21. BÖLÜM - ŞAH-
Merhaba aşkımlaaarr
Her bölüm aynı şeyi demeye başladım ama gerçekten bu bölümü sevdim ekfdsuheukfj Kurgu ilerledikçe yaşananlar daha da hoşuma gidiyor ^^
İyi okumalaaaaarr
**
“Ne oluyor lan burada?”
Yerden doğrulurken ne diyeceğimi bilemez halde “Barlas…” diye soludum. Yüz ifadelerimden bir haberdim ama ne Barlas’ın bu şartlar altında yüz ifadelerime takılacağı vardı, ne de benim Barlas’ın yüzü böyleyken kendi yüzümü önemseyeceğim. Yeryüzünde cehennemi taşıyan gözleri, yere yığılmış Ata’yla, üstüne düşer gibi eğik bir halden henüz doğrulan benim aramda gezinirken ardındaki kapıyı kapatıp kilitledi. Ve bir ‘Siktir’ daha yankılandı zihnimde.
Muhtemelen Ata’nın bana saldırdığını, benim de kendimi korumak için şişeyle kafasına vurarak yaraladığımı düşünüyordu.
Kalbim kulağımda atarken ve an benim için yavaşlarken birkaç büyük adımda yanıma vardı ve elimden tuttuğu gibi beni koltuğun arkasına, kendi ardına çekti. Titreyen dudaklarıma çarpan nefeslerim eşliğinde zihnime oksijen yollamaya çalışıyorken Barlas beni tutmadığı eliyle telefonu çıkartıp heybetinden telefon ekranını göremediğim birini aradı. Göğsü, her biri kalbime vurgun gürültülü nefes alış verişleriyle hareketliyken koltukla sehpa arasına yığılmış Ata’yı göremeyeceğim bir pozisyondaydım. Barlas ona dönüktü ve gözlerini Ata’dan çekmiyor olmalıydı. Ata baygındı, bu işleri kontrol altına almamı kolaylaştırabilirdi eğer böylesine bir ruh daralmasına sahip olmasam.
Telefondaki her kimse, “Plan iptal, benden buraya kadar.” dedi. Burnumun ucundaki sırtında, nasıl açıklayacağımı düşünerek gezinen gözlerim başına doğru yükselirken ardından kaşlarım çatık şekilde baktım. Bir adamla konuşuyordu, telefonun ahizesinden gelen seslerden anladığım kadarıyla ama karşı tarafın sarf ettiği kelimeleri seçemiyordum. Sadece Barlas’ı aksine ikna etmek ister gibi telaşla sesini yükselttiğini duyabiliyordum. Lafını kesti Barlas. “Ne olursa, işi yakacağımı söylemiştim. Hakkını helal et, müdür.” dedikten sonra telefonu kapatıp cebine koyduğu gibi ceketinin içinden elini belinin ardına götürdü ve arkasında kaldığım için sadece montundaki şişkinliği görebildiğim için ne olduğunu, çıkarıp da Ata’ya doğrultana kadar algılayamadım.
“Barlas!” diye çığlık atarak önüne geçmeye çalıştım ama müthiş bir güçle ardında tuttu beni eli. Diğer elim, silahı tutan kolunun omzu ile pazusu arasında geriye doğru çekmeye çalışarak gezindi. “Ne yapıyorsun? Manyak mısın sen? Dur! Yalvarırım, ne olur...” derken çığlığım, nefes darlığına dönüşmüştü. Korku, gözlerimin kararmasını sağlarken silahın emniyet kilidini de açtı ve dizlerimin bağı çözüldü. Bağırışım, çekiştirişim, belki nefesim yetse daha da yalvaracak olmam silahı indirmesini sağlamazdı ama ardında, tuttuğu elim havada kalarak yere çöküşüm, hızla bana dönmesini sağladı. Silahı yakınımda tutmak istemez gibi yere koyarak kollarımdan tuttu. Bacaklarım kalçamın yanından dizlerimden kırılı halde yere yaslanırken o da önümde dizlerini kırarak alçalmıştı. Odaksız ve kararıp duran gözlerim vücudunda, boynunda, bazen telaşla bakan gözlerinde gezinirken “Dur…” demeye çalıştım. Titrek ellerim göğsüne yaslandı. “Yanlış anlıyorsun…”
Bir eli yanağıma kaydı, teninin sıcaklığı hızla iyileştiren sihirli bir merhemken öfkesine rağmen merhametliydi gözleri. “Sarhoş, bayılmış…” diye ağzımda bir şeyler geveleyerek açıklamaya çalıştığım sırada, olaylara gergin ama benim için endişeli bir sesle “Önce iyi ol…” dedi ve güçlü kolları belime sarılırken eş zamanlı beni de kaldırarak ayağa kalktı. Tekli koltuğa ayağıyla yön vererek pencere tarafına, Ata’nın aksi yönüne çevirdi ve oturmamı sağladı. Gözleri odada gezinirken üst vücudum hafifçe eğilmiş, dirseklerim dizlerime yaslanmış, ellerim saçlarımı geriye iterek alnımı bulmuştu. Yanımdan birkaç saniyeliğine ayrıldı ve bir kolonyayla döndü. Buraya gelmeden önce de tansiyonumun oynadığını bilerek kolonyayla ıslattı ellerini ve kolonyayı pencere pervazına koydu. Boynumu, yanaklarımı kolonyayla ıslattıktan sonra burnuma tuttu ellerini. Gözlerim kapanırken nefes alış verişlerimi düzenlemeye çalışıyordum ama bu odadan sağ salim ve kimseyi de öldürmeden çıktığımız ana kadar nabzım düzelmeyecek olmalıydı.
Önümde bir dizini yere yaslayarak çöktü, ellerimi tek eliyle tuttu ve diğer eli yanağıma yaslandı. Başımı doğrulttu ve gözlerine bakmamı sağladı. “Daha iyi misin?”
En azından tansiyonum düzeliyordu ama daha iyi oluşum, ana dönmemizi sağlayacaktı. Yine de endişeli bakan gözlerine kıyamadığım için başımı onaylar şekilde salladım ve tam da beklediğim gibi çenesi yeniden kasıldı. Gözlerine öfke hâkim oldu ve dişleri arasından “Şimdi, seni arabaya götüreceğim. Meriç de yanına gelecek…” dediği gibi devamını dinlemeyerek koltuktan kalktım ve o da doğruldu. Gözlerim yerdeki silahı aradığı ve bulduğum gibi Barlas eline alarak doğruldu. Silah tekrar nefesimi daraltmaya başladı ve Barlas da bunu fark ederek belinin ardına yerleştirdi. Böylelikle gözlerim özgürleşti ve titrek bakışlarım Barlas’ın kararmış gözlerine döndü.
Boğazım yırtılırcasına “Sen deli misin?” diye bağırdım ve boğazıma kıyamazmış gibi yüzünü buruştursa da geri adım atmak yerine bir adımla dibime vardı. Boy farkımız dolayısıyla tepemden bana baktığı kadar eziliyordu ruhum. “Silah da neyin nesi? Hani silah kullanmazdın! Silahın mı var senin? Katil mi olacaksın? Sen kafayı mı yedin?” dediğim gibi kollarımdan tutarak yüzüme eğildi ve “Evet!” diye bağırdı. “Kafayı yedirttin bana! Seni yanımda getirmek istemedim, ne yaptın, ne ettin benimle geldin. ‘Arabada dur’ dedim, sonra bu siktiğimin şerefsizinin odasında karşılıyorum seninle! Adam yere yığılmış, sen de yerdesin. Ne oluyor ulan, ne oluyor? Ne işin var lan senin burada? Sarhoş herifin yanında? Bu adamın kafası neden kanıyor, sen niye yanında, yerdeydin?”
“Geldiğimde böyleydi!” diye bağırdım ben de. “Sen ‘beş dakikaya dönerim’ dedin, dönmedin. Ata sarhoşken kaç cinayet işledi biliyor musun? Sağ kolu olan adamı bile vurmuşluğu var! Seni merak ettim, geldim…”
“Yetti yalanların.” diyerek bir elini kolumdan elime kaydırdı ve diğer elini üstümden çekip beni kapıya çekiştirdi. Kapının yanında elimi duvara yaslayıp “Hayır, gitmiyorum!” diye bağırdım ve Barlas elini kilitten çekip bana döndü. Kapıyı açarsa, Barlas’ın teslimat aldığı adam ve güvenlikler duyabilirdi, beni odadan çıkartmadan önce başımıza milleti üşüştürmek istemiyor olmalıydı.
“Asya çıldırtma beni!”
“Kendi kendine bayıldı!” diye çığlık attım ve ilk defa yalan söylemiyordum. “Düşmüş, başına da şişeyi devirip yarmış olmalı. Halini görünce sen yaptın sandım hatta başta, nabzına bakmak istedim. O yüzden yerde, yanındaydım.”
Ve artık yalan söylemeye başlamıştım.
Elimdeki elini bırakıp beni önüne çekti ve elini dudaklarıma yaslayıp beni de susturarak sırtımı, vücuduna yapıştırdı. Beni bu halde, ses çıkarmamamı sağlayarak sürükleyeceğini anladığımda itiraz eden çığlığım avucunda boğuklaştı. Diğer eliyle kilidi açmak istediğinde elimi elinin üstüne koyup, diğer elimle de dudaklarımın üstündeki elinden kurtulmaya çalışırken kapıyla vücudunun arasında çırpındım. Canımı acıtmamak için bırakmak zorunda kaldığı gibi kapıyla vücudu arasında ona döndüm. Ağırlığımın kapıyı açıp açamamasına bir fark yaratmayacağını bilsem de sırtımı kapıya yaslayıp ellerimi de iki yanımda kapıya yasladım, açmaya çalışırsa kapıyı geri ittirmek için. Beni arabaya götürmeye çalışıyordu ama beni arabaya kilitleyip dönerse o silahı yine belinden çıkartacaktı.
“Sana yemin ediyorum kendi bayıldı! Yalan söylüyorsam Allah canımı…”
“Benim canım üzerine yemin et!” diye bağırdığında yüzüm buruştu. “Senin üzerine yemin etmek istemi…”
“Ulan, hadi!”
“Yemin ederim!” diye bağırdım çaresizlikle. Yalan yere yemin etmiyordum, adam gerçekten kendi bayılmıştı. Başı dönmüştü, düşerken de üstüne sehpayı devirmişti. Tabii o sıra bana tutunmaya çalışmış, beni de devirmişti ama bu ayrıntıyı yemin konusuna dâhil etmemiştim.
Yüzü öfkeyle kasıldı, hızlı nefes alış verişlerimiz yakın yüzlerimiz arasında çarpışıyordu. Elleri iki yanımdan kapıya yaslandı. Alnımı da alnıma yaslayarak, başımın da kapıya yaslanmasını sağladı ve gözlerim kapanırken öfkeli nefeslerini dinledim. Gerginlikten yumruk şeklini almış ellerimi belinin iki yanına götürdüm. Bir anlık refleksle yeniden silahına uzanmasından korkuyordum. Temasımla vücudu daha da kasılırken son durak bilmeyip kollarımı olabildiğince beline sardım ve “Lütfen sakin ol.” diye fısıldadım. Silahı şimdi bileğimin altında hissedebiliyordum.
Ona sarılmama şaşırarak alnını alnımdan ayırdığı gibi gözlerimi bile açmaya zaman kaybetmeden hemen başımı göğsüne yasladım ve derin bir nefes alıp vere vere, kendimi de sakinleştirmeye çalıştım. Vücudum titriyordu ama ona sarılan ellerimde birikmişti tüm gücüm. Başım bile güçsüzlükle düşmüştü göğsüne.
Elleri henüz kapıya yaslı bir halde, hareketsiz kalmışken başı, inanmak için bakma ihtiyacıyla olsa gerek başıma eğilmiş olsa gerek sesi daha yakından geliyordu. “İki yıldır sarılışına hasret, muhtaç yaşıyorum ve gerçekten beni kontrol etmek için mi yapıyorsun bunu?” derken biraz sitemli, suçlayıcı, biraz kızgın, yine de gevşemiş ve duygu doluydu sesi. Beni suçluyor olsa da ellerini belimde hissettim, bir saniye geçmeden sımsıkı sarıldı, kalbinin derinliklerine çekti ruhumu. Öldüğüm yerlerden doğdum. Başını başıma yasladı ve “Gururuma tüküreyim. Buna da kabulüm.” diye mırıldandı. Titrek nefeslerimin çarptığı dudaklarım kıvrıldı, sımsıkı kapattığım göz kapaklarım gevşerken ve kirpiklerim ıslanırken. Ata’nın ayılmamış olduğunu umuyordum. Ve, başına aldığı darbenin tehlikeli bir sağlık sorunu yaratmamasını… Babası, kendi kendine bayıldığına ve zarar verdiğine ikna olmaz, faturayı bize keserdi. Sarılışı tüm karanlık duyguları imha etmek için ışığı çağırırken bile için için korktum. Silah çekmişti resmen Ata’ya… Ne olduğunu anlamayıp sadece tahmin ettiği sırada, kime çalışıyorsa arayıp haber verdikten hemen sonra silah çekmişti. Patronuna saygı duyduğunu ve hatta vefa borcu olduğu anlamıştım çünkü öfkesine rağmen yine de ilk yaptığı beni ardına çekmek, ikinci yaptığı ise patronunu aramak olmuştu. Helallik de istemişti. Müdür, demişti. Adamın lakabı mıydı?
Duygularının katili olduğum yılların ardından elimi daha fazla kalbinin kanına bulamak istemediğim için, “Evet sakinleşmeye de ihtiyacın var ama hem de istediğim için,” diye düzelttim. “Sarılmak istediğim için yapıyorum.”
Doğruydu. Sakinleşmesini istediğim şüphesizdi ama asıl istediğim sarılmaktı. Korkuyordum, yorgun, bitkindim, tansiyonum oynayıp duruyordu, panik atak kapıdaydı ve nefesime iyi gelen tek şey Barlas’tı. Şimdi bir yaşam ağacı gibi yeniden kök saldığımızı biliyordum. Kuru otlar yeşererek vücutlarımız gibi ruhlarımızı da bir hale getiriyordu. Birbirini arayan iki ruh, bu uğurda kayboldukları karanlıklardan kurtulmuştu.
Kolları arasında, istediğim gibi kalbine kıvrılabileceğim kadar küçüktüm şimdi. Onun da gözleri kapalıydı. Görebileceğimiz değil, hissedebileceğimiz bir hayalin içindeydik. Çıkasımız da yoktu ama Ata’nın mırıltısını duyduk.
“Seviyorum…”
Vücudum kaskatı kesilirken gözlerim hızla aralandı. Barlas’ın da kolları kasılarak çekilirken başımı doğrulttum. Barlas Ata’dan yana bakarken ben de yüzüne bakıyordum. Çekilse de temasını kesmediği için hâlâ üstümde olan ellerine engel olmak ister gibi belinin ardındaki silahının üstünde tutmaya devam ettim ellerimi.
“Çok seviyorum…”
Barlas’ın gözleri bana döndü. Karmaşık duygular içerisindeydi. Sarılışın etkisindeyken o hayal dünyasından henüz kopamamış gibiydi ama uzun sürmeyecekti. Çenesi kasılıyor, gözleri kararıyordu, dudaklarındaki gülümseme zaten silinmişti. Tedirgin gözlerim gözlerindeyken “Şimdi sarhoş olma derdi anlaşıldı.” dedim alay etmeye çalışarak. “Sevgilisiyle kavga etmiş demek ki.”
Kaşları yavaşça kalktı ve kalbim göğüs kafesimi zorlarken babası Beyham’dan öğrendiğim ismi dile getirdim. Ata bana evlenme teklifi edeceğini sanırken, babasının karşısına çıkartacağı kadının ismiydi bu. “Ebru, yakında duyarsın ismini. Evlenme teklifi edecekti.”
Kendimden nefret ediyordum. En az Ata’dan nefret ettiğim kadar. Hâlâ gevşek kollarla da olsa sarılır halde olduğum adamın beni seven gözlerine bakarak yalan söylüyordum. Üstelik bu yalan okyanusunda sadece bir damlaydı ama en büyük damla olsa gerekti. Sevdiği kadından bahsediyordu, silah doğrulttuğu adam. Bundan habersiz olan gözleri gözlerimdeyken, tüm yalanlarıma rağmen bana inanmaya meyilliydi kalbi. Belki de, bu kadarını yapmayacağımı düşünüyordu. Onu bu kadar kandıramayacağımı…
O sessizce bakmaya devam ederken “Ama ismi duymamış gibi davran, ben de tesadüfen öğrendim.” dedim çünkü Barlas’ın, Ebru’nun ismini kullanmasını istemezdim. Ata, dediği gibi Barlas’a düzenlettirecekti evlenme teklifini ve bu süreçte, büyük bir hayal kırıklığı yaşamasını amaçlayarak son ana kadar benden bahsettiğine dair açık vermeyecek, başka bir kadından bahseder gibi davranacaktı. Böylelikle Ata her bahsettiğinde, Barlas da Ebru’dan bahsettiğini sanabilirdi. Tabii Ata, bir de ismimi sayıklamazsa…
“Neyse ki ölmemiş.” dedim, en azından ses çıkardığı için. Barlas’ın gözlerini gözlerime dikmesi ve sessizliği, beni konuşmaya itiyordu. Ellerimi yavaşça belinden çektim, eğer isterse yanında küçük ve güçsüz kalan ellerim silahı çekmesine engel olamayacaktı. Bu yüzden gerekirse araya girebilmek için yavaşça kapıyla arasından çıktım, haline bakacakmışım gibi Ata’ya doğru yöneldim. Gözlerini de açtıysa, artık dikkat etmemiz gerekiyordu Barlas’la konuştuklarımıza ve temaslarımıza.
Derken, elimden tutup geri çekti. Bir an eli beline gidecek sanıp telaşlandım ama neyse ki silahı yerli yerindeydi. “Burada kal.” dedi. Bağırmadı, çağırmadı ama yerime sinmeme yetti ses tonu. Elimi bırakıp Ata’ya yöneldi. Ata o sıra “Başım…” diye sızlanıyordu, kelimeler ağzında yuvarlanırken. Dudaklarımı kemirip durarak Barlas’ın ardından bakıyorken içim içime sığmıyordu. Tek bir kelime, hayatımızın sonunu getirirdi. Ata bir kez bile ‘Asya’ derse, o silah patlardı. Barlas parçaları birleştirir katil olurdu, yetmezmiş gibi sonra da Beyham’ın maktulü olurdu.
“Siktiğimin sehpası…” diyerek sızlanmaya devam etti Ata. Koltukla sehpa arasında kaldığı için onu göremiyordum. Barlas ise başının ucuna varmıştı. Ata’nın böyle söylemesi işime yaramıştı, sehpayı üstüne devirdiğini kanıtlardı ama böyle konuşup duracaksa tehlike büyüktü. Yine de gözleri hâlâ kapalı olmalıydı ki Barlas’a dair bir şey dememişti.
“Biri yardım etsin…”
Çalışanlarından birine sesleniyor olmalıydı. Son anlarını ne kadar hatırlayıp hatırlamadığını düşünüyordum, bana bir hayalmişim gibi bakmış, inanamamıştı, belki de gerçekten yanında olduğumu düşünmüyordu.
“Edeyim orospu çocuğu.”
Gözlerim korkulu düşüncelerle koltuğa kaymışken Barlas’ın konuşmasıyla ona bakmıştım ki, eğilip yumruğunu Ata’nın suratına geçirdi. Ve evet, Ata’nın başının sancısıyla ilgili bir derdi kalmamış olmalıydı çünkü bu yumruk onu bayıltmaya yeterdi. Gözlerim irileşirken hareketlendim ama bana bakmadan “Orada kal.” dedi. Kaldığım yerden “Başına darbe aldı zaten!” diye seslendiğim gibi doğrularak bana döndü ve “Sana ne kızım?” diye bağırdı. Sinirlerinin yine bozulduğunu gördüğümde ambulans gibi sarılarak yetişmek istedim ama bu sefer bariz bir şekilde onu kontrol etmeye çalışıyormuşum gibi görünürdü ve bir yandan sinirleri daha da bozulurdu.
Eğildi ve cebinden çıkarttığı bir şeyi Ata’ya doğru tuttu. Göremediğim için ne yaptığını anlayamıyordum ama doğrulduğunda ve bezi tekrar cebine koyduğunda eğer yumrukla bayılmadıysa diye Ata’yı bayılttığını tahmin ettim. Bir yandan iyi olmuştu çünkü Barlas’ı ikna etmeye çalışırken konuşmalarıma pek dikkat edemiyordum, Barlas zaten hiç etmiyordu ve ayılırsa Ata duyabilirdi. Ellerimi havada sallaya sallaya “Ambulansı falan çağırmamız lazım. Kafası yarıldı, görmüyor musun? Ölebilir!” dediğim gibi “Ölsün, gebersin a*ına koyayım!” diye bağırdı. Havayı öfkeyle savuran ellerimiz hareketsizleşirken nefes nefese baktık. En sonunda Barlas, “Sinirlerim bozuk.” diye açıkladı ve yüzü buruşurken ellerini ensesine götürerek başını eğdi, gözlerini kapattı. “Bağırdığım ve küfürler saçıp durduğum için özür dilerim.” diye mırıldandı ve sakinleşme çabasından fırsat bilip yakınlaşmaya çalıştım ama elini aramızda kaldırıp beni durdurdu. Gözlerini bile aramadan yapmıştı. “Ama bir süre daha bağırmaya devam edeceğim.” diye de önden bilgi verdiğinde üfledim. Şuradan Ata’yı birine teslim edip gittiğimizde istediği kadar bağırabilirdi ama artık şuradan çıkmak istiyordum.
“Ölür ederse başımıza kalır! Anladık kendini düşünmüyorsun, beni de mi düşünmüyorsun? Tararlar bizi, mekândan bile çıkamayız.” dediğimde bir hışımla elini ensesinden çekip başını kaldırdı ve gözlerini araladı. “Tam da o yüzden şerefsizin üstüne kurşun yağdırmıyorum!” diye bağırdı ve başını hafifçe ardına, Ata’ya çevirip bakışlarıyla tükürür gibi baktı. “Yoksa sana zerre kadar güvenmiyorum, tek olsaydım şansa bırakmayıp öldürürdüm bu piçi.”
Güvenmemesine alınma yüzsüzlüğüne bürünmedim. Takıldığım başka bir yer vardı.
“Ne kadar kolay dile getiriyorsun ya!” diye bağırdım. Neyse ki bu odada kamera yoktu ve hâlâ gelen giden yoksa belli ki sesimiz duyulmuyordu. “Katil misin sen? O ‘müdür’ dediğin patronun daha önce adam öldürttü mü sana?” dediğim gibi Barlas duymasından ilk defa endişe ederek gözlerini Ata’ya çevirip tekrar bana baktı. Bana doğru yaklaştığı sırada “Gitme vaktin geldi. Seni götürüp bu herifi öyle halledeceğim.” dedi ve kollarımdan tutarak beni kapıya çevirdi ama hızla kolları arasında tekrar ona döndüm. Geriye adımlarken tökezlediğim için kolu belimi sararak tuttu ve “Asya!” diye bağırdı. “Sinirlerim tepemde, sen buradayken bu adamı öldürme ihtimalim artıyor. Meriç’i çağıracağım, eve gidecek ve yanına gelmemi bekleyeceksin.”
Tabii bu dediklerime inansa bile bir posta da arabada beklemediğim için azarlayacaktı yine. Onu sakinleştirmek için bile, yine öfkeleneceği bir şeye inandırmaya çalışıyordum ama en azından bu öfkeyle baş edebilirdim.
“Söylesene, o ‘müdür’…”
Sırtım kapıya yaslanırken eliyle ağzımı örttü ve dudaklarımız arasında sadece eli kalırken vücudu vücuduma yaslandı. Gözleri dibimden duygu karmaşasıyla bakarken dişleri arasından “Bu lafı bir yerde tekrar etmeyeceksin.” dedi. Gözünü kararttığı ve her şeyin bittiğini düşündüğü bir anda yanımda konuşmuştu ama belli ki Ata’yı öldürmediği bir senaryoda bilmemem gereken bir lakaptı.
Gözlerimi uyarır gibi eline indirip yükselttim ve uyarı alsa da elini çekmedi. Avucunu ısırdığımda “Öptürtme bana kendini.” derken sesine arzu da bulaşmıştı. Şaşırmadım çünkü ortam, mekân, durum fark etmeksizin bu pozisyonda oluşumuz benim vücudumda da belirli hisler uyandırmıştı.
Avucunu rahat bıraktığımda o da elini yavaşça dudaklarımızın arasından çekti ve çok yakınımda olduğu için ancak dudaklarına bakarken “Öpmek istiyorsan öp.” dedim ve çenesi kasılırken isterik bir şekilde sırıttı. Nefes alış verişleri arzuyla titrer, sesi derinleşirken “Öyle mi?” diye sordu. Beklentiyle başımı hafifçe dikleştirdim ve böylelikle dudaklarımız yaklaştı. Elini belimin yanında hissettim ve dudaklarıma eğildi. Gözlerim hayal dünyasına daha erken kapılıp kapandı ve dudaklarım aralandı. Derken kilit açıldı. Nefesi de dudaklarımdan uzaklaşırken gözlerim kırpışarak araladım. Çenesinin ucuyla ardımdaki kapıyı gösterdi ve açmak için kulpunu tuttu. “Bir öpücük için, bin öpücükten vazgeçmem.” dedi. ‘Ah sen yok musun sen’ der gibi bakıyordu. Başa bela olduğumu ve her hareketimin altında onu zora sokan planların yattığını düşünse de daha da tahrik olmuş bakıyordu. Gerçekten, melek de olsam, şeytan da olsam ayrı seviyordu ve gözleri her nasıl oluyorsa hem galip hem mağlup bakıyordu. Beni öpmemeyi başardığı için galip ama öpse bir kereliğine de olsa daha çok şey kazanmış gibi hissedeceği için mağlup. O, bir kereden çok daha fazlasını istiyordu.
Gözlerim kısılırken “Bir katilin elinden tutmam, biliyorsun değil mi?” diye sordum. Tekrar çenesinin ucuyla kapıyı gösterdi. Beni kurtarmak için, Ata’yı ya da birini öldürmesini, meşru müdafaa sayabilirdim ama o ‘müdür’ denilen patronu, Barlas’ı alıştırmış mıydı ki bu kadar kolay dile getiriyordu? Silah kullanmam, demişti, belindeki silah nereden çıkmıştı? Silahla mı geziyordu gerçekten? Ben nasıl hiç fark etmemiştim…
“Bir katili sevmem, biliyorsun değil mi?” diye ekleyerek ısrarcı oldum. Saçma sapan adımlar atıp elini kana bulamasını istemiyordum.
Düzgün duracağı kadar diken üstünde hissettirmek istemiştim ama dudakları kıvrıldı. “Merak etme sevdiğin adam masum birinin katili olmaz.”
Gözlerimi kırpıştırarak kaçırırken nefesimi üfledim. Gözlerim heyecanla karışık bir gerginlikle duvarda gezindikten sonra fark ettiğim detayla tekrar ona döndü. O hâlâ bana bakıyordu, onu sevdiğimi gördüğü her an gibi parlıyordu gözleri. “Masum birinin? Kötü birinin olur mu yani? Ya da oldu mu?” Cevap beklesem de cevap vermesine bile fırsat vermeden telaşla, dehşetle konuşuyordum. “Böyle bir şey yapmış olamazsın, sana inanamıyorum. Bir de sen polis olacaktın!”
“Polisler de gerekirse kötü adamı öldürür.” diye hatırlattı ve yine açık bir cevap vermedi. “Barlas…” dediğim gibi beni kapıya çevirdi ve kapıyı açtığı sırada tekrar ona dönmeye çalıştığım için, eğilip omzuna beni katarak yeniden doğruldu. Omzundan sarkarken kapı açıldığı için çığlık atamadım çünkü başımıza birileri toplansın istemezdim ama durdu çünkü o da benimle birlikte yaklaşan polis sirenlerini duydu. Yaklaşan sirenlerle birlikte, mekân içi alarmlar da çalmaya başladı. Güvenlik ve çalışanlar her nerede ise bir kısmı acil durum anında kaçırılacakları kaçıracak, bir kısmı da Ata’nın yanına geleceklerdi. “Siktir ya...” diye mırıldandıktan hemen sonra “Özür falan da dileyemem.” diye ekledim. Bu duruma küfür edilirdi, onun kadar kibar olmaya çalışamazdım. Barlas küfretmedi ya da tepki vermedi.
Gerçekten, onca yıl içerisinde Ata şu an mı baskın yiyordu? İçeride baygın bir şekilde yatarken ve başında da biz varken?
Baskın yerse delil bırakmamak için güvenliğini azaltarak kamera görüntüsü bile almazdı iki oda haricinde ve sıklıkla yok edilirdi sorun yaratabilecek deliller. Bu şartlar altında polis başına ne kadar iş açacaktı bilmiyordum ama burada yakalanmamız gerektiğinden benim kadar emin olmalıydı Barlas. Beni omzundan indirdi. Elimi tutacak sanırken hızlı adımlarla Ata’ya yöneldi. Ona uzattığım elim havada kalırken Ata’ya bir yumruk daha indirdi. Beni bırakıp geri dönemeyeceği için veda yumruğu atar gibiydi. “Hadi.” diye fısıldamak zorunda kaldım. Gerçekten kendi kendine bayıldıysa bile sırf arabadan inip buraya geldim diye öfkesini Ata’dan çıkartıyordu. Ata’nın çok daha fazlasını hak ettiği şüphesizdi, bana yaşattıklarını öğrense o silahı ben bile durduramayacak olmalıydım ama gitmeliydik.
“Sonun olacağım şerefsizin evladı.” diye ant içti.
Yanıma vardı ve hâlâ uzatıyor olduğum elimi tuttu. Parmaklarımız kenetlenirken Ata’nın olduğu odanın ışığını kapattı ve koridora yöneldik. “Başka nereden çıkabileceğimizi bilmiyorum…” dediğim sırada o çoktan bir yere doğru yönelmişti. Çalışanların koşuş seslerinden uzakta kalmaya çalıştık. Yanından geçtiğimiz bazı koridorların ucunda ve merdiven boşluklarında ellerindeki fener ya da telefonların ışığı görünüyordu. Işıkları açmayacak olmalılardı çünkü polisler de yaklaşmıştı ve her neyi kaçırıyorlarsa gizli yapmak istiyorlardı. Bir kısmı da artık bir hayli ardımızda bıraktığımız Ata’nın odasına koşturuyordu. Barlas, ışığı yakmadan, adeta ezbere ilerleyerek koridorlardan geçerken beni de ardına yapıştırmıştı. Diğer eliyle telefonunu açıp, parlaklığını kıstı ve kolunun yanından uzanarak görmeye çalıştığım kadarıyla on iki cevapsız çağrı bırakmış olan numarayı aradı. İsmine bakacağım sırada telefonu kulağına götürdüğü için tekrar ardına doğru çekildim. Çip gibi bir şeyi, odalardan birinin güvenlik paneline okuttu ve kapı açıldıktan sonra beni de ardından çekti. “Sorun yok, plan devam ama Asya yanımda.”
Patronu beni tanıyor olmalıydı o zaman. Çeteye beni de aldığını bildirmişti. Keşke beni de tanıştırsaydı. Mekânı ezbere bildiğimi sanırdım ama karanlıkta da olsak zihnimde Ata’nın olduğu odadan yola çıkarak ilerleyişimize göre tahmin etmeye çalıştığımda, bir sonuca erişmememiştim. Varlığını bilmediğim bir alandaydık. Önce alt kata inmiş, bir süre sonra yeniden üst kata çıkmıştık ve şimdi Barlas’ın elinde nasıl olduğunu bile bilmediğim bir çiple kilitli kapıyı geçmiştik. Onu bir kere burada gizlice bir şeyler araştırırken görmüştüm ve çok bariz ortadaydı artık amacı, Ata’nın sonunu getirmek istiyordu ve bu doğrultuda belirli gelişmeler kat etmiş olmalıydı ki onun mekânında keyfince ilerleyebiliyordu.
Bir kapıyı daha anahtarla açtıktan sonra demir olsa gerek tok bir sesle ittirirken “Kavşak tarafından çıkacağız,” dedi. Telefonu kapatmadan “Asya yanımda.” diye ekleyerek tekrar etti. Bunu özellikle bildiriyor, bu bilgi karşısında karşı taraftan bir şey bekliyor gibiydi.
Önümde eğilerek ilerlemeye başlarken eliyle zemine çekerek benim de ardında eğilmemi sağladı. Beni ardında tutmaya devam ederek bahçeyi çevreleyen duvarlara doğru yönelmişti. Duvarın hizasından çıkmamaya çalışarak duvara vardık ve onun yanında benim de onun gibi duvara yaslanmamı sağladı. Başımı sırtından sonunda ayırabildiğim için gecenin karanlığında etrafı aydınlatan polis ışıklarına doğru çevirdim bakışlarımı. Sonra da biraz önce çıktığımız yapıya baktım. Mekânın, bilmediğim bir kapısından çıktığımızı sanmıştım ama bu mekânla bir ya da bitişik bir yapı değildi. Aşağı kata indiğimiz sırada, yer altından yakında olan ama başka bir binaya geçmiştik. Artık kullanılmayan tek katlı bir marketti burası, duvarları graffitilerle doluydu, etrafı çöpten geçilmiyordu, bazen evsizler kullanırdı. Zaten Kafes’in etrafında doğru düzgün mekân yoktu, tehlikeli bir semtti.
Kafes’ten çıkmış ve Kafes’in bahçesinde değil, yanındaki yapının bahçesinde olsak da polisler yaslandığımız duvarın yakınındalardı, ışıklar bize de yansıyarak yanıp sönüyor, sesler bir hayli yakınımızdan geliyordu. Alanı tamamıyla çevrelemiş, kaçmaya çalışacaklara engel oluyor olmalılardı. Fısıldayarak “Nasıl atlatacağız?” diye sordum ve sadece susmam için “Şş.” diye uyardı. Tanıdığım Barlas kaderini beklemekten daha fazlasını yapardı ama o sadece bekliyordu. Derken “Alanı boşaltın.” diye bağırdı polislerden biri. “Üst sokağa geçin.” diye eklediği sırada konuşanı da, diğer polisleri de duvarın ardından göremiyordum ama polis arabası kapılarının açılıp kapanma sesi geldi. Polisler mucize gibi bizim bulunduğumuz alandan uzaklaştılar ve Kafes’i daha dar bir çember ile sarmak üzere üst sokağa geçtiler. Sesler ve ışıklar iyice uzaklaştığında Barlas doğruldu ve benim de doğrulmamı sağladı. Gözlerim polislerin gittiği yöne takılı kalmışken elimi bırakmadan önce güven verir gibi sıkıp göz ucuyla gördüğüm kadarıyla duvarın üstüne tırmandı.
“Asya…” diye fısıldadığında gözlerimi kırpıştırarak ona çevirdim. Ellerini uzatıyordu. Anlamsız gözlerle ellerine baktım, aklımdaki düşüncelerle cebelleşiyordum. Ben hareketsiz kaldığımda, duvarın üstünde bir dizi kırarak oturmuş haldeyken bir eliyle duvardan destek alıp bana doğru eğildi ve kolu, kol altımdan vücuduma dolandı. Beni çektiği sırada ellerim omuzlarına tutundu. Beni duvarın üstüne çektikten sonra önce duvardan o indi, sonra da bana uzandı. Algılarım yarım yamalak çalıştığı için ona uzanmadığımda elimden tutarak beni kendisine çekti ve ona savrulan vücuduma sarıldı diğer kolu. Beni yere indirdikten sonra elimi bırakmadan bir yöne döndü ve parmaklarımızı kenetleyip beni de çekiştirerek koşmaya başladı. Ara ara etrafına ve ardına bakıyordu. Sokağı döndü ve eğimli inen sokakta birkaç arabayı geçtikten sonra bir arabanın üstündeki koruma kılıfını tek hamlede çekip kapısını gayretsiz bir şekilde açtı. Kilitlenmemişti.
Açtığı kapıdan binmem için beni yönlendirdikten sonra emniyet kemerimi taktı, bacaklarımın üstüne doğru hafifçe eğilip torpidoyu açtı, içinden anahtarı aldıktan sonra doğrulup kapımı kapattı ve arabanın önünden hızlı adımlarla yönelip şoför kapısına vardı, arabaya bindi. Tüm bunları yaptığı sırada sadece onu izliyordum. Arabayı çalıştıracağı sırada “Sen…” dediğimde eli duraksarken başı ve gözleri bana döndü. En yakın sokak lambası, köşesinden döndüğümüz ana sokakta kalsa da karanlığa alışan gözlerimi yüz ifadelerine dikmiştim. “… polis…” dediğimde anlık bir mimik olarak kaşları kalktı. Başta hafifçe bana dönen başı şimdi biraz daha bana dönerken gözleri gözlerimde gezindi. Kalkan kaşları gerginlikle çatılmaya başlarken “… muhbiri misin?” diye sorduğumda tekrar gevşedi. Havadaki gerginlik dağıldı ve hatta başını cevap verir gibi değil de kendi kendine iki yana sallarken hafifçe güldü. Rahatlığı kafamı karıştırırken tekrar yola döndü ve arabayı çalıştırdı.
“Söylesene.” diyerek kolunu tuttuğum sırada yola çıktı ve muhtemelen mahalleye yönelse de polislerle karşılaşmamak için yolu uzatarak uzaklaşmaya başladı. Kısılmış gözleri yolda gezinirken gülüşü henüz durmuş ama hala kıvrık olan dudaklarını yaladı. Halinden cevabı anlamaya çalışıyordum ama gerilmiş miydi, rahat mıydı, çözemiyordum. Tepkileri karmaşıktı. Şimdi kolunu tutarken ve bedeniyle temas kurarken gergin değilmiş gibime geliyordu ama bilemiyordum.
“Hayır.” dedi rahatlıkla. Sesindeki güven, şüpheye yer bırakmıyordu ama şüphelerimden arınamıyordum.
Kaşlarım çatılırken elimi kolumdan çekip önüme döndüm ve düşünceli gözlerim odaksızca yolda gezinirken “Ama polislerle iş yapıyor gibisin.” diye mırıldandım. Bir an muhbir olduğunu düşünmüştüm. Babası da ölmese kariyerinde daha da ilerleyecek yüksek rütbeli bir polisti ve bu sayede çevresinde emniyet mensubu çok kişi vardı. Öyle ki, babasının cenazesinde sivilden çok polis vardı. Barlas da polis akademisini ilk sene bırakmış olsa bile, bırakana kadar orada çevre edinmişti. Bu sebeple muhbir olduğunu düşünmüştüm. “O ‘Müdür’ dediğin polis mi?” dedikten sonra gözlerimi ona çevirdim. “Emniyet müdürü falan?”
Barlas tekrar güldü. Şimdi de gergin gibi görünüyordu, hiçbir şey anlamıyordum. Tekrar koluna dokunduğumda göz ucuyla bana bakıp tekrar yola baktı. Sıkkın bir nefes aldı ve çenesi kasılırken gülüşü söndü. Gözleri bana dönerken “Sana soracağım hesaptan kaçmaya mı çalışıyorsun?” diye konuyu değiştirdi. Başımı iki yana sallarken olduğum kadar kafası karışık göründüğüme emin olduğum bir şekilde, “Sadece anlamaya çalışıyorum.” dedim. Ama hem suç işleyip hem nasıl polis muhbiri oluyordu ki? Hırsızlık yapıp duruyordu, arabaları çalıyordu, polisin yakalaması gereken parayı biz çalacaktık mesela iptal olan son planımızda. Evet, uyuşturucuları yakalamasına yardımcı olacaktık ama para da suç unsuruydu sonuçta. Hem polislerle çalışıp hem de polislerin arkasından iş çeviriyor olamazdı herhalde.
Yine de… Birini arayıp ‘plan iptal, benden buraya kadar’ demişti. Aradığı kişi bunun ne anlama geldiğini bilir gibi polisler sarmıştı etrafı. Sanki Barlas’a engel olmak istemişti. Buraya kadar yine sorun yoktu, tesadüf de olabilirdi ama Barlas nereden kaçacağımızı bildirmişti ve bir anda puf! Polisler etrafımızdan gitmişti.
Ya da emniyetten ziyade, emniyetin içinden birileriyle işbirliği yapıyordu ve o kişiler de Barlas’la birlikte suç işliyordu… Bilemiyordum.
Gözleri beni cevapsız bırakarak önüne döndüğünde “Barlas polislerle bir alakan var, ben aptal değilim.” dedim. “Ona ne şüphe.” diye mırıldandıktan sonra zihnini berraklaştırmak ister gibi kaşlarını kaldırdı. Gözlerini irileştirerek kapatıp açtıktan sonra kaşları indi ve sesini temizleyip “Zehir gibisin.” dedi daha tok bir sesle. “Ama aklın yanlış yerlere çalışıyor.”
Kaşlarım iyice çatılırken “Ne demek istiyorsun?” diye sordum. Mahalleye gelmemiştik ama kenara çekti. Arabadan indi ve bana yönelmesini izledim. Kapımı açtığı sırada emniyet kemerimi çıkartıyordum. Elini uzattığında tutarak indim ve kapıyı kapattı. Bahçesindeki ağaçları sokağa taşan güzel bir ara sokaktaydık. Zenginlerin yaşadığı bir muhitte değildik ve evler lüks değildi ama ağaçlardaki ve kapılardaki ışıklar renk renk müstakil evlerin güzelliğini gösteriyordu. Gözlerimi evlerden aldım, dar sokaktaydık, bir araba daha geçmekte zorlanırdı, biri gelirse arabaya dönmemiz gerekirdi. Neyse ki saat çok geçti ve etraf da sessizdi. Bir ağacın gölgesinde kalmıştık. Etrafımızdan bizi gayretle aydınlatmaya çalışan loş ışık, onu görmek isteyeceğim kadar değil ama yoksunluğunu çekmeyeceğim kadar da görmemi sağlıyordu.
Sokak zaten dardı, müstakil evin bahçe duvarıyla arabanın arasında vücutlarımız bir hayli yakındı, elimde de elinin sıcaklığı vardı. El ele tutuşmamıza alışıyor olmamın doğru ya da yanlışlığını sorgulayamayacak haldeydim.
Göz göze kaldıkça gecenin sessizliğinde uysallaştık ama özellikle onun içinde taşmayı bekleyen bir öfke vardı. “Güvende olmamı istiyor musun?” diye sordu ve hızla başımı onaylar şekilde salladım. Zaten Ata’ya karşı katlandığım çoğu şey bunun içindi.
“O zaman sorgulamayı bırak.” dediğinde itiraz eder gibi baktım. “Ve bana güven.” dedikten sonra sitemle ekledi. “Asya bana güven be kızım. Çocukluğundan beri seni seven ve hep seni seçen bu adama güven artık. Ben seni, bizi kaybedecek bir şey yapar mıyım?”
Başımı yavaşça iki yana salladım. O da onaylar şekilde salladı. Dudağını yavaşça yaladıktan sonra çenesinin ucuyla beni gösterdi. “Ben senin sevgini kaybedecek bir şey yapar mıyım?” diye sordu bu sefer. Bir katili sevmem, demiştim, şimdi ‘sevgini kaybetmem’ diyordu o da. İçimi rahatlatmalıydı ama sonra da ‘sevdiğin adamın masum birinin katili olmaz’ demişti. Başka türlüsünü yapabileceğini ya da yaptığını söyler gibiydi ama merakımı gidermediği gibi merak etmemin de önüne geçmeye çalışıyordu.
“Hayır.” diye mırıldandım ama kötü birini öldürmeyi, mesela Ata’yı, sevgimi kaybetmeye yol açacak bir kötülük olarak görmediği sürece bu benim içimi rahatlatamıyordu.
“O zaman izin ver, bizi bu cehennemden çıkarayım. Peşime düşme, beni sorgulama, sesli sorular sorma, ortalıkta ‘müdür’ diye, ‘polis’ diye gezme. Tüm bu yaptıkların beni namlunun ucunda bırakır.”
“Doğru olduğu için mi?” dediğim gibi burnundan sıkkın bir nefes alıp verdi ve ‘Ah be’ der gibi isyanla baktı. Daha yeni uyarmıştı ve yine sorgulamaya devam ediyordum ama sadece ipleri ne kadar ona salabileceğimi anlamaya çalışıyordum. “Tehlikeli tahminler olduğu için Asya.” diye düzeltti. Evet, karanlık bir dünyadaydı, polislerle iş yaptığını iddia edişimi biri duysa namlular ona dönerdi.
“O yüzden bugün, burada, bu konu, karşına geçip anlattığım zamana kadar kapanıyor. Anladın mı beni?” derken yumuşak yaklaşıyordu ama her kelimesinde ayrı uyarı gizliydi. “Tahmini ne zaman anlatırsın?” dediğimde yine kızgın baktı ama omuz silkip cevap bekleyen bakışlarımı inatla diktim.
“Yıl bitmeden.” dedi, kara bulutlarımı dağıtacağını söylerken biçtiği süre gibi.
Sessiz kalarak omuzlarında gezdirdim gözlerimi. Sıkkın nefesler alıp veriyordum ve dile getiremesem de zihnimde dönüp duran soruları bastırmaya çalışıyordum. Ara ara aklıma Barlas’ın silah çektiği an geliyordu, korkuyla titrer gibi oluyordum. Bana her şeyi anlat, diyordu, hiçbir dertle tek başıma boğuşmamamı istiyordu ama anlatırsam ne olacağını gördükten sonra nasıl anlatabilirdim ki? Yakardı kendini. Gözünü bile kırpmadan yakardı. Ama eğer patronuyla tanıştırsaydı… Ona anlatabilirdim. Barlas’ın tepkisini birlikte yumuşatabilirdik ya da patronu başka bir çözüm bulurdu…
Gözlerim tekrar gözlerine yükselirken “Bana hiç ‘güzelim’ falan demiyorsun, farkında mısın?” diye sordum. Tamam kızgındı, öfkeliydi ama ‘Asya’ deyip duruyordu. Kaşları yavaşça kalktı, ne hissedeceğini bilemez gibi baktı, öfkesi bir anlığına dağıldı ve hafifçe güldü. Yine de onaylamaz bakışlar atarken başını yavaşça iki yana salladı. Gülüşü iç çekişe döndü ve çenesi yeniden kasılırken “Beni çıldırtıp durduğunun farkında mısın?” diye konuya başka bir açıdan baktı.
Dudağımı büzüp gevşettikten sonra “Bana kızgın olduğunda güzelin olmuyor muyum?” deyip kaşlarımı kaldırdım. Dudağını yaladıktan sonra eli yanağıma yerleşti ve “Her zaman güzelimsin.” dedi. Yanağımdaki ve elimdeki sıcaklığı, kalbime yol alırken yavaşça ve hafifçe kıvrılmış dudaklarımı dişlerimin arasına alıp özgür bıraktım. “Benim,” dedi bastırarak ve gözlerimiz aynı yavaşlıkla kapanıp açıldı. “Güzelimsin.” derken güzel bir şey söylemesine rağmen gerilmişti sesi. “Ve benim güzelim, arabada beni beklemek yerine sarhoş olduğunu bildiği bir herifin yanına gidiyor.”
“Seni…”
“Ne olursa olsun!” dedi sesini yükseltirken. Elini de yanağımdan çekmişti. Diğer eli hâlâ elimi tutuyordu. Bakışlarını sokağa çevirdi ve ışığa doğru baktığı için kahverengilerinde güzel parıltılar oluştu. Elini alnından sürükleyerek saçını geriye yasladı. Parmakları gerginlikle kasılmıştı ve tek bir saç teli acıyorsa bile kıyamazdım. Eli saçından da ensesine kaydı ve sesli bir sinirle soluduktan sonra gözlerini bana çevirdi.
“Sana bir şey yapacak sandım.” dedim, bahanemi kabul etmemesine rağmen. Gerçek de buydu. Saçma sapan konuşmuştu telefonda. Korkmuştum. Ata manyak bir mafyanın tekiydi ve biliyordum, katildi. Barlas’ı adamlarına bile bırakmaz, bizzat vururdu. Barlas’ın güvencesi neyse, polisle iş yapıyorsa bile, orada başına bir şey gelebilirdi.
“Kızım, ben her delikten çıkarım ama sen de o deliğe girersen, önce seni çıkartmaya çalışırım. Denklem bu!” diye bağırdı ve gözlerim sokakta gezindi. Kimsenin kapıya çıktığı yoktu ama böyle bağırırsa çok da uzun sürmezdi. “Beni çok güvende tutasın varsa sana denklemin formülünü söylüyorum,” dedikten sonra yaslandığım arabanın üstüne elini sertçe ve her hecede vurarak “Güvende kal!” dedi. Dudağımın kenarını kemirdiğim sırada sesini normal tutmaya çalışarak “Sen güvendeysen, ben zaten hallederim.” diye ekledi ama hâlâ yüksekti sesi.
“Burada da polislerden kaçmamızı istemiyorsan, sessiz ol.” dediğimde sinirle soluyarak sokakta gezdirdi gözlerini. “Sana güvenmek istiyorum.” diye mırıldandı. Omuzlarım çökerken gözlerime hüzün düştü çünkü üzgündü sesi. Gözleri yavaşça bana döndü. Eli hâlâ arabanın üstündeyken başı güçsüzlükle bana doğru eğildi. Nefeslerimiz birbirine sarılırken gözleri gözlerimde geziniyordu. Hâlâ kızgın ama çaresiz bir ricayla, ihtiyaçla. “Elime avucuma sığsan, seni hapsetmeyeceğim be güzelim. Seni özgürce uçabileceğin yerlere götüreceğim ama sen kaçıp duruyorsun. Yalanlar söylüyorsun, tek bir lafına güvenemiyorum. Sevdiğim kadının tek bir lafına bile güvenemiyorum.” dedikten sonra isyan eder gibi güldü. “Ulan beni sevmediğini bile söylemeye çalıştın.”
Aynı anda yutkunmaya çalıştık. Kızarık gözlerimi bahçe duvarına kaçırdım. Söylemeyişim kalbini hafifletse de, söylemeye çalışmam da ağır gelmişti bir yandan ona. Öpüşmüştük, yaralarını sarmıştım ama izlerini ancak şimdi görebiliyordum. “Bedenimi korumaya çalıştığın kadar kalbimi de sakınsan keşke. Beni mezara ancak sen koyabilirsin Asya.”
Gözlerim hızla dolarken boğuk bir nefesle “Düzgün konuş.” derken gözlerimi ona çevirdim. Devam edecek gibiydi ama halimi görünce üst dudağını dişleri arasına alarak sıkkın nefesini burnundan üfledi ve dişleri dudağını özgür bırakırken daha uysal bir tavırla kirpiklerimi sever gibi sildi. O sıra kapanan gözlerim, geri açılana kadar biraz zamana ihtiyacım olmuştu. O da bu sürede yanağımı sevmişti.
Gözlerimi araladım ve “Hani silah kullanmıyordun? Hani Ata’ya bile şart koşmuştun?aH H” diye sordum çünkü gözlerim kapalı kaldıkça o anları tekrar tekrar yaşamıştım.
“Bana birini öldürtemezsin, dedim Ata’ya. Ata için silah kullanmam ama senin için kullanırım.”
Sana zarar vereni mermi manyağı ederim, demişti aynı gün zaten. Kaç defa da her şeyi benim için yaptığını dile getirmişti ve belindeki silahın kendince geçerli açıklamalarıydı bunlar. Elim beline gittiğinde ensesinden elini indirip o elimi de tuttu. Sinirli bakışımı yendi, gözleri, zaten elimi de kurtaramamıştım. Silahının belinin ardında oluşu bile şu an beni huzursuz ediyordu, alıp uzaklara, hiç bulamayacağı bir yere atmak isterdim ama tekrar temin etmekte zorlanmasa gerekti. Hem polislerle çalışıyordu, hem de suç işleyerek silahla geziyordu. Ruhsatlı olup olmadığını bilmiyordum. Onu kullansa zaten ruhsatlı olup olmadığına bakılmadan suçtu. Kaldı ki ruhsatlı silahla da öyle keyfince gezilmezdi.
“Barlas sırf bizi aynı odada gördün diye adama silah çektin.” dedim korkumu dile getirerek. Gözü dönüyordu, ipleri ona bırakmamı istiyordu ama öyle anlarda o da ipleri kaybediyordu. Nasıl onu, onun gözü karalığına emanet edecektim? Kalkıp ‘Ata beni taciz edip duruyor, kafayı bana takmış bir manyak, arada da hırpalıyor, tenimdeki morluklar yeni geçti ve beni öpmeye, dokunmaya, sevişmeye çalışıyor, bana ‘sevgilim, müstakbel karım, hayatım’ diyor, beni senin canınla tehdit ederek evlenmek istiyor, ha bu arada bir de, evlenme teklifini de sana hazırlatacakmış’ desem Ata mezara, Barlas da ya mezara ya da hapise girerdi. Planı her ne ise, müdür dediği patronuna söylediği gibi bu durumu istisna tutmuştu. Patronuna ‘Ne olursa işi yakacağımı sana söylemiştim’ demişti. Belli ki her şeyi benim için yapsa da istisna tuttuğu da bendim. Ata’nın bana zarar vermeye çalıştığını ve benim şişeyi kafasında kırarak kendimi koruduğumu düşünmüş olmalıydı odaya girdiğinde ve o manzarayı gördüğünde. Ata bana zarar verdiği an, istisnası başlıyordu.
“Sana zarar verdiğini düşünerek yaptım. Benim bir şeylere hazırlıksız yakalanmama sebep oluyorsun. Seni koruyamamış hissetmemi sağlıyorsun çünkü benden habersiz tehlikelere koşup duruyorsun. O Kemal denilen itin de, Ata’nın da yanında seni yerde gördüğümde aklımdan senaryolar geçmesine izin veriyorsun çünkü her şeyi benden gizlemeye çalışıyorsun. Ve sikeyim!” dedikten sonra elini yanağımdan çekip tekrar arabanın üstüne vurdu. “Gerçekten zarar görsen bile bana yalan söylersin!”
Düşünceli gözlerim, tedirgin bir şekilde gözlerinde gezinerek dinlemiştim. Haklıydı. Sırf silah çekmesin diye bir şeyleri gizleyip duruyordum ama denk geldiğinde, kendi öğrendiğinde de tepkisi büyüyordu. Evet Ata’yı anlatsam delirecekti ama ben anlatmasam, bizzat denk gelse daha da delirecekti. Belki de Barlas’ı alıp İstanbul dışında bir yere götürüp öyle anlatmalıydım, yeterince sakinleşmeden, planlara sarılmadan dönmemeliydi. Hiçbir şey bilmiyordum… Birinden akıl almalıydım ama kimseye anlatamıyordum ki… Meriç’e anlatsam, hemen Barlas’a söyler miydi ki? Çağrı söyler gibiydi ama Meriç saklayabilir, benimle birlikte bir yol çizebilirdi. Yağmur’a böyle bir yük vermezdim zaten. Ah… Keşke daha fazla arkadaşım olsaydı. Ya da bir annem, babam…
“Zarar görmedim.” derken göz gözeydik, inanmasını umdum çünkü yalan söylemiyordum. En azından bugün, zarar görmemiştim. Evet, ayak bileğimden ve kol bileğimden tutarak kalkmaya çalışmıştı ama zarar görmemiştim.
Gözlerime baktı, baktı ve en sonunda iç çekti. Öfkesi dalgalıydı, bazen yükseliyor, bazen uysallaşıyordu ve her dengesizliği de benimle ilgiliydi. Ona yalanlar söylememenin getirdiği suçlulukla göğsüne yasladım başımı. Ellerim beline dolanırken iç çekerek gözlerimi kapattım. Kolları vücuduma dolandı ve sımsıkı sarıldı. Saçımı koklayarak öptükten sonra başını başıma yasladı. “Özür dilerim.” dedim, arabadan çıktığıma sayabilirdi ama her şey için özür diliyordum.
Belime sarılı ellerinden biri enseme yükseldi ve kalbine sığamadım, taştım. Yine de taşan her zerremi de sardı kolları. Eline avucuna sığmamı, kontrolden çıkıp durmamamı istiyordu ve yemin ederim benim de kontrolü ona bırakmaya ihtiyacım vardı ama belinde bir silah vardı! Polislerle işbirliği içerisinde gibiydi, açıkça kabul etmemişti ama bu konu üstünde durmamamı da söylemişti. Emin olamıyordum, belki de çalıştığı patronunun emniyet içinde adamları vardı. Yine de bu, güçlü biri olduğu anlamına gelirdi. Ata’yı, daha önemlisi babası Beyham’ı yenebilecek kadar güçlü müydü?
“Bu da sakinleşmeye ihtiyacım olduğu için mi?” diye mırıldandı huzurla. Gülümseyip “Dünya senin etrafında dönmüyor Siyah. Her şey senin için olamaz.” diye alay ettim, sesime aynı huzur yansırken. Her şeye rağmen, her şeyin ortasında huzurlu hissetmek garip ya da suç muydu bilmiyordum ama bu kadarını hak ediyor olmalıydım. Yalancının tekiydim ve bu adamı da üzüp zora sokup duruyordum ama yemin ederim tek istediğim güvende olmasıydı.
Cevabı aldı, saçımın üstünü tekrar koklayarak öperken sarılışı mümkünmüş gibi sıklaştı. Öyle güçlü solumuştu ki, ciğerlerine ben dolmuştum. Anlasa da, sesli de dile getirdim. “Bu benim için.”
Hafifçe güldü, duymak daha da hoşuna gitmişti. “Dünya senin etrafında dönüyor ama Siyah’ın Çırağı.” dediğinde gözlerim yavaşça aralandı ama uykulu baktı, Barlas’ın kollarında olduğum için yarım yamalak gördüğüm ve ancak loş bir şekilde aydınlanan dar sokağa. “En azından benim dünyam, senin etrafında dönüyor.” dedi ve belime sarılı kolları beni yükseltirken ben de geçmişte olduğu gibi ayakkabılarının üstüne basıp parmak uçlarımda yükselmiştim, böylelikle boynuma gömülebildi ama gömülmeden önce “Her şey senin için.” diye fısıldayarak eklemişti.
Boynumu koklayarak öptüğünde huzur, başka duygularla karıştı. Boynumdan kalbime, kalbimden de arzuma bu sıcaklık aktı ve uykum kaçtı. O hangi duygular içindeydi, bilemiyordum. Normal şartlarda ikimiz de hangimizin daha fazla olduğuna dahi karar veremeyeceğimiz kadar yüksektik birbirimize ama şu an aramızdaki tek sapık ben olabilirdim. O öfkeden zaten yeni kurtulmuştu ama öfke hızlıca cinsel gerilime dönüşebilecek bir duyguydu. Bazı kavgalarımız böyle sonlanırdı.
Sesimi temizleyerek hafifçe kollarından çekildim ve ayakkabılarının üstünden indim. Arabayla arasında kalırken o da hafifçe boynumdan doğruldu ve parlayan gözlerine baktığımda arzu da gördüm. Tehlike çanları çalarken hızla “Araba mekânda kaldı.” dedim. Her nereden çıktıysa, ayarlanılmış gibi bırakılmış bu arabayla yola çıkmıştık. Etraf polislerle çevriliyken ve her taş muhtemelen incelenecekken, Ata hastaneye götürüldüyse, gözlerini polisle açacağından, arabanın orada kalması da sorun olacak olmalıydı ama Barlas sorun varmış gibi davranmadı.
“Sorun yok mu?” diye sorduğumda “Var tabi güzelim,” dedi ve başta sadece kaçmak için açtığım konuya git gide endişelendim. “Bana sarılmayı bıraktın.”
Birkaç kez gözlerimi kırpıştırdıktan sonra hafifçe gülüp “Sorun bu mu?” diye sorduğumda beni tekrar göğsüne çekerken “Derdimi küçümseme,” diye söylendi. Tekrar cinsel bir gerilime dönüşmemesini umarak kollarımı beline sardım ve gözlerimi kapattım. “Bu sarılış için kaç yetmişlik devirdim bir bilsen…”
Söylediğinin etkisindeyken yetmezmiş gibi tekrar boynuma yöneldiğinde bir elim belinden eksilirken burnuna çarpmak pahasına elimi yüzüne doğru kaldırdım ve onu yaklaştığı boynumdan uzak tuttum. “Boynumdan uzak dur.”
Ben elimi yeniden beline dolarken o hafifçe güldü ve cevabını bildiği sesindeki muziplikten anlaşılırken “Neden?” diye sordu.
“Huylandım öyle işte…” diye geçiştirdim.
“Peki, boynundan uzak durayım o zaman…” dediğinde merhametine şaşırdım ama sonra kulağımın ardını öptü ve gözlerim irileşerek açılırken kulağıma yaslandı dudakları. “Böyle nasıl?” diye fısıldadığında, çoktan damarlarımda dolaşan kanın eli ayağına dolanmıştı. Kollarım yine gevşedi ve “Gidelim biz Barlas.” dedim. Güldü. Başımı göğsünden çektim ve vücudumu tamamıyla arabaya yasladı. Göz göze geldiğimiz gibi ateşinden yanıp kaçtım ve heyecanla dudağımı yalayarak bakışlarımı etrafta gezdirdim. “Biri görecek.” diye bahane bulmaya çalıştım.
“Tek sorun buysa, yalnız olabileceğimiz bir yere gitmek için ışınlanmayı icat edebilirim güzelim.”
Bir eli hâlâ belimdeyken, diğeri boynumun yanını kavradı ve parmakları ensemi sararken başparmağı boynumu okşadı. Sağıma doğru baktığım için dudakları şakağımda gezindi. Gözlerim kapanırken “Ya da araba hemen burada.” diye arzuyla mırıldandı ve tenimi tutuşu sıkılaştı. Ellerim ne yapacağını bilemez şekilde iki yanımda arabaya yaslanmışken arabanın ve havanın soğuğunun beni söndürmesini umuyordum.
Arabada defalarca kez yakınlaşmıştık ve hatta ilk birlikteliğimiz de, baş başa olmamız için özel olarak ayarladığı bir araçlı sinemada olmuştu. O anların detayını hatırlamamak için aklımdan hızla defettim. “Seni öpmeyeceğim Barlas’cım.” diye mırıldandım çabasına alay etmeye çalışarak ama işin esasında çabasına çaresiz kalıyordum.
Belimdeki eli kalçamın yanına kaydığında dudağımı ısırdım. “Öpme.” dediğinde umutla gözlerim aralandı. “Sen mi öpeceksin?” diyerek başımı ona çevirmek istediğimde şakağımdan doğruldu ama yüzü hâlâ yakınımdaydı. Yıldızlar gözlerimizden birbirine kayarken hiçbirini tutamıyordum, akıp gidiyordu tekrar ona. “Ben de öpmeyeceğim.” dediğinde umudum kırıldı ve omuzlarım çöktü. Hafifçe güldü, eli kalçamın yanından, ardına yol alırken. Gözlerimin irileşmesini izledi. Kalçamı kavrayarak beni kendisine yasladı. Arzunun sıcaklığı tüm vücudumda gezinip kasıklarımın arasında toplandı. “Öpüşmek zorunda değiliz.”
Sevişmek için.
Heyecandan titreyen ellerimi göğsüne yaslayıp onu ittirdiğimde istemese onu bir santimetre hareket ettiremezdim ama gülerek geriledi. Gülen dudaklarını heyecanla yalayıp bir eliyle ensesini ovuşturdu. O sıra ellerimi tekrar iki yanımdan arabaya yaslamış, nefes nefeseydim. Kızgın bakmaya çalışıyordum ama şakağımda, boynumda, kulağımın ardında, belimde ve kalçamda hâlâ temaslarının sıcaklığını hissederken bu çok zordu.
“Sana bin öpücük borçlanmamak için kırk değil, yüz beş takla atıyorum. Sence sevişir miyim?”
Elini ensesinden çekti, ellerini ceketinin ceplerine yerleştirdi. Dudaklarını birbirine bastırdı ve yavaşça omuzlarını daire çizer gibi oynatarak omuz silkti ve dudaklarını özgür bırakarak güldü. “Onu bilmem de, bin öpücük borçlanırsan olay oralara gider gibi.” dedikten sonra gökyüzüne bakarak “Yani inşallah.” diye dua etti. Sanki çok hayırlı bir duaydı da, bir de Allah’a sığınıyordu.
Sesim incelirken “Hayır.” dediğimde içinden sürdürdüğü duaları yeni bitmiş, gözleri bana dönmüştü. Gülerek başını salladı. “Hatta, sana özel tarife de uygulayabilirim. Yüz öpücükten sayarım.” dedi ve arabaya sığınmayı bırakıp gerilediği kadar üstüne yürüdüm, zaten dar bir aralıktaydık. Yetmezmiş gibi onu duvara ittirdim ve müsaade etti. Sırtı duvara çarparken gülüyordu. Birileri hâlâ uyanıksa ve uzaktan gelen sesleri dinliyorsa kafası karışmış olmalıydı. Ne yaptığımız belli değildi, bir kavga ediyor, bir flörtleşiyorduk.
Yakalarından tuttum ve sanki onu yatağa atmışım gibi tahrik oldu. Keyifli yüz ifadesi dikkatimi dağıtırken sesimi gergin tutmaya çalışarak “Seni nasıl güvende tutacağıma dair formül verdin ya, şimdi tam aksini istiyorum. Seni böyle yerden yere vurmak istiyorum…” dedim.
Dilini gülen dişlerinin arasında gezdirdikten sonra “Olur yavrum ama mekânı ben seçebilir miyim?” diye sordu, kan beynime sıçradı. Biraz cümlesi, biraz da ‘yavrum’ deyişi için.
“Barlas!” dedim dişlerimin arasından, yakasındaki ellerimi boynuna kaydırırken. Resmen her şeyi bel altı algılıyordu. “Valla boğarım seni.”
“Tamam, iki yüz öpücükten sayarım. Son teklif.” dediğinde kollarımı boynuna dolayıp üstüne atladım. Dizimi de karnına geçirmeye çalışırken “Dayağı hak ettin artık sen.” diyordum nefes nefese. Onu dizime doğru eğmeye çalışırken gülerek kolunu belime dolamıştı o da, üstüne çıkmaya çalışırken düşmeme engel oluyordu.
Çok ses çıkartıp durduğumuz için sonunda bir kapı açıldığında hareketlerimiz dondu ve göremesek de dinledik. “Bıktık şu serserilerden!” diye söylendi birisi. Barlas da eğip bükmeye çalıştığım halinden hafifçe doğruldu ve hengâme anında yüzüme düşmüş saçlarımın ardından gözlerime baktı. Dudağımı ısırarak sessizce güldüğümde, o da sırıtıyordu. “Gidin, polis çağıracağız!” diye söylendi başka bir teyze. Sesleri anlayamadıkları şüphesizdi, bizi herhalde ellerinde bira kaldırıma çöken birkaç erkek sanıyorlardı.
“Bıktım şu polislerden.” diye fısıldadım ben de, onlar gibi. Barlas bana baktığı için şirince sırıtıp “Tabii patronun bir polisse, lafımı geri alabilirim.” diye şansımı denedim. Boş geçmemek lazımdı.
“Ne kadar zekisin sen öyle.” diye fısıldadı o da ve karnına geçirmeye çalışmayı bırakıp indirdiğim dizimi yeniden kaldırasım geldi. Güreşmeye çalışmıştım ve hatta o da bana yardımcı olmaya çalışmıştı ama yine de Barlas’ı deviremiyordum.
Gözlerim kısılırken yine kötü baktım ve zaten yakın yüzlerimizde öper gibi yaklaştı. Gözlerim kapanırken öpücüğe hazırlanarak dudaklarım aralandı ama burnumu öptü. Geri çekilip de beni arabaya çevirdiği sırada gözlerim aralanırken o sessizce gülüyordu. Yüz ifademden ayrı, beni öpmeyişinden ayrı nefret ediyordum! Resmen benden bile inatçıydı, bin öpücük borçlanmam için gösterdiği iradenin bile karın kasları vardı. Bu nasıl bir iradeydi böyle? Protein tozu basıyor gibiydi.
Kapımı açtığında ve bindiğimde aklımdan hesaplar yapıyordum. Sevişmek için tarifeler buluyordu madem, şu borcu biraz düşürseydi de öpseydim o zaman. Elli öpücüğe falan düşürse… Yok, hayır. Yine büyük bir tehlikeyle karşılaşmış olurdum. İki öpücüğe falan düşürmek lazımdı, ortamları da masum olmalıydı ki başka bir konuya dönüşmesin. Borçlanmadığım sürece göze aldığım zamanlarda öpüşmek istiyordum ama borçlanırsam, ip tamamen Barlas’ın elinde olacaktı. Hem de bin öpücük boyunca!
Yanıma bindi ve arabayı çalıştırdı. “Borcu biraz düşürsen mi?” dediğimde kahkaha attı ve bunu teklif ettiğim için pişman oldum. Kollarımı göğsümde birleştirirken söylenerek arkama yaslandım. “Aptal, mal, salak, geri zekalı…” dediğim döngüde dönüp durduğum sırada “Hakaretlerine emniyet kemeri takarak devam eder misin yavrum?” dedi. Üfleyip emniyet kemerimi takarken hakaretlerimi sürdürdüm. O da yola çıktı.
“Kaç yaparsam öpersin?” dediğinde hakaret etmeyi bırakarak ona baktım. “İki.” dediğimde “Hadi lan oradan.” dedi gülerek.
Üfledim ve sıkışmak için elimi uzatıp “Tamam, beş.” dedim. Gözleri Doblo’yu satmak ister gibi uzattığım elimle yol arasında gezinirken sırıtışında alt dudağını ısırdı. Onu ne kadar öpmek istediğimi, kolaylık sağlasın diye de ondan bile yardım isteyecek halde olduğumu gördükçe keyfi ve sanırım sabrı artıyordu. Beni sabırsızlaştıran ona sabır katıyordu çünkü demişti, gözlerim döneceğime söz veriyordu ve öyle olunca beklemek canını yakmıyordu artık.
“Dokuz yüz doksandan bir öpücük aşağı düşmem.”
Elimi geri çektim ve kollarımı göğsümde birleştirdim. Yola bakarken “Çok cömertsin. Kalsın, sağ ol.” diye söylendim. On öpücük anca düşmüştü. Nasıl da yakınlaşıp duruyordu öyle! Vücudumda hâlâ arzu dalgaları dolaşıyordu.
Ben o anları zihnimde tekrar tekrar yaşarken mahalleye vardığımızı arabayı kapattığında ve ışıklar söndüğünde anladım. Arabadan indik ve ince ince yine yağan karın altında mahalleye giren köşeden döndük. Sessizliğime mi uyum sağlıyordu, o da mı düşünceliydi bilmiyordum ama bir süre sessiz kalmamız düşüncelerimi yerine oturtmama falan yardımcı olmamıştı. Akan bir nehir gibi geçiyordu gözlerimin önünden düşünceler ve hiçbirinde sabit kalıp yeterince düşünemiyordum. O her ne kadar sorun olarak görmese de polislerin bastığı mekânda kalan arabayı, Ata’nın baygın gibi görünse de bir şey duyup duymadığını ya da ölüp başımıza Beyham’ı sarma ihtimalini, ‘müdür’ dediği patronunun kim olduğunu, gerçekten polislerle ilgisi olup olmadığını, söylediklerini, temas edişlerini ve onu ne denli istediğimi…
“Ne yapıyoruz?”
Evlerimizin önüne geldiğimizde durup ona doğru dönerken düşünceli gözlerimi gözlerinde gezdirdim. Bir eli cebindeyken, diğer elinin işaret parmağıyla önce kendi evini, sonra benim evimi gösterdi. Kaşları kalkarken “Nerede kalıyorum? Korumacılık oynamaya devam mı?” diye sordu. İşaret parmağından tutup aramızda indirerek ardıma döndüm ve onu da yönlendirerek evime ilerledim. Ardımdan güldü ve sadece işaret parmağını tutmamla yetinmeyip parmaklarımızı kenetledi. Durup elimize baktıktan sonra başımı kaldırıp ters bakışlarımı gözlerinde gezdirdim ama sandığımın aksine kalpler fışkırarak da bakıyor olabilirdim. “Bu eve girdikten sonra temaslarımız son buluyor.”
Bu sabah neredeyse üstünde uyanmıştım, yarın sabah da çıplak uyanmak istemezdim.
“Güzelim, uyur-sever biri için çok büyük konuşuyorsun.”
Gözlerim kısıldı. “Uyur-sever?”
Yamuk bir sırıtış eşliğinde çenesinin ucuyla beni gösterdi. Kenetli ellerimizde başparmağı tenimi okşarken “Uyurken gardını düşürüyorsun.” dedi, her yanında, etrafında uyuduğumda sevgiliymişiz gibi davrandığım için hak verdim.
Kapı açıldığında Barlas da hafifçe ardına dönerken ben de Barlas’ın heybetinden başımı sağa eğip baktım. Canan teyzeyi kapıda gördüğümüzde keşke polislere yakalansaydık, diye düşündüm. Hırkasının uçlarını önünde birleştirerek kapı eşiğine çıkarken biz de eş zamanlı olarak tamamen ona dönmüştük ve “Gençler…” derken gözleri bir noktaya takıldığı için sustu. Gözlerim, bakışlarını takip etti ve hâlâ el ele olduğumuzu gördüm. Hızlıca elimi çekerken sesimi temizleyip “İyi günler Canan teyzecim.” diye mırıldandım ve Barlas alayla önce bana, sonra da karanlık geceye baktı. Gözlerimi devirip “Gün yirmi dört saat sonuçta.” diye söylendim.
“Evladım siz ‘barıştık’ demek için hâlâ neyi bekliyorsunuz? İlla kucağımıza çocuğunuzu falan mı alalım? O zaman mı ikna olacaksınız?”
Barlas, “Ben diyorum zaten annecim.” dediğinde Canan teyzeyle aynı anda gözlerimiz irileşti ama hislerimiz farklıydı. Dirseğimi karnına geçirdim ama daha çok kas kütlesi dirseğime çarpmış oldu. Yüzüm buruştu ve söylenir gibi inledim. Yüzü benim gibi buruştu ve dirseğimden tutup yavaşça ovuştururken “Sen cimcikten devam Asya’cım, senin silahın o,” dedi. “Ha mutlaka vurasın varsa söyle ben yakarım canımı.”
“Aslan gibi oğlumu elinde oyuncak etmiş.” diyen Canan teyzeye döndü gözlerimiz. Canan teyze sırıtıp “Aferin.” dediğinde güler gibi oldum. “Sen de ‘barıştık’ diyor musun kızım yoksa anne terliğini hazırlayayım mı?”
Kem küm edip dirseğimi Barlas’ın elinden çektim. Gözlerim Barlas’la arasında gezindi. Cevabı bilmesine rağmen Barlas da cevap bekler gibi bakıyordu. Sanki şimdi burada ayaküstü tüm engeller ortadan kalkabilecekmiş gibi. Kaçar gibi “Küs değiliz zaten, çocuk muyuz?” diyerek konuya takla attırdım ve ilişkimizden uzaklaştırdım. Canan teyze “Bekleyin burada.” diye söylenirken ve muhtemelen anne terliğini hazırlamaya giderken alt dudağımı ısırdım. Barlas da onaylamaz gibi başını iki yana sallasa da hafifçe gülüyordu. Dediği gibi üzülmüyor, sadece sabrediyordu.
“Annen beni dövecek galiba.”
“Tüh. Sevgilim olsan kurtarırdım seni.”
Kalbimde hava durumları değişirken “Sevdiğin olmam yetmiyor mu?” diye sordum ve yavaşça kaşları kalkarken gülüşü de yüzünde asılı kaldı. Gözleri yüzümde, kıvrık dudaklarımda gezindi ve iç çekerek tekrar gözlerime baktı. Gülümseyen dudaklarını yaladıktan sonra tek bir cümlemle halini vaktini değiştirebildiğim için keyifle harmanlanmış bir sitemle “Gerçekten kalbim elinde oyuncak.” dedi ve hafifçe güldüm. Gözlerini kırpıştırıp ardıma çevirdi ve güzel gözleri düşünerek gezinirken o da kendi haline güldü. Canını sıkmamalıydı, onun da üzerimde aynı gücü vardı.
“Şikâyetçi misin?”
Gözleri tekrar bana döndü. ‘Aferin’ diyen annesi gibi “Helal olsun valla kızım sana.” dedi o da, ellerini ceplerine yerleştirip hafifçe omuz silkerken, güleç bir suratla. Benim gülüşüm artınca o da gülse de başını salladı ve “Harbi, diyorum.” dedi. “Millete şekil yapıyorum, senin karşında şekilden şekile giriyorum.” dedikten sonra ‘vay be’ der gibi dudak büküp tekrar başını salladı. Dudaklarında yamuk bir sırıtış belirirken çenesinin ucuyla beni gösterip “Hayranım sana.” dedi ve beni de tekrar hayran bıraktı.
Düşmekten dizim parçalandığı için “Yavaş yürü Barlas’cım.” dediğimde güldü. “Ben yavaşım da, adımlarım büyük.”
“Bu yavaş halin yani?” dediğimde bakışları derinleşirken yavaşça başını salladı ve yutkunma ihtiyacı hissetmemi sağladı. Yamuk bir şekilde kıvrık duran dudaklarını birbirine bastırdı ve ardında yavaşça dilini çiğnediği için çenesi hareketliyken beni de yemek üzere olduğu nefis bir yemekmişim gibi hissettiriyordu. Gözlerimi kırpıştırarak gözlerine daldığım sırada Canan teyzeyi duymasam ne zaman kopabilirdim bu bakışlardan bilmiyordum. Bu yavaş haliyse hızlanacağı zaman geldiğinde direkt evlenme teklifi edecekti herhalde.
“Gün mamalarını vereyim diye eve dönmeni bekliyordum, sen dönmedikçe meraklandım uyuyamadım. Neredesiniz kız bu saate kadar? Sabah olacak, az kaldı. Evinizin adresini mi unuttunuz?”
Uzun cümlelerin ardından anca kendime gelmiştim zaten. Göz ucuyla tekrar Barlas’a baktıktan sonra ihtiyaçla derin bir nefes alıp Canan teyzenin uzattığı poşetleri almak üzere hareketlendim. Akşam hasılatları al, demişti ama unutmuştum, zaten çok geç dönmüştük ama belli ki Canan sultan unutmamıştı. Poşeti alırken gülümseyip “Teşekkür ederim.” dedim ve yanağımı sevdi. “Afiyet olsun kızıma. Donmuşsun, durma dışarıda.”
Başımı salladım ve aile eksikliğini giderdiğim her an olduğu gibi istemsizce dolan gözlerimi kaçırarak eve döndüm. Gözlerimi kırpıştırarak kendime geldiğim sırada Canan teyze ardımdan parmak şıklatıyordu. “Oğlum sen de zahmet olmazsa, evine gir bu gece.”
Barlas’ın yanında duraksadım ve dudaklarım bir şeyler söyleme ihtiyacıyla aralanırken gözlerim Canan teyzeyle Barlas’ın arasında döndü. Barlas da gözlerini aramızda gezdirdikten sonra sesini temizleyip “Anne, benim dışarıda işim var biraz. Sen yat uyu.” dedi ve Canan teyze alaylı bir “Hah.” çekti. “Karşı evde mi annecim?”
Yüzüm şekilden şekile girerken kem küm ederek “Şey…” dediğim gibi Canan teyze Barlas’a evi gösterdi. “Mahallede dedikodunuz dönüyor zaten, gündeki kadınların ağzını kapattım ama çıldırtmayın beni. Önce layığıyla evlenin, sonra ne halt yiyorsanız yiyin. Yok böyle ayranım dökülmesin ama yoğurdum da ekşimesinler.”
Barlas’la göz göze geldik ve bir şey yapmasını isteyerek baktım. Yanımda kalmazsa gece gece dediği gibi tek başına işe çıkabilirdi ve gözden kaçırabilirdim. Ayrıca yorgundum, camdan kontrol etmeye çalışsam bile uyuyakalabilirdim, yanımda olmalıydı. Ve… Yanında uyumak istiyordum. Sadece bir gece bile alışmama yetmişti, ne güzel bir bahaneye de sahiptim işte…
Barlas “Bir anda bir fikir geldi aklıma.” dediğinde umutla kaşlarımı kaldırdım. “E bir evlenip gelelim istersen?” diye dâhiyane fikrini sunduğunda gözlerim kısılırken söver gibi baktım ve hafifçe güldü. “Yardımcı olmaya çalışıyorum ama.” derken masum masum da bakıyordu bir de!
“Barlas…” diye uyardım dişlerimin arasından. Bir şeyler yapmalıydı!
Hafifçe omuz silkerken abartılı bir çaresizlikle dudaklarını büküp düzeltti. “Kusura bakma güzelim, başka çözüm yok gibi görünüyor.” derken vücudu bana dönük şekilde geri geri evine yol aldı. Çaresizlik ve sinirin karıştığı bir şekilde inleyip “Bir gelir misin?” dedikten sonra gözlerimi Canan teyze arasında gezdirdim. Barlas, kapıya, annesinin yanına vardığında “Yarın konuşuruz Asya’cım. Çok uykum geldi.” deyip bir de eliyle örterek esnedi. Başta rol yaparak esnese de zamanla gerçeğe dönüştü.
“Barlas ya!”
Canan teyze gülüp “Kızım bu kadar meraklıysan, çeyiziyle bohçasıyla yollayayım diyorum işte sana. Hem almıyorsun oğlumu, hem de kopamıyorsun.” dediğinde sinirden ağlamak üzereydim. Barlas da elini kapının pervazına yaslayıp “Harbiden.” dedi ve beni daha da çıldırttı. Al gel bohçanı, desem gelecek gibiydi. Canan teyzeye de Barlas meraklısı gibi görünüyordum, e meraklısıydım da ama derdim başkaydı. İncelen sesimle “Canan teyze aramızda bir konu var da o yüzden…” diye çırpındım.
Barlas, “Üşüdün hadi, evine gir güzelim.” dediğinde poşeti bir elimle taşıyarak işaret parmağımı ona salladım. “Ben yapacağımı biliyorum ama.”
Şirince sırıtıp başını onaylar şekilde salladıktan sonra evimi gösterdi ve daha ciddi bir şekilde “Üşüdün ama gerçekten, hadi.” dedi. Üfleyerek evime yöneldim, kilidi açarken hâlâ üflüyordum ve hatta eve girip onlara el sallarken üflemeye devam ettim ve onlar da gülerek el salladılar. Kapıyı kapatıp ayakkabımı montumu çıkardım. Canan teyzenin verdiği şeyleri buzdolabına koydum ve hemen Barlas’ı görüntülü arayarak yatak odasına yöneldim ama meşguldü telefonu. Patronu mudur nedir, onunla görüşüyor olmalıydı. Taciz edercesine tekrar aradım ve görüntülüyü gülerek açtı. “Online mı korumacılık yapacaksın?”
“Evet!” diye yükseldim. Başka çarem kalmamıştı. “Sabaha kadar telefonda kalacağız.”
Arkasından anladığım kadarıyla odasındaydı. Telefonu yatağa koydu ve daha çok tavanı izlesem de başı ve boynu da görünürken ardından kolları da tavana uzandı. Üstünü çıkarttığını anladım. Telefonun konumunu değiştirmesini rica edesim geldi, çünkü böyle pek göremiyordum ama tüm dileklerimi yuttum.
Üstünü yatağa atarken “Şarjım falan bitebilir, şimdiden söyleyeyim.” diye uğraştı benimle. Üfleyip ben de onu yatağa koydum ve “Şarja tak o zaman.” derken dolaba yöneldim. Dolap kapaklarını duymuş olsa gerek kıyafetlerimle geri döndüğümde ama kameranın görmediği bir yerde üstümü değiştirmeye başladığımda o benim aksime "Telefonun konumunu mu değiştirsen?” diye rica edebilme cesareti gösterdi. Üstümden çıkardığım kazağı sinirle telefona doğru atıp tavanı bile görememesini sağladım ama tadı kaçmak yerine sesi keyiflendi ve “Yüzüme atmışsın gibi oldu. Hoşuma gitti.” dedi. Gözlerimi devirirken sinirle karışık bir utançla inledim.
“Bu da hoşuma gitti.” diye tekrar ettiğinde pijamalarımı bir hışımla giyinip kazağın altındaki telefonu alıp yüzüme kaldırdım. “Sinirlenip telefonu kapatayım diye uğraşıyorsun ama yemezler güzelim.” dedim, bana deyip durduğu gibi. Üstümü değiştirdiğimi anladığında telefonu eline almış olmalıydı ki şimdi yüzüne tuttuğu telefonu sayesinde omuz kaslarını ve göğüs kaslarının bir kısmını görebiliyordum. Gözlerimi hızla yükselttim, ona ‘güzelim’ dememe gülüyordu o sıra. “Daha iyilerini duymuştum.” dedikten sonra kaşlarım kalktığı gibi ciddileşerek “Senden.” diye ekledi ve tehlike çanları sustu.
Onu da yanımda alıp lavaboya gittim ve aynaya yapışık rafa onu dayayıp diş fırçama diş macunu sıktım. O da o sıra lavaboya geçmiş, Yağmur’un bakım ürünlerine söylenerek rafta bir yer açmaya çalışmış ve en sonunda başarmıştı. Gözlerimiz birbirindeyken dişlerimizi fırçalamaya başladık. Saçlarımı gösterdiğinde dişimi fırçalamadığım elimle kavga eder gibi pijamalarımı giyindiğim sırada mahvolmuş saçlarımı düzelttim.
Ben de onun saçını gösterdiğimde dişini fırçalayan eli bir anlığına duraksadı ve dudakları arasında fiş fırçası varken ve dişleri diş macunluyken bile gözlerime çekici göründü. Özgüvenle kendini gösterdi ve egoyla kıvrıldı dudakları. Düzeltmeye ihtiyacı olduğuna inanmamıştı. Küçümser gibi burnumu kırıştırarak gözlerimi kıstığımda o da kötü bakışlarıma alayla eşlik etti ve gözlerimi devirdikten sonra tükürmek için eğildim. Seslerden onun da aynı aşamaları sürdüğünü anlarken ağzımı çalkalayıp diş fırçamı temizledim ve başımı kaldıracağım sırada başımı duvara monte tek kapaklı dolap kapağının köşesine çarptım. Benim başımı ovuşturarak doğrulmaya devam ederken kendime zarar verdiğim için kızgın ama kıyamadığı için şefkatle harmanlanmış bir sesle “Aptal,” dedi. Ben ona kötü kötü bakarken bakışlarıma eşlik etti. “Dikkat etsene.”
“Benim canım değil mi?” diye terslendiğimde başını iki yana salladı. “Hayır. Benim canım.”
Kötü bakmayı sürdürmeye çalıştım ama dudaklarım isyankârdı. En sonunda dudaklarım hoşnutlukla kıvrıldığında güldü ve bulaşıcıymış gibi ben de güldüm. İkimiz de telefonu raftan aldık. “İhtiyaç molası güzelim, ararım birazdan.” dediğinde hızla “Hayır, hayır kapatma.” dedim ve donakaldıktan sonra dudağını yalayıp kaşlarını kaldırdı. Dudakları özgür kaldığı gibi güldü ve anlayamayarak “Ne?” diye sordu. “Tamam her şeyine eyvallah da, lavaboda da birazcık özel alan talep ediyorum.”
“Kapatma telefonu, yatağa koy, ben de öyle yapacağım. Mola bitince döneriz.”
Sabır diler gibi söylenerek telefonu yatağa bıraktı. Telefona doğru eğilip başparmaklarını gösterirken “Oldu mu?” diye sorduğunda ben de telefonu yatağa koyup onun gibi eğildim ve başparmaklarımı gösterip şirince sırıttım. Gözlerini devirir sandım ama hafifçe güldü ve ben de gülerken geriye adımlayıp görüntüden çıktıktan sonra lavaboya yöneldim. İhtiyaç molamız bittiğinde gece lambasının ışığını açıp odanın ışığını kapatarak yatağa girdim. O da o sıra dönmüş, ışığı kapatıyordu. “Gece lambası, bir şey bul.” dediğimde “Ulan yatıp uyuyacağım, gitmeyeceğim bir yere.” diye güvence verdi. Işıkla uyumayı sevmezdi ama onu görmek istiyordum.
“Barlas, hadi ya.” dediğimde yatağa uzanıyordu. Yanındaymışım gibi telefonu tutan kolunu yasladığı tarafa döndü ve şimdi sanki yüz yüze birbirimize bakar olduk. Ben onun hep yattığı tarafa, o da benim hep yattığım tarafa yaslamıştı telefonu. Yastıklardan biriyle, uyuduğumuzda telefon düşse bile yastığa yaslı kalsın diye sabitlesek de elimizi hâlâ telefondan çekmemiştik, sanki birbirimize temas ediyorduk.
“Uyuyamam öyle ama.” dediğinde yavru kedi gibi baktım. Birkaç saniye baktıktan sonra söylenerek kalktı ve zaferle sırıttım. Telefonu yastığa yaslı bırakmıştı ve dönüşünü beklerken uykulu gözlerim kapanıp duruyordu. Sonunda buldu ve prize taktı. Loş ışık eşliğinde yatağa döndü ve “Oldu mu?” diye sordu. Memnuniyetle başımı salladım. Karanlıkta gidip gitmediğini anlayamazdım. Telefonun ekran ışığı vardı evet ama uzun süre dokunmayınca kısılabilirdi ışık.
“Şarja da takar mısın?” dedim çünkü ben takmış, yatağa kadar uzandırmak için üçlü priz bile kullanmıştım. Sabırla nefes alıp tekrar kalktı ama “Taksit taksit söylemesen ya güzelim.” diye de söylenmeden duramadı. Oralı olmadım. Tekrar aynı pozisyona döndüğünde “Bir de…” dediğimde yüz ifadesine güldüm. Yine bir şey söyleyeceğim sanmıştı ama sadece “İyi geceler.” dedim alayla ve rahatlarken güldü, ardından gülüşü yavaşça gülümsemeye döndü ve “İyi geceler sevdiğim.” dedi kapının önünde dediğim gibi.
Bir süre gülümseyişine eşlik ettim. Ardından gözlerimi kırpıştırarak ana dönüp “Gece uyanırsam ve seni bu telefonun ucunda göremezsem kalkar adresini bildiğim bara gelirim.” dedim.
“Ben de tehdit nerede kaldı, diyordum.” dediğinde hafifçe omuz silktim. Başka çarem kalmamıştı.
Gözlerimiz birbirinde gezindikçe mayışıyordum ama düşüncelerden de arınamıyordum. Göz ucumdaki uyku, sesime de yansırken “Sence Ata’ya bir şey olmuş mudur?” diye sordum.
Uykusu yok olmuş gibi tok bir sesle “Asya sana ne?” diye tepki verdiğinde uykuyla kapanan gözlerim aralandı ve “Ne var be?” dedim.
“Bak o herifin harbiden sevgilisi varsa ve hatta evlenecekse bile, yine de onun adını ağzından duymak bile hoşuma gitmiyor, sen kalkıp sağlığını sıhhatini sorguluyorsun.”
“Muz alıp gitmeyeceğim herhalde hastaneye! Sadece başımıza kalır mı, kalmaz mı diye düşünüyorum. Ya da polisler sana, bana ait bir şey de bulmuş olabilir orada. Bunları hiç düşünmüyor musun? Arabamız oradaydı!”
Arabamız, deyişim hoşuna gittiğinde zaman mekân fark etmeksizin birbirimizi sevişimize yine şaşırdım. Ben de kavga ortasında küçük detaylara takılabiliyordum. Hoşuna gitse de gerginliği sürüyordu. Anlık bir mimiği oynamıştı sadece. “Ata iti yaşıyormuş, polisler de suç unsuru bir şey bulamamış. Oldu mu?”
“Nasıl haberin oldu bunlardan?” diye sorduğumda gözlerini kapatıp “Hadi, sabah görüşürüz.” dedi ve gözlerimi devirdim. Kafes dövüşü yapılan alan da dövüş günleri haricinde kafes kaldırılıyordu ve yasal işletme olarak göründüğü gibi spor salonu haline getiriliyordu. Kumpasa getirmeden ya da suçüstü basmadan Ata’yı hapse atacak delilleri elde etmek zordu. Öyle ki, birkaç suçtan yakalansa bile işlediği diğer suçların delillerini bulamaz, onlardan da hüküm giymesini sağlayamazlardı. Geniş bir operasyon ile Ata’nın tüm suçlarına ulaşmaları gerekirdi, şimdiye kadar da yapan olmamıştı. Ata hep iddia aşamasında kalan soruşturmalara tabii tutulmuş, işin sonu gelmemişti.
“Görüşürüz.” diye mırıldanmamın birkaç saniye ardından gözlerini araladı. Göz göze geldiğimizde gerginliği dağıldı ve dudakları kıvrıldı. Onu izlerken yakalandığım için ‘hemen geliyorum’ deyip kalkıp duvara kafa atmak istiyordum. Gözlerimi kapattım. Heyecanlı saniyelerin ardından zaman algım körelse de yeterince sürenin geçtiğini düşünüp gözlerimi araladım ve tekrar göz göze geldik. O gülerken üfleyerek gözlerimi kapattım. “İzlenilmiş hissettim.” diye açıkladım.
Bundan ne kadar mutlu olduğu sesine de yansırken “Beni sevdiğinin farkındayım, biliyorsun değil mi?” dediğinde aklıma gelen tek şeyi yapıp uyuyormuş gibi davrandım ama sadece on saniye önce uyanıktım ve ona laf yetiştiriyordum. “Saklamana gerek yok yavrum, özgürce izle.”
“Susar mısın, uyuyorum.” diye söylenerek mırıldandım.
“Son bir şey diyecektim ama susmamı istiyorsan peki madem.” dediği gibi gözlerimi araladım. Uyumadan önceki rutinimiz gibi ‘seni seviyorum’ diyecekti ama şimdi gözlerini kapatmıştı. Dudağımı kemirdiğim bir sürenin ardından “Tamam, içinde kalmasın.” dediğim gibi gülerek gözlerini araladı. Biliyordu tabii içimde savaşlar vererek onu izlediğimi!
Gülüşleri huzurlu iç çekişlere döndü ve “Seni seviyorum.” dedi. Bir süre ‘Ben de seni seviyorum’ der gibi baktım ona. Gülümseyerek gözlerimi kapattım ve muhtemelen nefes alış verişlerini dinleyerek uykuya dalana kadar da dudaklarımda kaldı o gülümseme. Belki uyurken bile bana eşlik etmişti.
**
Zil çaldığında memnuniyetsiz mırıltılar çıkarttım. Odaya dolan güneşe isyan ederek ellerimi gözlerime götürdüm ve kapıdaki her kimse vazgeçip gitmesini bekledim.
“Açsana kızım.”
Ellerimi hızla yüzümden çekip gözlerimi araladım ve telefondaki Barlas’la göz göze geldim. Saniyeler içerisinde olayları idrak ettim. Barlas uyanmış ve hatta hazırlanmış, kapıma gelmişti. Güneşe alışmaya çalışan kısık gözlerle bildirim panelini indirerek saate baktım. En azından uyandığı gibi damlamamıştı yoksa sabahın sekizinde beni uyandırdığı için inip onu dövdükten sonra uykuma devam etmem gerekirdi. Resmen deliksiz bir uyku çekmiştim ve yanımda değil, telefonun ucunda olmasına rağmen kâbus görmemiştim. Hiç uyanmamam, eğer bir ara kalkıp tek başına işe çıktıysa bile anlamayacağım anlamına geliyordu. Ata’nın mesaj attığını gördüğümde düşüncelerimden sıyrıldım.
Dün gece gördüğüm hayalin miydi, yoksa gerçekten beni kanlar içerisinde bırakıp gittin mi?
Polislerin geldiklerini gördüklerinde çalışanlar dış mekân kamera görüntülerini de silmiş olmalılardı. Barlas’ın geldiğini çalışanıyla teyit alabilirdi ama beni başka biri de görmemişti. Mesajı sildiğim sırada Barlas, “Ağaç oldum Asya.” diye söyleniyordu. Tekrar görüntülü konuşmaya döndüm ve tembel hareketlerle doğruldum. Bir süre yatakta oturur halde kalırken gözlerimi kırpıştırarak Barlas’a baktım.
“Günaydın.” dediğimde güldü ve “Günaydın.” dedikten sonra kamerayı da çevirip göstererek zile bastı. Zil yankılanırken üfleyip “Basıp durma şuna.” diye söylenerek ayaklandım. Gece karabasanlar mı alıp atmıştı bilmiyordum ama terliklerimi şüpheli yerlerden toplayıp giyindikten sonra merdivenlere yöneldim. Biraz düzenli olmayı öğrenmeliydim.
Esneye esneye kapıya vardım ve kapıyı açtığımda görüntülü sohbeti sonlandırdım. Barlas da sonlandırıp telefonunu cebine koydu ve parıldayan gözleri gözlerimde gezinirken tekrar “Günaydın.” dedi. Uykulu uykulu “Günaydın.” dedim ve kapıyı açık bırakarak mutfağa yöneldim. Barlas ayakkabısını çıkartıp eve girerken ben de bize kahve yapmaya başladım. İster misin, diye sormamıştım ama ‘hayır’ dediği bir gün de olmamıştı zaten.
Kapıyı kapatıp mutfağa geldi. Kahvenin olmasını beklerken tezgâhın yanına sandalye çektim ve dirseklerimi tezgâha yaslayıp başımı da kollarıma yaslayarak gözlerimi kapattım. Erken uyandırmış sayılmazdı ama gece çok geç uyumuştuk.
Makineden ses geldiğinde başımı kaldırmak için birkaç saniyeye ihtiyacım vardı ki Barlas’ın kahveyi kupalara döktüğünü duydum. Yine seslerden anladığım kadarıyla kupaları masaya koydu. Beni, bir kâğıt poşetmişim gibi sandalyeyle birlikte kaldırıp masaya götürdü. O sıra başımı kaldırmak zorunda kalmıştım tabii. Ben uykulu gözlerle onu izlerken dolaptan annesinin verdiği mamalardan bir poğaça çıkardı. Peçete eşliğinde bana uzattı. Çaprazımda kalan sandalyeyi masanın dışında bana çevirerek oturdu. O sıra poğaçayı kemiriyordum. Bitirmemi bekledikten sonra kupamı alıp bana uzattı. Bana kalsa direkt kahveyi içerdim.
Pijamanın yeninin uçlarını avucuma kadar çekiştirip kupayı öyle aldım ve terliklerimi yerde bırakarak bacaklarımı karnıma çektim. Ayaklarımı da kalçamın önünden sandalyeye yasladım. Kupayı tutan ellerimi de bacaklarıma yasladım. Barlas o da sıra kahvesinden birkaç yudum alırken ben önce biraz soğumasını bekliyordum.
Uyku sarhoşluğuyla gülüp “Evime girdiğini gören mahallelinin ‘tıh,tıh’lamaları hâlâ bitmemiştir ama biz masum masum kahve içiyoruz.” dediğimde kupayı masaya yaslarken o da güldü. Bakışlarına ve sesine muziplik düştü. “O kadar zahmet edip günahımızı alıyorlar, istiyorsan gel haklı çıkartalım.”
Kahveme doğru üflerken ‘Çok beklersin’ der gibi gözlerimi alayla kırpıştırdım ve sonra kahvemden yudumladım. Kupayı tekrar dizlerime yaslarken kahvenin ıslattığı dudağımı yaladım ve gözleri bu görüntüye kayarken muzip teklifini ciddiyetle de sunacak sandım. İlgisini çektiği ortada olan bu eylemimi sonlandırdım ve sesimi temizlediğimde gözleri tekrar gözlerime yükseldi. O da sesini temizledi ve kupasını alıp çaresizce kahvesini yudumlamaktan başka bir şey yapamadı.
“Aşağı mahallelere de gidiyordur umarım bu dedikodular.” dediğimde sırıttı. Alayla başlasam da ciddiye alarak “Herkese ‘barıştık’ deyip duruyorsun, Minel bizi hâlâ asker arkadaşı sanıyor. Onun yanında da aynı performansı niye göstermiyorsun?” dediğimde gökten zembille inen tribe hayret etti. “Bir canlı yayına çıkıp ‘Asya yengeniz’ demediğim kaldı. Kız da duymuştur herhalde. Ayrıca kızı gördüğüm mü var?”
“Hayret. Bir süredir hamaratlığını göstermeye çalışmıyor gerçekten.” dedikten sonra sanki ardındaymış gibi çekili perdeye kötü kötü baktım. “Yakında damlar.”
Zaten dünkü altın gününde Barlas’ın odasına girip çıkmış mıydı, bilmiyordum. Gözlerim ona dönerken “Odana girilmiş mi dün hiç?” diye sordum. Kahvesinden büyük bir yudum aldıktan sonra alaylı baktı.
“Cevap versene.”
“Girilmiş herhalde.” diye cevapladığında kaşlarım olabildiğince kalkarken kupayı masaya koyup bacaklarımı sandalyeden indirdim. Savaş takımlarımı kuşanmamı izlerken gülerek o da kupayı masaya koydu. “Ne oluyoruz?”
“Nasıl anladın girildiğini?”
“Montları koyuyorlar genelde. Birinin parfümü sinmiş, esen havaya rağmen zor çıktı kokusu.”
Tüm vücudumda sinir dolaştı. Çenem kasılırken gözlerim kısıldı. “Kesin o ruh hastası parfümünü sıktı odana.”
Gülerek “Delirme.” dedi. Ciddi olduğumu görünce gülüşü silindi. “Niye böyle bir şey yapsın Asya?”
Ellerimle onu gösterip “Sende gözü var!” diye sesimi yükselttikten sonra yüzümü buruşturarak ekledim. “Senden ne umut buldu bu kız?”
Birkaç saniye gözlerimde kaldı gözleri. Gittikçe gerilirken sabır dileyen bir nefes alıp verdi. Sandalyeden kalkıp “Dışarıda işlerim var, peşime takılacaksan hazırlan.” dedikten sonra mutfağa girdiğinde çıkartıp sandalyeye astığı montunu aldı ve giyinmeye başladı. Ardından masadaki kupayı aldı, lavabonun içine koydu. Kaşlarım çatılmış halde onu izlediğim sırada bana bakmadan mutfak kapısına yöneldi.
“Ne oluyor?” diye ardından söylenerek kalktığımda mutfağın kapısında bana döndü. “Kapıda bekleyeceğim.”
“Niye böyle davranıyorsun?” derken ona yaklaşmıştım. Kızgın gözlerini bir süre bana dikti. Gergin dudakları ardında dilini çiğniyor olmalıydı ki çenesi iki yana hareketleniyordu. En sonunda sıkkın bir nefes alıp verdi ve “Sevgisi sorgulanacak son adamım. Kimseye de umut vermedim. Zoruna gidiyorsa, tutarsın elimi, görür kız da. Böyle gelip pasif agresif hareketler sergileme bana.” dediğinde gözlerim irileştikçe kaşlarım kalktı ve ona bir adımla daha yaklaştım. Gerginliğime bakarken onun gerginliği dağıldı ve hoşuna gitmiş gibi dudakları kıvrıldı.
“Pasif?” diye sorguladığımda kıvrılan dudaklarını yaladı. “Pardon güzelim, ‘psikopat agresif’ demek istedim.” dediğinde düzelttiği için teşekkür eder gibi başımı salladım. Benim agresifliğim gayet aktifti.
“Çattık ya.” dedi gülerek. Dediklerinden sadece ‘pasif’ kısmına takılmama gülüyordu, biraz hoşuna gitmiş, biraz da sinirleri bozulmuştu.
“Sevgini sorgulamıyorum.” dediğimde gülüşü yavaşlarken kaşlarını kaldırdı. Mahcup bir şekilde “Gerçekten.” dedim. Sinirle söylemiştim ve evet, Barlas böyle bir tepkiyi hak edecek son adamdı. Üstelik, ben de Ata’ya umut vermemiştim ama bana kafayı takmıştı. Bir gün öğrense ve ‘Adama ne umut verdin?’ diye sorsa kahrolurdum. Konuyu sürdürmek istemiyor olsa gerek, “Git hazırlan hadi manyak.” dedi.
Manyak, dediği için omzuna çarparak geçmek istedim ama gerilmiş lastik gibi geri atılmış oldum ve omzum da acıdı. Heybetini unutup durmamalıydım. Ben söylenirken omzumu ovuşturdu ve hafifçe güldü. “Racon kesmek istediğinde haber ver de yardımcı olayım.”
Gözlerimi devirsem de “Racon kesmek istiyorum.” diye bildirdiğimde güldü ve ‘gel’ der gibi elleriyle çağırdı. Omzuna çarparak geçecekmişim gibi hareketlendiğimde alaylı bir Hint oyunculuğuyla kendini mutfağa doğru savurdu. Gülerek kapı pervazından geçtim ve merdivenlere yöneldim. Elim istemsizce saçıma gitmiş, ucunu kıvırıyordum. Beni sevilen genç bir kadın gibi hissettiriyordu ve sayesinde zaten öyleydim.
**
“Arabadan inmeyeceksin. Meriç’i çağırıyorum hatta.” dediğimde eli kontaktaki anahtardayken bakışları bana döndü ve donakaldı. Gülüp “Nasıl bir hismiş?” diye sordum. O tatlı ve şapşal suratından makas da alasım vardı. Yanımda yaramaz bir çocuğa dönse de genel olarak ağırbaşlı bir adamdı ve o yüzden insan içerisinde ben de çok sulu hareketler yapmazdım. Şimdi de yapmadım çünkü Kemal etrafta bir yerdeydi. Baş başa ve dört duvar arasında olduğumuz zamanlar yanağından makas almaktan fazlasını yapardım tabii.
O da hafifçe güldü ve kontaktan anahtarı çıkarttı. O işler çevirmeyeyim diye beni arabada bırakıp Meriç’i de başıma dikmeyi biliyordu, bir kere ben şakasını yaptığımda dehşete düşerek bakmıştı. Tüm günü Barlas’ın anlamadığım işleriyle geçirmiştik. Bu sefer neyse ki araba ya da ev göstermemiştik, hava soğuktu, dolaşmak istemiyordum. İki farklı yere gitmiştik. İkisi de işletmeydi, biri restorandı ve o işi her ne ise hallederken ben sahibinin ofisinde kahve içip televizyon izlemiştim. Biri de araba kiralama ve servis bakımının aynı anda icra edildiği geniş bir işletmeydi. Yine üst kattaki ofiste geçirmiştim zamanımı, bu sefer sanayi tostu da yemiştim. Aşağıda ne çevirdiyse çevirmişti, peşine düşmemiştim. Tek derdim tek başına hırsızlığa ya da Ata’nın istediği tehlikeli yerlere gitmemesiydi. Normalde bu gece, dün aldığı teslimatı götürmesi gerekiyordu ama Ata dün baskın yediği için teslimatı yarına erteletmişti. Böylelikle Can’la görüştükten sonra huzurla uyuyabilecektim. Barlas’ın teslimatı bitene ve geri dönene kadar kafayı yeme mesaim yarın gece başlayacaktı.
“Meriç’i de taksi çağırır gibi çağırıyorsun, çocuk da başka işi yok gibi damlıyor hemen.”
“Yok zaten.”
“Hırsızlık yapmadığı zamanlarda serbest meslek bakıcısı mı?” diye sordum. Sabırlı bir bakıcıydı evet ama onu bıktırmayı başarmıştım geçen seferde. En son cevap vermeyeceğine ikna olayım diye kendi dilini kesmekle tehdit etmişti.
“Tek işi, ne iş veriyorsam onu yapmak.” dediğinde arabadan inmek için kapıyı açıyordu. Hırsızlık dışında da çete lideri gibi davranıyordu ve Meriçler de buna uyuyordu. Tek olaylarının hırsızlık olmadığı, Ata’yı bitirebileceğine olan inancından belli oluyordu zaten. Polislerin arasında bile adamları varsa ya da direkt polisle işbirliği içerisindelerse, hırsızdan fazlasıydılar zaten. Barlas da onlar için bir hırsızlık çetesinin liderinden fazlası olmalıydı.
“Şş, nereye?” diye sorduğumda arabadan inmeden gözlerini bana çevirdi. Soğuk hemen arabanın içine dolmuştu. Kemal’le aynı ortama girmelerini istemiyordum, bizi gören bir yerde arabada bekleyebilirdi.
‘Hayırdır’ der gibi kaş göz yaptı. “Tamam, cep boy Meriç’im yok, başına dikemem ama gerçekten arabada kalmanı istiyorum.” dediğimde yavaşça güldü ve arabadan indi. Benimle resmen alay eden gülüşüne gözlerimi devirip ben de arabadan indim. Arabayı kilitledikten sonra benimle birlikte, geçen sefer Kemal’in bir ton dayak yediği alana doğru yürümeye başladı. İtiraz etmemin faydası olmayacağını düşündüğüm için sustum. En az benim kadar inatçıydı ve huyuma gider gibi davransa da günün sonunda bir şekilde onun dediği oluyordu.
“Hah, geliyorlar.” derken yüzüm aydınlanmıştı bile. Kemal’in elinden tutan Can’ın hoplaya zıplaya yaklaşmasına, koşar adımlarla eşlik ettim ve ortada kavuştuk. Dizlerimi kırarak alçaldım ve aynı anda kollarımızı birbirimize sardık. Gözlerimi sımsıkı kapattım ve “Seni çok özledim.” diye soludum.
“Benden bile fazla mı?” dediğinde başımı doğrulttum ve o güzel yüzünü yanaklarımın arasına almadan önce atkısını düzelttim. Şimdi sadece gözleri ve ucundan o kızarık burnu görünüyordu. “Senden bile fazla.” dediğimde kıkırdadığını duydum. Gözleri ardımda, gölgesi üstümüze düşen Barlas’a döndü. “Barlas abi de gelmiş!”
Kollarını benden çekmeye başladığında yavaşça doğruldum ben de. Bu sefer de Barlas dizlerini kırarak alçalmış halde Can’a sarıldı. Can’ın Barlas’ın kolları arasında kaybolmasını gülümseyerek izlediğim birkaç saniyenin ardından gözlerimi Kemal’a çevirdim. Ağzı yüzü düzelmediği için daha çok kamufle etmek ister gibi şapka ve atkı takmıştı. Son görüşmemizin ardından ona para vermeye hazırdım, Beyham şerefsizi de bu parayı sağlayacağını söylemişti ama her nedense Kemal para için tekrar tekrar aramamıştı beni. Hatta onca dayak yiyişine karşılık da bir şey istememişti, Barlas’tan Ata’ya bahsetmekle de tehdit etmemişti. Gerçekten Barlas’a uydurduğum yalan gibi sanki iyilik amaçlı Can’ı bana gösterircesine görüntülü konuşmamızı sağlamış, Can’dan beni haberdar kılmış, başka da bir şey söylememişti. Şimdi de gözlerime dolar işaretleri yanarak bakmıyordu. Gerginliğini, Barlas’tan korkmasına yorsam bile bir yanı beni tehdit eder gibi bakması lazımdı, bakmıyordu. Ben Kemal’in garipliğini ölçüp tartarken Barlaslar da sohbet ediyorlardı.
Gözlerimi güçlükle Kemal’den alıp Barlaslara baktım. Kar yağışı sürdüğü için, “Arabaya mı geçsek?” diye sordum. Can’ın hasta olmasını istemiyordum.
Barlas, yerden doğrulurken “Gidiyoruz zaten.” dedi ve Can’ın elinden tuttu. Can’la aynı anda “Nereye?” diye sorduk. İkimiz de şapkalı başımızı ona kaldırmış, meraklı gözlerimizi kırpıştırırken gözleri aramızda gezindi ve gülümsedi. Son olarak Can’a baktı ve “Fatihleri özlememiş miydin?” diye sordu. Dudaklarım aralanırken Can diğer eliyle de Barlas’ın elini tutup yerinde sıçrayarak “Fatihlerle mi görüşeceğim?” diye sordu.
“Top da, kale de, takım da hazır. Kaptanını bekliyor.” dediğinde Can neredeyse çığlık attı. “Futbol mu oynayacağız?”
Can’ın heyecanına karşı Barlas’ın gülümsemesi genişledi ve parlayan gözlerle baktı. Bir çocuğu mutlu etmekten daha güzel ne vardı? Bir eli montumun üstünden kalbime yaslıyken ben de Can’ın baktığı gibi bakıyor olmalıydım Barlas’a. Can’ın mutlu olması, içimdeki çocuğun yaralarını sarıyordu. “Fatihleri daha fazla bekletmeden gidelim diyorum.”
“Ama…” diyerek Kemal’e baktım. Her nereye gideceksek hem yolda, hem futbol oynarken fazla zaman geçecek olmalıydı. O kadar süre Can’ı dışarıda tutabilecek miydi? Kemal yavaşça başını salladı. Dolu gözlerim Barlas’a döndü. “Ailelerini nasıl…”
Ben heyecanlı bir mutlulukla sorgularken Barlas, araya girdi. “Tut hadi ablanın da elini.” dedi ve Can’ın üstündeki şaşkınlığı da atmasını sağladı. Can gülücükler saçarak elini bana uzattığında birkaç saniye donmamı üstümden atamadım ve Can elini sallayıp “Hadi abla! Arkadaşlarım bekliyor!” dedi. Can gibi neşeyle gülerken elinden tuttum ve Can bizi çekiştirmeye başladı. “Araba nerede?”
Barlas gülerek yön verirken Can aramızda yürümek değil, adeta hoplaya zıplaya koşuyordu. Boyu sebebiyle henüz kısa olan bacakları şaşırtıcı performanslar gösteriyordu. Gözlerim Barlas’ın üstündeydi. O da gözlerini Can’dan alıp bana çevirdi ve binlerce kez teşekkür ettim. Binlerce kez, ‘Buna hiç gerek yok’ dedi gözleri.
Can, heyecanla “Hadi…” dediğinde gülerek biz de koşmaya başladık. Arabaya vardığımızda ben öne binerken Barlas Can için arka kapıyı açtığı gibi Can maymun misali zıpladı. Gülücük saçmadığı tek bir an yoktu. Barlas emniyet kemerini taktığı sırada Can bir anda telaşla sesli bir nefes aldı ve “Formamı almam lazım!” dedi. O sıra yanımıza varmış olan Kemal bir poşet uzattığında camı aralayıp poşeti ondan aldım ve içinde forma olduğunu gördüm. Gülümseyerek “Barlas abin onu da halletmiş.” dediğimde Can ellerini çırptı ve “Canım abim!” dedi hâlâ ince kalan, tatlı sesiyle. Gittikçe büyüyordu ama hâlâ çocuktu. Maalesef bu yetiştirme yurdu yüzünden büyüyüşüne günbegün şahit olamıyordum. Boyundan büyük acılara ve yalnızlıklara katlanan bir çocuk… Ben de katlanmıştım ama onun da benim kadar güçlü kalmak zorunda oluşuna katlanamıyordum. Ne garipti. Aynı şeyleri ve hatta daha beterlerini yaşasam bile, hiçbiri onun da yaşaması kadar yakamamıştı canımı. İçimdeki çocuk bile, ancak Can da gülerse gülebiliyor gibiydi.
Barlas yanıma bindi ve yola çıkmaya hazırlanarak direksiyonu sağa kıvırdığında vitesi tutan elinin üstüne gitti elim. Hareketleri duraksarken gözleri kırpıştırarak bu temasa baktı hızla. Birkaç saniye bu temasta oyalanıp gözlerime çıkardı yıldızların indiği gözlerini ve yeniden elini tutuşuma baktı sonra. Parmakları avucuna kıvrılan parmaklarımı sevdi ve dudakları çözüldü, çözüldükçe geniş bir gülümseme oluştu. Gözleri yeniden ona dolu gözlerle bakan gözlerime yükseldi. Ellerimizi vitesin üstünden çekip dudaklarına götürdü ve elimin üstünü soluyarak öptü. Onun gibi bu sırada gözlerim kapandı ve gülümsemem mümkünmüş gibi biraz daha genişledi. Elimiz yeniden vitese dönerken gözlerimi araladım ve diğer elini direksiyondan çekip yanağımdaki yaşı sildi. Gözlerimiz hoş sohbetler ederken ona dudaklarımla da söylemek istediklerim vardı ama Can tekrar el çırpıp “Çok heyecanlıyım!” dediğinde gülümsemelerimiz gülüşe döndü.
“Daha fazla bekletmeyelim kaptanı.” dediğimde başını yavaşça sallayarak mutlu gözlerini yola çevirdi. Elimin altından elini çektiğinde anlayamadım ama elini, elimin üstüne koyup parmaklarıyla sardı ve vitesi kullanması gerektikçe, elimle birlikte yönlendirerek kullanır oldu. O yola çıkarken ben onu izlemeye devam etme şansına sahiptim. Onun da gözleri sıklıkla yolu takip etse de bana dönüp duruyordu. Yolun ortasında Can emniyet kemerini çıkartınca Barlas ışıklarda dururken aynı anda koltukların arasından ardımıza dönüp “Can.” diye uyardık. Can koltukların ortasına kayıp ikimizin de koluna sarılarak öne uzandı ve başını sırayla kollarımıza yaslayarak “Teşekkür ederim.” dedi. Zaten bulutlu gözlerimden hızla yaşlar akarken koluma yaslandığı sırada saçını koklayarak öptüm ve ben de başımı, başının üstüne yasladım. Barlas da başını başımın üstüne yasladı ve hazır kırmızı ışıkta durduğumuz için direksiyondaki elini, Can’ın kolunu saran elinin üstüne getirdi.
Bir çocuk, arkadaşlarıyla görüşüp top oynayacağı için teşekkür etmemeliydi. Dört duvara hapsolduğu benzer günlerden, farklı bir gün bahşedildiğinde bu kadar minnettar olmamalıydı. Biraz şımarık olmalıydı belki. İki oyuncağı aynı anda istemeliydi, ailesi almazsa ağlayıp ortalığı ayağa kaldırmalıydı hatta, bunlar anlaşılırdı ama hayır, tek bir akşam için bu kadar mutlu olmamalıydı.
“Barlas abine teşekkür et.” dedim çatallı sesimle. Burnumu çektikten sonra, “Onun sürprizi.” dedim gülümseyerek. Benim aklıma gelmiş olsaydı bile zaten mahalledeki çocukların ailesini ikna edemezdim başta. Selamlaşmamızı, ayaküstü sohbet etmemizi bile istemiyorlar, hemen çocuklarını benden uzaklaştırıyorlardı. Çocukları yine de severdi beni ama ailelerinden azar işitmelerini istemediğim için uzak durmaya çalışırdım. Barlas ise benimle görüşmesi gölge düşürse de mahallelinin güvenine ve saygısına sahip biriydi. Mahalleliye sayısız yardımı dokunmuştu. Şimdi kardeşimin yüzündeki gülücüklerin de mimarıydı ve milyonlarca sebep arasında bir de bunun için âşık olmuştum ona.
**
Çocuklar maç öncesi koştururken ve gülücükleri kapalı sahada yankılanırken Barlas, “Abi sıcaklığı arttır sana zahmet.” dedi.
“Tamamdır koçum.” dedi, halı sahanın sahibi. Adını anımsayamıyordum ama buraya daha önce gelmiş ve bu abiyi görmüştüm. Barlas’ın halı saha maçlarını izlemeye gelirdim buraya. Mutlaka en az bir gol atardı ve artık alışan arkadaşları daha o demeden bile önce “Barlas’tan yengeye gelsin.” derlerdi bir ağızdan. Hatta bir seferinde çok çekişmeli geçen bir maçta iki takım da gol atamamıştı ve dağılmadan önce Barlas, ‘Böyle olmaz beyler’ diyerek karşı takımı bir gol yemeye ikna etmişti. Böylelikle serimiz bozulmamış, her maç gibi o maç da bana ithaf etmişti.
Çağrı ısınma hareketleriyle ama daha çok bir yengeç gibi görünerek sağa sola koşarken el çırptı. “Veletler! Gelin, takım kuracağız hadi.”
Barlas ardından ensesine yavaş bir şaplak geçirip “Düzgün konuş lan çocuklarla.” dedi. “Kızlar da var.”
Evet, Eylül gibi bazı kız arkadaşları da gelmişti Can için. Can’ın kalbindeki sıcaklığı hisseder gibiydim. Arkadaşları tarafından unutulmaktı korkusu ve şimdi her biri burada, onun için vardı. Hepsiyle sohbet etmeye çalışıyor, tekrar tekrar sarılıyordu. Sanki hiç ayrı kalmamış gibi hızlıca tekrar kaynaşmışlardı.
Çağrı küçük bir revizeyle tekrar seslendi. “Veletler ve prensesler! Gelin!”
Çocuklar hoplaya zıplaya Çağrı’ya koşarlarken Barlas da çalışanın uzattığı su ve kek kartonlarını alıp oturakların üstüne koyuyordu. Çocuklar, susar, acıkırsa diye düşünmüşlerdi. Çalışan, yeni bir karton kutuyu kantinden getirirken “Barlas’ı biraz çalacağım.” dediğimde muhtemelen yaşıt olduğum çocuk, “Tamamdır yenge.” dedi. Adımlarım hızlandı. Barlas Eylül’e bir su uzattıktan sonra yanağını sıktı. Eylül’ün gözleri bana dönünce Barlas da bana doğru döndü. “Su mu istiyorsun güze…” dediği sırada kollarımı boynuna sararak neredeyse üstüne atladım. Onu uzaktan izleyip durdukça içime sığmıyor, ona doğru akıyordu. Maç sonuna kadar çocuklarla ilgilenmeyi, sabretmeyi ummuştum ama olmuyordu.
Birkaç saniyenin ardından kolları sımsıkı belime dolandı. Biraz o eğiliyor, biraz da beni yukarı çekiyordu ve hiç bitmeyecek bir özlemi gidermeye çalışıyordum. Dediği gibi, yanındayken bile özlüyordum onu. Şimdi sarılırken bile, öpmeyi özlüyordum, öperken birlikte uyumayı özlerdim, birlikte uyurken rüyamda güzel yüzünü izlerdim. Ona doyamıyordum.
Eylül bize gülümseyerek uzaklaşırken Barlas da boynuma gömülmüştü. Soluyarak öptüğünde mümkünmüş gibi sarılışımız sıkılaştı. Gözlerimi huzurla kapattım. “Can sana sahip olduğu için çok şanslı,”
Ben öyleyim.
“Onun hayatındaki en güzel iki şeyden birisin.”
Benim hayatımdaki.
“Onun için…” dedikten sonra benim gibi kaçak oynamayıp bizzat ekledi. “Ve senin için, her şeyi yaparım.”
Ayak tabanlarıma alçalırken yüzünü görebileceğim kadar geriledim ama hâlâ sarmaş dolaştık. Yaşlı gözlerim gözlerinde gezinirken “Sana ne kadar teşekkür etsem yetmez.” dedim. Bir eli belimden eksildi ve severek yanaklarımdaki yaşları sildi. “Yeter aslında...” dedikten sonra gülümsemesi genişledi, güzel dişleri de sergilendi ve hafifçe güldü. Nasıl yeteceğini göstermek ister gibi yanağını çevirdiğinde ben de güldüm.
“Çoluk çocuk var burada.”
Beni aldırmadı ve gözleri Canlarda gezinirken keyifle beklemeye devam etti. Muhtemelen parlıyordu benim de güzel yan profilinde gezinen gözlerim. İki yılın ardından bir kere öpüşmüş olsak da ve o yanağımdan, boynumdan, başımdan ara ara öpüyor olsa da ben onu senelerdir hiç yanağından öpmemiştim.
“Bakmıyor çocuklar.”
“Yalancısın.” dediğimde gülerek “Aşkın sakıncası yok, görseler de olur.” dedi. Vardı aslında, yanlış kalbe düştüğünde. Neyse ki ben, sımsıkı saracak bir kalbe düşmüştüm. O aynı şeyi düşünmese hak verirdim, pek kırmıştım, bazen kırmaya devam ediyordum ve belki de ileride de kırmak zorunda kalacaktım, bilmiyordum ama o da, onu çok seven bir kalbe düşmüştü. Şüphesi olmamalıydı.
Bir elimle bana dönük olmayan yanağını tuttuğum gibi gözleri beklentiyle kapandı ve parmak uçlarımda yükselip yanağına uzandım. Benim de gözlerim kapanırken soluyarak öptüm. Muhtaç olduğum teninin sıcaklığı dudaklarıma yaşanmışlık katarken belimdeki ellerinin tutuşu sıkılaştı ve ardından tezatlıkla gevşedi. Heyecan ve huzur, bir duygu seliyle sürüklerdi böyle anlarda insanı.
Elim de yanağını seviyordu, onu öptüğüm sırada. Veda eder gibi değil de biraz özleyip öyle kavuşacakmışım gibi yavaşça çekildim yanağından. Gözlerimi araladığımda yüz ifadesine hafifçe güldüm. Gözleri hâlâ kapalıydı ve dudakları dişlerini gösterir şekilde gülümsüyorken yüzünde sarhoşluk vardı.
Gözlerini yavaşça araladı. Başı Canlardan yavaşça bana döndü ve göz göze geldik. Dudaklarım kıpırdayıp durdu ve en sonunda gülerek atmaya çalıştım üstümden heyecanı. Nasıl ki Can, bir futbol maçı için öyle teşekkür etmemeliydi, çok daha güzelini yaşamalı ve yaşamaya da alışmalıydı, bu adam da bir öpücüğe muhtaç kalmış da ancak kavuşmuş gibi bakmamalıydı böyle bana. Çok daha güzellerini yaşatmalıydım ona.
Elim, geri çekilirken çenesine kadar kaymıştı, şimdi de yavaşça omzuna indi. Beni ayaküstü yiyip bitiren bakışlarına hapsolduğum sırada Çağrı, “Büyük velet ve büyük prenses, sizi de aramıza alabilir miyiz artık?” diye seslendiğinde gözlerimi kırpıştırarak Çağrı’ya çevirdim. Barlas hâlâ bana bakıyor olsa da “Bana velet mi dedi o?” dediğinde Çağrı şirince sırıtırken gülerek bakışlarımı Barlas’a çevirdim. “Biraz öyle oldu.” dediğimde Barlas sırıtışında alt dudağını ısırdı.
Gözlerimiz birbirinde gezinirken Çağrı, “Valla bu bücür Sinan iddiaya girdi benimle, sizi öyle çağıramayacağıma dair. Baktım siz de aşk sarhoşusunuz, şansımı deneyeyim, nasıl olsa duymazsınız sandım.” dediğinde Barlas dilini keyifle kıvrılmış dudaklarında gezdirdikten sonra “Asya’ya dua et.” dedi.
Gülerek “Tutmayacağım seni, bence biraz pataklayabilirsin.” dediğimde Barlas başını iki yana salladı. Çağrıların duyamayacağı bir sesle “Şu an hırsızlığa gitsem, soyulur öyle dönerim. Kimseyi dövecek halde değilim.” dediğinde kahkaha attım. Pamuk gibiydi gerçekten. Elim istemsizce yanağına yöneldi ve başparmağım tenini okşadı. Teni parmaklarımdan akan bir okyanus gibiydi. Her damlasında ayrı nefes gizliydi. Gözleri kırpışarak bu temasa döndü ve bakışları bile titredi. Gözkapakları yavaşça kapanırken yanağını avucuma huzurla yasladı. Kapalı bir halı sahadaydık, etraftaki herkes bizden biri ya da Barlas’ın tanıdığıydı. Birazcık özgür hissettiğimde, Ata’nın kafesinden ve gözlerinden uzakmışım gibi geldiğinde hemen hareketlerime yansıyordu. Polislerle işbirliği yapıyor olma ihtimali de, içimi rahatlatmıştı. İşin sonunda bizim için Ata’yı yenebilirdi gerçekten.
“Bücürler boş verin, biz bize başlayalım. Bunlardan bize hayır yok.”
Gülerek Çağrı’ya baktığım sırada son kez sevip yavaşça çektim elimi Barlas’ın yanağından. “Gelmek üzereyiz.” dedim ve tekrar Barlas’a çevirdim bakışlarımı. Oyalanmak istemiyordum, Can sabırsız olmalıydı ama Barlas’ın yanındayken zaman farklı seyirde akıyordu. Parlayan gözlerini ancak yavaş, mayışık bir şekilde aralayabildi ve bin öpücüğe borçlanmak istedim.
“Maç zamanı.” dediğimde huzurlu bir iç çekiş eşliğinde başını onaylar şekilde salladı. Gözleri ardımda bir noktaya döndü bilinçli bir şekilde. “Hemen geliyorum.” dediğinde ben de omzumun ardından baktım ve oturaklardan birinde oturmuş, maçtan önce gülüşerek ısınan çocukları izleyen Meriç’i gördüm. İçim sızlarken Barlas kolumu ovuşturarak yanımdan geçip Meriç’e yöneldi. Meriç’in bana da anlattığını bilmiyor olmalıydı ama benim dinlediklerimi zaten bilen Barlas, ‘kardeşim’ dediği adamın yanına yaklaşıyordu. Çekinik ve oldukça yavaş bir şekilde ben de onlara yöneldim. Barlas çoktan varmıştı. Omzunu sıvazlayarak yanına oturdu ve mesafe dolayısıyla duyamadığım bir şeyler konuşmaya başladılar. Duyabileceğim kadar yakınlarına kadar ilerledikten sonra durdum, halı sahayı çevreleyen duvara yaslandım.
“Yok be kardeşim, valla bak. Siz oynayın işte.”
“Çocukken kaybettiğimiz hisleri, başka çocuklar geri verebiliyor bazen. Bak orada, senin gibi anne ve babasını kaybetmiş bir çocuk var. Henüz küsmemiş sevdiği şeylere.” dediğinde Meriç’le Can’a aynı anda sarılmak istedim. Barlas da hepimize sarılırdı ve bir süre öylece kalırdık. Hatta Çağrı da gelsin isterdim.
“Onun acısını hafifletirken, seninki de hafifler belki.”
Meriç kızaran gözlerini Can’da gezdirdikten sonra sesini temizleyip göz ucuyla Barlas’a baktı. “Olur mu öyle?”
“Bu işi bu yüzden yapmıyor musun?” diye sorduğunda hırsızlığa Meriç’in ne gibi bir anlam yüklediğini sorguladım ama tahminlerim gibi, olay hırsızlıktan büyük olabilirdi. “Yaraları sarmak ve yeni yaralar açılmasına engel olmak? Kimsenin yetim kalmamasını sağlamak?”
Kaşlarım kalkarken gözlerim aralarında geziniyordu. Yakınlarında olduğumun farkında değillerdi. Meriç, “Öyle.” dedi pürüzlü sesiyle. Olay, kesinlikle hırsızlıktan daha büyüktü. Hırsızlık bir araç mıydı yoksa kılıf mıydı, henüz anlayamamıştım ama başka işler döndüğü kesindi.
“O zaman kalk lan hadi. Hem sana avans da vereceğim bak.” diye alay ederek omzunu sıktığında Meriç burukça gülerek “Siktir lan.” dedi ve Barlas da güldü. Meriç’in gülüşü iç çekişe dönerken başı eğildi ve gözleri yapay çimlerde gezinirken “Biliyorum, gözlerim tribüne dönüp duracak.” diye mırıldandı. Gözleri görmek isteyerek ailesini arayacaktı…
Yüzüm buruştu, gözlerimi kırpıştırarak birkaç saniye es verdim ve ardından onlara daha da yaklaşıp “Bu sefer…” diye başladım. İkisinin de gözleri bana döndü ve Barlas gözlerini hızla olduğumu sandığı yer ile aramda gezdirdi. Oturuşunu dikleştirdi ve gözlerini Meriç’e çevirdi. Meriç de önce Barlas’a gergin bir şekilde baktıktan sonra sesini temizleyerek gözlerini bana çevirdi. Genel gerginliğinden mi kaynaklıydı, onları duyduğumu düşünmelerinden mi anlamamıştım. “… ailen de seninle maçta olsa?”
Sesli bir şekilde yutkunduğunda gülümsedim. “İhtiyaç duyduğunda tribüne değil, Barlaslara bak.”
Kaşlarını kaldırdığında beklediği gibi “Ve bana.” diye ekledim ve dudakları kıvrıldı. Gözlerim tekrar doldu, onunkiler de dolunca. Hazır ona çok benzettiğim Can da buradayken yine hüngür şakır ağlayacağımı fark ettiğimde “Hadi kalk, çocuklar bekliyor.” diye sızlandım ve güldü. Ben de hemen yaşlanmış kirpiklerimi silerken güldüm. Barlas da oturaktan kalkıp elini Meriç’e uzattı. Meriç tok bir sesle Barlas’ın elini yakaladı ve Barlas onu çekerken diğer ellerini de birbirlerinin omuzlarına götürüp minnettar baktılar. Kardeşim, deyişleri sadece lafta değildi. İki yılda bu denli bağ kazanmaları şaşırtıcıydı.
Barlas, kolunu Meriç’in omzuna attı ve çocuklara döndüler. Onların çocuklara yönelmesini duygu dolu gözlerle ve gülümseyerek izlerken Barlas’la göz göze geldim. Yanımdan geçtikleri sırada kolunu belime dolayarak çocuklara döndürdü ve beni de kendilerine katıp ilerlemeye devam etti. Belimdeki sıcaklığı kalbime hem dem hem dertti. Dert de bitecekti bir gün, hissediyordum. Hissettiğim için bazı ipleri bırakıyordum. Bir gün her şey çok güzel olacaktı.
Takımlar kuruldu. Ben, Barlas, Can ve birkaç çocuk daha aynı takımdaydık. Can önce Barlas’ı almıştı, benden özür dileyerek. Fatih ise Meriç’i almıştı. Sıra tekrar Can’a gelince Çağrı tüm uzuvlarıyla kendisini gösterip bir de “Ben, ben.” deyip durmuştu ve Can beni seçince Çağrı çok pişman olacağını dile getirmişti. Şimdi de karşı takımda olduğu ve istediği takıma ikinci seçildiğim için bana kötü kötü bakıyordu çünkü o çirkin, neon renk halı saha formalarını onların giymesi gerekecekti.
“Asya’yla beni değiştirmek istersen bence ablan anlayışla karşılar velet Can’cım.”
Gerçekten kibar iletişim konusunda en az benim kadar berbattı ama bir şekilde samimi ve tatlı göründüğü için Can Çağrı’yı çok sevmişti. Can, Kemal’i bile seviyordu. Ah, Kemal’in ona yardımcı olan iyi biri olduğunu düşünüyordu.
Barlas “Ağlama da formayı giy kardeşim.” dediğinde parmak şıklatıp Barlas’ı gösterdim. “Aynen öyle sarı şey.”
Çağrı üfledi. Tam formayı giyecekken yeniden yandı gözlerine tüm ışıklar ve tekrar elinde sallayarak “Bir teklifim var. Kızıl şey yengem çok cesur ve korkak olmayan ve delikanlı olduğu için kabul eder bence.” dediği sırada ben “Yengem mi?” diye sorarken Barlas büyük ellerinin çıkardığı tok seslerle birkaç kez avuçlarını birbirine kavuşturup “Kaleciler yerine!” diye seslendi ve Çağrı’yı resmen uzay boşluğuna fırlatmış oldu görmemezlikten gelme konusunda. Yine de kıvrılmıştı dudakları, duymamazlıktan da gelmiyordu işine gelen kısımları.
Çağrı ısrarla “Ama dur, bir dinleyin. Top sektireceğiz, fazla sektiren Can’ın takımında olur.” dediğinde Can’ın sevimli gözleri bana döndü. Çağrı da “Tabii, korkmuyorsan.” diye kuyruğuma basmaya çalıştı. Üfleyişim gülüşümle dağılırken “İyi, peki.” dedim ve inat etmemi sağlayabildiğini düşünen Çağrı el çırptı. Topu yerde bana doğru atıp “Sen başla. Saymaya beşten başlayabilirsin, sana avans.” dedi ve ayağımla durdururken gülümseyip “Teşekkür ederim.” dedim. Şirin sırıtışı yüzünde durdukça garipleşti ve kaşları yavaşça kalkarken “Teşekkür mü ettin? Sorun ne?” diye sordu ve güldüm. Kibarlığımı garip karşılıyordu.
Barlas, ellerini belinin iki yanına yaslayıp gururla “Başla güzelim.” dediğinde sektirmeye başladım. Arada baktığım Çağrı’nın yüz ifadeleri beni güldürdüğü için performansım düşük olsa da Çağrı’nın da centilmenliğiyle beşten başlayıp doksana kadar gelmiştim. Barlas, “Doksan bir…” diye saymaya devam ederken “Tamam mı, devam mı sarı şey?” diye sordum.
Çağrı, “Benim rekorumu yirmi sayı önce geçtin.” dediğinde güldüğüm için topu az daha kaçıracakken tekrar havaya yollayıp ellerimle tuttum. Çağrı’nın şaşkın suratına topu atıp “Asıl bizden size avans, top sizde başlasın ezikler.” dedim. Barlas’ın keyifle uzattığı kolunun altına yönelirken o sıra karşı takımdaki ve çirkin formaları giymek zorunda kalmışlardan olan Beril ve Mert’in de saçlarını karıştırdım.
Çağrı ardımdan, “Asya da çocuklara kötü davranıyor!” diye sızlandı ama Beril de Mert de bana güldüğü için susmak zorunda kaldı. Bizim anlaşma tarzımız buydu. Barlas da kolunu omzuma sardı ve diğer tarafına da Can’ı aldı. “Ağlaman bitince başla Çağrı.” diye seslendi ardımızda kalan Çağrı’ya, orta sahaya geçtiğimiz sırada.
“Galatasaray alt yapısında mısın, bu nedir ya?”
Çağrı ardımızdan söylene söylene gelirken gülerek “Siyahspor.” dedim. Barlas da güldü. Bana bildiği ve ilgimi çeken her şeyi öğretmeyi severdi. Sabırlı bir öğretmendi ama katı kuralları vardı ve mükemmelliyetçiydi. Bir kere başladık mı, ‘vazgeçtim’ de dedirtmezdi. Futbol oynamak da bunlardan biriydi.
Gözlerim Barlas’a doğru döndü ve o bilinçli bir şekilde kolunu uzatmış olsa da benim alışkanlıktan kolunun altına girdiğimi fark ettim. Bazı engeller kalkmış gibi hissetsem de böyle davranırsam bir ‘sevgilim’ demem eksik kalmış olacaktı. Heyecan vücudumda dolaşırken ne yapacağımı bilemediğim saniyelerde maç başladığı için Barlas’la temasımız da kesilmiş oldu. Tabi maçta bir anlık boşlukla aynı topa koştuğumuz için çarpışacağımız sırada kolunu belime dolayıp beni sol tarafında kaldırarak topa vurduğu an dışında. Hem gol olmuştu, hem de golün sevincinin bahanesiyle, hazır böylesine bir temas içindeyken tekrar sarılmıştık.
Her çocuğun gol atmasına en az bir kere izin verildiği çoğu golün Barlas, Meriç, Can ve Fatih’çe atıldığı, benim de Çağrı’dan iki gol fazla attığım, Barlas’ın her attığı golü bana bahşettiği bir maçın ardından bilerek berabere kalındı. İki takımın da çocuklarının üzülmesini istememiştik. Çocuklar da zaten oyuna kaptırıp saymadıkları için bir saat geçtiğinde berabere kalındığını iddia etmiştik ama sandığımızın aksine karşı takımın çocukları üzülmek bir yana, bir ağızdan benzer cümlelerle ‘Siz bir sayı öndesiniz’ demişti. Böylelikle, Can’ın takımının kazandığını iddia ettiler, gülümseyerek eşlik ettik.
Can ilk defa yetiştirme yurduna böylesine mutlu dönerken Barlas’a her bakışım, her lafım teşekkür ediyordu. Dönmek için arabaya bindik ve bir süre ilerledikten sonra mahalleden farklı bir yere gittiğimizi fark ettim. Nereye, diye sorduğumda sessiz kalmıştı. Onun da son saatleri paylaştığımız bir huzurla geçmişti ama şimdi gerginlik sarmaya başlamıştı vücudunu. Hayırlısı, diye düşünerek iç çektim ve ilk defa ısrar etmeden sessiz kaldım çünkü git gide artan gerginliği beni endişe ettirmişti.
Hırsızlığa giriş, dersleri verdikleri deniz yanındaki depo gibi alana geldiğimizde Barlas park etti. Gözlerim anlamaya çalışarak Barlas’la depo arasında gezindi, ışıkları açıktı ve Meriçlerin arabası da buradaydı. “Ne oluyor?” diye sordum sessizliği bozarak.
Emniyet kemerini çıkardığında ben de çıkardım ve koltukta iyice ona döndüm. O da hafifçe bana döndü ve gözlerini gözlerime sabitleyip “Bana Kemal’le ilgili anlatmak istediğin bir şey var mı?” diye sordu.
Lütfen, der gibi bakıyordu. Gözlerim, sabit kalamayarak gözlerinde gezinirken dudaklarım aralanıp aralanıp kapandı ve en sonunda güçsüz bir sesle “Ne gibi?” diye sordum.
“Her ne varsa.” dedi isterik bir sakinlikle ve sabrının sınırındaydı, onu tanıyordum. Gerginliği, hazırlık gibiydi. Henüz asıl gerginliğini yaşamıyordu, yaşama ihtimaline geriliyordu ve uyarır gibiydi sesinden, bakışına her hali.
“Burasıyla ne ilgisi var?” diyerek tekrar depoya baktım. “Son kez soruyorum.” dediğinde yutkunarak gözlerimi yavaşça Barlas’a çevirdim. Bacaklarımın üstünde gerginlikle birbirine kavuşturduğum ellerimi alıp aramıza çekti ve başparmakları tenimi okşarken “Sana güvenmek istiyorum.” dedi, dün gece hüzünle söylediği gibi.
Gözlerimi kırpıştırarak gözlerine bakarken dudaklarımı bir yalıyor bir minik ısırıklarla kemiriyordum. Telaşlı bir çabayla, “Barlas, güzel bir akşam geçirdim, öyle kalmasını istiyorum. Sana anlatabileceğim bir şey yok. Beni eve bırakır mısın?” diye sordum. Ne kavga etmek, ne de onu sinirlendirmek istiyordum. Kemal’i tekrar görmek, o güne dair şüphelerini mi canlandırmıştı, bilmiyordum ama Kemal’e dair her şeyi anlatmak beni Ata’yla tehdit ettiğinden bahsetmek anlamına da gelirdi ve bugün, kıyameti kopartamayacağım kadar güzel geçmişti. Ve korkuyordum. Şu anda bile belinde bir silah olabilirdi, yanlış bir şey söylemekten ve onun gözünün kararmasından korkuyordum. Kemal’e ya da Ata’ya zarar verirdi. Sonra da onun başı yanardı.
Dudağını yavaşça yaladı ve sesli bir şekilde yutkundu. “Bu mu son sözün?” diye sorduğunda tedirgin gözlerim kırpışıp duruyordu. Titrek bir sesle “Evet.” diye mırıldandığımda birkaç saniye daha baktı gözlerime. Biraz önce ‘Son kez soruyorum’ demişti ama tekrar şans vermişti. Hatta oyalanan gözleri bile şans verir gibiydi. Kalbim yaşadığım kararsızlıkla sıkışırken en azından bir şeyler anlatmak, ondan tümüyle saklamamak istiyordum ama Barlas anlattığım kadarıyla bırakır mıydı? Tekrar Kemal’in yakasına yapışmaz mıydı?
Ben düşüncelerle savaşırken ve kararsızlık yaşarken ellerimi yavaşça bıraktı. “Eyvallah.” diyerek arabadan indi ve kapının kapanışını izledim. Dışarıda birkaç adım oyalandıktan sonra omuzlarını yuvarlayarak gevşetti, arabanın önünden dolaşarak benim tarafıma geldi. Kapımı açtığında “Neden buradayız?” diye sordum tekrar çekingen bir şekilde.
Kapımı açık bırakarak deponun kapısına yöneldi ve arkasında tedirginlikle izleyen beni bıraktı. Yavaşça arabadan indim ve sıkkın nefesler eşliğinde kapıyı kapattım. Deponun kapısını açtığı sırada ben de yavaş adımlarla ilerliyordum. Açtığı kapıdan girmeden beni bekledi ve kapıdan geçeceğim sırada yanında duraksayıp ona doğru baktım.
“Barlas…”
“Geç.” dediğinde dudağımı kemirerek önüme döndüm ve yavaşça depoya girdim. Gözlerim alanı tarayarak gezinirken koltuklardan birinde oturan Kemal’i gördüğümde adımlarım duraksadı. Kalbim kulağımda atarken Barlas ardımızdan kapıyı kapattı ve ben donakalmışlığımı üstümden atamazken yanımdan geçip Kemal’e yöneldi. Birkaç saniyeliğine göz göze geldik. Biraz bile umudu kaldıysa hepsi hayal kırıklığına dönüşmüş olsa gerekti. Yalan söylediğim, Kemal’i gördükten sonra büründüğüm her halimden anlaşılıyor olmalıydı. Gözlerini benden kaçırışı, ihtiyaç doğrultusundaydı. Yüzü sinirle buruşmuş, çenesi kasılmıştı.
“Kardeşim siz dışarı.”
Meriçler yanımdaki kapıya yöneldiklerinde gözleri üstümdeydi, hissediyordum ama sadece Kemal’e bakıyordum. Kemal gözlerimden akan tüm tehditleri algıladı ama içimi rahatlatacak bir tepki vermedi. Aksine hali, gerginliği, sorun çıkartmadan oturuşu ve bekleyişi, kalbimi sıkıştırıyordu.
Meriçler çıktığında Barlas, Kemal’in karşısına oturmuştu. “Gel Asya.” dedi gergin bir sesle. Kanım çekilirken yanlarına vardım ve ikisinin de çaprazında kalan tekli koltuğa oturdum. Montumu ve çantamı çıkartıp beceriksiz bir şekilde koltukla kalçam arasına sıkıştırırken Barlas’ın telefonu çaldı. Gözlerimi Kemal’e dikmeyi kesip Barlas’a çevirdim ve başta göz ucuyla baktığı telefona, her kim arıyorsa ilgisi arttı ve açarak ayaklandı. Telefonu kulağına yasladığı sırada tekli koltukta biraz daha kayıp çaprazımda kalan Kemal’e eğildim. Elimle de işaret yaptığımda sıkkın bir nefes eşliğinde o da koltukta yaklaşarak eğildi. “Ata da, babası da seni mahveder.” diye fısıldadım.
Kemal’in gözleri Barlas’ın sırtındayken “Bu adam, onları da mahveder.” diye fısıldadı. Kaşlarım kalkmakla çatılmak arasında bir noktadayken doğruldu ve koltukta benden uzaklaştı. Tekrar elimi sallayıp durmama rağmen beni görmezden ve duymazdan geldi. Ellerimle yüzümü sıvazladığım sırada Barlas’ın telefon konuşması bitti ve pek de uzaklaşmadığı aramıza döndü. Oturduğunu koltuğun gıcırdamasından duyarken ellerimi yüzümden çekip derin bir nefes aldım.
“Biraz konuşabilir miyiz?” diye sordum Barlas’a. Bana göz ucuyla bile bakmadan “Geç kaldın Asya.” dedi ve hızla gözlerim doldu. Bana defalarca sormuştu ve cevaplamamıştım. Bacaklarımın üstüne yasladığım ellerim yumruk şeklini alıp gevşerken “Lütfen.” diye ekledim. Göz ucuyla bana baktıktan sonra gevşek bir şekilde oturduğu bacaklarına hafifçe eğilip dirseklerini dizlerine yasladı ve ellerini bacakları arasında tok bir sesle kovuşturup “Anlat bakalım Kemal.” dedi.
Titrek elimle alnımı ovuşturduğum sırada gözlerim Kemal’e döndü. Kemal gözlerini bana çevirip tekrar Barlas’a baktı ve sesini temizledi. “Asya beni Can’a göz kulak olmam için tuttu…” dediğinde sarf ettiği her kelimede ruhum mayın tarlasında ilerliyordu ve henüz mayına denk gelmemiştim. “Evet ama, benim hasta bir yakınım falan yok.” dediğinde gözlerim hızla Barlas’a döndü. Yutkunduğunu âdem elmasından algıladım. Bana bakmamasını diledim, gözleri yavaşça bana döndü. Arabada, kapının önünde gördüğümden daha büyük bir hayal kırıklığı kızarmış gözlerinden kalbime akarken elini yavaşça ‘Bir’ dermiş gibi kaldırdı ve burukça gülümsedi. Kemal anlattıkça artacak yalan sayımdan, ilkini öğrenmişti ve gerçekten sayacaksa parmakları yetmezdi. Bana güvenmek istiyordu ama ben yalancının tekiydim gözünde. Beni sevmekte zorlanmaması garipti ama şu anı hazmetmekte zorlanıyor gibi görünüyordu.
Gözlerini aynı yavaşlıkta benden aldı ve ihtiyaçla çantamla montumu çaprazımda kalan, Barlas’ın oturduğu koltuğun üstüne atıp tamamen ardıma yaslandım. Tüm vücudum titriyordu. Barlas tekrar göz ucuyla baktıktan sonra hareketsizleştiğimde Kemal’e döndü ve “Devam et.” dedi.
“Sadece para için yardımcı oluyordum. Hatta…” dedi ve yerinde rahatsızca kıpırdandı. Her hareketinden dahasını da ve belki de her şeyi anlatacağı belli oluyordu. Barlas onu her şeyi anlatmaya ikna edeceği kadar hırpalamış ya da tehdit etmişti ama yine de beklemişti. Her şeyi öğrenmeden önce, tekrar bana sormak için beklemişti. Kalbim yaşadığım her hissin altında aynı anda ezilirken beni en çok boğan, Barlas’ın hayal kırıklığı yaşamasıydı. Onca yalanımdan sonra hâlâ nasıl bana güvenebileceğine dair hayal kurmuştu, bilmiyordum ama kırmıştım tabii, bunu yapmaya alıştırdığım gibi, yine.
“… Can’ı evlat edinmesi için birini ayarladım diye Asya’dan yüklü miktarda bir para istedim.”
Dirseğimi tekli koltuğun koluna yasladım ve alnımı da başıma yasladığım sırada Barlas tekrar bana doğru baktı. Çeteye katılma sebebimi dinliyordu şimdi ve gözleri bunun farkında bir şekilde bakıyordu. Defalarca kez ‘Söyle, yardım edeyim’ demişti. Ne söylemiştim, ne vazgeçmiştim ve en sonunda beni çeteye almak zorunda kalmıştı.
Gözlerini benden alana kadar ona bakmaya dayanabilmiştim ama dudak seyirmesiyle birlikte tekrar Kemal’e döndüğünde ve birbirine kavuşturduğu elleri güçsüzlükle çözülüp öfkeyle tekrar kavuştuğunda ona bakmak nefesimi keser olmuştu. Oyalanma ya da sabretme ihtiyacıyla kenetli parmaklarının hizalarını değiştirip duruyordu. Bana bağırıp çağırmak istiyor olmalıydı ama Kemal gidene kadar bağırmayacağından emindim. Gözlerimi bacaklarıma kaçırarak başımı eğdim. Alnıma yaslamadığım elimle yaşlı kirpiklerimi sildim.
“Bu miktarı da arttırıp duruyordum zaman geçtikçe. Sonra, Ata diye…” dediği gibi başımı kaldırıp “Tamam, yeter.” diye ayaklandım ve Barlas “Otur.” dedi tok bir sesle. Göz ucuyla bana bakarak konuşmuştu, gözlerime bakmayışının ağırlığı kalbimi zorlarken “Biraz konuşabilir miyiz?” diye tekrar sordum.
Dişleri arasından “Asya,” dedi sabrının sınırında. Başını da benden yana hafifçe çevirdi ama bakmamayı sürdürdü. “Otur.”
Yutkunarak geri oturdum ama sırtımı yaslamıyor, koltuğun ucunda diken üstünde duruyordum. Barlas tekrar tamamen başını Kenan’a çevirdi ve öfke boğazından tırmanırken “Anlat.” dedi. Kemal bu bakışlara maruz kalmanın eziyetini çekerek kekelediğinde Barlas’ın sesi depoda yankılanırken “Anlat lan!” diye bağırdı ve Kemal oturuşunda hareketlenip sesini temizledi, hızlıca anlatmaya devam etti.
“Ata diye birinin, onun kardeşini ve yetimhane çalışanlarını soruşturduğunu söyleyerek fiyatı tekrar yükseltmek istedim. Asya beni Ata’yı aramakla tehdit etti.” dediğinde Barlas’ın gözleri hızla bana döndü. Kaşları olabildiğince kalktı ve inanamaz şekilde baktı. Gözlerinden atılan alevle yanmamak, daha kötüydü. Öfkesini görsem de, beni yakmayacağını biliyordum ve bu kendimden daha da nefret etmemi sağlıyordu. Öfkesine rağmen hayal kırıklığı, güven kırıklığı ağır basıyordu çünkü köşeye sıkıştığımda onu değil, Ata’yı aramak istediğimi duymuştu. Kemal’e yaptığım blöftü, Ata’dan medet umduğum yoktu ama bana bakan gözleri öyle düşünmüyordu.
“Barlas…”
“Devam et.” dedi Kemal’e, gözlerimin içine bakmaya devam ederek. “Yanlış anlıyorsun…” diye fısıldadım. Bir şeyleri öğrenecekse bile böyle öğrenmemeliydi. “Blöf yapmıştım...” dedim gözlerim Kemal’le Barlas arasında gezinirken. Barlas aynı ifadeyle bakmaya devam ettiğinde yanına gitmek üzere koltuktan kalktım ama elini aramızda kaldırıp durmamı istedi. Çaresizlikle geri otururken yüzüm de hüzünle buruştu.
Gözlerini güçlükle benden aldı. Tüm vücudu gibi kasılmış boynunu sağa sola esnetirken gözlerini kapattı, sıkkın nefesler alıp verdi ve tekrar gözlerini aralayıp Kemal’e dikti. “Devam et.”
Kemal “Ben de blöf yaptığını düşündüm.” dediğinde umutla Barlas’a baktım. Kıyamet kopuyordu ama en azından ona değil, Ata’ya sığındığımı düşünmeseydi. Barlas ifadesizce bakmayı sürdürdü. Buna gerçekten inansa bile yine de öyle bir anda onu aramadığım için ya da bunca şeyi sakladığım için kızgınlığı da kırgınlığı da sürecekti.
“O yüzden telefonu elinden almak istedim.” dediğinde Barlas’ın kaşları gibi vücudu da kalktı. Kemal ardına yaslanırken başı da Barlas’ın boyu kadar kalktı ve yutkundu. Kekeleyerek “Ama gerçekten zarar vermek niyetim…” dediği sırada ona varan Barlas çenesinden tutarak yaslandığı yerden çekti ve Kemal’in buruşan yüzünden tahmin ettiğim kadarıyla acıtarak sıkarken araya giresim vardıysa bile beni vazgeçirecek bir sesle “Ama yere sen düşürdün.” dedi. Barlas da görünce öyle düşünmüş, kaç posta dayak atmıştı Kemal’e ve devamı gelmesin diye aksine inandırmak için çırpınmıştım. Şimdi yine yalanlarımdan birini öğreniyordu.
Kemal çenesini oynatamaz ve konuşamazken Barlas’ın, gittikçe belirginleşen damarları ve kızaran teninde geziniyordu gözlerim. Kemal için değil, Barlas için sakinleştirmek, sarılmak isterdim ama şu an ona iyi gelecek son şey olmalıydım.
Kemal’in çenesini koparır gibi ittirdi ve Kemal’in başı koltuğun sırtına çarparken Barlas dişleri arasından “Ben çeneni kırmadan konuş, anlat ne varsa.” dedi. Şimdiye kadar dövmeden durması da, anlatacaklarını dinlemek istemesinden kaynaklıydı.
Kemal hızlı nefes alış verişler eşliğinde ve Barlas tepesinde dikildiği için koltuğa iyice sinerek “Telefonu elimde tutmak istemiştim sadece ama çıkan hengâmede…” dediğinde Barlas bir an fikrinden vazgeçmiş gibi Kemal’i boğazından yakalayarak kaldırdı ve ellerimle yüzümü örterken parmaklarımla tenimde gergin ritimler tutmaya başladım. Kemal, muhtemelen Barlas boğazından tutarak onu kaldırmışken nefes alabildiği ölçüde bir hayli zorlanarak konuşmaya devam etti.
“Ben… İstemeden oldu… Asıl söylemem gereken…” dediğinde daha bildiği ne kaldığını düşünerek ellerimi yüzümden çektim. Kemal kadar kıpkırmızı kesilmiş olmalıydım. Barlas boğazından tutarak onu yüksekte tutarken Kemal de Barlas’ın bileklerine tutunmuş, nefes almaya çalışıyordu.
“Beni aslında…” derken konuşmakta zorlandığı için Barlas onu sehpanın üstüne doğru sertçe indirdi ve kırılan sehpa parçalarıyla birlikte zemine düştü. Yine de konuşmaya devam edebilsin diye elini Kemal’in boğazından yakasına indirmişti. “Konuş lan!” diye bağırdı. Kemal’in bir eli sırtına gitmeye çalışırken acıyla inledikten sonra “Beni Asya’dan önce…” dediğinde ellerim yanaklarımda, kaşlarım kalkmakla çatılmak arasında bir noktada, nefes alış verişlerim kulağımda uğuldarken ilgi kesildim.
“Zaten Ata tutmuştu.”
“Nasıl?” diye soluyarak koltuktan kalktım. Barlas da Kemal’i darp etmekten önce, konuyu önemseyerek Kemal’i devirdiği yerden yakalarından tutarak kaldırdı ve ikili koltuğa attı. Kemal sırtını ovuştura ovuştura canını yakmayacağı bir oturuş arayışındayken Barlas’la yan yana karşısına geçtik. Gözlerim Barlas’a döndüğünde o da başını çevirip bana baktı. İkimiz de birbirimize karmakarışık duygularla bakıyorduk. Bana öfkeliydi, bana kızgın ve kırgındı ama âşıktı. Buna şüphem yoktu. Daha her şeyi öğrenmemişti ama bu aşkı değişmeyecekti.
Ben ise ona sadece mahcup, üzgün ve âşık bakıyor olmalıydım. Şaşkınlık, öfke ve korku da harmanlanmıştı bakışlarımda ama bunlar ona ait duygular değildi. Gözlerim tekrar Kemal’e döndü, çektiği acıyı kontrol altına almaya çalışıyor gibi görünüyordu. Kaburgaları kırılmış olabilir miydi? Artık konuşmalıydı! Ne demekti ‘Beni Asya’dan önce zaten Ata tutmuştu’? Nasıl…
Kemal henüz cevap verebilecek halde olmadığı için gözlerim Barlas’a döndü. Barlas hâlâ bana bakıyordu. Bakışlarında fırtınalar kopuyordu. Dişleri arasından “Asya’yı köşeye sıkıştırmak için.” diye tahminde bulunduğunda korku dalgalandı Barlas’a bakan gözlerimde. Tozlar kalkıyor, sırlarım ortaya çıkıyordu ve hiçbir şeyi gizli tutamamamın yanı sıra üstüne benim de bilmediğim detaylar öğreniyordum. Kalbim kısılıyor, midem boğazıma tırmanıyordu. Algılarım duygularla körelmişti ama doğru anlıyorsam… Ben yıllardır Ata’nın adamına mı para veriyordum? O parayı kazanmak için Ata’ya daha çok muhtaç kalarak hem de? Kemal daha yüklü bir miktar istediğinde, eğer Barlas’ın çetesine girmesem, son çarem Ata’dan o parayı istemek olacaktı. Ata da onunla evlenmemi isteyecekti ve buna mecbur kalmaktan korktuktan sonra neyse ki Barlas beni çetesine almıştı ve belli ki Ata’nın planları bozulmuştu. Sonra da, yeni plan kurmuştu…
Siktir! Dayak yerken ve ben Barlas’ı durdurmaya çalışırken duyduğu her şeyi de gidip Ata’ya anlatmış mıydı? Zaten ne olduysa, o günden sonra olmuştu. Ata, Barlas’la benden emin olmuş, bana planını açıkça anlatarak tehdit etmişti…
Ürkek bakan gözlerim Barlas’ta gezinirken öğrendiklerime mi yanayım, Barlas’ın öğrendiklerine mi bilemiyordum ama bayılmama az kalmıştı. Bu işi Kemal’le çözmem mümkün değildi… Can’ı içeriden bu planla çıkartmam mümkün değildi… Ve hatta o parayı bulup Kemal’e götürseydim bile Can’ı, Kemal’in yani Ata’nın ayarladığı biri evlat edinecekti ve zaten yine Ata’ya muhtaç kalacaktım… Şimdi planları ortaya çıkınca ayarladığı her kimse bir an önce evlat edinmesini sağlamaz mıydı? Panik atağım kapıdaydı, aldığım nefes ciğerlerime yetmemeye başlamıştı.
“Nereden biliyorum, biliyor musun?” diye sordu Barlas ve tahminden öte olduğunu anladım. Telefonunu çıkarıp gösterdi ama ekranı kapalıydı. Sanırım, konuşmaya başlamadan önce yaptığı telefon görüşmesini kastediyordu. “Can’la görüşmenize engel olan hâkim rüşvet yemiş. Kimden sence?”
Bunu nereden öğrendiğini sorgulayacak halde değildim. Sesim neredeyse kalp atışlarımdan duyamayacağım kadar kısıkken “Ata mı?” diye sordum. Yavaşça başını onaylar şekilde salladı. Gözlerim, ateş saçan bakışlarından göğsüne doğru düşerken olabildiğince irileşmişti. Bir elim koluna tutunduğunda hızla belimi sardı kolu. Başım omzuna yaslanırken gözlerimi de kapatmak isterdim ama baktığı yeri bile göremeyen gözlerim irileşmiş bir şekilde geziniyordu.
Ata Yıldırım, satranç tahtamda ‘şah’ çeken bir rakip değildi. Bizzat oyunu kurandı. Ve ben onun oyununda onu yenmeye çalışmaktan fazlasını yapmalıydım.
**
Evet,, düşünceleriniiiz?
Sizce neler olacakkk?
Sonraki bölümde görüşmek üzereee ^^
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!