19. BÖLÜM - UMUT -
2026'nın ilk bölümünden merhabaaalarrr
Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruuumm ^^^
**
Tozlu bir ruha üflüyordu dudakları, beni sadece bugünümüz varmış gibi öperken. Ve acılı bir bedeni iyileştiriyordu elleri, ona tekrar gidişimi izletmemem için sımsıkı sarılmışken. Bir nefesti varlığı, yaşamla dolduruyordu ciğerlerimi. Gözleri gökyüzünden bile daha fazla misafir ederdi yıldızları. Bazen kayardı yıldızlar, yokluğumla. Bazen de parıldarlardı, varlığımla. Onun yıldızları bendim, benim gökyüzüm oydu. Onu terk ettiğim için suçluyordu. Evet, onu bensiz bırakmıştım ama asıl ben kimsesiz kalmıştım. Göğümü yitirmiş, nefessiz yaşamıştım. Yaşayamamaktı aslında benimkisi. O karanlığa gömülmüştü bensiz belki, yaktığı hiçbir ışık yetmemişti hatta hayatını aydınlatmaya ama benim başka ışığım bile yoktu. Yapayalnız yaşadığım evde, yokluğuyla soğuk bir yatakta, onun yaptığı rüya kapanlarına sarılarak yetinmeye çalışmıştım, yetinememiştim. Onu bensiz bırakmak en büyük acımasızlıktı gözlerinde, tabii o hiç onsuz kalmamıştı ki. Bilmiyordu, onsuzluk nasıl yorardı insanı. Her gün biraz daha çürümüştü ruhum. Çiçekler sulamıştım penceremin önünde. Onlar açtıkça ben solmuştum. Kediler sevmiştim, İstanbul'un dört bir yanında. Ben de memnun mırıltılar eşliğinde sevgi dolu ellerine sığınmak, kokusu eşliğinde huzurla uyuya kalmak isterdim. Bunu yapabilecek tek adamı terk etmiştim. İçi rahatlayacaksa bilmeliydi, onu terk ettiğim kadar terk etmişti hayat da beni. Yitirdiğim bir göğün altında hayaline tutunmuştum. Şimdi yıldızları parlıyordu, gökyüzüm nefes doluyordu. Tekrar kaybedeceğim bir nefesi, boğulmak üzereyken suyun üstüne varmışım gibi ihtiyaçla soluyordum. Yine nefesimi tutmam, yine suyun altına dalmam gerekecekti ama insandım işte, hayatta kalmak için çırpınıyordum onu öptükçe.
Yağmur öpüşen bedenlerimize sokak lambasının parlattığı damlalar katıyordu. Yanağımdaki eli de belime doğru inmiş, belimi sarmıştı kolları. Boy farkımız şimdi, onun eğilmesi, beni ise parmak uçlarımda yükselmemi sağlayarak sarılı kollarıyla çekmesi sebebiyle bir hayli azalmıştı ve bu bana, kavuşmuşuz gibi hissettiriyordu. Birbirimize doğru koşmuş ve sonunda varmışız gibi. Kimin daha çok adım attığı, daha hızlı koştuğu önemsizdi vardığımızda. Varabilirdik aslında, aksi yöne ondan bile hızlı koşmasam. İki senedir o bıraktığım yerde kalmıştı, ben olabildiğince uzağa kaçmıştım. Şimdi birkaç ay içerisinde bana yetişmişti neredeyse. Üstelik hâlâ kaçıyordum ama onun yaklaştığı kadar uzaklaşamıyordum ondan.
Yağmurun bestelediği müziği, öpüş ve birbirine karışmış nefes alış veriş seslerimiz süslerken öpüşmemize çoğunlukla o yön veriyordu, ben ise yetişiyordum. Başlarımız farklı açılarla öpmek adına sağa ve sola doğru eğilip çenelerimiz yeni bir öpüşe yelken açtıkça bir alçalır bir yükselirken avuçlarımın arasına dünyayı sığdırmıştım. Zihnimin bir yanı 'Bir hata!' diye haykırıyordu ama yıllardır hüküm sürdüğü tahtan bir süreliğine kalkmış, ruhumun henüz kaçtığı kafesin ardında kalmıştı. Ruhum özgürce dolanabilirdi ama yapmak istediği çoğu şey zaten bu adamla ilgiliydi. Özgürlüğümü varlığına tutsak etmek ve sadece onunla yaşamak isterdim. Kardeşimin hayatını da kurtardığım ve o kahkahaların yankılandığı kahvaltı masasına kardeşimi de oturtabildiğim sürece, nerede olduğumuzun bir önemi olmaksızın Barlas'la yaşamak isterdim. Şimdi de, her şeyi yapabilecek kadar özgür olsam bile yine tercih edeceğim ilk şeyi yapıyor, onu öpüyordum.
Bir ani fren ve kulak tırmalayan lastik sesleri duydum ve ardından yakınlarda olmasa da bağırdığı için sesi duyulan birisi "Dikkat etsene be!" diye bağırdığında rüya kapanımdan sıyrılıyordum. Gerçeğin kâbusu Barlas'ın kollarıyla ve öpüşüyle himayesine çektiği bedenimi hayata davet ederken yavaşladığım için öpüşlerine yetişememeye başlamıştım, o duymamış gibi öpmeye devam ediyordu. Normal şartlarda duymaması imkânsızdı, ya umursamıyordu ya da gerçeğe dönemeyecek kadar ana hapsolmuştu.
"Yola atlayan sensin be manyak! Göz gözü görmüyor zaten, gece gece ikimizin de hayatını karartıyordun!"
Bağırış çağırışlar yükselirken barın olduğu ana sokakta az daha kaza olduğunu idrak edebilmeye başlamıştım. Vücudum her zerresi 'biraz daha' diye yalvarıyordu. Biraz daha uzak kalalım başkalarının Dünya'sından. Bizim Dünya'mız zaten avuçlarımızın arasında. Varsın başkalarının olsun gökyüzü, bizim nefesimiz zaten bu adamda. Kaysın yıldızlar başkaları için, biz gerçekleşmesini beklemeden şimdi, burada, sonsuza dek yaşayalım dileklerimizi.
"Polisi çağıracağım, senden şikâyetçi olacağım!"
Barlas'ın telefonu da çalmaya başladığında hiçbir 'biraz daha'nın bana, bize yetmeyeceğinin idraki içerisindeydim. Bunu ömrüm boyunca sürdürebilir ve ömrümün sonunda hâlâ 'biraz daha' onunla olmak, onun olmak isterdim.
Ellerim yanaklarından yavaşça, neredeyse yapışmış vücutlarımızda omuzlarına indi. Niyetim ittirmeye, ana dönmeye çalışmaktı ama parmaklarım omzuna yerleşirken 'biraz daha' öpüşüne karşılık vermeyi sürdürdüm. Bağırış çağırışlar devam ediyordu ve muhtemelen polis çağırılmıştı, çevre zaten sivil polis doluydu ve biz de tüysek iyi olabilirdi ama çetemizin lideri beni öpmekle meşgulken, benim bedenimin ve ruhumun ipleri ise o adamın parmakları arasındayken nasıl harekete geçecektik, bilmiyordum. Eğimli ara sokağın aşağılarında kaldığımız için ve aralarında hararetli bir tartışma olduğu için onlar bizi görmüyor olmalıydı ama bağırış ve korna sesleri git gide artıyordu. Kaza yapmak üzere olan araç durduğu için ardına diğer araçlar dizilmiş, sabırsızca korna öttürüyor olmalıydı.
Ve Barlas gerçekten bunların hiçbirini duymuyormuş gibiydi.
Kalbim kulağımda atarken gittikçe olup biteni idrak ediyordum. Rüya kapanı çatırdayarak kırılıyordu ve kâbuslar dört bir yanımı sarıyordu. Şimdi solur gibi öptüğüm adamı kaybetmekten korkuyordum ve onun için gerekirse ölürdüm ama kalbimin güçsüzlüğüyle onu tehlikeye atıyordum. Şimdi öpüp zavallı ciğerlerime birazcık nefes doldurabilmek için, zaten benden vazgeçmeyen adama biraz daha umut veriyordum. Bunca yıl özledikten ve her zerremle sevdikten sonra onu öpmeyi hak ettiğim şüphesizdi ama o, Ata'nın gazabını hak etmiyordu. O ölmeyi, hapse düşmeyi hak etmiyordu. O benden vazgeçmiyordu ama ben de ondan vazgeçemezdim. Bizden daha önemli bir şey varsa, o da oydu. İrademe aşkım ve özlemim gölge düşürüyordu ama konu oysa, aynı aşk bana güç vermeliydi. Onun için bizim mezarımıza biraz daha toprak atmak pahasına. Mezarıma mı kıyamıyorsun, diye sormuştu ama canı yana yana bile olsa yaşıyordu. Ben asıl mezarına kıyamıyordum. O yıldızları taşıyan gözlerini kapalı gördüğüm gün, ben de kendime bir mezar kazar, kardeşimi güvene aldıktan sonra da o mezara girerdim. O yokken yaşamak istemiyordum.
Bırakmak istemediğim için zorlanarak dudaklarından çekilmeye çalışırken omuzlarındaki ellerimle belli belirsiz ittirdim ama oldukça minik hareketlerdi. Gürültüyü duymadı ama minik çabamı hissetti. Hafifçe çekildi, nefeslerimiz hâlâ birbirinin dudaklarını okşarken. Kaşlarım çatılmış, az evvel, dakikalar boyunca huzurla kapalı kalmış gözlerimi ise his yoğunluğuyla kırıştırarak daha da yummuştum. Parmaklarım omuzlarına batarken ikimiz de nefes nefeseydik. Çekilmeme izin verse de şimdi sonsuzluğa hapsolmuş gibi hissettiğim bu anda ne ben biraz daha çekilmeye çalışıyordum, ne de o ben çekilmedikçe uzaklaşma iradesi gösterebiliyordu. Dudaklarını dudaklarıma sürttüğünü hissettiğimde çaresizle inlemek isterdim, yeniden dudaklarına uzanmak için telaşlı olmasam. Hızla karşıladı beni. Yeniden birleşen dudaklarımızın ardında onun memnun iniltisine eşlik ettim. Öpüşmemiz yeniden derinleşeceği sırada rüya kapanımın kırık parçaları da birleşiyordu ama daha da paramparça olmamızdan endişe ederek güç kazanmaya çalıştım. Korkuyla tekrar dudaklarından geri çekildiğim sırada gözlerimi açmaya bile cesaret edemeden önce vücutlarımızı uzaklaştırabilmek için omuzlarından ittirdim. Vücudum gibi ellerim de titriyordu ama gösterdiğim iradeyi fark etmesi, vücuduma sardığı kollarını gevşetmesini sağladı. Önce soluma doğru dönerek ondan bir adım uzaklaştığım sırada telaşla belimdeki ellerini ittirdim ve ardından ona sırtımı dönerek birkaç adım daha uzaklaştım. Uzaktan gelen gürültüler, yağmur sesleri ve kulağımı zonklatan kalp atışlarım ile nefes seslerimin arasında bile onun sesli nefes alış verişlerini seçebiliyordum. Ardımda bırakmıştım, ne hâlde olduğunu bilmiyordum.
Henüz gözlerimi bile aralayamazken ellerimi saçlarıma daldırdım. Zihnimde onlarca kez 'Siktir' deyişim yankılanırken dudaklarımdan hiçbir kelime dökülemiyordu. Dudaklarım öfkeliydi bana, hiç bitmeyen bir 'biraz daha' boyunca Barlas'ı öpmek isterlerken geri çekilmek zorunda kalmıştım. Siktir... Ne kadar zamandır öpüşüyorduk bilmiyordum ama uzun sürdüğünü biliyordum. Dakikalardır öpüşüyorduk ve bedenlerimiz sevişmeyi de özlemesine rağmen sanki her özlemi gidermeye zamanımız yokmuş gibi ellerimiz durdukları yerde birbirini sevmiş, öpüşümüzü cinsel bir boyuta çekmeden sadece aşkla, özlemle öpmüştük.
Gözlerimi kırpıştırarak araladım ve önümdeki su birikintisine düşen yağmur tanelerini izlerken alt dudağımı kanatmak ister gibi ısırdım. Dudaklarımda hâlâ dudaklarının sıcaklığı vardı ve kahretsin ki tir tir titriyordum. Soğuk ya da yağmur değildi beni titreten, biliyordum. Eğer ardımdan izliyorsa Barlas da biliyor olmalıydı. Özlemle, hislerin yoğunluğuyla titriyordum. Bedenim ona dönmek, aramızdaki mesafeyi hızlı adımlarla kapatmak ve yeniden dudaklarına yapışmak istiyordu. Yapmıştım zaten biraz önce de... Önce geri çekilmiştim, sonra yeniden öpmüştüm onu. Hızla karşılamıştı beni ve memnun sesler çıkartmıştı. Sikeyim! Bir ömür 'seni istemiyorum' desem, inanmayacağı kadar öpmüştüm onu.
Yetmezmiş gibi beni öpmeye cesaret etmesinin sebebi de, ona 'seni sevmiyorum' diyemememdi. Diyemezdim! Ata, Barlas'ın kafasına silah dayamadığı sürece ben Barlas'ı sevmediğimi gözlerine bakarak söyleyemezdim. Beni seviyorsun, demişti. Daha öğlen onu sevmediğime inanması için bu kadar uğraştıktan, onun kalbini kırdıktan, ağladığını görmeme rağmen gözyaşlarına uzanmamak pahasına onu güvende tutmayı sürdükten sonra yine her şeyi mahvetmiştim. Tekrar sorsa, tekrar diyemeyecektim, mühürlenecekti dudaklarım. Onu istemediğimi söyleyip duruyordum ama sevdiğimi de gösterdikten sonra soruları da çabaları da artacaktı ve Allah'ım...
Bugünden sonra tekrar öpüşecektik. Engel olmak için çabalayacaktım ama emindim. Ördüğüm duvarları tek bir gecede kırıp yıkmıştı bu öpücük. Barlas enkazın ardında kalmayacak, yanıma gelecekti. Ben yeni duvarlar ördükçe, o tekrar yıkacaktı ki zaten bu hâlimle nasıl eskisi kadar sağlam duvarlar örebilirdim ki? İki yıllık duvar bile toz duman olmuştu. Beni çekip tekrar öpse, yine karşılık verecektim ve bunu fark eden Barlas'ı ne durduracaktı?
Dudaklarım her şeye rağmen kıvrılmak istediğinde gözlerimi kırpıştırarak kendime gelmeye çalıştım. Bu anı tekrar tekrar hatırlayacağımı, bazen ağlayıp bazen güleceğimi biliyordum ama şu an, bu mahvolmuşluğun ortasında bir kurtuluşla bekleyen dudaklarından, yıldızları parlayan gözlerinden ve bana uzanmak üzere olan ellerinden kaçmalıydım. Bir çözüm, bir çare bulabilir miydim, onu yine kendimden uzak tutabilir miydim, bilmiyordum ama şu an zihnimdeki tüm tilkilerin kuyrukları birbirine dolanmıştı, düşerken çarptıkları rafları da beraberinde deviriyorlardı. Her birinin altında kalıyordum. Kalkan tozlar beni boğarken dudaklarımdaki sıcaklık her nasılsa bir şekilde nefes almamı sağlıyordu.
Telaşla ana sokağa doğru dönüp bir taksi bulabilme umuduyla ilerlemeye başladım. İleride tartışma sürüyordu, trafik kilitlenmişti ama nereye gideceğimi bilemeyerek ilerliyordum. Mimiklerim donmuş gibiyken hislerim buzları çözmek ister gibi içeriden yakıyordu beni. Tekrar ağlamaya başladıysam bile yağmura karışıyor olmalıydı.
Nefes nefese sırtımı dönüp kendime gelmeye çalıştığım andan beri ardımda kaldığı süreçte belki o da kendine gelmeye çalışan, belki de bana müsaade eden Barlas'ın da benimle birlikte hareketlendiğini duyduğumda yüzüm hafifçe buruşup gevşedi. Göz göze gelmek istemiyordum, elini yeniden kolumda hissetmek istemiyordum, gözlerim dudaklarına kaysın istemiyordum, bana sarılsın istemiyordum. Kaçmak, yorganımın altına saklanmak, kâbuslarımla boğuşmak ama yine de bu anla sınanmamak istiyordum. Beni içimdeki korku kadar hâlâ süren heyecan ve maalesef ki baş göstermiş mutluluk da mahvediyordu. Bir yanım mutlu hissediyordu ve bu hazin sonu bildiğim bir dram filminde başkarakterin mutlu olduğu anıları izlemek gibi hissettiriyordu. Ruhumun kahkahalarını dinlerken sanki zihnim arkada hüzünlü bir melodi çalıyordu.
Elimi tuttuğunu hissettiğimde, diğer hisler de beni boğarken "Bırak!" diye bağırmak istedim ama sesim çatallıydı. Telaşla elimi çekip dengesiz adımlarla ilerlemeye devam ettiğimde hâlâ heyecanlı ama biraz telaşlanıp gerilmiş sesiyle "Tamam, dur. Asya, güzelim bir dur." diyerek hızla önüme geçtiğinde onunla göz göze gelmeye korkarak hızla bakışlarımı yere kaçırdım ve o önümde engel olmak için kaydıkça, aksi yöne kayarak yanından geçmeye çalıştım. Eğimli yolda önüme geçtiği için hâlihazırda olan boy farkımız da artmıştı ve karşısında küçücük kalmış gibi hissediyordum. Kıvrılıp göğsüne yatmak isterdim ama göz göze gelmekten bile kaçınıyordum.
Titreyen ellerimle onu önümden çekmeye çalıştığım sırada ellerimi tutma çabası içerisindeydi ama daha da üstüme gelmek istemiyor olsa gerek güç kullanmıyor, ben kaçırabildikçe yeniden uzanıyordu sadece. "Tamam, dur bir sakin ol." dediği sırada son kalan güç kırıntılarım eşliğinde ittiriyordum. "Çekil, bırak. Gitmek istiyorum, bırak beni."
Elini çeneme getirip yüzüme bakabilmek için yaklaşıp başını çevirdikçe ondan kaçırdığım başımı kendisine çevirmeye çalışırken "Güzelim, ne olur bir bak bana." dediğinde telaşla elini ittirip daha yüksek bir sesle "Bırak!" dedim.
"Bırakırsam ciğerim kurusun, bir baksan sen de bırakmayacağımı görürsün."
Ellerim güçsüzlükle düşerken montunun uçlarına tutundu. Vücudum ona doğru devrilmek isterken başım göğsüne yaslanacak gibi oldu ama hızla gücümü toparlamaya çalışıp başımı kaldırdım ve ardıma dönüp bu sefer de sokağın aşağısına doğru yürümeye başladım. Birkaç saniye içerisinde yine önüme geçmişti ve yine gözlerimi kaçırmak için her yolu dener olmuştum. Ellerini kollarımda hissederken yine onu önümden çekmeye çalıştığım ama onun müsaade etmediği bir döngüye girmiştik.
"Lütfen..." diye adeta yalvardım pürüzlü sesimle. "Lütfen, bırak gideyim."
"Eve mi gitmek istiyorsun? Ben götüreceğim seni. Bir dur sakinleş, götüreceğim seni."
"Senden uzağa gitmek istiyorum zaten!" diye bağırmaya çalıştıktan sonra burnumu çektim. Hissetmiyordum ve yağmura karışıyor olmalıydı ama yeniden ağlamaya başlamıştım sanki. Ben hissetmesem, görmesem de Barlas görmüş gibi yanaklarımı silmek istediğinde bağırmak istedim, fısıltıyla çıktı sesim. "Bırak..." diyerek beceriksizce ellerini ittirmeye çalıştım ve bu sefer de ellerimden tutup aramızda indirdi. Parmakları parmaklarıma kenetlenirken "Bir bak gözlerime, beni böyle mahvetme ne olur." dediğinde başımı daha da eğip hızla iki yana salladım.
"Beni öptün..."
Çaresizlikle inler gibi "Bana karşılık verdin!" dediğinde yüzüm olabildiğince buruşurken dudaklarımda hıçkırıklar birikti. "Eğer karşılık verirsem ne olacağını sana söylemiştim..."
Pişman olurum, demiştim. Pişman olmak da istiyordum, irademe güç verirdi ama ben daha çok korkuyordum. Hissettiğim bu karmaşaya rağmen ve ayağıma takılan taşlar artmasına rağmen onu öpmüş olmaktan pişman olamıyordum. Nasıl olacaktım ki? İki yıldır bunun özlemiyle yanıp tutuşuyordum ve özlem gitmemiş, her nasıl oluyorsa artmıştı! Ateşe su atmıştım ve harlanmıştı. Bunun sonuçlarından ise ölür gibi korkuyordum.
"Pişman mısın?" diye sorduğunda olabildiğince kaçırdığım yüzüme eğilmişti. Sadece beni görebilmek için değil gibiydi, sesi omuzları gibi çökkündü.
Bir 'seni sevmiyorum' krizi daha yaşamamak için zorlanarak "Sana 'beni öpme' demiştim..." dedim. Elleri yanaklarımı buldu ve gözlerim kapandı. Alınlarımızı birbirine yaslarken "Sen de beni öptün..." diye fısıldadı. Mutluluk ve hüzün harmanlanmıştı sesinde. Gülerken ağlamak gibiydi. Pişman olma ihtimalim mutluluğuna gölge düşürüyordu.
Burunlarımızı yavaşça birbirine sürterken "Sen de gideremeyeceğin bir özlemi yaşıyorsun." dedi, şarkısında kendisinden bahsederken söylediği gibi. "Gel, yine de gidermeye çalışalım. Gel, yan yanayken bile birbirimizi özleyelim ama yine de ayrı kalmayalım."
Ellerim, yanaklarımı tutan ellerini buldu. İttirmek isteyerek götürmüştüm ama bir de baktım ki, ellerine tutunmuşum. Dudakları yeniden dudaklarıma uzanacak gibi nefesi yakınlaştığında korkuyla geri çekilirken ellerini ittirebilme gücünü de kendimde buldum. Ellerimi yüzüme götürüp başımı hızla iki yana salladım ve hıçkırıklarımı yutmaya çalıştım.
"Ulan yapma bana bunu!" diye yükseldi ama sesi bağırmaktan uzaktı, o da hıçkırıklarını yutuyordu. "İki yıl sonra nefes aldım diye çok görme bana. Olma," derken yalvarır gibiydi. Ellerini kollarımda hissettim ve başımı daha da eğdim. "Olma, ne olur pişman olma."
Dudaklarımdan hıçkırıklar kaçtığında kolları vücuduma dolandı ve hıçkırıklarımı duymak istemez gibi sımsıkı sarıldı. Başım göğsünde, güvenli bir limanda ama yana yana dururken boğuk sesiyle ve oldukça zorlanarak "Özür dilerim." dedi. Hıçkırıklarım arttı ve ellerim yaslandığım göğsünden montuna tutundu. Kaç yıllık sevgilisini öptüğü için özür diliyordu ve bunun onun ne kadar ağrına gittiğini ses tonu kanıtlıyordu. Saçımın üstünden öptükten sonra çenesini başıma yasladı ve belimi saran kollarından biri sırtıma doğru kaydı, beni iyice göğsüne yapıştırdı, böylelikle vücutlarımız bir bütün haline geldi. "Özür dilerim, çok özlemiştim..."
Göğsünden kayıp beline dolanmak isteyen ellerim tir tir titrerken hıçkırıklarımı durdurmak isteyerek dudaklarımı kemiriyordum ama sımsıkı sarılması, içimi delip geçiyor, ne var ne yoksa döküyordu sanki. Pürüzlü sesi olabildiğince kısıkken "Şimdi daha da özledim." dedi ve kalbim daha da büküldü. Benim gibi, özlem gidermek yerine daha da özlem dolmuştu.
"Gitmeme izin ver..." derken sesim kısık çıkmıştı ama duydu. İkna olsun diye "Üşüyorum." dedim ama beni titreten hislerdi. Bunca zaman yağmurun altında kalıp da üşümemiz olağandı ama öyle olsa bile şimdi kolları arasında çoktan ısınmış olurdum. Bir yalancıyı seviyordu, bu yalanımı da yakalamış olmalıydı ama gerçek olma ihtimalini riske atmak istemedi. Sesini temizlese de pürüzlü bir sesle "Seni ben götüreyim." dediğinde başımı göğsünden kaldırdım ama kolları daha da uzaklaşmama müsaade etmedi. Başımı iki yana sallarken hâlâ gözlerine bakmıyor, omuzlarında gezdiriyordum bakışlarımı.
"Lütfen..." derken bir yandan da çekilmeye çalıştım. Başta izin vermeyecek gibi oldu ama sonrasında çaresizlikle gevşedi kolları. Geriye doğru bir adım attığımda üstünden montunu çıkartıyordu. "Hayır, hayır." diyerek ellerimi montunu çıkartan ellerinin üstüne götürdüm ve temas ikimizi de yaktı, hareketlerimiz bir anlığına duraksadı. Yavaşça ellerimi çektiğimde onun da elleri hareketlendi ve montunu çıkarttığı sırada her ne kadar, "İstemiyorum, gerek yok. Bir taksi çevireceğim." diye ısrar etsem de beni dinlemeden bana oldukça büyük olan montu ardımdan geçirip montumun üstünden omuzlarıma bıraktı ve yakalarını önüme getirdikten sonra şapkasını da başıma doğru kaldırdı. İçindeki kazağın azalmış olsa da süren yağmurla ıslanmasını izlerken dudaklarım yeniden büküldü ve yüzüm de buruşurken başımı eğdim. Büyük gelen mont kapüşonu sayesinde yüzüm ondan gizlenecek kadar örtülüyor olmalıydı. "Meriç'i arıyorum, o bırakır seni."
"İstemiyorum." diyerek hareketlendim. Bir an önce gitmeliydim ki o da bir an önce arabasına dönüp ıslanmayı ve üşümeyi bırakmalıydı. Üşüyorum, dediğim için montum olmasına rağmen kendi montunu da çıkarıp bana vermişti ve asıl o şimdi üşüyor olmalıydı.
Elimden tutup durdurdu ve diğer eliyle kaymak üzere olan montu düzeltti. Kısıtlı görüş alanımdan gördüğüm kadarıyla omzuma bıraktığı montunun ceplerinden araba anahtarını ve telefonunu çıkarttı. Elimi çekmeye çalışarak, "Ben kendim gidebilirim." dediğimde parmaklarımızı kenetledi ve beni durduran bir ses tonuyla "Asya çok yorgunum, ne olur uğraştırma be güzelim." dedi. "Senin yorman beni yormaz ama ağlıyorsun."
Ve ağlamam onu yıpratıyordu. Üstelik, durduramadığını düşünüyordu. Hayatım yoluna girmedikçe de durmazdı. Ne zaman ki yeniden onun sevgilisi olabileceğim ve kardeşimi güvenle büyütebileceğim kadar özgür olurdum, o zaman gözyaşlarım duracaktı.
Burnumu tekrar çektim ve tutmadığı elimle yaşlarımı silerek devam ettiğinin farkında olmadığım ağlayışımı durdurmaya çalıştım. Belli ki ben ağladıkça o kendini daha da kötü hissediyordu. Ne acıydı, oysaki öpüşürken ikimiz de dünyalar bizim olmuş gibiydik. Bir nevi olmuştu da.
"Attığım konuma gel arabayla. Kardeşim soru sorma lan, hadi."
Plan, ne olmuştu bilmiyordum ama iptal olmuş olmalıydı. Çağrı, böyle olursa sonra tekrar gelinmesi gerekeceğinden bahsetmişti ve Barlas da 'sizi riske atmayız, Meriç'le ben geliriz' demişti. Girdiğim çoğu risk, onun güvende olması içindi, bilmiyordu tabii. Beni riske atmamak için tehlikeye falan atılamazdı, elbette ki bir sonraki plana da dâhil olacaktım. Bugünkü planı mahvettiğim için her birine karşı mahcup hissediyordum ama bütün duyguların arasında bu, şu anlık odaklanamayacağım kadar geride kalıyordu. Mahvolmuş hissediyordum çünkü mahvolmamanın ne demek olduğunu hatırlamıştım. Böylelikle hâlihazırda günlük hayatıma yerleşmiş mahvolmuşluğumdan öpüşlerimizle kurtulmuş, sonra ise yine yakalanmıştım. Düştüğüm yerden kalkmış, kanat çırparak göğe varmış ve sonra bir anda kanatsız kalmıştım. Şimdi ise çakıldığım yerde nefessiz bir şekilde yatıyordum.
Telefonu yeniden cebine koyduğunu gördüm. "Yağmur azaldı, üşümüyorum. Montunu ala..." diyeceğim sırada yine kayan montu düzeltmek dışında bu konuya dair cevap vermedi ve almayacağını göstermiş oldu. "Meriç gelmeden önce yüzüme bakar mısın?"
Gözlerimde pişmanlık arayacaktı, hislerimi ölçecekti, biliyordum ama mahvolmuşluk dışında bir şey göremezdi ve hatta göz göze gelsek yine ağlamaya başlardım, bu yüzden kaçınıyordum. Titrek sesimle konuşmamak için onaylamaz bir ses çıkardım ama sesim beni dondurması düşmüş küçük bir kız çocuğu gibi göstermişti. Diğer eli de koluma geldi ve beni tamamen kendisine çevirdi. Kenetli elimizde başparmağı elimin üstünü okşarken iç çekerek bana eğildi. Kolumdaki eli çeneme kaydı ve başparmağıyla çenemin ucunu okşayarak yüzümü kaldırdı. Engel olmaya gücüm yoktu ama gözlerimi kapattım. Burunlarımızın ucu temas ederken yüzümün yeniden ağlama isteğiyle buruşmaması için çaba içerisindeydim. Alınlarımızı birleştirdi ve muhtemelen onun da gözleri kapandı. Ona bakmayışıma, bakamıyordu.
Yorgun, bitkin ve heyecanla harmanlanmış bir hüzünle "Seni seviyorum." dediğinde elinde, tutuşumun sıkılaştığını hissetmiş olmalıydı. Çenemdeki eli yanağıma kaymıştı, beni şimdiye hapseden bir yavaşlıkla yanağımı sevdi. Kalbim gürültüyle çaparken içim heyecanla sızlıyordu.
Solur gibi ve bastırarak "Çok seviyorum." diye tekrar etti ve bacaklarım vücudumdan istifa etmek istedi. Eline kenetli olmayan elim, kolundan tutunurken yutkunmaya çalıştım ama çok zordu. Boğazıma "Ben de seni çok seviyorum." diyemeyişim takılmıştı. Heyecanlı ve kesik nefeslerimiz birbirimizin dudaklarına çarparken yaklaşan araba sesini duyduk. Gözlerimi kırpıştırarak aralarken hafifçe geri çekildim. Meriç, bu yakınlığımızı gördüyse ne düşünürdü, bilmiyordum ama Ata dâhil herkes, bizim birbirimizi sevdiğimizi biliyordu artık zaten. Sorun sevmek değildi, çok seviyorduk. Sorun uzaktan uzağa değil, yan yana, birlikte sevemeyişimizdi.
Gözlerimi Barlas'tan uzakta tutmaya çalışarak yaklaştıkça farları gözümü alan arabaya, Meriç'e doğru çevirdim. Elimi yavaşça Barlas'ın kolundan çekerken onun bakışlarını üstümde hissediyordum. Elini bırakmak için oldukça yavaş seyreden bir çabaya giriştiğimde parmakları bir anlığına daha sıkı tuttu ve beni kendisine çekti. Başım arabaya dönükken dudakları kulağıma eğildi ve nefesimi tuttum. "Ben senin diyemediklerini duyuyorum." diye fısıldadı. Gözlerim bir anlığına sımsıkı kapandı ve tuttuğum nefesimi titrekçe üfledim.
Ah...
Onu sevdiğimi artık şüpheden uzak bir berraklıkla biliyordu.
Yutkunmaya çalıştığım sırada aslında ruhumun 'Seni çok seviyorum' demek için çırpınışlarını, duyuyordu.
Titrek sesimle ve kekeler gibi "İyi geceler Barlas." dedim ve elimi hızla elinden çekip önümüzde duran arabaya yöneldim. "İyi geceler," diye mırıldandı ardımdan. Ve kapıyı açtığım sırada duraksamamı sağlayarak "Güzelim." diye ekledi. Bir an ona bakacak gibi oldum ve hatta başım bile hareketlendi ama yüzüm buruşurken hareketlerimi hızlandırıp arabaya bindim. Kapıyı sertçe kapattım. Omuzlarıma bıraktığı montumu çıkarıp Meriç'e doğru uzatırken "Verir misin?" diye mırıldandım. Sesimi kısık tutmaya çalışsam da, ne kadar kötü olduğu ortadaydı. Meriç anlayışlı ve samimi bir sesle "Tabii." dedikten sonra kendi tarafının camını açtı, başımı eğip bacaklarımın üstüne yasladığım ellerimde parmaklarımın birbirine eziyet çektirişini izlerken göz ucuyla gördüğüm kadarıyla Barlas da cam tarafına doğru gelmiş ve hatta eğilmişti. Bakışlarının üstümde olduğunu hissediyordum.
"Kapıya kadar bırak." dediğinde başımı aksi yöne çevirdim ve derin bir nefes alıp vererek camdan akan yağmur tanelerini izlemeye başladım. Ben de öpüşürken böyle akıp gitmiştim ve şimdi toplanamıyordum.
Meriç, "Merak etme kardeşim." dediğinde Barlas birkaç saniye sessiz kaldı. Dönüp belki bakarım diye beklediğini biliyordum ama bakmadım. En sonunda sıkkın bir nefes eşliğinde "Dikkatli sür." dedi ve yaslandığı camdan doğruldu, izlediğim camın yansımasından anladığım kadarıyla.
Meriç, "Varınca haber ederim, iyi geceler." dediğinde Barlas da "İyi geceler." diye mırıldandı ve Meriç geri geri geldiği yöne, aşağı doğru arabayı sürmeye başlarken çok da umurumdaymış gibi "Üst sokakta kaza mı ne olmuş, trafik kilit. Geriden döneceğim." dedi. Ben onaylar sesler çıkartırken Meriç camı kapatıyordu. Klimayı açtıktan sonra "Birazdan ısınır." dediğinde yeniden onaylar sesler çıkarttım. Belli ki sadece Barlas'la değil, kimseyle göz göze gelmek istemiyordum.
"Konuşmak istersen..."
"İstemem." diye araya girdiğimde heceleyerek ve yavaşça "Peki." dedi. Dudağımı kemirip durduktan sonra sesimi temizleyip "Ama Barlas isteyebilir." dedim. Kötü durumdaydı, karman çormandı ve ben ona yardımcı olmak yerine daha da bok gibi hissetmesini sağlamıştım.
"Deneyeceğim." dedi Meriç ama Barlas'ın da istemeyeceğini düşünüyor olmalıydı. Ben yalnızlıktan, Barlas ise suskunluktan dertleşememişti yıllardır ve böylelikle zehrimiz içimize akmış, her nasıl oluyorsa birbirimize olan sevgimiz dışında her şeyi çürütmüştü.
Meriç, "Bir kere Çağrı iti girdiğimiz bir iddiayı kaybettiğimi bildirmek için orta parmaklarını gösterdiği saçma sapan bir dansla, kafiyesiz ve küfür dolu bir şarkı yazıp söylemişti bana." dediğinde kaşlarım çatılmakla kalkmak arasında bir noktadayken gözlerim ona döndü ve yüz ifademi görünce güldü. Gözleri yağmurlu olduğu ve Barlas tarafından da uyarıldığı için çoğunlukla yola dönse de arada bana çeviriyordu ve neyse ki biriyle göz gelmeyi başarmıştım sonunda. Hemen gözlerimdeki tüm acıları görecek ve savunmasız kalacağım sanmıştım ama silahını kaldırmak yerine düşürdüğüm gardımı uzatır gibiydi. Bir dosta sahip olmayalı... Sanırım ben hiç dosta sahip olmamıştım. Yağmur'u da kardeşim gibi görürdüm ve saydam bir şekilde dertleşmezdim. Barlas'la sevgili olduğumuz dönemlerde onun arkadaşlarıyla ve çevresiyle vakit geçirmiştim ama hiçbiriyle derin bir bağ kurmamıştım. Barlas en yakın ve tek arkadaşım olmuştu hep ama aslında sevgilimdi işte. Şimdi ise daha fazla arkadaşım olabilirmiş gibi hissettiriyordu Meriç. Her ne kadar, ne dediği hakkında hiçbir fikrim olmasa bile.
"Bana sadece Çağrı şarkı yaptı yani." dediğinde başımı onaylamaz bir şekilde sallayıp sıkkın nefesler eşliğine önüme döndüm ama yine de komiğime gittiği için dudaklarım kıvrılmak istemişti. Bir yandan da, dinlemek beni paramparça etse de Barlas'ın hâlâ bana şarkılar yaptığını, o güzel sesiyle söylediğini, her cümlesinde beni ne kadar sevdiğini kanıtladığını düşünmek de dudaklarımı harekete geçiriyordu. Şarkıyı çok sevmiştim ve Barlas'ın diğer şarkıları gibi en sevdiğim şarkılar arasına girmişti. Ne yazık ki, aynı şarkıyı bir daha dinleyebileceğimi düşünmüyordum. Yine de zihnimde, hiçbir detayını unutmayacağımı da biliyordum. Zihnimde çalacaktım bu şarkıyı, defalarca kez. Bazen uyumadan önce, bazen uyandığım gibi. Bazen metroda gözlerim dalmışken, bazen de sadece yürürken.
"Sana yapılan şarkılar daha güzel tabii."
"Başka da dinledin mi?" diyerek istemsizce ona baktım. Şarkılar, demişti. Konuyu kapatmak istesem de merak etmiştim. Ben bir daha dinleyebilir miydim, ne zaman dinlerdim bilmiyordum ama yeni yazdığı başka şarkılar da var mıydı, merak ediyordum. Meriçler biz ayrıldıktan sonra tanışmıştı ve eğer dinlediyse, yeni yaptığı şarkılardan olmalıydı çünkü sevgili olduğumuz zamanlardaki o mutlu bir çifti yansıtan şarkıları ayrı kaldığımız dönem boyunca söyleyememiş, sözlerinin bestesinin olduğu kâğıtlara dâhi bakamamış olmalıydı.
"Özellikle söylemedi ama birkaç kere denk geldim, geldiğimi fark edince bırakırdı."
Buruk bir heyecanla gözlerimi yola çevirdim. Demek, başka şarkılar da vardı. Ah, dinlesem onlara nasıl mahvolurdum, kim bilir. Şarkıları düşündüğümü anlamış gibi, "Bunun kadar güzellerdi." dediğinde sesimi temizledim ve sessiz kaldım. Merakımı iyi niyetle gidermeye çalışıyorsa, aslında bir hayli arttırdığının farkına varmalıydı. Barlas'tan uzak durmaya çalışırken bir yandan ilişkimizi meşru kılarak üstüne konuşmamam gerekiyordu ama güçsüz düşmüştüm, tepkilerimi kontrol etmekte zorlanıyordum. Kalbim hâlâ öpüşmemizi hatırlayıp hatırlayıp bir krize 'merhaba' diyordu.
"Ben de Siyahlarla tanışana kadar dertleşmeye açık değildim ve kendimi başkalarına açmayı sevmem ama madem benden daha inatçısın, ilk adımı ben atıyorum."
"Anlamıyorum." diyerek ona baktığımda sesini temizledi ve direksiyonu tutan ellerini sıkıp gevşetti. Derin bir nefes aldı ve gerçekten kendinden ödün verir gibi zorlanarak "Yetiştirme yurdunda büyüdüm." dedi. Yola dönmek üzere olan gözlerim hızla ona dönerken irileşti. O ise arabaya bindiğimizden beri halime vaktime bakmak için gözlerini bana çevirmediği en uzun süreyi yaşayarak sadece yola bakıyordu. Sesi güçlüydü, titremeden bu cümleyi kurabileceği kadar yüzleşmişti belli ki. Aklıma hızla Can gelmişti ve Meriç'e olan sempatim artmıştı. Can'dan, niye, nerede olduğundan haberdar mıydı, bilmiyordum. Barlas mahallenin çocuklarına hediye dağıttıkları sırada Can için de hediye ayırmış ve bana vermişti ama duymamış olmalılardı. Yine de aynı mahallede yaşıyorduk, sonradan taşınmış olsalar da belirli duyumları almış olabilirlerdi. Bir yandan, Barlas'la eski sevgili olduğumuzu sonradan anlamışlardı, belli ki kulakları mahallelinin dedikodu ağına kapalıydı.
"Futbol oynardım küçükken," diye devam ettiğinde bilfiil kızarık olan gözlerim dolmuştu. Git gide daha da Can'a benzetiyordum. Meriç benden yaşça büyüktü sanırım, Barlas'la yaşıt olmalılardı ama kardeşim varsaymak istemiştim.
"Lisansım da vardı hatta." dedikten sonra hafifçe güldü ve alt dudağını ısırdı. Bir sonsuzluk kadar uzak görüyordu sanki o zamanları. Araya girmiyor, sorular sormuyordum. Neyi, ne kadar anlatmak isterse dinlemek üzere bekliyordum. "Okullar arası maçlardan biri başlamadan önce annemleri ve kız kardeşimi göremedim. Maç başlamadan önce onlara bakıp güç ve cesaret alırdım ama yoklardı. Unuttular, sandım. Maç boyunca gözlerim onları aradı ama yoklardı. Kızdıkça kızdım, üzüldükçe üzüldüm." derken gözleri geçmişe dalsa da sıklıkla aynaları ve yolu kontrol ediyordu. İyi araba sürdüğünü hırsızlık yapıp kaçtığımız anlardan biliyordum ama artı dikkatli gibiydi. Dudakları arada hareketleniyor, saniyelik mimiklerle kıvrılıp düzeliyordu. Sesi hâlâ güçlüydü ama ışığı kapalı arabaya yolda karşılaştığımız arabaların farları yansırken gözlerinin kızardığını görebilmiştim. "O maçı kaybettik. Daha önce de kaybettiğimiz maçlar olmuştu. Annemler 'Bir dahakine' der, yine de kutlar, benimle ne kadar gurur duyduklarını söylerlerdi. Ne annemler o gün 'Bir dahakine' diyebildi, ne de ben bir daha maça çıkabildim." dediğinde yüzüm buruşmuştu. Gözyaşlarım sessizce yanaklarımdan akarken elim, koluna doğru hareketlenmek istiyordu. Burukça gülümsedi ve sesi ilk defa titredi. "Maçı izlemeye gelirken trafik kazası geçirmişler."
Burnumu çektiğimde gözleri bana döndü ve ağladığımı gördüğünde şaşkınca güldü. Bir elini direksiyondan çekip tersiyle ıslanmış gözlerini sildikten sonra uzanıp torpidoyu açtı ve benim için peçete çıkartıp "Kız, niye ağlıyorsun deli?" diye sordu. Ağladığımı gizlememe gerek kalmadığı için birkaç kere hıçkırdığımda bir eliyle direksiyonu tutarken diğer eliyle benim için rulodan peçete koparmaya çalışıyordu. "Kızım ağlamasana. Siyah seni ağlattığımı duyarsa bir dahaki kafes dövüşümüzde gerçekten bayılmamı sağlar."
Uzattığı peçeteyi alıp gözyaşlarımı silmek yerine yüzüme örttüm ve birkaç nefes boyunca bekledikten sonra gözyaşlarımı silebilmeye başladım. Zaten dokunsalar ağlayacak bir hâldeydim, Meriç de bir hayli dokunmuştu.
Ben gözyaşlarımı silerken hava almam için benim tarafımdaki camı araladı ve "Ağlama lütfen." dedi şakalaşmayı bırakarak. Başımı dışarı çevirip açılmış camdan dolan havayı solurken ıslanmış dudaklarımı yaladım ve bu ruh halinden kurtulmaya çalıştım. Bir derdini paylaşmıştı ve onun aksine ben ağlamaya başlamıştım, bu haksızlıktı. Hem de, ona üzülmesi gereken bir hayat yaşamış olduğunu hissettirmiş olabilirdim. "Özür dilerim, ben iyi değilim..." diye mırıldandım, buruşmuş peçeteyi tekrar yanaklarımda gezdirdim. Burnumu çekip ona baktım ve "Gerçekten, kusura bakma." dedim. Gözleri endişeli bakıyordu, beni üzdüyse diye endişe etmişti.
"İyi olmadığının farkındayım, zaten bunu gizlemeye çalışmak yerine bir şeyler anlatırsın belki diye ben de anlattım. Ağlamaya ihtiyacın varsa ağla ama benim içinse, üzülme lütfen. Geçmiş, gitmiş bir şey."
"Hiçbir şeyin öyle geçip gidemediğini biliyorum." dedim buruk bir gülümseme eşliğinde. Gözleri parladı, kendimi ona açabileceğime dair bir ışık görmüştü. Gözleri sıklıkla yola dönerken ara ara da bana bakarak konuşmaya başladı. "Sanırım kardeşin de yetiştirme yurdundaymış." dediği gibi yüzüm yeniden buruşur gibi oldu ve fark ettiği için hızla toparladı. "Ona aile olduğun için çok şanslı."
Şimdi de, zamanında Boğaç'a aile olan kimse olmadığı için ağlama isteğim artmıştı. Can'a dair içimi rahatlatsa, ona dair hüznüm artıyordu. İçim zaten karman çormandı ve belki de gerçekten dediği gibi daha da fazla ağlamaya ihtiyacım vardı. Yüzümün yeniden buruştuğunu görünce çaresiz bir sinirle inleyerek bakışlarını yola çevirdi ve bir elini direksiyondan çekip yeniden peçete kopardı. "Gerçekten, dertleşmek konusunda bok gibi olmalıyım."
"İçin rahatlayacaksa, ben daha da bok gibiyimdir." dedim. Hafifçe güldüğünde ben de uzattığı yeni peçeteyi alırken hafifçe gülüp yeniden akan gözyaşlarımı sildim. "Baksana, sen derdini anlatıyorsun ve seni rahatlatmak yerine ben ağlıyorum."
"Hayır, ben seni de rahatlatmak isteyerek derdimi anlatıyorum zaten." diyerek içime su serpmek istedi. Birinin derdi olduğunda anlatmayı tercih edebileceği bir isim ve tip değildim. Yine de iki yıl öncesine kadar Barlas'ın, ailesinin ve hatta arkadaşlarından bazılarının dertlerini dinler, elimden geldiğince destek olmaya çalışırdım. Barlas'a iyi gelmek kolaydı, ihtiyacı olan şey sadece sevgimdi. Yanıma geldiği an iyi olurdu ama, konu cümleler kurmaya geldiğinde pek de becerikli değildim. Yine de içimden, Meriç'e iyi hissettirmek geliyordu.
Mahalleye yaklaştığımız sıralarda "Yalnız olmanın ne demek olduğunu biliyorum yani." dedi ve gözlerini bana çevirdi. "Yalnız bırakma kendini" diye ekledi. Dudağımın kenarını kemirirken ssessiz kaldım. Çekingen bir umutla "Buna alınmayacak kadar gerçekçi biri olduğunu umut ediyorum." dediğinde burukça gülümsedim. Gülümseyişim yüzümün buruşmasıyla dağılırken önüme döndüm ve Meriç ambulans gibi yetişerek tekrar peçete uzattı. Peçeteyi alıp ara ara gözyaşlarımı, ara ara burnumu silerken boğuk bir ses tonuyla "Hayır, hayalperestin tekiyim." dedim ve çaresizlikle inleyerek başımı koltuğa yasladım. Gerçekçi falan olamıyordum, hayallere kapılıyordum. Yaşlı gözlerim arabanın tavanına yükseldi. "Hayallerimi gerçeğin sınırıyla iflah etmeye çalışıyorum ama öyle arsızlar ki..."
Öyle arsızlardı ki, iflah olmak bir yana git gide artıyorlardı. Bu öpücük de beni yeni hayallere sürüklemişti.
Kardeşime dair de çok hayalim vardı ama şu an Barlas'tan bahsettiğim şüphesizdi. "Ya hayal değillerse?" diye sordu o da, bana yeni bir peçete uzatırken. "Ya gerçekleşebilirlerse?"
Tekrar yola doğru başımı eğdiğim sırada peçeteyi alıp yüzüme götürdüm. Daha yüzüme götürmeden avucumda buruşturmuş, ezmiştim. Bir de dışarı atsam, buruşmuş peçete çamura, kire bulansa işte tam olarak beni ifade edebilirdi. Buruşmuş, ezilmiş ve tüketilmiş hissediyordum.
Ben sessiz kaldığımda, "Onu seviyorsun... Belli, çok seviyorsun. Ben anlamıyorum iki insan hem birbirini sevip hem de hayatta olup nasıl bir olmazlar?" diye sitem etti. Sadece Barlas için değil, benim için de sitemliydi. Tek derdi Barlas'ı üzmem değil, onu üzerken benim de üzülmemdi.
Biri diğerini hayatta tutmak için birlikte olmaktan vazgeçebilirdi. Meriç bunu şu an anlayamazdı. Ben bir gün anlatır mıydım, bilmiyordum. Her şey düzeldikten sonra bile bugünlerde yaşadığım bazı acıları kendime saklamayı düşünüyordum. Bir gün Ata'dan kurtulursam, kurtulana kadar bana yaşattıklarını Barlas'a söylemeye kıyamazdım. O güzel kalbini tekrar mahvetmek istemezdim. Haberi bile olmadığı acılardan beni sakınamadığı için kahrolurdu. Özellikle de zaman zaman hırpalandığımı, mütemadiyen taciz edildiğimi öğrenirse, Ata'yı öldürmek isterdi. Bir gün kavuşmayı başarırsak, bu sebeple Barlas'ı kaybetmek istemezdim. Geçmişte kaldıkları sürece acılarımı paylaşmadan da taşıyabilirdim. Hatta belki bir gün unuturdum tüm bunları. Olamaz mıydı?
Mahallenin girişine arabayı park ettiği sırada benden cevap beklediğini biliyordum. Sessizce emniyet kemerimi çıkardım. Arabayı park ettiğinde arabadan indim. Avuçlarımda ezdiğim peçeteleri çöpe attığım sırada Meriç de inmiş, arabayı kilitlemişti. Ellerimi ceplerime koyup mahalleye doğru yöneldiğimde yanımdan ilerliyordu. Telefonu çaldığında ve cebinden çıkardığında göz ucuyla baktım. Barlas arıyordu. Açıp kulağına götürdüğü sırada hızla yeniden dolan gözlerimi yeniden yola çevirdim.
"Şimdi mahalleye geldik kardeşim. Evine yürüyoruz."
Birkaç saniyelik sessizliğinin ardından "Daha iyi." dedi Meriç. Gözlerim ona döndüğünde, o zaten bana bakıyordu. Muhtemelen Barlas nasıl olduğumu sormuştu. Evet, arabaya bindiğimdeki hâlim kadar donakalmış değildim. Çözülmeye başlamış, biraz ağlayarak rahatlamıştım ve zaten bu şartlar altında daha iyi de olamazdım. Hiçbir zaman iyi hissedemiyordum sadece ne kadar kötü olduğum değişiyordu.
Meriç, "Eyvallah." dedikten sonra telefonu kapattığında Barlas'a akan içime başka konu bulabilmek için hafifçe gülmeye çalıştım ve "Sen ateist değil misin? Ne 'eyvallah'ı?" diye sordum.
"Siyah ağzıma doladı ya." diye sızlandı Meriç. Saat itibarıyla boş olan sokakta ve sayı azlığından bir hayli loş bir şekilde aydınlatmaya çalışan sokak lambalarının yanından geçerken "Ona hiç ismiyle sesleniyor musunuz?" diye sordu.
"Bir kere bıçaklanmıştı, o zaman..." dediği gibi adımlarım duraksarken bakışlarım ona döndü. O da yavaşça bana dönerken yüzünü buruşturmuş, gözlerini sımsıkı yummuştu. Bir küfür mırıldandıktan sonra yavaşça gözlerini araladı ve ellerini ceplerinden çıkardı. Ben çoktan çıkarmıştım. Gözlerim yeniden dolarken titreyen sesimle "Ne zaman?" diye sordum. Vücudundaki yaraları görmüştüm ve her birini dövüşe yormadığım için hırsızlığa çıktıkları sırada ya da başka bir ara zarar görüp görmediğini sorgulamıştım ve şimdi de haklı çıktığımı içim sızlayarak öğreniyordum.
"Bunu söylediğimi, Siyah'a söylemesen?"
Kolundan tutup sarstım ama neredeyse Barlas kadar heybetliydi, pek sarsılmadı. "Ne zaman, diyorum."
"Susma jokerimi kullansam?"
"Barlas'ı arama jokerimi kullanırım."
Umutla tek kaşını kaldırırken hafifçe yüzünü buruşturdu ve "Aramazsın şu an?" diye şansını denedi ve kaşlarımı kaldırıp indirirken hiç de emin olamayacağını ima ettim. Ben de haberim bile olmadığı bir acıyı yaşadığı için kahrolmuştum. Nasıl bir yaraydı, ne zamandı, kim yapmıştı, canı ne kadar yanmıştı... İnsan, bedenen güçsüzlük yaşadığında, hasta olduğunda, zarar gördüğünde, hemen sevdiği birine sığınmak isterdi. Aklına ben gelmiş miydim? Yüzüm buruşur gibi oldu. Tabii ki de gelmiştim. Muhtemelen her zaman olduğu gibi o sıralarda ben de onu düşünüyordum ama umurumda bile olmayan bir yabancı gibi gördüğü için kendisini, bana sığınamamıştı.
"Geçen sene." dedi ve geçen seneye ışınlanmak istedim. Boğuk sesimle "Nasıl?" diye sordum ve tekrar burnumu çektim. Yeniden akmaya başlamış yaşlarıma bakarken "Neyse ki patlamak üzere olan bomba olduğun için yolluk olarak yanıma almıştım." dedi. Cebinden peçete çıkardığını gördüğüme başka bir anda olsak gülebilirdim. Peçeteleri bana uzattığında alsam da silmek yerine cevabını beklerken sabırsızlıkla "Hadi." dedim.
"İşlerden birinde, sorun çıktı. Önemli bir şey değildi," dedi ama yüz ifademe bakarken iç çekip "Gerçi insan âşık olunca kolunu kapıya çarpsa, içi gidiyor." dedikten sonra hafifçe güldü. "Bildiğimden değil ama geçen sen kolunu kapıya çarptığında Siyah'ın içi gitmişti."
Hangi andan bahsettiğini hatırlayamadım ama Barlas'ın içinin gittiğine dair şüphem yoktu. Ben bile kolumu çarptığımı fark etmemiştim muhtemelen, hatırlamıyordum ama Barlas, Meriç'in ilgisini çekecek kadar önemsemiş olmalıydı. "Nasıl bir yara..." dediğim gibi elini koluma getirip sakinleştirmek ister gibi sıvazladı ve "Gerçekten, sıyırdı sadece. Ama başta Çağrı'yla ben korktuk tabii. Canını sıkacağın bir şey değil." diye cevapladı. Yine de içim sızlarken bükülüp duran dudağımın kenarını kemiriyordum, yaşlı gözlerim eşliğinde. Şimdi tenini sıyıran bir bıçak yarasına bile mahvolurken, Ata Barlas'ı öldürmekten bahsediyordu ve tek bir nefesi dahi korkularımdan arınarak alamıyordum. Sadece öpüşürken... Öpüşürken rüya kapanı kâbusları uzak tutmuştu. Rüya kapanı da Barlas'tı ve sırf ona kapılıp gittiğim için onu kaybedersem rüya kapanım da sonsuza kadar yok olacaktı ve her kâbus üstüme çökerken onsuzluk baş edemeyeceğim, beni onunla birlikte mezara sokacak bir acı olacaktı.
Peçeteyi gösterdiğinde burnumu çekerek peçeteyi yüzüme götürdüm ve gözyaşlarımı silerken tekrar eve doğru döndüm. Artık Barlas'a bir şekilde 'Seni sevmiyorum' demeyi başarabilsem bile Meriç 'Hadi lan oradan' derdi herhalde. Ona nasıl âşık olduğuma şahit olduğu bir akşam geçirmiştik.
Evin önüne geldiğimizde peçeteyi cebime koyup "Bıraktığın için sağ ol." diye mırıldanıp merdivenlere yöneldim ama duraksadım. Birkaç saniyenin ardından tekrar ona döndüm. Kolunu sıvazladım. "Artık sen de yalnız değilsin, yalnızlığın ne demek olduğunu unut." dedim ama öyle kolay unutulacak bir şey olmadığını biliyordum. Kendim bok gibiyken, kimseyi iyi edebilecek gücüm yoktu ama yine de ağlamak dışında birkaç cümle daha kurmak istemiştim.
Elimi kendime çektiğim sırada gülümsedi. "Beni yalnız bırakmayanlar arasında mısın?" diye sorduğunda "Çağrı ve Barlas'tan bahsediyordum." dediğim gibi kaşları kalktı ve gülümseyişi genişledi. Dudağımı büzüp gevşettikten sonra iç çekerek hafifçe omuz silktim. "Her şeye ağlamadığım bir akşam, dertleşmek istersen ben de seni dinlerim tabii." diye itiraf ettim.
Ben lafı dolandırsam da o direkt "Ben seni yalnız bırakmayacaklar arasındayım." dedi ve tekrar iç çektikten sonra istemsiz bir şekilde gülümsedim. "Siyah'a minnetim büyük, onun için canımı bile veririm ama sadece Siyah için değil bu söylediğim. İzin verirsen dostun olmak istiyorum Asya."
Gözlerim tekrar dolarken hıçkırıklara boğulmamak için tekrar güldüm. Bakışlarımı kaçırıp elimin tersiyle yaşlı gözlerimi silerken "Zaten çeteye girmeye çalışırken en çok seni sevmiştim." dediğimde o da güldü. "En çok kimi sevdiğini hepimiz biliyoruz." dediğinde gözlerim yavaşça ona döndü ve itiraz edemedim. Belli ki bu yola, Barlas'ı âşık değilmişim gibi davranarak devam edemeyecektim. Tüm tozlar kalkmış, aşkım herkesçe görülmüştü.
Cevap vermediğimde sırıtıp "Dostluğa giriş etkinliği olarak, dertleşmek ister misin peki?" dedi. Ne kadar farkındaydı, bilmiyorum ama zaten bana iyi gelmişti. Dudaklarımdan pek cümle dökülmemişti, içim hâlâ sızlayarak yanıyordu ama su serpmişti. Ben de yalnız olmamanın ne demek olduğunu hatırlamaya başlıyordum.
"Belki bir gün." dedikten sonra başımı yavaşça salladım. "Ama bugün değil."
İç çektik ve "Peki." diyerek başını salladı. Gülümseyerek "İyi geceler o zaman." dediğinde ben de gülümsedim ve "İyi geceler." diyerek ardıma döndüm. Merdivenleri çıkarken ardımdan "Bu arada ıslak yatmasın, dedi Siyah." dedi.
Niyetim tam olarak buydu. Yatağa gömülüp vücudumun ne halde olduğunu umursamadan düşüncelere boğulmak, şanslıysam bayılmak... Beni tanıyan biri olarak Barlas hatırlatsın diye Meriç'e söylemişti. Gerçekten şu an tüm bunları benim yerime Barlas yapsın isterdim. Beni yıkayabilirdi, sonra giydirir, saçımı kuruturdu. Sevgiliyken kötü ya da sarhoş olduğum zamanlardaki gibi. O benimle ilgilenmeye her zaman güç buluyordu ama benim şu an kendimle ilgilenmek için pek de gücüm yoktu.
Anahtarı kapının kilidine takarken gözlerim omzumun üstünden Meriç'e döndü. Üşendiğimi gören Meriç, "Hasta olursun." dedi ama çoktan yeterince ıslanıp soğuk yemiştim. Soğukta yatmaya da, üşümeye de alışkındım ama hasta olursam bile belki de düşünüp durmak yerine ateşten sızardım ve ruhuma iyilik yapmış olurdum.
Meriç kaşlarını kaldırdığında üfleyip "Peki, tamam." diye söylendim ve kilidi açıp içeri girdim. Kapıyı kapatmadan önce Meriç'e el salladığımda, o da salladı ve yeniden gülümseyerek kapıyı kapattım. Benim kadar ıslanmış botlarımı çıkarttım. Pek de sağlam ve kaliteli botlarım olmadığı için elbette ki çoraplarım da su içindeydi. Çorapları da çıkardım ve sonra ilgilenmek üzere botların yanına bıraktım. Terlik giydikten sonra cebinden telefonumu alıp montumu da çıkarttım ve Barlas sayesinde artık çalışan peteğin üstüne koyup kurumaya bıraktım. Yorgun adımlarla yukarı çıkarken her adımımda kurulanmak yerine yatağa atlama isteğim artıyordu ama üst kata çıktığımda telefonum titredi ve Barlas'ın mesaj attığını gördüm. Meriç'e çok güven vermemiş olmalıydım ki, Barlas'a söylemişti ve Barlas da, 'Islak yatma.' diye mesaj atmıştı.
Cevap verecekmiş gibi başparmaklarım harflerin üzerinde gezindi ama omuzlarım çökerken gözlerimi kapattım. Merdiven korkuluğuna yaslanırken nefesimi üfleyip telefonunun kilit tuşuna bastım. Cevap vermesem de banyoya yöneldim ve yarım saat kadar sonra yıkanmış, hatta yıkanırken bir tur daha ağlamış, bir ara yine de o anları hatırlayarak mutlu olmuş, sonra tekrar ağlamıştım. Ardından durulanmış ve kurulanmış, kuru ve sıcak kıyafetler giymiştim. Bilfiil ağlamak isteyen gözlerim yine dolu haldeyken telefonuma baktım ve yeni mesajlar daha gördüğümde kalbim yeniden heyecanlandı.
Önce 'Cevap ver' demişti ama birkaç dakika sonra huyuma gitmek isteyerek 'Cevap verir misin?' diye tekrar yazmıştı. 'Uyumadığını biliyorum' yazdığını gördüğümde gözlerim yatak odamın açık ışığına döndü. Gördüğüne göre mahalleye dönmüştü. Pencereye doğru ilerlerken tekrar hıçkırarak ağlamaya başlamasam da iç çekip duruyordum. Perdeyi hafifçe çekiştirip Barlasların evine baktığım gibi göz göze geldik. Evlerinin duvarına yaslı bir şekilde şarkısındaki gibi yine, perdesi çekili bir pencerenin altında geceyi gün ediyordu. Göz göze geldiğimizde göğsüm yanıyordu. Hafif bir telaşla ayak tabanını yasladığı duvardan indirip sırtını da ayırdı ve ruhlarımız sarılıyormuş gibi hissettim. Omzum pencerenin yanındaki duvara yaslanırken bir kez daha iç çektim. Perdeyi tutan elim de güçsüzlükle ucuna kadar kaymıştı. Bu mesafeden gözlerimde ne görürdü, bilmiyordum ama pişmanlık görmesini umdum. Pişman olduğumu düşünüp benden uzak durmalıydı. Kalbi biraz daha kırılmalıydı belki de, en azından atmaya devam etmeliydi.
Gözleri, elinde tuttuğu telefona indiğinde dudağımın kenarını kemirmeye başlamıştım. Hazır bana bakmıyorken bir elim göğsümle boğazım arasında gezindi. Tırnaklarımı derime geçirmek ve şu yangını söküp atmak istemeliydim ama acı ondan hatırayken, iyileşmek ihanet olurdu ve ben ona birçok şey yapmış olsam da ihanet edemezdim.
Telefonum titrediğinde başımı eğip attığı mesaja baktım. 'Teşekkür ederim' yazmıştı. Muhtemelen ıslak yatmadığım içindi. Bana kalsa yatacağımı ve onun için çaba gösterdiğimi biliyordu. Gözlerimi ona çevirmedim ama beni izliyor olmalıydı. Başparmaklarım hareketlenir gibi olduğunda o da heyecanlanmış olmalıydı, belki de zaten heyecanlıydı. Onun da, benim gibi her an aklına öpüştüğümüz anlar geliyor olsa gerekti. Akla gelmek de değildi, aklımdan hiç çıkmıyordu ve her duygumu heyecan süslüyordu. Ağlarken bile bir yanım öpücüğün heyecanı içerisindeydi.
Birkaç kere yazar gibi oldum ve ucundan döndüm ama en sonunda iç çekiş eşliğinde yazmaya karar verdim çünkü ben de onun hasta olmasını istemezdim. 'Evine gir.'
Gözlerim ona döndü. Gözlerini benden henüz alıyordu. Mesaja baktıktan sonra gözlerini tekrar bana çevirdi. Cevap yazmaya başlamadığı için dudağımı kemirerek yeniden telefona baktım. Islaktı ve onun da kurulanması lazımdı.
'Git kurulan sen de' diye yazdığımda tekrar gözleri mesajla benim aramda gezindi. Eve giresi yok gibiydi ama bu hâlde sabahlarsa gerçekten zatürre bile olabilirdi. Hareketlenmediği için sinirlenerek 'Hasta olursan ben de kendimi hasta ederim' diye yazıp gönderdim. Gönderdiğim gibi geri alasım gelmişti ama hızlıca mesajın görüldüğüne dair 'mavi tik' işareti oluşmuştu. Zaten, sohbetimde bekliyordu. Tekrar ona baktığımda gözlerini mesajdan alıp başını kaldırarak ikinci katta olan yatak odamın penceresindeki bana baktı ve gülümsediğini gördüm. Gülümseyişine bakarken maalesef ki, biraz oyalansam da en sonunda yutkunup hızlıca perdeyi çektim ve hızla adımlayıp ışığı kapattım. Yeniden pencereye yaklaştım ve yakalanmamayı umarak perdede hafifçe aralayıp ne yaptığına baktım. Onu eve girerken gördüğümde ben de gülümsedim. Girdikten sonra ve kapıyı kapatmadan önce vücudu ve başı olduğum yöne dönecekken perdeyi kapattım ve yanındaki duvara sırtımı yaslayıp telefonu göğsüme bastırdım. Gözlerim karanlığa alışarak odada gezinirken "Ne yapacağım ben seninle?" diye fısıldadım.
Onun da dediği gibi, ne onunla olmayı göze alabiliyordum, korkularımı bir kenara atabiliyordum ne de ondan gözümü alabiliyordum. Sessizce sevemiyordum ama elini de tutamıyordum. Ata'yı anlatsam, her şeyin daha da beter olmasından, gidip Ata'ya saldırmasından korkuyordum. Güvendiği bir şeyler vardı... Eğer öğrenebilirsem ve yaslandığı her ne ise güvenmekte haklıysa belki de Ata'yı hafifleterek bile olsa anlatmalıydım.
Gözlerimi sımsıkı kapatıp nefesimi üfledim. İşte! Hayallere kapılıyor, hemen olur yollar aramaya başlıyordum. O öpücük sadece Barlas'ın hareketlerini değil, benim hareketlerimi de değiştirecekti. İrademi paramparça etmişti, mahvolmamayı hatırladığım için mahvolmak daha da ağır geliyordu. Onsuzluğa dayanamıyordum.
Ağır adımlarla yatağa ilerledim ve adeta yığıldım. Yastığın altındaki rüya kapanını çıkardım ve gülümseyerek göğsüme çektim. Diğer elimdeki telefon titrediğinde yaşlı gözlerle mesaja girdim. Karanlıkta telefonun ışığı hâlihazırda yorgun olan gözümü acıtıyordu ama mesajla birlikte gülümseyişim arttı.
'Duşa giriyorum, iyi geceler' yazmıştı. İçimi rahatlatmak için o da sıcak suyla yıkanıp kurulanacaktı. Haber vermesi sevgiliymişiz gibi hissettirmişti ve kahretsin... O da zaten zımni bir şekilde sevgilim gibi davranmaya başlayacaktı. Pişman olduğumu düşünmediği sürece beni tekrar öpecek, tekrar yakınlaşacaktı ve irademe güvenmiyordum. Aksi yönde irade gösteremeyip kapıldığım yakınlaşmalarımız zamanla sevişmeye dönerdi ve işte, girdiğimiz çıkmaz sokakta bizim kazanmamız için Allah'a dua etmek dışında elimden hiçbir şey gelmezdi. Çünkü Barlas sevgili olduğumuzu gizlemezdi, zaten muhtemelen ara ara beni gözetleyerek Barlas'ı sevdiğimden emin olmuş Ata, sevgili olmayı da göze alıp planlarını bozduğum için lanet gibi üstümüze çökerdi. Babası Beyham, Ata'nın beni köşeye sıkıştırabildiğini düşünmesini sağlamamı istemişti. Böylelikle yeni planlar yapamayacaktı ve babası, bu planını bozabilecekti. Bir süre Ata beni yenmeyi başarıyormuş gibi davranmalıydım ve Barlas'la yeniden sevgili olmak hiç de buna uygun bir adım değildi. Yine de düşüncesi bile kalbimi kıpır kıpır ediyordu.
İyi geceler, yazıp göndermek istedim ama telefonun kilidini kapattım ve sertçe yatağa bıraktım. Muhtemelen uyuyamayacağım yatakta sırt üstü dönerken rüya kapanını da göğsümde tutmaya devam ediyordum. Yaşlı gözlerim tavanda gezinirken yeniden gülümsedim ve rüya kapanına sarılmamış elimi dudağıma götürdüm. Gözlerim kapanırken yaşlar yeniden yanaklarımdan akmaya başlamıştı. Gözlerim öyle kurumuştu ki, bilfiil acıyordu ama beni çaresiz bırakan kalbimin acısıydı. Yine de sevdi parmaklarım dudaklarımı, onun öpüşünü sever gibi.
"Ben de seni çok seviyorum." diye fısıldadım. Ona söyleyememiştim, yine de duymuştu. Şimdi duyamayacaktı ama yine de söylemek istemiştim.
Onu, çok seviyordum.
**
Fikri'yle Neriman 'Manyak bu karı' der gibi bakıp üst kata doğru çıkarlarken "Siz de bir işin ucundan tutsanız keşke." diye sızlandım kedilere. Sahanlıkta durup üst kata çıkmaya devam etmeden önce 'Bizim ellerimiz yok, patimiz var aptal' der gibi baktılar ya da ben artık kedilerle iletişim kurabildiğimi sanacak kadar kafayı sıyırmıştım. Üfleyip mutfağa yöneldim ve bir sandalyeyi masaya çarparak çekip yere koyduktan sonra oturdum ve dirseklerimi dizlerime yaslayarak hafifçe eğildim. Ellerimle yüzümü ovuştururken aklımı dağıtmak için başka ne yapabileceğimi düşünüyordum. Babamın intihar ettiği ve annemin beni boğmaya çalıştığı oda haricinde her yeri temizlemiş, düzenlemiştim. Ya yorganın altında nefessiz kalana kadar saklanacaktım ya da bir şeyler yaparak kendimi oyalayacaktım ve en azından bir işe yarasın diye evle ilgilenmiştim. Resmen parkelerin rengi sandığımdan daha farklıymış, henüz öğrenmiştim.
Şimdi duşa girmiş çıkmış, başka ne yapabileceğime dair arayış içerisindeydim. Bir buçuk saat kadar sonra şampiyonluk dövüşü vardı ve Ata'dan izin koparıp koparamayacağımı düşünüyordum. Beni görme şansını kaçırmazdı, bu yüzden hasta olduğumu söylesem bile gelmemi isterdi. Psikopat zihninde arada bir baş gösteren merhametine denk gelirsem dövüşe çıkartmazdı ama yine de gelmemi isterdi ya da daha kötüsü o yanıma gelirdi. Zaten benim yerime geçici olarak bir başkasını hakem diye çıkartırsa, yeni kişi Meriç ve Barlas'ı benim gibi korumaz, kollamazdı. Her türlü gitmek zorundaydım.
Ellerimi yüzüme iyice bastırıp sinirle inledim ve yüzümü de beraberinde sürüklemek ister gibi sertçe ellerimi çekip ardıma yaslandım. Perdesi çekili pencereye sıkkın nefes alış verişler eşliğinde baktım. Bütün perdelerim kapalı, dışarıdan izoleydim. Barlas mahallede miydi bilmiyordum ama henüz ikimizden de ses seda çıkmamıştı birbirimize karşı.
Şom ağzım batsın kapı çaldığında bir telaş dalgası vücudumda dolaşırken düşme tehlikesi eşliğinde kalktıktan sonra mutfaktan çıktım ve kapıya yöneldim. Delikten baktığımda Çağrı olduğunu gördüm ve elimi göğsüme yaslayıp nefesimi titrekçe üfledim. Bir an Barlas geldi, sanmıştım.
Ben hareketsiz dururken kapı tekrar çaldı. Muhtemelen beni gözetleyen Barlas'ın çevresi sayesinde dışarı çıkmadığımı biliyorlardı ama en azından pek de insan canlısı olmadığım anlaşılsın diye "Evde yokum." diye seslendim. Çağrı'nın gülüşünü duydum. "Eve geldiğinde kendine söyler misin, bir saat sonra yola çıkacağız."
Elim anahtarda sadece oyalanmak için gezinirken "Söyleyemem çünkü kendim kendi gider." dedim ama uzaklaşan sesi, "Bir saat sonra görüşürüz!" dedi. Gözlerimi devirerek merdivenlere doğru döndüm ve sırtımı kapıya yasladım. Barlas'ın kesin emirlerine karşı esneme payı bırakmıyordu. Aksini yapmaya çalışsam daha çok yüz göz olacaktık. Sessizce arabaya binip göz göze gelmekten ve sohbetten kaçınsam daha iyi olacaktı.
Kendimi boğma isteğimi kanıtlayacak kadar sıkı, boğazlı siyah bir kazak giydikten sonra siyah dar ve yüksek bel pantolon ve yine siyah topuklu çizme giyindim. Ata kafese çıkarken açık, saçık kıyafetler giymem için ısrar etmiyor olsa da, giyinmek istediğim kadar da rahat giyinemiyordum. Dalgalı ve bir süredir havluyla duran saçlarıma pazarda kavga çıkmış da tüm teyzeler beni dövmüş gibi göstermesin diye olabildiğince şekil vererek kuruttum. Kurutma makinesinin özel başlığını kullandığımda saçlarımın dalgaları iflah oluyor ve güzel duruyordu. Yağmur'un önerisiydi. Mor göz altlarıma dudağımı büzerek baktıktan sonra hafif makyaj yaptım. Kafes dövüşünde, az evvel dayak yemişim gibi durmamam gerekiyordu. Uykusuzluktan ve ağlamaktan göz altlarım mor, göz kapaklarım şiş olsa da solgun sayılmazdım. Tenime renk gelmiş gibiydi ve bu sinir bozucuydu çünkü yağmurdan sonra çıkan gökkuşağının sebebinin ne olduğunu biliyordum. Gökkuşağının, sonsuza kadar kalmayacağını da bildiğim gibi...
Göz altlarımı kapatıp rimel ve hafif parlatıcı da sürdükten sonra tekrar kendime baktım ve hafifçe gülümsedim. Barlas her halimi görmüş olsa da özellikle bir yere gideceğimiz, ayaküstü görüşmeyeceğimiz günlerde böyle hafif makyaj yapardım. O zamanlar daha renkli giyinirdim ve hatta birkaç çiçekli elbisem bile vardı. Mutlu bir genç kız gibi hissederdim, onca derdime rağmen. Bugün bir yanım yine o kız gibi hissediyordu.
Siyah montumu da giyinip çantama gerekenleri tıkıştırdıktan sonra erken hazırlandıysam bile hava alabilmek için kapıyı açtım. Dışarıya adımlarken gözlerim Barlasların evinde geziniyordu. Belki pencerede, belki kapıda ama bir şekilde karşılaşacağımı düşünerek heyecanlanmıştı kalbim, bir yandan da korkarken. Çok değil, biraz sonra aynı arabada olacaktık ama gözlerimi ondan kaçırıp duracağım için şimdi tesadüfen göz göze gelmek istemiştim. Gerçi gözlerimi adamın evine diktiğimde pek de tesadüfen olmuyordu ama...
"Günaydın."
Solumdan sesini duyduğumda neredeyse irkildim. Gözlerim ona döndüğü kadar hızla ondan kaçtı ve ardıma dönüp kapıyı çektim ve kilitlemeye başlarken kendi kendime söven bir yüz ifadesi içerisindeydim. Onun evinden yana bakarken gözlerim ne kadar süre dalmıştı bilmiyordum ama o, gözlerimin onu aradığını biliyordu. Sesi de keyifli gelmişti kulağıma. En fazla bir saniye kadar ona bakmıştım ama kabanının altında, ütülerken yaktığım için gidip aynısından bulup aldığım gömleği giydiğini görebilmiştim ve gülümsemeye çalışan dudaklarıma sövüyordum en çok da.
Anahtarı çantama koyarken "Günaydın." diye mırıldandım doğal davranmaya çalışarak. Merdivenlerden indim ve onun da olduğu yöne doğru ilerledim. Göz ucuyla ona bakarak mahallenin çıkışına, arabaya yöneldiğim sırada o da yanına vardığımda dönüp yanımdan ilerlemeye başladı. Gözleri üstümdeydi, göz ucuyla görüyor ve hissediyordum. Ellerimizin tersi birbirine değdiği an kaçırır gibi ceplerime götürdüm ellerimi. Böylelikle geçici de olsa yer buldu ellerim, onunkilere atılmadı. Ardımdan o da aynı ihtiyaçla ellerini ceplerine götürdü.
Bir süre mahalle gürültüsü haricinde sessizliğimizin ardından "Güzel olmuşsun," dediğinde kalbim tüm yöresel halk danslarını peşi sıra sergiledi. Ceplerimin içinde tırnaklarım avuçlarıma battı. "Bugün de." diye ekleme ihtiyacı hissetti. Köşeden dönerken "Sağ ol." diye mırıldandım heyecanımı sesime yansıtmamaya çalışarak.
"Gözlerime bakmayacak mısın?"
Düşün, düşün, düşün.
"Seni üzmek istemiyorum." derken etrafında ya da içlerinde Çağrıların görünmediği arabalara ilerliyordum. Kullandıkları arabayı sık sık değiştirirlerdi ve şimdi hangisinin onlara ait olduğunu bilmediğim için duraksadım ve fırsat bilip önüme geçtiği sırada bir an göz göze gelir gibi olduk ama gözlerimi yeniden arabalara kaçırıp "Hangisi?" diye sordum. Boynunda da, benim verdiğim siyah atkı vardı.
Sorumu es geçip hafifçe güldü ve "Hiç huyun değildir çünkü." diye alayla sızlandı. Ben boğazımdaki yumruyla sessiz kalırken "Niye?" diye sordu.
Heyecandan kuruyan dudağımı yaladığım gibi soğuk hava çarparken yüzüme uçuşan saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırmak için ellerimi ceplerimden çıkardım. Ellerim iki yanıma düşerken istemsiz bir şekilde yumruk şeklini aldılar ve yutkunduktan sonra kısık sesimle "Pişmanlık görürsün çünkü." dedim. İşte, gökkuşağı siliniyordu gökyüzünden. Yine karabulutlar sarıyordu dört bir yanımı. Güneş bir daha açamayabilirdi.
Bir süre bana baktı. Ellerime hâkim olma çabam gittikçe zorlaştığı için yeniden ceplerime yerleştirdim ve gözlerimi etrafta gezdirerek onu görmezden gelmeye çalıştım. Görmezden gelebildiğim yoktu ama bunu yapabildiğimi yansıtmaya çalışıyordum en azından. Karmaşık duygularının yansıdığı gergin sesiyle "Mavi olan." dedikten sonra ardıma yöneldi ve kilidi açmış olmalıydı ki mavi arabanın farları yanıp söndü ve yan aynaları açıldı. Nereye, gittiğini sormak istesem de arabaya doğru ilerledim. Nefes alıp öyle gelecekti belki, belki Meriçleri arayacaktı, bilmiyordum. O gelene kadar ben de kendime gelmiş olurdum en azından.
Arka kapıyı açacağım sırada "Ne var biliyor musun?" dediğini duydum ve duraksadım. Ben arabaya yöneldikçe, onun da ardımdan uzaklaştığını sanıyordum ama sesi yakından geliyordu, geri dönmüş olmalıydı. Elini kolumda hissettim ve kolumu çekemeden beni kendisine çevirdi. Gözlerine yakalandığımda nefesimi tutmaya başlamıştım istemsizce. Beni gözlerinde tutmayı başardı, ağından kurtulamadım. Gözlerim ne haldeydi bilmiyordum ama onun gözleri parlıyordu.
"Ben pişman değilim." dedikten sonra hafifçe omuz silkti ve güldü. Başını oldukça yavaş bir şekilde iki yana sallayarak ve gittikçe sesi gibi bakışları da derinleşirken "Hem de hiç pişman değilim." diye tekrar etti. Gözleri dudaklarıma kaydı. İçi gitti, gördüm. Benimkisi de ondaydı. Bir süre daha bakacak sandım ama neyse ki yeniden gözlerime yükseldi gözleri ve bir süredir tuttuğum nefesimi titrekçe üfleyebildim.
Gülüşü dursa da yüzünde bakan gözler için hoş bir manzara oluşturan sırıtışı kalırken alt dudağını ısırdı ve tutmadığı elinin işaret parmağıyla beni gösterdi. "Ve sen, beni terk ederken daha pişman bakıyordun."
Gözlerimi kırpıştırarak kaçırdığımda eli çenemi tuttu ve başımı yeniden ona çevirmemi sağladı. Titrek nefeslerin dolaştığı dudaklarımı birbirine bastırdım ve ona çatık kaşlarımın altında gergin bir şekilde bakmaya çalıştım ama daha çok yakalandığım için ürkek görünüyor olmalıydım ki keyfi arttı.
Konuşmasam daha işime yarayacak kadar kötü bir ses tonuyla "Kendine umut arı..." demeye kalkıştığım sırada eli yanağıma kaydı ve yavaşça sevdi. Teması susmamı sağladı. Gözlerim hafifçe eline indi. Bir hayli heyecanla harmanlamış bir sıkkın nefes daha alıp verdim ve yeniden beni hayranlıkla izleyen gözlerine baktım. "Yeter beni kandırdığın, yalancı güzelim. Artık senin yalanlarına inanıp seni bırakmayacağım."
Yavaşça bir adım çekildiğimde vücudumdaki elleri de kaydı. Tekrar tutmadı ama teninin sıcaklığı hâlâ yanağımdaydı sanki. Kalbim sızlayarak kulağımda atarken geceyi ve gündüzü kendimi toparlayarak geçirmeme rağmen resmen kalkanımı düşürmüş, yetmezmiş gibi silahımı da elimden almıştı.
Gözleri tepkilerimde gezinirken dudaklarından da bakışlarından da keyif eksilmiyordu. "Biz seninle neyiz biliyor musun?" diye sorduğunda sonsuza kadar dinleyebileceğim bir hikâyenin ilk cümlesini duyar gibiydim. Sesi beni ana hapsediyordu. Bakışlarımdaki ürkekliğe uysallık da eklenmiş olmalıydı çünkü dik tutmaya çalıştığım omuzlarım çökmüştü. Bir de 'yenik' bakıyor olmalıydım. Bana yenilmekten gocunmayacağını söylemişti dövüş öğrettiği gün. Beni yenmekten geri de durmuyordu.
Neyse ki o da dünden yenik bakıyordu. O da gözlerime dalmış, gardını düşürmüştü. Sesi derinlerden gelirken "Aşka yeri olmayan bir kadın ve ona âşık olan bir adam." dedi, keyfine burukluk düşmüştü ve iç çekti. Başını iki yana salladı. Yeniden güç toparladı. Ant içer gibi "Ama sana yemin ediyorum daha fazlası olacağız." dedikten sonra çenesinin ucuyla beni gösterdi. "Bana teslim olmak üzeresin."
Telaşla kapıya döndüm ve açtığım gibi dibimde biten Barlas kapattı. Gözlerim camın yansımasında bizi izlerken yutkunarak hareketsiz kaldım. Hemen yanımdaki bedeni bana doğru eğildi ve dudakları kulağımda dolaştığı sırada gözlerimi kapattım. Eli, kapının kulpunu tutan elimin üstüne geldi ve teninin sıcaklığı elime de yayıldı. Kulağıma "Seni bir daha öpmeyeyim diye pişman olduğunu söylüyorsun ama merak etme. Seni öpmeyeceğim." diye fısıldadığında gözlerimi kırpıştırarak araladım ve yeniden yansımamıza baktım. Sesli yutkunuşumu duymuş olmalıydı, titrediğimi de hissediyor muydu? Kalbim parmakları arasında dolaşan aciz bir kuştu şimdi.
Kekeler gibi "Öpmeyecek misin?" diye sorduğumda memnun ve beni daha da titreten bir ses tonuyla "Hı,hı." diye mırıldandı. Dudaklarının ve nefesinin kulağımın etrafına dolaşması, bazen şakağıma, bazen de kulağımın arkasına kayması dizlerimin bağını çözüyordu. Neyse ki düşsem tutardı, maalesef ki tutsun diye bile düşebilirdim.
Gözlerim anlamaya çalışarak yansımamızda gezinirken onun gözleri kapalıydı. Kokumu soluyor, heyecanımı tadıyordu. Kalbim rahatlamakla üzülmek arasında bir noktada çarparken "Çünkü sen öpeceksin." diye fısıldadığında gözlerim irileşti. Başım hafifçe yükselerek ona döndüğünde, gözlerini araladı. Hâlihazırda kulağıma eğilmiş başı dolayısıyla burunlarımız birbirine sürterken aynı anda, birbirimizin yutkunuşunu dinledik. Dudağını yavaşça yaladığında onu haklı çıkarmak üzereydim ki gözlerimi kırpıştırarak sesimi temizledim. "Öpmem." dediğimde burnundan güldü. Başparmağı, elimin üstünü okşarken diğeri belime yerleşti ve kaşlarım olabildiğince gevşedi. Titrek nefeslerim dudaklarına çarparken hafifçe dudağımın kenarını kemirmeye başlamıştım.
"Var mısın iddiasına?"
Yokum, diye bağırmak isterken "Varım." diye mırıldandım, omuzlarımı dikleştirmeye çalışırken. Gözlerim bu yakınlıkta habire dudaklarına inip dururken söylediklerimin bir anlamı olmasa gerekti.
"Sen bir kere öpersen, ben bin kere öperim." dediğinde iddiadan kaçmam için tehlike çanları çalıyordu ama bu, kaybedeceğimi kabul etmek olurdu.
"Ama öpmediğim sürece sen de öpemezsin." diyerek onun için de risk ve kendim için de güven oluşturmaya çalıştım. Karşılık verdiğimi gördükten, pişman olmadığımı da anladıktan sonra beni tekrar öpmeye cesaret etmesini engelleyecek tek şey bu iddia olmalıydı.
"Kabul." dediğinde kaşlarım çatılıyordu. Çok çabuk kabul etmişti. Görüyordum, dudakları ulaşmak ister gibi çenesi arada hafifçe yükselip alçalıyor, beni öpemese de nefesimi seviyordu. Onun da nefesleri heyecanlıydı ve vücudumu tutan elleri sıkılaşmıştı ama yine de bu riski göze alıyorsa, kendinden emindi. Onu bir kere bile öpersem, istemiyormuş gibi davranamayacağım bin öpücüğe borçlanacaktım ve bahane bile bulmasına, riske girmesine, ittirilme ya da tokat yeme ihtimali olmasına gerek kalmadan beni dilediği zaman öpebilecekti. Öyle olursa, sevgili olmaktan ne farkımız kalacaktı ki? Dudaklarım ne söylerse söylesin, onunla öpüştüğüm sürece resmen sevgilisi olacaktım yine. Direnirdim ama... Git gide derinleşen öpüşmelerimiz bizi daha tehlikeli yakınlaşmalara sürüklerdi, emindim. Yine de tehlikeyi şimdilik bertaraf edip çözüm bulmayı gelecekteki Asya'ya bırakarak, bugünümü kurtarmaya çalıştığım için ben de "Kabul." diye mırıldandım. Böylelikle öpüp öpmeyeceğine dair endişe duymadığım için kaçmayı bırakacaktım. İpler benim elimdeyken de güven oluşturmuyordu ama kendimi iflah etmem, Barlas'ı iflah etmemden daha kolaydı. Yani... Öyleydi, değil mi?
Emin olamadığım için mümkünse yan çizme telaşıyla "Ama ya iddiayı çiğnersen?" diye sordum. Ya dayanamayıp öperse? Sonuçta dün akşam da dayanamayıp öpmüştü. Çok özlemiştim, demişti... Ardından 'Şimdi daha da özledim' diye itiraf etmişti ve dayanması daha zor olacaktı.
"Senden vazgeçerim." dediğinde hızla "Vazgeçmezsin." diye itiraz ettim. Biraz inanmamış, bir hayli de bu laftan hoşlanmamıştım. Oysaki 'vazgeç' deyip duran bendim.
Hafifçe güldü ve yavaşça burnunu burnuma sürttü. "Sonunda anlamana sevindim." diye fısıldadığında tekrar yutkundum. Yüzlerimizi uzaklaştırmalıydım ama hapsolmuş gibiydim. Gösterebildiğim tek irade şimdilik öpmek için yönelmemekti. Gücümü sadece bu iradem için kullanıyor olmama rağmen iradem çatlamak üzereydi.
Onu öpemeyişime karşı huysuz ama yine de heyecandan titrek bir sesle "Nasıl güveneceğim o zaman sana?" diye sordum. Sonuçta vazgeçmeyeceğine rağmen, eğer kuralları çiğnerse vazgeçeceğini iddia ediyordu.
"Çiğnersem, vazgeçeceğime güvenemezsin ama çiğnememe gerek kalmayacağı için 'vazgeçerim' bile diyebildiğime, güvenebilirsin."
O kadar güveniyordu, onu öpeceğime. Bu sinirimi bozsa da ona hak veriyordum. Dün akşam da çekildikten sonra onu öpen bendim. Önce çekilmiş, ittirmem gerekirken ise yeniden öpmüştüm. İstemem, deyip durmuş, beni öpmeye başladıktan sonra hızla ona yetişmiştim. Bu güveni ona ben veriyordum ve artık sözlerimle kandıramıyordum.
"Kaybedeceksin Siyah." derken umuyor, diliyor, yalvarıyordum.
"Kazanacağım Siyah'ın çırağı." derken biliyor, hissediyor, ant içiyordu.
Gözlerim yeniden dudaklarına inerken "Ama öyle üstüme gelmek yok." dediğimde her nedense keyfi arttı. Dilini sırıtan dişleri arasında gezdirmesini titreyerek izledim. "Neden? Zorlanır mısın?"
Neden keyiflendiğini anladığımda, zihnim ve kalbim kafes dövüşüne çıkmışken ben de kendime sövüyordum. Resmen, 'beni zorlama öperim yoksa' demiş gibi olmuştum. Kekeler gibi başladım. "Hayır, yakın durmanı istemiyorum."
"Olay o zaten güzelim." dediğinde ürkek bakışlarım gözlerine yükseldi. O da bakışlarını dudaklarımdan alıp gözlerime baktı ve ilk birkaç saniye ikimiz de konuyu unutmuş gibi baktık. Ardından yeniden hafifçe güldü ve gözleri gözlerimde gezinirken "Seni zorlayacağım." dedi.
Onu öpme riskim git gide arttığı için yüzümü bir nefes kadar çekip başımı yavaşça iki yana sallayarak "Hayır..." derken omuzlarım yer çekimine dayanamıyordu. İtiraz eder gibi çıkmasını istemiştim sesimin ama sızlanır gibi çıkmıştı daha çok ve bu da, mümkünmüş gibi daha da keyiflenmesini sağlamıştı. Resmen, avuçlarının arasına düşmüştüm. Ne kaçasım vardı, ne kaçabileceğim.
O da başını yavaşça onaylar şekilde sallayıp "Evet..." dedi aksime keyifle ve yaramaz bir edayla. Yüzümü uzaklaştırmam bile tadını kaçırmak yerine hoşuna gitmişti çünkü neyden kaçmaya çalıştığımı biliyordu.
Ama öperdim ki! Öyle zorlarsa, bir gün dayanamaz öperdim ve ona sonsuz öpücük borçlanırdım. Sonra da bir ara sevişirdik, ben Ata'yı anlatmak zorunda kalırdım ve çapraz ateşte ölmememizi ummak dışında planım kalmazdı. Süper!
Korkuyla "Çok beklersin." dedikten sonra tekrar kapıyı açmaya çalıştım ama eli hâlihazırda elimin üstünde olduğundan tekrar kapıyı kapattı. "Taş çatlasa birkaç hafta," diyerek beni daha da korkuttu. "İki sene beklemişim, dayanırım."
Haklı olmasından endişe duyduğum için agresifleşirken "Git başımdan." diyerek kapıyı tekrar açmaya çalıştım ama yine müsaade etmedi ve elimi de tutarak "Yanıma otur." dedi. Beni ön kapıya yönlendirdi. Uzaktan Meriç ve Çağrı'nın gülerek sohbet eden seslerini duyduğumuzda benim için açtığı kapıdan henüz binmemişken gözlerim onlara döndü. Bizi gördüğünde Çağrı el salladı ve Meriç de gözlerini bizden yana çevirdi. Gözleri Barlas'la aramızda gezindi. Benim halimi, Barlas'ın keyfini gördükten sonra sırıtışı genişledi ve o da yavaşça başını sallayarak selam verdi. Hikâyenin mutlu sonuna yaklaşan bir çift görüyor olmalıydı bize bakınca ama işte... Mutlu son varsa bile o kadar uzaktı ki.
"Sana, eve dönünce sana söylesin diye bir şey söylemiştim, söyledi mi?"
Gözlerimi devirerek arabaya binerken "Mal." diye söylendim. Çağrı alınmadan gülerek arka kapılara yöneldi. "Söylemiş, burada olduğuna göre." diyerek arka kapıdan arabaya bindiğinde emniyet kemerimi takıyordum. Barlas da kapımı kapatıp arabanın önünden dolanırken Meriç'le selamlaştılar ve bir konuda gülüştüler ama Çağrı konuşup durduğu için kulaklarımı kedi gibi dikmiş olsam da duyamadım.
"Çağrı bana dövüş dersi versene bu hafta sen ya." diye sızlanarak koltukların arasından ardıma baktım. Şu susmayan çenesine bir yumruk geçirsem çok iyi olabilirdi. Ne Barlasları duyabilmiştim, ne de Barlaslara odaklandığım için Çağrı'yı.
Cümlemden çok bakışlarım yansıtmış olmalı ki niyetimi hemen çözdü. "Yok tatlı kızıl şey, dünkü planı bozduğum için hâlâ Siyah'tan dayak yeme ihtimalim var, bir de senden yemek istemem."
Dünkü planın bozulduğu aklıma gelince suçluluk duygusu geri gelirken Barlaslar da arabaya bindi. Barlas arabayı çalıştırırken sesimi temizleyip "Sanırım dün için özür dilemem gerekiyor." dedim ve gözler bana döndü. Beklentiyle bekledikleri birkaç saniye sonra omuz silkip "Söyleyeceklerim bu kadar." dediğimde güldüler. Uzun özürler bekliyorlarsa, çok beklerlerdi.
Meriç, "Sorun de..." diyecekken Çağrı, suçu üstünden atabilme yolu bulduğu için "Evet, senin yüzünden tekrar gidilmesi gerekecek." dediğinde gözlerimi devirerek önüme döndüm. Barlas da o sıra yola çıkmıştı ve keyifli bir şarkıyı söyler gibi ıslık çalarken dinlemek haricinde sohbetimize katılmıyordu. Şu an dünkü plan falan umurunda değil gibiydi.
"En başta senin suçundu."
Koltuğunda kayıp kollarını sırtımı yasladığım ön koltuğun başlık kısmına doladığında başıma çarptığı için söylenerek başımı çekmeme aldırmadan istifini bozmayarak cevapladı. "Çekip giden ben değilim. Ben cepheyi terk etmedim."
Ben o sıra hafifçe başımı ovuştururken Barlas'ın elini de, elimde hissettim. Ben donarken o elimin altından başımın üstünü okşadı ve gözlerim ona döndü. Gözleri yolla Çağrı arasında kızgınlıkla dönerken "Dikkat etsene lan hıyar." diye söylendi.
Barlas'ın elini yavaşça tutup başımdan uzaklaştırırken "Sorun değil." diye mırıldandım. Pek acıdığı söylenemezdi sadece Çağrı'ya sızlanmak için önemsemiştim. Fiziki acıları önemsemeyi çocukluğumda yediğim dayaklarla bırakmıştım. Ruhum acıyla inlemese, bana yeterdi.
Barlas gözleriyle de acımadığına ikna olduktan sonra elini tekrardan direksiyona götürdü. Çağrı da "Sanırım senden özür dilemem gerekiyor." dediğinde güldüm. Kimse ona beklentiyle bakmasa da benim biraz önceki özürüme gönderme yapmak için hızla "Söyleyeceklerim bu kadar." diye ekledi.
Meriçler de gülerken Çağrı da daha samimi bir ses tonuyla "Pardon, kafan elimin olduğu yerdeymiş." diye özür benzeri bir cümle kurdu. Başımı kollarını umursamadan ardıma yasladım. "Tamam, yalvarmana gerek yok. Affettim."
"Yalvardığım falan..." dediği sırada onu umursamadan "Asıl suç Çağrı'da diyenler?" dediğim gibi hızla "Ben!" diye ekleyerek elimi kaldırdım.
Çağrı söylenirken gözlerim arabada gezindi. Barlas'a baktığımda "İddiayı kazanmamı hızlandıracak mı?" diye sordu. Gözlerimi devirip "Hayır." dediğimde omuz silkip "O zaman, hayır." dedi o da.
Üfleyip Meriç'e baktım ve elini kaldırdı. Çağrı, "Ulan sekiz yıllık arkadaşınım it." dediğinde kaşlarım kalkarken onlara döndüm. "İki yıldır tanışmıyor musunuz?"
Aralarında bir saniyelik bir bakışma geçtikten sonra Meriç gülerek Çağrı'yı gösterdi. "İşine geldiği gibi konuşuyor." dedi ve gözlerim Çağrı'ya döndü. Çağrı da gözlerini Barlas'tan alıp bana çevirdi ve o sırıtarak konuşmaya başlarken gözlerimi Barlas'a çevirdim. Barlas dikiz aynasından baktığı Çağrı'dan gözlerini alıp yola bakmaya devam etti.
"Bazen askerlik arkadaşı, bazen çocukluk arkadaşı, bazen de süt kardeşi oluyoruz. Kafama göre."
Meriçlerde bir gariplik sezmiştim, Barlas da gerilmiş gibiydi ama ıslık çalarak şarkısını sürdürdüğünde gözlerimi yeniden Çağrı'ya döndürdüm. Şimdi de normal görünüyorlardı. Gerçekten Çağrı'nın sululuğu olmalıydı, nedense kafam allak bullaktı. Her taşın altından bir şey çıkacakmış gibi diken üstü dolaşmayı bırakmalıydım. Sanırım gerçekten kafayı yiyordum.
"Şaşırmazdım." diyerek önüme döndüm. Barlas ıslık çalmayı kesmişti yine. "Nasıl?" diye sordu Meriç.
Sol elimin işaret parmağını arabadakileri gösterir gibi yavaşça daire şeklinde çevirdim. "Sekiz yıllık arkadaş olsanız şaşırmazdım. Kardeş gibisiniz." dedikten sonra Barlas'a baktım. "Ama tabii öyle olsaydınız sizi tanımam gerekirdi."
Çünkü iki yıl öncesine kadar Barlas'la sevgiliydik ve çevresini tanıyordum. Bu denli yakın olduklarını da tanırdım. Barlas da gözlerini bana çevirdi ve biraz önce duraksamış gibi duran dudaklarının kıvrılması genişledi ve parlayan gözlerini yeniden yola çevirdi. Sevgili olduğumuz zamanları hatırlamak artık canını yakmıyor gibiydi. Sanki, yeniden sevgili olmak üzere olduğumuza çok emindi. 'Sanki'si yoktu, ne kadar emin olduğunu zaten söylemişti. Birkaç haftaya onu öpeceğimi, öptükten ve iddiayı kaybettikten sonra da onun dilediği gibi öpmeye başlayacağını, ardından da çok geçmeden yeniden sevgilisi olmaya ikna ve teslim olacağımı düşünüyordu. Açıkçası, dayanamayıp onu öpersem gerçekten böyle olurdu. Sonunda başımıza çok kötü şeyler gelebilirdi ama yine de bu şekilde seyreder gibiydi. Bu sebeple tek şansım onu öpmemeyi başarmaktı.
Çağrı, konuyu hızla değiştirip "Asya suçlu diyenler?" diye sordu ve benim gibi hemen "Ben!" diyerek elini kaldırdı. Diğer eliyle de arabayı süren Barlas'ın omzunu dürtüp "Değil mi kardeşim?" diye sordu.
Ben koltukta Barlas'a dönerken Barlas da gözlerini bana çevirince gözlerimi devirip "İddiaya bir etkisi olmayacak." dediğim gibi güldü ve tekrar yola bakarken başını iki yana salladı. Meriç, "Bu olay bana patlamaz umarım." diye sızlandı arkadan ve ben de güldüm. Barlas ne bana ne de Çağrı'ya oy vermişti.
Çağrı, "Ne iddiası bu arada?" dediği gibi gülüşüm sönerken "Sana ne?" diye söylendim. Elini kalbine götürdü ve "Ben Çağrı Yaman, bugünden ömrümün son gününe kadar her nefesimi bu iddiayı öğrenmek için harcayacağıma ant içerim." dedi ve Barlas iddia konusundan bir hayli hoşnut olduğu için keyifle güldü. Omzunu dürtüp "Uyarsana şunu." dediğimde "Kazandığımda anlar zaten." dedi ve üfleyerek önüme döndüm. Kollarımı göğsümde birleştirip dudağımın kenarını kemirmeye başladım.
Birkaç saniyenin ardından Çağrı yeniden koltuğuma doğru yaklaşıp omzumu dürtüp durmak suretiyle yeryüzünde cehennemi yaşatacak kadar beni bunaltmaya başladı. Durmadan, "İddia ne? İddia ne? İddia ne?" diye sormaya başladığında sinirle inleyip elini ittirmeye çalışıyordum. Elini tutup ısıracağım sırada neredeyse çığlık atarak elini kaçırdığında hafifçe güldüm. Birkaç saniye sonra eldivenini takmış, yeniden omzumu dürtmeye ve sorularıyla beni boğazlamaya başlamıştı. İddiayı bıkıp söylemem miydi, taktiği? Yemin ediyorum çok az kalmıştı.
Konuyu, dikkatini dağıtarak değiştirebilme umuduyla sesimi Çağrı'yı bastırmak için yükselterek "O zaman oy çokluğuyla suçlu Çağrı seçilmiştir. Tebrikler Çağrı, senin yüzünden tehlikeye gireceğiz." dediğim gibi Çağrı söylenmeye başladı ama Meriç ve Barlas keyifliydi. Barlas oy vermese de ben ve Meriç, Çağrı'ya oy vermiştik. Çağrı da tek başına bana oy vermişti. "Ceza belirleyelim bence." diyerek konuyu sürdürdüm.
Meriç, "Bence de." dediğinde Çağrı, "Ulan it, ben senin süt kardeşinim." dedi bu sefer ve tekrar güldüm. Gerçekten işine ne gelirse, öyle oluyorlardı. Gülerken gözlerimi Barlas'a çevirmiştim ve göz göze geldik. Işıklarda durduğu için daha özgür bir şekilde bana bakıyordu, bir süreliğine yolu takip etmesi gerekmiyordu. O güzel gözleri parlayarak gözlerimde geziniyordu. Gülüşüm yavaşlarken istemsizce dudağımı yaladım ve gözleri dudaklarıma kaydığı gibi heyecanla gözlerimi ardıma çevirdim. Yüzümü de olabildiğince gizlemek ister gibi yine koltukların arasından bakmak bahanesiyle Meriçlere döndüm. Yüzümün sağ tarafının bir kısmını görüyordu yine ve muhtemelen ezberlediği bedenimin tepkilerinden heyecanımı hissediyordu ama henüz teslim olacağım günü yaşamıyorduk. Umarım o günün, dününü de yaşamıyoruzdur...
Meriç'e bakarak "Ceza ne olsun sence?" diye sordum. Meriç kolunu söylenip duran Çağrı'nın omzuna atarken "Şöyle kardeşime layık bir şeyler..." dedi ve heyecanla güldüm. Şu an bayılsam, yemek yesem, uyusam, her şeyi heyecanla yapmış olurdum.
Çağrı, omzundaki Meriç'in elini ittirirken "Git, ben başkasıyla süt kardeşi olacağım." diye söylenmeye devam etti. Bu saatten sonra bunu sağlamak için ne gibi bir çözüm bulurdu bilmiyordum ama Barlas konuya müdahale etti. "Suçlu Çağrı hıyarı değil."
Çağrı yükselerek "Hah!" dedi ve ellerini birbirine kavuşturup sırıtarak ön koltuklara yaklaştı tekrar. "Asya suçlu, değil mi Siyah? Benim çetenin lideri, kaptanı, aklı, direği, Siyah'ı kardeşim, elini vicdanına koydu ve objektif bir karar verdi. Duygularına yenilmedi."
"Çağrı!" diye uyardığımda Çağrı göz ucuyla bana bakarak güldükten sonra ciddiyetini korumaya çalışıp "Değil mi kardeşim?" diye sordu. Barlas, "Yok kardeşim, yanlışın var." dediğinde Meriç "Al işte, konu bana patlıyor. Afrika'dan mızrak atılsa gelip bana..." dedikten sonra gözlerini bana çevirip sesini temizleyerek kendisini sansürledi. Benimle bir gün tavla oynarsa, küfür konusunda endişe etmemesi gerektiğini anlardı. "Neyi yanlış yaptım ya? Çağrı'nın hata yapmasını engellemediğim için mi?" diye söyleniyordu.
"Lan ben suçlu değilim! Çetemizin liderine baş mı kaldırıyorsun hadsiz? Çağrı suçlu değil, dedi."
Barlas, Kafes'in otopark alanına yakınlaşırken artık Ata'nın da onayıyla her zaman yanımda olacak korumam olduğu için beni daha erkenden bırakma zahmeti göstermedi. Ata manyağının beni sevmediğini gösteren bir kanıt da buydu. Barlas, Ata dememi bile kıskanırken Ata, sırf Barlas da ben de daha çok acı çekelim diye ve henüz anlayamadığım sebeplerle bizi yan yana tutuyordu.
Barlas park etmek için alana girerken "Öncelikle, Asya suçlu değil." diye Çağrı'nın kurduğu cümlelerdeki ilk yanlışını söyledi. İki araba arasına l park yaparken gözleri aynalardaydı. Arabanın kamerası ve sensörleri de parka yardımcı olma işlevi gösterse de Barlas özellikleri olmayan arabaları sürmeye alışmıştı, sadece aynaları dikkate alıyordu ve direksiyonu avucuyla çevirirken tek hamleyle girdi. Maalesef ki her şeyi gibi, bu tarz maskülen davranışlarına ölüp bitiyordum.
El frenini çekerken "Ve duygularıma mütemadiyen yenilirim." diye Çağrı'nın kurduğu cümledeki son yanlışı da düzelttiğinde emniyet kemerimi çıkartırken başımı hafifçe eğerek saçlarımın yüzüme düşmesini sağladım ve gülümsememi gizlemesini umdum.
Çağrı yine omzumu dürtüp "Bacım duymadıysan tekrarlayabilirim." dediğinde Meriç ve Barlas gülerken ben homurdanarak arabadan indim. Resmen sanki lise yıllarındaydık da arka sıramızda oturanlar da onlardı, bizim sevgili olmamız için uğraşıyorlardı.
Onlar da arabadan inerken arabanın önüne varmış, kollarımı göğsümde birleştirsem de omzumdan düşmanlarımdan biriymiş gibi kayıp duran çantam yüzünden çözmek ve düzeltmek zorunda kalıyordum. En sonunda çantamı yerden yere vuracaktım.
Çağrı kısılmış, kötü bakışlarım eşliğinde yanıma varırken hiç oralı değildi, keyifliydi. En azından ona bakmak, Barlas'a bakmamak için bahanem olmasını sağlıyordu ama göz ucuyla görebiliyordum. "Sen niye geldin ki zaten? Dövüşmüyorsun da."
"İzleyeceğim, Siyah'a bahis yatıracağım. Parayı katlamak lazım, ekmek parası için buradayım."
Meriç, Çağrı'nın alayına karşılık "Ben kazanırsam görürsün ama belanı." dediğinde Çağrı, "Taş kâğıt makası yine Siyah kazandı, dövüşü de o kazanacak." dedi. Neyse ki bu sefer, kafeste, herkesin ortasında taş kâğıt makas oynayarak kimin kazanacağına karar vermemişlerdi.
Çağrı, Barlas'a dönüp "E kim suçlu? Meriç, değil mi? Bence de." diye hemen saf değiştirdi ve gözlerim yavaşça Barlas'a kaydı. Ellerini ceketinin ceplerine yerleştirmiş halde, heybeti eşliğinde Çağrı'ya bakarken ona baktığımı hissetmiş gibi gözlerini bana çevirdi ve "Ben." diye cevapladı gözlerime baktığı için sesi derinleşirken. "Hata yapmanıza engel olmalıydım. Bu yüzden, sadece ben tekrar gideceğim."
Meriç ve Çağrı hemen itiraz etti. Ben de onaylamaz bir şekilde bakıyordum. Gözlerine bakarken başka bir şey duymak zordu ama Meriç'in, "Bu çok tehlikeli, seni yalnız bırakmayız." dediğini seçebilmiştim. Gözlerim Meriç'e döndüğünde, göz ucuyla gördüğüm kadarıyla Barlas da birkaç saniye daha bana baktıktan sonra başını Meriç'e çevirdi ve çenesinin ucuyla mekânı gösterdi. "Hadi, dövüş başlayacak."
Barlas hareketlendiğinde biz de hareketlenirken Meriç'e "Ayrı gir." dedi. Birlikte gelmiştik ama kapıdan da bir girecek kadar rahat olmasalar iyi olabilirdi. Sadece tanışık olmaları danışıklı dövüş olduğunu düşündürtmezdi ya da burada tanışmış olabilirlerdi ama yine de ne kadar az ilgi çekilse o kadar iyiydi.
Meriç, "Konuşalım ama bunu tekrar." dediğinde Barlas cevap vermedi ve Meriç sıkkın nefesler eşliğinde bizden ayrıldı. Barlas, itiraz edecek bir kişiden kurtulsa da Çağrı'nın çenesi en az on kişilikti. "Git, izleyici girişinden gir kardeşim hadi sen de."
Çağrı onu susturmak isteyen Barlas'a, "Tek gitmen çok tehlikeli." diyerek ısrarcı oldu. Barlas göz ucuyla baktığında Çağrı da bu konuşmayı sonraya ertelemek zorunda kalıp üfleyerek yanımızdan ayrıldı. Barlas'la ben içeri girerken "Onları bilmem ama ben seninle geleceğim." dedim.
Alay eder gibi onaylar sesler çıkartırken mekân içerisinde yollarımız ayrılana kadar birlikte ilerliyorduk. Barlas, şimdiden tanışıp ahbap olduğu bazılarına başıyla selam verirken ben, hepsini yıllardır tanımama rağmen pek samimiyet kurma gereği duymamıştım. Böyle böyle çevresi genişliyordu Barlas'ın da. Girdiği her yerden tanıdık kazanıyordu. Gidip tanıştığından da değildi, bir şekilde insanları kendisine çekiyordu. Ben de bir hayli ona kapılmış haldeydim.
"Ciddiyim Barlas. Oraya tek falan gitmeyeceksin. İzin vermiyorum."
"Yavaş ol çeyrek çete lideri." diyerek bana döndü, odalarımız farklı koridorlarda olduğu için yolumuz ayrılmadan önce. "Ben kararımı verdim."
Kızgın bir şekilde bakarken dişlerimin arasından, "Peşinden gelmeme engel olamayacaksın." dedim. Elleri ceplerinde hafifçe omuz silkerken yamuk bir şekilde sırıttı. Gözleri gözlerimde gezindikçe keyifleniyordu, onu ne kadar önemsediğimi gizlemeye çalışacağım bir konu içerisinde değildik şu an. Zaten onu sevdiğimi de bilerek bakıyordu parlayan gözleri, daha neyi gizleyecektim? Ama tek başına gidemezdi!
"Ne zaman gideceğimi bile bilmiyorsun."
"O zaman her zaman peşinde olurum." dediğimde kıvrık dudakları ardında dilini çiğniyordu. Derin bir nefes alıp verdi, bunu yapabilmeye yeni başlamış gibi huzurluydu. Ellerini ceplerinden çıkartıp "Hiç mi uyumayacaksın?" diye sordu. Kaşlarım daha da çatılırken gözlerim düşünceyle omuzlarında gezindikten sonra hafifçe omuz silkip tekrar ona baktım. "Yanında uyurum."
Hafifçe güldü. "Ha sen birkaç hafta çok uzun, birkaç güne iddiayı kaybedeyim, diyorsun." dedikten sonra abartıyla başını sallayıp tekrar güldü ve "Kabul güzelim. Memnuniyetle." dedi.
Gözlerimi kırpıştırıp üfleyerek omzundan ittirdim ve kendi koridoruma doğru döndüm. Evet, dibinde dolaşmak iddia için tehlike arz ediyordu ama tek başına gidip polislere yakalanırsa ya da Selim'in adamları tarafından vurulursa, en küçük derdim bile olamazdı iddia.
Ardımdan gülüyordu ve gülüşünün güzelliğini düşünmemeye çalışarak adımlarımı hızlandırdım. Odama girdikten sonra kapıyı kapatmadan önce hâlâ olduğu yere doğru kötü kötü baktım ama keyfi, bana da bulaşmaya çalışıyordu. Kaşlarım gevşer gibi olduğunda kapıyı sertçe kapattım. Çantamı koltuğa atıp üfleyerek montumu çıkardığım sırada kucağına düşmüş çantayı sırıtarak tutan Ata yüzünden hareketlerim duraksadı.
"Ne oldu, neye öfkelisin böyle sevgilim?"
Montumdan, beraberinde saçlarımı da sürükleyerek sertçe kurtuldum ve onu da koltuğa ama bu sefer Ata'nın olmadığı yöne atarken "Ne arıyorsun burada?" diye sordum bıkkın bir öfkeyle. Neyse ki koltukta oturuyordu da, ne Barlas onu görebilmişti ne de o Barlas'ın benimle eğlendiğini.
Çantayı koltukta yanına koyup yavaşça kalktığı sırada ellerimi belime yaslayıp bir adım geriledim. Gözleri üstümde gezinirken karşıma kadar geldi. "Yüzüme bak." dedim dişlerimin arasından. Gözleri gözlerime yükseldi ve sırıtışı genişledi. "Yüzün, vücudundan bile güzel zaten."
Midem bulanırken kapıyı gösterdim. "Git başımdan, bir daha odama girme."
"Hatırlatmak isterim," derken kapıyı gösteren elimi bileğinden tutup aramızda indirmeye çalıştı ama hızla elimi çekip giyinme odasına yöneldim. Lavabo oradaydı ve enseme su çarpsam iyi olabilirdi. Barlas, odasına gitmiş olmalıydı ama üstünü çıkarıp dövüş için dönmeden önce Ata odamdan çıkmazsa koridorda karşılaşabilirlerdi. Patronum da olsa, onun odasında bile değil, benim odamda yan yana oluşumuzu nasıl açıklardım, bilmiyordum.
Ardımdan gelirken "Burası benim mekânım." diye hatırlattı, dediği gibi. "Bu oda da benim, sen de benimsin."
Soyunma odasının kapısının önünde bir anda ona dönüp sertçe ittirdim. "Defol git!" diye bağırdım ve boğazım acıdı. Babasıyla, belki de Ata'dan kurtulabileceğim bir plan içerisindeydim ve babası 'Yenilmiş gibi davranmayı sürdür, Ata amacımızı fark edemesin' demişti. Sinirli davranmakta da hiç zorlanmıyordum çünkü rol değildi. Ata'yı gördüğüm gibi kan beynime sıçrıyordu.
Birkaç adım gerilese de kapıya yönelmedi ve öfkeyle nefes nefese kalışımı, keyifle izledi. Saçlarımı yolmak ister gibi omzumdan geriye atıp kulaklarımın ardına sıkıştırdım ve tekrar kapıyı gösterdim. Onunla dört duvar arasında kaldıkça, korkum öfkemi bile geçiyordu. "Git!"
Alaylı bir şekilde onaylamaz sesler çıkarttı. "İnsan hiç müstakbel kocasına böyle davranır mı?"
Yüzümün buruşmasını ve elimin güçsüzlükle yanıma düşmesini izlerken güldü. Sen öyle san şerefsiz, diye düşündüm. Bu hikâyede kötüler kazanmayacaktı. Yeterince kötülerle baş etmiş, tekrar tekrar mahvolmuştum, artık mutlu olmak benim de hakkımdı. Barlas'la öpüşmek her şeyi daha da riske atmasına rağmen bir yandan da resmen bana hayat enerjisi katmıştı. Umutluydum sanırım ve bu duygu, çok güzel bir duyguydu. Ata, dengesiz bir psikopat olsa ve duygularını ne şekilde çıkaracağı belli olmasa da, dünden beri bir yanımın korktuğunun aksine, öpüşmemizi görmemiş gibiydi. Bizzat peşime takılacağı yoktu ama adamları peşimde olabilirdi. Böylesine bir bilgi ona ulaşsa, şu andan farklı olması gerekmez miydi? Her zamanki kadar sinir bozucuydu ama gözü sinirden dönmüş halde değildi.
"Müstakbel kocam değil, benimle zorla evlenmeye çalışan bir ruh hastasısın. Başarsan bile, ömrün boyunca bu muameleyle karşılaşacaksın."
Her zamanki gibi isyankar ve agresif yaklaşıyordum. Babasıyla arka planda bir plan yürütmesek de bu cevabı verirdim. Fark olarak, şimdi başaramayacağını biliyordum. Ata'dan tamamen kurtulur muydum, bilmiyordum. Babası berrak bir şekilde bunu vadetmemişti ama onunla evlenmeme engel olacağı kesindi. Arka planda da ya Barlas'ın bilmediğim planları sayesinde, ya da yine babasıyla birlikte Ata'dan tamamen kurtulmamı sağlayabilirdik ve bu ihtimallere tutunmaya çalışıyordum. Hayatımın çoğunluğunda hep en kötü ihtimale inanmıştım ve kendime hak veriyordum çünkü başıma da hep, en kötüsü gelmişti gerçekten ama artık, iyi ihtimallere de inanıyordum. Ah... Bir öpücükle nasıl umut dolmuştum, bir de gerçekten ona teslim olsam... Sonuçtan bağımsız kazanmış gibi hissederdim muhtemelen.
"Yine de seninle olacağım." diyerek, o da bardağın dolu tarafından baktı. Sinirle inleyip kapıyı gösterdim tekrar. "Git."
"Benden korkuyor musun?" diyerek bana doğru adımladığında hızla geriledim. Ondan kaçtığımı görünce hafifçe güldü ve adımları yavaşlarken elleri bana uzandı. "Sana bir daha zarar vermeyeceğime söz vermiştim. Seni göreceğim günler alkol bile almıyorum."
"Aferin sana, git hadi." diye direttim. Sırtım askıların dizildiği açık dolabın köşesine çarptığında durmak zorunda kaldım ve ellerimizi aramızda kaldırdım. "Dövüşte hakemlik yapabilmemi istiyorsan git." derken söylediğime destek olur şekilde daralmıştı nefesim. Gözleri bende gezindi ve o da her an bir kriz baş gösterebileceğine emin oldu. Yaklaşmayı bırakırken ellerini birbirine kavuşturdu ve geniş bir şekilde gülümsedi. "Şimdi gideceğim," dediği gibi biraz olsun kalktı omuzlarımdan yük. "Ve terziler girip gelinlik için ölçü alacak. Sorun çıkarma da, ben de dövüşte sorun çıkarmak zorunda kalmayayım."
Bilfiil beni Barlas'la tehdit edişine karşı öfkeli gözlerle baksam da sorun çıkarmayacağıma ikna oldu. "Dövüşte görüşürüz sevgilim." diyerek giyinme odasının çıkışına yöneldi. Diğer kapıyı da geçip odadan çıktığını duyduğumda ellerim göğsüme yaslanırken tuttuğum nefesimi üfledim. Bir elim kayan vücudum yere çarpmadan önce yavaşlatmak ister gibi yere uzandı ve yavaşça oturdum. Başımı da dolaba yaslarken nefes alış verişlerimi düzene sokmaya çalışıyordum. Birkaç dakika geçmedi ki tekrar kapı çaldı ve terzilerin geldiğini anladım. Hiç giymeyeceğim gelinliğin ölçülerini almalarına müsaade etmek için "Gir." diye seslenirken yavaşça yerden kalktım. Bana bir kefen dikeceklerdi ama ben hiçbir zaman giymeyecektim. Yine de son ana kadar Ata'nın kazanacağı bir oyun içerisinde olduğunu sanmasına müsaade etmem gerektiği için terziler boy aynası karşısında ölçümü aldıkları süre zarfında katlandım. Yaşlar gözlerimde birikmiş ve yanaklarıma düşmelerine izin vermezken, nefesim ciğerimde dolaştıkça canımı yakarken, sevdiğim adamla aynı mekân içerisindeyken ama başka bir adamın gelinliğini giymem için ölçü almalarına katlanırken biraz daha öldüm ama yine sevdiğim adam için katlandım.
Her şeyi Barlas'a anlatıp onun yatağında dertlerimizi silip dönmesini beklemek istiyordu bir yanım ama dönememesinden korkan yanım ise susturuyordu beni. Önce Barlas'ın güvendiği şeyi öğrenecektim, Ata'yı alt edebileceğine güvenmekte haklıysa, ona her şeyi anlatacaktım ama Barlas da sır gibi gizliyordu. Ata'yı anlatmadığım sürece söylemeye ikna olmayacak gibiydi, söylemeye ikna olup da güvendiği şeye hak vermediğim sürece de ben Ata'yı anlatamazdım.
Terziler odadan çıktığında bir süre koltukta güç topladım. Kapım çaldığında çalışanın dövüş için çağırdığının farkındaydım. Aynaya bakıp kendime yeterince geldiğime emin olduktan sonra odadan çıktım. Çalışan Kadir, "Dövüş saati geçiyor Asya Hanım. Ata Bey kızacak." dediğinde, 'Ata Bey'in ben belasını...' diye başlamaktan ve bir süre hiç susmadan küfretmekten vazgeçtim. "İşine bak Kadir. Yoksa Asya Hanım da kızacak." diye uyardım. Ata kızacaksa bile bana kızacaktı ama ben kızarsam ona kızardım. Kaldı ki giyeceğimi hayal ettiği gelinliğin ölçüleri alınmıştı, bana yeterince eziyet ettiği için keyfi yerinde olmalıydı.
İki yıldır yaşadığım ve ruhumu emen döngü yeniden başladı. Bahis oynayanların, şiddet izlemek için sabırsız olan bağırışları, alkışları, Ata'nın onları daha da yükselten konuşmaları, kafese yürürken bana uzanan eller ve Kafes'e vardığımda çalışanın ardımdan ittirişi, kapıyı kapatışı... Gürültü kulağımda uğuldarken Meriç de çağırılmış, alkışlar eşliğinde kafese gelmişti, göz göze geldikten sonra bakışlarımı ondan almıştım. Ata'nın "Siyah!" diye bağırışını seçebildim. Ben onu Barlas ve sevdiğim adam olarak tanırdım. Bağırışlar yükselirken gözlerim Barlas'ın geleceği kapıya doğru döndü. Bahislerin çoğu ona yatmıştı. Sabırsızlıkla onu bekleyen bahisçileri memnun kılan bir özgüvenle kafese doğru gelirken gözleri bendeydi. Gözlerimi daha fazla oyalanmadan ondan aldım ve çıplak üst vücudunda gördüğüm hangi izin, Meriç'in dün bahsettiği bıçak izi olabileceğini düşündüm. Zamanın avucumuzda aktığı bir gece, parmaklarımı yaralarında gezdirmek, her birini soluyarak öpmek isterdim.
Siyah da başka bir kapıdan Kafes'e girdiğinde çalışanlar kapıları kilitledi. Barlas göstermelik şekilde Meriç'le selamlaştıktan sonra bana doğru dönerken Ata, muhtemelen gözleri üstümüzde bir şekilde dövüş öncesi son konuşmalarını yapıyordu. Barlas gözlerini üstüme diktiği ama dikmemesi gerektiği için başımı kaldırıp uyararak baktım. Çenesinin ucuyla beni gösterip "Neyin var?" diye sordu ve gözlerim kızarmak istedi. Bu gürültüde Ata konuşmalarımızı duyamazdı ama Barlas'ın sırtı ona dönüktü ve benimle konuştuğunu görebiliyor olmalıydı. Kafes dışı peşime taktıysa, Kafes'te konuşmamıza da kızmaması gerekiyordu ama işte Allah'ın dengesinin kızıp, hazır Barlas kafesin içineyken dövüşe yeni ve tehlikeli kurallar getirmeyeceğinin bir güvencesi yoktu.
"Uykusuzum." diye açıkladım. 'Başka bir adamın giymemi istediği gelinlik için ölçüm alındı' diyemezdim ya. Bir yandan, uykusuz olduğum da yalan değildi. Gözleri yüzümde, halimde gezindi. Huzursuz olmuştu. Böyle olduğunda, beni yeneceği bir iddiaya keyiflenmesi pahasına bile keyiflensin, istemiştim. En son ona da öfkeli ve yenik baktığım için, halimi son yaşadıklarımıza da yorabilirdi ama emin olamamıştı.
"Kötüysen, dövüşten çekileyim." dedi Barlas. Öyle olursa dövüş başlamadan biterdi ama dövüş olmadığı için Ata'nın da müşterilerin de hoşuna gitmezdi. Üstüme titremesi ve burada her ne amaçla şampiyon olup duruyorsa, şimdi on dakika boyunca burada durmayayım diye bile arka plana atabilmesi bana güç verirken sanırım gülümsememe engel olamadım çünkü gözleri dudaklarıma kaydı ve onun da dudakları kıvrıldı. Şimdi daha iyi görünüyor olmalıydım ki gözleri yeniden gözlerime yükseldiğinde endişesi dağılmıştı. Beni, iyi ediyordu. Dakikalar öncesinde mahvolmama rağmen, beni iyi edebiliyordu. İyi olmam da onu iyi ediyordu ve bu, Barlas'ı kurtarmak pahasına kendimi tehlikeye atıp dururken aslında onu da benimle uçuruma sürüklediğimi düşündürtüyordu. Tüm bunların sonunda Barlas'ı kurtarıp kendimi kurtaramazsam, Barlas da kaybetmiş olacaktı ve bu yüzden, ikimiz birden kurtulmak zorundaydık.
"İyiyim." dedim, güven veren bir sesle. Daha iyiydim, en azından. Bazı yükler kalktı omuzlarından, görür gibi oldum.
Meriç, "Ben de çekilebilirim." dediğinde, gözlerim onla Ata arasında gezindi. Bahisçilere doğru bakıyor diye rahatlamışken Ata'nın da gözleri bana döndü ve ara ara bizi de kontrol ettiğini gördüm. O tekrar bahisçilere dönerken endişeli bakan Meriç'e de "İyiyim, gerçekten." dedim. Yalnız geçirdiğim iki yılın ardından birden fazla kişi tarafından önemsenilmek garipti.
"O zaman dövüş..." diye bağırdıktan sonra bana döndü Ata'nın gözleri. Barlaslar yerini alırken "Başlasın!" diye bağırarak bitirdim cümlesini. Barlaslar kontrollü bir şekilde dövüşmeye başlarken sonunda Barlas'ın kazanacağını taş kâğıt makas oynamak suretiyle belirlemiş olsalar da izleyenlere memnun bağırışlar ve heyecanlar katmak üzere adeta tiyatro oynuyorlardı. Yine de Barlas darbe aldıkça yüzüm buruşmak istiyordu. Kafes'in olayı dolayısıyla ara sıra beni de tehlikeye atarak müşterilerin nabzını yükseltmeleri gerektiği için ikisinden biri, bana doğru sendelemeden ve birbirlerine darbeyle atılmadan önce yerinde bir kez sıçrayarak haber veriyorlardı. Bu hareketleri dövüş içerisinde kayboluyordu ama benim güvende kalmamı sağlıyordu. Zamanında çekilmesem bile, Barlas dönüp tutardı ama yine de böylelikle Ata'nın da gözüne batmıyorduk.
Yine kılıma bile zarar gelmeyen bir dövüşün ardından Barlas'ın elini tutarak kaldırdım ve bağırış çağırışlar yükseldi. Teninin sıcaklığı, elimden kalbime doğru yol alırken yavaşça elini bıraktım ve gözlerim Ata'ya döndü. Gözlerini baygın taklidi yaptığı için çalışanlar tarafından taşınılan Meriç'e dikmişti. Bir yerde ben varken pis pis bakmak ve Barlas varsa kötü kötü bakmak yerine, başka birine gözlerini diktiyse, sorun büyüktü. Meriç'in bilerek yenildiğini anlamış olabilir miydi? Bahislerini Siyah'a yatırmış olanlar ve bol darbeli bir tiyatro izlemiş olanlar memnundu ama patronumuzun canı sıkkın gibiydi. Gözlerini bana çevirdi ve onu izlediğimi fark etti. Yavaşça gülümsedi ve başıyla selam verdi. Bunun ne demek olduğunu da ileride öğrenecek olmalıydım.
Ata, çığlıklar atan müşterilerin yükseğinde kalan platform üzerinden mekânın çalışanlar kısmına doğru yol alırken hâlâ ardından bakıyordum. Barlas, memnuniyetlerini arttırmak üzere ona tezahürat yapan bahisçilere yaptığı şovu yarıda kesmiş olmalıydı ki önüme geçti ve gözlerimi kırpıştırarak Ata'dan alıp tekrar Barlas'a baktım.
Gergin bir şekilde "Hayırdır, ne bakıyorsun?" diye sorduğunda "Durumu ayıkmış olabilir." dedim sahte bir sırıtışla bahisçilere bakıp şevklerine eşlik edermiş gibi davranırken, dişlerimin arasından.
"Hallederim," dedi Barlas endişe etmeden. Meriç oyun dışı kalsa bile buraya yığabileceği çok eşi, dostu vardı. Şampiyonluk dövüşlerinde beni tehlikeye atmamasını sağlayacak yeni isimler bulabilirdi, bunu bilerek rahattı. "Ben hallederim, sen elin adamına bakma." dediğinde gözlerimi müşterilerden alıp kızar gibi ona çevirdim. "Kıskançlığın sırası değil." dedim, gürültüler seslerimizi bastırırken. Neyse ki burada kamera da yoktu, Ata herhangi bir polis baskınında suçlarını kanıtlayacak delil bırakmazdı. Babası sağ olsun, elimde onu hapse sokabilecek delil vardı ama bunu sadece güvence olarak elimde tutabiliyordum. Yoksa şimdiden kullansam, babası sonumu getirirdi. Açıkça söylediği gibi, beni öldürürdü.
"Konu sen olunca, zaman ve mekân kavramım yok. Ona zamanından önce saldırmamı istemiyorsan, o bahar gözlerine sahip çık. Bana bak." dediğinde 'bahar' diye tarif ettiği yeşil gözlerimi ona dikip alayla "Oldu mu?" diyerek sırıttım. Ona bakmayı yeğlerdim ben de tabii. Ona baktıkça, bahar gözlerimden kalbime kadar uzanıyor, kurumuş dallarımı yeşertiyordu. Şirince sırıtıp "Çok güzel oldu." dedikten sonra sırıtışını sildi ve gerginliğini göstererek kendi kapısına doğru yönelirken süren tezahüratlara başıyla selam verdi. Ardından bakarken kapıdan platform yola çıkmadan önce gözlerini bana çevirdi ve onu izlediğimi gördüğü için başparmağını kaldırarak gösterip "Aynen böyle güzelim." dedi ve gülecek gibi oldum. O da sırıttı ve gözlerimi devirip ben de kendi yoluma yöneldim. Resmen sadece onun ardından bakmamı istiyordu, manyak mıydı neydi... Bir insan, başka adamın sırtına bakmamı bile kıskanır mıydı?
Zamanından önce saldırmamı istemiyorsan, demişti. Belli ki Ata'nın sonunu getirmek için zamana ihtiyacı vardı. Öyleyse, ona zaman kazandıracaktım. O Ata'yı yenip bizi kurtarana kadar, Ata'yı oyalayacaktım.
Evet... Sanırım bunu yapabilirdim...
Odama yönelirken gülümsedim.
Evet! Bunu yapacaktım!
**
Düşünceleriniiiiiizzzz?
Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruuummm ^^
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!