18/27 · %63

18. BÖLÜM - AH BE GÜZELİM -

83 dk okuma16.521 kelime27 Aralık 2025

Aslında bir önceki bölümde yeni yılınızı kutladım çünkü yeni bölüm yeni yıldan sonra gelir diye düşünüyordum ama bu bölüme olan yüksekliğim bana tekrardan yeni bölüm yazdırdı dkajfjlrg Umarım siz de beğenirsiniiiz, iyi okumalaar diliyoruuummm

Bölüm şarkımız, bölüm içerisinde gizli. Umarım onu da beğenirsiniz

Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruummm^^

**

“Buyrun. Beyham Bey sizi bekliyor.”

Çalışan kadının gösterdiği koridora dönüp ilerlemeye başladım. Koridorun sonundaki siyah deri kaplamalı kapıya yaklaştıkça tırnaklarımı avuçlarıma batırıyordum. İçimdeki tüm huzursuzluğa rağmen aklıma başka çare de gelmediği için ruhum geriye kaçsa da vücudum kapıya vardı ve açtım. Kapı pürüzsüz bir sessizlikle açılırken ilk gördüğüm dış cepheyi kaplayan füme renk camlardan gözlerimi aldım. Kapının tam karşısındaki masanın ardında, Beyham Yıldırım mavi gözlerini ilgiyle üstüme dikmişti. Şaşırmış görünüyordu. Açıkçası, başka çarem kalmayışına ben de şaşkındım.

Kapıyı ardımdan kapattıktan sonra mürdüm rengi halıyı kirleterek ilerlemeye başladım. Beni sırf bu yüzden bile öldürebilecek bir adamdan medet umacaktım ama çaresiz kalmıştım. Siyah deri koltuk takımına vardım ve eliyle masasının önündeki koltuklardan karşısında kalan ikili koltuğunu gösterince tedirginliğimi içime hapsederek özgüvenle oturdum. Gözlerimizi bir an bile birbirimizden ayırmıyorduk.

Güçlü bir sesle “Asya Tanyeli.” dedikten sonra hafifçe gülümsedi. İlk bakışta samimi bir yaklaşım gibi görünebilirdi ama bazı canavarların güzel kostümleri vardı. Bir iş adamı rolüne bürünse de, şu an resmiyette gösterdiği şirketlerinden birinde değildik. Ata sayesinde yerini bildiğim, özel görüşmeleri için paravan olarak kullandığı bir araba galerisinin en üst katındaydım. Galeri, iş yaptığı adamlarından birine ait olsa da, esasen kendisinin suç üslerinden biriydi.

“Doğrusu, seni oğlumun hayatından çıkarmaya çalışırken kendi hayatımda da görmeyi beklemiyordum. İsmini söylediklerinde, emin olmak için tekrar sordum ama kim olduğundan bağımsız burada olduğumu bilerek görüşmeye gelmen bile seni yanıma çağırmam için yeterince ilgimi çekerdi. Oğlum, aile sırlarımızı saklamayı hiç de beceremiyor, değil mi?”

“Zaten oğlunuz,” dedikten sonra gergin bir şekilde gülümsedim. “Benim de ailenize dâhil olmamı istiyor.”

Parmakları yavaşça masada ritim tutmaya başlarken gözlerini füme camlara doğru çevirdi. Ata öfkesini sesli yaşardı ama babası, ne yapacaksa sakinlikle yapardı. Kurduğum cümlenin, belki de belinden silahını çıkartabilecek kadar onu rahatsız ettiğini görebiliyordum ama ses tonu da yüz ifadeleri de kontrollüydü. Böyleleri gülümseyerek cinayet işlerdi ve bu odada olmam delilikti ama sırf o güne kadar yaşayabileyim diye sessizce Ata’nın kazdığı mezara girmeyi beklemeyecektim.

“Ne kadar istiyorsun?” diyerek bana döndü. Deri sümeninin kapağını açıp içinden bir çek defteri çıkardı ve kapattığı sümenin üstüne koyarken kalemliğinden altın kaplamalı, isminin yazılı olduğu bir kalem aldı. Kalemin ucunu kâğıdın üstünde tutarken başını kaldırdı ve göz göze geldik. Önemsemez bir tavırla yaklaşıyordu ama sabırsız bakıyordu. Bir an önce benden kurtulmak istiyordu.

“Oğlunuzu bırakmam için mi?” dedikten sonra isterik bir şekilde güldüm ve başımı hafifçe eğip birkaç saniye alnımı ovuşturdum. Oğlundan kurtulmak için üstüne para bile verebilirdim, peşinde dolaşanın ben olduğumu sanıyordu.

Elimi alnımdan çekip tekrar başımı kaldırdım ve ciddileşmeye çalışırken derin bir nefes alıp verdim. Pozisyonunu bozmamış, aynı şekilde bana bakıyordu. “Bu kadar kolay olması seni eğlendirdi mi?”

Başımı yavaşça iki yana salladım. “Ha, anladım.” dedikten sonra yavaşça kalemi çek defterinin yanına koyarak ardına yaslandı ve kollarını deri büyük koltuğunun kol kısımlarına yerleştirip gözlerini kıstı. “Okyanusta yüzmek varken neden gölle yetineyim, diyorsun.” dedikten sonra geniş bir şekilde sırıtarak başını salladı. “Hemen cevaplayayım, yaşamak için Asya Tanyeli. Tek oğlumun değerlisi olabilirsin ama senin gibi bir çöpe soyadımı ve soyumu vereceğime, oğlumu da kaybetmeyi göze alırım.”

“Soyadınızı da, soyunuzu da,” derken ‘sikeyim’ diye bitirecekmiş gibi başlamış olsam da ölmemek için “İstemiyorum.” diyerek cümlemi bitirdim ve kaşları kalkarken inanmaz gibi beni küçümseyerek kıvrıldı dudakları.

“Sefil bir hayat sürüyorsun ve gerçekten oğlumun gücünü de, parasını da istemediğine inanmamı mı bekliyorsun?” dedikten sonra ellerini karnının üstünde kavuşturup alayla güldü. “Niyetin ne? Evlenmenize engel olmamam için gözüme girmeye mi geldin?”

“Evlenmemize engel olmanızı istemek için geldim.” dediğimde kaşları kalkarken gülüşü yüzünde kaldıkça garipleşti ve en sonunda anlamayarak yüzünü buruşturup tekrar alayla güldü. Hatta neredeyse kahkaha attı. “Ben de nasıl oğlumun aklını başından aldın, diye merak ediyordum. Güzelliğin de caziben de tek başına yetmezdi tabii ama aklın zehir gibi.”

“Beyham Bey,” diyerek sırtımı koltuktan ayırdım ve koltuğun ucuna kaydım. Heceleri bastırarak konuşmaya başladım. “Oğlunuzu benden kurtarmak istediğinizi biliyorum. Ben de aynı şekilde, beni oğlunuzdan kurtarmanızı istiyorum.”

Gözleri kısılırken düşünerek baktı. Beni ölçüp tartıyordu. Şu ana kadar onun gözünde oğlunun parasında ve gücünde gözü olan, oğlunu parmağında oynatarak babasına karşı dolduran bir kadındım ama şimdi duyduklarıyla düşündükleri örtüşmüyordu ve böyleleri kendi yanlışını kabullenmek yerine karşısındakinin yalan söylediğini düşünürdü.

“Yoksa, çok yakında oğlunuzla burun burunuza geleceksiniz. Benimle evlenmek konusunda ısrarcı.”

“Sen de ‘hayır’ demekte ısrarcı değil misin?” diye sorduğunda sanki kendilerine denk olmayanların cevabını soruyorlarmış gibi davranmasına karşı sinir dolsam da derin bir nefes alıp verdim ve “Beni zorunda bırakıyor.” dedim.

Gözleri karnıma doğru inip yükseldi ve “Hamile misin yoksa?” diye sordu. Söylediklerimi duymuyor, odada konuşmaya değer gördüğü tek kişi kendisi olduğu için zihninde başka sohbetler döndürüyordu. Niyetimi anlamaya çalışıyordu ve aslında ona açıkça söylüyordum ama anlamamakta ısrarcıydı.

“Hayır.” dedim bastırarak. Yatıp kalktığımızı düşünüyor olmalıydı. Gözünde gerçekten Ata’nın elinin kiriydim ve Ata elini yıkamalıydı. Bana öyle küçümseyerek ve kurtulunması gereken bir hastalıkmış gibi bakıyordu ki, çok daha büyük dertlerim olmasa belki bir saniye falan alınabilirdim ama şansına küsmeliydi.

“İyi.” dedi rahatlayarak. “Çünkü o zehir aklın bana işlemez. Beni hamile kalarak ikna edebileceğini düşünüyorsan bil, o çocuğu doğurmana izin vermem.”

Dişlerimin arasından “Oğlunuzun her geçen gün biraz daha kafayı bana takması dışında bizim aramızda hiçbir şey yok.” dediğimde tek kaşını kaldırarak baktı. “Oğlumun elini bile süremediği bir kadını yıllardır sevdiğini mi söylüyorsun?”

Özel konular hakkında konuşmak istemesem de, ilişkimizin olduğunu düşünmesi yoluma taş koyduğu için “Evet.” dedim. Gözleri, cevapları söylediklerimden değil yüz ifadelerimden ve bakışlarımdan almak ister gibi inceliyordu. “Adamları sana ‘yenge’ diyor, Ata da senden bahsederken ‘sevgilim’ diyor.” dediğinde midem yeniden boğazıma tırmanmaya çalışıyordu. Buraya gelmeden önce iki kere kusmuştum ve midemde bir şey kalmamasına rağmen öğürme isteğim geçmiyordu.

“Kafes’te sık sık odana geldiği, seni de odasına çağırdığı söyleniyor. Gerçekten yatmadığınıza inanacağımı mı düşünüyorsun?”

Benimle görüşmek için türlü türlü bahanelerle yan yana gelmemizi sağladığı doğruydu. Defalarca kez de bir yakınlaşma başlatmak istemişti ama evet, hiçbirinde bunu başaramamıştı. Bugüne kadar hiç olmayacak şekilde bile olsa da sevgimi kazanmaya çalışıyordu ama bugün görmüştüm ve o da söylemişti ki, derdi artık sevgimi değil, nasıl olursa olsun beni kazanmaktı. Beni zorunda bırakmadığı sürece onunla olmayacağımı anlamıştı ve zorunda bırakmak için oyun kuruyordu. Oyununun piyonlarından biri olmak istemiyordum, oyununu alaşağı etmek istiyordum yoksa sonum iç açıcı değildi.

“Niyetim Ata’yla evlenmek, çocuğuna hamile kalıp sizi bir şeylere zorunda bırakmak olsaydı sizce de şimdiye kadar bin kere yapmaz mıydım?”

İki yıldır yatıp kalktığımızı ve Ata’nın gözünü boyadığımı düşünüyorsa, çoktan hamile kalmak ya da evlenmek için elimden geleni yapmış olurdum. Ata’nın da benimle evlenmek istediği düşünülünce buna karşı gelmez ve hatta babasına karşı kullanmak üzere bizzat isterdi.

“Ben hiçbir şeyi yapmaya zorunda kalmam.” dediğinde sesimi yükselterek “Ama ben kalıyorum!” dedim. Sesimi yükseltişim onu rahatsız edebilirdi ama eş zamanlı olarak titremişti ve bu detayla daha çok ilgilenmiş gibi bakıyordu. “Bana yakında evlenme teklifi edecek. Yüzüğü seçtirdi, gelinlik için ölçü alınmasını istiyor. Size şu kadarını söyleyeyim, şimdi ya da o gün kafama bir silah dayasanız bile eğer Ata’ya engel olamazsanız ben ona ‘evet’ demek zorunda kalacağım. Ata’yla evlenirsem sizin tarafınızdan öldürüleceğimi bilsem bile ‘evet’ demekten başka çarem kalmayacak.”

Bir süre bana baktı ve koltuğundan yavaşça kalktı. Kızarık gözlerim onu takip ederken koltuk takımına geldi ve çaprazımda kalan tekli koltuğa oturdu. Küçümseyici bakmaktan çok şaşırmış bakmaya başlamıştı ve artık yüz ifadeleri de gerilmişti ama öfkesinin tek muhatabının ben olmadığımı görüyordum. “Deneyelim mi?” dediğinde kaşlarımı kaldırdım. Cebinden silahını çıkarıp masaya koyduğunda içim titredi. Yaşlanan gözlerimi silahla Beyham arasında gezdirdiğim sırada “Kafama bir silah bile dayasan, ona ‘evet’ diyeceğim, dedin. Buna zorundayım, dedim. Deneyelim mi?” dedikten sonra silahı tekrar eline alıp emniyet kilidini açtı ve saniyeler içerisinde namlunun ucunda kaldım. Kalbim kulağımda atarken silahın diğer ucundaki, Ata’nınkiler gibi mavi olan gözlere baktım. Soğuk maviydiler. Ata tarafından işgal edilmiş bir gökyüzü kadar soğuk bir çift mavi.

“Tekrar söyle. Ata sana evlenme teklifi ederse, ona ne diyeceksin?”

Yutkundum. Titrek nefeslerimin dolaştığı dudaklarım aralandı, kapandı ve bu bir süre devam etti. Göz göze oluşumuzu sürdürsem de, buraya oturduğum zaman olduğum kadar özgüvenli görünmediğim şüphesizdi. Korktuğumu görüyordu ve meydan okuyarak bakıyordu. Sesim kısık ve pürüzlü çıkarken “Evet.” dedim ve gözlerimi sımsıkı kapattım. Blöf yaptığını, beni denediğini düşünüyordum ama yapmıyorsa bile, başka bir cevabım yoktu. Buraya para koparmaya ya da Ata’nın karısı olmama izin vermesi için uğraşmaya gelmemiştim. Buraya gerçekten çaresizlikten gelmiştim ve yüzüme doğrulttuğu silahtan daha korkunç bir gelecek tehlikesiyle karşı karşıyaydım. Ata’nın karısı olacağıma ölmek isterdim ama aklıma hızla kardeşim ve Barlas geliyordu. Onlar olmasa, tüm bu acılardan savaşmayı bırakarak kurtulabilirdim ve Beyham’a bırakmadan kendi canıma kıyabilirdim ama öyle değildi işte.

Hışırtı duyduğumda gözlerimi kırpıştırarak araladım ve Beyham’ın silahı yeniden beline koyduğunu gördüm. Güçlükle yutkunarak gözlerimi yeniden Beyham’a çevirdim. Koltukta ardına yaslanmış, bir bacağını diğerinin üstüne atmıştı. Elleri, koltuğun kol kısımlarına yaslıyken gergin bir ritim tutuyor, düşünerek bana bakıyordu.

Yaşlı gözlerime bakarken “Sen gerçekten Ata’yla evlenmek istemiyorsun.” dedi. Solur gibi “Evet.” derken omuzlarım olabildiğince çökmüştü. Dirseklerim, dizlerime yaslanırken sehpaya doğru uzattığım ellerim birbirini bulmuş, parmaklarım birbirine eziyet ediyordu.

“Neden?” diye sordu gerçekten merakla. “O çöplükten kurtulmak istemiyor musun? Kafes gibi leş bir yerde çalıştığına göre, paraya ihtiyacın var. Ata gibi hayatını değiştirebilecek bir adam sana ilgi duyuyor ama sen elinin tersiyle itiyor musun?”

“Paraya ihtiyacım var, evet.” dedim. Yalan söylemeyecektim, hem de çok vardı. “Ama kendime ayakkabı, çanta almak için değil.” diye açıklamaya çalıştım. Başımda tefeci derdi vardı, kardeşimi alabilmek için paraya ihtiyacım vardı, kardeşimi görebilmek için bile para ödüyordum!

Üstüme, giyimime, kuşamıma baktı tekrar. Hiçbir rastlaşmamızda üstümde Ata’nın takıldığı kızlar gibi ilgi çekmeye çalışan kıyafetler ve Ata’nın hediye ettiği pahalı takılar, çantalar olmazdı. Ata’yı sömürmek istiyor olsam iki sene içerisinde çoktan giyimim, kuşamım değişirdi ve o da beni süzerken bunu düşünüyor olmalıydı ama yine de Ata’nınkilere benzer gözlerin üstümde dolaşmasından nefret ettim. Barlas dışında kimse bana bakmasın istiyordum.

Sonunda gözlerime baktığında “Seni neyle tehdit ediyor?” diye sordu. Göz göze bir süre kaldık. Yardım istemeye gelmiştim ama korumak istediklerimi tehlikeye atacak bir şey söylemek istemiyordum. Yine de karşımdaki adam Ata’dan bile güçlüydü, hatta Ata gücünü bu adamdan alıyordu ve hayatımda olan biteni öğrenmesi uzun sürmezdi.

“Kardeşinle mi?” diye sorduğunda titrek bir nefes daha alıp verdim. Elbette ki, beni çoktan araştırmıştı.

“Evet.” dediğimde başını onaylar şekilde sallayarak gözlerini sehpaya kaydırdı ve tek kaşını düşüncelere dalarak kaldırdı. “Belki de evlenmelisiniz.” dediğinde gözlerim irileşirken konunun nereye gideceğini anlamamıştım. Şimdi de evlenmemize müsaade edecek hali yoktu, değil mi? Yardım dilenmek için geldiğim adamı yanlışlıkla evlenmemize müsaade etsin diye ikna mı etmiştim?

Gözlerini bana çevirip sakinlikle gülümsedi. “Sana iki yıldır dokunmamasına rağmen sevmeye devam ediyor. Senin için bana bile karşı geliyor. Gözümde para avcısının tekiydin ama belli ki, hayata tutunmaya çalışan sağlam birisin. Bu evlilik bana eskisi kadar rahatsız edici gelmiyor.”

Telaşla “Hayır, hayır.” diyerek bacaklarımı tamamen ona çevirerek koltukta döndüm. Ellerimi endişeyle havada sallarken “Anlamıyorsunuz beni. Ben size varis falan doğuramam…” dedikten sonra ne söyleyeceğimi, nasıl ikna edeceğimi bilemeyerek çaresizce inledim ve gözlerim düşünerek odada gezdi. Ellerimin tersiyle gözyaşlarımı silip tekrar ona baktım ve “Engel olmalısınız. Ben hiçbir zaman onun gerçek karısı olmam, bana dokunmasına izin vermem. Anlıyor musunuz? Size torun falan doğuramam. Bir gün olur da beni buna da zorunda bırakırsa bile hayatta kalamam.” dedikten sonra içim kadar sesim de titrerken “Öldürürüm kendimi.” dedim. Sesim güçsüz olsa da söylediğime dair şüphesi kalmazdı, biliyordum. Halimin her bir detayı, söylediğime delildi. Yorgun, bitap, mahvolmuş hâlime bakarken tepkisizdi. “Ölümümden sonra Ata daha da kötü hâle gelir, bu sizin de işinize yaramaz. Soyunuz devam etsin istiyorsanız, bu evliliğe engel olun.”

Gözlerini üstüme diktiği sırada hıçkırarak ağlamaya başlamak üzereydim. Ara ara burnumu çekiyor, yaşlanmış gözlerimi silip duruyor ve umutla bakıyordum. Beyham bile onay verirse, evlenmemize nasıl engel olacaktım ki? Oğlunu desteklemeye başlarsa oğlu yerine o tüm engelleri ortadan kaldırır ve beni evlenmek zorunda bırakırdı.

Takım elbisesinin göğüs cebinden mendili çıkartıp kucağıma doğru fırlattı ve “Sil gözyaşlarını.” diyerek ayaklandı. O tekrar masasının ardına doğru yürürken mendili ellerimin arasına alsam da henüz yüzüme götürmemiş, sadece anlamaya çalışarak onu izliyordum.

“Sil, dedim.” dedi masaya oturduğu gibi. “Bir anlaşma yapmamız lazım ve ağlaman işime yaramıyor.”

Rahatlayarak ciğerimde nefes bırakmayana kadar üfledim. Mendille yaşlarımı silerken yeniden umutlu bir şekilde ona bakıyordum. En sonunda mendili sehpaya koyarken daha güçlü bir sesle “Beni denedin.” dediğimde yavaşça gülümsedi. Baba, oğul psikoloji mahvetmek konusunda üstlerine yoktu. Niyetimden emin olmak için beni denemişti ve o izin verse bile Ata’yla evlenmek istemediğime emin olmuştu. Böylelikle asıl derdimin Ata’yla evlenmek değil, aksine evlenmemek olduğuna ikna olmuştu.

“Ama sen beni deneme.” dediğinde anlayamayarak kaşlarımı kaldırdım. “Bana dürüst yaklaş çünkü denklemimin bilinmeyen sayılarla bozulmasını sevmem.”

Birkaç saniye göz göze kaldık ve tahmininde yanılmadığını görüp gülümsedi. “Bir konu daha var, değil mi? Seni başka neyle tehdit ediyor?”

Dudağımın kenarını kemirip dururken güvende tutmak istediklerimi daha da tehlikeye atacak adımlardan korktuğum için susuyordum. “Cevap vermezsen, planımızın bozulmasına neden olursun.”

Bana bir süre daha baktıktan sonra iç çekti ve çalışanından su istedi. Çalışanı suyu bana uzatıp geri giderken yavaşça içtim ve mantık çerçevesinde bir karar vermeye çalıştım. Ata gibi onun da Barlas’ı öğrenmesi fazla zamanını almazdı ama şimdi Barlas’ı korumak istediğimi açıkça dile getirdiğimde sevdiğimi de kabul etmiş olacaktım. Karşımdaki adam hiçbir şart altında fikrini değiştirip evliliğimize izin verecek değil gibiydi ve dediği gibi, dürüst yaklaşmadan beni Ata’nın tehditlerinden arındıramazdı ama Beyham Yıldırım hiç de güvenilir bir isim değildi. Ona sadece, oğluyla evlenmemi en az benim kadar istemeyeceği için güvenmiştim. Bir anlığına denemek için izin verir gibi yapmıştı ama şimdi endişelerimden arınmış bir şekilde baktığımda, asla izin vermeyeceğini görebiliyordum.

“Annen akıl hastanesindeymiş. Seni öldürmeye çalışmış, zaten psikolojisi hâlâ bozukmuş ve bir ilerleme kaydedilemiyormuş. Oradan çıkabileceği yok gibi. Ata’nın seni annenle tehdit edeceğini düşünmüyorum, o konuda sana daha fazla zarar verebilecek bir şey bulamaz. Baban zaten öldü.” dediği sırada hayatımdaki travmaları öyle havadan sudan konuşuyordu ki içim sızlamasa gülebilirdim. “Ailenle ilgili değil, diğer tehdit. Öyle değil mi? Bir adamla mı ilgili?”

“Evet.” dedim çünkü demesem de cevabı yüzümde ve bakışlarımda görebilecekti. “Onu öldürmekle,” dedikten sonra es verip gözlerimi kapattım. Korkuyla nefes alıp verirken üst gövdem hareketlenmişti. Dudağımı yalayıp kaşlarımı olabildiğince kaldırarak zihnimi toparlamaya, başımdaki sancılara engel olmaya çalıştım. Gözlerimi kırpıştırarak araladım ve göz göze geldik. Karşısında mahvoluşum onun için hiçbir anlam ifade etmiyordu. Sadece, aynı tarafta olduğumuz için memnun gibiydi. Oğlu benimle evlenmek için inat etse bile, beni koruyup tehditlerden arındırabildiği sürece oğluna ‘hayır’ diyeceğimi görmüş, rahatlamıştı. Sesimi temizlesem de yorgun bir sesle “…ya da hapse attırmakla tehdit edecek beni. Kardeşim de yetiştirme yurdunda.” dedikten sonra yüzüm buruştu ve gözlerim sehpaya düşerken sesim kısıldı. “Ona ne yapmakla tehdit edecek, henüz bilmiyorum.”

Onu da öldürmekle mi tehdit edecekti? Küçücük bir çocuktu o… Ata ise kocaman bir şerefsizdi ve evet, bunu yapabilirdi. Ya da belki de bir ailenin evlat edinmesini sağlardı, benimle görüştürmemekle tehdit ederdi, hiç bilmiyordum.

“Berk Barlas Altay.” dediğinde gözlerim hızla Beyham’a dönmüştü. Telefonuna bakıyordu. Adamlarına sormuş, cevabını almış gibiydi. “Ata’nın yeni adamlarından biri. Kafes dövüşlerine de yeni katılmış ve çalışanlar Ata’nın Siyah denilen o herifin şampiyon olmasından haz etmediği söylenmişti. Sonra bir anda, bu kadar yakınına aldığına göre buna değer bir fikri olmalı.”

Oğlunun yaptığı çoğu şeyden haberdardı. Peki arkasından çevirdiği işleri de biliyor muydu? Ata, babasından bağımsız işlere kalkışır, tamamıyla ona bağımlı olmamak için onun gücünü ve parası kullanarak ama onunla bağlantısız pis işlere bulaşırdı. Belli ki babasının gözü kulağı üstündeydi ve belki de bazılarına müsamaha gösteriyordu.

“Seninle aynı mahallede yaşıyor üstelik.” dedikten sonra gözlerini bana çevirdi. “Merhum babası başkomisermiş. Berk Barlas da, babasının yolundan gidecekken ilk sınıfta vazgeçmiş. Şimdi kafes dövüşlerine, Ata’nın işlerine bulaştığına göre kanunun diğer tarafında olmayı tercih etmiş. Aynı lisede okumuşsunuz, üst döneminmiş. Bu kadar bilgi bağlantı kurmam için yeter de artar.” dediğinde “Evet.” diye mırıldandım. Gerçeği bilen birine yalan söylemek için çırpınmayacaktım.

“Birlikte misiniz?”

“Hayır.” dedikten sonra dudağımın kenarını kemirerek sehpaya baktım.

Tahmin ederek “Önceden birlikteydiniz.” dediğinde ona bakmadan sessiz kaldım. “Ama hâlâ birbirinizi seviyorsunuz.” dediğinde bakışlarımı yavaşça ona çevirdim. Cevap vermedim ama anlayarak başını onaylar şekilde salladı. Sevgi, gürültülü bir kelimeydi. Öyle sessizce sevemiyordum ve Ata gibi babası da hemencecik görebilmişti. “Yani sen, kardeşini ve o adamı koruduğum sürece oğlumla evlenmeyeceğini mi söylüyorsun?”

Umutla “Eğer korursanız,” derken sesim, yüklerinden bir nebze olsun arınmıştı ve daha güçlü geliyordu. Sadece umut edebilmek bile ne büyük nimetti. Ben bir süredir umut dahi edemiyordum ve bu, yolun daha ortasında ya da başındayken bile bir anlığına sonuna varmış gibi hissettiren ‘umut’ denilen kavrama ihtiyacım vardı. Başka türlü nasıl hayata tutunabilirdim, bilmiyordum. “Beni tehdit edebileceği bir şey kalmayacak.”

“Dürüst olmak gerekirse, bir gün bu işin patlayacağını elbette ki biliyordum ama çözümü seni koruyarak değil, bizzat öldürerek bulacağımı düşünüyordum.”

Gözlerine bakmayı sürdürdüğümde hafifçe dudakları kıvrıldı. “Biraz önce o adamın ölme ihtimaline dair konuşurken boğuldun ama seni öldürmeyi planladığımı söylerken yüzüme ifadesizce bakıyorsun.”

Vücudum, koltuğun ucunda kaldıkça öne doğru devrilmek istediği için ardıma yaslanırken derin bir nefes alıp verdim ve kollarımı göğsümde birleştirdim. “Oğlumu sevmediğin için şanslıyım. Yoksa ölmek pahasına ondan vazgeçmezdin, görebiliyorum.”

Başımı yavaşça sallarken “O konuda hiç endişeniz olmasın. Ömrümün tek bir günü bile oğlunuzu sevmek gibi bir tehlikeyle karşılaştırmayacağım sizi.” dediğimde alınmak yerine sırıttı.

“Ama sandığın kadar kolay değil. Tehditleri ortadan kaldırsam bile senin peşini bırakmayacak.” dediğinde göğsüm yeniden sıkışmaya başlamıştı. “Bana takıntılı.” dediğimde benden haber aldığı bir durum olmadığını görebiliyordum. O da, bunu biliyordu.

“Her geçen gün daha da kötü hâle geliyor. Destek alması lazım yoksa benim hayatımı da, kendi hayatını da mahvetmek için yeni planlar yapıp duracak.”

“Her şeyi ince bir şekilde işleyerek ilerleteceğim. Tek oğlumu kaybetme şansım yok.”

Tek oğlum, deyip duruyordu. Başka bir varisi olsa, Ata’yı kaybetmemek için bu denli uğraşmayacağa benziyordu. Resmen oğlu, canından bir parça olduğu için değil, soyunu sürdürebilecek tek kişi olduğu için bu kadar uğraşıyordu.

“Bana, oğlumun planlarını açıkça anlat şimdi.”

Beni dinledikten sonra bir süre düşünerek dışarıdan içerisi görünmeyen füme camlara doğru baktı. O sıra göğsümde kavuşturduğum kollarımı sıkıp duruyordum. Doğru bir adım atıp atmadığımdan emin değildim ama Ata’yı durdursa durdursa, babası durdurabilirdi. Babası da durdurmak için her şeyi yapabilecek kadar gözünü karartmış bir adamdı ve en kötü ihtimalde beni öldürürdü. Neyse ki Can’ı ya da Barlas’ı öldürmek işine yaramazdı, tehlikede olan tek kişi ben olurdum bu senaryoda.

Gözleri tekrar bana döndüğünde ben de endişeli düşüncelerimden sıyrılıp odaklandım. “Gizli gizli ilaç almasını sağlayacağım. Sakinleştirici ve antidepresan. Bunun psikozunu hafifletmesini umacağız. O sırada da, bırakacağız ve her şey onun istediği gibi ilerleyecek. Planında başarılı olacağını sanması mühim, yoksa yeni planlar kurar ve bu sefer kartlarını bu kadar açık oynamaz. Sana evlenme teklifi edeceği zamana kadar karşısında yenilmiş bir kadın görmesini sağlayacaksın. Ben de, itirazlarımı durmadan sürdüreceğim. Evlenme teklifi edeceği günü öğrendiğin gibi bana söyleyeceksin.”

“Hayır, dediğim gibi Barlas’ı öldürür.” dediğimde “Bir cevap vermeyeceksin.” dedi ve anlayamayarak baktım. “O gün sana değil, bir başkasına evlenme teklifi edecek.”

Yüz ifademe güler gibi oldu. İnsanların hayatlarıyla oynamaktan zevk alma özelliğini de babasından almıştı Ata. “Oraya, bir başka iş arkadaşımın kızı gelecek. Takıldığı kadınlardan biri ama keyfince ardında bırakamayacağı kadar güçlü bir ismin kızı. Ata’nın onu oraya çağırdığını düşünerek gelecek ve tam olarak o noktada, namlunun ucunda Barlas değil sen olacaksın Asya Tanyeli. Oğlumu, gücümüzü ve ismimizi sarsabilecek kadar tehlikeli bir dostumuzun kızını ortada bırakırsa seni öldürmekle tehdit edeceğim. Dua et, seni gözden çıkartamasın çünkü ‘hayır’ diyecek olursa, seni vururum.”

Dudaklarım aralandığı gibi “Merak etme.” dedi. “Yine de diğer iki ismi koruyacağım. Anlaşmalarıma sadığımdır.”

Rahatlayarak nefesimi üflediğimde yeniden garip bir yüz ifadesiyle baktı. “Korkunç bir hastalığa yakalanmışsın ve hâlin Ata’dan bile kötü.” dediğinde pürüzlü sesimle “Anlayamıyorum.” dedim.

“Kendini feda etmeye meyillisin. Tek derdin, sevdiklerini hayatta ve güvende tutmak. Bu sırada ölüp ölmemek seni o kadar da korkutmuyor.”

“Açıkçası,” dedim ve yaşlı gözlerle gülümsedim. “Yaşamakla aram iyi değil.” dedikten sonra yine de umutla camdan dışarıya doğru baktım. Gökyüzü gülümsememi genişletti. Uçmak için yaratılmıştım ama kanatlarım yorgundu. Düştüğüm yerde sevdiklerimin uçmasını izlesem de yeterdi. Ama eğer… Eğer tüm bu karmaşadan yaşayarak kurtulursam ve onları da güvende tutabilmeyi başardıysam evet, öyle bir yaşayacaktım ki yaşayamadığım yılların bile acısını alacaktım. Mutlu olacaktım! Kardeşimle ve… Barlas’la… Allah’ım, düşünmek bile içimi kıpır kıpır ediyordu. Hiçbir engel kalmamışken sadece, alelade bir kahvaltı sofrasında Barlas ve Can’ı aynı anda gülerken, sohbet ederken görmek… Bu anı yaşama hayaliyle çırpınıyordum. Her an bir şeyler mahvolabilir, hissiyle değil de gerçekten endişelerimden arınmış bir şekilde gülerek o anı yaşamak istiyordum.

“Ata, o kadınla evlenmeyi kabul eder. Senin ölmeni göze alamaz ama senden de vazgeçmeyecek. Metresi gibi hayatında olmanı isteyecek.”

Gözlerim tekrar ona döndü. “Varlığın gelinimi ve dostum olan ailesini rahatsız edebilir, bu yüzden buna da izin vermek istemem ama eğer Ata’nın düzgün durması için buna müsaade etmem gerekecekse, o noktada yalnızsın. Seni birlikte olmaya zorlamasına müsaade etmem çünkü hamile kalma tehlikeni göze almak istemiyorum ama yakınlarında tutmak istiyorsa, buna karşı gelmem. Barlas’ı ve kardeşini korurum ama seni, Ata’dan korumaya devam etmem çünkü asıl niyetim, oğlumu ve soyumuzu korumak.”

Başımı onaylar şekilde sallarken o kahvaltı masasındaki tabaklar teker teker yere düşüyordu. Örtüyü çekip sürükleyen adamlar da, hayatımı mahvederken yorulmuyordu bile. Kızarık gözlerle bakmayı sürdürdüm. Ara ara titreyen dudaklarımın kenarını kemiriyordum. “Eğer her şey düzgün ilerlerse, yavaşça Ata’yı tedavi edip sana olan ilgisini hafifletebilirsem seni, kardeşini ve o adamı buradan uzaklara gönderirim. Ata’nın bir daha ulaşamayacağı, görüp takıntılılığının tetiklenemeyeceği kadar uzaklara.”

Sesimi temizlesem de boğuk bir sesle “Birkaç şey daha isteyeceğim.” dediğimde uyarır gibi baktı ama ben canımı masaya yatırıyordum, o da bazı taşların daha altına elini koymalıydı. “Görüyorsunuz, ben her şeyi hayatımdaki iki kişi için yapıyorum ve eğer, onlar tehlikeye düşerse bu plan da yatar.” dediğimde başını onaylar şekilde salladı. “Kardeşim yetiştirme yurdunda, her an evlat edinilme tehlikesi var. Benim de görüş yasağı…” diyeceğim sırada “Biliyorum her şeyi.” diyerek araya girdi. Ben de başımı onaylar şekilde salladım ama konuşmaya başlayana kadar tekrar o konuştu. “Evlenme teklifine kadar Ata’nın ilgisini çekecek bir müdahalede bulunamam. Seni kardeşinle tehdit etmek istiyorsa yakından ilgileniyordur o davayla da, yetiştirme yurduyla da ama evlenme teklifinden sonra kardeşini oradan çıkartacağım. Sonra ister bizzat ilgilenirsin, ister ilgilenecek başka birini bulursun. İhtiyacınız olduğu kadar paranız da olacak, merak etme.”

Bizzat ilgilenmek isterdim elbette ama hâlâ Ata’dan kurtulamamış olursam belki de gerçekten Canan teyzelerle büyümesini isterdim. Barlas’ı ve Can’ı hayatta, güvende tutacağına dair söz vermişti ama dediği gibi, oğlunun bana olan takıntısı geçmezse beni hayatlarında tutmaya da devam edecekti. Bu şartlar altında Barlas’la bir arada olamayacağım gibi Can’a da ihtiyaç duyduğu aile hayatını veremezdim.

“Her an evlat edinilebilir.” dediğimde “Engel olurum.” dedi kendinden emin bir şekilde. “Oradan, senin istediğin bir ailenin ya da senin gözetiminle çıkmasını sağlayacağım, zamanı gelince.”

Rahatlayarak nefes alıp verdim. Acı beni kamburlaştırmak üzereydi, omuzlarımı dikleştirdim. Gözlerimin parladığına emindim. Umut ekildiği yerden yeşerirdi ve sonunda meyve verebilecek tohumlara sahiptim.

“Yetiştirme yurdunda anlaştığım bir adam var. Her ay para ödüyorum ve karşılığında kardeşimi görmemi sağlıyor ve hatta evlat edinebilecek birini ayarlaması için yüklü bir para istiyor. Ata onun peşine düşmüş ve o da bunları Ata’ya söylemekle tehdit ediyor…” dediğim sırada telefonunu eline alıp “İsmi ne? Öldürteyim.” dedi ve gözlerim irileşirken koltuğun ucuna kayıp “Hayır, hayır.” dedim. Kemal iğrenç herifin tekiydi ama benim yüzümden ölmesini elbette ki istemezdim. Müthiş bir sakinlikle bulduğu çözümü dile getirmesine karşı dehşete düşmüştüm. Telefonunu maillerini kontrol edecekmiş gibi eline almış, ‘öldürteyim’ diyordu. Biraz önce Ata’ya dair plan kurarken daha düşünceliydi, çözüm ‘öldürmek’ olmadığı sürece onun için üstüne düşünmek ve durumu çözmek daha yorucuydu.

“Niye? Onun ayarladığı adama ihtiyacın yok.” dedikten sonra “Ama kardeşinle görüşmen için araya giremem.” diye ekledi. Evlenme teklifine kadar olabildiğince su altından yürümek istiyordu.

“Çünkü ölmesini istemiyorum.” dedim, bu ihtimal hiç aklına gelmediği için garip bir ses tonuyla. Kaşlarını kaldırıp şaşkın ve alaylı bir “Hah.” sesi çıkardıktan sonra hafifçe güldü ve telefonunu kapatıp masaya yasladı. “Peki, o zaman ne istiyorsun?”

“Benden yine susmak için para isteyecek.” dediğimde “Öderim.” dedi. Para elinin kiriydi. “Bana, nereye gideceğini kanıtladığın her şeyi öderim.”

Yine de Kemal’i aradan çıkartamayacaktım çünkü Ata tehlikesi bitene ve Can içeriden çıkana kadar ona ihtiyacım olacaktı. Her ihtimale karşı Kemal’in isteyeceği ya da Can’ı oradan çıkarttıktan sonra eğer Beyham yan çizerse buradan yeterince uzaklaşabileceğimiz kadar parayı toparlamam lazımdı. O zamana kadar belli ki Beyham da ödeme yapacaktı, ben de çete ile toparlayabildiğimi toparlayacaktım ve aynı anda yedek planımla birlikte ilerleyecektim. Bir planım başarıyla sonuçlansa yeterdi.

“Ve sen de benim casusum olacaksın.” dediğinde kaşlarım kalktı. “Oğluna karşı?”

Başını onaylar şekilde salladı. “Benden habersiz işler çeviriyor. Bazılarını öğrenebiliyorum ama ben her şeyi öğrenmek istiyorum. Bana düzenli aralıklarla Ata’nın çevirdiği işlere dair rapor vereceksin.”

“Her şeyi ben de bilmiyorum.” dediğimde gülümsedi. “Bileceksin.”

Ağız dolusu küfür etmek isterken “Peki.” diyebildim. “Benim güvencem ne olacak?”

“Sözüm.”

Emin olamayarak baktığımda, “Ve başka çaren olmayışı.” diye eklerken itici ve alaylı gülümseyişi genişlemişti. “Zaten uçurumdan düşmek üzereyim. İtileceğime kendim atlarım. Güvence istiyorum.”

Gözleri gözlerimde bir süre gezindikten sonra sıkkın bir nefes alıp verse de güldü. “Kabul etmeliyim ki, etkileyici bir kadınsın.”

Yüzüm buruştuğunda “Merak etme, seni oğlumdan uzaklaştırıp kendime isteyecek değilim. Senin gibi değersizlere parmağımın ucuyla bile dokunmam ama karakterin hoşuma gitti. Savaşçısın.” dedi. Hakaretleri içimi rahatlattı. Başıma Yıldırım soyundan bir takıntılı yetiyordu. Savaşçı olup savaşa gitmemiştim. Savaşın ortasında doğmuş, savaşmak zorunda kalmıştım. Kendi karakterim hoşuma falan gitmiyordu. Çok daha hassas, bencil ve umursamaz olmayı dilerdim. Biraz şımarıklığa bile sahip olabilirdim ama savaşıp durmak zorunda kalmamayı yeğlerdim.

“Sana oğlumun işlediği bir suçun görüntülerini vereceğim. Eğer sözümden dönersem, kullanırsın. Durduk yere kullanmaya çalışırsan seni öldürürüm.” dediğinde yavaşça sırıttım. “Sen de kendini feda etmeye hiç meyilli değilsin, değil mi?” dediğimde başını onaylar şekilde salladı. Oğlunu bile soyu için koruyordu. Güvence olarak kendini değil oğlunu zora sokacak bir çözüm üretiyordu.

“Hem de hiç.” dedi arsız bir gururla. Ellerini kavuşturdu ve “O zaman anlaştık, Asya Tanyeli.” dedi. “İkimiz de birbirimizin işine yarayacağız ve sonunda umuyorum ki birbirimizden sonsuza kadar kurtulacağız.”

İç çektim. “Umarım.”

**

“Araban hayırlı olsun.” dediği sırada arabasından henüz inip kaputuna yaslanan Barlas’a yakınlaşıyordum. Gözleri yürüyüşümde gezindi ve alayla “Hemen teslim etmediler sanırım.” dedi. Ata’yla görüşmeye girdiği gibi Beyham’ın yanına gelmek için çıkmıştım ve nerede olduğumu belli ki öğrense de yanıma henüz gelebilmişti. Gergin bir alaya sahipti. Buraya araba almak için gelmediğimi tahmin ediyordu ve yine, bir sürü yalan uydurmam gerekecekti.

Karşısında, kaldırımdan inmeden dikildiğimde, arabaya yaslanmış halde bile olsa hâlâ benden uzun kalıyordu. Kollarımı göğsümde birleştirip sert bir yüz ifadesiyle dudaklarımı araladığım an bir elini cebinden çıkartıp kaldırdı ve “Nefesini yorma güzelim.” dedi. Yüzündeki alaylı sırıtış silinirken eliyle ardımı gösterdi. “Beyham Yıldırım’la görüşmeye geldiğini biliyorum.”

Atıp tutturabileceği bir durum değildi. Beyham durduk yere aklına gelmezdi ama Beyham’ın burada olduğunu nasıl bilebiliyordu ki? Resmi olarak Beyham’a ait değildi, Beyham’ın gayri resmi işlerinde ortaklık ettiği birine aitti ve bağlantı kurabilecek kadar bilgili olan fazla kişi yoktu. Ben de, boşboğaz Ata sayesinde biliyordum.

Dudaklarımı birkaç kez aralayıp geri kapatırken kollarım da çözülmüştü. “Nasıl?” diye sordum en sonunda, kayan çantamı yeniden omzuma asarken.

“Önce sen cevapla. Beyhan Yıldırım’la işin ne?”

“Sana ne?” diyerek yaya geçidine doğru yürüyeceğim sırada kolumdan tutarak beni durdurdu ve gözlerim içerisi görünmeyen ama şu an izliyor olabilecek Beyham’ın olduğu kata doğru bakıp tekrar Barlas’a döndü. Sabrı pek yoktu, görebiliyordum. Yine bir sürü iş karıştırıyordum, sinirleri bozuktu. Ata’yla görüşmeleri de Barlas için çok sakin geçmemiş olmalıydı. Burnunu sokmaması için onu yatıştırmam gerekiyordu ama casus olacağıma göre buraya sık sık gelecektim ve sadece şu anı kurtarmam yetmezdi.

“Casusuyum.” dediğimde kaşları önce kalkıp sonra çatıldı ve gözleri biraz önce baktığım yöne çevrilip dönüp tekrar bana döndü. Kolumu yavaşça bıraktı, zaten sıkı tuttuğu yoktu sadece gitmeme engel olmak istemişti. “Belirli aralıklarla gelip Ata’nın çevirdiği işlere dair bir şeyler öğrenebildiysem anlatıyorum, o da bana ödeme yapıyor.”

“O zihninde aynı anda kaç tilkinin kuyruğunu birbirine dolanmaktan koruyorsun?”

“Çok.” diye itiraf ettim ama omuzlarımı dik tutmayı sürdürdüm. Sesimi de, yüz ifadelerimi de, bakışlarımı da sert tutuyordum çünkü aptal aptal aşka kapılmayı bırakmalıydım. Önce bizi imkânlı kılmalıydım, sonra zaten aşkımızı yaşardık ama şu an, sonumuz belli değilken ona hatırlarken acı çekeceği güzel anılar vermeyi planlamıyordum. Kendime vermek isterdim... Sonum iç açıcı olmazsa eğer, son anılarımın Barlas’la ve dilediğim gibi geçmesini isterdim ama işte, Barlas’a karşı bencil olamıyordum.

“Asıl sen söyle, hangi abilerin sana burasının Beyham’la ilişkili olduğu bilgisini verdi? Hangi abin bunu bilebilecek kadar pis işlere bulaşık? Ya da sen Berk Barlas Altay,” derken kolumu bırakıp çektiği sırada açmış olduğu mesafeyi kapattım ve işaret parmağımı göğsüne yaslayıp kaşlarımı kaldırarak gözlerimi diktim. “Sen kimlere bulaştın?”

İfadesini korudu ve hayran kaldım. Acısını da böyle gizlediği anlar oluyordu işte ama sevgisini hiç gizlemiyordu. Zaman ve mekân fark etmeksizin yansıtıyordu. Ya gerçekten gizleyemiyordu ya da gizleme gayreti hiç yoktu. “Sen de casus olabilir misin yoksa?”

Kaşlarını kaldırırken yavaşça sırıttı ve şaşırmış gibi mi bakıyor yoksa ihtimal vermeyecek kadar alaylı mıydı, anlayamadım. Sırıtışında alt dudağını ısırarak gözlerini gözlerimde gezdirdi ve bakışları hayranlığa dönüştü ama bu sıklıkla oluyordu ve konumuzla ilgisini çözemedim. “Sen o güzel aklını, bunlarla yorma.” dediğinde deli gibi başımı sallarken ben de yavaş bir şekilde sırıttım. Gözlerim, dudaklarıma tezat bir şekilde öfkeyle bakarken işaret parmağımı vurur gibi tekrar göğsüne yasladım. Dibinde olduğum için gözleri arada dudaklarıma alçalıyordu ama çoğunlukla gözlerime bakmayı başarıyordu. “Elin kolun uzundur, tamam. Çevren geniştir,” dedikten sonra isterik bir şekilde gülerek başımı salladım. “Buna da tamam ama birbirimizi kandırmayalım Barlas. Bu kadar da değil.”

Sırıtışını dudaklarını alayla kıvırmak için kapattı ve ardında yavaşça dilini çiğnerken gözleri ilgiyle gözlerimde geziniyor, söylediklerimi dinliyordu. Cevapları sınırlı olduğu için tepkilerinden anlamaya çalışıyordum ama ona bakarken sevdiğim adamı görüp durmak, işleri zorlaştırıyordu. Zihnimi bulanıklaştırıyor, düşüncelerimi susturuyordu. Cevapları duymak isterken hızlanan kalp atışlarımı duyuyordum.

O yüzden daha yumuşak bir sesle, “Öyle değil mi?” diye sorduğumda o da ılımlı bir sesle “Hm…” dedi dudaklarını aralamadan. “Öyle mi dersin?” deyip kaşlarını tekrar kaldırdığında gözlerim kısıldı ve konuya odaklanmaya çalıştım.

“Ata’dan nefret ettiğin ortada ama bir şekilde dibine girmek istedin, başardın. Aptal bir adam değilsin, kendi göz göre göre yakmazsın.” dediğimde alayla güldü ve gözlerini ardımda, sokakta gezdirirken gülüşünü iç çekerek sonlandırdı. “Yakarım aslında.” dedikten sonra alevine bakar gibi baktı bana. O sıra ellerini tekrar ceplerine yerleştirdiği için üst vücudu hafifçe hareketlenmiş ve sırıtışı yamuk bir hâl almıştı.

Üstüne doğru yürümeye başladığımda teslim olarak geriledi ve en sonunda tekrar arabanın kaputuna yaslandı. Bacakları arasındaki yerimi alırken “Başka birine çalışıyorsun.” dedim ve hatta gözlerim Beyham Yıldırım’ın olduğu yöne doğru dönüp tekrar Barlas’ı buldu. “Sen de Beyham’ın casusu olabilir misin?”

Beyham belli ki aynı anda birçok satranç tahtasında oynayabilecek bir adamdı ve oğlunun bir şeyler çevirdiğinden de, onun sözünden çıkmaya meyilli olduğundan da haberdardı. Ata’nın etrafında adamları olduğu anlamına geliyordu. Barlas’ı da o sokmuş olabilir miydi? Hatta Barlas’ı sokarken, benimle ilişiği olduğunu da biliyordu belki de. Biz Barlas’la birbirimizi korumak isterken, o da bundan yararlanarak kendi isteklerine ulaşmak için bizi kullanıyor olabilir miydi? Bu, içeride Beyham’ın olduğunu neden bildiğini de gösterirdi.

“Öyle mi dersin?” diye sordu tekrar.

Sinirle “Yalan söylemek için çabalamıyorsun bile!” diye çıkıştım ve hafifçe omuz silkerken keyfini sürdürdü. Tepkilerini kontrol edişi doğru bir tahminde bulunup bulunmadığımı anlamama engel oluyordu.

“Ata’ya karşı, kendini de beni de koruyabileceğini düşünüyorsun ve bunun bir sebebi olmalı. Adeta Ata’ya meydan okuyorsun, ve bunun bir sebebi olmak zorunda. Sen gerçekçi bir adamsın.” derken Ata’ya meydan okumasına rağmen babasının casusu olacağına dair olan tahminimin ihtimali azalmıştı. Her ne şartlar altında olursa olsun babası oğlunu yenmezdi, onu ayakta tutmak istiyordu. Barlas ise Ata’yı yenecekmiş gibi bir hırs ve güven içerisindeydi. Bu gücü Ata’nın babasından değil, düşmanından alıyor olmalıydı.

Elbette ki bütün söylediklerim arasında buna takılıp “Ata’ya karşı seni korumak?” diye sorduğunda ben de neyse ki tepkilerime hâkim olup “Tehlikeli biri olduğu için.” dedim, yoksa hâlihazırda tehlikede olduğum için değil tabi…

Sanki onun gibi tehlikedeymişim gibi söylemiştim ve hemencecik yakalayıp sormuştu ama sadece onun çalışanı olmak bile, tehlike çanlarının çalmasına yetiyordu ve bundan fazlası yokmuş gibi davranmıştım. Bakışlarından inanıp inanmadığına emin olamadım ama konuyu sürdürdüm. “Bana kalırsa senin arkanda birileri var. Yani ben Ata’yla beraber pisliğe bulaşma diye dil döküyorum ama sen çoktan bulaştın zaten, değil mi? Hırsızlıktan bile fazlası, sen çoktan başka bir mafyanın adamısın. Öyle değil mi?”

Elleri aramıza doğru hareketlendiğinde gözlerim ellerindeyken bir adım geriledim çünkü arabaya yaslı bacaklarının arasındaydım ve dip dibeydik. Alan açtığımda alaylı ve yavaş bir şekilde alkışladı. Yüzünde de kasten oluşturduğu, bir filmi hayranlıkla izlemiş gibi bir ifade vardı. Dudaklarında da yamuk bir sırıtış. “Fakülteye geri dön, bölümünü bitir ve adli yargı sınavlarına katıl Asya’cım. Ülkenin senin gibi savcılara ihtiyacı var.”

“Senin gibi de polislere!” diye çıkıştıktan sonra yüzümü buruşturup omzundan düşüp duran çantamı bu sefer kaputun üstüne doğru sertçe fırlattım ve ellerimi iki yanımda kaldırıp “Vardı gerçi. Artık o adam değilsin belli ki.” dediğimde gözlerinden kırgınlık geçer gibi oldu ama yüz ifadesini bozmadı. Bana kızamazdı! Eskisi gibi değildi işte! Beyham’ın da dediği gibi kanunun diğer tarafına geçmişti. O beni günahlarımla seviyordu, evet. Ben de onu her günahıyla severdim ama alkış da tutamazdım. “Suçlu yakalayacağına gittin hırsız oldun ve şimdi daha fazlası da mı var? Söylesene, başka bir mafyanın casusu musun?”

“Umarım öyle değilimdir yoksa Beyham Yıldırım’ın olduğu bir yerin yakınlarında beni ifşa ettiğin için akşama kalmadan ölürdüm.” dediğinde tedirgin bir şekilde sesimi temizleyip “Yeterince uzaktayız.” diyerek binayı gösterdim ve çevreme bakındım. Etrafta da bizi duyabilecek kadar yakınlıkta biri yoktu. Sağ tarafımızda benzinlik vardı ve yolun karşı tarafında fabrikalar sıralanıyordu.

Kimsenin duymamış olduğuna emin olunca tekrar ona döndüm ama o etrafa bakmakla oyalanmamış, sadece beni izliyordu. O da kimsenin duymadığını düşünüyordu ama etrafa bakınarak ona yeni cevabını düşünmek için yeterince zaman kazandırmıştım. Çenem sinirle kasıldı. “Ne haltlar karıştırıyorsan öğreneceğim ama sana söyleyeyim, eğer casus değilsen tehlikedesin. Eğer casussan, daha da büyük tehlikedesin.”

“Dedi casus.” dediğinde omuz silktim. “Ben büyük patronun casusuyum. Ata öğrense de bana zarar veremez.”

Gözleri gözlerimde gezindikten sonra yavaş ama gergin bir sesle “Arabaya geç.” dedi ve kaputtan kalkmak için doğrulduğunda bir adım daha geriledim. Cüsseli bedeni arabayla aramdan geçip şoför koltuğuna yöneldi. Kaputun üstünden çantamı aldım.

“Seninle gelmiyorum.” dediğim sırada açtığı kapıyı tekrar kapattı ve isterik bir şekilde gülerek ellerini arabanın üstüne yaslayıp öyle baktı. Gülen dudaklarında dilini gezdirdikten sonra gülüşü bir anda silindi ve ellerini daha sert bir şekilde arabanın üstüne yaslayıp “Neden?” diye sordu.

“Seni uyardım. O kapıdan girdin ve beni kaybettin. Sen ortalarda mafyacılık oynarken ara ara gelip de benimle de evcilik oynamana izin vermeyeceğim. Ben bir gün bu sıçtığımın pisliğinden kurtulacağım ama sen daha da pisliğe batmak istiyorsan, sana kolay gelsin!” diye bağırdıktan sonra ardıma döndüm ve benzinlik tarafına geçmek için yaya geçidine yöneldim. Benzinliğin önünden toplu ulaşım aracı geçiyordu. Niyetim elbette ki onu bu pislik içinde yalnız bırakmak değildi ama ben hepimizi kurtarmaya çalışırken onun daha da batmaması gerekiyordu. Beyham’la anlaşmamızda Barlas’ın bir başkasının casus olma ihtimali yoktu. O ihtimalde anlaşmamızın Barlas kısmı çöp olurdu ve Beyham onu korumak bir kenara, bizzat yok ederdi.

Durağa vardığımda oturağa oturacakken Barlas’ın arabasının önüme kadar geldiğini gördüm. Benden yana camı açıp sabrı sınırda bir sakinlikle “Bin.” dedi.

Durakta başka kimse olmadığı için rahat bir şekilde, “Beni uzaktan koru Barlas.” dedim.

Direksiyonu daha sıkı kavrayıp dişlerinin arasından “Sana yeterince uzağım zaten.” dediğinde birbirimize diktiğimiz gözlerimiz birkaç saniye sessizce izledi. En sonunda, “Daha da uzak dur.” dedim. Evet, olmak istediğine ve hatta benim de istediğime kıyasla bir hayli uzaktık ama böyle burnunun dikine gidecekse, daha da uzak durmalıydı. Ve her şeyin yanı sınıra, sonunda ölüp kalmayacağımın belli olmadığı bir yol içerisindeydim, ona da umut vermek istemiyordum, benden eğer başarırsak Ata’dan ve dertlerden kurtulacağımız güne kadar uzak durmalıydı.

“Gelip seni omzuma atmamı istemiyorsan bin hadi Asya.

Ardımdaki reklam camına yaslanıp bakışlarımı ondan aldım ve “Otobüsü takip edersin.” dedim. Ondan yana bakmasam da kapının açılma sesini duydum ve göz ucuyla da görebildiğim kadarıyla yakınlaşmaya başladı. Dibime vardığında gözlerimi ona çevirip “Seninle…” dediğim sırada bir kolumu tutarak eğildi ve omzunun üstünden atıp diğer koluyla da belimi sararak beni çanta gibi omzuna attı ve hatta o sıra düşen çantamı yerden alıp geri kalktığı sırada hâlâ omzunda öylece duruyordum.

Söylenmelerim ve darbelerim eşliğinde beni arabaya bindirdikten sonra onu ittirmeme rağmen emniyet kemerimi bağladı ve “Ayağın sıkışacak.” diyerek bacağımı yeniden içeri almamı sağlayıp kapıyı kapattığı gibi kilitledi. Göğsüm sinirli nefeslerim yüzünden sarsılır gibi kalkıp inerken emniyet kemerimi çözüp elim kapının kulpunda şoför kapısına gelmesini bekledim. Kapıyı açtığı gibi kilit de açıldığından ben de kapıyı açtım ama bileğimden tutup beni geri çekmişti. Zorlanmadan yanımdan uzanıp kapıyı geri kapattı ve tekrar kilitledi.

“Barlas!” diye bağırdığım sırada da emniyet kemerimi çekip bağladı. O kendi emniyet kemerini takıp arabayı çalıştırırken ellerimi yumruk şeklinde sıkıp resmen sinirle çığlık attım. Göz ucuyla bana bakıp tekrar yola döndü ve arabayı sürmeye başladı.

Torpidonun üstüne sert bir şekilde vurup “Beni kontrol etmeyi bırak!” diye çığlık attım. İçim dışıma çıkmak istiyordu. Her anlamda. Midem gibi kalbimi de kusup rahatlamak istiyordum ve yaşlar habire gözlerimde birikiyordu. Aynı anda bin tane dertle uğraşıyordum ve Barlas peşimi bırakmıyordu! Ant içmişti sanki, sonunda ona sığınmak zorunda kalmam için etrafımı kuşatmaya ama onu yaşatmaya çalışıyordum! Ne olursa olsun, onu ve kardeşimi yaşatmaya çalışıyordum! İpleri benim elimden, Barlas bile alsın istemiyordum. Güvendiği bir şeyler vardı, belliydi ama ben onun canını ona bile emanet etmek istemiyordum. Bir plan kurmuştum ve doğru düzgün ilerlerse Barlas’ı da Can’ı da ve hatta belki de kendimi de koruyabilecektim ve bunu bozmasına izin veremezdim.

“Git, istifa et o zaman. An itibariyle Ata’ya çalışıyorum ve senin de korumanım. Sabaha kadar delir, delirmek için istediğin özel bir mekân varsa söyle götüreyim, biraz da orada delir ama yanımda kalmaya mecbursun.” dediğinde yeni bir sinir çığlığı eşliğinde tekrar elimi torpidonun üstüne vurdum.

“Vurma şöyle elini.” dediğinde acımasına rağmen tekrar vurdum. Sesini yükselterek “Canını yakıyorsun aptal!” dediğinde “Sensin aptal! Ve sana ne?” diye bağırıp tekrar vurduğum için direksiyonu sağa kırıp tekerleklerin kulak tırmalayıcı sesi eşliğinde durdu. Bileğimden tuttuğu gibi elimi torpidodan çekti ve eş zamanlı olarak ona dönüp yakınlaşmış olduğum için yakından baktığı yüzüme doğru “Bana bak, sana sen bile zarar veremezsin!” diye bağırdı.

İkimiz de nefes nefese göz göze kaldıktan sonra eli bileğimden elime kaydı ve avucumu yukarıya doğru çevirmemi sağladı. Başparmağı kızarmış avucumu okşadığında sert vuruşlarım yüzünden karıncalanmış elimde bile temasını hoş bir şekilde hissettim. Avucumu dudaklarına çektiği gibi elimi geri çektim. Öpseydi acı macı kalmazdı tenimde ama bir kere daha ölürdü ruhlarımız.

Gözleri bana yükselirken boynumda takılı kaldı ve saçlarımı önüme alacağım sırada eli uzandı ve tekrar omuzlarımdan geriye attı. Eli ensemi sararken diğer eli tenimde dolaştı ve “Boynundakiler ne?” diye sordu.

“Sinir krizi.” diye açıkladım ve öfkeli olsa da hızla kızarmış gözleri gözlerime yükseldi. Tırnak izleriydi, aklına başka bir şey gelmezdi ve sinir krizi geçirdiğime ikna olurdu. Zaten gerçek de buydu. Ona olan sinirim dolayısıyla sinir krizi geçirdiğimi düşünüyordu, bunun da gerçeklik payı vardı ama çok daha fazlası vardı maalesef ki.

Bakışları, şu ana kadar varlığını hatırlamadığım tırnak izlerinin için için sızlamasını sağladı. Her biri Barlas’ın öpmesini istiyordu. Başparmakları yara izlerinin üstünde gezinirken beni, benden nasıl koruyacağını düşündüğünü görebiliyordum. Öfkeliydi bir yanı, biraz bana, çokça da kendisine. Ne olursa olsun onun yüzünden sinir krizine girdiğimi düşündüğü için suçluyordu kendisini ama buna rağmen geri adım atmıyorsa, çok daha önemli sebepleri olmalıydı. Beni koruyacağını düşünüyordu ve hatta tüm bunları beni kaybetmemek için yaptığını söylüyordu. Aklından geçenleri tam olarak bilmiyordum ama Ata’ya yakın dururken amacı beni korumaksa, Barlas’ı aframla, taframla ve sinir krizlerimle vazgeçiremezdim. Vazgeçmeyecekti…

“Öpmeme izin ver.” dedi ve tenim, kalbim, ruhum ‘lütfen’ diye çığlıklar attı ama “Hayır.” dedim ve boynumdaki ellerini de ittirdim. Tekrar yola doğru dönüp saçlarımı omuzlarımdan önüme aldım. “Sen o kapıdan girerek beni kaybetmeyi göze aldın, sonuçlarına katlan. Seni teklif edildiği gün de, bugün de uyardım.”

“Ulan!” diye bağırıp o da sert bir şekilde direksiyona vurdu ve ben de onun avucunu sevmek, öpmek istedim. Dün gece duvarı yumrukladığı eline bakmak bile içimin gitmesini sağladığı için göz ucuyla baktığım elinden gözlerimi alıp tekrar yola döndüm. “Beni terk eden ve bin defa reddeden kadın mı söylüyor bunu? Sen beni kaybetmeyi göze almak bir kenara, istedin lan! Vazgeç benden, dedin! Ben mi kaybetmeyi göze alan oldum şimdi?”

Yola bakmayı sürdürürken kollarımı göğsümde birleştirdim ve dudağımı kemirmeyi bırakıp “Ben diyeceğimi dedim Barlas. Korumam olman ve aynı çeteden oluşumuz dışında aramızda hiçbir sohbet geçmesin. Benden uzak dur, benimle konuşma, göz göze bile gelme. Ya Ata’nın adamısın, ya da başka bir mafyanın adamısın ve nereden bakarsam bakayım, elle tutulur yanın yok. Benden uzak dur.”

Kahkaha attığında gözlerim ona döndü. Ardına yaslanmış yüzünü ovuştururken saçlarını da olabildiğince dağıtıyordu. Elleri ensesine kayarken öfkeli gözlerini aralayıp yola baktığı sırada üst dudağını dişleri arasına aldı. “Çok güzel.” derken kısıktı sesi. İleriye bakmayı sürdürürken kasılan çenesini isterik sırıtışı süslüyordu. Şakaklarında, alnında ve boynunda damarlar belirginleşmişti.

“Evine taş atmak isteyen mahalleliyi suçlarsın ama sen de anlamadan sırt dönüyorsun.” dedikten sonra ellerini ensesinden yavaşça çekti. Bir dirseği cama yaslanıp eli alnını bulurken diğer eli direksiyonu sıkıca kavradı ve inanamıyormuş gibi tekrar güldü. “Hem de bana.”

Hem de o bana hiç sırtını dönmezken…

Sırtımı döndüğüm yoktu hatta onun sırtını hançerlerden korumaya çalışıyordum. Sıkkın bir nefes alıp verdikten sonra “Yanlış bir yoldasın.” dedim. Gözlerini bana çevirdi ve öfkeyle kırgınlık harmanlanmış bir şekilde baktı. “Seni anlamamı istiyorsan, anlat.”

“Anlatsam, herkes anlar zaten.” dediğinde gözlerim yeniden kızarırken buna şahit oldu. Seven, sevdiğini sessizken de duyardı. Ben de ‘bir bildiği vardır’ deyip yanında kalmak istiyordum ama onu korumak gibi bir önceliğim vardı. Nelerle boğuştuğumu bilmiyordu ki! Anlatmamama rağmen hissediyor, onun deyişiyle başımın üstündeki kara bulutları defetmeye çalışıyordu ama bunu yaparken kendisini tehlikeye atışı beni daha da kötü bir hale getirirdi, görmüyor muydu?

Kuruyan dudağımı yaladıktan sonra kısılmış sesimle “Zarar görmeni izlemeyeceğim.” dedim.

Kendinden emin bir şekilde “Ben de.” dediğinde yüzüm buruşurken “Bunları yapmandaki amacın ben miyim?” diye sorduğumda yavaşça başını salladı. “Başka sebepler de var ama asıl amaç sensin.”

Var gücümle “İstemiyorum!” diye bağırırken vücudumu da ona çevirmiştim. “Duydun mu? İstemiyorum! Benim için kendini tehlikeye atma! Nelere bulaştıysan, bırak git! Beni düşünme!” dedikten sonra söylerken kendi kalbimi ve daha kötüsü onun kalbini kırmak pahasına “Seni terk eden, reddedip duran, hiçbir zaman da tekrar elinden tutmayacak olan bir kadın için hayatını kaydırma!” dediğimde yavaşça gözlerini yola çevirdi. Eli, direksiyonda gezinirken oyalanıyordu biliyordum. İleriye bakan gözlerinde tüm duygular geçti, âdemelması zorlanarak hareketlendi ve şakağını dirseği cama yaslı eline dayadı. Gözlerini yavaşça kapattı. “Duydun mu be…” diyeceğim sırada direksiyondaki elini kaldırıp sert bir şekilde vurarak tekrar yasladı. Boğuk bir sesle “Sus.” dedi. “Diyeceğini dedin, bir dakika müsaade et bana.”

Dudaklarım konuşup durumu düzeltme isteği içerisindeydi ama ondan özür dileyip kırıklarını sarsam mı durum düzelecekti yoksa benden vazgeçeceği kadar onu yaralasam mı, bilmediğim için çaresizce susarken üzgün gözlerle onu izliyordum.

“Sadece bir dakika.” diye tekrarlayıp gözlerini araladı ve bana bakmadan kapıyı açıp arabadan indi. Kapıyı sertçe kapatıp arabanın ardına doğru yol alırken ellerini ensesine götürmüştü. Ardıma dönüp arabanın arka camından bagajın üstüne yaslanıp kendisine gelmeye çalışmasını izlerken “Özür dilerim.” diye fısıldadım. Yaşlı gözlerle önüme döndüm ve o geri gelene kadar ben de kendimi toparlamaya çalıştım. İnip yanına gitmek ve sarılmak, niye öyle dediğimi dürüst bir şekilde açıklamak istiyordum ama yapamayacağım, onun hüznünü silemeyeceğim için o dönene kadar en azından kendi gözyaşlarımdan kurtulmaya çalıştım. “Özür dilerim sevgilim.” diye tekrarladım ağladığım için boğuk bir sesle. Bir dakika, dese bile daha fazla zamana ihtiyaç duymuştu. Ben de dokunsalar ağlayacak hâlde bile olsam dokunmadıkları sürece gözyaşlarımı tekrar hapsedebileceğim kadar güç kazandığım sırada arabanın kapısı açıldı. Soğuk içeriye dolarken koltuğa oturdu ve bana bakmamayı sürdürerek kapıyı kapattı. Emniyet kemerini takıp arabayı çalıştırdı ama sürmeden önce dudağını yaladı ve derin bir nefes alıp verdi. “Beni istemiyorsun.”

Boğazıma acılar dizilirken “Evet.” dedim. Sesim kötüydü ama bağırıp çağırdığım için de kısılmış olabileceğine yorabilirdi. Zaten ses tonumu anlamaya çalışacak bir hâlde değil gibiydi, yüzüme bile tepkilerimi görmek için bakmıyor, sadece ileriye bakıyordu. Bir gün beni tekrar ve bu sefer sonsuza kadar kaybedebilecekken, o güne kadar sevgilisi olarak onu biraz daha yaralayamazdım.

Pürüzlü bir sesle “Eyvallah.” dedi başını sallarken. Beni korumaya çalışmaktan vazgeçeceğine dair umutlanmıştım. Sesini temizledi. “Seni sessiz sevmeye çalışacağım.” dediğinde kalbi gürültüyle kırılıyordu, duyuyordum. Acı boğazımdaydı, ne tükürebiliyor ne de yutkunabiliyordum. Ona bu cümleyi kurmak zorunda bırakan kendim dâhil her şeyden nefret ediyordum. Birkaç nefes es verip sonra “Rahatsız etmeyeceğim.” dediğinde en azından kendisini benim için tehlikeye atmayı bırakacağı için omzumdaki yükler azalıyordu ama kalbimdeki ağırlık hafiflemiyordu. Onu hayatta tutmam için bana yardımcı olacaktı en azından. “Ama vazgeçmeyeceğim Asya.” dediğinde omuzlarım yeniden çöktü. “Bazen sen de beni istiyormuşsun gibi davranıyorsun.” dedikten sonra bir hayale dalmış gibi buruk bir gülümseme belirip silindi. “Sanki hâlâ seviyormuşsun gibi.” dedikten sonra gözlerini kapatıp başını iki yana sallayarak hayallerinden koptu ve derin bir nefes eşliğinde yeniden araladığında ileri bakan gözlerinde yaşlar parlıyordu. “Belki de kafan karışık,” dedi. Gerçekten onun da kafası karışıktı ve hâlimi, tavrımı çözemiyordu. Sebebi bendim, ona olan sevgimi gizleyemiyordum ve o sevdiğimi görüp yaklaşınca da önüne engel çıkartıyordum sanki sevmiyormuş gibi. Bir süre gergin bir şekilde dilini kemirirken düşündüğünden mi yoksa yorgunluğundan mı bilmem kısık gözlerle ileride bir noktaya daldıktan sonra iç çekerek gözlerini tekrar hareketlendirdi. “Bilmiyorum.” dedi güçlükle. Ne istediğimden emin olamıyordu. “Ama ‘biz çoktan bittik’ diyorsan, ihtimalimiz kalmadı, diyorsan,” dedikten sonra dudakları kıvrılıp gevşedi ve gözlerini ve başını sol cama doğru çevirdi. Yüzünü görmekten beni mahrum bırakırken sol eli yüzüne doğru yükseldi ve gözyaşlarını sileceğini anladım. Benim de gözlerim yaşlanırken önüme döndüm. Yaşlarını silmek istediğim adam yaşlarını benden gizlemek zorunda kalıyordu. “Ona da eyvallah.” dedi soluk verir gibi. “Fikrin değişir mi değişmez mi, bilmem.” dedi ve yine de bana açık kapı bıraktı. Ben de sağıma bakarak gözyaşlarımı sildikten sonra derin bir nefes alıp cesaretle ona baktım ama o hâlâ benden yana bakmıyordu. Göz göze gelmek istemiyordu. Benim de ona bakabilmemi sağlayan, onun bana bakmayışıydı yoka göz göze gelmeye gücüm yoktu.

“Ama benim fikrim değişmeyecek. Önce kara bulutlarını dağıtacağım, sonra da tüm güneşler senin olsun. İster yanımda, ister benden uzakta.” dedikten sonra hafifçe omuz silkti ve bu konuda elinden bir şey gelmeyeceği için “Orasını sen bilirsin.” diye mırıldandı.

Sessiz kaldım. O yanımda yokken her mevsim güz, her hava kapalıydı bana ama dile getirmedim. “Ama sana yemin ediyorum, bir kere daha bana ‘vazgeç’ demeye getirirsen çeker öperim Asya. Sonra pişman olup beni bir kere daha mı öldürürsün, yoksa öpersin de yeniden mi yaşatırsın, sana kalmış. Ben senin beni istememene ‘eyvallah’ diyorsam, sen de seni korumama ‘eyvallah’ diyeceksin. Varlığıma sabret biraz, fazla zamanımızı almayacak. Sene bitmeden yoluna bakacaksın.”

Öperse, ben de öperdim. Sonra da pişman olurdum. Deyişiyle önce onu tekrar yaşatır ama sonra yine öldürmüş olurdum. Varlığıma sabret biraz, dedikten sonra es verme ihtiyacı duymuştu. Varlığına şükrediyordum, haberi yoktu. Aslında o da duyuyordu sevgimin sesini ama bastırmak için öyle çabalıyordum ki şu an gibi kafasının karıştığı, aksine inanmaya başladığı anlar oluyordu.

Direksiyonu sımsıkı tuttu, gücü yanlış yerlerde arıyordu ama ona başka çare bırakmıyordum. “Anlaştık mı?” diye sordu. Gözlerinin bana döneceğini, yutkunmaya çalışmasından anlarken hızla sağıma doğru baktım ve yüzüm buruştu. Cevap vermediğimde, camın yansımasından gördüğüm kadarıyla bir süre ona bakmayışımı izledi. Saçlarımda gezindi gözleri, sol tarafımın gördüğü kadarında, dudakları minik hareketlerle bir kıvrılır bir bükülür gibi olduktan sonra iç çekti. Önüne dönüp elinin tersiyle tekrar gözyaşlarını sildi ve yola çıktı.

Allah bilir nelere bulaşmıştı, bilmiyordum ama ikimiz de iki uçtan birbirimizi korumaya çalışıyorduk. Birimiz… Kazanırdı, değil mi? En azından birimiz, bizi kurtarabilirdi, öyle değil mi? Elim sol şakağımda dolaşırken yüzümü örtmeye çalışıyordum çünkü buruşup duruyordu. Sağ elimle de ıslandıkça gözlerimi siliyordum. Ben de gözyaşlarımı, silmek isteyecek adamdan saklamaya çalışıyordum.

İçimde, sadece ona sakladığım ve onu sakındığım yerde hiç sönmeden var olan o ışık, birimizin başaracağını umuyordu. Güneşli günler gelecekti ve biz o kahvaltı masasında kahkahalar atacaktık. Yaşlı gözlerle gülümsedim.

Bunu yapacaktık.

**

“Siyah’ı mutsuz görmeye alışığım.”

Gözlerim önümdeki masayı silen Meriç’e döndü. Bir eli masaya yaslıyken bezi tutan eli de duraksamıştı ve başı bana doğru dönmüştü. Yanımdaki masaya tuttuğum tepsideki kül tablalarından birini yerleştirdikten sonra başka bir masaya geçmeden duraksadım ve sıkkın bir nefes alıp verdim.

“Evden çıkmadan önce montunu giyer gibi hep hüzünle çıkardı kapıdan. Güldüğü, eğlendiği anlarda bile biliyordum, bir derdi vardı.” derken ellerini masadan çekip doğruldu ve masanın ucuna, olduğum yöne doğru yaklaştı. Tepsiyi sımsıkı tutarken sessiz kalıyordum ama gözlerim konuşuyor olmalıydı. Henüz müşteriye açılış yapılmadığı, hazırlık yapan çalışanların çıkardığı sesler dışında sessiz olan yer altı barında sol yanımdan sahne ışıkları bulunduğumuz alana kadar loş bir şekilde aydınlatıyordu ama son saatlerdir mütemadiyen kızarık olan gözlerimi Meriç’e tekrar göstermeye yetmiş olmalıydı ışık. Tamamen aydınlığa çıkana kadar, daha da karanlığa gömülmek isterdim. Esasen saklanmak ve aydınlığı beklemek, isterdim.

“Çağrı için de, benim için de kaç gece rakı sofrası kurduk. Hepimizin derdini dinledi, çözdü ama sırayı hiç devralmadı. Kaç kere de sorsak, seni bize anlatmadı.”

Barlas anlatmasa bile şimdi gerçeği açıkça görebiliyormuş gibi ‘derdini’ değil, ‘seni’ demişti. Kaşlarım yavaşça kalktığında burukça gülümsedi. “Evet, seni.” dedikten sonra başını salladı. “Derdi sendin hep, belli. Artık eminim.”

Yutkunamayışımı gördü. Ben de sadece Siyah için değil, benim için de üzüldüğünü gördüm ve içim sızladı. Belirli bir yaşıma kadar hayat, belirli bir yaştan sonra da hayata eşlik ederek ben, kendimi yalnızlaştırırdım ama son zamanlarda bu inadımı sürdüremeyeceğim insanlarla çok yüz göz oluyordum. “Kendime sakladım, derdi ama görürdük, anlatmaya korkuyordu çünkü hepimizin aksine onun derdi o masada konuşulup çözülebilecek bir dert değildi. O masadan kalkamamaktan korkuyordu.”

Dolan gözlerimi kaçırıp hızlıca “Mekân açılacak birazdan.” demeye çalışarak kül tablalarını yerleştirme işime devam etmek için hareketlendim. Ona bakmadan ama yerleştirmem gereken masalar yakınında olduğu için uzaklaşamadan işimi sürdürürken o da işine dönsün isterdim ama susmadı. “O yüzden dediğim gibi, Siyah’ı mutsuz görmeye alışığım ama bir dostu olarak sonunda mutlu hâlini görebildikten sonra aradaki farka isyan etmemek de elde değil.”

Ona sırtımı dönüp başka bir masaya daha kül tablası yerleştirdiğim sırada o da yanımdaki masaya kadar yaklaştı. Silmek üzere masaya eğildi ve ellerini yasladı ama göz ucuyla gördüğüm kadarıyla hareketlenmeden önce başını bana çevirdi. “Niye böylesiniz anlamıyorum. O seni bas bas bağırarak seviyor. Senin ne kadar sustuğunun önemi yok, sen onu gözlerinle bile seviyorsun, belli.” dediğinde başka bir masaya geçmiştim ve kül tablasını gürültüyle, masaya zarar vermek ister gibi bıraktım. Tepsi neyse ki boşalmıştı. Midem kasılıyordu ve tepsiyi taşımakta zorlanacak kadar ellerim güçsüz düşmüştü. Yeni işime geçmeden önce Meriç’in sileceği masanın önünden geçmek için yöneldim. ‘Yapma’ der gibi “Asya.” dediğinde masanın önünde duraksadım ve dönüp bakmadan “Dostuysan, benden vazgeçmesini sağla.” deyip ilerlemeye devam ettim.

“Senin gücünün bile yetmediği şeye, benim gücüm hiç yetmez.” dediğinde mutfak kapısının da olduğu koridora girmeden önce duraksayıp omzumun üstünde sıkkın bir şekilde baktım. Ellerini iki yanında açıp ‘yapacak bir şey yok’ der gibi omuz silkti ve önüme dönüp hızlı adımlarla ilerlemeye devam ettim. Sen bile vazgeçiremiyorsun, ben ne yapayım, diyordu ve haklıydı. Benim bile, ne yaparsam yapayım, nasıl kırarsam kırayım gücüm yetmiyordu.

Mutfak kapısından girmeden önce koridorun sonundaki demir merdivenleri görüp o yöne ilerledim ve gürültüyle çıktığım gibi demir kapıyı da ittirdim ve nefes alma ihtiyacıyla kendimi dışarı attım. O sıra kucağında üst üste dizerek taşıdığı bira kasalarıyla birlikte Barlas’ı gördüm. Kapıyı aniden açışım sebebiyle gerilediğinde kasalar sarsılsa da hızla dengesini korudu ve neredeyse yüzüne kadar uzanan kasaların ardından başını uzatıp bana baktı. Gözlerimi kaçırıp kapıyı geçebilmesi için açık tuttuğum sırada buna ihtiyacı olmadığını biliyordum ama oyalanacak bir şeyler arıyordum. Nefes almak için kaçtığım yerde sanki hayat ‘senin tek nefesin bu adam’ der gibi karşıma Barlas’ı çıkarıyordu.

Plan Barlas’ındı. Zaten bu çetenin, ben dâhil olana kadar yaptığı tüm planlar, Barlas’ındı. Planı yaparken gerekli bilgilere ulaşmak için kullandığı kaynak kim ya da kimlerdi, meçhuldü. Hangi abileri, daha doğrusu mafya abileri ona yardımcı oluyordu, Allah bilirdi ama iletişim kurmama çabam, şimdilik üstüne gidemememi sağlıyordu. Barlas’ın kaynağı meçhul duyumlarına göre bu akşam burada yüklü bir uyuşturucu ticareti dönecekti. Bulunduğumuz yer zemin katı canlı müzik, aşağı katı ise dj performansı olan bir bardı ve ticaret şu anda kullandığımız arka girişten olacaktı. Uyuşturucular, mutfağa ve depoya inecek kasalar ile getirilecekken, para ise geri dönen, boş şişelerin olduğu kasalarla ödenecekti. Barlas’ın duyumuna göre polis, işletme sahibi Selim Yelduran’ın tepesindeydi. Birçok yasadışı işini, yasal işletmelerini paravan olarak kullanarak gerçekleştiren Selim Yelduran bir süre boyunca işlerini durdurmuş, polisin gölgesinden kurtulmaya çalışmıştı ama geçen zaman işlerini bir hayli sekteye uğrattığı için ve bu gibi işlerde sektörde bilinmek kadar kazılı kalabilmek de önemli olduğundan işlerine devam etmek zorunda kalmıştı. Polis, adamların tepesinde olmasına rağmen suç anına şahit olamasa da, son zamanlarda Selim Yelduran ve işbirlikçilerince yapılan kara para aklamanın ve uyuşturucu ticaretinin tekrar kaldığı yerden devam ettiğini düşünüyordu çünkü çark dönmeye devam ediyordu. Bu gecenin gündemi kara para aklamaktan ziyade, uyuşturucu ticaretiydi. Tezgâhı çözmeye ve devirmeye çalışan sivil polis, Selim Yelduran’ın sattığı alıcıdan, mal alıyordu ve almayı sürdürebildiğine göre, Selim Yelduran başındaki polis tehlikesi yüzünden duraksattığı işlerini tekrardan sürdürmeye ve uyuşturucu temin edebilmeye başlamıştı. Polis uyuşturucuların peşindeydi, bizse paranın. Barlas’ın gözlemlerine ya da duyumlarına, sohbet kuramadığımız için soramamıştım, göre işi sürdürebilmesinin sebebi, polisten kaçırmadan yapmaya başlamasıydı. Gece her zamanki gibi ilerler, alkoller alınır, şarkılar yükselir ve ışıklar dans eden bedenlere yansırken müthiş bir rutine sızdırılan ticaret, sivil polislerin gözlerinin önünde akıyordu. Polis bu gece tezgâhı çözüp uyuşturucuları yakalar mıydı, şüpheliydi ama Barlas’ın niyeti parayı elde edip tezgâhı olduğu haliyle bırakmak değildi. Para, tekrar dışarıya, yük aracına çıkartılan kasalarda olacaktı ve biz parayı çaldığımızda uyuşturucular hâlihazırda barın duvarları içerisinde kalacaktı. Eğlenmeye gelmiş gibi masalarda ve bistrolarda olan ama aslında alıcı olan kimselere bizzat barın içerisinde ulaştırılacaktı. Barlas, mekân sahibinin paranın peşine düşecek halinin kalmaması için ve gözlem içerisinde olan sivil polisler bizim parayı çalmamıza değil, mekân içerisindeki uyuşturuculara odaklanıp işimizi kolaylaştırsın diye, bu tezgâhı devirecekti. Bir süredir geceleri gelip gözlem yapmıyorsa, bu rutini nasıl çözmüştü, bilmiyordum. Belki de Selim Yelduran, Barlas’ın casusluğunu yaptığı diğer mafyanın sinirini bozmuş bir işbirlikçiydi ve Barlas’a bu bilgiyi vermişti, hiçbir şey bilmiyordum ama Barlas’ın arkası sağlam birileriyle iş içerisinde olduğuna emin olmuştum. İki senedir girdikleri her delikten çıkıyorlardı ve girdikleri delikler için ihtiyaç duydukları gücü bir yerden temin ediyor olmalılardı. Üç kişilik bir çetenin yapabileceğinden daha organizelerdi. Bu kadar parayı kaldırıp hâlâ yakalanmadıklarına göre güvenceleri vardı. Paranın bir kısmı mahallenin ihtiyaçlarına, yardıma, bir kısmı bölüşerek kendilerine kalıyordu ama tüm para onlara kalıyor olsa şimdiye hırsızlık yapmayı bırakacak kadar birikimleri olurdu ama sanki birine daha ödeme yapıyorlarmış gibiydi. Paranın sadece bir kısmı Barlasların kontrolünde oluyordu. Pastadaki diğer dilimin sahibini öğrenecektim ama önce, yaşadığımız karmaşayı azaltmalıydım.

Cumartesi akşamı olduğu için ihtiyaç doğrultusunda arttırılmış çalışan sayısı kontenjanından dâhil olmuştuk ve birbirimizi tanımıyormuş gibi davranıyorduk. Sadece Meriç ve ben, öğlen vakti birlikte gelip iş için anlaşmıştık. Meriç’in daha öncesinde bir süre boyunca çalıştığı bir yerdi burası, özellikle de hırsızlık yapmaya başlamadıkları iki yıl öncesine kadar burada barmenlik yaptığını öğrenmiştim. İhtiyaca göre iş kolu değişiyor olsa da, çoğunlukla barmen olarak çalıştığını söylemişti. Meriç’in de, Çağrı’nın da çete dışındaki hayatını merak ediyordum. Anladığım kadarıyla Meriç küçük yaştan beri bu tarz ortamlarda çalışan biriydi. Zaten tefeci Sadık’la karşılaştıklarında Sadık Meriç’i, Meriç de Sadık’ı tanımıştı. Bizim mahallede yaşıyordu ama kiminle yaşıyordu, ailesi var mıydı, neredeydi, hiç bilmiyordum. Çağrı da, sohbet arasında birkaç kez ananesinden bahsetmişti ama gündelik sohbetler içerisinde yer verdiğinden tam olarak nasıl bir hayat sürdüğünü bilmiyordum. Bağ kurmamam gereken insanlara dair merak sahibiydim çünkü onlara değer vermeye başlamıştım. Benim için bir gün ardımda bırakacağım bir çetenin üyesi olmaktan daha fazlası olmaya başlamışlardı bir süredir. Bencil olamayacağım insan sayısı gittikçe artıyordu ve hayat hem beni yalnızlaştırmak isterken hem de yalnızlığımı dağıtan kişileri yoluma çıkartarak neyi amaçlıyordu, hiç bilmiyordum.

Şu an taşınan kasalarda para ya da uyuşturucu olmadığını düşünüyorduk ve Barlas kontrol etmiş olmalıydı, kulak içi iletişim cihazımız ile uyarmadıysa, düşündüğümüz gibiydi. Bu taşıma işini, günü birlik çalışanlarına değil de, sivil polis olmadığından emin olduğu, tanıdık çalışanlarına yaptıracak olmalıydı. Neyse ki Meriç de onlardan biriydi.

Çağrı, kapı önü çalışanıydı. Sokaktan geçenlere psikolojik baskı değil adeta eziyet uygulayarak mekâna çağıran çalışanlardan biriydi ve eziyetini dinlemeye katlanamadığımız için ses cihazlarımızı kapatmıştık, birimiz ihtiyaç duyunca açıp diğerimize ulaşacaktı. Çöpü çıkardığım sırada izlediğim kadarıyla işinde de fena sayılmazdı. İnsanı sussun diye ya saldıracağı ya da içeri girip bir bira içeceği kadar çaresiz bırakıyordu. Patron yarın tekrar onu işe çağırmak için numarasını isterse, şaşırmazdım ama başarırsak, yarınki telefon hakkını karakolda, avukatını aramak için kullanacak olmalıydı. Canlı müzik katı bir süredir açıktı, dj katı ise birazdan açılacaktı.

Barlas da önce, üst kattaki canlı müzik için başvurmuştu çünkü ‘ne iş olsa yaparım’ diye başvurulduğunda Meriç’le bana verildiği gibi aşağı katın garsonluğu veriliyordu ve birimizin üst katta, arka kapıya yakın bir konumda olması gerekiyordu. Çağrı ön kapıya hapsolmuştu, en azından oradan gözlem yapma ya da bir aksilik çıkarsa bizim için arabayı getirme şansına sahipti ama Meriç’le ben aşağıda tıkılı kalmıştık. Sadece Meriç, asıl ticaretin döneceği kasaları taşıyan gruptan biri olacaktı. Bizimle ilgilenen şef, ‘Barmenlik yapmayacaksın, teslimat yoğunluğu var bu akşam, orada adama ihtiyaç var’ demişti ve böylelikle, hem ticaretin döneceğine hem de Meriç’in de dâhil olacağına emin olmuştuk. Hafta içi, mekânlarda canlı müzik için çıkacak grup ya da solist arayışı daha yoğun olabiliyordu ama çoğu mekânın hafta sonu akşamları çıkacak grupları belirli oluyordu. Hafta içi ise, müşteri azlığı sebebiyle alelade gruplara iş verebiliyorlardı. Bu sebeple Barlas’ı canlı müzik için işe almamışlardı, Barlas da ‘ne iş olsa yaparım’ demek zorunda kalmıştı ve şimdilik teslimatları taşıyordu. Bu teslimatlar henüz suç unsuru taşımıyordu.

Tanımadığı bir kadın çalışanmışım gibi “Sağ ol.” dedi sadece ve açtığım kapıdan geçti. Sadece plan gereği değil, öğlenki konuşmamızdan sonra tavırlarımız gereği mesafeliydik ama en azından şimdi bir bahane altında ‘yabancı’ gibi davrandığımızda daha hazmedilebilir olmalıydı, yine de hazmedemiyordum. Onunla yabancı olmaya çalışmaktan yorulmuştum.

“Ne demek.” dedim ben de, muhtemelen öğlenden beri hissettiği gibi ona bir ‘yabancı’ ve hayatımda bir ‘hiç’miş gibi davranarak. Kasalardan birini aralık kalsın diye kapının önüne koydu, çünkü taşıma süreci devam edecekti ve geri kalanıyla içeri yöneldi.

“Seni hiç görmemiştim burada, yeni misin?”

Yük aracına yaslanmış, çalışanların taşımayı bitirmesini bekleyen bizim yaşlarımızda bir adamın sesini duyduğumda gözlerimi ona çevirdim. Sigarasını önüne atıp ayağıyla ezerek söndürürken mavi gözleri ilgiyle bakıyordu. Dış görünüş olarak Meriç’i anımsatmıştı, onun gibi yoğun ve uzaktan bakıldığında anlamsız görünen dövmelere, piercinglere sahipti. Teslimat yaptığı barda çalışan her kızı gerçekten ezberlemiş olabilirdi, beni hemencecik fark etmesine şaşırmadım.

“İşine bak.” diyerek kapının yanındaki duvara yaslanmıştım ki Barlas’ın sesini temizlediğini duydum. Yaslandığım yerden doğrulup kapıya doğru baktığımda henüz demir merdivenlerden aşağı inmediğini gördüm. Adamın benimle konuşmaya çalıştığını duyduğunda durmuş olmalıydı. Hırsızlık için geldiğimiz yerde teslimat şoförünü dövmesini istemeyeceğimiz için dışarıda hava almayı boş verip kapıdan geri girdim. Zaten nefesim, havada değil Barlas’taydı.

O adama gözlerini dikmiş haldeyken merdivenlere yöneldim. Sahanlığa kadar indikten sonra hâlâ orada dikildiğini gördüğüm için ben de sesimi temizledim ve gözlerini güçlükle adamdan alıp derin bir nefes alıp verdikten sonra merdivenlerden inmeye başladı. Ne için çıktığımı anlamış gibi “Ön kapıda hava al.” dedikten sonra önümde duraksayıp bana bakmadan “İstersen.” diye ekledi ve merdivenlerden inmeye devam etti. Sevgilimmiş gibi davranmamaya çalışıyordu, söylediği gibi ‘sessizce sevmeye’ çalışıyordu, bu yüzden ‘istersen’ diye eklemişti ama o adam ya da başka bir adam beni rahatsız edecek olursa sessizliğinden eser kalmayacağını biliyordum.

Ben de derin bir nefes alıp verdikten sonra Barlas’ın peşinden inmeye devam ettim. O bara yönelirken ben de mutfağa girdim ve daha bir adım atmamıştım ki, küllük yerleştirme işimin bittiğini gören mutfak şefi “Depodaki derin donduruculardan buraya on paket daha kızartma patatesi getir.” dedi. Bu tarz mekânlarda en çok patates tabağı ya da sosis tabağı sipariş veriliyordu sıcak olarak. En son Barlas’la sevgiliyken böyle bir mekâna gelip biramı yudumlarken tabaktan patates alıp alıp ağzıma atmak kadar sıradan bir keyfe sahip olmuştum. Böyle normal ve genç aktiviteleri yapmayalı bir hayli olmuştu ve gözüm gerçekten yükseklerde değildi. Normal bir hayatım olsa, yeterdi. Öğlen bile Barlas ve Can’la kahvaltı masasında gülmeyi hayal etmiştim.

İş verildikçe yerine getirdiğim bir sürenin ardından dj katı da açıldığından masa siparişleri almaya başlamıştım. Hepimiz Meriç’in vereceği haberi beklerken ilgi çekmeden ortamı ve insanları inceliyorduk. Olası sivil polisleri ya da olası uyuşturucu alıcılarını tespit etmeye çalışıyorduk ama hızla kalabalıklaşan mekânda bu mümkün değil gibiydi.

Mutfağın siparişleri çıkardığı tezgâha dirseklerimi yaslamış, çalan şarkı ritmiyle hafifçe sallanırken gözlerimi etrafta gezdiriyordum. Şef elime bir kâğıdı tutuşturunca gözlerimi ona çevirdim. Göz göze gelmeye bile zaman ayırmadan uzaklaşırken ses gürültüsü yüzünden gittikçe kısılan bir sesle “Şunları git, yukarı mutfağa yaptırt. Burası yetişemeyecek.” dediğinde merdivenlere yöneldim. Üst katta olmam, eğer zamanlama işimize yararsa iyi olacaktı ama Meriç henüz haber vermemişti ve o haber verene kadar tekrar aşağı dönecek olabilirdim. Şimdi üst mutfaktaki şef, ağız burun bükecek, ‘Sanki bizim işimiz yok, biz burada tavla oynuyoruz’ diyecekti. Sadece gülümseyip ‘Bana öyle dediler’ diyecektim ve o söve saya siparişleri hazırlarken kapının önündeki Çağrı’nın müşteri çekmek için yaptığı ilginç hareketleri görebildiğim kadarıyla izleyecektim. Daha önce de bu tarz kalabalık mekânlarda çalışmıştım ve şundan emindim ki çalışanlar çoğunlukla müşteriyi sevmiyordu, birbirlerini ise hiç sevmiyorlardı. Çalışma ve yetişme stresi müthiş bir gerilim oluşturuyordu. Ve mutlaka garsonlar ile mutfak arasında iletişim sorunları oluşuyor, bazı siparişler hatalı ya da geç gidiyordu ve bu gerilimi daha da arttırıyordu. Mutfakta pek de becerikli biri olmadığımdan hep garson olarak çalışmıştım ve bu yüzden yanlış sipariş getirmişliğim olmuştu ama mutfakta söverek yeniden yapan çalışanlardan olmamıştım. Mutfaktakilerin de şöyle bir avantajı vardı, en azından huysuz ve anlayışsız müşteriye üstüne bir şişe bira dökmek isterken bile gülümsemek zorunda kalmıyorlardı.

Barlas, bir anlığına iletişim kanalımızı açıp “Çıkacak ikinci solistte sorun çıkmış, beni canlı müziğe alıyorlar. Üst katta olacağım.” dediğinde merdiven çıkan bacaklarım duraksarken bir anda heyecan bastı ve kendi kendime sinirle inledim. Resmen lisede, henüz sevgili olmadığımız ama tanıştığımız gibi başlayan ve git gide artacağını da hissetmiş gibi tahmin ettiğim o heyecanla lise koridorlarında, ‘belki karşılaşırız’ diye dolanıyordum. Ya da evlerimiz karşılıklı olduğu için her kapıyı ya da pencereyi açışımda ‘belki görürüm’ diye düşünür gibi heyecanlanmıştım. Gördükçe heyecanlanmama engel olamamam yetmiyordu, görebilme ihtimali bile kalbime savaş açıyordu.

Adımlarımı hızlandırıp üst katın mutfağına doğru yol aldım. Canlı müzik sahnesinin ilerisinde kalıyordu. Gözlerim üst katta Barlas’ı ararken eli boş dönmüştü. Dudağımı kemirerek mutfağa vardım ve bar taburesinde oturarak içkilerini yudumlayan müşterilerin dizildiği bar tezgâhının bir ucundan uzanıp not kâğıdını uzattım. Beklediğim gibi üst katın mutfak şefi kadın kâğıda baktıktan sonra memnuniyetsiz bir ifadeyle gözlerini bana çevirdi ve ardını, etrafı gösterdi. “Biz de burada yoğunuz.”

“İstersen,” dedikten sonra iletişim kurmak için kullandıkları cihazı gösterdim. “Konuş aşağı mutfakla. Geri getirmemi söylerlerse götürürüm.”

Sanki olayın suçlusu benmişim gibi baktığında gülümseyerek “Bekliyorum burada.” dedim ve ardıma dönüp göğsüm hizasında olan tezgâh çıkıntısına yaslanarak tekrar canlı müzik alanına baktım. İlk grubun işi bittiği için ses sisteminden rastgele şarkılar çalarken sahnenin yanında Barlas ve birkaç çalışan ve çalışan kıyafeti giymemesinden ve birkaç kere çalışanların izahat verdiğini gördüğüm anlardan anladığım kadarıyla işletme müdürü ya da yetkili bir kimsesi konuşuyorlardı. Ellerinde, Barlas’ın iş başvurusunda bulunurken repertuvarında olan şarkıların yazılı olduğu bir dosya vardı. Barlas gitar, bas gitar, elektro gitar ve davul da çalardı ve işe alınma ihtimalini kuvvetlendirmek için solist olmasa bile müzik aleti çalabilmek adına da başvurmuştu ama belli ki mekânın belirli bir grubu vardı bunun için.

Barlas solistlik yaparken müzik aletlerini çalacak kişiler yerine yerleşmiş, biralarını yudumlayarak Barlas’ın gelmesini bekliyorlardı. Gözlerim yeniden Barlas’a döndüğünde bir şeylerden memnun olmadığını anlayabilmiştim ama öğlenden beridir genel tavrı böyleydi. Yine de daha fazlası varmış gibi yetkili adamın elinden bir kâğıdı aldı ve dosyanın içine koyup kapatarak bir şeyler söyledi. Gözlerim kısılırken mutfak şefi, “Şefinle konuştum, ancak on dakika sonra hazır olur.” dediğinde omzumun üstünden ona bakarak tekrar gülümsedim ve “Sorunu çözdüğünüze sevindim.” dedim. Belli ki aralarındaki tartışmada aşağıdaki mutfak şefi galip gelmişti. Bunu hatırlattığım kadın bana benden haz etmediğini gizleme gayreti göstermeden baktığı sırada nefretine gülümsemekten daha önemli işlerim olduğu için tekrar Barlaslara döndüm. Barlas çalışan dolabından montunu almış, kapıya yönelmişti. “İş yattı, dışarıdan yardımcı olacağım.”

Barlas’ın gergin sesini iletişim cihazından duydum. Mutfak tezgâhından uzaklaşıp tuvaletlerin olduğu koridora yakınlaşarak insanlardan uzaklaşırken bir elimle ağzımı kapatarak diğer elimi kulağıma götürdüm ve sesimi açıp “Nasıl yani?” dedim. O sırada Meriç de müsait bir yere geçmiş olmalıydı ki “Ne oldu? Çağrı zaten dışarıda, ben de teslimat için dışarı çıkınca, içeride sadece Asya kalıyor.” dedi ve kapının önüne varmış Barlas’ın ciğerinde nefes bırakmayana kadar üflediğini duydum. Mutfak şefine “Kapıda sigara içiyorum.” dediğimde bana ‘Tabii, mahalle yanarken sen saçını tara’ der gibi baktı ve dudakları aralandığında belki de bakmakla yetinmeyip diyecekti ama “On dakikaya buradayım.” deyip neşeyle el salladım ve çalışan dolabından montumu alıp kapıya yöneldim. Aşağı kat şefinin çalışanıydım, çok istiyorsa beni şikâyet edebilirdi ama emindim ki yenildiği bir tartışmadan sonra tekrar onu aramazdı.

Barlas bir süre ilerleyip sola, ara sokağa girdiğinde ben de ardından ilerlerken Çağrı da onunla aynı işi yapan çocuğa “Adaş, ben tekelden sigara alıp geliyorum, istediğin bir şey var mı?" diye sorduğunu duydum. Çağrı sigara içmezdi ama şu an önemli bir ayrıntı değildi. Çocuğa ‘Bir beş dakika tek idare eder misin?’ diye sormak yerine, ‘istediğin bir şey var mı?’ diyerek cevabı netleştiriyor ve karşı tarafa da belirli cevap hakları bırakıyordu. Çocuğun cevabını uzaklaştığım ve Çağrı’nın iletişim kanalı kapalı olduğu için duymadım. Barlas’ın girdiği sokağa girdikten sonra gözlerim etrafta gezindi. Taksilerinin tümü işte olan, bir taksi durağının ardında kalan, bu saatte kapalı ama neon tabelası hâlâ göz alarak yanan bir dükkânın duvarına yaslanmıştı. Yanına vardıktan sonra “Ne oluyor?” diye sordum. Koşma ve nefes sesleri gelince Barlas gibi benim de gözlerim Çağrı’ya doğru döndü.

“Ulan ite, ‘Tekele gidiyorum, bir şey istiyor musun’ diye sordum, utanmasa annesinin yarın pişireceği yemeğin malzemelerini isteyecekti. Elimi verdim, kolumu kaptı. Hızlıca sorunu konuşalım, tekelde işim uzun.” dediğinde dudaklarım kıvrılır gibi oldu. Bir süredir dışarıda ve soğukta olduğu için kızarmış burnunu çekip ellerini ceplerine yerleştirdi ve bakışlarını aramızda gezdirdi. “Sorun ne?”

“Evet,” dedikten sonra ben de duvara yaslı Barlas’a baktım. “Sorun ne? İstediğimiz gibi seni üst kata almışlardı ne güzel. Polislerde hareketlenme olursa bilgilendirmek ve ihtiyaç olursa müdahale etmek ya da kaçmak için güzel bir konumdu.”

Uzun bir cümle kurmak için yanlış bir gün seçmiştim ama bugünden sonraki günlerden biri, daha kolay olacak mıydı, bilmiyordum. Cümlem boyunca gözlerime bakmak için yeterli bahanesi olmuştu ve baktıkça da omuzları çökmüş, kaşları minik hareketlerle çatılıp gevşemişti. Onun aksine ben bakmak konusunda o kadar cesur olamamıştım, neyse ki Çağrı da yanımızdaydı ve boğulacak gibi oldukça gözlerimi Çağrı’ya kaçırmıştım.

Çağrı da tekrar “Sorun ne?” diye sorunca Barlas, “Sorun sensin belasını s…” dedikten sonra gözlerini bana çevirip sesini temizledikten sonra tekrar Çağrı’ya baktı. “… sevdiğim kardeşim. Bin kere sana dosyayı kontrol et, demedim mi?” dediğinde kısılmış gözlerim Çağrı’yla Barlas arasında gezdi. Barlas bir konuda Çağrı’yı azarlayarak suçluyordu ve ben henüz anlayamasam da Çağrı anlamış gibi baktı. Çağrı “Valla en az beş kere etmiştim aslında.” dediğinde Barlas dosyayı göstererek salladı. “Niye o zaman içinde hâlâ bestem kalıyor Çağrı?”

Benim gözlerim ilgiyle dosyaya doğru döndü. Barlas, birazdan o dosyayla Çağrı’ya birkaç tane geçirecekmiş gibi sinirle sallıyordu ama içinde resmen bir bestesi gizliydi. Ellerim uzanmak ve onlar tartışırken sinsice dosyayı kaçırmak istiyordu. Benim için yazdığı bir şarkının bestesi miydi? Müdürün ilgisini çektiğine göre sözleri de yazılı olmalıydı. Ah… O dosyayı alıp kaçsam, sözleri okuduktan sonra dönsem yüzde kaç milyon garip bir an yaşanmış olurdu?

Ben dosyayla ilgilenirken Çağrı bir süre diyecek bir şey bulamadı ve ancak sesi çıkınca gözlerimi ona çevirebildim. Mahcup bakıyordu. “Pardon valla ya. Gözümden kaçmış. Bana yazar.”

“Sana yazar ulan tabi. Dua et, altına ismimi yazıp imzamı atmamışım bu bestede. Yoksa bu dosyayla güzel anıların olacaktı. Yavşak müdür de tutturdu, ‘Çal, değişik bir şeyler olsun’ diye. Umut vadediyorsam cumartesi için de görüşürmüşüz, falan. İki saat laf salatası yaptı, cumartesi grubunun götü kalkmış, bilmem ne.” dedikten sonra yorgun bir şekilde dosyayı tutmayan elini ensesine götürüp ovuştururken başını hafifçe eğdi ve gözlerini kapattı. “Çağırın Meriç’i de, yattı plan. Asya’yı içeride tek bırakamayız.”

“Benim için sorun değil, olay dışarıda dönecek zaten.” dediğimde Barlas beni duymazdan gelerek “Hadi Çağrı, arabaya gelsin Meriç de.” dedi ve yaslandığı duvardan doğrulup rulo gibi kıvırdığı dosya eşliğinde eğimli sokakta aşağı doğru ilerlemeye başladı.

Çağrı, “Siyah, emin misin? Önemli bir işti bu, tekrarı olmayabilir.” dediğinde Barlas duraksayıp omzunun üstünden baktı. Çağrı sesini temizleyip “Meriç’le konuşayım ben.” dedi ve Barlas başını onaylar şekilde salladı. Önüne dönüp ilerlediği sırada bir küfür mırıldanıyordu ki peşinden hızla ilerleyip kolundan tuttuğum için tekrar duraksadı. Tam olarak bana dönmeden sadece başını çevirerek baktı ve yorgun bir şekilde “Efendim Asya?” dedi. Göz göze kalmamız, sohbet kurmamızın gerekmesi şu an onu yoruyordu, görebiliyordum. Güzelim, demeyi de bırakmıştı yine. Muhtemelen bugünü bir an önce bitirmek isterken işimizde de problem çıkmıştı ve içinde öfke patlamaları yaşıyor gibi görünüyordu. Çağrı’ya da fazla yüklenememişti ya da ben varım diye sövüp sayamamıştı ve ceketinin üstünden tutmama rağmen tenindeki gerginliği hisseder gibiydim.

“Niye söylemiyorsun şarkıyı?” dedikten sonra elimi geri çektim. Sesimi temizleyip isteğimi makul bir zemine oturtmaya çalıştım. “Planı bozmak pahasına?”

Yavaşça bana doğru dönüp “Benim şarkım çünkü.” dedi. Ama bu, dinleyebilmek için tek şansımdı…

“Önceden söylerdin, sahnelerde.” dediğimde hafifçe güldü. İsterikti gülüşü. Başını hafifçe sağ omzuna doğru eğmiş, kısık gözlerle bana bakarken dudakları alayla kıvrılmıştı. Dalga mı geçiyorsun lan, diye bağırmak üzere gibiydi ama dudağını yalayıp birbirine tekrar bastırırken derin bir nefes alıp verene kadar gözlerini benden sokağa kaçırdı. Gözlerini bana çevirdiğinde çenesi hâlâ kaskatıydı.

Benim gibi ama fark olarak iç çeker gibi “Önceden,” diye başladı ve hafifçe güldü tekrar. Gülen dudaklarında dilini gezdirdikten sonra hatırlatmak ister gibi başını sallayarak dikkat çekti. “Dinlerdin, en önde.” dedikten sonra başını sağ omzundan doğrultup kaşlarını kaldırdı ve bir şey diyemeyişimi izledi. Şarkıyı benim için yazdığını gizleme çabası yoktu. Niye artık söyleyemeyeceğini sinirle ama yine de kalbimin derinlerine ulaşabilerek söylüyordu.

“Dinleyebilir misin tekrar?” diye sorana kadar ben sessiz kalmıştım, o da acımasızca gözlerini dikmişti. Gözlerimi kaçırıp durmama, düşüncelere dalmama rağmen bakmayı sürdürmüştü. Ben yumruklarımı sıkıp gevşetirken o da bir elini hiç gevşetmeksizin yumruk şeklinde tutuyordu, dosyayı tutan eli ise, dosyayı bir hayli eğip bükmüş, avucunda ezer gibiydi.

“Aşağıda olacağım.” dedikten sonra sesimi temizleyip gözlerimi ona çevirdim ve hafifçe omuz silktim. “Plan gereği.”

Dinleyemem, diyordum ama konuyu dallandırıp budaklandırmadan, planımıza sabit kalarak cevaplamaya çalışıyordum. Oysaki dinlerdim. İki katın mutfak şefi beni sandviç azara maruz bırakmak üzere yola çıkmış olsa da merdivenlerden ya da Barlas’ın göremeyeceği, gizlenebileceğim bir yerden dinleyecektim.

Şaşırmamış gibi başını onaylar şekilde salladı. Şaşırmamıştı ama geçen gün cevabını yanlış anladığımda, onun başka bir kadına dokunduğunu sandığımda beklediğim bir acıya hazırlıksız yakalandığım zaman gibi baktı bana. Cevabıma şaşırmamasına rağmen hissettirdiklerine hazırlıksız yakalanmıştı. Önceden, en önden dinlerken şimdi dinlemeyeceğimi dile getiriyordum. Onu istemediğime bir kanıt daha yakalamış gibiydi. Öfkesinin alevlendiğini de gördüm ama kırgınlığı alıyordu gözlerimi. Öfkeyle bastırmaya çalışıyordu ama kırıklarından muzdaripti. Onu hâlâ istiyor ve seviyor olsam, dinlemeye tenezzül ederdim ama sadece plan bozulmasın diye söylemesi için ikna etmeye çalıştığımı sanmıştı. Belki de bu ana kadar bir yanı dinlemek istediğim için umutlanmıştı. Dinler misin en önden tekrar, diye sormuştu. Dinlerim, desem, söyleyecekti…

“Sen nasıl ki en önden tekrar dinleyemezsin, ben de çıkıp söyleyemem. O yüzden bu iş yattı, dağılacağız.”

“Konuştum Meriç’le.” dediğinde yaklaşan Çağrı’ya döndü bakışlarım. Çağrı yanımıza varınca Barlas’ın bakışlarını hâlâ üstümde hissettiğim için ben de Barlas’a baktığımda gözlerini üstümden alıp Çağrı’ya baktı ve odaklanmaya çalışır gibi gözlerini sımsıkı kapatıp açtı. “Tamamdır, hadi o zaman.” diyerek hareketlendiği gibi Çağrı “Ama bir sorun var.” dediği için durup sinirle soludu. Çağrı’ya bakan kahverengilerinde göz bebekleri öfkeyle büyüyüp küçüldü ve “Ne oldu?” diye sordu. Bir an önce gitmek istediği ve kaldıkça sıkıştığı ortadaydı. ‘Merak etme, tek başına üzülmüyorsun’ demek isterdim ama ben diyebilsem bile onun merakını gidermiş olmazdım. Bir de, ben de üzülüyorum diye üzülürdü.

“Meriç’e ancak ulaştım. Teslimat için çağırmışlar. Yani şu an uyuşturucular taşınmaya başlanmış. Bitince de paraları taşırlar. Meriç, ‘şimdi bırakamam, mecbur taşıyıp öyle geleceğim’ dedi. Yanlarında gözlem yapanlar var, çalışanların neyi taşıdığını bilmelerini istemiyorlar, yanlarından ayrılmayacaklarmış. ‘Hem bir sonraki denememiz için de bilgi sahibi olurum ama Siyah illa dönsün diyorsa bir yolunu bulayım’ dedi.”

“Bir daha mı geleceğiz ki?” diye sordum. Plan yatmıştı, yüzlerimiz görülmüştü, tekrar günü birlik gelirsek hırsızlık olunca okların döneceği isimler olacaktık. Meriç dışında kimse kimlik tespiti yapabilecekleri bilgiler vermemişti ve Meriç’e güveniyorlardı ama şüphelenip peşimize düşerlerse bize de ulaşırlardı. Polis de hırsızlığımızın ardından baskın yaparsa derdimiz Selim olmazdı ama polisler paranın peşine düşebilirdi. Polislerle eş zamanlı ilerlemezsek ise Selim’in paraların peşine düşebileceği zamanı olacaktı.

Çağrı, “Gelmek zorundayız.” dediğinde “Niye?” diye sordum. Planları, keyfimizce yapmıyor muyduk? Eğer bir zorundalık varsa, tahminimin doğru olduğuna dair bir kanıttı bu. Pasta sadece dördümüze bölünmüyordu, birisi ya da birileri daha vardı. Sahada biz olsak bile, arka planda işleri yürüten birileri daha. Gözlerim kısılarak Barlas’a döndü. Barlas da göz ucuyla bana baktıktan sonra Çağrı’ya bakıp “Bir sonrakinde Meriç’le ben geliriz, sizi riske atmayız.” dedi ve yine beni duymazdan geldi.

Çağrı, “Ayıp ediyorsun ama. Siz riske girerken ben evde çekirdek mi çitleyeceğim? Üstelik benim yüzümden...” derken Barlas’ın bakışları yüzünden sustu. “Merak etme, sen de yeterince risk altındasın ama senin fişini polisler değil, ben çekmek üzereyim.”

Çağrı şirince gülümsemeye çalıştı ama mahcup ve gergindi. “Çetemizin nazar boncuğu olsun mu bu durum?”

Barlas bir süre baktıktan sonra hafifçe dudakları kıvrıldı ve Çağrı’nın omzunu sıvazlayıp “Tamam, gevşe lan. Olur böyle şeyler. Senin de bir anın oldu.” dedi. Çağrı rahatlayarak nefesini üfledi ve neşelenerek güldü ama Barlas yüz ifadesini ciddileştirip “Çeteden atılma anın.” dediğinde Çağrı kendi tükürüğünde boğulacaktı. Hafifçe eğilip öksürdüğü sırada Barlas da gülerek elini Çağrı’nın omzundan sırtına kaydırdı ve birkaç kez vurup “Helal, helal.” dedi.

“Çalıntı parayla alınan yemekler bu arada.” diye hatırlattığımda Çağrı boğazını temizleyerek doğruluyordu. Pürüzlü sesiyle “Yok kız, ananemin emeklisiyle yedim son yediğimi.” dediğinde ben de hafifçe güldüm ve güler yüzlerimiz eşliğinde Barlas’la göz göze geldik. Gülüşümüz iç çekişe dönerek sönerken aynı anda gözlerimizi Çağrı’ya çevirdik. Gülerken gözlerimiz birbirine dönüyordu ve bu senelerdir böyle oluyordu. Neden olduğunu bilmiyordum. Birbirimizin gülüşünü görmek istiyor olabilirdik ya da mutluluğumuzu paylaşıyor olabilirdik… Muhtemelen her ikisiydi.

“Bence söyle şarkıyı.” dedim bir anda. Gözler bana döndü. Sanki Çağrı’ya söylemişim gibi hâlâ Çağrı’ya baktığımı, Barlas’a bakmaya cesaret edemediğimi fark ettikten sonra sesimi temizleyip göz ucuyla Barlas’a baktım ve “Yani, riske atmamak için planı. Ya polisler Meriç de taşırken baskın yaparsa? Meriç’i orada tek bırakamayız.” dedim.

“Adama ters gittim, artık almaz beni işe.”

“Bir denesek?” diye hevesle ona döndüm. Kapalı dudaklarının ardında dilini kemirirken bana bakan düşünceli gözleri kısıldı. O hâlâ Çağrı’dan yana dönüktü, sadece başını bana çevirmişti ama ben tamamen ona dönmüştüm ve oyuncak isteyen bir çocuk gibi zıplayıp durmama az kalmıştı. Dinlemek istiyordum… Son kez olduğunu sanmıştım ayrılırken. O güzel sesinden, o bana âşık kalbinin akıttığı cümleleri son kez duyduğumu düşünmüştüm ama şimdi karşıma bir şans daha çıkmıştı ve ihtiyaçla arzuluyordum dinlemeyi.

Gözlerime bakarken aklından bir şey geçti ve düşünürken hafifçe çatılmış kaşları gevşedi. Hatta anlık bir mimik olarak kalkıp indi. Her ne düşündüyse çenesi de gevşedi ve gözlerindeki öfke ve kırgınlık dağılır gibi oldu. Bir anda etrafımızı saran hava ısınırken beni üşütenin soğuk değil, mesafemiz olduğunu bir kez daha gördüm. Şimdi ise mesafeleri kat etmiş gibi bakıyordu.

Neyi anımsadığını heyecanla fark ettim. Kendimi bir rüyada sanırken bana sevgili olduğumuz zamanlardaki alışkanlığımız gibi onda sevdiğim üç şeyi sormuştu ve milyonlarca cevap arasından ona seçtiğim üç sebepten biri bana şarkılar söylemesiydi. Hâlâ sevdiğimi dile getirmiştim ve şimdi ısrar da ettiğim için yine umutlanmıştı. Dinlemeyeceğim, aşağıda olacağım, demiştim ve paramparça olmuş kalbi bir de buna kırılacak yer bulmuştu ama şimdi kırıklarından yeşerir gibiydi. Dinleyeceğimi düşünüyor olmalıydı. Dinleyecektim zaten ama bana bunu görmesine müsaade etmeyeceğim için şimdi umudu yeniden kırılır mıydı şarkı bitince ve onu dinlediğimi görmeyince, bilmiyordum.

Yavaşça heceleyerek “Peki.” dedi gözlerime bakarken ve el çırpmamak için zor durdum. Ah… Onun için ondan uzak durmaya çalışıyor olsam bile kendimi bencil gibi hissediyordum. Böyle güçsüzlükler göstermemeliydim ama ben de insandım! Benim de kalbim kırık doluydu ve her biri bu adama âşıktı. Arada, kalbimin ihtiyaç duyduğu anları yaşamak için çabalamak, bencillik miydi?

Bir süre sonra üst katın mutfağında hazırlanmış siparişi aşağı kata götürmüştüm. Barlas kulak içi iletişim aracımızla müdürün kabul ettiğini söylemişti. Belli ki yeni birini bulamamışlardı ki ters gitmesine rağmen Barlas’ı sahneye çıkartmaya mecbur kalmışlardı. Barlas da ‘söylemem’ dediği şarkıyı söylemeyi kabul ederek müdürün gözlerinde ödün vermişti ve bu sebeple adamın egosu çok da zarar görmemiş olmalıydı.

Şarkıyı kaçırmamak için beni yakaladıkça iş veren üstlerimden kaça kaça merdivenlere eriştim. Bunu üçüncü deneyişimdi, kaç kere yoldan çevrilmiş, bir işe gönderilmiştim ve bu yüzden yanılgı yaratmaya çalıştığım gibi gerçekten Barlas’ı dinleyemezsem, oturur ağlardım. Her gece bar tuvaletlerinde ağlayan bir kız mutlaka olurdu ve o kız bu sefer ben olurdum.

Sahne hazırlığı, baştaki samimiyetsiz ama mecburi selamlaşma, kendini tanıtma vesaire derken o da hemen şarkıyı söylemeye başlayamamış olmalıydı ama şimdi de geri gönderilirsem, kesinlikle geç kalırdım. Merdivenlerden sinsice çıkarken üst katta sarhoş olup geceyi sürdürmek için aşağı inen bir arkadaş grubuna çarpmamaya çalıştım. Sonunda üst kata vardığımda sevinçten çığlık atacaktım. Barlas’ın “Umarım beğenirsiniz.” dediğini duydum. Sevgili olduğumuz zamanlar çıktığı sahnelerde “Başta sevgilim olmak üzerine umarım beğenirsiniz.” derdi ve yine, eğer bir yerlerde dinliyorsam bana da ‘umarım beğenirsin’ demiş gibi hissetmiştim. Bana yazmış, benim için bestelemişti. Nasıl beğenmezdim?

Yukarı çıktığımda sahne solumda kalıyordu. Gözlerim camların ardından, dışarıda çalışan Çağrı’yı gördükten sonra ona da görünmemem gerektiğini hatırladım. Sonra boş boğazlığıyla iletişim kanalından bir şey söyleyebilirdi. Merdiven duvarına yaslı masaların ardında kalarak insan kalabalıklığına gizlenme çabasıyla sahneye doğru baktım. Barlas elektro gitarının askısını boynundan geçirdi ve ellerini izlemeyi sevdiğim bir anı tekrar yaşatarak gitara yerleştirdi. Omuzlarını her başlamadan önce yaptığı gibi yuvarlayarak gevşetti ve mikrofona yaklaştıktan sonra başını sallayarak çalacak kişilere işaret verdi. Baterist “Üç, iki, bir.” diyerek ritme başladıktan sonra her birlikte şarkıya girdiler ve o sıra heyecanla ellerimi kavuşturdum. Önümden geçen garsonların taşıdığı tepsilerdeki her şeyi üstüme döksem bile yanmaya başlamış tenime çare bulamazdım.

(Youtube'da Berk Barlas Altay - Ah be Güzelim diye aratırsanız bulabilirsiniz

Barlas’ın gözleri hareketliydi. En önden dinleyen, tek bir kadın yoktu artık ve her zamanki gibi sadece ona bakamıyordu ama onu arar gibi geziniyordu gözleri. Şarkı, ritminden anladığım kadarıyla genel olarak Barlas’ın dinlemeyi de, bestelemeyi de sevdiği gibi pop-rock tarzındaydı. Barlas kadar bilgili değildim. Benim yapmayı sevdiğim şey, Barlas’ı dinlemekti. Bestesi bitene ve şarkı tamamlanana kadar da sözlerini çalıp okumaya çalışırdım. Gülerek “Zaten sana, sabret.” derdi ama sabredemezdim işte! Şimdi nasıl içim içime sığmıyorsa, onunla sevgiliyken ve her şarkı zaten kulaklarıma duyurmak için yazılırken de sabırsızdım. Oysa şimdi… Gizli gizli dinlemek zorunda kalıyordum.

Dudakları aralandığında heyecanım arttı ve o güzel sesi kulaklarıma değip kalbime vardı. “Uyuyamadığım gecelerde bir rüya gibi, artık gerçekleşemeyecek hayallere dalarım.” dediği sırada başı olduğum yöne doğru döner gibi oldu ve hızla merdiven duvarının ardına kaçtım. Elim kalbimde nefesimi üfledim. “Bir zamanlar gerçekti,” dediğinde izlemek de istediğim için yeniden duvarın ardına çıkıyordum. Başka yöne döndüğünü gördüğümde rahatladım ama gözlerim sadece Barlas’tayken ilerlediğim için “Belki de hayal gibi olduğu için bitti.” dediği sırada başka bir garsonla çarpıştım. Tepsidekiler devrilip bazıları kırılırken çıkan gürültüyle birlikte gözler olduğumuz yöne dönerken ben de mıh gibi dikilmiş şekilde Barlas’la göz göze geldim. Kaşları yavaşça kalkarken dudakları kıvrıldı ve sahne ışığını sanki gözlerinden almaya başladı.

Garson bana söyleniyor, birkaç çalışan yardım etmek için yanımıza geliyordu ama diliyorlarsa beni kovabilirlerdi, daha büyük dertlerim vardı. Yakalanmama rağmen kaçma isteğiyle hareketlendiğim gibi gözlerime bakarak şarkıyı söylemeye devam ettiğinde donakaldım. “İnsan sever mi bir acıyı bile, bir kadını hatırlatır diye?”

Titreyen ellerim karnımın önünde birleşirken parmaklarım birbirinden güç almak için sımsıkı tutundu ama bana yazdığı şarkı sözünün altında ezilirken bitap düşmüştüm. Sözleri acımasızlığımı yansıtırken gözleri ise onun acımasızlığıyla gözlerime dikilmişti ve böylelikle nefesimi kesiyordu ama severek bakıyordu. Canını ne kadar yaktığımı her satırında kanıtladığı bir şarkıyı göz göze söylerken bile, beni severek bakıyordu. “Sarılır mı bir yastığa, bir zamanlar sen kokardı diye?”

Dudaklarım bükülür gibi olduğunda, onun gülümsemesi çoktan buruklaşmıştı. İnsanlar dönüp solistin bakakaldığı kadına bakıyor muydu, bilmiyordum ama Barlas, gözlerini bir anlığına bile benden almıyordu. Nasıl ki ben onu dinlemeyi özlemiştim, o da bana şarkılar söylemeyi özlemiş olmalıydı.

Nakarata geçtiği için ritim hızlanırken Barlas’ın çaldığı elektro gitar baskınlığını koruyordu. Barlas’ın sesi de yükselirken bir elim istemsizce göğsüme doğru yükselmişti. Parmaklarımı kalbime ulaşmak ister gibi göğsüme batırıyordum ama gerçekten ulaşmak istiyorsam şimdi gözlerine baktığım adama sarılsam yeterdi.

“Ah be güzelim,” derken yavaşça başını iki yana sallamıştı ve titrek bir nefes daha aldım. “Benim metrukluğuma ateş, sığlığıma derin…” dedikten sonra derinleşen sesiyle ekledi. “…sevgilim.”

Bükülüp durmak isteyen dudaklarımın kenarını yavaşça kemirdiğim sırada dolmuş gözlerimi hızla kırpıştırdım. Onu görebilmeye devam etmek uğruna, yaşların yanağımdan akmasına müsaade ettim ve o acısını şarkıyla söylerken ben de dinleyerek akıttım.

Yüzü hafifçe buruştu ve “İsmimizin kazılı olduğu duvarın önünde, bana gidişini izlettin.” dedi. Elim göğsümden boynuma yükselirken ve titreyen parmaklarım boynumda minik ritimler tutarken diğer elimle önümdeki masanın bir sandalyesinin sırt kısmından tutundum. Sandalye boştu ama masada iki kişi oturuyordu, halimi görüp mü ses etmemişlerdi yoksa ses etmişlerdi de halim yüzünden mi duymuyordum, bilmiyordum ama engel olmadılar.

Geçen gün tam da o duvara bakarken düşündüğümü, o da bu şarkıyı yazarken düşünmüştü. Varlığımız duvarda sürerken gidişimi izletmiştim ona. Kaç defa geçmişti o duvarın önünden, istese sildirir, kazır, üstüne boya çektirirdi şimdiye ama ne o yapmıştı, ne de ben bozmuştum. Varlığımız o duvarda sürerken bir yabancı gibi davranmıştık birbirimize iki sene. Ve istemediğim bir yükmüş gibi bırakmıştım onu o duvarın önünde. Oysaki hak etmediğimi düşündüğüm ve bozmaktan korktuğum bir güzellikti o.

Ritim yeniden nispeten yavaşlarken o yeniden sözleri söylemeye başlarken önceki sözleri hazmedip yeni duygu yoğunluklarına hazırlanamamıştım. Beni yine hazırlıksız yakalayarak söylemeye başladı. “Soluyamadığım havalarda bir zehir gibi, gideremeyeceğim bir özlemi yaşarım.” derken ‘özlem’ sadece cümlesinde geçmiyordu, sesi ve bakışlarından akıyordu.

Son heceyi hafifçe uzatarak “Bir zamanlar,” dedi ve her neyi özlediyse onunla birlikte özledim. Çaresiz bir gülümseme esir almıştı yüzünü. “…sanki severdin beni,” dediğinde kaşlarım olabildiğince kalktı. Hafifçe omuz silkerken başını iki yana sallayarak “Belki de hiç sevmediğin için bitti.” dedi ve kaşlarım inerken çatıldı. Hüzünle çatılmış kaşlarımın altından yaşlı gözlerle bakarken ben de başımı yavaşça iki yana salladım. Hiç sevmediğimi mi düşünmüştü? Bu şarkıyı yazarken? Ne zaman yazmıştı, yeniden görüşmeye başlamamızın ardından mı yoksa öncesinde mi? Bunu düşünebildiği için çığlık atmak, aksine ikna etmek için bağırıp çağırmak istedim ama ona nasıl kızabilirdim ki? Onu terk edip gitmiştim. Sevse gitmezdi, diye düşünüyor olmalıydı. Ya da ‘sevse dönerdi’ diye…

Nakarata yaklaşırken nispeten hızlanmış bir şekilde “Kışın ortasında ama yokluğunla üşürken,” derken çenesinin ucuyla beni göstermişti. İşte, yine bir kış günündeydik ve üzerime karlar bile yağsa o varken üşümezdim. “Perdesi çekili bir pencerenin altında geceyi gün ettim.” dediğinde yüzüm buruşup duruyordu. Onu sevmediğimi sadece o satırı yazarken düşünmüş ve hemen sonra def etmiş bile olsa, buna dayanamıyordum. Kaç defa bu ihtimali düşünmüştü? Kaç defa benim yerime yakmıştı kendi canını? O perdesi çekili pencere benim odama aitti ve hemen ardında uyuduğumu sanıyorsa, yanılıyordu. O geceyi gün ederken, ben ise aralayamadığım bir pencerenin ardında onu düşlüyordum.

“Yazın ortasında yağan yağmur gibi, ellerimde çiçekler terk edildim.” dediğinde boğazımı sıkmak, zaten soluyamadığım nefesimi tamamen kesmek istiyordum. Öyle merak ediyordum ki o gün beni nereye götüreceğini… Ona sormak istediğim sorulardan biriydi. O, bir daha koklayamayacağım kadar güzel, bir daha göremeyeceğim kadar renkli çiçekler elindeyken beni hevesle ve heyecanla nereye götürecekti bilmiyordum ama ben onu terk etmiştim.

Nakarat başladığında yeniden yükselmişti şarkı. “Ah be güzelim… Benim metrukluğuma ateş, sığlığıma derin sevgilim. İsmimizin kazılı olduğu duvarın önünde, bana gidişini izlettin.“

Onu ellerinde çiçekler terk eden bendim. İsmimizin kazılı olduğu duvarın önünde gidişini izleten bendim ama o hâlâ metrukluğuna ateş, sığlığına derin görüyordu beni. Şimdi şarkıyı dinleyenler bile zihninde bana ne hakaretler ediyor olmalıydı, o hâlâ övgülerini sunuyordu.

“Ah be güzelim… Benim metrukluğuma ateş, sığlığıma derin sevgilim.” derken isyankârdı. İsyanı, yokluğumaydı. Ona bunları yaşattığım için değil, hâlâ onunla olmadığım için söyleniyordu. Sanki şimdi elini tutsam, kaçırdığım uykularının biri için bile suçlamayacaktı beni. Yeter ki dön, der gibi bakıyordu. Gülümsemesinin burukluğu sürerken “Aşkıyla yandığım kadının,” dedi ve yüzü acıyla buruştu. Benden gidişini izlettin.”

Kalabalığın ortasında, bakışlarımızla baş başa kalırken gözleri doluydu, görebiliyordum. O da benim ağladığımı görebiliyordu ve sözleri kadar isyankâr bakıyordu. Şimdi onu ne kadar sevdiğimi görebiliyor olmalıydı ama yine de onu neden istememekte direndiğimi anlayamıyordu. Bu kafa karışıklığı onu mahvediyordu. Bir arafta sürekli terk ediliyor gibi hissediyor olmalıydı. Hareketlerim yüzünden kabullenip bana veda etmesine müsaade etmiyordum. Sessizce sevmeye çalışacağım, demişti ama başta ben beceremiyordum.

Şarkı sözleri bitse de şarkı bitene kadar melodi sürerken boğuk bir nefes eşliğinde ardıma döndüm ve odaksız bakışlarla kapıya yöneldim. Yolda karşılaştığım, çarpıştığım insanları güçsüz ellerle önümden çekerken o sıra biri girdiği için açılmış kapıdan yüzüme çarpan soğuğa sığınmak isteyerek hareketlerimi hızlandırdım.

Kapıdan çıktığım sırada uğultulu bir şekilde Çağrı’nın “Asya?” diye seslenişini duydum ama üstüme durmaksızın ilerledim. Montumu almadan çıksam da, soğuğa ihtiyacım vardı. Barlas’ın varlığıyla ısınıp yandıktan sonra soğukla ıslah etmeye çalışıyordum kendimi. Biz içerideyken yağmaya başlamış yağmur tenime değerken içimdeki ateşi söndürmek için çok daha fazlası gerekiyordu. Soldan dönüp eğimli sokakta inerken nereye gittiğimi bilmiyordum ama ellerim göğsümde boğazım arasında gidip gelirken yapmaya çalıştığım nefes almaktı. Kesik ve titrek bir şekilde aldığım nefesler ciğerime yetmiyordu ve bir panik atağın hiç de sırası değildi. Son zamanlarda ataklarım sıklaşmıştı. Yürüyebilecek gücüm olmadığını fark ettiğimde solumda kalan iki binanın arasına girip sırtımı duvara verdim ve başımı gökyüzüne yükselterek yaşlı gözlerle baktım. Yağmur taneleri yüzüme değip gözyaşlarıma karışırken “Lütfen.” diye fısıldadım. Bir elim ardımdaki duvara yaslanmışken, diğer elim göğsümdeydi. Bir planın ortasında onları bırakıp adeta kaçmıştım. Yaptığım sorumsuzluktu ama onca sorumluluğun ortasında sıkışmış haldeyken vücudumun nerede patlak vereceği belli olmuyordu. Yine kusma isteği boğazıma tırmanırken adım seslerini duydum. Biri olduğum sokakta koşar adımlarla yaklaşıyordu. Barlas’ın olmamasını umarak hafifçe o yöne doğru döndüm ve yaslandığım duvarın hizasını geçip de görüş alanıma girene kadar bekledim. Bir yanım kaçmaya devam etmek istiyordu ama bunu yapabilecek kadar gücü yoktu bacaklarımın.

“Asya?” diye seslendiğinde yüzüm tekrar olabildiğince buruştu. Elbette ki o çıkışımı gördükten sonra peşime takılmıştı. Yine gidişimi izletmiştim ona ama bu sefer peşimden gelmişti.

Duvara sinmiş, beni görmemesini dilediğim sırada görüş açıma da girdi ve hızlı adımları göz ucuyla beni gördüğü yöne başını çevirip tamamen görmesiyle duraksadı. “Asya?” dedikten sonra vücudunu da bana doğru çevirdi ve hızlı adımlarla yaklaşmaya başladı. Elinde montum vardı. “İyi misin?”

Telaşla duvardan doğruldum ve o varmadan iki bina arasından çıkıp eğimli ve boş gibi görünen sokakta aşağı doğru adımlamayı sürdürdüm ama birkaç adımımın ardından beni yakalamıştı. Kollarımdan tutarak önüme geçerken vücudumu ona çevirdi. Hızlanmış yağmur yüzünden ıslanmış saçından akan yağmur taneleri yüzündekilerle birleşiyordu. “Gel, ıslanıyorsun. Giy şunu.” diyerek montumu kaldırdı. Montumu elinden sertçe alıp yüz ifademden bir haber şekilde ama duyduğum kadarıyla bir hayli kötü bir ses tonuyla “Planın devamında yokum, bensiz yapın. Gidiyorum ben.” dedim. Ne diyeceğimi bile bilmediğim için telaşlıydım. Giydirmeden beni bırakmayacağı için ama acelem ve güçsüz bedenim yüzünden beceriksiz hareketlerle montumu giyindiğim sırada elleri yardımcı olma gayreti içerisine düştükçe onun yanından geçip gitmeye çalışıyordum ve önümde kalmayı sürdürerek o da geriliyordu. Ellerini aramızda kaldırıp beni durdurmaya çalışırken muhtemelen berbat göründüğüm için beni daha da çıldırtmaktan çekinerek kollarımdan tutamıyordu ama önümden de eksilmiyordu.

“O ne demek? Nereye gidiyorsun?” dediği sırada onu duymazdan ve görmezden gelmeye çalışarak fermuarımı çekmiş ve daha da hızlanmıştım. Ellerimle sol kolundan tutup yolumdan çekmeye çekmek için iterek ilerlerken “Ulan nereye?” diye bağırarak sordu. Bir hışımla onu önümden ittirmeye çalıştığımda güç kullanmayarak karşı koymadı ve onu ardımda bırakıp telaşla ilerlemeye devam ettim. Telaşım uzaklaşmaktı. İçim ona olan aşkımı haykırmak isterken uzaklaşmazsam yok oluşumuz yakınlaşacaktı ya da yanında panik atak geçirecektim.

“Doyamadın mı bana gidişini izletmelere?” diye ardımdan bağırdığında adımlarım durdu. Karşımda uzanan sokak boyunca sokak lambaları ıslanmış asfaltı yer yer parlatıyordu ve ana sokaktan gelen şehrin gürültüsüne yağmur sesleri eşlik ederken kulağımda atan kalbim bu karmaşayı süslüyordu. Adım sesi duymuyordum, o da en son kaldığı yerden bana bakıyor olmalıydı. Ona doğru dönmedim ve hatta cevap bile veremedim ama durmuş, varsa suçlaması ve hakareti, dinlemeyi bekliyordum. Bana olan sevgisini susturmaya dayanamıyordum ama varsa nefreti, biraz olsun içim rahatlardı.

“Niye sana güvenen insanları yarı yolda bırakmak, güzel giden şeyleri mahvetmek gibi bir huyun var ulan, neden?”

Önüme düşen gölgesi yaklaşırken ve adım sesleri de her seferinde kalbimin biraz daha kasılmasını sağlarken hâlâ kalakalmış haldeydim. Sadece hızlı nefes alış verişlerimle göğsüm hareketliydi. Hemen ardıma kadar vardı ama önüme geçmeden ya da beni kendisine döndürmeden durdu. Yüzümü görmeye mi güç bulamamıştı yoksa yüzünün halini göstermeye mi bilmiyorum ama hemen ardımda oluşu, içimde ona doğru yığılma isteği uyandırıyordu. Kendimi kollarına bırakmak istiyordum. Hemen şimdi ardımdan sarılsa, hızla çözülürdü bacaklarım.

“Cevap versene!”

Teslim olma isteğimi öfkeye sığınarak bastırmak için “Çünkü ben buyum!” diye bağırdım bir anda ona dönerken. Yaşlı gözlerimiz birbirini buldu ve suçu yağmura atamadık. Daha da kötüsü ben ona da atamıyordum! Omuzlarımda daha kaç suç taşıyacaktım? Bir tane suçun da sadece mağduru olmak istiyordum ama yüklenmek zorunda kalıyordum.

Ellerimi göğüslerine yaslayıp sözlerim gibi vücudumla da onu iterken “Çünkü ben buyum!” diye tekrar bağırdım. Ağlayarak konuşsam da sesim yüksekti. Bileklerimden tuttuğunda geri çekmeye çalıştım ama müsaade etmedi. Öfke ve hüznün harmanlandığı yaşlı gözlerimiz birbirine kenetlenirken kapılıp gitmekten korkup bağırmayı sürdürdüm. “Sana daha başında söylemiştim! Sana daha ‘sevgilim’ bile demeden önce, ‘Bir gün biteceğiz muhtemelen’ dedim ve bunu bile bile elimi tutmayı kabul ettin!”

“Kabul etmedim!” diye bağırdı o da yüzüme doğru eğilirken. Burnumu çeke çeke ve bir hayli kasılmış yüzümü arada buruşturarak onu dinlerken keşke yağmur bizi sırılsıklam etmekten daha fazlasını yapıp acılarımızı da götürseydi. “Bitmeyecek, dedim sana. Kabul etmedim!”

“Ama bitti!” diye bağırdım ve söylediğimle güçsüz düştüğü için bileklerimi kurtardım ama gerilemedim. Ellerimi havada öfkeyle sallayarak “Bitti!” dedim. O da benim gibi ellerini iki yanında kaldırdı ve “Neden?” diye sordu. Başta bağırmıştı ama daha kısık bir sesle “Neden?” diye tekrarlarken gözleri cevap arayarak gözlerimde gezindi. “Bana gerçek bir neden ver…” derken artık bağırmıyordu, yalvarıyordu.

Buna ihtiyacı olduğunu görebiliyordum. Benden vazgeçmesini sağlar mıydı bilmiyordum ama yine de ihtiyacı vardı. Acı çekecekse bile nedenini bilmeliydi. Belki de hiç sevmediğin için bitti, diyordu şarkıda. Belkilerle geçmişti yılları. Sebebi hiç anlayamamıştı.

“Hayatımda…” diye başladığım gibi “Bu değil!” diye bağırdı ve boğaz tellerine bile kıyamadım. Yüzü kıpkırmızı kesilmişti. Kollarımdan tuttu ama canımı yakarak sıkmadı, aksine sığındı. Bağırıp çağırırken ve öfkeden köpürürken bile tutuşları yumuşaktı. Boyu neredeyse boyuma alçaldı yüzüme eğilirken. “Bana gerçek bir neden ver. Ben aldım seni hayatım kıldım, senin hayatında bana yer mi yoktu? Bu mu cevabı? Buna mı inanayım? Aslında hiçbir şeyi olduğum kadına ‘her şeyim’ dediğime mi inanayım?”

Ne cevap vereceğimi bilememenin siniriyle ellerimi göğsüne koyup ittirdim ve kollarımı bıraktı ama gerilemedi. “Ben birinin sevgilisi olabilecek bir kız değildim, hâlâ değilim. Ben, kaçar giderim işte böyle. Bana güvenen insanları yarı yolda bırakırım, güzel giden şeyleri mahvederim. Okulda yanıma geldiğinde, hiç dostum yoktu ve sana bunu hak ettiğimi söylemiştim! Yalnız kalmayı hak ediyorum ben!”

“Gel bunu dualarında sana da yer veren anneme anlat.” dediğinde bağırıp duran dudaklarımı birbirine örtmek zorunda kaldım. İsterik bir şekilde gülüp başını iki yana salladı. “Beni abi gördüğü kadar seni abla gören Yağmur’a anlat. Görmek için yasakları çiğnediğin, uyuyana kadar başında beklediğin kardeşine anlat. Sana ‘yenge’ derken sadece benim sevgilim olduğun için değil, seni sevdikleri için gülümseyen dostlarıma anlat. Her yaptıkları bileklikten, çiçekli taçtan sana da ayıran mahalledeki kız çocuklarına anlat, top oynarken ‘Asya ablanın camlara dikkat’ diyen çocuklara anlat. Ulan git, birkaç aydır tanışmanıza rağmen nereye gittiğini anlayamayarak endişelenen, ben peşine takılmasam yerinde duramayacak Meriç ve Çağrı’ya anlat! Bu kadar insan seni yalnızlığa hükmetmiyor da, sen mi kendine bunu reva görüyorsun?”

Ağlayışlarımı süsleyen iç çekişlerin ve burun çekişlerin arasında yağmur ve dolan yaşlar yüzünden gözlerimi kırpıştırıp dururken cevap vermeden önce bir süre nefes nefese sessizliğimizi dinledik. Ardından güçsüz bir sesle “İstiyorum.” dedim. “Sadece reva görmüyorum, istiyorum da.” dediğimde yüzü önce buruştu, sonra öfkeli bir kasılmaya dönüştü ve zorlanan bir inleme çıktı dudaklarından. Elleri ensesinde birkaç adım geriledikten sonra daha yüksek bir şekilde sinirle inledi ve ellerini yumruk şekline sokup yakınlardaki bir duvara doğru ilerlemeye başladı. Neredeyse düşeceğim bir hızla ve tökezleyerek “Dur!” diye bağırdım ve duvarla arasına geçip onu geriye doğru ittirdim. Geçen sefer yapamamıştı, bu sefer mi elini kırmayı amaçlıyordu? Öfkesini nereden çıkartacağını bilemediğini görebiliyordum ama bir kere daha duvarı yumruklayamazdı.

Onu ittiren ellerimi bileklerimden yakalayıp “Sevmedin mi beni?” diye sordu. Yüzüm buruşurken solur gibi “Ne diyorsun?” diye sordum. Daha doğrusu, soluyamazmış gibi sormuştum.

“Hani yüzün buruştu ya dinlerken…” dedikten sonra acıyla güldü. Gözlerimin içine bakarak beni bir kere daha titretti. “İnsan sever mi bir acıyı bile, bir kadını hatırlatır diye?”

Şimdi titrek sesiyle ve daha acıklı bir şekilde söylediği şarkı sözü, şarkıyı dinlerken olduğundan bile daha fazla sarsılmamı sağlarken kaşlarını kaldırdı ve tekrar gülerek başını sallayarak “Ha?” diye sordu. Acı çenesini kasıp yüzünü buruştururken “Ben sevdim.” dedi ama her nasıl oluyorsa pişman görünmüyordu. “Seviyorum.” diye soludu ve yüzüm buruşurken bakışlarımı kaçırdım ama çenemden tutup yüzümü ona çevirdi. “Kaçma, bana bak.” dediğinde elini ittirip yola dönmeye çalıştım ama kolumdan yakalayarak beni tekrar kendisine çevirdi. “Kaçma artık!” diye bağırdı. “Sabah ‘istemiyorum’ diyorsun, akşam sana yazdığım şarkıya mahvoluyorsun! Kafayı mı yedirteceksin kızım bana sen? Niye ağlıyorsun ulan niye ağlıyorsun? Ağladığına mı yanayım, niye ağladığını anlamayışıma mı?” dedi ve elleri yanaklarıma yükselirken gözyaşlarımı sildi ama içimde senelerdir kurumayan bir gözyaşı okyanusu vardı. Silmesiyle, bitmezdi. Ellerini yanaklarımdan indirdiğimde yeniden kollarımı tuttu. Yine aynı şeyi yaptığım için öfkesi arttı. “Seviyorsan niye istemiyorsun, istemiyorsan nasıl seviyorsun?” dedikten sonra yüzü buruştu. “Sevmiyorsan niye öyle bakıyorsun?”

Benim de yüzüm buruştu ve bakışlarımı kaçırdım. “Gitmek istiyorum, bırak…”

Gitmeme izin vermeyip tekrar ona bakmamı sağladı. “Bana ‘seni istemiyorum’ dedin, beni terk ettin! ‘Hayatımda sana yer yok’ dedin. ‘Vazgeç’ dedin, ‘Bittik’ dedin ama kalkıp ‘Artık seni sevmiyorum’ demedin. Söyle! Ben sırf seni hatırlatıyor diye yaşattığın acıları bile severken sen beni sevmiyor musun?”

Yüzüm buruşup dururken ve dudaklarım bükülmeye eğilimliyken “Bırak…” dedim kısık sesimle. Kollarımı kurtarmaya çalışsam da, sert tutmuyordu. Sadece buna rağmen geri çekilemeyecek kadar güçsüzdüm ve onu ittirmeye çalışmaktan çok göğsüne tutunur olmuştum. “Oysa sana acı bile değilim Asya. Sen benim en sevdiğim yaramken ben sana yara bile değilim. Yine de sevmiyor musun beni?”

Sesimin müsaade ettiği kadar “Bırak!” diye bağırdığımda başını iki yana salladı ve yüzüme eğilerek “Önce cevap ver.” dedi. Her hecede ayrı zorlanarak “Beni hiç sevmedin mi?” diye sordu.

Geçmişi de kirletmek istemediğim için “Çok sevdim!” diye bağırdım ve bir süre göz göze kaldık. O sırada göğüslerindeki ellerim iki yanıma düşmüş, onun da kollarımdaki elleri bileklerime kaymıştı güçsüzlükle ama parmakları tenimi kavradı ve bırakmamakta direndi. Ellerim, biraz daha kayarsa diye heyecanlanmıştı şimdiden. Derken elleri kaymadı, kasti bir çabayla ellerimi tuttu ve parmaklarımız birbirimizin tenine örtülürken yutkunuşunu izledim. Sevmedim, deseydim de yutkunamayışını izleyecektim. Derin bir nefes alıp verdi, bunu yapabilmek için cevabı beklemiş gibi. Güçlüydü aldığı nefes ama ciğerinde dolaşıp dudaklarından çıkana kadar titremeye başlamıştı. Minnettar baktı ama “Bu nasıl sevgi?” diye isyan etmeden de duramadı. Sesi kısıktı, bağırmayı bırakmıştı ama fısıltıları bile zihnimde yankılanıyordu zaten.

Konuştukça sesi yükselirken “Bu nasıl bir sevgi?” diye tekrar sordu. “Ben sevdim seni!” derken artık tekrar bağırmaya başlamıştı. En azından geçmişte bir aralar sevdiğimi kabul edişim onu ikimizin de ihtiyaç duyduğu bir es veriş boyunca sakinleştirmişti ama aklından geçenler yeniden öfkelendiriyordu. Onu sevmeme rağmen terk ettiğime inanamıyordu. “Ben sevdim ve canımı alsalar terk edemezdim. Boğazımı sıksalar senden vazgeçemezdim. Ulan!” dedikten sonra isterik bir şekilde güldü ve birbirini tutan ellerimizi vücutlarımızın arasında kaldırıp mesafeyi tamamen kapandı. Vücutlarımız birbirine temas ederken ellerimiz de göğüslerimizin arasında kalmıştı. Ellerimi sımsıkı tutarken başparmakları tenimi sevdi. “Bizzat sevdiğim eller boğuyor beni, yine de vazgeçmiyorum, sen benden vazgeçtin. Seven gider mi Asya?”

Ben de isterik bir şekilde güldüm ve sesimden anladığıma göre ağlamaya devam ederek “Seven sadece kalan mı?” diye sordum.

“Her kalan değil, bırakılan yerde kalan, başka hiçbir yere sığamayan seven. Ama her giden, bir sevmeyen.”

“Sen hiçbir halt bilmiyorsun!” diye bağırdım. Ellerimi ellerinden çekip geriledim ama gerilediğim kadar vardı dibime. Şimdilik kaçmayı bırakıp sokağın ortasında durduğum için o da durdu. “Medeni Kanun der ki, evi terk etmek zorunda kalan, evi terk etmiş sayılmaz.”

Başını iki yana sallarken “Ben seni terk etmek zorunda bırakmadım.” dediği gibi bir adımla daha da dibine girip “Ama ben seni terk etmek zorundaydım!” diye bağırdım.

Parmak uçlarımda yükseldiğim kadar yüzüme eğildi ve “Ben sana zorundaydım Asya!” diye bağırdı. “Ben sebeplere, nedenlere, bahanelere değil sana zorundaydım! Bir tek sana! Sen de öyle olsaydın, beni terk edemezdin!”

Bir süre nefes nefese birbirimize baktık ve yavaşça ayak tabanlarıma alçaldım. Ağladığım için boğuk ve kesik bir sesle “İstediğine inanabilirsin.” dedim ve nereye gideceğimi bilmediğim yola dönmek istediğimde müsaade etmeyerek kolumdan tuttu. “Diyelim ki, sevdin.” dediğinde yüzüm olabildiğince buruştu ve ‘yapma’ der gibi baktım. İstediğine inanabilirsin, desem de onu hiç sevmediğime inanmasını istemiyordum. Bitmiş ve belki de bir daha yaşanmayacak bile olsa onunla güzel bir birliktelik yaşamıştık ve bugünün karanlığı geçmişe gölge düşürmemeliydi.

Yutkundu ve benim kadar boğuk bir sesle “Peki, sonra ne oldu?” diye sordu. Kalbim korkuyla kasılırken kaşlarını kaldırdı. Gözleri gözlerimde yavaşça gezinirken “Sonra ne oldu o sevgiye?” diye sordu. Anlamama rağmen kekeleyerek “Anlamıyorum.” dedim ve kolumu çekmeye çalıştım ama beni kendisine çekti. Diğer eliyle de kaçırdığım başımı kendisine çevirdi ve yüzüme doğru eğilmiş bir şekilde “Bitti mi?” diye sordu.

“Gitmek istiyorum!” diye bağırarak onu ittirdim ama yerinden oynamadı ve çaresizce inledim. Başını onaylar şekilde sallayarak acıyla güldü ve “Bana yine gidişini izlet eyvallah,” dedikten sonra yaşların ve yağmurun ıslattığı dudağını yaladıktan sonra “Ama önce cevap ver.” diye diretti. “Seni bırakayım diye her şeyi söyledin ama artık beni sevmediğini söylemedin. Söyle.”

Çaresizce çırpınır gibi “Seni kırmak istemiyorum Barlas.” dediğimde yüzünde oldukça yavaş bir şekilde oluşan gülüşü izledim. Ardından başını geriye atıp kahkaha attı ve elleri bollaştığı gibi geri çekilmeye çalıştım ama bir elimden tutarak yine beni durdurdu. Gülüşleri saniyeler içerisinde acı bir yüz buruşmasına döndü ve “Mezarıma mı kıyamıyorsun?” diye sordu. Sinirle omzuna vurup “Düzgün konuş!” diye bağırdığımda o da “Cevap ver!” diye bağırdı. “Beni diri diri gömdün, toprağıma çiçek ekmesen de olur! Kır ulan biraz da böyle kır! Mahvet beni ki umutlanmayayım!” diye olabildiğince bağırırken kıpkırmızı kesilmiş yüzünde damarlar belirginleşmişti. “Biraz merhametin varsa mahvet beni!”

Sesim içime kaçarken ve ağladığım için kesilip dururken “Benden vazgeçmeni sağlayacak mı?” diye sordum.

“Dene.” dedi güçlükle. Cesaretle ‘Mahvet beni’ diye bağırsa da söyleyecekmiş gibi ‘vazgeçecek misin?’ diye sorduğumda mahvolmaya başlamıştı bile. İşte, ‘Vazgeç benden’ deyip durmama rağmen vazgeçtiğini düşündüğümde o kayalıklarda ne hâle geldiysem, öyle görünüyordu Barlas da.

Dudaklarım aralanıp aralanıp kapandıkça kalbimdeki kasılma artarken ‘sadece bir cümle’ deyip duruyordum kendime ama gözlerimiz kenetliyken ve kaşları çatılmakla kalkmak arasında bir noktada akıbetini belirlemek için beni beklerken ‘sadece bir cümle’ olmuyordu işte!

Seni sevmiyorum, diyemeyen dudaklarım çaresizce inledikten sonra “Bu çok saçma!” diye bağırdım. “Hiçbir anlamı yok!” diye çırpınırken yola dönmeye çalışıyordum ama beni kendisine çevirip “Hadi!” diye bağırdı. Ellerimi göğüslerine koyup ittirmeye çalıştım ama yerinden oynatamadım. Bileklerimi tuttu ve onu ittirmeyi başarabilsem bile beni tekrar çekeceğini göstermiş oldu. Bir yangın ona yaklaşırken silahı başına yaslamış, intihar etmek istiyordu. Tek bir kurşunla ölmek istemesini anlıyordum. Belki de bana veda etmek için buna ihtiyacı vardı.

Cesaretle “Seni…” dediğimde yüzü acıyla kasıldı ama sürdüremedim. Dudaklarımdan titrek nefesler gelip geçerken gözlerimiz birbirimizin gözlerinde yavaşça geziniyordu. Yağmur sürüyordu ama sanki sesler susmuş, sadece söylediklerimiz ya da söyleyemediklerimiz kalmıştı. Nefeslerimiz kulağımda büyüyordu. Bir hışımla başladığım cümlemi sürdüremediğim için yüzü hafifçe gevşemişti ama sesimi temizleyip benden vazgeçmezse başına gelebileceklere duyduğum korkuyla tekrar “Seni sevmi…” diye başladığımda acıya göğüs germekle kaçmak arasında bir noktada telaşla kasıldı. Yine de ölümü beklerken gözlerime bakmayı sürdürdü. Tutmuş olmalıydı ki sustuğumda, onu öldürmediğimde nefesini titrekçe üfledi.

Omuzlarım çöktü ve ellerim göğüslerinden düştü. Bileklerimi tutan elleri de ellerimle birlikte aramızda alçaldı ama tenimi bırakmadı.

“Söyleyemiyorsun…” diye fısıldadı. Kaşları çatılıp gevşeyerek kalktı ve ne diyeceğini bilemeyen dudakları aralanıp kapandıktan sonra hafifçe gülerek aralandı ama şaşkınlık gülüşünü kısa tuttu. Vücudu kasılmış halde ne hissedeceğinden emin olamazken yüz ifadeleri de değişiyordu.

“Ben…”

“Söyleyemiyorsun…” dedi tekrar ve yüzüm buruşurken başımı hızla iki yana sallayıp “Bu çok saçma…” demeye çalıştım ama sesim bir hayli kısık ve boğuktu. Elleri bileklerimden ellerime kaydı ve aynı anda yutkunmaya çalıştık. “Beni seviyorsun…” dedikten sonra kaşları olabildiğince kalktı ve gözlerini kırpıştırarak gözlerini yola çevirdi ama hızla tekrar bana döndü gözleri. Dudakları minik kıpırtılar içerisindeyken o göğüs germeye çalıştığı acıyla karşılaşmak yerine umut bahşedildiği için şaşkınlığını üstünden atıp ikna olana kadar müdahale etmem gerektiğini biliyordum. “Hâlâ seviyorsun…”

Tekrar “Seni…” diye başladığımda cümlem daha başlarken ölmüştü, bitiremeyeceğimi biliyordum. O güzel gözlere bakarken ‘Seni seviyorum’ demeye alışıktım, şimdi nasıl kalbime ihanet edip ‘sevmiyorum’ derdim? Yalancı güzelim, demişti ama ben bile böyle bir yalan söyleyemezdim. Zaten susardı dudaklarım kendiliğinden, böylesine bir yalanı dökemezdi içimden ama kenetli elimizle beni kendisine çekerken diğer eli yanağımı kavradı ve ihtimal bile bırakmadı beni susturan dudakları.

Yanağımı kavramak için bıraktığı elim ne yapacağımı bilemeyerek havada asılı kalmışken aksine gözlerim ne yapacağını bir hayli bilerek kapanmıştı. Hızla ana kapılan gözlerime yakınımızdaki sokak lambasının bizi aydınlatmaya çalıştığı ışığından çok daha fazlası ulaşıyordu. Tanıdık bir koku gibi zaman yolculuğuna çıkartan dudakları beni solur gibi öperken zihnim olanı biteni idrak etmeye başladığında kalbim çoktan göğsümü delip geçmek ister gibi atıyordu.

Hiç bitiremeyeceğim bir cümleyi söylemeye çalışırken aralık yakaladığı dudaklarımın arasına hiç eksik kalmamış, hep tamamlamak üzere oradaymış gibi hızlıca yerleşmişti ve ihtiyaç duyduğu nefesi soluyarak öpüyordu. Ben idrak edene kadar kaç saniye geçmişti bilmiyordum ama ikimizin yerine de öperek yakıyordu kalbimi. İttirmeyişim öpüşlerini gittikçe derinleştiriyordu ve yanağımı kavrayan elinde başparmağı tenimi severken ve diğer eli, elimi sımsıkı tutarken yapmam gereken onu ittirmekti belki ama kalbim ve vücudum zihnimi iplerle bağlayıp ‘yapma’ diye çığlıklar atan ağzına bir bant geçirdi. Ne yapacağını bilemeyerek havada kalakalmış elim de yanağına yol aldı ve çenesi yeni bir öpüşe yelken açmak üzere yükseldiği sırada ona yetiştim. Bunu yapana kadar nefesimi tutmuş, öpüşlerinde kaybolmuştum ama şimdi solur gibi karşılık vermeye başlarken sadece kaybolmak değil, hapsolmak da istiyordum.

Karşılık vermeye başlamam ve yanağını tutmamla birlikte birbirimizi öpen dudaklarımızın ardında memnun bir inilti peydahlandı ve birbirini tutan ellerimizi diğer yanağına götürdü. O elimle de yanağını kavradım. Ardından hızla belimi sarıp beni kendisine yaslarken parmak uçlarımda yükselmemi sağlayarak çekti. Hasret dudaklarımız öpüştükçe gidermektense daha da özlem dolarak öpüşlerimizi derinleştiriyordu.

Ama demişti. ‘Pişman olurum, dediğin için seni öpemiyorum ama seni bir daha susturmam gerekirse bunu göze aldığını varsayacağım’ demişti ve işte,

Berk Barlas Altay, iki sene sonra beni tekrar öpüyordu ve yemin ederim, unutmak bir yana iki sene kadar daha sevmişti beni. O daha büyük bir sevgi ve giderilemeyecek bir özlemle öpüyorken ben de yapabileceğim tek şeyi yapıyordum,

İki sene sonra onunla tekrar öpüşüyordum.

**

Düşünceleriniiiiiiz? fdslkgjlh

Şarkımızııı beğendiniiizzz miii? Şarkı sözlerini ben yazdım ve yapay zeka aracılığıyla şarkıya çevirdim. Hayalimdeki Barlas'ın sesi gibi oldu ve onlara yakışır bir şarkı oldu benceee

Sizce neler olacakkkk?

Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorum ve bu sefer gerçekten, iyi yıllar diliyorum. Kalpler, bolca sevgileeerrrr ^^

 

197

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!