20. BÖLÜM - SAYEM -
Selllaaamlar aşkımlaaarrrrr.
Valla benim sevdiğim bir bölüm oldu. Umarım siz de beğenirsiniz ^^
Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruuuum
**
“Neden birlikte uyumalıyız, sebep bir,” diyerek adeta proje sunumu yapmaya başlayan Barlas’ı dinlerken kollarımı göğsüme birleştirip güleç bir suratla kaşlarımı kaldırdım. Yatağımın ucunda karşı karşıya duruyorduk. Barlas, ‘sunum yapacağım’ diyerek aşağıdan, yukarı çıkmadan önce aldığı uzun ayakkabı çekeceğini duvarda, hayali bir plan tablosunda gezdirir gibi göstererek anlatmaya devam etti.
“Öncelikle başka odada uyursam, gece kaçabilirim ve tek başıma hırsızlığa giderim.” dedikten sonra çekeceğin ucuyla kendisini gösterip şirince sırıttı. “Başım tehlikeye falan girer.”
Gülmemeye çalışırken alt dudağımı ısırarak ‘Devam et’ der gibi başımı salladım. Çekeceğin ucuyla beni gösterdi bu sefer. “Üzülürsün arkamdan.”
“İkinci maddeye geçelim Barlas’cım.”
Tekrar duvarı, bu sefer diğer maddeye geçermiş gibi daha alt bir konumu gösterdi. “Sebep iki, bu odada ama tek kişilik koltukta uyursam,” dedikten sonra diğer elinin işaret parmağı ve orta parmağını ‘iki’ der gibi gösterdi. “İki riskle karşılaşırsın.”
Sadece işaret parmağını göstererek “Birincisi, yine kaçabilirim. Ruhun duymaz. Kapıya diktiğin kedi muhafızlarını da mamayla kandırarak geçerim.” dediğinde dudağımı büzerek yatak odası kapısında, onlara aldığım yer yatağında yatan kedilere baktım. Mamayla kandırılmalarına da gerek yoktu, Barlas önlerinden geçerken en fazla bir pati atar, uyumaya devam ederlerdi.
“İkinci risk, kaçmasam bile belim falan tutulur.” dediğinde gözlerimi ona çevirip “Geçmiş olsun.” dedim şimdiden. Şirin sırıtışına gölge düşerken umutla “Kıyamazsın.” dedi ve bakışlarım sürünce kaşlarını kaldırarak “Kıyamazsın?” diye tekrar şansını denedi.
Hafifçe güldüm. Kıyamazdım ama şüphelendirdiğim için başka çareler aradı. Çekecekle tek kişilik koltuğu gösterip “Üstünde bir kıyafet dağı var.” dediğinde omuz silkip “Yeni yer bulurum.” dedim. Dolabı gösterip “Dolap mı mesela?” diye alay etti ve hiç rencide olamadım. Dağınık olduğumu düşünüyorsa, diliyorsa vazgeçebilirdi ama o evlenmek bile istiyordu.
Barlas “Öyle bile olsa,” dedikten çekeceği kolunun altına sıkıştırıp kıyafet dağını kucakladı ve birkaç kıyafetim yere düşerken boşalan tekli koltuğa oturmaya çalıştı. Ama sadece çalıştı. Berjerden ziyade, makyaj sandalyesi gibi bir koltuktu ve haliyle sığamadı. Hatta koltuk bacakları ‘kurtarın bizi’ der gibi gıcırdamıştı. “Doksan kilo adamım, kırarım valla koltuğunu.”
Kırmasa bile sığamazdı, görebiliyordum. Ki muhtemelen kırardı. Bir doksan üstü boyu vardı, doksana yakın kilosu vardı, birkaç kere zıplasa aşağı kata bile inebilirdi, evim sağlam değildi zaten.
Koltuğun bacaklarından gelen sesler arttığında kollarımı çözüp telaşla “Kalk,” diyerek ona yaklaştım. “Düşeceksin şapşal!”
Kalkacağı sırada sesler arttığında ve koltuğun bacakları gözlerimin önünde dışarı doğru bükülmeye başladığında ben de kollarından tutarak çekmeye çalıştım ama sinek çekmeye çalışıyor gibi hissetmiş olmalıydı. Bir elini kıyafet dağımdan çekip koltuğun ardındaki duvara yaslayarak koltuk kırılmadan eğik bükük bir şekilde de olsa kalkabildiğinde bir an ikimiz de duraksayıp gözlerimizi birbirine çevirdik. Şirin bir şekilde sırıttıktan sonra “Madde ikiyi silebiliriz artık.” dediğinde güldüm ama kızar gibi “Koltuğumu kırdın!” diye sızlanmaya çalıştım. Madde iki diye bir şey kalmamıştı.
“Senin değil, kıyafetlerinin koltuğuydu zaten. Yenisini alırım.” derken elini duvardan çekerek doğruldu ve yarısı yere düşmüş, diğer yarısı hâlâ kucağında olan kıyafetlere baktı. Sandalyenin sadece bacakları kırıldığı için oturma kısmını alıp yeniden yere koydum ve yerdeki kıyafetleri de kucaklayıp koltuk kısmının üstüne koydum. Barlas bana tip tip bakarken kucağındakileri gösterip koyması için diğerlerinin üstünü gösterdim.
Bakmaya devam ettiğinde gülerek “Ne?” diye sordum. “Hâlâ iş yapıyor.”
Alayla “Annem seni akrabalara öyle hamarat anlatıyor ki, bu hâlini görseler seni yakmamak için dağınıklığını annem üstlenirdi.” diyerek kucağındakileri gösterdiğim yere koydu. O sıra intihar ederek düşen birkaç kıyafetimi de alıp tekrar üstüne koydu ve doğruldu. Gülüşüm heyecanlı bir hâl alırken “Niye beni anlatıyor ki?” diye sordum ama sesim ‘istemem yan cebime koy’ bile diyemiyordu. İsterim, diyordu direkt.
“Anlatmakla kalmıyor,” dedikten sonra o güzel gözleri bana döndü. Boy farkımız yüzünden başımı kaldırarak bakarken o da ortada buluşmuşuz gibi başını eğerek bakıyordu. Gözleri yüzümün detaylarında gezinirken alaylı sırıtışı gülümsemeye dönmüştü. Ne diyecekse unuttuğu için ben de kıvrılan dudaklarım eşliğinde “Ee?” diye sordum ve gözlerini kırpıştırarak gözlerime çevirdi, ne diyecekse hatırlamaya çalışırken kaşları çatılır gibi olduktan sonra hatırlamış olsa gerek gevşedi ve sesini temizledi. “Resmen çeyiz yaptırıyor.”
Ellerimi belimin ardında birleştirip omuzlarımı yavaşça iki yana sallarken “Sence bizi kaçırtıp tehditle evlenmeye ikna etsin diye adam tutar mı yakında?” diye sordum. Gözleri kısılırken alaylı bir yaramazlıkla “İşe yarar mıydı?” diye sorduktan sonra kaşlarını da kaldırdığında gözlerimi devirip gülerek yanından geçtim. İşe yarayacaksa bizi kaçırtacak gibiydi. Yatağın ucuna, biraz önce olduğum yere doğru ilerlemeye başladım. Yüzümdeki aptal ifadeden kurtulana kadar zaman kazanma ihtiyacıyla hareketlenmiştim ama varıp da yeniden ona dönmem gerektiğinde yeterince başaramamıştım.
O da yavaşça bana döndü. Bakışlarını gördüğümde tekrar gülüp “Cevap mı bekliyorsun gerçekten?” diye sordum. Başta üfledi ama üfleyişi gülüşüyle dağıldı. Hiç alakası yokmuş gibi başını iki yana sallayıp avuçlarını tavanı gösterir şekilde iki yanında kaldırarak omuz silkti ve yamuk bir sırıtışla “Bizi kaçırtacağımdan değil ama…” dedikten sonra sesini temizleyip ellerini iki yanında indirdi ve “Öyle meraktan.” diye açıklamaya çalıştı. “Neyse ki böyle bir şeye kalkışsan bile adam değil, kadın tutardın ve bana asla kaba davranamazdı. Tehdit değil, ‘Lütfen Barlas’la evlen’ derdi ve ben de senin yaptırdığını anlardım.”
Yakalanmış gibi şirince sırıttı. Parmak şıklatıp beni gösterdi ve “Peki, cümleyi daha güçlü ve ikna edici bir hâle getirsem?” diye sorduğunda yeniden kollarımı göğsümde birleştirirken gülerek bakışlarımı kapıya, kedilere çevirdim. Fikri’yle Neriman’ın huzurla, birbirlerine kıvrılmış hâlde uyumalarını izlerken gülüşüm gülümsemeye döndü. Bir yatakları daha vardı ama birlikte uyuyorlardı. Bu yüzden daha da huzurlu gibilerdi.
Gülümsemem hiç silinmeyecekmiş gibi dudaklarıma yerleşirken gözlerimi Barlas’a çevirdim. Parlıyor olmalılardı. Okyanusta bir hava boşluğu bulmuşum da, dinleniyormuşum gibi hissediyordum şu an. Gözleri gülümsememdeydi ama ona baktığımı hissedince gözlerini gözlerime çıkartıp birkaç saniyede onunla aynı yatakta yatmaya sadece bakışlarıyla ikna edebildikten sonra farkında bile olmadan iç çekti. Oyalanmak ister gibi o da gözlerini kedilere çevirdikten bir süre sonra da koltuğun kırılmış bacaklarından yana baktı. Düşeyazdığı sırada yere düşmüş çekeceği alıp doğruldu. Proje tahtası olan iki pencere arası duvara yaklaştı. Madde ikinin üstünü çizer gibi yaptı. “Evet, küçük bir teknik arıza sebebiyle tekrar madde ikinin başına döndük.”
Koltuğumu cüssesiyle kırması pek de küçük bir teknik arıza değildi ama her neyse…
“Eğer yerde yatarsam, hasta falan olurum.” dedikten sonra diğer elini yumruk şeklinde dudaklarına götürüp birkaç kez öksürdü. “Zaten yağmuru yedik, biraz halsizim.”
Gözlerini bana çevirdiğinde inanmadığımı gördü ve yine de birkaç kere daha öksürdü. Kaşlarımı kaldırdığımda elini dudaklarından çekti. Ben vazgeçer sanırken vücudunu tamamen bana çevirdi ve “Hatta ateşim bile var.” dedi. Gülümsememi dudağımı yalayarak durdurmaya çalıştığım sırada meydan okur gibi kaşlarını kaldırdı. “İnanmıyorsan gel bak.”
Gidersem ateşi değil, ateşimiz yükselecekti ve onu öpmemem gereken bir iddiaya girdiğimiz için aramızda dikey bir şekilde Meriç’in sığabileceği kadar sosyal mesafe olmadıkça iradem zedeleniyordu. Hatta şu an, aramızda o kadar mesafe olmasına rağmen bile nabzım yükselmişti. Söz konusu o olunca sadece yaşamak değil, yaşamayı hayal etmek bile beni heyecanlandırıyordu.
İşaret parmağımla daire çizer gibi onu gösterdim. “O sinsi planlarının farkındayım, Yemezler.” dedikten sonra tekrar kollarımı göğsümde birleştirdim. Yamuk bir şekilde sırıttı. Yavaşça bana yaklaşmaya başladığında yüzümdeki özgüvenli sırıtış silinirken kollarım gevşedi. Bir hayli yakınıma vardığı sırada yavaşça geriye adımlarken “Ne yapıyorsun?” diye sordum, ne var ki kekelemiştim.
“Kanıtlayacağım.” dediğinde, aklımdan her türlü konu geçiyordu ve hepsinde de gerçekten iddiası neyse kanıtlayabiliyordu ama kısık bir sesle “Neyi?” diye sorarken gerilemeye devam ediyordum. Sonunda sırtım duvara değdiğinde, yutkundum. Dibime vardı o da. Gözlerim kırpışarak dudaklarına inip yükselttikten sonra sesimi temizleyip başımı dikleştirmeye çalıştım ama omuzlarım hayli çökkündü. İki yanıma düşmüş ellerim, ardımdaki duvara yaslandı. Gözleri yüzümde gezindi, dudaklarımda oyalandı ve sonunda gözlerime yükseldiğinde nefes almayı hatırlayabildim. Resmen beni parmakları arasında döndürüyordu. Üstümdeki etkisinin bir hayli farkındaydı ve iddiayı kazanmak için üstüme oynuyordu.
Derinlerden gelen etkileyici sesiyle “Ateşimin çıktığını.” dediğinde kaşlarımı kaldırıp tekrar “Ne?” diye sordum çünkü şu an dışında her şeyi unutmuştum. Halime sessizce ama keyifle güldü. Bir eli hareketlendi ve daha da duvara sindim. Yüzümün hemen yanından duvara yaslandığında titrek bir nefes eşliğinde gözlerimi daha da yaklaşan dudaklarına indirip yeniden gözlerine yükselttim ama dudaklarında kaç saniye oyalandığımı bir Allah bir de Barlas bilirdi. Gözlerine baktığımda, vazgeçtim. Sadece Allah bilirdi, çünkü o da dudaklarıma bakıyordu. Belki de o sabredemez, öperdi ve iddiayı kazanırdım. Bunu sağlamak için üstüne oynasam, kendi ayağıma sıkmış olur muydum? Ava giderken avlanıp bizzat öpebilirdim… Of! Aşk çok zordu.
Diğer elinin de belimle kolumun arasında, parmağının yanı belime temas eder hâlde duvara yaslandığını hissettiğimde kulağımda çalan tehlike çanları da olabilirdi, kalp atışlarım da. “Demiştim ya, ateşim var diye.” diyerek bana hatırlattığı sırada gözlerim yine dudaklarına inmiş, bir süredir de bakıyor haldeydim. Kenarını kemirerek dudaklarımı iflah etmeye çalışıyordum. “Hı?” diye mırıldandım güçsüz bir sesle.
“Ne kadar yandığımı görmek ister misin?”
Kekeler gibi “Yok, inandım ben sana, tamam.” dediğimde sessizce güldü ve nefesi dudaklarıma çarptı. Yavaşça dudağını yaladığında gözlerimi kapattım çünkü gördüklerim irademi zorluyordu. “Öp de kurtul.” dediğinde yavaşça başımı iki yana salladım ve itiraz etmekten çok yalvarır gibi bir sesle “Hayır…” dedim. Omuzlarım gibi bacaklarım da yer çekimine dayanamıyordu. Tekrar fısıldadı. “Öp de kurtar bizi.”
Burnunu da burnuma sürttüğünde dudaklarım hareketlenecek gibi oldu. Eli tamamen belime kayıp kavradığında ve bana yardımcı olur gibi kendisine çektiğinde damarlarımdan kan değil, heyecan akarken hızla “Yok, yok.” dedim ve başımı sağıma doğru çevirip hâlihazırda kapalı olan gözkapaklarımı kırıştırarak sımsıkı yumdum. Sesim titrerken “Şey… Şey yapayım ben…” dedikten sonra gözlerim kapalı bir şekilde dizlerimi kırarak duvarda hafifçe kaydım ve kolunun altı hizasına geldiğimi düşünerek duvarla arasından kaçtım. Kolu belime dolandığında kaçmama izin vermeyecek sanıp onu öpmeye teslim olmak üzereyken heyecanla gülerek “Dur, düşeceksin.” dedi ve yavaşça gözlerimi araladığımda şifonyere çarpmak üzere olduğumu gördüm. Ardımdan kolunu belime dolamış, beni durdurmuştu. Düşseydim keşke, diye düşündüm çünkü güçsüz bedenimi, koluyla da kendisine yasladı ve dizlerim bile titrerken çenesini de başımın üstüne yasladı. “Görüyor musun?” dediğinde odaksız gözlerim, boy aynasına döndü. Yatağımın yanındaki komodinle duvarın arasındaki boy aynasının şimdi bizi bana göstermesi yetmiyormuş gibi, beni de Barlas’a gösteriyordu. Diğer kolu da belime dolandı ve gözleri benim gibi aynadaki yansımamızda gezindi. Dudaklarım güzelliğimize gülümsemek istedi ama nefes alma ihtiyacıyla aralıklardı. Güzeldik. Güzel bir kadın olduğum söylenirdi ama ben sadece onunla güzel görebiliyordum kendimi. Ya da sadece o varken yansımamla ilgileniyordum, bilmiyordum.
Onun gözleri de heyecanla harmanlanmış bir hayranlıkla bizde, daha çok bende geziniyordu. “Neyi?” diye sormaya çalıştım, bir süre boyunca sorusunu bile unuttuğum için geç cevaplamıştım ama neyse ki, o da bunu fark edemeyecek kadar aynadaki yansımamıza dalmıştı. Ellerim yavaşça, belimi saran ellerinin üstüne yaslanırken kaçarken dikleştirmeye çalıştığım omuzlarım da çökmüştü. O da beni kendisine yaslıyordu ama ben de yaslanmaya başlamıştım. Hatta kollarına doğru yığılmak istiyordum.
“Bana yenilmek üzere olduğunu.” diye cevapladı ve evet, gördüm. Çenesini başımdan çekti ve başımın üstünü soluyarak öperken yansımasından gördüğüm üzere gözlerini yumdu. Benim de gözlerim öpüşünün etkisiyle yavaşça kapandı. Çenesini yeniden başıma yasladığında beni izlemeye başlamış olmalıydı ama gözlerimi geri açamadım bir süre. “Artık seni özlemek canımı o kadar da yakmıyor,” dediğinde gözlerimi kırpıştırarak araladım ve gülümseyişine içim gitti. İçimde bana bir şey kalmamıştı, her şeyim ona gidiyordu. Sarılışı sıkılaştı ve titrek nefeslerim eşliğinde yanıldığımı gördüm. İçimde bana, o kalmıştı. İçimde, kalbimde.
“Çünkü gözlerin döneceğine söz veriyor.”
Elimden gelirse, diye düşündüm. Elimden gelirse, öyle bir dönecektim ki gittiğimi bile unutacaktı.
Güzel bir yansımada, sarmaş dolaş ve göz göze kaldıkça dudaklarım da söz vermek ya da öpmek üzere hareketlenmek isterken “Uyuyalım mı?” diye sordum. Evet, demedim ama ‘hayır’ demediğimi de fark etti. Gülümseyişi genişledi ve yeniden saçımı soluyarak öptü. Gözkapaklarım tekrar ağırlaştı ve iç çekerek gözlerimi kapattım. Çenesini tekrar başıma yasladı, iç çekip “Uyuyalım.” dedi. Gözlerimi kırpıştırarak araladım, yansımamıza veda eder gibi baktım ve heyecanlı, titrek nefes alış verişler eşliğinde kollarına yaslanmış ellerimi ellerine kaydırdım. Bir an tutar gibi oldum ve bana sarılışı sıkılaştı ama ardından gayretimi sürdürerek ellerini uzaklaştırdım, böylelikle sarılan kolları gevşeyerek vücudumdan eksildi. Ellerini yavaşça bırakarak yatağa doğru döndüm. Yüzümün sağ tarafını görebiliyordu ama ardıma dönsem bizzat yüzümü görecekti, biraz önceki gibi kalsam da boy aynasından görebiliyordu zaten. Kafamı toparlamaya çalışarak alnımı ovuşturdum. Başım da eğilmişti.
Bakışları üstümdeyken bir süre sessiz kaldı. Ardında sesini temizleyip “Madde ikiyi güçlendirmek isterim.” dediğinde istemsizce gülümseyerek başımı kaldırdım ve hemen sağımdaki bedenine bakarken başımı daha da kaldırmam gerekti. Göz göze geldik ve bakışlarımız bile titredi. Gözleri gözlerime gezinirken bahanelerini, hilelerini, hurdalarını bir kenara bırakıp açıkça “Yanında uyumak istiyorum.” dedi ve zaten ikna olmuştum.
“Tamam.” dediğimde gözlerini kaçırıp hafifçe yüzünü buruşturarak “Kızım neden, hayır? Bir daha sunum yapmak istiyorum.” diye sızlandı ama fark ettiği gibi gözleri hızla bana döndü. Göz bebeklerinin büyüyüp küçülmesini izlerken hafifçe güldüm. Kaşları çatılıp gevşedi ve önce beni sonra kendisini sonra tekrar beni gösterip kaşlarını kaldırdı ve komik bir ses tonuyla “Tamam, mı dedin sen?” diye sordu. Gülüşüm artarken başımı onaylar şekilde salladım. Gözlerini kırpıştırarak şapşal bir şekilde gülüşüme baktıktan sonra tekrar gözlerime baktı. “Harbi mi?”
“Vazgeçmek üzereyim.” dediğimde o da hafifçe güldü. İnanamıyormuş gibi bakıyordu. Önce yatağa sonra tekrar bana baktı ve gülüşü arttı. “Koltuktan düşüp kafamı vurdum da, komaya mı girdim, diye düşünüyorum şu anda.”
Şaşkın mutluluğu benim de keyfimi arttırırken “Bu senin hayalin olsaydı, biraz önce seni öpmüş olurdum.” diye hatırlattım. “Belki de dün peşinden koşarken araba çarptı. Dünden beri komadayım.” dedi ve dün onu öptüğümü hatırlattı. Gülüşüm sönerken sesimi temizledim ve kızgın bir ifadeyle yatağı gösterdim. “Geç şu yatağa.”
Kızmama rağmen daha da güleç bir suratla “Ulan resmen hayalim konuşuyor.” diye alay ettiğinde yataktan aldığım yastığı yüzüne yedi. “Vazgeçtim ya, yerde yatacaksın…” dediğim gibi gülmeyi bıraktı “Şş, yok öyle bir şey. Bu mahallede verilen sözden geri dönülmez.” dedi ve suratına bir tane daha yastık yedi. O da diğer yastığa uzandığında tutup kaçırmaya çalıştım ama parmaklarının ucuyla bile yakalamış olması benden geri çekebilmesine yetmişti. Silahlarımız eşitlendiğinde bir hayli savunmasız hale düşüyordum ki o silahsız olduğunda bile zaten güvende değildim.
Savaşmaya hazırdım ama gözleri bir noktada kaldı. Gözlerim bakışlarını takip etti ve yastıkları çekmemizle birlikte altındaki rüya kapanlarının ortaya çıktığını gördüm. Gülümseyerek gözlerini bana çevirdi. Zaten söylemiştim ama gözleriyle de görmek hoşuna gitmişti. Parlayan gözlerine baktıkça içim gittiği için konuya dönmeye çalışarak yastıkla omzuna vurdum.
“Sen yatakta uyuma hakkını kaybettin.” dediğim sırada yeni saldırımı kendi yastığıyla bertaraf etmesi yetmezmiş gibi bir tane de kafama geçirdi. Eliyle sevse daha çok acıtırdı, kibardı ama saçlarım karışmış oldu. Yüzüme düşmüş saçlarımdan üst dudağımı içe kıvırıp tavana doğru üfleyerek kurtulduğumda dünyanın en tatlı şeyiymişim gibi keyifle izliyordu. “Kabul etmiyorum. Hukukta ‘kazanılmış hak’ diye bir şey var, geri alınmaz.”
“Sana da nereden öğrettiysem…” diyerek bir tane daha vurmaya çalıştım ama kılıçlarımızı kavuşturur gibi yastığıyla engel oldu. Gülerek “Kızım ben sana öğrettim asıl. Sen anlamayınca önce ben çalışıyordum.” dedi ve beni daha da kızdırmış oldu. “Ben anlamayınca mı? Ben anlıyordum her şeyi!” dediğimde kaşlarını kaldırdı. Hak vermeye başladıkça sesim kısıldı. Omuz silkip “Ezber yapmama yardımcı oluyordun sadece.” diye konuyu olabildiğince küçülttüm ama bazı konuları gerçekten o benden daha iyi anlayıp anlatıyordu. İdare Hukuku diye bir ders vardı ki Aman Yarabbi’m… Barlas bile ‘Çalışmayı bırakıp kopya mı hazırlasak?’ diye sormuştu.
“Ceza Özel Hukuku’nda, katil de oldum maktul de oldum. Sana pratik olarak göstereyim diye tiyatro çeviriyordum ulan. Nankör kadın...” derken yüzünün ortasına yastığı yedi. Vurabildiğime şaşırarak güldüm. Cümlesi bitmeden vurduğum için boşluğuna gelmişti. “Rehinem olduğunda benimle flörtleşiyordun, sayılmaz onlar!”
“Ne var yani? Âşık olmuştu oynadığım karakter, seninkine. Ruh kattım oyuna.”
“Ama…” dediğim gibi ben de suratımın ortasına yastık yedim. Yastığı yüzümden çektiğinde gözlerim kapalıyken yüz ifadem her ne ise güldü ve yüzüme düşmüş saçlarımı severek düzeltti. Gözlerimi aralayıp kızgın bir şekilde bakmaya çalıştım ama gözlerim parlıyor olmalıydı. Dudaklarım da kıvrılıp duruyordu. Yastık savurarak üstüne yürümeye başladığımda o da geriledi ve odada volta attığımız bir döngüye girdik, her yastık darbemi savuşturup o sıra bir tane de omzuma, kafama geçirebiliyordu. El çabukluğunu sadece hırsızlıklarımızda kullanmalıydı!
“Ruh kattın ama ders yalan oldu.” dediğimde söylediğim gibi ateş yüzüme bastı, umuyordum ki yastık savaşı içerisinde olduğumuza yorardı ama gözleri muzip bakarken ve sırıtışı maalesef ki onu bir hayli yakışıklı gösterse de sinirimi bozacak kadar yaramazken utandığımı fark etmişti çoktan. “İşle aşkı karıştırmasaydın sen de. Ben mi dedim rehinenle seviş diye…” dediği gibi sinirle inleyip suratına yastığı geçirdim. Ama ne yapabilirdim ki? O öyle hoşuma giderken nasıl pratiği, dersi sürdürebilirdim? Sevişmiştim ben de…
Suratına yediği yastığa aldırmadan gülerek “Hiç profesyonel bir suçlu değildin.” diye uğraşmaya devam etti. “O öyle olmadı bir kere…” diye başladım, bir şekilde suçu ona atmaya çalışacaktım. Benim başlattığımı çok iyi hatırlıyordum ama sonsuza kadar inkâr edip onun başlattığını iddia edecektim.
“Nasıl oldu? Rehinemin son dileğini yerine getireyim, mi edin? İyi kalpli bir suçlu musun?”
“Ya Barlas, bak!” derken birkaç tane daha yastık geçirebildim çünkü gülerken engel olmaya çalışmıyordu. “Şimdi tekrar rehinem olacaksın, göreceksin gününü.”
“Kabul.” deyip direkt yatağa oturdu. Yastığı da yanında bıraktı ve ellerini uzatıp “Bağla ellerimi.” dediğinde karşısında, havaya kaldırdığım ama yaptıkları yüzünden ona indiremediğim yastıkla donmuş halde duruyordum. Karışmış saçlarıma, yüz ifademe bakarken güldü ama yolundan dönmeyip uzattığı ellerini salladı ve “Hadi.” dedi. Sinirle inleyip kafasına yastığı geçirdim ve tekrar havaya kaldırdığım sırada “O aklından geçenleri unut.” dedim. Bağırmak istemiştim ama heyecanım yüzünden sesim kısık ve titrek çıkmıştı.
“Tamam bağlama, ben bağlı gibi tutacağım.” dedikten sonra gülen dudağını yaladı ve gözleri vücudumda gezindi. “Son dileğimi duymak ister misin suçlu güzelim?”
O keyifli yüzüne tekrar yastığı indirdim ve bir elimi yastıktan çekip omzuna götürerek onu yatağa ittirdim. Engel olmadan geriye yaslandı. Dizimi bacağının yanından yatağa yaslayarak üstüne çıktım ve diğer dizimi de diğer bacağının yanından yatağa yasladım. Durmadan yastıkla vurmaya başladım. Elleri belimin iki yanına gelirken darbelerimin arasından gülerek ve boğuk bir sesle, “Dileğimin bu kadar erken gerçekleşeceğini düşünmüyordum.” dedi ve yastığı tekrar havaya kaldırmışken nefes nefese bir şekilde duraksadım. Resmen üstünde oluşuma baktım. Neyse ki oturmamıştım ama evet, son dileğini gerçekleştirip onunla sevişecekmişim gibi adamı yatağa atıp üstüne çıkmıştım.
Benim heyecanlı utancımdan fırsat bilip beni yatakta yanına doğru çekti ve hafifçe çığlık atarken yastık ellerimden düştü. Yastıksız kaldığıma üzülemeden daha büyük bir dert, üstüme çıktı ve bacaklarımın arasına yerleşti. En son yastığı havaya doğru tuttuğum için başımdan uzanır halde kalan kollarımın bileklerini tek eliyle tuttu ve diğer eli yataktan destek alarak ağırlığını bana vermedi. Ağırlığıyla koltuk kırabildiği için bu hareketine minnet edebilirdim, alt bedenlerimiz yaslı olmasa. Nefesimi tutmuş ve muhtemelen irileşmiş gözlerle ona baktığım sırada ‘Geçmiş olsun’ diye düşündüm çünkü muhtemelen onu öpecektim.
Tuttuğum nefesimi titrekçe üfleyip teslim olmama çırpınışları içerisinde, “Rehine olan sendin ama…” diye hatırlattım ve sesimden nefret ettim. Eline düşmüş olan kadının dudaklarına ve gözlerine sırayla sakin bir yavaşlık ama her nasılsa bir yandan da telaşla bakarken yutkunduğunu duydum. Beni istediğini sadece görmüyor, alt bedenlerimizde hissediyordum da. ‘Daha da geçmiş olsun’ diye düşündüm bu sefer de çünkü onu öpmemden daha tehlikeli ihtimaller baş göstermişti.
“Yakalanmasaydın.” diye suçu bana atarken henüz dudaklarımdan bakışlarını aldı ve yine göz göze geldik. Ağırlığını vermemek için mesafe bıraktığı üst vücutlarımız, hızlı nefes alış verişlerimizle hareketlenen göğüslerimiz yüzünden yakınlaşır gibi oluyordu. Elinin ardından dirseğini de yatağa yasladı ve üst vücudu biraz daha yaklaştı. Bu yakınlığa baktıktan sonra yutkunup gözlerimi kırpıştırarak tekrar gözlerine baktım. Resmen altındaydım!
Gözlerine dalıp giderken “Yakalandım...” diye mırıldandım ve gülümsemesi genişledi. Sesi fısıltıya dönüşürken “Kaçmaya çalışma artık o zaman.” dedi ve yeniden dudaklarıma baktı. Bana yardımcı olmak ister gibi dudaklarıma eğildi ve gözlerim kapanırken öpmemi bekledi. “Yapma…” diye fısıldadığımda burnunu burnuma sürttü. “Neden yapmayayım?”
“Öpmemem gerekiyor.” diye itiraf ettiğimde bileklerimden tutarak başımın üstünden yatağa yasladığı kollarımda başparmağı tenimi seviyordu. İsteyip istemememle alakası olmadığını, zaten görse de ben de itiraf etmiştim. “Niye?”
“Mahvoluruz, yapma.” derken sesim fısıltıdan biraz olsun bile yükselemiyordu. Hafifçe güldü, neredeyse dudaklarımın üstünde. “Sen yapma,” dediği sırada dirseği yatağa yaslı eli yanağıma, saçlarıma ulaştı ve yavaşça sevdi. “Enkazı yıkılmakla tehdit etme.”
Dudaklarını dudaklarıma sürttü ve altında kaskatı kesildim. Eğer henüz gözlerini kapatmamışsa benim sımsıkı yumduğumu görüyor olmalıydı. Nefesimi de tutmuştum. Bin öpücüğe borçlanmayacak olsam çoktan öpmüştüm ama direnmeye çalışıyordum. Yine de dudaklarına sürtünerek aralandı dudaklarım, o öperse belki diye beklemek için. Ya da, öpmeyi göze alırsam zaman kaybetmemek için.
“Yokluğunla zaten mahvoldum, mahvedeceksen varlığınla et.”
Son çare “Beni biraz bile seviyorsan çekil lütfen.” dediğimde iç çekti. Ben çekilemiyordum, o çekilmezse de her an öpebilirdim ve en azından güvendiği dayanağın ne olduğunu öğrenmeden Barlas’a teslim olamazdım. Evet, önceden işin sonu gelmeden, kazanmadan Barlas’a teslim olamayacağımı düşünüyordum ama artık o kadar sabrım ve iradem kalmamıştı. Açıkçası Barlas da bana o şansı bırakmıyordu. Neler çevirdiğini öğrendiğimde teslim olacaktım. İki ayrı yerde birbirimiz için savaşacağımıza, birlikte savaşırdık. Kaybedersek de birlikte kaybederdik. İç ürpertici bir ihtimaldi ama bir tehditten gözlerimi kaçırmak onu ortadan kaldırmıyordu. Barlas’la bizden gözlerimi kaçırmamın da, bizi ertelemek dışında bir şeye yaramadığı gibi…
“Seni çok seviyorum.” dedi, ‘biraz’ deyişime burun kıvırarak ve beni yeniden titretti. Bileklerimi son kez sevip yavaşça bıraktı ve o elini de yatağa yaslayıp yavaşça vücudunu üstümden doğrulttu. Üstümden kalktığı sırada doğrulmak bir kenara, gözlerimi açmak için bile bir süre bekledim. En sonunda ellerimi başımın üstünden çekip kalçamın iki yanından yatağa yasladım ve gözlerimi kırpıştırarak aralayıp doğruldum. Kalktığı yerde, karşıma dikilen Barlas’la göz göze geldik ve alevlerin ortasında yandım. Üstelik, üstümden çekildiğinde kurtulduğumu sanmıştım.
Bir süre göz göze kaldık ve sonra tekrar iç çekti. Başını hafifçe eğip alnını ovuşturduktan sonra sesini temizleyerek doğruldu ve dudağını yalayıp kısık gözlerle baktı. Şimdi ‘Beni biraz bile seviyorsan bana bakma bile’ diyecektim çünkü her hali irademi zorluyordu. “Engellerden biri Can, onu anladım. Önce onu oradan çıkartmak istiyorsun. Diğeri ne?”
“Uyuyalım.” dedim ve odaksız gözlerle yatağa baktım. “Diğerini söyle.”
Gözlerimi hızla ona çevirip sesimi yükselterek “Neler çevirdiğini anlat.” dedim ve çenesi kasılırken sessiz kaldı. Kaşlarımı kaldırıp buruk bir şekilde sırıttım ve “O zaman sorma.” dediğim gibi “Ulan anlatamam.” diye isyan etti. “Bir gün anlatacağım ama şu an anlatamam.”
Omuz silktim. “Ben de henüz anlatamam.”
Kaşları kalktı. Bir gün anlatacağımı gördü ama boyun eğmedi. “Seni beklemeyeceğim.” dediğinde kaşlarım çatılmakla kalkmak arası bir noktada kaldı. “Senin anlatmaya tenezzül etmeni beklemeyeceğim.” dediği gibi “Ben de.” diye ekledim. Ben de onu beklemeyecektim. Neler çevirdiğini öğrenecektim.
“Kolay gelsin.” diye meydan okuduğunda başımı onaylar şekilde salladım. “Sana da.”
Meydan okusak ve kızgın bakmaya çalışsak da ikimiz de heyecanlı bir uysallığa sahiptik. O yüzden dik tutmaya çalıştığı omuzları çöktü ve oturduğum yerden bile kalkamamış olan bende gözlerini gezdirirken hafifçe gülümsedi. “Umarım en yakın zamanda mahvedersin beni.” dediğinde titrek bir nefes daha aldım. Ürkek baktığımda sessizce güldü çünkü itiraz edememiştim. Kendime güvenmiyordum, kendim çekilemiyordum, ona çekilmesi için yalvarmak zorunda kalıyordum. O öpse, zaten öperdim, o da iddiayı kazanmak için öpmemekte direniyordu. “Bir iddiaya daha girelim istersen. Ben diyorum ki iki hafta içinde öpersin beni.” dedikten sonra işaret parmağını uzattı. İşaret parmağımı kanca gibi işaret parmağına geçirirken “Bir…” diye başladığımda gülerek kaşlarını kaldırdı. Bir hafta, diyesim gelmişti ama sesimi temizleyip “Kaç yüzyıl.” diye ekleyerek düzeltmeye çalıştım. Kahkaha attığında gözlerimi devirerek işaret parmağımı çektim. Kahkahası dursun diye “Bu arada yatakta yatma hakkını kaybettiğini hatırlatmak isterim.” dedim ve beklediğim gibi hemen silindi gülüşü. Bu sefer de ben güldüm.
“Kızım yok öyle bir şey. Sınavı varsa geçeyim, dersi varsa gireyim, yatakta uyuyacağım ben.”
“İyi sen yatakta yat, ben yerde yatacağım.” diyerek ayaklandığımda yatakla arasından çıkacakken elimden tuttu. “Valla çeker giderim.”
Elini bıraktım ama kollarını tutmak içindi. Gözleri bu tutuşa dönerken hafifçe güldü ve gözlerini yanında promosyonu gibi kalan bende gözlerini gezdirdi. Beni ciddiye almamasına üfleyip “Bir bu kadar da yerin altında var benden.” diye tehdit ettim ama tekrar gülmesi dışında sonuç vermedi.
“Gidemezsin.”
“İzle güzelim.” dediği gibi “Ya!” diye neredeyse haykırarak önüne geçtim. “Gitmeyeceksin!”
“Ben tek başıma hırsızlık yapmaya gidiyorum, umarım başım belaya girer, polis falan yakalar.” diyerek tekrar hareketlendiğinde kollarından tutmaya çalışıyordum ama resmen ardından sürükleniyordum. Düşmeyeyim diye bir kolu belime dolanmıştı ama durmuyordu. Kapıdaki uyuyan kedi muhafızlarından da kolaylıkla geçtiğinde merdivenlerin başında “Ya, dur! Konuşarak halledelim.” diye teslim oldum çünkü belli ki fiziki güçle halledemiyordum.
Sırıtışı eşliğinde başını iki yana sallarken ‘Ne oldu?’ der gibi göz kırptı. Üfleyip “Tamam be tamam!” dedim ve sırıtışı genişledi. Bir anda uysal birine dönüşüp elimden tuttu ve yatak odasına dönüp “Hadi uyuyalım.” dedi. Ardından ilerlerken tutmadığı elimle sırtına vurdum. “Öküzün tekisin.”
“Seninle uyuyacak bir öküz.”
O bizi yatağa çekerken dizinin arkasına da hafifçe ayağımla vurdum ama oralı olmadı. Diyorum ya, öküz. Yatağın yanına geldiğimizde, hızla “Üstümü değiştireceğim.” dedim çünkü beni kucaklayıp yatağa atlayacakmış gibiydi. Yatağın sol tarafına elimi bırakmadan oturdu ve elini bırakıp kapıya yöneleceğim sırada bırakmadan beni tekrar kendisine çevirdi. Etkileyici sesiyle “Seni bekliyorum.” dediğinde masum görünüyor olabilirdi ama ben onun o sinsi, muzip bakışlarını ve ses tonunu anlayabiliyordum. Diğer elimle omzuna vurdum. “Sen uyumuşsun bile Barlas’cım, rüya bile görüyorsun.”
Hiç bozulmadan ve hatta daha da keyiflenerek “Madem rüya o zaman…” diyerek beni üstüne çektiği sırada telaşlı bir heyecanla omzundan destek alarak kucağına düşmeden doğruldum ve elimi de kaçırıp “Düzgün dur çapkın öküz.” diye söylendim. Ellerimle yüzüme hava çarparak yatak odasının kapısına yöneldiğim sırada ardımdan heyecanla güldü o da.
“Pardon ya, rüya sandım.”
Koridora çıkınca gözlerimi devirsem de hafifçe gülerek banyoya yöneldim. Zaten hemen solumda kalıyordu. Birkaç saniye geçmedi ki geri dönmek zorunda kaldım. Alaylı bakan Barlas’a tekrar gözlerimi devirdim ve “Kıyafetlerimi unutmuşum.” diye açıklamak zorunda kaldım. Adımı hatırladığıma dua etmeliydi!
“Aklın nerede güzelim?”
Sende Allah’ın belası! Ve sen de bunu çok iyi biliyorsun…
Yatakta keyif çatan Barlas’a kötü kötü bakarak dolabıma yöneldim ama baktıkça bakışlarım yumuşadı. Uzanmış, ayak bileklerini birbirine yaslamış, ellerini de gömleğin altından bile belli olacak derecede kol kaslarını gererek ensesine götürmüştü. Gözlerim bir an bu görüntüde oyalandığı için dolabın kapağına çarptım ve Barlas gülerken üfleyerek dolaba döndüm. Kırmak ister gibi dolabın kapağını açtım. Yine de “Bir yerin acıdı mı?” diye sorduğunda “Acımadı!” diye çıkıştım. Dolaptan ihtiyacım olanları aldıktan sonra ona kötü kötü bakmayı da ihmal etmeden dolap kapaklarını kapattım ve yeniden kapıya yöneldim.
“Bekliyorum!” diye tekrar seslendiğinde başımı ‘sen görürsün’ der gibi onaylar şekilde sallıyordum. Herhalde sarmaş dolaş yatacağımızı sanıyordu. Ve belki o sıra birbirimize kapılıp gidip bir şeyler yaşayacağımızı… Ama çok beklerdi! Her ne kadar bir yanım bahsi ona yatırsa da yine de, çok beklerdi!
On beş dakika kadar sonra yatağın ortasına dizdiğim kırlent duvarına bakarken hiç de gülemiyordu. Rüya kapanlarını da şifonyerin üstüne koymuştum, asıl rüya kapanım yanımdayken kâbus falan görmezdim. “Bu hizayı aştığını görürsem sabah infaz ederim seni.”
Keyifle uzanmayı sürdürememişti tabii ne yaptığımı anladığı ilk andan itibaren. Yatağın diğer tarafında elleri belinde ayakta dikiliyordu. Ben de dizimi yatağa yaslamış, uzanarak kırlent sınırımı güçlendiriyordum. Evde ne kadar yastık, kırlent bulduysam getirmiştim. Neredeyse bize yer kalmamıştı. Ben her türlü sığardım da cüsseli Barlas biraz dışarı taşabilirdi.
“Güzelim çimento falan da getireyim mi, belki tuğla da örmek istersin?”
O söylenirken ellerim yatağa yaslı, emekler pozisyonda başımı kaldırıp şirince sırıttım. “Ne güzel fikir.” dediğim sırada göz ucuyla duvarımdan malzeme çaldığını gördüm. “Ya!” diye kızarak duvarın üstünden uzanıp eline vurmaya çalıştım. “Duvarımı sabote etme!”
Kırlenti sinirle yatağa atıp “Kızım bu ne ya?” diye sızlandı. “Ulan yerde yatsam daha yakın oluyorduk!”
“İstersen hâlâ yatabilirsin.” diyerek yeri gösterdim. Omuzları bir hayli çökükken çocuk gibi huysuz bir ifadeyle “Asya yapma be güzelim.” dediğinde hafifçe güldüm ve omuz silkerek kalçamı ayaklarımın üstüne yaslayarak oturdum. “Rüyada olmadığına emin olmuşsundur artık.” dedim ve ‘ya, işte’ der gibi başımı salladım. O öyle benimle uğraşırsa, bedelini de öderdi. Gerçi, bu duvarı her türlü kurardım çünkü ondan çok, kendime dair güvensizdim.
Kötü kötü bakıştık. İç çektiğinde kazandım, sandım ama gözleri kısıldı ve elleri gömleğinin düğmelerine gitti. Böylelikle gözlerimi ilk ben ayırmış oldum. Gözlerim sırayla düğmeleri açan ellerindeyken yutkunup sesimi temizledikten sonra gözlerimi kırpıştırarak gözlerine yükselttim. “Ne yapıyorsun be manyak?”
“Uyuyacağım.” dedikten sonra bir elini düğmeden çekip kendi tarafını gösterdi. “Neriman’ın sığmayacağı yerde.”
“Abartma.” diye mırıldandığım sırada elini yeniden düğmeye götürmüştü. Karın kaslarına kadar düğmeleri iliklerinden çözmüştü ve hâlâ devam ediyordu. Heyecanla harmanlanmış bir tepkiyle elimi kaldırıp gömleğini gösterdim ve “Ne yapıyorsun sen?” diye sordum tekrar.
“Fikrini değiştirirsin diye son kozumu oynuyorum,” dedikten sonra öksürür gibi yapıp “Pardon, dilim sürçtü. Uyumak için hazırlanıyorum, demek istedim.” dedi ve telaşlı gözlerim üstüyle gözleri arasında gezindi. Kekeler gibi “Gömlekle uyu.” dediğimde, “Ben öyle uyuyamıyorum.” diye hatırlattı. Evet sadece iç çamaşırıyla uyurdu ama yani bu da gevşeyemeyecek bir kural değildi. Zorunda kalsa uyuyabilirdi!
Yanaklarım kızarmış olmalıydı, ateşim çıkmış gibi hissediyordum. Ama yani irademi Seyit Onbaşı’na çevirmeye ne gerek vardı ki? Gün bir türlü bitmiyordu ve ben git gide mahvoluyordum!
Düğmelerini çözdüğü gömleği geniş ve kaslı omuzlarından kaydırarak kollarını geriye doğru uzatıp çıkardı, gömleğini komodine bıraktı ve itiraz etmeyi amaçlayarak aralanmış dudaklarım bir süre öyle kaldı. Kafes dövüşlerinde, onca insanın arasında görünce bile hayallere kapılıyordum, şimdi baş başaydık. Ben yataktaydım, o yatağın hemen yanındaydı ve odanın ışığı bile kırmızıya dönmüştü zihnimde.
Eli pantolonunun düğmesine gittiği sırada gözlerimi kırpıştırarak gözlerimle onu süzmeyi bıraktım ve hızla gözlerine baktım. Tabii ben ‘hızla’ gözlerine bakmaya karar verene kadar bir süre bakmıştım…
“Barlas, giyinik uyuyacaksın!”
Elleri duraksadı ve keyifle sırıtan dudaklarını yaladı. Bir elini pantolonundan çekip ardını, pencere tarafını gösterdi. Evi o taraftaydı. “Gidip evde yatayım istersen.” dediğinde ciğerimde nefes bırakmayana kadar üfledim.
“Karar ver.” dediğinde duvardan bu sefer ben malzeme çalıp bir kırlenti ona attım ve kaslı göğsüne çarpmadan tuttu. Bana geri attığında ben tutamadım. Yüzümden yatağa düştüğü sırada dilini dişlerinde gezdirerek güldü ve bu görüntüye kalp krizi geçirdim. Gözlerimi hızla odaya kaçırdım. Göz ucuyla gördüğüm ve duyduğum üzere fermuarını indirdi çünkü çaresizliğim ona cevap vermişti. Göz ucuyla pantolonunu da indirdiğini gördüğüm gibi gözlerimi kapattım ve iç çektim. Ben ne güzel tatlı tatlı mavi pijamamı giymiştim, o niye olayları kızıştırıyordu ki? Ama demişti. Seni zorlayacağım, demişti…
Yatağa ağırlığı çöktüğünde ayakta olduğu kadar süzemem neyse ki, diye düşünüp gözlerimi araladım ve Yunan Tanrı’sı gibi uzanan bedenini hukuk değil, tıp kazanmışım da anatomi çalışıyormuşum gibi inceleyip heyecanlı nefesler eşliğinde tekrar gözlerimi gözlerine yükselttim. Ben geriye kaçtıkça, üstüme koşuyordu ama ben de onu zorlayacak hareketler yapsam, yine olan bana olabilirdi. Yine de intikam almak ister gibi, ellerimi pijama üstümün düğmelerine götürdüğümde ensesine yol alan elleri gibi gülüşü de yüzünde dondu. Gözleri beklentiyle irileşti ve yutkunmuş olsa gerek adem elması hareketlendi. Ellerimi durdurup hafifçe gülerek “Çok beklersin.” dedim ve düşmüş kırlenti de duvara koydum. Kırlenti geri alıp yüzüne bastırarak yeniden uzandı ve çığlık atmak ister gibi çaresizce ve sinirle inlemesinin sesi kırlent yüzeyinde boğuklaştı. Hayal kırıklığı yaşamış olmalıydı. Haline güldüm. Hazır bana bakmıyorken gözlerim vücuduna kaydı ve baksırından yana baktığım gibi, beni ne kadar istediğine tekrar şahit oldum. Telaşla yataktan kalktım. Heyecandan düştüğümde o da kırlenti sonunda yüzünden çekip hafifçe doğrularak kırlent duvarının ardındaki, yere düşmüş bana baktı. Kaşları çatılmakla kalkmak arasında bir noktadayken güler gibi bir sesle “İyi misin benim sakar güzelim?” diye sordu.
Sakardım evet ama pek de sakarlıkla alakası yoktu… Gözleri vücudumda gezinip iyi olduğumu gördükten sonra tekrar gözlerime bakarken geniş bir şekilde sırıttı. ‘Benim sakar güzelim’ deyişiyle yumuşamış olduğumdan düştüğüme duyduğum öfke azalmıştı ama “Böyle elin ayağın tutmayacaksa üstümü geri giyineyim, kıyamam sana.” dediği gibi yeniden öfke doldum.
Hızla kalkıp dolaba yöneldim, ikimiz için de pike çıkarttım çünkü yorgan altımızda kalmıştı ve kırlentler yüzünden aynı anda örtünemezdik. Heyecan ellerimi titreterek beni beceriksizleştiriyordu ki yaptıklarım beceri gerektiren şeyler değildi, alt tarafını dolabı açıp kırlent alıp kapatmıştım. O sıra yere düşürdüğüm yastık kılıflarını üfleyerek geri tıkıştırdığım sırada her ne kadar gülse de dönüp Barlas’a bakmamaya çalışıyordum.
“Ne oldu ya? Tansiyonun düşmüş gibi.”
Şimdi onu boğacaktım ve alay etmeyi kesecekti. “Sussana sen.” diyerek kucağımda pikelerle ışık anahtarına yöneldim, dirseğimle kapadım. Sokak lambalarının yaydığı ışık odayı tamamen karanlık hâle getirmese de neyse ki görüşümü azaltacaktı. Yatağa geri döndüm ve bir tanesini o kaslı göğsüne attım. O sıra karanlıkta bile olsa biraz daha vücuduna baktıktan sonra heyecanla soluyarak gözlerimi aldım ve kendi tarafıma oturup katlı pikeyi de eş zamanlı olarak açarak uzandım ve üstüme örttüm. Neyse ki uzanınca kırlentlerin aralarının gösterdiği kısmi görüntüler dışında onu göremiyordum. Bir de sırtımı ondan yana döndüm ve rahatlayarak nefesimi üfledim. Görmezsem, zamanla sakinleşirdim herhalde.
“Duş mu alsam acaba?” dediğinde sinirle inleyerek sırtımı yatağa yaslayıp hafifçe ona döndüm. “Dövüşten çıkınca aldın ya!”
“Yine alasım geldi.”
“Yok burada eşyaların!”
Derdi, beni biraz daha zorlamaktı muhtemelen, havluyu beline dolayarak odaya döneceğinden emindim. O kaslı vücudundan sular damlarken ve belinde sadece kasıklarından kaymış bir havlu varken üstüne atlama ihtimalim çok yüksekti.
Özgüvenle “Atmamışsındır.” dedi ve tekrar sinirle inledim. Bu özgüveni ona ben vermiştim. Artık onu sevdiğimi de, ne denli özlediğimi de biliyordu ve eşyalarına kıyamayacağımı düşünebiliyordu. Evet, burada da eşyaları vardı ve yine evet, kıyamamıştım. “Ama senin cüssen büyüdü, olmazlar artık.” diye direndim.
“Evden alıp…” dediği gibi yatakta doğruldum ve karanlığa alışmış gözlerim sayesinde daha iyi gördüğüm Barlas’a uyararak işaret parmağımı salladım. “Valla atlarım üstüne.” dediğim gibi gülüp “Ne anlamda? Ona göre kabul…” dediği gibi sinirle yükselip “Dövmek anlamında!” diye araya girdim ama diğer anlamdaydı.
Düşünür gibi ses çıkartıp “Tamam o da uyar.” dedikten sonra beni bekler gibi ellerini kaldırdığında uzanıp elinin üstünü cimciklediğim gibi sızlanır gibi ses çıkartsa da tekrar güldü ve elini kendisine çekti. Ona yumruk atsam söylenmezdi ama cimciklerimden her zaman çekinmişti.
“Barlas şimdi usluca uyuyoruz, sen kendi tarafından bir santimetre bile hareketlenmiyorsun. Sabah seni benim tarafımda görürsem, yemin ediyorum sana kıyameti yaşatırım.”
“Peki, sen benim tarafıma geçersen?” dediğinde yeniden duvara doğru dönüp uzandığım sırada “Geçmem ben merak etme.” dedim ve yastığımı düzeltip başımı yasladım.
“Emin misin?”
“Eminim!”
“Peki,” dedi keyifle. Alayla “Sen öyle diyorsan.” diye de eklediğinde keyfi olmayan özgüvenime gölge düşürürken “Uyu.” diye homurdandım.
“İyi geceler.” dediğinde gözlerim aralanırken kaşlarım kalktı. Sırtımı yatağa yaslayıp başımı hafifçe ona doğru çevirdiğimde hareketlendiğimi o da duymuş ve yatağın ağırlığından hissetmiş olmalıydı. Güldüğünde kaşlarım çatıldı. “Ne?” diye söylendim.
“Neyi bekliyorsun Asya’cım?”
Gözlerimi devirdim ve bir elim kırlentin tekinin yüzeyinde oyalanmak amacıyla dolaşırken “Bir şey beklemiyorum.” diye mırıldandım. “Tamam.” deyip bir süre sustuğunda kaşlarım birbirine değmek üzereydi çatılmaktan. Üfleyip önüme döndüğümde gülerek “İyi geceler güzelim.” diye düzeltti ve kaşlarım gevşerken ve dudaklarımı bir gülümseme esir alırken hiç umurumda değilmiş gibi, “Aynen, sana da.” dedim. Çok da umurumda olduğunun farkındaydı. Onu güldüren buydu zaten. Resmen bana tuzak kurmuştu, ben de düşmüştüm.
“Ben de bir şeyler bekliyorum ama söyleyen yok.”
“İyi geceler Barlas’cım.” dediğimde olmamış gibi dilini şaklattı. “İyi geceler…” diye başladığım sırada yatakta bana döndüğünü duydum. Şimdi aramızdaki kırlentleri yok etmek istedim. Ben de yavaşça ona doğru döndüm ve kırlentlerin arasından göz göze geldik. Dudaklarını göremiyordum ama gülümsediğini biliyordum. Ben de gülümsüyordum.
“… öküz.” diye eklediğimde üfleyişi gülüşüyle dağıldı. “Bu da olmadı.”
“Elde olanlar bunlar beyefendi, şansınıza küsün.”
“Bir depoya baksanız?”
Hafifçe güldüm ve onun elini tutmak isteyen parmaklarım yine kırlentlerden birinde öylesine dolanırken “Yani sırf öyle istiyorsun diye şey yapacak, bir şey diyecek olursam…” dediğimde şaşkın ve heyecanlanmış bir şekilde, “Ve?” diye sordu. Muhtemelen yine kestirip atacağımı düşünüyordu ama artık sevdiğimin de farkında olduğuna göre dudaklarımı bazı yüklerden kurtarabilirdim.
“Yani mutlaka sana bir şey demek zorunda olsaydım…”
Sabırsız bir şekilde “Ne olur söyle artık…” dedi.
Gözlerine bakmaya cesaret edemediğim için kırlenti seven parmaklarımı izlerken iç çektim ve “İyi geceler sayem.” diye mırıldandım.
Seneler önce lisedeyken, onunla sevgili olmaya henüz cesaret edemediğim zamanlarda daha Can da doğmadığından mütemadiyen süreceğini düşündüğüm yalnızlığım bozulsun istemiyordum. Yalnızlık, en azından yaşamaya alıştığım bir acıydı. Düştüğümde tek kalkmayı öğrenmiştim, soğuk bir evde hastalanıp ciğerim sökülürmüş gibi öksürsem bile annemler kavga etmekten beni duymaz, duysalar bile dönüp bakmazlardı, biliyordum. Kıyamayacak olsalar, bizzat dövmezler ya da kendilerince cezalandırmak istedikleri gecelerde sokağa atmazlardı. Böylelikle hastalandığımda tek iyileşmeyi, ağladığımda kendi gözyaşlarımı silmeyi ve geceyle, sokaktaki tehlikelerle tek başıma baş etmeyi öğrenmiştim. Barlas ise ‘artık tek değilsin’ diyordu ve ben buna alışık değildim. Korktuğum, aksine alışıp tekrar tek kalmaktı ve bu korkuyla bir süre onu kendimde uzak tutmaya çalışmıştım. Nasıl ki şimdi başaramıyordum, o zaman da başaramamıştım. Barlas sarıldığım karanlıktan beni ışığa çekmeye çalışıyordu. ‘Yalnızlığa değil, bana sarıl. Sen güz değil baharsın, gölgelerden çık da güzel gözlerin güneşe alışsın’ demişti. Eğer hayatıma girer ama sonra bırakıp giderse mahvolacağımı bildiğim için ona ‘Ben gölgelerde gezinmeyi seviyorum’ demiştim. O da ‘O zaman sayen olurum’ demişti. Saye, gölge demekti. Sen benimle güneşe çıkmazsan, ben de seninle karanlığa sarılırım ama yine de tek bırakmam, demişti. O gün ikna olmamıştım ama çok geçmeden başarmıştı. Bırakmamıştı da. Bir gün yine onu ben terk edene kadar, beni hiç bırakmamıştı.
Yavaşça gözlerine baktım. Gözleriyle gülümsüyordu. Kaşları şaşkınlıkla kalkmış, henüz iniyordu. Kırlentin diğer tarafında, onun da elini bana uzanmak ister gibi kırlentte gezindirdiğini hissettim, kıpırtıları duyuyordum.
Baktı, baktı ve en sonunda heyecanla “Şu kırlentleri…” dediği gibi gülerek “Hayır.” dedim. Heyecanla harmanlanmış bir şekilde nefesini üfledi ama üfleyişi gülüşüyle dağıldı. Hava, tanıdık ve güneşli bir gün gibi kokarken o da ancak soluyabiliyormuş gibi derin bir nefes alıp verdi, nefesi titrekti ama güçle ciğerine dolmuştu. “Seni seviyorum.” dediğinde ben de heyecanla soludum. Birkaç saniye daha baktım odanın karanlığında bile parlayarak bakan gözlerine. Ardından gözlerimi huzurla kapattım. Dudaklarım susmuştu belki ama gördüyse, gözlerim cevaplamıştı onu. Sevgili olduğumuz zamanlarda yan yana ya da ayrı, mutlaka birbirimize ‘seni seviyorum’ der, öyle uyurduk.
Heyecanlı ve umutlu bir sesle “Sen kedileri…” dediği gibi gözlerimi araladım. Gözlerim yavaşça gözlerinde gezinirken ve heyecanım hecelerde dolaşırken “Seviyorum.” dedim. Engelleri çözememiş olsa da, engeller kalktığında onunla olacağımı anlamış gibiydi. Engelleri bulup ortadan kaldıracağına da emin bakıyordu ama o zamana kadar, söyleyemediklerimi duyma ihtiyacıyla bir çözüm aramış gibi ona söylemeden ama yine de ona söylememi sağlamıştı. Sadece ‘sen kedileri’ demesi aklımdan aynısı geçmese benim için bir şey ifade etmezdi ama hızla gayretine uyum sağlayarak ‘seviyorum’ diye bitirmiştim cümlesini. Böylelikle gözlerine bakarak bir nebze olsun rahatlayabilmiştim. Kalkıp ‘beni sevdiğini söyledin’ diyemezdi, kalkıp ‘seni sevdiğimi söyledim’ diyemezdim ama ikimiz de bilir gibi bakıyorduk.
Şimdi gözlerine bakarken gülümseyen dudaklarını da görmek isterdim. Belki de hafifçe ısırıyordu bu ana inanamazmış gibi sessizce gülerken dudaklarını. Bizzat ördüğüm duvarı onunla birlikte yıkmak istedim ama sadece dudaklarım gibi gözlerimle de gülümseyerek baktım. Sessizliğimizi heyecanlı ve titrek nefeslerimiz bozuyordu. Kalbim de kulağımda atıyordu, biraz daha yükselse Barlas bile duyabilirdi. Elini elimde hissettiğimde gözlerimi kırpıştırarak parmaklarımın gezindiği kırlente baktım. Boşluktan elini uzatmış, bütünüyle tutamasa da parmaklarımızı kenetlemişti. Böylelikle onun da benim gibi, aynı kırlentin ardında oyalanır ve aslında bana ulaşmayı hedefler gibi parmaklarını dolandırdığına emin olabilmiştim. Ben ellerimize bakarken “Koyacak yer bulamadım.” dedi. Bir bahane olsa da üstünü örtmek istediği gerçek de, buydu. Ben de onun ellerini tutmadığımda ya da yanaklarını, tenini sevmediğimde, ona sarılmadığımda, saçlarını okşamadığımda bu ellerle ne yapılır, bilmiyordum.
Ne itiraz ettim, ne de onayladım ama elimi çekmedim. Gözlerimi gözlerine yükselttim ve gözlerimle de ‘iyi geceler’ diledim. Muhtemelen benimkiler de onun gibi parlıyorlardı. Gülümsemem mümkünmüş gibi daha da genişlerken gözlerimi yavaşça kapattım.
O benim sayem olmayı, karanlıkta sarılmayı göze alsa da ellerini tuttuğumda güneşe çıkıyorduk. Böylelikle ‘ışığım’ oluyordu. Şimdi, bu karanlıkta ondan uzak durmaya çalışsam da sayem olarak beni bırakmıyordu ve bir gün, kavuştuğumuzda yeniden ışığım olacaktı.
Şimdi bile, güneşin sıcaklığını hissetmeye başlamıştım. Rüya gibi olan bu anın içinde, rüya kapanım sayesinde kâbuslardan arınmış, yeni bir uykuya dalarken huzurluydum. Düşünceler uykumu kaçırmıyor, kalbim korkuyla sıkışmıyordu.
Sadece, huzurluydum.
**
Güneş gözkapaklarıma vururken güne başlamam için beni ikna eden burnuma dolan tanıdık bir kokuydu. Yanağım, vücut sıcaklığına alışık olduğum bir tene yaslıyken yavaşça gözlerimi kırpıştırarak araladım. Gözlerim güneşe alışmaya çalışırken odaksız bakışlarımı duvarda, camlarda gezdiriyordum. Güzel anılarımdan oluşan bir filmi izliyormuş gibi gülümsüyordum, dudaklarım hâlâ uyanamamış ya da uyandıysam bile rüya henüz bitmemiş gibiydi.
Gözlerim kendime gelmeye çalışarak gezinirken sarıldığım tenini fark ettim. Sağ kolum cüsseli bedenini hapsetmek ister gibi belinden olabildiğince sarılmıştı. Eli, ona sarılmış olan elimin üstündeydi, parmaklarımız kenetlenmişti. Hiç bırakmazmış gibi tutuyordu. Diğer kolu ise belime sarılmıştı. Sol kolum vücutlarımızın arasında kalmışken sol yanağım, kasları yüzünden rahatsız olması gerekmesine karşın yuvamı bulmuşum gibi göğsüne yaslıydı. Sağ bacağım dizimden kıvrılarak bacaklarının üstüne yükselmişti. Yanağımı teninde kaydırarak başımı hafifçe ona doğru kaldırdığımda beni kapıda karşılamıştı gözleri. Sanki uzun süredir açıktı kapı, uzun süredir bekliyordu beni. Dudakları gibi gülümseyen gözlerine bakarken gülümsemem genişledi. Gözleri beni bir anı treni yolculuğa çıkartarak bakıyordu. Bir sokaklarda kahkahalarımızla yankılanırken, bir lunaparkta benim için kazandığı oyuncak ayıyı uzatıyordu. Bir denizden çıktığımızda havluyu vücuduma sararken eş zamanlı olarak bana da sarılıp göğsüne çekiyordu, bir de doğum günü pastasını üflerken gözlerime bakıyordu. Beni dilerdi. Her yıl, tekrar beni dilerdi. Zihnimde anılar, mekânlar, zaman değişiyordu ama bu bakışlarındaki bir şey hiç değişmiyordu. O ne hissederse hissetsin, yanı sıra beni severek bakıyordu.
Elimin üstündeki elini, tenimi okşayarak bıraktıktan sonra yanağımda hissettiğimde gözlerim yavaşça kapandı. Severek saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdıktan sonra eli yanağıma yerleşti ve başparmağı tenimi okşadı. Gözlerim huzurlu bir nefes alış veriş eşliğinde aralandı. Gözlerim, her birine bakma ihtiyacıyla gözlerinde geziniyordu. Sesi de gülümserken “Günaydın benim güzelim.” diye mırıldandı, uykulu uykulu. Aslında uykusu almış gibiydi gözleri ama huzur mayıştırıyor olmalıydı.
“Günaydın benim sev…” diyeceğim sırada kırpıştırdığım gözlerim irileşti. Kaşları, şaşkın bir heyecanla kalkmışken gözleri beklentiyle baktı ama göğsümde başlayan bir yanma hissi tüm vücudumu ele geçirip yanaklarımı kızartırken dudaklarım donakalmıştı. O da dudaklarını araladı ve şaşkın ama mutlu bir şekilde yavaşça bir gülüş oluştu. Yüz ifadem, gülüşünü arttırırken yüzümü hafifçe buruşturdum ve telaşla kalkmaya çalıştım. Sağ elimi, ondan kaçmak için yine ona sığınarak göğsüne yasladım ve bacaklarımla da destek alıp kalkmaya çalıştım. Sol elimi de yatağa yaslayacağım sırada pozisyonumuz gereği uyuşmuş olduğunu fark ettim ve bir an yine ona doğru sendelediğim için beni tutmaya çalışan kollarından sıyrılıp yataktan inmeye çalıştım.
Gülüşü eşliğinde “Dur, düşeceksin…” dedi ve yine haklı çıkması uzun sürmedi.
Beni tutma çabası, onu da benimle birlikte düşürürken beni üstünde tutmayı başarmıştı ama başı komodine çarptı. Onun yüzü hafifçe buruşurken endişeli ve sesli bir nefes aldım. Resmen kucağında olduğum kısmını göz ardı etmeye çalışarak, uzanır hâlde düşen Barlas’ın başına yöneldi ellerim. Onun bir eli, düşüşümüzü yönlendirmek üzere yere yaslanmış haldeyken diğer eli resmen kucağında oturan benim belimdeydi. Ellerimden biri ensesine kayarken başıyla birlikte üst vücudunu da doğrultmaya çalıştım ve endişeli bir telaşla “Ay, iyi misin? Çok acıdı mı? Kanıyor mu? Dur bakayım.” diye durmaksızın konuşuyordum. Yüzü gevşerken yüzünü buruşturduğu sırada kapattığı gözlerini araladı ve onun yardımı olmaksızın onu kaldırma çabalarım boş olduğu için başı hâlâ uzanır gibi yasladığı komodindeyken bana başı kopsa bile iyileşmiş gibi baktı. Hızla gülümseyen dudaklarını yaladıktan sonra dudakları aralandı ve tekrar güldü. “İyisin sen iyi.” diyerek kalkacağım sırada diğer eli de belime yaslanırken bir anda ciddileşti ve tekrar yüzünü buruşturdu. “Başım dönüyor galiba.”
Telaşlı ve sesli bir nefes daha aldıktan sonra “Barlas, bir kalk, bakalım.” diyerek omuzlarından tuttum ve yeniden onu kaldırmaya çalıştım. Sesi duymuştum, sert vurmuş olmalıydı. Elim saçlarında gezdiğinde kanamaya dair bir ıslaklıkla karşılaşmamıştım neyse ki. Bir eli yere yaslanırken zorlanıyormuş gibi bir edayla kalktığında içim titredi. Beni de kucağında taşıyarak biraz geriledi ve sırtını komodine yasladı. Onun eli tekrar belime yerleşirken ben başını zekâ küpüyle oynuyormuşum gibi sağa sola evirip çeviriyordum. “Şişmiş gibi değil.”
Endişeli gözlerim parlayan gözlerine döndü ve sinirim yükseldikçe gözlerim kısıldı. “Sen ne sahtekâr bir adam oldun başıma ya?”
“Çok mu korktun benim sev…” dediği sırada gözlerim irileşti ama bilerek benim sustuğum yerde o da sustu ve dudaklarını benim daha da sinirimi bozmamak için gülmeme çabasıyla birbirine bastırdı ama başaramadı. Dudakları gülüşlerini özgür bıraktığı sırada çatık kaşlarım altında ona kötü kötü bakıyordum. Kollarımı da göğsümde birleştirdim.
“Dilim şey oldu, sürçtü. Bir an uyanamadım.”
Gülen dudaklarını yalarken gülüşü yavaşça yerini geniş bir gülümsemeye bıraktı. Bir eli belimden eksildi ve yanağıma gelip yavaşça sevdi. Göğsümde birleştirdiğim kollarım yavaşça çözülürken kızgınlığın ‘k’si kalmamıştı.
“Rüyalarında hâlâ sevgiliyiz o zaman?”
Daha önce de buna dair açık vermiştim, kendimi bir rüyada sanıp onunla sevgiliymişiz gibi davranmıştım. Şimdi de ona az daha ‘sevgilim’ diyor oluşumu ‘bir an uyanamadım’ diye açıklıyordum.
“Geçen de Kaptan Amerika’nın şarkı yarışmasına katıldığına dair bir rüya görmüştüm. Rüya işte.” dedikten sonra omuz silkip “Güzeldi bu arada sesi.” diye normalleştirmeye ve konuyu değiştirmeye çalıştığımda yavaşça gülümseyen alt dudağını ısırdı. İçim gittiği için bakışlarımı kaçırdım ve yatağın üstündeki dağılmış kırlentlere bakarken sinirimi tahta davet edip zaten çözülmüş olan ellerimle yatağı gösterdim. “Seni uyarmıştım! Şimdi infazını başlatacağım.”
“Kızım hangi tarafta uyandık sence? Bir hatırla bakalım.”
Gözlerim yavaşça ona dönerken kollarım da kucağıma indi. Dudağımı memnuniyetsizce büzüp gevşettikten sonra içime kaçan bir ses eşliğinde kendimi gösterip “Ben mi bozdum sınırı?” diye sordum. Güldükten sonra sesini temizleyerek ciddileşmeye çalıştı. “Ayıp ama, sana hiç yakıştıramadım. Uyuyor oluşumdan faydalandın resmen. Ben masum masum uyuyordum bir de baktım, yüzümde kızıl kızıl saçlar…” derken ciddiyetini kaybetmeye, gülümsemeye başlamıştı. “Burnumda tanıdık bir koku…” Gözleri kucağımdaki ellerime indi, “Bana sarılan eller,” dedikten sonra yüzüme yükseldi bakışları. “Göğsüme yaslanmış güzel bir yüz…”
Nefeslerim gibi titrek bakışlarımı kaçırıp gülümsemeye çalışan dudağımın kenarını kemirerek cama doğru baktım. Birkaç saniye es verdikten sonra koy vermemeye çalışarak ona bakıp kaşlarımı kaldırdım. “Ben öyle dağınık uyurum, sen niye hemen sardın kollarını bana?”
İç çekti ve elleri belimin ardına uzandı ve kolları vücuduma tamamen sarıldı. Kucağında olduğumu tekrar hatırladığım sırada heyecanla yutkundum. Yanaklarım ve saçlarım aynı renk olmalıydı. “E o kadar gelmişsin göğsüme, misafir etmeyeyim mi?”
Sarılışı beni telaşlandırırken “Öyle değil…” diye mırıldanıp bir elimi yanımızdaki yatağın üstüne yasladım ve kalkacağım sırada “Evet öyle değil.” dediği için duraksayıp ona baktım. “Sen dönmüşsün yuvana, kapıda karşılamayayım mı ben de seni?” diyerek düzeltti cümlesini. Misafir değildi göğsündeki varlığım, döndüğüm bir yuvaydı onun gözlerinde. Ben de öyle hissetmiştim zaten uyandığımda.
Göz göze kaldıkça nefes alış verişlerimiz denkleşirken elim de yataktan kaymıştı. Zaten aynı yatakta yatmaya karar verirken bize nasıl güvenebilmiştim ki? O ne kadar masum uyumuştu, bilmiyordum ama benim uyumadığım kesindi. Dönüp kırlentlerden kurtulup göğsüne sığınmıştım işte. Pişman da değildim, zaten ipler elimden eksilip duruyordu. Bu korkutsa bile, bir yokuştan düşerken durmak bile değil, geriye tırmanmanın mümkün olmadığını anlıyordum git gide. Bize engel olma şansım vardıysa bile, bir ara kaybetmiştim. Şimdi ise sadece Barlas’ın Ata’yı yenmek için ihtiyaç duyacağı zamanı ona vermek, o sıra Ata’yı oyalamak dışına yapabileceğim bir şey kalmamış gibiydi.
“Bu gece yerde yatacaksın.” diye söylenmeye çalıştım. Güldü. “Kendini gösterir misin bir benim için?”
Kaşlarım anlayamayarak kalksa da kendimi gösterdiğimde gülüşü arttı. “Uyurgezer olup yanıma gelme sonra.”
Süper ya! Adamın eline ne malzemeler veriyordum… Çok iyisin kızım Asya!
Kendimi gösteren elimi kucağıma indirirken “Sen niye yapmadın?” diye sordum. Çenesinin ucuyla belime sarılı kollarını gösterdi. “Kollarım meşgul.” dediğinde güler gibi oldum. Ellerini benden çekmek istemiyor olmalıydı. Gülüşüm heyecanla yavaşladı. Çünkü elleri üstümdeydi! Ben de onun üstündeydim!
Heyecanlı yüz ifademde gözleri keyifle gezindiği için hızlıca “Uyku tulumu giy hatta bu gece.” diyerek daha güvenli bir yol aramaya çalıştım. Uyurken uyku tulumunu da açıp yine göğsüne kıvrılmazdım herhalde. Yani… Umarım. Acaba ben mi uyku tulumu giyseydim? Hatta kendimi dolaba falan kilitlesem yeriydi.
“Kendine olan güvenin gözlerimi yaşartıyor.” dediğinde ona hak versem de gözlerimi devirerek kaçırdım ve elimi tekrar yatağa yaslayıp kalkmaya çalıştım. Temaslarımızın yakınlığı, kulağımda atan kalbim ve titreyen ellerim yüzünden beceriksizdim, neyse ki yardımcı oldu. Bu sıra temaslarımızı arttırmış olsa da, sonunda kucağından kalkabilmiştim. Çok uzaklaşamadan yatağa oturdum ve o da kalkıp yanıma oturdu. Gözlerimi karşımdaki cama diktim ve sakinleşmeye çalıştım.
Huysuz davranmaya çalışsam da ve bir yanım kendime kızgın olsa da hissettiğim huzur ve onun keyfi beni yumuşatıp duruyordu. Bir süre beni izledi, göz ucuyla görebiliyordum. Gülümsediğini de hissedebiliyordum. Arada iç çekiyorduk, bazen aynı ana denk geliyordu.
Bir süre sonra bir süredir duymadığım kadar uysal bir sesle “Kâbus görmedin.” dediğinde gözlerimi ve başımı ona çevirdim. Zaten kıvrılıp duran dudaklarıma hakkını verip geniş bir şekilde gülümsedim. “Rüya kapanım yanımdaydı.” dedikten sonra yüzünde oluşan güzel ifadeyi afiyetle izleyene kadar bekledim, ardından şifonyerin üstüne koyduğum rüya kapanlarımı gösterdim. “Onlardan bahsediyorum.”
Gözlerim ona döndüğünde, inanmadığını gördüm. Bir eli, kalçamın ardından yatağa yaslandığında ve gülümseyen yüzü yakınlaştığında gözlerimi kırpıştırarak telaşla yataktan kalktım. Başı, biraz önce olduğum yöne dönük ve bana uzanmayı dilediği sırada kalktığım için duraksamış haldeyken gülümseyen dudakları aralandı ve yavaşça güldükten sonra bakışlarını bana çevirdi. Kaçışım artık onu üzmüyordu, üstüme gelince yakalayabildiğini ve hatta bazen benim de ondan ziyade ona doğru kaçmaya başladığımı görmüştü. Sadece sabırla beni bekliyor gibiydi. Zaten… Dün akşamdan beri ne çok yakınlaşma yaşamıştık… Resmen sarmaş dolaş uyumuştuk ve iki senedir aldığım en güzel uykuydu. Diğer uykularım da onunla olmasa bile onun odasında uyuduğum anlardı zaten. Şimdi tekrar bu huzura erip sonra nasıl tek yatacaktım ki?
Onunlayken ben bazen kimsenin anlamadığı şarkılar söylerdim, bana eşlik ederdi. Ya da garip garip yemekler yapmayı denerdim, beğenerek yerdi. Yeri gelir, kırmızı bir şapkayla yeşil bir atkıyı aynı anda kullanırdım mesela, ‘çok güzelsin’ derdi. O bütün bunları severdi. O, beni severdi. Ruh eşi, derlerdi ya. Kimileri bir ömür bulamazdı, ne büyük şanssızlıktı. Kimileri de bulur, kaybederdi. Onlara ne olacaktı? Eğer kaybedersem, bana ne olacaktı?
Gözlerimi kırpıştırırken başımı iki yana sallayarak kendime geldim. Kaybetmeyecektim. Onunla her yeni sınırı aşıp geçmişe biraz daha yaklaştığımızda daha da umut doluyordum. Aşk, her zaman bir yolunu bulurdu.
Bakmamaya çalışsam dahi göz ucuyla görmem yettiği için ve biraz önceki anlarımızı da zihnimde tekrar tekrar yaşadığım için komodine yönelip kıyafetlerini aldım ve adeta yüzüne atıp “Giyin artık, hadi.” dedikten sonra dolaba yöneldim.
“Sabahları duş alırım ben.”
Dolabın kapağını açtığım gibi geri kapatarak ona döndüm. İşaret parmağımı uyararak sallayıp “Sen fazla oluyorsun ama artık!” diye isyan ettim. Bir beş dakika barış bayrağı sallasak, ne olurdu? Durmaksızın irademi zorluyordu.
Gülerek yataktan kalktı ve önce pantolonunu alıp yavaşça giyinmeye başladı. Sanki rahatça izleyeyim diye yavaştan alıyormuş gibiydi. Allah’ıma sabır duaları ederek tekrar dolaba döndüm. “Evime gidip duş alacağım o zaman.”
“Tamam, seni beklerim.” dedikten sonra iki saniye bile olsun gözümün önünden ayırmak istemediğim için “Annenlerle kahve içerek.” diye ekledim. Canan teyze yine imam nikâhımızı kıymak isteyecekti ama Barlas’ın gözden kaybolmasından daha iyiydi.
“Bana da yaparsın bir kahve artık.” dediğinde kucağımda kıyafetler, devamında diyeceği şeyi tahmin ederek kapıya yöneldim. Bu yüzden daha duymadan sessizce gülmüştüm. “Biliyorsun normalde sade içiyorum ama sen istiyorsan tuz ya da bal katabilirsin.”
Aptal gülüşümden kurtulmayı bekledikten sonra koridorda ona döndüm ve kıyafetleri tek kolumla tutup banyo kapısını gösterdim. “Ben şimdi duş alacağım.” dediğimde gülüşü söndü ve yavaşça kaşları kalktı. Ben de geniş bir şekilde sırıttım ve hatta aramızdaki mesafeye güvenerek yavaşça alt dudağımı ısırdım ve buradan bile görebildiğim üzere bakışları titredi. Giymek üzere bir kolundan geçirdiği gömleğiyle öylece kalakalmıştı, gömlek yere sarkıyordu.
“Sen bekleyeceksin. Sonra da size gideceğiz, sen duş alacaksın.”
Aklından hangi anılarımızın geçtiğini tahmin edebiliyordum. Heyecanla dudağını yaladıktan sonra hafifçe gülüp yarım yamalak giydiği gömlekli kolunu ensesine doğru kaldırdı. Yavaşça ensesini ovuşturdu ve sarkan gömlek eşliğinde daha da şapşal durdu. Muzip bir sırıtışla “Yardım gerekiyor mu?” dediği gibi sırıtışımı silip “Hayır.” dedim.
“O zaman ben aşağıda bekleyeyim...” diyerek olduğu haliyle kapıya yönelmeye başlayınca, bir yandan bana da yaklaştığı için heyecanım arttı. Gömleği tam olarak giymemiş olduğunu hâlâ fark etmemiş gibiydi, kolundan sarka sarka geliyordu. “Hayır.” diyerek elimi kaldırdım ve hemen durdu. “Burada bekleyeceksin. Aşağı inersen, kaçabilirsin. Yatak odasının kapısını da kapatacağım ve açarsan duyacağım.” dedim ama bir niyetim de su seslerini dinlemesiydi. O da zaten hayal gücünü çalıştıran sesleri dinlememek için aşağı inmek istemişti. O beni zorluyorsa, ben de onu zorlayabilirdim. O beni öper ve iddiayı kaybederse, istersek, dilersek, işler biraz daha yoluna girdiğinde zaten öpüşüp sevişebilirdik ama ben iddiayı kaybedersem Barlas borcu peşi sıra tahsil edecekti. Bin öpücüğü iki günde bile alabilirdi. O yüzden önce o öpmeliydi beni.
Baktı, baktı ve en sonunda iç çekip “Eziyetsin.” diye söylendi.
“Bana yaptıklarının binde biri bile değil.” dediğimde “Emin ol, bin katı.” dedi ve keyfim arttı çünkü daha duşa girmememe rağmen ne kadar zorlandığını yüzüyle, bakışlarıyla, sesiyle, her şeyiyle görebiliyordum.
“İstiyorsan vazgeç iddiadan.” diye bir öneride bulundum. Böylelikle bir adım yaklaşsa bile iradem tehlikeye girmezdi.
Umutla bekledim ama “Yok.” dedi ve geniş bir şekilde sırıttı. “Zordan kaçsaydım, sana âşık olmazdım.”
Yemin ediyorum ona baktıkça kıyafetleri elimden bırakıp ona doğru ilerleme isteğim artıyordu. Hayal de edebiliyordum. Yanaklarından tutarak parmak uçlarımda yükseldiğimde zaten yolda karşılaşırdı beni ve öpüşlerimiz gittikçe derinleşirken yatak da hemen yakınımızda olurdu. Sabah güneşi odayı doldururken güneş gidip de ay çıkana kadar ve hatta belki güneşi tekrar selamlayana kadar da o yataktan çıkasım gelmezdi.
Birkaç adım da attım hatta. Onun da bakışları yaklaşan vücudumda gezindi ve gözleri karardı ama kapıya vardığımda titreyen ellerimle kulpundan tuttum ve kapıyı kapamadan önce “Gömleğini giy şapşal.” deyip kapıyı hemen çektim. O sıra o dediğim gibi ‘şapşal’ bakışlarla gömleğini giymediğini fark ediyordu. Sırtımı kapıya yasladım. Elim göğsüme giderken sessizce güldüm ve alt dudağımı ısırdım. Bir süre odaksız, hayallere dalmış gözlerle merdivenleri izledikten sonra derin bir nefes alıp banyoya yöneldim. Suyu soğuğa ayarlamalı ve altında beş dakika durmalıydım. Belki, öyle bile sönüp kendime gelemeyebilirdim…
**
“Banyo camından sığamaz değil mi abin?”
Yağmur fincanları bulaşık makinesine yerleştirirken ben de bugün altın günü olan Canan teyzenin yaprak sarmasına yardımcı oluyordum. Kahve içmeden ve Barlas banyoya girmeden önce Canan teyzenin dün geceden yaptığı poğaçalardan yemiştik ve misafirin istihkakını bir hayli azaltmıştık. “Yani, duvarı da beraberinde indirmeyecekse, sığamaz.”
Banyoda, tavana yakın, dikdörtgen şeklindeki buzlu camdan kaçmış olamazdı herhalde. Ama bir süredir banyodan çıkmadığı için şüphelenmeye başlamıştım. Gerçi o da, benim gibi duşta kendine gelmek için daha fazla zamana ihtiyaç duymuş olmalıydı. Ben saçlarımı bile kurutup giyinmiş halde duştan çıkmıştım ama yine de dakikalar öncesini, ıslak ve çıplak halimi görür gibi gezinmişti gözleri vücudumda. O bakışları görünce tekrar soğuk suya dönesim gelmişti.
“Annem şunları daha ince sarsana. Sonra o Ayşe karısı laf soktuğunu sanarak ‘Ne oldu Canan? Bizi tek lokmada doyuracak mısın?’ der.”
Yağmur gülerken üfleyerek yaprağı açtım ve içini azaltıp tekrar, daha dikkatli ve kısık sarmaya başladım ama aklım Barlas’tayken, zaten beceriksiz olan ellerim daha da kötü hale geliyordu. Yeni sardığım sarmayı tencere koymadan önce yavaşça Canan teyzeye baktığımda gülümsedi. “Sen makarna salatasını yapsana kızım.”
Dudağımı büzerek saramadığım sarmayı tekrar masaya koydum. Pazı sarmasını ne güzel etli butlu yapıyordum, yaprak sarmasını kalem gibi sarmak gerekiyordu Canan teyzenin gözünde. Ellerimi yıkadıktan sonra makarnasını haşladığımız salatayı yapmaya başladım. Mayonez sıkarken “O Minel denilen kız da gelecek mi annesiyle?” diye sordum.
“Ayşe onun anası zaten.” dediğinde hafifçe sırıttım. Analı kızlı pek bir sempatiklerdi maşallah.
“Oğlunda gözü var o Minel’in, biliyorsun değil mi?”
“Ayşe’nin de benimle dünür olmakta gözü var zaten.”
“O şaka değil miydi?” diyerek hızla ona döndüm. Mayonezi silah gibi onlara doğrultmuştum. Yağmur da gül böreğinin içini ayarlamaya geçmişti masada. Beni yıllar sonra yine bu evde gördüğünde, barıştığımızı sanmış, bize serpme kahvaltı hazırlamıştı resmen. Sonra barışmadığımızı duyunca, hatta ‘artık arkadaşız’ deyince Minel’in annesinin çaya geldiğinden ve Barlas’la Minel’e dair ‘Bakarsın dünür oluruz’ dediğinden bahsetmişti o zamanlar. O masada bizimle uğraşmak için detayları uydurduğunu düşünmüştüm ama bu olay gerçek miydi?
“Annem mayonez damlıyor.” dedi halime gülüp. Mayonezin kapağını üfleyerek kapatıp tezgâha koyduktan sonra ıslak mendille yeri silerken “Ne dedin ona?” diye sordum. Canan teyze yaprak sarmasını oldukça yavaş bir şekilde sararken keyifle dudağını büzüp sessiz kaldığında ıslak mendili çöpe atarken “Ya Canan teyze…” diyerek ona yaklaştım. Ardına geçip kollarımı ona sararak sağ omzuna eğilirken “Biraz gıybet, hadi.” diye çırpındım.
Canan teyze, “Barlas gece evde gelmedi.” dediğinde sinsi Yağmur’un gözleri ve muzip sırıtışı üstümdeydi. Canan teyze, ardından sarıldığım için yüz ifademi göremiyor olsa da Yağmur afiyetle izliyordu. “Meriçlerde falan kalmıştır.” diye mırıldandım. Yağmur kaşlarını kaldırdığında içime kaçmış sesimi temizleyip yükselterek “Hem konumuzla ne ilgisi var?” diyerek Canan teyzenin ardından çıkıp yanına geçtim ve “Sen ne dedin onun annesine?” diye sordum.
“Sevdalandığı biri var, demiştim işte. Geçen de söylediğim gibi.”
Keyiflendim ama “Bugün tekrar sorarsa, ‘Yokmuş, yanlış biliyormuşum’ diyeceğim.” dediği gibi gülüşüm söndü. Ellerimi masaya yaslarken kaşlarım çatılır gibi oldu ve “Yapmaz benim Canan teyzem öyle şeyler.” dediğim gibi keyifle omuz silkti.
Omzundan dürtüp “Yapmaz benim Canan Sultan’ım.” dediğimde tekrar omuz silkti ve Yağmur gülerken o da hafifçe güldü. “Yapmaz benim anne yarım…” dediğimde gözleri kısılarak bana döndü ve yaprak saran elleri duraksadı. “Duygularımla oynuyorsun.” dediğinde güldüm ama şaka değildi. Hatta eksikti. Annemden daha çok annelik yapmıştı. Zaten annem hiç yapmamıştı. Doğurmak, annelikten sayılırsa, en son o zaman annemdi. Emzirme bile emzirmemişti öğrendiğime göre. Acıyan komşulardan yeni anne olan birisi, sütannem olmuştu. O zamanlar, bu mahalleye taşınmamıştık tabii ama Canan teyze gibi iyi insanlarla rastlaşmıştım bebekliğimde de neyse ki. Canan teyze bana ‘annem’ deyip dursa ve dudaklarım da ona ‘anne’ demeyi istese de, Barlas’la evlenmeyi, ya da en azından sözlenmeyi beklemiştim. Sonra da, ayrılmıştık zaten. Belki ileride yeniden kavuşursak, sözlenmeye beklemeden ‘anne’ derdim, annesine de. Gerçi, sözlenmek için de çok beklemezdik sanırım. Hatta direkt evlilik aşamasına geçebilirdik.
Barlas’ın banyodan çıktığını duyduğumda fısıldayarak, “O Minel Barlas’ın odasından uzak dursun.” dedim. Canan teyze, “Annem sen de hem ayranım dökülmesin, hem yoğurdum ekşimesin, diyorsun. Ne olacak böyle?” dedi ve üzülmüş gibi dudağımı bükerek baktım. Hafifçe gülüp sarmasına dönerken bir ‘Hasbinallah’ çekti. “Git, makarnaya bak.” dediği gibi makarna salatası görevime döndüm.
Yağmur, “Abla sen ‘Dur’ der gibi elini kaldır, fotoğrafını çekeyim. Abimin kapısına ‘Yasak, girilmez’ yazıp altına da senin fotoğrafını yapıştırırız.” dedi ve gözlerimi devirsem de güldüm.
Böyle altın günlerinde çocuklu anneler ya da namaz kılmak isteyenler vesaire, evin odalarını kullanırdı. En kötü, girişte hemen sağda olduğu için mont kalabalıklığını Barlas’ın odasına koyarlardı zaten. O Minel de Barlas’ın odasına girip etrafa hayran hayran baksın istemezdim. Keşke, Barlas’la fotoğrafımız yine odasında bir yerlerde olsaydı ama babası vefat ettikten sonra fotoğraf bile çekilmeyi bırakmıştı, yanı sıra eski fotoğraflarımızı hâlâ saklıyorsa bile haliyle ayrıyız diye ortalıktan kaldırmıştı. Şöyle çeteyle bir fotoğraf çekilmeye ikna etsem, arkadaşlarını koyar gibi koyması için yol yapsam…
“Ne yapıyorsunuz Altay kızları?” dediği sırada sinsi planlardan sıyrılıp gözlerimi mutfağa girmiş, dolabın yanında duran ve havluyu saçında gezdiren Barlas’a çevirdim. Tam olarak gözüme bakıyor olmasına rağmen ancak birkaç saniye sonra sırıtışı genişledi ve alayla şaşırmış gibi “Aa, sen de buradaydın, değil mi? Unutmuşum, pardon.” dedi. Gözlerim ‘amacının farkındayım’ der gibi kısılsa da dudaklarım kıvrılmıştı. Asya Altay, kulağa hoş geliyordu, evet…
Yağmur, “Okuyup doktor olmaya çalışıyorum ama annem ‘Bugün çalışma, sarma sar’ diyor abi.” diye söylendi. Makarna salatasını kâseyle dolaba yerleştirdiğim sırada, Canan teyze söylenirken Barlas gülerek kardeşinin sandalyesinin ardına geçti ve yanaklarından tutarken eğilip başının üstünden öptü. Dolabın kapağını kapatırken gülümseyerek onları izledim. Ne güzel, bir aradalardı. Ben de onların yanında oldukça ailemleymişim gibi hissediyordum ama kardeşim aile sıcaklığından oldukça uzak, dört duvar arasındaydı.
“E Asya da yardımcı olsun size.” dediğinde “Yok ya?” diye sordum. Canan teyzenin bakışlarına yakalandığımda sırıtıp “Yani, bugün Barlas’ın yanından ayrılmamam lazım da, o da benden kurtulmaya çalışıyor. O yüzden.” diye açıkladım. Altın günlerini sevmesem de işim olmasa yemin ediyorum ki bugün burada kalırdım çünkü o Minel’e de annesine de vazgeçmeleri için yeterince kanıt vermek istiyordum.
Canan teyze “Diğer günler?” diye sordu ve gözlerini aramızda gezdirdi. “Diğer günler ayrı kalıyor musunuz ki?”
Sesimi temizleyip Barlas’a baktıktan sonra, “Saçını kurutsan da gitsek mi?” diye sorarak konudan kaçtım. Barlas “Kızım sağda solda işim var benim. Sen kal annemlerle işte.” dediği gibi “Hayır.” dedim ve vedalaşmak için Yağmur ve Canan teyzeye öpücük attım. “Hadi size kolay gelsin.”
Yağmur da öpücük attı. “Akşam hasılatları toplamaya gel.” dedi Canan teyze. Gözlerim fırında pişen kekteyken kokusunu da soludum ve “Hiç merak etme.” diye mırıldandım. Barlas saçını kuruttuğu sırada ben de montumu giyinmiş kapıda dikiliyordum. Gözüm Barlas’ın odasının kapalı kapısındaydı. Gerçekten ‘girilmez’ yazasım vardı.
Barlas kapıdan çıktığında şirince sırıtıp montunu uzattım. “İlk durağımız neresi çete lideri?”
Nefesini burnundan üfleyerek montu giyindi. “Keçi gibisin.” dediği sırada şirince sırıtmaya devam ediyorken gözlerimi de kırpıştırdım. Yüzümü inceledikçe kaşları gevşerken sırıtan dudağını yaladı ve “Gündüz gündüz işe çıkmam merak etme.” diye beni vazgeçirmeye çalışmaya devam etti.
Parmak şıklatırken “Haklısın.” dedim ve o beni tanıdığı için rol yaptığımı anlasa da çaresiz bir umutla kaşlarını kaldırırken işaret parmağımla onu gösterdim. “Ama şimdi seni gözden kaçırırsam, bir daha bulamam ve akşam işe gidebilirsin.”
“Peşimden gelirsen karşılaştığımız herkese ‘Barıştık’ derim.”
Gözlerim irileşirken onu banyo kapısıyla aramda bırakarak üstüne yürüdüm. Gülüşünde etkileyici bir şekilde alt dudağını ısırdı ve bakışları devamında mutfağın olduğu koridorla aramda dolaştıktan sonra vücudumu süzerek “Asya, annemler evde güzelim.” dedi ve omzuna şaplağı yedi. O öyle muzip bakınca ve ses tonu bile tehlike çanları çalınca, ben bile onu başka amaçlarla sıkıştırmışım gibi hissetmiştim.
Eşi dostu zaten beni ‘yenge’ olarak biliyordu ama şüpheye yer bırakmayarak ‘barıştık’ demesini istemezdim tabii. Ata da eski sevgili olduğumuzu da böylelikle mi öğrenmişti acaba? Adamları gözlem yapmış ya da doğal bir şekilde insanların ağzından laf almış olabilirdi.
“Barlas benden kurtulmaya çalışıyorsan kesin önemli işlerin vardır ve ben, ne işler karıştırdığını öğreneceğim.”
“Esasen, bir ömür belam ol istiyorum güzelim. Senden kurtulmak falan, gibi küfürleri bir daha duymayayım.” dediğinde birkaç saniye bekledi, gözleri yüzümde gezindi ve en sonunda gülüp “Gül hadi.” dedi. Gözlerimi devirerek kaçırıp bir adım gerileyerek ardıma döndüm ve sessizce gülmeye başlayan yüzümü ellerimle ovuşturarak örttüm. Evet, içimde tutma çabam izleyen gözlerini eğlendirmiş olmalıydı. “Sinirlerim bozuldu biraz.” dediğimde ardımdan “Aynen aynen.” dedi gülmeye devam ederek.
“Ayrıca,” dedi ardımdan yaklaşarak. Sesimi temizleyerek elimi yüzümden çektim ve kapıya yönelip açtım. Soğuk hava iyi gelirdi. “Sen yanımdayken karıştırdığım işlere seni götürecek halim yok.”
“O zaman mekâna gidip pişti oynayalım.” diyerek ayakkabılarımı giyinmeye başladım. O sıra mahalleden geçen kırk yaşlarında ve evli olan Sinan amcayla Banu teyze bana ve Barlas’a onaylamaz bakışlar attığında Barlas uyararak sesini temizledi ve önlerine döndüler. Bana sadece var olduğum için, Barlas’a ise evinden çıktığım için yargılayarak bakıyorlardı. Sinan amca, karısını aldatıp duran kumarbazın tekiydi, Banu teyze de yine de ‘kocam kocam’ diye ortalarda dolanırdı ama gelip bizi yargılarlardı.
“Allah’tan sabah arka camdan çıktın, yoksa akşama camlarımı indirirlerdi.” dediğim sırada ayakkabılarımı giyinmiş, doğrulmuştum. Barlas da giyinirken “Sen öyle istediğin için arka camdan çıktım, yoksa bir nane yiyemezler.” dedi ve kapıyı ardından kapattı.
“Mahallenin yarısı benden kurtulman için sana kurşun döktürmek, diğer yarısı da bizzat kurşunları bana yağdırmak istiyordur.” derken montumun cebinden şapkamı çıkartıp başıma yerleştirdim. Yine kar yağacakmış gibi soğumuştu hava. Ardından eldivenlerimi de çıkartarak giydim. Yağmur yediğimiz gün tenim yeterince kurumuştu, bu soğuk da çatlatmaya ve kanatmaya yeterdi. Gerçekten hayatımda değiştirmek isteyeceğim uzun listede, ilk on şeyin arasında tenim vardı. Bu kadar hassas olması hayatımı zorlaştırıyordu.
“Yavaş olsunlar.” dedikten sonra elini belime yerleştirip beni yönlendirmeye başladı. “Ayrıca o küfrü bir daha duymak istemediğimi söylemiştim.”
O sıra bize doğru dönmüş gözlere, Barlas da gözlerini diktikçe üstümüzdeki bakışlar azalıyordu. Sessizce, “Yapma, sana da cephe alacaklar. Tarafsız davran.” dedim. Sevgili olduğumuz zamanlarda habire kavga gürültü olduğu, ara sıra polisin geldiği ev olduğumuz için yeterince sevilmiyorduk ailecek ama Barlas sayesinde en azından bana ve doğduktan sonra kardeşime daha iyi davranırlardı. Sonra, babam intihar etmiş, annem akıl hastanesine gitmiş, kardeşim yetiştirme yurduna alınmıştı ve iyice uğursuz ev olmuştuk, nefretlerini çıkartabilecekleri tek aile üyesi olarak da ben kalmıştım. Yine de Barlas için sessiz tutmuşlardı nefretlerini. Sonra biz de ayrılmıştık. Barlas ayrı olmamıza rağmen, beni mahallelinin taşınıp gidene kadar beni yıldırma ve bıktırma çabalarına mani olmuştu defalarca. Yine de kötü kötü bakmaları ve tam yanlarından geçtiğim sırada hakaret ya da küfür edişlerine, o da denk gelememişti her seferinde. Böylelikle maruz kaldığım nefret artmıştı, Barlas’tan ayrıldıktan sonra.
“Benim tarafım belli.” dediği sırada arabaların olduğu mahalle girişine doğru dönüyorduk. İnsanlar yine de başlarıyla Barlas’a selam veriyorlardı. Sonra gözleri bana dönüyor, Barlas yüzünden uzun tutamadan bakışlarını alıyorlardı. Sadece şimdi değil, beni her Barlas’ın, Meriç’in ya da Çağrı’nın yanında gördüklerinde bu hale geliyorlardı. Meriç’i de yadırgadıklarını fark etmiştim. Meriç’in boynuna kadar uzanan dövmeleri, kaş ve ara ara taktığı üzere dudak piercingi vardı. Onların gözündeki ‘delikanlı’ ifadesine uymuyordu ama hepsinden daha delikanlıydı.
“Ne kadar iki yüzlüler. Karakterleri duruma göre değişiyor.” dedim istemsiz bir şekilde nefret etse de mecburen susan mahalleliye bakarken. Buradan tek geçtiğimde en az bir kere ‘uğursuz’ ya da küfürlü bir hakaret duyardım. Tek başına varlığımın saygınlığı hak eden bir tarafı yok muydu gözlerinde? Hiç mi, bir an olsun benim gözlerimden bakmıyorlardı olaylara? Evet onlar uğursuz bir evi izlemişlerdi ama ben yaşamıştım! Ben o uğursuz evde büyümüştüm. Hiç mi içleri sızlamamıştı bana ya da kardeşime? Barlas ve babası müdahale edene kadar kaç kere çığlıklarımı dinlemişlerdi üstelik.
Barlas, “En kral köpek bile kemiğe tapar.” dedi ve örnek olarak mahallenin kaba dayı tiplilerinden biri olan Kasım abiyi gösterdi. İleride, kahvehaneye giriyordu. İşe gitmez, anasının, babasının emeklisine el koyardı. Sonra gelir kahvehanede, sağda solda kupon yaparak yerdi. Anasına, babasına da Barlaslar yardımcı oluyordu. Hırsızlık hasılatlarından mahallelinin ihtiyaçları için de para ayırıyorlardı. Kasım abi de başta, Barlas’ı fark edene kadar bana kötü kötü baktı ve hatta ‘Bir sikti…’ derken Barlas’la göz göze geldi ve sustu. Muhtemelen ‘bir siktirip gidemedin’ diyecekti. Barlas’tan bir kez dayak yemişliği vardı çünkü Barlasların verdiği paraları da anne ve babasından zorla almaya çalışmıştı. Böylelikle birazcık akıllanacak ve tekrar yapmayacağı kadar dayak yemişti ama belli ki adam olmasına yetmemişti.
Barlas’ın dediği gibi, herkesi susturacak ya da ikna edecek bir şey vardı. Kasım abiyi de uslu uslu önüne döndüren buydu. Barlas arabanın kilidini açtı. Anahtarı da bana verip “Geç sen bekle.” dedi. Gözlerini dikmesi yetmezmiş gibi kahvehaneye yönelince kolundan tutarak “Kavga istemiyorum.” dedim.
Başıyla onaylayarak “Kavga etmeyeceğim.” deyip bana güvence verdiğinde arabaya yöneldim ama ilerlerken “Çünkü kavga iki kişiliktir.” dedi ve duyduğumda kapıyı açmadan duraksadım. Ardından onaylamaz bakışlar atarken o büyük adımlarıyla kahvehaneye varmıştı bile. Kavga etmeyecekti ama dövecekti. Gürültüleri dinlemek istemediğim için arabaya bindim ve anahtarı kontağa takıp elektrik versin diye bir yarım çevirdim. Radyoyu da açtım ve en azından sesleri duymadım.
Aslında bir deney gibiydi mahallelinin bana yaklaşımı. Herkes, içindeki kötülükler için de benden çıkartıyorlardı nefretlerini. Bana kızdıkça, beni yargıladıkça, kendilerini daha iyi biri olarak görüyorlardı. En azından benden iyilerdi, gözlerinde. Mesela ben olmasam Kasım abi kendinden daha kötü göreceği kimi bulacaktı? Benim de onlara bir kötülük yaptığım yoktu ama işte… Onları huzursuz eden bir evin üyesiydim, annem babam olmadıkça başka adamları eve atardı. Can belki de babamın çocuğu bile değildi. Annem gibi beni de ahlaksız görüyorlardı. Çalıştığım yer de, düşüncelerini alevlendiriyordu. O zamanlarda okuldan dönüp hızlıca odama geçene kadar o pis adamların daha reşit bile olmadığım sıralarda bile beni de beğeniyle süzdükleri için eve dahi gitmez olmuştum. Zaten öyle adamlar yoksa, babam var demekti ve kavgalarını, gürültülerini dinleyeceğime sokakta donar, sonra eve girerdim. Sonra da zaten Barlas’la tanışmıştık ve tüm bunlarla birlikte mücadele etmiştik. Kendi evime geçene kadar Barlasların evinde ya dışarıda ama yine Barlas’la dururdum çoğunlukla. Can doğduktan sonra da Can da çoğunlukla dâhil olmuştu bu rutine. Canan teyze boşuna ‘annem’ demiyordu. Kaç kere hastalandığımda ya da Can hastalandığında ateşimizi o düşürmüş, karnımızı doyurmuştu.
Arabaya geri döndü ve bacaklarımın üstünden uzanıp torpidoyu açtı. Aldığı ıslak mendil ile eklemlerindeki kanı sildikten sonra torpidoyu geri kapattı. Islak mendili, kapı cebindeki çöp amaçlı kullandığı poşete koyduktan sonra yine ağzını bağladı ve motoru çalıştırdı. O sıra ona onaylamaz bakışlar atmakla meşguldüm ama oralı olmadı. Yola çıktı ve kahvehaneden geçerken içeri baktım. Kasım abiyi kaldırmaya çalışıyorlardı ve yüzünden kanlar akıyordu.
“Buna hiç gerek yoktu.”
“Bir kişiyi dövdüm ama kahvehanedekiler de susmaları gerektiğini öğrenmiş oldu böylelikle. Bir taşta kuş festivali.”
Gözlerimi ona çevirirken dudaklarım kıvrıldı. Güzel ama hâlâ gergin yüzünü iç çekerek izledim. Gözleri yola dalmıştı, yeterince dövüp dövmediğini bile düşünüyor olabilirdi çünkü çenesi kasılmıştı, gergin dudakları ardında dilini çiğniyordu, gözleri hafifçe kısılmıştı. Yoksa onu süzdüğümü şimdiye kadar fark edip beni utandırıp heyecanlandırması gerekirdi.
Gözleri hareketlenecek gibi olduğunda ben de yolu izlemeye başladım. “İlk durağımız neresi?” diye sorduğumda, “Seni mekâna, Meriçlerin yanına bırakayım.” diye şansını denedi. Düşünür gibi “Hm…” dedikten sonra şirince sırıtarak ona döndüm. “Hayır.”
“Gömmeli batak oynarsınız.”
Hafifçe gülüp “İkna olmama yardımcı olması mı gerekiyordu bu söylediğinin?” dediğimde sıkkın bir nefes alıp verdi. “Ulan yemin ediyorum hırsızlığa bugün gitmeyeceğim ama işlerim var. Seni götüremem her yere.” dediğinde gözlerim kısıldı. “Tehlikeli yerlere gideceksin o zaman.”
Sessiz kaldı ve üfledim. Önüme dönüp kollarımı göğsümde birleştirdim ve “Korumamsın. Bütün gün yanımda durman gerekiyor.” diye hatırlattım.
“Şu an sen benim korumam gibisin.” dediğinde, “Tamam o zaman benim bütün gün yanında olmam gerekiyor.” diye düzelttim. Hangisini kabul ederse etsin, gitmeyecektim.
“Arabadan inemezsin. Hatta Çağrı’yı ya da Meriç’i yanımıza alacağız, seninle arabada duracak.” dediğinde itiraz etmek için dudaklarımı araladığım gibi işaret parmağını bana gösterip “Tek yol bu.” diye sesini yükseltti. “Peşimden gelip dedektiflik yapamazsın ama nerede olduğumdan, hırsızlık yapmak için gözden kaybolmayacağımdan emin olacaksın.”
“Bence tehlikeli bir yere gitmiyorsun.” derken tepkilerini ölçüyordum. “Bence sadece bilmemi istemediğin bir şeyler yapacaksın çünkü yoksa arabada kalmama bile müsaade etmezdin.”
Başka bir mafyayla iş yapıyorsa bile en azından bugün yanına gitmeyecek olmalıydı ama emin değildim. Böyle olduğunu tahmin ediyordum ama tepkileri hiçbir şeyi açığa vermiyordu. Şu an ona bir yalan makinesi bağlasam, makineyi bile yanıltacak gibiydi. Ama ilişkimizin yalancısı bendim, böyle olmazdı! İlişkimizin derken yani… Heyecanla soluyup sesimi temizledim. Barlas’a gerek yoktu ben de kendi kendimi zora sokuyordum.
“Aynen sen böyle arabada uslu uslu oturup masa başı dedektifi ol. Yanına da Meriç’i vereceğim.” derken mekâna varmıştık. Üfleyerek “Çağrı’nın ağzı sıkı değil diye Meriç’i seçiyorsun!” diye sızlandım. Bir gün Çağrı’yı rehin alıp üstüne gitsem bence tüm sırları alma ihtimalim vardı. Tabii, her şeyi bilip bilmediğini bilmiyordum. Çağrılar işin hırsızlık kısmında olabilirdi sadece.
O inip kapıyı kapattığında ben de inecektim ki arabayı kilitledi ve cama birkaç kez vurup “Barlas!” diye bağırdım ama dışarı sesim daha kısık çıkıyor olmalıydı. Şirince sırıtıp göz kırptıktan sonra mekâna yöneldi. Çok güzel! Meriç’i de tembihleyecekti. Demek ki, gideceği yerler ne ise, Meriçler detayları biliyordu.
İki saat kadar sonra yine arabada kilitliydim. Geniş bir otoparktaydık ve bir hayli işlekti. Barlas, arabadan inip görebildiğim kadarıyla uzaklarda, başka bir arabaya binmişti. Mesafe ve cam filmi yüzünden hiçbir şey göremiyordum. Meriç yüz beşinci kere dudaklarında hayali bir fermuarı varmış gibi kapattı. Dudaklarım aralandığında “Bir tane daha soru sorarsan dilimi keserim.” dediği için sinirle karışık güldüm.
“Çağrı olsa şimdiye birkaç cevap vermişti en azından.”
“İşte o zaman da Siyah Çağrı’nın dilini keserdi.”
“Ne işler çeviriyorsunuz siz? Hırsızlık çetesi dedik, teşkilatlı suç örgütü çıktınız maşallah. Barlas da patronunuzla mı görüşüyor? Bir saat oldu, konuşmaları bir bitmiyor! Benim de patronum olmuyor mu bir yandan? Beni de tanıştırın.”
Meriç ceketinin cebinden çakıyı çıkartıp göstere göstere dudaklarına götürdüğünde gözlerimi devirerek önüme döndüm ve kollarımı göğsümde birleştirdim. “Kesersen kes.” diye homurdandım. “Zamanı gelince anlayacaksın, sabret biraz.”
Hızla kollarımı göğsümden çözüp işaret parmağımla Barlas’ın olduğu yönü gösterdim. “Başını belaya sokuyorsa, nasıl sabredeyim? Mafyanın tekiyle iş mi yapıyorsunuz? Gerçekten mafyalar arası çatışmanın ortasında kalacağız sizin yüzünüzden!”
“Siyah sana bir şey olmasına izin vermez, merak etme. Biz de vermeyiz.” dediğinde koltukta ardıma dönüp “Gerçekten mi?” diye bağırdım ve tekrar işaret parmağımla Barlas’ın olduğu yönü gösterdim. “Sence ona bir şey olması, beni mahvetmez mi?”
Kaşları kalktığında sinirle konuşmaya devam ettim ve onu gösterdim. “Ya da sana, Çağrı’ya bir şey olması hoşuma mı gider? Sence tek istediğim kendi güvenliğim mi?”
Dudakları kıvrıldı ve “Kalbindeki buzların çözülmesini izlemek keyifli.” dedi. Uzanıp bacağını cimcireceğim sırada gülerek diğer tarafa kaydı koltukta. “Vereyim çakıyı sapla istiyorsan ama şu cimciklerin çok kötü gerçekten.” dediği sırada stresli olsam da ben de güldüm.
Önüme döndüm ve gülüşüm sönerken iç çektim. Gözlerim yaklaşan Barlas’tayken “Korkuyorum.” diye itiraf ettim. Bu güzel gözlerin kapanmasından korkuyordum. Üstelik şimdi gibi, kapanırken de son kez bana bakacak olmalılardı. İçim titredi.
“Sana diyebileceğim tek şey, Siyah’a güven.”
Canımı Barlas’a emanet ederdim ama Barlas’ın canını kimselere emanet edecek kadar güvenemiyordum. Barlas’a bile.
“Bir mafyayla iş yapıyorsa bile mi?” diye sızlandım. “Hatta Ata’yı da sayarsak en az iki mafya.”
Meriç hafifçe güldü ve sessiz kalmayı tercih etti. Kaşlarım çatılırken koltuğun ardına dönüp “Niye gülüyorsun?” diye sordum. Gözleri yaklaşan Barlas’tayken, “Çözmen konusunda endişe etmişti ama sen pek yaklaşamıyorsun bile.” dedi ve kapı açıldı. Gözlerim kısılırken bakışlarım Meriç’le Barlas arasında gezindi. Öyleyse, tahminim gerçekten bir hayli uzaktı. Hangi kısmı peki? Mafyayla iş yaptıkları kısmı mı? Neydi o zaman güvencesi?
**
Barlas’ın diğer işleri, önemsiz ve tehlikesiz görünüyordu ki zaten Meriç’i de azat etmişti. Meriç’i azat edişi de arabadan inmeme engel olması gerekmediğini gösterdiği için, ben de canım istemedikçe inmeye eğilimli değildim. Bu da, Meriç’i başıma dikmesinden bile daha etkili bir taktik olabilirdi tabii. Arabadan indiğim zamanlarda promosyonu gibiydim. Boş zamanlarında herbokolog olduğu için emlakçı gibi bir evi, üç müşteriye gezdirmiştik, biriyle işi bağlamıştık, kaparo alıp noterden randevu almıştık, iki de araba göstermiştik, bir noktada ben de satıcı kimliğine bürünmüştüm. Bir arabanın kaputunu, özelliklerini bir ablayla eşine ben göstermiştim ve yemin ediyorum kırmızı bir gecelik giyip Barlas’ın karşısına geçsem bile bu kadar yükselmezdi bana. Yaslandığı arabadan hayran hayran izlemişti. Üstelik ablayla eşini de satın almaya ikna etmiştim, noterde işi bile tamamlamıştık. Sırf, artı biri gibi peşinde dolaştığım için arabada bekleyeceğime bari eğlence olsun diye yapmıştım ama Barlas kazancını direkt bana vermişti. Kabul etmemiştim ama para bir anda hesabıma geçmişti. Onla ayrıldıktan sonra açtığım hesap numara nasıl ulaşabiliyordu, hiçbir fikrim yoktu. Bir şekilde geri vermeye ya da en azından yarı yarıya bölüşmeye çalışacaktım. Barlas da kendi gösterdiği arabayı satabilmişti ve ondan da bana komisyon yollamıştı. Sadece arabada oturmama rağmen. İşte onu komple geri vermem gerekiyordu da artık yastığının altına mı koyardım, Canan teyzelere mi verirdim, henüz bilmiyordum. Açıkçası, bugün eğlenmiştim.
Telefon trafiği yoğundu. Konuşurken benden uzaklaşıyordu ve sinsice yaklaşmalarım başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Telefonunu kaçırma çabalarım da hüsranla bitmişti. Bir tanesinde aslında elime bile alabilmiştim ama yumulup bakmaya çalıştığım yerde bir anda ayaklarım yerden kesilmişti. Bir kolu belime sarılıp da beni sol yanında havaya kaldırırken sağ eliyle de telefonu alıp benden uzağa kaçırmıştı.
Sonrasında bazı esnaf abilerine uğramıştık. Bu kadar insanla konuşacak neyi vardı, bilmiyordum. Gerçekten beni birkaç kişiye ‘sevgilim’ diye tanıtmıştı ve bana kal geldiği için Barlas’ın ayaküstü konuşması bitip gülerek belimden tutarak başka yöne götürdüğü ana kadar da çözülüp tepki verememiştim. Böyle millete 'sevgilim’ diye tanıtıp durmasının eğer sağı solu soruşturuyorsa Ata cephesinde tehlike oluşturacağı için artık arabadan inmemeye başlamıştım. Ki zaten yeni tanışmadıklarının gözünde mütemadiyen ‘yenge’ydim, ve artık yeni tanıştığı bazı kişilerin gözünde de ‘yenge’ olmuştum.
Kara para aklıyor olabilir mi, diye düşünüyordum çünkü alım satım işleri yoğundu. Hırsızlık yaparak da araç çalıyorlardı ama çaldıkları araçları elbette ki noterde devredemezlerdi, bugün gösterdiklerimiz çalıntı araçlar değildi. Başkasına aitlerdi ve Barlas sadece satıcı, aracıydı. Durmaksızın kafamda senaryo kurup durduğumdan girdiği esnaf lokantasının sahibini bile organ mafyasıymış gibi süzmüştüm. Sanki girdiği her yerle bir alışveriş içerisindeydi, birileriyle rastlaşmış gibi ayaküstü konuşurken başka işler karıştırıyordu. Her nedense, her şeyden şüpheleniyordum.
“Gel, yemek yiyelim.”
Hava almak için araladığım cama doğru eğilip kollarını da yaslayan Barlas’a döndü bakışlarım. Tepemden bakmasına alışıktım, ayakta olduğumda da öyle oluyordu. Şimdi çatık kaşlarımla ona bakarken küçük bir bela gibi görünüyorum olsa gerek hafifçe güldü. “Acıkmadın mı?”
“Yine ‘sevgilim’ diye tanıtacaksan, yok almayayım.”
“Kerem abi tanıyor zaten seni.”
“Barıştık, deme o zaman.” dediğimde doğrulmuş, kapımı açıyordu. “Tamam, demem.”
Kaşlarımı kaldırdığımda gülüp “Söz.” dedi. Yaramaz bir şekilde sırıtıyordu ama sözüne güvendim çünkü verdiği her sözü tutardı. O yüzden, tutamayacağı sözleri de vermezdi. Her şeyi yoluna sokacağına da söz vermişti, kara bulutları dağıtacağına. Bu konuda da sözüne güvenmek istiyordum. Meriç de ‘güven’ demişti.
Açtığı kapıdan indim ve o kapıyı kapatıp arabayı kilitlerken lokantaya baktım. Ocakbaşı restorandı. Tatlı ışıklarla aydınlatılan kapısından geçtiğimiz sırada restoranın sahibi, şimdi mizacını anımsayabildiğim, Kerem abi dediği adam kapıda karşıladı. Barlas, ‘barıştık’ demedi evet ama elini elimde hissettiğimde demesine gerek kalmamıştı. Gözlerim irileşerek ona döndü. Kerem abi de haliyle “Hoş geldin yenge.” dedi. Nefesimi tutarken ve izleyen Barlas için muhtemelen komik bir suratım varken yavaşça başımı onaylar şekilde salladım. Gülümsemeye çalıştım. Evet arada birbirimizi çekiştirirken el ele tutuşuyorduk ama buna hazırlıksız yakalanmıştım. Sakince kavramıştı parmakları, parmaklarımı.
Kerem abinin gösterdiği masaya yöneldiğimizde bir şeyler konuşuyorlardı ama sesler kulağımda uğulduyordu. Gözlerim sıklıkla kenetli ellerimize iniyordu. Buradaki her sandalyeyi kafasında kırmak isterken bir yandan içimi kıpır kıpır edebilen aynı adamdı. Barlas sandalyemi çektiğinde elini bırakmadan önce tehdit saçar gibi hafifçe sıkmıştım ama o sadece elimin üstünü okşamakla yetinmişti. Barlas’ın çektiği sandalyeye oturdum ve masaya yaklaştım. Barlas da “Yok be abi, o takım bu sene çöp.” diyerek karşıma geçiyordu. Ne ara konu futbola gelmişti? Gerçi ben de daldığım hayallerde o sıra düğünümüzü yapmıştım.
Allah’ım bir öpücük nasıl da değiştiriyordu hayatımızı… Barlas ipi elimden kaçırdığım kadar sımsıkı tutup kendisine çekiyordu.
“Ha yenge? Yaptırayım mı karışık kebap?”
Sesimi temizleyip Kerem abiye döndüm. Dalıp durduğum için konulara yetişemiyordum ve Kerem abi ‘yenge biraz alık galiba’ diye düşünüyorsa, onu anlayabilirdim. Ben birkaç saniye baktığımda Barlas imdadıma yetişti ve “O tavuk sevmez abi sen varsa beyti yaptır.” dedi ve bakışları bana döndü. “Olur mu?”
“Olur, olur.” dedim hızla. Barlas da kendine karışık kebap istedi ve içecek olarak da açık ayran sipariş ettik. Kerem abi kafamı veremediğim birkaç sohbetin daha ardından yanımızdan ayrıldı. Sandalyenin ucuna kaydım ve semt onun mekân kiraymış gibi rahat oturan Barlas’ın, masaya uzattığı bir eline uzandım. Kıl payı cimcikten kaçırdı elini, yanındaki sandalyenin sırt kısmına yasladı ve keyifli bir ritim tuttu.
“Ne tutuyorsun ya elimi?”
Hoşnut bir alayla “Bitkisel hayata geçeceğini bilsem önden haber verirdim canım.” dediğinde çaresiz bir inlemenin ardından “Canım, falan deme.” dedim. Tamam tekrar ‘güzelim’ demesine alışıyordum, hoşuma da gidiyordu ama ‘canım’ daha ilişki kaynaklı geliyordu kulağa. Elimi falan da tutuyordu, birlikte dolaşıyorduk, millete ‘sevgilim’ diyordu. Resmen sinsice sevgilim olmaya başlıyordu yine.
Gözleri ‘seni şimdi yerle bir edeceğim’ diye bakarken dilini keyifli dudaklarında gezdirdikten sonra kaşlarını yavaşça kaldırıp indirirken “Ama canımsın.” dediğinde kalbim yüzüme yansıdı. Eserini memnun bir şekilde izledi. Bir süre gözlerine daldıktan sonra ben düşüp durduğum için sıkkınlıkla yüzümü buruştururken o güldü ve masanın altından hafifçe tekme attım. “Barlas sen kendi başına sevgili olmamıza mı karar verdin? Dün akşam en azından engellerin olduğunu anladığını varsayıyordum.”
Birinin Can’a dair olduğunu anlamıştı, diğerini henüz çözememişti ve çözeceğini de ant içmişti. Şimdi hiçbir şey çözülmeden sonuca erme niyetindeyse, yapamayacağımı bilmeliydi.
“Benim gözümdeki tek engel, beni sevmeme ihtimalindi.” dedikten sonra hafifçe omuz silkerken benim yüzüme de bulaştırarak gülümsedi. “Seviyorsun.” dediğinde yutkundum. “Gerisi aşılır.” dedikten sonra lafı ağzıma tıkarak masa üstü ayaklı menüyü gösterdi. “Tatlı yeriz sonra.”
Canım çektiği için itiraz etmedim ve dirseğimi masaya yaslayıp elimi de yanağıma götürerek bakışlarımı restoranda gezdirmeye başladım. O sıra beni izliyordu ama ben kapıldığım hava akımının olası sonuçlarına endişelenmekle meşguldüm. Ben Barlas’tan sevgimi gizleyemediğim için, hayat benden sevdiğimi almazdı umarım. Geriye benden bir şey kalmazdı çünkü.
Yemeği ve tatlıyı düşüncelere daldığım için daha çok sessiz kalarak yedik. Barlas sessizliğimizden bile memnundu, ben de gözlerim ona döndükçe içimi ısıtarak bakmasından. Hesabı istediğimiz sırada telefonu çaldı ve gözlerimiz aynı anda ekrana döndü. Ata’nın aradığını gördüğümde nabzım artarken Barlas sessiz bir küfür mırıldandı. Ata’ya dair herhangi bir şeyi anmak istemediği bir gün içerisinde olmalıydı.
Montunu giydikten sonra telefonu açıp kulağına yaslarken masaya istediği hesabı da alıp o sıra kasada ödemeye karar vererek ayaklandı. Benden uzakta konuşmak istiyor olmalıydı. Ben de sandalyeden kalkıp montumu giyerken gözlerim ona dikilmişti. Restoranın gürültüsü yüzünden duyamazken masadaki kolonyadan avuçlarıma döküp ellerimi ovuşturdum. Boynuma da ıslak ellerimi yaslayıp gözlerimi kapattım. Kan beynime sıçramıştı. Etrafımızda adamları vardı da, tüm gün birlikte olduğumuzu mu görmüştü? Tamam korumamdı ama beni korumak için yanımda olmadığı belli olmuş olmalıydı. Daha çok ben Barlas’ı takip etmiştim.
Ellerimi ensemden çekip gözlerimi kırpıştırarak kendime gelmeye çalıştım. Gözlerim cevap arar gibi hâlâ kasada olan Barlas’ta gezinirken çantamı da omzuma asıp masaların arasından çıktım. Barlas da o sıra Kerim abiye selam vererek ardına dönüyordu. Telefonu da kapattıktan sonra bana doğru yöneldi. Doğal davranmaya çalışırken yanıma gelmesini bekledim. “Ne olmuş?”
Gözleri telefondaydı. “Yanına çağırıyor.” dedikten sonra başıyla kapıyı gösterip telefonu cebine koydu ve elini belime götürüp beni de yönlendirdi. İleriye bakarken sıkkın nefes alış verişler içindeydim. Sesimi temizleyip “Niye ki?” diye sorduktan sonra benim için açtığı kapıdan dışarı çıktım. “İşe mi çıkaracakmış?”
“Yarın teslim edecekmişim karşı tarafa ama Yahya bugün verecekmiş paketi. Çalışandan paketi alıp bir Ata itine uğrayıp döneceğim. Çok sürmez. Zaten yavşak sarhoş herhalde, yamuk yumuk konuşuyor. ”
Kalbim sıkışırken arabanın kilidini açtı. Arabaya yöneldiğim sırada kolumu tuttu ve beni kendisine çevirdi. “İyi misin?” dedi endişeli gözleri yüzümde gezinirken. “Tansiyonum oynadı.” diye inanabileceği bir şey söyledim. “Yemek, tatlı falan.” diye eklediğimde inanmakta zorluk çekmese gerekti, normalde de oynayabiliyordu tansiyonum.
“Gel, yüzünü yıkayalım istersen.” diyerek tekrar mekâna çektiği sırada “Yok, yok.” diyerek onu durdurdum ve elim, eline kaymış oldu. Gözleri ellerimizdeyken “İyiyim, hava almak iyi geldi.” dedim. Elimi bırakmadan beni arabaya yönlendirdi ve diğer eliyle kapıyı açtı. Arabaya bindiğim sırada da elimi bırakmamıştı. Torpidoyu açıp kolonya çıkardı ve uzattığım elimin avucuna döktü. Biraz önce ben de aynısını yapmıştım ama belli ki yetmiyordu. Boynumu ıslatıp avucumu burnuma götürdüğüm sırada “Seni bize bırakayım.” diyerek çekildiği gibi elini bırakmadan geri çektim. Küçük bir güç uygulamıştım, gücünün yanında ama durması yetmezmiş gibi yine eğildi arabanın içine, bana doğru.
“Seninle geleceğim.”
Endişeli bakan gözlerine kızgınlık düştü ve kaşları çatılırken “Asya, inat etme be kızım. Hem senlik bir şey yok, paket alıp çıkacağım.” dediği gibi başımı iki yana salladım. “Tamam, iyiyim ben. Oynuyor tansiyonum bazen ama biliyorsun, düzeliyor çok geçmeden. Düzeldi şimdi. Senin yanından ayrılmayacağım, dedim ayrılmayacağım. Hem paket alıp çıkacaksan, arabada beklerim işte.”
İkna etmek için “Gitmeyeceğim hırsızlığa bu gece.” dediğinde ben de inatla “Seninle geleceğim.” dedim. Ata sarhoşsa, Barlas’a abuk subuk konuşabilirdi. Konuşsa yine iyiydi, öfkesine engel olamayıp silah da çekebilirdi. Aklıma her türlü korkunç senaryo geliyordu. Hem, alkol aldıktan sonra bir anda, gece yarısı olmak üzereyken niye Barlas’a yarın yapacağı teslimat işinin paketini bugünden veresi geliyordu ki?
“Seni mahalleye bırakıyorum.” dediği sırada “İnmeyeceğim arabadan. Kolaysa çıkar.” dedim. Hafifçe sırıtıp “Güzelim kolay olduğunu biliyorsun.” dediği gibi hak verdiğim için üfledim. “Barlas, gideceğiz paketi alacaksın ve mahalleye birlikte döneceğiz. Arabada bekleyeceğim.”
Şimdilik arabada bekleyeceğim, diyerek birlikte gitmemize ikna etmeye çalışıyordum ama ilgi çekici zaman geçmesine rağmen dönmezse de arabadan inecektim. Hatta başta çalışanla görüşüp sonra Ata’nın yanına gideceği için, o çalışanın yanındayken ben de Ata’nın yanına gidip bir haline baksam Barlas’a yakalanır mıydım acaba?
Gözlerimizi birbirimize diktik ve bir süre sonra yenildi. Ciğerinde nefes bırakmayana kadar üfledi ve elini yavaşça elimden çekip bir adımla geriledi. Kapımı kapatmasından bana kötü kötü bakarak arabanın önünden geçip şoför koltuğuna bindiği ana kadar şirince sırıtmıştım. Kızgın bir şekilde “Emniyet kemerini tak.” dediğinde, “Bana emir verme.” dediğim gibi başını bana çevirdi. Omuz silktiğimde sıkkın bir nefes alıp verdi. “Takar mısın kurban olduğum?” dedi ve bu şekilde ne sorsa yapacağım için yavaş bir şekilde emniyet kemerini takmaya başlasam da “Aferin böyle yola gel.” demeden de edemedim.
“Hasbinallah.” çektiği sırada kendi emniyet kemerini de taktı ve arabayı çalıştırıp yola çıktı. Yol boyu endişeyle dudaklarımı kemirirken tırnaklarımla avuçlarıma eziyet ettim. Neyse ki Barlas da gergindi de sohbet açmamıştı, halimi, sesimi, yüz ifademi gizlemek zorunda kalmamıştım.
Ata odasında mı alkol alıyordu, yoksa daha geniş bir salon takımının olduğu özel odasında mı, öğrenmeliydim. Genelde özel odasında alkol alırdı ama sağı solu belli olmazdı. “Benim odamın katına inecek misin?” diye sordum. Ata’nın odasıyla ve kafesle aynı kattaydı odam ama özel oda üst kattaydı. Yahya, demişti ona paket verecek çalışandan bahsederken. Yahya’nın odası da üst kattaydı.
“Niye?”
“Bir şeyim kalmıştı da odada.” dediğimde otoparka giriyordu. “Hayır ama istiyorsan inerim.”
“Yok ya.” dedim hızla. “Şimdi odama girdiğin görülürse sorun olur falan.” diye bir şeyler zırvaladım. O zaman özel odasındaydı Ata. “Fikrin değişirse ararsın.” dediğinde onaylar sesler çıkarttım. Arabayı park etti. Anahtarı da kontaktan çıkartıp öyle ineceği sırada, “Hava almak istersem diye, anahtarı bırakır mısın?” diye sordum. Sanırım beni yine kilitlemeyi düşünmüştü ama tansiyonum yine oynarsa diye anahtarı bana uzattı.
“Beş dakikaya gelirim.” dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. Arabadan indi ve kapıyı kapatmadan önce “Lütfen uslu dur.” dedi. Yutkunduktan sonra hafifçe güldüm. “Gözünde şeytan mıyım?”
İç çekti. “Melekle şeytan arasında gidip geliyorsun, daha tam karar veremedim.”
Şirince sırıtıp el salladım. Onaylamaz bir şekilde başını sallarken tekrar iç çekerek kapıyı kapattı ve ellerini ceplerine yerleştirip mekâna yöneldi. Hızlıca silinmişti yüzümden sırıtış. Karanlıkta mekâna ilerleyişini izlerken dudağımı kemirmeye başlamıştım yine. Yumruklarımı sıkıp sıkıp gevşetirken sesli nefesler alıp veriyordum. Telefonum çalmaya başladığında düşüncelere nasıl daldıysam sıçradım ve bir elimi göğsüme yaslayıp nefesimi üflerken telefonumu cebimden çıkarttım. Ata’nın aradığını gördüğümde kalbim mümkünmüş gibi daha da sıkışırken titreyen ellerim yüzünden birkaç saniye oyalandıktan sonra açıp kulağıma yasladım ve eş zamanlı olarak arabadan indim.
“Müstakbel karıcım? İlk çalışta açtın neredeyse, gözlerim yaşardı.”
Çok sarhoştu, kelimeler seçici bir şekilde dudaklarından çıkmıyordu. Nefes nefese mekâna yönelirken “Niye aradın?” diye sordum.
“Birazdan sevdiceğin gelecek yanıma, ona selamın var mı diye merak ettim.”
Tehdit mi ediyordu, dalga mı geçiyordu, anlayamamıştım. Belki de sadece sarhoş olduğu için saçmalıyordu ama benimle böyle konuşuyorsa, Barlas’a da saçma sapan konuşabilirdi. Mekânın kapısında bir sağa, bir sola volta atarken ne yapmam gerektiğini düşünüyordum ama kan beynime sıçramıştı, mantıklı düşünemiyordum.
Titrek nefeslerim eşliğinde boğulur gibi “Ne saçmalıyorsun?” diye sordum en sonunda. “Sarhoşsun sen, sakın konuşma kimseyle. Yanlış bir şeyler yaparsan o seçtiğim yüzüğü de rüyanda görürsün.” diye bir nefeste konuştum. Kapatıp babasını mı arasaydım? Ata’nın işleri kökünden çözmek yerine planının sonunu beklemesi şimdilik tek güvencemdi ama sarhoş sarhoş aklını kullanmayıp planından vazgeçebilirdi.
“Gel de sustur beni sevgilim.”
“Ata!” diye bağırdıktan sonra elimi dudaklarıma bastırıp sinirle inledim ve daha kısık bir sesle “Ata, beni çıldırtma. Barlas’a bir şey yaparsan beni tehdit edeceğin bir şey de kalmaz yemin ediyorum ya seni ya kendimi öldürürüm.” dedim çaresizlikle. Can’dan bahsetmemesini umdum, neyse ki bahsetmedi.
“Sinirlerim bozuk, kafamda bir sürü ses konuşuyor. Bu seslerden bıktım!” dedikten sonra sanırım düştü, gürültüler duymuştum. Acıyla inledikten sonra nefes nefese “Sadece sen sakinleştirebilirsin beni.” dedi.
Alnımı kapının yanından pürüzlü duvara yaslarken “Lütfen, Barlas’a gelmemesini söyle. Hadi, mesaj falan at.” diye yalvardım.
Güldü. “Dur deneyeyim…” dedi. Sanırım telefonu düşürüp tekrar eline aldı ve gülüşü arttı. “Siktir, her şey dönüyor.”
“Senden nefret ediyorum.” diye tıslarken alnımı duvardan ayırıp kapıya baktım. Dudağımı kemirip dururken zihnimde düşünceler birbiriyle çatışıyordu. Aklımı toparlayamıyordum. Kalbim kulağımda zonkluyordu ve yine tansiyonum oynamıştı. Dizlerim titrediği için bir elimle duvara yaslandım. “Tüh. Barlas geldiğinde ya yanlış bir şey söylersem?” dedikten sonra tekrar güldü ve gülüşleri yavaşça hıçkırıklara dönüştü. Ağlamaya başlamıştı. “Belki de neden beni değil, onu sevdiğini sorarım…”
“Allah seni kahretsin.” derken mekânın içine yöneldim. Barlas’la karşılaşırsam da dönmediği için endişe ettiğimi söyleyebilirdim. Ya da bayılır, bir şeyler yapardım Barlas benimle ilgilenmek için bizi çıkartırdı buradan ve Ata’nın yanına gidemezdi. Allah’ın belası Ata! Ayık olduğunda başıma bela olması yetmiyormuş gibi bir de alkol alıyordu. Alkol aldığında ondan korkardım ama şu an Barlas’la arasında geçebilecekler beni daha da korkutuyordu. Kendimi düşünemiyordum.
“Kahretti zaten Asya. Beni sana âşık etti.”
“Sus, Allah’ın belası, sus.” diye fısıldarken etrafı kolaçan ederek karanlık koridorlarda Ata’nın odasına yöneliyordum. Sonunda vardığımda hızlıca kapıyı açtım ve ardımdan kapatıp hızlı adımlarla sehpayla koltuğun arasına düşmüş Ata’ya yöneldim. Telefonumu da kapatıp cebime yerleştirdim. Bir eli yere, bir eli koltuğa yaslanırken doğrulmaya çalıştı ve beni gördüğüne inanamıyormuş gibi yaşlı gözlerini kırpıştırdı. Yüzünde oluşan mutluluktan nefret ettim.
“Asya? Sen misin? Meleğim geldi.”
“Azrailin olmak isterdim.” dedikten sonra yere düşmüş telefonunu alıp mesaj uygulamasına girdim. Barlas’ı bulup ‘Yanıma gelmene gerek yok, paketi al git’ yazmaya çalıştığım sırada yanında dikildiğim Ata’nın elini ayak bileğimde hissettim. Kısık bir çığlık eşliğinde irkilip geriledim ve gözlerimi ona çevirdim. Yerden kalkmaya çalışıyordu. “Bana dokunma pislik.”
Geri çekilmemle birlikte sehpaya tutunarak kalkmaya çalıştı. “Beni neden sevmiyorsun Asya?”
Gözlerim kapıyla arasında gezindikten sonra titreyen ellerimin izin verdiği ölçüde mesajı yazmaya devam ettim. Sehpa gürültüyle devrildiğinde tekrar irkilerek geriledim ve telefon elimden düştü. Tuzla buz olmuş alkol şişesinin parçaları dört yana saçılırken Ata da acıyla inlemişti. Bir eli yerden destek alırken diğer eli alnına gitmişti. Kan aktığını gördüğüm sırada kulaklarım çınlıyordu. Yere düşmüş telefonu aradığım sırada eğildiğim için kolumu bileğimden tuttu ve bana tutunarak kalkmaya çalıştı. Ağırlığı yüzünden sendelediğim sırada, korktuğum için telaşla “Bırak!” diye çıkıştım. Ayaklarını yere yaslayıp doğrulmayı başarmıştı ama bir anda hareketleri duraksadı ve bileğimi tutan parmakları canımı yakacak kadar sıkılaşıp ardından gevşedi. Kelimeleri yutarak “Asya başım…” dediği sırada gözleri kapanmıştı. Bir anda yere devrilince onunla birlikte düşmemeye çalışarak koltuğa tutundum. Üstüne düşmesem de benim de dizlerim yere yaslanmıştı. Ata cam kırıklarının üstüne yığılmış ve ben de henüz yerden kalkamamışken kapı açıldığında bir elim koltuktan, diğer elim devrilmiş sehpanın ayağından destek alır şekilde kalkma çabam donakaldı. Gözlerim kapıdaki Barlas’a dönerken zihnim koca bir ‘Siktir’ çekti.
“Ne oluyor lan burada?”
**
Düşünceleriniiiiz?
Sizce neler olacaakkk?
Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruuumm ^^
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!