17/27 · %59

17. BÖLÜM - UÇURUM -

75 dk okuma14.973 kelime25 Aralık 2025

Merhabaaalarrrr aşklarımmm, nasılsınııızzz?

İyi okumaalaar dileriiimm^^

**

“Asya… Uyan güzelim.”

“Hayır, bebeğim o benim…” derken sesim kulağıma uğultulu geliyordu. Görüntü bulanıktı. Sanki her yeri acının kararttığı sisler sarmıştı ama peşinden koştuğum, sürüklenen küçük çocuğu tüm netliğiyle görebiliyordum. Çekiştirildikçe yüzü buruşuyor ve bana uzanan eli biraz daha uzaklaşıyordu. Ağlıyordu, hissediyordum ama duyamıyordum. Ağlıyordum, duyuyordum ama hissedemiyordum.

Bir şeyler söyleyerek ağlıyordu, gülmenin yakıştığı ama genellikle ağlayan o dudaklarından çıkan kelimeleri genellikle seçemiyordum ama sıklıkla ‘abla’ dediğini anlar gibiydim. Kurtar abla, diyor olabilirdi. Beni bırakma, diyor olabilirdi. Gitmek istemiyorum, korkuyorum, diyor olabilirdi. Sanki üstünü çizemeyeceğim cümlelerin olduğu sayfaları okumak istemeyerek geçermişim gibi, duymuyordu kulaklarım. Ona beyaz bir sayfa açmak için kendi sayfalarımı ne kadar karartabilirsem, o kadar karartıyordum ama yetmedikçe, ‘kurtarıyorum seni ablacım’ diyemedikçe, hiçbir kâbusum peşinden koştuğum o ele ulaşmamla sona ermiyordu.

“Bırakın, ailem o benim…”

“Şşş. Tamam, geçti. Geçti, benim güzelim.”

Kolları vücuduma sarılı adamın tanıdık kokusu burnuma dolarken başım sığınağı bildiği göğse yaslanmıştı. Yatakta üst vücudum doğrulmuş, bacaklarım dizlerimden kıvrılarak vücudumun yanına uzanmışken, hemen dibimde yatağa oturmuş olan adamın kolları arasındaydım. Ellerim, vücutlarımız arasında sıkışmış bir halde kazağının ucundan sımsıkı tutunurken kapatmış olduğum gözlerimi kırpıştırarak aralamaya çalıştım. Alnım, göğsüne yaslıyken oluşmuş o küçük güven boşluğunda araladığım gözlerime biraz olsun gün ışığı ulaşırken vücudumu saran kolları, elleri sırtımı, saçımı sevdikçe hareketlendiğinden yüzüme yansıyan ışık da değişkendi. Saçımın üstünü soluyarak öptüğünü hissettiğimde gözlerim güçsüzlükle, hayır belki de güçlü kalmak zorunda olmamakla, kapandı ve kazağına çarpan hızlı nefes alış verişlerim yavaşça düzene girmeye başladı.

Parmaklarım, kazağını sıkıp gevşetirken ellerimin hareketlenmek istediğini biliyordum. Vücutlarımız arasında sıkışmış olsa da biraz hareketlensem Barlas hızla alan tanıyacaktı ve ellerim önce belinin iki yanına kayacak, hemen sonra ardına uzanacak ve cüsseli bedenine sarılabildiğim kadarıyla sımsıkı sarılacaktım. Sonra sadece kâbuslarımın etkisinden değil, belki de tüm kâbuslarımdan kurtulmuş gibi hissedecektim.

Ellerim hareketlenir gibi olduğunda yeniden kazağını sımsıkı tutarak kendimi durdurdum ve “Su verir misin?” diye sordum. O çekilmezse, sarılacaktım ve sarılmasına ihtiyacım olduğu için göğsüne bir süre sığınmış olsam da, sarılarak bu anı kopamayacağım bir sonsuzluğa sürüklemek istemiyordum. Biliyordum, ben ellerimi çekmeden o da çekmezdi ve ben… Çekemeyebilirdim.

Sesim kısık ve pürüzlü çıkmıştı ama duydu. Saçımı tekrar öptükten sonra “Hemen.” dedi ve kolları yavaşça vücudumdan çekildi. Kalkıp hızla gideceğini düşündüm. O sırada duvara bakarak kendime gelebilirdim ama elleri yanaklarımı buldu ve yüzümü yüzüne doğru kaldırmamı sağladığı sırada gözlerimi aralayarak kaçtığıma yakalandım. Endişeli ve ben bir kâbus görmüşken, o binlerce kâbus görmüş gibi bakan gözleri gözlerimde gezinirken aynı anda yutkunmaya çalıştık ve aynı anda başaramadığımız için yüzümüz hafifçe buruştu. Başparmakları tenimi okşayarak severken gözlerimi görebileceği kadar geri çekilmiş olsa da yüzlerimiz hâlâ bir hayli yakındı. Düzene girse de titrekliğinden kurtulamamış nefesime eşlik ediyordu, nefesleri.

Sağ eli yanağımdan eksildi, hafifçe sol yanımdan komodine eğildi ve üstündeki, muhtemelen gece susayıp uyanırsam diye uyumaya gitmeden önce getirdiği suyu aldı. Bana uzattı. Ellerimi henüz kazağından çekebildim ve bu ana kadar bile tutmayı bırakmadığımı fark ettim. Sanki ona sarılamasam bile, ona dair bir şeylere sımsıkı tutunmak istiyordum. Küçük temaslar, büyük hayallerimin kapısını aralıyor, öylesine huzur veremese de o hoş esintiyi hissettiriyordu. Suyu aldım ama ellerimin titrediğini benimle birlikte gördüğü için bırakmadan dudaklarıma uzattı. Ellerim işe yaramaz bir şekilde su bardağının tabanına yakın bir noktayı tutarken ağırlığını kaldıran ve suyu içmemi sağlayan onun eliydi. Şefkatli gözlerinden gözlerimi, duvarda tavana yakın bir noktaya kaçırırken suyu ihtiyaçla içtim. Geri komodine bıraktığı sırada ben de ellerimi yavaşça indiriyordum. Onun bacağının üstüne indirmiş oldum ama bu küçük teması kesmedim.

Bir eli hâlâ yanağımdayken diğeri, bacağının üstündeki ellerimi kırıklarımı toparlar gibi bir araya getirdi ve ikisini birden tutarak üstüne yaslandı ve tekrar göz göze geldik. Temkinliydi her hareketi, her an çekilebileceğimi biliyordu ama şimdilik çekilmedim ve o da şimdilik nefesini hafif ve titrekçe üfledi. Tenimdeki ellerinin yaydığı vücut sıcaklığı, kâbusun soğukluğuyla donan kalbimi ısıtırken “Bu ne sıklıkla oluyor?” diye sordu.

İyi misin, diye sormuyordu. Ne kadar kötü olduğumu görebiliyordu. Ben de ne kadar kötü olduğumu, onun gözlerinden ve hâlinden anlayabiliyordum. Bir aynam vardı bu hayatta. Ona bakmak, kendime bakmak gibiydi. Mutluysam mutlu, üzgünsem üzgündü. Üşüdüysem sanki onun da tüyleri ürperirdi. Beni, benden bile önce gösteren bir aynaydı, bazı hislerimi ben yaşamadan bile önce yansıtırdı. Bir duvara asılı değildi, hep yanımda gelmek isterdi ama tozlu ve kırık dökük eşyaların olduğu bir depoda, bir daha açılmasın diye yüzlerce, binlerce bantla kapattığım bir kutuya koymuştum. Bantların uçları kalkmış, bir hayli gevşemişti. Daha kutu bile açılmadan, depodaki tozları ortadan kaldırmaya, kırıkları tamir etmeye başlamıştı. Kutunun hemen yanında, oturduğum, aslında yığıldığım yerde başımı yine kutuya yaslamış, bantları çözmeden ama çözülmesini isteyerek bekliyordum sanki. Ellerim hareketlenmeden çözülmezdi aslında ama işte, yine de nasıl oluyorsa çözülüyordu.

“Bazen.” dedim. Bazı geceler, değildi. Her gece ara ara oluyordu. Şimdiki halimi görüp üzülüyorsa, kendi yatağımda yattığımda uyandığım hâlime kahrolurdu. Burası, Barlas’ın odasında olmak, ona olmasa da kokusuna sarılmak beni sakinleştiriyordu. Burada kaldığım geceler ya kâbus görmüyor ya da oldukça az görüyordum. Birlikte uyusak, hiç görmezdim.

Sıkkınlıkla baktı. Dudakları aralandı ama birbirine bastırırken nefesini burnundan üfleyerek bir anlığına gözlerini komodine doğru kaydırdı. Güzel gözleri çözüm arayarak komodinde gezindikten sonra tekrar bana döndü. Başka yöne bakarken onu izlemek de güzeldi ama bakışı, hayatıma dönüşü gibi hissettiriyordu.

“Önceden rüya kapanlarına inanırdın.” dedikten sonra dudağı sağ kenarına kıvrılıp gevşedi. “Artık inanmıyor gibisin.” dediğinde evime hırsız ya da tehlikeli biri girdiğini iddia ettiği o gece ararken odamda özellikle buna baktığını fark ettim. ‘Sendin, değil mi?’ diye sormadım. Ayrılmamızın ardından geçirdiğim iki doğum günümde de kapımın önünde gizemli bir hediye olurdu. Sevgili olduğumuz dönemde de, yaşadığım hayat sağ olsun kâbuslarla başım dertteydi ama onunla uyuduğum zamanlarda kâbus görmezdim. Görecek olursam bile kolları hızla varlığını hatırlatarak müdahale eder, beni güvenli göğsüne daha da çekerdi ve kâbusum da başlamadan biterdi sanki ama her gece birlikte kalamazdık. Babam eve gelmiş olur da sarhoş bir şekilde sızarsa, sorun olmazdı. Sabaha kadar ölü gibi uyurdu. Annem de gece gece kardeşime hayatı zehir etmeye tenezzül etmezdi ve böylelikle uyuttuğum Can’ı bırakıp evden çıkabilirdim ama babamın henüz gelmediği geceler, sarhoş bir şekilde geldiği zaman sızmak yerine bize salça olmayı tercih edip etmeyeceğini öngöremediğimden, Barlas’ın yanına gelemezdim. Mutlu olmamla mutsuz olan annem sağ olsun, Barlas da bize gelemezdi ve böylelikle bazı geceler de ayrı kalırdık. O zamanlar işte, Barlas için de benim için de kâbus gibi geçerdi. Barlas da, babam döndüğünde bizimle uğraşıp uğraşmayacak mı, diye düşündüğünden beklerdi, ben de Can’ın yanında uyur uyanık yatarken kâbuslarla boğuşurdum. Başta benzeri kâbuslar gören Can’ı inandırmak ve rahatlatmak için rüya kapanları yapar olmuştum. Sonra da Barlas benim için yapmıştı ve her sene tekrarladığımız, eski kâbuslarımızı yakalandıkları yerden alıp attığımız, yenisini yerleştirdiğimiz bir alışkanlık olmuştu. Terk edilmiş bir adam, doğum günümü bile unutmalıydı belki ama yine de rüya kapanı yapar, kapıma koyardı. Şimdi açıkça belli etse de, rüya kapanını gördüğüm andan beridir onları bırakanın Barlas olduğunu zaten biliyordum. Hediyelerini kullanmadığımı, odama asmadığımı, belki de çöpe attığımı düşünmüş olmalıydı.

“İnanıyorum.” dediğimde burukça gülümsedi ve gözleri tuttuğu ellerime alçaldı. Başparmağı elimin üstünü okşarken “Sorun rüya kapanı değil o zaman.” diye mırıldandı. Sorun benim, diye düşünüyordu. Sırf o aldı diye kullanmadığımı sanmıştı. Şimdi yüzündeki ifadeyi öğrenmek istiyorsa, o da ayna gibi bana bakabilirdi. Kırgınlığı benim kalbimi sızlatmıştı ama hızla yüzündeki ifadeyi toparladı ve derin bir nefes eşliğinde başını kaldırıp tekrar bana baktığında kendi acısını es geçmiş, yeniden benimkisine odaklanmıştı. “Eşi terapist olan bir abim var.”

Hâlimize rağmen gülecek gibi olup “Mutlaka vardır.” diye mırıldandım. Abileri bitmiyordu.

Barlas, “Birazdan ararım.” dediğinde başımı iki yana salladım ve yüzünde bana yardımcı olabileceğini düşünmesiyle oluşan renkler yeniden soldu. İsyan eder gibi “Neden?” diye sordu. Terapiye bir ara gitmem gerektiğini biliyordum ama terapinin önce düşürüp sonra tamamıyla kaldırdığını da biliyordum ve benim tökezleye tökezleye bile olsa ayakta kalmam lazımdı. İçime atıp durduğum, en dibe vurana kadar ittiğim, bastırdığım duyguları mezardan çıkarıp yaşayıp sonra da uğurlayamazdım. Kendime ihtiyacım vardı, kendimi kaybedemezdim. Can’ı kurtardıktan sonra, başlardım bir ara terapiye. Kâbuslarımla da bir şekilde hayat geçiyordu sonuçta. Sanki uyanınca ayrı bir hayat mı yaşıyordum? Uykularım kadar günüm de kâbuslarla doluydu.

“Hayatımda şu an buna yer yok.” dediğimde kaşları yavaşça kalktı. Gözleri gözlerimde gezinirken “Benim gibi.” dediğinde gözlerimi ellerimize kaçırdım ve derin bir nefes alıp verdim. Ondan neden ayrıldığımı açıklamak için de aynı tabiri kullanmıştım. Bir ruh bağıyla bağlıymışız gibi, hissettiği şeyi kalbimde hissederken artık daha da fazlası, birbirimize bakmasak da görebildiğimiz bir aynaydık. Tozlu bir depoda ve sımsıkı kapatılmış bir kutuda, unutulmaya terk ettiğim sevgimin unutulmak bir yana, daha da artması nasıl mümkün oluyordu?

Sessiz kaldım ama elleri beni bırakıp gitmedi. Bu omuzlarımın daha da çökmesini sağlarken gözlerim ellerimizde geziniyordu. Gitmek bir kenara, başparmakları tenimi okşuyordu. “Yatağımdalar.” dedim bir süre sonra. O yüzden o gece baktığı sırada görememişti.

Sessizliğimiz sırasında gözlerinin üstümde olduğunu hissediyordum ama o da düşüncelere dalmış olsa gerek anlayamayarak “Ne?” diye sordu. Teslim olmadan önce dudağımı büzüp büzüp gevşettim. Başımı kaldırmadan gözlerimi kaldırıp muhtemelen ürkek bir ceylan gibi baktıktan sonra tekrar ellerimize baktım ve hafifçe omuz silkip “Rüya kapanları.” diye mırıldandım. Atmamıştım elbette. Kullanmıyor da değildim. Yatağımda, yastığımın altındalardı. Uyuyacağım zaman yalnız kalmak istemez, daha doğrusu Barlas da yanımdaymış gibi hissetmek isteyerek yanıma koyardım.

Sırf, verdiği hediyeye değer vermiyormuşum gibi hissetmesin diye dile getirmiştim ama ayrı kaldığımız dönemde aldığı hediyeyi kullanmam yetmiyormuş gibi yatağımda sakladığımı söyledikten sonraki tepkisine bakmamak için ellerimizi izliyordum. Bir arada görmek, bir kâbustan rüyaya atlamışım ve hâlâ uyanmamışım gibi hissettiriyordu. Birazdan ellerimiz ayrılacaktı ve kâbus yeniden başlayacaktı.

Yanağımdaki eli çeneme kayıp da başımı kaldırmak istediğinde direnir gibi oldum ama başparmağı yaslandığı çene ucumu okşadığında yenilerek müsaade ettim ve göz göze geldiğimizde gözlerimi kırpıştırıp kaçırdım ama sonra tekrar baktım. Kıvrık dudakları eşliğinde, ben de onu kâbuslarından uyandırmışım gibi baktığı sırada “Rüya kapanlarını severim.” diye ekledim alelacele. Gün sadece gökyüzüne değil, gözlerine de doğmuş gibi bakıyordu.

Daha da kıvrılan dudağının kenarını ısırdıktan sonra çenesinin ucunu kaldırıp indirirken eş zamanlı olarak kaşları da hareketlenmişti ve “Benimle alakası yok yani?” diye sordu. Omuz silkip “Hiç yok.” dediğimde hafifçe güldü. Kıyamadığım için bazen bazı kırıklardan onu koruyordum ama sonrasında da umut vermiş oluyordum ve bu daha büyük kırıklarla kesilmesine yol açacaktı.

Bakışlarını taşıyan sandaldan okyanusa atlamak için “Ama pek işe yaramıyorlar.” dedim. Kaşları hafifçe çatılırken keyfi de silinmişti. Sırf konuyu değiştirmek için hızlıca konuşmuştum ama kâbuslar görüp durduğum anlamına geliyordu ve hoşuna gitmemişti. Saçımı kulağımın arkasına severek sıkıştırırken gözleri de o sıra gözlerimden ayrılmış, eli gibi severek saçlarıma bakmıştı. Eli tekrar yanağıma yerleşirken gözlerimiz kavuştu ve okyanusta yine sandalına tutundum. Hızlıca beni sudan çekerek şefkatle ama burukça gülümsedi. “Koruman olarak seni kâbuslarından da korumak isterim.”

Gündüz gördüğüm kâbuslardan birine yakalanırken sesimi temizleyip “Ata seninle konuşmak için çağırdı mı?” diye sordum. Hâlâ, Ata’nın işini yapmaya başlamamıştı ama Ata’nın Barlas’ın hayatını mahvetmek için çok da sabırlı olduğunu sanmıyordum. Yakında çağıracak ve onu karanlığa çekmeye başlayacak olmalıydı.

Yüzündeki gülümseme silinirken çenesi kasıldı ve “İsminin dudaklarına temas etmesi hoşuma gitmiyor.” dedi. Ah bir bilse… İsmine katlanamadığı adam bizzat dudaklarımı öpmek istiyordu. Kaç defa da denemişti, her seferinde başımdan defetmiştim. Ata’nın elinden gelse beni hemencecik yatağa atmak, oradan da nikâh dairesine geçmek isterdi. Onu reddettikçe hasta ruhunda değere biniyor, duyduğu takıntıyı arttırıyordum.

“Patronum ve üstelik artık senin de tam zamanlı patronun, farkında mısın? Hayatımızda bir hayli olan, senin de bizzat yakınına girdiğin bir adamın ismini söylememi normalleştir bence.”

“Ulan hayatında ben yokum, o mu var?” diye gerilerek sorduğunda üfleyip ellerimi çekmek istedim ama hızla tuttu ve eski konumlarına aldı. Tekrar çekmeye çalışmazken “O anlamda söylemediğimi biliyorsun.” dedim. Kızmaya yer arıyor olabilirdi ama Ata’yı hayatımıza daha da bulaştırmak isteyen oydu. Tabii, her şeyi bilmiyordu, ben anlatamıyordum ama ben de onun bu tercihine dair her şeyi bilmiyordum, o anlatmıyordu. Biz böyle giderse sırlarımızı mezara götürecektik ve Ata hayatımızı bir daha aydınlatamayacak kadar karartmış olacaktı.

Kasılmış bedenini gevşetmek ister gibi başını sağa ve sola eğerken kapattığı gözlerini, nefesini burnundan üfledikten sonra araladı ve sesini temizleyip sinirinden arındırmaya çalıştı. Yine de konuşmaya başladığında sesinden gerginlik akıyordu. “Şerefsiz, de ben anlarım.”

Dudaklarım hafifçe kıvrılırken “Ona da mı, öyle sesleneyim?” diye sordum. “Patron, diyebilirsin.” dedikten sonra bu fikirden de hoşlanmasa gerek gözlerini devirir gibi kaçırdı ve “Sen direkt konuşma.” diye mırıldandı. Patronum oluşunu da sevmiyordu. Şimdilik içini rahatlatamazdım, bir gün rahatlatabilecek miydim bilmiyordum ama Ata’ya seslenmek de, onunla konuşmak da şu an hayatımda büyük bir parçaydı. İstesem de kurtulamadığım bir parça.

“Ben de senin A…” diyeceğim sırada gözleri bana dönüp kaşları kalktığında üfleyip gözlerimi devirerek “…o adamla…” diye devam ettim ve çenesi biraz olsun gevşese de “Şerefsiz, diyecektin.” diye hatırlattı. Ona aldırmayıp “… konuşmandan, patronun olmasından haz etmiyorum ama sen engel olmama izin vermiyorsun.” dedim ve şirince sırıtıp “O yüzden sen de duruma alış. Çünkü inadını sürdürürsen belli ki patron ve çalışanları olarak aynı ortama girip çıkacağız.” derken içim huzursuzlukla dolmuştu. Hangi bombayı patlamadan imha edeceğimi şaşıracaktım öyle anlarda.

“Meriç’i de bugün kovduracağım Kafes’ten. Bir sonraki şampiyonluk maçında elin adamıyla dövüşeceksin ve zarar göreceğim.”

Başını iki yana salladığı sırada üfleyip yanağımı, elinden çektim. Ters baksa da aldırmadım ama o da küsmeyip elini, ellerimizin üstüne götürdü ve bu sevgi halatına bir düğüm daha attı. Ellerimi kalkan gibi örmüştü ve ne çekebileceğim var gibiydi, ne de çekesim.

“Sana daha önce de dedim. Olan yine bana olur, seni koruyayım derken dayak yerim. Afiyetle izlersin.” dediğinde ikimiz de birbirimizi aksine ikna etmek için gözdağı veriyorduk ama onun dağı hakikiydi. Gerçekten benim yüzümden dövüşte dayak yediği anlar olmuştu ve blöfümü gördüğü an tehdidim boşa çıkıyordu. Bu şartlar altında Meriç’i kovduramazdım.

“Görürüz.” dedim ama daha da gerilmedi çünkü gözlerimde, bunu göze alamadığımı görmüştü. Onun zarar görmesini, ona bilinçli darbelerle değil de gerçekten kazanmak için atılan başka bir adamla dövüşmesini istemeyeceğimi biliyordu ve tehdidime aldırmasına gerek yoktu.

Ata’nın ilk işe dair görüşmek üzere arayıp aramadığını söylemediği için “Hâlâ sorumu cevaplamadın.” dediğimde, “Benimle uyuduğunda kâbus görmüyordun.” diyerek konuyu geceleri de korumam olma isteğine geri döndürdü. Gözlerim kısılırken niyetini anladım.

Neredeyse kekeleyerek “O o zamanlardı.” dedim ama özgüveni ya da kalbi kırılmadı ve “Denemeye varım.” dedi. Sesimi temizleyip gözlerimi kaçırırken “Seninle uyumayı denemeyeceğim Barlas.” dedim ama haklıydı. Sadece yatağa sinmiş kokusu bile bu denli sakinleştirebilirken kolları beni kâbuslarımdan kurtarırdı.

“Her şeyine, iddiaya girerim.” dediğinde ürkek gözlerim ona döndü. Kaybedeceğim bir iddiaya girmezdim ama konu, kaybedeceğimi bildiğimi olabildiğince yansıtmadan reddetmekti. “Eğer kazanırsam Ata’nın teklifini reddedeceksin. Hatta kafes dövüşünü bırakacaksın Berk Barlas Altay. Kabul mü?” diye sordum. Karşı atakta bulunarak kaleyi savunmaya karar vermiştim.

“Kabul ulan. Ama kazanırsam, sen de istifa edeceksin Asya Tanyeli. Kabul mü?” dedi. Keşke karşı atakta bulunmak yerine bayılma taklidi falan yapsaydım, bu kadar işlevsiz ve daha da zarar gördüğüm bir hale gelmezdi durum hiç değilse… Teklifi direkt reddetmeliydim, şimdi iddia sonucu olarak istesem de yerine getiremeyeceğim bir şey istiyordu ve beni de iddiaya girsem kaybedeceğimden emin olarak köşeye sıkıştırmıştı.

Ben de onun gibi “Kabul değil ulan.” dediğimde güler gibi oldu ama gergindi bir yanı. Orada çalışmak konusunda inat etmemden hoşlanmıyordu. Çaresizce çırpınmak üzere konuşmaya başladım. “Hem saçma sapan bir iddia. Diyelim ki kâbus görmeyeceğim, ne olacak? Birlikte mi uyuyacağız geceleri? Direkt barışalım biz Barlas. Sevgili olalım, bitsin gitsin. Bir farkı kalmıyor, farkındaysan.”

Barlas, alayla harmanlanmış bir hüzünle tekrar “Kabul.” diye mırıldandığında ben de güler gibi oldum ama onun gibi hüzünlü ve gergindi bir yanım.

“Sonucu olan bir iddia değil. Ben kâbuslarımla da mutluyum.” dedikten sonra sanki sonuç kesin, tek sorun yapıp yapamayacağımızmış gibi konuştuğum için hızlıca ekledim. “Ayrıca kazanacağını da sanmıyorum zaten.”

İnanmayarak baktı ama bakışları da hem alaylı hem buruktu. Evet, ‘sevgili olalım’, ‘barışalım’ derken benim de kalp atışlarım hızlanmıştı. Sadece dile getirmek bile insanı mutlu ediyordu ve Barlas’la aynı sebeplerle hızlıca buruklukla gölgeleniyordu bu his ama dediği şey de saçmaydı ve saçmalığını başka ne türlü açıklayabilirdim, bilememiştim. Başta sadece uyurduk, sonraki günler öpüşmeye başlardık, sonra da sevişmeye ve işte! Yine ‘Asya ve Barlas’ olurduk. Ama bu sefer daha hazin bir sonumuz olurdu.

“Kızım kaçtır yatağımda yatıyorsun. Ne olmuş yani yatağa bir de, biri eklense?” derken sona doğru o da olayı küçültme çabasını ciddiye alamadığı için ama hâlâ arsız bir şekilde sırıttı. “Bir köşeye kıvrılırım işte.”

“Bir köşeye kıvrılabilecek bir cüsseye sahip değilsin Barlas.” dediğim gibi hemen buna dair binlerce çözüm getirmek için dudaklarını aralamıştı ki öncelikli davranıp sesimi hafifçe yükselterek “Ki tek sorun bu değil.” diye ekledim ve susmak zorunda kaldı. “Geceleri mesain bitiyor Bay Dövüşçü, Hırsız, Emlakçı, Herbokolog Koruma. Herkes evinde uyusun.”

“Tamam, o zaman ev arkadaşı olalım.” dediğinde yüz ifademe karşılık arsız sırıtışı arttı ve birkaç saniye sonra üst dudağını yalayarak hafifçe güldü. Dâhiyane fikrine ters ters baktığımda “Fazla mesai yaparım sorun değil. Tam zamanlı çalışıyorum ben zaten.” diyerek ‘ev arkadaşı’ olma fikrinden uzaklaşsa da konuyu sürdürdü.

Üfleyişim gülüşümle dağıldı ve “Rüya kapanı olarak mı?” diye sordum. Gülerken gözleri gözlerimde gezindi ve aydınlanır gibi “Senin rüya kapanın bendim,” dedi. Artık kâbuslar görüp duruyordum çünkü o yoktu ve şimdi açıkça yokluğunun üstümdeki etkilerini fark ediyordu. Doğum günlerimde ayrı bile olsak yapıp hediye ettiği rüya kapanlarının, yatağımda onlarla uyusam da tam olarak işe yaramamasının sebebi buydu. Barlas yoktu. Benim de gözlerim gözlerine dalarken “Benim.” diye düzelterek ekledi. Hâlâ da öyle, diyordu ama şansına küsmeliydi, bunun cevabını hiçbir zaman alamayacaktı. Onunla uyumayacaktım.

Yani, sanırım.

“Saat kaç?” diye sorduğumda gözlerini devirir gibi kaçırsa da güldü. Dudağımın kenarını kemirip dururken gülüşünün güzelliğini çekingenlikle izledim. Evet, konu değiştirmek konusunda pek de becerikli bir adım atamamıştım.

Dilini, gülen dişleri arasında gezdirerek bana tekrar baktığında kalbimi uzatıp ‘Tamam al, ne yapıyorsan yap Allah’ın belası’ demek istiyordum. Kalbim ömrü tükenmek üzere olan bir çamaşır makinesinde zıplaya zıplaya yıkanıyordu sanki, onun bazı hareketleri yüzünden.

“Saat yedi.” dediğinde bu sefer konu değiştirme ya da rol icabı değil, gerçekten gözlerim irileşti ve hızla bu konuya odaklandım. “Saat yedi ve ben işim olmamasına rağmen ayakta mıyım?” dedikten sonra kendimi yatağa geri atacağım sırada birbirini tutan ellerimizle Barlas’a bağlı ve hâlâ doğrulmuş halde kaldım. Niyetim ellerimi çekmek değildi, ki zaten çekememiştim.

Ben henüz uzanamasam da geriye eğilmiş ve hatta Barlas tutmasa yatağa düşecek haldeyken Barlas, “İşin var.” dediğinde kaşlarım kalktı. Ne işim vardı tam olarak? Onu ancak içimden sevip durmaktan başka? Bir ara Ata’nın yanına gitmeli, akşam da hırsızlık yapmalıydık ama şu an işim yoktu.

Kemal’i kastederek “Sorularıma cevap vermek.” deyip şirin sırıtışı eşliğinde kaşlarını kaldırıp indirdiğinde gözlerimi kapatıp “Uyudum bile.” dedim ama tuttuğu ellerimle beni tamamen çekip doğrulttu. Burnum yanağına çarptığında ve dudağını dudağımın kenarında hissettiğimde gözlerim irice açılırken ateş değmiş gibi ellerimi çektim ama bu yakınlığımızı bozmak konusunda birkaç saniye geciktim. Ellerimi yatakta iki yanıma yaslayıp uzağa kayarken gözlerim zaten yüzüne çıkamamış, omzuna doğru bakar haldeydi ama herhangi bir parçasına bakmak bile heyecanımı arttırdığı için soluma döndüm ve Barlas’ın dolabına baktım. Dolap ömrü hayatında böyle bir bakışa maruz kalmış mıydı bilmiyordum ama ben böyle bir heyecana defalarca kez maruz kalmıştım. Aynı adam yüzünden! Ya da sayesinde…

Sırf beni kaldırmak için çekmişti ama onun da tahmin edemediği kadar yakınlaşmış olmuştum. Temas ettiği dudağımın kenarından kalbime doğru lavlar akarken bir elim enseme gitmiş, parmaklarım saçlarımda geziniyordu. Sessizlik sürdüğüne göre o da, ‘sakinleşme molası’ içerisindeydi ve o molasını nereye bakarak yaşıyordu, bilmiyordum.

Ne kadar süre sonra bilmiyorum Barlas sesini temizlese de hâlâ arzulu ve heyecanlı bir sesle, “Uykunu açtığımıza göre,” diye başladığında gözlerim gibi başımı da pencereye doğru kaçırdım ve nefesimi titrekçe üfleyerek verdim. Dolaba baktığım sıra yüzümü saran ifadeleri kontrol etmek için çabalayamamıştım, etrafı değil beni izlediyse zaten göreceğini görmüştü ve esasen artık saklayabileceğim bir şey de kalmamıştı. Onu, onu öpmeyi, onunla yakınlaşmayı, sarılmayı, birlikte uyumayı istediğimi zaten görüyordu, sadece bunlara teslim olmayışımın nedenlerini göremiyordu. İsteklerimi değil, nedenlerimi saklamayı sürdürerek kalemi korumaya çalışacaktım ama isteklerimi gizleyememek, kalemdeki asker sayısını bir hayli azaltmıştı.

Uykumu açmıştık, çünkü yine cayır cayır yanacağımız bir an yaşamıştık…

“Sorularıma cevap verebilirsin.”

“Önce ben sordum.” dediğimde, isterik bir şekilde güldü ve gözlerimi devirdikten sonra başımı ona çevirdim. Kötü kötü bakmaya çalışırken gözlerimi kısmıştım. O da dudağını yalayarak duygu karmaşasının yarattığı gülüşü durdurmaya çalışıyordu ama bu sefer de bu görüntü, benim duygu karmaşalarımı arttırıyordu.

“Artık esaslı olup olmadığını umursamadan yalan söylemeye başladın. Bari biraz ciddiye alarak yalan konuş.”

Üfleyip “Dün gece ilk ben sordum.” diye düzelttim. Tamam bugün, ilk o sormuş olabilirdi ama dün gece de ben sormuştum. İlk o cevap vermeliydi, o yüzden.

Bana ‘yok artık’ der gibi baktı ama inat edeceğimi gördü. Sıkkın bir şekilde nefes alıp verdi. Hızlıca cevap verip kendi sorusuna geçmek istediği için “Her an nerede olduğunu biliyorum.” dediğinde isterik bir şekilde sırıtıp “Bunu biliyorum Barlas’cım. Cevap bu değil. Bu sorunun ta kendisi. Nasıl orada olduğumu öğrendin? Takip cihazıyla mı?” diye sordum.

“Evet.” dediği gibi tahmin ettiğim için başımı deli gibi sallayarak “Üstümde başımda ne varsa, yakıp yıkacağım. O aptal küçük böcekten kurtulacağım.” dediğimde hiç endişe etmeyerek başını sallarken “Kolay gelsin.” dedi ve gözlerim yeniden kısıldı. “Telefonumda mı yoksa? Bir uygulama falan mı indirdin?” dedikten sonra hemen bacaklarımı yataktan indirip komodinin üstündeki telefonumu alıp açtım ve ana sayfa ekranında dolaşıp durdum ama hiç öyle bir uygulama göremiyordum. “Barlas, söyle! Ne? Uygulamanın ismi ne?” diye sorarken ona yakın olan bacağımı dizimden kırarak tekrar yatağa çıkarmış ve hafifçe ona dönmüştüm. O da kollarını göğsünde birleştirmiş, ayaklarını odaya doğru uzatmış ve oldukça rahat bir şekilde beni izliyordu. “Yorma kendini. Bundan kurtulamazsın.”

Telefonu sertçe komodine bıraktım. Gözlerinin önünde sevdiği kadın cadıya dönüşürken kasılmış çenemi, oynayıp duran mimiklerimi ve sıktığım yumruğumu izledi. Korkmak yerine hoşuna giderken yamuk bir şekilde sırıttı. Mazoşistti bu. Benden kaçması gerektikçe daha fazla yakınlaşıyordu.

“Telefonumda değil mi?” diye sordum dişlerimin arasından. Barlas’tan gizli bir yere gitmem gerektiğinde telefonumu yanıma almayarak bunu çözebilmeyi düşünmüştüm ama telefonum aracılığıyla bunu öğrenmiyorsa yine yakalanmış olurdum. Bu sefer, cevapları daha bariz duyacağı bir anda yakalanabilirdim üstelik.

“Asya şöyle söyleyeyim, nerede olursan ol seni bulacağım.”

“Bu telefondan da üstümdeki her şeyden de kurtulacağım.” dediğimde başını onaylar şekilde salladı. Hiç endişe etmemesi, beni aksine ikna etmeye çalışmaması sinirimi iyice bozuyordu çünkü bu doğru çözümü bulamadığımı gösteriyordu. Bir elini kavuşturduğu kollarının üstünden kaldırıp işaret parmağını göstererek “Küçük bir öneri, yakalanmamaya çalışacağına, canımı sıkacak yerlere gitme.” dedikten sonra elini tekrar koluna geri yasladı.

“Ben seni hayatıma almadıkça, sen benim hayatımı komple alıp oyun tahtan gibi önüne koyuyorsun. Bunun farkında mısın?”

Cümlemi konuşabileceği kadar hazmetmesi için kasılmış çenesini yavaşça iki yana esnettiği bir süre boyunca âdem elması birkaç kere hareketlenmişti. “Sen beni…” dedikten sonra sinirle gülümsedi. Dişleri arasından konuşuyordu. “… hayatına almasan da…” dediğinde gözlerimi kaçırıp tekrar konuşmaya başlayınca ancak ona çevirdim. “… bende seni kurtların önünde bırakacak göz yok Asya. Seni kaybedecek ciğer, hiç yok.” dediği sırada odadaki tek öfkeli kişi artık oydu. “Tıpış tıpış gelip her derdini benimle çözmeyi öğreneceksin. Sen gelmezsen, dertlerin bize gelecek ve yine öğreneceğim. Mutluluğunu git bensiz yaşa istiyorsan.” dedikten sonra başını iki yana sallayarak yüzünü buruşturdu ve sinirle “Alma beni hayatına, eyvallah.” dedikten sonra kollarını çözüp beni göstererek yüzünü yakınlaştırdı. Yüzündeki her gergin çizgide biriken sevgi izlerine baktım. Her biri de bana aitti. Öfkesini, bana duyduğu sevgiden alıyordu. “Ama mutsuzluğunu tek başına yaşamayacaksın.”

Öfke değil, hüzün çökerken onu, ondan nasıl koruyacağımı düşündükçe çaresiz hissediyordum. “İki yıldır yaşıyorum.” dediğimde “Çünkü aptal herifin tekiyim. Gitmene izin verdim.” dedi ve ayaklandı. Bana dönüp ant içer gibi “Bir daha kendini yalnız bırakmana izin vermeyeceğim.” dedi. Cevap beklemeden kapıya döndüğü sırada bileğinden tutarak yatağa yaslı bacağımı yere indirdim ve kapıya yönelmiş bedenini, dursun diye çektim. Bana doğru döndüğü sırada ben de ayaklandım ve yatakla arasında kalırken alt arka bacaklarım yatağa yaslanmış oldu. Dudağımı yalayarak bir saniyeliğine gözlerimi dudaklarına kaydırdım ve yeniden gözlerine baktığımda o hâlâ dudaklarıma bakıyordu.

“Bir ilişki yaşamak istemediğimi söylememin senin nezdinde bir değeri yok mu?” diye sorduğumda gözlerini gözlerime yükseltmesini sağlayabilmiştim ama bana böyle bakmasındansa yakarak dudaklarıma bakmasını yeğlerdim. Bakışlarına yutkunurken omuzlarım iyice çöktü ve elim, bileğinden eline doğru kaydı. Söylediklerime tezattı ama parmaklarımız birbirine doğru kıvrıldı.

Sesim içime kaçarken “Beni seninle olmak zorunda bırakır gibi konuşuyorsun.” dedim. Başını hızla iki yana salladı ama konuşmaya başlamak için birkaç nefes daha alıp vermesi gerekmişti. En sonunda yutkunup “Öyle değil.” diye mırıldandı. Gözleri duvara kaydıktan sonra bir güçlü nefes daha es verdi ve tekrar bana baktığında dudağını yalayarak konuşmaya hazırlanıyordu. Cümleleri hazır ama sesi hazır değil gibiydi. Sesini temizlemeye çalıştı ama yıllar boyu mutlulukla ilişki yaşadığım aslında eski, ama içimde hâlâ ayrılamadığım sevgilimle birlikte olma fikrine dair ‘zorunda bırakmak’ ifadesini kullanmam ve genel yaklaşımım onu mahvediyordu. Yine de küsüp gitmiyordu. Biraz önce de ‘aptalın tekiyim, gitmene izin verdim’ demişti. Korktum. Gerçekten onu itmeme izin vermiyordu ve ben onu itmek dışında bir kaçış yolu bilmiyordum. Kelimelere kırılsa da, onu hayatta tutmaya çalışıyordum ama kırıla kırıla yanımda kalıyordu.

“Benimle olmak zorunda değilsin.” dedi ve bu konuştuklarımıza inanamıyormuş gibi isterik bir şekilde hafifçe gülerken başını eğdi. Gözleri ellerimizde gezindiği sırada yavaşça elini bıraktım ve o da artık tutmadığım elini yumruk şeklinde sıkıp gevşetmeye başladı. Bu hissi biliyordum. Koparıp atmak istiyordu elini. Şu an ben de hissediyordum. Onun elini bıraktıkça boşluğa düşüyordum.

Gözlerini bir süre sonra bana çevirdi. “Sevgilim,” dedi ve bu kelimeye göz göze yakalanan ikimiz de yutkunamadık. Sesi kısılırken “Olma.” dedi ve sağ kenarına doğru kıvrılan dudağını ardında hafifçe kemirip özgür bıraktı. Artık ben de yumruklarımı sıkıp gevşetmeye başlamıştım. Ona uzanmak isteyen ellerimi meşgul tutuyordum. “Ama güvende ol.” derken nispeten daha güçlüydü sesi.

Gözlerim gözlerinde gezinirken “Ben senin etrafındaki kara bulutları dağıtana kadar, yaşayacak mutsuzluğunun kalmadığına emin olana kadar kendini yalnızlaştırmak için istediğin kadar yık, dök beni. Yanından bir milim oynarsam şerefsizim.” dediğinde güçsüzlükle yeniden ardımdaki yatağa oturdum. Dirseklerimi dizlerime yaslarken ellerimi de eğdiğim başımda alnıma götürdüm ve ağlamak isteyen yüz ifademi örtmüş oldum. O hâlâ tepemde dikiliyordu. Tek silahımı benden alıp uzaklara atmıştı. Onu nasıl kendimden uzaklaştıracaktım? Resmen savaş ilan etmişti hayatımdaki dertlerime. Git gide daha fazlasına şahit oluyordu ve her birinden kurtarmadıkça ‘gitmem’ diyordu resmen! Ama nasıl olacaktı ki… Zaten her birinden kurtulsam gitmesine gerek kalmayacaktı ama kendisini kaybetmeden beni kurtaramazdı ki… Kendisini kaybetse de ben kurtulmuş olmazdım…

“Şimdi sen mi anlatırsın yoksa gidip ben mi konuşturayım o şerefsizi?”

Ellerimi yüzümden çekip başımı doğrulttum ve kızgın bakmaya çalıştım ama çaresiz hissediyordum. Ona kızamıyordum bile. Sahip olduğum iki güzel şeyden biriydi. Biri kardeşim, diğeri sevdiğim adamdı ve benim gibi o da her hâlükârda korumayı sürdürüyordu. Belki tek niyetimin onu korumak olduğunu bilse Barlas da bana kızamazdı ama şu an hüzünle harmanlanmış bir kızgınlık içerisindeydi. Bir de… Kırgındı. Kırgın bakıyordu ama dediği gibi, bir milim ayrılmıyordu yanımdan.

“Can’ı görmeme yardımcı oluyor.” derken yalan söylemiyordum. ‘Yardımcı olmak’ değildi yaptığı ama Can’ı görmemi sağlıyordu işte.

Düşünceli gözlerle baktıktan sonra yanıma oturduğunda ben de tekrar ona döndüm. “Can’ı aile izniyle göremiyor musun?”

Başımı iki yana salladım. Bunu söylemek sinirimi bozduğu için isterik bir şekilde sırıtarak “Ona zarar verebilirmişim.” dedim ve gözlerim bacaklarımın üstüne yasladığım ellerimde, birbirine eziyet ederek oyalanan parmaklarımda gezindi. Dudağımı büzüp gevşetirken sıkkın nefesler alıp veriyordum. “Mahkeme kararı var, yasak görüşmem. Altı ayda bir yeniden değerlendiriliyor ama hep uzatıldı şimdiye kadar.” dedikten sonra sadece Barlas’a anlatmanın bile omzumdaki yükü ne kadar hafiflettiğini şaşkınlıkla fark ettim. Ben senelerdir her şeyi paylaştığım Barlas’la dertleşmiyordum… Kimseyle dertleşmemek değil, Barlas’la dertleşmemek beni boğuyordu. Barlas’la ayrılmadan önce de sadece Barlas’la dertleşirdim ve onu kaybetmek, tüm dertlerimde tek başıma boğulmama yol açmıştı. Bu son iki yılda arada, Yağmur’la da dertleşmiştim ama yüzeysellikten derinlere inmekten korktuğum için fazla cümle kuramamıştım. Çoğu derdimi bilmezdi bu yüzden Yağmur da. Barlas’a söylemesinden endişe ederdim.

Kolunu omzumun üstünden geçirip beni hafifçe kendisine çektiğinde başım omzuna yaslanırken gözlerim yavaşça kapandı. Birbirine eziyet eden parmaklarımın üstünde elini hissettim ve iyileşmeye başladığım sırada hızla gözlerimi aralayıp himayesinden çıkarak yataktan kalktım. Ellerim enseme, saçlarıma, alnıma kayarken ondan çektikten sonra nereye götürebileceğimi bilememenin getirdiği çaresizlikle oyalanıyordum. Dolmak isteyen gözlerim odada gezinirken kuruyan dudağımı yalıyor, bazen kemiriyordum. Yataktan kalktığını göz ucuyla gördüm. Birkaç saniye duraksamış, ondan kaçışımı hazmetmiş, şimdi yine karşıma dikilmişti. Gözlerimi ona çevirirken ellerimi de belimin ardında bir araya getirip yine parmaklarımla eziyet etmeye başladım. Başımı dikip baksam da çökmüş omuzlarımla ürkek görünüyor olmalıydım. O da bana iyi gelmesine izin vermediğim için kızgın ama anlattıklarıma dair şefkatli bir anlayış içerisindeydi.

Bana sarılmak istiyor gibi bakıyordu ama izin vermeyeceğimi gördüğü için temkinli yaklaşarak sadece konuşmakla yetindi. Neyse ki, şefkatli bakışları ve şu an yumuşak tuttuğu sesi de beni sakinleştirebiliyordu da onunla sarılmamanın yaktığı içime su serpiyordu. “Sen benden daha iyi bilirsin ama hâkimin kararını değiştirmek istiyorsan, delillerin değişmesi gerekmez mi?" diye sorduğunda ne demek istediğini anlayarak bakışlarımı kaçırdım ve pencereye doğru sıkkın sıkkın baktım.

“İşini, hayatını değiştirip uygun bir profil çizmen gerekiyor.”

“Ama ben ona zarar vermem ki…” derken sesim titremişti. Ellerini tekrar kollarımda hissettiğimde geriye doğru adımlayarak kaçındım ve “Lütfen.” diye soluyarak ellerimi yüzüme götürüp sırtımı dolabına yasladım. Ağlamak üzere gibi hissediyordum ve sarılırsa kendime hâkim olamazdım. Sadece onunla, içime attığım bir konuya yüzeysel bir bakış atmak bile içimi her şeyiyle dökme isteği uyandırmıştı. İçim ona doğru akmak ve rahatlamak istiyordu.

Sinirle inlemesini duydum. Ellerimi yüzümden çekip bakmadım ama bana sarılmasına müsaade etmeyişimle cebelleşiyordu, biliyordum. Benim yatakta, onu ondan nasıl koruyacağımı bilemediğimde yaşadığım çaresizliği yaşıyordu. Sinirli nefes alış verişleri de kulağıma geliyordu ve sanırım odada volta atıyordu. Bakmıyordum ama hayal edebiliyordum. Muhtemelen elleriyle yüzünü dağıtmak ister gibi ovuşturuyordu, vücudu kaskatı kesilmiş olmalıydı. Dönüp sarılmak istiyor ama müsaade etmediğim için ne yapacağını bilemiyordu. En iyi yaptığı şey beni sevmek ve iyi etmek olan adama, ikisi için de izin vermiyordum.

Ağlamayacağıma emin olamıyordum ama en azından boğazımdaki yumru biraz olsun rahatladığında çoktan ıslanmış kirpiklerimi de yavaşça silerek ellerimi yüzümden çektim ve derin bir nefes alıp vererek odada volta atan Barlas’a baktım. Tahmin ettiğim gibi elleri yüzündeydi. Hareketlenmemle durup bana dönerken ellerini yüzünden çekti ve beni iyi etmesine izin vermesem de onu iyi etmek istedim çünkü mahvolmuş görünüyordu.

“Sana sarılabilir miyim?” diye sorduğunda başımı iki yana salladım ve çenesi olabildiğince kasılırken duvara doğru dönüp birkaç sıkkın nefes alıp verişi sırasında gözlerini kapattı. Ardından sakin olmaya çalışarak yeniden bana baktı ve temkinli birkaç adımla yaklaştı. Her adımında tepkimi ölçüyordu. Ellerimi aramızda kaldıracak gibi olduğumda “Sarılmayacağım.” dedi hızla. Bunu söylemekte zorlanmıştı.

Bana sarılamayan ellerini yumruk şeklinde sıkıp gevşeterek karşımda dikildi ve stresle dilini çiğnediği birkaç saniyenin ardından “Sana uygun bir profil çizmeliyiz.” dedi.

“Ben,” diye düzelttim. “Biz, diye bir şey yok Barlas.”

Üst dudağını yalayarak sessiz kaldığı birkaç saniye boyunca gözlerini yine duvara kaçırsa ya da kapatsa, toparladığında bana baksa daha kolay olabilirdi ama acısından gözlerimi kaçırmak yerine bakmakla cezalandırdım kendimi. Birkaç saniye sonra dudaklarımı birbirine bastırarak yutkundu ve hafifçe başını sallayarak birkaç saniyeliğine gözlerini kaçırıp kendi kendisine güç topladı ve gözlerini bana çevirip “Sana başka iş bulalım.” dedi.

“İstifa etmeyeceğim Barlas. Özellikle de sen orada çalışmak için bu kadar inatçıyken.”

“Birlikte istifa ederiz.” dediğinde bunu yapamayacağım için “Hayır.” dedim.

“Tamam.” derken düşünceli gözleri ardımdaki dolapta gezindi ve güzel kahverengileri parladığında daha dudakları aralanmasa da umudu kalbime işledi. Gözlerini bana çevirdi ve “Biz koruyucu aile olabiliriz.” dedi.

Omuzlarım çökerken kaşlarım kalktı ve “Siz?” diye sorduğumda Barlas onları kastederek etrafını gösterdi. “Annem, bunu yapabilir.”

Bu fikir zihnimde dolaştıkça kalbime işlediği için hızla bertaraf ettim çünkü Ata yetiştirme yurdunu sorgulamaya başlamıştı ve niyeti beni Can’la sıkıştırmaksa buna müsaade etmemek için her şeyi yapardı. Eli kolu Barlas’ın ailesine kadar uzansın, istemiyordum.

“Olmaz.” dediğimde isyanla “Neden?” diye sordu. “Yani…” diye düşünerek gözlerimi etrafta gezdirdim. “Sadece benden değil, onun travmatik geçmişini hatırlatacak her türlü şeyden uzak tutmak istiyorlar.”

Barlas hızla “Tamam, taşınırız.” dedi ve ikna olmak isteyen kalbim de zihnim de sancılarla uğraşırken “Olmaz, benimle bağlantınızı hemencecik kurabilirler.” diye olası engelleri sıralamaya başladım. Asıl engel Ata’ydı ama saydıklarım gerçekten hâkimin karşımıza çıkarabileceği engellerdi.

“Tamam, çevrem geniş. Bunu isteyebileceğim insanlar var,” dediğinde gözlerim daha uzun süre gözlerinde takılı kaldı. Düşündüğümü gördüğünde yüzündeki isyankâr, beni ikna etmek için çırpınan ifadesi, yerini umutlu bir hâle bıraktı. Umudu bana da bulaşmadan gözlerimi kırpıştırarak başımı iki yana salladım ve sıkkın nefeslerin ardından, “Unut bunu Barlas. Sırf, gidip kardeşimi görmeme yardımcı olan adamı bu iyiliğinden vazgeçirecek hareketler yapma, diye anlatıyorum bunları.” dedim. Hayatımda Ata gibi bir faktör olmasa kötü bir fikir değildi ama Ata’nın hâlihazırda Can’ın kaldığı yurtla ilgilenmeye başlaması, attığım her adıma dair kuşku dolmamı sağlıyordu. Ayrıca, bu ihtimalde Kemal’in bulduğu çözümü kullanmasam dâhi yine para isteyecekti yoksa Ata’ya bahsetmekle tehdit edecekti. Ata da bu durumla ilgileniyorsa Kemal’e kalmadan, dava açıldığı gibi başka yollarla haberdar olabilirdi.

Ellerini iki yanında kaldırıp sesini yükselterek “Sana yardımcı olmama izin ver!” dediğinde benim sesim daha da yükselirken “Sana çözüm bul diye anlatmadım!” dedim. “Kemal’i sordun, o yüzden anlatıyorum. O bana Can konusunda yardımcı oluyor, ben de onun hasta bir yakınının belirli masraflarını karşılıyorum.”

Kemal paradan bahsedebilir, Barlas habire peşimde dolanacaksa para verdiğimi görebilirdi. Sonrasında tüm bu anlattıklarımı ‘yalan’ olarak görmesin diye şimdiden para verdiğimden bahsediyordum. Elleri hâlâ iki yanında, duyguları yüzünden vücudu duraksamışken nefes nefese baktı bana. Güzel kahvelerinde göz bebekleri öfkeyle büyüyüp küçülüyor, çenesi bana yardımcı olmasına izin vermediğim için kasılıyor ama sonrasında şefkatiyle gevşiyordu. Yardımcı olamasa da bir derdim olduğunu gördüğü için üstüme gelemiyor, beni daha da kaçırmadan çözmeye çalışıyordu. Ellerini iki yanına indirdi ve kasılmış bedenini gevşetmek ister gibi omuzlarını birkaç kere yuvarlar gibi hareket ettirdi ve elini ensesine götürüp yere bakarak birkaç saniye daha düşündü. Dolaba yaslanmış, konuşabilecek kadar sakinleşmesini ve atacağı adıma karar vermesini bekliyordum.

Gözleri bana döndükten sonra başını onaylar şekilde salladı ve içimden ‘Siktir’ dedim. Vazgeçtiği yoktu ama alenen üstüme gelmeyecekti ve böylelikle arkamdan daha çok iş çevirecekti. “Ona da para veriyorsun yani?” diye sorarken kaşları kalkıp inmiş, çenesi yeniden kasılmıştı.

“Tefeci gibi değil.” diye mırıldandım. “İkimizin de yardıma ihtiyacı var ve birbirimize yardım ediyoruz.”

Ah ulan Kemal. Dünya üzerinde onu tanıyıp da yaptığı bir eylemi ‘yardım etmek’ olarak ifade eden tek kişi ben olmalıydım. Yalan söylemem gerekmese onu anlatırken kullanmayı tercih edeceğim çok başka kelimeler vardı.

“Geceleri mi görüşüyorsunuz hep?”

“Evet ancak geceleri çıkartabiliyor. Arada telefonla da konuşturuyor. Orada göz kulak oluyor ama…” dedikten sonra suçlar gibi başımı sallayarak “Adamda göz kulak bırakmadığın için bir süre boyunca bunu yapamayabilir.” dedim ve o da suçlu hissederek bakışlarını kaçırdı. Dudağımın kenarını kemirirken suçlamak için diktiğim omuzlarım yeniden çöktü. İçinde şüphe kalmasın, gidip tekrar saldırmasın diye suçlamak zorunda kalmıştım ama kötü hissetmesini de sevmiyordum.

“Sorun değil.” diye mırıldandığımda tekrar bana baktı. “Beni korumak istediğini biliyorum.” derken adamı yangına atan da yangınlardan çeken de bendim. Bir cümlemle hissettiği suçluluk azalabilmişti ve rahat bir nefes alabilmişti.

“Niye telefonun elindeydi? Niye üstüne yürüyordu?”

Hm.

Buraya kadar çok da güzel gelmiştik aslında…

Ben uyandığımda odada olmaz, yanına gidene kadar gerekli yalanları bulurum, sanıyordum ama kâbusum yüzünden sabaha onunla ‘merhaba’ demiştim. Şimdi böyle sorularla boğulmamı sağlamasa ‘yüzünden’ değil, ‘sayesinde’ tabirini kullanırdım çünkü uyandığımda ilk gördüğüm şey olması ve kâbusumdan kollarına çekilerek kurtulmam iyi hissettirmişti.

Birkaç saniye duraksadığımda kaşlarını ilgiyle kaldırdı ve çenesi yeniden kasıldı. İşin içinde bit yeniği görmeye başladığı an zihninde tekrar Kemal’i dövmeye başlıyor olmalıydı ve vücudunun da bu hayalleri gerçekleştirmek için çok beklemeyeceği şüphesizdi.

“Üstüme yürümüyordu, düştüğüm için ‘İyi misin?’ diyerek kaldırmaya geliyordu ama senin öfkeden ne gözün gördü, ne kulağın duydu.”

Şüpheyle bakmayı sürdürdü. Telefona dair de bir şeyler bulmalıydım…

“Kaydığım sırada ellerimle dengeyi bulmaya çalışırken telefon havaya fırladı ve o tuttu.”

Emin olamadığını fark ettiğimde “Cevaplar bunlar Barlas!” diye çıkıştım. “O adam kardeşimi görmemi sağlıyor ve kuruntularınla bunu bozma. Adamın da peşine düşme, zaten hâlâ bana yardım etmek isteyip istemediğini bile bilmiyorum, gözünü biraz daha korkutma.” dediğimde aksine emin olmadan bunu göze almayacağını görebiliyordum. Temkinli yaklaşacaktı ama tamamen şüpheleri geçmiş de değildi. Lafzen de onaylasın diye, “Tamam mı?” diye direttiğimde başını onaylar şekilde salladı ve rahatladım ama “Tek bir şartla.” dediğinde gözlerim yeniden irileşti. Sırtımı dolaptan ayırdım ve küçük bir adımla yakınlaştım. Zaten yakınımda olduğu için fazla hareket edememiştim.

“Barlas şart mart yok.” dediğimde dudakları hafifçe ve alayla kırıldı. “Pardon güzelim, sanırım cevabın sonucu değiştirebilecekmiş gibi hissettirdim sana.”

Güzelim, demeden cümleyi tekrar kurmasını rica etmek istedim çünkü böyle yeterince sinirlenemiyordum. Gözlerimi kırpıştırıp ana dönmeye çalışırken “Nasıl yani? Ne saçmalıyorsun?” diye sordum.

“Şöyle oluyor.” dedikten sonra sırıtışı genişledi ve gözlerini şirince kırpıştırdı. “Bundan sonra görüşmelerde ben de olacağım.”

“Barlas…” dediğim gibi yüzündeki sırıtış silindi ve yüzünü bana doğru eğip gergin bir ciddiyetle “Gecenin bir vakti, tenha bir yerde seni o adamla baş başa görüştüreceğimi düşünüyorsan ya ciğerimi falan bildiğin yok, ya da sabrımı sınamakta sınırın yok.” dedi.

“Baş başa değiliz ki!” diye sitemlenirken sesim incelmişti. Ellerimi tavanı gösterir şekilde iki yanımda kaldırmış, konuştukça da çaresizce sallıyordum. “Can da var!”

“Can’a da dedim. Sen kardeşini korurken ben ikinizi de koruyacağım. Bu konuşma bitti, kahvaltı hazırlamaya gidiyorum. Elini yüzünü yıka, benden saçma sapan şeyler isteyip durmayacağın kadar kendine geldiğinde mutfağa gel de menemen yap. Ben beceremiyorum.”

Parmak uçlarımda yükselip bir doksanlık adama diklenmeye çalışırken bir elimi tehdit ederek sallarken bile diğer elim o yükseklikte kalabilmek için Barlas’ın omzuna tutunuyordu. “Başka bir emrin?” diye çıkıştığımda tehditle salladığım işaret parmağımı yakaladı ve alayla gülümseyip “Menemen çakallı olursa sevinirim.” dedi. Superwoman olsaydım gözlerimden ışınlar çıkacağı sahne şu an olurdu muhtemelen. Korktuğum oluyordu işte, peşime düşüp duracaktı, Kemal’le yüz yüze rahat konuşamayacaktık. Kemal’in yanında da rol yapmam gerekecekti ve Kemal’e de rol yaptırtmam gerekecekti. Bunu isteyişim bile Kemal karşısında beni biraz daha dezavantajlı ve tehdit edilebilir konuma getirecekti.

“Yok sana menemen. Gidiyorum ben!” diyerek parmağımı yakaladığı elinden çektim ve omzundan tutunmayı da bırakarak ayak tabanlarıma alçalıp kapıya yöneldim ama bir anda ona geri döndüğümde vücutlarımız çarpışmadan önce Barlas kollarımdan tuttu. Kollarımı çekip bir adım gerilerken “Gitmiyorum ben!” dediğimde güldü. Ellerini eşofman altının ceplerine yerleştirip başını onaylar şekilde sallayarak “Bana uyar.” dedi.

İşaret parmağımı tehdit eder gibi kaldırıp göğsüne yaslayarak yakınlaştım ve “Tamam, benimle gel, gözetle bizi ama arabadan inmeyeceksin.” dedim.

Aynı rahatlık ve keyifle ama bu sefer başını iki yana sallayarak “Bana uymaz.” dediğinde diğer parmaklarımı da avucumdan yükseltip omzuna vurdum. Kilit sesi duyduğumuzda konuşmak için aralanan dudaklarımız öylece kalırken gözlerim irileşti. Barlas da, yaslandığı duvarın ardında dış kapının olduğu dolabın tarafına baktı ve birkaç saniye içerisinde Canan teyzeyle Yağmur’un sesleri duyulmaya başladı.

Sessiz kalmaya çalışsam da telaşla nesli bir nefes almıştım. Hızla kollarından tuttuğum Barlas’la dolabın arasından Barlas’ın ardına, pencere tarafına geçtim. Barlas da o sıra kollarını tutuşuma uyum sağlayarak bana döndü. Benim kalbim kulaklarımda atarken Barlas gülmeye başlamak üzere gibiydi. Fısıldayarak “Barlas basıldık resmen.” dediğimde gülmeye başladığı gibi elimi dudaklarına götürüp bastırdım ve yalvarır gibi “Sus ne olur, sessiz ol.” diye fısıldadım. “Niye annenlerin geleceğini söylemiyorsun ya? Cevap versene!”

Elimin altında sessizce güldükten sonra gözleriyle dudaklarını örtmemi işaret edince gergin bir mahcubiyetle “Ha, tamam…” diye mırıldanarak elimi dudaklarından çektim. “Bil…” diye başladığı sırada ona daha da yakınlaşıp işaret parmağımı dudağına yaslarken “Fısılda.” diye sessizce uyardım.

İşaret parmağımı öpecek gibi olduğunda elimi heyecanla çektim ve uyarır gibi bakmaya çalıştım. “Bilmiyordum, akşam geleceklerini sanıyordum.” diye fısıldadıktan sonra keyfi olabildiğince arttı ve dilini dişlerinde gezdirdikten sonra yaramaz bir bakışla “Yoksa ben de basılmak istemezdim.” dedi ve yüzümün şekilden şekile girişini izledi. Elimi yumruk şekline soktum. Yüzüne yakınlaştırınca ona yumruk atamayacağım için mecburen parmaklarımı çözsem de sinirle inleyip omzuna bir tane geçirdim.

Sessizce gülerek “Ne var kızım? Sen demedin mi ‘basıldık’ diye?” dediğinde mahcubiyetle hatırladım. Kekeler gibi cümleye başlarken “Beni, bu saatte, onların yokluğundan fırsat bilmiş gibi burada görürse yemin ediyorum bizi nikâh dairesine götürür dün de dediğim gibi. Bize aynı anda töre, beşik kertmesi, anlaşmalı evlilik falan filan her türlü dizi klişesini yaşatır, evlendirir bizi.” dediğimde ‘tüh’ der gibi elini diğer elinin avucuna vurdu ve ‘şu işe bak’ der gibi iki yanında kaldırdı. “E ben de anneme karşı gelemem, saygım sonsuz. Mecbur evleneceğiz artık.”

“Döveceğim ama artık seni.” dediğimde bir yandan koridordaki sesleri dinlemeye çalışıyordum ama bu gerginlikle idrak kabiliyetim bir hayli azalmıştı. Sinsi sırıtışı eşliğinde dudakları aralandığında elimi omzuna doğru kaldırıp ‘son şansın’ der gibi baktım ama benim darbelerimden korkmuyor olmalıydı. “Güzelim sen dövmeye başla, ben o sırada aklıma gelen planı anlatayım. Döverken dinlemeyi unutma.” dediğinde elim çaresizlikle omzuna düştü ve hafifçe gülüp anlatmaya başladı. “Kötü mü olur? Mahkemeye uygun profili birlikte çizeriz, Can için.” dediğinde yüz ifadem keyfini arttırdı ve ölümcül darbesini vurarak “Kardeşin için?” diye ekledi. Kabul etmeme bir saniye kalmışken gözlerimi kırpıştırıp bakışlarımı kaçırdım ve tekrar omzuna vururken “Saçma sapan konuşma.” diye sitemlendim ama hiç de kötü bir fikir değildi… Tabii Ata nikâhımızı basıp hepimizi taramayacak olsaydı…

“Kızım aslında hiç de saçma değil…” Ona baktığımda bu fikri ciddiye aldığını, sırıtışı ve keyfi sürse de beni ikna etme hayallerine kapıldığını gördüm ve yavaşça heceleyerek “Hayır.” dedim.

“Barlas, oğlum!”

Canan teyzenin seslenmesiyle gözlerim irileşirken hızla dolaba sırtımı vererek sindim ve yüzüm buruşurken göz ucuyla kapıdan yana baktım ama pencere tarafından dolaba yapıştığım için kapı açılsa bile yeterince içeri girmeden Canan teyze beni, ben de onu göremezdim. Neyse ki hâlâ koridorda, diye düşünürken kapı da tıklatılınca sıçradım. Barlas vücudunu bana doğru çevirirken göz göze geldik. Bir elini vücudumun yanından ardımdaki dolaba doğru yaslayarak dibimde dururken “Efendim anne?” diye sordu. Sanki başka bir amaçla berabermişiz de yakalanmışız gibi davranışım Barlas’ın hoşuna gidiyordu ama ben kalpten gitmek üzereydim!

Hoşuna gittiğini yansıtan bakışları bir hayli yakınımda, gözlerimde geziniyordu. Vücudum, vücuduyla dolap arasında kalmışken yavaşça yutkundum. Gözleri bir anlığına dudaklarıma alçaldıktan sonra tekrar gözlerime çıktı ve bakışları daha da karardı. Şimdi gerçekten beni öpmeye başlayacaktı ve annesi de odaya girdiğinde kelimenin tam anlamıyla basılmış olacaktık. Ellerim olası bir durumda güvenlik kilidi oluşturmak ister gibi göğüslerine yaslandığında, henüz ittirmediğim için temaslarımızı arttırmış olmuştu ve Barlas da benim gibi bu yakınlığa baktıktan sonra eliyle yaslandığı ardımdaki dolaba dirseğini de güçsüzlükle yasladı ve böylelikle yüzlerimiz biraz daha yakınlaşırken tekrar göz göze geldik. Canan teyze kalp atışlarımı duyuyor olamazdı, değil mi?

“Şemsi abin getirdi bizi, arabasında Gebze’den ananenin gönderdiği poşetler var. İşe gidecekmiş, bir koşu poşetleri alıp getirsene, hadi oğlum. Ağırlardı, biz taşıyamadık. Şemsin abinin de belinde fıtık var, biliyorsun.”

Gözlerim irileşirken başımı iki yana salladım. “Önce beni çıkar buradan.” diye fısıldadım. Mahallede laf söz olmasın diye Barlas uyumadan önce ayakkabımı içeriye almış olmalıydı, henüz kimse “Asya!” diye seslenmediğine göre.

“Anne müsait değilim.” dedi Barlas, arzuyla harmanlanmış bir keyifle beni izlerken. “Ben iş yerinden alırım Şemsi abinin.”

“Hah.” diye fısıldayıp sevinçle başımı salladım ama hemen ardımda dolap olduğu için iyi bir fikir değildi. Barlas’ın da yüzü benimle birlikte buluşurken dolaba yasladığı eli, başımın ardına doğru kaydı ve başımın eline yaslanmasını sağladı. Teması acımı silip götürürken yüzüm gevşemişti ama gözleri başımda olan Barlas’ın yüzü, ancak gözlerini tekrar yüzüme çevirip de yumuşak ifademi görünce gevşeyebilmişti. Titrek nefeslerimiz dudaklarımızın arasında dolaşırken başını hafifçe sağ omzuna eğip bana öyle bakmaya başladı.

“Annem bozulurlar, gidip alsana hemen buzluğa koyayım. Ananen sen seviyorsun diye pazı bile sarmış.”

Barlas gözlerime bakarak “Seviyorum.” dediğinde göğsündeki ellerimde parmaklarım tenine batar oldu. Kazağı delip geçmek, çıplak tenine temas etmek istiyordum. Başını hafifçe iki yana sallayarak “Çok seviyorum.” dediğinde hava değil, ateşti soluduğum. Nefesim, vücudum gibi bakışlarım da titriyordu. Diğer elinin belimin yanından dolaba yaslandığını hissedince benim de gözlerim dudaklarına doğru alçaldı ve maalesef ki birkaç saniye orada kaldı ama Canan teyze “E tamam, git al hadi o zaman oğlum. Hadi annem, adam bekliyor.” demeye başladığında yine telaşla Barlas’ın gözlerine bakmıştım. O hâlâ dudaklarıma bakıyordu.

Barlas normal şartlarda annesine tekrar tekrar söyletecek biri değildi. Daha mühim bir işi olmadıkça kalkar, gider, alırdı. O yüzden biraz daha reddederse annesinin dikkatini çekecekti. Bir elim göğsünden ayrıldı ve ardımdaki dolaba doğru beceriksiz ve titreyen hareketlerle yaslanıp bir kulpa sonunda varabildi ve “Ben dolaba saklanayım.” diye fısıldadım. “Sen git, gel. Sonra çıkar beni.”

Barlas, “Hı, hı.” diye mırıldandı ama ne dediğimi anladığını sanmıyordum. Diğer elim de göğsünden çenesine yükseldi ve yüzünü yavaşça iki yana sallayıp “Gözlerime bak.” diye fısıldadım. Gözleri dudaklarımdan gözlerime yükseldi, ağır bir şekilde kapanıp açıldı ve sesli yutkunuşunu duydum.

“Duyuyor musun beni?”

“Pek değil.” diye itiraf ettiğinde gerçekten kanatlarım yorulmuştu, avucuna düşüp yuva kurmak istiyordum. Elim çenesinden eksilirken güçlükle konuşmaya başladım. “Sen gelene kadar ben dolaba saklanayım, diyorum.” diye fısıldadım.

Kapı tekrar tıklatılırken Canan teyze “Oğlum, cevap versene.” dediğinde Barlas, “Giyiniyorum anne.” diye cevapladı ama benimle konuşur gibi fısıldamıştı. Kafası başka yerde olduğundan haline güldüğüm sırada belimdeki elini çekip dudağıma yasladı. Buraya kadar pek de sorun yoktu ama sonrasında dudakları, kendi eline temas edene kadar yaklaştı ve aramızda sadece, kontrolü ona ait olan bir el kaldı. Gözlerim kırpışıp durarak gözlerinde gezinirken nefesimi tutmaya başlamıştım sanırım.

Kapı tekrar tıklatıldığında “Hasta mısın sen? Ne oluyor, bir garipsin, cevap da vermiyorsun. Gireceğim bak içeri, müsait misin?” dediğinde ellerim dudaklarımı örten elinin bileğine geldi ve parmaklarım tenine sarılırken gözlerimi uyarır gibi irileştirip gevşettim. Bir şeyler demeliydi yoksa Canan teyze içeri girecekti.

Barlas kendisine gelmeye çalışarak sesini temizledi, dudaklarını elinden hafifçe uzaklaştırıp “Giyiniyorum anne!” diye seslendi. Canan teyze “Hah, tamam. Sağ ol oğlum.” dedi ve benim de tuttuğum bileğini yönlendirişimle Barlas elini dudaklarımdan çekti. Böylelikle, aradaki eli de eksilmiş oldu.

Barlas, “Gir şu dolaba, dudaklarımdan bir kaza çıkacak yoksa.” dediğinde dolaba iyice sinerken yüzümdeki ifade beyaz bayrak sallıyor olmalıydı ama dudaklarıma bakıp durduğu için teslim olma isteğimi görmüyordu.

Peşi sıra gelen gerginlikler ve öpüşecek kadar yakın oluşumuz, keşke beni bayıltsaydı ama çok daha kötü bir durum yaşandı ve hıçkırdım. Gözlerim irileşti ve koridorda uzaklaşan ayak sesleri durdu. Barlas, heyecandan hıçkırmama gülümsemekle gülmek arasında kalmışken sonunda gözlerini gözlerime çıkartmıştı. Resmen ilişkimizin başına dönmüştüm! O zamanlar da kurduğumuz yakınlıklara alışana kadar heyecan yüzünden saçmalayabilir ya da hıçkırabilirdim. Şu an Barlas’a yakınlığımıza dair ne denli heyecanlandığımı kanıtlamam, asıl sorunum değildi çünkü Canan teyzenin adım sesleri tekrar yakınlaşmaya başladı.

“O ses neydi?”

Ben telaşla dolapla Barlas’ın arasında dönüp kapağı açmaya çalışırken dirseğimi çarptım ve çıkan sesle birlikte Canan teyze tekrar kapıya tıklattı. “Oğlum hayırdır? Sen…” derken ne diyeceğini bilememiş gibiydi. Barlas’ı da aptal ve şapşal bir şekilde sırıtmak yerine bana yardımcı olabilmesi için elimle sarstığımda Barlas da sesini temizleyip kendisine gelme çabasıyla askıları bir yöne toplayıp benim için açtığı yere doğru yönlendirdi. Dolaba girdiğim sırada “Dikkat et.” diye fısıldayarak kafamı çarpmak üzereyken yanağımdan tuttu. Dizlerimi kendime çekerek dolapta olabildiğince küçüldüm. “Dar alanları sevmezsin, emin misin?” diye sordu fısıldayarak Barlas.

“Evet, hadi.” diye fısıldayarak kapağı kapatması için bir yandan da ben tutup çekiştirdim. Başka çarem yoktu.

“İçeride biri daha mı var?”

Canan teyze kızgın bir şekilde sorduğunda tam Barlas dolap kapağını kapatacakken yeniden hıçkırdım. Barlas hızla kapağı kapattığı gibi kapı da aynı anda açıldı. Dolabın kapakları arasındaki ince boşluktan içeri giren ışık dışında karanlık dolapta otururken dar alanları sevmediğim için nefesim daralmaya başlamıştı, heyecanım ve gerginliğim de kolaylık sağlamıyordu. Dar alanlardan çok, sıkışmış ve boğulmak üzere hissetmekten haz etmezdim. Bana annemim boğazımı sıkarak beni öldürmeye çalıştığı anlarda yaşadığım nefes darlığını anımsatıyordu.

Barlas, “Ne oluyoruz anne? Niye dalıyorsun odaya?” derken hâlâ tam olarak kendisine gelmiş, kafasını toparlayabilmiş değildi ama en azından daha da açık vermek yerine olayı yönetmeye çalışmaya başlamıştı.

Ah! Hıçkırmasam, hiç böyle şeyler olmayacaktı!

“Asıl sen söyle, ne oluyoruz oğlum? Biri mi var? Asya’nın üstüne gül mü kokluyorsun? Hem de benim evimde! Vallahi hakkımı helal etmem sana.”

Dolabın içinde, bacaklarıma sarılmış halde irileşmiş gözlerle karanlığa bakarken mümkünmüş gibi nefesim biraz daha kesildi.

Barlas muhtemelen annesini çıkartmaya çalışmak için yönlendirirken “Saçmalama annecim, Gebze havası sana iyi gelmemiş. Nerede Şemsi abinin arabası, göster hadi.” dediğinde annesi, “Neydi o ses?” diye direndi. Sesler hâlâ odadan geliyordu. Demek Canan teyze Barlas’ı kızın tekiyle bassa, böyle tepki verecekti. Bir an boğulma hissiyatını unutup gülümser gibi oldum. Sadece Barlas değil, ailesi de benden hiç vazgeçmiyordu. Her şeye rağmen… Oğlunu öyle çok üzmüştüm ki… Ama hâlâ mutlu edebilecek tek kişinin de ben olduğumu düşünür gibi birlikte olmamızı istiyordu.

“Tamam bırak, odanı toplayacağım. Yağmur göstersin sana arabayı.”

Gülümsemem silinirken gözlerim irileşti ve Barlas da “Toplu benim odam, istemiyorum anne. Allah Allah, sabah sabah ne bu haller?” diye garipliği annesinin üstüne atmaya çalışırken sesler uzaklaşmaya başlamıştı ki Canan teyze, “O telefon kimin?” diye sorunca alt dudağımı ısırdım ve Barlas da birkaç saniye cevaplayamadı. Tekrar hıçkırdığımda ellerimi yüzüme götürüp kendimi yok etmek ister gibi bastırdım. Komodinde telefonum duruyordu.

Yağmur da yanlarına gelmiş olmalıydı ki Canan teyze “Kızım sen de duydun bu sefer, değil mi?” diye sordu. Barlas nasıl baktıysa Yağmur “Yok ben duymadım bir şey.” dediğinde Canan teyze “Oğlum, çekil şuradan. Elin kızını bu eve soktuysan, topla eşyalarını sen de git.” derken ses tekrar yaklaşıyordu. Barlas annesini kucaklayıp götüremeyeceği için odaya girmeye çabasına fiziken çok da engel olamıyor olmalıydı.

Engel olma çabası içerisinde zorlandığından her hecede es vere vere “Anne, saçmalama, diyorum.” dedikçe sesler yakınlaştı ve dolabın kapağı açıldı. Herkes bir süreliğine susarken tekrar hıçkırdığımda Yağmur güldü. Barlas da annesini tutmaya çalışan kollarını kendisine çekerken başını eğip alnını ovuşturarak hafifçe güldü.

Canan teyzeyle göz gözeyken yavaşça gülümsemeye çalıştım ama kapağın açılmasıyla yeniden nefes alabilmeye başladığım için ve hâlihazırda gerginliğim bir hayli sürdüğü için nefes alış verişlerim hızlı, göğsüm hareketliydi, yüz ifadelerim de değişik olmalıydı.

Canan teyze açtığı kapağa yaslanır gibi olurken “Ha, Asya’ymış.” diye mırıldandı. Sesi rahatlamış gibi geliyordu ama birazdan neden burada olduğumu önce düşünecek, sonra yüz ifadeleri değişecek, sonra da cümleleri artacaktı.

“Merhaba.” diye mırıldandım. “Hava nasıl?”

Yağmur gülerek, “Soğuk biraz, dikkatli giyin.” dediğinde sırıtarak askılardan birinden sarkan kazağın kolundan yakalayıp salladım ve “Bu olur mu?” diye sordum. Yağmur “Çok yakışır sana.” dediğinde Canan teyze hâlâ bana bakıyordu. Barlas da elleriyle yüzünü ovuşturarak gülüşünü dağıtmaya, ana odaklanmaya çalıştı ama ellerini yüzünden çektiğinde hâlâ gülüyordu. Ellerini bana uzatıp “Gel, çık artık bari.” dediğinde ellerinden tuttum ve beni dolaptan çıkartırken “Askıya dikkat.” diye uyarınca biraz daha eğdim üst vücudumu. Çıktığımda Canan teyze hâlâ biraz önce olduğum yere doğru bakıyordu. Barlas’ın yanında Yağmur’la Canan teyzenin karşısına geçmiş hâldeyken üstümü başımı düzelttim ve saçımın muhtemelen göründüğü hâlinden daha görmeden nefret ettim. Sadece uyumam bile dağılmasını sağlıyordu ama şimdi bizi bir odada basmış olanların aklına başka şeyler getirebilirdi.

“Gebze’dekiler iyi mi?” diye sorduğumda sonunda Canan teyze cevapladı. “Sağlığına duacılar.” diyerek yavaşça bize döndü ve gözleri Barlas’la aramızda gezindi. Kollarımız birbirine yaslanmış, yakalanmış çocuklar gibi karşısında dikiliyorduk ve gibisi fazlaydı. Barlas’ın benden yana olmayan eli ensesindeyken ve sessizce gülerken üst dudağını dişleri arasına alıp bırakıyordu. Benim daha mahcup bir ifadem vardı ama çeneme vurmuştu.

“Selamımı söyleseydiniz.”

Canan teyze “Yakında gelirler zaten. Kendin söylersin.” dediğinde Barlas anlayıp gülerken ben anlayamayarak şirince gülümsedim ve “Niye Canan teyzecim?” diye sordum.

Canan teyze “Düğünümüz var ya.” dediğinde biraz daha Barlas’tan yana yaslanırken birazdan dizlerimin bağı da çözülecekti. Tekrar hıçkırdığımda Barlas artık sesli gülmeye başlarken ben de sesli ağlamak üzereydim.

Umutla “Yağmur mu evleniyor?” diye sordum.

Yağmur gülerek “Yok. Tekrar dene.” dediğinde Canan teyzeye, “Hayırlı olsun Canan teyze. Damat kim?” diye sorduğum sırada cimciğiyle uzandığında Barlas beni ardına alırken ben de afiyetle ardına sığındım. Ellerim, Barlas’ın ardından kollarına tutunurken Canan teyze sağdan gelmek için yönelince soluna, soldan gelmek için yönelince de sağına doğru kaçıyordum. Barlas da annesinin yönelimine göre vücudunu yönlendiriyordu ve beni hep ardında tutarken odanın içinde dönüp durmuş oluyorduk.

“İlk anne terliğini yiyeceksin şimdi benden!”

“Daha önce yedim diye hatırlıyorum.” dediğimde o da “Doğru.” diyerek durdu ve tedirgin bir şekilde Barlas’ın solundan başımı uzatıp konumunu doğruladım. Onun gibi hareketsiz kalırken, atağına karşı da temkinliydim. Barlas koluna başı yaslamış, ardına saklanan bana omzunun üstünden bakınca göz göze geldik ve yamuk gülümseyişine bu şartlar altında bile heyecanlanmadan edemedim. Zaman, mekân fark etmeksizin kalbime saldırıyordu. Dışarıdan saldırsa şansım vardı ama içerideydi.

“Verin hadi.” dediğinde Barlas’la bakışmayı bırakıp annesine baktık ve elini bize doğru uzattığını gördük. “Ne?” diye aynı anda sorduk.

Canan teyze uzattığı elini sallayıp sesini yükselterek “Kimliklerinizi. Gidip nikâh başvurusunda bulunacağız.” dedi. Barlas, dünden hazır bir şekilde “Yağmur, cüzdanım pantolonumun arka cebinde. Git salondan getir abicim.” dediğinde ve daha da kötüsü Yağmur hareketlendiğinde Barlas’ın ardından ayağımı kapıya doğru uzatarak Yağmur’a küçük bir tekme şov yapmak üzereyken dişlerimin arasından “Dur.” dedim. Yağmur durduğunda bacağımı geri indirdim. Güler halde gözlerini aramızda gezdirip “Abimi mi dinleyeyim, yengemi mi? Bilemedim şimdi. Ben annemi dinleyeyim en iyisi, o hepimizin annesi sonuçta.” dedikten sonra Canan teyzeye baktı. “Ne yapayım anne?”

Barlas’ın ardından çıkmadan “Ya Canan teyze!” diye sitemle konuşmaya başladığımda Canan teyze sırıtarak “Anne.” diye düzeltti.

Barlaslar güldü. “Vallahi sandığın gibi bir şey yok.” derken sesim iyice incelmişti. Barlas da bana yardımcı olmuyordu ki! Resmen kimliğini getirmesini istemişti Yağmur’dan. Harbiden Canan teyze terliği silah gibi alnımızın çatına dayayıp ‘hadi evlendirme dairesine’ dese, Barlas giderdi. Terliğe de gerek yoktu, annesi aksine ikna olsa da Barlas elimi tutup götürecek gibiydi.

Canan teyzenin gözleri Barlas’a döndüğünde Barlas, “Anne ayıp oluyor ama artık.” dedi ve yardımcı olacağını düşünüp rahatladım ama “Özelimizi konuşacak değiliz.” dediği gibi ardından sırtını cimcirdim ve acıyla inleyişi gülerek dağıldı. Canan teyze de Barlas’ın önünden kolunu cimcirdi ve Barlas, cimcirme sandviçimiz olurken Canan teyze, “Gidin adam akıllı evlenin, yapalım düğünümüzü. Başladınız yine bir arada kalmalara, birlikte dolaşmalara. Yeter, Gebze’de herkes everdi oğlunu, kızını, torun seviyor. Ben hâlâ çocuk cimciriyorum. Bıktım sizden. Mahallede laf söz getireceksiniz bana. Evlenin, döşeyelim size de bir ev, oturun aşağı.” dediğinde “Sen de çocuk sevebilirsin şu an aslında.” deyip şirince gülümsedim. Bizi dövmek ve cimcirmek istemek yerine, sevse çok güzel olurdu. Böylelikle evlenmeden ya da cimcirilmeden bu evden çıkabilmiş olurdum.

Canan teyzenin gözleri irileşti ve “Yoksa?” diye sordu. Ben anlayamadan bakarken Barlas tekrar gülmeye başladı. Yağmur “Yemin edin!” diye neredeyse çığlık attığında elim Barlas’ın kolunda omzuna doğru kaydı ve onu bana doğru hafifçe çevirerek yanından başımı uzatmış halde “Ne oluyor?” diye fısıldadım. Yüzünü bana doğru hafifçe eğdi ve “Şu an ne yapıyor biliyor musun?” diyerek annesinin şok olmuş suratını gösterdi. “Aklında torununun kırkı çıkınca yaptığı mevlüde kimleri çağıracağını planlamaya geçti. Beş saniye içerisinde yanlış anlamayı düzeltmezsen torununun mezuniyet töreninde ne giyeceğine de karar verecek.”

Dudaklarım bir hayli aralanmış bir şekilde ve heyecanla harmanlanmış bir dehşetle Barlas’a baktığım sırada beş saniye çoktan geçmiş olmalıydı ki Barlas gülüşünde dudağını yaladıktan sonra “Şu an torununu da evlendirdi zihninde bu arada.” diye uyardı. “Tebrikler karıcım, oğlumuzun mürvetini gördük.”

Sesim derinlerden ve oldukça ince gelirken “Barlas…” diye bir yandan kızarken bir yandan da yardım dilendim. Duygu karmaşası yaşıyordum ve kulağımda ‘karıcım’ deyişi yankılanıyordu. Oğlumuz, demişti hissetmiş gibi. Keşke gerçekten hissetmiş olsaydı. İleride, öyle günlere de gelebilecek miydik? Evlendiğimiz, oğlumuz ya da hiç fark etmez çocuğumuzun olduğu zamanlara? Bana gerçekten ‘karıcım’ dediği günlere…

Barlas yüz ifadelerimi incelerken gerçekten tam şu an falan hamile kalmış olabilirdim. Öyle güzel ve baş başaymışız gibi bakıyordu ki ben de Canan teyze gibi gerçek hayattan kopup zihnimde oğlumuzun mürvetini gördüğümüz ana geçmek üzereydim.

Yağmur, konuşmalarımızı duyup anlayabilecek kadar kendinde ve idrak etme kabiliyetine sahip olduğu için üfleyerek “Heyecanlanmıştım…” diye sızlandı ama Canan teyze hâlâ hayaller evrenindeydi.

Yağmur’a ağız dolusu “Aptal,” diyerek başladım. “Sen halimizi de biliyorsun, niye heyecanlanıyorsun?” diye sorduğumda Yağmur dudak bükerek omuz silkti. “Umut işte.”

Barlas da “Halimiz.” diye tekrarlayıp iç çektikten sonra annesine döndü. Barlas da gerçek hayata keskin bir dönüş yapmış olmalıydı ki yüzündeki keyif silindi ve bir elini annesinin yüzünün önüne uzatıp parmaklarını şıklattı. “Canan Altay, gerçek dünyaya bekleniyorsunuz.” dediği sırada ben de Barlas’ın ardından çıkmış, yanına geçmiştim. Yan yana olduğumuz için ellerimizin tersi birbirine değerken Canan teyze gözlerini kırpıştırarak bize odaklandı.

“Hemen hocayı çağırıyorum imam nikâhınız kıyılıyor. Sonra resmi nikâh için…” diye tek nefeste konuşmaya başladığında Yağmur annesine yanından sarılırken “Dur annem, sakin ol.” dedi. Şu anki karmaşada çok önemli bir detaymış gibi “Bu arada resmi nikâh olmadan dini nikâh kıymak yasak.” dediğimde bakışlar bana döndü. Şirince sırıtıp “Öyle, küçük bir bilgi.” dediğimde bakışlar sürdüğü için gerginlikle dudağımı büzüp gevşetirken ellerimi de iki yanımda ileri geri salladım. Yağmur gülerken Barlas onaylamaz bir şekilde başını sallayarak annesine döndü. “Anne yok, öyle bir şey. Evlendiğimiz de yok, sandığın gibi bir şey de yok.” dedikten sonra bana “Gerisi sende.” diyerek annesinin ardına gitti ve yatağa oturdu. Dirseklerini dizlerine yaslayarak elleriyle yüzünü ovuşturmaya başladı. Duygu yoğunluğu migren ağrısını başlatmış olmalıydı.

Ben de Yağmur’a “Gerisi sende.” diyerek kapıya yöneldim. Yağmur, “Yok artık.” diye sızlandı ama çıkmadan duraksayıp onlara döndüm. “Şey, telefonumu uzatabilir mi birisi?” diye sordum çünkü Canan teyzeye yaklaşmak istemiyordum.

Canan teyze sesini yükseltip “Ne olup bittiğini anlatın!” dediğinde gergin bir şekilde güldüm ve “Tamam, neyse telefonum kalsın. Barlas verir bir ara.” diyerek koridora çıktım. Canan teyze, “Asya, gel buraya.” dediğinde üfleyerek duraksadım ve başımı geriye atıp ağlar gibi sesler çıkardım.

“Hiç ağlama. Ne arıyorsun sabah sabah burada? Ne bir olasınız var, ne uzak durasınız. Var mı öyle bir dünya?”

Çaresizce Canan teyzeye dönüp odaya girdim ama ilerlemeden duvara yaslanmış kapıya dayandım. Barlas’ı tam olarak göremiyordum, Yağmur’la Canan teyzenin ardında kalmıştı. Dediği gibiydi. Ne bir olasım vardı ne de uzak durasım. Bir olasım vardı aslında ama şu anlık olma ihtimalim yoktu.

“Ben bir şey konuşmak için gelmiştim.”

“Seni bu saatte en son uyanık gördüğümde, sonra ben de uyanmıştım Asya abla. Rüyadaymışım.” diyen Yağmur’a ters ters baktım. Barlas da ardından bileğini tutup yatağa çekti ve yanına oturmasını sağladı. “Sen tarafsız kal abicim. Hadi ben sana kıyamam da, Asya ablan mahveder seni.”

“O da kıyamaz ya,” deyip cevap ister gibi bana bakan Yağmur kıyabileceğimi görünce şirince sırıtıp el salladı. Canan teyze bakmasaydı ben de ona elimle bir şey gösterirdim ama işte… Canan teyzenin bakışlarının kuşatması altındaydım. Yağmur’un çekilmesiyle Barlas’ı da görebilmeye başlamıştım. Kendisini biraz daha toparlamıştı. Biliyordum, gerçek dünyada değil, annesinin hayal dünyasında yaşamak isterdi ve merak etmemeliydi, ben de öyle isterdim.

“Tamam…” diye teslim oldum. “Gece burada kaldım…” derken sesim kısılmıştı ve Canan teyzenin bakışlarının ardından sesimi yükselterek “Ama niye?” diye sorup şirince sırıttım ve odaya doğru bir adım daha attım. “Benim evimde televizyon yok ve o dizi vardı ya. Birlikte yeni bölümünü izledik ve ben yine uyuyakalmışım.”

“Geçen gün izlediğimiz dizi mi?” diye sordu Canan teyze ve can havliyle hangi gün yayınlandığını hatırlamaya çalışırken gözlerimi Yağmur’a çevirdim. Yağmur “Ben tarafsızım.” dediğinde söver gibi baktım ve artık geri adım atamayacağım için Canan teyzeye “Hı, hı.” diye mırıldandım.

“O dün değildi Asya’cım.” diyen Canan teyzeye üfleyip “Vallahi, sadece uyumak için geldim.” dedikten sonra telaşla ekledim. “Birlikte uyumadık ama. Barlas salonda uyudu.” dediğinde Yağmur “Tarafsızlığımı bozabilir miyim?” diye sordu. “Hayır Yağmur, saçma sapan konuşma yine.” dedikten sonra şüpheye düşüp “Kimin tarafındasın?” diye sordum. Yağmur gülerek “Şu an işinize yarayacak bir şey söyleyecektim.” dediğinde “Hah.” deyip gülümsedim. “Lütfen Yağmur’u dinleyelim hep beraber. Çok önemli bir diyeceği var.”

Barlas, “Ya avukat olurmuşsun zaten ya da suçlu. Başka bir iş kolu gitmez yani sana.” dediğinde ters bakışlarıma aldırmadı. Daha nelerime aldırmıyor, acılara göğüs gererek yanımda kalıyordu. Ters bakışlarım hoşuna bile gidiyor olmalıydı.

Yağmur, “Odama çantaları bırakırken gördüm, salonda nevresim serili gerçekten.” dedi. Hızla el çırptım. “Deliller doğrultusunda beraatimi talep ediyorum Hâkime Hanım.” diyerek ellerimi kavuşturarak Canan teyzeden af dilediğimde Canan teyze onaylamaz sesler çıkarttı.

Barlas ardından gülüp “Anne şu an bizi basmadığına üzülüyor musun gerçekten?” diye sorunca Yağmur da güldü. Ben de cevabı Canan teyzenin yüzünde gördüm. Evet… Gerçekten bizi basmak isterdi ve hatta, evlilik dışı olduğu için kızacak bile olsa hamile olmamı da yeğlerdi.

Barlas “Tamam üzülme, belki ileride basarsın.” dediğinde birkaç saniye donakaldım ama sinirle çözüldüm.

“Şimdi seninle davalık olacağız ve gerçek hâkimin karşısına çıkacağız Barlas’cım. Seni Türk Ceza Kanunu kapsamında ‘kasten yaralamak’ üzereyim.”

Barlas, “Ben seninle Medeni Kanun kapsamında devletimizin karşısına çıkmak istiyorum.” dediğinde gözlerimi devirir gibi pencereye kaçırıp ellerimi belimin iki yanına götürsem de gülmemek için dudaklarımı kemirmeye başlamıştım. Medeni Hukuk, fakültede birinci sınıf dersiydi. Fakülteyi onunla ayrıldıktan sonra bıraktığım için ayrılana kadar çoğu derse yanında çalışıyordum ve ezberlememe yardımcı oluyordu, rastgele sayfalardan bana bilgi soruları soruyordu. Bu sıralarda o da çok şey öğrenmişti ve özellikle de Medeni Kanun içerisinde yer alan ‘aile hukuku’ onun özel ilgi alanıydı. Evlenmekten bahsediyordu ve o bu kadar hoşuma giderken sinirlenmek zordu.

Canan teyze, “Sizi kendi halinize bırakacağım ve benim adım da Canan’sa, siz sene bitmeden karşıma ‘evleniyoruz’ diye geleceksiniz.” dedikten sonra işaret parmağını yalayıp duvara yazar gibi yaklaştırdı. “Aha da buraya yazıyorum. O zaman da ben engel olmaya çalışacağım, ne hissettiğimi anlayacaksınız. Hadi bakalım.”

İnanmayarak baktık. Yani, karşısına ‘evleniyoruz’ diye geleceğimize değil de, onun bizim yolumuza taş koymaya çalışacağına... Bir yanım, Ata’dan kurtulabilirsem ilk bu adımı atacağımı bildiği için karşısına öyle geleceğimize ihtimal veriyordu. Barlas da, ‘Benim umudum bitti, inadım kaldı. Onu da bırakmam’ demişti. Umutlanmasa bile, bu doğrultuda bir hedefi vardı ve o da ihtimal vermek istiyordu. Yağmur zaten annesinin küçük temsilcisi gibiydi. Canan teyze de “Bir kere ‘hayır’ demeye çalışırım.” diye düzelttiğinde güldük. Gülerken Barlas’la göz göze geldiğimizde sesimi temizleyerek gülüşümü sildim ve “Ben gidiyorum o zaman.” diye mırıldandım.

Canan teyze “Git, kaybol gözümün önünden. Sabah sabah hoplattınız sinirlerimi.” dedikten hemen sonra “Bekle, kahvaltı yapmadan gitme.” dedi ama biraz daha kalmaya kalbim dayanmazdı. “Yok, gidip uyuyacağım.”

Barlas’ın yatağını gösterip imayla “Geç uyu kızım, burası da senin ikinci yatağın sayılır.” dediğinde dudağımı büzüp gevşettim ve cevap veremedim. Barlas, “Ben de şu poşetleri alayım.” diye imdadıma yetişip konuyu değiştirerek yataktan kalktı ve komodinden telefonumu da alıp bana doğru yöneldi. Yaklaşmasını izleyerek koridora çıktığım sırada göz gözeydik. Uzattığı telefonu alırken bile parmaklarımız teması sürdürmek isteyerek oyalanınca Canan teyzeden bir “Hah.” sesi yükseldi. “Yılın bitmesine kadar bile beklemeyecek bunlar Yağmur, bak görürsün.”

Barlas’la göz gözeyken hareketlerimizi hızlandırıp teması kestik. “İnşallah valla anne.”

Barlas kapıyı gösterip önden geçmemi istediğinde sıkkın bir nefes eşliğinde hafifçe gülümsedim ve Canan teyzelere el sallayıp “Görüşürüz.” dedim.

Yağmur da el sallayıp “Görüşürüz yenge.” dediğinde başımı uyarır gibi sallayarak “Ben seni tenhada yakalarım.” dedim. Yağmur öpücük attı. Canan teyze, “Görüşürüz kızım, hadi. Gebze’den getirdiklerimi pişirince çağırırım seni de.” dediğinde “Yok, şey, sağ ol…” diye çırpınmaya başladığım gibi “Tamam, sana gönderirim, evinde yersin.” dedi ve eliyle ‘uzatma’ der gibi kışkışladı. Sinirini daha da bozmak istemediğim için kabullenip kapıya yöneldim. Portmantodan montumu alıp giyindim ve çantamı da omzuma astım. Ayakkabımı alıp kapıyı açtım. Barlas da ardımdan gelirken ben ayakkabımı giyiniyordum. Yağmur, Şemsi abinin arabasının mahalle girişinde olduğunu söylüyordu, zaten başka ihtimal pek yoktu. Mahallenin sokakları çok dardı, araba girmesin diye mahalle girişine park ediyordu herkes.

Telefonum titremeye başladığında Barlas da ayakkabısını giyiyordu. Ata arıyordu. Doğru… Bugün yanına gidecektim ve bu saate, normalde uyuduğumu bilmesine rağmen arıyorsa yanına gitmem konusunda sabırsızdı.

Barlas “Öğlen mekâna gideceğiz akşamı netleştirmek için.” dediği sırada telefonumu sessize almış, cebime koyuyordum. O da ardından kapıyı kapatmış, karşıma dikilmişti. Ellerini ceplerine yerleştirmiş, omuzlarını esnetir gibi yuvarlıyordu. Öğlen mekâna gideceksek, akşam hırsızlığa çıkacaksak zaten Ata’nın yanına ancak öğlene kadarki süreçte gidebilirdim. Habire peşimde olan Barlas’a yakalanmadan gitmem imkânsız olduğu gibi, zaten orada çalışıyordum, oraya gitmeme dair de kurulup durmamalıydı.

“Ata geçen gün söylediği primi vermek için çağırıyor.”

Omuzlarını esnetmeyi bırakırken birkaç saniye gözlerime baktıktan sonra gözlerini kapatıp başını sağına çevirdi ve nefesini sesli bir şekilde verdi. Saniyeler içerisinde geldiği hâli izlerken üfleyip “İşyerim orası benim.” dediğimde gözlerini aralayıp tekrar bana baktı. “Şu Ata’dan rahatsız olmayı da bırak. Adam sadece patronum. Bana ilgisi olsa,” dememe bile daha da gerildi ve hızlıca konuşmaya devam ettim. “Seni ‘koruma’ diye dibime sokmazdı farkındaysan.” dedikten sonra Ata’nın sevgisinin aslında ‘sevgi’ olmadığı için verdiği fileleri, ilgisizlik olarak Barlas’ın önüne atabilecek başka deliller aradım. “Ya da kafes dövüşlerinde hakem olmamı istemezdi. Bana kendimi tehlikeye sokmam için para veriyor ve müşterileri bundan zevk alıyor. Farkındasın, değil mi?”

Barlas düşünerek bir süre baktı. Sonra iç çekip “Tamam, bekle ben götüreyim.” dedi.

“Odaya girmeye çalışmayacaksın herhalde?” dedim korkumun sesime yansımamasını dileyerek. “Ata nedense sana toleranslı davranıyor ama kovulasın ya da zarar göresin yoksa sınırlarını zorlama. Saygınlığı onun için önemli, kafana göre davranamazsın.”

“Onun ben saygınlığını…” diye başladığında kaşlarımı kaldırdım. Yanaklarını şişirdi ve ciğerlerinde nefes bırakmayana kadar üfledi. “Kapıda bekleyeceğim zaten, hadi.” dedikten sonra kafasıyla mahalle girişini gösterdi.

“Kendim giderim ben.” diye direttiğimde yorgun bir kızgınlıkla “Kızım uzatma, hadi. Beni de çağırdı zaten, gideceğim her türlü gün içerisinde,” dedi ve vücudum kasıldı. “İşi konuşacakmış. Yine birlikte konuşmaz herhalde bir çağırmadığına göre. Senden sonra da benimle görüşür, sen de arabada beklersin.”

Kollarımı göğsümde birleştirip “Niye söylemiyorsun?” diyerek kızdığımda kaşlarını kaldırıp başını ‘Ne?’ der gibi salladı. “Bak, ben sana söyledim gideceğimi. Sen niye söylemiyorsun, üstelik sordum sabah.”

Hafifçe gülüp “Zorunda kaldığın için söylüyorsun Asya. Basıp gidersen öğreneceğimi anladın artık. Gizli iş yapar gibi görünmemek için kendin söylüyorsun.” dedi ve ben sessiz kalınca kaşlarını kaldırıp sırıttı ve “Hadi bana ‘yanılıyorsun’ de.” diye meydan okudu. Üfleyip “Sen benden haberdarsan, ben de senden haberdar olmak istiyorum.” dedim. Resmen iş konuşmaya gidecekti! Bu da Ata’nın git gide Barlas’ı tehlikeye atabileceği ya da zarar verebileceği anlar yaratmaya başlayacağı anlamına geliyordu. Barlas, her şeyimi öğrenmeye çalışırken her şeyini gizleyip duruyordu ve bu iş konusunda inat etmeyi sürdürecekse, yaptığı şeylerden haberdar olmak, mümkünse engel olabilmek ya da onu korumaya çalışmak isterdim. Ama haberim bile olmadan gittiği yerleri asla öğrenemezdim, Ata da söylemezdi ki zaten ilgileniyormuş, merak ediyormuş gibi soramazdım.

Gerginliği sürerken alaylı bir imayla kısılmış gözleri, hoşuma gitmeyecek bir şeyi duyacağımı hissettirdi. “Direkt barışalım biz Asya. Sevgili olalım, bitsin gitsin. Bir farkı kalmıyor, farkındaysan.” diye benim ona, odasında kurduğum cümleyi kurdu. Resmen silahımı çalıyordu!

Kaşlarımı çatarak baktığımda “Kırışacak alnın yakında. Erken yaşlanacaksın, güzelliğine yazık. Biraz sakin ol.” diye uğraşmayı sürdürdü. “Ee? Almaz mı kimse beni?”

“Kimse,” derken sırıtmasına rağmen çenesi kasılmıştı. “Alamaz zaten seni.” dedikten sonra başını onaylar şekilde salladı “Ama evde kalmazsın merak etme.” dedikten sonra kaşlarını kaldırıp indirerek “Vardır…” dedikten sonra başka türlüsüne ihtimal bırakmamak için sayıyı vurgulayarak “…bir…” diye ekledikten sonra “…mazoşist. Böylesini seviyordur.” diye cümlesini bitirdi.

“Aynı zamanda manyak, deli, inatçı, keçi, uyuz bir mazoşistten mi bahsediyoruz?”

Sırıtarak “Yakışıklı, karizmatik, zeki, çevik gibi özellikleri de eklersek, evet.” dediğinde gözlerim onda gezinirken küçümser gibi bakmaya çalıştım ama gözlerim parlıyor olmalıydı. “Süzmeni kolaylaştıracaksa, etrafımda döneyim istersen. Ya da, daha detaylı bir inceleme istiyorsan…” deyip evimi gösterdiğinde heyecanla soluklanıp dişlerimin arasından “Barlas!” dedikten sonra mahalle girişine yöneldim. Gülerek ardıma takıldı.

“Alıcı gözle bakıyordun da, tüm özelliklerimden emin ol istedim. Hemen niye kızıyorsun?”

Ben küçümser gibi bakmaya çalışırken o ‘alıcı gözle’ diye düşünüyorsa, gerçekten özgürce baksam bakışlarım nasıl görünecekti, kim bilir…

“Gerçi, bilmediğin özelliğim yok.” dediğinde durdum ve o keyifli bir melodiyi ıslık çalarken ona döndüm. Evet onu zamanında yeterince inceleyecek vaktimiz ve anılarımız olmuştu, hatırlatmasa da olurdu ama bilerek hatırlatıyordu! Durduğumu yeni fark etmiş gibi alayla gözlerini bana çevirip durdu ve şirince sırıtırken masum bir edayla “Ne oldu?” diye sordu.

“Bak gelmem seninle!” dediğimde şirin sırıtışına elini götürüp hayali bir fermuarı kapattı ve onu izlerken birkaç saniye oyalandıktan sonra üfleyerek önüme döndüm ve ilerlemeye devam ettim. Ben burada, Ata’nın onun başına açacağı dertlere endişe ederken o hâlâ benimle flörtleşiyor, uğraşıyordu. İşin kötüsü, o tatlı rüzgârı yarattığında kapılasım geliyordu.

Yol boyunca neden Ata’yla çalışmaması gerektiğine dair binlerce cümle kurmama, çeşitli tehditlerde bulunmama -bir ara Canan teyzeye söylemekle de tehdit etmeme- rağmen bana aldırmamıştı. Şarkı açmaya çalışmış, ben şarkıyı kapattıkça o ıslık çalmış, alelade konular açarak beni duymazdan gelmişti. Kahvaltı yapmadığımız için pastanenin önünde durup ne istediğimi sorunca da ben onu duymazdan gelmiştim ama tabii ki dönünce kucağıma bıraktığı poşette tam olarak istediklerim vardı. Benim de, onun bilmediği özelliğim yok gibiydi. Ne kadar yalancı olduğumu bile biliyordu, bu yüzden söylediklerime inanamıyor, güvenemiyordu. Kötü özelliklerimi bilmesine rağmen, sevgisine gölge düşmüyordu. Melek halimi de şeytan halimi de seviyordu.

Başta yemeyerek inat edecek olsam da aç hissettiğim ve arabayı durdurup ‘yemeden sürmem’ dediği için yemiştim. Onun da böyle inatçı, beni zora sokan özellikleri vardı ama ben de onun her halini seviyordum.

Şimdi, Ata’nın masanın önündeki koltuğa otururken bir arada gelmiş gibi görünmek istemediğim için Barlas birazdan Kafes’e girecekti. Yakın zamanlarda gelişimiz de yeterince ilgi çekiciydi ama bir arada gelmemiz kadar da değildi. Çalışanı kapıyı kapatırken gözlerim Ata’ya döndü. “Ne içersin?”

“Huzur, biraz.” deyip kaşlarımı kaldırdım. “Tabii, varsa.”

Ata ellerini masanın üstünde kavuştururken sırıtıp “Bugünkü menüde yok.” dediğinde çenem kasılırken burnumdan sıkkın nefes alıp verdim. Konu sadece prim değildi, belli ki.

Ben sessiz kaldığımda eli telefonuna yöneldi. “O zaman sana şekerli kahve söylüyorum.” dediğinde “Bir şey içmek istemiyorum.” dedim ve yeniden ellerini kavuşturup “Peki.” dedi. Gözlerini üstümde gezdirdi. “Özledim seni.”

Montumu üstüme geri giymek istediğim sıralarda parmağımı şıklatıp “Gözlerine sahip çık.” dedim ve tekrar gözlerime baktı. “Nasılsın hayatım?”

“Bana ‘hayatım’ deme.” dediğimde iç çekti ve hafif gülüşü eşliğinde “Patron olan benim ama emirleri hep sen veriyorsun,” dedikten sonra “Hayatım.” diye vurgulayarak ekledi ve sandalyesinden kalktı. Gözlerim onu takip ederken çaprazımda kalan iki koltuğa oturup elini yanına yasladı ve “Gel.” dedi. Sadece bakmaya devam ettiğimde ikili koltukta benim tarafıma kaydı ve eli oturduğum tekli koltuğun kol kısmına gelirken benimle birlikte koltuğu kendisine doğru çevirdiği sırada ayağa kalktım ve pencereye doğru koltuğun ardına geçerek uzaklaştım. Kalçamı pencere pervazına yaslarken titremeye başlar gibi olan ellerime iyi gelmesini umarak kalçamın iki yanından soğuk mermere yaslamıştım. Yanında oldukça tacize uğruyor gibi hissediyordum. Her an ellerini, kollarını ve hatta gözlerini uzaklaştırmaya çalışmaktan bıkmıştım.

Oturduğu yerden sağ tarafına, bana memnuniyetsizce baktı. “Her zamankinden bile mesafelisin.” dediğinde “Terapiye başladın mı?” diye sordum. Bir bacağını diğerinin üstüne gevşekçe atıp masasına doğru bakarak alayla güldü. “Yine şu konu.” diye mırıldandıktan sonra gözleri tekrar bana döndü ve kollarıma doğru baktı. “İzler geçti mi?”

Ellerim kollarımda, morlukların var oldukları yerlere doğru giderken cevabı bilmiyordum. Bakmamıştım ama acımıyorlardı. “Sana ne?” diye tersledikten sonra sorumu yineledim. “Terapiye başladın mı?”

“Hayır.”

Birkaç saniye umut kırıklığıyla baktıktan sonra başımı onaylar şekilde sallayıp “Primini istemiyorum.” diyerek kapıya yönelmiştim ki koltuktan çıkıp ardına, olduğum yere doğru gelerek bileğime yöneldi ve hızla geri çekerek birkaç adım geriledim. “Bana dokunma.” derken ses yalıtımına güvensem de bağırmamaya çalıştım. Barlas artık kapının ardına gelmiş olabilirdi ve şansa bırakamazdım.

Onunla göz göze bile gelmemeye çalıştığımda, kasti bir eylemdi. Terapiye başlaması için onu ne kadar cezalandırmam gerekiyorsa, cezalandıracaktım. Zaten ona bakmak istediğim yoktu ama sinirlendiğinde bedelini ödeyen biri olarak onun sinirlenmesini tercih etmezdim ama şu an, mesafemden çekinip terapiye başlamasını sağlamaya çalışıyordum.

“Gel, çift terapisine gidelim.” dediğinde alayla gülerken ona bakmamayı sürdürdüm. “Biz bir ‘çift’ değiliz.”

“Eğer benimle olursan, terapiye de başlarım.”

“Senin gibi bir adamla beraber olmam.” diye bininci kere reddettim. “Bana bak.” diye uyardığında duymazdan geldim. Eli yeniden uzandığında gerilerken gözlerimi ona çevirdim ve o da elini geri çekti. Birkaç adım gerileyip kalçasını iki koltuğun sırtına yasladı. “Bana meydan okuyorsun. Ne yapacaksın, terapiye başlamazsam biraz daha mı nefret edeceksin benden? Biraz daha mı iğrenerek bakacaksın?” dedikten sonra kollarını göğsünde birleştirip isterik bir şekilde güldü. “Kafesi ne kadar süslersem süsleyeyim, kaçmak isteyeceksin.”

“Uçmak için yaratıldım.” dediğimde “O zaman gökyüzünü de alacağım.” dedi ve öfkesine tezat bir sakinlikle gülümsedi. “Benim gökyüzümde uçacaksın.”

Panik atak boğazıma tırmanırken yumruklarımı sıkıp gevşeterek nefes alıp vermeyi sürdürmeye çalıştım. Sesim pürüzlüyken “Nasıl olacak o?” diye sordum. Niyeti neydi? Alenen tehdit ediyordu madem, tehdit sebeplerini de söylemeliydi.

“Telefonu niye o adam açtı Asya?” diye sorarken bile sakindi. Gözleri kısılmış, yüzümde geziniyordu ama cevap almak istemiyordu. Bu soruyu sormaktı asıl amacı. İlgimi bu konuya çekmek ve aslında gökyüzümü bile benden nasıl alacağına dair kısa ama bariz bir cevap vermek…

Doğal davranmaya çalışarak ve inkârı sürdürerek “Yağmur’un doğum gününü kutladık.” dedikten sonra alayla sırıtıp “Yakında yanımda çokça olacak. Malum, korumam yaptın onu.” dediğimde başını onaylar şekilde salladı. Rahatsız olsun, beni kıskanmasına rağmen nasıl bir manyaklığa kalkıştığını bizzat görsün diye söylemiştim ama rahattı.

“Bir süre sana ve bana, birbirimize olduğumuzdan bile yakın olacak. İkimizin de özel işleriyle o ilgilenecek.”

Anlamaya çalışarak onu dinliyordum. Keyfi, tehlikeliydi ve gerçekten şimdiden gökyüzümü almış gibiydi, ciğerlerime pek de hava gitmiyordu. Panik atakla başım dertteydi ve son zamanlarda stres seviyem arttığından daha fazla yaşamak üzereymiş gibi hissediyordum. Belki de terapiye başlamasam da antidepresan verebilmesi için bir psikiyatriyle görüşmeliydim ama ilacın etkisiyle kafam bulanırsa, bunca karışıklığın altından da kalkamazdım. Hem de antidepresan kullanmam dava açısından iyi bir izlenim yaratmazdı.

“Merak etme. O da seni ve beni yargılayamayacağı kadar pis işlere bulaşmadıkça, sana olan ilgimi belli etmeyeceğim ve seni Yağmur’dan uzaklaştırmayacak.” dedi. Bunu bahane olarak önüne atmıştım, Barlas’ın yanında tacizlerini sürdürürse kıyametimiz olurdu. O da bahaneme inanmış gibi davranırken alayla bakıyordu ve böylelikle inanmadığını görebiliyordum. Aramızda bir şeyler döndüğünü düşünüyordu. Belki de, biliyordu. Barlas bile her şeyimden haberdar olabiliyorsa, Ata gibi eli kolu uzun bir mafyanın da haberi olabilirdi.

Seni ve beni yargılamayacağı kadar pis işlere bulaşmadıkça’ deyişi, bana ne kadar zaman kazandırırdı bilmiyordum ama kazandığım her zamanın her saniyesinden, yanı sıra Barlas biraz daha tehlikeye düşeceği için ayrı nefret edecektim. Barlas’ı aksine ikna edemiyordum, Ata’yı ise zaten edemezdim ve böylelikle resmen en az birimiz için sonu mutlaka uçurum olan bu yola giriyorduk.

“Ama birini sevdiğimi bilecek.” dediğinde kaşlarımı kaldırdım. Gülümsemesi genişledikçe korkunçlaştı. “Bir kadına ne denli âşık olduğumu anlatacağım ona her gün, biraz daha. Ona güveneceğim, dostum bileceğim. Bir kadını…” derken başını iki yana sallayıp sesiyle de vurgulayarak “Nasıl da arzuladığımı, nasıl da benim olsun diye her şeyi yapabileceğimi…” dediği sırada yumruklarımı artık gevşetemiyor, sadece sıkıyordum. Boğazıma sadece panik atak değil, midem de tırmanıyordu. “Ama merak etme, senin olduğuna dair hiç şüphelenmeyecek. Aklının ucundan bile seni geçirmemesi için her şeyi yapacağım. Başka bir kadını sevdiğimi düşünecek.”

Resmen, Ata’dan beni dinleyecek, dinledikçe de rahatlayacaktı çünkü artık kıskanmasına, rahatsız olmasına gerek olmadığını düşünecekti ama aslında, sevdiği kadını arzulayan, isteyen bir adamı dinliyor olacaktı.

“Sana bir su vereyim.” dedi halime bakan Ata mutlulukla. İşte bu yüzden iddia ettiğinin aksine sevmiyordu beni. Mahvoluşumu keyifle izliyor, zaten bizzat o mahvediyordu. Tekli koltuğu gösterirken “Gel otur hayatımın anlamı. İyi görünmüyorsun.” dedi ve bana su vermek üzere masasının ardına doğru hareketlendi. Gözlerim tekli koltukta takılı kalırken oturmazsam yığılacağımı bildiğim için yöneldim ama en yakınımdaki iki koltuğa oturdum. Yığılmamak isteyerek kol kısmından tutunarak oturmuştum. Gözlerim önümdeki sehpada ne kadar kalmıştı bilmiyordum ama gözlerimin önüne uzattığı su geldiğinde yavaşça elin sahibine baktım. Bakışlarımı gören Ata almak üzere olduğum bardağı geri çekti. Gülerek "İçecek gibi değilsin.” dedi ve geriye doğru yaslanırken kollarımı göğsümde birleştirdim. İçmek yerine üstüne fırlatacağım suyu da kendisi içip masaya koydu ve çaprazımdaki tekli koltuğun kol kısmına yaslanarak oturdu. Başımı kaldırmış, kötü bakışlar eşliğinde onu izliyorken onun keyfine diyecek yoktu.

“Ne oldu sevgilim? Hangi kısmından rahatsız oldun?”

“Beni sevmenden.” diye cevapladım. “Beni arzulamandan. Bana ‘sevgilim’ demenden.” diye iğrenerek söyledim. Onun yüzünden asıl sevgilim ‘sevgilim’ diyemiyordu ve o mu bana söyleyebiliyordu gerçekten? Biraz önce, yüz ifadelerimdeki dehşeti gizleyemeyip çok tepki verdiğimi biliyordum. Niyetini görebiliyordum ama zaten görüyorum diye açıkça konuşursam işler daha da kötüleşecekti ve Barlas’a olan hislerime karşı inkârı sürdürmeyi tercih ediyordum. Kalkıp açıkça ‘sırf onu sevdiğim için’ ya da ‘beni sevdiği için yapıyorsun’ dersem bizi süründürecek oyunları bırakıp odadan çıkar ve o sinirle Barlas’ı öldürebilirdi.

“Dur bebeğim, daha sonrasını duymadın. Asıl heyecan devamında.” dediğinde göğsümde kavuşturduğum ellerimle kendime onun göremediği minik cimcikler atıyordum. Zihnimi oyalıyor, geçirmek üzere olduğum atağı defetmeye çalışıyordum. Daha da kötüsü, her an ağlamaya da başlayabilirdim ve bunu yapmak kadar, Ata’ya doğru yolda olduğunu gösterecek başka bir hatam olamazdı.

“Bir evlenme teklifi hazırlatacağım ona. Tüm detaylarıyla ilgilenmesini sağlayacağım. Sadece yüzüğü ona seçtirmeyeceğim.” dedikten sonra tepkime bakmak için birkaç saniye daha oyalandı. Engel olma çabama rağmen yüzümde her ne gördüyse sırıtışında keyifle alt dudağını ısırarak yaslandığı yerden doğruldu ve masaya doğru gidip kilitli çekmeceyi açtı. İçinden kadife kaplamalı bir kutu çıkarıp yanıma döndü. Sehpada önüme koydu ve kutuyu açtı. İçinde onlarca yüzük, parlayarak sergilendi. “Çünkü takacağın yüzüğü bizzat senin seçmeni istiyorum.”

Gözlerim, her biri bir hançer gibi kalbime saplanan yüzüklere bakarken “Sana edeceğim teklifi, o düzenleyecek ve diğer adamlarım sevdiğim kadını getirirken o da, bir yerden o anı izliyor olacak.” dedi. Gözlerim yavaşça ona döndü. Vücudum titriyor muydu, gözlerim kızarmış mıydı, yüzümde ne ifade vardı, hiçbir şey bilmiyordum. Söyledikleri kulağımı uğuldatıyordu. Kahkaha attıktan sonra “Uzaktan izlediği yere, sen geleceksin.” dediğinde kaskatı kesilmiş bedenimde gözlerim kararmaya başladı. Vücudum soluma doğru devrileceği sırada bileklerimden tutarak beni doğrulttu ve sarstığında gözlerimi kırpıştırarak ona baktım. Bana doğru eğilmiş haldeyken “Ayakta kal benim müstakbel karıcım.” dedi. Titreyen ellerimle ellerini ittirmeye çalıştığımda engel olmadı. Uzanıp masasından bir kolonya aldı ve ellerine döküp boynumu ve alnımı ıslatmak istedi. Gözlerim yüzüklerdeyken geç kaldığım için tenini tenimde hissettiğim gibi irkilerek sola doğru kaydım ve temasımızı kestim. Kolonyayı bana doğru uzattığında bayılmamın iyi bir fikir olmadığını, özellikle de Barlas kapıdayken, bildiğim için titreyen elimle aldım. Diğer elimin avucuna döktükten sonra boynumu, alnımı ıslattım ve elimi burnuma götürerek gözlerimi kapattım. Nefes alış verişlerimi düzene almaya çalışırken kendime şimdi koy vermemek için yalvarıyordum. Biraz önce anlık olarak tansiyonum düşmüştü ama yıkılamazdım.

Böyle bir senaryo oluşursa, o teklifte olabilecekleri hayal bile edemiyordum. Önce Barlas mı Ata’yı öldürürdü, Ata mı Barlas’ı bilmiyordum ama sonrasında Ata’nın adamları ya da Ata’nın babası, Barlas’ı kesinlikle öldürürdü. O ana gelene kadar bile, her şey o kadar iğrençti ki… Sevdiği kadına yapılacak bir evlenme teklifini düzenleyecekti. Sevdiği kadını, elin adamından iğrenç iğrenç dinleyecekti. Tüm bunların yaratacağı duygu ağırlığı omuzlarına bir anda yüklenecekti. Öyle yoğun duygular yaşayacaktı ki, öfkesine mani olamayacak bir hâle gelecekti. Zaten, şimdi bile engel olabiliyor gibi görünmüyordu.

Kolonya şişesini sehpaya bırakıp gözlerimi araladım ve yanıma oturduğunu bakana kadar fark edemediğim Ata’dan biraz daha uzaklaşmak için koltuğun ucuna kayıp “Seni reddedişimi izleyecek.” dedim. Sesim berbattı. “Bunları neden yapıyorsun, bilmiyorum ama seni reddedişimi izleyecek.”

“Peki sen bunları neden yapıyorsun?” dedikten sonra halimi gösterdi. “İyi değilim.” diye kabul ettim ve bir an keyfi silindi. Bizzat bu hale getirip sonra ara ara nasıl benim için üzülebiliyordu? “Açım, tansiyonum düşük, bok gibi bir hayat geçiriyorum ve evet, iyi değilim.” derken bir yandan da başımı sallıyordum. Aç değildim ama tansiyonumun düşmesine bahane olarak başka bir şey gösterebileceğimi sanmıyordum. Kalkıp ‘Evet, Barlas’ı sevdiğim için bu hâle geliyorum’ diyemezdim ve inanmayacağını düşünsem bile en azından bahane bulmaya çalışmak zorundaydım.

“Sana yemek hazırlatayım.” diyerek ayaklanacağı sırada “Hiçbir şeyini istemiyorum.” dememle duraksayıp tekrar bana baktı. “Duydun mu? O manyak aklından neler geçiyor, bilmiyorum ama seni reddedeceğim. Her seferinde yaptığım gibi.”

Önce siniri izledim ama sonra alaylı sırıtışı yüzünü devraldı. Başını yavaşça iki yana salladı. “Kabul edeceksin.”

Yüzümü buruşturdum. “Asla.” derken boğuk ve kısık çıkmıştı sesim.

“Sen zeki bir kadınsın Asya.” dedi ve yanağımı sevmek ister gibi elini uzattı. Kalkmak için güç bulamasam da yanağımı kaçırdım ve bu sefer de yanağımın yanından havayı sevdi. “Bence tüm parçaları yerine oturtabilirsin.”

Önce Barlas’ı defalarca kez pis işlerine, suça sürükleyecek, sonra da bana evlenme teklifi edecekti. Bir yandan da Can’la ilgilenmeye başlamıştı. Tüm bunlar, o gün ona ‘evet’ demek zorunda kalmam içindi. Hayır, dersem hem Barlas’ı hem de Can’ı tehlikeye atacaktım. Barlas’ı yaşatmasının sebebi buydu çünkü beni bizzat onun yaşamıyla tehdit edecekti. O hapse girmesin ya da ölmesin diye, Can’a dair planı her ne ise kardeşimle tehdit ettiği için, hayatımdaki en önemli iki kişiyi riske atamayacağım için kabul etmek zorunda kalacaktım.

Dehşetle açık kalan gözlerimde yaşlar biriktiğinde gülüp yüzünü yakınlaştırdı ve gözlerini irileştirip gevşetirken “Sana devamının daha heyecanlı olduğunu söylemiştim.” diye fısıldadı. Gözlerim omzuna doğru düşerken bedenim iki yana doğru sendeliyordu ve ara ara gözlerim kararıyordu. Başıma sancılar girerken tüm vücudum histen öte fiziki bir acı ile sarsılıyormuş gibiydi.

“Sen zeki bir kadınsın ama unuttuğun bir şey var,” dediğinde gözlerimi ona çevirdim ve birkaç damla yaş özgürlüğüne kavuştu. Donukluğumu üstümden attığım an kaçmak üzere hıçkırıklar da boğazıma dizili bekliyordu. Silmek istediğinde “Dokunma.” diye fısıldayarak yine kaçındım ama kalkıp gidemiyordum. “Ben de zeki bir adamım Asya. Seni sevgiyle, değişmekle, terapiyle, cartla curtla kazanamayacağımı biliyorum. İki yıldır deniyorum, olmuyor. Ancak anlıyorum, mümkün de değil zaten. Aklında,” dedikten sonra isterik bir öfkeyle sırıttı. “Bir başkası varken nasıl beni sevebilirsin?”

“Öyle değil…” diye fısıldadım ama ses tonumun çaresizliği gerekli cevabı veriyordu. “Belki haklısındır.” diyerek omuz silkti. “Belki de sadece arkadaşının abisidir, bunu bilemem. Ama o gün bana ‘evet’ diyeceğini biliyorum sevgilim. Yani beni reddedişini değil, kabul edişini izleyecek.”

Gözlerim daha da karardığında savrulan bedenimi yeniden o tuttu ve ben düşüp yerin dibine girmek istedim. O tutacağına başımı camlara çarpmalıydım, paramparça olmalıydım. O ayakta tutacağına, düşmeliydim ama ellerini ittirecek gücü bulamadım ve beni koltuğun sırtına yaslarken bir eli yanağıma geldi. Gözlerimi açmaya, ellerimi hareketlendirmeye çalıştım ama parmak uçlarıma kadar baştan aşağı uyuşmuştum. Kesik nefes alış verişlerim ve kalp atışlarım bile kulağımda uğuldarken karlar içinde yatıyormuşum gibi titrediğimin farkındaydım. “Seni bu hâle en çok benimle evlenmek zorunda kalacağın mı getiriyor, yoksa o adamın izleyecek olması mı, bilmiyorum ama seni böyle görmeyi sevmiyorum. Toparlan. Yarın şampiyonluk dövüşü var, müşterilerimize karşı sorumluluklarımız var müstakbel karıcım. Merak etme, evlendikten sonra burada çalışmak zorunda kalmayacaksın.”

Bana dokunmasını istemeyişim güç verirken titrek ellerle de olsa yanağımdaki ve belimdeki elini ittirip gözlerimi araladım. Görüşüm başlarda bulanık ve odaksız olsa da gözlerimi kırpıştırarak kendime gelmeye çalışıyordum. Bir an önce buradan çıkıp Barlas’a hâlimi göstermeden ya dışarı ya da kafesteki odama gitmeliydim. Kendimi uzun süre tutabileceğimi sanmıyordum ve odamın da ses yalıtımı iyiydi. İçimde volkanlar patlıyor, fırtınalar kopuyordu ve gerçekten bayılmak üzereymiş gibi hissederken bunu da yutkunamayacağımı biliyordum. Bu acı boğazımdan geçmezdi. Çığlıklar atmalı, duvarları yumruklamalıydım ve tüm bunlar için yalnız kalmalıydım.

Güçlükle “Kapıdaki herkesi yolla. Odama geçeceğim.” dedim. Asıl derdim Barlas’ın görmemesiydi ama normal şartlarda da kimsenin görmesini istemeyeceğimi biliyordu. “Hay hay canım. Ama önce yapman gereken bir şey var.” dedikten sonra yüzükleri gösterdi. “Yüzüğünü seç. Sen sakinleştiğinde gelinlik için ölçü alacak birkaç kadın da yanına gelecek.”

Ellerim boğazıma doğru giderken nefeslerim gittikçe sesli ve hızlı hale geldiğinde görüşüm de sarsılmaya başlamıştı. Ellerini kollarımda hissettim ve “Asya?” diye seslenişini uğultulu bir yankıyla duydum. Başımı odada çevirdiğim her yer gözlerimde sallanıyorken nefes alma çabasıyla boğazımda geziniyordu ellerim. “Kendine zarar veriyorsun!” dediğini duydum. Ellerimi tutmaya çalışarak boğazımdan uzaklaştırıyordu. Omuzlarım başımı taşıyamazken gittikçe öne doğru eğiliyor, koltukta oturur halde bile kalamıyordum. Sehpayla koltuk arasına düştüğüm sırada onun da benimle birlikte yere oturduğunu gördüm ve uzaklaşmasını istedim ama nefes almaya çalışmak dışında hiçbir şey yapamıyordum.

“Şş, alışacaksın. Zamanla bu kadar acıtmayacak. İnan bana.” diyerek beni göğsüne çekmeye çalıştığında ayaklarımı güçlükle yere yaslayıp ittirerek kendimi uzaklaştırmaya çalıştım ve sırtımı tekli koltuğa yaslayıp yerde ondan uzakta durdum. Dizlerinin üstünde doğrulup bana doğru eğilmek istediği sırada daha fazla gerileyemediğim için başımı soluma doğru kaydırıp nefes nefese “Uzak dur.” dedim.

Kapı tıklatıldı. Odaksız ve yaşlar yüzünden bulanık gözlerim etrafta gezinirken sarsılarak ve sesli iniltilerle nefes almaya çalışıyordum. Ata’nın, “Siyah içeri girmek istiyormuş.” dediğini duydum ve ağlamak üzere birkaç kez hıçkırdım ama gözlerimden yaşlar akıp durmasına rağmen istediğim gibi çığlık çığlığa ağlayamayacağım kadar boğulmuş bir haldeydim. Barlas çalışanı darlıyor, çalışan da kapıyı tıklatmak zorunda kalıyor olmalıydı.

“Kendini toparla.” dedi ve sol tarafıma doğru baktığım, sol yanağım koltuğa yaslı olduğu sırada elini kolumda hissettim. Güçsüzlükle yeniden yere düşmüş olan bacaklarımı dizlerimden kırarak kendime çekerken tekrar “Bırak.” dedim ve elini çekti. Ellerimi yüzüme götürüp kendimi panik atağa bırakmadan boğmak isteyerek sertçe ovuşturdum ve ellerime doğru kısık bir inilti gibi çığlık attım. Saçlarımı yolmak ister gibi yapıştıkları yaşlı yanaklarımdan geriye doğru ittim ve başımı kaldırıp tavana doğru bakarken sakinleşebilmek dileğiyle ellerimi boynumla göğsüm arasında gezdirmeye çalıştım. Varlığı gibi zarar görme tehlikesi de benim ipleri elime almamı sağlayabiliyordu. Girip de bu hâlimi görürse, belki de aylar sonra yaşanması muhtemel senaryoyu hızlıca yakınlaştıracaktım ve işimiz şimdiden bitecekti. Kendime gelmeliydim.

“Sana söz veriyorum, seni dünyanın en mutlu kadını yapacağım.”

“Sus artık.” diye sinirle soludum. Gözlerimi tavandan alıp dibimde, arsız bir endişeyle bana yaşattığı şeyleri izleyen adama dişlerimin arasından tükürüklerimi saçarak “Siktir git.” dedikten sonra daha yüksek sesle “Siktir git!” diyerek beceriksiz ve güçsüz hareketlerle sehpadan ve koltuktan destek almaya çalışarak doğrulma gayreti gösterdim ama birkaç kere kalçamın üstüne tekrar düşmüştüm. Beni kaldırmak istediğinde onu ittirme isteğiyle güç bulup ittirdim ve yarım yamalak kalkmayı başardım. Bir elim sehpaya yaslıyken uzanıp yüzük kutusunu aldım ve atabildiğim kadarıyla ona attım. Yüzük kutusu karnına çarpıp düşerken “Senin yüzüğünü takacağıma iki yüzük parmağımı da keserim.” diye tısladım.

Dudağını büzerek yere düşmüş yüzük kutusuna baktıktan sonra gözlerini bana çevirip gülümsedi. “Yani, yüzüğü de Siyah seçsin istiyorsun.”

Diğer elim de üzerine doğru yığılmak üzereymiş gibi eğildiğim sehpaya yaslanırken başımı da kollarımın arasında eğdim ve gözlerimi sımsıkı kapattım. Yüzüm olabildiğince buruşurken dudaklarımdan çaresiz bir inilti çıktı. Şimdi ben seçmezsem, onu da mı Barlas’a seçtirecekti?

“Takmam.” diye soludum güçlükle. “Takmam, söyledim. Gerekirse bileklerimden ellerimi keserim, yine de takmam.”

“Göreceğiz Asya.” dedi ve kutuyu yeniden sehpaya koymuş olmalıydı ki tok sesi duydum. Gözlerimi araladığımda eğildiğim kollarımın arasına kutuyu kaydırdığını gördüm. Yaşlı gözlerim yüzükler arasında gezinirken “Ama bence sen yine de seç.” dedi. “Ya da senin için Siyah seçsin, sen bilirsin.”

Dirseklerim kıvrılarak alçalırken sehpayla tekli koltuk arasında yeniden yere oturdum. Oturmaktan ziyade yığılmış gibiydim. Ellerimin arasındaki kutuya yüzümü buruşturarak bakarken birkaç kere daha hıçkırmıştım. Hıçkırıklar bir duvarı delip geçer gibi dudaklarımda patlıyordu. “Eğer başarırsan…” derken başımı çok başaramasam da ona bakabilecek kadar kaldırmaya çalıştım. Göz göze geldik ve halime gerçekten üzülür gibi baktığını gördüm. Dengesizdi. Şizofrendi, psikopattı, iğrençti! Ruh hastasıydı ve iyileşebilecek gibi de değildi…

“… eğer beni seninle evlenmek zorunda bırakırsan bile bir hayaletle evlenmiş olacaksın.”

Ona bir yararım dokunmazdı ki! Beni niye bu kadar istiyordu? Her şeye sahipti! Yalvarır gibi “Başkasını iste.” dedim. “Başkasını sev! Seni sevebilecek birini sev! Beni sevmiyorsun ki sen… Bu sevgi değil Ata, bir kere bile sevsen bilirdin, bu sevgi değil…”

“Sana o mu öğretti?” derken kasılmış bir şekilde başıyla kapıyı gösterdi. “Sana sevmeyi o herif mi öğretti?”

Başımı iki yana sallayarak “Yemin ediyorum onunla aramda bir şey yok, olmayacak.” dedim. Barlas’tan ayrılmış olmam, ayrı kalmaya devam etmem yeterince onu mahvediyordu bir de ya hapse girecek ya ölecek ya da başka bir adamla evlenişime mi şahit olacaktı? Bir de suça, pisliğe karışacaktı… Ata yakında hırsızlık çetesini de öğrenirdi, elindeki kozlar artardı…

“Biliyorum hayatım. Olmayacak.” dedi gülümseyerek. “Olmasına izin vermeyeceğim. Kalbiniz ne isterse istesin, siz bir araya gelemeyeceksiniz.”

Bir hıçkırık daha kaçtı dudaklarımdan ama ben kaçamıyordum. Ben kendimden de, hayatımdan da kaçamıyordum. Havaya patlayıp yok olan bir hıçkırık olmak istedim. Varlığımın bir sonu gelmeliydi, mecburiyetlerim bitmeliydi. Bir an olsun… Bir an olsun bitmeliydi!

“Bana dokunamayacaksın, benden çocuk sahibi olamayacaksın, bir gün bile gerçekten karın olmayacağım. Birbirimize ölene kadar eziyet edelim mi istiyorsun? Aile olabileceğin biriyle evlen! Baban varis ister, sana çocuk doğurabilecek biriyle evlen.” diye nefes nefese konuştuğum sırada “Ben seni istiyorum.” dedi sakinlikle.

“Ata ben oyuncak değilim.” diye fısıldadım. “Baban benimle evlenmeni istemez. Benimle evlenip sıkılıp bir kenara atacaksın, biliyorum.” dediğimde başını iki yana salladı. Gerçi, atmazdı. Bana tamamen sahip olana kadar bu takıntılılığı sürecek olmalıydı. Bana dokunmasına müsaade edemezdim… Zorla yapar mıydı? Tüm bunları yapması yeterince korkunçtu, o yeterince korkunçtu. Zorla da dokunmaya çalışır mıydı? Beni yine tehditlerle zorunda bırakır mıydı…

“Yakında karım, bir gün de gerçekten karım olacaksın Asya.” dedi ve tüm vücudumdan titreme dalgası geçti. “Bu konuşma bitti. Şimdi yüzüğünü seç ve kendini toparla. Barlas kapıda huzursuzluk çıkartmak üzere ve ben planlarımın şimdiden bozulmasını istemiyorum. Bana o adamı öldürtme.”

Ellerimi şakaklarıma yaslayıp hıçkırıklar eşliğinde başımı eğdim ve masaya yaslı dirseklerimin arasında kalan yüzüklere bakmaya başladım. Resmen kefenimi seçiyor gibiydim. Takmazdım, takmamak için dediğim gibi gerçekten ellerimi takamayacak hâle getirebilirdim ama Barlas’ın sırtındaki bir hançeri çıkartabilmek için şimdi midem bulana bulana yüzük seçmem gerekecekse, seçecektim. Seçmek değildi zaten, alelade bir tanesini gösterecektim.

Titreyen işaret parmağımla rastgele birini gösterdiğimde memnun bir şekilde başını sallayarak kutuyu önümden aldı ve ayağa kalkıp yerine götürdü. O üstündeki başındaki tozları silkelerken ben hâlâ yerde oturur hâldeydim. Çalışan kapıyı tekrar tıklattığında Ata, “Gel. Arkada bir yüzünü yıkayalım senin.” dedi. Bir de başkası üzmüş gibi bana yardımcı olmaya çalışıyordu!

Telefonla kapıdaki çalışanı arayıp “Siyah’a biraz daha beklemesini söyle, Asya’yla bir toplantı içerisindeyiz, bitmek üzere.” dedi ve telefonu kapattıktan sonra yanıma gelip dirseğimden tuttu. “Kalk hadi, gel.”

Dirseğimi çektim ve güçlükle kendim kalktım. Masayla arasında kalırken dengem şaştığında beni tutmak istedi ama hızla geriye adımlayıp kalçamı masaya çarptım ama kalçamın iki yanından masaya tutunarak dengemi korudum. Bana yaklaşmadı ama gözlerini de üstümden çekmedi. “Bir gün alışacaksın. Yıpratma kendini.” dedi başını sallarken.

Sesim ve nefesim yetmeyeceği için fısıldayarak “Kendini kandırıyorsun ama beni kandıramazsın.” dedim.

“O zaman, bir gün teslim olacaksın, diyelim.” diye daha gerçekçi yaklaştı. “Kaynar suya canlı atılan her ıstakoz başta çırpınır ama uzun sürmez.”

“İğrençsin.” dedim yüz buruşması eşliğinde. “Sus.” diye inleyerek ardıma dönüp ellerimi yeniden masaya yaslayarak gözlerimi kapattım. Konuşması yardımcı olmuyor, midemi daha da bulandırıyor, nefesimi kesiyordu. Bir an önce, en azından odama gidebilecek kadar toparlamam gerektiğini biliyordum yoksa kıyametimiz yakınlaşacak, Barlas bu hâlimi görecekti.

Bir hıçkırık kaçtı dudaklarımdan. Barlas daha ne hâllerimi görecekti. Beni gerçekten başka bir adama ‘evet’ derken de görecek miydi? Bundan nasıl kurtulabilirdim ki? Zihnim çözüm arayacak kadar kendinde değildi ve kalbim şimdiden, o güne varmışız gibi acıyla kasılıyordu. O güne kadar da her gün biraz daha yanacaktı canım. Barlas, gittikçe rahatlayacak, Ata’yı kıskanmayı bırakacaktı, ta ki asıl hançeri kalbine yiyeceği o güne kadar…

Ne kadar iğrenç bir adamdı! Ne kadar aşağılık bir plandı. Sevdiğim adamı, bana karşı kullanabilmek üzere hayatta ve yakınımızda tutuyordu. Sevdiğim adama bana yapacağı evlenme teklifini hazırlatacak ve daha da ötesi izletecekti. Barlas o gün ya vücuduyla bir kere, ya da kalbiyle bin kere ölecekti.

Ben?

Hep onu düşünüyordum ama ben? Barlas için Ata’yla bile evlenirdim, biliyordum. Barlas inanmaz, ihtimal vermez, engel olmak ister, kendisini tehlikeye atıp dururdu ama Ata benimle evlenmek istiyorsa Barlas’ı hayatta tutardı. Gen de bunu sürdürebilmek için ne gerekiyorsa yapardım ama ben…

Ben ne olacaktım?

Şanslıysam erken ölürdüm ama bunu dileyemiyordum bile çünkü kardeşim vardı… Korumak zorunda olduğum biri vardı… Ölemeyecektim… Bu eziyette bir ömür mü çürütecektim?

Bir şeyler yapmalıydım… Bir şeyler yapmak zorundaydım! Yoksa sevdiğim adamı kalbimde taşırken onu kaybetmemi sağlayan adamın ise soyadını taşıyacaktım. Teninden rüzgârı sakınmak isteyeceğim adamı mahvedecektim. Korumayı başaramazsam ise ölümünü izleyecektim. Yaşarsa ise, ona benim kadar eziyet dolu bir ömür bahşedecektim.

Bir çözümü olmalıydı. Ata beni canlı canlı gömmeye çalışıyor olabilirdi ama teslim olmayacaktım. Son nefesimi de verene kadar o mezardan çıkmaya çalışacaktım. Ne kendime ne de Barlas’a böyle bir hayat yaşatmasına izin vermemek için, her şeyi yapacaktım.

Ama, nasıl?

Bir süre sonra yeterince kendimi toplayabildiğimi umarak çıktım. Ata’nın yoldaki çalışanları göndermesinden vazgeçmiştim. Bu Barlas’ın gitmesine yaramayacağı gibi daha da ilgi çekici olurdu. Boynumun iki yanını, nefes almaya çalışırken tırnaklarımla çizdiğimi görmüştüm yüzümü yıkadığım lavabonun aynasında. O yüzden saçlarımı iki yanımdan önüme almıştım ve şimdilik örtünüyordu ama başka günler için makyajla gizlemem ya da oluşma anına dair bir şeyler uydurmam gerekiyordu.

Koridorda bekleyen Barlas’la göz göze gelirken ardımdan kapıyı kapatıyordum. Çıktığımı gören çalışan “Ata Bey’den onay alıp hemen geliyorum.” diyerek odaya geri girdi. Koridorda ilerlerken bacaklarıma minnettardım. Biraz önce zangır zangır titreseler de şimdi ateşe, Barlas’a yürüyorlardı. Zaten kül haldeydim.

Hıçkırıklarımı hapsetmeye çalışırken sadece birkaç saniye bana bakmıştı ki “Ne bu hal?” diye sordu endişeyle. Aynada defalarca kez kendime bakmış, en azından panik atak ve sinir krizi geçirmiş biri gibi değil de, yorgun biri gibi göründüğüme emin olana kadar odadan çıkmamıştım ama aramızdaki mesafeyi hızla adımlayarak kapatan ve kollarımdan yakalayarak yüzüme eğilen Barlas daha fazlasını görebiliyordu. Biraz önce dudaklarımdan kaçmış her hıçkırık patlaması, onu paramparça etmiş gibi, yine ayna misali içimi gösterdi yüzü saniyeler içerisinde. Yansıttığım hâlimi değil, içimde boğulduğum hâlimi görüyordum şimdi onun yüzünde de. Benim yerime çekmek ister gibi acıyla ve hızla kapıldığı bir öfkeyle “Ne oldu?” diye soluduktan sonra gözleri kapıya doğru döndü. Gözlerinde ateşin dalgalanmasını görebiliyordum. Yüzünün öfkeyle daha da kasılmasını izlediğim gibi bileklerinden tutmaya çalıştım. Hızla yanımdan atıldığı gibi “Onu ikna etmeye çalıştım!” diye can havliyle konuştum. Belli ki bir şey olmamış gibi davranamayacaktım.

Duraksayıp yavaşça bana döndü ve çatılmış kaşları eşliğinde bakarken “Nasıl?” diye sordu. “Birine saldırasın varsa kendine saldır. Beni bu hâle sen getirdin.” derken kendimden nefret ediyordum. Yaşamaktan bile daha çok, kendimden nefret ediyordum ama elimden gelen bir şey yoktu. Ona bunları söylemek zorundaydım yoksa Ata’ya saldıracaktı. “İş teklifini geri alsın diye ikna etmeye çalıştım ama son sözün sende olduğunu söyledi. Seni de ikna edemiyorum.” derken sona doğru sesim boğuklaşmıştı. Tüm hıçkırıklar sinsice beklerken onları es geçmek zordu. Ağlamak üzere olduğumu görünce yutkunmaya çalıştı ama başaramadı. Her nasıl oluyorsa benden bile daha yorgun baktı.

Onu kameralardan uzaklaştırdım. Öfkesini Ata’dan çıkartamayacağını, beni bu hâle getirene saldırmak istiyorsa kendisine saldırması gerektiğini söylediğimden beridir içinde kendine saldırıyormuş gibi savunmasız ve güçsüz bir yüz ifadesine sahip olduğundan kolaylıkla çekiştirebilmiştim. Tekrar karşısına geçip sesime güvenmediğim için fısıldar, diler, yalvarır gibi “Eğer o kapıdan girersen ve bu yola çıkarsan, beni kaybedeceksin.” dedim. Gözlerim kızarıktı zaten, ona engel olamamıştım ama an itibariyle dolmasına da engel olamadım.

Onun da gözleri hızla eşlik etti ve başını yavaşça iki yana salladı. Dizlerimi kırarak hafifçe alçalırken ellerinden tutmuş, adeta yalvarıyordum. “Barlas beni kaybedeceksin. Sana yemin ediyorum beni kaybedeceksin.”

“Ben…” derken onun da ağlamak üzere boğuktu sesi ama benimki gibi kısık değildi, bastırarak konuşuyordu. “… ne yapıyorsam seni kaybetmemek için yapıyorum zaten Asya.” dedi ve yüzüm ağlama isteğiyle buruşurken “Ne demek istiyorsun?” diye sordum. Daha önce buna benzer şekilde garip konuşmuştu, ‘Ben seni temize çekmek için günahlarınla yıkanınca, sen günahkârım diye beni sevmez misin?’ diye sormuştu ve yine anlamamıştım.

Yalvarır gibi tuttuğum ellerimi sıktı ve “Asıl ben sana yemin ediyorum, seni kaybetmeyeceğim.” dedi. Yaşlı gözlerimiz birbirinde gezinirken “Sadece bunu bil.” dedi ve yavaşça ellerimi bırakmadan hemen önce tekrar ellerimin üstünü okşamıştı başparmakları. “Seni kaybetmeyeceğim.” diye tekrarladıktan sonra geri çekilerek ardına döndü ve Ata’nın odasına doğru ilerlemeye başladı. Güçsüzlükle duvara yaslanırken ardından baktım ve hıçkırmak isteyen dudaklarımı kemirdim.

 

Ve işte, üç kişi sonu birimiz için mutlaka uçurum olan bir yola çıkmıştık. Uçurumdan düşen Ata’yı izlerken Barlas’la sarmaş dolaş zafer mi kazanacaktık, yoksa birbirimizin düşüşünü mü izleyecektik?

**

Kurguya eğim veren bölümlerden biriydi, düşünceleeriiiniiiz?

Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruuum ^^

Bir sonraki bölümde görüşmek üzereeee!! Şimdiden hepinize iyi yıllar dileriiim. Umarım 2026 hepimizin yılı olur

 

172

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!