bir başka kadına edecekti, sonrasında babasının da dediği gibi beni Can’la ya da Barlas’la tehdit edemeyecekti ve zaten o sırada Barlas da diliyordum ki, planlarını tamamlayacak ve bizi kurtaracaktı.
“Yine de çocuğumu doğuracaksın.”
Elim dudaklarıma gitti ve öğürür gibi olduktan sonra kusma isteğimi yutkundum. Hayır, mahvolacaksın, diye bağırmak istiyordum. Yok olacaksın, sen de, güvendiğin o bütün kötü adamlar da hep beraber yolun sonuna geleceksiniz, diye çığlıklar atmak istiyordum ama bu Barlas’ı ifşa etmekten başka bir işe yaramazdı. Elimi dudağımdan çekip güçlükle başımı kaldırdım ve bunun lafzından bile nasıl iğrendiğimi öfkeyle izlemesine baktım. Görmekle kalmasın diye dişlerimin arasından “Senden iğreniyorum.” dedim.
“Barlas da senden iğrenecek.” diyerek, hissettiklerini bana saldırarak hazmetmeye çalıştı. “Nasıl ki benim sevdiğim kadın benden iğreniyor, senin de sevdiğin adam senden iğrenecek.”
Buna dair aklından yeni bir şeyler mi geçiyordu yoksa evlenme ihtimalimizden mi bahsediyordu, anlamamıştım. Biraz önce, gözlerimde de gördüğü üzere çok başka anlamlar çıkartmıştım, ‘sana kıyamam’ demişti, bunun gerçek olmadığını, kıyabileceğini biliyordum ve tam olarak neyden bahsettiğini de söylememişti.
Öfkeyle bakmayı sürdürdüm. İçimdeki bu iğrenme hissinin, bir gün Barlas’ın da kalbine bulaşması şartlar her ne olursa olsun mümkün değildi zaten ama başka birinin de kalbine bulaşamazdı. Kimse birinden, benim Ata’dan iğrendiğim kadar iğrenemezmiş gibime geliyordu. Canımı yeterince yakamadığını düşünüyor olmalıydı ki yeniden sırıtıp ‘şimdi görürsün’ der gibi bakarken “Bu arada,” dediğinde derin bir nefes alıp vererek hazırlandım. “Kafes dövüşlerinde format değişikliğine gitmek üzereyim.”
Ve evet, Meriç’ten şüphelendiği de böylelikle kanıtlanmış olmuştu. Meriç’le, Barlas’ın danışıklı dövüş çevirdiklerini anlamıştı ve elbette ki bunu bizim aleyhimize çevirmeye çalışacaktı. “Nasıl bir format değişikliği?”
“Bir sonraki dövüşte öğrenirsin sevgilim.”
Sevgilim, deyişiyle birlikte yüzümde oluşan buruşmaya anbean şahit oldu. Bir an dudakları sinirle seğirdi ama yine de sırıtışını korudu. “Ben senin sevgilin falan değilim ruh hastası, bu bir. İkincisi, ben de o kafeste olacağım ya? Önceden bilmem gerekmiyor mu?”
Keyifle dilini şaklattı. “Hazırlıklı olmanı istemiyorum. Müşteriler gerilim seviyor.”
Gülerek “Bana kıyamazmış.” dedikten sonra gülüşüm saniyeler içerisinde silindi ve gergin bir ifadeyle “Siktir oradan.” dedim. Yeni formatın hepimizi daha da tehlikeye sokacağı şüphesizdi. Bana bir şeyler hissetmesinden nefret ediyordum elbette ama bu hastalıklı hisleri ‘sevgi’ olarak dile getirmesinden daha da nefret ediyordum. Yüreğinin de karakterinin de yetmeyeceği kelimeyi dile getirip durarak sevgiyi kirletiyordu.
“Bazen bedel ödetmek gerekir. Kimse beni kandırabileceğini sanmasın.”
Demek oluyordu ki, Meriç’in sonraki maçta da olmasına izin verecekti ama her birimize bedel ödetmek isteyecekti. “Zaten Siyah her gün ödüyor. Maça gelmeden önce de evlenme teklifi edeceğim mekânla ilgilendi.”
Yüz ifademin değişmesini keyifle izledi ve güldü. Hazırlıklar neredeyse tamamlanıyorsa, ne zaman edecekti? “Merak ediyorsun, değil mi? O güne ne kadar kaldığına? Siyah’ın başını yeterince yaktığımda, yani çok yakında o gün gelecek.”
“Tamam. Git artık.” dedim midem ağzıma gelip dururken. Bir elim tekrar ağzıma giderken kapıya yönelmesini bekledim ama o halimi izliyordu.
“O herifle yatıp kalkmıyorsun, değil mi?”
Titreyen elimi ağzımdan çekip “Sana ne? Siktir git!” diye bağırdım. Midemin bulanmasını hamile olma ihtimalime yormuş olmalıydı ama tamamen ona duyduğum öfke ve nefretten, bir de hayatımın altında ezildiğim ağırlığından kaynaklıydı. En yakınımdaki konsolun üstünden Ata tarafından dekore edildiği için var olan bir bibloyu alıp ona doğru fırlattığımda son anda kapı pervazından çekildi. Ardından maalesef ki tekrar görünüp kırılmış bibloya baktıktan sonra gözlerini bana çevirdi. “Bana ne mi?” dedi, eliyle kendisini gösterirken. Onun elleri de titriyordu. Kapının pervazına yumruğunun yanını geçirip “Bana ne mi?” diye bağırdığında irkildim ama beklediğim gibi üstüme gelmedi, olduğu yerde kaldı. Dişleri arasından “Kim olduğumu unutma.” dediğinde gitmesini kastederek çenemin ucuyla ardını gösterdim. Bir yandan da elim tekrar dudaklarıma yükseldiği için beni birkaç saniye daha göz hapsine alıp ardından gözden kayboldu. Ben de hızla lavaboya yöneldim. Kapıyı duvara çarptırarak ittirip hemen karşımda olan lavabonun kenarlarına tutunarak eğildim. Hızlı nefesler ve yaşlı gözler eşliğinde beklemeye başladım. Midem kasılıp dursa da dünden beridir bir şey yememiştim, mide öz suyum haricinde boğazıma tırmanan bir şey yoktu. Kusamayacağımı fark ettikten sonra suyu açtım ve iyi gelmesini umarak ensemi, boynumu ıslattım. Suyu kapattıktan sonra tekrar ellerimi lavabonun kenarlarına yaslayarak nefeslenmeyi sürdürdüm. Sımsıkı kapattığım gözlerim zamanla gevşiyor, nefes alış verişlerim yavaşlıyordu.
Birinin kollarının ardımdan vücuduma sarıldığını hissetmemle eş zamanlı olarak dudağını boynuma bastırdığında telaşlanarak gözlerimi araladım. Ellerim refleks olarak belimi saran kollara ittirmek üzere giderken aynada boynuma gömülmüş adamın sarı saçlarını gördüm. Kanım çekilirken vücudumu yeniden bir titreme sardı ve “Bırak!” diye çığlık atarak ellerini ittirdim. Güç kullanmadan bıraktığı gibi lavaboyla arasından çıkıp vücudumu ondan yana çevirerek banyonun dibine kadar gerilerken bir elim boynumda, dudaklarının bıraktığı hissi silmeye çalışıyordu. Bacaklarımın arkası klozete çarpınca düşmekten elimi duvara yaslayarak kurtulup hızla doğruldum. Yana kayıp geriledim ve sırtımı duvara yapıştırdım. Parmaklarım görevi tırnaklarıma bırakırken bugüne kadar yaptığı her şeye rağmen yine de dehşete uğrayacak kadar şaşırmış halde ve soluk soluğa “Ne yapıyorsun?” diye sordum.
Hâlâ lavabonun hizasındaydı ve gözlerini sımsıkı kapatmıştı. Yüzü bir hayli gergin, vücudumdan çektiği elleri yumruk şeklini almıştı. Şaşkınlığım yerini öfkeye bırakırken “Ne yaptığını sanıyorsun orospu çocuğu? Ne yaptığını sanıyorsun?” diye çığlık attım. Sesim bas bas bağırsa da ne kadar güçsüz hissettiğimi bir ben bilirdim, bir de Allah. Yavaşça bana dönerken gözlerini de araladı ve boynumdan kurtulmaya çalışıyormuşum gibi tırnaklarımla yüzmemi izledi.
Dişlerinin arasından “Bıktım nazından.” dediğinde bir yanım duvara daha da sinmek isterken öfkeyle atıldım. Dibine varıp sertçe ittirdiğimde bileklerimden tutmaya çalıştı ama hızla ellerimi geri çektim. Cam sabunluğu lavabonun üstünden alıp ona doğru kaldırdığımda kollarını başının üstüne, kendini korumak için kaldırdığı için başına isabet ettirememiştim. Koluna çarpıp düşen sabunluğun çıkarttığı ses bile beynimi zonklatmıştı. Onu sertçe tekrar ittirip boğazım yırtılana kadar “Bana dokunamazsın!” diye bağırdım. Telaşlı adımlarla lavabonun çıkışına yönelirken iki elim de boynuma gitmişti. Nefeslerim havayı döver gibi sertçe dudaklarımdan çıkarken döndüğüm giyinme odasında gözlerim hızla çare aradı. Kalbim kulağımda attığı için ardımdan geldiğini duyamamıştım ama elini kolumda hissettiğimde “Dokunma!” diye bağırarak ona döndüm ve elini sertçe ittirdim.
“Tamam, sakin ol.”
“Naz mı yapıyorum sence?” diye bağırırken raflardan, makyaj masasından elime ne geçiyorsa alıp ona atmaya başladım. Kollarını yüzüne doğru kaldırıp olabildiğince üzerine fırlatılan eşyalardan sakınmaya çalışsa da odadan çıkıp gitmiyordu. “İnat ediyorsun!” diye bağırmak için kollarını yüzünden çektiğinde açık giysi dolabından aldığım askıyı suratına doğru fırlattım. Koluyla engel olmakta gecikti ama başını sağına çevirebilmişti ve bu yüzden çenesine çarptı. Yüzünü buruşturarak bakışlarını bana çevirirken eli kanamaya başlamış çenesine gitti ve “Sakin ol.” dedi tekrar. “Benden kurtulamayacağını biliyorsun. Niye hâlâ inat ediyorsun?”
Kurtulacağım, diye bağırmaktan son anda geri durdum. Yeniden dolaptan askılar aldıkça sinirle ona atarken “Siktir git!” diye bağırdım. Titreyen ve güçsüz ellerim yüzünden birkaçı ona çarpmak bir yana ayağımın dibine düşmüştü. Bazı askılardan kıyafetleri çıkarmış atmıştım ama bazıları kıyafetlerle birlikte savrulmuştu. Ayağımda biriken kıyafet yığınını tekmeleyip ona atabileceğim yeni şeyler ararken ayakkabı dolabını gördüm ve oraya yöneldim.
“Asya!” diye bağırırken elini bileğimde hissettim ve ona dönüp tokadı suratına geçirdim. “Sana ‘Dokunma’ dedim!” diye çığlık atarken elimi de geri çektim. Tokadımla savrulmuş suratında git gide yükselen gerginliği izlerken korkuyla harmanlanmış öfkeli ruh halimde, korku daha da bastırmaya başladı. Ateş saçan gözleri yavaşça bana döndüğünde yutkunma isteğimi bastırıp “Bana dokunma.” diye tekrarladım. Gözlerim öfkeyle kızarıktı, henüz ağlamaya başlamamıştım, yalnız kalmayı bekliyordum. Bağırıp durmak ve telaşım ciğerlerimi daha da yoruyordu.
“Ulan yakında karım olacaksın! Ne demek, dokunma?”
Tüm gücümle onu ittirip “İstemiyorum!” diye çığlık attım. Birkaç adım gerilemek zorunda kaldı. Tehditle beni karısı ettiğinde bana dokunacağına dair hayaller içerisindeydi. Olmayacaktım, onun karısı olmayacaktım! Her şeyin en kötüsü olsa ve bir şekilde beni hapsedebilse bile, bana dokunmaya çalıştığı an onun ya da kendimin sonu olurdum. Ellerimle saçlarımı yolarken “İstemiyorum, seni istemiyorum!” diye bağırmaya devam ettim. Hayır başaramayacaksın, diyemiyordum ama halihazırda bildiği bir gerçeği idrak etmesi için çırpınıyordum. Onu istemiyordum!
Ellerim saçlarımdan boynumun sağ tarafına kaydı ve tırnaklarımla yolmaya devam ederken “Senden iğreniyorum!” diye çığlık attım. Ellerim boynumdan belime sardı ve belimi kesip atmak isterken “İğreniyorum!” diye bağırdım tekrar. O anı bitse bile, acısı bitmediğinden hâlâ belimde ve boynumda olan bu histen iğreniyordum ve bu kendimden de iğrenmemi sağlıyordu. Ne kadar silersem, tırnaklarımla çizersem çizeyim o his geçmiyordu. Gözlerim makyaj masasındaki maşayı gördüğünde hızla yöneldim. Ata ardımdan, “Kimsesizsin.” dediği sırada maşayı prize takıyordum. Ellerimin titremesi beni oyalıyordu. “Seni benden koruyabilecek kimse yok. Git istiyorsan o çok sevdiğin Siyah’tan yardım iste. Yemin ediyorum karşıma çıktığı an onu öldürürüm.”
Gözlerimin önüne Barlas’ın ölümle kapanmış gözleri ve soluk teni gelip gittiği an kalp sıkışması eşliğinde yüzüm olabildiğince buruşurken sıcaklığı arttırıp sabırsızlıkla beklemeye başladım. Yine ardımda, göremediğim bir yerde olduğunu hatırlayıp irkilerek hızla ona döndüm ve dibime yaklaşmamış olduğunu görüp rahatladım. Gözleri maşadayken “Ne yapıyorsun?” diye sordu.
Cevap vermeden sadece aramızdaki mesafeyi kontrol ederek ona bakmaya devam ettiğimde sesini yükselterek “Ne yapıyorsun?” diye tekrarladı. Telefonum çalmaya başladığında gözleri çantama döndü. Muhtemelen Meriç arıyordu çünkü gecikmeye başlamıştım. Benden önce telefonuma yöneldiğinde maşa da ısınmıştı. Saçlarımı sol omzumda toplayıp maşanın sıcak kısmını Ata’nın dudaklarının temas ettiği yere bastırdım. Hareketlenmemle duraksayıp gözleri bana döndüğü gibi irileşti. Boynumda her saniye biraz daha artan bir acı yüzümün buruşmasını sağlarken başta sessizce “Ne yapıyorsun?” diye sordu ama dudaklarımdan acı kaynaklı hafif bir inilti de çıktığında “Asya!” diye bağırarak bana yöneldi.
Acı çektiğim için bağırıştan çok inilti şeklinde “Uzak dur!” deyip beraberinde prizden çıkan fişi de sürükleyerek geriye doğru adımladım. “Yaktın kendini, bırak!”
Geriye sadece acı hissi kaldığında daha yüksek bir inilti eşliğinde yapışmış gibi hissettiğim maşayı boynumdan çektim. Maşa titreyen ellerimden düşerken ellerim dokunamasa da boynuma yöneldi. Her şey saniyeler içerisinde olmuştu, fazla değil, altı yedi saniye tutmuş olmalıydım ama keskin ve yoğun bir acı hissiyatı vardı ama bu katlanabileceğim bir acıydı. Öpüşünün hissi gitmişti ve bu bana yeterdi.
“Su tutalım, gel! Doktor çağıracağım.”
Bağırmadan, “Git.” dedim sadece. Henüz boynumu görememiştim ama onun gözleri muhtemelen kabarcık oluşmaya başlamış tenimde geziniyordu. “Çok kötü yakmışsın!”
“Bu ne ki?” dedim ağlar gibi gülerek. Gözleri gözlerime döndüğünde gülüşüm silindi ve dişlerim arasından “Bana o hayallerindeki gibi dokunmaya kalkışırsan kendimi aleve veririm,” deyip başımı onaylar şekilde sallayarak ekledim. “Seni de eksik bırakmam tabii.”
Gözleri gözlerimde gezindi, her zerremde bu yapabileceğimi gördü. Yüzü kasıldı, gözlerini kapattı. Sakin olmaya çalışıyormuş gibi nefes alıp verdi ve tekrar gözlerini araladı. “Su tutmamız lazım. Doktor da çağıracağım.”
“Ben doktora giderim.” dedikten sonra gitmesi için kapıyı gösterdim. “Sen siktir git.”
Gözleri boynuma döndü ve “Özür dilerim.” dediği gibi “Siktir git!” diye bağırdım. Ben odadan çıktı sanıp rahatlamaya çalışırken ardımdan gelmiş, sarılmış, yetmezmiş gibi boynumu öpmüştü. Hayatımı istikrarlı olarak her geçen gün biraz daha mahvetmeye çalışıyordu ve bizzat canımı yakan biri, boynum için endişeleniyormuş gibi davrandığında midem daha da bulanıyordu.
Kararsız kaldı ama uzaklaşmadığı sürece harekete geçmeyeceğimi gördüğü için kapıya doğru gerilemeye başladı. Boynumu gösterirken “Ona baktır.” dediğinde “Defol!” diye bağırdım. Bu sefer odadan çıktığına emin olmak için adım sesleri yeterince uzaklaşınca peşine takıldım. Kapıdan çıktığında dönüp bana baktığı sırada kapıya vardım ve onu da ittirerek kapıyı kapattım, kilitledim. Kapının dibine adeta yığıldığım gibi çığlık çığlığa ağlamaya başladım. Başımı da ardımdaki kapıya yaslayıp yaşlı gözlerimi tavanda gezdirirken yumrukları sıkılı ellerimi kalçamın iki yanından yere vuruyordum.
“Yoruldum!” dedim haykırışlarımın arasından. Ata’dan, kendimden, bu hayattan, yalanlardan, korkulardan, tehditlerden, umutlardan ve kaybedişlerden…
“Çok yoruldum…”
**
Meriç’in ardından mekâna girdim. Barlas bize dönük olan tekli koltuktayken kucağındaki laptopun kapağını kapattı ve gözleri aramızda gezindikten sonra bende kaldı. Ne kadar sürdüğünü bilmediğim saniyeler boyunca birbirimize hüzünlü bir özlemle baktık. Dövüşte gözlerini kaçırıp dursa da şimdi yakalanmıştı ve geri çektiği yoktu. Onu görmek ağlama isteğimi arttırırken iç çekerek bakışlarımı ondan alıp kapıyı kapattım ve montumu çıkarmaya başladım. Meriç, “Dur yardımcı olayım.” diyerek montuma uzandığında “Ben hallederim ya…” diye mırıldansam da dinlemedi. Boynuma edeceğim teması olabildiğince azaltmak üzere montu ardımdan aşağı çekiştirerek çıkarttı.
Barlas, “Sorun ne?” derken sesi yakından geliyordu, ayaklanmış olmalıydı. Meriç montumu asarken Barlas’a döndüğüm gibi gözleri sargılı boynumu buldu. Yüzündeki gergin ifade yerini endişeye bırakırken gözleri gözlerimle boynum arasında gezindikten sonra hızla daha da yaklaştı. Bir eliyle kolumu, diğer eliyle çenemi tuttu ve boynumu daha rahat görebilmek için nazikçe yönlendirdi. Gözlerim kapıda gezinirken ancak birkaç saniye sonra “Ne oldu boynuna?” diye sorabildi. Meriç’le hastaneye gitmiştik. Pansuman yapılmış, bölge için küçük steril sargı yapıştırılmıştı. Bir süre her gün pansuman değişmesi gerekecekti ve doktorun dediğine göre muhtemelen iz kalacaktı çünkü derin ikinci derece yanık oluşmuştu. İz kalsa da olurdu, his gitmişti en azından. İlaç içeceğim için ayaküstü bir şeyler de atıştırmıştım, en azından tansiyonum daha az oynuyordu.
Maşalı saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırmak için ellerim hareketlendiğinde alan tanımak üzere ellerini üstümden çekti. Gözleri maşalı saçlarımda geziniyordu. “Yanlışlıkla oldu. Dalgınlığıma gelmiş.” diye açıkladım. Ağlama krizinden çıkıp bir de inandırıcı olabilsin diye saçımı maşalamam gerekmişti, tabii bu sırada müdahaleyi geciktirdiğim için boynum daha kötü hale gelmişti.
Barlas’ın çatılı kaşlarının altındaki gözleri tekrar sargıya döndü. Yüzü buruşmuştu. “Bakabilir miyim?” deyip uzandığında, “Denk gelirsen pansuman yapılırken bakarsın.” diyerek bir adım çekildim. Şu an görmesini istemiyordum. Tenim bir hayli kırmızı ve kabarıktı, su toplamıştı, yer yer hafif morumsu bir tonu da vardı.
Denk gelirsen, hastaneye benimle gelirsen, sana yaşattıklarımı yan yana gelebileceğimiz kadar hazmetmeyi başardıysan, kalbin paramparçayken hâlâ sapasağlam koruduğun sevgini yeniden sesli yaşamaya karar verebildiysen…
Elini geri çekse de istediğim gibi konuyu kapatmayıp “Kaçıncı derece?” diye sordu. Ben sessiz kaldığımda Meriç, “Doktor, ‘derin ikinci derece’ dedi.” diye cevapladı. Barlas’ın gözleri irileşerek hızla tekrar beni buldu. “Asya mantıken saniyeler boyunca maşanın tenine temas etmesi gerekiyor. Nasıl bir dalgınlık kızım bu?”
Hafifçe omuz silktim ve “Öyle işte.” dedim. İnanması güç geliyor olabilirdi ama bugünlerde acıya karşı duyarsızlaşacak kadar dalıp gittiğim de oluyordu. O da bana baktığında bu mahvolmuşluğu görüyor olmalıydı. Muhtemelen halimize yoruyordu çünkü henüz Ata’nın tacizine uğramadan önce de kafeste iyi halde değildim. Kızgın gözleri yüzümde gezindikçe yumuşadı, boynuma vardığında ise yeniden sadece hüzün kaldı. Eli boynumun etrafında dolanırken başını da sol omzuna doğru hafifçe eğdi. Boynuma dokunamadığı için omzumdan sarkan saçımı hafifçe severek bukleler boyunca dolandırdı. “Ne gerek vardı ki? Senin saçların zaten dalgalı.” diye sızlandı. Dikkat etmediğim için bana kızası var gibiydi ama çektiğim acıyı düşündüğünde eli kolu bağlanıyordu.
Ağlamak isterken “Öyle, oyalanasım geldi işte.” diye mırıldandım.
Meriç ortamı yumuşatmak için, “Ben arabada seni beklerken.” diye benimle uğraştığında ona gülümsemeye çalıştım. Meriç de bana gülümsüyordu ki bir anda yakalarına yapışan Barlas, Meriç’in sırtının duvarı bulması sağladı. Çıkan ses yüzünden yüzüm buruştu. Meriç’in sırtı için de hastaneye geri dönsek, yeriydi.
“Niye benim anında haberim olmuyor lan bundan?”
Barlas’ın sol kolundan tutup geri çekmeye çalışırken “Barlas!” diye soludum. Meriç, başını da duvara yaslamış, konuşabilmek için yakalarındaki baskıdan çenesini uzaklaştırarak kaldırırken “Özel işin vardı, bölmek istemedim. Yanına gelecektik zaten.” dediği gibi Barlas Meriç’i duvardan çekip tekrar sertçe çarpmasını sağladı. Sesimi yükseltip ilgisini çekmeye çalışırken tekrar Barlas’ı geri çekmeye çalıştım ama yerinden kıpırdatamıyordum. “Barlas! Ben yanına gittiğimizde söyleriz, dedim. Ben dedim!”
Ben Barlas’ı Meriç’ten uzaklaştırmaya çalışsam da Meriç teslim olmuş gibi ellerini iki yanında indirmişti. Kendisini korumaya ya da saldırmaya çalışmıyordu, sadece Barlas’ın öfkesinin bitmesini ya da uğratacaksa gazabını bekliyordu. Geniş omuzları ve heybeti yüzünden ardından çekiştirmeye çalıştıkça Barlas’ın yüzünü pek göremiyordum ama ses tonundaki öfke, yüz ifadesini hayal edebilmemi sağlıyordu.
“Meriç, kardeşim, kısa bir soru cevap yapacağız şimdi seninle.”
Oflayarak etrafa baktım. Çağrı odada ya da mutfakta olsa şimdiye çıkacak olmalıydı. Gerçi onun da gücü Barlas’ı çekmeye yetmezdi. Barlas bağırmadan konuşmaya başladı. “Senin patronun kim?”
“Sensin.”
“Sen emirleri kimden alırsın?”
“Senden.”
“Sen kime karşı sorumlusun?”
“Sana.”
“Ulan bu siktiğimin cevaplarını biliyorsan o zaman…” diye bağırırken Meriç’i duvardan çekip tekrar ittirdi. Meriç yine kendisini korumaya çalışmadı, çarptığı duvarda öylece kaldı ve gözlerini Barlas’tan ayırmadı. “Niye benim değil Asya’nın dediğini yapıyorsun?”
“İşini hallettikten sonra patronla görüşeceğini, önemli bir şey olmadıkça rahatsız edilmek istemediğini, sonra da mekânda bir araya gelmemizi söylemiştin.”
Barlas yumruğunu kaldırdığında şaşkınlıkla “Barlas!” diye bağırdım ama indirmeden önce duraksadı ve tüm vücudu gözle görülür bir şekilde kasılırken dişleri arasından “Meriç...” dedi. Vurmak istemediğini gördüğümde rahatladım ama öfkesi öyle artmıştı ki neredeyse vuracaktı. Meriç de sadece darbeyi beklemişti ama gelmediğini gördüğünde nefesini yavaşça üfledi. Suratına yumruğu indirmese de yumruğunu Meriç’in omzuna sertçe bastırıp “Asya önemli değil mi lan?” diye sordu. Meriç, “Abi haklısın.” diyebildi sadece. Normalde ‘abi’ dediği yoktu, aralarında maksimum bir yaş olsa gerekti ama şu an arkadaşlıktan öte hiyerarşik bir tartışmada gibilerdi.
Meriç’in ensesinden yakalayıp eğerek odanın içine doğru ittirdiğinde Meriç’in kolundan tutarak düşmesine engel olmaya çalıştım ama Meriç zaten hızla dengesini ben sendelemiştim. Meriç’le Barlas aynı anda iki kolumdan tuttular. Meriç düşmediğimi görünce elini çekerken Barlas da beni yanına çekti. Barlas başını bana çevirdi. “Asya, karışma. Kenarda dur, bekle.”
“Ama Meriç’in bir suçu yok ki...” dediğim gibi “Suçu var! Emrimi uygulamadı!” diye bağırdı. Dibimde bağırdığı için yüzümü buruşturdum. İrkilmemiştim ama başım zonkluyordu ve yüksek ses şu an bana eziyet ediyordu. Boynum için ağrı kesici vermişlerdi ama pek fayda etmiyordu. Boynum yetmiyormuş gibi enfeksiyon riskine karşı tetenoz aşısı da yapmışlardı ve kolum da ağrıyor, acıyordu. Bağırdığı için özür diler gibi kolumu sıvazlayıp daha sakin olmaya çalıştığı bir ses tonuyla “Odada ya da arabada bekle.” dedi.
“Hayır, gitmeyeceğim.”
Barlas gözlerini gözlerime dikip öfkeli ve bıkkın nefesler alıp vermeyi sürdürdü. Meriç, “Asya, Siyah haklı. Sen karı…” dediği sırada Barlas bakışlarını ona çevirdiği gibi Meriç sustu. Gözleriyle de susturmuştu ama “Çeneni kapat, bekle.” diye de ekledi.
“Arkadaşına böyle davranma ya!” diye çıkıştığımda “O benim sadece arkadaşım değil!” diye sesini yükseltti o da. Tekrar bağırmamıştı ama sakin kalmakta da zorlanıyordu. “Emre aykırı davranıyor. Belasını sikmediğime dua etsin.” derken gözlerini tekrar Meriç’e çevirdi ve işaret parmağıyla onu gösterdi. “Bu iki oluyor, üçüncüde yakarım seni.”
Meriç, “Haklısın.” dedi tekrar. Birincisi ne zamandı, niyeydi bilmiyordum ama Meriç’in sadece saygıdan değil, gerçekten Barlas’a hak vererek kabullendiğini görebiliyordum. Tekrar Meriç’e yaklaşmaya başladığında ben de peşinden hareketlendiğim gibi duraksayıp omzunun üstünden bana baktı ve üfleyerek durdum. O da önüne dönüp Meriç’e yaklaşmaya devam etti ve yakalarından yakaladı. “Ve bir daha asla, benim asıl işimin gücümün kim olduğunu unutma. Sikik bir operasyonun ortasında bile olsam konu Asya’ysa bana ulaşacaksın, anlaşıldı mı?”
Barlas’ın arkası dönüktü ve heybeti dolayısıyla Meriç’in de yüzünü göremiyordum. Böylelikle gözlerim Barlas’ın sırtında gezinirken dediklerini düşünüyordum.
“Anlaşıldı.”
“İyi.” dedikten sonra tuttuğu yakalarından sertçe ittirerek bıraktı. Meriç, geçen gün Barlas’la birlikte uyuduğumuz odanın kapısına çarpıp dururken Barlas da dış kapıya yöneldi. “Biraz hava alacağım.” dedikten sonra montunu sökmek ister gibi askıdan alıp çıktı. Kapı sertçe kapanırken ben de alnımı ovuşturmak için başımı eğmiştim ama boynumdaki derim gerilince canım acıdığı için yeniden başımı kaldırıp nefesimi üfledim.
Pencereden Barlas’ın uzaklaşmasını izledikten sonra Meriç’e çevirdim bakışlarımı. “Özür dilerim…” dedim mahcup bir şekilde. Belki de ben dile getirmesem Meriç direkt Barlas’ı arayacaktı, bu tepkiyle karşılaşmasında payım büyüktü. Bir de kahretsin ki yol boyunca Ata’yı Meriç’e anlatmayı düşünmüştüm. Dudaklarım aralanıp aralanıp kapanmıştı, sıkkın nefesler eşliğinde susmuştum. Sadece boynumu yaktığım için hastaneye gittiğimizi gizlediği için bile tepkisi buysa, böyle bir şeyi Meriç’e anlatsam ve gerçekten saklasa, bedelini Meriç’e ödetirdi. Zaten oraya gelene kadar şu anda bile Barlas’a karşı mahcup görünen ve suçlu hisseden Meriç, Ata’yı nasıl gizleyecekti ki? Çağrı da mahallede olanları saklayamayacağını söylemiş, ısrarım dolayısıyla sadece bir gün verebilmiş, sonra da Barlas benimle görüşmeyi bir süreliğine kestiğinden anlatabileceğim bir ortam olamadığı için bana haber verip kendisi anlatmıştı. Barlas’tan bir şey saklamak istemiyorlardı ve belli ki sadece arkadaşlıktan değildi. Barlas onların patronu, üstüydü. Sadakat bağlarını bu detay da güçlendiriyordu.
Meriç omuz silkip sırtını kapıdan ayırdı. Üstünü başını düzeltirken “Senlik bir şey yok, inisiyatif aldım. Aksine teşekkür ederim. Sen buradasın diye insaflı davrandı.” dedikten sonra yamuk bir şekilde sırıtıp kaşlarını kaldırdı. Ortamı yumuşatmak istese de gözlerim hasar tespiti yapar gibi onda geziniyordu.
“Az daha vuruyordu sana,” diye sızlandım. Yorgun hissettiğim için koltuklara yöneldim. “Ne insafı? Sen de hiç kendini korumaya çalışmıyorsun.” derken kendimi tekli koltuğa atmıştım ama ani hareketim yüzünden boynum kasılınca hafifçe yüzümü buruşturdum. O da koltuklara gelirken “Ona karşı boynum kıldan ince. Hem bu toplu bir tepkiydi, bir önceki yediğim nanenin de etkisi var.” dedi ve çaprazımdaki ikili koltuğa yığıldı o da. Birkaç saniye boyunca çoktan gitmiş olan Barlas’ı düşünürmüş gibi pencereye baktıktan sonra elleriyle yüzünü ovuştururken nefesini sıkkınca üfledi. Gerçekten suçlu hissediyordu.
“Bir önceki neydi ki?”
Elleriyle yüzü arasında hafifçe boşluk oluşturdu ama yüzünden çekmedi. “Yenge, ben Çağrı değilim ha. Hatırlatayım.” dediğinde üfledim. Ağzımdan laf almayı bırak, demek istiyordu sanırım. Kaldı ki, pek yengeliğim de kalmamıştı. Daha yeniden sevgili olup olmadığımız bile belli değilken tekrar kopmuştuk.
“Çağrı da mahalle olayı yüzünden azarı yedi mi?”
Ellerini yüzünden çekip iki yanında koltuğa yasladı ve gergin bir ritim tutarken yavaşça başını onayladı. Dudağımı sağ kenarına kıvırıp gevşetirken üzgün gözlerimi odada gezdirmeye başladım. “Sıkma canını. İki azarla, hırpalanmayla canı yanacak adamlar değiliz,” dediğinde gözlerim ona dönmüştü. “Canımız yanacak olsa, başta Siyah yapmaz zaten.”
“Yakarım seni, derken ne demek istedi?”
Yaklaşan araba sesi dolayısıyla gözleri pencereden yana döndü. Çağrı gelmiş olmalıydı. Meriç düşünceli ve dalgın bir ses tonuyla “İhraç işte.” dediğinde gözlerim tekrar ona döndü. O da birkaç saniye içerisinde gözlerini bana çevirmişti. “İşten uzaklaştırır, anlamında.” diye açıkladığında kalkmış kaşlarım yavaşça indi ve gözlerim hafifçe kısıldı. “Biz onun ekibiyiz, ekibini kendi kurdu. Fikri değişirse dağıtır, tekrar kurar.”
Son hırsızlık sırasında da bir hayli fark ettiğim üzere ekibi Çağrı ve Meriç’ten ibaret de değildi. Görevlendirdiği daha fazla kişi vardı. “Fikri değişirse?”
“Güvenini kaybedersek. Siyah’ı tanıdığımdan beridir en önem verdiği şey, güven.” dediği sırada kapı da açıldığı için gözleri kapıya dönmüştü. Yüzüm buruşurken gözlerim sehpaya doğru indi. Barlas’ın bıraktığı laptopu odaksızca izlerken yavaşça yutkundum. “Güven…” diye fısıldadım. Barlas bana güvenmiyordu ve güvenmemekte de haklıydı. Meriç’ten yardım istersem, Meriç’e de güvenmeyecekti ve işten uzaklaştıracaktı ya da Meriç gidip Barlas’a söylediklerimi anlatacaktı.
“Kız ne oldu sana? Kızıl yenge şey?”
“Hı?” diyerek bakışlarımı Çağrı’ya çevirdim. Montunu henüz asmış oturma grubuna doğru yaklaşıyordu. Gözleri boynumdaydı. “Ne oldu boynuna?”
“Ha…” dedikten sonra acısını bile unuttuğum boynuma doğru gitti bir elim, sargıya temas etmeden duraksadım. “Sakarlık, diyelim. Yaktım yanlışlıkla.”
“Te Allah’ım ya, dikkat etsene…” diyerek çaprazımdaki koltuğun ucuna oturup boynumu gösterdi. Gözleri endişeli bakıyordu. “Nasıl durumda?”
Gülümseyip “Merak etme.” diyebildim sadece. Gerçekten Çağrı da Meriç de, hem Barlas için, hem de gelişen dostluklarımız için üstüme titrerlerken Ata’dan bahsetmem kıyameti yaklaştıracak gibiydi. Sıkışmış hissederken bacaklarımı koltuğa çekip bağdaş kurdum ve Barlas dönene kadar kısa cevaplar vermek dışında ortamdan soyutlandım. Zaten kısa cevabı verebilmek için bile önce soruyu tekrar sormam gerekiyordu. Gece yarısıydı, uykum vardı ama evde de yatakta uykusuz kalıyordum, burada ayakta uykusuz kalmamın bir farkı yoktu.
Gelip gelmeyeceğine dair şüpheye düştüğüm için Meriç’e aratmak üzere olduğum sırada kapı açıldı. Gözleri ilk beni buldu. Boynuma bakarak içeri girdi. Kasılmış bir yüz ifadesiyle gözlerini benden aldı. Kapıyı kapatıp montunu çıkarmaya başlarken bize ardını döndü. Çağrıların ‘Hoş geldin’ deyişleri kulağımda uğuldadı. Montunu astıktan sonra başıyla selam vererek aramıza döndü. Çağrı’nın oturduğu ikili koltuğa yaklaştığında Çağrı bana yakın olan tarafa oturmak isteyeceğini düşünüp kayacakken Barlas bana bakmadan Çağrı’nın omzundan tutarak mani oldu ve yanına oturdu. O ana kadar beklentiyle bakan bakışlarımı tekrar sehpaya çevirdim ve dudağımı kemirmeyi sürdürdüm. Boynumdan çok, kalbim sızlıyordu. Kalbimdeki yanık daha derin olmalıydı.
Sıkkın bir nefes alıp verdikten sonra kimse konuya başlamadan pantolonumun cebinden flaş belleği çıkartıp sehpaya koymak için eğilirken bacaklarımı da bağdaş pozisyonundan bozup koltuktan indirdim. Flaş belleği laptopa taktıktan sonra laptopu sehpada Barlas’a doğru olabildiğince itip geriye yaslandım. Gözlerim odadakilerde gezindi, en son Barlas’a bakmaya cesaret ettim. O da gözlerini flaş bellekten alıp bana çevirdi ve sorgulayarak baktı.
“Ne var içinde?”
“Suç delili.”
Kaşları kalkarken gözleri tekrar flaş belleğe döndü ve laptopu alıp eş zamanlı olarak açarak bacaklarına yasladı. Aynı anda “Ata’nın mı?” diye sorduklarında onaylar sesler çıkarttım. Gözlerim laptopun arka kapağında geziniyordu.
Meriç “Nasıl eline geçti?” diye sorarken Barlas, “Ne zaman eline geçti?” diye sorduğu için gözlerim Meriç’e cevap veremeden Barlas’a döndü. “Bir süre önce.” dedim yavaşça. Sessizce ve hafifçe gülüp tekrar laptopa doğru baktı. Gülüşü de hızlıca silinmiş, geriye kasılmış yüz ifadeleri, öfkeli nefes alış verişleri kalmıştı. Ona hep geç kalıyordum. Her konuda.
Kaydın sesleri uğuldayan kulaklarıma kısık bir şekilde ulaşırken Meriç de hareketlenmiş, Çağrı’yla Barlas’ın oturduğu koltuğa yaklaşmış, laptopa eğilmişti. Ata’nın cinayet işlediğine dair bir video kaydıydı ve tam olarak izlemeyi midem kaldırmamıştı. Bu yüzden detayları ben de bilmiyordum.
Barlas, flaş belleği laptoptan çıkarıp Meriç’e uzattığında dalan bakışlarım yeniden onlara odaklandı. “Görüntülerin gerçek olup olmadığını kontrol et.”
Meriç, başıyla Barlas’ı onaylayıp flash belleği aldığı sırada Barlas da tekrar laptopu kapatıp sehpaya koyuyordu. “Beyham mı verdi?” diye sorduğunda başımı onaylar şekilde salladım. Tahmin etmesi zor değildi. Benden casusu olmamı istemişti ve güvence olarak elime koz vermişti, Barlas’ın gözünde. Bir noktaya kadar da doğruydu.
“Gerekirse kullanabileceğimi söyledi ama o yamuk yapmadan, ben yaparsam işte…” dedikten sonra omuz silktim. “Tehditler falan.”
Gergin dudağını yalayarak başını kapıdan yana çevirdi ve gözlerini kapatıp nefesini burnundan verdi. Dudağımı kemirirken sabırla bekledim. Bir süre sonra derin bir nefes eşliğinde bakışlarını bana çevirdi. Elin adamının beni tehdit etmesi, benim buna göğüs gererek orada olmam ve şimdiye kadar yine bir şeyleri saklamam canını sıkıyordu ama onu rahatlatabilme imkânım yoktu.
“Bu görüntü sadece acil bir durum halinde kullanılabilir. Yoksa, çok daha fazlasının peşinde olduğumuzu biliyorsun.” dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. Bir çetenin peşindeydi ve Ata’yı şimdiden içeri atmak geri kalan suçlarını ve suç ortaklarını yakalamasına yardımcı olmayacağı gibi Beyham’ı başımıza sarardı ama dediği gibi, acil bir durum halinde kullanılabilirdi.
“Peki, niye şimdi veriyorsun?”
“Çünkü oyuna giriyorum.” dediğimde gergin dudakları ardında dilini çiğnerken kısık gözleri eşliğinde başını salladı. “Derken?”
“O patronunun beni çetede istemesinin sebebini bana kalırsa biliyorsun.”
Koy vermeden baktı ve başımı sallayıp “Biliyorsun.” diye tekrarladım. “Belli, Ata seni suçlarına bulaştırdıkça, sen suçların delillerini ve suç ortaklarını topluyorsun. Ve yine belli ki, listenizde sadece Ata da yok. Kötü adamlardan çalıp duruyorsunuz, her nasılsa sonrasında işlere bir de polisler dâhil oluyor. Siz çalıyorsunuz, polisler yakalıyor. İşe çıktığımız herkesin, listenizdeki suç örgütüne dâhil kişiler olduğu ortada. Küçükleri bir bir, büyükleri bir anda avlamayı düşünüyorsunuz, değil mi?”
Sessizlik çöktü, Meriçler de benim gibi bakışlarını Barlas’a çevirdi ama “Polis misiniz?” diye sorduğum gibi bakışlar tekrar bana dönmüştü. Barlas aynı ifadeyle bakmayı sürdürürken “Benim de mi yalancı bir sevgilim vardı?” diye ekledim. Gizlice polis akademisini mi bitirmişti? Ben hukuk derslerine giderken gündüzleri çeşit çeşit işlerle ilgilenirdi, aslında hepsi tek bir şeyle mi ilgiliydi?
Dudakları aralandı, heyecanla bekledim ama sakin bir şekilde “Meriç seni eve bıraksın.” dedi.
“Barlas!” diye sesimi yükselterek kalktım. O da “Asya!” diye bağırarak kalktı ve kapıyı gösterdi. “Çetedeki varlığın, emrim kadar. Şimdi de, evine gitmeni emrediyorum.”
“Senin emirlerin bana işlemez.” diyerek dibine varıp onu ittirdiğimde yerinden oynamadı. Gözleri boynuma inerken “Kasma vücudunu.” dedi. Derim gerilince, yanık daha çok acıyordu ama şu an yanığı önemseyecek halde değildim. Koltukların arasından çıkıp daha geniş bir alana geçtiğim gibi hepsine döndüm. Barlas’sız geçirdiğim bir hafta uzun bir süreydi ve her şeyi tekrar tekrar düşünme vaktim olmuştu. “Polis misiniz, ne haltsınız, ne çeşit bir örgütsünüz, bilmiyorum!” diye bağırarak ellerimi iki yanımda kaldırdım. “Ama polislerle çalıştığınız kesin. İki yıldan daha uzun süredir tanıştığınız da kesin!” dedikten sonra bakışlarımı Barlas’ta sabitleyip işaret parmağımla onu gösterdim. “Sevgiliyken bana yalan söylediğin de kesin. Her ne haltsanız, polisliğe ya da polislerle çalışmaya biz ayrıldıktan sonra dâhil olmadın. Zaten dâhildin. İki yılda bordo bereliye dönüşecek halin yok.”
Barlas sakince, “Bordo bereliler, askerdir.” dediğinde kaşlarımı kaldırdım ve ellerimi yavaşça tavanı gösterir gibi çevirip sinir krizi eşiğinde “Ne?” diye sordum.
“Polis, diyorsun ya bize. Hem polis, hem bordo bereli olmamız imkânsız ama yine de sen bilirsin.”
“Konumuz bu mu?” diye bağırdığımda “Bağırıp çağırmaya devam edeceksen bari doğru düzgün itham et.” diyerek kalktığım tekli koltuğa yöneldi ve rahatça oturdu. Meriç’e de kapıyı gösterip “Asya’yı götür.” dediğinde Meriç ayaklanmıştı ki, “Kimse hiçbir yere gitmiyor!” diye bağırdım. Meriç, Barlas’ı gösterip “Bir kere daha emrine karşı gelirsem, insafsızlığını görürsün o zaman.” dedi ve benden merhamet diler gibi baktı. Gözlerimi hepsinde gezdirip işaret parmağımla da onları gösterirken içimde kopan fırtınaların baskısıyla bağırmayı sürdürdüm. “Aramızdaki tek yalancı ben değilim. Herkes, kendi amaçları için bir şeyleri gizlemek zorunda kalıyor ve birbirimizi yakalayıp duracağımıza o siktiğimin Ata’sını ve o siktiğimin ortaklarını yakalayalım. Çünkü bıktım!” diye neredeyse çığlık attım. Hayatımdan bıkmıştım. Böyle giderse ya hayatımdan vazgeçecektim ya da hayatımı değiştirecektim ve yaşamak istediğim çok hayalim vardı. En başta bir kardeşim ve sevdiğim adam vardı. Hayatımı kurtarmak zorundaydım.
“O yüzden beni dinlemek zorundasınız. En çok da sen dinlemek zorundasın çete lideri!” dedikten sonra Barlas’a bakarak başımı salladım. “Benim yalanlarımdan sıra gelince, senin yalanlarını da konuşacağız ama şu an, sadece Ata’dan nasıl kurtulacağımızı konuşmak istiyorum! O yüzden kimse bir yere gitmiyor, hepiniz oturup beni dinleyeceksiniz! Yoksa yemin ediyorum o hepinizin belinde olan silahlardan birini alır, siktir olup gider, Ata’yı vururum. Sonra da Beyham başımıza üşüşür, mermilerle bizi dans ettirir. Yaşamamı ve yaşamanızı istiyorsanız kesin çenenizi de, beni dinleyin!”
Susmamla birlikte, hızlı ve neredeyse es vermeden konuştuğum için nefes nefese oluşum haricinde sessizlik oluştu. Daha sakin bir ses tonuyla, “Lütfen falan?” diye eklediğimde Çağrı hafifçe güldü ama Barlas’ın gözleri ona döndüğünde sustu. Meriç de hâlâ ayaktaydı ve ne yapacağını bilemeyerek Barlas’a baktı. “Ne yapayım yani, götüreyim mi?”
Barlas sıkkın bir nefes alıp verdi. “Görmüyor musun, çıldırmış.” dedikten sonra elinin tersiyle koltuğu gösterdi. “Otur, dinle sen de.”
Meriç de oturup bakışlarını bana çevirdi ve şirince sırıtıp “Söylediklerimi dikkate aldığınız için teşekkürler.” dedim.
Çağrı, “Ben yaşamak istiyorum.” diye düzeltti ve o da şirince sırıtıp “Yaşamanı da tabii.” diye ekledi.
Barlas koltukta kayarak daha gevşek bir şekilde oturup ellerini karnının üstünde kenetleyerek çenesinin ucuyla beni gösterdi. “Konuş bakalım manyak.”
Çenem kasıldığında ‘hayırdır’ der gibi kaşlarını kaldırdı. “Manyak mı?” diye sordum.
“Değil misin?”
“Hoşuna gittiğimi sanıyordum.” dediğimde Çağrı yine hafifçe gülerken Barlas, “O da benim manyaklığım.” dedi. Dudaklarım kıvrılır gibi olduğunda o mesafeli yüz ifadesini koruduğu için tekrar ciddileştim ve sesimi temizledim. Konuşacaklarım aklıma geldiği gibi vücudumu yeniden gerginlik sarmıştı zaten. Gözlerimi aralarında gezdirsem de daha çok Barlas’a bakarak ve gittikçe daha da gerilerek konuşmaya başladım.
“Beni saf dışı bırakmaya çalışıyorsunuz ama patronunuzun da bildiği gerçeği size hatırlatayım, ben Ata’yla aranızdaki anahtarım! Barlas, Ata seni çamura bulaştırmak için yanında tutuyor, siz imkânlarınızı, o ne halt olduğu belli olmayan mesleğinizi kullanarak gizlice bir şeyler öğrenip ele geçirip onu köşeye sıkıştırabilirsiniz, özellikle diğer ortaklar ve suçlular konusunda bir ton şey yapabilirsiniz ama Ata söz konusu olduğunda elinizdeki en iyi imkân benim! Size güvenmiyor ama bana güveniyor. Ona yamuk yapmaya cesaret edemeyeceğimden emin, senelerdir her çalışanı gibi beni de sindiriyor ve eline düştüğümü de biliyor. Kemal’le de beni sıkıştırıyor. Onun gözünde tamamen korunmasız haldeyim.”
Kimsesizsin, demişti. ‘Seni benden koruyabilecek kimse yok. Git istiyorsan o çok sevdiğin Siyah’tan yardım iste. Yemin ediyorum karşıma çıktığı an onu öldürürüm.’
İçim titrerken gözlerimi kırpıştırarak konuya dönmeye çalıştım. “Ata düşmanı içeride değil, dışarıda arar. Babasından bir sürü şey saklıyor, etrafına güvenmediği adamı zaten yaklaştırmıyor. Bu yüzden Beyham casusu olmamı istedi. Babasının da bildiği diğer işlere dair deliller, babasının güvencesi altında. Ata babasından bir şeyleri saklayabilmek için polislere karşı daha savunmasız kalarak bizzat muhafaza ediyor. Babasından sakladığı şeylere dair delilleri toplarken Beyham’ın da haberdar olmasını sağlarsak Ata’yı bizim kadar köşeye sıkıştırır, git gide gücünü alır ve Ata daha korunmasız hale gelir. Barlas sana da, senin üstüne yıkmaya çalışacağı suçlarını gösteriyor sadece, evet senin polislerle çalıştığını düşünmediği için o sıra kendisini de ifşalıyor ama günün sonunda seni yakacağını düşündüğü için bu duruma takılmıyor. Senin istediğin kadarına o yolla ulaşmandan daha kolay bir yolumuz var. Senin giremediğin deliklere ben girebilirim çünkü bana yasak bile değil. Bugüne kadar defalarca kez suçlarına şahit oldum, benden gizleme tenezzülü göstermiyor, tek yapmam gereken bir de kanıt toplamaksa, toplarım.”
“Bitti mi?”
“Barlas!” diye bağırdığımda sırtını koltuktan ayırıp hafifçe öne eğilerek dirseklerini dizlerine yasladı. “Allah’ın kırmızı berelisi, iyi hoş konuşuyorsun da baksana bana, bende seni Ata’nın önüne atacak göz var mı?” diye çıkıştı.
Kırmızı bereli, demesine yol açan saçlarımı sinirle omuzlarımdan geri atıp “Zaten önündeyim!” diye bağırdım. “Zaten Ata’nın önündeyim! Beni zaten Ata’nın önünden kurtarmaya çalışıyorsun.”
“Daha da mı tehlikeye atarak kurtarmalıyım?”
“Tehlikeye düşmem.” dedim koltuklara yaklaşarak. “İki senedir onun yanındayım. Polise gitmeyi göze alabilsem, şimdiye yapacağımı düşünüyor. Kaldı ki gitsem, benim de yanacağımı biliyor. Suçlarına susmak zorunda kaldım.”
“Zorunda kaldın.” diyerek altını çizdi. “Bütün bunlar bittiğinde hiçbir suçun ucu sana dokunmayacak.”
“Nereden biliyorsun?”
“Lan çünkü anlaştım!” diye bağırarak kalktı. Koltuk tarafından çıkıp benim olduğum alana geldi ve karşıma dikildi. “Anlaştım, sen korunacaklar listesindesin.”
“Polislerle mi anlaştın?”
“Evet!” diye bağırdığında “Yoksa amirinle mi?” diye ekleyerek kaşlarımı kaldırdım. Gerginlik yüzünde gezindi. Çenesinin kasılmasını, adem elmasının belirginleşmesini, göz bebeklerinin büyümesini ve nefeslerinin sıklaşmasını sağladı. “Sana burnunu sokma, dedim.”
“Polis misiniz?” diye tekrar sorduğumda “Sana burnunu sokma, diyorum!” diye bağırdı. Ben de, “Ne haltsanız benimle sevgiliyken de dâhildin, değil mi?” diye bağırdım.
Birkaç saniye daha gözlerime öfke saçarak baktıktan sonra bir adım gerileyip elleriyle yüzünü sertçe ovuşturdu. Aynı sertlikle çektiğinde karışan saçlarının önünde bir tutam alnına düşmüştü. Ters bakışlarını üstümden alıp askıya yöneldiğinde “Hiçbir yere gitmiyorum.” diyerek ona döndüm. Montumu askıdan alıp bana uzatarak yakınlaştı.
“Gideceksin.”
“Kolaysa götür.”
“Kolay.” diyerek bacaklarımdan tutup omzuna atmak için eğildiğinde “Boynum acır!” diye bağırarak kaçıştım. Sinirle inleyerek doğruldu ve montumu tutmayan eliyle beni gösterdi. “Duygularıma oynuyorsun!”
Yapacak bir şeyim yoktu. Omuz silktiğimde tekrar sinirle inledi ve montumu koltuğa atıp bana ardını dönerek ellerini ensesine götürdü. Meriç ve Çağrı hâlâ oturdukları yerden sessiz bir şekilde bizi izliyor, dinliyorlardı. Ben de Barlas’ın sırtında gözlerimi gezdirirken nefes alış verişlerimi düzene sokmaya çalıştım. Bir süre sonra “Yalancının tekiyim, evet.” dediğimde ellerini ensesinden çekerken yavaşça bana döndü. “Sana yalanlar söyleyip duruyorum, evet.”
Barlas’ın gözleri gözlerimde kalırken Meriçlere “Çıkın.” dedi. Meriçler hareketlendiler. Onlar evden çıkana kadar gözlerimizi birbirimizden ayırmadık. Kapı kapandığında “Hâlâ senden sakladığım bir şeyler var.” diye itiraf ettim. Şaşırmış gibi bakmadı ama yine de hayal kırıklığı yaşadı.
Gözlerini kapatarak başını sağ tarafa çevirdi. Bir eli boynuna, ensesine gitti, parmakları eziyet eder gibi tenini sıkıp gevşetmeye başladı. Yavaşça dudağını yalayarak nefesini burnundan verdikten sonra “Biliyorum.” dedi. Gözlerini bana çevirirken elini ensesinden çekip “Hissediyorum.” diye ekledi. Ve böylelikle hazmedemiyor, benden uzak duruyordu. Üstüme gelse de anlatmadığımı görüyor, bizzat öğrenmeye çalışıyordu. Hem öğrenmek istiyor hem de öğreneceklerinden korkuyor gibiydi. Unutur gibi olduğu anlarda da ben yeni işler çevirip bir şekilde yine hatırlatıyordum.
Başımı onaylar şekilde sallarken gözlerim çoktan dolmuştu. “Sana anlatmayı çok isterdim.” dedikten sonra bir hıçkırık eşliğinde başımı iki yana sallayıp “Çok yoruldum.” diye fısıldadım.
Tek kaşını kaldırıp kasılmış bir şekilde “Ama?” diye sorduğunda gözlerimi kaçırıp “Henüz anlatamam.” dedim ve isterik bir şekilde güldü. Gözlerim duvarda gezinirken burnumu çekip “Ama senin de bana anlatamadığın şeyler var, umarım bir gün bana hak verirsin.” dedim ve umutla bakışlarımı ona çevirirken yanaklarımdaki yaşları sildim.
“Ben yalan söylemiyorum. Ben sadece susuyorum.”
“Aynı şey!” diye bağırdığımda başını iki yana salladı. “Her sustuğumun bir açıklaması var. Senin yaptıklarına, seni affetmeye ihtiyacı olan kalbim bile bir bahane bulamıyor artık.”
Yutkunamazken kalbime oturan ağırlığın yansıdığı boğuk bir ses tonuyla “Bir yalancıyı sevdiğin için özür dilerim.” dedim. Başını onaylar şekilde sallayarak yaklaşmaya başladı. “Bir yalancıyı seviyorum.” dediğinde dibime vardığı için başımı kaldırarak bakmam gerekti. Kızarık gözleri yaşlı gözlerimde gezindi. “Ama bir yalancının sevgilisi olmayacağım.”
Kaşlarım kalkarken gözlerimi ve başımı hızla kaçırdım ve kırpıştırdığım kirpiklerimden yaşlar akın etti. Şimdi boynumu tekrar yakmak, başka bir acıya odaklanmak istediğim saniyeler içerisindeydim ve bu hiç de sağlıklı değildi. “Ben de zaten böyle sevgilin olmak istemiyorum.” diye mırıldandım. Sevgilim olmasını istiyordum ama yalanlarla sevgilisi olmayı istemiyordum.
Başım sola dönük olduğundan nefesini şakağımda hissettim, yüzüme eğilmişti. Gözlerimi yavaşça kapatırken yumruklarımı sıktığım için tırnaklarım avucuma batıyordu. “İçimde sana karşı o kadar kırık var ki canımı böyle yakan, nefesimi böyle kesen hangisi, bilmiyorum.”
Hıçkırma isteğiyle titreyen dudaklarımı sımsıkı birbirine bastırıyor olsam da bir hıçkırık kaçtı için aralandı dudaklarım. Elini yanağımda hissettiğimde aralamak üzere olduğum gözlerim kapalı kaldı ve buruşmuş yüz ifadem gevşedi. Parmak boğumları nazikçe yanağımda, yaşlarda gezinirken “Yine de o bahar gözlerinden tek bir damla yaş bile akmasın, istiyorum." diye mırıldandı kendine hayret ederek.
Başım yanağımdaki eline yaslanacak gibi olduğu an elini çekti ve düştüğüm boşluğa gömülmek isteyerek gözlerimi araladım. Ürkekçe ona çevirdiğim sırada bir adımla uzaklaştı. Yanağımdan çektiği elini yumruk şekline getirirken başparmağı yaşlarımla ıslanmış parmak boğumlarının ulaşabildiği kadarında geziniyordu.
Zorlanarak sordum. “Bu vazgeçtiğin anlamına mı geliyor?”
Benim sevgilim olmayacağını söylemişti ve kalbim korkuyla kasılıyordu. Cevabı nefesimi istemsizce tutarak bekledim. Yüzü buruşurken çenesinin ucuyla beni gösterdi. “Sen bile senden vazgeçeceğim bir şey yapamazsın bana.” dediğinde nefesimi titrekçe üfledim. Rahatlamaya hakkım yoktu ama birkaç nefes ciğerlerime ulaşabildi, damarlarımdan hüzün yerine kan da akabildi. Hemen sonra ‘sen bile’ deyişi kulağımda yankılanmaya başladı. Bir düşman gibiydim bize.
“E, o zaman?” diye sorarken sesim dolayısıyla kendime sarılasım gelmişti. Farklı bir varlığa bölünüp kendime sıkı sıkı sarılmak istiyordum ya da Barlas sarılmalıydı ama sanırım farklı bir varlık olarak kendime sarılmam bile şu an Barlas’ın bana sarılmasından daha imkânlıydı. Sarılıp sarılamayacağımı sorsam, dediği gibi bana ‘hayır’ diyemeyecek olmalıydı ama her bana ‘hayır’ diyemeyip gururuna dediğinde, her şeyi hazmetmesi zorlaşıyordu, görüyordum. Benim yüzümden gururunu ezip durmasına izin vermeyecektim.
“Aramızdaki yalanlardan kurtulmadan, elini tutmayacağım.”
Titreyen bir sesle “Ya ağır bir yalansa?” diye sorduğumda korktuğu başına geliyormuş gibi baktı. Dediği gibi bir şeyleri gizlediğimi hissediyordu ama onca şey açığa çıkmışken bunu hâlâ sürdürmem onu ne öğreneceğine dair korkutuyordu.
Dudakları aralandı, kapandı. Bir süre daha kapalı dudaklarının ardında dilini çiğneyerek baktıktan sonra cesaretini toplayarak dudaklarını araladı ama yine de çekinerek “Ne kadar ağır?” diye sordu.
Titredikleri için birbirine bastırdığım dudaklarım aşağı doğru bükülürken hafifçe omuz silktiğimde gözleri ölçüp tartarak bende gezindi. Birkaç saniye sonra gözlerini kapattı. Kaşlarını olabildiğince kaldırıp indirerek kendine gelmeye çalışırken sesini temizledi ve tekrar gözlerini araladığında başını iki yana salladı. “Senden vazgeçmek zorunda kalacağım kadar ağır bir şey yapmazsın sen.”
“Ne olsa vazgeçersin ki?” derken ellerimi karnımın önünde birbirine kavuşturup parmaklarıma eziyet etmeye başladım, kemirdiğim dudaklarım yetmezmiş gibi.
Kendinden emin bir şekilde “Beni aldatman mümkün değil.” dediğinde “Asla.” dedim hemen. Yokluğuna bile sadık kalmıştım ama… Ata boynumu öpmüştü mesela. Rızam dâhilinde olmamıştı tabii ama… Bilmeye hakkı vardı, korkumdan söyleyemiyordum. Bu aldatmaya girmezdi, tacize uğramıştım ama hem kendim için, hem de Barlas’a karşı çok kötü hissediyordum. Boynumda sadece onun izi olsun isterdim ama şimdi bir yanık iziyle silmeye çalıştığım, şimdilik kendimi kandırabildiğim bir iz daha vardı. Barlas boynumu öptüğünde de aklıma gelecek miydi? O Ata şerefsizi yüzünden, refleks olarak Barlas’ın temasından kaçınır mıydım? Barlas yanlış anlayıp üzülürdü… Gerçi zaten yalanlar bitmeden sevgilim olmayacağını söylüyordu.
“Ya da aldatılmış hissettirecek kadar kandırman mümkün değil.” diye eklediğinde gözlerine korkarak baktım, böylelikle korkum tekrar ona bulaştı. Bir süre göz göze kaldık. Diyeceği her şeyi yutkundu. Duygularını karşımda yaşamak istemedi ve gözlerini kaçırıp “İşimize odaklanalım.” dedi. Kendi montuna yöneldi, askıdan aldı. Bana bakmadan giyinirken aklını dağıtmaya çalıştığı ortadaydı. “O söylediğin iş yaş. Sen anahtar olmaktan değil, yem olmaktan bahsediyorsun, seni yem etmem.” dedi ve koltuktaki montumu gösterdi. “Giy, gidelim.” derken kapıya doğru yöneldi ve eli kapının kulpundayken yan profilinin harikalığını sergileyerek gözlerini benden uzakta, karşısında tuttu. O beni beklediğini her zerresiyle belli ederken bir nefes alış eşliğinde dudaklarımı aralayıp konuşmaya başlayacağım sırada, “Seni eve bırakırım, yarın da pansuman yapmaya gelirim.” dedi. Muhtemelen yaramı görmek istiyordu. Başta ileriki günlerde kendim pansuman yapmayı düşünmüştüm ama sonra Meriç’in ısrarlarıyla hastaneye gidip yaptırtmayı kabul etmiştim. Şimdi de Barlas kendi yapacağını söylüyordu. Pansuman yapmayı elbette ki biliyor olmalıydı, vücudu yara doluydu. Yanık pansumanı daha farklıydı ama polis gibi bir şeylerse eğitimini almış olmalıydılar. Hâlâ tam olarak ne olduklarından emin olamıyordum. Barlas’la sevgili ve dip dibe olduğumuz zamanlarda, böylesine büyük bir sırra dair hiçbir şey hissetmemiş miydim gerçekten?
Yaramı görmesini istemesem de, görüşmek için bahane olacaktı. Başka türlü gerekmedikçe benimle görüşeceği yok gibiydi. Gözlerine özlem düşüyordu, fark ediyordum ama özellikle de biraz önce, ondan hâlâ bir şeyler sakladığımı kabul etmişken gururunu ezip de dibimde bitmezdi.
“Barlas bu işi senle yapmazsam, kendim yapacağım.” dediğimde yavaşça başını bana çevirdi. “Anlamadım?” derken sesinden, yüz ifadesine her zerresi uyarıyordu ama başımı dik tuttum. Elini kapıdan çekip tamamen bana dönerken ciğerinde nefes bırakmayana kadar üfledi. Ellerini geriye uzatarak montundan kurtuldu ve yere attı. “Kafes’te haftaya yeni bir formata geçmekten bahsetti. Meriç’le anlaşarak dövüştüğünüzden haberdar, onu kandırdığımız için bize bedel ödeteceğini söyledi. Meriç’ten şüpheleniyorsa, onu da araştırmaya başlamıştır. Bu küçük çeteyi öğrenirse, köklerine de inmeye başlar ve ne zamandır sürdürdüğünüzü bilmediğim göreviniz batar. Ata’yı bir an önce bizimle ilgilenemeyecek kadar meşgul etmemiz ve süreci hızlandırmamız lazım. Benim sene sonunu beklemeye sabrım yok, zaten zamanımız da yok. Ailemle kavuşturmaya dair falan saçma sapan bir şeyler zırvaladı, Can’a dair harekete geçecek olmalı. Bana güvenmiyorsun, biliyorum ama ben sana güveniyorum. Bizi bu işten kurtarabileceğine inanıyorum ve izin ver, yardımcı olayım. Beni tehlikeye atmak istemiyorsun ama ben zaten tehlikedeyim ve en azından Ata konusunda benimle hareket etmezsen, daha uzun süre tehlikede kalacağım. Bir an önce kurtulmak istiyorum, bir an önce her şeyin bitmesini istiyorum,” dediğimde dinlerken yaslandığı duvardan başını iki yana sallayarak doğruldu ama “Bir an önce seninle olmak istiyorum!” diye eklediğimde duraksadı. “Tamam bana kırgın, kızsınsın. Yiyip yutamayacağın şeyler yapıyorum, gururunla benim aramda kalıp duruyorsun, farkındayım. Sen de bir şeyler saklıyorsun, her neyseler umurumda bile değil ve her şey bittiğinde, hâlâ beni istiyor olursan seninle evleneceğim Barlas.”
Bakışları bir hayli yumuşarken yutkunduğunu adem elmasından anladım. Yüz ifadelerini sabit tutsa da gözleriyle konuşuyordu. Omuz silkip “Vaat değil, yemin.” dedikten sonra ellerimi dudaklarımdan dökülen her kelimede sallayarak gittikçe sesimi yükseltip umut dolarak anlatmaya devam ettim. “Seninle evleneceğim, yüzüğünü takacağım, ne bileyim…” derken yavaşça omuz silkerken istemsizce dudaklarım kıvrılıp gevşedi ve nefesimi titrekçe üfleyip “Belki çocuklarımız bile olur.” dedim titrek sesimle. Onun da dudakları kıvrılır gibi oldu ve titrek bakışlarını bir anlığına benden alıp iç çekti. İçinin gitmesini, içim giderek izlerken gülümsedim. “Ve inanmayacaksın ama yemin ediyorum o zaman sana asla yalan söylemeyeceğim. Hatta, senin teklif etmeni bile beklemeden, ben edeceğim.”
Gözleri tekrar bana döndüğünde başımı onaylar şekilde salladım. Gülecek gibi oldu ama yaşadığı duygu karmaşası müsaade etmedi. Yine de gerginliği bir hayli azalmış, o da benim gibi bir yandan hayallere dalmıştı. “Hâlâ beni istiyor olursan.” diye ekleme ihtiyacı hissettim, hayallere fazla kapılmadan. Canından olmasından korktuğum için susuyordum çünkü ölmesi, beni de canımdan ederdi. Umarım öğrendiğinde beni anlardı.
Son eklediğimle birlikte o da hayal dünyasından sıyrıldı. “Sana bir suç mu işletti?”
Söyleyemediğim ne olabileceğini sorguluyordu ve yüzümü ifadesiz tutmaya çalıştım. “Sana birini mi öldürttü?”
Suçlarına şahit olup durduğumdan bahsetmiştim, aklına bu yüzden gelmiş olmalıydı. Çalışanlarını ona hapsetmek için de bu yolu seçtiğini, herkesi köşeye sıkıştırdığını söylemiştim, bakıldığında Barlas’a da aynı şeyi yapıyordu. Ata’nın, başka bir kadını sevdiğine ve hatta evlenme teklifi edeceğine dair çevirdiği oyun dolayısıyla düşünceleri başka yerlerde dolanıyordu.
“Söyleyebilsem, söylerdim.” dedim sadece.
“Seni koruyabilmem için bana söylemen lazım. Ele geçirdiğim bir delil, seninle ilgili olacaksa bunu bilmeliyim.”
İncelen bir sesle, “Öyle bir şey değil…” diye çırpındım.
Ellerini iki yanında kaldırıp “Beni çıldırtıyorsun!” diye bağırdı. “Sen de!” diye bağırarak ona yaklaştım. “Patronun bu yüzden beni çetede istiyor, sen de ona karşı geliyorsun.” dedikten sonra bakışları emin olmamı sağladı ve başımı onaylar şekilde salladım. “Patronun mudur, amirin midir nedir onunla ters düşme işte. Ben işinizin arka planını sorgulamayacağım, sen de beni sorgulama, birlikte hareket etsek yeter. Belli ki kimse sıyrılıp kaçamasın diye büyükleri aynı anda indirmek istiyorsunuz, doğru mu?”
Birkaç saniyeden sonra sıkkın bir nefes alıp verdi ve dişleri arasından “Doğru.” dedi. “Ne aşamadasınız?”
“Sonlara yakın.”
“Ve yine de sene sonuna kadar zaman biçiyorsan, bu aşamaya gelene kadar seneler harcamışsınızdır. Bu doğru mu?”
“Evet.” dedi yavaşça. Hızla başımı sallayıp “Yani sevgili olduğumuz zamanda da bu işin içindeydin?” dedim. Gözleri başımın üstüne yükseldi, ardımdaki duvarda gezinerek dilini dudağının kenarında gezdirdikten sonra iç çekerek tekrar bana baktı. Yavaşça başını onaylar şekilde salladı. Bunca yalanımdan sonra benim de ona kızmaya ya da kırılmaya hakkım yokmuş gibi hissetsem de bakışlarım bulutlandığında “Ama tam olarak değil.” diye ekledi. Bir an kandırılmış hissetmemden çekinip açıklama yapmak istemiş gibi gerilmişti ama anlatamayacağı için devamını getirmeyip sustu.
“Nasıl?” diye sorduğum gibi “Sorgulamayacaktın.” diye çıkıştı ve nefesimi üflediğimde ‘umurumda değil’ der gibi baktı. Konuşmadığım için de konuşmuyordu ama ben konuşsam bile bazı şeyleri saklamaya devam edecek gibiydi.
“Gündüzleri de başka kılıflarla gizleyerek aslında yine bu işlerle ilgili gelişmeler kat ediyorsun, değil mi?”
“Ulan asıl biz değil, sen polissin kızım. Terör sorgulamasında mıyım? Soruları geç, sadede gel.”
Kaşlarım kalktığında, “Lafın gelişi.” dedi. Onlar polismiş gibi cümle kurmuştu ya da ‘Bize diyorsun ama asıl sen öylesin’ demek istemişti. “Hadi.” diye direttiğinde derin bir nefes alıp verdim.
“Ata ve babası da, büyüklerin arasında kilit isimlerden ve onları düşürmeniz, çoğu kişiyi düşürmeniz demek. Özellikle onlara odaklanmanız ve patronunun beni de istemesi bu yüzden. Ata’nın Kafes’te güvendiği başka bir adamına ulaşamazsınız. O kaçtığımız gün anladığım kadarıyla tüm malikâneyi, benim bile bilmediğim yerleri öğrenmiş, çözmüş, anahtarlara, çiplere ulaşmışsın ama hâlâ oradan vazgeçip Ata’nın başka mekânlarına odaklanmıyorsun. Zaten artık Ata’nın adamısın, diğer mekânlara da gönderiliyorsun, bıraksan kafes dövüşlerini bırakabilirsin ama bırakmıyorsun. Sadece benim için desek, istesen kafes dövüşü sırasında baskın yaptırtır, o mekânın kapatılmasını sağlarsın, sağlamıyorsun. Çünkü hâlâ aradığın şeyin Kafes’te olduğunu düşünüyorsun ve Ata’nın tekrar aramanız bulmanız gerekecek başka bir yere kaçırmasını istemiyorsun. Kafes’te de her yere ulaşamadın, değil mi? Polis baskını sırasında her şeyin, herkesin saklandığı bir yer var ve sen, henüz oraya ulaşamadın.”
Başını hafifçe sağ omzuna doğru eğmiş halde dilini çiğnerken kısık gözlerini bir süre bende gezdirdi. En sonunda iç çekerek başını doğrulttu. Haline kaşlarımı kaldırıp “Bence doğru bildim.” dediğim gibi “İyi bok yedin.” diye sızlandı ve dudaklarım kıvrılır gibi oldu.
“Bir hafta yokluğumda dedektif oldun herhalde?”
“Düşünecek zamanım oldu,” dedikten sonra omuz silktim ve onu gösterdim. “Sen ilgi dağıtıcı birisin.”
Dudaklarına bir gülümseme yerleşmese de bakışlarının rengi değişti. Öyle ki, dudakları da hareketlenir gibi oldu ama gözlerini kaçırdığında beraberinde umudum da gitti. İç çekerek parmaklarımla oynamaya başladım. Koltuklarda gözlerini gezdirdiği bir sürenin ardından, “Baskın halinde,” dediğinde güzel yüzüne dalan gözlerimi, o tekrar bana bakmadan kırpıştırarak kendime geldim. “Polis oraya varmadan, Ata iti ve adamları çoktan haber almış oluyor. Emniyette casusları olduğu anlamına geliyor bu. Bu, mekânın içindeki her şeyi bir anda boşaltabilecekleri zamanı onlara vermiyor ama zaten Ata da gizlemek istediği şeyleri, mekânın dışına kaçırmıyor. Mekânın içinde, yer altında bir odası var. O geçtiğimiz tünelin bile altında. Girişi gizli bir panel, görülmüyor ama yer radarı taramasında yer altı boşlukları, tüneller ve odalar görülür, o odayı tespit etmiştim zaten. Alelade bir boşluk değil, geçenki baskın sırasında her şey oraya kaçırıldı, termal analizde oraya delil kaçıran çalışanların indiği belli oluyor. Polisler gidene kadar orada beklediler.”
“E madem yerini biliyorsunuz, niye müdahale etmiyorsunuz?”
“Asya bir iki elmanın peşinde değiliz.” dedikten sonra koltuklara yöneldi. Konuşmaya başlaması, onu ikna edebilmem için umut aşılarken peşine takıldım. İki koltuğa oturdu. Önünden geçip çaprazındaki tekli koltuğa otururken, yanına oturursam diye kırlenti çektiğini gördüm ama tekli koltuğa oturduğumu görünce elini kırlentten çekti. Bir an pişman olup kararsız kalarak düşünürken popom havada birkaç saniye durduğum için hızlıca oturdum ve bağdaş kurdum. Kalkıp yanına geçesim vardı ama konuya odaklanmaya çalıştım.
“O odaya dair niyetin ne?”
“Polis bir şekilde girer odaya. Yeni bir baskında gerekirse zemini deler, yine girer ama o noktadan sonra sadece odada hâlihazırda var olanları yakalayabilmiş olur ve diğer ortakları da uyanır, kendilerini güvenceye alır. Biz yakalama değil, delil toplama aşamasındayız. Delilleri toplayıp aynı anda yakalayacağız, kimseye kaçma imkânı bırakmayacağız. O odanın bir kere basılmasından daha fazlasına ihtiyacımız var. O oda gözlemlenmeli, hangi ortakları giriyor çıkıyor görülmeli, konuşulanlar dinlenmeli, görüntüler izlenmeli. Yani odaya dinleme cihazı ve kamera bırakılmalı. Aynı zamanda her şeyin evraklarla saklanması mümkün değil. Odada bir bilgisayar var, ağ sinyali üzerinden tespit edilebiliyor. O bilgisayara fiziksel erişimde bulunabilirsem, uzaktan gözlem sağlayacak bir düzen bırakacağız. Tabii şifreliyse, önce kırmak gerekiyor. Bilgisayar kullanıldıkça, biz de izleyebileceğiz ama tüm bunlar için işe polisi karıştırmadan, Ata’nın farkında olmayacağı bir anda, odaya girilmesi ve gerekli düzeneklerin kurulması lazım. O noktada iş tatsızlaşıyor, güvenlik panelinde biyometrik doğrulama da var. Tanımlı kişiler açabiliyor. Kart okutup pin kodu girildikten sonra bir de biyometrik doğrulama istiyor. Karta ve pin koduna sahibim, biyometrik doğrulamada şu an tıkanmış haldeyim. Biliyoruz o sistemi, hata payı yok, yanlış bir denemede ya da uzaktan müdahale denemesinde plan çökertir.”
Parmak şıklatıp onu gösterirken “Yani o odayı gizlice gözetlemek istiyorsunuz ama saklanarak giremiyorsunuz.” dediğimde o da parmak şıklatarak beni gösterdi ama benimki daha hevesli bir hareketken onunkisi sıkkındı. “Tam olarak öyle.” diye mırıldandığında başımı onaylar şekilde sallayarak koltuğun ucuna kaydım, dizlerimin yönünü tamamen ona çevirdim ve dirseklerimi de dizlerime yaslayarak hafifçe eğildim. “İşte ben tam olarak bunu yapabilirim. Ne kurulacaksa bana anlatırsınız, uzaktan desteği siz sağlarsınız ve fiziki olarak ne yapılması gerekiyorsa, ben yaparım.”
O da benim gibi dizlerini bana çevirip bana doğru eğilerek dirseklerini yasladı. Yakınlaşmış yüzlerimiz, dikkatimi dağıtmaya başlarken gözleri gözlerimde gezindi. “Asya o odanın varlığını bile bilmiyordun, nasıl elini kolunu sallayarak gireceksin? Yüzün tanımlı olsa, o odayla görevlendirilen çalışanlarından olsan şimdiye en az bir kere gitmiş olurdun.”
İkimizin de dizlerine yaslı kollarından uzanan ve parmakları kenetli ellerimiz hafifçe birbirine değiyordu. Gözlerim, bu küçük temasa bile ihtiyaç duyduğum için bu görüntüde gezindikten sonra iç çekerek tekrar ona baktım. O hâlâ hafifçe değen parmaklarımıza bakıyordu. “Tek başıma girmeyeceğim zaten.” dediğimde başı kalkarken gözleri gözlerimi buldu. “O odaya gizlice girmeyeceğim. O odada gizlenenlerden biri olacağım. Bir sonraki şampiyonluk dövüşü başlamadan, yeniden baskın olmasını sağlayacaksın. Hepimiz oradayken.”
Gözleri kısılırken “Polis baskınında kendisi gibi seni de o odaya kaçıracağını düşünüyorsun.” dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. “Polisin sadece kafes dövüşüyle ilgilendiğini sanacak. Beni bu işe karıştırmak istemez, avucunda tutmak istediklerinden ve ona dair bir sürü şey bilen biriyim. Polisin sorgulamasına takılmama müsaade etmez. Ben gizlenmeyeceğim, o beni ve belirli çalışanları ile delilleri o odada gizleyecek. Baskın bitene kadar da istediğiniz şeyleri yapmak için vaktim olacak. İlgisi yeterince dağınık olacak, çekindiği ben olmayacağım, polis olacak ve bu yüzden işimin zor olacağını düşünmüyorum. Zaten benden böyle bir şey beklemez, beni gözetlemez. Laptopa şifreliyse erişemem sanırım ama kamera ya da dinleme cihazlarından en az birini kurabileceğime eminim. Ne yapsak, fayda değil mi?”
Kolunu koltuğun kol kısmına yaslayarak ardına yaslandı. Yüzü uzaklaşınca daha rahat nefesler alıp vermeye başladım. Parmakları koltukta gergin bir ritim tutarken “Biz de orada olacağız ki, bizden şüphelenmeyecek.” dediğinde “Evet.” diyerek ben de dizlerimden doğruldum ama ardıma yaslanmadan koltuğun ucunda oturmaya devam ettim. “Bugün daha da anladığım üzere, Meriç’ten ve senden şüpheleniyor. Görüyorsun, hayatımdaki her şeye müdahale edebilmiş bugüne kadar, sizin için de var olan tüm kayıtlara ulaşabiliyor olmalı. Beyham da polis akademisini bıraktığını biliyor, babanın polis olduğunu biliyor. Babasına bizden haber uçmaya başladığında, siz en az iki senedir sektördeki küçükleri yakalayıp duruyorsunuz, iş büyüklere geldikçe Ata dönüp de etrafına daha çok bakacak. O zaman sizden şüphelenmemesi lazım. Hâlihazırda siz de mekândayken baskın olursa ve hatta birkaç günlüğüne gözaltına alınmanızı sağlarsanız, en azından polis yönünden sizden şüphelenmez. Hem böylelikle format değişikliği her ne ise en azından bir süreliğine yapamaz ve Can’la ilgili ya da seninle ilgili aklındaki şerefsizlikler neyse, ertelemek zorunda kalır.”
“Can’a dair tam olarak ne dedi?”
“Beni ailemle kavuşturacakmış, falan filan.” diye ağzımda geveledim. Planımı anlattıkça içimde yükselen heyecan ve adrenalin yerini korkuya bırakırken “Can’ı oradan kaçıracak falan olabilir mi ya da ne bileyim…” dedikten sonra yutkunup omuz silktim. “Bir şekilde evlat edindirecek…”
Korkuyla sustuğumda şefkatle baktı. Tekrar dirseklerini dizlerine yaslayarak eğildi ve bir elini bacağımın üstüne yaslayıp hafifçe okşadı. Güven veren bakışları gözlerime nefes alma özgürlüğü tanırken “Can konusunda endişelenme. Her şey kontrolüm altında, bir adım atmaya çalışırsa haberim olacak. Kaldı ki, ondan önce zaten biz çıkaracağız onu oradan.” dediği gibi ben de ona doğru eğildim. Refleks olarak dizinden sarkan kolunu tuttum ve heyecanla “Gerçekten mi?” diye sordum. Kolu hareketlendiğinde bir an teması kesecekmiş gibi hissettim ama aksine elimi tuttu ve başparmağı tenimi okşarken “Evet. Arka planda işlemler sürüyor.” dedi. Kalbim kulağımda çarparken kaşlarım kalktı. Gözlerim hızla yaşlandı ve “Ayarladığın biri onu evlat mı edinecek?” diye sordum. Yavaşça başını onaylar şekilde salladığında titreyen dudaklarımdan kısık bir gülüş çıktı. Koltukta heyecanla kıpırdayıp “Ama benimle mi kalacak?” diye sorduğumda o da hafifçe gülümseyip tekrar başını salladı. Bacağımdaki elini de, ellerimize getirip, elimi avuçlarında hapsetti ama her nasılsa hiç olmadığım kadar özgür hissettirdi. Tekrar hafifçe güldüm ve sonra daha sesli bir şekilde güldüm. Diğer elimle hızla yaşlanan gözlerimi silerken gülümsemem yavaşça silindi. “Ama o Ata engel olursa? Haberi yok mudur ki şu an?”
Başını iki yana salladı. “Ama nasıl?” diye sorduğumda iç çekti ve “Sadece bana güven Asya.” dedi. Yutkunduktan sonra yavaşça başımı salladım ve tekrar gülümserken burnumu çektim. O da gülümsedi. Bir süre beni affetmiş ve hatta hiç kırılmamış gibi baktı. Eli elimden eksildi, yanağıma yönelecek gibi oldu ama sonra yavaşça kırgınlıklar düştü bakışlarına, bulutlandı gözleri. Elini daha değemeden yanağımdan geri çekti, tenlerimizin aynı havaya temas etmesiyle yetinmeye çalışsam da umut kırıklığı yaşadığım için omuzlarım çöktü. Zaten konu o olunca hemen zihnimde hayal ve umut çekmeceleri aralanıyor, beliriyordu, şimdi geri kapanıyordu. Derken diğer elini de elimden çekti ve çekmeceler gürültüyle kapanmış oldu, tahta çatladı ve içim sızladı. Gözlerimdeki yaşlara yeni hisler bindi ve ben de yavaşça çekilip ardıma yaslandım. Gözlerimi kaçırırken onsuz kalan ellerimle gözlerimi sildim ve dudağımı yaladıktan sonra derin bir nefes alıp titrekçe üfledim.
Gözlerim mutfak tarafındayken “O odaya girmek için en güvenli yol bu.” diye mırıldanarak konuya döndüm. Zihnimden düşünceler aynı anda akıyordu. Can’a kavuşmak üzere olduğuma tutunmaya çalışıyordum. Evi güzelleştirmeliydim… O ev benim için hiçbir zaman yuvaya benzememişti ama Can için yuva gibi gözükmesini sağlamalıydım. Belki bir boyama gerekebilirdi, bazı eşyalardan kurtulmam gerekiyordu. O, iki senedir girmekten çekindiğim ve biriken tozu kapının altından evin diğer taraflarına uçuşan, muhtemelen örümcek ağları oluşmuş o odaya girmek zorundaydım. Gözlerim görmese de, zihnim anıları gösterecekti. Avizeye bakınca babamın sarkan ölü bedeni, televizyon ünitesinin önünde ise üstüme çıkmış ellerini boynuma sarmış ve ölmemi isteyen annemin o öfkeli yüzü belirecekti. Yine de Can dönmeden o odadaki her şeyden kurtulup temizlemeliydim. Mahallelinin tepkisi ne olacaktı, bilmiyordum ama Barlasların ellerini sırtımda hissediyordum. Mahallelinin Can’a kötü davranmasına müsaade etmezlerdi, ben de etmezdim. Yıllardır hiçbirine saldırmamıştım ama eğer Can’ı üzmeyi denerlerse evlerini başlarına yıkardım. Çocuklar… Çocuklar ailelerinden çekinip de Can’la oynamak istemezlerse ne yapardım, bilmiyordum. Can çok üzülürdü, elinde topu, boynu bükük bir şekilde eve geri dönmesini istemiyordum. Başka bir mahalleye taşınsam, param yetmeyebilirdi.
“Sen o herifle yerin altındayken ben gözaltına alınamam Asya.”
Gözlerim daldığı yerden Barlas’a döndü. Bir süredir sessizdi, muhtemelen ölçüp tartmış ve her zamanki gibi aynı endişesinin etrafında toplanmıştı düşünceleri. “Diğer çalışanlar da olacak, bir önceki baskın gibi. Hem benim işim bittiğinde, baskın da biter işte. Öyle çok uzun süre boyunca kalmayacağım orada.”
Başını iki yana salladığında, “Bunu seninle ya da sensiz yaparım.” diye çıkıştım.
O da tekrar gerilirken sırtını koltuktan ayırdı. “Bensiz polis baskını düzenletebileceğini mi sanıyorsun?”
“Başka yollar denerim.” deyip meydan okuyarak başımı salladığımda dişleri arasından “Beni ayar etme artık.” dedi. Omuz silkerek ayaklandım ve koltuğa attığı montumu da alıp giyinmeye başladım. “Ya beni planına dâhil et, öyle yönet ya da yönetmeye çalışmaktan vazgeç Barlas.” dedikten sonra çantamı da omzuma asıp kapıya vardım. Açtığım gibi geri kapandı. Sabırla ardıma döndüm. Barlas’ın öfkeli gözleri dibimdeydi. “Bu çetedeysen, herkes gibi sen de benim emirlerimi dinlemek zorundasın Siyah’ın çırağı.”
“O zaman bu çeteden ayrılıyorum Siyah.” dediğimde kaşları yavaşça kalkarken çenesi öfkeyle gerildi. “Sizin dekorunuz gibi tenezzül ederek dâhil ettiğin planlarda sağa sola savrulmayacağım. Ata’ya ulaşma şansım var ve ulaşacağım. Patronunun istediği de bu. Herkes emirlerine uysun istiyorsun ama başta sen patronuna karşı çıkıyorsun. Şimdi ister benim de sana karşı çıktığımı düşün, ister çeteden ayrıldığımı. O orospu çocuğunu indirmene yardımcı olacağım, seninle ya da sensiz.”
Anlatamıyordum ama zaman geçtikçe daha da tehlikeye düşüyordum. Ata’nın gözü iyice kararmıştı, alenen taciz ediyordu. Gözünde karısı olmak üzereydim ve resmen rızam olmasa da bana dokunmayı kendisine hak görüyordu. Ne demek dokunma, diye sorgulamıştı, ondan dokunmamasını istediğimde. Sinsice ardımdan yaklaşmış, sarılmış, şimdi yanık acısı ve ağrısıyla sızlayan boynumu öpmüştü. Barlas’tan yardım istersem, karşısına çıktığı an onu öldüreceğini açıkça söylemişti ki zaten bunu tekrar ifade etmesine bile gerek yoktu, bu tehlikenin farkındaydım. Şu an anlatsam ardından yaşanacak en iyi senaryoda Barlas katil olmasa bile operasyon bozuluyordu. Barlas zamana ihtiyacı olduğunu, Ata’nın ayrı değil diğerleriyle bir paketleneceğini ve kilit isim olduğunu söylüyordu ama anlatırsam, Ata’yı öldürmemeye ikna etsem bile onu etrafımda tutmamak için erkenden ve diğerlerinden ayrı içeri attırmaya çalışacaktı. Hep birlikte çökertilmedikleri için babası da, ortakları da başımıza bela olacaktı. Kenardan izlemekten sıkılmıştım, bizi mahvetmiştim ve sadece ondan kurtarmasını beklemek hem bencillikti, hem de bunu beklemeye zamanımız yoktu. Ben artık hayatımı yaşamak istiyordum ve yapabileceğim bir şey vardı, yapacaktım.
Kapıyı kapattığı eli, omzumun üstünden kapıya yaslıyken diğer elini yumruk şekline getirip sertçe kapının yanından duvara yasladı ve tamamen kolları arasında kaldım. Başımı da kapıya yaslarken etkisi altında, ne dese kabul edecek bir kıvama gelmemeye çalıştım. Sıkkın bir şekilde nefes alıp verdi ve başını yavaşça iki yana sallarken gözlerini gözlerimde gezdirerek “Elime avucuma sığmamandan çok yoruldum.” dedi.
Omuzlarım iyice çökerken meydan okuyan bir tavrım kalmamıştı. İç çektim. “Sığmak ve orada yaşamak isterim.” diye mırıldandım ve dudağım bükülüp düzeldikten sonra hafifçe omuz silktim. “Ama yuvama konmadan önce kafesimden kurtulmalıyım Barlas.”
İki yanımdan uzanan gergin üst kollarına, çekinerek götürdüm ellerimi. Başparmaklarım yavaşça kollarını okşarken yalvarır gibi “Gel kafesi birlikte kıralım,” dedim. “Seni oradan izlemek istemiyorum artık.”
Temasımla ve söylediklerimle birlikte, zincirleri kırılmaya başladı, duydum. Gözleri hislere yakalanırken alnı alnıma yaslanacak gibi oldu ama gerisin geri gitti. Ellerini iki yanımdan çekerek gerilerken, ellerim de boşluğa düşmüş oldu. İki yanımda yumruk şekline getirip getirip gevşetirken titrek nefesler alıp verdim. Bana koy vermiyordu. Koyduğu mesafe beni üşütürken, her nasılsa boynumu daha da yakıyordu.
“Senden bir saniye bile haber alamazsam, operasyonu yakarım.” dediği gibi başımı onaylar şekilde salladım. “Dediğim her şeyi yapacaksın.” diye eklediğinde “Evet.” dedim hızla. Avuçlarını çapraz bir şekilde birbirine sürterken sesini yükselterek “Doğaçlama yok.” dediğinde “Yok.” diye onayladım. “Plandan çıkarsan, planı siker atarım.” dediğinde “Anladım!” diye çıkıştım.
İşaret parmağıyla beni gösterirken öfkeyle “Beni buna mecbur bıraktın ve başına bir iş gelirse, koparacağım kıyameti düşünüp düzgün duracaksın.” dediğinde “Anladım Barlas!” diyerek kapıyı açtım. İçtiğim ağrı kesici ve yapılan aşı iyice yorgun düşürüyordu, aramızdaki mesafeye de katlanamıyordum. Bir sonraki şampiyonluk dövüşüne daha bir hafta vardı, plana dair detayları başka gün de konuşabilirdik. Ben artık eve gidip ağlamak istiyordum.
Kapıyı açmamla birlikte, arabalarına yaslanıp sohbet ederek bekleyen Meriç’le Çağrı doğrularak başını benden yana çevirdi. Bakışlarıyla durum tespiti yapmaya çalışıyorlarmış gibiydi. Ayakkabılarımı giyerken “Var mı başka diyeceğin?” diye sordum.
“Var.” dediğinde doğrularak ona döndüm. O da tekrar kapıya yaklaşmıştı. Ben Ata’ya dair bir şeyler diyeceğini sanırken ciddiyetle boynumu gösterdi. “Sakın bugün duş alma. Kırk sekiz saat su değmemeli, pansuman kuru kalmalı. Sonra da birkaç hafta boyunca yine dikkat etmen gerekiyor. Hamam gibi sıcak suda yıkanıyorsun, unut birkaç hafta o işi. Ilık suda, direkt yaraya su tutmadan yıkanman lazım. Şampuan, sabun falan temas etmesin. Bir süre her gün ve her duş sonrası da pansuman yenilemen gerekecek, duş almadan önce bana haber ver.”
Gülümsemek isterken aramıza koyduğu mesafeye saygı duyarak ciddi kalmaya çalıştım. Boynumu gösterip “Hep sen mi pansuman yapacaksın?” diye sorduğumda gözleri sargıdayken “Evet. İyi yapılmalı,” dedikten sonra gözlerini gözlerime çıkardı. “Yarın sabah gelirim, uygun musun?”
“Evet.” dedim hemen. Göz göze kaldık bir süre. Benim gibi onun da içinin gitmesini izlerken avuçlarımı tırnaklıyordum. Daha uysal bir sesle “O zaman yarın görüşürüz, iyi geceler.” dese de, böylelikle beni yine Meriç ya da Çağrı’nın bırakacağı belli olmuş oldu. “İyi geceler.” diye mırıldandım.
Gözleri Meriç’e döndü ve başıyla arabayı işaret etti. Meriç hareketlenirken Çağrı da mekâna doğru yöneldi. Yanımdan mekâna girerken “Görüşürüz yengem, tekrar geçmiş olsun.” dedi. Gözlerim, ‘yenge’ deyişine ne tepki vereceğini görmek için Barlas’a döndü. Doğal karşılamış gibi, bana bakmaya devam ediyordu. Bu şartlar altında sevgilim olmak istemiyordu -ki bu biraz gururu için ama çoğunlukla köşeye sıkışıp ona her şeyi anlatmam içindi- ama ‘yenge’ denilince de olması gereken buymuş gibi normal karşılıyordu.
“Görüşürüz, sağ ol.” dedim hafifçe gülümseyip el sallamasına eşlik ettim. Çağrı odanın içine doğru giderek gözden kaybolurken bakışlarım tekrar Barlas’a döndü. Dalan gözlerini benden hızla kaçırdı ve kapatmak ister gibi kapıyı hareketlendirse de duraksadı ve tekrar bana baktı. Muhtemelen yüzüme kapatmak istemiyordu. Ciddi kalamadan ona da gülümsedim ve “Görüşürüz.” diyerek geriledim. Onu daha da zora sokmadan bakışlarımı ondan alıp arabalara döndüm. Ardımdan “Görüşürüz.” dedi o da ve birkaç saniye sonra kapının kapanma sesini duydum. İç çekerek Meriç’in olduğu arabaya bindim ve Meriç arabayla gerilerken pencereden gidişimizi izlemesini izledim. Kapıyı kapatsa da pencereden bakmadan da edememişti.
Yola çıktığımızda “Durduk yere ayrılıp duran lavuklarsınız,” diyen Meriç’e burukça güldüm. “Lavuk, dediğimi Siyah’a söyleme tabii.”
Söylemediklerim listesine bunu da eklerdim tabii. Aralarında kaybolurdu. Tekrar güldüm ve bir süre sessiz kaldım. Yine de dudaklarım aralanıp aralanıp iç çekerek kapanıyordu. “Söyle hadi.” dediğinde gözlerim hızla Meriç’e döndü ve parmaklarıma eziyet ederek yutkundum. “Bana olan sevgisinin azalmasından korkuyorum.” diye mırıldandım.
Güldü. Ben neredeyse ağlamak üzereyken güldüğü için mahcup bir şekilde dudaklarını kapatmaya çalıştı ve sesini temizledi. Gözleri sıklıkla yola dönerken arada bana da bakarak “Onun ne kadar çok sevdiğini, bu hayatta sadece sen bilmiyorsun. Ne garip, oysaki seni seviyor.” dediğinde dudağımı kemiriyordum. Güven vererek gülümsedi. “Bir haftadır senden uzak durabiliyor, bugün de tepkili, mesafeli diye endişe etme. Uzaktan uzağa gözleri hep üstünde. Pencereye çıktığında, sahilde yürüdüğünde, kafes dövüşünde bile. Sen ona bakmadığın her an, o sana bakıyor.”
Gözyaşlarımı silerken ağlar gibi gülüp “Sen de hep bizi izliyorsun galiba.” dediğimde o da güldü. “En sevdiğim dizisiniz, derken şaka yapmıyorum. Her şeyin ortasında yine de güzelsiniz. Aşk meşk benlik değildi ama sizden sonra özenmiyor değilim.”
“Bilfiil acı çekiyoruz.” diye hatırlattığımda “Şimdilik.” diye düzeltti. “Ayrıca çok ağlayanlar, güzel güler.”
Onun gözleri yoldayken içim içime sığmadı, yerimde heyecanla kıpırdanıp ihtiyaçla dudaklarımı aralandım. Söylemek için can attığım bir şekilde “Onu çok seviyorum.” dediğim gibi kaşları kalkıp inerken güler gibi oldu. Arabanın camlarını açıp dışarıya doğru “Asya Hanım sonunda itiraf etti!” diye bağırdığında gülerek kendi tarafımın camını geri kapatmaya çalıştım çünkü sokaktan geçen birkaç genç, ‘Ne ayak bunlar?’ der gibi bize bakıp ardımızdan gülmüşlerdi.
“Bunu bana değil, ona söylemen lazım farkında mısın?”
Omuzlarım çökerken sesim inceldi. Hafif bir yüz buruşması eşliğinde “Sen de ona söylesen?” dediğimde kahkaha attı ve kendi tarafındaki camı da kapattı. Gözleri yolla aramda dönerken “Niye? Adama âşık olan ben miyim?” diye sordu.
Alayla “Bilemem, ona çok düşkünsün.” dediğimde güldü. “Kadınlarla ilgileniyorum,” dedikten sonra göz kırpıp “Ayırmaksızın.” diye ekledi. Aşka meşkle işi olmadığına göre yüzeysel ilişkiler kuruyordu ve belli ki çapkındı.
Gülüşüm zamanla iç çekişe döndü. Yolu izlerken düşünceli bir şekilde “Benden uzak durmaya çalışıyor, ikimiz de şu an sevgili olamayacak haldeyiz. Zaten biliyor ama bir de söylersem, onu daha da zora sokacakmışım gibi hissediyorum.” dedim.
“Bana kalırsa, ona sorsak her ne olursa olsun duymak isterdi. Eminim ki, o söylemekten geri durmuyordur.”
“Söylüyor.” dedim gülümseyerek. Bir haftadır söylemiyordu ama öncesinde, mutlaka söyleyecek yerler buluyor, içinde tutmuyordu. Duymak bana iyi geliyordu. Her şeyin ortasında, iyi hissettiriyordu. Belki ona da iyi gelirdi.
“O da duymayı hak ediyor. Güçlü bir adam, sağlam biri ama bugünlerde çok yorgun, dalgın. Henüz savaşın ortasındayız, güce ihtiyacı var.”
Benim yüzümden yorgun, benim yüzümden dalgındı. Daha da üzmeyeyim diye geri durmaya çalışıyordum ama belki de panzehir de bendim. Sevgili olmak istememe sebeplerini anlayabiliyordum, ona saydam olmam için beni köşeye de sıkıştırıyordu böylelikle. Ben de zaten başka bir herifin teki benimle evleneceğini sanıp hem sözleriyle, hem maalesef ki bazen fiziki olarak taciz ederken Barlas’ın sevgilisi olamazdım. Bu beladan kurtulmadığım sürece, bu yalanı daha da acımasız hale getiremezdim. Sevgilisi değildim ama sevdiğiydim. Sevgilim olmasa da sevdiğim olduğunun söyleyebilirdim. Biliyordu ama hissettirmekten öte, dudaklarımdaki mührü kılıp söylemek istiyordum. Bir kere söylesem, hep söyleyebilirdim.
Ama nasıl ve ne ara?
**
“Bir tane daha aynısından…” diyerek kokteyl bardağını uzatmaya çalışırken yaslandığım dirseğim bar tezgâhından kaydığı için parmaklarım gevşedi ve kokteyl bardağı yere düşerken ben de yüksek bar sandalyesinden aşağı doğru sendeledim. Bardağın kırılma sesi, yüksek müzikte kaybolup giderken ben de cam kırıklarına varamadan başım bir göğse çarptı ve bir kol belime sarılarak vücudumu doğrulttu. “Ne yaptığını sanıyorsun be?” diye çıkışarak adamı ittirmeye çalıştığım sırada kokusu burnuma doldu ve kaşlarım hızla gevşerken başımı yavaşça başına doğru yükselttim. Gözlerimi kırpıştırıp kırpıştırıp sallanan dünyamda net bir görüntü elde etmeye çalışırken “Barlas?” diye sordum. “Gerçekten sen misin yoksa düştüm ve bayıldım mı?”
Görüntüyü netleştirme çabası içerisindeyken başımı bile sabit tutmakta zorlanıyordum ama o sıcak kahverengilere baktığıma neredeyse emindim. Gözler yanıltsa bile his yanıltmazdı. Temasıyla birlikte güven dolmuştum, kokusu da burnumun direğini kalbime doğru ilerleyen bir güzergâhla yakmıştı.
“İşaret dili kullansan daha anlaşılır olursun Asya’cım ve sen işaret dilini bilmiyorsun bile.”
Cümlesini anlamak üzere zihnimde yavaşça işlerken kaşlarım çatılıp gevşiyordu. Gözlerim de net görebilmek için kısılırken başımı hafifçe sola doğru yatırmak istemiştim ama durduramayıp sola, bar tezgâhına doğru devrileceğim sırada omzundan tutarak doğrulttu. Bedenimin sabit durmasını sağladı ama zihnim birkaç saniye gecikmeli geldiğinden biraz da onu bekledik. Ardından “Anlamıyor musun yani beni?” diye sordum.
“Ben çata pat anlıyorum da, dünya üzerinde başka bir varlığın şu an seni anlayabileceğini sanmıyorum.”
İttirmek üzere yaslanmış ellerim kaslı göğüslerinin üstünde kalırken omuzlarım çöktü. “Uzun cümleler kurmasan olur mu? Kafam karışıyor.” diye sızlandığımda güldü. Gülüşünü görmek beni heyecanlandırıyordu ve biri yetmezmiş gibi iki tane görüyordum! Bir elim göğsünden ayrıldı ve gülen yüzünü sevmek üzere uzandım ama elim boş döndüğünde kaşlarım çatılırken gülümsemem silindi. Gülerek bir elini belimden çekip elimi havadan yakaladı ve yanağına götürdü. “Buradayım.”
“Hah!” diyerek tekrar gülümsedim ve yanağını sevdim. Uyuşuk hissetsem de teninin sıcaklığını hissedebiliyordum. “Sen, sensin yani?”
Gülerek, “Ben kimim?” diye sorduğunda ben de güldüm ve ellerimi havaya kaldırarak “Sensin!” dedim. Düşeyazdığım sırada bar sandalyesinde beni kendisine çevirmişti ve şimdi ellerimi kaldırdığım gibi sandalyenin ucundan kaymıştım ama düşmeden belimin iki yanından tutup tekrar oturmamı sağladı. O beni sabit tutarken bir elimin işaret parmağıyla diğer elimin parmaklarını göstererek saymaya başladım ama her nedense parmaklarım birbirini bulamıyordu. “Barlas Berk Altay.”
“İsmimi üç farklı kişi gibi mi saydın biraz önce?” dediğinde ellerime bakmaya çalıştım. Başım dönerken midem de bulandığında yüzümü buruşturup tekrar gözlerimi gözlerine çıkarmak istedim ama gözlerinin ortasında burnunu görüyordum. Yüzündeki her şeyin yeri garip görünüyordu.
Parmaklarımla saymaya çalışmaya devam ettim ve dördüncü parmağımı yakalamaya çalıştım. “Kafes şampiyonu,” derken parmaklarım bittiği için onun parmaklarına dokunarak saymaya devam etmek üzere bir tanesini belimden çaldım ve aramızda kaldırdım. “Bordo ya da kırmızı falan bir şey bereli, çete li…”
Gülerek ensemden tutup yanağımın göğsüne yaslanmasını sağladı. “Sen burada usluca bekle bir bakayım.” dediğinde keyifle kollarımı beline doladım ve beni park ettiği yerde huzurlu bekledim. Gözlerimi de kapattığım sırada midem bulandığı için tekrar araladım. “Hanım efendi bir tane daha kokteyl istemişti ama…”
“Yok birader sağ ol, yetti bize. Sen bizim hesabı ver.”
Bir sürenin ardından “Gel bakalım.” diyen Barlas’ın yönlendirmesiyle yanağımdan göğsünden ayrıldı. Yetmediği için hızla, “Biraz daha.” deyip gevşeyen kollarımı sıkılaştırdım ve tekrar yanağımı göğsüne yasladım. Birkaç saniye sonra da kollarını vücuduma doladı ve benim gibi “Biraz daha.” derken çenesini başıma yasladı. Sandalyenin yanında ayakta olan Barlas’ın göğsünü açıp girmek istermiş gibi ona doğru yaslandığımdan ara ara hâlâ oturduğum bar sandalyesinden kaysam da her seferinde düzeltti.
Bir sonsuzluk daha sarılmak isterken bir süredir gözlerimi kapalı tuttuğum için yeniden midem bulanmaya başladı. Boğazıma tırmanan kusma isteğini yutkunurken huzursuzca kıpırdanıp “Midem bulanıyor…” dediğimde “Ah be güzelim. Buyur buradan yak.” deyip yavaşça başımı doğrultmamı sağladı. Elleri kollarıma kayarken yüzüme doğru eğildi. Gözlerimi kırpıştırarak o güzel yüzünü net görmeye çalıştım. “Şimdi çıkacağız, hava almak iyi gelecek.”
“Ah be güzelim mi?”
Bir elini kolumdan çekip sandalyeye asılı montumu alırken “Ne oldu?” diye sordu. “Be güzelim mi?” diye sorduğumda kolumdaki eli, kayıp belimi sardı ve beni sandalyeden kucağına doğru çekti, ardından yere indirdi. Kalçamın sandalyeye yaslanmasını sağlayıp bacaklarıyla da bacaklarımı sıkıştırarak sabit tuttu. Montumu giydirmeye başladı. Görüşümü netleştirebildiğim saniyelerde anladığım kadarıyla ne demek istemediğimi anlayamayarak bakıyordu. “Güzelim mi?” diye sorduğumda güldü ve sıkışmış saçlarımı montun içinden çıkartıp boynuma dikkat ederek fermuarı çekti. Çantamı alıp kendi tutarken diğer kolu belimi sardı ve “Gidiyoruz, hadi.” dedi.
“Dur, bir saniye…” diyerek yönlendirmeye çalıştığı yolda ona döndüm ve vücut ağırlığımı taşıma işini daha çok ona verdim. Ellerim göğsüne yaslı bir şekildeyken “Sen bir anda nereden çıktın ki?” diye sordum. Kulağıma gelen sesi ben bile anlamakta zorlanırken onun söylediklerimi anlayabilmesi şaşırtıcıydı. Ses yüzünden bağırarak konuşmamız gerekiyordu ama bazen bağırmayı unuttuğum için cümlenin ortasında hatırlayıp bağırmaya başlıyordum.
“Buradaydım zaten, gitmeye karar vermeni bekliyordum. Sonra baktım sen meyve suyu oluyorsun, senin yerine karar vermem gerekti.”
“Bir dakika, bir dakika çok hızlı konuşuyorsun...” diyerek işaret parmağımı yüzüne doğru kaldırdım. Gözüne çarptığında o irkilerek başını hafifçe geri çekerken “Ay…” diyerek yanağından tutmaya çalıştım ama yine havayı yakaladım. “Pardon, pardon, pardon...”
Barlas güldü. “Tamam, gözüm yerinde en azından.” dedikten sonra çantayı tuttuğu eliyle havadaki elimi yakalayıp tekrar yanağına götürdü ve “Hâlâ buradayım.” dedi. Yanağını severken başta gülsem de canını yaktığımı hatırladığım için gülüşüm yüz buruşmasına döndü. Elimi yanağından çekip işaret parmağıma bakarken “Salak parmağım…” diye sızlandım. İşaret parmağımı net göremediğim, ben ya da o ya da o dünya ama bir şey sürekli sallandığı için gözlerime kadar yaklaştırmışken parmağımı tutup geri çekti. “Senin de gözün yerinde kalsın güzelim. Gel hadi, gidelim.” dedi.
Beni barın içine, muhtemelen çıkış yoluna çevirdiğinde “Dur ama…” diyerek direndim ve tekrar kolları arasında ona döndüm. “Yavaşça, tekrar söylesene. Neden buradasın?”
Derin bir nefes alıp verdi ve sonra dayanamayıp tekrar güldü. “Ben buradaydım zaten.”
Yüzümü buruşturup “Çok hızlısın.” dediğimde gülüşünde dudağını yaladıktan sonra yavaşça “Ben…” diyerek bir elini benden çekip kendisini gösterdi. Kaşlarını kaldırarak baktığında neşeyle el çırpıp “Bunu anladım.” dedim. “Süpersin.” dedi gülerek.
“Dur araya başka laflar karıştırma, aklımda tutamam.” diye kızdığımda ciddi olmaya çalışarak başını onaylar şekilde salladı ama gülmek üzere gibiydi. Yine kelimeler yavaşça dudaklarından çıkarken “Ben, buradaydım.” diyerek etrafımızı gösterdi. “Seni…” derken beni gösterdi. “Beni?” derken kendimi gösterdiğimde başını onaylar şekilde salladı. “Bekliyordum.”
“Ben seni mi çağırdım?” dedim şaşırarak. Alkol aldığımda saçma sapan bir şey yapmamak için telefonumu kapatmıştım, açıp aramış olamazdım.
“Hayır.”
Rahatladım. En azından rezil olacak bir şey yapmamış olmalıydım ama… Gülüp durduğuna göre şu an rezil oluyordum… “Nasıl, niye geldin o zaman? Nereden biliyordun burada olduğumu?”
“Kızım sen pencereye çıksan, benim haberim oluyor ya? Kalkacaksın, böyle giyinip…” dedikten sonra yakınlığımız yüzünden yapabildiği kadarıyla vücuduma bakarken iç çekti. Gözleri gözlerime döndüğünde sesine sitem de düştü. “Bara geleceksin ve benim haberim olmayacak mı sence?”
“Kafamı dağıtmak istedim.” dediğimde başını onaylar şekilde salladı. “Biliyorum, anlıyorum seni ama keşke kafanı başka bir elbiseyle dağıtmak isteseydin. Çünkü benim de birilerinin kafasını dağıtmam gerekti.”
Kaşlarım çatılırken bir adım uzaklaşmaya çalışarak üstüme baktım. Ne giydiğimi bile hatırlamıyordum. Şimdi düşününce, tanışmaya yanıma gelen ama daha ben kovamadan bile yanımdan yok olan adamlar vardı. Uzaylıların kaçırmış olabileceğine bile ihtimal vermiştim ama sanırım cevap Barlas’tı.
Aşağı doğru bakmak midemi bulandırdığı için hızla başımı kaldırdım ama ani hareket de iyi gelmemişti. Benimle birlikte yüzünü buruşturdu ve ikimiz de başımın nispeten daha sabit bir hale gelmesini bekledik. Ardından, “Elime bu geçti.” diye açıkladım. Kısaydı ama şortluydu. Oturunca daha da kısalıyordu tabii. Onun dışında bir dekolteye sahip değildi ama vücudu dar bir şekilde sarıyordu, bu detay da Barlas’ın hoşuna gitmemiş olmalıydı. Zamanında da bu elbisemden pek haz etmezdi.
“Hoş olmamış mıyım?”
“Sorun o ya zaten güzelim?” diye sitem etti. “Çok hoş olmuşsun.”
Güzelim, deyişine iç çektim. Sarhoşluğum bazı sınırları şimdilik kaldırmış gibiydi ve eğer öyleyse ayılmak istemiyordum. “Niye yanıma gelmedin de uzakta gizlendin ki?”
Şimdi yanımda olması bile çok güzeldi ama daha güzel olan bir şey varsa, o da geceyi onunla geçirmekti. Yarın şampiyonluk dövüşü öncesinde planımızı uygulayacaktık ve geçen hafta yetmezmiş gibi yine bir hafta boyunca pansumanlar için ve planı konuşmak için görüşmek haricinde yan yana gelmemiş, iletişim kurmamıştık. Barlaslar aynı zamanda Ata’nın emniyetteki casusunun kim olduğunu çözebilmek için şüphelendikleri bazı kimselerin baskından farklı dakikalarda haberdar olmalarını sağlayacaklardı ve ben Ata’nın öğrendiği dakikaya dikkat edecektim, böylelikle eğer o isimlerden biriyse anlamış olacaktık.
Bu süreçlerde Barlas’ın sohbetkar olmaması beni de susmaya itmişti. Sessizce birbirimizi izlemiş, ruhlarımızla konuşmuştuk. Pansuman yaparken yaramı gördüğü her seferinde yüz ifadeleriyle de konuşmuştu. Öyle ki, kendime kıymıştım ama bana kıyamamasına, canım yanmıştı. Geçmişe gidip o yaradan sakınmak istemiştim ama yapmam gereken yaranın sebebinden, Ata’dan kurtulmaktı.
“Gizlenmek mi?” dedikten sonra biraz önce oturduğum sandalyenin yakınında bir masayı gösterdi. “Asya’cım, hemen şurada oturuyordum. İki kere düşen çantanı, bir kere kabanını tekrar sandalyene astım. Beş altı kere yanından tanışmaya gelen adam aldım. Adamı tuttum, komple aldım, senin ruhun duymadı. Pek gizlendiğim söylenemez yani. Dedektiflikten emekli oldun herhalde, geçen gün takır takır tespit yapıyordun.”
“Barlas.” dediğimde “Çok mu hızlı oldu?” dedi. Başımı onaylar şekilde salladığımda güldü. “Yani duydum ama anlamaya zamanım kalmadı.” dediğimde gülüşü arttı. Ben gözlerimi kırpıştırarak duyduğum şeyleri hatırlamaya çalışırken yanağımı sevmeye başladı ve idrak kabiliyetimi iyice azalttı.
Gülüşü, güzel bir gülümsemeye dönerken “Biraz kafa dinlemeye ihtiyacın varmış gibiydi. Sana alan tanımak istedim.” dedi.
“Sana ihtiyacım var.” diye düzelttim. Hafifçe omuz silkerken gözlerim ceketinin fermuarına doğru indi. “Seni özlüyorum.” derken ne kadar bağırabilmiştim, bilmiyordum. Toplamda iki haftadır yanımdayken bile yokluğuyla sınanıyordum ve kış bitiyordu ama benim üşümem geçmiyordu.
Başımı iki yana sallarken gözlerim de kapandı. “Bununla nasıl baş edeceğimi bilemiyorum.”
Bir süre sessiz kaldı. Başım tekrar döndüğü için başımı sallamaya bırakıp gözlerimi araladım ama ceketine bakmaya devam ettim. “İki sene nasıl baş ettin?” diye sordu en sonunda. Kızaran gözlerim ona döndü. Gördüklerim sallanıyor olsa da hüznünü seçebildim. Hüzünlü olsa da sesi kızgındı. “Hisleri erteliyordum,” dedikten sonra iç çektim. “Artık erteleyemiyorum.”
Hepsi boğazıma dayanmıştı ve hiçbirinin sabrı kalmamıştı. Delirip kendimi zorla planlara dâhil etmem de bu yüzdendi. Çok yorulmuştum, bıkmıştım, dayanmaya gücüm yoktu.
Bir sürenin ardından “Gel, hadi.” diyerek beni önüme çevirdi ve bu sefer karşı koymadım. Kolu güçlü bir şekilde belimi sarıp beni yönlendirirken başımın göğsüne yaslanmasını sağladı. Ben de kolumu beline olabildiğince dolayıp ceketinden tutundum. Çantamı tutan eli de vücudumun önünden tutarak destek oluyordu. Gözlerim kapanırken yönlendirmesiyle ilerledik. Bardan çıktığımızı kulağımdaki gürültünün bir anda kesilip yerini uğultuya bırakmasından ve yüzüme çarpan havadan anladım. Bir süre daha ilerledik ve arabanın kilidinin açıldığını duydum. Beni arabaya bindirdiği sırada gözlerimi yavaşça araladım. Emniyet kemerimi bağlamak üzere bana doğru eğilmişti. Gece karanlığında sokak lambasının ve araba ışığının aydınlatmaya çalıştığı loş ışıkta güzel yüzüne yakından bakarken iç çektim. Çekilmek üzereydi ama göz göze geldiğimizde duraksadı. Elleri kalçamın iki yanından koltuğa yaslandı ve birkaç saniye baktıktan sonra “Miden nasıl?” diye sordu.
“Daha iyi ama…” dedikten sonra gözlerimi arabanın içinde gezdirdim. “Yol tutacak gibi.”
“Camını açacağım, miden bulanırsa söylersin, dururum. Olur mu?”
Başımı onaylar şekilde salladım. Başım zonkladığında yüzümü buruşturup duraksadım. O da yüzünü buruşturduktan sonra torpidodan su çıkartıp kapağını açarak bana uzattı. Suyu tutsam da bana güvenememiş olsa gerek dudağıma götürmeme ve içmeme yardımcı oldu. Yeterli olduğunu düşünüp dudağımı geri çektiğimde o da suyu geri çekti ve kapağını kapatıp kapı cebine koydu. “Geliyorum.” diyerek yavaşça kapımı kapattı ve arabanın önünden dolanıp şoför kısmına geçişini izledim. Sol yanağım koltuğa yaslanırken onu izlemeyi sürdürdüm. Arabaya bindi, çalıştırdı ve yola çıkmadan önce camları araladı. Sarsılmamam için yavaş sürerken gözleri sıklıkla bana dönüyordu. Onu izlemek istesem de mide bulantım yeniden arttığı için cama doğru döndüm ve dirseklerimi de kapıya yaslayıp başımı hafifçe camdan çıkarttım. Gözlerim yavaş olmamıza rağmen akıp gidiyormuş gibi gördüğüm yoldayken derin nefesler alıp vermeye başladım.
“Durayım mı?”
“Yok…” derken başımı da kollarıma yasladım.
“Karnın aç mı? Çorba içer misin? Ya da başka bir şey?”
Yüzüm buruşurken “Hiçbir şey yemek istemiyorum.” dedim. Sesim de boğuk çıkmıştı. Duracakmış gibi arabayı yavaşlattığında başımı kolumdan kaldırıp “Hayır, hayır.” diyerek omzumun üstünden ona baktım. Bir elimi de onaylamaz şekilde sallamak için camdan çekmiştim. “Gidelim. Bir an önce eve gitmek istiyorum.”
Havada salladığım elimi tutup bacağımın üstüne indirirken “Az kaldı.” deyip güven verir gibi gözlerini kapatıp açtı. Başım yavaşça koluma yaslanırken kıvrık dudaklar eşliğinde onaylar sesler çıkarttım. Gözlerim bacağımın üstündeki elimizdeyken tekrar kızardılar. İyi halde olmadığım için ara sıra koy verdiğini biliyordum ama her temasını ihtiyaçla yaşıyordum.
Ne kadar süre ellerimize bakmıştım bilmiyordum ama “Geldik.” dediğinde gözlerimi kırpıştırarak başımı doğrulttum. Elini yavaşça elimden çektiği sırada sırtımı koltuğa yaslayarak gözlerimi kapıya çevirdim ve elimi, diğer elimle tutup sıktım. Yutkunduktan sonra hareketlenmeye çalışarak elimi kapının kulpuna uzatmıştım ki kapı açıldı ve Barlas bana doğru eğildi. Uzanıp emniyet kemerimi çıkardı ve kolu belimi sararken “Gel bakalım.” diyerek yavaşça beni arabadan indirdi. Çantamı da arabadan aldı ve vücudumu kendisine yaslarken çantayı tutan eliyle kapıyı kapatıp kilitledi. Kollarım yeniden beline dolanırken başımı göğsüne yaslayıp gözlerimi kapattım.
Allah’a emanet yürüdüğüm için “Kucağıma alayım seni.” diyerek hareketlendiğinde gözlerimi araladım ve “Midem…” diyebildim sadece. Yürüsem daha iyiydi. Doğrulup yavaşça “Tamam, nasıl daha iyi hissedeceksen.” dedi ve beni tekrar göğsüne çekip kolunu sardı. Yönlendirmeleriyle yürürken gözlerimi ihtiyaçla kapatsam da midem bulandıkça geri açıyordum.
Kapının önünde beni kendisine yaslayıp tek koluyla ayakta tutarken diğeriyle çantamdan aldığı anahtarla kapıyı açtı. İçeri girmemizi sağladıktan sonra ışığı açıp kapıyı kapattı. Montumu çıkarmamı sağlayıp astıktan sonra beni portmantonun oturak kısmına oturttu ve ayakkabılarımı çıkarmak üzere önümde diz çöktü. O sadece ayakkabılarımla ilgilenirken bu görüntü bende başka hayaller ve acılar belirmesini sağladığı için dolmuş gözlerimi merdivenlere doğru kaçırdım. Başparmağımla yüzük parmağımı okşadım, varlığına alışmadığım bir yüzüğün yoksunluğunu çekiyordum.
Ayakkabılarımı çıkardıktan sonra göz ucuyla doğrulduğunu gördüm. Kendi ayakkabılarını da montunu da çıkarıp yerleştirdikten sonra ellerimden tutup beni yavaşça kaldırdı. Merdivenler gözlerimde büyürken “Yukarı kadar kucağına alsan fena olmaz aslında.” diye mırıldandım. Sevdiğim adamın sevdiği kadındım ama ondan bir şey isterken bir yanım çekiniyor, hakkım yokmuş gibi hissediyordu. Yine de bir saniye bile bekletmeden kollarını belimin ve bacaklarımın ardından dolayıp beni kucağına almıştı. O her talebime hak veriyor gibiydi.
Kollarım gevşekçe boynuna dolanırken gözlerimi sımsıkı kapatıp açarak başımı göğsüne yasladım. Midem ara ara nüksediyordu, başım zonkluyordu, kulaklarımdaki uğultu hâlâ geçmemişti ve ateş basıyormuş gibi hissediyordum. Kötü halde olsam da kucağında olmam hoşuma gittiği için gülerek “Altay taşımacılık.” dediğimde o da güldü.
“Hızlı ve güvenilir.” dediğinde şaka yapsa da ‘Güvenilir’ kısmı iç çekmemi sağladı. O benim takıldığım detaya takılmadan beni çıktığımız üst kat koridorunun duvara doğru yakınlaştırdı. “Hanım efendi rica etsem ışığı yakabilir misiniz?”
Alt katın ışığı merdiven boşluğundan loş bir şekilde ulaşıyordu ve yetmiyordu. “Bu ne böyle hem hizmet alıyoruz, hem iş yapıyoruz?” diye alayla söylenirken ışığı yakmak için uzandım ve parmaklarım duvara dokundu. Gülerek, “Biraz sağa…” dediğinde elimi kaydırdım ve zaten apaydınlıkken bile net görmekte zorlanan gözlerimi kısarak loş ışıkta tam konumunu görmeye çalıştım. Parmaklarım tekrar ışık anahtarını bulamayınca, gülüşü arttı ve “Asya’cım, diğer sağ.” dediğinde ben de güldüm. Üfleyerek diğer tarafa doğru kaydırdım. Başım dönüp duruyordu, kaç bardak kokteyl içtiğimin haddi hesabı yoktu, sağımı solumu karıştırmamı anlayışla karşılamalıydı.
“Biraz da yukarı.” dediğinde neyse ki gerçekten yukarı doğru elimi kaydırdım. Sonunda parmaklarım anahtarı buldu ve açtım. Neşeyle “Hah!” diyerek el çırptım ve kucağımda başımı ona doğru çevirip “Yaptım!” dedim.
Gülerek “Aferin sana.” dedi ve ilerlemeye başladı. Midemin kasılmasıyla birlikte keyfim yavaşça silinirken yüzüm buruştu. Ellerim ağzımda giderken boğuk bir şekilde “Midem biraz…” dediğimde güzergâhını yatak odasından alıp lavaboya döndü. Lavaboya girdiğimizde beni kucağından indirip bir koluyla tutmaya devam ederken ışığı açtı. Kolları ardımdan belime dolanırken önlü arkalı lavaboya yaklaştık. Ellerim lavaboya yaslanırken gözlerimi sımsıkı kapatarak başımı eğdim. O sıra bir kolunu belimden çekip saçlarımı boynuma değmemeye dikkat ederek diğer omzumda topladı.
Kusmamak için kendimi kastığımı gördüğünde, “Kus hadi, rahatlarsın.” deyip belimi okşadı. Yutkunup gözlerimi yavaşça araladım ve kusma isteği yüzünden yaşlanmış gözlerim aynadaki yansımasını buldu. “Dışarıda beklesen?”
Şefkatli gözleri anlayamayarak baktı. “Neden?”
“Kötüyüm, kusacağım.”
“Kızım o yüzden buradayım ya.” dedikten sonra çenesini omzuma yaslayarak gözlerini aynadan alıp hemen dibindeki yüzüme bizzat baktı. Yumuşak bir ses tonuyla sordu. “Sorun ne?”
Ben de gözlerimi aynadan alıp hafifçe başımı ona çevirdim. “Öyle görmeni istemiyorum…”
Çenesini omzumdan hafifçe çekti. “Güzelim kaç yıllık sevgilinim, farkında mısın?” dedikten sonra kaşları hafifçe çatılırken gözleri kapandı ve birkaç nefes es verip gözlerini araladı. Hâlâ şefkatle ama artık hüzünle de bakıyorlardı. “Kaç yıllık sevgilindim.” deyişi mide bulantımı unutmamı sağladı. Kalbim bulanıyordu artık, kusmak da mümkün değildi. “Yanımda ilk kusuşun olmayacak.”
“Evet ama…” dedikten sonra iç çekip hafifçe omuz silktim. “Sevgilindim işte. Artık değilim. Şimdi benimle böyle uğraşman için bir sebep yok… Yani sana yük…”
Kızgın bir şekilde “Sevdiğimsin.” diyerek susturdu beni. “Sevgilim olduğun için değil, sevdiğim olduğun için yanındaydım, hâlâ öyleyim. O yüzden…” dedikten sonra kızgınlıkla yüzünü buruşturdu. “… saçma sapan konuşmayı bırak. Neymiş seninle niye uğraşacakmışım, neymiş yükmüşsün. Başka kimle uğraşacağım? Sarhoşluğuna veriyorum. Hadi kus da, rahatla.” dedi ve yanağımdan tutup önüme dönmemi sağladı. Gözlerimi kırpıştırıp ona geri dönmeye çalıştığımda belimdeki eliyle destek olarak eğilmemi sağladı ve “Konuşmak yok.” dedi. Tam şu an onu sevdiğimi söylemek istiyordum ama suyu açıp belimdeki elini sırtıma kaydırarak hafifçe yan tarafıma geçti, yüzümü daha rahat görebilmek için benim gibi hafifçe eğildi.
Başımı ona çevirmeye çalışıp “Ama…” derken midemin bulantısı arttığı için yüzümü buruşturup gerçekten lavaboya odaklandım. Ellerim tekrar lavaboya yaslanırken gözlerimi kapatıp derin nefesler alıp vermeye başladım. Bir süre boyunca kusmadığımda bir elini üstümden çekip suyla ıslattıktan sonra sargıya değdirmeden boynumu ve yüzümü ıslattı. Soğuk su iyi gelmeye başlarken gözlerimi araladım. Mide bulantım azalmıştı.
“Kusmayacağım galiba…” diye mırıldanırken kendimi ölçüp tartmaya çalışıyordum. Bir anda yükseliyordu ama şu an dinmişti. Kusmaktan nefret ederdim ve mümkünse kusmamaya çalışıyordum. Özellikle de aynı gün birden fazla kere kusarsam hassas tenimde vücudumun kasılmasından kaynaklı minik benekler çıkabiliyordu.
“Bakayım sana…” diyerek elini yanağıma getirip beni doğrulturken kendisi de doğruldu. Vücuduma sarılı koluyla beni kendisine çevirirken gözleri yüzümde gezindi. “Daha iyi misin?”
Ona bu yakınlıktan bakmak ayaklarımı daha da yerden keserken işaret parmağımı dünya gibi sallayarak “Dönüyor.” dedim. Elini yanağımdan çekip işaret parmağıyla başparmağı arasında hafifçe boşluk bırakarak gösterdi ve “Birazcık daha az mı içseydin acaba?” dedi. Gözlerimi kırpıştırıp durmak dışında bir cevap veremediğimde gülümsedi.
“Gel, uyuyabilecek misin bir bakalım.”
Yönlendirmesiyle yatak odasına gittik. Denemek için örtünün üstünden yatağa uzanmamı sağladığında ellerim göğsünden yatağa düştüğü gibi henüz vücudumdan çekilmemiş kollarına uzandı ve yüzümü buruşturarak doğrulmaya çalıştım. Destek olarak oturmamı sağladı. Gözlerimi sımsıkı kapatıp boğuk sesimle “Uzanınca daha da kötü.” dedim.
“Duş almak ister misin?”
Gözlerimi yavaşça araladım. Elleri kollarımda, bana doğru eğilmiş, şefkatli gözlerle bakıyordu. “İyi olabilir.” diye mırıldandım. Ellerim üst kollarındayken kalkmak ister gibi güç aldığımda yardımcı olarak kaldırdı. Kolu tekrar belime dolandı ve yeniden lavaboya döndük. Çamaşır makinesine yaslanmamı sağladıktan sonra elleri belimdeyken duş kabinine doğru baktı. Üst dudağını dişleri arasına alıp bıraktıktan sonra kısılmış gözleri bana döndü ve yüz ifadesi gülmemi sağladı. O da hafifçe güldü ve “Tam olarak nasıl duş almanı sağlayacağız?” diye sordu.
O sorana kadar düşünmediğim detayla gülüşüm hafifledi ve bu sefer de o benim yüz ifademe güldü. Heyecanla dudağımı yalayıp duş kabinine doğru baktım. “Yani…” diye ağzımda geveledikten sonra gözlerimi kırpıştırarak ona çevirdim ve hafifçe omuz silkip tek bir nefesle “Ben sarhoşum, önemli kararlar veremem, çözümü sen bul.” dedim. Kahkaha atıp “Ama…” dediği gibi ellerimi kulaklarıma götürüp gözlerimi kapattım. “Bana hiçbir şey sorma.”
Ellerini, ellerimde hissettim. Yavaşça kulaklarımdan indirmeye başladığında gözlerimi araladım. Bakışları yutkunmamı sağladı. “Şöyle yapacağız…” dedikten sonra sesini temizleme ihtiyacı hissetti. “Ben duşu hazırlayacağım, elbiseni çıkartacağız, ben arkamı döneceğim, sen suyla biraz kendine geldikten sonra ben sana havlunu uzatacağım. Zaten kendine biraz daha gelmiş olacağın için, ıslanan…” dedikten sonra gözleri vücuduma kaydı. Çenesinin ucuyla gösterip dudağını yaladıktan sonra gözlerini gözlerime çıkardı. “… çamaşırlarını kendin değiştirebilirsin sonra.”
Başımı onaylar şekilde sallayıp “Bana uyar.” dedim. Başparmağımı kaldırıp “Sarhoş bu planı beğendi.” dediğimde güleç bir suratla iç çekti ve başını onaylamaz bir şekilde sallarken kendine gelme ihtiyacıyla gözlerini kapatıp açtı. “Park ettiğim yerde dur.” dedikten sonra ellerini üstümden yavaşça çekti. Devrilmediğimde “Süper.” dedikten sonra bir an ne yapacağını bilemeyerek bir sağa, bir sola döndü ve en sonunda ellerini belinin iki yanına yaslayıp ciğerinde nefes bırakmayana kadar üfledi.
“Duşa kabin diğer solunda.”
Gözleri bana dönerken üst dudağını dişleri arasına alıp kızmak isteyen gözlerle baktı ama güldüğümde o da güldü. “Hallediyorum hemen.” diyerek dolaptan bornozumu ve saç havlumu buldu. Duş kabininin yanındaki duvara yapıştırılmış askıya astıktan sonra duş kabininin kapağını açıp duş başlığını aparata taktı. Ardından ıslanmamak için geriden uzanarak musluğu açtı. Eliyle sıcaklığını kontrol ede ede ayarladıktan sonra bana döndü. “Ilığa yakın su. Üşütmez ama kendine getirir.”
Tekrar başparmağımı onaylar şekilde gösterdiğimde gözlerini kırpıştırarak baktıktan sonra güler gibi olup “Ayarlarımla oynuyorsun.” dedi ve yaklaşmaya başladı. “Neden ki?” diye sordum.
“Tam bir şapşalsın şu an. Seni ısırasım var.” dediğinde gözlerim irileşirken dudaklarım da kıvrılarak aralandı. Dediği kadar şapşal bir sesle “Öyle mi?” diye sorduğumda “Öyle.” diye sızlandı. Yanıma vardığında ne yapacağını bilemeyerek elleri havada, etrafımda öylece bir dolandı ve sesini temizleyip dudağını yalayarak gözlerini gözlerime çıkardı. Parmak şıklatıp beni gösterdi. “Önce elbiseyi, sonra bandajı çıkartalım.”
“Bana uyar koçum, her şeyi sorma.” dediğimde elleri yeniden duraksadı. Yavaşça güldü. Gözlerimi kırpıştırıp “Ne?” diye sorduğumda derin bir nefes alıp verdi ve “Dön arkanı Asya’cım.” dedi.
Bakışlarının yoğunluğu heyecanlanmamı sağlarken bir anda dönmeye çalıştığım için başım döndü. Çamaşır makinesine tutunduğum sırada o da belimin iki yanından tutarak beni doğrulttu ve dengemi sağladı. Birkaç saniye dünyamın düzleşmesini bekledikten sonra “Tamam mıdır?” diye sorduğunda “Tamamdır.” diye mırıldandım. Saçlarımı sol omzumda nazikçe topladıktan sonra elbisenin fermuarını açmaya başladı. Ortaya geldiğinde durdu. Her temasını her zerremle hissettiğim sessiz bir heyecan içerisindeyken durmasıyla kaşlarım kalktı ve “Ne oldu?” diye sordum. Ardımda kaldığı için onu göremiyordum.
“Biraz mola.”
Doğru anlayıp anlamadığımdan emin olmak için gülerek “Kıyafetimi çıkartırken bir molaya mı ihtiyacın oldu?” diye sordum. “Birden fazla da gerekebilir.” diye düzelttiğinde gülüşüm arttı. Sıkkınca nefesini üfleyerek fermuarı açmaya devam etti. Kıyafet omuzlarımdan iki yana doğru gevşeyerek açılırken sırtım boyunca temas etmiş olan elinin sıcaklığı yüzünden erimek üzereydim. Kıyafeti iki omzumdan sıyırmak üzereyken yine duraksadı.
Heyecanla gülüp “Biraz daha mı mola?” diye sorduğumda “Evet.” diye mırıldandı. Birkaç saniye beklememizin ardından kıyafeti omuzlarımdan sıyırdı. Ellerini iki yanımdan önüme uzatarak kollarımdan çıkarmamı sağladıktan sonra hızlı hareketlerle belimin iki yanından ve ardından kalçamın iki yanından çekiştirerek indirdi. Bacaklarıma indirmesinin ardından ateşe temas ediyormuş gibi bir anda bıraktığı elbise yeri boyladı ve birkaç saniye nefes alış verişlerimizi dinledik. Sonra, “Oldu galiba.” diye mırıldandım ve onaylar sesler çıkarttı. Yavaşça ona döndüğümde onun da gözleri vücudumdan eksilip gözlerimi buldu. Ben ona dönene kadar ardımdan iç çamaşırları haricinde çıplak olan vücudumu izlemiş olması beni daha da heyecanlandırdı. Birkaç saniye bakışları gözlerimde gezindi, sonrasında tekrar vücuduma indi ama hızlıca tekrar kaçırdığı gibi vücudunu da başka yöne çevirdi. Kalçamı çamaşır makinesine yaslarken ellerimi de iki yanımdan yasladım çünkü ayakta durmakta zorlanıyordum. Alkol de Barlas da ayrı yakıyordu.
Başka yöne bakarak soluklandığı birkaç saniyenin ardından tekrar bana baktı. İnat edermiş gibi sadece boynuma bakarak yaklaştı. Dudağını sıklıkla yalarken yüzeysel nefesler alarak dikkatlice sargımı çıkarmaya başladı. Kolaylık sağlamak adına başımı sol tarafa doğru hafifçe eğmiştim. Çıkarttığı sargıyı çöpe atmak için uzaklaşırken gözleri tekrar vücuduma değip aynı hızla uzaklaşmıştı. Sırtını karşı duvara yaslayıp bakmadan duş kabinini gösterdiğinde yavaşça hareketlendim. Yalpalayarak yürüdüğümde kolu ardımdan çıplak belime dolandı ve gözlerim sımsıkı kapanırken vücudum ona yaslandı. Titrekçe üflediği nefesini kulağımın ardında hissettim ve ellerim belime dolanan kolundan tutundu. Sesine güvenmiyor olsa gerek fısıldayarak “Dikkatli ol.” dediğinde heyecanla onaylar sesler çıkarttım. Duş kabinine varmamı sağladı. Yavaşça ona döndüm ve kolumdaki beli de eksildi. Ensesini kaşırken gözleri duvarda geziniyordu. “Bir ihtiyacın olursa falan, söylersin.”
Tekrar onaylar sesler çıkarttım. Geri çekilip duş kabinin kapısını kapatacakken gözleri bana dönecek gibi oldu ama sonra hareketleri hızlandı. Kapattığı gibi ardına dönüp banyonun diğer ucuna doğru uzaklaştı. Elleri de ensesine doğru gitmiş, duyduğum kadarıyla “Siktir…” diye mırıldanmıştı. Yutkunduktan sonra varlığını unutmaya çalışarak suyun altına geçtim.
“Su direkt yarana gelmesin, dikkat et.”
Son heceyi uzatarak “Tamam…” dedikten sonra ellerimi saçlarıma daldırarak gözlerimi kapattım ve ılık suyun iyi gelmesini umdum. Gözlerimi kapatmamın iyi bir fikir olmadığını çok geçmeden fark edip gözlerimi araladım. Duş kabinin duvar dibindeki köşesine şampuanı almak için eğilirken dengemi kaybettiğim için sendeledim. Seramikten destek alarak doğrulmaya çalıştım ama başımı da musluğa çarpıp daha da eğilip büküldüm ve acıyla inledim. Çıkan gürültü silsilesi yüzünden ilgisini çektiğim Barlas “Asya?” diye seslendikten bir saniye sonra duş kabinin kapısı açıldı. Başımı ovuşturarak doğrulmaya çalıştığım sırada kabine girerek yardımcı oldu. Tepemizden akan su onun da sağ tarafını ıslatmaya başlarken bir eli ovuşturduğumun başımın üstüne geldi. Elimin altından kendine yer açtı ve hafifçe ovuştururken “Sanırım seni tek bırakmak kötü bir fikirdi.” diye mırıldandı. Gözleri endişeyle başımda gezindikten sonra suyun boynuma direkt çarpıp çarpmadığına baktı. Duş başlığı sol tarafımda kaldığı için boynumun sağ tarafına direkt su çarpmıyordu, o da buna emin olduktan sonra yüzü buruşurken “Çok acıdı mı?” diye sordu. Onun gözleri henüz gözlerimi bulmamışken her zerresinde ve hareketinde gösterdiği sevgisi sayesinde acıyı, yarayı, dönen dünyayı ve her şeyi unutmuştum.
Su yumuşak saçlarını ıslatıp da güzel yüzünden akarak boynuna ve oradan da kıyafetlerine yol alırken ellerim yanaklarını buldu. Bakışlarımız kenetlendi ama fazla göz göze kalamadan gözlerimi kapattım ve dudaklarına uzandım. Onu ihtiyaçla öpmeye başladım. Yakalanmış dudakları birkaç saniye boyunca bana memnun bir inilti ve derin bir öpüşle karşılık verdi ama birkaç saniye sonra güçlükle çekildi. Nefeslerimiz dudaklarımıza çarparken hızla arzunun bulaştığı sesiyle “Asya sarhoşsun…” diye mırıldandı.
Kısık ve titrek bir sesle “Ama istiyorum…” deyip tekrar dudaklarına uzandım. Başta gökyüzünde tek başıma uçuyordum ama birkaç saniye sonra bana katıldı. Karşılık vermeye başladığı gibi öpüşmemiz derinleşirken ellerim yanaklarından kaydı. Kollarımı boynuna doladım ve ellerim saçlarına daldı. Üstüme gelişiyle birlikte sırtım duvara yaslanmadan önce eli başımın ardına kaydı ve başımın yumuşak eline yaslanmasını sağladı. Diğer eli belimi sararak alt bedenimi bir kendisine çekip duvardan ayırıyor, bir kendisini bana yaslayarak beni koluyla arasında bırakıyordu. Memnun iniltiler su ve öpüşme seslerimizi süslerken ellerim tekrar boynuna kaydı. Oradan da kazağı boyunca inerek üst vücudunda dolaştıktan sonra kazağının ucundan tutarak yukarı doğru çekiştirdim. Onun da yardımıyla kazağın aramızdan ayrılması bir saniyemizi almıştı. Gözlerim bile açılmadan dudaklarımız tekrar birleşti ve ellerim çıplak üst bedeninde özlemle dolaşmaya başladı. Tenine temas edişim memnun iniltisini ve alt bedenini bana bastırdıkça daha da hissettiğim arzusunu arttırdı.
Başlarımız sabırsız bir açlıkla başka öpüş pozisyonları için sağa ve sola doğru eğilirken belimdeki eli kalçama kaymıştı. Başımı yavaşça seramiğe yaslayarak elini ardından çekti ve eli vücudumda gezintiye çıkarken dudakları da sesli bir öpücüğün ardından çeneme kaydı. Yaralı olan tarafı es geçip boynumun diğer tarafına yöneldi ve dudakları öpmekten öte emer, solur gibi gezindi. Ata yüzünden irkileceğimi sansam da, Barlas aksine gevşememi, aklıma geldiği gibi geri gitmesini sağlamıştı.
Sütyenimin askısını omzumdan düşürdükten sonra eli sağ göğsümü sütyenin üstünden kavrayıp bir süre oyalandıktan sonra belime kaydı. Sırtım duvara yaslıyken kalçamı da severek alt bedenimi duvardan ayırıp kendisine çekti. Üst bacağımı kavradı ve dizimden kırarak bacağımı onun kalçasının yanından uzatmamı sağladı. Eli kalçamla bacaklarımın arasında parmaklarını tenime batırarak gezindiği bir yolculuğa çıkarken dudakları boynumdan köprücük kemiklerime indi. Öpüşleri sütyenimin açık bıraktığı kadarıyla göğüslerime vardığında ellerim üst kollarından tutunurken tırnaklarım tenine batıyordu. Öpüşlerini ve ısırıklarını tenimde hissederken iniltilerim artmaya başlamıştı. Gözlerim odaksızca ıslak duş kabini camında gezinirken alt dudağımı kanatmak ister gibi ısırıyordum. Dudakları sol göğsümün açıkta kalan kısımlarıyla ilgilenmekle yetinmeyip dişlerini geçirdiği sütyeni olabildiğince aşağı çekiştirirken eli bacağımdan eksilip sütyenin altından dalarak sağ göğsümü kavradı. Bir elim, kaslı tenini severek pantolonuna indi ve alt bedenlerimiz arasında boşluk bırakmaya çalışarak pantolonun düğmesini açmaya başladım. Çabamı fark ettiğinde bana yardımcı olmak için göğsümden doğruldu. Elleri bir anlığına vücudumdan çekildi. O fermuarı indirirken ellerim tekrar kaslı göğüslerine yaslandı ve bu sefer ben üzerine doğru gittiğim için gerilemesi gerekti. Sırtı duş kabinine çarparken bakışlarında yandığım birkaç saniyenin ardından dudaklarına yapıştım. Memnun bir iniltiyle hızla bana karşılık vermeye başladı. Pantolonunu indirmek için hareketlendiği sırada pozisyonu değişen vücutlarımıza rağmen öpüşmemizi ayırmamaya çalıştık. Pantolonundan kurtulduğu sırada ne kadar fark yarattığına emin olmasam da yardımcı olmaya çalışmıştım. Pantolon duş kabinin bilmediğim bir yerini boylarken bir saniye içerisinde yerlerimiz değişmişti. Ellerim önümden duş kabinin camına yaslanırken ardımdan vücuduma yaslandı. Kalçalarımız birbirine sürtünmek için dans içerisindeyken elleri sütyenimin altından sıkarak göğüslerime, dudakları ise boynuma gömüldü. Başım omzuna yaslanırken gözlerim tavana yükseldi ve temas yoğunluğuyla tekrar inledim. Öpüşleri omzuma kaydı ve tenimi dişleri arasına aldı. Başım omzundan eksilirken gözlerim kapandı ve alnım cama yaslandı. O sırada üst vücutlarımız arasında mesafe oluşturdu. Elleri göğüslerimden çekildi, sırtıma, sütyenimin kopçasına kaydı. Açacağı sırada her zerresi durdu. Gözlerim yavaşça aralanıp ıslak cama yakından bakarken su sesleri ve nefes alış veriş seslerimiz gürültüyle banyoyu dolduruyordu. Yutkunurken alnımı yavaşça camdan ayırdım. Ne olduğunu anlayamayarak hafifçe başımı ardıma çevirdiğim sırada ellerini sırtımdan çekmiş, başımın iki yanından cama yaslamıştı. Başı eğilerek başımın üstüne yaslandı ve nefes nefese “Yapamam.” dedi.
Heyecanla çarpan kalbimi hızla korku esir aldı. Duvara yaslı ellerim parmak boğumlarımdan kıvrılıp gevşerken gözlerimi sımsıkı kapattım. “Artık istemiyor musun?” derken sesim titremişti. Böyle bir anda bile mesafe koyabiliyor muydu? Kalbini bu denli kırıp yıprattıysam, her şey bir daha düzelemeyecek kadar bozulmuş olabilir miydi?
Başını başımdan çekti. Bir eli çıplak belime geldi ve yavaşça ona dönmemi sağladı. Başım yavaşça cama yaslanırken gözlerimi kırpıştırarak araladım. Ellerim ona temas etmek istedi ama yavaşça ardımdaki cama yasladım. Hızla kızarmış gözlerim, arzuyla yanıyormuş gibi görünen gözlerinde gezindi. Hem isteyip hem nasıl istemeyecekti ki? Anlayamıyordum. Belimdeki eli, cama yasladığım ellerimden birini tuttu. Hareketlendirdiğinde başta anlayamadım ama anlamam uzun sürmedi. Elimi, erkekliğine götürdüğünde nefesimi tutarken göz bebeklerim irileşmiş olmalıydı. Biraz önceki sevişmemiz boyunca da hissettiğim sert erkekliği iç çamaşırını saymazsak elimin altındayken “Sence konu o mu?” diye sordu.
“Hm…” diye mırıldandığımda yavaşça başını onaylar şekilde salladı. “Hı, hı.” dedi arzunun boğuklaştırdığı yoğun sesiyle. Sular saçlarından akıyor, yakışıklı yüzünü ıslatıyor, ıslak tenine karışıyordu ve küllerin uçuştuğu bakışlarıyla birleştiğinde onu daha da arzulamamı sağlıyordu, onun da arzuladığının kanıtı şu an sığmasa da elimin altındaydı ama sevişemeyeceğimizi söylüyordu… Anlayamıyordum.
Ben temas ettikçe daha da zorlanıyor olsa gerek çenesi bir hayli kasılmış halde elimi yavaşça erkekliğinden çektiğinde yeniden cama yaslarken dudağımı yaladıktan sonra yutkundum. O da yeniden elini başımın yanından cama yasladı ve ıslak dudaklarıma dudaklarını yaladı. Gözlerini yavaşça, beraberinde yangını da sürükleyerek gözlerime çıkardı. Arzulu sesiyle “Yani şöyle söyleyeyim, şu an sevişmeye başlasak üç gün sonra beni senden ameliyatla falan ayırmaları gerekir. Konu isteyip istememek değil güzelim.” dediğinde yavaşça başımı onaylarken sesli bir şekilde yutkundum.
“O zaman sorun ne?”
“Asya sarhoşsun…” dedikten sonra iç çekti. “Daha iyiyim.” diye diretmeye çalıştığımda yavaşça başını iki yana salladı. “Geçen hafta aramızda yalanların varken tekrar sevgilim olmak istemediğini söyledin sen de. Şimdi sarhoş kafayla yarın pişman olacağın şeyler yapma. İki sene eski sevgilin olmaya alışamadım, pişmanlığın olmaya hiç alışamam.”
“Sen de istemediğini söylemiştin.” diye hatırlattığımda aksine dair umutla beklesem de yavaşça başını salladı. Kalbimin ağırlığı dizlerimi titretirken “Sen de mi yarın pişman olursun?” diye sorduğum gibi burukça gülümsedi. Bir eli camdan ayrıldı ve yanağıma yerleşti. İhtiyaçla yanağımı eline yasladım ve arzusuna rağmen şefkatle baktı. “Ben sana dair hiçbir şeyden pişman olmam.”
Ellerim, yanağımı seven elinin bileğine tutunurken dudağımı yalayıp sesimi temizledikten sonra dudaklarımı araladığımda benden önce davranıp “Yapma.” dedi. Ben de pişman olmam, demek istemiştim. Onunla şu an bu yakınlaşmayı yaşamak istediğimi söylemek istemiştim ama ne diyeceğimi tahmin ederek müsaade etmedi.
“Sen benim için şu anki arzumdan çok daha önemlisin. Durumları daha da karıştırmak istemem. Birbirimize henüz ‘sevgilim’ diyemezken, böyle bir yakınlaşma…” dedikten sonra sesli bir şekilde iç çekti. “… yaşamayı normal şartlarda istemezsin,” Hafifçe gülümseyip gözlerini yüzümde gezdirdi ve “Eğer böyle tatlı bir sarhoş olmasaydın.” diye ekledi.
Her ne kadar şu an onu istesem de bir yandan hak da verdiğimi gördüğünde gülümsemesi genişledi. “Şimdi seni yıkayalım ve uyutalım. Olur mu?”
Gülümseyerek başımı salladım. Takip eden dakikalar boyunca dolu gözlerle onu izledim. Yıkanmama ve havlularla kurulanmama yardımcı oldu. Boynuma dikkat ederek saçlarımı da kuruttu. Islak kıyafetlerimi çıkartıp kuru pijamalar giyinmemi tetikte bir şekilde arkasını dönerek bekledi. Pansumanımı yapıp tekrar sargı bezi yapıştırdı ve babamın kıyafetlerinden ona uyabilecek bir şeyler bulduk. İki senede cüssesi ve kasları arttığından sevgili olduğumuz zamanlardan bende kalmış olan kıyafetler ona olmazdı ama babamınkiler olabilmişti. Yaşarken işe yaramamıştı da en azından şimdi bir boka yaramıştı. Barlas bu kıyafetlerin içinde çok da rahat görünmüyordu ama ıslak bir şekilde gitmesinden iyiydi. Bu kadar ilgilenmesi bile son iki haftayla kıyasladığımda hayal gibiyken aç gözlülükle burada kalmasını istiyordum ama gidecekmiş gibi duruyordu.
Benim için yorganı açtığında yavaşça girdim. Artık başım o denli dönmüyor, midem bulanmıyordu ama hareketlerimin kontrolünü tam olarak kazanabilmiş değildim. Hâlâ sallanarak yürüyor, ağzımda geveleyerek konuşuyordum. En azından sızabilecek hale gelmiştim.
Yorganı üstüme örtmek için eğilen vücudu doğrulacakken üst kollarından tuttum. Duraksayarak gözlerime baktığında bu sefer hiç beklemeden “Seni seviyorum.” dedim. Onu durdurduğumda bunu duymayı beklemediği şimdi mimiklerinden belli oluyordu. Bunu söyleyebildiğim için ben de kendime şaşırmıştım. Başta donup kalsa da göz bebekleri irileşmiş, sonrasında kaşları kalkıp inmiş, gözleri yavaşça gözlerimde gezinirken bir süre sonra ilk defa nefes alabiliyormuş gibi kademeli ve titrek ama derin bir nefes alıp vermişti. Dudakları kıvrılırken gözleri kızardığında ve ihtiyaç duymuş gibi yatakta yavaşça kalçamın yanına oturduğunda geniş bir şekilde gülümsedim. Doğrulmaya çalıştığımda yardımcı oldu. Böylelikle yüzlerimiz yakınlaşırken üst kollarındaki ellerim, belimin iki yanındaki ellerini buldu. Bacaklarımın üstüne çektiğim ellerimizin kenetlenmesini sağladım. Dolu gözlerimi kırpıştırıp yavaşça başımı iki yana sallayarak “Seni çok seviyorum…” dedim.
Alnı, alnıma yaslandığında ben de gözlerimi yavaşça kapattım. Bir elimi, diğer eline emanet etti ve eli boynumun yaralı olmayan tarafını kavrayıp başparmağı çeneme yaslandı. Nefesini titrekçe üfledim. “Siktir… Bunu duymayı çok özlemişim…” diye fısıldadığında ağlar gibi bir boğuklukla hafifçe güldüm. Derken zaten ağlamaya da başladım ve yanaklarım ıslandı. Gözyaşım başparmağına ulaştığında eli yanağıma yükseldi ve yerleşmeden önce yaşları da sildi.
Burnunu burnuma yavaşça sürterken “Çok özlemişim…” diye fısıldayarak tekrarladı. Dudaklarıma uzandığında sakin ama derin öpüşüne aynı yavaşlıkla karşılık verdim. Elleri yaşları, öpüşü yaşların izlerini sildi. Yavaşça geri çekilip alınlarımızı yeniden birleştirdi. “Kaldı dokuz yüz doksan dokuz.” dediğinde anlayamadım. Hafifçe geri çekilip kırpıştırarak gözlerimi araladım. Burnumu çekerken sorgulayarak baktım. Yamuk bir gülümseme eşliğinde, kış bitmiş, bahar gelmiş gibi baktı. “İddiayı kaybettin.”
“Ha…” derken güldüm ve başımı eğerek yorganın üstünden bacaklarıma doğru baktım. “Şaşırmamış olmalısın…” dedikten sonra gülümsemem buruklaşırken dudağımın kenarını birkaç kere kemirip gözlerimi ürkekçe gözlerine yükselttim. Yavaşça omuz silktim. “Tabii yarın yine aramız bok gibi olacak olmalı. Ödülünü kullanmak istemeyecek gibisin.”
Onun gülümsemesi silinmedi. “Önümüzde bir ömür var.” diye hatırlattığında da benim gülümsemem tekrar yerleşti. Gözlerimiz bir süredir birbirine dalıp gitmişken “Ben de, bu arada.” dediğinde kaşlarımı kaldırdım. “Ben de,” dedikten sonra çenesinin ucuyla beni gösterdi. “Seni çok seviyorum.”
Duygu yoğunluğuyla güldüğümde gözleri bir süre gülüşümü izledi. Ardından tekrar dudaklarıma uzanacak gibi oldu, aralanan dudakları iç çekerek uzaklaştı ve bakışlarını kaçırıp birkaç saniye oyalandıktan sonra tekrar bana baktı. “Uyku vakti.” diye mırıldanırken yataktan kalkmak üzere hareketlendi. Ellerinden tutarken hızla “Hani henüz yarın olmadı ya…” dediğimde kaşlarını kaldırdı. Devamında ne geleceğini bilir gibi keyifle ama bilmezden gelerek “Hı?” diye sordu. Gözleri kısılmış ve yavaşça dudağını yalıyordu. “Bu gece burada kalsan? Ya da…” dedikten sonra hafifçe omuz silktim. “Ben uyuyana kadar falan. Yarın yine mesafeli durursun.” dedikten sonra iç çektim ve sesim içime kaçarak “Yalan kalmayana kadar falan…” diye mırıldandım.
Reddedecekmiş gibi ciddileşmese de onay da vermediğinde yüzümü buruşturup tek kaşımı kaldırarak “Midem falan bulanıyor?” diye şansımı denediğimde hafifçe güldü. “Gece kalkar düşersem?” derken diğer kaşımı da kaldırıp başımı hafifçe salladım.
Yine gülüp “Dikkat edersin.” dediğinde ciğerimde nefes bırakmayana kadar üfleyip kendimi geriye doğru bayılır gibi attım ama ellerimden tutup doğrulttu. Zaten tutmasını istediğim için hızlıca uyum sağlayarak doğrulup kıvrılmış dudaklarım eşliğinde “Sabah gitmiş olursun istersen?” diye şansımı denemeyi sürdürdüm. “Zaten sarhoşum, belki de hatırlamam bile.” dedikten sonra gözlerim odada gezindi. “Nerede o ayakkabı çekeceği? Ben de senin sunumundan yapacağım.”
O, ‘Neden birlikte uyumalıyız?’ adlı bir sunum yapıp beni ikna edebilmişti. Ben de şansımı deneyebilirdim.
Güldüğünde ikna etmeye yaklaştığımı hissettiğim için gülümsemem genişledi. Ellerimi bırakarak kalktığında gülümsemem silinirken ellerim bacaklarıma düştü ve omuzlarım çöktü. Dudağımı büzüp gevşettikten sonra üfledim. Kapıya yöneldiğinde “Bari üstümü falan örtseydin.” diye sızlandım. Işığı da kapattığında “İyi geceler, de mi yok?” diye ardından bağırdım ama kapıdan çıkmak yerine geri yatağa doğru yaklaşmaya başladı. Yüz ifadelerim hızla değişirken omuzlarım dikleşti ve son heceyi uzatarak “Yani?” diye sordum.
“Kay hadi.” derken üstünü çıkartmaya başladığında önce sessizce güldüm ama idrak ettikçe gülüşümün sesi arttı ve yatakta kaydım. Yorganı da açıp ellerimi bacaklarımın üstünde birbirine kavuşturup onu sabırsızca beklemeye başladım. Sadece iç çamaşırlarıyla kaldığında yatağa oturdu ve yorganı da üstümüze çekerek uzandı. Ben de uzanırken vücudumu ona doğru çevirdim. Gözlerim gittikçe karanlığa alışırken o da bana doğru döndü. Birbirimize baktığımız saniyeler içerisinde huzur ve alkol hızla mayışmamı sağlasa da aç gözlülüğüm sönmedi. “Ben böyle…” derken hareketlendim. “Çok rahat olamadım…” derken kolunu tutup kaldırdım ve başımın altından uzatırken yatakta ona kaydım. “Şöyle daha iyi sanki…” derken kolunun altına yerleştim ve ellerim göğsüne yaslanırken yanağımı da tenine gömdüm. İtiraz etmesin diye hızlıca “İyi geceler, ben uyumak üzereyim…” dedikten sonra uzatarak “Ve uyudum.” diye ekledim.
Güldüğünde sinsice başımı göğsünde kaydırıp tek gözümü açarak onu izledim. Bana sarılı olmayan eliyle alnını ovuştururken gözlerini kapamış, gülüyordu. Gülüşü iç çekişe dönerken eli alnından ayrıldığı gibi gözlerimi kapattım. Birkaç saniye sessiz kaldığında tek gözümü yeniden açtım. Yakaladığımda daha yüksek sesle güldü. Üfleyerek “Tamam, şimdi uyudum.” dedim ve gözlerimi sımsıkı kapattım. Diğer eli de belime dolandı ve beni tamamen kendisine çekti. “Ne yapacağım ben seninle…” diye mırıldandı, cevap veremeyecek kadar uykuya çekilmiştim ama o da bana soruyormuş gibi değildi zaten. O da “İyi geceler,” dediğinde ses tonu ve sarılışı gülümsememe zaten yetiyordu ama “Benim güzelim,” de dedi.
Sarılışı sıkılaşırken iç çekti ve ekledi. “İyi geceler benim en sevdiğim.”
**
Barlas’ın varlığını hissettiğim gibi gülümseyerek gözlerimi araladım. Gözlerimi kırpıştırdığım birkaç saniye boyunca Barlas’ı göremediğimde gülümseyişim silinirken yavaşça doğrularak etrafıma baktım. Yatakta tek başıma olduğumu gördüğümde kaşlarım çatılırken yorganı ayaklarımla iterek üstümden çektim ve hızlıca yataktan indim. Koskoca adamı yataktan göremezsem hiç göremeyeceğimi bilsem de umutla arar gibi odada birkaç adım gezindim ve üfleyerek gözlerimi dağınık yatağa çevirdim. Dün geceye dair hatırladığım bir ton güzel şey zihnime her saniye biraz daha akın ediyordu ama yanımda olmayışı rüya gördüğümü düşündürtmeye başlamıştı. Ellerim belimin iki yanına yaslanırken dudağımı kemirmeye başladım. Dış kapının kapandığına dair ses duyduğumda zemine dalan gözlerim hızla yükseldi. Nabzım yükselirken önce aşağı inmek ister gibi yatak odası kapısına yöneldim ama sonra geç kaldığımı idrak ederek hızla pencereye koştum. Perdeyi yırtmak ister gibi çektim ve evimden henüz çıkmış Barlas’ı, mahallede karşılaştığı bir çocuğun saçını severek karıştırırken gördüm. Müthiş bir gülümseme yüzümü ele geçirirken perdeyi tutmayan elim kalbimin üstüne yaslandı. Belli ki, onu yalansız bir şekilde sevene dek sevgilim olmamak fikrinde ısrarcıydı, yanımda uyanmamıştı ama yanımda kalmıştı işte… Tüm gece ilgilenmişti, neredeyse sevişecek kadar yakınlaşmıştık, sonunda onu sevdiğimi söyleyebilmiştim ve… O da söylemişti. En sevdiğim, demişti…
Gözleri evime doğru döneceği sırada perdeyi kapatarak geri çekildim ve yaşlı gözlerle yatağa yaklaşıp ucuna oturdum. Dirseklerimi dizlerime yaslayarak ellerimi yüzüme götürdüm ve gözlerimi kapattım. Dün aldığım alkolün etkisiyle başım çatlıyordu. Saat de erken olmalıydı, mahalle boş görünüyordu. Öyleyse az uyumuştum ve akşam Ata’ya dair planımız olduğundan geri yatıp uykumu almalıydım ama önce…
Kendimi yatakta geriye doğru atıp ellerimi iki yanımda yaslarken gözlerimi açıp tavana baktım ve geniş bir şekilde sırıtarak dün geceye dair detayları tekrar tekrar düşünmeye başladım. Ne kadar düşünsem yetmeyeceğini fark ettiğim bir saatin ardından uyumaya çalışmak için yorganın altına girdim ve boynuma kadar çekip tekrar güldüm.
Ata’yı hatırlayışımla gülüşüm silinirken gözlerimi gözlerimi araladım. Çenem kasılırken “Sonun olacağım.” diye fısıldadım. Akşam, üstüme düşen her ne ise yapacaktım ve Ata Yıldırım için bir an önce sonuna varmak istediğim o yolda bir adım daha atmış olacaktım.
O şerefsiz evladının sonu olacak, Barlas’la beni hapseden kafesi kıracak, tüm gökyüzü benimken onun avucuna konacaktım. Yuvama, konacaktım.
**
Düşünceleriniiiiiizzzz?
Sizce neler olacakkk?
Bir sonraki bölümde görüşmek üzeree ^^
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!