22/27 · %78

22. BÖLÜM - LAYIK -

91 dk okuma18.141 kelime27 Ocak 2026

Merhaba aşkkkklar

İyi okumalaaaaarr ^^

**

Barlas’ın beni oturttuğu koltukta duyduklarımı hazmetmeye çalışırken verdiği suyu bitirdim ve bardağı geri uzattım. Bardağı almadan önce elimi de tutup hafifçe sıktığında istediği gibi gözlerimi ona çevirdim ve endişeli gözleri daha iyi olduğumu gördü. İçinde öfkeler patlıyordu, görüyordum ama beni iyi görmeden kendi duygularına odaklanmayacağını da biliyordum. İyi olduğum gibi kopartacağı fırtınanın haddi hesabı yoktu, şimdilik sakin kalmaya çalışıyordu.

Bardağı koltuğun yanında yere koyduktan sonra Kemal’in kıvrandığı karşımdaki koltuğa doğru yaklaştı. Kemal’in eli hâlâ sırtında, yüzü buruşuktu ama en azından artık cümle kurabilecek haldeydi.

Barlas konuşmadan önce davrandım. “Barlas’ın seni dövdüğü günden bahsettin mi?”

Kemal yavaşça başını salladığında öfke, bitap düşmüş bedenime güç verirken ayaklandım. O gün yüzünden bu aptal evlilik oyununu başlatmıştı Ata! Asıl planı Kemal’in üstünden beni mecbur bırakmaktı ama sonrasında Kemal yüzünden Barlas’tan haberdar olmuş, iplerimi hızla eline almıştı. Barlas elleri belinin iki yanındayken başta hafifçe bana döndü ama Kemal’in üstüne atıldığımda hareketleri hızlandı ve kolları belimi sardı, beni diğer tarafa çevirdi. “Ben döverim, sakin ol.” dediğinde kollarında tekrar Kemal’e döndüm. Kurtulup üstüne atlayamadım. Barlas’ın sırtı Kemal’e dönüktü. Beni uzakta tutarken ben de cüsseli bedenini sol tarafıma çekiştirmeye çalışarak sağına eğiliyor, Kemal’e bakıyordum. “Ne biçim bir şerefsizsiniz lan siz? Senelerdir sana para yetiştirmeye çalışıyorum ben!”

Barlas öfkeli bir soluk verdi ama henüz tepki vermeye başlamadı ve önce benim içimdekileri akıtmama müsaade etti. Senelerdir bunca şeyle tek başıma uğraştığımı ve en kötüsü de hâlâ ona yalanlar söyleyip durduğumu görmek onu delirtiyordu. Sadece delirse, durulurdu ama kırılmıştı. Gözleri her hissin yanında, kırgın bakıyordu ve hâlâ benimle uğraşmayı tercih etmesine şaşırıyordum. Beni sevmek zor olmalıydı.

“Cevap versene orospu çocuğu! Küçücük çocuğu sana emanet ettim ben,” dedikten sonra isterik bir kahkaha attım, kahkaham gittikçe boğuklaştı. Aptallığıma inanamıyordum… Hiç kimseye güvenmemeye çalışmam yetmiyormuş gibi, ben de güvenilir biri değildim ki! Nasıl böyle bir hata yapabilirdim… Kardeşimi kimlere emanet etmiştim… Elimi Barlas’ın kolunun yanından Kemal’e doğru sallayarak “Mafyanın adamına!” diye bağırdım, boğazım acıdı. “O çocuk seni seviyor üstelik! Hiç mi utanmadın? Ne yapacaktın, kaç yıldır baktığın çocuğu mafyaya mı verecektin?”

Delirmek üzereydim. Nasıl ki bana göstermek için çıkarabiliyordu, Ata’ya götürmek için de çıkarabilirdi. Ata, Can’ı kaçırır mıydı? Planlarından biri de bu olabilir miydi? Can’ı elinde tutup beni de yanına çekmek? Kalbim korkuyla kasılırken yaşlı gözlerle Barlas’a baktım. Kemal’e atılıp duran bedenimi tuttuğu için şimdi sarmaş dolaştık. Korkuyla, “Can orada hiç güvende değil o zaman…” derken yüzüm olabildiğince buruşmuştu. Yaşlar yanaklarımdan akıyordu, hıçkırıklar dudaklarımda patlamayı bekliyordu ve Barlas’tan çare dilenir gibi bakıyordum. Aklım durmuştu, çarelerim bitmişti. Bu şartlar altında ne yapabileceğimi bilmiyordum.

Gözleri gözlerimde gezindi, bir eli yüzüme yükseldi. Yavaşça yaşları sildiği sırada gözlerimi kapattım ve sakinleşmeye çalıştım. Temasları yardımcı oldu ve hatta yaşları sildiğinde yenileri bir süre gelmedi. “Halledeceğim.” dediğinde gözlerimi araladım. “Bırak bana, halledeceğim.”

Kaşlarını kaldırdığında yutkundum. Kemal’in önünde detayları soramazdım, o gittiğinde daha rahat konuşurduk ama cevabı hemen şimdi, burada almak istiyordu. Sesi, temasları gibi bakışları da güven veriyordu. O hep vermişti zaten, ben almamaya çalışmıştım.

Bazı ipleri ona bırakmak istemememin yanı sıra, gücüm de kalmamıştı. Senelerdir uğraştığım her şeyin beni daha da çamura çektiğini görmenin dehşeti içerisindeydim. Hiç mi doğru adım atamamıştım kardeşim için? Hiç mi onunla kavuşmaya yaklaşamamıştım? Oysa ne çok şey vadediyordum o umutla bakan gözlere. Tek ailesi bendim ve ne yazık, o da bana güveniyordu. Oysa benim elimden hiçbir şey gelmemişti demek ki bunca zaman… Benim hatalarımın sonucunu da kardeşim çekiyordu. Para gerektiği için Ata’yı ben sarmıştım başıma. O aptal yerde çalışmaya başlamıştım ve takıntılı bir ruh hastası kazanmıştım. Ata’nın mağduruydum ama söz konusu Can olunca, kendimi mağdur değil, suçlu gibi hissediyordum. Benim yüzümden ablasıyla görüşmesi kısıtlanmıştı, benim yüzümden Ata’nın ayarladığı tehlikeli, ona asıl ailesinden bile daha çok acı verebilecek biri tarafından evlat edinilmek üzereydi, üstelik bunu bizzat ben sağlayacaktım az daha. Ata Can’ı yanına alır, bana da kardeşimi görmek istiyorsam tek çare bırakarak çağırırdı ve kendimi de kardeşimi de bir mafyanın çatısı altında yaşamaya mecbur bırakmış olurdum. Seviyorum, aşığım, dediği kadına bile şiddet gösteriyordu, Can’a nasıl davranırdı? Ata zarar vermese her an düşmanları zarar verebilirdi. Hiçbir şey olmasa, o insanların arasında mı büyürdü? Benim pamuklara sarmak istediğim kardeşim? Ah… Başıma ne işler açmak üzereydim… Yetmezmiş gibi, hâlâ bu tehlike sürüyordu. Can oradaydı, Ata’nın gölgesi üstündeydi. Hâkimlere, devlet memurlarına rüşvet verebiliyor, kararlarını yönlendirebiliyorsa başka birini ayarlasam evlat edinmek için, yine yoluma taş koyacaktı. Beni özgür bırakmayacaktı. Dediği gibi, gökyüzümü bile kendisinin kılmak istiyordu. Onun gökyüzünde uçmamı istiyordu, kanatlarım parçalana parçalana...

“Yardım et,” diye fısıldadım Barlas’a dolu dolu gözler eşliğinde titrek bir sesle. Titreyen dudaklarımı birbirine bastırdım ama bükülüp duruyorlardı. En sonunda bir hıçkırık eşliğinde tekrar aralandı dudaklarım ve yanaklarım yeniden ıslanmaya başlarken tamamıyla ona dönüp omuzlarından tutundum. “Bana yardım et…”

Eli enseme gelip beni göğsüne çekmeden önce rahatlayarak üflemişti nefesini. Benim de ellerim beline sarılırken gözlerimi sımsıkı kapattım ve sarılışına teslim oldum. Ata’ya teslim olacağıma, Barlas’a teslim olurdum. Ben ne kadar direnirsem direneyim, bir şekilde benim için başını tehlikeye sokuyordu ve yine burnumun dikine gidersem gerçekten Ata’nın eline düşebilirdim ve bu Barlas’ı güvende falan tutmazdı. Hazırlıksız yakalanmamı sağlıyorsun, demişti dün. Onu afallatan, sendeleyen, düşünmeden silah çekmesini sağlayan buydu. Ona, beni koruyamamış gibi hissettiriyordum ve buna tahammülü yoktu. Bıraktığım ipler kadar hafifledim kollarında.

Saçımı soluyarak öptü ve çenesini başıma yasladı. Kemal’e sırtı dönük haldeydi ve cüsseli bedeninin kolları arasında kaybolmuştum ben de. Dışarıda Meriçler, yakınımızda Kemal, etrafımızda dertler vardı ama baş başaydık sanki. “Bana engel olan tek şey sensin be kızım,” diye fısıldadı. “İzin ver, sana kardeşini geri vereyim.”

Duygular damarlarımdan şiddetle akarken başımı telaşla göğsünden çektim ve yaşlarımla ıslanmış dudağımı yaladıktan sonra “Yapabilir misin gerçekten?” diye sordum hüzünlü bir heyecanla. Başını yavaşça onaylar şekilde salladığında kaşlarım olabildiğince kalktı, ardından yüzüm duyguların darbesiyle buruştu ve yeniden başımı göğsüne yasladım. Ensemdeki eli saçlarımda gezinmeye başlarken o da tekrar çenesini başıma yasladı. “Bir inansan artık bana…” diye sızlandı sessizce. “Güvensen…”

Kolları beni iyi etmeyi ant içse de sesinde isyan vardı. Vücudu gergindi, hissediyordum. Bana söylemek istediği çok şey vardı. Öfkesi bedeninin duvarlarına çarpıyor, içinde parçalanıyordu ama zamanını bekliyordu. Esintiyle kopup gidecek bir yaprak gibiydim, kök salmamı ve fırtınasına direnebilecek güce erişmemi bekliyordu. Tepkisinden çekinsem de, o tek başıma yaşamaya çalıştığım her şeye güç bela kendisini katıp yükümü hafiflettiğinden, ben de tepkisine göğüs gerecektim. Hak ettiğimden çok daha azını dile getirecekti muhtemelen ama içinde patlamasından iyiydi.

Yavaşça göğsünden çekildim. Ensemdeki eli yanaklarıma erişip yaşlarımı silerken gözleri beni tartarak bakıyordu. Daha iyi olduğumu gördü ama yavaşça başımı da salladım, gözlerimi kapatıp açarken. Kollarımızı çektik birbirimizden, Kemal’e doğru dönerken. İçimde ona saldırma, yerden yere vurma isteği vardı ama o da kötülerin karıncalarından biriydi. Mahvetmek istediğim Ata’ydı. Hayatımı parmakları arasında dolandıran Ata. Avucuna çekmeyi ve parmaklarını üstüme sımsıkı kapatmayı bekleyen Ata. İlmek ilmek beni kendisine mecbur etmişti ve bunu müthiş bir keyifle öyle ağırdan almıştı ki, ruhunun hiçbir zaman iyileşemeyeceğine emin olmuştum. Narsist bir ruh hastasıydı. Bir kere ona teslim olsam, bana duyduğu ilgi de bitecekti, biliyordum. Sevdiği şey ben değildim, sahip olmaktı. İstediği her şeye ulaşmak. Onu reddettikçe bu hale gelmişti.

“Burada olanları da anlatacak.” dedim Kemal’e bakarken korkuyla. Ata, her şeyi öğrendiğimi görecek, hemen daha tehlikeli adımlara geçecekti.

Kemal başını iki yana salladı, acı bir inleme eşliğinde. Barlas sessizce ona bakıyordu ama sakin değildi. Muhtemelen kendini tutuyordu. Kemal’e tekrar saldırsa, ne zaman bırakırdı bilmiyor olmalıydı ve şu an önceliği daha çok bendim. Yanımda duruyor, iyiymişim gibi davransam da uzaklaşmıyordu. Ellerimizin tersi birbirine değiyordu. Tutmuyorsa öfkeliydi, biliyordum. Zaten hissedebiliyordum. O benim dertlerimi halledecekti, buna inanıyordu ama ben ona dert olmaktan başka işe yaramıyordum. Ben bu durumu nasıl halledecektim? Şimdi damarlarından kan değil, gerginlik akan bu adama birazdan baş başa kaldığımızda ne söyleyecektim? Kırgınlığından, kızgınlığından onu nasıl kurtaracaktım? Üstelik, çoğu ipi ona verecek olsam da hâlâ Ata’nın bana yaptıklarını tam olarak anlatamazdım ki… Deneyecektim ama verdiği tepki beni yapacaklarına dair korkutursa geri adım atacaktım.

“Ata’yla iş yapmaya devam edecek.” dedim, temas etme ihtiyacıyla Barlas’ın elini tutup hafifçe ona dönerken. Önce bu temasa sonra da bana baktı. Parmakları hareketlenir gibi oldu ama durdu. Elini çekmedi ama normalde yapacağı gibi tutmadı da. İçinde kendisiyle savaştığını görebiliyordum. Daha doğrusu… Bana olan kırgınlığıyla savaşıyordu. Ne garipti. Bana bu kadar kırgındı ama yine de neyi var neyi yoksa benim için ortaya koyuyordu. Elimi tutmakta zorlanıyordu şimdi ama benim için Ata’yı öldürebilirdi hâlâ. Öfkeli bir âşıktı, ama âşıktı.

“Evet.” dedi Barlas ve anlayamayarak baktım. Başını Kemal’e çevirdi ve çenesinin ucuyla da gösterdi. “Ama artık bizim için yapacak.”

“Nasıl?” derken gözlerim yüzünün sağ profilini görebildiğim Barlas ve karşımızda sırtına aldığı darbe yüzünden hırıltılı nefesler alıp veren Kemal’de geziniyordu. “Bundan sonra biz ne istersek Ata’ya onu anlatacak ve gelişmelerden bizi haberdar edecek.”

Umutla, endişe arasında geziniyordu hislerim. Barlas tutmadığı için elimi çekeceğim sırada parmaklarını parmaklarıma kenetledi. Bunca derdin arasında öyle ağır bir yükmüş ki elimi tutmaması, ruhum hafifledi ve omuzlarım dikleşti. Tepkili olmasına rağmen elimi çekecek gibi olduğum an tutmuştu elimi o da. O Kemal’e bakmaya devam ederken ben elimize baktıktan sonra yutkunup tekrar gözlerimi aralarında gezdirdim. “Bu şerefsize güven olmaz,” dedim ve Barlas’ın elini tutmadığım elimle Kemal’i gösterdim. “Bizi sırtımızdan vurur. Nerede para çoksa, oraya geçer.”

“O sıkar biraz.” dedi Barlas ve yavaşça bıraktı elimi. Ben boşluğa düşmüşken “Geride kal.” dedi ve Kemal’e yaklaşmaya başladı. Hafifçe koltuğa sinmiş Kemal’e eğildi. Barlas’ın yüz ifadelerini göremiyordum ama Kemal’in yutkunduğunu gördüm. “Değil mi şerefsizin evladı?”

Kemal yavaşça başını salladı. Göğüs kafesinin acısını unutmuş gibiydi. “Hatta iddiaya varım ki, bana Meriçler kadar sadık olacak.”

Kemal yeniden başını salladı, gözlerini kırpıştırıp duruyordu. Yüzü acıyla buruşuyordu ve nefesini tutuyormuş gibi git gide kızarıyordu. “İlk yamuğunda fişini çekerim.” dediği gibi tuttuğu nefesi titrek bir solukla vererek “Asla.” dedi Kemal. Her şeyi burada anlatsa da, şu ana kadar yeterince gözü korkmuştu Kemal’in. Demek ki, Kemal’i dövdüğü gün de bir şeylerden bahsetsem, yine korkutabilecekti Barlas ve böylelikle Ata, Barlas’la aramızda geçenlerden haberdar olmayacaktı. Parmaklarım birbirine eziyet ederken yüzüm buruştu. Yanlış kararların kadınıydım.

Barlas, yüksek bir sesle “Meriç!” diye seslenirken Kemal’i ensesinden tutarak kaldırdı. Kemal acıyla inlerken önüne katarak eğilmesini sağladı ve kapıya doğru ittirdi. O sıra Meriç içeri girdi ve çıkarttığı acı dolu sesler eşliğinde yeri boylamış Kemal’e yöneldi. “Şu iti iyileştirin, sonra yine buraya getirin.”

Bazı kemikleri kırılmadıysa bile çatlamıştı, bu kadar acının başka anlamı olamazdı. Kemal’i dövmeye devam etmeden önce elinde kalmayacağı kadar iyileşmesini ve benimle konuşmayı istiyor olmalıydı. Meriç, Kemal’i kaldırıp kapıya ilerlerken gözlerini Barlas’a çevirdi. İyi misin, der gibi baktı. Barlas cevap vermedi. İyi değildi ve bununla yüzleşmek üzereydim. Meriç iç çektikten sonra kapıdan çıkmadan bana çevirdi gözlerini. Suçlar gibi bakar sanmıştım ama bana da iyi olup olmadığımı sorar gibiydi. Hafifçe omuz silkerken dudaklarımı büküp gevşettim. Barlas iyi olursa, biraz iyi olabilirdim.

Meriç güven verir gibi baktı ve çıktı. Kapıyı kapatmadan önce Barlas, “Yakınlarda kimse kalmasın.” dedi. Başım eğilirken gözlerimi kapattım ve burnumdan derin nefesler alıp verirken dudağımı yaladım. İşte, başlamak üzereydik. Etrafta Meriç ve Çağrı dışında birileri de vardı demek ki. Kimlerdi, niye varlardı bilmiyordum, belki de buranın sahibinin çalışanlarıydı. Sorabilecek halde de değildim. Neden uzaklaşmalarını istediğini biliyordum. Kavga edecekti.

Önce bekledi. Araba sesleri uzaklaşmaya başladı. Öfkeli nefes sesleri haricinde sessizlik bindiğinde yavaşça gözlerimi araladım ve başımı kaldırdım. Dudağımın kenarını kemirerek, depoda volta atan Barlas’ı izledim. Elleri yüzünü sıvazlıyor, saçlarına, oradan da ensesine kayıyor, gözleri kapalı bir şekilde sakinleşmeye çalışıyordu. Yine de vereceği tepkiye hâkim olmaya çalışıyordu. Ona yakınlaşmak isteyerek koltukların ardına ilerledim ama adım seslerimi duymuş olsa gerek bana bakmadan elini aramızda kaldırdı. Durdum ve koltuğun sırt kısmına yasladım kalçamı. Henüz hazır olmasa gerek, “Geliyorum.” diyerek depodan çıktı ve neredeyse kırılacak kadar sert bir şekilde kapanan kapıya baktım. Gözyaşlarımı özgür bıraktım ama hıçkırıklarımı hapsetmeyi sürdürdüm. Ağladığımı görürse dilediği gibi dökemeyecekti içini ve o yüzden o tekrar gelene kadar gözyaşlarımı akıtmaya çalışıyordum. Onun karşısında içini dökebileceği kadar güçlü kalmalıydım.

Sonunda tekrar döndüğünde yüzümü ellerimle silmiştim. Girdi, gözleri zeminde gezinirken kapıyı kapattı. Birkaç adım yaklaştı ama hâlâ uzağımdaydı. Durdu. Dudağını yalarken yavaşça başını ve gözlerini bana yükseltti. Göz göze geldiğimizde titredim ve dudaklarımla konuşmadan önce gözlerimle özür dileyip durdum. Kalçamı yavaşça koltuktan çektim ve bir adım yaklaşmak istedim ama bakışlarının soğukluğu durmamı sağladı.

“Düşmanım olsan seninle savaşır, yenerim,” dediğinde yutkundum. İsterik bir şekilde gülümsedi. “Sevgilim olsan, sana teslim olur, güvenirim ama sen…” dedikten sonra öfkeyle buruştu yüzü. “Nesin be kızım? Kimsin?”

Kalbim sızladı. Gözyaşlarımı yuvalarında tutmaya çalışırken titrek nefeslerim dudaklarıma çarpıyordu. Kanatmak üzere olduğum dudağım merhamet dileniyordu. “Barlas…” diye mırıldanıp ona uzanmak, varmak isteyerek bir adım attığımda ellerini aramızda kaldırdı ve duraksadım. Ellerim yumruk şeklini alıp iki yanıma düşerken ‘lütfen’ der gibi baktım ve başını iki yana salladı.

“Sana dün…” dedikten sonra yakınındaki varile sertçe tekmesini geçirdi. Varil içine göçerken sesi iyice yükseldi ve “Sana güvenmek istiyorum, dedim!” diye bağırdı ellerini iki yanında yükseltirken. “Sana daha bugün ulan bugün,…” dedi ve öfkeyle kapıyı gösterdi. Kapıya yaklaşıp menteşeleri gıcırdatacak kadar güçle çekti ve dışarıyı gösterip “Şurada sordum!” diye bağırdı. Sesi sahilde yankılanmıştı. Ne kadar uzaklaşmıştı etrafımızdakiler bilmiyordum ama yine de duymuş olmalılardı.

Ben bükülüp duran dudaklarım, buruşan yüzüm eşliğinde baktığımda ama bir şey diyemediğimde “Delireceğim!” diye bağırarak kapıyı sertçe kapattı. Kapı menteşelerinden kırılıp yamularak geri döndüğünde deponun içine doğru, rüzgârı bile titreterek yanımdan geçti. Kırılmış kapıdan içeri hava sızarken ben de peşine takıldım. Koltuk takımını geçti, raflı dolaplara varmadan döndü. Tekrar ilerledi, tekrar döndü ve ben koltuk takımın yanında dikilmiş haldeyken onu izlemeyi sürdürdüm. Yüzünü sertçe ovuşturup bana döndü ve duraksarken “Anlat!” diye bağırdı. Endişe vücudumda gezinirken vücudumun ağırlığını sol ayağımdan alıp sağ ayağıma verdim ve dudaklarım aralansa da yutkunarak kapandı.

Gözleri öfkeyle bakarken ve esmer teni kızarmış, damarları şakaklarında, alnında, boynunda, sıktığı yumruklarında belirginleşmişken "Asya anlat!” diye bağırdı. Ses tellerine bile kıyamıyordum ama onu bu hale ben getirmiştim. “Hadi!” diye ekleyerek bağırdığında yüzümü buruşturup hızla cevapladım. “Ata’dan kurtulamıyorum!”

Havada savurduğu elleri duraksadı. Aralanmış dudakları kasılarak kapandı. Elleri yavaşça iki yanına inerken eş zamanlı olarak kaşları kalktı ve ben gözlerinde cehennemi gördüm. Kalbim, bir krizin eşiğindeymiş gibi kasılırken nefes almakta zorlanıyordum ve o da nefes alıyormuş gibi görünmüyordu. Kaç saniye geçmişti, bilmiyordum. Tepkilerini ölçüp tartmak istemiştim, devamını ona göre anlatmayı planlıyordum ve durduğu yerde kıyameti başlattığını görebiliyordum.

“Nasıl?” diye sordu temkinle. Yumrukları bir süredir sıkıydı, artık gevşetip yeniden sıkmıyordu. Gözleri sabırsızlıkla gözlerimde gezindi ve bana doğru yaklaşmaya başladı. “Nasıl?” diye bağırarak tekrarladığında korku titrememi sağlarken “Beni bırakmıyor…” dedim. Bu sefer sesim pek çıkamamıştı, içime kaçıyordu. Söylediklerimden emin değildim ve korku başımı ezdikçe omuzlarımı dikleştirmeye çalışıyordum. Korktuğum Barlas değildi, Barlas’ın yapacaklarıydı. Gidip Ata’yı öldürmesiydi.

“Ne demek ulan bırakmıyor?” diye sordu. Karşıma varmıştı. Hayret ve dehşet içerisindeydi. Gözleri deli gibi gözlerimde geziniyordu. Elleri bir gevşiyor, bileklerimi tutacak gibi oluyor, ardından geri çekiliyor ve tekrar yumruklarını sıkıyordu. Bir adım gerileyerek bir elini saçlarına götürdü, çekiştirerek ensesine kaydı. Diğer, yumruk şeklini vererek sıktığı elinde işaret parmağını kaldırıp beni gösterdi ve “Nasıl?” dedi soluyarak. Öfkeli nefesleri ciğerlerine sığmıyor ya da hiçbir nefes ona yetmiyormuş gibiydi.

Ben kekelediğimde anladığını anlamış ya da daha fazlasını duymaya katlanamazmış gibi kapıya yöneldi. Ona döndüm ve peşine takılamadan kalakaldım. Kırık kapıya varmadan elinin belindeki silahına gittiğini gördüm ve vücudumda müthiş bir korku dalgalar halinde yayılırken gözlerimi sımsıkı kapatıp nefesimi üfledim. “İşten ayrılamıyorum.” dedim. Gözlerim hâlâ kapalıydı. Ona tekrar yalan söylemek zorunda kalmamın getirdiği çaresizlikle başımı eğdim, o belki de güçsüzlükle teslim olduğumu görürdü bu halimde. Öfkeli gözleri, doğru değerlendirmesine de engel olurdu. Durduğunu duymuştum. Ben yeterince cümle kurmadığım için aklına gelen en kötü senaryoyla hareketlenmişti ama şimdi dinlemek üzere durmuştu. Yalan da değildi aslında. İşten ayrılamıyordum, Ata’dan kurtulamıyordum. Ona, Ata'yı öldürmemesine yetecek yumuşaklıkta ama sıkışmışlığımı da öğreneceği bir saydamlıkla anlatabildiğim kadarını anlatacaktım.

Yumruklarımı sıktım ve nefesimi üfleyerek kızarık gözlerimi araladım. Kapının yanındaydı, silahını çıkartmış bana dönük olmayan elinde tutuyordu, namlunun ucunu görebiliyordum. Nefes nefeseydi, göğsü hareketliydi ve bir eli kırık kapının kulpunda, geçebileceği kadar aralık tutuyordu. Şu an, bu öfkeyle tüm gerçekleri öğrense beni dinlemeden Ata’yı vurmaya gidecekti, dün gibi, bugün de görebiliyordum. Bir gün öğrendiğinde yine beni suçlayacaktı ama beni çaresiz bırakan onun öfkeyle adımlar atmasıydı. Şimdi, bir şeyleri tam olarak duymadan bile hareketlenen bu adama nasıl Ata’nın benimle zorla evlenmeye ve bana sahip olmaya çalıştığını, ara ara şiddet gösterdiğini söyleyebilirdim? Nasıl sağ bırakırdı Ata’yı? Bunu tek başıma söylemezdim. Benim gücüm Barlas’ı tutmaya yetmezdi. Bunu Meriç’le ya da tanıştırmasını sağlayıp patronuyla söylemeliydim.

Bana takıntılı olması dışında her şeyi anlatmak için kalçamı koltuğun koluna yasladım. Ayakta durmakta zorlanıyordum, o ise hâlâ tam olarak vazgeçmemiş, duyduklarından sonra karar verecekmiş gibi kapıda dikiliyordu.

“Can yetiştirme yurduna alındıktan sonra, tefeciler kesti yolumu.”

O sıra hâlâ sevgiliydik ve aslında, beni ondan ayrılmaya iten asıl gelişmeyi anlatıyordum ona. “Babamın borcundan bahsettiler, ödemezsem olacaklardan…” dedikten sonra gözlerimi kaçırdım. “Tehditler falan.” diye mırıldandım, tahmin edebildiği üzere. Tefecileri herkes bilirdi, Barlas da bu yüzden öğrendiği gibi borcumu üstlenmiş, beni konudan uzaklaştırmıştı. Tefecilere bizzat bulaşmak pahasına, beni borçtan muaf hale getirmişti.

“Biz sevgili miydik?”

Gözlerimi tekrar ona çevirdim. Gerçekten anlattığımı gördüğünde elini kapıdan çekmiş, bana doğru dönmüştü. Ve hatta yaklaşmaya başladı. Yavaşça koltuğun kolundan kalktım ve koltuk takımının iç kısmına doğru döndüm. İkili koltuğa yavaşça oturdum. Dirseklerimi dizlerime yaslayarak hafifçe öne eğildim ve ellerimi alnıma götürdüm. Duyduğum kadarıyla o da karşıma oturmuştu. Umuyordum ki, silahı da geri beline koymuştu.

Sorusunun neye hizmet ettiğini biliyordum. “Evet.” dedim güçsüz bir sesle ve ellerimi alnımdan çekip ona bakma cesareti gösteremedim. Ses çıkmadı, henüz tepki verebilecek kadar hazmedemezdi birkaç saniyede. Sadece ayrıyken değil, sevgiliyken de onu hayatımdan koparıp atmıştım, şimdi görüyordu. Ve hatta bu sebeplerle ayrılmıştım, yavaşça idrak ediyordu. Neden, diye sorup durduğu meraklarının cevabı buydu. Tek başıma savaşmak için onu bırakmıştım ve o, onu bırakmama rağmen savaşıma dâhil olmaya çalışıyordu. Üstelik belli ki, benim hayatımda benim için ama benden daha iyi savaşıyordu. Ben… Benim bugüne kadar hiçbir şeyi başardığım yoktu… Kardeşimi kurtarmaya çalışırken daha da tehlikeye atmıştım. Hayal kırıklığıydım herkes için. Can için de, Barlas için de… Sevgilerini hak etmiyormuş gibi hissediyordum.

“Paraya ihtiyacım vardı. Senden ayrıldım.” derken sakladığım yüzüm olabildiğince buruşmuştu ama sesim beni yeterince ele veriyordu. Bir şeye ihtiyacım vardı ve ona sığınmak yerine onu bırakmıştım. Sesli bir şekilde yutkunduğunu duydum ama yutamamış olmalıydı bu hissi. Sessiz kalmayı sürdürdü, söyleyecekleri diziliyor ama henüz bekliyor olmalıydı. Hazmedecek, öyle püskürecekti. O püskürene kadar anlatabileceğim her şeyi cesaretle anlatmaya başladım.

“Bir şekilde Kafes’te çalışmaya başladım. Az çalışma saatlerine fazla para veriyordu ve başka yarı zamanlı işlerde çalışma imkânım olabiliyordu. Çalışmaya başlarken avans da vermişti, babamın çıkıp duran borçlarını ödeyebiliyordum böylelikle.”

İhtiyaç duyduğum esi verdiğim süre boyunca ondan ses çıkmayınca yüz ifadesini görmeye korksam da cesaretle ellerimi yüzümden çektim ama başım pek de doğrulamadı. Hemen karşımda oturan sevdiğim kadar gösteremediğim adamın yüz ifadesini gördüm. Karşısında ağlamamak, kendi hislerini yaşamasına müsaade etmek istiyordum ama doldu gözlerim. Bir şeyleri anlatmadan bile önce özür dilemeliydim önce defalarca. Yüz ifadeleri bunu yapma yapma isteği doğuruyordu bende ama onun tek istediği anlatmaya devam etmemdi. Terk ettiğim gün gibi bakıyordu. Sevilmemiş hissediyordu. Sanki uzattığı ele çarpmış geçmişim, o düştüğünde sırtımı dönmüşüm, o ağlarken ben gülmüşüm gibi. Gözleri kızarıktı ama dışarı akmıyordu yaşlar.

Çenesi bir hayli kasılmış, üst gövdesi oturmasına rağmen dik durmakta zorlanır gibi hafifçe önce eğilmiş, dirsekleri aralık bir şekilde oturduğu bacaklarının dizlerine yaslıydı. Elleri dizleri arasında kavuşmuş, kaskatı kenetlenmişti. Gözleri gözlerime sabitti ve yavaşça başını onaylar şekilde salladı, ‘Devam et’ der gibi. Henüz koy vermediği kırıklığının yarattığı acıdan yutkundum ama geçmedi boğazımdaki his.

“Sonra Can’ı görme şansım tehlikeye düştü. Doğru düzgün bir işim olmadıkça güvenilir görünmeyeceğim için işten ayrıldım. Ata müsaade etti istifa etmeme aslında ama…” dedikten sonra ancak şimdi yerine oturtabildim taşları. “Başka iş bulamadım...” dedim dehşet ve öfkenin harmanlandığı bir şekilde. Ata engel olmuştu demek ki hepsine. Beni ona mecbur bırakmıştı. “İş bulamadım, Can’ın davasında iyi bir gelişme olmadı, tefeciye olan borç ödemem de gecikti, Ata da işe dönersem diye prim teklif etti ve…” dedikten sonra başım iyice eğilip de saçlarım yüzüme düşerken artık fısıldayan bir sesle “Geri döndüm.” dedim. Öyle sıkışmış, öyle çaresiz kalmıştım ki geri dönmüştüm. Tüm bu anlattıklarım Barlas’ın gözünde eğer ona sığınsaydım çözebileceği dertler olmalıydı ve ben ona sığınmak yerine mafyanın tekine sığınmıştım. Ses çıkarmamayı sürdürdü. Bakışlarının, sesli nefeslerinin, yüz ifadelerinin anlattığı çok şey vardı ama dudakları sessiz kaldı.

“Can’ı görmem engellendi ve Kemal’i buldum. Yine…” dedikten sonra isterik bir şekilde gülerken yaşlanan gözlerimi sildim ve başımı kaldırdım. Göz göze geldik ve ıslak dudaklarımı yaladım. Üst dudağımı dişlerimin arasına alıp birkaç nefes es verdim. Gözlerine bakarken konuşmak güçtü. “Paraya ihtiyacım oldu. Her paraya ihtiyacım olduğunda biraz daha Ata’nın ağına düştüm ve bu hale geldim. Aslında Kemal, bir başkası evlat edinmesin diye görüş zamanlarında Can’ı saklardı ama yakalandığını, artık bunu yapamayacağını, her an birinin Can’ı evlat edinebileceğini söyledi. Eğer parayı ayarlarsam, bunu çözebileceğini, birinin evlat edinmesini sağlayabileceğini söyledi. Yine paraya ihtiyacım oldu yani. Zaten, sonra çetene girmeye çalıştım. Ata’dan istemedim bu sefer, çünkü…” dedikten sonra yutkunmaya çalıştım. Boğazım öyle acıdı ki, başaramadım. Tekrar gözyaşlarımı sildim. Ata, uygun olmayan, sonunun nereye bağlanacağı belli tekliflerde bulunmuştu. Ondan da tam olarak parayı istememiştim, zam talep etmiştim. Bana yüksek bir meblağı bir akşam yemeği karşılığında verebileceğini söylemişti çünkü paraya ihtiyaç duyduğumu, nedenini zaten ben söylemesem de biliyordu. Bu ihtiyacı bizzat yaratmıştı. O akşamın yemekten ibaret olmadığını biliyordum. Benimle yatmak isteyecekti. Kendi yarattığı kaoslardan, ona sığınarak çıkmaya çalışmam için dört yanımdan mecbur kılmıştı beni. Belki tefecileri bile biliyordu, habire artan borcun sebebi Ata’ydı, bilmiyordum. Eğer biliyorsa Barlas borcu ödemeye başladığı an, Kemal’den bile önce tefeci Barlas’tan haberdar kılmış olabilirdi Ata’yı.

“Ata her adımını sebepli atan bir adam. Bana yardımcı olur gibi göründüğü her an eline düşmemi sağlıyor aslında. Etrafındaki herkes, konuşması halinde onu tehlikeye düşürecek şeylere şahit olmuş insanlar. Ben de öyle şeylere şahit oldum ki bir gün Ata hapse girerse, ucu bana bile dokunabilir. Etrafını da suçlara bulaştırır ki, onu satmamız ihtimalinde hep birlikte yanalım. Beni de her seferinde daha da karanlığına sürükledi işte. Birçok suçuna şahidim. Bazı suçlarında delil olarak çalışanlarının parmak izlerinin bile bırakılmasını sağlar. Yakalanma ihtimaline karşın. Düşerse, beni de düşürür yani.”

Hâlâ yalan söylemiyordum. Barlas’ı da suçlarına çekiyordu. Yarın ilk teslimatını yapacaktı Barlas. Suçlarına ortak edecekti ve hatta kendisini sıyırıp Barlas’ı ortada bırakmaya çalışacaktı. Barlas’ı hapse ya da mezara göndermekle tehdit etmişti beni de. “Onun için ‘işten ayrılmak’ gibi bir durum söz konusu değil, sonradan anladım. Çalışanları ya ölür, ya da Ata onları tehlike yaratmayacak kadar çaresiz hale getirir. Bana ‘işten ayrıl’ deyip durdun ama ayrılamıyorum. Hayatımı kaydırır, açıkçası.” dedikten sonra korkuyla soluyup belinin ardında olduğu için görünmese de silahı kastederek onu gösterdim. Elim de sesim de bir hayli titriyordu. “Gidip Ata’yı vurursan da ne olur, biliyor musun? Adamları seni, babası Beyham da buna sebep olduğum için beni vurur. Yetmez aileni de vurur, gider Can’ı da vurur.”

Sessiz kalmaya devam etti. Ne düşünüyordu, ‘her şeyi halledeceğim’ deyip dururken bu ihtimalleri nasıl ortadan kaldırıyordu, bilmiyordum. Başından beri ailesini nasıl riske attığını sorgulayıp şaşırıyordum ama Barlas gerçekten bunu yapacak bir adam değildi. Annesini, kardeşini riske atmazdı. Bir güvencesi vardı, ailesini koruyabileceğine emindi. Beni de… Ve hatta Can’ı da koruyabileceğine emindi.

Sessizliği beni daha da korkuturken “Ölürüz!” diye bağırdım. “Ben bulaştım, sen bulaşma diye çabalayıp durdum. Seni uzak tutmaya çalışıyorum ilk günden beri! Ata bizi ya öldürür ya da mahveder, anlayabiliyor musun beni? Artık öğrendi de bizi, birbirimizi sevdiğimizi!” dediğimde her şeye rağmen dağılır gibi oldu gözlerindeki bulutlar, yüzündeki acı. “Bizi birbirimizden vurup duracak! Beni seninle, seni benimle tehdit edecek ve ondan kurtulamayacağız. Benim, senin, bizim Ata’dan kurtulmamız için senin onu vurmandan daha fazlasına ihtiyacımız var. Sadece Ata’nın değil, babasının da, ortaklarının da ortadan kalkması lazım. Geride hangi birisi kalırsa, intikamlarını alır. Benim, koskoca bir suç örgütünden kurtulmam lazım, anlıyor musun? Halledeceğim, deyip durduğun şey tam olarak bu! Bir suç örgütünü yok etmek. Yapabilir misin?” diye artık bağırarak sorguladığım sırada koltuktan kalkıp “Evet ulan evet!” diye bağırdı. “Tam olarak yapacağım şey bu!”

Nefes nefese kalmışken gözlerimiz kenetliydi. Dudağımı yalayıp nefesimi toparlamaya çalışırken koltuğun ucuna kaydım. “Nasıl?” diye sormaya başladığım sırada sorumu es geçip gerginlikle parmakları kasılmış elini havaya kaldırdı. “Eğer sen mahvetmezsen, ben ortalığın belasını sikeceğim ama sen…” dedikten sonra beni göstererek bir adım yaklaştı. “Sen beni bir şeylerden uzak tutmaya çalıştıkça ikimizi de tehlikeye atıyorsun!”

“Ama korkuyorum… Kurşunların arasından yürüyorsun, bahsettiğin şey çok zor! Üstelik her şeyi benim için yaptığını söyledin! Sana bir şey olursa, benim yüzümden olacak!” diyerek ayaklandım ben de. Hızla yaklaştık ve karşı karşıya dikildik. Konuştukça savaşmaya çalıştığımız düşmanın büyüklüğünü anımsamıştım, daha da korkmuştum. “Mahvediyorsun kendini! Mahvediyorsun benim yüzümden kendini!”

Elleri kolumdan tuttu ve yüzüme doğru eğilerek bağırdı. “Bir konuda anlaşalım artık kızım. Senin boğulduğun havadan bir nefes alırsam yedi ceddimi siksinler. Sen, ben diye bir şey yok! Biz varız Asya. Ben senin derdine dertlenmiyorum, senin derdin zaten benim derdim. Ben senin için kendimi tehlikeye atmıyorum, sen güvende değilsen ben zaten tehlikedeyim Asya!” dedikten sonra bir türlü anlamamama hayret ederek “Sen benim canımsın lan canımsın. Nefesimsin, hayatımsın.” dedi, her hecede yeminler ediyordu sesi de, bakışları da. Bu söylediğini pekiştiriyordu her zerresi, bir yandan da içimi titretirken. “Ben seni gözden çıkartırsam kör kalırım! Silahı çekip o siktiğimin şerefsizini senin için öldürmek işten bile değil. Sonra binlerce silahın bana dönecek olması umurumda bile değil ama canım yetmez senin için yeterince ölmeye. Her kurşunun önüne atlamaya canım yetmez! Bana silah çektirtme o yüzden Asya! Beni delirtme artık. Çok değil, birkaç ay sonra onların tüm silahlarını indireceğim ama sen arkamdan iş çevirmeye devam edersen, bizi tehlikeye atarsın.”

Onun elleri kollarımda ve öfkesine rağmen tenimi sıkmazken, benim ellerim de göğsündeydi. Yakalarını sımsıkı tutup tutup gevşiyordu parmaklarım ve titrek nefesler çıkıp giriyordu dudaklarımdan. Yaşlı gözlerle bakarken duygu yoğunluğuyla hareketleniyordu mimiklerim. Bazen sevgisinin ağırlığı çöküyordu kalbime, nefessiz kalıyordum, hemen ardından aynı ağırlıktan nefes alıyordum. Beni sevmesi onu mahvediyor ama bana hayat veriyordu.

“Benden saklama artık bir şeyler! Duydun mu? Tek başına tehlikelere atlama, benim canımı düşünüyorsan kendini koru. Benim canım sensin! Sana bir şey olursa şu kafama silahı bizzat yaslar tetiği çekerim Asya.”

Korkuyla yüzüm buruşurken hıçkırdım ve boğuk sesimle “Öyle söyleme…” dedim. Yakalarını tutuşum sıklaşmıştı, sesim isyankâr ve korku doluydu. “Söylüyorum!” diye bağırdı ve yaşlı gözlerimi kırpıştırıp görüşümü netleştirmeye çalıştım. Öfkeli gözleri gözlerimde gezinirken ant içti. “Düşmanın bana yapacaklarından değil, benim kendime yapacaklarımdan kork. Seni koruyamazsam, kendi fişimi çekerim.”

Başım göğsüne yaslanırken birkaç kere daha hıçkırdım. Kolları bana sarılır gibi oldu ama hissettim, vücudu hızla tekrar gerildi. Belime kaymış elleri tekrar kollarıma geldi ve beni göğsünden uzaklaştırdı. Dik durabileceğime emin olduktan sonra ellerini vücudumdan çekip geriledi. “Bana anlatmak istediğin başka bir şey var mı?” derken sabırsızdı çünkü asıl konuya geçmemişti hâlâ. Bir an önce bu yüklerden arınıp asıl sitemini dile getirmeyi bekliyordu. Gözlerimi kırpıştırarak araladım ve başımı yavaşça kaldırıp onunla göz göze geldim.

“Beyham…” dedim. Kaşları kalktığında pürüzlü sesimi temizledim ve yaşlarımla ıslanmış dudaklarımı yalayıp yanaklarımı sildim. Sıkkın birkaç nefes alıp verdiğimde “Asya.” diye uyardı ve oyalanamadan konuşmaya başladım. “Sana casusuyum, demiştim ve evet, öyleyim artık ama… O gün aslında ondan yardım istemek için gitmiştim.” dediğimde kaşları olabildiğince kalktı. Yüzünde şaşkınlık, dehşetle harmanlanarak yer edinirken gözlerinden birlikte topladığımız yıldızlar kayıp gidiyordu. Bir mafyadan kurtulmak için, başka ve hatta o mafyanın babası olan mafyadan yardım dilendiğimi duyuyordu. Senelerdir yardıma ihtiyacım olunca ona gitmek dışında her şeyi yapmıştım ve yaşadığı bu hayal kırıklığının hislerine de sirayet etmesinden korkmaya başlamıştım. Bana olan sevgisine gölge düşürebilecek şeyler duyuyordu ve… Benden vazgeç, deyip durduğum onca zamandan sonra şimdi gerçekten vazgeçse buraya yığılır, yine o gelip kaldırana kadar da kalkamazdım.

Bakışları, sesimin içime kaçmasını ve çekinmemi sağlarken güçlükle konuştum. “Ata’dan kurtulamadığımı, beni Can’la ve…” dedikten sonra dudağımı yalayıp “Seninle tehdit edebileceğini söyledim. Çünkü eğer hapse düşmekten ya da ölmekten korkmazsam, sizinle tehdit eder, yine kurtulamam elinden. Senin de artık kurtulamayacağını düşünüyordum, seni de ailenle, benimle tehdit ederdi. Casusu olmam karşılığında Ata’dan bizi koruyabileceğini söyledi… Babası…” derken bunu nasıl mantıklı bir zemine oturtabileceğimi düşünüyordum. Babası, sırf Ata benimle evlenmesin diye bana yardımcı olurdu ama ‘evlilik’, ‘takıntı’ kısmını anlatmamaya çalıştığım için babasının bu zahmete girmesini nasıl açıklardım, bilememiştim. Sadece ‘casus’ olmam bu zahmetine değmezdi.

“Babası Ata kadar kötü değil.” deyiverdim. Çok daha kötüsüydü tabii ve Barlas çoğu şeyi her nasılsa bildiği gibi bunu da biliyor olmalıydı ama benim öyle sandığımı düşünebilirdi.

Alt dudağını ısırırken isterik bir şekilde sırıttı. Vay be, der gibi bakıyordu kızarık gözleri ve kemirip durduğum dudağımdaki metalik kan tadını alabiliyordum artık. Dudağını yavaşça özgür bıraktı ve dudakları aralandı ama konuşmadan birkaç saniye beklemesi gerekti. “Sevdiğim kadın, yok etmek istediğimden yardım dileniyor.”

Gözlerim kapanırken başım eğildi ve sıkkın nefeslerim her vardığında ciğerimi yaktı. Birkaç saniye geçmedi ki gürültüler başladı. “Sevdiğim kadın…” dedikten sonra bir şey devrildi, duydum. Sesi iyice yükselirken “Bana değil, şerefsiz evlatlarına sığınıyor!” diye bağırdı. Depoda ne bulduysa yıkıyor, deviriyordu. Gözlerimi kapalı tutmaya devam ettim. Gözlerimi açıp savrulan şeylerden korunmaya çalışmayacaktım, o bu öfkesiyle bile hiçbir şeyin bana gelmemesine dikkat ederdi, biliyordum. Her zerremi düşünen adamın, her zerresine ihanet ediyormuşum gibi hissediyordum çünkü o öyle hissediyordu. Ben gerçeği biliyordum. Çaresizlikti bana bunları yaptıran ama o ihanete uğruyormuş gibi hissediyordu. Hayal kırıklığıyla, güven kırıklıklarıyla boğuşuyordu. Dediği gibi, düşmanı olsam beni yener, sevgilisi olsam bana güvenirdi ama ben ikisi gibi de davranmıyordum.

Duyduklarını hazmedemeyen ve öfkeli bağırış seslerinin, kırılıp dökülenlere eşlik ettiği dakikaların ardından “Bekle.” dedi ve adım seslerinin yanımdan geçtiğini duydum. Gözlerimi aralayıp kırık kapıya yöneldiğini gördüğümde peşine takılarak “Barlas…” dediğimde “Bekle!” diye bağırdı ve kapıdan çıkıp gitti. Biraz olsun sakinleşip öyle dönmek istemiş olmalıydı. Gidişiyle güç vücudumdan eksilirken elimle de destek alarak koltuğa oturdum ve etrafa baktım. Deponun altını üstüne getirmişti. Bunları yaparken kendi canını acıtıp acıtmadığını düşünürken sırtımı da koltuğa yasladım ve buz kesmiş ellerimi boynuma götürdüm. Yaşlı gözlerle etrafı izlerken dakikalar geçiyor ama Barlas dönmüyordu. Hava almanın ona iyi gelmesini umuyordum. Bir yanım neredeyse onu bulmak, sarılmak ve özürler dilemek istiyordu ama ona iyi geleceğimden emin değildim. O bana hep iyi geliyordu ama ben ona hiç iyi gelemiyordum…

“Bu nasıl sevgi lan?”

Geri geldiğini duyduğumda ellerimi boynumdan çekip başımı kapıya doğru çevirdim. Hışımla içeri girdi ve olduğum koltuk takımlarına yöneldi. Bakışlarım gibi başımla da onu takip ediyordum. Karşımda, mesafeli durarak dikildi ve ellerini iki yanında açıp “Bu nasıl sevgi kızım?” diye bağırarak sordu. Öfkesi biraz bile azalmamıştı.

Yutkundum. Bunca öfkesine rağmen kırgınlığının ağır basması beni mahvediyordu. Kızarık gözleri, öfkeden çok kalbiyle yanıyordu. Dudağım bükülüp durdu ve en sonunda titrek bir nefesle, “Sana bir şey olmasından korkuyorum.” diye açıkladım, hatalarımı. Yalan değildi.

“Bu yüzden mi ayrıldın?” diye sorduğunda yavaşça koltuktan kalktım. Titrek ellerim aramızda, uzanıp uzanmamak arasında gelip gidiyordu. Bakışları cesaretime gölge düşürüyordu. Sevgili olsak, şu an benden ayrılacağını düşünürdüm. Öyle yaralanmış bakıyordu.

“Bu muydu?” dedikten sonra isterik bir kahkaha attı ve hızlıca kasıldı çenesi, silindi sırıtışı. Gözleri gözlerimi hapsederken “Bu muydu lan iki yılımı çalmanın sebebi? Tefeciler mi?” diye sordu. Yavaşça başımı onaylar şekilde salladığımda yüzü buruştu. Başını yavaşça iki yana salladı ve ‘Yapma’ der gibi bakarken hızla doldu gözleri. Bir ameliyathanenin önünde, doktordan kötü bir haber almış da aksini duymak için yalvarır gibiydi.

Titrek ellerimle onu gösterdim ve hıçkırıklar kaçmaya başladı dudaklarımdan. Bana böyle bakması, ondan bile daha fazla mahvolmamı sağlıyordu. Hıçkırmak için es vere vere, anlattıklarımı pekiştirir gibi salladığım titrek ellerimle ve gözlerim arada ona bakmanın ağırlığı altından kalkamadığı için etrafa kaça kaça anlatmaya başladım. “Aynı şeyler olacaktı! Sen varını yoğunu bana verecektin. Tefecileri başına saracaktın, tüm dertlerimi çözmeye çalışacaktın. Bir ailen vardı, güzel bir hayatın, seni sevenler vardı. Alakan bile olmayan uğursuz bir ailenin dertleriyle, senin olmayan bir borçla uğraşacaktın. O tefecilerin sana da, Canan teyzelere de bulaşmasını istemedim. Üstelik…” dedikten sonra gözlerim cesaretle ona döndü. Gözyaşlarını silmek istedim. Yüzü bile buruşmuyordu, buz kesmişti. Yaşlar yolunu bularak akıyordu ama “Benimle evlenmek istiyordun.” dediğimde ne demek istediğimi anlayarak yüzü buruştu ve soluduğu nefes ciğerini yaktı, hissettim. “Ayrılmasaydım, evlenme teklifi ederdin.”

Öyle kırgın baktı ki, parçaları titrek ellerle tek tek bulup bir araya getirmek istedim. Dört bir yana saçılmıştı ama her birini bulurdum, ömrümü buna harcamam gerekse bile. “Evet.” diye soludu, buruk bir gülümseme ve dolu gözlerle. Bunu söylememin onu kıracağını biliyordum ama bu denli kırılacağını tahmin etmemiştim, öfkesi silinip gitmiş gibiydi bir anlığına. Sadece acıyla bakıyordu ve nedenini anlamamıştım. Belki de zamanını planlamıştı zihninde, ben ondan ayrılmadan önce çünkü gözlerinden anılar akar gibiydi.

“Ben…” dedim hissettiğini gördüğüm acı, beni de boğarken. “Can’ı oradan çıkarmadan, sana aile olamazdım… O hamilelik testini yaptırdığımız zaman bu yüzden bu kadar korktum…”

Ayrılmadan kısa bir zaman önce reglim gecikmişti. Eczaneden aldığımız testi yapmıştım, negatif çıkmıştı ama emin olamamıştım, hastaneye de gitmiştik. Yine negatif çıkmıştı ama öyle çok korkmuştum ki, kısa bir zaman sonra da dile getirdiğim düşünce ve korkularımla ayrılmıştım zaten. O gün hamile olduğumu öğrensek, Barlas mutlu olurdu, biliyordum. Sonra ne kadar mutsuz olduğumu görürdü, mutluluğuna gölge düşerdi. Ne karar versem, yanımda dururdu, bunu da biliyordum ama zaten istediği gibi, yine benimle aile olmak isterdi.

Diyecekleri vardı, görüyordum ama baktı bir süre sadece. Önce kendisiyle konuşurmuş gibiydi. Gözleri yavaşça ve kırgınlıkla gözlerimde gezinirken dudakları aralandığında, ‘Vazgeçiyorum senden’ demesinden korkuyordum. Susup dururken bunun çelişkisini yaşıyor olabilir miydi? Kalbim sıkıştı. Her şeyin her zaman daha da kötü olacağına o kadar alışmıştım ki, gözlerimi kapatsam da açsam da aynı karanlıkla bakıyordum etrafa. Barlas’a bile…

“Eğer teklif edersen, sana ‘hayır’ demek istemiyordum.” dedikten sonra gözyaşlarıyla hafifçe omuz silktim ve buruk bir şekilde gülümserken burnumu çektim. “Ama ‘evet’ de diyemezdim. Senden ayrılmak istemedim ama her gün seni ayrı tehlikeye ve çamura sokarak sevgilin de kalamazdım. Dertlerimle boğulmanı, senin de nefessiz kalmanı istemedim.”

Başım iyice eğildi. Vücudum sendelemek üzereydi, dik durmakta zorlanıyordum. Gözlerine bakmaya dayanamıyordum. Üstelik merhametliydi dudakları, henüz susuyordu ama gözleri… Ona her ne yaşattıysam bir bir anlatıyordu. O yaşamaya dayanmıştı, ben bakmaya dayanamıyordum. “Benim iki yıldır nefesimi kesen ne biliyor musun?” diye sordu güçsüz bir sesle. Bir sürenin ardından ilk defa konuştuğu için dikkat kesildim, sesindeki acı da nefesimi keserken. Gözlerim hareketlenme cesareti bulamamıştı, çenemi kavrayıp yüzümü yüzüne kaldırdığı sırada gözlerimi kapattım. Gerginlikle harmanlanan bir hüzünle “Bana bak.” dediğinde kırpıştırarak gözlerimi araladım ve yaşlı gözlerimiz kenetlendi. “Beni iki yıldır boğan tek bir şey var.”

Yutkunmaya çalışırken kaşlarımı kaldırdım yavaşça. Burukça gülümsedi, elini çenemden çekerken bir adım geriledi ve gülümsemesi silindi. Ellerini iki yanında kaldırıp var gücüyle “Sensizlik!” diye bağırdı. Yeni bir hıçkırık eşliğinde ellerim dudaklarıma giderken özür dileyerek baktım. Elleri ensesine giderken yaşattıklarıma hayret eden bir hüzünle sesi kısıldı ve “Sensizlik...” diye tekrarladı nefes nefese. “Bunun için miydi?” diye sordu elleri ensesinden kayarken. Güçsüzlükle iki yanına düştü, yumruklarını bile sıkamadı başta. Suçlamaktan çok gerçekten hayret ederek tekrarladı. “Bunun için mi çaldın iki yılımızı?” derken gittikçe sesi yükseliyor, öfkesi ağır basıyordu. “Beni boğmamak için mi çıplak elle kalbimi söktün? Bunun için mi ulan?” derken dibimde bitmişti. Artık bağırıyordu. “Siktiğimin tefecileri yüzünden ya da yüzüğümü takmaya hazır olmadığın için mi geceyi gündüzü zehir ettin bana? Bu yüzden mi beni sensiz bıraktın?”

Ağladığım için bağıran sesim pürüzlüyken “Kolay mıydı sanıyorsun? Ben seni bensiz bıraktım ama ben kimsesiz kaldım Barlas! Sen benim her şeyimdin…” dedikten sonra yaşlarıma yapışan saçlarımı yolar gibi yüzümden ittirip kulaklarımın arkasına sıkıştırdım. Bedenim gibi ellerimin de titremesi hareketlerimi beceriksizleştiriyordu. Ellerimi havada savurarak ve dibimde olduğu için bazen ona çarpmasına sebep olarak konuşmaya devam ettim. “Senin ailen vardı, dostların vardı. Ben? Koruyamadığım bir kardeşim ve kollarından çıkmak istemediğim bir sevgilim vardı sadece. Tek başıma kaldım! Sensiz, tek başıma, yapayalnız kaldım!”

Ellerimden tutup yüzüme doğru eğilirken “Bunu sen seçtin! Ben seninleydim, ben seni asla yalnız bırakmazdım!” diye bağırdı, onun da duyguları sesini boğuklaştırırken. İkimiz de birbirimizin yaşlarını silmeye niyetlenemiyorduk, durmayacaktı çünkü. “Bunu sen istedin! Hem sen yokken, yanımda kim olduğu önemli mi sanıyorsun? Ben yapayalnız kalmadım mı sanıyorsun? Sana yabancı olmak nasıl bir his, sen biliyor musun? Vücudundaki benlerin yerini ezbere sayabileceğim,…” derken gözleri özlemle vücudumda gezindi, artan yaşlarla geri döndü gözlerime. “Hangi yara izini ne zaman ve nasıl kazandığını tek tek anlatabileceğim bir kadına yabancı olmak nasıl bir, tahmin edebiliyor musun? Senin ülkende benim solumadığım, öpmediğim, uğruna canımı veremeyeceğim toprak yok be! Senin teninde benim tanımadığım, sevmediğim yer yok. Ama kimdim?” dedikten sonra yüzü buruştu. Sesi kısıldı, nefesi kesildi. “Eski sevgilin. Eskiden, sevdiğin…” dedikten sonra ellerimi bırakıp sinirle geriledi. Ardına döndü, elleri ensesine kaydı. “Hay sikeyim!” diye bağırdı saniyeler sonra bana dönerken. Ellerini iki yanında kaldırıp isterik bir şekilde güldü. “Bir zamanlar sevdiğin adam olabilecek kadar şanslı ama bu hissi tanıyıp sonra kaybedecek kadar zavallı biriydim ben.” dedikten sonra beni gösterdi, benim gibi titreyen elleriyle. “Beni aldın kapının dış mandalı bile değil, başka köyün değersiz taşı yaptın lan sen. Bir gün gördüm seni kafede, çocuğun tekiyle…” dediğinde yaşlı gözlerimin üstünde kaşlarım çatılırken kimden bahsettiğini anlamaya çalıştım. “Meğer, özel ders veriyormuşsun…” dediğinde para kazanmak için yaptığım ek işlerden biri olduğunu anladım. “Anlamadan yapışmıştım yakasına, sen gidince. Adam ‘Kimsin sen?’ diye sordu,” dedikten sonra isterik sırıtışında alt dudağını ısırarak baktı bana. Suçlayarak, kızarak, kırılarak, severek. Dudağını özgür bıraktı ve bir iç çekişin ardından kısılmış sesiyle “Verecek cevabım yok.” dedikten sonra başını iki yana sallayıp gülerek omuz silkti. Gülüşü hızla silindi ve çenesinin ucuyla beni gösterdi. “Başta sen beni hiç kimse kıldın. Sevgilin değildim, sevdiğin adam değildim, istediğin adam değildim. Yağmur yağdıracak gücüm yoktu, anca esip gürlüyordum işte.”

“Seviyordum…” dediğimde yemin ediyorum bir an gözlerimin önünde, her şeyi affetti. Yutkundu hisleri, yaklaşır gibi oldu ama boğazındaki yumrunun gitmediğini hissetmiş olmalıydı ki durdu. Bakışları bile titreyerek baktı, yanaklarını şişirip ciğerlerinde nefes bırakmayana kadar üfledi ve yaşlı gözlerini benden kaçırdı. İçi bana giderken, benim içini bizzat yakışımı hazmedemiyordu. Kalbini bana emanet etmişti, iyi bakamamıştım.

“Sevdiğim adamdın, istediğim adamdın…” dediğimde gözleri tekrar bana döndü ve üst dudağını ısırırken burnundan sıkkın nefesler alıp verdi. Bana sarılmak istediğini görebiliyordum, uzanır gibi olan ellerini yumruk şeklinde sıkarak kendisine çekti. Hazmedemediği birçok şey vardı ve bir iki kelimemle bu denli teslim olmaktan nefret ediyor olmalıydı, kendisine hâkim olma çabasındaydı. Niyetim onu yumuşatmak değildi, eğer imkânım varsa bir nebze olsun acısını hafifletmeye çalışıyordum.

“Ama ayrıldığın adam,” dedi ve öfkesine sahip çıktı. Üzgün baktım. “Vazgeçtiğin,” diye ekledi yavaşça başını sallarken. “Birlikte savaşmak yerine ardında bıraktığın adam.”

“Barlas…” diyerek yaklaşmaya çalıştığımda bir adım gerilerken elini aramızda kaldırdı ve beni durdurdu. “Mahvettin kızım beni.” diye fısıldadığında yüzüm buruşurken başım eğildi ve ellerimle yüzümü örttüm. “Beni mahvettin. Günlerim, haftalarım, aylarım, sonra yıllarım hep aynı sorularla geçti. Nasıl unuttun beni? Nasıl dayanıyorsun bensizliğe? Hiç mi sevmedin?" dediği sırada yalanını söyleyemediğim tek şeyle ellerimi yüzümden çektim ve ara ara burnumu çekip yutmaya çalıştığım hıçkırıklar eşliğinde ona bakmaya başladım. Ona varmasına izin vermediği ellerim karnımın önünde birbirini bulmuştu, parmaklarım birbirine eziyet ediyordu.

“Benim içim gidiyordu sana. Her gördüğümde, göremediğimde ayrı yanıyordu ciğerim. Hani benim kadar seviyordun? Biz aynı ilişkiyi yaşamadık mı? Aynı gecelerde sarılarak uyumadık mı? Yeri geldi bir simidi bölüşüp yemedik mi? Nasıl? Nasıl geçtin benden? Nasıl unuttun beni? Kaç kere kapına dayanıp bunları sormak istedim. Diyecektim ‘Gel yine benim ol ya da senden nasıl kurtulacağım söyle’ diye. Canım çok yanıyordu. Geberiyordum özleminden. Sen nasıl özlemiyordun, anlayamıyordum.”

“Özür dilerim…” diye soludum ve bir hıçkırık daha kaçtı. Yavaşça omuz silkip çaresizlikle başımı iki yana sallarken “Özür dilerim…” dedim tekrar, artık yapabileceğim başka bir şey yoktu.

Dilini üst dudağında gezdirerek bakışlarını kaçırdı. Ardımda bir noktada sabit kaldı bakışları. Benim mimiklerim değişip duruyordu ama onun yüzüne hep aynı acı hâkimdi. Elleri belindeydi, alıp verdikçe solumaktan çok boğulduğu bir nefesle hareketliydi göğsü. Bir elini alnına götürüp başını hafifçe eğdi. Yüzünün buruştuğunu gördüm, alnını ovuşturduğu sırada. Biraz daha ıslandı teni, yaşlarıyla. Diğer eli de yüzüne doğru geldi ve bana ardını döndü. Birkaç adım uzaklaştı. Öfke krizi geçirdiği sırada yıkıp döktüklerini tekmeler gibi ilerledi ve en sonunda henüz devirmediği raflı bir dolabı da eksik bırakmayıp tuttuğu gibi gürültüyle devirdi. Öfkeyle bana dönerek “Geri ver lan iki yılımı!” diye bağırdı. “Beni sevmesen bile anlardım lan! Sevgimin sana layık olmadığına inanırdım da sen nasıl…” dedikten sonra ellerini iki yanında açıp acıyla gülümsedi. “Sen nasıl seni bana layık görmezsin? Sen nasıl sevgime değer görmezsin kendini? Benim sevgim ne ki lan senin varlığının yanında?” derken dibimde bitti. Buruşup duran yüzümü kavradı parmakları. Yanaklarımı sevdi titrek elleri ve benim gibi yaşlardan ıslanmış dudağını yaladı. Hayretle sordu. “Ben seni ne kadar çok sevsem yetmez.”

Ellerim yanaklarımı tutan ellerine gitti ama çekti ellerini, bir adım da gerilerken. Boşluğa düşer gibi olurken ayakta kalmaya direndim. Ah be güzelim, dediği şarkı gibi, yine kendisini metruk beni ateş, kendisini sığ, beni derin görüyordu. Ben burada sevgisine gölge düşer mi diye korkarken o sevgisini hak ettiğime kıyasla yetersiz görüyordu.

“Ama hak etmiyorum.” diye soludum. “Sen sahip olduğum en güzel şeysin. Sevgin… Nasıl kazandığımı bile bilmediğim kadar güzel, sarılsam kirleteceğim kadar özel… Sen… Mutlu olmalısın, hayatta kalmalısın, iyi yerlere gelmelisin, hep iyi olmalısın…”

“Seninle.” dediğinde deli gibi etrafta gezinen gözlerim ona döndü ve anlatırken havada savurduğum ellerim duraksadı. “Ben sadece seninle olmak istiyordum.” dedikten sonra beni gösterdi. “Ben zaten seninle mutluydum! Sen de bunu köpek gibi biliyordun! Yaptığın beni düşünmek değil, öldürmek!” diye bağırdı. Ellerim iki yanıma düşerken diyecek bir şey bulamadım ve duygu yoğunluğuyla tekrar buruştu yüzüm.

“Benim babam öldü ne cenazesinde ne sonrasında ben ağlayamadım Asya.” dediğinde ellerim hıçkırıp duran dudaklarıma yükseldi. Bir yandan ağladığı için boğuk bir sesle konuşuyor, gözlerini bazen acımasızca gözlerime dikiyor, bazen de geçmişe giderek etrafta gezdiriyor, yumruğunu sıktığı elinin işaret parmağıyla beni gösteriyor, kelimelerini pekiştirerek elini de sallıyordu. “Annem vardı, kardeşim vardı, onlar ağlıyordu sarıp sarmalamam lazımdı…” dedikten sonra kendisini gösterdi. “Ben ağlayamadım. Sonra onların ağlaması durdu.” dedikten sonra ellerini iki yanında kaldırıp hafifçe güldü. “Ağladığımı görüp üzülmesinler diye yine ağlayamadım.” dediğinde artık isterik sırıtışı sona ermişti. Beni gösterdi öfkeyle ama aşkla. “Bir sana sarıldım, senin yanında ağladım. Sen benden ayrıldığın zaman…” dedi ve hareketleri duraksarken gözlerini kapattı. Sıkkın nefesler eşliğinde dudağını yaladı ve es verdi. Vücudu iyice kasıldı ve gözlerini güçlükle açtı. “Ben kaç hafta o eve, o mahalleye giremedim.” dedikten sonra yutkunmaya çalıştı, başaramadı. Sesi iyice boğuklaştı. “Pencerede seni görsem varlığına, göremesem yokluğuna ağlayacağım diye.” dediğinde ellerimle yüzümü kapatmak, bir süre karanlığa hapsolmak istiyordum ama acısına tekrar sırtımı çevirmek istemedim. Kalbim sızlaya sızlaya, ellerim dudaklarımda her an düşecek titrek kıpırtılarken bakmaya devam ettim. “Dışarıda ağlayıp silsem gözyaşlarımı içeri girince yine saklayamayacaktım onlardan diye. Haftalar sonra şuradaki dış kapıdan…” diye hayali bir nokta gösterip çok yakınında bir noktaya çevirdi elini. Dış kapıyla, odasının kapısı bir hayli yakındaydı evlerinde. “Şuradaki odama kadar iki adım ilerleyip ‘Rahat bırakın bir süre beni’ deyip geçecek kadar ağlamayacağımı sandım, gittim eve. Bakmayacağım, dedim mahalleye gelene kadar.” dedikten sonra boğuk sesi yükseldi. “Yeminler ettim kendime!” dedi ve buz kesmiş ellerim boynuma kaydı. Hıçkırıklarımı ellerimle gizlemedim, seslerini duyuyordu zaten. Ben de onun ağlayışını izliyordum. Karşı karşıyaydı bedenlerimiz, ruhum koşup sarılmak istiyordu ama uzak kalmam için çaba içerisindeydi, yine onu istemediği bir şeyi yapmak zorunda bırakmamak için uzak kalıyordum ben de. İçini dökmek istiyordu. İçi bana gelip yine her şey için beni affetmeden önce, ona yaşattıklarımı dile getirmek istiyordu.

“Ölmüş babamın üstüne bile yemin ettim ama sikeyim!” dedi ve yumruklarını sıktı. “Yine de kapıda döndüm ardıma, baktım. Yoktun pencerede, çekiliydi perdeler. Olmayışına baktım belki de bir saat. Annem çöp atmaya kapıyı açtı. Peşinden girmek zorunda kaldım kapıdan. Odama iki adım atamadan yere yığıldım.”

Ellerim uzandı, o durdurmadan geri çektim. Sanki utanmış, cesaret edememiştim ama sadece şu an değil, o güne de gidip uzanmak ve düşmek üzere olan bedenini tutmuş olmak isterdim. Yanına gidip gitmeme çelişkisi içerisindeyken birkaç kere daha hıçkırdım. Titreyen eliyle beni gösterdi. “Sen beni annemin, kardeşimin kollarında ağlattın kızım.” dediğinde alt dudağımı ısırarak baktım. Ben ayrıldığım gün yapmıştım, o da bugün kalbimi çıplak eliyle söküp çıkarıyordu. “Sen…” derken eli artık güçsüzce düşmüştü yanına, beni gösteremiyordu ama bakışları yeterince gösteriyordu suçluyu. “Beni babam için ağlamadığım o evde hıçkıra hıçkıra ağlattın.”

“Barlas...” diyerek hareketlendim. “Lütfen…” dediğim sırada yaklaştığım kadar gerilemişti. Sarılmak istiyordum ama yaraladığım kadar uzak durmaya çalışıyordu benden. “Bunun için miydi?” diye sordu fısıldayarak.

“Seni koruyorum, sanmıştım!” dedim hıçkırıklarım arasından. Öyle sanmıştım! Fark etmeden bizi daha da imkânsız kılmıştım her kararımda. Ata’yı başımıza ben bulaştırmıştım! Barlas benden vazgeçer, yoluna bakar, belki başkasını sever ama mutlu olur sanmıştım. Onu mutlu edebilecek gibi hissetmiyordum, dertlerimle boğuşuyordum. Evet, sevgisine kendimi değer görmemiştim. Bir gün bıkar, giderdi belki bunca dertten sıkılırdı. Ara ara bu düşüncelere bile bürünmüştüm, ne kadar haksızlık etmiştim ona? Şu an bile, bu acısına ve öfkesine rağmen bile seviyordu beni ve hatta yeterince sevmediğinden, daha fazlasını hak ettiğimden endişe ediyordu…

“Beni…” dedi dişleri arasından konuşmaya başlayarak. “… bizden vazgeçerek sevme.”

Hızla başımı onaylar şekilde salladım ve kabul edişimle birlikte omuzlarının çökmesini sağlayan bazı yükler uçtu, gitti. Gördüm. Acısı hafifledi, gözlerinden bulutlar dağıldı. Geçmedi, bitmedi dertler ama hafifledi. “Canıma kıyacaktım Asya.” dediğinde donakaldım, kalbim de öyle olsaydı keşke. Bu sancı yaşanmakla tükenen bir acı olamazdı, bir süre benimle kalacak gibiydi. Hislerimin de donmasını isterdim ama bunu hissetmeye hak ediyor olmalıydım. “Seni kurtarmam gerekmese, annemleri sağlama aldıktan sonra canıma kıyacaktım. Bir daha benim için, bizden vazgeçecek olursan bunu unutma.”

Gözlerim gözlerinde gezinirken anlamaya çalıştım. Benimle ayrı kalmaya dayanamadığını, intihar etmeyi düşündüğü anlamıştım ama onu durduran yine bendim. Her şeyi benim için yaptığını da söylemişti. Muhtemelen Ata’nın yanında çalıştığım ve kendimi belalara bulaştırdığım için, önce beni kurtarmayı hedeflemişti. Anlamadığım, biz ayrıldıktan kısa bir süre sonra ben orada çalışmaya başlamıştım ama Barlas’ın Kafes’e girmesi iki yılın ardından olmuştu. Neyi, niye beklemişti?

Nefes alamadığım için boğuk bir nefesle, beni ittirip ittirmeyeceğini umursamadan hareketlendim ve sımsıkı sarıldım. İşaret parmaklarım belinin ardında kenetlendi. Biraz önce ayakta kalmaya bile gücüm yokken şimdi nasıl böyle güçlü sarılmıştım, bilmiyordum. Kalbim korkuyla çarpıyordu. Kapattığım gözlerime kanımı titreten görüntüler geldiği için telaşla araladım ve kırpıştırdım yaşlı gözlerimi. Ata tehdit ettiğinde nefessiz kalmıştım, Barlas da aynı korkuyu yaşatıyordu. Bir köşede kriz geçirmek yerine şimdi nefes almak için ona sığınmıştım ama her zerrem titriyordu.

Hıçkırıklarımın arasından kekeleyerek “Sarıl ne olur...” dediğim gibi kolları vücuduma sarıldı. Koymaya çalıştığı bir mesafe vardı, yaşamaya çalıştığı bir öfke ve kırgınlık vardı, biliyordum ama biraz… Biraz sarılmalıydık önce.

Kolları arasında tir tir titrerken hıçkırıklara boğulduğum için “Asya…” dedi endişeli sesiyle. Onun acısını konuşurken ilgiyi devralmak istemesem de korku içerisindeydim. Yüzüme bakmaya çalıştığında bile göğsünden çekilmedim, sarılmaya devam ettim ama dizlerimin bağı çözülmüştü. Bedenimin koy verdiği kadar, tuttu beni. Yer kırıklarla dolu olduğundan koltuğa oturdu, kucağında beni de taşıyarak. Kucağında tekrar göğsüne sığındım ama bir eli yanağımda, yüzüme bakma konusunda ısrarcıydı.

“Güzelim bak bir bana…”

“Yapma.” dedim tekrar kekeleyerek. “Bir daha öyle söyleme…”

Bir kolu sımsıkı belime sarılmışken diğer eli gözyaşlarımı silmeye çalıştı ama hızla ıslanıyordu tekrar yanaklarım. Çenemin ucundan tutup başımı göğsünden kaldırmaya, bana doğru eğdiği yüzüne bakmamı sağlamaya çalıştığında “Sakın, lütfen…” diye ısrarcı oldum ama söylediklerimi ben bile duymakta zorlanıyordum. Ben değil, korkumdu konuşan ve seçici değildi kelimelerim.

Güç kullanamadığı için çaresizce kaydı tekrar eli yanağıma. Başını, göğsüne sığınan başımın üstüne yasladı ve “Korkma, özür dilerim…” diye soludu endişeyle. Yüzüm iyice buruştururken “Dileme…” dedim ve kendi isteğimle başımı kaldırdım. Beni görebilme telaşıyla kaldırdı o da başını ve gözlerimiz sabırsızca birbirinde gezindi. Yaşlar yüzünden gözlerimi kırpıştırıp dururken iç çeke çeke ve hıçkıra hıçkıra konuşuyordum. Söylediklerimi anlamayabilirdi ama anlatmaktan da ötesi, hissedebiliyor gibi bakıyordu.

“Seni kaybetmek istemiyorum…”

“Asla.” dedi ant içer gibi. Bırakmıştı öfkesini ve hüznünü, beni iyi etmek isteyerek bakıyordu. Hatta kendisine kızgın gibiydi, beni bu hale getirdiği için ve kahretsin, o değil, ben özür dileyip durmalıydım. Yaşlarımı sildi, yaşlarla yapışan saçlarımı her telini sever gibi yavaşlıkla kulaklarımın ardına sıkıştırdı. Gözleri de o sıra severek gezindi ve eli tamamıyla yanağıma yerleştiğinde tekrar gözlerime baktı. “Beni sevmek çok mu zor?” diye sordum hâlâ korku dolu ve çekingen bir sesle. Küçük bir çocuğa benziyor olmalıydım, kekeliyordum, burnumu çekip duruyordum ve minicik kalmıştım sanki kucağında.

“Seninle ilgili en kolay şey seni sevmek,” dedi yamuk ve buruk bir gülümsemeyle. “Zor olan, seni buna değdiğine ikna etmek.”

Kalbim ısınır ve titremelerim azalırken saniyeler boyunca baktım gözlerine. Yutkundum ve cesaretle aralandı dudaklarım. Yaşları yalayarak kapattım ve tekrar burnumu çektim. Beklentili değildi gözleri, beni izliyordu sadece hislerin yoğunluğuyla. Tekrar dudaklarımı araladığımda “Seni sevmek de çok kolay.” dedim. Kaşları yavaşça kalktı, acıları silindi ve mest olarak baktı. “Öyle kolay ki, bazen nefes almakta bile zorlanıyorum ama seni hep…” dedikten sonra burukça gülümsedim. Sessizliğimde ikimiz de yavaş ve titrek bir nefes alıp verdik. O da fısıldar gibi “Seviyorsun.” diyerek benim yerime cümlemi bitirdi.

Gözlerim cevapladı. Sonsuza kadar sürmüş gibi hissettiğim huzurlu saniyeler boyunca birbirimize baktık, baktıkça nefes alış verişlerimiz yavaşladı ve birbiriyle müthiş bir uyum içerisinde denk geldi. “Can’ı oradan çıkarttığımda, Ata’dan kurtulduğumda, yine benim misin?”

Başımı yavaşça salladım. “Can’ı oradan çıkarttığında, Ata’dan kurtulduğumuzda evet, seninleyim,” diye düzelttim ve gülümsemem eşliğinde yavaşça omuz silktim. “Ama ben zaten seninim.”

Gözlerinde yıldızları gördüm. Tüm dilekleri gerçek olmuş gibi baktı. Alınlarımızı birbirine yasladı. Gözlerim kapanırken müthiş bir teslimiyle adımı fısıldadı. “Asya…”

Hep acıyı hazmedememişti son yıllar içerisinde, şimdi huzuru hazmetmeden yeni bir huzurla saldırdım ve “Bin öpücük borçlanmadan, seni bir kere öpebilir miyim?” diye sordum. Ne olmuştuk, ne olacaktık, bilmiyordum ama onu şu an öpmek istiyordum. Dediğim gibi, ancak Ata’dan kurtulduğumuzda, Can’a kavuştuğumda ona tamamıyla teslim olabilirdim ama şimdi, burada, cehennemin ortasında cennetten bir an yaşamak istiyordum. Bir yanım emindi, yakında ona bin öpücük borçlanacaktım ama şu an, ikimizin de izniyle bir kere, önünü ve arkasını düşünmeden onu öpmek istiyordum.

Çenesi çeneme yükseldi ve dudakları, dudaklarımı yakaladı. Cevabını beni öperek vermiş oldu. Bir eli belimde, diğer eli yanağımda, kucağında olan bedenimi kendine ait kılarak tutuyordu. Ellerim göğsünden boynuna, oradan da yanaklarına yükseldi ve öpüşüne karşılık vermeye başladım. Öyle yavaş, öyle zaman parmaklarımızın arasında akan, bize ait bir kavrammış gibi öpüyordu ki, bu an bir ömür sürebilirdi. Huzur dudaklarımızdan kalbime akarken beraberinde acıyı siliyor gibiydi. Acı derinlere kök salmıştı ama huzurun da eli kolu uzundu.

Bazen sadece bakarken bile cinsel özlemle titreyen bedenlerimiz, şimdi bu yakınlığa rağmen arzuyla değil sevgiyle öpüyordu. Birbirimize duyduğumuz tüm hisler, aynı kökten, sevgiden geliyordu. Öfkeyi bile bu sevgiden alıyorduk. Sevgi bazen dallanıp budaklanıyor, farklı farklı şekillerde görünüyordu, bazen de şu an gibi sadece kendisi hissediliyordu.

Dudaklarım, dudaklarında eriyen bir şeker gibiydi. Yumuşak öpüşlerine hapsolmuştum. Bazen duraksıyor, dudaklarını dudaklarıma sürtüyor ve ardından öpmeye devam ediyordu. Elleri yanağımı ve belimi seviyor, kaçmak üzere olan bir şansmışım gibi değil de… Hep onun için buradaymışım gibi yaklaşıyordu.

Ne kadar süre geçti bilmem, sonra öpüşlerimizin rengi değişmeye başladı. İşte şimdi sevgi, dallanıp budaklanıyor, arzuyla kendini gösteriyordu. Belimdeki eli hareketlendi, sırtıma ve kalçama doğru kaydığı, her seferinde daha tehlikeli mesafeler kat ettiği bir güzergâhta ilerlemeye başladı. Yanağımdaki eli de boynuma kaydı. Uzun parmakları enseme kayarken başparmağını boynumun önüne yasladı, okşayarak sevdi tenimi. Eli kalçamdan, yaydığı heyecanın eziyet verici boyutta olduğu temaslarla geçip bacağıma vardı ve vücudumu tam olarak ona çevirdi. Bacaklarım, bacaklarının iki yanından koltuğa yaslanırken öpüşlerimiz artık birimizden biri kaçmak üzereymiş gibiydi. Üst vücudu duygu yoğunluğuyla üstüme geliyordu ama ensemdeki eli uzaklaşmamı istemeyerek kendisine çekiyordu. Belimdeki eli de tehlikeli güzergâhlarda dolaşıyordu. Şimdilik, bir yerde fazla kalarak daha alevlendirmiyordu ama gittikçe parmakları gömülmeye başlıyordu bedenime. Biraz önce kucağında tamamen ona dönmemi sağladığı için şimdi erkekliğini bacaklarımın arasında neredeyse aramızda kumaşlar yokmuş gibi hissedebiliyordum ve öpüşmemizden çıkan ıslak sesler, memnun iniltiler bile tehlikeli bir hal almaya başlamıştı. Biraz önce zaman oldukça yavaş akarken şimdi her şey hızlanmıştı.

“Kapı kırılmış lan.”

Eli kazağımı çıkartmak üzere hareketlenmişti ki Çağrı’nın sesiyle arzuyla kasılmış vücudumuza yeni bir gerginlik eklendi. Birkaç saniye tepki vermekte geciktik ama sonra birbirine aç dudaklarımız birbirinden güçlükle çekildi. Barlas beni kucağından koltukta hemen yanına çekerken ikimiz de kapıya bakmadan önce bir anlığına göz göze geldik. O an kapıdakileri unutur gibi olduk ve sanki tekrar uzanacaktık birbirimizin dudaklarına ama bu sefer de Meriç, “Dur, girme.” dedi. Kapı kapalı olsa duyamazdık bu konuşmaları. Kapı kırık olmasına karşın içeriden öfkeli bağırış sesleri gelmediği için Meriç emin olamamıştı. İçeride olsak da olmasak da kırık bir kapıdan pat diye girmek istememişti. “Bir arayayım Siyah’ı.”

Nefes nefese kapıya baktığımız sırada Barlas’ın telefonu çalmaya başladığında gözlerimi kırpıştırarak ona baktım. O da bana bakarken eli pantolonunun cebine, telefonu çıkarmak için gitti ama dudağımı istemsizce yaladığımda gözleri bu görüntüye kaydığı için eli de duraksadı. Çağrı, “İçerideler, girelim işte.” deyip hareketlendiğinde Meriç onu tutmuş olmalıydı. Kızgın bir şekilde “Gel be kardeşim şuraya, onlar çağırmadan giremeyiz.” derken sesi gittikçe uzaklaşıyordu. Çağrı’nın da aptal bir masumlukla “Niye ki?” diye sorduğunu duydum. Meriç, telefonu da hemen açmadığımız için uzaklaşmaları gerektiğini düşünmüş olmalıydı. Şu Meriç akıllı ve düşünceli bir adamdı gerçekten. Üstelik yanlış da anlamamıştı, gerçekten aramızda bir şeyler geçiyordu ve henüz toparlayamamış bir haldeydik.

“Şey, aç istersen…” dedim o hâlâ dudaklarıma bakarken ve eli donakalmışken. O da aralık dudaklarını yalayarak kapattı ve sesini temizleyerek hareketlendi. Bu sefer de ben bu görüntüye dalmıştım. Bir eli hâlâ belimdeyken diğer eli telefonu açarak kulağına yasladı ve gözlerim güçlükle gözlerine döndü. Onun da gözleri dudaklarımla gözlerim arasında hareketliydi.

“Efendim kardeşim?” dedi. Sesini olabildiğince düzeltmişti ama hâlâ arzu parıltıları duyuyordum, o tonunu tanıyan biri olarak. His yoğunluğuyla sesli bir şekilde yutkunduğumda bakışları titredi. Yavaşça yüzüme eğildiğinde gözlerim gözlerine yükselemez oldu. Dudaklarına hapsolmuştum. Burnunu yavaşça burnuma sürttü, nefeslerimiz titrekçe dudaklarımızda dolaşırken. Telefon hâlâ kulağındayken yüzüme bu denli eğildiği için ben de ahizeden Meriç’i duyabiliyordum. “Biz Kemal’i geri getirdik de… Müsait misiniz?” diye sordu ve her zerrem utandı. Bunu sormadan önce Meriç de bir an ne diyeceğini bilememiş, kem küm etmişti. Utançla yüzümü uzaklaştırıp hızla başımı salladım ve iki elimin de başparmağını gösterip fısıldayarak “Evet, de.” dedim.

Kemal’in lafzını duyan Barlas’ın bakışları değişmişti. Hâlâ arzulu, hâlâ heyecanlıydı ama sinirleri bozulmaya başlamıştı yine. Gözlerine kızgınlık düşmüştü. Öpüşürken her şeyi unutmuştu ama şimdi yine öğrendikleri yankılanıyordu zihninde, görebiliyordum. Ona yalanlar söyleyip durmam, çareyi onda değil, düşmanda aramam, onu gözünde bir hiç uğuruna terk etmem…

“Evet.” dedi artık güçlü olan bir sesle. Elini yavaşça belimden çekti ve ben de kendime gelme ihtiyacıyla ayaklandım. Karşı koltuğa geçeceğim sırada bileğimden tutup beni geri çekti. Heyecanla ona baktığımda onun gözleri vücudumdaydı. Öpüşürken ve ellerimiz yaramazlık yapmaya başlamışken çıkartmak istediği, kaymış kazağımı düzeltti. Ardından elini benden çekip gözlerini de kapıya çevirdi. Kızgın da olsa kıskançtı.

Karşı koltuğa oturacağım sırada, “Biriniz Asya’yı eve bıraksın.” dedi, telefonu kapatmadan. Oturmadan öylece kalakaldım. O da koltuktan kalkarken çenesinin ucuyla montumu ve çantamı gösterdi. “Giyin, Meriç seni eve bırakacak.”

Tamamıyla doğruldum ve yavaş adımlarla montuma ve çantama yöneldim. O sıra Barlas kapıya doğru ilerliyordu. “Kemal’le…” dediğimde duraksayıp bana doğru döndü ve “Detayları sensiz görüşeceğim.” dedi. Ata’ya oynayacağı oyunun detaylarından beni uzak tutuyordu. Kırılmadım, güvenmemekte haklıydı. Yine onu korumak için saçmalayıp bir şeyleri mahvetmemi istemiyordu. “Sen de Beyham’a yaptığın casuslukta, ben sana ne söylersem onu yapacaksın.”

Başımı salladım. Montumu giyinirken “İyi miyiz?” diye sordum. Biraz önceki yakınlaşmamız buzları eritse de bazı şeyleri hazmetmesinin zaman alacağını görebiliyordum ve şimdi bile diken üstünde hissettiğim için, Meriçler gelinceye bırakamamıştım bu soruyu.

“Pek değil.” diye itiraf etti ve kalbim büküldü. Fermuarı çeken elim duraksamıştı. Yüz ifademe bakarak iç çekti. Başı eğilirken ensesini ovuşturdu. Biraz oyalandı ve ardından dudağını yalayarak başını doğrulttu. Kısık gözleri gözlerimde gezindikten sonra “Ama iyi olacağız.” dediğinde kalbime oturan ağırlık hafifledi. Yavaşça başımı sallarken burukça gülümsedim ve çantamı da omzuma asıp ona, yani kapıya doğru ilerlemeye başladım.

Meriçlerin sohbet sesleri yakınlaşırken ben de yanına varmıştım. “Özür dilerim…” diye mırıldandım, o gözlerini bilerek benden uzakta, Meriçlerde tutarken. Söylediğimle birlikte gözlerini birkaç saniye kapalı tuttuktan sonra iç çekerek araladı ve başını bana çevirdi. Hemen yanında olduğum için yakındık ama boyuma doğru da hafifçe eğildi yüzü. “Benim canımı yaktığın için seni affettim bile.” dedi, artık yakınlaştıkları için duymamaları adına sessiz bir şekilde. “Ama kendi canını yaktığın için seni ne zaman affederim, bilmiyorum.”

Hızla kızardı gözlerim. Hüznümün bile öne geçemediği bir sevgiyle baktım. Bakışlarımı gören oydu ama hem hissediyor, hem de gördüğünden memnun kaldığını görebiliyordum. “Elimden ne gelebilir?” diye sordum çare arayarak. İlk defa, yumuşayıp durmasına rağmen mesafeli kalmaya çalışıyordu. Bu çeteye girmeye çalıştığım ilk zamanlarda, ben de uzak durmaya çalıştığım için koyduğu mesafe bu kadar ağır gelmiyordu.

Baktı. Baktıkça biraz azaldı mesafemiz sanki. En sonunda iç çekti. “Fermuarını kapatmakla başla.” dedi. Anlayamayarak baktığımda çenesinin ucuyla, montumun fermuarını gösterdi. “Dışarısı soğuk.”

Gülümserken fermuarı boynuma kadar çektim. Biraz önce ‘Pek değil’ dediği sırada, yarım bırakmıştım fermuarı çekmeyi. Çağrı, “Müsait değilseniz gidelim.” deyip bir de imayla baktı. Meriç, ardından Çağrı’yı içeri iterek küçük çaplı bir uyarı geçti. Çağrı’ya yetmedi, dudakları tekrar aralanmıştı ki Barlas’la göz göze geldi ve susup sesini temizledi. Bakışlarını kaçırdı, hatta deponun içine doğru döndü ve ancak birkaç saniye sonra Barlas bakışlarını ondan aldı. Sabır diler gibi nefes alıp vererek Meriç’e baktı. “Asya’yı bırak, dön kardeşim. Sana emanet.”

Meriç, “Merak etme kardeşim.” dedi ve gözlerini bana çevirdi. Başıyla arabayı işaret edip “Hazırsan, gidelim.” dediğinde başımı onaylar şekilde salladım ama hareketlenmeden önce sıkkınlıkla Barlas’a döndü gözlerim. Bazı şeyleri hazmederken ne kadar süreye ihtiyaç duyacaktı, yarın görüşebilecek miydik, bilmiyordum ve huzursuz hissediyordum. Çoğu şeyi öğrenmesi beni büyük bir yükten kurtarmıştı ama hâlâ en önemli şeyi tam olarak bilmiyordu. Bir de ileride öğrenince bunun sorununu yaşayacaktık ama en azından Ata’yla başımın belada olduğunu yeterince dile getirmiştim.

Barlas’ın da gözleri bana döndü. Birkaç saniye ne diyeceğimi bilemeyerek baktım, o da bir şey diyemeyişimi izledi ve ardından elini belimde hissettim. “Hadi.” diyerek beni yönlendirdi ve depodan çıktık. “Üşüyeceksin.” dedim yönlendirmesiyle arabaya ilerlerken çünkü montsuz çıkmıştı. Cevap vermeden kapımı açtı ve binmeden ona dönüp tekrar baktım. Dudağımı kemirip yaladığım birkaç saniyenin ardından sırf bir şeyler diyebilmek için “İyi geceler o zaman.” diye mırıldandım. Başını yavaşça salladı. Hareketlenme duyduğunda bakışları yükseldi ve ardıma, arabanın da ardına doğru baktı. Gözleri, tanımadığım başka adamların depoya getirdiği Kemal’deydi. Depoya girene kadar mermiler atan bakışlarıyla Kemal’i takip etti. Ardından sıkkınlıkla soluyarak gözlerini bana çevirdi.

Meriç arabaya bindiğinde ve kapıyı kapattığında “Özür dilerim tekrar.” dedim güçlükle. Özür dilemek zor değildi, yaptığım hiçbir şeyin özürle silinemeyecek olması zordu. Her adımıma sebep gösterebileceğim bahanelerim vardı ama Barlas hiçbir bahanemi yeterli görmüyordu.

Birkaç saniye boyunca baktı. Etraf aydınlık değildi, depodan gelen ışığın ve birkaç sahil aydınlatmasının loş ışığı ulaşıyordu bize ama gözlerindeki duygu karmaşasını görebiliyordum. Tekrar başını salladı. Konuşmak istemediğini görmek, kalbimi eğip büküyordu ama konuşamayacak halde olmasının ona hissettirdiklerinin yanında hiçbir şey olmalıydı.

İç çekerek gülümsedim ve gülümsemem burukça bükülürken arabaya binmek için hareketlendim. Bileğimden tuttuğunda heyecanla ona döndüm hemen. “Bir hata daha yapma Asya.”

Heyecanım yerini korkuya bırakırken “Benden vaz mı geçersin?” diye sordum çekingen bir sesle. Hata yapmamak konusunda kendime güvenmememin yanı sıra, Ata’ya dair her şeyi de söyleyememiştim ve bir gün öğrenecekti. Gözleri gözlerime birkaç saniye kenetlendi. Baktıkça çenesi kasıldı ve isterik bir şekilde sırıttı. Ardından burnundan güldü ve bileğimi bırakıp gözlerini öfkeyle devirerek kaçırdı. Bir adım geriledi ve başını onaylamaz bir şekilde sallarken ellerini yüzüne götürdü, sertçe sıvazladı. “Sana inanamıyorum.” diye sızlandı.

Dudağımı kemirdiğim birkaç saniyenin ardından “Ne?” diye sordum anlamayarak. Ellerini yüzünden çekip bir hayli yükselmiş siniriyle baktı ama konuya dair bir şey demeden çenesinin ucuyla arabayı gösterdi. “Hadi, iyi geceler.”

“Barlas, ne?” diyerek kapıyı kapatıp ona yakınlaştığında kasılmış çenesi dilini çiğniyormuş gibi hafifçe hareketlendi. Burnundan sinirle soluduğu bir sürenin ardından konuşmaya başladı. “Çamura bulaştırmamak için kan revan içerisinde bırakarak ayrıldın ama eyvallah, beni korumak için ayrıldın. Hak vermesem de, bunun için yaptığına inanıyorum ama bir yanın…” dedikten sonra işaret parmağıyla beni gösterdi, parmağının ucu omzuma yaslandı. Dudağını yaladıktan sonra söyleyip söylememek arasında kaldı, söylemeyi tercih etti. “Seni terk etmemem için beni terk etti.”

Kaşlarım kalkarken hızla dudaklarım aralandı ama “Öyle.” diye bastırarak ağzıma tıktı itirazlarımı. Kızarık gözlerim, gözlerinde gezindi. “Kendini sevgime değer görmedikçe, yalnızlığı kendine layık gördükçe, bir gün seni bırakacağımı sanıp durdun ama her bakışım, seni her soluyuşum, öpüşüm tekrar tekrar sevgimi kanıtlarken bir de sen beni sınayıp durma.”

Gözlerimiz birbirinde gezinirken bir süre sessiz kaldık. Onu, onun için terk etmiştim ama evet, en mutlu anlarımızda bile bir yanım onu kaybetmekten korkardı. Aklım almıyordu çünkü hayatımdaki bunca zorluğa rağmen bu denli sevişini, sarıp sarmalayışını… Ben bile benim hayatımdan bıkıyorken o nasıl benden bıkmıyordu, anlayamıyordum. Belki de haklıydı. Belki de bir yanım yeni eklenen problemler yüzünden benimle olması daha da güçleşecek Barlas’ı hayatımdan uzaklaştırarak onun yerine karar vermek istemişti.

“Ben senden vazgeçebilseydim, bir ara geçerdim Asya. Bir acıda, bir yarada vazgeçerdim. Sok artık aklına, yok öyle bir şey. Ben bizim için uğraşırken sen daha da kötü hale getirme işleri diye, ‘bir hata daha yapma’ dedim. Bundan sonra ipler bende, her şeyi bana söyleyecek, ne dediysem onu yapacaksın. Ben de sana kardeşini ve bizi geri vereceğim. Anlaştık mı?” dedi çocuğa anlatır gibi tane tane ama gizleyemediği bir öfkeyle. Bir saniye sessiz kalışıma karşı sabırsızlıkla “Ha?” diye sorduğunda “Tamam.” dedim hızla ve rahatladı.

“Şimdi, lütfen.” dedi yorgun gözleriyle arabayı gösterdi. Kuyruğuna çok basılmıştı ve gün onun için hâlâ bitmemişti. İçeri geçip Kemal’le konuşacaktı, planın detaylarını belirleyecekti. Kemal, Ata’nın bana takıntısını tam olarak biliyor olsa şimdiye dile getirirdi, diye düşünüyordum ama Barlas’a yeni şeyler de anlatacak olabilirdi. Barlas beni durumdan uzak tutuyordu ve şu an burnumu sokmak için direnemeyeceğim kadar bozuktu aramız. Sanırım zaten ben elimi neye sürsem, mahvediyordum. Belki de gerçekten uzak durmalıydım.

Ağır hareketlerle arabaya bindim. Barlas kapıyı tutarken emniyet kemerimi taktım. Bir eli kapıdayken içeri doğru eğildi. Önce bana, sonra Meriç’e baktı. “Dikkatli gidin.”

Meriç, “Asya arabadayken birine yol vermeden önce dörtlüleri bile açıyorum kardeşim.” dediğinde burukça gülümsedim. Zaten yapması gerekiyordu, kurallar böyleydi ama pek uygulayan birini görmemiştim. Meriç de ancak ben varken uyguladığını dile getiriyordu zaten. Öyle dikkatli ve yavaş gidiyordu ki, asgari hız sınırının altında kalmaktan ceza kesilebilirdi Meriç’e. “Eyvallah.” dedi Barlas da hafifçe gülerek. Gözleri tekrar bana döndü ve henüz gülüşü yok olmadan önce içimi rahatlatan bir samimiyetle baktı. Ardından mesafeler, kırgınlıklar, kızgınlıklar bindi gözlerine ama o birkaç saniye içimi ısıtmıştı. “Eve geçince yazarsın.”

“Olur.” dedim hafifçe gülümseyerek. Geri çekildiği gibi özledim. Aslında bu geceyi yanında geçirmek, tüm soğukluğumuzu silip atana kadar yanından ayrılmamak isterdim. Hatalar yapıp durmama karşın belli ki bunun sonuçlarını yaşamaya katlanamıyordum. Barlas’ı ise, atmadığı adımların sonuçlarına katlanmak zorunda bırakmıştım yıllarca. Nasıl dayanmıştı bu hisse? Şimdi yakın olmak isterken uzaklığa katlanmakta öyle çok zorlanıyordum ki… Bu hisse yıllarca ve üstelik onu sevmediğimi düşünerek nasıl katlanmıştı? İçim titrerken hatırladım. Seni kurtarmam gerekmese canıma kıyardım, demişti.

Kapıyı kapatacakken geri açtı ve ne yaptığını anlamaya çalışırken tekrar arabaya eğildi. Eli yanağımı kavrayıp yüzü yakınlaştığında gözlerimi kapattım ve dudaklarını alnıma bastırdı. Tüm vücudum gevşer ve dudaklarımda bir gülümseme belirirken soluyarak öptü. Ellerim, yanağımı tutan elinin bileğine geldi ve yavaşça tenini sevdim. Onu kızdıran ve kıran ben olmama rağmen yine de bakışlarıma dayanamamış olmalıydı ki kendisiyle verdiği savaşı kaybedip kapıyı tekrar açmıştı.

Eli hâlâ yanağımdayken alnımdan geri çekildi dudakları ve gözlerimi yavaşça araladığımda göz göze geldik. İç çekti gözlerime bakarken. İyi geceler diledi ve beni sevdiğini haykırdı bakışları. Yavaşça çekildi tekrar arabadan. Parmaklarım son ana kadar bileğindeydi. Kapıyı yavaşça kapattığı sırada iç çekiyordum.

Ellerini pantolonun cebine yerleştirip gidişimizi izlemek üzere baktığı sırada gözlerimi ondan çekemiyordum. Yavaşça el salladığımda gülümsüyor olmalıydım, o da kıvrık dudakları eşliğinde başıyla selam verdi. “Daha bakasın varsa araba arızalanmış gibi davranabilirim.”

Gülerek bakışlarımı Meriç’e çevirdim, o da güldü. “Şaka değil, bir teklifti.”

Gülüşüm iç çekişe dönerken gözlerimi tekrar Barlas’a çevirdim. “Gitmek istemiyorum ama bazı şeyleri hazmetmek için zamana ihtiyacı var.” dediğimde Meriç yavaşça geriletmeye başladı arabayı. Direksiyonu sola kırarak geriledikten sonra sağa doğru ilerlemeye başladı ve gittikçe Barlas gözden kayboldu ama son ana kadar ikimiz de birbirimize bakmıştık. Artık onu göremediğimde ardıma yaslanırken günün yorgunluğu bedenime çöktü, ruhum zaten sinmişti.

“Bir şeyleri kaybetmekten korkarak bizzat sabote etme, derim.” dediğinde daldığım yerden ayırdım gözlerimi. Dirseğimi yasladığım kapıdan çekip uykulu gözlerle Meriç’e baktım. Sık sık yolu takip etse de gözlerini bir süre bende tutup hafifçe güldü. Samimiyetimize güvendiği bir sitemle “Üzme lan kardeşimi.” dediğinde burukça gülümsedim ve tekrar gözlerimi yola çevirdim.

Beni bizden vazgeçerek sevme, demişti. Artık bizden vazgeçmeyecektim ama, bir gün gerekirse yine kendimi değil, onu seçeceğimi tahmin ediyor olmalıydı. Yine de bu oyunda neredeyse tüm kartlarımı Barlas’a vermiş, onun kazanmasını beklemeye ve yardım etmek için elimden geleni yapmaya başlamıştım. Bir süre Ata’nın oyalanması, tüm piyonların onun kontrolünde olduğunu sanması gerekiyordu, sanacaktı.

Ve sonra, Barlas’la olacaktım. Dediğim gibi, zaten onundum ama onunla da olacaktım. Özgürce, yarından korkmadan ve bugünü geçmişte kalacak hüzünlü bir anı olarak kabul etmeden, onunla mutlu olacaktım.

**

“Rahatsız etmemek için yazmıyorum.”

Yağmur hafifçe güldü. “Senden mi rahatsız olacak?”

“Ama o yazmıyor…”

“Meşguldür,” dedikten sonra dudağını büzüp omuz silkti. “Kızgın bana, dedin zaten, kızgındır.” dedi, detayları bilmediği için merakla. Ona elbette Ata’dan, Kemal’den bahsedemezdim ama Barlas’la ayrılığımıza dair kavga ettiğimizi, ondan, hayatımın sorunlarından onu uzak tutmak için ayrıldığımı söylediğimi anlatmıştım. Yağmur da bana kızgın bakmıştı ama suçlamamıştı. Sadece abisi için değil, benim için de kızgın bakmıştı. Abisini bensiz bıraktığım kadar, kendimi de Barlas’sız bıraktığıma sitemliydi. “Senden bekliyordur belki.”

En son gece konuşmuştuk. Eve geçtiğimi haber vermiştim, iyi geceler dilemiştik birbirimize. Yağmur’dan öğrendiğime göre gece eve gelmemişti. Hatta Yağmurlar bende kaldığını sanmıştı ama maalesef ki öyle değildi. Yine akşam olmuştu, hâlâ iletişim kurmamıştık. O muhtemelen nerede olduğumu biliyordu yine, her zaman biliyordu zaten ama ben onu merak ediyordum. Şimdi Yağmur kahve içmeye gelmişti ve o da abisinin nerede olduğunu bilmediğini söylemişti. Bu akşam normal şartlarda Ata’nın teslimatını yerine getirecekti ve bir yandan da bunun için endişeliydim. Eskisi kadar endişe duymuyordum, Barlas’ın sağlam bir planı olduğu belliydi. Ya polislerle çalışıyordu ya da polislerin arasında eli kolu vardı. İstediği gibi ona güvenmeye başlamıştım. Kendi canımı ona emanet edebilirdim zaten ama artık onun ve kardeşim canını da ona emanet etmeye başlamıştım. Benden iyi iş çıkaracağı kesindi. Belli ki ben hayatı hatalarla dolu biriydim, en büyük hatam da Barlas’ı terk etmek ve dediği gibi iki yılımızı çalmaktı. Ata’yı hayatımıza hiç bulaştırmasam şimdi… Belki de evliydik… Can da bizimle olurdu… Tefeciyi bir şekilde halletmiş olurduk. Mutlu olurduk…

“Yazayım mı yani?” dediğimde güldü ve ikimize de biraz daha kahve koydu, filtre kahve makinesinden. Gerçekten faturaları ödemediğim ve hizmetin kesildiği aylar oluyordu ama söz konusu kahve olunca paraya kıyıyordum.

“Yaz tabii. Sen ne dersen de, sevgili gibi bir şeysiniz zaten.”

Öyle miyiz, diye düşünürken telefonda zaten Barlas’ın sohbetinde olduğum için hemencecik mesaj yazmaya başladım. Evet, ne olduğumuz, ne olacağımız belli değilken yine bırakma tehlikemin olduğu bir eli tutmak istemiyordum ama bazı şeyler de kontrolüm dışında gelişiyordu. Dün kucağında dakikalar boyunca bu adamla öpüşmüştüm ve Meriçler gelmese kıyafetler çıkmaya başlıyordu…

‘Nasılsın?’ yazdım, göndermeden önce sekiz harften oluşan kelimeyi defalarca kez okudum. Yağmur kahvesini yudumlarken bir de sesli dile getirerek “Nasılsın,” deyip gözlerimi Yağmur’a çevirdim. “Nasıl sence?”

“Riskli sanki.” dediğinde kaşlarımı kaldırdım ve alayla güldü. “Dümdüz soru işte, niye gerildin bu kadar? Sanki ilanı aşk ediyorsun.”

Üfledim ve cimcirmek için kahve kupasını tutan eline uzandım ama bardağı da beraberinde dudağına götürerek kaçındı. Sesli bir yudum daha alarak canımı çektirdi ve ben de bir kelimeye dakikalardır baktığım için uzak kaldığım kahveme uzandım. Kahvemi yudumlarken telefonu tekrar masaya yasladım ve mesaja bakmayı sürdürdüm.

Bardağı da masaya koydum. “Ya dünden daha kızgınsa? Ya gece boyu düşündüğü için daha da bozulduysa aramız?” diye varoluşsal sancılara kadar sürüklenebilecek tedirginliklerimi dile getirirken parmaklarımı kıtlatıp duruyordum.

“O zaman biraz daha yumuşat cümleyi. Nasılsın, seni merak ettim, de mesela. Erkekler basit canlılar, senin sayende abim bile öyle. Hemen yumuşar iki ilgi görse.”

Gözlerim yavaşça Yağmur’a yükselmişti, ilgimi çeken konuşması yüzünden. “Manita yaptın, haberimiz yok herhalde.” dediğimde güldü. “Yok, çok romantik kitap okuyorum.”

Birkaç saniye daha baktığımda başını sallarken gözlerini kapatıp açtı ve üfleyerek dediği gibi yazdım. Göndermeden önce dudağımı kemirerek ekranı Yağmur’a çevirdim ve okumasını bekledim. “Dur, bir yazım yanlışı yapmışsın.” dediğinde kaşlarım çatılırken telefonu elimden aldı. Bin kere okumuştum, nasıl yazım yanlışı yapmış olabilirdim?

“Hah, düzelttim. Gönderiyorum.” dedi ve “Dur, bir yüz kere daha okumam lazım.” diyerek telefonu geri almaya çalıştım ama “Yolladım bile.” dedikten sonra telefon ekranını kapattı ve masaya yasladı. Telefonu alacağım sırada “Şş.” diyerek masada uzaklaştırdı. “Kafayı yedin Asya abla. Bırak, cevap verene kadar sakinleş biraz.”

Üfleyerek dirseklerimi masaya yasladım ve ellerimi alnıma götürüp gözlerimi kapattım. Bana kırgın, kızgın bakışları aklımdan çıkmıyordu. Yine de sevgi dolu temasları, öpüşleri… Bazı yük ve engellerin aramızdan kalkması, her an ona sığınma ihtiyacı dolduruyordu içimi. Yakalansam kopamayacağım için yıllarca uzak durmaya çalıştığım kollarından şimdi de ayrı kalmak istemiyordum.

Telefon titrediğinde neredeyse sıçrayarak ellerimi yüzümden çektim ve telefona uzandım. Telefonu bir kere masaya düşürdükten sonra tekrar alıp kendime çevirdim. Ters tuttuğumu fark edip düzelttim ve daha bildirimden okuyamadan hızla mesaja girdim.

‘Bu mesajı Asya’nın yazdığına inanmam mümkün değil. Yağmur, ver telefonu ablana.’

Kaşlarım okudukça çatılıyor, yüz ifademi gördükçe de Yağmur’un gülüşü artıyordu. “Sen ne boklar çevirdin…” derken gözlerim telefonumdan gönderilen mesaja döndü.

‘Nasılsın? Seni merak ettim. Dünden beri aklımdan çıkmıyorsun. Gece yanıma gelir misin? Seni özledim.’

“Seni Allah kahretmesin Yağmur!” diye neredeyse çığlık atarak ayaklandım. O da kendini korumak için olsa gerek ayaklanmıştı ama şu an onu hırpalamayacağım kadar elim ayağıma dolanmıştı. Mutfakta terliklerimi sürte sürte volta atarken bir elim alnımda, saçlarımda geziniyor, diğer elim sımsıkı telefonu tutuyordu. “Ay ne diyeceğim şimdi çocuğa?” diye sitemlenirken sinsice kapıya yaklaşan Yağmur’a baktım. Kolundan tuttuğum gibi onu tekrar mutfağa çektim ve telefonu uzattım. “Al, düzelt şu yediğin haltı!”

Telefonu alacağı sırada hemen geri çektim. “Sen daha da mahvedersin.” dedim sesim bir hayli incelmişken. Yüzüm de kıpkırmızı olmuştu muhtemelen. Kıkır kıkır gülüyordu! “Nasıl da tanıyor malını. Senin romantiklik yapabileceğine inanmadı bak.”

“Kes sesini.” derken tekrar tekrar mesajları okuyordum. Bir sürenin ardından Yağmur gibi güldüm. Gerçekten, anlaması birkaç saniyesini bile almamış olmalıydı. Gülüşüm iç çekişe döndü. Aslında bu cümleleri ve daha fazlasını öyle çok hak ediyordu ki... Ve aslında Yağmur, gerçek dışı hiçbir şey söylememişti. Onu merak ediyordum, dünden beri değil, onu tanıdığım günden beri aklımdan çıkmıyordu ve onu çok özlemiştim.

“Yazık abime ya. Odunun tekini sevdi.”

Ve bir yalancıyı, başa belayı, sorun mıknatısını…

“Senin gelecekteki sevgilin de, hain, sinsi bir şeytan sevmiş olacak.” derken bilinçsizce parmaklarımı klavyede gezdiriyor, anlamsız kelimeler yazıp yazıp siliyordum. Allah’tan çevrim içi değildi de yazıp yazıp sildiğimi göremiyordu. Gerçekten meşgul olmalıydı.

“Ne var ya? Aranızı yumuşattım bak işte.”

“Beni rezil ederek.” dedim ona ters ters bakarken. Yağmur’un yanımda olduğunu ve ona dair konuştuğumuzu anlamıştı. Şirince sırıttı. “Ablana ver telefonu, dedi. Sen mesaj at, istiyor yani. İşin bu kısmından bakalım.”

Ciğerimde nefes bırakmayana kadar üfledim ve onu karşımdan yanıma çektim. “Birlikte mesaj bulacağız ama bu sefer ben yazıp göndereceğim ve şeytanlık yapmayacaksın.”

Güldüğünde dirseğimle dürttüm ve ciddileşip “Tamam, tamam.” dedi. Telefonu almak istediğinde “Ben yazacağım.” dedim bastırarak. Resmen adamı gece evime davet etmişti ya! Yani… Gelse iyi olurdu tabii.

“Tamam. Mesaj geçmişini yok sayalım. Sil baştan, senin düşüncelerinle yazalım. Asya’ca yani… Hem ilgili hem de inanabileceği kadar odun olmalıyız.” dedikten sonra düşünür gibi sesler çıkartarak koridora doğru baktı ve en sonunda “Hah.” deyip telefonu gösterdi. “Benim yazamadıklarımı yazdı Yağmur, de.”

Ters bir şekilde baktığımda şirince sırıttı. “Tamam, şansımı denedim boşluğuna gelir diye. ‘Ama seni gerçekten merak ediyorum. Nasılsın, neredesin?’ diye yaz.” dediğinde bakışlarıma karşılık başını sallayarak kaşlarını kaldırdı. “Pamuk eller cebe Asya Hanım. Şu an mesafeli olan kişi abim, yumuşatmaya çalışan sensin. Öyle geri duramazsın.”

Üfledikten sonra dediği gibi yazdım ve binlerce kez kontrol etmeye başladığım sırada Yağmur’un işaret parmağı uzanıp mesajı yolladı. Gözlerimi sımsıkı kapatıp derin nefesler alıp verdiğim sırada o da hareketlenmişti, duyduğum kadarıyla buzdolabını açmıştı. “Gelirken getirdiğim şeyleri ısıtacağım. Karnımız acıktı, yeriz.”

Pek iştahım yoktu ama Yağmur’un ‘Tamam yeter ki sus, ne istersen yaparım’ denilecek türden bir eziyet anlayışı vardı. O yüzden telefonuma baka baka masaya yöneldim ve sandalyeye oturdum. Gözlerim bildirim ekranındayken bir dirseğimi masaya yaslayıp elimi de yanağıma yasladım.

Bildirim paneline titreşim eşliğinde mesaj düştüğünde elimi yanağımdan çekilip doğruldum ve dudağımı kemirerek mesaja girdim. Titreşimi duyan Yağmur da yanıma gelmiş, telefona eğilmişti.

‘İşlerimi hallediyorum.’ yazmıştı. Dudağımı büzerek üzgünce baktım mesaja. Benim gibi soğukluğu hisseden Yağmur da birkaç saniyenin ardından “Durum biraz sıkıntılı.” dediğinde gözlerimi yavaşça kapattım ve başımı eğdim. Telefonu tutan ellerimi de bacaklarıma yaslamıştım, omzum çökmüştü.

“Bilerek yapıyor da olabilir ha. Seni süründürmek istiyordur, bir daha saçmalama diye.” dedikten birkaç saniye sonra “Hakkı da var.” diye ekledi ve ciğerimde nefes bırakmayana kadar üfleyip tekrar dudaklarımı büktüm.

Telefon tekrar titredi ve gözlerimi hızla açıp telefonu kaldırdım. ‘Merak etme, iyiyim. Sen de iyi ol.’

Dudaklarım yavaşça kıvrılırken iç çektim. Yağmur “Allah’tan kıyamıyor sana.” dedi ve tekrar yemekle ilgilenmeye döndü. Bir süre gülümseyerek mesaja baktım. Evet, kıyamayıp tekrar yazmıştı. Çevrim içi kalmıyordu, muhtemelen teslimata gidiyordu ama bu detayı mesajda yazmak istememiş olmalıydı. “Ne yazacağım peki?” dedim yumuşacık olmuş sesimle.

“Gece ya da yarın görüşür müyüz, diye sor bence.”

Teslimat kısmını Yağmur bilmediği için ona söylemesem de önce ‘Dikkatli ol.’ yazdım ve ardından Yağmur’un da dediği gibi ‘Gece ya da yarın görüşür müyüz?’ diye sordum.

Çevrim içi oldu. Bir süre mesaja baktı. O sıra dudağımı kemiriyor, bir elimi telefondan çekip çekip enseme, yanağıma götürüyor, parmaklarımla minik ritimler tutuyordum. Ardından ‘Bilmiyorum’ yazdı ve kalbimde ağırlık dolaştı. Sohbetten çıktı, kalbim iyice büküldü ama çok geçmeden tekrar çevrim içi oldu ve yazmaya başladı. ‘Yarın görüşürüz’ yazdığını görünce rahatlayarak nefes aldım ve gülümsedim.

“Ne dedi, ne dedi?”

Meraklı Yağmur, ısıttığı yemeği tabaklara koyarken gelip mesaja da bakmasın, niye dikkatli olması gerekiyor, diye sormasın diye “Yarın görüşürmüşüz.” diye açıkladım. “İyi, yarına şurada ne kaldı?” dedi sırtı bana dönükken. Özlem dolu bir kalbin her saniyeyi nasıl da eziyet verici bir sonsuzluk gibi yaşadığını henüz bilmiyordu. Kalbi, aşkla tanışmamıştı.

‘Tamam’ yazıp gönderdim. Başparmaklarım harflerde, değmeden gezinirken derin bir nefes alıp verdim ve ‘Bir de…’ yazıp gönderdiğim gibi çevrim içi oldu. ‘Eve dönünce haber verir misin?’ yazdım ve hemen gönderip ekranı kilitledim. Heyecandan ucuna kaymış olduğum sandalyede ardıma yaslandım ve bir elim masada ritim tutmaya başlarken tabakları masaya getiren Yağmur’u odaksız gözlerle izledim. Telefon titrediği gibi tekrar ekranı açıp bildirime girdim ve ‘Olur’ yazdığını görüp gülümsedim. Teslimatı sağ salim yapıp döndüğünü bilmeye ihtiyacım vardı. Aramız bozuk olduğundan şansımı zorlayarak peşine takılamıyordum ama en azından haberim olmalıydı. Hem o da eve gittiğimden haberdar olmak istiyordu, hatta eve ya kendi bırakıyordu ya da Meriç’in bırakmasını sağlıyordu. Yine de eve girince yazmamı istiyordu. Gerçekten Yağmur’un dediği gibi ne dersem diyeyim, sevgili gibi bir şeydik ve sevgilimle aramı düzeltmeye çalışıyormuşum gibi hissediyordum.

Gülümseyerek bir süre daha mesaja baktım. Öyle ki, “Abla yemek soğudu, hadi. Aşkına ara ver.” demişti Yağmur. Telefonun ekranını kapatıp masaya koydum ve derin bir nefes alıp yemeğe baktım. İşte şimdi iştahım yerine gelmişti.

**

“E ne zaman gelecek yani?”

“Bir işi varmış, onu hallediyor.”

“Yakında cumhurbaşkanı adayı olacak. Bir yapmadığı o kaldı.”

Çağrı gülerek kahvemi uzattı. Güldüğü için döküldüğünde ben bacaklarımı kaçırırken o da bardağı kaçırmıştı. “Ulan yenge yine yaptın yapacağını.”

Sehpadan peçete alırken “Senin beceriksizliğin.” diye söylensem de güleç bir surata sahiptim. Peçetenin bir kısmını Çağrı’ya uzattım. Çağrı bardağı silerken ben de yeri sildim ve yaklaşan Meriç’in uzattığı çöp poşetine attım kirlenmiş peçeteleri. Çağrı da “Dur kahveni yenileyeyim.” dedi ve mutfağa girdiği gibi geri çıkıp aynı kahveyle bana yaklaşmaya başladı. Alayla baktığımda şirince sırıttı.

“Buyur, yenge.”

Kahveyi alırken derin bir nefes alıp verdim. “Bak! Demin de dedin, araya kaynadı, yeterince sinirim bozulmadı diye tekrarlıyorsun şimdi.”

Çaprazımda kalan ikili koltuğa otururken güldü ve kollarını da koltuğun sırtından iki yanına uzattı. Bir ayağını da sehpanın demirlerine yasladı. “Ne dedim ki yenge?”

Kahvemden büyük bir yudum aldıktan sonra sehpaya koyup ardıma yaslanırken “Yengematik misin?” diye söylendim. “Yoo. Niye öyle dedin yenge?”

Dudaklarım aralandı ve gözlerim seğirir gibi oldu. Giderek kızan suratıma gülerek baktıktan sonra çalmaya başlayan telefonunu arka cebinden çıkartmak için insan dışı pozisyonlara girdi. En sonunda başardı, tekrar oturdu ve yorulmuş nefesini üfleyerek telefona baktı. Ekranı görünce yeniden güldü ve bana gösterdi. “Rahatsız oluyorsan, yenge demeyeyim tamam.” dedikten sonra Minel’in çağrısını açıp kulağına yasladı. Gözlerim irileşirken koltuğun ucuna kaydım ve bir elim telefonu tutan koluna uzandı. Gülerek kendisini koltukta sağa atmak suretiyle benden kaçtı. Koltuktan kalkıp oturduğu ikili koltuğun diğer tarafına geçtim sehpayla koltuğun arasından. Koltuğun kol kısmına yaslandım ve tekrar kolunu tutarak telefonu duyabileceğim kadar doğrulmasını ve yaklaşmasını sağlamaya çalıştım.

Sonunda doğrultmayı başardığım Çağrı’nın yanına kaydım ve telefona resmen kulağımı yapıştırdım. Şimdi Minel’i Çağrı’dan bile çok duyacak olmalıydım. “İyi bacım. Biz de Meriç ve Asya ye…” dedikten sonra telefonla birlikte yüzünü uzaklaştırarak başını bana çevirdi ve sinir bozucu bir sırıtış eşliğinde kaşlarını kaldırıp indirdi. Başımı hızla sallayıp “Evet, yenge.” diye fısıldadım. Kıvrık dudakları abartıyla aralandı ve tekrar “Yen…” dedi, beklenti duydum. Başımı tekrar salladım. Gülüp “Yeni arkadaşımızla oturuyoruz.” diye çevirdi cümleyi. Gözlerimi sımsıkı kapatıp ellerimi yüzüme götürdüm ve sinirle inledim.

“Yok ya bir şey olmuyor. Bir tane huysuz kedi dadandı da bizim mekâna.”

Meriç’in gülüşünü duydum. Ellerimi yüzümden çekip önce tekli koltuğa oturmuş olan Meriç’e sonra da Çağrı’ya ters ters baktım. Meriç’in gülüşü durmuştu ama Çağrı gevşek gevşek gülmeye devam ediyordu. Minel ne dediyse gülüşü bir anda silindi ve oturuşu ciddileşti. “Tatlı mı yaptın? Hemen geleyim alayım.”

Gözlerim kısıldığında ‘Bana ne?’ der gibi omuz silkti. “Yok bacım, Siyah alamaz. İşi var onun.”

Dudaklarım olabildiğince aralandı ve sağ gözüm seğirirken telefonu gösterdim. Sinirimden içime kaçan ve titreyen sesimle “Özellikle Barlas’ı mı istiyor?” diye sordum. Telefonun içinden girip Minel’in yanından çıkacakmışım gibi koltukta Çağrı’nın üstüne gittiğim için Çağrı kaçar adımlarla koltuktan kalkarken telefonu da kendisinden uzaklaştırdı, eğer saldırırsam arada kaynamamak için. Ben de koltuktan kalkacağım sırada Meriç’in ellerini kollarımda hissettim, yine acil durum ekibi gibi yetişmişti.

“Çağrı’cım, biz tatlı yemeyelim bugün, yoksa ayvayı da yememiz gerekecek. Kapat istersen telefonu kardeşim.”

Çağrı Meriç’e dudak büküp “Ama tatlı…” dedi. “Asya yengem gelip alacakmış, de çabuk.” dediğimde Çağrı’nın gözleri Meriç’e döndü. “Hadi!” diye çıkıştığımda şirince sırıtıp tekrar bana baktı ve sesini temizleyip kulağı telefonuna götürdü. “Yok, yok. Buradayım. Asya yengem gelip alacakmış tatlıyı, sen iyice paketle onu. Olmaz da… Bir tartışma falan çıkarsa aranızda, tatlıya dikkat edersiniz olur mu? Ben gelip alırım sonra. Yengem derken şey ya… Tövbe estağfurullah, yok Meriç’in değil ya.” dediğinde Meriç de “Tövbe estağfurullah.” diye pekiştirdi ve gözlerim ona döndü. Yine ateist olmasına rağmen dine, imana gelmişti konu yüzünden. Güler gibi oldum. Çağrı “Şey…” dediğinde bakışlarım tekrar ona döndü. Bana eziyet etmek için iyice uzatıyordu ama ayaklandığımda ve Meriç de tutamadığında mutfağa doğru kaçarak “Siyah’ın işte.” dedi hızlıca. İçim biraz olsun rahatlarken omuzlarımı yuvarlayarak sırıttım ve çenemin ucuyla telefonu gösterip “Ne diyor?” diye sordum. Çağrı telefonu uzaklaştırıp gülerek “Dondu ya da bayıldı.” dedi ve telefonu tekrar kulağına yasladı. “He, evet. Manitacılık falanlar…” dedi ve bir süre karşı tarafı dinledi. Umutla “Tatlı peki?” diye sordu. Ardından telefonu kulağından uzaklaştırıp ekrana bakarak gözlerini kırpıştırdı. “Kapattı…”

Meriç, “Yani kıza üzülecek gibi oluyorum ama gerçekten Siyah muhatap bile olmuyordu kızla. Kendi kendisine gelin güvey olmuş.” dediğinde Meriç’e dönüp “Üzülme be, sinsinin teki.” diye çıkıştım. Resmen adamın odasına girip parfümünü sıkmıştı. Üstelik aramızda bir şeylerin geçtiğini de görebiliyordu, mutlaka Çağrı’nın açıkça söylemesine gerek yoktu. Beni sevdiğini bilmesine rağmen Canan teyzelerin yokluğunda sarmayla adamın kapısına gelmişti. Ben olmasam ne olacaktı? Eminim ki, ‘Dur ben bir tabak hazırlayayım sana’ deyip içeri girmek isteyecekti. Beni görünce morali bozulmuştu. E Canan teyze de annesine, sevdiği var, demişti. Yine de vazgeçmemişti. Meriçleri de umursadığı yoktu, tek derdi Barlas’tı.

Çağrı, “Ben üzülüyorum…” dediğinde ona dönüp gözlerimi devirdim. “Ne tatlısıymış? Ben yaparım sana.”

Hızlıca üzgün suratından kurtulup bana döndü ve gülerek yaklaştı. “Kabak.”

“Tamam, neymiş yani? Hiç de zor değil. İnternetten bakar yaparım.” derken olmadı Yağmur’a yaptırtmayı düşünüyordum. “Yaşa be yenge.” dediğinde dudaklarımı aralamıştım ki işaret parmağını kaldırıp “Hep demezsem, hiç demem.” diye tehdit etti. Ellerimi yüzümün iki yanında kaldırıp kasılarak sinirle inledim. Yumruk şekline gelen ellerime bakıp güldü. Şirince başını iki yana sallarken “Biraz korkutucu bir yengesin ama olsun. Nasibimizde bu varmış.” dedi. Gözlerimi devirerek mutfağa yöneldim. Bir su içsem iyi olacaktı.

“Hatırlıyor musun, bizim az daha boğulduğumuz su eğitiminde Siyah, ‘Niye erken çıkardınız?’ demişti. Orada ‘Deli lan bu’ demiştim de, yok. Asıl şimdi söylüyorum. Deli lan bu. Gitmiş, başka bir deliye âşık olmuş.”

Görünmemek için eşikten buzdolabının ardına geçmiş haldeyken kulağım Çağrı’daydı. Kısık sesle konuşmuştu ama duymuştum. Bir de patronu bunlara eğitim mi vermişti? Zaten hırsızlık sırasında ve kafes dövüşlerinde yapabildiklerine şahit olduğum kadarıyla, eğitimli kişilerdi ama bunu süreç içerisinde kazandıklarını sanmıştım. Sürece başlamadan kazanmış gibilerdi.

Meriç, “Hayır yani birbirlerini görünce sopalarını da gizlemiyorlar.” dediğinde gözlerimi devirirken sırıttım. Barlas bazen gizliyordu gerçi. Ben de bu sıralar gizlemeye çalışacaktım çünkü Barlas’ın huyuna suyuna gitmeliydim. Aramızdaki soğukluktan kurtulmak istiyordum.

Kendime su doldurup içtikten sonra yanlarına döndüm ve “Neymiş bu eğitimler?” diye sordum. Gözlerim aralarında gezindi. Meriç soğukkanlı bir şekilde, “Sana da verdiğimiz, vermeye devam edeceğimiz eğitimler.” dedi ve patronun bahsini geçirmedi. Kendi kendilerine eğitim almışlar gibi davranmıştı ama ben birileri onlara eğitim vermiş gibi hissetmiştim.

“Ben suda nefesimi falan tutmam.”

Boğulmaya benzer hisleri sevmiyordum. Ona rağmen duygularımla her baş edemediğimde boğulma hissi baş gösteriyordu. Annemin, elleriyle boğazımı sıkarak beni öldürmeye çalıştığı anları hatırlıyordum. O an gibi nefessiz ve çaresiz hissediyordum. O gün Barlas, kurtarmıştı. Benzeri hissettiğim anlardan da ancak Barlas çekip çıkartabiliyordu.

Meriç, “O ileriki seviye. Sana araba sürme eğitimi vereceğiz yakında.” dediğinde “Sürebiliyorum zaten.” dedim ve geniş bir şekilde sırıttı. Alayla baktı. “Paralel park göstermeyeceğiz biz de zaten Asya.”

Allah bilir, ne şartlarda ve hızla araba sürdüreceklerdi… Barlas beni tehlikeye atacak bir şey yapmazdı ama ihtiyacım olduğunu düşünüyor olsa gerek buna dair de eğitim almama karar vermiş olmalıydı. Burada Barlas’ın kararları geçiyordu, Meriçlerin tek başına karar verdiğini düşünmüyordum.

Hâlâ oturmamış, karşılarında dikilir haldeyken, “Peki siz başka ne eğitimler aldınız?” diye sordum. Araba sesi duyduğumuzda Çağrı sırıtarak kalktı ve kapıyı gösterdi. “Siyah geldi.”

“Deli Siyah.” deyip şirince sırıttım ve gözlerimi kırpıştırdım. Tedirgince güldü kapıya yaklaşırken. Vücudunu hep bana dönük tuttuğu için artık geri geri gidiyordu. Kapıya varınca elini kulpuna götürdü. Duyduğum seslerden anladığım ve heyecanlandığım kadarıyla Barlas park etmiş, arabadan iniyordu. “Öyle söylediğimi söylemesen? Yeni bir su eziyetine girmek istemem...”

Güldüm sadece ve emin olamadı. İstediğim tedirginliğe ulaştığında kapı çaldı ve Çağrı merhametime sığınarak kapıyı açmak zorunda kaldı. Kapı açıldığı gibi tam karşısında olduğumdan Barlas’la göz göze geldik. İçim hızla ona akarken gözlerim halini, tavrını tarıyordu. Dışarıda yağmur yağdığı için arabadan inip kapıya gelene kadar montu ve saçları hafifçe ıslanmıştı. Bir eli montunun cebinde, diğeri kapıyı çaldığı için dışarıdaydı. Yavaşça içeri girerken bana bakmayı sürdürdü.

Meriçler ‘Hoş geldin’ demişti. Barlas da “Hoş buldum.” diyerek içeri girdi. Bakışlarını bir anlığına benden alarak ayakkabılarını çıkardı. Çağrı o sıra kapıyı kapatıyordu. Çağrı, ispiyonlama ihtimalime karşın yumuşatma hamlesi olarak “Ben şöyle güzel bir kahve yapayım kardeşime.” dedi ve yıkama yağlama amacıyla mutfağa yöneldi. Barlas da montunu çıkarıp askıya asarken sıklıkla gözlerini bana çeviriyordu. Ellerimi karnımın önünde birleştirmiş parmaklarımla oynuyorken o da montunu asıp tekrar salona doğru döndü ve sesimi temizleyip “Hoş geldin.” dedim. Artı olarak iki insanın da olduğu bir evin içerisinde sadece göz göze gelmiştik ama kalbim gümbür gümbür atıyordu.

“Hoş buldum.” dedi ve bana karşı kullandığı ses tonunu ölçtüm. Öfkeli gibi değildi, iki gün öncesine kıyasla yumuşaktı. Hâlâ mesafeliydi ama hayran hayran bakıyordu yine de gözleri. Dinlesem, onun da kalp atışlarının hızlı olduğunu duyacağıma emindim. Dün görüşememiştik ve o da özlemiş gibiydi. Mesajda da dediği gibi ancak bugün görüşebilmiştik. En azından dün gece evine sağ salim dönebilmişti. Eve döndüğüne dair mesaj attığında koşarak pencereye gitmiştim ama çoktan evine girmişti, odasının ışığı yanmıştı.

Ona sarılmak istedim ama koyduğu mesafeye saygı duyarak koltuk takımlarına yöneldim. Hâlâ zamana ihtiyacı varsa, uyum sağlamaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu. Belki de gerçekten Yağmur’un dediği gibi beni süründürmek istiyordu.

Belki yanıma oturur diye iki koltuklardan boş olana oturdum ama tekli koltuğa geçti, ardımdan birkaç saniye sonra hareketlenerek. Memnuniyetsiz bakışlarımı ona dikmedim. Barlas’a kahvesini uzatan Çağrı’ya, sonra bizi dizi takip eder gibi keyifle izleyen Meriç’e ve en sonunda da oyalanma ihtiyacıyla sehpaya baktım. Çağrı da gelip yanıma oturdu. İşte kime niyet kime kısmet…

“Bu akşam bar planını tekrarlayacağız.”

Gözlerimi Barlas’a çevirdim. Ardından Meriç’e ve Çağrı’ya da baktım. Onların çoktan konuştuğunu anladım. Şu an bana haber veriliyordu. “Ben de geleceğim.” dediğimde gözleri kısıldı ve sesimi temizleyip “Yani, gelmek istiyorum.” dedim. Burnumun dikine gidip durduğum için henüz büyük bir kavga ve yüzleşme yaşamışken yine kuyruğuna basmak istemezdim ama yalnız kalmasını da istemiyordum.

“Kardeşini kurtarmak için bu çetede olmana gerek yok artık.” dediğinde yavaşça başımı salladım. Ben halledeceğim, demişti ve ona güveniyordum. “Ama bu çetede olmaya devam etmek istiyorsan, devam edeceksin.”

Şaşırarak baktım. Bu gelişmeyle birlikte beni çeteden atacağını, tüm işlerinden uzak tutacağını sanmıştım. “Bir süre sonra seni patronumla tanıştıracağım.” dediğinde “Ha bir de…” diye şaşırarak koltuğun ucuna kaydım. Heyecanlı gözlerim Meriçlerde gezindikten sonra tekrar Barlas’a döndü. Meriçler işin bu kısmını da biliyorlardı, şaşırmış durmuyorlardı. Ne kadar süre sonra tanıştıracaktı bilmiyordum ama bu kararı içimi rahatlatmıştı. Hem tam olarak neye güvendiğini ve planını anlayabilirdim, hem de Ata’nın geri kalan planlarını patronuna anlatabilirdim. Ve patronu olduğunu da kabul ediyordu artık. Bu iş, ben dâhil dört kişilik hırsızlık çetesinden daha büyük bir işti.

“Patronum çetede olmanı istiyor.” diye açıkladı durumu. Belli ki sadece Barlas’ın kararı değildi. Barlas’a kalsa beni dolaba kilitleyecek olmalıydı. “Zaten, bu daha güvenli.” dediğinde şaşırmaya devam ediyordum. Az kelime tüketip örtülü cümleler kuruyordu. Hem bana bir şeyleri anlatmaması gerekiyor hem de biraz da bahsetmesi gerekiyor gibiydi. Neden patronu beni istiyordu, neden bir hırsızlık çetesinde olmam daha güvenliydi, anlayamamıştım ama her şey istediğim gibi ilerlediği için benlik sorun yoktu.

“Ama istemiyorsan, hallederim.”

“İstiyorum,” dedim hızla. Evde Barlas’ı bekleyeceğime, yanı başında olurdum. Hem bu çete, aramızın bozuk olduğu zamanlarda bile görüşmemiz için yeterli bahaneyi yaratıyordu. Şimdi böyle mesafeliyken bu çetede ayrılsam, ne sıklıkla ve nasıl görüşürdük, bilemiyordum.

“Bu akşam gelmek de istiyorum.” diye ekledim ve beklentiyle baktım. İç çekti inadıma karşı ve başını onaylar şekilde salladı. “Geleceksin zaten.”

Yüzüm aydınlanırken “Süper.” dedim ve gülerek ardıma yaslandım. Her şey niye iyi gidiyordu? “Şu sıralarda falan bir pürüz çıkması gerekiyor. Bekliyorum.”

Meriç ve Çağrı güldüğünde Barlas onaylamaz bakışlar atıyordu. Beni bir bela olarak gördüğüne emindim. Koyduğu mesafe dolayısıyla o yaramaz, muzip halleri de şimdilik gitmişti ve karşımda soğukkanlı, ciddi bir çete lideri gibi duruyordu.

Barlas, koltuğun kol kısımlarına yasladığı elleriyle ritim tutarken “Pürüz yok.” dedikten sonra gözlerini Çağrı’ya çevirdi ve Çağrı hızla lafı devralıp bana döndü. “Bu sefer sadece Meriç çalışan olacak. Biz müşteri gibi katılacağız bara. Özel kostüm partisi varmış bu akşam, kılık değiştirmemiz kolay olacak. Yine teslimat var. Gecenin konsepti gereği bal kabakları, vampir tabutları vesaire tarzı dekorlar var. Paralar ve uyuşturucuları da bu dekorlarda muhafaza edip taşıyacaklar.”

Gerekli gözlemi yapmışlar, bilgileri toplamışlardı bile. Soruları sıralayacağım sırada anlayan Barlas, “Kulaklıktan söylediklerimi yap, yeter.” dediğinde susup yavaşça başımı salladım. Uyumlu tavrımı gördü. Dudakları kıvrılacak gibi oldu, gözlerim umutla bekledi ama parmaklarıyla son bir ritim tutup iç çekerek kalktı. “Hadi, eyvallah. Akşam görüşürüz.” diyerek kapıya yöneldi. Yarın görüşürüz, dediği bu kadar mıydı? Bir de akşam işte görüşecektik ama işe odaklanacaktık sonuçta. İçi bana aktıkça, uzaklaşıyordu ve rolleri değişmiş gibiydik. Gerçekten beni affetmekte güçlük mü çekiyordu yoksa aklım başıma gelsin diye cezalandırıyor muydu, emin olamamıştım.

“Ben de kıyafet ayarlayayım madem.” diyerek ayaklandım ardından. Arabayla gelmemiştim, Çağrılar getirmişti. Belki o bırakırdı, peşinden çıkarsam. Zaten arabam yoktu, önceden Ata’nın arabalarını kullanırdım ama artık çıkarıp karşılığında bir şey istemeden milyonlar da serse önüme bir kuruşuna dokunmazdım. Üstelik, onunla bir sonraki karşılaşmamızda saldırmadan durabileceğime dair inancım yoktu ama saldırmamalıydım. Kemal’i öğrendiğimi bilmemeliydi.

Ben Meriçlerle vedalaşırken Barlas da montunu giymiş, kapıdan çıkmıştı. Arabanın çalıştığını duyduğumda iç çekerek montumu giyiyordum. Sanırım beklemeden gidecekti…

Ayakkabılarımı da giyinip kapıdan çıktığımda arabada beklediğini gördüm. Yine de hemen kendime yormayıp otobüs durağına giden yola girmiştim ki kornayı öttürdü. Dudaklarım kıvrılmaya başlarken yavaşça ona döndüm. ‘Nereye?’ der gibi el kol yaptı. Yolu gösterdiğimde camı araladı. “Otobüse.” dediğim sırada Meriç, Barlas’ın yüz ifadesine gülerek kapıyı kapattı ve o ana kadar bizi izlediğini fark ettim. Gözlerimi tekrar Barlas’a çevirdim.

“Kızım gelsene, ne otobüsü?”

Pıtı pıtı arabaya yaklaştım. Keyifle oturdum ve kapıyı kapattığım gibi ona doğru döndüm. O gergin baktığı için keyfimi gizlemeye çalışarak “Ne bileyim. Benimle vakit geçirmek istemez gibisin.” dedim. Çenesinin ucuyla emniyet kemerini gösterip önüne döndüğünde gözlerimi devirerek emniyet kemerimi taktım ve ardıma yaslandım. O da gerileyerek yola çıktıktan sonra direksiyonu düzleyip sürmeye başladı.

“Cevap vermedin bu arada.”

“Ciddiye almadım dediğin şeyi.” dediğinde bacaklarımın üstünde, parmaklarımla oynarken sesimi temizleyip “Neden ki?” diye sordum. Sesimi temizlememe rağmen ince, cılız çıkmıştı sesim. Gözlerimi ona çevirdim. O da göz ucuyla bana baktıktan sonra tekrar yola döndü. “Böyle bir şey mümkün mü Asya?” diye sorduğunda gülümsedim.

“Ama mesafelisin.”

“Evet.” dedi ve gülümsemem buruklaştı. “Çünkü zamana ihtiyacın var.” diye sormak istediğim soruyu onun yerine cevapladığımda tekrar “Evet.” dedi. İç çekip “Peki.” dedim ve vücudumu ona çevirirken bacaklarımı da dizlerimden kırarak hafifçe koltuğa çektim. Yanağımı koltuğa yaslayıp onu izlemeye başladım. Önce göz ucuyla baktı. Ardından gözleri tekrar yoldan bana döndü, birkaç saniye gezindi. Tekrar önüne döndüğünde gözleri fıldır fıldır yolda gezindi. Sonunda tekrar bana baktı. Kaşları gevşemişti. “Ne yapıyorsun?” dedi uysal bir sesle.

Gülümsemem genişledi. “Seni izliyorum.”

Bakışları titredi. Gözleri arada yolu kontrol ederek bir süre bende kaldıktan sonra derin bir nefes alıp vererek yola döndü. Yutkunduktan sonra yavaşça dudaklarını yaladı, en sonunda üst dudağını dişleri arasına alırken dudakları da kıvrıldı. Üst dudağı özgürlüğüne kavuşurken sitemle sırıttı ve sol dirseğini kapıya yaslayıp elini de şakağına götürerek başının ağırlığını verdi. Gözleri yavaşça yolda gezinirken omuzları da gevşemişti. “Bu haksızlık.” diye mırıldandı.

Bacaklarımı tamamen koltuğa çekip kollarımı sararken “Niye?” diye sordum hafifçe gülerek. Işıklarda durduğunda bakışları ve başı bana döndü ve elini vitesten çekip beni gösterdi. Gözleri her zerremde oyalanarak geziniyordu. “Sana kızgınım.” dediğinde “Hı,hı.” dedim başımla da onaylayarak. Görebiliyor, hissedebiliyordum.

Başını tamamen elinden çekip dirseğini de camdan çekti. Omuzları dikleşip sesine gerginliği daha da çağırarak diğer eliyle de beni gösterdi. “Sana kırgınım.” dediğinde sesim de buruklaşırken “Hı,hı.” dedim tekrar.

Avuçlarını tavanı gösterir şekilde çevirip “Yemin ediyorum, dağı taşı devirsem, belki geçer öfkem, yine geçmez kırgınlığım ama sen…” dedikten sonra tekrar beni gösterdi ve ne diyeceğini bilemeyerek başını iki yana salladı. Omuzları yeniden gevşedi. Dudaklarını birbirine bastırıp nefesini burnundan üfledi ve gerginlik vücudundan çekilir gibi oldu. Yutkundu ve teslim olarak indi elleri. “Sen öyle bakınca çözülüyorum.”

Gözlerimiz birbirine kenetliyken nefes alış verişlerimizi dinledik bir süre. Onun gözleri arada gülümseyen dudaklarıma da kayıyordu. Yeşil yanmış olmalıydı, ardımızdan korna öttürüldüğünde kendine gelerek önüne döndü ve iç çekerek sürmeye başladı. “Nasıl bakıyorum?” dedim, en son iki yıl önce, aklıma henüz ondan ayrılmak düşmemişken kullandığım bir ses tonuyla. Yaşam dolu bir sesti, mutluluk doluydu.

Nasıl açıklayacağını bilemeyip omuz silkti. Biraz sitemli, çokça teslim sesi ve yüz ifadesi eşliğinde “Sevdiğim kadın gibi işte,” dedi. “Sevdiği adama bakan, sevdiğim kadın gibi.”

“Gibisi fazla.” dediğimde yolda gezinen gözleri duraksadı. Yutkunduğunu gördüm ve duydum. Mimikleri kıpırdandı. Kıvrılmaya başlayan dudaklarını yaladı ve iç çekti. “Mekâna gelmeden önce koy vermeyeceğime dair yeminler etmiştim, şimdi kenara çekip seni öpmek üzereyim.”

Gülerek “İddiayı kaybedersin.” dediğimde, onaylamaz sesler çıkarttı. Beni her istediğinde öpebileceğini düşünüyor olmalıydı artık ama yine de sağa çekip riske atmadı. “Sen iki sene dayandın.” diye sızlandı ve gülüşüm yavaşça silindi. İşte, yumuşadığı gibi kafasına dank eden şeyler buydu. Ne zaman hazmedecekti bilmiyordum ama onu yumuşatıp durmamak için önüme döndüm. Bacaklarımı koltuktan indirdim ve şimdilik kendime sarılır gibi kollarımı göğsümde birleştirdim. Üstüne gittiğim gibi yumuşuyor, koy veriyordu ama belli ki önce hazmetmek istiyordu. Mesafesini aşmaya çalışmayacaktım ama çok sabırlı da sayılmazdım. En fazla bir gün daha dayanabilirdim, sonra yine aramızı düzeltmeye çalışırdım. Sahi, o iki yıl nasıl beklemişti?

“Nereden bakacaksın kıyafet?”

“Bilmem ki. Yağmur’a sormak lazım.” dediğimde hızla “Aynen, ara. Yağmur’u da alalım.” dedi. Gözlerimi devirirken güler gibi oldum. Belli ki baş başa kalsak içinin bana akacağını, tutamayacağını düşünüyordu. Bir yanı da inat içerisindeydi. Benim yapabildiklerime karşı bu kadar az silaha sahip olmak hoşuna gitmiyordu. Gözlerinde ben her şeyi yapmaya katlanmıştım, şimdi o nasıl hemencecik teslim oluyordu? Ama öyle değildi işte… Ben de hiçbir şeyi güle oynaya yapmamıştım. Ben de mahvolmuştum.

**

“Abicim bas git, dersini çalış sen ya. Taksi çevirelim şuradan sana. Hadi benim canım.”

“Ya bırak, kızı sen çağırttırdın.” diyerek Yağmur’u kendime çektim. Yağmur’un önerdiği kostümleri beğenmemişti, huysuzlanıyordu.

“Ya abi ne? Sana kalsa rahibe kostümüyle gidecek partiye Asya abla.”

Barlas ağzını aralamıştı ki yanımızdan çalışan geçtiği için onu dürttüm ve hep birlikte şirince sırıtarak kadının bizi rahat bırakmasını bekledik. Ardından Barlas bizi rafların ardına çekti ve Yağmur’un elindeki askıyı alıp alelade bir reyona astı. “Kızım tamam rahibe olmasın ama beni de Hulk’a dönüştürmesin.”

Gülerek, “Gerçekten sana da Hulk kostümü bakalım bence.” dedim çünkü ihtiyacı olacak gibiydi. Hırsızlığa diye gidip adam yaralamaktan hapse düşebilirdi. Yağmur’un gösterdiği kostümleri giysem Barlas çalmak istediğimiz paradan çok benim peşimde koşardı. Yağmur, biraz da abisini sinir etmek için, vampir, hemşire gibi kostüm önerileriyle geliyordu ve hepsinin ilgi çekici tarzları vardı.

Barlas ellerini belinin iki yanına yaslayıp sıkkınlıkla bana baktı. “Rahibe olsan ne olur? Hem iyice tanınmaz hale gelirsin işte.”

Fikrini mantıklı kılmaya çalıştığında güldüm. Alay etmemi umursamadan elini belimden çekip kulağımı gösterdi. “Hem, iletişim cihazımız da örtülmüş olur.”

Yağmur sevinçle “Hah!” dedi ve Barlas gözlerini sımsıkı kapatıp dişleri arasından “Allah bilir ne buldu yine.” diye söylendi. Neşeyle Yağmur’a baktım. Reyondan çıkardığı kostümü görünce kahkaha attım. “Al abi bak. Rahibe kostümü. Çok istiyordun ya.”

Merakla Barlas’a baktık. Diğer elini de yine beline yaslamıştı ve gözlerini açmayı reddediyordu. “Her ne ise, ben görmeden onu reyona koy.”

Yağmur gülerek, “Abi bir bak, lütfen.” dediğinde Barlas başını iki yana salladı. “Ulan insanın yüzü, hayatındaki bir kadından gülmez mi? Hepiniz mi başıma belasınız?”

Alayla “Hadi anneni, kardeşini seçemedin. Beni bizzat sen seçtin Barlas’cım.” dediğimde bana baktı. Yağmur’un gösterdiği kostümü görmemek için başını bana çevirerek gözlerini aralamıştı. Başını sallarken “İnatla bir de.” dediğinde gülerek başımı salladım. Ben defalarca kez reddetmiştim lisede onu, inatla peşimi bırakmamıştı.

Yağmur fırsat bilip aramızdan kostümü uzattığında Barlas’ın yüzünü göremez oldum ama söylenmelerini duymaya başladığım gibi güldüm. Kedi olsa, tıslamaya başlardı, öyle kuyruğuna basılmıştı. “Abicim bu ne ulan? Sana şöyle söyleyeyim, benim bu kostümü giyme ihtimalim, Asya’ya giydirtme ihtimalimden daha yüksek.”

Kahkaha atarak Yağmur’un elinden askıyı aldım ve Barlas’ın da görebileceği gibi uzaklaştırarak incelemeye başladım. Evet, Barlas’ın istediği gibi rahibe kostümüydü ama bunu giyecek rahibenin niyeti çok başka olsa gerekti. Yağmur’un diğer gösterdiği kostümler bile daha kapalıydı.

Gülsem de, “Eril eril konuşma.” diye söylenmeye çalıştım. Giydirtme, ne demekti? İradem yokmuş, benim yerime kararları o veriyormuş gibi?

Elimden askıyı kaptı ve diğer elini belime getirip “Hadi, düzgün bir şey bulun.” diyerek başka reyonlara yönlendirdi. Buradan hayır çıkmayacağını düşünmüş olmalıydı. “Ben bunu istiyorum.” diyerek ona dönmeye ve kaçırdığı kostüme uzanmaya çalıştım. Elalemin içinde böyle bir şey giyeceğim yoktu ama eril konuşup duran Barlas’ı biraz zorlamak istiyordum.

“Yağmur sen biraz dolan abicim.” dediğinde Yağmur hınzır bir şekilde gülerek reyonlara daldı. Yine bir şeyler bulup getirir, abisini delirtirdi. Askıyı geride, benden uzak tutmaya devam ederken diğer eliyle uzanan ellerimden tuttu. Ellerimizi aramızda indirerek beni kendisine çekti. Neredeyse burunlarımız çarpışacakken hızlıca başka hislere kapıldım. Ben heyecanla onu dinlerken o gergin bir şekilde konuşmaya başladı.

“Ben para çalıyorum Asya, hırsızım. Böyle bir şey giyecek olursan bu akşam organ mafyası olurum, öyle söyleyeyim. Milletin dalağını, böbreğini çıkarttırma bana.”

Gözlerim kısılırken, “Çok maskülensin.” dedim. “Öyleyim. İşine geliyorsa.” deyip ellerimi bıraktığında kollarımı göğsümde birleştirerek bir adım geriledim ve kıyafeti uzaya göndermek istermiş gibi askıdan çıkartıp demir bir sepetin içindeki kıyafet yığınının diplerine sokmasını izledim. Yağmur’un onu aldığı reyonu gösterip devamı olduğunu hatırlattım. Kasaya doğru hareketlendiğinde gülerek kolundan tuttum. “Nereye?”

“Hepsini satın alıp çöpe atacağım.”

“Şş.” deyip gülerek önüne geçtim. “İşime gelmiyorsa?” diye sordum kaşlarımı kaldırırken. Öyleyim, işine geliyorsa, demişti biraz önce.

“Alışırsın.” dedi yavaşça. Dudakları kıvrılırken ekledi. “Alışıksın hatta.”

Çoğu eril hareketi hoşuma gidiyordu, evet ama dudağımı büzüp gevşettim ve omuz silkerek “Sanmıyorum.” dedim. Gözleri etrafımızda gezindi. Gözlerden uzak olduğumuza emin olduktan sonra eli belimi kavradı ve beni kendisine çekti. Nefesimin bile eli ayağına dolaşmıştı, vücudum telaş içerisindeyken ellerim göğsüne düştü.

Eli kalçama yakınlaştı. “Ben sertim evet ama sen de başka türlüsünden hoşlanmıyorsun zaten.” derken nefesi dudaklarıma değdikçe, zihnim anıları çıkarıp önüme koyuyor, tüm vücudumu titretse de kanı kasıklarımda topluyordu. Ne zaman kibar, ne zaman sert olacağını bilen bir adamdı ve belirli sert anlarını yaşamayı tam da şu an istiyordum.

“Bakın, ne buldum.”

Hızla Barlas’tan uzaklaşırken sesin geldiği yöne döndüm. Titreyen ellerimle saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırırken reyonların arasından Yağmur çıktı ve bir elbiseyi gösterdi. Barlas da ardımdan kalmıştı, haline bakamıyordum ama o da arzuyla kasılmış olmalıydı. Biz kesin yakında sevişecektik ya… Her geçen gün daha da emin oluyordum. Ateşle barut gibiydik ve çok özlemiştik.

Benim bu histen kopmam için zamana ihtiyacım vardı ama Yağmur Barlas’ın aklını dağıtmayı başarmıştı. Barlas hâlâ arzu parıldasa da gerginliğin baş gösterdiği sesiyle, “Yağmur yemin ediyorum seni bu yaşta cami avlusuna bırakmak üzereyim.” dediğinde Yağmur gülerek elbiseyi kendisinin de bakabileceği gibi tuttu. “Ya abi normal bir elbise. Cadı kostümü işte. Asya ablama yakışır.”

Şimdi, benim de kafamı dağıtmayı başarmıştı Yağmur. Ters bir şekilde baktım ve önce cadı kostümü, sonra kendimi gösterdim. “Cadı kostümü mü yakışır bana Yağmur’cum?”

“Evet.” dedi gülerek. Bakışlarımdan sonra gülüşü azaldı ve iç çekti. “Şey, yani. Cadı kostümü bile yakışır sana. Öyle güzelsin. Onu demek istedim.”

Sırıtıp gözlerimi elbisede gezdirdim. Süpürgesi ve uzun burnu değil, peşinde hayranları olan bir cadının kostümü gibiydi. Kısa, dekolteli ve ilgi çekiciydi. Yağmur’un elinden kostümü kapıp giyinme kabinlerine yöneldim. Dükkânda zaten bir biz, bir de çalışan vardı. Çalışan da kadındı ve genelde kasada duruyordu. Giyinme kabinleri, ayrı bir koridordaydı, dükkâna giren, sokaktan geçen de göremezdi. Denemekten zarar gelmezdi.

Barlas, “Yağmur, abicim. Adam akıllı başka bir şey bul, getir kabinlere. Valla yine sululuk yaparsan, Eskişehir gezisini unut.” dedi ve peşime takıldı. Bunu almayacağımızdan çok emindi, başka seçenekler istiyordu.

“Abi ya!”

“Ben diyeceğimi dedim.”

O varana kadar kabine girmiş, perdeyi çekmiştim. Kabinlerin önünde volta attığını duydum. Sessizce gülerek üstümü çıkardım ve kostümü giydim. Fermuarlarını çekmeden postalımı tekrar giyip kabindeki aynaya baktım. Siyah, dantelli, kısa ve dekolteliydi. Rengi haricinde her detayı Barlas’ı iki anlamda da çıldırtırdı. Hem benim için çıldırırdı, hem de benim yüzümden çıldırırdı. Sırıtarak perdeyi açtım ve o sırada diğer tarafa doğru volta atan Barlas hızla bana dönüp yaklaştı ama gözleri vücudumda gezindikçe adımları yavaşlamıştı. Kabinin önüne çıktım ve çok masum bir şekilde etrafımda dönüp “Nasıl? Güzel, değil mi?” diye sordum. Sesimdeki hınzırlığı algılayabilecek halde değildi. Yüzümdeki muzip sırıtışı da göremezdi, yüzüme baktığı yoktu.

O bir süredir dudakları aralık şekildeyken vücudumda irileşmiş gözlerini ara ara kırpıştırıyordu. O baktıkça hınzırlığım siliniyor, utanmaya başlıyordum. Adama kal gelmişti ve bu bakışların ardından o muhtemel sevişme tarihimizi yakınlaştırmış olmalıydım. Ortalarda kazak pantolonla gezip duruyordum. Aslında her halimi, zerremi görmüştü. Hayal gücü istediğinde ve hatta istemediğinde bile çalışabiliyor olmalıydı ama bir sürenin ardından ilk defa ilgi çekici bir kıyafetle görüyordu. Öyle ki, bana kalırsa bu kıyafeti partide giymek için değil, yatak odasında giymek için alıyordu insanlar. Vücuduma oturup yapıştığında daha da ilgi çekici olmuştu.

“Kabinler şurada mı?”

Bir adamın sesini duyduğumuzda Barlas’ın gözleri, kırpışarak gözlerime yükseldi ve beni de önüne katarak kabine girdi. Perdeyi ardımızdan çektiğinde gözlerim irileşti. O sıra bir kadın ve erkek sohbet ederek kabinlere varmıştı. Fısıldayarak “Barlas! Yanlış anlaşılacak.” dedim. Sıcak basmış olmalıydı ki önce montunu çıkartıp sanki ev ziyaretime gelmiş gibi askıya astı ve tekrar bana döndü. Heyecanlı nefeslerinin çarptığı dudağını yaladı ve küçük kabini, cüssesiyle iyice daraltması yetmezmiş gibi ellerini avuçları tavana çevirerek kaldırıp beni gösterdi, o sıra gözleri de yanaklarımı kızartan bir güzergâhla vücudumda gezindi. Sırtım kabin duvarına yaslanırken titrek bir nefes daha alıp verdim. Dudakları aralandı, kapandı, aralandı, kapandı ve en sonunda gözlerini gözlerime yükseltip o da kısık sesle “Kızım sen beni delirtmek mi istiyorsun?” diye sordu.

Kıvrılan dudağımın kenarını ısırdığımda bakışları daha da alevlendi. “Niye ki?”

“Asya seni öperim. Sonra da iddia middia kalmaz, gerekirse kaybederim ama yıllar sonra ilk sevişmemiz bir giysi kabininde olur, haberin olsun.” dedikten sonra alıcı gözle etrafa baktı. “Sığmayız da yani.”

Hınzırlık, muziplik kalmamıştı vücudumda! Her zerreme heyecan ve utanç bulaşırken hafifçe omzuna vurup “Neler geçiyor aklından öyle!” diye kızmaya çalıştım. Benim de aklımda, birlikte sütlaç yemek geçmiyordu tabii ama… Öyle bakması, bu ses tonu ve söyledikleri de, beni çıldırtıyordu. Gerçekten yıllar sonra ilk sevişmemizin giysi kabinin de olmasını istemezdim ben de ama onun sevişeceğimize emin, sadece daha özel ve güzel bir yerde olmasını ister hali de beni daha da heyecanlandırıyordu.

Ellerini iki yanımdan, ardımdaki duvara yasladığında nefesimi tutarken ben de ellerimi, kalçamın iki yanından duvara yasladım. Gözlerini dekolteyle belirginleşen göğüslerimden alıp önce gözlerime, sonra dudaklarıma bakarak yüzünü yakınlaştırdı. “Hiç çıkmıyor aklımdan, diyelim biz ona…”

Yutkundum ve titrek bir nefesle verdim, tuttuğum nefesi. “Yağmur da burada.” diye fısıldadım, bir dükkânın giyinme kabininde olmamız yeterince engel oluşturmuyormuş gibi. Zaten sığmamız kadar, sessiz olmamız da mümkün değildi.

Dudaklarıma uzandığında gözlerim kapandı. Dudaklarını dudaklarıma sürttüğünde kıvılcım kasık arama ulaştı hızla. Vücudunu, sanırım geri dönülmez yangınlar başlatmamak için uzak tutmaya çalışıyordu, en azından vücuduma yaslanmıyordu ama dudaklarını uzak tutmakta zorlanıyordu. “Şöyle yapıyoruz. Şunlar kabinden gittiğinde ben çıkacağım, sen de bu kıyafeti çıkartacaksın. Doğru düzgün bir şey bulup gideceğiz buradan. İstiyorsan alırız bu elbiseyi de ama akşam için başka bak.”

Kabin kısmına gelen diğer insanlar duymasın diye kısık konuşuyorduk ama fısıldamak, birbirimizin dudaklarına nefesimizi üfler gibi konuşmak her şeyi daha da ilgi çekici kılıyordu. Gözlerim hâlâ kapalıydı, aralasam da bu yakınlıkta ancak dudaklarına bakabilirdim. “Giydiğimde problem çıkartacaksan, giyemeyeceksem niye alalım?”

“Giyersin güzelim.” dedi ve ‘güzelim’ deyişiyle rahatladım. Bana kızgın olduğu için ‘güzelim’ demeyişiyle de cezalandırır gibiydi ama işte, muhtemelen istemsizce çıkmıştı yine dudaklarından. “Problem çıkartmayacağım yerlerde giyersin.”

“Ne zaman mesela?”

“Baş başa oluruz mesela.” dedi titrek bir nefesin daha ardından dudağımı yaladım yavaşça. Öpmek üzere gibi uzandı ama ardından kendisini tutup yavaşça başını çekti. Ben de gözlerimi kırpıştırarak araladım ve o da birkaç saniye daha kapalı tutma ihtiyacı duyup öyle araladı. Baş başaymışız gibi hissettim bakışlarında. Ya da nerede olduğumuz önemsizmiş, buraya da sığarmışız, ne kadar ses çıkarttığımızı boşverebilirmişiz, gibi hissettim.

“Sen görünce sorun yok yani?” diye uğraştım onunla, aklımı dağıtmaya çalışırken.

“Kızım senin her zerren benim ezberimde zaten.”

Başımı, delip ardına geçmek ister gibi duvara yaslı tutarken yüzünü, güvenlik için uzaklaştırmış olsa da hâlâ elleri iki yanımdan duvara yaslıydı ve kolları arasındaydım. Hiç de güvende değildik. “İki yıl geçti, vardır unuttuğun şeyler.”

“Benlerinin yerini ezbere söyleyebilirim.” dediğinde yavaşça kaşlarım kalktı. Elleri belime kaydı ve nabzım iyice yükselirken beni kendisine çekti. Elim ayağıma dolaşırken sırtımı hafifçe aynadan yana çevirdi. Saçlarımı kapıya dönük sağ omzumda her telini ayrı sever gibi topladı. Eli, sırtı açık kıyafetin yarattığı özgürlükle belimde, sırtımda dolaşmaya başladı ve titrek bakışlarla ona bakakalan bana “İzle.” diye fısıldadı. Anlayamayarak gözlerimi kırpıştırdığımda arzulu bir şekilde kıvrıldı dudakları. Başıyla, bakmadan aynayı gösterdi. Gözlerimi güçlükle ondan aldım. Başım omzuna yaslandı ve aynadan, yansımamıza baktım. Sırtımda gezinen eli, bazılarının varlığını bile bilmediğim minik benlerde gezindi. O da çenesini başıma yaslamış, gözlerini aynadan uzak tutuyor, ezbere gezdiriyordu elini. Eli, kuyruk sokumuna kadar dekolteyle inen elbise de kalçama kaydıkça, tüylerimi diken diken etti ve vücudumun neredeyse kıvranmasını sağladı. Ben yeterince tahrik olmuş haldeyken ve onun da nefes alış verişlerinden halini tahmin edebiliyorken yetmezmiş gibi gözlerini kapattı ve vücutlarımıza yön vererek bizi aynaya çevirdi. Hemen ardımda ve kasıkları kalçama yaslıyken, benim de gözlerimin kapanmasını sağladı. Bir eli belime dolalıyken, diğer eli çenemle boynumun arasında bir noktaya değdi. Kasıklarını bana bastırıyordu, benim de vücudum ona yaslanmıştı. Teslimiyetimden tahmin etmiş olsa gerek “Gözlerini aç.” diye fısıldadı. Gözlerimi kırpıştırarak araladım, onunkiler hâlâ kapalıydı. Parmakları gezdikçe severek, sevdikçe minik benlerimi göstererek hareketlendi. Boynumdakini gösterdi, köprücük kemiğime kaydı eli. Göğüs dekoltemde gezindi. Dar kulpu yüzünden kıyafetin şişirdiği sol göğsümün üstündeki beni bir hayli oyalanarak gösterdi ve tekrar gözlerimi kapatma ihtiyacı hissettim. Artık fısıldamak bir kenara, konuşmuyorduk bile ama etraftakiler nefes seslerimizi bile duyabilirdi. Hislerimiz gürültüyle saçılıyordu vücutlarımızdan.

Eli, artık kumaşın örtmeye başladığı göğsümden geçti, koluyla sardığı karnımdan kaydı. Üst bacağıma ulaştı. Tehlikeli yerlerden uzaklaştığı için rahatlayacakken eli kısa eteğin altından girdi ve kanatmak ister gibi dudağımı ısırdım. Kendimi ona sürtmemek için zor duruyordum, o ise bir hayli bastırıyordu erkekliğini kalçalarıma. Diğer kolu beni sabit tutarak sarılmıştı belime. Başım göğsüne yaslıydı, dudaklarını saçlarımda gezdiriyordu ama tahrik olmuşlukla gergin bir şekilde kıvrılmış dudaklarını görebiliyordum. Gözlerimi kapattım.

Eli, kasığımın sağ tarafına vardı. Öyle ki başparmağı kadınlığımın üstünden göbek deliğime doğru uzanmış, işaret parmağının yanı ise kilodumun üstünden kadınlığıma değiyordu. İşaret parmağının ucuyla bir benimi daha göstermiş oldu ama artık benler, kıyafetler umurumda bile değildi. Biraz önce neredeyse kıvranırken, şimdi gerçekten kıvranıyordum. Elim, elinin üstüne doğru geldi. Kadınlığıma tamamen kaydırmakla, çekmek arasında kararsız kaldığımdan öylece yer edindim elinin üstünde. Diğer elim de belime sarılı kolunun üstünde titrekçe duruyordu.

Boynuma yöneldi, başım sol omzuna doğru kayarken boynumun sağ tarafında ona yer açmış oldum. “Sence ben…” dedi dudaklarını kulağıma sürterek. “Sadece benim dokunabileceğim yerleri başkasının görmesine müsaade eder miyim?”

“Tamam.” dedim kekeleyerek. İttirecek gücüm yoktu ama çekilmesini umuyordum çünkü dizlerimin bağı çözülmüştü, bacaklarım titriyordu ve tutmasa düşerdim. O da halimi hissediyor, biliyor olmalıydı. Burada devamını getiremeyeceğimiz bir yangın başlatmıştık, gerçekten sevişmeye başlamadan önce durmalıydı çünkü ben durdurmazdım. Mümkün değildi, resmen arzuyla yanıp tutuşuyordum şu an. Üstelik henüz kadınlığıma tam olarak dokunmamıştı bile. Parmakları birkaç santimetre kaysa yer ayaklarımın altından kayardı. Bana güveniyorsa, güvenmemeliydi ama gerçekten burada sevişemezdik.

Kıkırdağımı dişleri arasına alıp bıraktı ve bana yeni bir eziyet bahşetti. “Anlaştığımıza sevindim.” diye fısıldadı.

“Evet…” diye mırıldandım. Gözlerimi açabilmek için çekilmesine ihtiyacım vardı. Dudağımı yalayıp ve ısırıp duruyordum. “Bırakır mısın peki?” dedim ve maalesef ki tekrar kekelemiştim.

“Tabii.” dedi ve müthiş bir eziyetle ellerini son ana kadar temas etmeye devam ederek vücudumda kaydırdı. Ardımdan bir adım eksilip de temaslarımızı keserken “Şimdilik.” diye de ekledi. Vücut ağırlığının eksilmesi ve vücudumu tutan bir şeyin kalmamasıyla birlikte sendelediğimde nefesi boynuma çarparak güldü ve kolu tekrar belime sarıldı. Hâlihazırda kapalı olan gözlerimi çizgiler oluşturarak sımsıkı yumdum ve bir anlığına nefesimi tuttum çünkü dudaklarını boynuma bastırıp soluyarak öpmüştü.

Elim önümdeki aynaya yaslanırken hem ihtiyaç duymuş, hem de tekrar çekildiğinde tutunacak bir yer aramıştım. Elini, aynaya yasladığım elimin üstünde hissettiğimde yutkunarak alnımı da yasladım. Aklım habire başka yerlere çalışıyordu. O da aynı durumda olmalıydı ki diğer eli elbisenin eteğini yukarı doğru kaydırmaya başladı.

“Asya abla?”

İrkildim, Barlas memnuniyetsiz bir şekilde nefesini verdi ve eteğimi düzeltti. “Abim çıkmış herhalde, göremedim. Yeni kıyafetler buldum, bir baksana şunlara. Abim tehdit etti beni, o yüzden daha kapalı şeyler buldum.”

Barlas boynumdan çekilirken alnımı aynadan ayırıp gözlerimi kırpıştırarak araladım. Aynadaki yansımamızda ona baktım, o çoktan bana bakıyordu. Halimi keyifle izlerken, hali de keyifle izlenecek bir manzaraydı. Titrek sesimle, “Başka birileri var mı?” diye sordum. Biraz önceki anlarda kim gelip gitmişti takip edememiştim.

“Yok. Kasada birileri var. Nasıl oldu o denediğin? Çıksana bakayım.”

Dışarı çıkmasını istesem dükkândan Barlas’la çıkacaktık, kasada beklemesini istesem yine giyinme kısmından Barlas’la çıkacaktık. Her türlü şu an Yağmur’a yakalanacaktık. Barlas da aynı şeyi düşünmüş olmalı ki, yavaşça beni kendisine çevirdi. Halime yansımalardan değil, bizzat baktı. Çenesi keyifle harmanlanmış bir arzuyla kasıldı, nefesini verişi aşamalıydı, nefesi hislerine takılmıştı. “İyi misin?” diye fısıldayarak sorduğunda dürüst yaklaştım. Yavaşça başımı iki yana salladım ve güldü.

“Abi?”

Gözlerimi sımsıkı kapatıp yüzümü buruşturdum. Barlas biraz daha güldü ve yanağımı sevdikten sonra ardına dönüp perdeyi açtı. Ben de kendime gelmeye çalışarak gözlerimi araladım. Yağmur elinde askılar eşliğinde fıldır fıldır gözlerle bize bakarken Barlas da koridora, yanına çıkıyordu. Yağmur daha gördüklerini hazmedememişken Barlas, Yağmur’un getirdiği kıyafetleri sırayla alıp alıp incelemeye başladı.

Benim elim sağımda kalan duvara yaslanırken Yağmur’un yüzünde geniş bir sırıtış oluştu. Utançla bakışlarımı kaçırdım ve herhangi bir kıyafet vermesi için diğer elimi uzattım. Hemen bir şey alıp gitmeliydik bu cehennem gibi yanan yerden.

“Ben anneme söyleyeyim de, düğün salonu bakalım.”

“Ya,” dedim duygu karmaşasıyla gülerken. Barlas hâlâ kıyafet eleme derdindeydi. “Verin hadi bir kıyafet.”

Yağmur, “Buradan da bir camiye uğrayalım. İmam nikâhını aradan çıkartalım.” dediğinde uzattığım elimi sallayıp gülmeye devam ederek “Hadi.” dedim. Anasının kızıydı.

“Bu arada üstündeki gayet güzel olmuş işte.” dediğinde başımla Barlas’ı gösterdim ve Yağmur da gözlerini devirdi. “Abi seni medeniyete davet ediyorum.”

Barlas “Müsait değilim abicim, gelemem.” dediğinde Yağmur gibi ben de güldüm. “İmam nikâhına gelirim ama.” diye eklediğinde gülüşümde tekrar heyecan ağır basarken astığı montu alıp Yağmur’a uzattım çünkü artık Yağmur’un eli kolu daha müsaitti. Barlas’ınkiler kıyafetle dolmuştu. “Hah, şu.” diyerek bana bir elbise uzattı. “Şu çok güzel.” diye eklediği sırada elbiseye almış, inceliyordum. Dümdüz, uzun, her yeri kapalı bir şeydi. “Barlas abartıyorsun.” diye sızlandım. Üfledi ve buna hazırlıklıymış gibi “Tamam. İkinci seçenek.” diyerek başka bir elbise uzattı.

“Oha, yırtmacı var.” dedi Yağmur şaşırarak. Barlas, “Dur lan görmemiştim.” deyip elbiseyi elimden geri aldığında üfleyişim gülüşümle dağıldı. Kolundan sarkan kıyafet topluluğundan renklerinden anladığım kadarıyla Harley Quinn kostümü olan bir takımı aldım.

“Bu çok güzel.” diyerek perdeyi kapattım, hızla geri açıldı. “Barlas, normal bir takım işte.” dedikten sonra her tarafını gösterdim. Tamam, istediği kadar ilgi çekmeyen bir takım da değildi, güzel bir takımdı ama öyle diğerleri gibi absürt bir açıklıkta değildi. Bir tarafı kırmızı, diğer tarafı mavi olan bir deri ceket vardı, üstü kırmızı, göğüsten itibaren beyaz olan bir crop ve yine bir tarafı kırmızı, diğer tarafı mavi olan şort vardı. Ön tutamı haricinde, iki taraftan toplu sarı bir peruğu da vardı. Bir tutamının ucu kıyafetlere uygun olarak kırmızı, diğer tutamının ucu maviye boyalıydı. Fileli çorap da vardı. Yağmur’un hünerlerini göstereceği bir makyajla birlikte Harley Quinn olurdum işte. Normalde filminde şortu daha kısa, kıyafetleri daha ilgi çekiciydi ama bu kostüm daha makul biçimlerdeydi. Kışın kazak, pantolonla dolaşsam da yazın etek, şort falan giyerdim gayet. Bu da normalde giydiğim şeylerden daha açık değildi. Barlas buna da laf etmemeliydi artık. “Hem sen de Joker olursun, yüzlerimiz iyice tanınmaz olur.”

Yağmur, “Nasıl bir parti bu?” diye sordu ve Barlas gözlerini bana dikmeye devam ederken ben Yağmur’la aralarında gezdirdim. Canan teyzeler Barlasların ne işler çevirdiklerini tam bilmiyorlardı, Yağmur’un daha çok bilgisi vardı ama yine de ‘hırsızlık yapmaya gidiyoruz’ demek istemedim.

“Kostüm partisi işte. Tanınmayalım, uyum sağlayabilelim diye.”

Barlas, “File çorap işi bozuyor. Üstü de crop.” dediğinde tepem atarken dişlerimin arasından “Yeter ama,” dedim. “Kostüm partisi bu! Bin tane insan Harley Quinn ve Joker olarak gelir oraya.” dedim, devamını getiremedim ama anlasa gerekti. Böylelikle bizim gibi görünen başkaları da olurdu, kimlik tespitimiz zorlaşırdı, araya karışmamız kolaylaşırdı.

Yağmur, “Sopası da vardı reyonda.” dediğinde “Bak, sopası da varmış.” dedim sanki Barlas için kayda değer bir fark yaratıyormuş gibi.

Bakışlarını dikmeye devam edince “Bir giyineyim.” diyerek perdeyi tekrar çektim. Peruk harici kalanları giyindim. Yani… Evet ilgi çekici görünüyordum ama açık saçık da sayılmazdım. Üstümün de, şortumun da boyu gayet makuldü. Perdeyi geri çektiğimde şirketi batmış gibi oturan Barlas, oturaktan kalktı ve Yağmur gibi merakla karşıma dikilirken gözleri çoktan seyahate çıkmıştı. Düşünür gibi bir süre daha baktı ve “Yok.” dedi. “E baktın o kadar!” dedim, demek ki olur yanı vardı.

Yamuk bir şekilde sırıtıp “Bakmak için baktım.” dediğinde Yağmur gülerken yumruğumu sıkıp yüzüne doğru kaldırır gibi yaptım. “Yeter Barlas! Bunu alıyoruz!”

Kaşlarını kaldırdığında meydan okumasına karşı başımı onaylar şekilde sallayarak kollarımı göğsümde birleştirdim. Birkaç saniye sonra başını salladı ve tam rahatlayacakken “Akşam gelmemene karar verdim.” dedi.

“Bensiz o kostüm partisine gidebilir misin sanıyorsun?”

Konu sadece işe çıkmak da değildi. Burada beni kıskandığı ne kadar kıyafet varsa benzerleriyle başka kadınlar gelecekti bu partiye. Barlas benim gibi, “Eril eril konuşma.” diye dalga geçtiğinde Yağmur’la birlikte ben de güldüm.

“Barlas, bunu almak istiyorum.” dediğimde dilini şaklattı ve çenem kasıldı ama bu yol çözüm getirmediği için şirince sırıtmaya çalıştım. “Barlas, bunu alalım.”

Dilini şaklattığında kabinden çıktım ve gözleri hızla etrafta gezindikten sonra tekrar bana baktı. Kolunu tutup temas sağlarken “Bunu alalım mı?” dedim sevecen bir tavırla. Başını iki yana salladı ve elimi çektim. Tüm maskelerimi düşürüp sinirle “Barlas!” dediğimde güldü.

“Başka bir cadı kostümü bulalım bence sana.”

Ve kötü kötü bakma savaşlarımız başladı. Yağmur, “Abi yemin ediyorum abartıyorsun ya.” dediğinde cepheme destek sağlayan Yağmur’u gösterdim. “Bak, aklın yolu bir. Harley Quinn kostümü çok mantıklı.” dedim, plana yarayacağını kastederek. “Ve bu kostüm gayet makul.” dedim, medeniyete giriş seviyesinde olan Barlas’a.

Sıkkın bir nefes alıp verdi ve gözleri tekrar üstümde gezindi. Bana hak verir gibi bakıyordu ama gördüğünü beğendiği için, bir yandan da kıskanıyordu ama gerçekten bir rahibe kostümüyle gitmeyeceksem, ve hatta rahibe kostümüyle gitsem bile, zaten her türlü beğenecek, kıskanacaktı. Kim bilir orada kadınlar, neler neler giyinecekti. Ben dümdüz şort, ceket giyiyordum, daha ne istiyordu?

Cüzdanını çıkartıp Yağmur’a uzattı ve gergin olsa da hayran bakışlarını üstümden alıp “Arabada bekliyorum.” diyerek hareketlendi. Barlas gözden kaybolunca Yağmur, “Ay evlenme bununla, boş ver. Bu ne kıskançlık?” dedi. Gülerek “Ona da Joker kıyafeti ayarlasana.” dedim. Belli ki tadı kaçmıştı, denemeyecekti. Bedenini biliyorduk hem.

Tekrar kendi kıyafetlerimi giyip elimde kıyafetlerle kasaya yöneldim. Yağmur da Barlas için bulduklarını gösterdi ve sırıttım. O da Joker’in tarzını yansıtan şıklığın ve serseriliğin birleştiği gömlek, pantolon takımı giyecek, abartılı aksesuarlar, yeşil peruk takacaktı. Deri ceketler, sopalar ve yüz makyajlarımızla da birleşince, manyak ama güzel bir çift olacaktık.

Birimiz polis, diğerimiz avukat olacaktı ama suçlu bir çift oluvermiştik. Hem de Meriç’in de dediği gibi, bu gece iki deli olarak ellerimizde sopalar da olacaktı. Birbirimizden gizlemeyecek ama karşı tarafa saldıracaktık.

**

Ben yine sevdim bu bölümü de jhdsgfhsln Egosit miyim neyim artık. Asya ve Barlas gerçekten yazmaktan çok keyif aldığım bir çift. Siz de umarım okumaktan keyif alıyorsunuzdur.

 

217

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!