23. BÖLÜM - ON İKİ TEMMUZ -
Seeeeeelamlarrrr aşkımmlarrrrrrr
Bu bölüm resmen 21 bini aşkın kelime uzunluğunda, yani helalinden bir üç bölüm eder kfdhafhs Dün gece paylaşacaktım gece birde hâlâ bölümü yazmam bitmemişti. Paylaşmadan önce bir de düzenliyorum bölümü, o gözlerle bir de düzenlesem daha da bozarım diye düzenlemeyi ve paylaşmayı bugüne bıraktım dakhfgk
Yeter lan her bölüm aynı şeyi söyleme, diyeceksiniz ama khdsakshf Ben fjhdsk bu dkhf bölümü dkahfdk çok sevdim dfkjsahkgdj Valla en sevdiğim bölüm oldu akdfhsgdhl
Umarım siz de beğenirsiniiiz. Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruuum. Etkileşimlerimiz bir hayli düşük ama motive ve heves kaybetmeden seri ve uzun bölümler paylaşabiliyorsamm beğeni ve yorum bırakan sizler sayesindee, teşekkür ederimmm ^^^
**
“Ahmet kardeşim, Kara Karahan’a güzel bir papatya ve rezene çayı kokteyli yapsana. Gerginliğini altı metre öteden görüyorum.”
Meriç’le ben de güldüm ve ardından içeceğimi yudumladım. Barlas’ın gözlerini devirdiğini gördüm. Eğlenmeye gelen bir çift sevgili rolündeydik. Esasen sevgili gibi bir şeydik zaten ve en azından ben eğleniyordum. Çok da rol yaptığımız söylenemezdi. Ben Harley, Barlas ise Joker gibi görünüyordu ve o böyle görünürken gerçekten suç işlemek daha kolaydı. Onunla alevleri ardımıza alıp hoş dakikalar geçiresim vardı.
Sakındığımız sadece dış görünüşümüz değil, yine isimlerimizdi. Meriç, kendi kimliğiyle burada çalışıyordu ama yine de iletişim kanalımızda takma ismini, yani Ahmet’i dile getiriyorduk, herhangi bir duyum ihtimaline karşı. Hep beraber tekrar çalışan olarak plana dâhil olmamız oldukça riskliydi ama Meriç daha önceden de burada çalıştığı ve geçen sefer olduğu gibi mekân sahibi Selim’in suç operasyonuna bilgi vermeden olsa da dâhil edeceği kadar casus olamayacağına güvendiği bir isimdi. Suç planlarının Meriç gibi sadece taşıma işine dâhil ettiği çalışanları ne taşıdığından habersiz, emri yerine getiriyorlardı ama Meriç ve biz biliyorduk ki, bu gece de uyuşturucu ticareti dönecekti. Barlas ile yeni bir polemiğe girmeyeceğimizi umuyordum ama girsek bile kaçıp gitmeyecektim bu sefer. Kimseyi tekrar tehlikeye atmaya hakkım yoktu.
Maalesef ki aramız dengesizdi. Şimdi kıskançlığı ağır basmıştı, sevgili rolü yapmasak da dibimden ayrılmazdı ama hâlâ soğukluğu üstündeydi. Yumuşar gibi olduğu an hatırladığı şeyler geri adım atmasını sağlıyordu. Üstelik hâlâ ve hâlâ bilmediği şeyler vardı. Ona hak ve zaman veriyordum.
Ben yine Belizsu Yüce olmuştum. İsimlerimizi zamanında Çağrı uydurmuştu. O yüzden benim gibi Barlas da ismine katlanmak zorunda kalıyordu. Siyah, lakabına atıf yapmak üzere Barlas’a Kara Karahan ismini ve kimliğini ayarlamıştı Çağrı. Kendisine ise, hangi jön olmak istediğine karar veremediği için Kıvanç Özçivit ismini layık görmüştü. Çağrı, birkaç metre ötemizde, alanın orta kısımlarında eğlenmeye gelen sap bir adam rolüne bürünmüşken ve gördüğüm kadarıyla artık sap değilken, biz de Barlas’la duvara yakın yüksek tabureli bistrolarda karşılıklı içkimizi yudumluyorduk. Diğer içeceklerimizi alkolsüz alacak olsak da ilk kokteylimiz alkollüydü. Bir bardaktan zarar gelmeyeceğini düşünmüştük. Çağrı’yı bilmiyordum ama ben de Barlas da alkol eşiği yüksek insanlardık, kolay sarhoş olmazdık. Yani, önceden öyleydim en azından. Meriç zaten mekânın çalışanı olduğu için içmiyordu. Çağrı da ‘Ben sarhoşken işe daha iyi odaklanıyorum’ diye bir bahaneyle daha fazla içmek istediğini dile getirmişti ama Barlas onu bakışlarıyla yeterince aksine ikna etmişti.
Benim ‘sarı şapşal şey’ olarak gördüğüm Çağrı sanırım çekici biriydi çünkü ‘sap’ olmamak bir yana, yanında üç tane kız vardı, hepsi de Çağrı ne dese gülüp duruyorlardı. Arada iletişim kanalımızdan biraz önce olduğu gibi bizlere laf atıyor, ‘tavladığı’ kızlarla övünüyordu ve bu sıra başını hafifçe uzaklaştırdığı kızlar yüksek müzik de dâhil olunca hiçbir şey duyamasalar da yine de gülüyorlardı. Meriç’in Çağrı için, ‘flörtünü bile başka flörtüyle aldatmaz’ dediğini hatırlıyordum ama şu an içlerinden hangisinin flörtü olduğunu seçememiş olmalıydı.
Barlas, “Bana kokteyl mokteyl yaramaz, sakinliği ‘sek’ içmem lazım şu an.” diye söylendiğinde kanaldan Çağrı ve Meriç gülerken ben de keyifle pipetinden kokteylimi yudumlamaya devam ettim. Masadaki bardağıma eğildiğim için başım eğikti, dirseklerimi iki yanımdan masaya yaslamıştım. Bir ayağım yüksek taburenin demirine yaslıyken diğerini hafifçe havada sallıyordum. Barlas da kollarını masaya yaslamış, ortamı ölçüp tartarken sık sık da gözlerini bana çeviriyordu.
“Kardeşim kıskançlığı bırak, sana yaramıyor.”
Çağrıların, zaten gergin olan Barlas’ın gerginliğinin iyice artmasının sebebini anlamaları uzun sürmemişti tabii. Peruk, postal ve makyajla, aldığımız kostüm de birleşince kabul ediyordum ki oldukça çekici görünmeye başlamıştım ve Barlas ‘sevgili’ rolü değil, ‘görünmez’ rolü yapmamızı istiyordu. Kendisi de düğmeleri neredeyse göbeğine kadar açık salaş gömleğiyle gayet ilgi çekici görünüyordu ama ben onun gibi etraftaki tehlikeleri uzaya fırlatmak istemiyordum. Dünya’nın diğer ucuna fırlatsam yeterdi.
Meriç, “Kıskançlık ne ayrıca ya? Ne kadar manasız bir duygu. Kız seninle sonuçta, başkaları beğense ne olaca…” dediği sırada Barlas, “Meriç, lafına bile seni kullanarak kokteyl yapasım geliyor, sus kardeşim.” dediği için Meriç gülerek sustu. İsmini de gizleme tenezzülü gösterememişti Barlas, o anki sinirle. Çağrı “Ekşi bir kokteyl olur.” dediğinde Meriç’in gülüşü durdu. İletişim kanalımız sayesinde sadece sesini duyuyordum ama yüz ifadesini hayal eder gibi olduğum an ben de güldüm. Ardından Çağrı’ya ettiği küfrü dinledik zaten.
“Sus lan, dayım hakkında düzgün konuş.”
Çağrı gibi Meriç de, amcalar, dayılar hakkında küfür ediyordu. Annelere laf yok, düşüncesi içerisindelerdi. Bu sırada tabii amcalar, dayılar tatsız konulara meze oluyordu. Meriç, “Dayın yok lan senin.” dediğinde Çağrı’yla birlikte ben de güldüm. Anladığım kadarıyla Çağrı anne ve babasıyla görüşmüyordu, ananesiyle yaşıyordu. Ailesiyle neden koptuklarını bilmiyordum, Meriç detaya girmemiş, ‘Bir gün isterse Çağrı anlatır’ demişti. Çağrı’yla atışıp durmak dışında henüz derin sohbetler kuracağımız anlar yaşamamıştık, belki bir gün anlatırdı. Dinlemek ve eğer üzülüyorsa teselli etmek isterdim, tabii ne kadar becerebilirsem. Başta benim bu konularda mesafeli duruşum, onları tekrar kopacağım, bağ kurmamam gereken insanlar olarak görmem, yanı sıra Çağrı’nın her şeyi şakaya almasıyla birleşince genel dinamiğimiz şakalaşmak şeklinde oluşmuştu ama onun da Meriç kadar sağlam birisi olduğuna emindim. Sadece Meriç daha soğukkanlı ve ağırbaşlı kalıyordu yanında, ciddi konuları konuşmaya daha müsait biriydi. Bu sebeple Barlas da konu ciddiyse, önce Meriç’e başvuruyordu olaylarda, sorunlarda. Arkadaş olarak Çağrı’yla Meriç arasında fark görmüyordu belki ama iş ve yardım almak konusunda Meriç’e daha çok güveniyor gibiydi. Beni bırakmak, emanet etmek konusunda da hep Meriç’e güveniyordu.
“Ayrıca seni de göreceğiz. Belki de âşık olunca dağ ayısı olacaksın, ne biliyoruz?”
“Sen Kara’ya ‘dağ ayısı’ mı diyorsun şimdi?”
“Yani dağ demeyelim de… Şehir ayıs…” dedikten sonra tedirgince güldü ve r yapmayı tercih etti. “Alkolden ya, alkolden. Dilim sürçtü.”
Meriç ve Çağrı, yanlarındaki insanlardan fırsat bilip konuşabildikleri sürece birbirlerine laf atıp dururlarken gözlerim tekrar Barlas’a döndü. Bir elim kokteyl bardağımdan çekilip iletişim cihazını şimdilik kapatmak üzere kulağıma gittikten sonra “Arası bozuk bir çift gibiyiz.” dedim. Aynı masada olmak ve kurgu bir çift gibi giyinmek dışında sevgililer nasılsa, öyle davranmıyorduk. Ben kafayı bulmuş sarhoş biri gibi olarak görünüyor olmalıydım çünkü kulağımda cihaz olduğunu bilmeyenler için, adeta kendi kendime gülüyordum. Üstelik karşımdaki suratı asık adama rağmen. Deli Harley rolüne çok iyi girdiğimi de düşünüyor olabilirlerdi.
Barlas, “Boş sohbet çevirmeyin.” dedikten sonra Barlas da elini kulağına götürdü ve muhtemelen sadece mikrofonu kapattı. Ben onların sesini de kapatmıştım. Yan yana olduğumuz için şimdilik Barlas dinlese yeterdi. Barlas da sessiz olmalarını isteyip öyle kapattıysa dinlemeye devam ediyor olmalıydı.
Alkolünü alıp başını hafifçe kaldırarak kafasına diktikten sonra içi boşalan bardağı masaya yaslayıp elini tekrar koluna götürdü. Gözleri gözlerimde gezinirken “Bozuk zaten.” dedi, çift kısmını doğru bir ayrıntı olarak kabul ederek.
“Ama bugün arası iyi bir çifti oynamamız gerekiyor.” dediğimde kaşları hafifçe kalktı ve dudaklarında minik, yamuk bir kıvrılma oluştu. “İşini çok mu ciddiye alıyorsun sen?” diye sorduğunda ancak “Evet.” dedikten sonra tehlikeli rüzgâra kapıldığımı fark edebildim.
Ağına düşürdüğü kadına keyifle baktı. “Bir çevredeki çiftlere bakıp dersimize çalışalım o zaman sevgilim.” dediğinde yüzümde ‘siktir’ diye haykıran bir sırıtış olmalıydı ki o bile asık suratından kurtulup hafifçe güldü. Alkollü bir kostüm partisindeydik ve çevremizdeki çiftler, taklit ederken kalbimin çıkacağı yakınlıklar içerisindeydi tabii ki. Şimdi tekrar bakmama gerek yoktu, geldiğimizden beridir yeterince farkındaydım ama alt dudağımı ısırmamı sağlayan şey sadece bu da değildi. Sevgilim, deyişi benim dersimi yeterince çalışmamı sağlamıştı. Şimdi buradaki her bir çiftten daha iyi hareketler sergilemek üzereydim. Rol gereği sevgiliydik ama aramızı düzelttiğimde muhtemelen gerçekte de benzeri bir birlikteliğimiz başlayacaktı. Ata’dan kurtulduğumuzda seninleyim, demiştim. Ne zaman kurtulurduk bilmiyordum ama bazı şeyleri o zamana kadar bekletemeyecek gibi duruyordum.
“E tabii, role de çok kaptırmamak lazım. Etrafı incelemeliyiz.”
“Senin aksine ben yapıyorum zaten.” dediğinde dudağımı büzerek gözlerimi çevrede gezdirdim. Evet, geldiğimizden beri genel olarak onunla ilgilenmiştim, o ise etrafı da değerlendirmişti. Çevrede gezinen gözlerim olta atarak incelememişti. Aslında denemiştim ama Barlaslar gibi normal, eğlenmeye gelen bir müşteriyi, uyuşturucu ticareti için gelen müşteriden veya sivil polisten ayırt edemiyordum. Neye dikkat ederek anlıyorlardı, bilmiyordum. Barlas ise, “Bir kısmını tespit ettim.” dedi.
“Bu özel yetenekler meslekte kaç yıl kıdemden sonra geliyor?” diye dalga geçerken pipetimle kokteyl bardağının dibinde kalan ve tamamen erimemiş buzları birbirine çarparak döndürüyordum.
“Bizden yola çık. Uyum sağlamaya çalışsak da gözlerimiz genelde etrafta. Dans pistinde de masalarda da, kendisini şarkıya, alkole veya sevgilisine kaptırmışlar var.” dediği sırada gözlerim, dediklerini arayarak etrafta geziniyordu. Bahsettiği, sevgilisine kapılmışlara bakarken alkolümden büyük bir yudum daha aldım. Sadece alkol yakmıyordu, gördüklerim de yakmıştı içimi. “Bazıları da, arayışta. Gözleri etrafı inceleyerek geziniyor. Masasındaki çerezlere pek dokunmuyor, muhtemelen alkol almıyor. Hepsi, hareketsizliklerini meşru göstermek için viski söyleyip ağırbaşlı takılıyorlar ama genizlerinin yandığına dair hiçbir belirti göstermeden içiyorlar. Yutmaması gerektiği kadar kolay yutuyorlar. Buz, alkolle birlikte daha hızlı erir ve eridikçe viskide renk homojen açılır. Başka sıvılarda, renk parça parça solar, özellikle buz çevresi daha açık renkte görünür. Görebileceğin kadar yakındakilerin içeceklerine dikkat et. Sivil polisler kadar, ticaret için gelen müşterilerden de oturanlar var ama onlar gerçekten alkol alıyorlar. Dikkat edersen onlar, hep aynı garsonla iletişim kuruyorlar ve her iletişimlerinin ardından masaya sipariş gelmiyor, başka bir sohbet dönüyor demek oluyor bu. Bazıları çoktan hapı atıp gelmiş, tavırlarından anlayabilirsin. Tabii, dans pistine karışan sivil polisler de var. Genelde sivillerle yakın temas kurulmamaya çalışılır. Sevişenleri pas geçerek ihtimalleri azaltabilirsin. Özellikle başkalarından uzak durmaya çalışarak dans edenlere bak. Bazıları sadece dans ediyormuş gibi görünse de küçük bir temasa bile hızlıca dönüp bakıyor ve eli hemen belinin ardına yakınlaşıyor. Bu bir refleks, tehlike ihtimaline karşın silahına uzanıyor, tesadüfi bir temas olduğunu gördüğünde elini indirip dans etmeye kaldığı yerden devam ediyor ama gözler hep etrafta. Aynı zamanda sivil polislerin kıyafetleri de kılık değiştirmek kadar, üstlerindeki eşyaları da gizlemeyi amaçlar. Saçı topluları, teni silah saklayamayacak kadar fazla görünenleri de eleyebilirsin.”
Bir elim yanağıma yaslıyken gözlerim gezindikçe Barlas’ın bahsettiği detayları görmüştü. “Ve…” dediğinde gözlerim sabaha kadar anlatabilecek Barlas’a döndü ve “Birileri de bu yöntemle bizi süzüyorsa, yakalanmamız an meselesi.” dedim. Ben de sabaha kadar dinlerdim ama bu sırada dikkat çekiyor olmalıydık. Gözleri bana döndü ve ona hayranlıkla baktığımı gördü. Her zaman öyle bakıyordum ama bazı yönleri, daha da hoşuma gidiyordu. Burada, dile getirdiği sivil polislerden olmasını dilerdim. Deli bir suçlu kostümü ona yakışsa da, kanunun iki tarafında da ayrı çekici olsa da, okulu hiç bırakmamasını isterdim çünkü bu gözlem yeteneğiyle buradaki polislerden biri olsa, operasyonun başarıyla tamamlanmasına yardımı dokunurdu. Hırsız olarak bile yardımı dokunacaktı, uyuşturucuları yakalamalarını sağlayacaktı ama parayı biz çalmış olacaktık.
Onun da gözleri belki özellikle bir sebeple, belki de sebepsiz bir şekilde her zaman olduğu gibi hayranlıkla bakarken kıvrık dudaklarını yakaladı ve “Kimseyi bizi dikkat çekici süre boyunca izlerken görmedim.” dedi. O kısma da dikkat ediyor olmalıydı tabi. Kıvrık dudakları düz bir çizgi halini alırken çenesi gerildi. “Genelde siviller, intihar etmek isteyerek bakıyor.”
Masaya yaslı kollarında yumruklarını da sıktığını gördüğümde sırıttım. Bazen birilerine gözlerini diktiğini görebiliyordum. Bana bakan varsa bile dikkatini çekip bakışlarını üstümden almasını sağlıyordu, şimdilik sakin çözümler seçtiğine minnettardım. Bu gece de planımız yatarsa, tekrar gelemeyebilirdik ve anladığım kadarıyla plandan vazgeçmek gibi bir şansımız yoktu. Bunu yapmak zorundaydık. Geçen sefer neyse ki, bizim gibi polislerin de planı yatmış olmalıydı ki, operasyonu gerçekleştirmemişlerdi. Belki de, şu an, burada da polislerle iş yapıyordu Barlas ama bir yandan da onlardan da gizleniyor, onları da tespit ediyordu. Anlayamıyordum… Aynı tarafta gibilerdi ama değillerdi aynı zamanda.
“Geçen sefer biz kavga ettik, bu sefer de başkalarıyla kavga çıkmaz, değil mi?” dediğimde bakan eden kimseyle kavga çıkartmayacağına dair güvence bekliyordum ama “Daha belli değil.” dedi. Uyarır gibi baktım ama oralı olmadı.
Garson, “Bir şey arzu eder miydiniz efendim?” diyerek tepemizde dikildiğinde Barlas kokteyl bardağını uzatıp “Votka cin, tekrar.” dedi. Ben de garson bir anda uzaya gitmiş gibi yok olmadan önce kokteylimi bitiyordum. Böyle mekânlarda garsonu yakalamak zaten zordu, bizzat sipariş sormuştu, kaybedemezdim. Bitirdiğim bardağı tekrar uzatırken gözlerimi Barlas’a çevirdim ve sorar gibi baktım. “Hanım efendiye de, cin tonik.” dediğinde garson elimden bardağı alıyordu. “Tabii efendim.” diyerek yanımızdan ayrıldı. Cin tonik, votka cinden daha hafif kalıyordu. Başta tek bardak alkol diye anlaşmıştık ama belli ki hem kendisi için hem de benim için ikincisini tehlike olarak görmemişti.
Barlas’ın eli dikkat çekmeden kulağına giderken elini şakağına yaslamış gibi davrandı. Hayır.” dediğinde bana demediğini anlamıştım. Muhtemelen Çağrı bir şey söylemişti, cevaplamak için mikrofonu açmıştı. Muhtemelen uzaktan izlerken tekrar sipariş verdiğimizi görmüştü, kendisi de ikinci alkolü içmek istemişti. ‘Ama Asya da içiyor’ tarzı bir itiraz etmiş olacak ki Barlas, “Ulan biz onunla yetmişliği birlikte deviriyoruz. Sen üçüncü dublede yamuluyorsun kardeşim, hatırlatırım.” dedi ve Çağrı’ya cevap vermeye devam etmeyecek olsa gerek mikrofonu kapattı.
Sırıtıp “O yetilerimi kaybetmiş olabilirim. Artık pek alkol almıyorum.” dedim. Ayrılmamızın ardından bir ara alkole sarmıştım ama sonrasında bu batağın kurtulamayacağım bir hal almaya başladığını ve pahalı bir kötü alışkanlık olduğunu fark edip alkolden uzaklaşmıştım. Üstelik ne kadar içersem içeyim, kalbim acımayacak kadar uyuşamıyordu, bunu da fark etmiştim.
Garson siparişlerimizi getirdi. Uzaklaşmasını bekledikten sonra çenesinin ucuyla kokteyl bardağımı gösterdi. “Çarpacak gibi olursa, bırakırsın. Gözlerim yanaklarında zaten.”
Kokteylimden büyük bir yudum aldıktan sonra ellerimi yanaklarıma yasladım ve hafifçe güldüm. Ten rengim değişmeye müsaitti. Sarhoş olmaya başladığımda da yüzüm kızarırdı. “Ne zaman rakı içeriz tekrar?” diye sorduğumda kaşları yavaşça kalktı. Kokteylindeki pipeti çıkartıp masaya koyarken gözleri gözlerimde geziniyordu. Yamuk bir şekilde sırıtıp “Çarpmaya başlamış olamaz herhalde.” derken bir eli yanağıma geldi ve ten sıcaklığıma baktı çünkü onunla birlikte alkol almayı tehlikeli bulduğumu biliyordu. Rakı teklifi, sonucunu göze almak gibi bir şeydi ve bunu sorduğuma inanamamıştı. Ben de sonucunu göze alarak söylememiştim de... Lafı açılmışken bu özlemi gidermek istemiştim. Onunla kadehleri tokuşturmak, ağır şarkıların çaldığı bir yerde bazen şarkıya eşlik etmek, bazen de derin sohbetler kurmayı özlemiştim. Eli yanağımdan boynuma da kaydı. Başparmağı tenimi okşarken derdi sadece vücut sıcaklığıma bakmak olsa da vücudumda belirli dengeleri sarsmıştı. Nabzım ve nefes alış verişlerim değişmeye başlarken gözleri yanaklarımda gezindi. “Yanakların da kızarıyor.”
Sırıtışımda mahcup bir şekilde dudağımı ısırdığımda elini kendisine çekerken gözleri bu görüntüde oyalandı. Bir elimi, elinin eksilmesiyle üşümeye başlamış boynuma götürüp parmaklarımı ensemde gezindirirken “Alkolden değil…” dedim.
Kaşları tekrar kalkarken yavaşça güldü. Alt dudağını ısırdıktan sonra kararmış gibi bakan gözlerini etrafa çevirdi ve henüz hatırlayabilmiş gibi sıklıkla yaptığı kontrolleri yapmak üzere hızlıca gözlerini etrafta gezdirdi. Ardından tekrar bana baktı. Dilini keyifle kıvrılmış dudaklarında gezdirirken gözleri de yanaklarımda gezindi. En azından içimi birkaç saniyeliğine serinletmek için pipete doğru eğildim ve büyük bir yudum daha aldım. İçim falan da serinlememişti çünkü aklımda, giyinme kabininde yaşadığımız dakikalar dolaşıyordu. Muhtemelen Barlas’ın da aklında aynı şeyler vardı çünkü soğuk davranmak bir yana, alev alev yanıyor gibi bakıyordu.
“Bir sıcak, bir soğuk davranışlarının arasında kalıyorum, hasta ediyorsun beni.” dedikten sonra iç çektim ve omuzlarım çöktü. Gözlerim Joker makyajına rağmen hâlâ aslını ezberimle tamamlayabildiğim güzel yüzünde gezindi. “İyileştirsen bari.”
Tekrar gülerek bir süre baktı. Gülüşleri beni daha da hasta ederken aynı ihtiyaçla alkole eğildim ama uzandığım pipetin dudaklarımın arasından kaçması yetmiyormuş gibi bardağı da önümden aldı. “Sana çarpıyor bu güzelim, yeter bu kadar.”
“Neden ya?” diyerek tekrar bardağa uzandığımda onaylamaz ve uyarır bir şekilde “Şş.” dedi ve bardağı sabit tuttu. Elimi kendime geri çekerken memnuniyetsizce baktım. “İki kokteylle sarhoş olacak değilim.”
“Kapıda da bira içtin.”
Bar açılana kadar ayaküstü beklerken diğer gençler gibi biz de bira içmiştik. “Bir bira, hiç biradır.” deyip tekrar alkole uzanmak istediğimde bardağı bıraksa da elimi tuttu. Kenetlenen ellerimizi masaya yaslarken “Hayır güzelim.” dedi yavaşça. Müziğe rağmen ses tonu kulaklarımda yankılanırken “Bar…” dedikten sonra şirince sırıtıp diğer elimin işaret parmağıyla onu gösterdim. “Kara, ben iyiyim.”
Bir anda “Benimle sevişmek istiyor musun?” diye sorduğunda birkaç nefes es verdikten sonra başımı onaylar şekilde salladım. Böyle sorması bile zihnimde bizi yatağa kadar götürmüştü. Kıyafetler de çoktan üstümüzden eksilmişti. Resmen kahkaha attı ve diğer eliyle halimi gösterdi. “Sarhoş oluyorsun kızım işte.”
Kaşlarım çatılırken “Ama ben ayıkken de bunu istiyo…” derken ne yaptığımı fark ederek sustum ve yüzümü buruşturarak gözlerimi kapattım. Elini tutmayan elimi alnıma götürürken başım eğildi ve nefesimi üfledim. Ona bakmasam da gülüşlerini dinledim. Gülüşleri utancımdan kurtarıp daha da utanacağım şeyler yapma isteği peydahlıyordu. Evet, istediğimin gayet farkındaydı ama yeterince ayık olsam bunu bu şekilde dile getirmezdim. Yani… Sevgili olsak getirirdim tabii. Sevgili olduğumuz zamanlarda bazen muzipliklerimiz yarışıyordu ve birbirimizin kişisel sapığı oluyorduk resmen.
“Bu planı bir kere daha batırma şansım olsa, tam şu an ışınlanmayı icat edip bizi baş başa olacağımız bir yere götürmüştüm.”
Elimi alnımdan çekip tekrar üfleyerek başımı kaldırdım ve havada çaresizce sallayıp laf anlatmaya çalıştım. “Rol gereği, diyorum. Sevgiliyiz ya? Role kaptırdım kendimi.”
Yanaklarını sıkmak isteyeceğim kadar tatlı bir şekilde sırıtırken bir yandan da kasıklarımın arasını sızlatacak kadar çapkın bakmayı nasıl başarıyordu bilmiyordum ama dudaklarını da tekrar yalayınca bana yine olanlar olmaya başlamıştı. “Burada işimiz bitince de metod oyuncusu olur musun peki?”
Kaşlarımı kaldırdığımda tekrar güldü. Gözleri etrafta gezinirken konu onun vücudunun da kasılmasını sağlamış olmalıydı ki hafifçe başını iki yana eğip boynunu esnetti. Bakışları ve yüz ifadesi, keyif alacağı ama beni zor durumda bırakacak bir şey söyleyeceğinden emin kıldı beni. Gözleri tekrar bana döndü ve kenetli ellerimizde başparmağı tenimi ilgi çekici bir yavaşlıkla sevmeye başladı. “Metot oyuncusu, canlandırdığı karakteri günlük hayatında da yaşayarak bütünleşir.” Gözlerimin irileşmesini gülmemeye çalışarak izledi ve anlatmayı sürdürdü. “Yani taklit etmek yerine gerçekten hissetmeye çalışır.”
“Sen şu an resmen ‘Gece sevişelim mi?’ diye mi soruyorsun?” dedim heyecanla harmanlanmış bir dehşet içerisinde. Başta açık sözlülüğüme hayret etti ama ben de onun şakayla karışık, kabul edersem gerçeklik payı olacak teklifine hayret etmiştim! Masum bir şekilde omuz silkip “Yani…” dedikten sonra diğer elini de jestleriyle hareketlendirerek oldukça ağır bir şekilde güldü. “Aslında…” dedikten sonra avucunu tavanı gösterir şekilde tutup ‘Bilmem’ der gibi dudak büktükten sonra tekrar güldü ve parmak şıklatıp işaret parmağıyla beni gösterdi. “Cevabın ne olurdu?”
“Salak.” diyerek elimi elinden çektiğimde tekrar güldü. Ellerimi sağ yanağıma yaslayıp vücudumu soluma çevirerek ondan biraz uzak kalmaya çalıştım. Gözlerim etrafta gezinirken tespit falan yapmaya çalıştım. Resmen online eğitimle mezun olmuş hırsız gibiydim. Bu denli ilgi çekici sohbetimize rağmen Barlas’ın gözleri sık sık etrafı tarıyordu, Meriç’ten haber beklerken tetikte davranıyordu ama ben aşk meşk peşinde yanmak dışında hiçbir şey yapmıyordum.
“Bu bir cevap değil.” diyerek kolumdan dürttüğünde “Şu an arası bozuk bir çiftiz. Uzak dur.” deyip kollarımı çektim ve geriye yaslanmak üzere hareketlendim. Taburenin sırtının olmadığını yeri boylayarak hatırlayacakken Barlas ellerimden tutarak tekrar masaya çekti. “Sağ ol, sayende bizden şüphelenen varsa da artık normal müşteri olduğumuza emin olmuştur. Kim bir operasyon için geldiği yerde sarhoş olur ki?”
“Sarhoş değilim.” diyerek ellerini geri ittim ama beni çekip düzgünce oturmamı sağlayana kadar da beklemiş, işim bitince itmiştim. O da bu yüzden sızlanır gibi baksa da hâlâ sırıtıyordu. Dirseklerimi tekrar masaya yaslayıp ellerimi boynuma götürdüm ve gözleri üstümde gezinen Barlas’a “Ne?” diye çıkışarak başımı salladım.
Eli kulağına gitti. Mikrofonu açıp “Evet, rol yapıyor.” dediğinde alt dudağımı ısırdım. Meriçler sormuş olmalıydı ama Barlas neden yalan söylemişti, anlamamıştım. Mikrofonu yine kapattı. “Meriçler mi?” deyip elimi iletişimi açmak için kulağıma götürmek istediğimde elimi tutup engel oldu ve “İsim kullanmak yok.” diye hatırlattı. Büyük elinin avucunda küçük kalan elime, tenime kapanan parmaklarına bakarken başımı yavaşça onaylar şekilde salladım.
“Birazdan olaylar başlayacak. O zamana kadar elini yüzünü yıkayalım mı?”
Bu da ilgi çekmezdi. Her barda sarhoş olan birileri ve onlarla ilgilenenler olurdu. Gözlerimi, masaya yaslanan ellerimizden alıp şefkatle ve ilgiyle bakan Barlas’a baktım. İşle aşkı karıştırıyordu. Çağrı ya da Meriç benim gibi davransa şimdiye canlarına okumuştu ama bana kıyamıyordu.
“Daha iyiyim.” dedim güven vermek isteyerek. Masadaki suyun kapağını açıp bana uzattığında büyük yudumlarla yarısına kadar içip tekrar ona uzattım. Yıllardır alkol içmeye içmeye bağışıklığımı azaltmış olmalıydım, gerçekten bir bira, iki kokteyl ile hareketlerim ve bilincim dengesizleşmeye başlamıştı. Oturduğum için başım döndüyse bile pek fark etmemiştim ama sandalyenin sırtı olmadığını unutup yaslanmam bile pek de ayık olmadığımın göstergesiydi. Gerçi, ayıkken de bu kadar sakar olduğum zamanlar oluyordu. Ardından dengeyi bulamamam da cabasıydı. Neyse ki Barlas tutmuştu.
Aklıma gelen şeyle birlikte kendi kendime gülüp “Tutmasan iş kazası yaşayacaktım biraz önce.” dediğimde birkaç saniye baktıktan sonra ‘Hay Allah’ım’ der gibi onaylamazca bakışlarını ve başını kaçırsa da hafifçe güldü o da. “Tazminatımı verirdin artık.”
Kıvrılmış dudaklarını yalayarak bakışlarını bana çevirip uyarır gibi bakmaya çalıştığında şirince sırıtıp işaret parmağımı kaldırıp “Son bir tane.” dediğimde başını iki yana salladı. Sandalyede hevesle kıpırdayıp “Lütfen, bir tane daha.” ısrar ettiğimde dirseğini masaya yaslayıp elini şakağına götürdü ve hafifçe gülerek “Çabuk.” dedi.
“Şu patronun bize sigorta yaptıramaz mı?”
Alayla “İşkolunu ne olarak gösterecek?” diye sorduğunda dudağımı büzerek omuz silktim. “Hırsızlığı yasal olarak yapan çok meslek var.” dediğimde hak vererek güldü. Önce kendi içkisini başına dikti, ardından benden çaldığı kokteyl bardağından pipeti çıkarıp onu da dikti. “Gel, o güzel yüzünü bir yıkayalım.” diyerek ayaklandı. Tuttuğu elimle beni de yönlendirdi ve ardından kalktım. Güzel yüzünü, deyişini düşünürken bu lafa ayrı, alkole ayrı başım dönüyordu.
Bir saniye durdu ve gözleri bende inceleyerek gezindi. İç çektiğinde cevabı bizzat aldığını gördüm ama “İyi miyiz?” diye de sordu. İşaret parmağımla başparmağım arasında az bir boşluk bırakıp gözlerimi kısarak “Birazcık dönüyor.” diye bildiği şeyi dile getirdim.
Kızacak mı diye merakla ve işte olduğumuz için mahcubiyetle baktığımda yavaşça yanağımı severek tekrar iç çekti. İçinde kızdıysa bile yansıtmadı. “Demek ki seninle şu an bırak yetmişliği, otuz beşlik devirsek, sen de beraber devrilirsin yere.”
Ellerim göğüslerine yaslandı. Parmaklarım düğmeleri bir hayli açık olduğu için iki yana kıvrılan gömlek yakalarının düğmelerinde gezindi, derken işaret parmaklarım ve başparmaklarım tenine de değmeye başladı ve gözlerim de bu görüntüye kayarken aklım dağılsa da konuya odaklanmaya çalıştım. “Evet, içmesek daha iyi olur.”
Eli çeneme geldi. Başımı kaldırarak beni kendisine çektiğinde vücutlarımız birbirine çarparken yavaşça yutkundum. İşte şimdi alkolün verdiği yetkiye dayanarak sevişir gibi yakınlaşmaya başlayan iki sevgili gibi görünüyor olmalıydık ve rol değildi. “Sen beni bir öp de,” derken başparmağı alt dudağıma vardı ve beraberinde kalbimi de sürükleyerek aşağı çekiştirdi. Onun gözleri, eziyet eder gibi oynadığı dudaklarımdayken benim gözlerim dudaklarıyla alevler sıçratan gözleri arasında geziniyordu. “Sonra alkolle mi yanarız, alkolsüz mü, bakarız.”
Hâlâ öpmemi bekliyordu! Alkol aldığımda irademin kalmayacağını görmüştü ve aslında bu şekilde beni köşeye sıkıştırabilirdi ama belli ki ayık kafayla öpmemi istiyordu. Böylelikle istediğimden emin olabilecekti ve sonrasında olanlar olacak gibiydi. Zaten o an olmasa bile bin öpücük borçlanmış olacaktım. Borcumun daha ilk taksitinde yanacak olmalıydık.
Ben başımı ona doğru, onun çenemden tutuşuyla kaldırmışken ve o da yüzüme yakın olmak ister gibi eğilmişken yakın dudaklarımız birbirine uzanır gibi olup olup geri çekiliyordu ama o tamamıyla geri çekildiğinde gözlerimi kırpıştırarak gözlerine yükselttim. Gözleri gözlerimde gezinirken bir eli boynunu kaşır gibi yöneldi ve ardından mikrofonu açtı. Gözlerini güçlükle gözlerimden alıp etrafa baktı. Her neyi arıyorsa buldu ve bakışları bir noktada birkaç saniyeliğine sabitlendi. “Tamamdır.” dedikten sonra mikrofonu kapattı. Ben hâlâ leyla leyla onu izliyordum. Tamamen yıkayamazdım, makyaj vardı ama gerçekten şu an makyajı boş verip yüzüme bir kova su atsam, belki sönerdim.
“Gel.” dedi gözleri bir anlığına bana dönüp, bir sonsuzluk gibi baktıktan sonra dans pistine döndü. Beni önüne çekti. Heybeti ardıma, kolları önüme ve iki yanıma güvenlik duvarları örmüş oldu. Lavaboya yöneleceğimizi sanıyordum ama dans pistinde dans eden insanların arasından ilerlemeye başladık. Kimseye temas etmemem için özel çaba içerisindeydi. Ardımdan kulağıma eğilip “Bir adama yakınlaşmam lazım, üstünden bir şey alacağım. Dans eden sevgilileriz, uyum sağla.” diye açıkladı. Kimden bahsediyordu, ne alacaktı, bilmiyordum ama en azından uyum sağlayabileceğim bir şeydi. O sırada alkolün etkisi de daha da azalırdı. Barlas Meriç ya da Çağrı’dan emir almazdı, belki de patronuyla ayrı bir iletişim kanalları vardı. Belki de benim sarhoş olmadığıma dair yalanı da patronuna söylemişti, anlayamamıştım. Patronu bizzat burada mıydı, burada olan adamları mı vardı, onu da bilmiyordum ama gözlerim bulabilecek gibi etrafta gezindi, elbette ki boş döndüm.
Barlas vücudumu hafifçe dans etmemi ister gibi hareketlendirdiğinde ilerlemeye devam ediyorduk ama bizzat belirli bir noktaya, kesin bir amaçla varmaya çalışıyormuşuz gibi görünmesini istemiyorsak doğal davranarak dans etmeliydik. Barlas’ın istediği gibi yavaşça remix bir bar şarkısının ritmiyle hafifçe salınmaya başladım. Barlas’la bara geldiğimiz zamanlarda da dans etmeyi severdim. Kana karışan alkol de söz konusu olunca vücut gevşiyor ve ritme daha iyi uyum sağlayabiliyordu.
Bir yerde durup beni de durdurduktan sonra yönlendirdiğinde kolları arasında ona döndüm. Gözleri ardıma yöneldiği gibi beni kendisine yapıştırdı ve ardımdan geçen kişinin bana değmemesini sağladı. Kolları ve heybeti beni dokunulmaz ilan ederken o ise kapladığı yer sebebiyle oldukça temas edilebilir halde kalıyordu. İkimiz de hafifçe şarkıya vücutlarımızla eşlik ederek sallanırken ellerim göğüslerine yaslandı ama gözlerim merakla etrafta gezindi. Yakınımızda dans eden çok beden vardı ve uzun yapılı duruşuyla Barlas, buraya kadar gelirken olduğu gibi burada da bazılarının dikkatini çekmişti. Serseri bir şekilde Joker gibi giyindiği için açık gömlek düğmeleri göğüs ve neredeyse karın kaslarını görünür kılarken, tenini gerginlikle saran kumaş ise geri kalan kaslarını fark edilir hale getiriyordu ve gözleri Barlas’ta gezinen kızlar ancak bir süre sonra adamın bir kadınla sarmaş dolaş dans ettiğini idrak ederek bana bakıyorlardı. Göz göze geldiğim birine kaşlarımı kaldırdığımda gözlerini bizden aldı. Sinirle gözlerimi devirerek tekrar Barlas’a baktım ve ne kadar yakın olduğumuzu heyecanla fark ettim. Biraz önceki kızlar bile bu detayı benden önce idrak etmişti resmen. Çoğu kişi gibi dans ederken kendimizi kaybetmesek de vücutlarımız uyumluydu, hareket ettikçe temaslarımız artıyordu ve bu temas öpüşen, işi daha fazlasına dönüştüren bazı çiftler gibi bizde de cinsel bir gerilim oluşturuyordu.
Gözleri, arada muhtemelen üstünden bir telefon, anahtar, her ne ise bir eşya çalacağı adama dönüyor, küçük ve dansla örtülen adımlarla bizi adama yakınlaştırıyordu ama çoğunlukla bana bakıyordu. Bazen, dans ederken yaklaşan ya da ardımdan geçecek olan kişilere de bakıyor, karşı cinsse konumumu değiştiriyor ya da beni kendisine daha çok çekiyordu. Etrafa bakıp ona bakan kızları görmek beni delirttiği için ona bakmakta karar kılmıştım ve bu hiç de zor değildi. Ona bakmanın hapseden bir yanı vardı. O ise, bakmasa daha da deliriyormuş gibi gözlerini temkinle etrafta gezdiriyor, tehlike görürse müdahale ediyordu.
Aynı anda dudaklarımız aralandı ve ben kıskançlığımı kastederek “Sanırım ben de dağ ayısıyım.” derken o “Çok güzelsin.” dedi ve dudaklarım aralanıp aralanıp kapandı. Kaşlarım çatılıp gevşerken eş zamanlı olarak yutkunup müziğin yüksekliği yüzünden tekrar bağırmak zorunda kalarak “Güzel miyim?” diye sorduğumda hafifçe güldü. Çok güzelsin, dediğini duymuştum ama o sıra konuştuğum için duymak değil, hayal kurmak da olabilirdi.
Dilini şaklattığında yanlış duyduğunu düşünürken dilini sırıtışında gezdirdikten sonra “Çok güzelsin.” diye düzeltti ve tüm ışıklar benim için yine yandı. Ellerim göğsünden boynuna doğru kaydığında bu temasa bakarken bakışları titredi. Gözleri tekrar gözlerime döndüğünde öyle bir baktı ki dediği gibi, alkolle ya da alkolsüz fark etmeksizin onunla yanmak istedim.
Ben şapşal şapşal ona bakarken elleri belimden aşağıya, daha tehlikeli bir noktaya indi ama kalçama varmadı. Parmakları, daha da inmek ister gibi arzuyla sıkıyordu tenimi ama insanların içerisinde olduğumuz için daha ilgi çekici bir temas kurmazdı. Yine de bu nokta bile benim için yeterince ilgi çekiciydi.
“Aramız düzeldi mi?” diye sordum heyecanla. Başını yavaşça iki yana salladığında neşem silinirken kaşlarımı kaldırdım ve yavru kedi gibi baktım ama onun gözleri dudaklarıma inmişti. Gözlerini kırpıştırarak ana dönmeye çalışıp sıkkın bir nefesle yüzüme eğilir gibi yaklaşan başını doğrulttu ve gözleri yeniden eşyasını çalacağı adama döndü. Konumunu kontrol etti. Bizi biraz daha dans ederek yakınlaştırdıktan sonra gözlerini bana çevirdi.
“Yani çok güzelim ve hâlâ aranın kötü olduğu ama sevgili rolü yaptığın biriyim?”
“Bir de, dağ ayısısın.” dediğinde kızmakla gülmek arasında şaşkın bir şekilde baktım ve o rahatlıkla güldü. “Sen öyle söyledin ya.” diyerek suçu bana attı. Ellerim yeniden omuzlarına düşerken ve isyan eder gibi tenini sıkarken “Kıskandığım içindi.” dedim ama o genel bir dağ ayılığından bahseder gibiydi.
Cevabı bilse ve artık saklama çabam dahi olmasa da, söylemek ve duymak hoşuna gittiği için “Kıskanıyor musun?” derken elleri, omzuna geldi. Omuzlarındaki ellerimi tutup yeniden boynuna götürmemi sağlarken vücutlarımızın da birbirine yaslanmasını sağladı. Ellerim, istediği gibi boynunun ardında kenetlenirken elleri yine belimin altlarındaki noktaya yerleşti ve sımsıkı tuttu. Şarkının ritmiyle bazen hızlanarak, bazen yavaşlayarak ama her zaman oldukça temas ederek sallanmayı sürdürürken gözleri arada adama doğru dönüyordu ama artık hareketlenmiyorduk. Adama yeterince yakınlaşmış olmalıydık.
“Evet. Sen de…” dedikten sonra gözlerim yüzünde gezindi, küçümser gibi dudak büktüm ama gözlerim hayran bakıyor olmalıydı. “Fena değilsin işte. Başka kadınlar da fark ediyor.”
“Ben fark etmiyorum,” dediğinde kaşlarımı kaldırdım. “Başka kadınları.” dediğinde geniş bir şekilde sırıttım. “Hoşuma gidiyorsun…” diye mırıldanırken duymasını isteyerek bağırmamıştım ama dudaklarımı okudu ve gözleri parlayarak gözlerime döndü. “Yüzünü yıkayıp kendine getirmekle, bir içki daha sipariş etmenin arasında kararsızım.”
Hafifçe güldüm. Sınırsız davranmam hoşuna gidiyordu ama hâlâ birçok sınıra sahiptim. Birkaç bardağa, o sınırlar da kalkardı ortadan ve olabilecekleri hayal edebiliyordum. Bizzat anılarımızı hatırlasam, yetiyordu. “Tüh. Aramız iyi olsaydı, daha neler derdim.” dedim parmaklarım ensesinde minik hareketlerle tenini severken. Gözleri kapandı ve sarmaş dolaş olmamız yüzünden bir hayli hissettiğim bedeni kasıldı. Dans eden hareketleri yavaşladı, neredeyse duraksadı. Yutkunduğunu adem elmasından anladım ve dudaklarını yaladı. Gözlerini tekrar aralarken parmakları kalçama uzanır gibi olmuş, yeniden yükselmişti ama tutuşu daha sıkıydı. “Yapma.” dediğinde kaşlarımı kaldırdım.
Kasılmış boynunu esnetmek ister gibi başını hafifçe sağa ve sola eğdi ve tekrar dudaklarını yalayıp çenesinin ucuyla beni gösterdi. “Parmakların uslu dursun.”
Hafifçe ve sessizce gülerken alt dudağımı ısırdım. “Yoksa, ne olur?” deyip masum masum bakmaya çalışsam da parmaklarım şeytani bir planla ensesinde geziniyordu. O da hafifçe ve sessizce güldü. Arzuyla kasılmış çenesiyle birleşince gülüşü daha iç yakıcı bir hal alıyordu. Alt dudağını dişleri arasına alıp yavaşça bıraktıktan sonra “Devam edersen, baş başa kaldığımızda kaçmana izin vermem.” diye uyardı. Şimdi alkolün verdiği yetkiyle pek kaçasım yoktu ama ayık kafayla düz bir yola çıkmadan onunla bu denli bir yakınlaşma yaşamak istemediğimi biliyordum. Yani istiyordum da… Yine de, tüm umuduma rağmen karamsarlık da peşimi bırakmıyordu. İşler kötü giderse ve yine elini bırakmak zorunda kalırsam diye, böyle bir anı yaşayarak ona acımasızlık etmek istemiyordum. Ayrıca ilişkimiz böyle bir boyuta gelirse, Ata da artık resmen sevgili olduğumuzu görür, duyarsa, işler karışırdı. Ata’nın tehditleri artar, bizi mahvetme planı hızlanırdı.
Parmaklarım usluca durduğunda yavaşça başını salladı.“İyi,” dedi hâlâ arzuyla kasılmış olsa da gülerek. “En azından alkolün etkisi geçiyor.”
Evet, özellikle de masada böyle bir yakınlaşma ve sohbet geçse muhtemelen devam eder, hatta baş başa kalmaya çalışırdım ama şu an geri adım atabilmiştim. Bir eli vücudumdan eksildi. O, adamdan ihtiyacı olan neyse alırken ve dans eden bedenleri kendisine kalkan olarak kullanırken biz de dans etmeyi sürdürüyorduk. Eli önce pantolonuna gitti, muhtemelen cebine koydu ve ardından tekrar vücuduma döndü. “Biraz sonra dikkat çekmeden uzaklaşacağız.” dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. Onunla dans etmeyi özlemiştim ve kısıtlı bir süreliğine ve engellerle olsa da iyi hissettirmişti. Birazdan biteceğini bilmek kalbimi heyecanlanan yerlerden ezerken yanağımı yavaşça göğsüne yasladım. Hareketleri yavaşladığında benim de yavaşladı. Bar şarkısı ve ışıkları altında, sanki romantik bir dans eder gibi ağırlaştı dansımız. Bir eli tekrar belime yükselirken diğer eli sırtımdan enseme vardı ve başını da başıma yasladı. Kulağımın ucundaki kalp atışlarını dinlerken gözlerimi kapattım ve burukça gülümsedim. Gözkapaklarımın ardında gözlerim kızarıkken “Özür dilerim.” dedim. Dibimdeydi ama yine de duymayabilirdi. Bu sarılmayı bizden iki yıldır çalıyordum ve ne kadar özür dilesem yetmezdi. Tek suçum bu bile değildi. Sevdiği kadın bir yalancıydı.
Cevap vermedi ama duymuş olmalıydı çünkü iç çekti. Sadece sarılmayı ve şarkıya yetişemesek de yavaşça sallanmayı sürdürdü. Ensemde saçlarımı tutan parmakları sıkılaşıp gevşiyor, bazen okşayarak seviyor, bazen sadece tutuyordu. Unutur gibi olduğu anlar olsa da beni affetmekte zorlanıyor olmalıydı ki hatırladığı gibi fren yapıyor, hareketleri kasılıyordu. Yine oldu ve yavaşça kolları gevşedi, vücudumdan eksilmeye başladı. Sıkkın bir nefes alıp verirken yanağımı göğsünden çektim. Başım hâlâ eğik kalırken ellerim de boynundan eksilmiş oldu. Nereye koyacağımı bilemediğim sırada bir elimi tutarak beni de önüne kattı. Ardında kalan yöne döndü. Kolları yeniden yönlendirmek ve etrafa karşı korumak amacıyla vücuduma sarıldı. Birlikte dans eder gibi hareketlerle alandan uzaklaşırken artık ardımda kaldığı için yüzüne bakamıyordum. Ayıldığımı hissediyordum ama gerçekten sarhoş olmak istediğim dakikalardaydım. Barlas mesafe koydukça, ben de bunun yarattığı ağırlığın altında eziliyormuş gibi hissediyordum.
Dans alanından çıktığımızda bir elimden tutup lavabolara yöneldi ve parmaklarımız kenetlendi. Onu takip ederken etrafa bakan gözlerime odak kazandırmaya çalışıyordum. Kadınlar tuvaletinin önüne geldiğimizde “Ben hallederim, iyiyim.” diyerek ona bakmadan elini bıraktım. Zaten gelmesi uygun olmazdı ama nadiren de olsa kötü olan sevgilisini iyi etmek için beraberinde lavabo alanına girmek zorunda kalan kişiler olabiliyordu, alkollü mekânlarda. Ben o halde değildim.
Duvarı geçip lavabo alanına vardım. Hızlıca yaklaştım. Sensörlü suya elimi uzatırken gözlerim aynaya yükseldi ve kızarık gözlerimi iç çekerek izledim. Tek derdimiz tefeci olacakken şimdi Ata’yla uğraşıyorduk. Barlas başka sebepleri de olsa da tüm bu yaptığı şeylerin asıl sebebinin ben olduğumu söylüyordu. Yani Barlas’tan ayrılıp dertlerimi Ata’nın iş yeriyle çözmeye çalışmasam, şu an burada gerçekten eğlenmeye gelen bir çift olabilirdik, o da bunca şeye bulaşmamış olurdu. İşte o zaman özgürce konuşur, diliyorsak baş başa kalmaya gidebilirdik ve ne gülümsemelerimize ne de gülüşlerimize burukluk düşmezdi. Her şeyi mahvetmiştim.
Islak ellerimi enseme götürüp gözlerimi kapatırken başımı eğdim. Dudağımı kemirip dururken kendime gelmem gerektiğini biliyordum. Yine buhrana sürüklenebileceğim bir anda değildik. Gece yarısına yaklaşıyorduk ve uyuşturucu ticareti dönmek üzereydi.
Gözlerim aralandı ve ellerimi ensemden çekip tekrar ıslattıktan sonra boynumun ön kısmına da yasladım. Ardından peçetelere uzanıp tam olarak kurulamadan ıslaklığı aldım ve peçeteyi çöpe attım. Aynaya bakıp iyi olduğuma emin olduktan sonra derin bir nefes eşliğinde kapıya yöneldim. Barlas’ı duvara yaslanmış halde gördüm. Çıktığımı görünce doğrulup bana doğru döndü ve gözleri hızla halimi inceledi. “İyi misin?” diye sorduğunda hafifçe gülümseyip başımı salladım. Olanlara üzülmek yerine, olacaklara umut etmeye çalışacaktım.
“Ne kadar iyisin mesela?” dediğinde anlayamayıp kaşlarımı kaldırdım. “İçeride kabinlerden birinde kusan bir kadın var. Onun çantasından anahtar bulup getirebilecek kadar mı?”
“Öyle mi?” diyerek bakışlarımı kapıya doğru çevirdim. Dış dünyadan bağımsız bir şekilde lavaboya girip enseme su çarpıp çıkmıştım, hiç öğürme seslerine dikkat etmemiştim. “Kim ki o kadın?”
“Selim’in metreslerinden biri. Selim’in odasının olduğu koridora girdi. Bir süre sonra hır gürle çıktı, kavga etmiş olmalılar. Selim de peşinden çıkar gibi oldu, geri girdi. Üstünü başını düzeltiyordu. Muhtemelen kız, başka bir metresiyle bastı Selim’i. Bu da özel odasının anahtarının kızda da olduğunu gösteriyor. Çalışanlar kızı dışarıya götürecekti ama kusmaya başlayınca lavaboya girdi, yanında bir kız arkadaşıyla birlikte. Diğer metresi de alelacele odadan çıkartıldı. Loca hazırlanıyor. Muhtemelen adamın karısı geliyor çünkü Selim de çıkıp locaya doğru gitmeye başladı. Karısı geliyorsa, özel odasına dönemez zaten, orası dağınıktır. Ortalık karışıkken odasına girmem lazım, bir şey almam gerekiyor.” Dilini dudağının kenarında gezdirirken kısık gözlerle birkaç saniye baktıktan sonra hafifçe sırıttı. “Umarım yeterince ayılmışsındır da bunca lafı boşuna konuşmamışımdır.”
Hiçbir şey anlayamamış gibi avel avel, bakıyor olmalıydım. Gerginliğimi üstümden atmaya çalışırken dudaklarım kıvrılmıştı bile. “Yok. Sadece, tüm bunları gözlemlerken bir yandan da nasıl benimle sekiz sezonluk dramalı romantik komedi dizisi çekebiliyorsun, onu düşünüyordum.”
Güldü. “Dokuz aslında.” diye hatırlattığında başımı onaylar şekilde sallayıp dudağımı büzdükten sonra iç çektim. Son iki sezonu ayrı geçmişti tabii ama bu sezon bir hayli heyecanlıydı. Resmen hiç ayrılmasak, dokuz yıllı aşkın süredir sevgili olacaktık.
“Halleder misin?” diye sorduğunda, ellerimi belimin iki yanına koyup şirin sırıtışım eşliğinde gözlerimi kırpıştırdım. “Resmen çetenin bel kemiğiyim. Ben olmasam ne yapacaktınız mesela tam şu an?”
“Belizsu’cum,” derken hareketlenmeyle ilgisi dağıldı, lavabodan çıkan birine baktı, o metres kız olmadığını görüp rahatlayarak tekrar bana baktı. Niyetinin sadece kızı kaçırıp kaçırmadığımıza bakmak olduğunu bilsem de yine de başka kızla göz göze gelmesi yüzümdeki sırıtışı sildiği için güldü ve kız bize baka baka yanımızdan geçerken yanağımı tutup “Sevgilim,” dedi. Böylelikle kız önüne dönmüş oldu, benim de dudaklarım yeniden kıvrıldı.
“Şu işi hallet, sonra çetede ‘lider’ harici tüm unvanları sana vereceğim söz ama burada oyalanıp da kızı kaçırma, hadi canım.” dedi ve elleri kollarıma geldi. “Hadi benim güzelim.” derken beni lavabolara doğru çevirdi. “Rüşvet veriyor gibisin.” diye sızlanmaya çalıştım ama heyecanlı ve mutluydum. Lavabolarda müzik daha az duyulduğu için konuşurken bağırmamıza gerek kalmıyordu. Hatta, etraftan duyulmasın diye sessiz konuşuyorduk.
Lavaboya girmeden “Yarısını da iş bitince alırım.” dediğimde ardımdan güldü. “Sen geldin geleli işlerimizde ciddiyet kalmadı…” diye söylendiği sırada çoktan lavaboya girmiş, onu ardımda bırakmıştım. Ben olmasam ne yapacaklardı ciddiyetleriyle mesela? Ciddiyetleri fiziki form halinde kadınlar tuvaletine girip gerekli anahtarı alabilecek miydi?
“Zerrin ya… Mahvettin kendini de beni de. Allah kahretsin.”
Lavabodan çıkmak üzere olan ve içlerinden birisinin “Böyleleri de kusacak kadar niye içiyor, anlamıyorum.” diye söylendiği bir arkadaş grubunun solundan geçip sesin geldiği tuvalet kabinlerine doğru yöneldim. Söylenerek ıslak mendille kendi üstünü silen, Bloody Marry kostümü giymiş bir kızın, kapısı açık bir tuvalet kabinin önünde durduğunu, söylenirken de ara ara kabine doğru baktığını gördüm. Bu kız da sarhoştu ve gözleri nasıl bir açıyla ve kaç tane görüyordu bilmiyordum ama kıyafetine bulaşmış kusmuk dışında her yeri siliyordu.
Zerrin dediği arkadaşı cevabını kusarak vermeye devam etti. Öğürtülere yüzümü buruştursam da söylenerek kabinlerden uzaklaşan insanların arasından geçip onlara yakınlaştım. “Zerrin mi?” diye ilgiyle sordum ve kabine doğru eğildim. “Zerrin?” dedim şaşırmış gibi. Zerrin alnını klozete yaslayıp kusmanın getirdiği yorgunlukla inlediğinde içimden ‘Allah belanı’ diye söyleniyordum. Mikrop yuvası yere başını yaslıyordu.
Arkadaşı “Temizlenmiştir artık herhalde.” deyip ıslak mendili olduğu yere atmak suretiyle park ettikten sonra sallana sallana başını kaldırdı ve bana baktı. “Sen kimsin?”
“Zerrin’in arkadaşıyım.” dedikten sonra kolundan tutup “Çekil bir bakayım.” dedikten sonra yolumdan çektim ama kız bıraktığım yerde kalamayıp karşı kabine doğru düşmeye başladığında “Ya!” deyip peşinden gittim ve yakaladığım gibi doğrultup ıslak mendili attığı yere onu da park ettim. Sırtını duvara yaslayıp “Düşmeden dur.” dediğimde mavi gözlerini kırpıştırıp başını onaylar şekilde salladı ve Zerrin bir kere daha midesini de beraberinde çıkarıyormuş gibi öğürdü. Aynı anda yüzümüzü buruşturduk. “Kusmuğu silebilmiş miyim?” diye sorduğunda gözlerim elbisesine kaydı. Şirince sırıtıp başımı onaylar şekilde salladım. “Pek belli olmuyor.” dediğimde sevindi. Sonradan beni hatırlayıp yalan söylediğime kızacaksa bile bilmeliydi ki bu hayatım boyunca söylediğim en küçük yalan falandı. Bana kızacaklar arasında sıraya girmeliydi.
Kızın kollarından ellerimi çektikten sonra birlikte düşüp düşmeyeceğine emin olacağımız kadar bekledik. Dik durabildiğinde şirince sırıtıp başparmağını gösterdi. Güler gibi “Aferin.” dedikten sonra kabine “Zerrin, ne oldu sana?” diyerek girdim. Bir elim sırtına giderken hafifçe ona doğru eğildim. Elinin tersiyle dudaklarını sildikten sonra dirseğini klozete, elini de alnına yaslayıp başını hafifçe bana çevirdi. Kelimelere dili dönmezken konuşmaya çalıştı. “Sen kimsin?”
Hafifçe gülüp ardımda kalan kıza baktım. “Çok içti herhalde, hatırlamıyor.”
Kız “Beni de zor hatırladı.” dediğinde “Tüh.” diyerek tekrar Zerrin’e baktım. “Canım geçen tanışmıştık ya. Şeyde hani…” dedim ve gerisini onun getirmesini bekledim. “Partide mi?” diye sorduğunda parmak şıklatıp “Evet!” dedim.
“Hatırlar gibiyim…” dedi gözleri yüzümde gezinirken. Neyse ki kendimden çok Harley Quinn’e benziyordum, o da o gün tanıştığı hangi sarhoşa benzetiyordu, bilmiyordum ama benlik bir sorun yoktu. “Melisa mıydı?”
“Evet!” dedim sonunda hatırlamasına sevinmiş gibi. “Ne oldu sana böyle?” derken çöp kutusunun yanına düşmüş çantasını gördüm. “Dağılmışsın…” dedim hafifçe kızar gibi. Sinirle klozetin oturağına vurup “Piç kurusu!” diye bağırdı, detayları hatırlamış olmalıydı.
Ardımdaki kız da “Şerefsiz!” diye bağırdığında ben de “Adi herif!” diye bağırdım. Zerrin “Evet!” diye bağırdıktan sonra girdiği havadan hızla sıyrıldı ve yüzü yine mide bulantısıyla buruştu. “Şş…” diye kızarak çantasını yerden aldım ve omzuma asıp “Şimdi toparlıyoruz seni.” dedim. Birkaç kez elime dolayarak rulodan peçete koparıp hızla lavabolara gittim. O sırada çantadan kızın telefonunu ve anahtarı alıp deri ceketimin geniş cebine koydum. Suyla peçeteleri ıslatıktan sonra geri döndüm ve kızın suratını ıslatarak sildim. Ardından klozete attım ve her tarafı muhtemelen mikrop kaynasa da derin bir nefes alıp vererek kızın kollarından tuttum. Yerden kalkmasına yardımcı olduktan sonra eğilip sifonu çektim. “Burayı soludukça daha da miden bulanıyor. Midende bir şey kalmamış, öğürüyorsun sadece. Gel.” dedikten sonra kızın yere düşürdüğü montunu alıp park ettiğim diğer kıza uzattım. “Tut bir şunu.”
Bir süre sonra lavabodan kızlarla çıktım ve yaslandığı yerden doğrulup halimize şaşırarak bakan Barlas’a “Tanıdık taksici lazım.” dedim. Kızlar başlarını omuzlarıma yasladığında yüzümü hafifçe buruşturdum. Onlarla ilgilendiğim süre zarfında ismini öğrendiğim üzere Ceylin neyseydi de, Zerrin’i lavabolardan toplamıştım, şu an mikroplar bana da bulaşıyordu ama yapacağım bir şey yoktu. Onları öylece bırakmak istememiştim. Tanıdık ve güvenilir taksiciyle evlerine gitmelilerdi.
Bir süredir derin sohbet halinde olduğumuzdan Zerrin’in Selim’in evli olduğunu bilmediğini, yetmezmiş gibi başka metreslerin de olduğunu yeni öğrendiğini anlamıştım. Selim’in hayatını karartmak istiyordu ama eve gidip uyumalıydı, onun yerine biz yapacaktık.
Kızları taksiye bindirip geri döndük ve lavaboda kendimi dezenfekte etmeye çalıştığım dakikaların ardından yeniden Barlas’ın yanına çıktım. Barlas da yeniden yaslandığı yerden doğruldu ve bitirdiği birayı önünden geçen garsona uzattı. Son yudumuyla ıslanmış dudağını yalarken ona yaklaşmamı izledi. Bize içirtmiyordu ama kendisinin promili bir hayli yükselmişti. Yine de sarhoşluk ve hatta çakır keyiflik belirtisi bile göstermiyordu. “Kızlarla öyle bir arkadaş oldum ki, birbirimizi düğünlerimize çağıracağız. Ama nikâh memurunun bana ‘Melisa’ diye seslenmesi lazım. Beni o sanıyor.”
Ben gülerek anlatırken Barlas’ın neden yamuk ve içten bir gülümseme ile dinlediğini anlayamadım. Cebimden anahtarı ve telefonu çıkartırken “Ne oldu?” diye sordum. Gülüşüm, güleç bir surata dönüşmüştü.
Uzattığım telefon ve anahtarla birlikte elim de ellerinin arasında kaldı. Beni hafifçe kendisine çekerken tatlı bir bakışla sırnaştı ve dudağını yaladıktan sonra “Ne zaman düğünün?” diye sordu ve hangi detaya takıldığını fark edip mahcup bir heyecanla güldüm, bakışlarımı kaçırdım. Gözlerim insan kalabalığında gezinirken “Bilmem.” dedikten sonra gözlerimi tekrar ona çevirdim. Biraz önce niye öyle baktığını anlayamadığım şekilde bakıyordum muhtemelen şimdi ben de. Her şey bitince, ne zaman evleneceğimize Barlas karar verecekti aslında. Ne zaman evlenme teklifi ederse, o zaman evlenirdik. Yani, bu soruyu kendisine sormalıydı.
Tatlı bir heyecanla birbirimizin gözlerine hapsolduğumuz sırada Barlas’ın ilgisi dağılarak gözleri kulağıma kaydı ve eli yanağımı sever gibi yaklaştı. Fırsatı değerlendirerek sevdi de ve iletişim cihazımı açtı. Böylelikle duyduğu şeyleri ben de duymaya başladım.
“Yaklaşabildiniz mi odaya? Taşıma bitmek üzere.”
Meriç’i “Hallediyoruz hemen.” diye cevapladı Barlas.
Uyuşturucu mekâna taşındıktan sonra, mekândan nakit paralar dekorlarla gizlenerek taşınmaya başlayacaktı. Uyuşturucu alım satımı mekânda dönecekti, özel alıcılar da başkasına satmak üzere alacak olanlar da normal müşteri kılığında mekânın içindeydi. Biz işin para kısmıyla ilgilendiğimiz için hırsızlığımız yeni başlıyordu.
“Ne bulacağız odada?” diye sorduğumda, “Sen patronumla tanışmadan anlatamayacağım şeyler.” diye dürüst yaklaştı. Dudaklarım aralandığında kaşları kalktı, uyarır gibi baktı ve yavaşça dudaklarımı birbirine bastırıp başımı onaylar şekilde salladım. Merak etmeyip susmak pek huyum değildi ama Barlas’ın gözünde zaten mimliydim.
Benden aldıklarını cebine koyup elimi tuttu. Parmaklarımız kenetlendi ve kalabalığın arasından ilerlemeye başladık. Beni ardında dibine yapıştırmıştı, yolu kendisi açıyordu, ben de hemen ardında açtığı yoldan ilerliyordum. Alnım sırtına yaslıyken el ele tutuşmaya nasıl da alıştığımızı düşünüyordum. Şu an sevgili rolü içerisinde olabilirdik ama öyle olmasak da elimi tutardı.
“Telefonu niye aldın?” diye sordu. “Sorun olursa, kızın ağzından adamı karısına söylemekle tehdit ederiz, diye düşündüm. Çünkü kız yeni öğrenmiş adamın evli olduğunu. Böylelikle adam karısının dibinden ayrılamaz. Çalışanlarının da bir kısmının ilgisi kızın tekrar mekâna girip girmediğinde olur. Hatta ‘içerideyim, geliyorum’ diye mesaj atarsak, gör o zaman curcunayı.”
Gece bitmeden, biz de adamı bitireceğimiz için kızın intikamını da almış olacaktık. Sonra da mesajları ve izleri silip kızın kapısına telefonunu bırakırdık, tanıdık taksici adresi öğrenmişti nasıl olsa. Mekân sahibi endişe ettikçe, uyuşturucular kadar bu durumla da ilgilenecekti ve kaçmak için kaosa ihtiyaç duyarsak, bu durumu kullanırdık. Ben anlatırken varmış olmalıyız ki durdu ve bana döndü. Yanağımdan tutup eğildi ve bir an dudaklarıma yönelecek sandığım için nefesim kesildi, gözlerim irileşti ama dudaklarımı geçip yanağıma yöneldi. Kulağıma bir şey söyleyecek sanırken de dudaklarını yanağıma bastırdı ve solur gibi öptü. Gözlerim kapanırken omuzlarım gevşedi. Dudakları hafifçe tenimden ayrıldı, kulağıma yakınlaştı ve keyifli bir ses tonuyla “Bugün bel kemiğimizsin gerçekten.” dedi. Gözlerimi kırpıştırarak araladığım sırada yanağımdan doğruldu ve bakmak için başımı kaldırmam gerekti. Halime samimiyetle sırıtıp alt dudağını ısırdıktan sonra çenesinin ucuyla beni gösterip “İyi misin?” diye sordu.
Karışık duygularla sırıttım. Tutmadığı elimin işaret parmağını kendime doğru kaldırdım. Daireler çizerek yüzümü, halimi gösterdim. “Aferin sana. Niye yaptın böyle bir şey? Beş dakika algılarım kapandı şimdi. Şu an çetenin bel kemiği değil, kuyruğu falanım.”
Güldükten sonra “Diğer yanağından da öpsem artı beş dakika olur mu yoksa ikisini bir mi sayarsın?” dedi. Gözlerimi kırpıştırıp aptal aptal baktığımda geniş bir şekilde sırıttı. “Aklımda kalacak yoksa.” dediğinde donmuşluğumu üstümden atıp heyecanla gülerek başımı iki yana salladım. Vardığımız koridora doğru bakıp “Artı on dakika olur hatta. Sakın yani.” dedim ve yanından geçip koridorun duvarına yaslanarak bağcığıma eğildim. Bollaşan bağcığı çözüp yeniden bağlarken gözlerimi etrafta gezdirdim. Öylece koridora dalamazdık, doğru anda girmeliydik ama algılarım kapanmıştı! Bir de diğer yanağımdan da öpse, beni sırtına atıp yük diye taşısa yeriydi. Bir süreliğine sistemim kapanırdı.
Dibime vardı. Eğilen bedenimi belimden ve kolumdan tutarak yükseltti. “Eğilme öyle.” diye uyardığında başımı duvara yaslarken kızmaya çalışarak baktım. Millet de etrafımızda ‘biri eğilecek, vücuduna bakalım’ diye beklemiyordu herhalde! Zaten arkamı duvara vermiştim! Gerçi… Türkiye’deydik ve maalesef böyle anları kovalayan pis zihniyetler vardı.
Lavabolardan, bize yakın tarafta olana gidermiş gibi davranan Çağrı yanımızdan geçerken göz göze bile gelmeden, el çabukluğuyla Barlas’ın uzattığı telefonu aldı. Uzaktan, koridorun girişini izleyebilen biri olarak eğer kaos yaratmak gerekecekse ilk fark edecek ve müdahale edebilecek olan oydu.
Çağrı’nın gidişinin ardından Barlas, elini kolumdan çekip duvarda başımın yanına yasladı ve öylece dikilmemizi, bir barda karşılaşılması muhtemel bir görüntüye çevirdi. Gözlerim dudaklarına inip yükseldi, o hâlâ dudaklarıma bakıyordu. “Ne yapıyoruz?” diye sorduğumda gözlerini gözlerime yükseltti ve sesini temizledi. “Şimdi şu kapıdan…” dedi ve hafifçe başıyla gösterdi. Gözlerim sağımıza doğru döndü. Gösterdiği ikili kapıyı gördüm ve tekrar Barlas’a baktım. “Çalışanlar partiye özel gösteriymiş gibi tekerlekli ve dumanlı büyü kazanlarını getirecek, muhtemelen mallar içinde. O dumanlar sırasında koridora kayacağız. Zaten koridorun sonunda kilitli bir oda var, yeni bir koridora açılıyor. Onun ardından asıl özel oda için tekrar kilitli kapı var. Korumalar, diğer işler için bir süreliğine bu koridordan ayrıldı. Kilitlerle korunduğundan, mekân sahibi de içinde olmadığından ticaret tamamlanana kadar burayla ilgilenmezler. Koridora sızsak yeter, tekrar adamla karşılaşmayız.”
“Tamam.” dedim yavaşça. Bana bel kemiği dese de ben tek bir şeyle ilgilenmeye çalışırken onlar arka planda tüm gözlemleri, zamanlamayı ve detayları hallediyordu. Anahtara ulaşamasak el becerisiyle açacaktı muhtemelen kapıları ama anahtar işimizi kolaylaştırmış, harcayacağımız süreyi kısaltmıştı. Müzik yükselir ve ışıklar değişirken alkışlar koptu. Barlas’ın bahsettiği kapı açıldı. Büyülü bir ambiyans oluştururken yeterli kafa karışıklığı yaratarak asıl olayı, uyuşturucu ticaretini göstere göstere gizleyen çalışanlar tekerlekli stantları sürüyordu. Bir çalışanla göz göze gelmiştim ki Barlas’ın başı görüş alanımı kapattı ve boynuma gömüldü…
Boynuma gömüldü!
Gözlerim sımsıkı kapanırken dudaklarını tenime bastırdı ve ellerim salaş gömleğinin karın hizasında kumaşa tutundu. Çalışanlar geçene ve bizi dumanlar altında bırakana kadar onların ilgisini çekmemek üzere bir köşeye çekilmişiz, sevişiyormuşuz gibi gösteriyordu. Öylece boynuma gömülmesi bile gömleğini parçalamak ister gibi tutmamı sağlarken bir de başı ve dudakları hareketlendi. Tenimi dudakları arasına aldığında “Barlas…” diye mırıldandım. Uyarmak istemiştim ama inler gibi çıkmıştı sesim. Ondan da memnun ve arzulu bir mırıltı çıktı. Belimin yanındaki eli ardına doğru kaydı. Belimi duvardan ayırıp alt vücudumu kendisine yaslarken boynumu resmen emmeye başladı. Bir lav, boynumdan kalbime ve bacaklarımın arasına doğru akıyordu. Dumanlar altında kaldığımızda, bu şovu yaratmak için kullandıkları maddenin serin ve ıslak hissini yüzümde hissetmek bile hararetime iyi gelmezken Barlas boynumdan çekildi ve belimdeki eliyle beni sağıma çevirdi. Ardından koridora doğru yönlendirdi. Elimi tutup önümden geçerken hızlı adımlarla ilerlediğinde bacak boyu da yeterince uzun olduğu için ardında neredeyse koşmam gerekmişti. İlk kapıyı hızla açtı. Belinden silahını çıkardı. Kenetli ellerimizle beni ardına yapışık tutmayı sürdürerek temkinle içeri girdi. Sırtına yapışmış halde olduğum için görüş açım dardı ve biraz önceki yakınlığımızın etkisi altındaydım ama silahı üç noktada hızla gezdirdiğini görebildim. Sonra “Tamam.” diyerek tamamen yeni koridora girmemizi sağladı. Ardımızdan kapıyı kapatıp kilitledi.
“Kameralar?”
“Kameralar şu an hiçbir yeri çekmiyor.” dedi ve çalışmadığını anlatmaya çalışarak silahıyla kameraları gösterdi ama hangi ışık yandığında çalışıyor olduğunu bilmiyordum. Bilsem de şu an hatırlayamazdım. Hareketlenmediği için koridorda odaksızca gezindirdiğim gözlerimi tekrar ona çevirdim. Nefesimi hâlâ toparlayamamıştım ve onun da öyle olduğunu gördüm. Gözlerimiz aynı ağırlıkla kapanıp açılırken aynı anda yutkunduk. Yetmezmiş gibi ikimiz de dudağımızı yalamaya başladığımızda hızla bunu yapmayı bırakıp omzuna bir tane geçirdim. “Rol değildi sanki biraz önce yaptıkların!”
“Bütün gece.” diye düzeltti. Kaşlarımı kaldırdığımda ve onun gibi nefes nefese baktım. “Ben bütün gecedir rol yapmıyorum.” dedi ve dudaklarımı araladığım gibi diğer kapıya yöneldi. Kenetli ellerimiz dolayısıyla ben de ardına yapıştım ve susmak zorunda kaldım.
İkinci kapıyı da açtı ve silahıyla belirli noktaları kontrol ettikten sonra beni de ardından çekti. Kapıyı kapatıp kilitledi ve mikrofonunu açıp “İçerisi bende, gerisi sende.” dedi ama iletişim cihazından duyamadım. Başka bir kanaldan konuşuyor olmalıydı. Diğer kanalda Meriçler de var mıydı, patronu mu vardı yoksa başka bir işbirlikçisi mi, bilmiyordum ama ben sorgulayamadan ona ait olmayan bir telefonu çıkarıp bana uzattı.
“Görüntüleri kontrol et.” dedikten sonra elimi bırakıp eldivenlerini giydi ve odayı taramaya başladı.
“Hiçbir yere dokunma.” dediğinde yaslanmak üzere olduğum duvardan irkilerek doğruldum. Güldü ve “Duvara yaslanabilirsin.” dedi. Rahatlayarak yaslanırken bulunduğumuz koridorun girişini ve etrafını gösteren canlı görüntüleri izlemeye başladım. Kameralar hiçbir yeri çekmiyor, demişti ama bunlar da kamera değil telefon görüntüsü gibiydi. Koridora çalışan ya da müşteri yaklaştığında geriliyor, öylece yanından geçtiğinde rahatlıyordum. Bir şey kaçırmamak için gözlerimi görüntülerden pek ayırmıyordum ama göz ucuyla baktığım Barlas’ın dolapları, çekmeceleri karıştırdığını görebiliyordum. Hızlı davransa da sakindi hareketleri. Ben şimdiye bu hızla bir şeyleri devirmiş olurdum ama o her şeyi nizami bir şekilde yerine geri koyuyordu.
“Yakaladım seni orospu çocuğu.” dedi keyifli bir sesle. Gözlerim ona döndü ve küçük bir anahtar bulduğunu gördüm. İlgili gözlerle ona baktığımda göz göze geldik ve telefonu gösterdi. Gözlerimi hızla telefona çevirdim ve bir sorun olmadığını gördükten sonra ara ara Barlas’ın ne yaptığına bakmaya başladım. Odanın oturma grubundan ikili koltuğu çekip sehpayla arasına girdi. Ağır gibi duran varaklı sehpayı çanta taşır gibi kaldırıp boş bir alana koyduktan sonra geri dönüp tek başına servet gibi görünen halıyı rulo şeklinde kıvırdı. Böylelikle halının ardında, dikkatli bakınca fark edilen kare şeklinde bir bölme olduğunu gördüm. Küçük anahtarla açtıktan sonra tok bir sesle kapağı açarken eş zamanlı olarak silahını doğrultarak temkinli oldu. Kapağı açtıktan sonraki birkaç saniye sessizce bekleyerek dinledi ve ardından “Birkaç dakikaya döneceğim. Görüntüleri kontrol et ve birini görürsen bana seslenerek aşağı gel.” dedi.
“Ya aşağıda birileri varsa?” diye endişeyle sorduğumda o inmeye başlamıştı bile. Dudağımı kemirerek tekrar görüntülere bakmaya başlasam da kapağa doğru yaklaştım. Dizlerimi kırarak alçaldım. Dikey merdivenin sonuna gelmeden atlayan Barlas’ı izledim. Aşağı karanlık değildi ama yukarıdan bakınca görüş alanım dardı ve sadece boş zemin görünüyordu. Barlas “Birazdan döneceğim.” dedikten sonra gözden kayboldu. Bir elim göğsümle boğazım arasında dolaşırken gözlerim de aşağısı ile görüntüler arasında geziniyordu. Barlas polis akademisini bırakana kadar hep onunla gururlanmakla onun için korkmak arasında gelip giderdim. İleride, mesleğe başladığında akşam sağ salim kollarıma gelene kadar diken üstünde duracağımı düşünürdüm. Ki çok sabahı, akşamı olan bir meslek de değildi. Polis akademisini bırakmıştı ama şimdi daha tehlikeli işler peşindeydi ve her şeyi şakaya vursak da her an başımıza bir şey gelebilirdi. Yine de garip bir şekilde silah tutmak ona yakışıyordu çünkü polis gibi görünüyordu. Kullanmıyorum, diye iddia ettiği silahı tutuşu bile profesyoneldi. Polislerle iş yapıyorsa kanunun karanlık tarafında değil de sınırlarında dolaşıyor olmalıydı. Bazen, polislerle iş yapmaktan öte, bir polis olduğunu hisseder gibi oluyordum ya da umuyordum ama polis akademisini bırakmıştı. Bırakmasının ardından ayrılsak, sonrasında devam ettiğini düşünecektim ama bırakmasından neredeyse dört sene sonra ayrılmıştık. Ayrıca Barlas bir yandan suç da işliyordu. O yüzden bu his, kötü işler yapmasını ona yakıştıramayan tarafımın umudu olmalıydı. Yine de demek ki, bırakmasa ve polis olsa, yakışacaktı. Her ne kadar aklım da kalbim de başına bir şey gelmesinden korkup dursa da…
Onu merdivenin altında gördüğümde “Hah,” diyerek ayaklandım. “Gel hadi.” dedim sabırsızca.
Silahı belinin ardına yerleştirip zeminden yüksek kalan merdivene sıçrayıp tutundu ve tırmanmaya başladı. “Gelen giden yok herhalde?” dediğinde henüz görüntülerden gözlerimi alıp ona çevirdim ve “Yok.” dedim. Bulunduğum kata vardığında elimi uzattım. “Canım,” deyip hafifçe güldü. “Yere yapışırsın.”
Ben de gülerek elimi geri çektim ve zaten zemine çıkması bir saniyesini almamıştı. Hızla dönüp kapağı kapattı. Bana kapıyı gösterdi ve alan tanıdığımda oturma grubunu eski haline getirdi. Gözleri bana döndüğünde üstünü tarıyordum ama elinde, görünürde bir şey yoktu. “Buldun mu aradığın şeyi?”
“Evet.” dedikten sonra yanıma gelip görüntülere baktı. “Tamamdır, gidiyoruz.” dedikten sonra kapının kilidini açtı. Görüntülerden kimsenin gelmediğini bilsek de silahını belinden çıkarıp kontrol ederek kapıyı açtı. Ardından elimi tutup beni odadan koridora çekti. Kapıyı ardımızdan kapattıktan sonra bir anlığına elimi bırakıp kilitledi. Koşar adımlarla diğer kapıya vardık ve eldivenlerini çıkarmak için duraksadı. O sırada yine elimi bırakmıştı. Bir an silahını da bana uzatacak gibi oldu ama sonra vazgeçip beline koydu. Çıkardığı eldivenleri cebine koyduktan sonra kapının kilidini açıp tekrar elimi tuttu. Son koridora çıktığımız sırada duraksadı ve cihazdan gelen bilgiyi dinledi. Benim olmadığım bir kanal olduğu için ben duyamıyordum. Elimdeki telefonu alıp hızla görüntülere baktıktan sonra bir küfür mırıldanıp kapıyı kilitledi.
“Ne oluyor?” dedim endişeyle.
“Karıştır ortalığı.” dedi, konuştuğu kişiye.
“Ne oldu?” dedim gözleri koridordayken. “Birileri geliyor, koridor uzun. Zamanında çıkamayız, çıktığımızı görürler. Zaten odaya dönmeleri için erken.”
“Ve?” dedim, telaştan neden sonuç ilişkisi kuramadığım için. “Hem onları oyalamamız lazım, hem de polis baskınından önce bizden şüphelenmemeleri lazım.”
Yine “Ve?” dediğimde o mikrofonunu her nedense kapatırken gözlerim koridorla arasında gezinip duruyordu. Koridora baktığım sırada elini yanağında hissettim ve gözlerim ona dönerken üstüme geldiği için geriledim. Sırtım duvara yaslanırken “İddiadan sayma.” dedi ve ne olduğunu bile anlayamadan dudaklarıma yapıştı. Gözlerim birkaç saniye irice açık kaldı ama eli belimi bulup da vücudunu vücuduma yaslarken dudaklarımı afiyetle yediği sırada burnumdan verdiğim titrek bir nefes eşliğinde gözlerim kapandı. Vücutlarımız arasında sıkışmış ellerim kaslı göğüslerine çıkarken karşılık vermeye başladım. Memnun ve sessiz bir iniltinin ardından öpüşleri derinleşmeye ve sertleşmeye başladı. Birkaç adım önümden gitse de öpüşlerimin ona yetişmesi uzun sürmüyordu. Yanağımdaki eli boynuma indi. Uzun parmakları ensemi kavrarken başparmağı boynumu okşuyordu. Başı başka öpüş açıları için sağa ve sola hareketlendikçe ve öpüşleri derinleştikçe kaşlarım duygu yoğunluğuyla çatılıp çatılıp gevşiyordu. Vücutlarımız sevişir gibi birbirine sürtünürken belimin ardına kayan eli bazen kalçamı duvardan ayırıp kendisine yaslıyor, bazen de bizzat kendisini bana yaslayarak beni duvarla arasında sıkıştırıyordu. Nefeslerimiz dudaklarımızın arasında bir savaş içerisindeyken saflara dili de dâhil olunca iniltimi öpüşleri bastıramadı. Dudakları kıvrılır gibi oldu, hemen ardından öpüşleri tekrar yoğunlaştı. Ellerim göğsünden omuzlarına, ardından ensesine vardı. Yeşil peruğunu çıkarıp atmak ve elimi saçlarına daldırmak istiyordum. Kapıdan yana olan eli kalçamdan bacağıma kayıp sıkı tutuşlar eşliğinde bacağımı dizimden kırarak kaldırmamı sağladı. Ardından yarattığı alana iyice yerleşip kendisini bana bastırdığında benimle birlikte kısık ve boğuk bir şekilde inledi. Zaman ve mekânı unutmuş gibi bir an uyluğumdan kavrayıp beni kucağına çekecek gibi oldu ama duraksadı.
“Hey! Kardeşim, bu koridora girmek yasak. Duyuyor musunuz beni?”
Barlas son kez üst dudağımı, dudaklarının arasına alıp beni kıvrandırarak emdikten sonra hafifçe çekildi. Nefeslerimiz birbirimizin dudaklarına çarparken gözlerimi açamadım ama o birkaç saniye sonra bacağımı yere indirirken başını da hareketlenmesinden hissettiğim üzere sesin geldiği yöne, koridora çevirmişti.
Alnımı omzuna yasladım ve nefeslerimi düzene sokmaya çalıştım. O sıra çalışan adam tekrar, “Yasak burası! Güvenlik çağırmadan çıkın buradan.” dediğinde Barlas da nefes nefese ve boğuk sesiyle, “Tabii, pardon.” dedi. Biraz da sarhoşmuş gibi bilerek ağzında gevelemişti kelimeleri. Dudağımı yalarken gözlerimi yavaşça araladım. Kendime oluşturduğum huzur boşluğunda gözlerimi Barlas’ın, bir hayli yakınımda olan gömleğinde gezdirdim. Barlas’ın elleri kollarıma geldi. O da yönlendirirken omzundan çekilip başımı tekrar duvara yasladım ve bir anlığına göz göze geldik. Vücudum gibi içim de titredi. Yavaşça biraz önce dudaklarımda zevk kıvılcımları dolaştıran dudaklarını yaladı. Sadece sesiyle bile üç çocuk sahibi olmamızı sağlayabilirmiş gibi “Gidelim.” dedi ve ‘Buradan’ mı demek istemişti yoksa ‘Devamını yaşamaya’ mı emin olamamıştım. Elleri kollarımdan kaydı, bir kolu belime dolandı ve beni duvardan ayırdı. Sarhoş taklidi yapmakta zorlanmayacak olmalıydım, elim ayağım birbirine dolaşmıştı. Gözlerimi güçlükle, gözleri hâlâ üstümde olan Barlas’tan aldım. Barlas’ın diğer kolu da vücuduma dolandı ve ellerim kollarından tutunurken sanki o sarhoş, ben ondan da sarhoşmuşum gibi koridorda ilerlemeye başladık. Koridordaki çalışan “Çabuk, Selim Bey gelmek üzere.” dediğinde başımı Barlas’ın göğsüne doğru gömdüm. Sarhoşluktan kafam kalkmıyor gibi davranıyordum ama adam kalkıp ‘Biraz önce sevişiyordunuz ama’ dese, diyecek bir şey bulamazdım. Neyse ki Barlas adama bir tane yumruk patlatırdı da, cevap vermemiz gerekmezdi. Sonra da güvenliklerden kaçmamız gerekirdi tabii.
Selim Bey, henüz gelmediyse zaten ya Çağrıların, ya Barlas’ın konuştuğu kanaldaki başka biri ya da birilerinin ortalığı karıştırmasından kaynaklı olmalıydı. Bu sayede koridordan çıktık. Barlas’ın yönlendirmesiyle üst katın arka kapısına çıkan merdivenlerin olduğu alana yöneldik. Çalışan olarak geldiğimiz zamandan biliyordum ama artık müşteri olduğumuz için normal şartlarda girme yetkimiz yoktu. Birkaç çalışan bizi durduracak gibi olduğunda Barlas’ın eli sırtıma kaydı ve “Kusacak, çekilin.” diye sesini yükseltti. Üst vücudumu hafifçe eğip öğürdüğümde çalışanın teki “Ay!” diyerek önümüzden çekildi ve Barlas kapıyı ittirip hızla beni yönlendirirken “Tamam sevgilim, geldik.” deyip sırtımı sıvazladı. İki büklüm ilerlerken o düşmememi sağlıyor, ben de öğürerek durdurmaya kalkışan çalışanların önümüzden çekilmesini sağlıyordum.
Biri, “Beyefendi bu alana…” dediği gibi Barlas bir elini üstümden çekip “Çekil kardeşim, kız kötü.” deyip adamı duyduğum üzere duvara çarpmasını sağlayarak ittirdi. Adam kem küm etse de bir şey diyemeden biz yukarı çıktık ve Barlas kapıyı ittirdi. Temiz hava yüzümüze çarparken beni bir yere yönlendirdi. “Kus, rahatla.” derken hemen ardımdaydı, kolları vücuduma dolalıydı. Eğilip durduğum için bunca prodüksiyonun arasında bir de kıskançlığını sergiliyor, vücudumu kapatıyordu. Hâlâ rolü sürdürdüğüne göre etrafımızda birileri vardı. Zaten biraz önce buradan uyuşturucular indirilmişti, biraz sonra veya şimdi para akışı dönecekti. Belki de akış çoktan dönmüştü, benim olmadığım bir kanaldan konuşuyorlardı. Bizim yaptıklarımız haricinde Meriç, Çağrı ne işler çevirmişti bilmiyordum.
“Kardeşim, uzaklaşın bu alandan. Kusacak başka yer bulun.”
Barlas bir elini üstümden çekti. O sıra her şey ardımda kaldıkları ve gözlerimi sımsıkı kapatıp midem bulanıyormuş taklidi yaptığım için olanı biteni ancak duyabiliyordum. Duyduğum kadarıyla adamın yakasından sertçe kavradı. “Bana bak dingil, sevgilim kötü. Uzaklaş. Ayart etme beni, ortalığı ayağa kaldırırım.”
Bir diğer adam, “Tamam Semih, bırak. Olay çıkmasın.” dediğinde Barlas sertçe ittirerek adamı bıraktı ve eli tekrar vücuduma döndü. Kavga, bağırış çıkarsa ilgiler buraya toplanacağı ve belki de polis çağrılacağı için, ki bizim gibi Selimler de barda sivil polisler olduğunu biliyor, uyuşturucu ticaretini gözleri önünde ama gizleyerek çeviriyordu, ilgi çekmeyi göze alamamış olmalılardı.
“Patron, burası boşalana kadar aracı uzaklaştırın, dedi.”
Meriç’in sesini duyduğumda Barlas’ın yönlendirmesiyle diz üstü çimlere oturuyordum. Meriç’le birilerinin konuşması, bize artık fısır fısır gelirken ardımızda kalıyorlardı. Barlas da dizlerini kırarak ardımda alçaldı. Bir eliyle yanağımı severken, diğer kolu vücudumun önünden dolanmış, beni tutuyordu. Gerçekten bu kadar çabası boşa gitmesin diye kusasım gelmişti. Gerçekten alkolden ya da herhangi bir şeyden midem kötü olursa ne kadar ilgilenecekse, neredeyse o kadar ilgilenmişti. Canı dokunmak istiyor da olabilirdi tabii.
Önümüzde, yanımızda kim var bilemediğim için yüzümü kusacakmış gibi şekilden şekile soktum ama sonra temiz hava iyi gelmiş gibi davandım. Nefes alış verişlerimi düzene sokmaya başlamış gibi gözlerimi araladım. Sahte öğürmelerim sırasında gerçekten yaşlanmış gözlerimi araladım.
Çağrı’nın “Birader, su lazım mı?” diyen sesini duydum.
“Sağ ol kardeşim, çok iyi olur.”
Barlas’ın yönlendirmesiyle ona doğru dönüp kalçamı çimenlere yasladım. Barlas hemen dibimde, kaldırım taşındayken ben peyzajla yeşillendirilmiş alanın başladığı kısımda oturuyordum. Dizlerim kırılmış şeklinde üst bacaklarım karnıma yaslıyken bacaklarımın ardındaki vücudu uzandı ve açtığı su şişesini dudaklarıma getirdi. O sırada sahte gözyaşlarımı diğer eliyle silerken ardımda bizi gözetleyen biri olmadığı için gözleri hem tebrik eder, hem de isyan eder gibi baktı. Güzel rol yapabilmem şu an işimize yarıyor olsa da bu konuda ağzı yanmış bir adam olduğu için onaylamaz bakışlar atıyordu.
Çağrı yeni tanıştığımız biri gibi tepemizde dikilirken “Daha iyi misin yenge?” diye sordu. Normalde de yenge diyordu ama yeni tanışsak da ‘birader’ dediği hemcinsinin sevgilisi olduğu belli olan bir kadına ‘yenge’ demek, erkeklik adeti, geleneği gibi bir şeydi. Sudan büyük bir yudum daha aldıktan sonra yutkunurken hafifçe başımı çektiğimde Barlas da suyu çekip kapağını kapattı. Bakışlarım Çağrı’ya dönerken “İyiyim, sağ ol.” dedim ve Barlas’ın ardındaki görüntüye çevirdim gözlerimi. Meriç aracın uzaklaşmasını sağlayabilmişti. Anladığım kadarıyla o araç ya hiç geri dönmeyecek ya da paraların çoktan başka yere taşındığı bir şekilde geri dönecekti. Çalışanlar durumu anlayamadan polis baskını olacaktı ve biz paralarla kaçarken, polisler de uyuşturucuları yakalayacaktı.
“İyi misin canım?”
Gözlerim Barlas’a döndü. Bir eli kolumu severek geziniyordu, diğer eli yanağımı okşuyordu. Önümde diz çökmüş gibi oturuyordu ve ayaklanıp, elimi uzatarak ‘Evet, evet, evet!’ diye bağırasım gelmişti. Aşağıda yaşadığımız yakınlaşmanın hissettirdikleri tekrar yakama yapışırken hayalimdeki evlilik telifi de hızlıca balayına bağlanmıştı.
Gözlerimi kırpıştırdığımda samimiyetle yamuk bir şekilde gülümsedi ve tekrar, bu sefer rolden koparak “İyi miyiz?” diye sordu. İyi miyiz, demesi çok hoşuma gidiyordu. Ben de ona yalanlarımın bir kısmını öğrendikten ve sinir krizi geçirmesinden sonra ‘iyi miyiz’ diye sormuştum çünkü aramızdaki bir alışkanlık gibiydi. ‘İyi miyiz?’ diye sorardık çünkü birlikte iyi ya da birlikte kötü olurduk. Tek bir cevabı vardı.
“O son shotı atmayacaktım.” diye alay ettiğimde hafifçe güldü ve ben de güleç bir suratla ona bakarken iç çektik.
“Kardeşim, iyiyseniz çekin gidin. İşimiz gücümüz var, hadi.”
Barlas hafifçe omzunun ardından geriye baktıktan sonra tekrar bana bakmadan önce göz ucuyla Çağrı’ya baktı. Çağrı o sıra yavaşça başını salladı. Barlas ellerimden tutarak ayaklandı ve beni de kaldırdı. “Üşüdün, gel.” diyerek kolunu bana sardı ve Çağrı’ya dönerken “Sağ ol kardeşim su için. İyi akşamlar.” dedi. Çağrı, “Ne demek ya. İnsanlık hali. Hadi size iyi akşamlar bro.” deyip Barlas’ın omzuna bir tane geçirdi. Barlas ters bir bakış attığında Jhonny Bravo kostümü giymiş Çağrı gülüp hafifçe yaklaştı. “Kanka Kıvanç Özçivit böyle bir adam. El şakalarını seviyor. El ense çekeyim mi…” dediği sırada aksine Barlas ona el ense çekip onu yoluna çevirdi ve “Görüşürüz bro.” diye dalga geçti. Çağrı düşeyazan gözlüğü düzelterek doğruldu ve gülerek uzaklaştı. Barlas’la sarmaş dolaş bir sokağa girdikten sonra elimden tutup koşmaya başlayınca ona ayak uydurdum. “Üç,” dediğinde omzumun ardından geriye doğru baktım. Bir şeye takılıp düşeceğim sırada beni tutarken “İki.” dedi ve önüme bakmam için, diğer eliyle yanağımdan tutup çevirdi. Bir arabaya vardığımızda “Bir.” dedi ve kilidi açıp önce beni bindirdi. Kapımı kapatmadan “Şimdi.” dediğinde polis sirenleri duyulmaya başlandı. Muhtemelen benimle konuşmuyor, iletişim cihazıyla bağlı olduğu kişiyle konuşuyordu. Şoför kapısına vardı ve hızla bindi.
“Emniyet kemerin.” diye hatırlattığı zaman bulunduğumuz ara sokağın ilerisindeki mekâna vurmaya başlayan polis siren ışıklarını izlemeyi bırakıp emniyet kemerimi taktım ve Barlas kendisininkini takmadan hızla yola çıktı. Keskin bir dönüşün ardından mekânın aksi yönüne sürmeye başladı.
“Senin de emniyet kemerin!” diye hatırlattığımda bir eliyle direksiyonu tutup kendi emniyet kemerini de bağladı ve tekrar eli direksiyona gitti. Aşağı yola çıktığı gibi sağa döndü ve omzumun ardından baktığım arka camdan üst sokakta birçok polis arabasının mekâna doğru sürdüğünü gördüm. Onların ışık ve seslerinden git gide uzaklaşırken “Para bizde mi yani?” diye sordum.
Barlas iletişim kanalından “Meriç?” diye sorduğunda ben de duydum. Bu sefer benim de olduğum kanaldan konuşmuştu. “Para bizde mi kardeşim?” dedi Barlas keyifle. Cevabı biliyormuş ya da aksine imkân vermiyormuş gibi.
Meriç de, aynı tonla ve keyifle cevapladı. “Bizde kardeşim.”
**
“O kızları hiç unutamayacağım. Önümüzdeki bir ay depresyondayım biraderlerim ve yengem, haberiniz olsun. Aşk acısı çekiyor olacağım.”
Meriç bir tomar parayı Çağrı’ya doğru atıp “Ulan it. Bari bir tanesini seç, ona âşık ol. Hepsinin acısını mı çekeceksin?” diye söylendi. Çağrı gülerek kucağına düşen parayı Meriç’e uzattı. “Kanka bir daha atsana. Çok hoşuma gitti. Hep paralanmak istemişimdir.”
Barlas çantalardan birini eline aldığında Çağrı’nın gülüşü azaldı. “Kanka Meriç deste deste atsa yeter aslında ya. Sen şey yapma, yorulma.”
Barlas başını onaylamaz bir şekilde sallayarak sessizce güldükten sonra çantayı askısından omzuna atıp başıyla Meriç’e işaret verdi. Derdi Çağrı’yı korkutmak değildi ama onu bir de bizzat paralayacakmış gibi para çantasını eline alması, Çağrı’yı tedirgin etmişti.
Meriç de bacağını sehpadan indirip ayaklanırken “Bu böyle oturacak mı?” diyerek Çağrı’yı gösterdi. Çağrı da aynı şekilde koltukta yanında oturan beni gösterip “Bu yenge böyle oturacak mı?” diye sordu. Beni gösteren ellerine vurup “Sen aşk peşindeyken ben…” dedikten sonra gözlerim bu söylediğim yüzünde kapıda duraksayıp omzunun üstünden bana bakan Barlas’a döndü. Tek kaşını kaldırıp yamuk bir şekilde sırıttığında gözlerimi kırpıştırıp sesimi temizleyerek tekrar Çağrı’ya baktım ve hıncımı ondan çıkartıp eline bir tane daha vurdum. “… operasyonun bel kemiğiydim! Yoruldum, sizi taşımanın sorumluluğu omuzlarımı büktü. Biraz dinleneceğim.”
Elini ovuştururken “Lan orada benim canım çıktı, üç kere ölümden döndüm!” diye kendini korumaya çalıştı Çağrı. Kesinlikle bir şeyleri abarttığından emindim ama onların da bizden ayrı çok detayla uğraştıklarını da tahmin edebiliyordum. Hepimiz ayrı noktalarda gerekeni yapmıştık ve günün sonunda plan başarıyla sonuçlanmıştı.
“Ayrıca…” dedi yüzünde güleç bir ifade belirirken. İşaret parmaklarıyla beni gösterip dans eder gibi elini ve üst vücudunu sallayarak “Sizi gördüm.” dediğinde gözlerim irileşerek Barlas’a döndü. Barlas elini kapıdan çekerken vücudunu da tamamen bize çevirdi ve başını hafifçe omzuna eğerek kısık gözlerle baktı. Boş boğazlık yaparsa kapıdan Çağrı’ya atlayacakmış gibiydi. Kendi muzip olmayı sevse de başkalarının diline meze etmesine izin vermezdi.
Çağrı içerisinde bulunduğu tehlikenin farkında bile olmadan “Dans ederken.” dediğinde rahatladım. Bir an o sevişir gibi yaklaştığımız anları gördüğünü sanmıştım. Üzerinden birkaç saat geçmişti. Yemek yemiş, kahve içmiş, hatta duş bile almıştım ama hâlâ içim yanıp duruyordu, hisleri üstümden atamamıştım. Aksine gittikçe daha fazla heyecanlanıyordum çünkü devamını hayal edip duruyordum.
“Siz de aşk peşindeydiniz.”
Barlas, ortada bel altı bir durum olmadığı için gerginliğini üstünden atıp hafifçe güldü. Gözlerimi ona çevirdiğimde önüne dönmüş, Meriç’le kapıdan çıkıyordu. Paraları taşıyacaklardı. Yemek yedikten ve gerekli eşyaları, kıyafetleri aldıktan sonra mekâna gelmiştik, bu gece evlere dönmememizi uygun görmüştü Barlas. Onlar delilleri ortadan kaldırmakla ve paranın bir kısmının muhtemelen patrona götürülmesiyle ilgilenirken ben de duş almıştım. Çağrı da rahat duş alayım diye arabada beklemişti. Sonra Barlaslar da dönmüşlerdi, Barlas saçımı ıslak görünce lavaboyu gösterdiği için dönüp saçımı kurutmak zorunda kalmıştım. Ardından sırayla onlar da duş almıştı. Ben bu gece bir işle daha uğraşmayacağıma kendi kendime karar verdiğim için uyku modumu açmış, ona göre giyinmiştim. Yine de evde olmadığım için pijama giyinmemiş, tayt ve sweatshirt giymiştim. Şimdi bağdaş kurarak koltukta oturuyordum. Sağ omzumda topladığım saçlarımı gevşek bir şekilde ve sırf parmaklarımı oyalamak için örüp örüp salıyordum. Dışarıya yeni bir araba gelmişti. Sanırım yine paraların, muhtemelen daha güvenli bir yere taşınması gerekiyordu. Gelen kimdi, kalkıp bakmak istiyordum ama Barlas burnumu sokmamı istemediği için koltukta kaldım.
“Biz sevgili rolü yapıyorduk.”
Önce sırıttı, sonra hafifçe güldü ve ardından daha yüksek sesle bir kahkaha patlattı. “Rol mü? Kızım, siz sevgili değil misiniz zaten?”
Gözlerim aralık kapıya döndü. Ardını ve Barlas’ı göremesem de sohbet sesleri uzaktan gelirken kıvrık dudaklar eşliğinde iç çektim. Sesimi temizledikten sonra gözlerimi Çağrı’ya çevirdim. “Sen yardıma gitmeyecek misin? Yazık adamlara, onlar da yoruldu.”
Çağrı, şirince sırıtıp “Yok tatlım, benim mesaim bitti.” dedi. Tam benim gibi bağdaş kuracaktı ki Barlas “Çağrı!” diye seslendi. Ben de şirince sırıtıp “Fazla mesaiye kaldın sanırım.” dediğimde omuzları düşerken dudağını büzüp sıkkın bir şekilde nefesini burnundan verdi.
Barlas, “Hadi lan, Çağrı!” diye tekrar bağırdığında Çağrı ayaklarını koltuktan sarkıtıp “Bensiz bir iş de yapamıyorlar.” diye söylenerek hareketlenmişti ki Meriç kapıda belirdi. Meriç geniş bir şekilde sırıtıp omzunun ardına bakarak “Siyah…” dediği sırada Çağrı kapıya varmış, Meriç’i de ittirip önüne katarak dışarı çıkarken “Tamam lan, geldim işte.” dedi.
Arkalarından gülerek baktıktan sonra gözlerimi mekânda gezdirdim. Salon, banyo, mutfak ve bir odadan ibaretti, yani uyunabilecek iki oda vardı. Hatta yakın zamana kadar sadece salonda uyulabilirdi, biz de zamanında Barlas’la salonda uyumuştuk. Yıllar sonra ilk defa birlikte kaldığımız gece… Çağrılar arabayı alıp gittiği ve daha çok hasta olduğum için burada, birlikte kalmıştık. O zamanlar Barlas’ın bana dair hislerinin ne olduğunu bilmiyordum. Ayrılmamızın üstünden iki yıl geçmişti ve belki de beni unutmuştur, diye düşünüyordum çünkü ketum davranmaya çalışıyordu. Gülümsemem genişledi. Aslında beni hâlâ sevdiği ama benim gibi gizlemeye çalıştığı zamanlardı. Haliyle beni hasta hasta eve göndermek istememişti, yanında olmamı istemişti. Zaten ilgilenmiş, ıhlamur yapmış ve her yerimi sıcacık sarmıştı yorganla. İnsan bazen hasta olmak değil ama bir güçsüzlükte sevdiğinin ilgisiyle iyileşmek istiyordu. Artık içerideki odada da yatak vardı. Bazen burada kalan Meriç koltuktan bıkmış, alıp yerleştirmişti. Muhtemelen ben içeride yatacaktım ama Barlas burada mı yatacaktı, yoksa içeride benimle mi yatacaktı emin olamamıştım. Yani… Meriçlerin yanında bu konu nasıl konuşulacaktı ya da bu karmaşık ilişki durumumuzda normal olan neydi, bilmiyordum. Koltuklar açılsa da yatılabilecek iki koltuk vardı. Barlas da burada yatarsa aralarından iki kişinin aynı koltukta yatması gerekecekti. Barlas ve Meriç cüsselilerdi, birlikte yatamazlardı. Muhtemelen biri Çağrı’yla birlikte yatardı. Tabii eğer Barlas salonda yatarsa…
Yanımda yatarsa da, garip olur gibiydi. Yani Barlas hemen duvarın ötesindeyken, ayrı yatmak istemezdim tabii ama bu Meriçlere karşı resmen ‘sevgiliyiz’ demek gibi bir şeydi. Gerçi, onlar sevgili olduğumuza emin gibiydi. Bunu, korkumdan bu şekilde adlandırmamaya çalışan bendim. Sadece… Hâlâ söylediğim çok yalan vardı ve bu yalanlarla sevgilisi olmak istemiyordum. Resmen Ata evleneceğimizi sanıyordu ve o beni kıytı köşede yakaladıkça ‘müstakbel eşim’ deyip sevgiliymişiz gibi iltifatlar ederken Barlas’tan saklamak, onun canını düşünerek bile olsa ihanet gibi geliyordu. Barlas’ın patronuyla tanıştırmasını bekliyordum bu detayları da anlatmak için ama o zamana kadar sevgili gibi davranmaya başlarsak, tüm bunları öğrenince Barlas daha da kırılıp daha da öfkelenmez miydi? Resmen sevdiği kadından öte, aynı zamanda sevgilisi olan kadına bir adamın takıntılı olduğunu, hatta evlenmeye, yakınlaşmaya çalıştığını, iltifatlarda bulunduğunu, hatta yüzük seçtirtmek zorunda bırakıp gelinlik için ölçü aldırdığını ama sevgilisinin tüm bunları ondan sakladığını öğrenecekti. Bazen de şiddet gördüğünü… İlk tepkisi bana kızmak olmayacaktı, önce Ata’ya patlayacaktı öfkesi ama bir noktada ibre bana da dönecekti. Bilmiyordum, belki de öğrendiklerinden sonra büyük bir tepki vermeye kıyamazdı, belki de hazmedemediği şeyler artar, tepkisi iyice büyürdü ama her ihtimalde mahvolacaktı. Bir gün ya bizzat anlatacağım ya da ortaya çıkacak yalanlar varken yine de sevgilisi olmak henüz hak etmediğim bir mutluluğu tatmak gibi geliyordu.
“Zorunda kaldın.” diye mırıldandım. Ellerim enseme giderken başımı hafifçe eğip gözlerimi kapattım. Kendimi sakinleştirmeye, hızlanan nefes alış verişlerimi düzene sokmaya çalışırken tekrar ama bu sefer fısıldayarak “Zorundaydın.” dedim. Hiçbir şeyi isteyerek yapmıyordum, yapmamıştım. Özgürce ve dilediğim gibi davranabilsem asla Barlas’a yalan söylemez, bir şey saklamazdım. Ata psikopat manyağın teki olmasa asla böyle davranmasına müsaade etmezdim ama gücüm yetmiyordu. Her şeyi korktuğum ve sevdiklerimi korumaya çalıştığım için yapıyor, saklıyordum ve yemin ederim nefes alabileceğim bir boşluk bulduğum gibi her şeyi anlatacaktım. Barlas’ı tutmaya gücüm yetmezdi, o patronunun tutabileceğini düşünüyordum. Tanıştığımız gibi anlatacaktım. Biliyordum Barlas mahvolacak, muhtemelen kendisini bile suçlayacaktı ama diliyordum ki, beni anlardı.
Zorunda kalmıştım.
**
“Kafaya dikkat.”
Elini alnımda hissettiğimde varlığını fark ederek irkildim. Önce ona, sonra da çarpmak üzere olduğum dolap kapağına baktım. Dolaptan bardak alıp su içmiştim ama bardağı lavaboya koyarken kapatmayı unuttuğum kapağa çarpmak üzereydim.
“Sağ ol…” diye mırıldandığım sırada başımı hafifçe çekip kapağı kapattı. Kalçamın yanıyla tezgâha yaslanırken o da elini başımdan çekiyordu. O da bana dönük bir şekilde tezgâha yaslandı. Gözlerimiz birbirinde gezinirken birkaç saniye oyalandık. İkimizin de ağzında bir bakla vardı, belliydi. Ben, “Nerede yatacaksın?” diye sorarken Barlas da aynı anda “Nerede yatayım?” diye sormuştu.
Kalçamı tezgâhtan ayırıp doğrulurken yine de destek alma ihtiyacıyla elimi soğuk mermere yasladım. Cevap bekleyen gözleri gözlerimde gezinirken o da elini tezgâha yaslayarak doğruldu ve parmaklarıyla ritim tutmaya başladı. Konuşmaya başladığım gibi parmakları duraksadı. “Ben mi karar vereceğim?”
“Ben mi karar vereyim?” diye sorduğunda göğsümde bir yangın eşliğinde yavaşça başımı salladım. Burnundan yavaş ama derin bir nefes alırken eş zamanlı olarak dudağını yaladı. Elimi tezgâhtan çekip tekrar kalçamın yanıyla yaslanırken ellerim birbirini buldu ve parmaklarımla eziyet etmeye başladım. “Yani, ben bilemedim.” diye açıkladım. Benim de aklımda bu düşüncelerin döndüğünü görünce yamuk bir şekilde gülümsedi. Gülümsemesi karar vermemi sağlasa da çekindiğim konuları, telaşla ellerimi sallayarak ve duymasınlar diye fısıldayarak sıralamaya başladım. “Yani… Ne bileyim… Çağrılar da var yani… Sevgiliymişiz gibi...”
Yavaşça kaşları kalktı. Bir soru dile getirmemişti ama ‘Değil miyiz zaten?’ der gibi bakıyordu. Hüzünlü bir soru değildi de… Farkımız mı var, der gibiydi.
“Çağrılar zaten birlikte yatacağımızı düşünüyor. Meriç’le ‘şu koltuk benim, bu koltuk senin’ kavgası ettiler.”
Omuzlarım gevşerken “Yani, bir şey demeden direkt odaya geçebiliriz.” dediğimde hafifçe gülüp “Evet.” dedi.
“Ve garip karşılamazlar?”
“Aksine Meriç, Çağrı’yla aynı koltukta yatması gerekince daha garip karşılar.”
Ben de hafifçe gülüp “Evet.” dedim. Tekrar parmaklarımla oynarken yavaşça yutkundum. “Metod oyuncusu falan filan.” diye saçmaladığımda güldü ve elimden tuttu. Ben ne yaptığına bakarken mutfağın kapısına yöneldi. Dudağımı kemirerek ardından giderken kalbim kulağımda atıyordu. Heybeti bir yere kadar beni sakladı ama kapıya vardığımızda ve açması için duraksadığımızda kendilerine yataklarını yapan Çağrı ve Meriç’in gözleri bize döndü. Ve gerçekten garipsemeyerek ama destekleyerek baktılar. Olması gereken zaten buymuş gibi. Yine de o parlayan gözlerle bakmaları heyecanımı arttırırken hızlıca “İyi geceler cümleten.” diye zırvalayıp Barlas’ın açtığı kapıdan daldım. Onlarla birlikte Barlas da gülerek “İyi gece…” dediği sırada ellerimiz kenetli olduğu için onu da odaya çekmiş oldum. Boşluğuna geldiği ve kullandığım gücü fark ettiği gibi uyum sağladığı için benim gibi odaya daldığında Meriçler de gülerek “İyi geceler kardeşim, iyi geceler.” dediler. Cümlelerini bitirmelerini beklemeden hızla ve sert bir şekilde kapıyı kapattım. Sırtımı kapıya yaslayıp ellerimi buruşturarak eğdiğim yüzüme götürdüğümde Barlas kahkaha attı.
“Kızım dümdüz yürüsek girsek ilgi çekmeyecektik zaten, ne yapıyorsun deli?”
Ellerimi yüzüme iyice bastırıp incelmiş bir sesle “Bilmiyorum.” dediğimde gülüşü arttı. Stres yönetiminde kimse asla benim gibi olmamalıydı!
Ellerini kollarında hissettim. Beni göğsüne çekti. Bir eli ensemin ardında saçlarımı, diğer eli belimi severken gülmeye devam etti. Ben Meriçlerin gülüşünü duyabiliyorsam, Meriçler de Barlas’ınkini duyabiliyor olmalıydı.
“Çok mu garip oldu?” dedim utanmış ama heyecanlı bir sesle.
“Yok ya…” dediğinde başımı göğsünden çektim. Ellerimi üst kollarına götürürken umutla baktım. Sırıtışında alt dudağını ısırdı. Gülecek gibi olup durdurdu ve umudum sönmeye başladı. Sesini temizledikten sonra dişleri hızla tekrar belirdi ve dayanamayıp hafifçe güldükten sonra “Sadece…” dedi. Belimi tutmayan elini aramızda kaldırıp işaret parmağıyla başparmağı arasında hafifçe boşluk bırakırken gözleri de kısıldı. “Birazcık…” dediğinde kaşlarım çaresizce kalktı. “Üstüme atlayacakmış gibi oldun.”
Yüzüm ağlamakla çığlık atmak arasında bir çelişkiyle buruşmaya başlayınca alayla o da yüz buruşmama eşlik etti ve en sonunda tekrar başımı göğsüne yaslayıp gizlendiğimde gülerek kollarını sardı. Resmen bir an önce odaya girmek ve baş başa kalmak istiyormuşum gibi davranmıştım ama heyecandan saçmaladığımı anlamış olmalıydılar. Yani… Anlamışlardır… Değil mi?
Onun gülüşleri huzurlu iç çekişlere döndüğünde yavaşça başımı göğsünden çektim ve omzumun ardındaki kapıyı gösterip “Sen git içeride yat o zaman. Yanlış anlaşılmasın.” dedim. Huzuru silindi. Yüz ifadesine güler gibi oldum. “Kızım öyle de, benimle işin bitmiş, atmışsın gibi olacak.”
“Barlas, hadi ya.” diyerek kollarından çıkıp kapının kulpunu tuttum. Açacaktım ki elini, elimin üstünde hissettim. Gözlerim ona döndüğünde yeniden keyiflenmiş, yamuk bir şekilde sırıtıyordu. Dilini dişleri arasında gezdirdikten sonra “İşini bitir önce o zaman.” dediğinde yüzümde oluşan ifadeyi izledikçe elini elimden çekip bana hiç sırtını dönmeye cesaret edemeyerek odanın iç kısımlarına doğru gerilemeye başladı. Ellerini de aramızda kaldırırken güleç bir suratla “Şaka.” dedi. Resmen ‘Mutlaka atacaksan önce gel kullan’ diyordu ve kahretsin ki, gerçekten üstüne atlayasım vardı.
Sinir krizi geçirmekle onu kudurtmak arasında kalırken elimi kapının kulpundan çektim. Onu odadan kovmaktan vazgeçtiğimi görünce rahatladı ve daha da keyiflendi. Gözlerini elimden alıp tekrar gözlerime bakarken pencereye kadar gerilediği için durdu. Elini pencere mermerine yaslayıp semt onun dükkân kiraymış gibi rahat davrandı ama saldırma ihtimalime karşı temkinli olduğunu biliyordum.
“Şaka mı?”
Şirince sırıtıp “Evet.” dedi.
“Tüh.” dedikten sonra yavaşça yatağa adımladım ve yatağın ucunda durup dudağımı da memnuniyetsizce kıvırıp gevşettim. “Şaka olmasa bu teklifini değerlendirirdim.”
Barlas’ın sırıtışı silindi. Başını dolaptan yana çevirdi. Gözlerini kapattı ve dilini dudağının kenarında gezdirirken sıkkın birkaç nefes alıp verdi. Dolap aynasından görebildiğim yüzüne bakarak sırıtırken kollarımı göğsümde birleştirdim. “Benimle oynuyorsun.” dedi gözleri tekrar bana dönerken. Dudakları muzip bir şekilde kıvrılırken başını yavaşça onaylar şekilde salladı. “Tuzağının farkındayım ama dikkat et de…” derken yakınlaşmaya başladı. Kollarım gevşerken yüzümdeki sırıtış da silinmeye başladı. Tamamıyla ona dönüp sesimi temizlediğim sırada kollarım iki yanıma düşmüştü bile. Dibimde durup bana barda, yakınlaştığımız anları ve geçmişte yaşadığımız daha fazlasını hatırlatan sesiyle “Ava giderken avlanma.” dediğinde yutkundum. Bir adım daha yaklaştığında zaten yatağın dibinde olduğum için gerilemek isterken sırt üstü yatağa düşmüş oldum. Ellerimin üstü yüzümün iki yanından yatağa yaslanırken tekrar kalkmaya çalışmak için ihtiyacım olan idraki kazanamadan önce sağ dizini bacağımın yanından yaslayarak yatağa çıktı. Ardından eli belimin yanından yatağa yaslandı, derken diğer dizi de yatağa çıktı. Bir eliyle, yatağa düşmüş ellerimi toparlayarak başımın üstünden yatağa yaslarken diğer eli de belimin yanından yatağa yaslandı ve üstüme çıkmış oldu.
“Nerede kalmıştık?” diye sorarken vücudunu, ezilmemem için ağırlığını fazla vermemeye çalışarak vücuduma yasladı. Meriçler uyku modunu açmış olmalıydı ki içeriden ses gelmediği gibi odada da sadece nefes seslerimiz gürültü çıkartıyordu. Telaşlı gözlerim kırpışıp durarak gözlerinde, vücuduma yaslanmış vücudunun görebildiğim kadarında ve dudaklarında geziniyordu.
“Sen iddiayı kaybetmiştin en son...” derken ses tonumdan utandım. Resmen adamı yanmaya davet ediyordu sesim.
Bileklerimi tutan eli tenimi severken diğeri sweatshirtümün altına girdi ve çıplak belimi kavradı. Burnunu burnuma sürttüğünde gözlerim kapandı ve altında arzuyla kıvrandım. Diziyle, bacaklarımı ayırmamı sağladı ve bacaklarımın arasına yerleşti. Erkekliğini kadınlığıma bastırırken “İddiadan sayma, dedim. Görev içindi.” dediğinde temasın etkisiyle neredeyse inler gibi “Bu bir bahane.” diye mırıldandım. Sesimi kısık tutmaya çalışıyordum çünkü o ses tonunu duymak onu tahrik ediyor, beni ise utandırıyordu.
Tahrik olmuş sesiyle “Yeterli bir bahane.” derken dudaklarını yanaklarıma sürterek çeneme vardı. Islak bir öpücük bıraktıktan sonra dudaklarını bastırarak yanağımı itti ve başımın diğer tarafa dönmesini sağladı. Alnımı, bileklerimi tutmak üzere başımın üstüne doğru uzattığı koluna yaslarken kendisi için açtığı boşluğa yerleşmesini her zerremle hissettim. Dudakları boynuma gömülürken ben altında kıpırdandıkça, o da kendisini bana bastırarak sürtünüyordu. Sweatshirtün altından belimi tutmuş eli de göğüslerime kadar parmaklarını tenime bastırarak yükseliyor, sonra tekrar belime iniyordu. Henüz göğsüme varmamıştı eli, ağırdan alıyordu ama her yakınlaştığında beni daha da tükettiğinin, beklentiye soktuğunun farkındaydı. Eziyet eder gibi davranıyordu. Bizi yıllarca mahrum bıraktığım temasları şimdi eziyet eşliğinde sunuyordu. Bilerek yaptığına emindim. Beni cezalandırıyordu. Kendisine de eziyet etmek pahasına yapıyordu hem de. Arzuyla sızlayan kadınlığımın ıslandığını hissedebiliyordum. Bugün beni defalarca kez bu hale getirmişti…
Dudakları boynumda gezinirken ıslak öpücükler bırakıyor, emiyor, dudaklarımdan hızlı nefes alış verişlerinin ve kısık inlemelerin çıkmasını sağlıyordu. Tenimi dişleri arasına aldığında ben de alt dudağımı dişledim. “Barlas…” dediğimde dişlediği yeri beni kıvrandıran bir emişin ardından öptü ve yavaşça boynumdan çekildi. Yüzüme doğru yükseldi, hareketlerinden anladım. Alnımı kolundan çekip yavaşça başımı ona çevirirken gözlerimi kırpıştırarak araladım. Bu halde göz göze gelmek bile zorken bir de gözlerine baktığım gibi belimde gezinen eli sütyenimin üstüne vardı. Tüm vücudum mümkünmüş gibi daha da kasılırken arzuyla harmanlanmış bir muziplikle sırıtan dudaklarını yaladı ve yoğun sesiyle “Efendim?” diye sordu.
“Bilerek mi…” dediğim sırada eli temastan ötesi sütyenimin üstünden göğsümü kavradığında dudaklarım hem heyecan hem de acımasızlığına dehşet ederek aralandı. Dudaklarımın arasına yerleşti dudakları. Öpmeden, dudaklarımı sever gibi yavaşça sürttü. Dudaklarımı dudaklarının arasına alacakmış gibi temas edip edip çekildi ve beni kelimenin tam anlamıyla mahvetti her seferinde.
Nefes nefese ve incelmiş, çaresiz bir sesle, “Resmen oynuyorsun benimle…” diye sitemlenmeye çalıştığımda dudaklarımdan çekildi. Her kelimede dudaklarımız daha fazla temasa giriyordu ve bir an o da iradesini kaybetmiş gibi olmuş, sakınarak hafifçe çekilmişti. Alt dudağını, alt bölgemi sızlatarak ısırdıktan sonra “Seni uyardım.” diye hatırlattı. Dikkat et de ava giderken avlanma, demişti.
“Beni cezalandırıyor musun?” diye sorduğumda parmak uçları sütyenimin üstünden, tenime kaydı. Sütyenimin taşırdığı göğsümde gezinmeye başladığında yalvarır gibi baktım. Hareleri kararmış gözlerine içinin yangını yansıyordu. Eli henüz göğsümü sıkmıyordu ama kavramış, parmaklarını eziyet eden bir yavaşlıkta gezdiriyordu. Başparmağı göğsümün altından kavramıştı ve her an okşayabilirmiş, hatta sütyenden kurtulabilirmiş gibiydi ama işkence etmek için yavaş ve temkinli davranıyordu.
“Beni iki yıl sensiz bıraktığın için mi?”
Yavaşça başımı sallarken yutkundum. “Bir de…” dedikten sonra heyecanla iç çektim. “Diğer şeyler için falan…” diye mırıldandım. Suçlarım saymakla bitmezdi.
“Bu bir ceza değil.” dediğinde merhamet umarak kaşlarımı kaldırdım. Hâlihazırda yakın olduğu yüzüme eğildiğinde gözlerim kapandı ve alt dudağımı dişleri arasına aldı. Hafifçe çekiştirip resmen ruhumu avuçlarında sıktıktan sonra öpmeden dudağını dudağıma sürttü. Direnmeye çalışacağım, derken dilini de dudağımda hissettim ve altındaki kıpırdanışım arttı. Kendisini bana daha sert bastırdığında kısık inlememiz birbirimizin dudaklarına çarptı.
Nefesini dudaklarıma üfleyerek “Bu bir fragman.” dedi. Eş zamanlı olarak kavradığı göğsümü sıkmıştı. “Barlas…” diye soluduğumda dudaklarını çeneme bastırdı ve tenimi solur gibi öptü. Gözlerimi kırpıştırarak araladım ve odaksız gözlerim tavanda gezindi. Tüm vücudum titriyordu ve titremenin sebebi, bunun gayet farkındaydı.
Kekeleyerek “Nasıl?” diye sordum.
Dudaklarını boynumda gezdirirken “Şöyle söyleyeyim, gerçekten üstüme atlayacaksın Asya Tanyeli.” dedi ve alt dudağımı kanatmak ister gibi ısırdım. Tekrar sevişmemiz an meselesiymiş gibi hissediyordum ama öncesinde yeterince eziyet edeceğine ant içiyordu. Yine de fazla sürdüremeyeceğini düşünüyordum çünkü resmen erkekliği şu an pantolonunu parçalamak üzereydi.
“Sen nasıl dayanacaksın peki Berk Barlas Altay?” diye sordum, kendim için güç ararken. Benimle böyle uzun süre oynarsa, mahvolurdum.
“Sen o kısmı değil de, o kadar dayandıktan sonra nasıl bir patlama yaşayacağımı düşün.”
Alt bedenlerimizin temasını arttırmak ister gibi kıvranışım ve sürtünmem arttığında boynumda, nefesi tenime çarparken beni ona kavuşmadıkça aciz bir beden haline getirerek güldü. “Ama bu ancak hoşuna gider, değil mi?” dediğinde kızmaya çalışarak “Barlas…” demiştim ama inler gibi çıkmıştı sesim çünkü şu an yaptığı, söylediği her şeyden zevk alıyordum ve daha fazla tahrik oluyordum. Ve haklıydı! Yaşadığı patlama benim ancak hoşuma giderdi. Yatakta sert davranmasını seviyordum. Bebeği gibi sevse de neredeyse düşmanmışız gibi sevişirdik.
Yeniden yüzüme yükseldi. Gözlerimiz birbirini bulduğunda ürkmem gerekirken daha da arzulu hale gelen bakışlarımı sırıtışında alt dudağını dişleyerek izledi. Alt dudağının yavaşça dişlerinden kaymasını titreyerek izledim ve yetmezmiş gibi “Sana bayılıyorum.” dedi.
“Bu cezayı azaltacak mı?” diye sorduğumda göğsümdeki eli hareketlendi. Parmakları sütyenimin altına hafifçe kaydırıp durdu. Parmaklarının çıplak tenime değmesi beni delirtiyordu ama henüz sadece göğsümün alt kısımlarına temas ediyordu. Gözleri ise keyifle tepkilerimi izliyordu. Bana dokunmak onu da delirtiyor ama en çok da zevk alışımı izlemeye deliriyordu. Yalvarır gibi baktığımda sessizce güldü. “İçeride Meriçler var.” diye fısıldadım. Başını yavaşça salladı. “O yüzden sessiz ol.” dediğinde yutkunup dudağımı yaladıktan sonra “Olamam.” diye itiraf ettim. İçeride Meriçler varken bir sevişme başlatmazdı ama bu yakınlıklarına da sessiz kalamazdım. Her teması beni yakıp kavuruyordu. Yeni iniltilerim dudaklarıma dizili, dökülmek için temas bekliyordu.
Eli yavaşça bileklerimi bırakmadan önce başparmağı sıkı tuttuğu için özür diler gibi tenimi sevdi. Konu cinsel yakınlaşma olduğunda yapacağı yapar, sonradan telafi ederdi. Bileklerimi bırakan eli dudaklarımı örttüğünde gözlerim irileşirken başımı hızla iki yana salladım. Onaylamaz bir ses çıkarttım ama sesim elinin altında boğuk ve kısık bir şekilde çıktı. Özgür bıraktığı ellerimi bileklerine getirdim. Sessiz falan olamazdım, kaldı ki böyle bir eziyete şu an cesaretim yoktu. Benimle yakınlaşıp yakınlaşıp yarıda bırakacaksa, gerçekten üstüne atlardım ve şu an sevişebileceğimiz bir ortamda değildik. Beni geçtim, o da sessiz olamazdı. Biz sessiz olsak, bedenlerimiz ve yatak ses çıkartacaktı. Bunları düşünmek bile ıslaklığımı arttırırken yetmezmiş gibi temaslar da kuruyordu.
“Şş.” dedi ve sütyenimin altına kayan eli tekrar hareketlendi. Gözlerimi sımsıkı kapatıp dudaklarımı birbirine bastırdığım sırada parmak uçları bir kıvılcımla temas ederek yükseldi. Sütyen gerilim yaratsa da elinin üstüyle sütyeni ittirerek parmaklarına alan tanıyordu. Dudakları yanağımda geziniyordu. İşaret parmağını ve orta parmağını göğüs ucumda hissettiğimde altında kıvrandığım kadar hapsetti beni yatağa. İnlediğimde elini dudaklarıma iyice bastırdı. Çeneme güçlü ve ıslak bir öpücük bıraktı.
Göğüs ucumu iki parmağının arasına alıp başta okşar gibi temas etse de ardından sıktığında tekrar eliyle boğuklaştırdığı bir inilti daha çıktı dudaklarımdan. O da hırlar gibi nefes alıp veriyordu, yanağıma, boynuma çarpıyordu nefesi. Tenimi bazen öpüyor, bazen emiyor bazen de dişleriyle çekiştiriyordu ve umarım durmayı başarırdı. Ben durdurmayı başaramazdım. Ne yanımızda prezervatif olmayışı, ne Meriçlerin içeride oluşu, ne de diğer endişelerim şu an zihnimde yeterince kalabiliyordu. Zihnimi arzum ve özlemim işgal ediyordu.
Eli göğsümü tamamen kavrayarak sıktığında ve eş zamanlı olarak kendisini vücudumu titreterek bana bastırdığında Meriçlerin uykularının derin olduğunu umut ettim çünkü eliyle bastırıp aynı zamanda kulağıma doğru “Şş…” demesine rağmen sesim daha fazla çıkmıştı. Zaten kulağıma “Şş...” diye fısıldarken nefesinin tenime değmesi bile beni çıldırtıyordu, susmama yardımı falan dokunamazdı. Ellerim bileklerinden kaydı. Temaslarım kollarının altından başlayarak beline doğru indi. Vücudu daha da kasıldı ve hareketleri de, öpüşleri de bir anlığına durdu. Ellerim kazağının altından çıplak tenine değdi gibi elini göğsümden çekti. Ardından sweatshirtümün altından da çıkarıp yatağa yasladı ve diğer elini de dudağımdan çekip yatağa yasladıktan sonra yüzünü hafifçe uzaklaştırdı. Gözlerimi kırpıştırarak aralayıp ona çevirdiğimde birbirimize nefes nefese baktık. Onun hareketlenmesiyle ellerim, teninde donakalmıştı.
Dudağını arzuyla harmanlanmış bir gerginlikle yaladıktan sonra tahrik olmuş ve beni de tahrik eden sesiyle “Sen dokunursan duramam.” dedi.
Titrek nefeslerin çarptığı ve duyduğumla birlikte kıvrılmış dudağımın kenarını ısırdıktan sonra “Eziyetlerini nasıl sona erdirebileceğimi öğrenmiş bulunmaktayım.” dedim. Sesimden utanabilecek bir halde değildim, üstelik Barlas hâlâ alt bedenini muhtemelen bilinçsizce bana bastırmaya devam ederken ve böyle gözlerinde küller uçuşarak bakarken. Ayrıca arzunun yanı sıra keyiflenmiştim çünkü eziyetine dayanamayıp onunla sevişmek istediğimde demek ki ona dokunmaya başlamam yeterli olacaktı.
Meydan okumama karşı dudakları kıvrıldı ve yavaşça kaşlarını kaldırarak “Ellerini bağlarım.” dedi. Zafer nidalarım sona ererken iç çektim ve hafifçe güldü. “Öyle mi?” diye sorarak belindeki ellerimi hareketlendirdiğimde hızla ellerimden tutarak yüzümün iki yanında yatağa yasladı. Yakalansam da güldüm. Gülüşümü dudağını yalayarak izledikten sonra gözlerini güçlükle gözlerime yükseltti. “Bugünlük bu kadar yeter.” dedi çünkü kendine olan güveni kırılmıştı ve Meriçler içerideydi. Emindim ki bir sonraki baş başa kalışımızda ellerimi kesinlikle bağlardı. Ona dokunmam gardını düşürüyordu ve yeterince eziyet etmek istiyorsa ellerimin uslu durmasını sağlardı.
Bir an emin olamamış gibi gözleri duvarlara kaydı. Düşünerek baktıktan sonra sıkkın bir nefes alıp vererek gözlerini bana çevirdi. “Bu duvarlar ince.”
Bakışlarım bile titrerken kafamı belli belirsiz salladım. Sesimi temizleyip “Ellerimden önce hâkim olman gereken başka bir şey var.” dediğimde kaşlarını kaldırdı. Yavaşça gözlerimi pek göremesem de yapışmış alt bedenlerimize doğru çevirip tekrar gözlerine yükselttim. Kendisini bana bastırıp duruyordu ve niyeti uzaklaşmaksa, önce oradan başlamalıydı. “İşte ona hâkim olmak biraz zor.” diye sızlandı.
“Başımıza sen açtın bu işi.” diye sızlandım ben de. Yatağa düşürmüş, üstüme çıkmış, sonra ortalığı yangın yerine çevirmişti.
“O elbiseyi giyip ‘Nasıl olmuş’ diye ortalarda dolanan sensin.”
Evet, adamı biraz çıldırtmıştım sanırım. Tam bacaklarımın arasından çekileceği sırada heyecanlı bir şekilde gülüp “Nasıl olmuştu?” diye sorduğumda bakışları kararırken tekrar kendini bana bastırıp “Asya…” dedi dişleri arasından. Gözlerim vücutlarımıza alçalıp yeniden yükselirken gülüşüm de azalmıştı.
“Şey…” dedikten sonra sesimi temizleyip “Çekilsen mi o zaman artık?” diye sorarken altından kaymak ister gibi hareketlendim ama işleri kötüleştirmiş, vücudunun daha da kasılmasını sağlamıştı. Gözlerini sımsıkı kapatıp “Yeni bir şey söyleme, yeni bir şey yapma. Sadece bırak, çekileceğim.” dediğinde güler gibi “Tamam.” deyip dudaklarımı masumca birbirine bastırdım. Gözlerini yavaşça araladıktan sonra çaresizlikle soluyup “Öyle de bakma.” dedi. Gülerek gözlerimi kapattım ve çekilmesini bekledim. Birkaç saniye geçmesine rağmen hareketsiz kaldı ve “Yok, böyle de olmuyor…” diye sızlandı.
Tekrar gülerken gözlerimi kırpıştırarak aralayıp “Yok mu olayım?” diye sordum.
“Beni bir kızdırsana.”
Gülüşüm artarken kaşlarımı kaldırdığımda o da hafifçe sırıtıp “Yangın söndürücü gibi düşün.” dedi.
“Kızınca da pamuk gibi olmuyorsun sonuçta. Yakıyorsun yine ortalığı.” dediğimde “O söndürebileceğim bir yangın en azından.” dedi ve gerçekten beklentiyle baktı. Önce şaşkın bir şekilde baktım ama beklemeye devam edince hafifçe gülerek “Ciddisin.” dedim.
“Evet, hadi,” diye ısrar etti. “Hapsoldum sana. Kızdır beni, bir uzaklaştır.”
Söyledikleri beni gülümsetirken aramızı bozmak zordu ama bana çektirdiği eziyet aklıma gelince gülümsemem yaramazlaştı. “Siparişleri getiren garson var ya, kokteyl bardağının altına not yapıştırmış. Telefon numarasını yazmış. Sen görmeden yok ettim.”
Yüzünde beliren dehşet ifadesini gülmemeye çalışarak izledim ve başımı onaylar şekilde salladım. “Demek ki beni çok beğe…”
Bir elini elimden çekip dudaklarıma bastırdı ve dudakları kendi eline yaslanacak kadar yakınlaştı. “Elimi çektiğimde ‘şaka’ demen için bir saniye vereceğim. Demezsen o iti hapisten çıkartıp belasını sikeceğim. Anlaştık mı?” dediğinde ‘anlaştık’ der gibi gözlerimi kapatıp açtım. Elini dudaklarımdan çektiği gibi güldüğümde üstümden doğruldu. Yataktan inmek üzereyken doğrulup bileğinden yakaladım ve “Şaka, şaka, şaka…” dedim bir sürü kere. Yine de yataktan indiğinde bedenim peşinden sürüklendiği için düşeyazdım ama tutup beni adeta dizlerimin üstünde yatağın üstüne park etti. Ellerini kollarımdan çekmeden önce “Geç kaldın Asya’cım, çoktan kuruldum yavşağa. Zaten her erkeğin düzenli olarak dayak yemesi lazım, ona stok yapacağım.” deyip bıraktığı gibi ellerine yapışıp yataktan indim ve gülerek “Saçmalama.” dedim. “Ayrıca adamı dövmek için sen de aynı nezarethaneye düşmeyeceksen, nasıl ulaşmayı düşünüyorsun? Nasıl çıkartabilirsin ki adamı?”
Kapıya yöneldiği için kapıyla arasına geçtim. “Ya adamın hayatı kaydı zaten! Suçla ilişiği yoksa bile ispat edene kadar canı çıkacak. Bir de benim yaptığım şaka yüzünden senle mi uğraşsın?”
“Bir saniye, dedim.” diye kızdığında gülerek “Ama çok tatlısın,” dedim ve yanaklarını tuttum. “Gülesim geldi.” dedikten sonra ‘yapacağım bir şey yoktu’ der gibi hafifçe omuz silktim. O öyle dehşete uğrayınca bir saniyede cevap vermeden önce gülmeden edememiştim.
Gözleri bu temaslarda gezindikten sonra omuzları gevşerken o da ellerimin üstünden tuttu. Başparmakları ellerimin üstünü okşarken iç çekti. Başı bana doğru eğilirken bakışları bir hayli yumuşadı. “Yine yangın söndürücü gerekecek.” diye mırıldandıktan sonra sırayla başını çevirip yavaşça avuçlarını öptü. Eş zamanlı olarak kapanan gözlerini ve huzurlu yüzünü gülümseyerek izledim. Başını tekrar bana çevirdiğinde ellerimizi yavaşça aramızda indirdik. Bakışmamız uzun sürmeye başladığında aynı anda “Hadi uyuyalım.” dedik ve teması kestik.
Saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırarak yatağa yöneldim ama aynı anda yöneldiğimiz için çarpıştık ve düşmemem için beni tuttuktan sonra temasımızı yeniden keserek birer adım geriledik. Gözlerimizi birbirimizden uzak tutarken göz ucuyla gördüğüm üzere ‘geç’ der gibi yatağın sağ tarafını gösterdi. Hızlı adımlarla yatağın sağ tarafına geçtim. Biraz önce üstünde hoş dakikalar yaşadığımız yorganı açtığım sırada o da sırtını çevirmiş, ellerini ensesine götürmüştü. Ensesinden yakaladığı kazağı yukarıya doğru çekmeye başladığında yatağa giren vücudum duraksadı. Bir bacağım dizinden yaslı halde yataktayken, diğeri yere yaslı kaldı. Çıkardığı kazağı kapının ardındaki askıya astıktan sonra yatağa yaklaşmak üzere bana dönerken elleri de pantolonun düğmesine gitti. Düğmeyi açtıktan sonra eli fermuara kayarken göz göze geldik ve hareketleri duraksadı.
Nasıl bakıyorsam hafifçe gülerek “Ne?” dedi.
Sessiz olmaya çalışarak “Barlas ben soyunuyor muyum?” diye sordum. Gözleri vücudumda gezindi. Soyunukmuşum gibi baktıktan sonra tekrar gözlerime yükseldi. “Yani, tercih meselesi.” dediğinde yorganı bırakıp işaret parmağımı ona doğru sallarken diğer dizimi de yatağa yaslayıp tamamen yatağa çıktım. “Ben sana yangın tüpüyle geliyorum, sen bana benzinle.”
Oturduktan sonra yatak başlığına doğru kayarken memnuniyetsiz bakışlarımı sürdürmeye çalıştım ama gözlerim de gördüğünde memnun kalarak vücuduna inip duruyordu. Fermuarı indirmeyi sürdürerek yaklaştı ve yatağın kendi yatacağı tarafından yana geçtikten sonra pantolonunu çıkarmaya başladı. Yorganı tutup kendimi mumyalamak ister gibi boynuma kadar çekip ters ters bakmaya çalışsam da afiyetle izledim. Pantolonu köşedeki sandalyeye astıktan sonra çorabını da çıkarmak için eğildi. Tüm bunları gözlerime bakarak yapıyordu ve hayat çok zordu.
“Ben de soyunacağım o zaman.” diyerek yorganı üstümden attığımda doğrulmuş, yatağa girmek üzereydi. Dizini benim gibi yatağa yaslamış haldeyken duraksadı. Ellerimi sweatshirtümün ucuna getirdiğimde kaşları kalktı ve soyunmama yardım edecekmiş gibi baktı. Ellerim gerisin geri yorgana gitti. “Durdursana!” dediğimde ancak birkaç saniye sonra gevşeyerek güldü ve yatağa girdi.
“Kızım ne durduracağım? Meriçleri kovmaya gitmek üzereydim.”
“Yok artık.” diye mırıldansam da zihnimde bir ölçüp tarttım. Ardından iç çekip “Olmaz.” diyerek karar kıldım. Yatağın yanındaki prizden ışığı kapattıktan sonra yatağa uzanarak bana döndüğünde ben hâlâ oturur pozisyondaydım. Birkaç saniye sonra önce bileğimden tutup çekti. Ardından yakaladığı belimi yönlendirdi ve böylelikle sırtım göğsüne yaslı bir şekilde kollarının arasındaydım. Üstelik belimi saran kolu sweatshirtün altına girmişti, teni tenime değiyor, vücut sıcaklığı kalbime akıyordu. Üstümüze de yorganı çekmişti.
“Ama…” dediğim sırada başını hafifçe doğrultup soluyarak boynumdan öptü. Yüzünü tekrar saçlarıma gömerek başını ardıma yaslarken “İyi geceler güzelim.” dedi ve konuyu kapatmış oldu. Havada kalakalmış ellerim vücuduma sarılı ellerinin üstüne inerken vücudum gevşeyince beni tamamıyla kendisine yapıştırdı. Ben de ona sokulurken vücut boşluklarımızın birbirini doldurmasını sağladık.
Hızla mayışırken gözlerimi kapattım. Boynumun altından uzattığı koluna kedi gibi yanağımı birkaç kere sürtüp “İyi geceler.” dedim. Yorgun ve huzurlu olsa gerek uykuya dalmak üzere olan bir sesle “Seni seviyorum.” dediğinde gülümsemem genişledi. Bunca şeye rağmen bunu duyabildiğim için çok şanslıydım.
“Sen?” diye mırıldandığında gözlerimi kırpıştırarak araladım. O hâlâ saçlarıma gömülmüş bir halde, uykulu uykulu konuşuyordu. Kalbim hızlanırken bana kolaylık sağlayıp “Seviyor musun?” diye sorduğunda cevabı biliyordu, her şey ortadaydı ve hatta Ata’dan bahsederken ‘Birbirimizi sevdiğimizi’ deyişim gibi dile de getirdiğim anlar vardı ama ayrılmadan önceki zamanlarımız gibi uyumadan önce söyleme alışkanlığını sürdürmek istiyor olmalıydı. Ne kadar tatlı çıktığına şaşırdığım mutlu bir genç kız gibi olan ses tonumla “Hı,hı.” dediğimde sarılışı sıkılaştı. Rahatlamış gibi derin bir nefes alıp verirken sarılışı yeniden gevşedi. Önce saçlarımı, sonra hafifçe doğrulup omzumu, sonra yönelip boynumu öptü. Ben hafifçe gülerken boynuma birkaç öpücük daha bırakmış, yanağıma yönelmişti. Öpücük saldırısı altındayken gülüşüm arttı ve bir elimi ardıma, yanağına götürdüm. İki arada bir derede dudağımın kenarını da öptü. Tekrar boynuma yöneldiğinde “Yangın alarmı!” dediğim için gülerek durdu. Başını ardıma yaslayıp tekrar vücutlarımızın eski pozisyonunu almasını sağladı ve sesli bir şekilde “Oh…” diyerek rahat bir nefes alıp verdi, saçlarıma gömüldü. Bu ana şükreder gibiydi.
‘Rol mü? Kızım, siz sevgili değil misiniz zaten?’ diyen Çağrı’yı ve ‘Sevgili gibi…’ dediğimde ‘Ne farkımız var?’ der gibi bakan Barlas’ı tekrar tekrar anladığım dakikaların ardından huzurla uykuya teslim oldum.
**
Barlas’ın boynumun altından uzanan koluna işaret parmağımla hayali yazılar yazarken derin nefesler alıp vererek uyumasını dinliyordum. Meriçler uyanmış ve hatta kahvaltıyı hazırlıyor olmalılardı, seslerini duyuyordum. Kelimeleri seçemesem de gülerek bir şeylerden bahsediyorlardı. Duvarlar gerçekten inceydi ve dün gemileri yakıp sevişmediğimiz iyi olmuştu.
‘Aşkım’ yazdıktan sonra ‘sevgilim’ de yazıp gülümsedim. Sil baştan yazıp dururken bazen güzel, romantik kelimeler tercih etsem de, bazen de ‘mal’, ‘salak’ yazarak sevgi dilimi çeşitlendiriyordum. Uyandırmaktan endişe ettiğim için ona dönmemiştim ama güzel yüzünü izleyemesem de hemen ardında, vücuduma sarmaş dolaş halde uyuması çok hoşuma gidiyordu. Şu an, seneler önceki herhangi bir sabahımız gibiydi. Bizim herhangi bir sabahımız çok güzeldi. ‘Normal’ olmaya ne kadar ihtiyacım olduğunu bilsem de, nasıl hissettireceğini tekrar yaşayana kadar hayal edememiştim.
Burnum kaşınmaya başlayınca “Sakın ya…” diye fısıldayarak sızlandım. Elimle burnumu sıkıp gözlerimi de sımsıkı kapattım ve hapşırma isteğinin geçmesini umdum. Birkaç saniye sonra hapşırığa teslim olmak zorunda kaldım. Çok sessiz hapşırırdım ama vücudumun hareketlenmesi uyandırmış olsa gerek o da ardımda kıpırdandı. Ayılmadıysa uyumaya devam edebilsin diye nefesimi bile tutarak hareketsiz kaldım. Başını hâlâ saçlarımdan kaldırmamıştı ama “Çok yaşa.” diye mırıldandı uykulu sesiyle. Nefesimi titrek bir şekilde üfledikten sonra hafifçe gülüp “Sen de gör.” dedim.
Kelimeler dudaklarından çıktığı gibi yok oluyormuş gibi kısık ve mırıltı halinde olduğu için üstün gayretimle “Göreceğim.” dediğini anladım.
Geniş bir şekilde gülümserken “Uyandın mı?” diye sordum. Onaylamaz sesler çıkarttı ve uyuduğu sırada gevşeyen kollarını sıkılaştırıp beni iyice koynuna çekti. Ona dönmek istiyordum ama kollarının hapsi altındaydım. Açıkçası, zaten bizzat teslim olurdum. Belki niyetimin sadece ona dönmek olduğunu bilse o da teslim olurdu ama uykusunu açmamak için sustum. Bir süre düzene giren nefes alış verişlerini dinledikten sonra tekrar koluna kelime yazmaya başladım.
“Aşkım mı?” diye sorduğunda parmağım duraksarken gözlerim irileşerek pencereye yükseldi. Uyuma taklidi yapasım gelirken sessiz kaldım. Başını gömüldüğü saçlarımdan kaldırdığında hızla gözlerim kapandı ve içimden bir küfür mırıldanırken yüzüm hafifçe buruştu. Dirseğini ardımdan yatağa yaslarken bu sebeple boynumun altındaki kolu hafifçe çekilmişti ama yeni pozisyona uyum sağlayıp başımı koluna yaslamaya devam ederek hareketsiz kaldım. Üst vücudunu bana doğru eğerek biraz daha doğruldu. Hâlâ uykulu olsa da bilinci hızla açılıyormuş gibi hafifçe gülerek “Ha?” dedi ve belimdeki eliyle beni dürttü. Huylanarak kasılsam da inanmayacağı bir role girmek pahasına sessiz kalmak işime geldiğinden hareketsizliğimi sürdürdüm.
Eli yavaşça sweatshirtün altına girdiğinde uyuma taklidi yerine kalkıp ondan uzakta bir yerde bayılma taklidi yapasım vardı çünkü şartlar giderek zorlaşıyordu. Parmakları huylandırarak çıplak belimde dolaşırken “Koluma ‘aşkım’ yazan bir uyurgezer misin?” dediğinde üfleyerek gözlerimi araladım ve kahkaha attı. Bana daha da eğilip omzumu öptükten sonra çenesini omzuma yasladı. Bir süre gözlerimi kırpıştırarak bu güzel görüntüye baktım. Ardından kolları arasında yavaşça ona döndüm, bu sebeple çenesini omzumdan çekmesi gerekmişti. Ben ona yakaladığı bir ceylan gibi bakarken o şefkat ve parlayan gözlerle baksa da biliyordum, yerdi de.
“Akıllım, yazıyordum.” dediğimde kaşları kalkarken güleç bir suratla “Hm…” dedi. Gözleri gözlerimde keyifle gezindikten sonra sweatshirtüme indi. Elini sweatshirtün altından çekti, diye sevinecekken yorganı üstümüzden ayaklarımıza doğru atıp sweatshirtümü sıyırmaya başladığında gözlerim irileşti. Dudaklarım nefes ihtiyacıyla aralandı. Ellerim ne yapacağımı bilemeyerek hareketlendi, vücutlarımızın arasında havada kaldı ve hecelerin arasında es vermek zorunda kalarak “Bar-las…” dedim.
Sweatshirtü sütyenimin altına kadar çekiştirdi. Normalde sütyensiz yatardım ama durumları daha da zorlaştırmamak için dün gece sütyenle yatmıştım ve tenim kızarmıştı. Parmağı kızaran yerlerde her nasılsa şehvetten çok şefkatle dolaştı. Ardından karnıma kaydı. Dokunuşları yüzünden kasılan vücudumda refleks olarak karnımı içime çekmiştim. “Deneyelim bakalım…” dediğinde ellerim yavaşça sıyırdığı sweatshirtün üstüne indi. İşaret parmağıyla, harfler arttıkça göğsüme doğru yol alarak karnıma hayali bir kelime yazdı. Kelimesi boyunca gözleriyle bile tenimi sevmişti. Kelimesi bitince parlayan gözleri gözlerime döndü. Yamuk bir şekilde kıvrık dudakları eşliğinde kaşlarını hafifçe kaldırdı, gözlerini yavaşça kapatıp açarak benim için zamanı yavaşlattı ve “Ne yazdım?” diye sordu. Ona hayran hayran bakmakla meşgul olduğum için ne yazdığına dikkat etmemiştim. Gözlerimi kırpıştırdığımda sessizce güldü ve dudakları sarf ettiği her hafi özel kılarken “Hisset.” dedi. Belli belirsiz başımı salladığımda tekrar yazmaya başladı. Harflerin her kıvrımı ayrı bir temas telaşı yaşatırken yazdığı kelimeyi anlamaya çalıştım.
“Akıllım?” diye sorduğumda başını onaylar şekilde salladı ve o sıcak kahve gözlerini bu sefer gözlerimden ayırmadan tekrar yazmaya başladı. Bitirdiğinde hafifçe kaşlarını kaldırdı ve “Aşkım?” dediğimde gülümsemesi genişledi.
“Fark ne kadar da anlaşılır, öyle değil mi güzelim?”
Ne kadar da aptalım!
Gözlerimi kırpıştırarak kendime gelirken “Yani…” diye çırpınmaya başladığımda yatakta kayıp gülerek eğildi ve karnımı öptü. Böylelikle susmuş bulundum. Elim istemsizce saçlarına doğru kayarken bu görüntüye içim gitti. Sanki karnımda küçük bir Altay bebeği varmış da, babası da çocuğuyla, çocuğunun annesini tek bir öpücükle aynı anda sevebiliyormuş gibi…
Bir hayaldi ama… Şu an da yakın zamana kadar bir hayal değil miydi? Şu anı yaşıyorsam… Belki o anı da yaşayabilirdim.
Üst vücudu bacaklarıma yaslanırken kolları çıplak belimin etrafına dolandı ve öptüğü yerden kalkmayıp yanağını yasladı. Parmaklarımdan kayan yumuşak saçlarını severken gülümsedim.
Gözlerim yüzünü göremesem de saçlarında, saçlarını sevişimde, koskoca adamın nasıl da karnıma çocuk gibi sarılıp huzurla soluduğunda gezinirken kapıya yaklaşmış Çağrı’nın “Ne zaman uyanırlar acaba? Menemene yumurtayı kırsam mı?” diye sorduğunu duyduk. Meriç’in sesi Çağrı’dan biraz daha uzakta gelirken “Bırak, kapıyı çalma. Uyanınca gelirler zaten.” dedi. Çağrı “Of, çok acıktım ama…” diye sızlanırken adım sesleri uzaklaştı. Şimdi de üçüncü bebeğimiz karnımızdayken yaşça daha büyük ve bilinçli olan oğlumuz, küçük kardeşini oyalamaya çalışıyormuş gibi hissetmiştim.
“Dün dedim ya her erkeğin arada bir dayak yemesi lazım diye. Bak mesela. Çağrı’nın zamanı yaklaşmış.”
Dediğine gülmeye başlarken karnımın üstündeki başı sarsılır diye düşünmüştüm ama daha çok vücudum başıyla, yatak arasında sıkışmıştı. Ağırlığını vermese de onu hareketlendirmek güçtü. Söylenir gibi konuşsa da sesi keyifli ve huzurluydu. Hatta sanki Çağrılar ses çıkarmasa yeniden uykuya dalacakmış gibi mayışıktı.
“Sen son dayağını ne zaman yedin?”
“Senden yiyorum arada ama düzenli olarak kafes dövüşlerinde falan dozumu alıyorum işte.”
Elim kolları bedenimi sardığı için kasları gerilmiş geniş omzuna, oradan da çıplak sırtına kayarken çoğu silik yara izlerinde gezdiriyordum parmaklarımı. Gülümsemem silinmişken yutkunmakta zorlandım. Parmaklarım yaralarını sever gibi okşarken “Bunlar hırsızlık işlerinde mi oldu?” diye sordum. Ben henüz fiziksel bir zarar göreceğim tehlike yaşamamıştım, Barlas da buna müsaade etmemek için her şeyi yapardı ama o zarar görmüş olmalıydı ki izleri vardı. Meriçler de zarar görmüş olmalıydı.
Sesimdeki hüznü duydu ve belimi saran kolları yavaşça gevşedi. Elleri belimin iki yanından yatağa yaslanırken yavaşça karnımdan doğruldu. O sırada sweatshirtümü de karnıma doğru indirdi ve ardından ellerimden tutup beni de doğrulttu. “Hadi, kahvaltıya.”
“Barlas…” dediğim sırada yataktan iniyordu. Bir elimi bırakıp kolumu sararak beni de yataktan çekti ve sorgulayan gözlerimle göz göze geldi sonunda. Gülümseyip “Günaydın bu arada.” dediğinde kaşlarım da çatılmıştı. “Beni cevapsız bırakıyorsun.”
“Hoşumuza gitmeyecek konulardan uzaklaşıyorum sadece.”
“Ama merak…” dediğim sırada omzunun üstünden ardında kalan kapıyı göstermek için elimi bıraktı. “Çağrı çok aç.” dediğinde omuzlarım iyice çökerken o şakayı sürdürdü. “Aç olduğunda tehlikeli bir adama dönüşüyor.”
“Barlas…” diye sızlandığımda şakayı bırakıp dudağını yalarken burnundan sıkkın bir nefes alıp verdi. Eli yanağıma yerleşti ve başparmağıyla tenimi severken “Merak etmiyorsun.” dedi ve inanamayarak baktım. Ardından ekleyerek düzeltti. “Endişe ediyorsun. Etme.”
“Evet, tabi ki edeceğim…” diyerek gözlerimi vücuduna indirdim ve çıplak omuzlarında, göğüs kaslarında gezindi. Gözlerim gezindikçe silik olsa da yeni yaralar görüyordum. “Nasıl oldular?” derken ellerim tekrar tenine, göğüslerinin üstüne yerleşti ama ellerimden tutarak göğsünden çekti. Dudaklarına götürüp soluyarak öptükten sonra gözlerim üstündeyken ellerimizi aramızda indirip kıyafetlerine doğru baktı. “Giyineyim de, çıkalım.”
İç çektiğimde bırakmadan önce ellerimi güven vererek sıktı. Giyinişini izlerken ben de üstümü başımı, karışmış saçlarımı düzelttim.
Üstüne geçirdiği kazağı karın kaslarına doğru çekiştirirken tekrar yanıma vardı. “Sen de benden bir şeyler gizliyorsun.” diye isyan ettiğimde “Her şeyi uzun uzun konuşacağımız günler de gelecek.” dedi. Fikri bile gevşememi sağlarken bir de ellerimden tutup “Bir balkonda, sarmaş dolaş, sabahlayarak.” dedi ve yumuşacık kesildim. Gülümserken “Aramız düzeliyor sanki.” dediğimde hafifçe güldü. Gülüşü iç çekişe döndü ve “Sanki.” dedi. Bunu demeden önce gözleri gözlerimde gezinmiş, zihninden yüzlerce düşünce akmış, bazıları yüzünden bana kızmış, bazıları için beni daha çok sevmiş ama netice olarak teslim olacağından emin konuşmuştu.
Çağrı’nın yeniden sesi yakınlaşırken Meriç’e “Kanka ben şuraya bayılıyorum, kahvaltı zamanı olunca ayılt beni.” dediğini duyduğumuzda göz gözeyken güldük. “Gidelim bence.” dediğimde başını sallayarak ardına döndüğü sırada bir elimi bıraktı ama onun tarafında kalan elimi tutmaya devam etti ve kapıyı öyle açtı. Çağrı’yı harbi yerde gözleri kapalı uzanıyor halde görünce tekrar gülmeye başladım. Meriç de elini üstüne kurulayarak mutfaktan çıkarken önce Çağrı’ya bakıp sırıttı ve ardından odadan çıkan, el ele bize baktı. Sırıtışı yamuk bir gülümsemeye dönüşürken Barlas’a ‘Kızı kaptın kardeşim’ der gibi baktı. Gözlerim Barlas’a döndü. O da benzer bir gülümse eşliğinde Meriç’e ‘eyvallah’ der gibi gözlerini kapatıp açtı. Meriç bana da imalı bir bakış attığında sırıtarak gözlerimi Çağrı’ya çevirdim. Yerden kalkmamış, hafifçe başını doğrultup ellerini havaya kaldırarak “Günaydın Siyah ve yenge Siyah. Dünya gözüyle sizin uyandığınızı da gördüm ya, Allah’ımdan daha da bir şey istemem.” dedikten sonra sırıtıp hızla dirseklerini de yere yaslayarak doğruldu. “Tövbe tabii. Uzun bir dilek listem var ama yani sayenizde bir tanesine tik attım,” dedikten sonra gözleri kenetli ellerimize indi ve sırıtışı genişlerken “İki tanesine.” diye düzeltti. Dualarında olmamıza samimiyetle gülümsesem de gözlerim ellerimize indiğinde gülümsemem buruklaşmış olmalıydı. Bu eller birleşip duruyordu da bir gün yeniden ve bu sefer tamamen ayrılmazdı umarım.
Barlas da gülerek “Sana da günaydın kardeşim. Kalk hadi yerden.” dedi ve kenetli ellerimizle beni de çekerek mutfağa yöneldi. Artık bir şeyleri sorarak ya da benden fırsat bekleyerek yapmıyordu. Fırsatı bizzat oluşturuyordu. Beklemiyor, direkt yapıyordu. Resmen ipleri eline almış, sıkıca çekiyordu. Aklımda yüzlerce endişe, engel olmasına rağmen benim de elimden ona çekilmekten başka bir şey gelmiyordu.
**
“Biraz konuşabilir miyiz?”
Minel’in sesini duyduğumda “Bugün gerçek olamayacak kadar güzel başlamıştı.” diye sızlandım. Yanımdaki Çağrı gülerken ben sıkkın bir nefes eşliğinde yavaşça ardıma, Minel’e doğru döndüm. Çağrı, “Selam Minel.” dediğinde Minel göz ucuyla ters bir bakış attıktan sonra tekrar bana baktı ve kaşlarını kaldırdı.
Barlas ve Meriç bazı işlerini halletmek için bilmediğim bir yere giderken Çağrı da beni eve bırakmak üzere mahalleye gelmişti. Niyetim biraz evi toparlayıp Barlas’ın dönmesini beklemekti. Araya Minel’le sevimli (!) bir anı katmak gibi bir planım yoktu. Hiç canımı sıkasım da yoktu, olsa zaten zihnimden seçip seçip ayrı dertlere üzülme imkânım vardı ama sırf merak ettiğim için “Konuş.” dedim.
Minel, Çağrı’ya bakmadan “Yalnız, lütfen.” dediğinde Çağrı oralı olmadı. Gözlerimi Çağrı’ya çevirdiğimde “Gideyim mi?” diye sordu. Başımla onayladığımda “Şuralardayım.” diyerek yağmur birikintilerinde sağa sola zıplayan çocukları gösterdi. Aileleri eve döndüklerinde kıyafetlerinin halini görüp sinir krizi geçirecek olmalıydılar. Hiç aileleri için üzülemeyecektim, onlar da benim için üzülmemişti zaten. Çocukların yanına geçip o sıra yanından zıpladığı için çamuru Çağrı’ya da bulaştıran bir tanesinin ensesine hafifçe şaplak atarken “Lan oğlum, dur.” diye söylendi. Sırıtsam da gözlerimi yeniden Minel’e çevirdiğimde çenem kasıldı. Ellerimi ceplerime yerleştirip birkaç adımla yaklaştım, o da kalan mesafeyi kapattı ve kaşlarımı kaldırdım. “Ne var?” dedim kibar olma gereksinimi duymadan.
“Mahallede hakkında olumlu konuşabilecek bir avuç insan var, farkında mısın?” dediğinde güldüm. O da hiç kibar olma gereksinimi duymuyordu. Gülüşüm sinirini daha da bozmuştu.
Hafifçe omuz silkip “Ee?” diye sordum. Benim de fikirlerine önem verdiğim bir avuç insan vardı zaten.
Sinsi dudakları gerginlikten düz bir çizgi halindeyken ve sıklıkla içe doğru kıvrılırken adeta öfkeyle bakan kahverengi gözleri kısıldı. “Sence, kimse tarafından sevilmeyen biri Siyah’ı hak ediyor mu?”
Resmen kahkaha attım. Bana garipseyerek baktı. Böyle bir tepki beklemiyormuş gibi gözlerini kırpıştırmıştı. Bir elimi belime götürüp diğer elimi alnıma yasladım. Başımı hafifçe eğerken gülüşlerimin arasından “Pardon, ciddiye almaya çalışacağım. Bir saniye.” dedim. Çağrı uzaktan bize bakıyorsa, Minel’in saldırmak üzere gibi görünürken benim gülüşlere boğulmama en az Minel kadar şaşırmış olmalıydı.
Başımı tekrar kaldırırken ellerimi iki yanımda özgür bırakıp gülmekten yorulmuşum gibi nefesimi üfledim. Kaşlarımı kaldırıp indirirken minnettar baktım. “Sağ ol ya, güldürdün beni.”
“Annen gibi delirmişsin sen de.”
Göğsümde bir yanma, boğazımda bir yumru hissi belirirken yüzümde herhangi bir mimiğin değişmediğine emindim. Hayatımı işgal eden yaraların böyle alelade insanların diline düşmesi haksızlıktı ama bu mahalle, böyle bir mahalleydi. Minel bu mahallede bile yaşamıyordu, aşağı mahallede yaşıyordu ama dünya üzerindeki herhangi bir konumda olan herhangi bir kimseyi, benden daha çok kabullenirler, aralarına alırlardı. Her kim anlattıysa, Minel aileme dair detayları biliyordu.
“Seni ciddiye almadığım için mi?”
“Ağlayacağın yerde güldüğün için.”
Hayatıma hoş geldin, demek istiyordum.
İşaret parmağımla yüzünü göstererek daire çizerken “Sana da öneririm.” dedim. Parmağıma sinirle soluyarak baktıktan sonra gözlerini gözlerime çevirip “Ben de sana gül gibi çocuğun yakasını bırakmanı öneririm.” dedi. Gül gibi çocuğun, deyişi annem için kasılmayan yüzümden gülüşümün hızla silinmesini sağlarken “Niye? Sen mi istiyorsun?” diye sordum.
“Alacaktım zaten.”
Öfke tüm bedenimi kontrol altına almak üzereyken teslim olmayıp başımı sağıma çevirdim. Odaksız gözlerim bir evin duvarında, pencereden sarkan çiçeklerde gezinirken saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Kasılmış bedenimde karşımdaki kıza saldırmayı arzulayan ellerimi oyalamak için saçımın ardından alnıma götürdüm, ovuşturdum. İsterik bir şekilde tekrar güldüm ama kısa sürdü. Elimi alnımdan çekip öfkeli gözlerimi ona çevirdim. Kolundan tutup kendime çektiğimde ellerini montunun ceplerinden çıkarmış oldu. Kolunu sıktığım için buruşan yüzüne eğildim ve “Madem deli olduğumu düşünüyorsun, bana bulaşma.” dedim. Başımda bir milyon dert ve takıntılı bir psikopat vardı, bir de elin kıskanç manyağıyla uğraşamazdım.
“Yenge? Bir sorun mu var?”
Çağrı’ya bakmadan “Ben hallederim.” dedim çünkü yanımıza kadar gelmişti. Hareketlenmediğinde başımı ona çevirdim ve öfkeli gözlerim onu birkaç saniye daha yanımızda tutsa da sonunda kabul edip en yakın evin duvarına kadar uzaklaştı. Yine de gözlerini üstümüzden çekmedi. Gözlerimi tekrar Minel’e çevirdim.
Buruşan yüzünde yavaşça bir gülüş belirdi ve “Yenge?” diye sordu. Delinin kızı olduğumu kanıtlayarak bakarken başımı onaylar şekilde sallayıp ben de sırıttım. “Bak. Sen de ağlayacağın yerde gülmeye başladın. Nasılmış?”
“Sevgilisiniz yani?”
O kısım tam olarak belli değildi ama bunu diyebilecek hak ve yetkiye de sahip olduğumu düşündüğüm için “O yüzden sevgilimden uzak duracaksın.” dedim.
Kolunu kurtarmaya çalıştığında daha sert tuttum ve “Tamam mı?” diye sesimi yükselttim. Yutkunmakta ve hazmetmekte zorlanırken kasılmış çenesini iki yana oynatarak baktıktan sonra nefesini burnundan üfledi.
“Bıraksana kızın kolunu. Ailen bitti, şimdi sen mi olay çıkarmaya başladın?”
Sıtkı amcanın sesini duydum ama gözlerimi Minel’den çekmedim. Çağrı, “Dayı bak yoluna, külahları değişmeyelim.” dediğinde adam bizden uzaklaşsa da onun gibi, bir sürü kişinin bakışlarını üstümde hissedebiliyordum.
Minel “Niye döndün adamın hayatına?” diye sordu. “Niye ya niye?” derken resmen kıskançlık krizi geçiriyor gibiydi. Kolundan da, acıyan canından da vazgeçmişti. “Basmışsın gitmiştin, gittiğin yerde kalsana! Sen gelmesen benim bir şansım olmak üzereydi!”
“Buna inanıyor musun gerçekten?” diye sordum. Gerçekten inanabilmiş miydi? Mümkün değildi, Barlas ona umut vermiş olamazdı.
“Evet! Babam Siyah’la konuşmuştu evlilik için! Hatta Siyah yüzük bile aldı, gördüm odasında.”
Odasını karıştırdığını itiraf ediyordu ama takıldığım başka bir noktaydı. Odasında yüzük mü görmüştü? Göğsüm yanarken yutkunamadım. Gözlerim hızla doldu. Üzgünlüğümü ikna olduğuma yorup “Evet işte!” dedi. “Demek ki aklına yatmıştı Siyah’ın da! Sen dönmesen teklif edecekti!”
Allah’ın ruh hastasının suratına bir tane geçirmek, ‘Sence sana mıydı o yüzük aptal?’ diye bağırmak istiyordum ama vücudum da ruhum da birbirinden kopup gezegenin iki ucuna atılmış gibi acı içindeyken ona cevap vermeyi önemseyemiyordum. Kolunu tutan elim güçsüzlükle düşerken bir adım geriledim.
Çağrı da halimi Minel’in dedikleri için üzüldüğüme yorup “İnanma sakın şuna, yok öyle bir şey. Siyah başka bir kadınla ilgili hiçbir şey düşünmez.” dedi ama zaten derdim bu değildi. Gözlerim ve başım yavaşça Barlasların evine doğru döndü. O dört duvarın ardında, yüzüğüm mü vardı? Eğer, ayrılmasaydım şu an parmağımda olacak yüzüğüm… Minel bir şeyi yanlış mı anlayıp görmüştü, sadece benimle uğraşmak için yalan mı söylüyordu, emin olamamıştım ama daha bu ihtimal kesinleşmeden, gözlerimle yüzüğü bizzat görmeden bile canım yanmaya başlamıştı.
“Siyah seni mi hak ediyor sence?” dediğinde gözlerim Minel’e döndü. Burnumu çekerken birkaç damla yaşın yanağımı ıslattığını hissediyordum ve karşımdaki aptal bunu kıskandığıma yoruyor olmalıydı. “Deli, ahlaksız bir annenin, sarhoş, kumarbaz bir babanın kızını? Senin gibi nerede çalıştığı da hatta belki babası bile belli olmayan bir sürt…”
“Minel!” Çağrı’nın bağırışının ardından Çağrı beni Minel’den birkaç adım uzaklaştırırken aramıza girdi ve “Minel, uza git.” dedi. “O cümleni tamamlama, bırak mahalleyi, İstanbul’dan gitmek zorunda bırakılırsın.”
Annem hakkında uygunsuz yakıştırmalar bu mahallede çok dolanırdı ve maalesef ki bir kısmı da haklıydı. Belki de gerçekten babam sandığım adam, babam değildi, bilemezdim. Can’ın babası da başka bir adam olabilirdi. Bana kalırsa annem bile aklını geri kazansa, bu soruyu kendinden emin bir şekilde cevaplayamazdı.
“Bir dakika ya…” diyerek Çağrı’yı önümden çekmeye çalıştım. Minel hazımsızı sinirle soluyarak birkaç adım ötemizde dikiliyordu. Resmen istediği oyuncağı alamayan şımarık bir kız gibiydi. İçinde birazcık insanlık olsaydı bu cümleleri kurmazdı. “Benim canımı bunlarla yakabileceğini mi sanıyorsun?” diye bağırdım. Eğer gerçekse sevdiğim adam bana evlenme teklifi etmek üzereyken terk edilmişti. Evlenmek isteyecek kadar âşık olduğu kadının onu sevmediğini düşünerek yıllarını geçirmişti. Kardeşim yetiştirme yurdundaydı. Ömrüm travmalarla geçmişti. Manyak psikopat mafyanın teki yeni travmalar yaratmaya çalışıyordu ve beni laflarıyla mı üzecekti? Çağrı “Asya, gidelim kardeşim hadi.” diyerek beni çekmeye çalışsa da kollarından kurtulup ardından çıktım ve Minel’e yakınlaştım. Minel geriye doğru adımlarken kolundan yakaladım ve “Ha?” diye bağırarak sordum. Mahalleliden onaylamaz sesler ve ayıplama nidaları yükseliyordu. Minel’in bana dediklerini değil, benim Minel’e tepki gösterişimi ayıplıyorlardı. Çünkü ben boynumu eğip geçmeliydim onların tüm hareketlerine karşı. Susup oturmalıydım, haddimi bilmeliydim ve hatta daha fazlasını yaşatmadıkları için minnet etmeliydim, değil mi? “Beni içine hapsolduğum hayatı hatırlatarak üzebileceğini mi sanıyorsun? Yaşıyorum lan ben bu hayatı! Senin hatırlatmana mı kaldım?”
Sesler yükseldiği için nereye gideceklerse siktir olup gitmek yerine etrafımızda duraksayan, yakın evlerde camları açan insanlarda gözlerimi gezdirmeye başladığımda bağırışlarımla bastırdığım ayıplayan sesler sustu. Delinin kızına delirdiği bir anda bulaşmak istemiyor olmalılardı. Minel’in kolunu bırakıp vücudumla da döndüm ve ellerimi iki yanımda kaldırıp her birine güldüm ama gülüşüm hızla silindi ve bağırmaya başladım. “Size yemin ediyorum sizin benden kurtulmak istediğinizden daha fazla kurtulmak istiyorum sizden. Sizin benden ettiğinizden daha fazla nefret ediyorum her birinizden! Siz mahalleden siktirip gitmemi istiyorsunuz ya? Bahsi arttırıyorum. Ben dünyadan siktirip gitmenizi istiyorum! Sizin gibi düşene el uzatmak yerine sırt çeviren aciz insanların bu dünyadan siktir olup gitmesini istiyorum! Daha reşit bile değildim bu mahalleye geldiğimde ama siz beni deli, ahlaksız bir annenin, kumarbaz, sarhoş bir babanın kızından daha fazlası olarak görmediniz! Bir çocuk olarak göremediniz! Ne beni, ne hâlâ çocuk olan kardeşimi! Oysaki boyum senin kızın kadardı.” derken iğrenerek Fatoş teyzeyi gösterdim. Rasim amcayı göstererek “Yaşım senin oğlun kadardı!” derken boğazım yırtılsa da sesimi azaltamıyordum. “Çığlıklarıma, haykırışlarıma kapılarınızı, gözyaşlarıma gözlerinizi kapattınız ya, içinde benim gibi, ailem gibi olmadığınız için Allah’a şükürler ettiğiniz o evinizi başınıza yıksam yeridir! Beni görünce çoluğunuzu çocuğunuzu uzaklaştırıyorsunuz, pencerelerinizi kapatıyorsunuz ya… Korkmayın. Bu siktiğimin evinde yaşananlar arasında acım, çaresizliğim size ulaşmadıysa, deliliğim de bulaşamaz.”
Çağrı önüme geçip bana sarılarak birkaç adım geri sürükledi. Öfkeyle sallayıp durduğum kollarım da sarılışına yakalanmış oldu. Yaralarımın bir kısmını omuzlarımdan almış gibi hissettim. “Tamam, sakin ol lütfen.” dedi titrek sesiyle. Gözlerim öfkeyle her birinde gezmeye devam ederken zaten diyeceklerim bitmişti. Daha edilecek çok hakaret, saçılacak çok küfür vardı ama onların sokağına tükürmek bile istemiyordum. Boğazımı onlar için acıtmak, onlar için gözyaşı dökmek istemiyordum. Ben dönüp o eve gitmek, eğer gerçekten varsa yüzüğü bulmak istiyordum.
Ben öfkeli dudaklarımı birbirine bastırıp dolu ve iddia ettikleri gibi deli gözlerimi onlarda haykırır gibi gezdirirken Çağrı bana sarılmaya devam ederek “Girin evinize!” diye bağırdı. Çoğu hareketlense de, kalakalan bazılarını eliyle kışkışlamak için vücudumdan çekip “Hadi!” diye bağırdı. “Boşaltın ulan sokağı!”
Minel de sinirle inledi ve sokağı boşaltanlara dâhil oldu. Gözden kaybolana kadar nefes nefese ardından baktım. O sıra Çağrı ellerini sırtımdan kollarıma kaydırıp yüzümü görmek için geriledi ve “Asya? İyi misin?” diye sordu. “Sikeyim, sikelim hepsini ama önce dur bir sakin ol. İyi ol sen. Şş, bana bakar mısın? Asya, kardeşim?”
Gözlerimi kapanan kapılardan aldım ve Çağrı’ya çevirdim. Ağladığını gördüğünde şaşırarak dolu gözlerimi kırpıştırdım ve birkaç damla daha özgürlüğüne kavuşmuş oldu. “İyi misin?” diye sordu bininci kere ama gözleri halimde gezinince “Sik sik konuşuyorum, değil mi? İyi değilsin tabii.” dedi. Burnumu çekip “Ortak bir yönümüz daha var.” dedim. Telaşlı ve üzgün gözleri anlayamayarak baktı. Kaşları merakla kalktı. “İkimiz de böyle anlarda çok küfrediyoruz.”
Bir an apışıp kaldı ama ben hafifçe güldüğümde o da rahatlar gibi güldü. “İyi misin?” diye sordu, biraz daha sakinleşen sesiyle. Başımı yavaşça sallayıp “İyi geldi.” dedim ve kapalı kapılarda gezdirdim gözlerimi. Gezdirdikçe gözlerim yeniden doldu. Bana karşı hep kapalılardı zaten ama… Bu sefer evlerine tıkılan onlar olmuştu ve sokakta tek olmamak iyi hissettirmişti. Önceden Barlas’tı tek bırakmayan, ailesiydi, şimdi yeni isimler de eklenmişti.
“Şş. Ağlamaya devam edersen yine küfürlü bir cümle kurmak üzereyim. Dilimin ucuna kadar geldi bak.” dediğinde ağlayışımla harmanlanmış bir şekilde gülerek gözlerimi ona çevirdim. Gülüşümle biraz daha rahatlayıp “Diğer ortak özelliğimiz ne?” diye sordu.
Bir ortak özelliğimiz daha var, demiştim. İlkini merak ediyordu. “Kardeşim, dedin ya.” dediğimde kaşları yavaşça kalktı. Samimiyetle gülümseyip tekrar burnumu çektim ve hafifçe omuz silktim. “Sen de öylesin.”
Baktıkça gözleri tekrar doldu ama buruşmaya çalışan yüzüne hâkim oldu. Her zaman yaptığı gibi şakaya vurarak neşelendirmeye çalıştı. “Tamam, tekerlekler için seni affediyorum.” dediğinde gülümsemem genişledi ama kollarımı sıvazlarken yetinmeyip “Rimelim aktı senin yüzünden.” diye dalga geçerek tekrar denedi. Kaşları beklentiyle kalktığında güldüm ve rahatlayarak o da güldü. Gülmeye devam ederken ellerimi yüzüme götürüp gözyaşlarımı sildim. O da ellerini kollarımdan çekti ve muhtemelen kendi gözyaşlarını sildi.
Ellerimi yüzümden çekerken “Teşekkür ederim.” dedim. İlk tanıştığımız zamanlarda da iyi insanlar olduğunu düşünüyordum Çağrı’nın da, Meriç’in de ama git gide daha da görüyordum.
“Seni affettiğim için minnettar olmana gerek yok.” dediğinde gülümseyerek iç çektim. Alaya vurmuş olsa da gözleri ‘önemli değil’ der gibi baktı.
“Barlas’a bu durumdan bahsetmesen…” dediğim gibi başını iki yana sallayıp “Mümkün değil.” dedi.
“Çağrı ya…” dediğimde tekrar “Olmaz.” dedi. Kolunu tutup ısrar ederek çekiştirdiğimde başını tekrar iki yana salladı. “Hemen anlatmasan bari? Yani… Benim anlatmamı beklesen? Söz bir gün içerisinde anlatırım.”
Hem içerlediklerimi zaten bilse de böyle bir patlama yaşamak zorunda kaldığımı öğrense üzülürdü, hem de bu konudan daha önemsediğim bir durum vardı. Eğer gerçekten hiç verememiş olsa da yüzük varsa, mahalleliden, Minel’den çok bunu konuşmalıydık.
Gözleri boş sokakta gezinirken “Söylemişlerdir çoktan…” dediğinde kaşlarımı kaldırdım. Öfke kustuğum mahalleli koşa koşa Barlas’a kendilerini şikâyet edecek hali yoktu. “Kimler?”
Gözleri tekrar bana döndü. Hafifçe omuz silkti. “Birileri yani. Mutlaka kulağına gitmiştir.” dediğinde “Eğer gitmediyse, gitmemesini sağlar mısın? Ben konuşana kadar?” diye sordum ve yavru kedi gibi baktım. Sıkkın ve huzursuz birkaç nefes alıp verdikten sonra “Ama ben Siyah’tan bir şey saklayamam.” dediğinde “Bir güncük!” deyip gözlerimi de kırpıştırdım. Kararsız gözlerle baktığında “Lütfen…” dediğim için teslim olarak nefesini üfledi. Telefonu cebinden çıkartırken “Engel olmaya çalışacağım.” dedi. Bunun için kiminle ya da kimlerle konuşacaktı ya da Barlas’ın ağzını aramak için mi telefonu eline almıştı, anlamamıştım ama Canan teyzelerin sesini duyunca ilgimi Çağrı’dan aldım. Yüzümü tekrar sildikten sonra pazar poşetleriyle yaklaşmalarını izledim. Çağrı birine ya da birilerine mesaj attıktan sonra benim gibi Canan teyzelere döndü ve koşar adımlarla yaklaşıp poşetleri aldı.
“Sağ ol oğlum benim. Nerede ayol bu millet?”
Canan teyze boş sokağa bakarak poşetleri taşıyan Çağrı’nın önünden kapıya yöneldi. Olan bitenden habersiz Yağmur da, “Asya abla sonunda onları uzaya yolladı herhalde.” diye şaka yapıp güldüğünde ben de hafifçe güldüm. Gibi bir şey olmuştu.
Çağrı konuyu değiştirdi. “Naber kız Yağmur cimcimesi?”
“Abi kocaman oldum ya!”
Çağrı poşetleri mutfağa kadar götürmek için ayakkabısını çıkartırken Yağmur’un konuşmasıyla dalga geçmek için “Agu bugu agu.” dediğinde Yağmur sitemle “Çağrı abi!” diyerek ardından eve daldı. Gözlerim Barlas’ın penceresinde gezinmeye başlarken huzursuzluk her zerremde geziniyordu. Önce Barlas’a mı sormalıydım? Gerçeği söyler miydi ki? Evet, ben sana evlenme teklifi edecekken sen kalktın beni terk ettin, der miydi yoksa beni üzmemek mi isterdi? Onu o kadar üzmeme rağmen? Yazdığı şarkıda ‘Yazın ortasında yağan yağmur gibi, ellerimde çiçekler terk edildim’ demişti. Ellerinde renk renk çiçekler, mutlulukla beni bir yere götürmek üzereyken terk etmiştim onu. Hep düşünmüştüm, o gün ayrılmasaydım nereye götürecekti, diye. Evlenme teklifi mi edecekti? Allah’ım, şimdiden yüzük parmağım için için sızlıyordu. Başparmağım, yüzük parmağımın iç kısmında yüzmek ister gibi geziniyordu. Umuyordum ki, Minel aptalı sırf beni üzmek ya da kafamı karıştırmak için yalan söylemiştir… Kemal’le ilgili gerçekleri de öğrendiği ve yüzleşme yaşadığımız gece, evlilikten bahsettiğimde nasıl baktığını hatırladım. Elim yumruk şeklini alırken titrek bir nefes daha alıp verdim. Evlenme teklifi edecektin, ‘evet’ diyemeyeceğim için ayrılmam gerekti, dediğimde öyle kırgın bakmıştı ki, bunun onu kıracağını bilsem ve hazırlıklı olsam bile şaşırmıştım.
“Asya?”
Gözlerimi kırpıştırarak daldığı yerden, Barlas’ın odasının penceresinden aldım. Kapı eşiğinde, ayakkabısını giyinen Çağrı’ya baktım. Ardından da Yağmur ve Canan teyze belirdi. “Kızım, bir şeyin mi var senin?”
“Üşüdüm.” dedim gülümsemeye çalışarak ellerimi kollarıma sararken. Yalan da değildi. Barlas’ın şarkısında dediği gibi, kışın ortasında ama onun yokluğunda üşümüştüm şu an. Isınmak için burada olmasına ihtiyacım vardı ama gerçekten odasında bir yüzük varsa bir süre boyunca iyi olmak istemezdim sanırım. Onu da iyi edebilecek gibi hissetmezdim. Bir süre mahvolmak, yerin dibine girmek isterdim.
“Kız girsene eve o zaman. Biz Yağmur’a üst baş bakacağız, geziye gidecek ya. Bizle gel, diyecektim ama üşüdüysen gir içeride bekle.” dedi. Evimin sıcaklığından emin olamamış olmalıydı. Ayakkabılarını giyinmiş Yağmur da yanıma gelmiş, koluma girmişti. “İyisin, değil mi abla?”
Çağrı, “Yav güzeller güzeli Altay kızları, gitmeyin kızın üstüne. Üşüdü o, yürüyoruz bir süredir.” dediğinde Canan teyze Çağrı’nın koluna vurur gibi yaptı ama daha çok sever gibi sıvazlamıştı. “Niye üşütüyorsun benim gelinimi?”
Gözlerim yeniden kızarırken hızla kaçırdım ve başımı hafifçe eğip yüzümü saçlarımla kapadım. Gözlerimi birkaç saniyeliğine kapatıp titrek bir nefes alıp verdim. Öyle bir şey varsa… Canan teyze de biliyor muydu acaba? Yağmur bilse kesin dökülürdü ama Canan teyze susabilirdi. Oğlunu evlenme teklifi etmek üzereyken terk ettiğimi bilmesine rağmen mi yıllardır bir kez olsun beni kötü hissettirmemişti? Allah’ım… Gerçek olmamasını, uydurmadan ya da yanlış anlamadan ibaret olmasını istiyordum.
“Asya abla bir sorun yok, değil mi?”
Gözlerimi kırpıştırarak aralayıp tekrar onların konuşmalarına odaklanmaya çalıştım. Çağrı, Yağmur’un koluna girip benden uzaklaştırdıktan sonra Canan teyzenin de koluna girdi, beni kurtardı. “Bırakın da ısınsın kız.”
Yağmur emin olamadan baktı ama gülümseyip başımı salladığımda rahatladı. “İyi görüşürüz o zaman Asya abla! İstiyorsan gel ama bizle! Gelmeyeceksen de mesajlarıma bak, seçenekleri fotoğraf atacağım.”
“Gelmesem daha iyi ya.” diye mırıldandım.
“Kızım, üşüme daha fazla, geç o zaman içeri.” dediğinde kapıda durmak yerine içeride karar vermek için kapıya yaklaştım.
“Dolapta da yemek var, açsan…” dediği sırada tekrar gülümsemeye çalışıp “Sağ ol, bakarım. Dikkatli olun.” dedim ve el salladım. Onlar da el sallayarak önlerine döndüklerinde ayakkabılarımı çıkarıp yavaşça eve girdim. Kapıyı kapatıp sırtımı yasladım ve bin kere geldiğim evin tanıdık koridorlarında gözlerim tedirginlikle gezinerek Barlas’ın odasının kapısına döndü. Odasını karıştırmaya hakkım yoktu ama Barlas’a sormaya da cesaretim yok gibiydi. Minel böyle bir yüzükten bahsetti, var mı öyle bir yüzük, benim yüzüğüm mü, diye nasıl sorardım, bilmiyordum. Üstelik ilk tepkimi de direkt yansıtmak istemiyordum çünkü muhtemelen özür dilemek yerine hıçkırıklara boğulurdum ve onun özür dileyesi gelirdi.
Yumruğumu sertçe ardımdaki kapıya geçirdikten sonra hareketlenip odaya girdim. Montumu ve atkımı saçlarımın bir kısmını beraberinde sürükleyerek çıkardım ve titrek ellerle sandalyeye koydum. Ellerim saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırırken nereye bakacağımı bilemeyerek yavaşça etrafımda döndüm. Ellerimin tersiyle ıslanmış yanaklarımı sildim. Henüz yaşamadığım bir acıya üzülüyordum ama her zerrem o yüzüğü bulacağımı düşünerek sızlıyordu. Korktuğumu geciktirmeyi bırakarak aramaya komodinden başladım. Bulamamayı diliyordu ellerim de gözlerim de, ama yavaştan alamayıp telaşla aradım. Şifonyerde bulamadım, çalışma masasının çekmecesinde ve duvara monte üst dolaplarında bulamadım. İçim rahatlamaya başlarken giyinme dolabına yöneldim. Giysilerinin arasına da koymazdı herhalde.
Ellerim kıyafetlerini bile severek gezinirken bulamadıkça rahatlıyordum ve hareketlerim gibi nefes alış verişlerim de yavaşlıyordu. Askılı dolabı kapatıp kapıya yakın olan raflı dolabın kapağını açtım ve ellerim katlı kıyafetlerde öylesine gezinmeye başladı. Alt raflara bakmak için dizlerimi kırıp yere doğru alçaldım. Yeterince eğilmediğim için göremeden sadece elimi uzattığım rafın dibinde, parmağımın ucundan kayan kazağın ardında sert bir cisme değdiğimde gözlerim sımsıkı kapandı. Ellerim ve hatta nefes alışım bile dururken “Hayır ya…” dedim ihtiyaçla. Omuzlarım hızla çökerken dizlerimi yere yaslayıp kalçamı da ayaklarıma yasladım ve elimi geri çekip alnımı üst raflardan birine yasladım. Elim dolap kapağında oyalanmak için saçma sapan bir ritim tutarken sıkkın nefes alış verişlerim eşliğinde bir süre bekledim. “Lütfen ama ya…” diye soluyarak alnımı raftan ayırdım ve cesaretle en alt rafa eğildim. Üstteki kazağı çektim ve geniş bir siyah kutu gördüm. Yutkunmaya çalışırken bir süre kutuya baktım. İçinde, alet edevat, ıvır zıvır olmasını umarak kutuyu tuttum ve raftan çektim. Kalçamı sol tarafıma devirip sırtımı dolaba yasladım ve kutuyu kucağıma çektim. Ellerim kutunun kapağında gezinirken birkaç saniye cesaret bekledikten sonra kaskatı kesilerek bir anda kutunun kapağını açtım.
Bir süre kutunun kapağını tutan elim havada kalırken kutunun içindeki eşya ve fotoğraflara baktıkça gözlerim doldu ve dudaklarım aralandı. Umarım ıvır zıvır vardır, dediğim kutu bana dair bir anı kutusu gibiydi… Henüz fotoğraf çekilmeyi bırakmadan önce birlikte çekilip bastırdığımız, o fotoğraf çekilmeyi bıraksa da beni çekmeye devam ettiği fotoğrafların baskıları, anılarımızdan alelade eşyalar, onda unuttuğum toka ve takılarım, ona hediye ettiğim bu kutuya sığabilecek küçük, çoğu maddi anlamda değersiz ama onca zaman sakladıysa manevi anlamda önem verdiği eşyalar vardı. Kapağı yanımda yere bıraktıktan sonra titrek ellerle hiçbirine zarar vermemeye çalışarak içinde olan her şeyi incelemeye başladım. Kalbim kasıla kasıla elime gelen şeyleri incelerken elime yüzük kutusu da geldiğinde sesli bir şekilde ağlamaya başlayarak başımı da dolaba yasladım ve gözlerimi sımsıkı kapattığım gibi sardım parmaklarımı da yüzük kutusuna. Diğer elim yüzüme gidip hislerime toprak atar gibi örttü ama yeryüzünün dibine girsem bile bu hisler azalmazdı. Ağladığım için pürüzlü ve titreyen sesimle “Ya…” dedikten sonra ıslanmış dudaklarımı yalayarak gözlerimi açtım ve büyük kutuyu kucağımdan yere indirip iki elimle yüzük kutusunu tuttum. Dizlerimi kendime çekip açmaya cesaret etmeden önce kutuyu dizlerime yasladım. Buruk gülümsemem, buruşan yüzüm ve hıçkırıklarım yüzünden eğilip bükülürken başparmaklarım sever gibi kutuda geziniyordu.
Yaşlarımla ıslanıp duran dudaklarımı kemirirken burnumu çekip yavaşça açtım kutunun kapağını. Görüşüm bulanık olduğu için gözlerimi kırpıştırıp yaşlardan birkaç saniyeliğine kurtulsam da yüzüğü gördüğüm gibi görüşüm yeniden bulanıklaştı. Kutuyu hızla geri kapatıp alnımı da dizlerime yasladım ve bir süre hıçkırarak ağladım.
Ardından hiçbir zaman takamadığım, varlığını bile bilmediğim yüzüğüme biraz daha bakabilmek için başımı kaldırdım. Bir elimi yüzükten çekip canımı yakmak isteyerek sertçe yanaklarımı, gözlerimi sildim ve yeniden kutuyu tutup yavaşça açtım. Dudaklarımda oluşan buruk gülümseme hızla eğilip büküldü. Derin bir nefes alıp yanaklarımı şişirdim ve ciğerimde nefes bırakmayana kadar üflerken başparmağım kutudan, yüzüğe doğru kaydı. Su damlası yüzüğün taşlarında parmağımı gezdirirken “Evet.” diye fısıldadım. Öyle demeliydim. O teklifi etmeliydi ve ben de ‘evet’ demeliydim. Başıma bu işleri sarmadan, onun sevgisini hak ettiğime ve onun hayatında kalırsam değil, aksine ondan ayrılırsam onu mahvedeceğime ikna olup, onu terk etmek yerine onunla evlenmeliydim.
Bir elimi kutudan çekip dirseğimi dizime yaslayarak enseme götürdüm. Elim, ensemdeki saçları kavrarken başımı da koluma yaslayıp bir süre başparmağımla severek yüzüğü izledim. Dış kapı kilidinin açıldığını duyduğumda gözlerimi kırpıştırarak kendime geldim ve başımı kolumdan, elimi ensemden çektim. Burada bir yüzüğe bakarak ne kadar zamanın geçtiğini anlayamamıştım ama hava neredeyse kararmıştı. Odaya perdesi çekili pencereden cılız bir ışık girmeye çalışıyordu.
Kapı gıcırdayarak açılırken gözlerim hızla etrafımda gezindi. Ne yapacağımı bilemeyerek yüzük kutusunu kapattım. Büyük kutuya koyacakken “Asya?” diyen sesini duyduğumda elim ayağım kesildiği için yüzüğü düşürdüm. Kapıdaki ayakkabımı görmüş olmalıydı. Belki de burada olduğumdan Yağmurlar ya da Çağrı bahsetmişti, o da işi bitince gelmişti.
Hızlıca kutunun kapağını kapatıp dolabın rafına beceriksizce koydum. Kapağı kapattıktan sonra yere düşen yüzüğü bulup doğrulurken diğer elimle gözyaşlarımı siliyordum. O sıra odanın ışığı açıldı ve tekrar “Asya?” diye seslendi. Yüzüğü tutan ellerimi ardıma götürdüğüm sırada dolabın ardından geçip odanın içine vardı. Beni gördüğü gibi keyfi silindi ve gözlerine hızla endişe düşerken dibime vardı. Elleri yanaklarımı kavrarken “Ne oldu?” diye soludu. Az evvel sildiğim yanaklarım yeniden ıslanmaya başladı ve bu sefer onun elleri sildi. Yetmedi, eğilip yanaklarımdan, yaşlarımı da beraberinde götürmek ister gibi soluyarak öptü. “Ne oldu benim canım? Benim güzelim, anlat bana. Sorun ne? Sorun ne, söyle çözeyim.”
Ben cevap vermedikçe sorularını sürdürüyordu. “Benim.” dediğimde diğer yanağıma yönelecekken duraksadı ve yavaşça yüzünü çekip anlayamayarak baktı. Yavaşça ellerimi ardımdan aramıza getirdiğimde, ne uzattığımı anlamaya çalışarak vücutlarımızın arasında boşluk oluşturdu. Gözleri yüzük kutusunda takılı kaldı. Ben ona, o yüzük kutusuna bir süre baktık. Gözlerini bana bakmadan önce yere kaçırdı. Ardından sağında kalan duvara baktı. Çenesi kasıldı, gözleri kapandı. Dudağını yalarken ellerini yanaklarımdan çekti ve boşluğa düşer gibi oldum. Bir sürenin ardından gözlerini aralayıp yavaşça bana baktı ama hızla kızarmıştı gözleri.
Pürüzlü ve nefes almakta güçlük çeken bir sesle “Sorun,” dedikten sonra burukça gülümseyip “Benim.” dedim.
Gözleri tekrar yüzükle gözlerim arasında gezindi. Gerildiğini, kızdığını, yüzüğü görmekle benim kadar boşluğa düştüğünü görebiliyordum. Pürüzlü bir sesle “Odamı mı karıştırdın?” diye sordu.
“Minel odanı karıştırmış.” diye çırpınır gibi anlatmaya başladım ama pek anlamlı ve kapsamlı cümleler kurabilecek halde değildim.
“Minel mi?” dedi anlayamayarak.
“Bir yüzük görmüş, bundan bahsetti. Ben… Emin olmak istedim…”
Birkaç saniye boyunca sıkkın nefes alış verişlerle baktı. Muhtemelen olayın arka yüzünü anlamaya çalışıyordu çünkü yeterince açıklayamamıştım, konuşmakta güçlük çekiyordum. Her kelime boğazımdaki yumruya takılıp canımı acıtarak çıkıyordu dudaklarımdan.
“Yine, bana sorarak değil, ardımdan iş karıştırarak.” dediğinde bir süreliğine gözlerimi kaçırdım. Bu şekilde yaparak hata ettiğimi biliyordum ama kendime hâkim olamamıştım.
Mahcup gözlerim ona dönerken buna verebileceğim bir cevabım olmadığı için “Ne zaman?” diye sorduğumda, “Buna hakkın yoktu.” diyerek yüzüğü gösterdi. Ardından dolabında, ezbere bildiği yerini gösterip başını iki yana salladı. Dudaklarını öfkeyle birbirine bastırırken çenesi olabildiğince kasıldı, ardından sıkkın bir nefes için daha aralandı dudakları. Ne diyeceğini mi bilemiyordu, ne derse desin konuşmakta mı zorlanıyordu bilmiyorum ama kasılmış bir şekilde “Yoktu.” diye tekrarladı ve kapıya yöneldi.
Birkaç saniye baş dönmemle mücadele ettim. Kararan gözlerimi sımsıkı kapatıp derin bir nefes alıp vermeye çalıştıktan sonra peşine takıldım. Koridorda volta atarken tekrar kapıya yöneldi. Ardından, ellerini ensesine götürüp tenini ve ensesindeki saçlarını çekiştirişini kıyamayarak izledim. Sonra tekrar bana döndü ve ceketini sert hareketlerle çıkarttı. Yana doğru attı, ceket duvara çarpıp yere düştü ve Barlas tekrar bana yakınlaştı. Hâlâ ellerimde tuttuğum yüzüğü gösterip “Onu yerine koy, seni evine bırakayım.” dedi. Evim zaten karşıdaydı, kibarca kovuyordu.
“Ne zaman teklif edecektin?” diye ısrar ettiğimde “Asya!” diye bağırdı. Öfkesine göğüs germeye çalışırken içime kaçan bir sesle “Ne zaman?” diye sordum. Bu sefer de “Ne önemi var?” diye sordu. Ellerini iki yanında açıp “Ne önemi var Asya?” diye tekrarladı, bu sefer bağırmamıştı. Kızarmış gözleri gözlerimde gezinirken sinirle dudağını yaladıktan sonra “Ha?” diyerek başını salladı.
“Merak ediyorum…”
Var gücüyle “O zaman niye bana sormadın ulan niye? Niye hep güvenilmezsin, arkamdan iş çevirensin kızım, niye?” diye bağırdığında ağlayışlarımın arasından çatallı sesimle “Ne zaman?” diye sorarak bağırdım ben de. Bileğimden tutup bir anda sırtımı kendisine çevirdi. Kolları arasında kaldığımda ellerimden tutup yüzük kutusunu yüzümün hizasına yükseltti. Kalbim her atışında ayrı sızlarken tekrar yüzüğü görmeye dayanamamaktan korkup “Ne yapıyorsun…” diye sorduğum sırada kutuyu açmış, yüzüğü içinden çıkartıyordu. “Barlas…” diyerek kollarından çıkmaya çalıştığımda müsaade etmedi ve kutuyu yere fırlatıp yüzüğü tutmamı sağladı. Yüzüğün halkasının içini görebileceğim şekilde yatay tutmamızı sağlayıp biraz çevirdikten sonra yüzüme yakınlaştırdı. Gözlerim göstermek istediği şeyi, yüzüğün halkasının içine yazılı tarihi gördüğünde vücudum, vücuduna yaslanırken hıçkırarak ağlamaya başladım.
12 Temmuz 2023
Onu, terk ettiğim gün.
“O gün her şeyin olacağımı sanmıştım, hiçbir şeyin oldum.”
Yüzüğü tutan ellerimi bıraktığında yüzüğü sımsıkı tutarak ona döndüm. “Barlas…” diyerek sarılmak istediğimde bir adım geriledi ve odasını gösterdi. “Yüzüğü yerine götür, eve bırakacağım.”
Başını kapıdan yana çevirmiş, yüzünü benden gizliyordu ama sesinden de, görebildiğim ıslak yanağından da anladığım üzere o da için için ağlıyordu.
Yüzük elimde hem güç veren hem de gücümden eden, soğukluğu tenimi yakan ve hiç yaşayamadığım bir anının hatırasıyken tekrar ona yaklaşmaya çalıştım ama bana dönüp ellerini aramızda kaldırdı. Gözleri yüzüğü tutan elimdeyken aklından geçenleri duyar gibiydim. Elimde görmek istediğini ama bu şekilde değil, parmağıma takılı olmasını istediğini düşünüyordu. Öyle olmadığı için kızgın, bunu bu şekilde öğrendiğim için öfkeli, o günleri hatırladığı için üzgün ama hâlâ aynı şeyi istediği için de burukluğuna rağmen umutluydu.
“Özür dilerim…”
Gözlerini bana çevirip “Özür dileyip durma!” diye bağırdı. Günler önce de özür dileyip durmuştum çünkü elimden ancak bu gelmişti. “Özrüne ihtiyacım yok.”
Ama benim de diyebileceğim başka bir şey yoktu ki…
Elleriyle yüzünü sertçe ovuşturduktan sonra sesli bir şekilde nefes vererek ellerini yüzünden çekti ve beni gösterdi. Güzel teni sinirle, gözleri hüzünle kızarıktı. “Yenilir yutulur şeyler yapmıyorsun Asya, bir dur artık! Bir dur da hazmedeyim bana, bize yaptıklarını...” dedikten sonra isterik bir şekilde sırıtıp başını iki yana salladıkça sırıtışı hızla silindi. Sesini yükseltti. “Ama yok! Durmuyorsun! Önüme yeni şeyler çıkartıp duruyorsun. Lan daha geçmişte yaptıkların yakamı bırakmıyor, bir dur!”
Gözyaşlarım arasından, kelimelerim boğuk boğuk çıkarken hafifçe omuz silktim ve bir yüz buruşması eşliğinde “Görmek istedim…” dedim.
“Neyi?” dedikten sonra elimdeki yüzüğü gösterdi. “Yetişsem, sen ayrılmadan teklif edebilsem ‘hayır’ diyeceğin, takmayacağın yüzüğü mü?”
Başım eğilirken yüzüğü tutan ellerim de alçaldı ve dudağımı büküp durarak yüzüğe baktım. Bir süre sessiz ağlayışlarım ve sesli nefes alış verişleri dışında konuşmadık. O günü düşünüyordum. Ben onu terk edene kadar ne kadar heyecanlı olduğunu… Ve mutluydu, çünkü kabul edeceğime emindi. Sanki bir an önce teklif etmek ve hayatımızın o evresine geçmek istiyordu, sabırsızdı. Nerede edecekti, ‘evet’ desem nasıl sarılacaktı, dönüp ailesine nasıl haber verecektik, nerede evlenecektik, nasıl bir gelinlik seçerdim? Ne seçersem seçeyim ne de güzel bakardı giydiğimde…
“Bir olacaktık…” diye fısıldadım. Sessizdim ama duydu. “Eksik bıraktın.” diye tamamladı. Bu cümle bile tamamlanıyordu ama biz eksik kalmıştık. Bildiğim en iyi şeyi yapmış, dertlerimle kendimi yalnız bırakmıştım ve böylelikle sahip olduğum en güzel şeyi kaybetmiştim.
“Ben…”
“Özür dileme.” dediğinde yavaşça başımı kaldırdım. Onun başı hâlâ eğikti. Bir eli portmantoya yaslıyken diğer elini kapalı gözlerinin pınarlarına götürmüş, burnunun direğini ovuşturuyordu işaret parmağı ve başparmağıyla. Migreni tutmuş olmalıydı. Elini yüzünden çekerken portmantodan da doğruldu. Kızarık ve yorgun gözleri yüzüğe baktıktan sonra bana bakmadan, başıyla odasını gösterdi. Artık bağırmıyordu, hazmetmeye çalışma sürecine geçmişti ve onu ne kadar yorduğumu görebiliyordum. “Yerine bırak, evine git.”
Burnumu çekip durduğum ve sessizce ağlamaya devam ettiğim bir süre boyunca ona baktım ama o sırtını portmantoya yaslamış, kollarını göğsünde gevşekçe birleştirmiş, başı hafifçe eğik ve gözleri koridor halısında gezinirken sessizdi. Onu izlediğimin farkında olmalıydı ama bana bakmadan, gitmemi bekliyordu. Gergin çenesini severek gevşetmek ve kızarık gözlerinde kirpiklerini silmek istedim ama en çok da güzel kalbinden öpmek istiyordum. Şimdi bunu yine arkasından iş çevirerek öğrendiğim için ve o günleri tekrar hatırlattığım için karman çorman haldeydi ama dün gece ‘seni seviyorum’ derken, bu sabah gözleriyle de severken bu anıya çoktan sahipti. Yine de elimden tutabiliyor, beni istemeye, beklemeye devam edebiliyordu.
İç çektikten sonra hareketlendim. Göz ucuyla bakar gibi oldu ama sonra tekrar halıya bakmaya devam etti. Koridorda, biraz önce attığı kutuyu buldum. Kırılmadığına sevindim ve yatak odasına girdim. Koridorda bulunduğu konumdan içeriyi göremediği için rahatlıkla duraksadım ama güçlükle nefes aldım. Bir elimi tekrar buruşan yüzüme götürdüm ve başımı eğip birkaç nefes soluklandım. Elimi yüzümden çekerken kutuyu, yüzükle bir tuttuğum elimden aldım. Yüzüğü kutuya yerleştirecekken duraksadım. Dudağımı kemirdiğim birkaç saniyenin ardından kutuyu komodine koyup doğrulurken iki elimle yüzüğü tuttum. Gelecekte tekrar ne zaman diz çökmek isterdi, ne zaman ona ‘evet’ derdim, bilmiyordum ama bir kere de olsa takmak istedim. Benim yüzüğümdü… O aptal Minel, benim anılarımla dolu bir kutuda görmüştü, benim için olduğuna dair herhangi bir şüphesi kalmasa gerekti ama sırf yanlış anlamam için atıp tutmuştu. Belki o bile görünce bu yüzüğü denemiş, hayallere kapılmıştı. O hayaller, hatalar yapıp durmazsam benim gerçeklerim olacaktı.
Bir cesaretle yüzüğü taktım. Taktığım gibi hareketlerim yavaşladı. Elimi yavaşça yüzümden uzağa uzatıp parmağımdaki yüzüğe bakarken burukça gülümsedim. Diğer elimle de yüzük parmağımı tutup başparmağımla taşlarını severken iç çektim. Yemin ediyorum ki bir gün bu yüzüğü takacağım.
Parmaklarımı avucuma yaslayıp elimi yüzüme yaklaştırırken yüzüğe tekrar, yakından baktım ve burnumu çekerken gülümsemem genişledi. Neredeyse bir dakikalığına takabildiğim yüzüğün yokluğunu, çıkardığım gibi yaşamaya başlarken komodinden kutuyu alıp içine yerleştirdim. Kutuyu kapatmadan önce bir süreliğine son kez bakmayı sonlandırmakta zorlandım. Önce akan yaşlar eşliğinde gözlerimi, sonra yüzüğü kapattım ve kutuyu parmak uçlarımdan avucuma çekip parmaklarımı sararken gözlerimi araladım. Dudağım sağ kenarına kıvrılıp dururken dolaba doğru döndüm ve kapı pervazına yaslanmış Barlas’la göz göze geldim. İçim, ona ayrı, bize ayrı sızladı. Onun içi bir de, sonunda yüzüğü parmağımda görebilmiş olmasına sızlıyordu. Birbirine bastırdığı dudakları, ağlama isteğiyle genişleyip daralan burun delikleri ve kasılmış çenesi eşliğinde dolmuş gözlerini gözlerimden omzunu yasladığı kapı pervazından ağır hareketlerle doğruldu ve koridora, göremediğim dış kapı yakınlarına döndü.
Hıçkırır gibi iç çekip dolaba yöneldim ve büyük kutuya geri koyup kazağı tekrar üstüne koydum. Doğrularak geri çekildim ve dolabı kapattım. Yutkunarak gözlerimi kapıya çevirdim. Gözyaşlarımı ellerimin tersiyle sildim. Montumu giyip atkıyı beceriksizce boynuma doladıktan sonra ellerim iki yanıma düşerken başparmağımla artık boş olan yüzük parmağımın içini yüzer gibi okşayarak koridora çıktım. Göz ucuyla bana baktıktan sonra sıkkın bir nefes daha alıp verdi ve yaslandığı portmantodan doğruldu. Kapıya yönelmek için bana ardını döndüğünde “Sana sarılabilir miyim?” diye sorduğum için duraksadı.
Parmaklarım birbirine eziyet ederken dudaklarımı da pas geçmeyip kemirerek cevabını bekledim. Bekledikçe saniyeler boğazıma yapışıp canımı biraz daha yakıyordu. Yutkunduğunu duydum. Ardından, zorlanarak “Hayır.” dedi. Müthiş bir yanma hissi göğsümü sardı. Başım eğilirken yüzüm tekrar buruştu. Dudağımı kemirmeyi sürdürerek yaşlı gözlerle halıyı izlediğim birkaç saniyenin ardından burnumu çektim. Ellerimin tersiyle ıslanmış yanaklarımı silip pek de geniş olmayan koridorda hareketlendim. Ona da temas etmiş olarak yanından geçip dış kapıyı açtım ama geri kapandı. Eli omzumun üstünden kapıya uzanıp kapatmıştı. Gözlerim kırpışarak eline bakarken “Diyemem,” dediğinde kaşlarım da kalktı. “Ben sana ‘hayır’ diyemem.” dediği gibi ona dönüp kollarımı beline doladım, başımı göğsüne yasladım ve sıkıca sarılırken tekrar sesli bir şekilde ağlamaya başladım. Onun da kolları vücuduma dolandı ve başını başıma yasladı. Sımsıkı kapattığım gözlerimden durmaksızın yaşlar akarken bu halime rağmen onu solumak, havayı solumaktan çok daha kolay ve güzeldi.
Ben sana ‘hayır’ diyemem, diyen adamın evlilik teklifi etmesine bile müsaade göstermemiştim. Üstelik, son kavgamızda ona eğer etseydi ‘evet’ diyemeyeceğimi de söylemiştim. Yine de ‘ama ben sana hayır diyemem’ diyordu. Şimdi o depoda evliliğe dair cümleleri kurduğum sırada bakışlarını işgal eden o hüznün sebebini daha iyi anlayabiliyordum. Çıkıp ‘ulan fırsat versen edecektim zaten’ de dememişti. Etse bile kabul etmeyeceğimi duymuştu. Sessizce içinde yaşamıştı.
Sığındığım göğsünden ayrılmadan “Bir gün tekrar teklif etmek isteyecek misin?” diye sordum, sesim ağlamaktan içi çıkmış küçük bir kız çocuğu gibi çıkıyordu. Şu anda yine aramızı bozmuştum, ona hazmetmesi gereken yeni şeyler vermiştim, hatalar yapıp duruyordum ama yine de bir gün tekrar teklif etmek isteyecek miydi?
İç çekti. “Cevabı biliyorsun.”
Buruk bir gülümsemeyle birlikte her şeye rağmen kısmi bir gevşeme vücudumu ele geçirdi. Derin bir nefes alıp verdim ve daha güçlü sarıldım. “Peki sen…” dedi ve zorlanarak, es vererek nefes alıp verdi. “Bir gün bana ‘evet’ diyecek misin?”
Benim aksime o, cevabı bilmiyordu. Her şeye rağmen bana bu güveni verse de, o bana güvenemiyordu.
“Ben mahvettim, sen kurtar bizi.” dedim bu bencillik olsa da bunu yapmamak bize daha da zarar verdiği için. “Sonra da gel, o yüzüğü tak parmağıma…”
Beni tutan oydu ama o da güçsüz kalmış gibi bir adımla üstüme geldi ve sırtım kapıya yaslanırken güçsüzlüğüne rağmen sarılışı sıkılaştı. Başını başımdan çekip boynuma gömüldü ve uzun uzun soludu. Sarılışında kaybolurken zihnimde aynı dileği, umudu ve hatta yalvarışı tekrarlayıp durdum.
Kurtar bizi…
**
Nasıldııı? Neler düşünüyorsuuunuuuzz?
Sizce neler olacaak?
En sevdiğiniz karakteer kim?
Asya hakkında neler düşünüyorsunuuz?
Barlas hakkında neler düşünüyorsuuunuzz?
Çağrı ve Meriç hakkındaaa?
Sorulara boğdum fkjdshgjf Bir sonraki bölüm görüşmek üzereeee, kendinize iyi bakınnn ^^^
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!