16/27 · %56

16. BÖLÜM - HİÇ SÖNMEYEN BİR IŞIK -

99 dk okuma19.733 kelime15 Aralık 2025

HELLLOĞĞĞ

Bölüm şarkısı;

Deniz Tekin - Yıldızlar

Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruuum ^^

BU BÖLÜM 2 YA DA 3 BÖLÜM UZUNLUĞUNDA FALAN. RESMEN 20 BİN KELİME, YAZDIM DA YAZDIM FKJSHDKJ SİZCE BOLCA İYİ OKUMALARRR ^^

**

“Ne yapıyorsun bacım?”

Çağrı’nın sesiyle yerimde sıçradıktan sonra nefesimi üfleyip omzuna vurdum. “Ne çıkıyorsun bir anda ya? Ödüm koptu!”

“Kızıl şey sen yankesici gibi karanlıkta beklerken sorun yok, seni ifşa edince ben mi suçlu oluyorum?”

Evet, mahalle girişinin köşesinde, otopark olarak kullanılan boş arazinin dibine, ağaçların ardına tünemiş, eğilerek mahalleye giden yola ve etrafa bakarken avını bekleyen cadı gibi görünüyor olabilirdim ama derdim başkaydı. Benim avım da avcım da aynı adamdı ve kaçan bendim.

Ben ağaç dalları yüzünden birbirine karışmış saçlarımı düzeltirken Çağrı halime bakarak güldü ve “Fikrimi değiştirdim, korku filmi jump scarei gibi.” diye örneğini tazeledi. Gözlerimi devirsem de ona ihtiyacım olduğu için ters yapmadan “Şu sokaktan, benim evime kadar yolda kimler var?” diye sordum.

Kollarını göğsünde birleştirirken şişme montu gıcırdamıştı. Yüzünde gittikçe büyüyen ‘piçlik yapacağım’ sırıtışı eşliğinde saymaya başladı. Bir anda karşıma, mahalle tarafından çıkmıştı. Oradan geldiğine göre görmüş olmalıydı. “Cengiz amca, Neval teyze, bakkalın ismini bilmediğim ikiz çocukları. Bu arada bakkalın da ismini bilmiyorum…”

“Önemsiz detayları geçelim.” dedim sıkkınlıkla. Resmen kendi evime paraşütle atlamama az kalmıştı. Barlas’la karşılaşmamak için her şeyi yapardım.

“Tom ve Jerry’deki sadece ayakları görünen kadına benzeyen teyze,” dediğinde kaşlarım çatılmakla kalkmak arasında bir noktada yüzüm buruşurken “Sadece ayakları görünen bir kadına nasıl benzetebildin?” diye sorduktan birkaç saniye sonra kim olduğunu ben de anladığım için yüz ifadelerim gevşedi ve “Ha…” dedim. Güldüğünde ben de güldüm. Evet, gerçekten benziyordu. İsmi de Esma’ydı. Beni sevmemelerine karşın ben çoğunun ismini bilirdim. Yere düştüğümde tekmeleyenleri unutmazdım.

“İki, üç kedi vardı.”

“Fikri ve Neriman mı?” diye sorduğumda alayla “İsimlerini sormadım.” dedi. “Bir tanışıklığımız olmadı kendileriyle henüz.”

Yerimde rahatsızca kıpırdanıp tekrar eğilerek mahalle girişine doğru bakarken “Ben tanıştırırım.” diye mırıldandım, sanki tek sorun buymuş gibi. “Sonra işte, bir tane kel kafalı adam…” diye devam edeceği sırada üfleyerek doğruldum ve ona dönüp “Barlas var mı, yok mu?” diye sordum. Kimi sorduğumu fark etmesine rağmen mahallenin nüfus kaydını sayıyordu resmen.

Dudaklarını olabildiğince aşağı doğru bükerek ellerini iki yanında kaldırdı ve omuz silkti. “Valla Siyah nerede, hiç bilmiyorum.”

Yüzündeki abartılı ifade bildiğini gösteriyordu. Gözlerimi kısarak baktım. Keşke şimdi benim de bir ‘mahalle teşkilatı’m olsaydı. Barlas ne güzel, sağından, solundan beni öğrenebiliyordu. Muhtemelen o da karşılaşmak istemezdi ve ben onun yerini bilmesem bile, o biliyorsa güvende sayılırdık.

Zaten inandırma gayreti göstermeksizin sadece alay ettiği ifadeden kurtuldu ve sırıttı. “Siyah yolladı zaten beni. ‘Beklemesin soğukta, geçsin eve. Merak etmesin, karşılaşmayacağız’ dedi.”

Yutkunduktan sonra heyecan ve gerginliğin harmanlandığı bir şekilde yerimde kıpırdanıp omzumu iki yana sallarken parmaklarım da birbirini buldu. “Nasıl yani?” derken sesim Eurovision’a çıkmadan önce hasta olan Hadise’nin sesine benziyordu.

“Hadi, donmuşsun.” diyerek işaret parmağıyla muhtemelen palyaçoya benzememi sağlayan burnumu gösterdi. Yani ondan kaçtığımın farkındaydı… Nerede olduğumu da, mahallenin köşesinde girmeden önce aptal aptal hareketlerle Sherlock Holmes’culuk oynadığımı da…

Utancım yerimde durmamı engellediği ve bir an önce yorganımın altına saklanmak istediğim için hareketlenirken “E neredeymiş ki Barlas?” diye sordum. Çamurlu karı ezerek ilerlerken başımdan kaymış şapkamı düzelttim ve montumun yakalarını boynuma doğru çekiştirdikten sonra ellerimi ceplerime yerleştirdim. Konuştukça sıcak nefesim dudaklarımdan buhar oluşturur gibi çıkıyordu.

Son heceleri uzata uzata “Onu söyleyemiyoruz maalesef.” dediğinde yanımda yürüyen Çağrı’yı dirseğimle ittirdim. Birkaç adım sağa kaydıktan sonra gücüme şaşırarak tekrar yanıma gelip “Bir soğana yumruğunu indirsen parçalarsın ha.” dedi.

“Bu gerekli uyarıyı yapıyordur umarım sana.” dediğimde şirince sırıtarak “Ama Siyah yumruğuyla karpuzu eşit dilimlere falan bile ayırabilir. Ben korkma hakkımı Siyah’tan kullanacağım.” dedi. Ben de şirince sırıtıp “Ama Barlas da benden korkuyor, onu ne yapacağız?” diye sorduğumda dudağını büzerek çaresiz bir çelişkiye düştü. Haline güldüğüm sırada arabanın girmediği mahallede ilerlemeye başladığımız için nispeten kar daha az çamura bulanmıştı. Tabii sabahtan beridir oynayıp duran çocuklar pürüzsüzlüğü bozmuştu. Ara ara yağış yoğunlaşıyor, bazen de şimdi olduğu gibi duruluyordu. Canım pencereden izlediğim ve şimdi yanından geçtiğim çocuklar gibi oynamak istiyordu ama benim oynayabileceğim kimsem yoktu. Kedilerim vardı ama onlara da atmaya kıyamazdım. Zaten bir uzaylı gibi çoğu şeyi başarsalar da karı geri atma meziyetleri yoktu.

Eylül, “Asya abla yakala!” diye bağırarak bir kartopu fırlattığında boynuma çarpmadan yakaladım ve ıskalamadığı için şirin şirin zıplayarak etrafında dönen Eylül’e gülerek “Dikkat et, düşeceksin.” dedim. Bana doğru döndükten sonra bizim gibi duraksayıp ellerini kaldırarak “Hadi, geri at!” diye neşeyle bağırdığı sırada pencereden bakan annesiyle göz göze geldiğim için gülüşüm hafifledi ve gülümseyerek “Başka zaman ablacım.” dedim. O da omzunun ardından annesine baktıktan sonra tekrar bana döndü ve üzgün bir şekilde baktı. Birkaç adımla yanına varıp yuvarlayarak daha iyi hale getirdiğim kartopunu avuçlarına bıraktım ve Fatih’i gösterdim. “Sence de şapkası çok kar ateş edilesi durmuyor mu?” dediğimde komutum başarıyla tamamlandı ve gülerek Fatih’e doğru koşturmaya başladı. Ardından iç çekerek baktıktan sonra önüme döndüm ve ellerimi ceplerime yerleştirerek ilerlemeye devam ettim. Eldivenlerim olmadığı için ellerim hemencecik kızarmıştı. Çağrı da yanımdan ilerlemeye devam ederken “Ortalıklarda ‘hepinizden nefret ediyorum ve tuşu olsa dünyayı yok ederdim’ diye dolaşmadığın zamanlarda sevecen oluyorsun.” dedi.

Evimin önüne geldiğimiz için duraksayarak ona döndüm. Sırıtarak “Bazı insanlardan nefret etmiyorum.” diye itiraf ettiğim sırada alaylı bir duygusallıkla gözlerini kırpıştırıp ellerini cebinden çıkarttı ve ağlamak üzereymiş gibi gözlerine hava yollayarak “Yoksa bu benden nefret etmediğini itiraf edeceğin an mı?” diye sordu.

Sırıtışımı bilerek silerken “Sen onlardan biri değilsin.” dedim ve küçümseyerek dudağımı büzüp gözlerini devirişini görene kadar bekledim. “Ha-ha,” diye alayla gülerek gözlerini devirirken dudak büzüşüm tekrar bir sırıtışa döndü ve evimin merdivenlerine ilerlemeden önce göz ucuyla Barlasların evine baktım. Perdenin çekildiğini gördüğümde yüz ifadem buz keserken hızla evime döndüm ama ilerleyemeden öylece donakaldım. Çağrı halime gülerek karşıma gelirken “Ne oldu yine jump scare?” diye uğraştı. Yine cadıya benzeyecek kadar gergin ve garip görünüyor olmalıydım.

Barlas’ın odasında paranormal olaylar dönmüyorsa resmen beni izliyordu ama ona bakacağım sırada perdeyi çekmişti. O da şu an perdenin ardında benim kadar kalp krizi geçiriyor muydu, bilmiyordum ama eve girmeden ona bakışımı görmesine dert yanamayacağım kadar yoğun bir gündeme sahiptik bugün. Resmen öpüşmek üzereydik, biraz da öpmüş gibiydik, hiçbir şey olmadıysa bile dudaklarımız birbirini özlemle yakalamıştı ve mahalleye girmeden iki büklüm onu aradığımı öğrenmişti. Şimdi bir de buna utanamayacaktım. Zaten o da beni izlerken yakalanmıştı ve skorumuz eşitlenmişti.

Ben cevap veremesem de Çağrı’nın yüzünde samimi bir gülümseme belirdi ve “Ne olacak sizin bu haliniz?” diye sordu. Bizi dudak dudağa görmüştü, kıskançlıklarımıza şahit olmuştu ve çıkıp ‘sadece arkadaşız’ diye bas bas bağırmamın yararı olmayacağı gibi, Minel’e söylediği zamanda olduğu gibi sadece zararı oluyordu. Yine de kabul etmek istemediğim için “Ne diyorsun, hiç de anlamıyorum.” diye bir şeyler geveleyerek merdivenlere yöneldim.

“Yarın sabah mekânda olacağız, bugün planı konuşamadığımız için.”

Konuşamadığımız için,

Çünkü biz çete lideriyle dudak dudağa olmakla meşguldük.

Ve yarın mı?

Oysaki ben yarını ara sıra nefes alma ve ihtiyaç giderme molaları haricinde yorganın altında geçirmeyi umuyordum…

“Ben yarın yıllık iznime çıkıyorum.” dedim kapının önünde hafifçe ona dönerken. Göz ucuyla arada Barlas’ın penceresine doğru bakıyordum ama o kadar göz ucuyla bakıyordum ki hiçbir şey göremiyordum. “Sence Siyah SGK’da hırsızlık mesleğiyle işe girişini başlatıp sigortanı yatırıyor mudur?”

Üfledikten sonra “Yarın izinli olmak istiyorum.” diye direndim. Omuz silktikten sonra Barlas’ın evini gösterdi ve cesaret edemediğim için bakamadım. “Patron orada. Çok istiyorsan git, izin al.”

“Bir not kâğıdına yazsam, sen götürsen?”

Bir elini alnına götürerek başını eğdi ve gülüşünün bitmesini beklerken üfleyerek gergin bakışlarımı mahallede gezdirdim. Bazıları seve seve, nefret bakışlarıma eşlik ederken bazıları baktığımdan haberdar değildi. Bakmadığım tek yer ise Barlasların eviydi.

“Parfüm de sıkacak mısın?” dediğinde bakışlarımı ona çevirdim. “Not kâğıdına? Mektup gibi?”

“Şimdi dünyayı yok etme tuşuna basacağım ama Çağrı!” diye çıkıştığımda merdivenlerin altında kaldığı için ve normalde boylarımız birbirine yakın olduğu için bana aşağıdan bakarken güldü. “İstersen bir güvercini eğit, karşı kapıya kadar götürüversin.” dedikten sonra gülüşünde dudağını yaladı ve gülüşleri arasında zar zor “Zaten sen Siyah’la karşılaşmaya cesaret edene kadar güvercin birleşmiş milletler elçisi olacak kadar eğitim almış olur.” dedi.

Kollarımı göğsümde birleştirip bir ayağımla gergin bir ritim tutarken “Başka bir alayın kaldı mı uyuz sarı şey?” diye söylendim. Başını sağına çevirip gözlerini düşünür gibi yerde gezdirirken yüzünün yanında birkaç kere parmaklarını şıklattı ve “Dur, bir şeyler daha gelecek sanki aklıma.” dedi.

Gözlerimi devirerek kapıya döndüm ve anahtarımı sıçtığımın çantası içindeki kara delikten bulmaya çalıştım. Şimdi ihtiyacım var ya! Sonsuzluk boşluğuna düşmüştü!

“Siyah, ‘gelmeyen çeteden atılır’ demişti bu arada.” dediğinde kapıya bakarken gözlerimi devirdim. Gelmek istemeyeceğimi öngörmüş olmalıydı. “Tamam bir ara af çıkar, geri dönerim.” diye şansımı denemeyi sürdürdükten sonra anahtarı kitabımın sayfaları arasına girmiş bir şekilde bulup neşeyle çıkartırken “Hah!” dedim.

“Gelmezsen kapına gelmek zorunda kalır.” dediğinde açtığım kapıdan girmeden önce merdivenlerden çıkıp sağıma gelmiş olan Çağrı’ya baktım. Baktıkça kaşlarım çatılır ve yüzüm çaresizlikle buruşurken en sonunda nefesimi üfleyip “Kaçta?” diye sordum ve Çağrı zaferle sırıttı. “Ne yaptı? Beni ikna edersen Meriç’e karşı bir gün liderlik edebileceğini mi ödül olarak vadetti?” diye sordum. İkramiye ona çıkmış gibi sırıtıyordu.

“İkna edemezsem benim de yarın gelmeme gerek olmadığını, söyledi.” dediğinde başımı onaylamaz anlamda iki yana sallayarak iç çeksem de dudaklarım kıvrılıydı. Ödül kadar ceza da etkili bir yöntemdi belli ki.

“Onda, arabada bekliyor oluruz.”

“Ben kendim geleceğim.” dediğimde bana “He, aynen, aynen.” diyerek merdivenlerden inmeye başladı. Üst vücudumu hafifçe ona çevirip “Ne ‘he, aynen, aynen’?” diye sorduğumda o da sokakta ilerlerken omzunun ardından bana bakarak “Belli ki Siyah’ı benden iyi tanıyorsun.” dedi ve konu buraya kadardı. Cevap veremediğimde sırıtarak “Yarın görüşürüz.” dedi ve başımı onaylar şekilde sallayıp “Görüşürüz.” dedim. Barlasların evine doğru son bir kez bakıp bakmama savaşı verdiğim sırada kapılarının açıldığını duyduğum için hızla, ve hatta ayakkabıyla eve girip kapıyı kapattım. Sırtımı kapıya yaslayıp bir elimi kalbime götürürken üst kata çıkan merdivenlere doğru irileşmiş gözlerle baktım. Yağmurlar dönmüş müydü ki? Acaba Barlas mı çıkmıştı… Ama karşılaşmayacağımızı söylemişti… O Minel denilen kız yine ‘yemek, memek’ çocuğa dadanmış olabilir miydi? Ama Barlas eve almazdı ki…

Şapkamı ve atkımı saçlarımı yolarak çıkartıp portmantoya attıktan sonra montumun fermuarını çekerek kapı yanındaki pencereye gittim ve perdeyi hafifçe çekerek ne olup bittiğine baktım. Bunu yapmak zorunda oluşum, cesaret vermişti yoksa meraktan geberirdim ve bu merakla kendimi daha rezil edecek bir şeye imza atardım. Barlas’ı, kapıdan çıktığını görünce muhtemelen geri dönmüş Çağrı’yla evinin önünde konuşurken görünce içim rahatladı. Benimle ne konuştuklarını, ikna edip edemediğini soruyor olabilirdi. Belki bir anda kaçmasam küçük bir göz göze geliş de yaşayacaktık.

Dudaklarım istemsizce kıvrılırken bir yandan da gülümsediğim için kendimi cezalandırır gibi kemiriyordum. Ona bakarken bir süredir soğukta kalmamış gibi sıcak hissediyordum. Çıkarttığım montu kucağımda tutarken, sadece bir arkadaşıyla ayaküstü konuşurken bile ne kadar yakışıklı göründüğünü düşünüyordum. Kısa süreliğine çıktığı için gri eşofmanının üstüne mont geçirmiş, fermuarı bile çekmemişti. Elleri ceplerindeydi. Saçları dağınıktı, zaten hava da hafif rüzgârlıydı. Arada çenesini kaşımak için elini cebinden çıkartıyordu. Gergin ya da heyecanlı olduğunda yaptığı hareketlerden biriydi. Çağrı ne dediyse, bana Barlas’ın gülüşünü tekrar görme şansı bahşetti ve Çağrı dünyayı yok etsem hariç tutup bir uzay üssünde yaşayacaklarım listesine sonsuza kadar eklenmiş oldu. Tabii, bir daha Minel’e karşı canımı sıkacak bir şey yaparsa hızlıca o listeden geri çıkartabilirdim. Ayrıca bu gergin adamı ne söyleyerek güldürebildiğini merak etmiştim. Barlas’ın gözleri olduğum yöne doğru döndüğünde hızla perdeyi kapattım. Sanırım benimle ilgili bir şey söylemişti ve milisaniyeliğine bile olsa göz göze gelmiştik. Yine eşit bir şekilde birbirimize yakalandığımız için utanmış hissetmemeye çalışıyordum ama sıcak hissettiğim için kazağımı tenimden uzaklaştırıp bırakarak hava oluşturmaya çalışırken çoktan utanmıştım. Montu yere atacağım sırada, ‘Hadi neyse iyi davranayım’ diye düşünerek astım ve ayakkabılarımı çıkarmayı anca akıl edip merdivenlere doğru yol aldım.

Tüm duygularımın bağlı olduğu ipin bir ucunun da onda oluşu, beni mahvediyordu.

Bedenimde ve ruhumda, benim kadar ve hatta bazen benden bile fazla söz sahibiydi ve ben ondan uzak durmaya çalıştıkça daha çok çekiliyordum.

**

“Ne plan yapacaksanız, kabul ediyorum. Bana saati, mekânı söyleyin yeter. Konuşacaklarımız bittiyse, ben gidiyorum.” deyip tekrar mahalleye döndüğüm sırada “Arabaya bin Asya.” diyen Barlas’ın sesini duydum. Duraksadım ve nefesimi burnumdan üflerken omuzlarım çöktü. Oysaki, bir an kaçabileceğimi sanmış, Barlas’la göz göze gelmeden hızlı hızlı konuşmuştum.

“Kendimi hasta hissediyorum.” derken hâlâ arkama dönmemiştim.

“Ben de.” dediğinde hızla ona dönüp “Gerçekten mi?” diye sordum ve şoför kapısının yanında dikilen Barlas’a yakınlaştım. Gözlerim yanaklarında gezindi. Esmer tenini soğuk kolay kolay kızartmazdı ama hastalık kızartırdı. Pek bir farklılık göremezken elim istemsiz alnına yükseldi ama bu soğuk havada sıcaklığını doğru bir şekilde hissedemezdim. Elim alnında ve vücudum dibindeyken gözlerim gözlerine alçaldı. Ona bakabilmemi kolaylaştırarak başını eğmişti ve onun vücut sıcaklığını bilmem ama göz göze geldiğimizde benimki bir hayli artmıştı. Endişeli hâlime heyecan karışırken yutkunup sesimi temizledim ve elimi yavaşça geri çekerken “Ateşin yok gibi.” diye mırıldandım.

Küfür kıyamet bağırıp çağırmak ya da kahkahalarla gülmek istiyordum –asla ortası yoktu- ki, çok güzel bakıyordu! Dağılmış saçlarının ön tutamları hafifçe kıvrılarak alnına düşmüşken ve kahverengi gözleri etrafı süsleyen karları izlerken sıcak bir kahve içiyormuşum gibi hissettirirken, gerçekten hasta olsam şimdi iyileşir ya da daha da fenalaşırdım. Yine, ortası yoktu.

O böyle bakarken konuşmak zordu ama kıvrık dudaklarının sessiz kalışı beni yeniden sessizliği bozma ihtiyacına itti ve “Hastaysan, git dinlen.” dedim.

Birkaç sonsuzluk daha baktıktan sonra gülümseyişi hafif bir sırıtışa döndü ve kaşları kalkıp inerken hafifçe omuz silkti. “Annemler yok ki. Şimdi kim bakacak bana?”

Çağrı, “Minel çok güzel tavuk suyu çorbası yapıyor.” dediğinde gözlerim, arka kapıdan sırf bunu söylediğinde duyduğumuza emin olmak için inip öyle söyleyen Çağrı’ya döndü. İşte. Yine dünyayı yok ettiğimde hariç tutmayacaklarım listesine dönmüştü.

Çağrı, “Günaydın bu arada.” dediğinde bakışlarım sürdü ve en sonunda sırıtışı silindi. Sesini temizleyip “Ben arabada beklemeye devam edeyim.” dedi ve kendisi için güvenli olan alana döndü. Sabır çeker gibi nefes alıp verdikten sonra kaşlarımı olabildiğince kaldırıp indirerek yüzümdeki gerginlikten kurtulma çabası gösterdim ve Barlas’a döndüm. Uzun zamandır hiç bu kadar parladığını görmediğim gözleri yüzümde gezinirken keyifli dudaklarının içinde ara ara dudağının kenarını ısırıyordu ve bu güzel görüntüsüne yeni bir detay ekliyordu.

“Abilerin bakar sana. Eminim çorbacı olan en az yüz abin vardır.”

Omuzları çökerken yüzündeki keyif silinir gibi oldu ve yüzüne gerçekten hasta ve yorgun bir ifade düşerken “Hiç çorbacıya gidecek enerjim yok. Direkt eve gideyim ben. Evde kemiririm artık bir şeyler.” dedi.

Kaşlarım kalkar ve Çağrı’ya olan sinirim yerini yeniden Barlas’a duyduğum endişeye bırakırken “Gerçekten mi ya?” diye sordum. “O kadar mı, diyorsun?

Bir çocuk gibi başını sallarken dudağını büzüp gevşetti. “Neyin var ki?” diye sorarken gidip üç saniyede doktor olmak, o hastaneleri sevmese bile burada onu iyileştirmek istiyordum.

“Ritim bozukluğu.” dediğinde daha da endişelenerek kaşlarım kalktı. Başını hafifçe iki yana sallarken iç çekti. “Uykusuzluk, iştah kaybı… Hatta arada başım dönüyor, elim ayağım kesiliyor.” dedi. Gözleri gözlerimde gezinirken “Sanki nefesim kesiliyor, beynim uyuşuyor. Kalbim sızlar gibi kulağımda atıyor.” dedikten sonra bir elini yutkunarak kalbi hizasına yasladı. “Sürekli yanıyor.”

Anlattığı belirtilere göre direkt hastaneye yatırsak yeriydi! Ne ara bu kadar hastalanmıştı? Dün yakınlaşmamızın ardından ben mekânda kendime gelmeye çalışırken o dışarıda ne kadar vakit geçirmişti ki? Üşütmüştü belli ki…

Kıyamam sana, demek istedim. Hatta yanaklarını sevmek, sırayla öpmek ve her ilacı önüne sermek... “Gece ilaç alsaydın ya.” diye kızdım. Buzdolaplarının kapağında, Canan sultan iki çocuk büyütmüş anne olarak grip ilacı gibi ilaçları stoklardı. Gece ilaç alıp uyusa, şimdiye daha iyi olurdu.

“Aldım aslında.” dedi ve gözleri dudaklarıma inip yükseldi. “Ama yetmedi. Bünyem daha fazlasını istiyor.”

Üzgün bir şekilde bakarken “E hastaneye gidelim o zaman, hadi. Serum takarlar.” dedim. Barlas hastaneleri sevmezdi. Babasının hastalığı yüzünden ömrünün bir kısmı hastanelerde geçmişti. Yağmur o zamanlar daha küçüktü, refakatçi kalamıyordu ama annesiyle Barlas dönüşümlü kalırdı. Barlas kaldıkça, ben de olabildiğince yanında olmaya çalışırdım.

“Onların…” dedi ve buruklukla şirinlik arasında bir noktada sırıtarak başını iki yana salladı. “… çözebileceğini sanmıyorum. Reçeteye istediğim şeyi yazamazlar. Yazsalar da yani…” dedikten sonra hafifçe güldü. “Temin etmek çok zor. Derdim, ilacım zaten.”

Anlayamayarak bakarken “Nasıl bir ilaç, ben anlamıyorum.” dedikten sonra gözlerim irileşti. “Sen…” diyerek onu gösterdim. Yaramaz bir çocuk yakalanmış ama yaptıklarından da pek pişman değilmiş gibi gülümseyen dudaklarını birbirine bastırdı ve gülmek üzereymiş gibi baktı. Tekrar “Sen…” diyerek omzuna vurdum ve bu sefer güldü.

Onu dövmek üzere olduğum bir sinirle “Madde falan mı kullanmaya başladın?” diye sorduğumda gülüşü yavaşça silindi. Gözlerini kırpıştırarak baktıktan sonra yeniden kıvrılan dudaklarında alt dudağını ısırdı. “Güzelim normalde zehir gibi olan aklının arada geldiği hallere şu an şaşkınlık geçiriyorum.”

Gözlerimi kırpıştırdım ve muhtemelen aptal bir ifadeyle “Güzelim mi?” diye sorduğumda kaşlarını kaldırıp indirdi. “Tüh, yine yaptım.” dedi ve bir elini diğerinin avucuna vurdu. “Söz bir dahakine dikkat edeceğim.”

Çok da dikkat etmene gerek yok ya…

“Etsen iyi olur.” dediğimde başını onaylar şekilde sallarken gülmek isteyen dudaklarını birbirine bastırdı. Tekrar omzuna vurup “Cevaplasana!” diye çıkıştım. “Ne bu yoksunluk krizi gibi belirtiler? Bulamadığın ilaçlar? Madde mi?”

Gözleri gözlerimde gezinirken birkaç sonsuzluk geçti. Gözlerini yavaşça kapatıp açarken derinlerden gelen bir ses tonuyla, “Aynen öyle.” dedi. Sanki bilinmeyen hastalığını sonunda keşfedebilmiş bir doktora bakar gibi, hafif şaşkın, biraz minnettar ve bir hayli yoğun bir duyguyla “Yoksunluk krizi.” dedi.

Dudaklarım olabildiğince aralanırken gözlerim hızla kızardı ve onun kafasını duvardan duvara vurmakla eve kapatıp bütün bir ömür sakınmak arasında gidip geldim. Belki de kapattığım evin duvarlarına vurabilirdim kafasını.

Kalbim duygudan duyguya geçtiği için sıkışırken titremeye başlayan ellerimi iki yanımda kaldırıp kekeleyerek “Nasıl yani?” diye sordum. Sonra endişeli ve sesli bir nefes alış eşliğinde ellerimi çeneme götürdüm ve titrek sesimle “Gerçekten mi?” diye sordum. Ama nasıl mümkün olabilirdi ki? Barlas sigara bile içmezdi. Böyle şeyleri aptallık olarak görürdü. Sporcuydu, her gün görüşüyorduk, farklı bir hali olsa fark etmez miydim? Gerçi… Gözaltları genelde mor ve uykusuz oluyordu…

Sesim hırçınlıkla ağlamak arasında bir noktadayken işaret parmağımı sallamaya başladım. “Barlas maddeye falan başladıysan yemin ediyorum seni önce hastanelik eder,” derken o sırıtan suratını dövmek isteyerek çenesini iki yana salladım ve hafifçe güldü. Elimi geri çekerken “… sonra iyileştirir, sonra yine hastanelik ederim.” derken bir tane daha omzuna vurdum. “Yok maddeler, yok dövüşler, yok Ata’yla iş yapmalar…” dediğim sırada sırıtışı silindi ve araya girip “Şu pezevengin adını ağzına alma.” dedi. Onu ittirip “Şu an konumuz bu mu?” diye bağırdım ve Barlas’ın gözleri ardımda birine dönüp mahcup bir gülümsemeyle elini kaldırdı ve “İyi günler Zafer abi.” dedi. Hiç dönüp mahcubiyet yaşayacak halde olmadığım için bir milim yerinden kıpırdatamadığım adamı tekrardan ittirdim. “Madde kullanmaya mı başladın?”

“Evet, direkt atardamardan alıyorum.”

Geçen gün Barlas’ın yaşadığı gibi şimdi de ben görüntülü bir aramanın ortasında internet kesilmiş de donmuş gibi görünüyor olmalıydım. Yüz ifademde gözlerini gezdirirken neden keyif aldığını da anlamıyordum ama yaramaz bakışlarını tanıyordum. Umutla “Dalga geçiyorsun…” dediğimde gözleri gökyüzünde gezinirken başını bir sağa bir sola yatırdı ve “Kısmen.” dedikten sonra tekrar bana baktı. “Doğru olan kısımları da var.”

Ağlar gibi ama tek nefeste “Barlas, madde kullanıyor musun, kullanmıyor musun?” diye sordum.

“Hayır be kızım.” dedi gülerek. “Öyle bir şey değil.”

Nefesimi üflerken gerginlikten gökyüzüne kadar dikleşmiş omuzlarım çöktü ve istemsizce alnımı Barlas’ın göğsüne yasladım. Sadece aklım değil, kalbim falan her organım çıkmıştı vücudumdan. Son zamanlarda saçma sapan kararlar veriyordu ve ‘Barlas yapmaz’ dediğim ne varsa yapar olmuştu. Öyle belirtiler saymıştı ve resmen ‘yoksunluk krizi’ yaşadığını söylemişti.

Başımın üstünü öptüğünde huzurla kapattığımı irice açana kadar fark etmediğim gözlerimi araladım ve onun elleri vücuduma dolanacağı sırada göğsünden geri çekildim. Ellerini vücuduna geri çekmek zorunda kaldı. Sarılamamış olsa da başımı göğsüne yaslamam, saçımı öpebilmesi, dudaklarını çevreleyen güzel kıvrımların sebebiydi.

Bu görüntüye dalmamak için “E ne o zaman?” diye çıkıştım. “Hastayım, dedin.”

“Hastayım.” dediğinde memnun halini gösterdim. “İyileşmiş gibi duruyorsun.”

Yüzündeki keyfi sildi ve “Bak yine başım…” derken yalpalar gibi oldu. Gözlerim irileşirken hızla kollarına yapışıp “Meriç!” diye bağırdım. Meriç “Ne oluyor be?” dediğinde ardımdan yaklaştığını duydum. Gözlerim çok özgürce gezinemediği için arabada olmadığını görmemiştim. Evde o kadar oyalanmama rağmen benden bile geç kalmış olmalıydı.

“Başı dönüyor, yardım et. Evine götürelim.”

Meriç de yanımıza geldi ama dediğimi yapmak yerine öylece dikilince gözlerimi ona çevirip “Hadisene!” dedim. O sıra Meriç gözlerini kısıp anlamaya çalışarak Barlas’a bakıyordu. Gözlerim Barlas’a döndüğünde Barlas bir yüz ifadesini hızla bozup bakışlarını bana çevirdi ve “Ben kendim giderim, yorulmayın.” dedi. “Zaten sırf eve gittiğim için iyileşmeyeceğim ya. Götürseniz ne olacak.”

Üfleyip yerimde birkaç kere rahatsızca kıpırdandıktan sonra “Ben sana çorba yaparım.” dedim. Hastalığı serum yemiş gibi hafiflerken kıvrılmış dudaklarını yaladı ve “Gerçekten mi?” diye sordu. Dudaklarını yalayışıyla hasta olmasına endişelenmem yüzünden unuttuğum detayı tekrar hatırladım. O dudaklar dün, benim dudaklarımın üstündeydi…

Gözlerimi hızla kaçırıp başımı hafifçe eğerken “Evet, evet. Hadi.” dedim. Normalde bir kere wifiye bağlanan telefon gibi, her seferinde bağlanacağımızdan korkup bu öpme benzeri temasımızın ardından ondan kaçmayı düşünüyordum ama hasta hasta da beni öpmezdi, biliyordum. Bana bulaştırmak istemezdi.

“E sen de hasta değil miydin? Yok, sağ ol. Sen kendinle ilgilen. Ben hallederim.” dedikten sonra boğazı acıyormuş gibi yüzünü buruşturarak yutkundu. “Enerjim olursa sıcak bir şeyler hazırlarım kendime.”

Dudaklarım bükülüp durmak istedi. Hasta oluşu, beni de hasta hissettiriyordu ama değildim. Sadece görüşmekten kaçınmak için bahane bulmuştum. İnanmasını da beklemiyordum. Gerçi pek inanmış gibi de değildi, inansa o da üstüme titrerdi. Sadece yük olmamak mı istiyordu, anlayamamıştım.

“Değilim, hasta falan. Geçti yani, anlık bir şeydi.” diye bir şeyler zırvaladıktan sonra mantıklı konuşamadığım için kendime olan sinirimle üfleyip “Hadi ama.” diyerek bir koluna girdim ve mahalleye doğru çekiştirdim. Gözlerine bakmamaya çalışsam da onu hasta hasta yalnız bırakamazdım. Çorbasını içer, uyurdu. Ben de özgürce onu izlerdim. Belki yanağını da severdim…

Çağrı, gittiğimizi görünce arabadan çıkmış olmalıydı ki “E nereye?” diye seslendiğinde duraksayıp omzumun ardından “Barlas hasta, plan iptal.” dedim. Çağrı bir eli açtığı araba kapısının üstündeyken garipseyerek “E sabah antrenman yaptık biz. Hiç hasta falan değildi. Ne oldu bir anda?” dedi.

Meriç, “Kanka valla sen dayağı hak ediyorsun.” derken ben iki metre açılmış ağzımla Barlas’a baktım. Barlas şirince sırıtıp “Bir saniye Asya’cım, bir işim çıktı. Halledip geliyorum,” derken işaret parmağını da eş zamanlı gösterdi ve elimi severek veda eder gibi kolundan indirdi. Çağrı’ya döndüğü gibi hareketleri hızlanıp yüz ifadesi kasılırken “Senin belan oldum çocuk.” diyerek yöneldi. Çağrı endişeye kapılsa da gülerek arabaya geri bindi. Kendisini arabaya kilitledi ve camın ardından ellerini birbirini kavuşturdu. Özür diler, gibi hareketler yapmaya başladı.

Barlas, Çağrı’nın oturduğu koltuğun kapısına doğru gidip bir eli kapı kulpundayken diğeriyle cama vurarak “Aç lan şunu!” diye söyleniyordu. Gözlerim sahtekârlığını ortaya çıkardığı için Çağrı’nın belasını olmak isteyen Barlas’tan Meriç’e döndü ve Meriç yüzümde hâlâ süren dehşet ifadesine gülüp ellerini iki yanında kaldırarak “Valla ben yalan söylemedim. Sadece sustum.” dedi.

“Siz sadece hırsız değil, dolandırıcısınız da!” diye çıkıştım. Meriç çok küçük bir detay hatırlatmak ister gibi başparmağı ile işaret parmağı arasında minik bir boşluk bırakarak elini kaldırırken tek gözünü kıstı. “Aynı çetedeyiz.”

Kötü bakışlarıma karşı sırıttı. “Öyle, belki unutmuşsundur diye.”

“Aç ulan, ensene bir tane geçirmeden rahatlayamayacağım!”

“Ben geçireceğim ensene senin!” diyerek çok istemesem de bir yandan da Çağrı’yı kurtarır gibi arabanın diğer tarafına geçerek Barlas’ın kolundan tuttum. Kendime çevirirken “Sen ne çeşit bir sahtekârsın?” diye sordum.

Gözlerini etrafta gezdirip sesini temizledikten sonra bakışlarını bana çevirdi ve dudağını yalayarak başını hafifçe sağ tarafına yatırdı. Dudağını bir kere daha yalarsa onu şuracıkta öpebilirdim! Hazır yeni biraz da olsun hasret gidermiş ve hemencecik tekrar hasret kalmışken…

Gözleri kısılırken masum bir şekilde “Ne yapmışım?” diye sordu.

Bir de sormasına karşı gözüm seğirince şirince sırıtıp tekrar Çağrı’nın camına tıklattı. “Aç, dövmeyeceğim valla. Yanına geleceğim, birlikte kilitleyelim kendimizi.” derken göz temasımızı bozmuyordu. Bir atağıma karşı hazırlıksız yakalanmak istemiyor gibiydi. Benden gerçekten korkmasına bir an güler gibi oldum ama sinirimi ön planda tutmayı başardım.

“Sen ne yalancı, ne düzenbaz, ne güvenilmez, ne sahtekâr bir adamsın ya?”

Bir elini arabanın üstüne yaslarken gözlerini kırpıştırıp “Kennedy’i de ben öldürdüm hatta. İkiz kule saldırısını falan ben yaptım. Dünya üzerindeki tüm suçları ben işledim…” diye sululuğa devam ettiği sırada cimciğimden kaçınırken susmak zorunda kaldı. Elini arabadan çekip geriledi. İki araba arasında kalmış, arabaların ardındaki yarım duvara doğru ben üstüne gittikçe Barlas’ın gerilemesiyle yaklaşırken gözlerden de uzaklaşıyorduk ve bu pek de güvenli değildi.

“Niye yalan söylüyorsun ya?”

“Tek bir cümlem yalansa bir daha seni görmek nasip olmasın.” dediğinde kızgın dudaklarım çaresizce birbirine yaslanırken yutkundum. O da çelişkiye düştü. Gözleri kısılıp yere doğru düşerken kurduğu cümleleri düşünüyor olmalıydı. En sonunda tekrar bana baktı ve başını onaylamaz sallayıp “Yok, tövbe. Belki ağzımdan bir şey çıkmıştır.” dedi. “Tek bir cümlem yalansa ben falan öleyim. Ne bileyim…” dedikten sonra omuz silkti. “Şuradan şuraya adım atmak nasip olmasın falan.” dediğinde de ben “Tövbe.” dedim. Ağzından yanlış bir şey de çıkmış olabilirdi.

Benim de onun için ‘tövbe’ deyişime yamuk bir şekilde gülümsediğinde kızgın suratıma hızlı bir dönüş yapıp tekrar işaret parmağımı salladım. Adamın üstüne gittikçe sırtının duvara yapışmasını sağladığımdan artık ilerleyemiyordum. Resmen haraç kesmek için köşeye sıkıştırmış gibiydim. Ya da öpmek için…

Of! Niye aklıma hep aynı şey geliyordu? Bunun için bu kadar kaçınmıştım işte! Birbirimize daha hızlı çekilmememiz için…

“Nasıl yalan değil? Hastayım, dedin! İlaç yetmedi, dedin! Yoksunluk, dedin! Yok ‘kalbim yanıyor, sızlıyor’ bir şeyler. Uykusuzluk, iştah kaybı, nefesin kesiliyormuş!” diye hatırlattım kurduğu cümleleri. “Beynin falan uyuşuyormuş. Atardamardan alıyorum falan dedin Barlas! Nasıl yalan değil? Neyin yoksunluğu?”

Çenesinin ucuyla beni gösterirken “Senin.” dediğinde kavga etmeye devam etmek için aralık dudaklarım bir süre daha aralık kalmak zorunda kaldı ama ardından çaresiz bir kıvrılma eşliğinde kapandı. Gözlerimiz birbirinde gezinirken kurduğu cümleleri git gide daha da fazla hatırlıyor, her hatırladığım detayla kalbime yeni bir kriz bahşediyordum.

İlaç yetmedi, demişti. İlaç derken beni öpmekten mi bahsediyordu? Bünyem daha fazlasını istiyor, demişti. Derdim, ilacım da demişti. Reçeteye yazamazlar ama yazsalar bile temin etmesi zor, demişti. Şu an mesela hiç de zorlanmazdı temin etmeye çalışsa, haberi olmadığı için minnettardım.

Heyecandan minik kıpırtılar içerisinde olan dudağımın kenarını hafifçe kemirdiğimde gözleri kaydı ve hızla ardıma döndüm. Henüz hareketlenmeden hızlı nefesler eşliğinde iki araba arasından görebildiğim dar açıyla sokağa bakarken duvara kazılı ‘Asya ve Barlas’ yazısını gördüm. O yazının önünde terk etmiştim onu. İkimizin de gözleri kaymıştı veda etmeden önce. Ayaküstü terk etmiştim hem de. Ellerinde çiçekler, beni bir yere götürmek istiyordu, götürmesine müsaade etmemiştim. Alelacele, sanki kabanımın üstündeki bir toza fiske vurur gibi atmıştım hayatımdan. Ne kadar uzun konuşursak, o kadar vazgeçmekten korkmuştum. Sorular sormasından, ikna olmamasından, aksine beni ikna etmekten, hıçkırıklara boğulmaktan… Öyle bir ‘hiç’miş gibi terk etmiştim ki onu, o da yıllarca ‘hiç’ hissetmişti. Onu hiç sevmediğime inanmıştı belki de, gözlerinde görmüştüm karşılaştığımız zamanlarda, gözlerimizi kaçırmadan hemen önce. Her şeyi hak eden adama, bir ‘hiç’ gibi davranmıştım.

Kızarık gözlerle kazılı isimlerimize bakarken ardımda kalan Barlas’ı yakınımda hissettim. Dudakları saçlarımda gezindiğinde gözlerimi kapattım. “Sana hastayım.” dedi ardımdan. Haykırmak ister ama sessiz kalmak zorunda gibiydi sesi. Gibisi fazlaydı.

Titrek sesimle “İyileştiremem seni.” dedikten sonra arka kapıyı açmaya çalıştım. Hâlâ kilitli olduğu için cama telaşla vururken duyabilsin diye bağırarak “Çağrı açsana!” dedim.

Dirseğimden tuttuğunda, “Arabaya bineceğim.” dedim aynı telaşla. Yüzüm ifadem darmadumandı, gözlerim kızarıktı, görsün istemiyordum. Kilidin açıldığını duyduğumda açtığım kapıyı Barlas geri kapattı ve beni dirseğimden tutarak kendisine çevirdi.

Gözleri yüz ifademde gezindiği sırada dirseğimi çekip “Barlas, eve giderim.” diye tehdit ettim. Zaten dün zor bir gün geçirmiştik, sabahı zor etmiştim, sabah da ilk gördüğüm yüzlerden biriydi, kalbimi bu denli parmakları arasında gezdirmemeliydi. Bir nefes eşliğinde dudakları aralandığında hızla işaret parmağımı kaldırıp “Bak, giderim.” dedim ama hızla “Tamam, tamam. Başka bir şey soracağım.” dedi.

Gözlerimi, gözlerinde tutmakta zorlandığım için kaçırıp duruyordum. Beni utandırıp çekinmemi sağlayan şey ona peynir, ekmek, benzin olarak dönmüş gibi enerjisi yüksekti ama o da heyecanlıydı. Arada gözleri dudaklarıma kayıyor, kaydıkça kalbimi sıkıştırıyor, anlattığı hastalığın belirtilerini yaşamamı sağlıyordu. “Bugün yemeğe gidecek miyiz?” diye sorduğunda, gözlerimi sanki çok ilgi çekiciymiş gibi diktiğim arabanın bagaj kapağından alıp Barlas’a çevirdim.

Sesim içime kaçarak “Dün öyle bir şey, şey olmuştu değil mi?” diye sordum. Biz dudak dudağa kalmadan önce… Öyle bir plan yapmıştık.

Tehdidimi yerime getirip çekip gitmemi istemediği için üstüme gelmese de dudaklarının kıvrılmasına ve gözlerine muziplik düşmesine engel olamadığını gördüm. “Evet dün bir sürü şey, şey oldu.” diye benim konuşma tarzımı taklit etti ama takıldığım tarzı değil, söyledikleriydi.

Gözlerimle yetinmeyip başımı da sağıma çevirdim ve heyecanlı nefeslerim çaresizlikle ona uzanmak isteyen dudaklarımda gezinirken yumruklarımı sıkıp gevşettim. “Bugün daha fazla şey, şey olmasın o yüzden…” diye mırıldanıp göz ucuyla ona baktıktan sonra tekrar arabanın bagaj kapağına baktım. Kalbim yorgundu. Başka bir kadına dokunduğunu öğrenirsem, başka bir kadını öptükten sonra bir de beni öpmek istediğini öğrenirsem toparlayamazdım artık kırıkları. Ben de kesile kesile yatardım kalp kırıklarımın üstüne.

“Öyle mi diyorsun?” diye sorarken üzgündü sesi. Dudağımı kemirdiğim birkaç saniyenin ardından derin bir nefes alıp ona baktım ve üzgünlüğünü yüzünde de gördüm. Pek yansıtmak istemiyordu ama gözlerindeki ışıltı azalmıştı.

“Yani, bakarız duruma göre.” dediğimde onun için ışıklar yeniden yanarken dudakları kıvrıldı ve kaşları kalkıp indi. Bastırarak tekrar “Bakarız.” diye vurguladım. Yine merakım baskın gelirse, daha fazla geciktirmeden öğrenmek isteyebilirdim.

O güzel bakışları omuzlarımın gittikçe çökmesini sağlarken “Bugün hırsızlık yapmayacak mıyız ki?” diye sordum ve sesimin ne kadar da tatlı çıktığına şaşırdım. Bilerek mi yapıyordum? Barlas da tatlı bulsun diye? Bedenim benden gizli bir operasyon içerisinde miydi? Sesimi temizleyip tekrar sorma ihtiyacı hissederken o da gerçekten tatlı bulmuş olacak ki gülümsemesi genişledi ve konuşma gücüm kayboldu. Beni sarıp sarmalamak istermiş gibi bakarak iç çekti. Alt dudağını ısırıp bırakırken elleri bana doğru hareketlenir gibi oldu ama sonrasında hafif bir yüz buruşması eşliğinde ellerini yumruk şeklinde sıkıp montunun ceplerine yerleştirdi. Her sarılmaya çalıştığında ittirdiğim ya da çekildiğim için cesaret edememesi normaldi.

Nefesini üfleyerek bakışlarını kaçırdı ve gerilmiş omuzlarını yuvarlayarak gevşetmeye çalıştı. Güzel gözleri sokakta gezinirken “Çok kabul gören bir mesleğimiz yok Asya’cım. Öyle her yerde söylemesek?” diye konuyu alaya almaya çalıştı.

“Tamam.” dedim son heceyi uzatarak. Sonra kendi kendime yüzümü buruşturdum. Yine yapıyordum. Yine ona karşı pembe bir şekermişim gibi davranıyordum. Onun da ilgisini çekmiş olmalıyım ki gözleri bana dönünce yüzümdeki ifadeden kurtulup tatlı tatlı konuşmamak için bakkal amca gibi konuşmak pahasına sesimi sert tutma çabasıyla “Yapacak mıyız, yapmayacak mıyız?” diye sordum. Hırsızlık yapacaksak zaten ne ara yemek yiyecektik? Bu gece Can’ı görmeye de gidecektim. Ata da yarın yanına çağırmıştı, bir şey için ölçü alınacağından bahsetmişti, anlamamıştım. Çalışanlara kıyafet tasarlatıyor olabilirdi. Prim alacağımdan, Barlas telefonu açtığında bahsettiği gibi, bana da bahsetmişti. Ara ara böyle primler verirdi, başka çalışanlara yaptığını sanmıyordum. Beni görmek için bahanesi de olabilirdi ama gitmezsem, o mahalleye geleceği için mecbur gidecektim. Terapiste başlayıp başlamadığını da öğrenirdim hem. Umudum yoktu ama ketum suratımı, her zaman olduğundan bile daha mesafeli duruşumu görünce belki ikna olurdu.

“Yemeğe gideceksek hayır, gitmeyeceksek evet.”

Yemeğe gideceksek hırsızlık işini yarına erteleyecek olmalıydı. Bu gece Can’la görüşmeliydim ve Barlas’ın gözleri üstümdeyken yanına gidemezdim. Hemen dibime damlar, Kemal’i görür, içinde bulunduğum karmaşayı anlardı. Kemal de Barlas’ı görür ve bana düşkünlüğünü anlarsa ki artık Barlas’ın bunu pek gizlediği yoktu, parayı bir an önce almak istediği için durumdan hızlıca bahsederdi. Barlas o kadar parayı hızlıca toparlamak için her yolu dener ve başına tehlikeler açardı. Tefeciye bile artı olarak borçlanabilirdi. Ben de hayatıma bile almadığım adamın zorla vermeye çalıştığı parayı kabul etsem dert, etmesem başka dert durumuna düşerdim. Hırsızlık yaptıktan sonra evlere birlikte dağıldığımız ve çok geç olacağı için, Can’ın yanına gitme ihtimalimi tehlikeye düşürmüş olurdum ama hırsızlığı yarın yaparsak, yemeğe bugün çıkarsak… Barlas bizzat yanımda olacağı için sağı solu tembihlemezdi. Yemeğimiz bitince ve öğrenmem gereken şeyleri öğrenince lavabo tarzı bir bahaneyle yanından ayrılıp Can’ın yanına giderdim ve onu atlatmış olurdum.

Kalbim, bugün daha fazla heyecanlanmak ya da daha da kırılmak istemiyordu ve yemekte duyacağım cevaptan korkuyordum ama “Bugün gidelim o zaman.” deyiverdim. Dün az daha öpüşecekken evet, bugün yemeğe gidelim. Sonra bana ya seni çekip öpmek isteyeceğim ya da yedi cihan bir araya gelse bir daha öpmeyeceğim o cevabı ver.

Onu hala severdim, hiç şüphem yoktu. Başka bir kadına dokunsa bile, onu severdim ama bir daha da bana dokunmasına izin vermezdim işte. Belki de onun güvenliği için, kalbimin bu denli paramparça olması daha iyiydi ama yine de o cevabı duymak istemiyordum.

Rahatlar gibi derin bir nefes alıp verdi. Memnun bir şekilde bakarken ve dudakları gülümserken yavaşça başını salladı. O parlayan gözlerine daha fazla bakmaya dayanamadığım için arka kapıyı tekrar açmaya çalıştım ama geri kapattı. “Ne?” diye çıkışarak ona baktım. “Yine ne var?”

Çenesinin ucuyla ileriyi gösterirken bir eliyle dirseğimi tutarak beni önüme çevirdi ve ilerletmeye başladı. “Öne otur.”

Barlas’ın açtığı ön kapıdan binmeden önce arabanın kaputuna yaslanmış, sigara yakmak üzere olan Meriç bizi görünce dalı paketine geri koyup cebine yerleştirdi. Ben arabaya bindiğimde Barlas dirseğime düşerek arabanın dışında kalan çantamı da kucağıma koyup kapıyı öyle kapattı ve arabanın önünden dolanırken kısık sesle duyabildiğim üzere Meriç’e “Bizi mi dinliyorsun lan?” diye sordu.

Meriç gülerken mahcup olma ihtiyacı hissetmeden “Çok duyamadım, çocuklar gürültü yapıyor.” dedi. “Yirmi altı yaşında adamsın,” derken kolundan tutup arabanın kaportasından kaldırdı ve önüne katıp sırtından ittire ittire arabanın arka kapılarına yönlendirdi. “Ama Yağmur’dan meraklısın.”

“Çağrı da camı aralayıp dinlemeye çalıştı.” diyerek arabaya girdi Meriç. Çağrı arkadan “Lan şerefsiz, ben senden daha fazla şey duymuştum. Şimdi nah anlatırım sana.” diye kızdı. Barlas da arabaya binerken elimi koltuğun başlık kısmına yaslayarak ardıma döndüm ve “Heyecanla takip ettiğiniz dizi miyiz biz?” diye çıkıştım. Hiç çekinmeleri de yoktu! Resmen evlensek ben Barlas, Çağrı ve Meriç, kocaman bir aile olacaktık. Burunlarını bir uzak tutmuyorlardı. Öpüşürken bile ya!

İçten içe, öpüşmemize imkân vermediği için Çağrı’ya kızgın olduğumu dehşetle fark ettim. Resmen tüm risklere rağmen o an öpüşmüş olmayı diliyordum…

Meriç, “Bu da beni kendisine benzetti.” diyerek Çağrı’yı gösterdi. “Ben aşk meşk çok da umursamam normalde.” dediği gibi kan yüzüme akın ederken arabadan inmeye çalıştım ama Barlas bir yandan gülerek kolumu tutarken diğer yandan kapıyı kilitledi. “Bir dur kızım.” dedikten sonra arka koltuklara dönüp kızar gibi “Siz de bir uslu durun lan.” dedi ama sesi gülüyordu, cümleleri kızsa neye yarardı?

Kolumu Barlas’tan çekip kurtarırken “Valla şikâyet edeceğim polise ikinizi. Alsınlar götürsünler ya, bıktım.” diye sızlanırken sesim ağlar gibiydi. Emniyet kemerimi arabadan koparmak ister gibi çektiğimde kilitlendiği için sinirle inledim ve tekrar denedim. Tekrar sert çektiğim için kilitlenip gelmediğinde Barlas, “Asya’cım, şöyle yaparsak,” diyerek uzandı ve teni tenime değdiğinde sırf ellerinden uzak durmak için ellerimi emniyet kemerinden çektim. Böylece tutabildiği emniyet kemerini benim için takarken bana doğru eğildiği için yakın olan yüzünden bakışlarımı hızlıca kaçırdım. Emniyet kemerini sakince çekip yuvasına yerleştirirken “Olur.” diyerek cümlesini bitirdi.

Çağrı, “Bak dizinin heyecanlı sahnelerinden biri işte.” dediğinde üfleyerek Barlas’ı kendi koltuğuna geri ittirdim. Eli, kolu uzundu öyle bana doğru eğilmesine gerek yoktu. Baş başa olsak belki de daha fazla yakınlaşırdı, Meriçlerin yanında hareketlerine dikkat etmeye çalışıyordu. Aslında o bilfiil hareketlerine dikkat etmeye çalışıyordu ama kendisini durdurabildiği halleri buydu. Bir gün durdurmayacaktı.

Meriç, “Ama heyecanı kaçıran bir şey var.” dediğinde soğuk olmasına rağmen yüzümdeki sıcaklıktan kurtulmak için camı açıyordum. O sırada Barlas da ara ara hafifçe gülmeye devam ediyordu. Aşk, meşk, denmesi hoşuna gitmişti beyefendinin. Dışarıdan öyle duruyor olmalıydık. İçeriden de öyleydik. Ama işte bir değildik…

Sohbetleri kalbimi zora soksa da bir yandan da merak ettiğim için, umursamamaya çalışan bir ses tonuyla olsa da zaten soruşum beni yeterince ifşalarken “Ne?” dedim. Neydi heyecanı kaçıran?

“Dizinin sonu çok belli. Hiç sürpriz olmayacak.”

Bir köşeden dönmek üzereyken sağdan dönecek olana yol veren Barlas o sıra durduğu arabada gözlerini bana çevirdiğinde ben de göz ucuyla ona baktıktan sonra yutkunarak tekrar önüme döndüm. Neymiş son, diye sormadım. Meriç’in keyfine göre bize biçtiği son belliydi ama işte… Ben aynı sonu bize biçemiyordum. Meriç’e inanmak istedim ama benim bildiğim şeyleri o da bilse, muhtemelen tahmini de değişirdi.

Müthiş bir sessizlik çöktüğünde Çağrı ambulans göreviyle “Ben o zaman bağlanayım da, şarkı açayım.” dedi ve hep bir ağızdan “Evet, evet.” dedik. Ve yol boyunca, hepimiz konuşmadan sessiz kalarak şarkıları dinledik. Tabii, Deniz Tekin, söylediği ‘Yıldızlar’ şarkısında, ‘İçimde kayıp giden yıldızlar ve sana dair tuttuğum her dilek, hiç sönmeyen bir ışık var.’ derken göz göze geldiğim Barlas’la sadece bakarak konuştuğumuz milyonlarca şeyi saymazsak.

Hem de hiç sönmeyen bir ışık, içimde, en derinlerimde.

**

Barlas, “Hah, sağ olasın koçum.” derken Refik abinin çırağı ayranlarımızı masaya koyduktan sonra tek eliyle tuttuğu köfte ekmeklerden birini diğer eline aldı. “Yengeye az acılı…” diyerek birini bana uzatırken diğer eliyle Barlas’a uzatıp “Abi sana çok acılı.” dediğinde Barlas’la aynı anda güldük ve Barlas “Tam tersi kardeşim.” dedi. Barlas da acı severdi ama reflüsü vardı. Belirli yiyeceklerin ardından mide ve yemek borusu yanması yaşayabiliyordu. Özellikle de acı ve asitli şeylere karşı. Bu sebeple, acıyı sevse de az acılı yiyordu. Yine yakıyordu, ama en azından çok acılı kadar da rahatsız etmiyordu. Yanmasına rağmen bir şeyden vazgeçmemesi, huyunu suyunu kanıtlıyordu zaten. İşte benden de böyle vazgeçmiyordu. Yana yana.

Burada ilk defa gördüğüm çırak gülerek “Pardon abi, pardon yenge.” dedi ve en azından kafasındaki bir cinsiyet algısı kırılmış oldu. Köfte ekmeğimi tepsiye koyarken ayranlarımızı alıp çalkalamaya başladım. Barlas da kaptan turşu biberler arasından açık renk ve az acılıymış gibi duranlardan birkaç tane tabaklarımıza koyarken çalkaladığım ayranları masaya koydum. Kendiminkisini pipetle delerken onunkisini ucundan açtım. İkimiz de köfte ekmeklerimizi alıp dirseklerimizi masaya yasladık. Çok acılı ama soğansız köfte ekmeğimi kocaman bir ısırıkla selamladım.

Refik abinin yeri deniz yanıydı ama her hava durumuna hazırlıktı. Şu anda bulunduğumuz çardak gibi, her çardağın etrafı şeffaf brandayla çevriliydi. Küçük sokak kulübeleri gibi görünüyorlardı ve en güzeli de, renkli renkli ışıklarla süslüydü. Çırak siparişlerimizi verip de yanımızdan ayrılırken fermuarı da örttüğünden şimdi resmen denizin yanında, kalabalığın ortasında ama baş başaydık.

Yarınki hırsızlığı planlarken akşam olmuştu. Genel olarak Barlas’la göz göze gelmekten kaçınsam da, şimdi baş başa kalmıştık. Yolda da hızlıca müzik açıp sohbet ihtimalimizi azaltmıştım. Şimdi de ‘Hadi cevapla gideyim’ demek istiyordum ama köfte ekmeğimi bitirmeden de gitmezdim. Acıkmıştım!

Mekândayken bir ara Çağrı tuvalete, Meriç mutfağa gitmişti ve durduk yere kalkıp “İçerideki odaya bir bakayım ben.” demiştim. Ve içerideki odada neredeyse hiçbir şey yoktu. Barlas çiğnediği lokmasını yutkunup ayranından yudumladıktan sonra “Bir an önce kalkıp gitmek için mi hızlı yiyorsun?” diye sordu.

“Yo…” dedim ve biraz daha küçük bir ısırık almaya çalıştım. Barlas yeni ısırığına yönelmeden önce sırıtıp “Hayır yani cevap verecek olan ben olduğum için, senin ne zaman bitirdiğinin bir önemi yok. Yavaş ye, boğulacaksın.” dedi. Gerçekten boğazımda kalan lokmayı zar zor yutkunduğum sırada gülerek bir elini köfte ekmeğinden çekti ve ayranımı uzattı. Alıp pipetten büyük bir yudum çektim.

“Sen de sonsuza kadar yiyecek değilsin.” dedim ayranımı tekrar masaya koyarken.

Alayla “Çok aç hissediyorum. Bundan sonra da bir sucuk ekmek gömerim. Sonra bir uykuluk olabilir. E en çok köfte ekmeği seviyorum, en son ağzımda onun tadı kalsın diye tekrar köfte ekmek yesem…” derken “Yuh.” diyerek araya girdim ve bir ısırık daha aldım. O da eş zamanlı olarak bir ısırık aldı ve ikimiz de çiğnerken sohbetimize küçük bir ara verdik. İkimiz de yutkunduğumuzda kaldığımız yerden devam ettik. “Sonra da hastaneye gideriz artık, mideni yıkarlar.” dedikten sonra kaşlarımı çatıp “Ama önce sorumu cevaplarsın.” diye hatırlattım.

Gülmek isteyen dudaklarını ‘bilmem’ der gibi büktü. “Aslında akşam yemeği, dedik. Yani tatlı da dâhil. Buradan da künefe yemeye gideriz.”

Ben büyük bir yudumu çiğneme çabası içerisinde olduğum için sadece gözlerimle tepki verebilirken o dilini üst dudakları üzerinde gezdirerek ayranına yöneldi. Büyük bir yudum alıp yutkunduktan sonra yamuk bir sırıtışla “Hatta, Türk’üz. Adet gereği, en son bir çayımızı, kahvemizi içeriz.” diye eklediğinde ben de şükür ki yutkunabilmiştim artık lokmamı.

“Karpuz da keser miyiz Barlas?”

Bir elini köfte ekmeğinden çekip parmak şıklattı ve lokmasını yutup “Hah, onu unuttum.” dedi. Gözlerimi devirdim. “Sonsuza kadar bir akşam yemeğine tıkılı kalamayız.”

Gözleri gözlerimde gezindikten sonra köfte ekmeğini dudaklarından uzaklaştırdı ve alt kolları da masaya yasladı. İç çekerek şeffaf brandanın ardındaki denize baktı. “Sonsuz bir akşam yemeği.” derken düşünceliydi. Ben de onun gibi köfte ekmeğimi dudaklarımdan uzaklaştırıp alt kollarımı da masaya yasladım.

Sonsuz bir akşam yemeği. Bazı akşamlarımız öyle olur gibiydi. Bir yandan da bir saniyede olup bitmiş gibi. İki hissi aynı anda yaşamak çok garipti. Saniyeleri, dakikaları ve saatleri hiç fark etmeden doldurduğumuz güzel anlar yaşarken zaman hem hemen biter, hem de o anı sonsuzluğa karışır gibi olurdu.

“Fena olmazdı.” diyerek bakışlarını köfte ekmeğine çevirdi ve yeniden alt kollarını doğrultup dudaklarına yaklaştırdı. Ben de köfte ekmeğimi yemeye devam ederken gözlerimiz birbirini buldu. Birkaç lokma boyunca sessiz kaldık. Benimkisi bittiğinde çöpünü buruşturarak tepsiye koydum. Kendi son yudumunu bana gösterirken yeniden sırıtmıştı. “Sence bunu bitirmem ne kadar sürer?”

Bıraktığım ayranı höpürdetmek pahasına sonuna kadar içtikten sonra ardıma yaslandım ve kollarımı göğsümde birleştirirken ayaklarımı çardağın alt tahtalarına yasladım. Bu kadar uzatması zaman geçirme isteğiyle de olabilirdi tabii ama bir yanım cevap hoşuma gitmeyeceği için zaman kazandığına dair anksiyete yaşıyordu. Sanki kendisini yeterince açıklayabilmek için ayaküstü cevap vermek yerine bir yemeğe çıkalım, istemişti.

“Barlas, cevaptan mı endişe ediyorsun?” diye sordum içimde tutamayarak. Hayır yani, kimseye dokunmadıysa ama sadece biraz daha zaman geçirmek istiyorsa, söylese yemin ederim duyduğumda çekip gitmezdim. İçimi gittikçe huzursuzluk kaplıyordu.

Son yudumu saran kâğıt eşliğinde tepsiye bırakıp ayranına yöneldi ve bitirdi. Ardından “Sen endişe ediyor gibisin.” dedi. Gözlerim denize kaçarken sağ bacağımı yavaşça sallamaya başlamıştım. “Sadece…” dedikten sonra sesimi temizledim. “Bana öyle büyük laflar ediyorsun ki,” dedikten sonra gözlerimi ona çevirdim. O da ardına yaslanmış, sağ kolunu çardağın sırt kısmından uzatmıştı. Sol bacağını da benim gibi çardağın alt tahtlarına yasladığı için hafifçe yüksekte duruyordu.

“Benden başkasıyla hiç olmamışsın gibi, hiç…” dedikten sonra hafifçe omuz silktim ve daha çekingen bir şekilde “… olamazmışsın gibi.” diye ekledim. Tepkisiz bir şekilde beni dinliyordu ve tepkisizliği beni daha da korkutuyordu. Onaylasın, istiyordum. Başını sallamalıydı, kaşları oynamalıydı, gözlerini yavaşça kapatıp açmalıydı, bir şeyler yapmalıydı.

“Ama olabildiysen,” dediğimde hâlâ tepki vermedi ve endişelendikçe bir yandan da sinirlendiğim için iyice gergin bir sesle “Öyle büyük büyük konuşma bundan sonra.” diye ekleyebildim sadece. Ne yapabilirdim ki? Kızıp bağıramazdım. Ayrılmıştım, dilediği hayatı yaşayabilirdi ama sonra gelip de hâlâ beni diliyormuş, istiyormuş gibi davranmamalıydı. Ama bağırıp çağırmak isterdim. Ben ondan başkasına göz ucuyla bile bakamazken o başka kadına dokunabildiyse hıçkıra hıçkıra ağlamak isterdim. Muhtemelen ağlayacaktım da ama, yanından gittiğimde, onsuz kaldığımda. Zaten onsuz kaldığım her an sebep olsun, olmasın ağlama isteğim de oluyordu. Sebep direkt bu da olabilirdi. Onsuz kalmış olmak.

Baktı, baktı, baktı ve sonunda “Tatlı olarak ne yiyelim?” diye sordu. Ayaklarımı tahtadan indirip sırtımı banktan ayırırken kollarımı da çözerek masada ona yakınlaştım ve “Barlas dalga mı geçiyorsun?” diye sordum. “Söylesene işte. Başka bir kadın olduysa, söyle. Neyi geciktiriyorsun?” derken sesim iyice yükselmişti. Ellerimi üzgünlük ve sinirin harmanlandığı bir şekilde çaresizce sallayıp duruyordum ve cümlelerimi toparlamakta zorlandığım için kelime ve bazen hece aralarında es veriyordum. Burada, şimdi, onsuz kalmadan ağlamaya başlamaktan korkuyordum. Ya da… Onun yanında bile onsuz kalmış gibi hissetmektendi korkum sanırım. Bir başkasına dokunduysa, öyle hissederdim.

“Neden geciktiriyorsun ya da? Bu akşam sonsuza kadar sürmeyecek Barlas. Biz seninle peş peşe on yemek de yesek, sonunda cevap neyse onu duyacağım ve…” dedikten sonra başımı iki yana sallayıp sıkkın ve oldukça derin bir nefes alıp verdim. Boğazımdaki düğüm yüzünden sesim boğuk çıkıyordu ve konuştukça canım yanıyordu. “Biliyor musun? Ben zaten cevabı aldım. Sonsuz akşam yemeğinde sana afiyet olsun, ben gidiyorum.”

Ayaklanıp fermuarı açmaya çalıştığım sırada hızla yetişip “Dur, dur. Tamam.” diyerek ellerimden tuttu. Ağlamamaya çalışma çabam boğazımda oldukça yakan bir yumruyken beni kendisine çevirdi. “Dur, sakin ol.” dedi sesi de sakinleştirmek ister gibi yumuşakken. Ellerimi vücutlarımız arasında ama bırakmadan indirdi ve “Tamam, belli ki uzatamayacağım. Bekle, hesabı ödeyeyim. Kayalıklara geçeriz.” dedi.

Gözlerim kızarırken ellerimi çektim ve fermuarı indirip çıktım. O hesabı öderken beklemek üzere bahsettiği kayalıklara doğru hızla ilerlemeye başladım. İnsanlardan uzaklaştırıyorsa, kavga edecektik. Ve aslında kayalıklara değil, siktir olup başka yerlere, ondan uzağa gitmeliydim. Kollarımı göğsümde birleştirirken aslında kendime sarılmak istiyordum. Soğuk hava, çardakta otururken açtığım montumun fermuarından vücuduma saldırırken önümü kapatmalı, atkımı cebimden çıkarmalı ve montumun kapüşonunu kafama çekmeliydim ama bütün bunların aksine hemen solumda kalan denize kendimi atsam, buz gibi suda donsam yeriydi. Belki o zaman tüm bu hisleri hissetmezdim.

Cevabı anlar gibi olsam da, hâlâ gitmememin tek bir sebebi vardı. Umut.

Arabada dinlediğimiz o şarkı gibi. İçimde hiç bitmeyen bir umut vardı. Sanki bir gün Ata’dan bile kurtulabilecektik ve o gün geldiğinde, hâlâ onunla olabilmemi engellemiş olmasından korkuyordum. Araya giren yıllarla, ayırmak isteyen düşmanlarla savaşabilirdim ama onun bunu yapmış olmasını yediremezdim. Sevgisine olan inancım biterdi ve… Elim yanan göğsüme, sonra da sıkmak ister gibi boğazıma giderken boğuk bir nefes aldım. Belki de alamadım. Kasılmış yüzümde gözlerim hızla dolmuştu. Ben onun sevgisizliğiyle hiç sınanmamıştım ve bunca derdin arasında yıkılırsam, işte buna yıkılırdım.

Adım seslerini duyduğumda hızla gözyaşlarımı sildim ve devamının gelmemesini umdum. Oyalanmak için fermuarımı çektiğim sırada bana yetişmişti. Montumun şapkasını başıma doğru çektiğinde elini ittirip onun yerine ben yaptım ve atkımı da cebimden çıkarıp şapkanın üstünden sardım, yoksa şapka geri düşebiliyordu.

“Çok üşüdüysen, başka yere de gidebiliriz.” dediğinde betondan, kayalıklara inerken “Hadi Barlas.” diyebildim sadece. Daha fazla uzatmaya niyetim yoktu. Bana kalırsa iki sene önce değil, bu gece ayrılacaktık. Hem de engeller kalkana kadar değil, sonsuza kadar.

İnsanlardan uzaklaştığımız için denizin kayalara çarpma sesi ağır basarken kayalardan indikçe Barlas’ın elini, bileğimde hissedip hissedip çekiyordum. Düşmememi istiyor olabilirdi ama düşsem bir şey olmazdı. Belki yaralanır, belki suya düşer üşürdüm ama o birazdan beni paramparça edecekti. Acımasız cümleleri varken merhametli elleri uzanmasa da olurdu.

Birkaç kaya daha indikten sonra daha fazla inersem gel git yapan suya maruz kalacağımız için oturdum. Bacaklarımı dizlerimden kırıp karnıma çekerken kollarımı da sardım ve karşı yakanın ışıltılarını, gemilerin, vapurların ve mehtabın denizde oluşturduğu renk karmaşasını izlerken “Hadi.” dedim. Sesimi de, yüz ifadelerimi de kontrol altında tutmaya çalışmıyordum artık. Onu ne kadar sevdiğimi istediği kadar görebilirdi. Birazdan bunun duyacaklarıma rağmen onunla olmaya yetmeyeceğini de görecekti nasıl olsa.

Yanıma oturduğunu duydum ve göz ucuyla gördüm. Bir süre daha sessiz kaldı. Gözleri üstümdeydi, hissediyordum. Atkıyı hışımla boynumdan çıkartıp yeniden cebime koydum. Hatta şapkayı da başımdan indirdim. Her şey fazlalıkmış, beni boğuyormuş gibi hissediyorum. “Üşüyeceksin.” dediğinde ona aldırmayıp sesimi yükselterek “Hadi.” dedim ve yağmur da değil, dolu yağmak üzere olan gözlerimle ona döndüm. “Sen? Bana sormuştun, sen biliyor musun başkalarının kokusunu?” diye sesimi daha da yükselterek sordum. Hırçın hissediyordum. Kırıldıkça kırardım ve çok kırılmış hissediyordum.

Gözleri yüzümde gezindi. Biraz daha sessiz kalırsa yakalarına yapışacakken “Bazen,” diye konuşmaya başladığında bu cevabı tahmin etmeme rağmen hazırlıksız yakalandım. Resmen, yaşayacağımı bildiğim bir acıya, yine de hazırlıksız yakalandım. Kaşlarım olabildiğince kalkarken dudaklarım da eş zamanlı aralanmıştı. Gözlerim hızla doldu ve yüz ifadeleriyle birlikte görüşüm bulanıklaştı. Donukluğumu üstümden atana kadar kaç saniyeye ihtiyaç duyduğumu bilmiyordum ama hareket edebildiğim ilk an denize döndüm. Kalkıp gitmek istiyordum ama bacaklarım titriyordu.

Gözlerim denizde odaksızca gezinirken belki de birkaç yaş özgürlüğüne kavuşmuştu ama hissetmiyordum. Dudaklarımı biraz olsun kapatabilmiştim. Hatta kaşlarım da inmişti. Hafif bir çatılma eşliğinde gezdiriyordum gözlerimi. Şok olmuşluğu üstümden atamadığımdan tepki veremiyordum. Keşke kalbim de donmuş olsa ve biraz olsun tepkilerini geciktirebilseydi ama nefesimi keserek yanıyordu.

Evsiz kalmış gibi hissediyordum.

Evsiz, onun sevgisine sahip olmayan bir hiç gibi.

Sanki o ismimizin kazılı olduğu duvarın önünde, şimdi de ben terk ediliyordum.

“Bazı kadınlar,” dediğinde düşmeyi göze alarak yerden kalkmaya çalıştım. Burada oturup onun hangi kadınla ne yaptığını uzun uzun dinleyemeyecektim. Zaten güçsüz olan bedenimi kolaylıkla durdurdu ve yeniden oturmamı sağladı. Kaymamam için kolunu belime doladığında “Bırak!” diye bağırmak istedim ama fısıldayabilmiştim. “Bırak…”

Diğer eli yanağıma geldi ve denize bakma inadımı kırmaya çalışarak yüzümü hafifçe ona çevirdi. Gözlerimi sımsıkı kapadım ama saniyeler içerisinde anladım ki, niyeti gözlerime bakmak değildi. Kulağıma eğilirken yanaklarımızı birbirine yasladı. Teninin sıcaklığı, her nasılsa kalp sızımı bir anlığına hafifletirken “Deniyor.” diye ekledi.

Gözlerim kırpışarak aralanırken idrak kabiliyetim bir hayli düşüktü. Bir şeyleri anlamadan önce de yeterince cümlesini duymaya bekledim ama aptal kalbim hızla kırıklarından yeşermeye başladı. Bana yakın olan kolu belime sarılı, yan yana oturduğumuz kayalıklarda birbirine sırnaşmış bir çift gibi görünürken diğer eli yanağımı tutuyordu. Bir yanağım eline sığınırken, diğer yanağım bizzat yanağına yaslıydı. Burnu saçlarımda gezinirken cümleleri kulağımı okşuyordu.

“Bazıları hemen anlıyor,” dediğinde stresten kuruyan dudağımı yaladım ve gözyaşlarımın tuzunun tadını aldım. Demek ki, o hissizlikte ağlamıştım. “Bazılarını açıkça reddetmem gerekiyor.” dediğinde omuzlarım çökerken başım olabildiğince başına yaslandı ve gözyaşları eşliğinde tekrar gözlerimi kapattım. Vücudum koy verirken beni tutmak için hemen yanımdaydı ve Allah’ım…

Bu adamı kaybetmeme izin vermediğin için sana ne kadar şükretsem azdı.

Yanağımdaki eli gözyaşlarımı sever gibi sildi. “Onlara ne diyorum, biliyor musun?” diye sorarken yavaşça kulağımdan çekildikçe başımı ona doğru çevirdim ve burnumu çektim. Eli diğer yanağıma da ulaşıp yaşlarımı silerken yavaşça gülümsedi. Gözleri yaşlarımda gezerken ağladığım için mutsuzdu ama onun için olduğunu bilmesi, kalbini ferahlatıyordu. Bacaklarımdan tutup beni hafifçe kendisine çevirdi. Ellerimi ellerinin arasına aldı bacaklarımın üstünde ısıtmak ister gibi sımsıkı tuttu. Yakın yüzlerimiz arasında gözlerimizin kapanıp açılışı gibi nefeslerimiz de sanki denkleşirken “Ne?” diye sordum. Sesim, ağlamayı bırakması için ailesi tarafından ikna edilmek üzere olan bir çocuk gibiydi. Sanki güzel bir dondurma ya da oyuncak vadedilmişti de bir yandan burnunu çekerken diğer yandan da ilgilenmeye başlayan minik bir çocuk. Hiç o çocuklardan olamamıştım. Annemin annesi olmak zorunda kalmıştım. Babamın ise, hiçbir şeyi. Birinin kızı olmanın ne demek olduğunu ara ara Canan teyze hissettirirdi. Oğlu, Barlas ise o çocuk gibi olmanın ne demek olduğunu hissettirirdi. Hediyeleri ve dondurmaları hak eden biri gibi olmayı... Ağlayışı, kulak tırmaladığı için değil iç sızlattığı için eğlendirilmeye, mutlu edilmeye çalışılan o çocuk gibi…

“Ben bugüne kadar tek bir kadına dokundum.” dedikten sonra çenesinin ucuyla ve yavaşça beni gösterdi. Tekrar burnumu çektim ve titreyen dudaklarım kıvrılıp kıvrılıp gevşerken ardından dudağımın kenarını kemiriyordum. “Bugünden sonra da öyle olacak.” derken hafifçe omuz silkti ve burnundan güldü. “Sana…” dedikten sonra gülüşü iç çekişe döndü ve gözleri denize doğru kaydı. Birkaç nefes es verdi. Ardından tekrar bana baktı ve “… dokunabilsem de…” dedikten sonra dudağı hafifçe sağ kenarına kıvrılıp gevşedi. Bunu dilerdi, görebiliyordum. Bunu ben de dilerdim. Başını iki yana sallarken “Dokunamasam da, öyle olacak.” dedi.

Bir süre yaşlı gözlerle baktım gözlerine. Ardından başım, boynuma ağır geldi ve alnımı omzuna doğru yasladım. O da başını, başıma yasladığında gülümseyerek gözlerimi kapattım. Kalbimdeki tüm yükler teker tekrar kalkarken vücudumun titremesi hâlâ geçmiş değildi. Birçok acıyla sınanmıştım, her şeyi kaldırabilirim sanırdım ama belli ki Barlas’ın beni sevmediğini düşünmeyi kaldıramıyordum. Bir ‘hiç’miş gibi hissetmiştim. O sevmezse, önemli biri değilmişim gibi… Kendimi sevmediğimi biliyordum. Onu, kendimden daha çok seviyordum. Onun beni sevişi ise, kendime katlanmamı kolaylaştırıyordu sanki. Beni sevilebilir kılıyordu, bana ‘kendimi sevmeyi’ hatırlatıyordu.

Ne kadar süre geçti, bilmiyordum. Omzunda kaldıkça ve birbirimize kedi gibi sığındıkça, huzurla birlikte uykum da geliyordu ama merak ediyordum. “Niye yaptın?” diye fısıldayarak sordum. Başımı kaldırmak istediğimde, o da kaldırarak bana imkân tanıdı ve yeniden göz göze geldik. Bir elimi, diğer eline emanet ederek yanağımı sevmeye başlarken “Benden vazgeç, deyip duruyorsun.” dedi. Neyi sorduğumu anlamıştı. Niye, bu kadar oyaladığını sormuştum. Aksine inanmaya başladığımı görmüştü ama buna engel olmamıştı. Son ana kadar cevabını vermemişti.

“Vazgeçersem ne hale geleceğini hem görmek istedim,” dedikten sonra gülümsedi ve alınlarımızı birleştirdi. “Hem de sen gör istedim.”

Gözlerim kapandı ve bir süre öyle kaldık. Ellerimi bırakmadan önce okşayarak sevdi. Ardından kolunu belime sardı. “Ben senden zaten vazgeçmem ama,” dedikten sonra yavaşça alınlarımızı ayırdı ve yanağımı seven elini çeneme kaydırdı. Başımı ona doğru kaldırdığında gözlerimi araladım. Başparmağı yavaşça ve birkaç kere çeneme dokunurken “Üstelik bu seni üzerken, asla vazgeçmem.” dedi.

Ağlak bir sesle “Yalancısın.” dediğimde hafifçe güldü. Öyle sanmama müsaade etmişti… Mahvolmuştum, görmüştü. Şimdi yaralarımı sarıyordu ama o görmemi istemişti. Benden vazgeçişinin nasıl mahvedeceğini, hissetmemi sağlamıştı ve ‘vazgeç’ deyip durmamam için yapmıştı.

“Hayır, suskunum.” diye düzeltti. “İki yıldır hem de.” dedikten sonra elini tekrar yanağıma yerleştirirken burnunu burnuma sürttü ve gözlerim kapandı. “Susmaktan çok yoruldum Asya. Bıraksan sana daha neler anlatırım.”

Ah… Hepsini de dinlerdim. Ömrümde son beş dakika kalsa, Can da kucağımda olduğu sürece son dakikalarımı Barlas’ın en sevdiği kitabı tekrar dinleyerek bile geçirebilirdim. Merak da ediyordum. İki yılı nasıl geçmişti, neler yaşamıştı, ne onu böyle gözü daha da kara, tehlikeli kararlar veren bir adam olmaya itmişti? Bensizliğin üstesinden gelmek için neler yapmıştı? Kaç gece ağlamıştı? Ben de anlatmak isterdim ki, çok gece ağlamıştım. Her birinin hayali izi için yanaklarımı öpsün isterdim. Öylece siliniverirdi yanaklarımdan kurumuş acılar. O bensiz kalmıştı evet ama ben kimsesiz kalmıştım. Bazı odalarına adım bile atamadığım o soğuk evde, sesi çıkmayan duvarlarla dertleşmiştim. Kedilerim mırlardı, bir şey söyleyemeseler de sırnaşır, sanki hissetmiş gibi destek olmaya çalışırlardı ama ihtiyacım olan Barlas’tı.

“Hiç özlemiyor musun?” diye fısıldadım, nefesim dudaklarımız arasında dolaşırken.

“Seni mi?” diye sorduğunda kalbim tekledi. Kekeleyerek “Bir kadına dokunmayı…” diye düzelttim. “Bir şeyler yaşamayı…” derken gözlerimi aralayarak yüzümü hafifçe çektim ve konuyu kendimden uzaklaştırdım.

Bir cevap verirken dudak dudağa kalmamız tehlikeli olur diye düşünmüştüm ama göz gözeyken “Seni özlüyorum.” diyeceğini hesaba katamamıştım. Kaşlarım kalkar ve gözlerim kırpışırken kalbim ambulansı aramak üzereydi.

Aynı anda yutkunduk ve tekrar “Seni.” dedi. Çenesinin ucuyla da hafifçe göstermişti, dudakları da öyle söylemişti ama en çok gözleri bu cevabı vermişti. Dudağını yaladıktan sonra kulağıma doğru eğildi ve heyecanlı gözlerim denize doğru dönerken nabzım daha da hızlandı. Eş zamanlı olarak eli boynuma doğru alçaldı. Uzun parmakları enseme doğru nazikçe dolanırken başparmağını çeneme yasladı. Dudakları şakağımda gezinirken benim de ellerim istemsiz, boynumun sol yanını tutan koluna yükseldi. Tutunur gibi sardım parmaklarımı, Barlas da sımsıkı tuttu belimi. “Seninle bir şeyler yaşamayı özlüyorum,” diye fısıldadığında gözlerim kapanırken kolunu sıkmaya başladım. Dudağımı istemsizce yalarken titrek nefeslerimi duyabiliyordu. Onunkiler ise bizzat tenime çarpıyordu. Dudakları yol boyunca temas ederek boynuma alçaldı. Çenemle, boynumun başladığı nokta arasındayken arzuyla “Çok özlüyorum.” diye fısıldadı ve soluyarak öptü.

Alt dudağımı ısırırken aynı anda birçok duygumun baş göstermesini sağlıyordu ve vücudumda alarm çanlarını çalıyordu. Onun için deli gibi çarpan kalbim sımsıcakken, damarlarıma pompaladığı kan heyecanı tüm vücuduma yayıyor, vücudumun belirli bir bölgesi arzuyla sızlıyordu. Bu kayalıklarda ve denize düşme tehlikesiyle onunla sevişmek istiyordum.

Dudakları biraz daha alçaldı ve tekrar tenimi öptü. Başım ona alan açmak ister gibi kalkmıştı ve ellerim kolundan, bileklerine yükselmişti. “Bu başkasıyla giderebileceğim bir özlem değil.” derken yeniden yükseldi dudakları ve kulağımın arkasını öptü. Öpüşünün yavaşlığı, zaten kül olmuş bedenimi daha da yakıyordu. “Bunu seninle bile gideremem.”

Kelimeleri o güzel dudaklarına değerek çıkarken nefesi tenimi gıdıklıyordu. Görünen bir yerde sayılmazdık ama netice olarak halka açık alandaydık. İrademden çok, buna güveniyordum. Burada sevişemezdik ama bu anı baş başa ve kapalı bir ortamda yaşadığımızı düşündükçe ateşim daha da yükseliyordu.

Dudakları çeneme yükseldi ve tekrar öptükten sonra “Yanımda olsan bile seni özlerim.” dedi. Dudağımı binince defa falan yalarken burnumdan titrek ve tekleyen bir nefes daha verdim. Kulağıma doğru, küllerimizi uçuşturacak kadar tehlikeli bir ses tonuyla “Güzelim, titriyorsun.” dediğinde gözlerimi hızla araladım. Gözlerim telaşla etrafta dolandı ve ne diyeceğimi bilemedim. Bir yanım ‘Senin yüzünden!’ diye bağırmak istiyordu. Sadece boynumu birkaç kez öperken birkaç cümle kurmuştu ama söz konusu o olunca ‘sadece’ olmuyordu işte! Yanıp tutuşmuştum. Üstelik o dile gelip bir nebze olsun rahatlıyordu. Şimdi kalkıp ‘ben de seni özledim’ desem, bu akşam gerçekten sonsuzluğa dönüşebilirdi. Barlas elimden tutar, eve götürürdü ve sabaha kadar sevişirdik artık.

‘Evet, hadi!’ diyen şeytanı da meleği de susturdum ve sesimi temizlesem bile hâlâ oldukça boğuk çıkan sesimle ve yetmezmiş gibi kekeleyerek “Çünkü soğuk.” dedim.

Bileğini tuttuğum ellerimle elini indirip boynumu dudaklarından uzaklaştırarak kayalıkta biraz kaymaya çalışırken yine kekeleyerek “Üşüyorum.” dedim.

Gözlerimi asla ona çevirmemek için müthiş bir sınav içerisindeydim ama “Daha çok yanıyor gibi görünüyorsun.” dediğinde gözlerim hızla ona döndü. Benim telaşlı uzaklaşma çabamın sonu denize düşmemle bitmesin diye belimden tutmaya devam ediyordu ama yüzünü doğrultmuştu o da. Neyse ki çok da aydınlık bir yerde değildik de yüzümün Filli Boya Karnaval Kırmızısı renk tonuna döndüğünü o kadar da görmüyordu. Yani, umarım. Kafes’te Ata, toplantı odalarından birini bu renge boyatırken çok da umurumdaymış gibi katalogları gösterip durduğu için biliyordum bu rengi de.

Ama biraz daha karanlık olmalıydı. Hatta öyle karanlık olmalıydı ki, Barlas’ın gözlerindeki ve yüzündeki o ifadeyi görmemeliydim. Gözleri eline bir şarap almış, bir şöminenin başında çıplak bedenlerimizin üstüne çektiğimiz battaniye eşliğinde vücutlarımıza sarmaş dolaşken beni ne kadar özlediğini bir bir anlatır gibiydi ya da hayal gücüm fazla çalışıyordu.

Zihnim onunla bir hayli farklı planlar kursa da “Barlas senin Yunan gibi denize dökerim bak.” dedim. Zaten boşluğuma gelmiş, tenimi kaç kere öpmüş, beni ne hale getirmişti. Bir de cümleleriyle kalbimi zorlamamalıydı.

Heyecanlı gülüşünde alt dudağını ısırdı. Ardından başını sallayarak “At.” dedi. Yamuk, muziplikle heyecan arasında kalmış bir sırıtma eşliğinde, tane tane “Ben de yanıyorum çünkü.” dediğinde gözlerimi kırpıştırarak kaçırdım ve telaşla denizde gezdirdim. Nefes alış verişlerimi duyuyor olmalıydı ama şişme montuma rağmen inip kalkan göğsüm de gözle görülebilir hareketlere sahip gibiydi. Hafifçe gülüp “Ama derin sularla söneceğimi sanmıyorum.” dedi.

Yutkundum. “Deneyelim istersen.” dedikten sonra biraz cesaret dileyerek ona baktım ama fazla uzun süre göz göze kalamıyor arada kaçırıyordum. O ise hiçbir tepkimi kaçırmak istemezmiş, bir filmin en önemli sahnesiymişim gibi beni izliyordu. Onun da heyecanlı olduğunu yüzünde görebiliyor, sesinde duyabiliyor ve havada bile hissedebiliyordum ama ben okyanusa açılıp kaçmak isterken o limanda gemileri yakma odaklıydı. Şirince sırıtmaya çalışıp “Yani, tamamen yardımsever biri olduğum için. Seni şöyle bir denize atayım istersen.” dediğimde başını sallayarak “Olur.” dedi. Kıyamayacağıma güveniyor olmalıydı ama biraz olsun gözleri üstümde olmadan soluklanabilmek için şu an kendimi bile soğuk denize atabilirdim. Ama evet, yine de onu atmazdım.

“Ama öyle sönmezsem bu şirin yardımseverliğin çözüm üretene kadar sürecek mi?”

Gözlerimi bile kaçıramayarak gözlerine yakalanmış halde yavaşça yutkunduktan sonra sesimi temizledim. Sesim titrerken “Seni bayıltabilirim.” diye bir başka çözüm sundum ama sırıtışı eşliğinde yavaşla dilini şıklattı. O sıra kaşları kalkıp inmişti. “Bu da kulağa çözüm gibi gelmiyor.” dedikten sonra iç çekerek gözleri üstümde dolandı ve yeniden gözlerime dönene kadar bana eziyet çektirdi. “Onu hep yapıyorsun zaten. Çözmek bir yana, işleri zorlaştırıyor.”

Sana bayılıyorum zaten, mi diyordu? Dudaklarım titrek bir nefesle aralandı ama konuşmaya başlamakta zorlandığım için gülerek “Evet.” dedi. Daha sormamıştım bile ama yüzümde oluşan o ifadeden anlamış olmalıydı. Neyse ki bana bu heyecanlı saçma soruyu sordurtmamıştı ama bir de bu heyecanı oluşturup durmasa işte… Bu geceden sağ çıkabileceğime olan inancımı kaybetmeye başlamıştım…

Tekrar denize döndüm. Dizlerimi de tamamen denize doğru çevirdim ve dirseklerimi dizlerime yaslayıp ellerimi enseme götürdüm. Onun bir kolu hâlâ belime dolalıydı. Düşmemi de istemiyor olmalıydı ama biraz da fırsatçıydı. Boşluk yakaladığı gibi bir o kadar da yakınlaşıyordu. Ben de bu yüzden önüne duvarlar, engeller çıkartmak zorunda kalıyordum işte ama artık duvarları da kırıyor, engelleri de aşıyordu.

Yine de, göz ucuyla gördüğüm kadarıyla o da denize doğru bakarken tekrar güldüğünde birkaç saniyenin ardından ben de güldüm. Gülüşümle gülüşü arttı ve bir döngü başlatmış oldu. Ellerimi yüzüme kaydırıp başımı bacaklarıma eğerek onunla birlikte gülmeye devam ettim. Aşağıda kalıyorduk, sadece belirli açılardan bakanlar bizi görebilirdi ama sesleri duyanlar ‘Ne oluyor be?’ diye düşünüyor olmalıydı.

Biraz deli gibi hissediyordum, bir hayli sinirlerim bozulmuştu, duygu karmaşası yüzünden dengesizdim, hepsi için biraz gülüyordum ama en çok da Barlas beni hâlâ seviyor diye gülüyordum. Son iki senedir ağlamak yerine gülen biri olarak, yeniden hayatıma girdiğinden beridir gülüşlerimi bana geri getirdiği için ona teşekkür etmeliydim ama sadece gülüyordum. Güldüğüne göre beklediği teşekkür değildi. O da bir hayli komplike olan ilişkimize rağmen hâlâ yaşayabildiğimiz duygu yoğunluğuna ve bende gördüğü tepkilere gülüyor olmalıydı. Yağmur’un abisine cesaret ve umut vermesine gerek yoktu. Kahretsin ki ben kendi başıma o işi hallediyordum ama nasıl saklanılırdı ki? Çocukken bazen annemin de babamın da aslında beni sevdiğini, sadece gösteremediklerini düşünürdüm. Can’ı da öyle teselli ederdim ama… Bir sevgi nasıl, gizlenilebilirdi ki? Yapamıyordum işte. Derinlere gömüyordum, oradan bile parlıyordu. Denizin dibine yolluyordum, suyun üstüne çıkıyordu. Üstüne attığım topraklar bile sevgime sevgi katıyordu. Belki de gerçekten hiç sevmemişti ailemiz bizi. Muhtemelen sevmeyi de bilmiyorlardı.

Belimdeki kolunu omzuma çıkardığını hissettiğimde gülüşlerim yavaşlarken elimi yüzümden çekerek başımı kaldırdım. Biraz beni kendisine çekti, biraz da o bana doğru kaydı derken vücutlarımız yine bir oldu. “Hayırdır?” desem de dudaklarım hâlâ memnun görünüyor olmalıydı. “Sonsuza kadar sürmeyecek bu akşam, biliyorum.” dedi benim ona, Rıfkı abinin yerinde dediğim gibi. Yutkunurken kaşları hafifçe çatılıp gevşedi ve dudaklarını yaladıktan sonra “Ama bitene kadar, yaşamama müsaade et.” dedi. Gülüşlerimiz dursa ve dudaklarımız kararsız kalmış gibi gülümsemekle, yaşadıklarımız kadar üzülmek üzere bükülmek arasında gelip giderken gözlerim onun ardında, etrafta gezindi. Ata’nın adamları bir yerden izliyor olabilir miydi? Ama izliyorsalar bile göreceklerini çoktan görmüşlerdi. Biraz önce bir hayli yakınlaşmıştık. Korktum. Sırf, bencilce bir merak ve kontrol edemediğim hisler yüzünden Barlas’ın başının belaya girmesini istemezdim ama kimse görünmüyordu. Zaten burası her yerden görülmezdi.

Sessiz kaldığımda omzundan tutan eliyle beni kendisine yasladı ve böylelikle cevap verme sorumluluğunu da benden aldı. Başım omzuna yaslanırken gözlerim denize doğru döndü. O da başını, başımın üstüne yasladı ve uzaktan gelen insan sohbet ve gülüş sesleri eşliğinde, yakınımızdaki denize rağmen birbirimizin sessizliğini izleyerek bir süre durduk. Gülümsediğimi biliyordum, engel olmaya çalışmıyordum. Bu anın sonsuza kadar sürmeyeceğini de biliyordum ama zihnimde ölene kadar tekrar edecek güzel anılardan biri haline gelmişti bile. Zaten çoğu Barlas’laydı. Bazıları da Can’laydı. Normal bir abla kardeş kadar güzel anılarımız yoktu. Son yıllarımız onunla bir arada bile geçememişti. Çocukluğu boyunca da kavga, gürültü dolu bir evde ne kadar olabilirse, o kadar mutlu edebilmiştim onu. Bazen Barlas’la, Barlas’ın ailesiyle birlikte Can’ın gönlünü yapmaya çalışır, dışarıda ona anılar kazandırırdık. Bazen mahalledeki çocuklarla mutlu olurdu ama bizim annemiz bizi ne zaman mutlu görse sanki bunu bozmak ister gibi hemencecik sorun çıkartırdı. Kendi yapamadığını, biz hiç yapamayalım isterdi.

“Aziz Nesin der ki,” diye başladığında ona bir hayli sırnaşık haldeydim. Vücudumu sarmadığı sağ elini, bacaklarımın üstündeki ellerime getirip tuttu. Ellerimi ısıtmak ister gibi hareketliydi başparmağı. Severek okşuyordu ellerimin üstünü. Diğer parmakları ise bırakmak istemez gibi tutuyordu.

“Aynı kâğıdın ön ve arka yüzleri gibiyiz. Sonsuza dek beraber ama hiçbir zaman birbirlerini görmeyen.”

Sözün güzelliğine içim giderken başını başımdan çekti ve saçımın üstünü öptü. Eş zamanlı olarak gözlerim kapanmıştı. “Biz daha da acısı.” dedi çenesini başıma yaslarken. Sesinde burukluk sarmaş dolaş olmamızın getirdiği huzurla harmanlanmıştı. Acı dolu bir gülümseme gibiydi. “Her yüzümüzü gördük. Sonsuza dek beraber ama yine de ayrıyız.”

Sessiz kaldım. Söyleyeceklerim vardı ama söyleyebileceğim bir şey yoktu. Sesi gibi gülümsedim, acıyla. “Yine de,” dedikten sonra şükreder gibi nefes alıp vererek başını tekrardan kaldırdı. Bana doğru baktığını hissettiğimde başımı hafifçe omzundan çekip üst koluna doğru kaydırarak yüzümü ona doğru kaldırdım ve ne söyleyecekse bir anlığına unuttu ve gülümsedi. Ellerimi, veda eder gibi son kez okşayarak bıraktı ve eli yanağıma yerleşti. Biraz da yanaklarıma sevgi bahşederek okşadı. Gözleri, hiçbirinin manzarasını kaçırmak istemez gibi yavaşça gözlerimde geziniyordu. Rengini sevdiğini biliyordum. Barlas, bahar mevsimini severdi, gözlerimi de bahara benzetirdi. ‘Her mevsim baharsın bana’ derdi. Kışın bile yaşardı gözlerimle en sevdiği mevsimi. Sonra en sevdiği mevsim, üç ay boyunca ona beni hatırlatan bir eziyete dönüşmüş olmalıydı.

Onun gibi gülümserken söyleyeceği şeyi de merak ettiğim için kaşlarımı kaldırdım. “En azından,” diye eklediğinde “En azından?” diye sordum. Sesim uyumak üzere gibiydi. Birazdan yanından bahaneyle kalkmam, Can’a gitmem gerekecekti ama bu kayalıklarda onunla sabaha kadar sohbet etmek, nasıl olacaksa aynı anda kollarında uyumak, bir ara da… Sevişmek istiyordum. İnsanın sadece bir akşamı olunca tüm hayalleri sığmıyordu. “Benimle değilsin ama benimsin.”

Kalbim teklerken gözleri tepkilerimde geziniyordu. Öyle olduğumu biliyordum. Öyle olduğumu bilmesini istemiyordum ama o da hissediyor, sadece emin olmak ister gibi bakıyordu. Kanıtlar hareketlerde bulunuyordum. Bunu bilmeye ihtiyacı olduğunu da görüyordum.

“Barlas…” diye itiraz etmeye hazırlandığımda “Ben de,” dediği gibi sustum ve bunu bilmeye benim de ihtiyacım olduğunu fark ettim. Bilsem bile, duymaya…

“Seninle değilim ama seninim.” dediğinde kışın ortasında varlığıyla ısındım. İşte yine sevgimi gizleyemediğim dakikalarda o güzel gözleri bu anı özgürce yaşayarak yüzümde geziniyordu. Kabul edemeyeceğim için “Ben öyle değ…” demek istedim ama hem sesim kısık ve sanki sonunu getiremeyeceğim kadar güçsüzdü, hem de o müsaade etmedi. Yanağımı seven elinde başparmağı dudağıma yaslandı ve beni susturdu.

“Pişman olurum, dediğin için seni öpemiyorum ama seni bir daha susturmam gerekirse bunu göze aldığını varsayacağım.” dedi. Pişman olurum, derken blöf yapıp yapmadığımdan emin değilmiş gibi görünüyordu. Onu öpmüş olmaktan değil de, sonuçlarından pişman olurdum. Aramızı daha da karmaşık bir hale getirmekten, onun gemileri yakmasını sağlamaktan, Ata’nın öğrenmesinden ve Barlas’ın başının tehlikeye girmesinden… Yetmezmiş gibi o ruh hastası, benimle evlenme planlarını da böyle bir gelişmeyle hızlandırırdı. Beni bir şekilde mecbur etmek için her şeyi yapardı. Bir canavarı o denli kızdırmak istemiyordum. Önce onun terapiye başlamasını sağlamalıydım.

Gözlerim bir şaşı gibi görünmek pahasına dudaklarımdaki eline indiğinde nasıl göründüysem samimiyetle güldü ve başparmağını dudağımdan çekti, tekrar yanağıma döndü. Böylelikle, cümlesi ve hareketiyle tutmamı sağladığım nefesimi araladığım dudaklarımdan titrekçe üfledim.

“Mekânda,” dedikten sonra sesimin sandığımdan da berbat çıkması yüzünden sesimi temizledim. O anları hatırlayınca bakışlarımız bile titrer gibi oldu. Çenesi tekrardan özlemle kasıldı ve nefesin yavaşça burnundan üfledi. Kısık bir sesle de olsa “Bunu hatırlamıyor gibiydin.” diye eklemeyi başardım.

“Beni durduran buydu.” dedi. Hatırlamıştı… Dudaklarımın üstünde ne kadar süre olduğunu tahmin edemediğim zaman boyunca kalakalırken belli ki kendisiyle savaşmıştı. Belki de ona bırakmadan, çekilmemi beklemişti ama çekilmemiştim. Böylelikle öpecek gibi olmuştu ama sonra Çağrı gelmişti ve ikimizden birinin karar vermesine gerek kalmamıştı. “Yoksa,” dedikten sonra başını hafifçe iki yana sallayarak güldü. Bu görüntüye, başım hemen üst koluna yaslı ve kolu himayesi altındayken bu denli yakından bakmak güzeldi.

“Çoktan yanmıştık.”

Gülümsemek isteyen, muhtemelen de gülümseyen dudağımın kenarını kemirirken gözlerimi göğsüne kaçırdım. Çoktan öpmüştüm, diyordu. Bir yanım ‘iyi ki pişman olacağını söyledin öncesinde’ derken, bir yanım da ‘aferin iyi bok yedin, şimdi öpüşmüş olabilirdiniz’ diyordu. Bunu yaşamak istiyordum ama bunu yaşamamamız gerektiğini bilmenin getirdiği sorumluluğun altında eziliyordum. İpler elimde değilken bunu yaşasak, belki biraz olsun kendi vicdan azabımı rahatlatabilirdim ama nereden baksam, bencilce bir düşünceydi çünkü her ihtimalde bunu yaşadıktan sonra bunun sonuçlarını benim kadar ona da yaşatacaktım. Bir o kadar da uzaklaşmamızı sağlayacaktım ve kendimi yakmayı göze alsam da Barlas’a kıyamazdım.

Konuyu bizim ‘öpüşmemizden’ uzaklaştırmak ve başka bir akşam bu denli merakımı giderebileceğim bir ‘sonsuz akşam’ yaşayamayacağımız için “Peki…” diye sormaya başladım ama sandığım kadar kolay olmadığını hemencecik fark ettim. Gözlerim kırpışarak gözlerine döndü. O ise hiç gözlerini benden ayırmamış gibiydi. Bakışları tadını çıkartırken, dudakları sevgiliyken sahile kaçtığımız zamanları anımsatarak gülümsüyordu. Birbirimizden uzak iki yaş almış, bu iki yılda sonsuz kadar yaşlanmıştık ama şimdi tek gecede tekrar gençleşmiş gibiydik.

Gözleri ilgiyle bana bakarken ve kulakları belli ki sadece bana aitken –ki söylediğine göre o zaten her şeyiyle benimdi- güçlükle sordum. “Başka şeyler? Yani…” dedikten sonra sesimi temizledim ve birkaç saniye es verdikten sonra “Başka birini öptün mü?” diye sordum. Birlikte olmamıştı belli ki, peki hiç öpmüş müydü?

Güldü. Gözleri sabır diler gibi gökyüzüne yükseldi ve “Allah’ım bu kadar güzelliğin yanında biraz da mantık katsaydın, olmaz mıydı?” diye sitemlendi. Kaşlarım hafifçe çatılırken bir elimi diğer omzuna götürüp hafifçe vurdum. “Ne?” diye sızlandım ama kalbim ‘bu kadar güzelliğin’ kısmına doğru yükselmiş, daha da hızlanmıştı. Kızmış gibi tepkilerimi sahte bir şekilde yüzüme yerleştirmeye çalışmam, çaresiz bir çabaydı.

Gözleri tekrar bana döndü ve gülüşünde dudağını yaladıktan sonra elini yanağımdan çekip kapı tıklatır gibi yumruk şekline getirdi. Çalışmayan televizyona vururcasına ama oldukça yavaş ve aksine sever gibi bir edayla birkaç kez kafama tıklattı. “Kızım, çalıştır artık saksıyı.” derken daha da çatılmış kaşlarım, “Benim için sadece sen varsın.” demesiyle birlikte tamamen gevşedi. Onun da eli yeniden yanağıma yerleşirken folloş olmuş ruh halime tekrar güldü ama başını beni onaylamaz şekilde sallıyordu. Sorup durmamı garipsiyordu. Hoşuna da gidiyordu belli ki ama, cevabına karşı şüpheye düşüşümü anlayamıyordu. Onun için cevap bariz ve değişmez gibiydi. Sanırım gibisi de fazlaydı.

Bir anda gülüşü silindi. Gülerken bana doğru eğdiği başını hafifçe çekip yüzüme daha rahat bir açıdan bakarken “Sen?” diye sordu. Şimdi de ben güldüm. Gözlerimi alayla onun gibi gökyüzüne çevirdim. “Allah’ım bu kadar…” diye başladığım gibi gülüşüm tedirginleşti ve bu sefer o gülerek “Ee?” diye sordu. Gözlerim çekingen bir tavırla ona doğru alçalırken aklımdaki tüm tilkiler konuyu değiştirme yolu arıyordu. Dudaklarım bu gayretle aralandığı gibi izin vermeyip “Hadi, ee? Bana o kadar neyin yanında mantık katmalıydı?” diye sordu. Keyfi, hoşuma gidiyordu ama en azından şimdilik keyiflendiği, sürünüşümdü. Ona, onun gibi iltifat etmem gereken bir cümleye başlamıştım ve bu kısmı düşünmeden bu yola girmiştim. Sadece onunla, onun gibi alay etmek istemiştim…

“Bu kadar aptal olmasa, olmaz mıydı?” diye cümleyi tekrar kurduğumda keyfi silindi. Bu sefer de ben güldüm. Çocuk gibi “Ama o cümle öyle değil.” diye sızlandığında kolunun altında ne kadar yapabilirsem, o kadar omuz silktim. “Benim cümlem böyle.”

Onaylamaz bir ‘tıh’ sesi çıkartarak gözlerini denize çevirirken dudakları tekrar kıvrılmıştı bile. Başını çaresizce sallayıp “Eyvallah.” dedi. “Neyse ki bize de iltifat edenler var da, duyuyoruz bir şeyler.”

Gözleri yüzüme döndüğünde güldü. Kollarından çıkacağım sırada “Şş, küçük, masum, ufak, şirin bir şaka.” dedi. Gücüne, üstelik içimden hiç gelmezken karşı koymak mümkün olmadığından başımı yeniden üst koluna yaslayarak yüzümü ona kaldırdım. “Şimdi ben de sana aynı şirinlikte bir şaka…” dediğim gibi gerilmeye başlayıp “Bir daha susturmam gerekirse ne yapacağımı sana söyledim.” dedi ve dudaklarımı hızlıca birbirine bastırmamı izledi. Diklenmeden, tehdidine boyun eğişime gülecek gibi oldu ama iç çekti. Öpüşmememiz konusunda bu kadar dirençli duruşum hoşuna gitmiyordu. Hislerimi görüyordu, hissediyordu ama yine de iradeli davranışıma, Ata’ya dair detayları bilmediği için anlam veremiyor olmalıydı. E tabi Can’a dair detaylar da vardı. Engellerimiz bitmiyordu maşallah.

Öpüşme tehlikemizin bittiğini düşündüğümde “Sen de fena değilsin.” dedim. O beni o kadar güzel görüyorsa, ben de onu ‘fena değil’ iltifatıyla onurlandırabilirdim.

“Allah razı olsun.” dediğinde güldüm. Dilenciye bozukluk atar gibi olmuştum ama içimde ona ne şiirler yazıyordum. Acaba o da bana… Şarkılar yazıyor muydu hâlâ? Ayrıldıktan sonra ya da yakın zamanlarda, tekrar görüşmeye başlayınca? Sevgiliyken yazıyor, besteliyor, gitarıyla çalıp söylüyordu. Lisede zaten okulun müzik grubundaydı ve üniversiteyi bıraktıktan sonra farklı farklı iş kollarını denese de bazı akşamlar aynı arkadaş grubuyla sahne alırlardı. En önden izlemeye giderdim ve başka masalardaki bazı kız gruplarının peçeteye rujla yazdıkları numaralara göz ucuyla bile bakmadan diğer arkadaşlarına uzatan Barlas’ın molalarda ve iş bittiğinde yanıma gelişi, kollarını bana sarışı onların hoşuna gitmese de benim bir hayli giderdi. Söylediği şarkıları da açıkça ithaf eder, her sahne başlangıcında varlığımdan genel kitleyi, en çok da kızları haberdar eder, orada oluşuma teşekkür ederdi.

Yine ciddileşirken “Cevap vermedin bu arada.” dediğinde gözlerimi devirdim. Bana saksım çalışmıyormuş gibi davranıyordu ama kendisi de öyleydi. Gerçi o bunca şeyi itiraf ederken benim sessiz kalışım, onu uzak tutma çabam onun, benim kadar rahat olmamamı sağlıyor olmalıydı. Ben bile, başka kadına dokunmuş olabileceğine ikna olmuş, kendi kendime depresyonlara girmiş, ayrılık şarkısı klipleri çekmiştim şuracıkta.

Kaşlarını kaldırdığında ben de birkaç kere kafasına tıklattım ve ben elimi geri çekerken güler gibi oldu. Yavaşça heceleyerek “Hayır.” dedim. Cevabı belli etmiştim zaten ama duyunca da rahatladı. Hızla bu sefer de ben kasıldım ve “Peki hiç denedin mi?” diye sordum. Hazır yakalamışken bir sürü şey sorasım vardı.

“Hayır be kızım.” dedi biraz da kızarak. Çocuk resmen ilanı aşklar ediyordu, hâlâ sorguladığım için kızıyordu. Ama “Sen?” diye sormadan da edemedi. Ben de “Hayır be çocuk.” dedim onunla alay ederek.

“Ciddi cevapla.” dediğinde gülerek “Hayır.” dedim. Riske atmadan, ciddi bir cevap istiyordu. Sonradan kafasına takılsın istemiyordu çünkü bir daha ne zaman ona bu kadar dürüst yaklaşacağımı tahmin edemiyor olmalıydı. İp elimden kaçtıkça tutmayı da bırakmıştım bu akşam ama artık Can’ın yanına gitmem gerekiyordu. Güvenli olan da buydu. İçim ona aktıkça, bende bir şey kalmıyordu ve kendime ihtiyacım vardı.

O cevaptan ve hâlimizden memnun bir hâldeyken maalesef ki bozma vaktim gelmişti. “Şey…” dediğimde onu ekip gideceğimden habersiz, ilgiyle kaşlarını kaldırdı. “Lavaboya gitmem lazım. Bir kafeden falan rica etsem ya da yakınlarda benzinlik yoktu sanırım…” derken olabildiğince detaya girip inandırıcı kılmaya çalışıyordum. Evden ya da mekândan uzaktaydık.

“Salih abinin kafesi var şurada, biraz ileride. Oraya gideriz.” dediğinde gözlerimi devirmemekte direndim. Bir abisi vardı elbette ki yakınlarda. “Üşüdün sen de zaten.” derken elini yanağımdan çekip sırtıma düşen şapkayı başıma çekti. Kolu istemez gibi olsa da omzundan yavaşça çekildi ve cebimden atkımı çıkarıp boynuma dolayarak şapkanın düşmesine engel olurken boynumun da ısınmasına yardımcı oldu. “Bir çay içeriz, için ısınır.” dedi ama içim sıcacıktı, haberi yoktu. Onu benimle ilgilenirken, bana bakarken, beni sevdiğini kanıtlayan her anda görmek içimi sızlata sızlata da olsa ısıtıyordu.

Salih abinin kafesini hatırlar gibi oldum. Lavabonun konumunu da hatırlamaya çalıştım. Barlas Salih abiyle selamlaşırken, sohbet ederken görünmeden sıvışmam gerekecekti çünkü. Hatırladığım kadarıyla yapabileceğimi düşünmeye başladım. Zaten başka şansım da yoktu, ‘olmaz’ dersem şüphelenmeye başlardı. Şüphelenirse de gözünü üstümden ayırmazdı. Kaçmama da müsaade eder, sessizce peşime takılır, nereye gittiğimi öğrenirdi.

“E hadi o zaman.” dediğimde “E hadi o zaman.” dedi ama bir süre öylece birbirimize baktık. Sonsuz akşam yemeğinden kalkmak üzereydik. Gözleri yavaşça kapanıp açıldı, dudakları aralanıp kapandı. Gözlerini denize çevirdi, biraz gezdirdi ve sonunda yutkunup tekrar bana baktı. Söyleyeceği daha fazla şey varmış gibiydi ama “Güzel bir akşamdı.” demekle yetinmek zorunda kaldı. Ben de başımı onaylar şekilde salladım. Ses tonuma güvenmediğimden konuşmadım.

“Keşke her sorunu cevaplamasaydım.” dediğinde istemsizce güldüm. O da hafifçe güldü ama gerçekten kendisine kızar gibiydi. “Son soruların için de bir akşam koparabilirdim.”

“Merak etme, sormak istediğim başka şeyler de var…” derken gülerek başladığım cümlenin sonuna doğru gülüşüm silinirken sesim içime kaçmaya başlamıştı. Bir sonraki görüşmelere ihtimal vermek bir yana, ister gibi de konuşmuştum. Gerçekten bazen yaz dizisi şapşal başkarakterine dönüşüyordum ve kendimi boğmak istiyordum.

Sırıtışında alt dudağını ısırarak beni izlediği sırada üfleyip “Hadi kalkalım.” diyerek ayaklandım. Hızla o da kalktı ve beni kaymaktan kurtardı. Zaten şimdiye kadar kaymamam şaşırtıcıydı. İlçe ilçe değişmekle beraber, yer yer İstanbul’da kar yağışı vardı. Burası buz tutmamış gibiydi yine de kaygandı kayalıklar.

Alayla ama bir yandan da şansını zorlayan bir arsızlıkla “Bir sonrakinde rakı balık yapalım.” derken denize sırtımızı vermiştik ve sağ tarafındaydım. Sol eli uzanmış, sol elimden tutarken, sağ kolu da belime dolanmıştı ve dengemizi o sağlarken kayalıklardan çıkmaya başladık. Sırıtırken “Onun için çok büyük bir soru sormam lazım.” dedim. İşin içine alkol girince olaylar farklı yerlere gidebilirdi.

“Ben merak ettirme çalışmalarına başlayayım o zaman.” dediğinde ona ters ters bakmaya çalıştım. Betona çıkmadan önce “Bir saniye düşmeden dur.” dedi ve ellerini üstümden çekip önce o çıktı ve ellerini bana uzattı. “Çocuk değilim.” diyerek kendim çıkmaya çalıştığımda, ayağım kaydığı için havada savrulan ellerimi hızla yakaladı. Bir an düşeceğimi sandığı için tuttuğu nefesini üfledi ve “Alakan bile yok.” diye alay etti. Dudağımı büzerek sessiz kaldım ve ellerinden güç alarak yüksekte kalan beton zemine çıktım.

Alaylı bakışını görünce sessizliğimi sürdüremedim. “Buz tutmuş, o yüzden.” diye yalan söylediğimde bakacak gibi olduğu an koluna girip Salih abinin kafesine doğru çekiştirdim. Maşallah bana da hiç güvenmiyordu. E tabi, yalan söyleyip duruyordum. Güldü ve girdiğim koluna, bu temasımıza baktı. Hızla elimi çekip önüme döndüm. Bu sefer de vücutlarımızın iki yanında salınan ellerimizin dışı birbirine temas ettiğinde heyecanlı bir nefesle ellerimi ceplerime yerleştirdim. O da, yapacak başka bir şeyi kalmadığı için ellerini ceplerine yerleştirdi. Gözlerim ara ara ona dönüyordu, göz göze gelirsek fazla oyalanmadan önüme dönmek zorunda kalıyordum ama göz göze gelmezsek o da bana bakana kadar özgürce bakabiliyordum. Bakar gibi olduğu an önüme dönüyordum. Birazdan yanından gidecektim ve şimdiden özlemiş gibi hissediyordum. Bir daha böyle bir bahanemiz olmadığı sürece dışarıda baş başa vakit geçiremeyecektik. Cebimde telefonum titremişti. Kemal’in mesaj attığını biliyordum. Bu da, Can’ı çıkartabileceği zamana az kaldığını gösteriyordu. Daha fazla oyalanamazdım.

İç çektim. Bir süreliğine de olsa biraz koy vermek iyi gelmişti. Bunun muhtemelen kötü sonuçları olacaktı ama yine de kalbimi hafifleten böyle anlara ihtiyacım vardı. Barlas’tan uzak kaldıkça nefessiz kalıyordum ve bu akşam ciğerlerim rahatlamıştı.

Ve böylelikle, sonsuz akşamın sonu gelmişti.

**

“Şimdi söyle, ne saçmalıyorsun?”

Can, istediği gibi ona aldığım duvara değiştirilebilen güzel manzaralar yansıtan küçük projeksiyonun yapabildiklerini daha iyi görebilmek için yanında görüştüğümüz harebe evin kapısından girmiş, pencerelerden görebildiğim üzere manzaraları denerken ben de Kemal’in beni sokmak üzere olduğu yeni sinir krizinin eşiğindeydim.

Sırtını harabe eve yaslayıp pis pis pis sırıttı. “Bir şeyler öğrendim.”

“Umarım insanlıktır.” dediğimde güldü ve başını onaylamaz şekilde salladı. Gülüşüne iğrenerek bakarken “Şaşırmadım. Sen işine yaramayacak hiçbir şey öğrenmezsin.” dedim.

“Aynen güzellik.” diyerek yanağımı sıkmak ister gibi uzandığında bileğinden tutup bükerek üst vücudunun bana doğru eğilmesini sağladım ve böylelikle duvara yaslandığı o keyifli hali silindi. “Kardeşimle geçirebileceğim zamanımı çalıyorsun. Hızlıca söyle, hazır Can oyuncağıyla ilgilenirken seni burada komaya sokar, geri çıkartırım.” dedikten sonra acıyla inleye inleye değil de hızlıca konuşabilsin diye kolunu bıraktım.

Bileğini ovuşturarak doğrulurken “Dua et müşterilerimle aramı iyi tutmaya çalışıyorum.” dedi. Saldırmaya kalkışsa, bana gücü yeterdi muhtemelen ama dövüş bilgisi yoktu. Gücünü kullanmasına müsaade etmeden onu yere serebilirdim. Zaten dediği gibi, müşterisiydim ve benimle arasını para kazanmasına engel olacağı kadar bozmazdı.

“Neyden bahsediyorsun?”

Sarı dişlerini sergilediği ve üst bıyıklarının bir kısmının sarktığı sırıtışında dilini gezdirdi. Barlas’la geçirdiğim güzel bir akşamın ardından Can’ı da görüp huzurla evime döner, uyurum sanıyordum. Tabii, kapımda muhtemelen telefonlarını açmadığım Barlas’la karşılaşacaktım. Onu başımdan savınca, eğer savamazsam o konuşmaya devam ederken çıktığım odada ama bir şekilde huzurla uyuyacağımı düşünürken Kemal yine günümü iğrençleştirmeyi başarıyordu.

“Ata Yıldırım’dan.” dediğinde kalbim hızlanırken yüz ifadelerimi korudum. “Sağda solda çalışanlara tanıyorlar mı diye seni sorduruyormuş, haberin olsun.”

Yutkunmakta zorlandıktan sonra “Yetiştirme yurdu çalışanlarına mı?” diye sordum. Başını onaylar şekilde salladı. İçim huzursuzlukla doldu. Neden böyle bir şey yapıyordu ki? Can’la, yetiştirme yurduna ilk alındığı zamanlarda görüşmek için Kemal gibi bir pislikle iş yapmak zorunda kalmıyordum. Kanunen kardeşlerin birbiriyle kişisel ilişki kurması çocuğun üstün yararı gereğiydi ve kardeşimi ‘ablası’ olmam gibi oldukça yeterli bir gerekçeyle görebiliyordum fakat babamın tefeciye olan borçları kapıma dayanınca Barlas’la ayrılmamla eş zamanlı olarak işe girdiğim Kafes’te bir süre çalışmam, uygunsuz bir işte çalıştığıma dair şüphe oluşturmuştu. Bu sebeple, henüz Ata bana bu kadar takık değilken Kafes’ten ayrılmıştım ama sonra her soruna paramın yeteceği başka hiçbir iş bulamamıştım. Sanki mimlenmiş ya da lanetlenmiş gibi sigortalı iş görüşmelerim hep başarısızlıkla sonuçlanmıştı. En azından kardeşime zarar vermesinler diye tefeciye yaptığım ödemeleri karşılamak için sigortasız da olsa girmeye çalıştığım işlerde dahi engeller çıkmıştı. Bu durum her zaman şüphemi çekmişti ama sebebini anlayamamıştım. Tefecinin bunu sağlamış olabileceğini düşünmüştüm, Ata’nın mekânına ve Ata’ya güçleri yetmezdi, tehdit edemezlerdi ama başka mekânları etmiş olabilirlerdi. Böyle ellerine düşmüş kadınları başka amellerine alet edip başka bir sektöre sokmaya meyillilerdi, belki de benim de kaderimi bu şekilde çizmek istemişlerdi. Tek sorun bu olsaydı, bir şekilde iş durumunu halletmenin yolunu bulmak için daha fazla çabalayabilirdim ama sonrasında engeller artmıştı. Henüz intihar etmeden, aile içi şiddetlerimizden birinde Can’a zarar vermeye çalışan babamı itiş kakış sırasında bıçaklamıştım. Niyetim korkutmak, uzak durmasını sağlamaktı ama üstüme saldırınca böyle bir sonuç yaşanmıştı. Barlas’ın babasının kanser tedavisi gördüğü zamana denk geldiği ve mahalle çok hızlı polis çağırdığı için, babam da bizzat kızından şikâyetçi olduğu için bu durum sicilime işlemişti. Babam zaten, resmi olarak babam olarak kayıtlı değildi ve polislere de babam değilmiş, karısının evlilik öncesi babası meçhul çocuğuymuşum gibi lanse etmişti. Annem ve babam, evlenmeden önce annem bana hamile kalmıştı ve sonrasında babam beni nüfusuna alma zahmetine hiç girişmemişti. Maalesef ki Can’la soyadlarımız da farklıydı. Ata Kafes’i yasa dışı işlettiği için, beni barlarından birinde garson olarak çalışıyormuşum gibi gösterirdi o zamanlar ve, bu da Kurum için uygunsuz bir iş olarak görülmüştü. Zaten, Kafes gibi bir mekânda çalıştığıma dair de şikâyetlerin olduğu söylenmişti. Sırf mahalleden biri bile, bana ve aileme duyduğu nefretle bunu yapmış olabilirdi. Sicilimin olması, düzenli bir işimin olmaması, uygunsuz bir işte çalışmam, ailemizdeki travmatik durumlar, babamın intihar edişi, annemin beni öldürmeye çalıştığı ve akıl sağlığı yerinde olmadığı için akıl hastanesine yatırılması, ailenin genel durumu… Tüm bunlarla birlikte her ne kadar daha iyi bir izlenim çizmeye çalışsam da beni gözlerinde Can’ı benden korumaları gereken bir kişi haline getirmişti. Oysaki bu dünya üzerinde Can’ı benden daha fazla korumak isteyen hiç kimse yoktu. Başta geçici idari görüşme askısı, ardından sosyal inceleme ve raporlama süreci, dosyanın mahkemeye intikaliyle birlikte altı ay süreli yasak verilmişti. İtirazlarım sonuç vermemişti. Hâkimin kararı çoktan belli gibiydi, dava çok kısa sürmüştü. Süre bitiminde yasak gözden geçiriliyordu ama her seferinde hâkim yeniden yasağı uzatıyordu ve böyle de gidecek gibiydi çünkü Ata peşimi bırakmadığından hayatımı, Can için ilişki kurulması zararlı olmayan biri izlenimi verecek kadar toparlayamıyordum. Bu haksızlıktı… Kardeşimin ablası olmama izin vermiyorlardı.

Bir yanım, bunu sağlayanın bizzat Ata olmasından korkuyordu. Beni yalnız, sadece ona ait kılmak istiyordu. Bir yandan da, bir gün onunla evlenmek zorunda kalacağımdan çok emindi. Bunu arkada, gizli gizli işleyerek yapıyor olmasından ödüm kopuyordu çünkü bu, onun hasta zihninin kurtulabileceğine, terapi alırsa beni rahat bırakabileceğine olan inancımı bitirirdi. Bir yandan da, karşı gelmeye, yenmeye çalıştığım bu engellerin de, hayatımdaki diğer engellerin sebebi olan ve henüz nasıl yeneceğimi bilmediğim bir adam tarafından önüme çıkarıldığını bilmek, beni daha da çaresiz bir hale getirirdi. Bu, parayı bulsam dahi Ata’nın planımdan haberdar olup engel olacağı anlamına gelirdi.

Korkuyla ürperdim. Böyle bir şey olmamasını umuyordum.

Hal böyle olunca vesayeti zaten alamıyordum. Ata’dan kurtulsam ve üstümdeki bu kara bulutlar gerçekten Ata’yla ilgiliyse ve tepemden dağılsalar, uygun işler bulsam, hayatımı yoluna koysam, Kurum’un onay vereceği bir izlenim kazansam, Mahkeme’de şansım olabilirdi ama henüz bu imkânlı görünmediğinden işimi Kemal’le çözmek zorunda kalıyordum.

“Sana da sordular o zaman.” dediğimde avucuna düşmeye başlayan kuşun çırpınan kanat seslerine keyifle sırıtarak tekrar başını onaylar şekilde salladı. “Merak etme, henüz seni satmadım ama araştırdım. Bir hayli ta**aklı bir adam.” dediğinde gözlerim pencereden Can’a döndü. Çocuk neşesiyle gülerek cihazdaki manzaraları değiştiriyordu. Bizi duymuyordu. İstediği için aldığımı söylemiştim de, Can sadece beni isterdi, böyle bir şeyi dile getirmemişti. Yetiştirme yurdunun manzarasından çok sıkıldığını söylemişti ve böyle bir çözüm bulmaya çalışmıştım.

“E sana da ilgisi var demek ki. Diyorum ki, senin işi ben onunla çözeyim.”

Gözlerim hızla Kemal’e döndü. Ceketinin yakalarından tutarak onu duvara yasladım ve dişlerimin arasından “Seni öldürtürüm.” dedim. Yüzündeki sırıtış hafifçe silindi. Yapamazdım ama yapabilecekmiş gibi göründüğüme emindim. İşin esasında, Ata’ya bunu yaptırtabilirdim, bir gözyaşıma bakardı ama vicdanım, Kemal’e karşı bile olsa insanlığım el vermezdi. Zaten Kemal bana lazımdı.

Korksa da yansıtmamaya çalışarak “Sevgiline mi?” diye sorduktan sonra yamuk bir sırıtışla “Ata Yıldırım?” diye ekledi.

Sırtını duvardan ayırıp daha sert bir şekilde çarptırırken “Sevgilim değil, aptal aptal konuşma.” dedim. Ata bitmişti, Ata’nın ‘yenge’ diyen adamları bitmişti, Ata’nın Barlas’a bile bana ‘yenge’ dedirtme hayalleri bitmişti, şimdi de Kemal’le uğraşıyordum.

Burayı yeni didikliyorsa, bu bazı tesadüflerin Ata’nın elinden çıkma ihtimalini azaltıyordu. Belki de burasıyla yeni uğraşmaya başlamıştı, geçmişle ilgisi yoktu. Tehlike sürüyordu çünkü burayla uğraşmaya başladıysa, beni evlenmeye mecbur edeceği şansı bulmaya çalışıyor, demekti. Can’dan haberdardı ama Kemal’e ödemem gereken paradan haberdar olunca Barlas yetmiyormuş gibi Can’ı da namlusunun ucuna alarak beni kendisine mecbur ederdi. Zaten muhtemelen Barlas’ı uzaklaştırmak yerine daha da yakınımıza çekmesinin sebebi buydu. Bana karşı kullanacaktı. Barlas’ın ters hareketlerine ve çektiği restlere rağmen kılına zarar vermiyor oluşunun sebebi de, bu olmalıydı. Zamanı gelince zarar vermekle tehdit etmek üzere şimdilik göz yumuyordu…

Elleri, yakalarındaki ellerimin üstüne gelince ellerimi çekmek istedim ama müsaade etmeden tutmaya devam etti. Dizimi erkekliğine doğru kaldırdığım gibi ellerimi beni iterek bıraktı ve sırtını duvardan ayırdı. “Her neyinse, peşine düştüğüne ve yüzünde gördüğüm şu ifadeye göre, hayatında büyük bir yeri var.”

Vardı. Zorla aldığı bir yerdi ama vardı. Kalbimde hiç yeri olmayan bir adamın, hayatımda Barlas’tan bile daha fazla yeri olması haksızlıktı. Her yerdeydi ve belki de…

İçim titredi. Belki de bir gün zorla kocam olacaktı.

Ellerini sinsi bir sinek gibi kavuşturup “Soyadları ve zenginlikleri duyulmayacak gibi değil.” dediğinde “Ne kadar tehlikeli olduğunu da biliyorsundur o zaman.” dedim. Bana karşı zaafını belli etmek istemiyordum. Kemal’i neyle tehdit edebileceğim konusunda çelişkiye düşmüştüm. İstersem Ata seni öldürür, dersem gerçekten bana düşkün olduğunu kabul edecektim ve blöfümü göze alırsa, Ata’yı bana karşı kullanabileceğini kesinleştirecektim. Hiç önemi yokmuş, gibi davranırsam da o blöf yapacaktı ve ben riske atmamak için yine bir şeyleri belli etmek zorunda kalacaktım.

“Bu şimdilik benim için tehdit oluşturmuyor.” dediğinde bir sinir krizi geçirme molası vermek istiyordum.

Ellerimi belimin iki yanına yaslayıp burnumdan sinirle soludum ve “Ne istiyorsun?” diye sordum. Hemen yapmadığına göre, ilk seçeneği mafyanın tekinin karşısına geçmek değildi. O da olası sonuçlardan korkuyor olmalıydı.

Keyfi arttı ve başparmağı ile işaret parmağını ‘para’ der gibi birbirine sürterken göz kırptı. Parayı arttırmak istiyordu. Zaten elli bin arttırmıştık ama daha da arttırmak istiyordu çünkü eline düşmüştüm. Ata gitmesini istemediğimi anlamıştı.

“Ne kadar?” diye sordum.

“Ben açgözlü bir adam değilim. Öyle çok değil.” derken başını sağ omzuna doğru yatırıp yavşak bir gülümseme eşliğinde gözlerini kırpıştırdı.

Üstüne yürüyüp onu duvara ittirirken “Söyle, saldıracağım bak sana şimdi artık.” diye tısladım. Bağırıp çağırmak istiyordum ama Can’ı korkutmamalıydım. Oyuncağına dalmış, keyfi yerindeydi, gülüşlerini ara ara duyuyordum ama sinirlerime hâkim olmakta çok zorlanıyordum. Çaresizlik ve ağlayarak rahatlayamamam, bana dünyayı yakabileceğim bir öfke bahşediyordu.

“Beş yüz bin daha.”

Dudaklarım aralanırken yavaşça bir gülüş oluştu. O da başını onaylar şekilde sallayarak güldü ama gülüşlerimizin kaynağı çok farklıydı. Ben sinirden, o yavşaklıktan gülüyordu.

Yaklaşık iki milyon para istiyordu. Bir de bu, ben parayı toparlayana kadar ara ara yeniden arttırmak için tehdit etmediği sürece bu kadarla kalacaktı. Kemal’i biraz tanıyorsam, para geciktikçe fiyat da artacaktı.

“Ne yapacağım biliyor musun?”

Onu ittirdiğim duvardan ayrılma zahmeti göstermemişti. Kollarını göğsünde birleştirip alaylı bir ilgiyle kaşlarını kaldırdı. “Seni öldürtüp kendime yeni bir casus ve velayet alacak aday bulacağım.”

Sırıtışı silinirken “Blöf yapıyorsun.” dedi. Telefonumu cebimden çıkarttım. Barlas’ın aramalarından gözlerimi alıp rehbere girdim. Blöf yapıyordum, ve umarım inanırdı yoksa boku yemiştim. Tabiri caizse de, değilse de yemiştim.

“Adamlar gelince görürsün blöfü.” derken rehberde Ata’nın kaydına girdim ama elimden telefonu kaptı ve sağ tarafıma doğru sırtını vererek birkaç adım uzaklaştı. “Ne diyeceksin? Paradan da, Can’dan da bahsedecek misin? Ben bahsedeceğim çünkü.”

Ben de sağıma, yoldan yana dönüp şirince sırıttım. “Sana konuşma fırsatı vermeyecekler.” dedikten sonra telefonumu geri almak için ona yaklaşmaya başladım ve elimi uzattım. “Ver şunu. Sen çok oldun artık, ipini çekmenin zamanı geldi.”

Kemal gittikçe geriye doğru adımlarken ben de üstüne gidiyordum. Telefonu da havada kaldırarak uzun boyu sayesinde benden uzak tutarken “Sen Can’ı riske atmazsın.” dedi. “Sen insan öldürtmezsin.” diye blöfümü görmek için bahanelerini sıralamayı sürdürdü. İkimiz de çırpınıyorduk, kimin kazanacağına göre hayatım bir hayli değişecekti.

“Beni ne kadar tanıyorsun ki?” diye sordum ve o bir dala takılmışken hızlanıp dirseğinden tutarak indirdiğim kolunda telefonuma uzandım. Dirseğini elimden kurtarırken diğer eliyle uzanan elimin bileğinden tuttu. Birbirimizi çekiştirirken yanlışlıkla Ata’yı aramasından korkuyordum. “Ver şu telefonu, tutuşan götün hakkında konuşmadan aramayacağım. Merak etme.”

Ben kollarından tutmuş çekmeye çalışırken o karşı koyduğu için oluşan çekişmemizi Can’ın görmüyor olmasını diliyordum. Uzaklaştığımız için ve bağırıp çağırmadığımızdan seslerimiz gitmiyor olmalıydı ama onun sesi de bana gelmiyordu ve ondan bu kadar uzaklaşmak istemiyordum. Telefonu Kemal’e bırakıp geri dönmek de istemiyordum. Ata’nın numarasına soruşturarak ulaşamamış olabilirdi. Mekânlarına gitse direkt içeri alınmazdı ama numarayı öğrenirse mesaj atarak ilgisini çekerdi.

Zıplayarak telefonuma uzandığım sırada tam bileğinden tutup kaldırdığı kolunu indiriyordum ki bileğimden tutan eliyle beni sağıma doğru savurarak “Uzak dur.” dedi. Dengemi koruyamadığım için en azından yüz üstü düşmemek üzere ellerimi taşların üstüne yaslayarak düşüşümü kontrol altına almaya çalıştım. Taşlar avucuma batarken kalçamın sağ tarafı da yere çarpmıştı. “Konuşacağız, öyle vereceğim telefonu.”

Yerde ona döndüğüm sırada “Anladın mı? Sorun çıkarma.” diyerek üstüme geliyordu. Yerden kalkıp Can’ın varlığına rağmen engel olamadığım bir dürtüyle ona yumruğu geçirme isteği içime dolarken “Lan!” diye bağıran bir ses duydum. Kalkayazmış, ayaklarımın üstünde doğrulmak üzere, ellerim vücudumun iki yanından yere yaslıyken Kemal ardına doğru döndü. Ben de sola doğru eğdiğim başımla gelene baktım ama Kemal’in aksine ben bakmadan önce, sesi duyduğum gibi anlamıştım. “Dokunma lan ona!”

Kalbim korkuyla attığı için yerden kalkmakta beceriksizlik gösterdiğim sırada hızla gelen Barlas çoktan Kemal’in yakalarından tutarak tamamen kendisine çevirmiş, yumruğunu indirmişti.

“Barlas!” diye bağırarak yerden kalktığım gibi telaşla öne doğru atıldığım için tam dengemi kuramadan tekrar düştüğüm yere elimi yaslayarak bir daha kalktım. Barlas yumruğuyla devirdiği Kemal’i yerden geri kaldırırken telefonumun düştüğü çalılıklara baktıktan sonra yeniden Barlaslara döndüm. “Barlas, dur! Sakin ol!”

Barlas “Sikerim ulan seni! Sen kimsin lan orospu çocuğu?” diye bağırdı ve bir yumruk daha indirdi. Kafes dövüşlerinin şampiyonu olarak bir yumruğu, hiç de bir kadar değil gibiydi. Öfkesi kadar şaşkındı sesi. Birinin bana bir zarar vermeye kalkışması, buna cüret edebilmesini aklı almıyordu. Alnımda ‘Barlas’ın değerlisi’ yazarak dolaşmıyordum sonuçta. Kemal nereden bilebilirdi? Zaten her kadın, kendi varlığıyla değerliydi ve başka bir kadını da bir adamdan zarar görmek üzereyken görse müdahale edeceğini biliyordum. Müdahale eder, hastanelik de ederdi ama Kemal’i direkt mezara sokmak ister gibiydi.

“Öldürürüm ulan seni!”

Söyledikleri de bunu kanıtlıyordu…

Kemal’i başka yöne doğru savuran bir yumruk daha indirdiğinde Kemal aldığı darbelerin arasında kanlı ağzıyla “Dur.” gibi bir şeyler demeye çalışıyordu ama ne konuşması anlaşılırdı, ne de Barlas onu duyabilecek bir haldeydi. Beni takip mi etmişti? Yanından ayrıldığımı anlamış mıydı? Ama takip etse şimdiye kalmadan, daha Kemal’le ilk sürtüşmemizde yanımızda biterdi. Hatta Kemal’i gördüğü gibi gelirdi. Sonradan geldiğine göre, bir şekilde konumumu öğrenmişti. Ama nasıl?

Yeni konumlarına doğru koşup Barlas’ın kolundan tutmaya çalışarak “Dur, Barlas! Lütfen, dur!” diye bağırdım. Bir yandan da dönüp Can’ın olduğu yöne doğru baktım. Can henüz ortalıkta görünmüyordu ama çıkması uzun sürmezdi. Bu sesleri duymuyor olamazdı. Belki de korkup bir köşeye sinmişti. Ama Barlas’ın ismini duyması, tanıdık ve güvendiği birisi oluşu sebebiyle sinmek yerine çıkmasını sağlardı. Ama Barlas’ın öfkeli sesini çıkaramamış olabilirdi.

“Asya, çekil!” diye bağırdıktan sonra harabe evin bahçesindeki, evden de harabe arabanın kaputuna yasladığı Kemal’e bir yumruk daha indirdi. “Dur, yanlış anlıyorsun, dur!” diye bağırdım. Kemal’in dayak yemesi sorun değildi ama hâlihazırda bir sürtüşme içerisindeydik ve bana karşı Ata gibi bir kozu vardı, bir de Barlas gibi bir kozu olmasını istemezdim. Aklımdaki senaryolar hızla şekilleniyordu. Ata’ya gittiği senaryoda Barlas’tan da bahsedebilirdi ya da… Hiçbir şey olmasa dahi Can buradaydı! Zaten şiddet dolu bir evde büyümüştü, şimdi bir tanesine daha şahit olmasını istemiyordum.

“Ya, konuşmadan, etmeden insan insana saldırır mı?” diye sitemlenirken Barlas’ın kolundan tutup geri çekmeye çalışıyordum ama nafileydi. Tutmadığım koluyla yumruğunu indiriyor, o kolunu tutmak için o tarafına geçtiğim gibi de beni de sarsmamak için diğer koluyla yumruğunu indiriyordu. Kemal’i yakasından tutup devirdiği arabadan kaldırdıktan sonra kafasını burnuna geçirdi. Kemal yeniden acı dolu bir bağırma eşliğinde kaputa doğru devrildi. “Dur, konuşalım! Bir konuşalım!”

Barlas, “Ben konuşma dilini değil, beden dilini tercih ediyorum.” dedi ve yakalarından tutarak tekrar kaldırdığı Kemal’i yumruğuyla sol tarafına doğru savurdu. Kemal düştüğü yerden kalkmak için ellerini yüzünün iki yanına yasladı ama güçsüzlükle yeniden devrildi. Barlas Kemal’e doğru yönelirken hızla önüne geçtim. Telaşla geri geri gitmeye çalıştığım gibi yalpalarken Barlas belimin iki yanından tutarak durdu ama gözleri yerdeki Kemal’deydi. Burnundan soluyan ve öfkeden kıpkırmızı kesilmiş yüzünde o alev saçan gözlerinin bana dönmesi için ellerimi yanaklarına götürdüm. Teni gergin, damarları alnında, şakaklarında ve boynunda belirgindi. Yanakları, avuçlarımda bir hayli büyük kalıyordu ama temasım bana bakmasına yetti.

“Barlas, dur lütfen. Beni biraz seviyorsan, dur. Sakinleşelim, konuşalım. Bak Can…”

“Asya seni ne kadar sevdiğimi de ama durmayacağımı da biliyorsun!” diye bağırdıktan sonra ellerini yanaklarını tutan ellerime götürdü ve indirmek istedi. Bu şartlar altında atılıp saldıramıyordu, beni yolundan çekmeye çalışıyordu.

Sımsıkı ellerinden tutarak sağıma doğru attığı adımın önüne geçtiğimde sinirle inledi. “Barlas, bir dur ya! Bir dur!” diye ben de sesimi yükselttim. Zaten yeterince gürültü çıkmıştı.

“Senin için yanan evde dururum, ama kılına zarar veren adama karşı beni durduramazsın.” dedi ve ellerimden kurtulup tekrar hareketlenmeye çalıştı ama telaşla, yerdeki çalı çırpının üstünden adımlayarak tekrar önüne geçiyordum. Düşmemem için yeniden belimin iki yanından tutmuştu ve yanaklarını yeniden kavradığım gibi tamamen durdu. Hemen önünde parmak uçlarımda yükselip onu da kendime çekerek yüzlerimizi yakın tutarken başparmaklarım sakinleştirmek isteyerek tenini okşuyordu.

“Ya bana zarar vermedi! Ben düştüm… Kim olduğunu, ne olduğunu anlayıp etmeden saldırıyorsun. Bir dur.” dedim ama anlasa daha fazla saldırırdı. Bu karmaşadan nasıl kurtulacaktım, bilmiyordum ama şimdilik önceliğim Barlas’ı durdurmaktı. Sonra nabzım azalacaktı ve düşünebilmeye başlayacaktım.

Barlas dudağını yaladıktan sonra hızlı nefes alış verişleri havayı döverken inip kalkan göğsü eşliğinde “Kim?” diye sordu. Kemal’in kalkabildiğine dair bir ses hâlâ duymamıştım. Barlas’ın da arada gözleri başımın üstünden Kemal’e dönüyordu. Sesimi temizlerken kazanmaya çalıştığım bir saniyeye bile sabredemeyip “Asya, seni yere düşüren bu orospu çocuğu kim?” diye bağırarak sordu. Hangi andan itibaren görmüştü, bilmiyordum. Hangi taraftan geldiğini de bilmiyordum ama belli ki olanı biteni tamamıyla görmemişti.

Bana verdiği bir saniyede konuşmaya başlayamadığımda belimdeki elleri, yanaklarındaki ellerime geldi ve yüzünden indirip solumdan Kemal’e yönelmeye kalkıştı. Hızla yeniden önüne geçmeye çalışırken bu sefer yetişemesem de tutunduğum alt kolunu sürüklenmek pahasına bırakmadığımda düşmemem için duraksadı ve bana doğru dönerken bir kolu yeniden o sıra eğilip bükülen belimi sarıp beni doğrulttu. Kemal sırt üstü dönmüş, acıyla inleyip duruyordu.

“Kim ulan?” diye bağırdı Barlas. “Gece yarısı yanımdan kaçıp kiminle görüşüyorsun Asya sen? Bu da mı tefeci? Neler karıştırıyorsun yine sen?” dedikten sonra sinirle inleyip ellerini yumruk şeklinde sıktı. Kolunu yavaşça belimden çektiğinde hareketlenirse diye onu tekrar tutmaya çalışmak için hazır bekliyordum. Katlanamıyormuş, bu hâlinden bile daha büyük bir öfke krizi yoldaymış gibi “Ulan!” diye bağırdıktan sonra soluna dönüp harabe evin duvarına yumruğunu geçirdi. Korkuyla sesli bir nefes aldım. Neredeyse çığlık atar gibi “Barlas!” diyerek ne kadar acıdığını hayal bile edemeyeceğim eline uzandığım sırada elini kaçırsa da bana dönmüştü. “Yine benden ayrı ne dertlerle boğuşuyorsun?” diye bağırdı. Birileri polisi aramasa iyiydi. Öyleyse Kemal ve Can da yakalanırdı.

Barlas’ın elini tutmaya çalışırken gözlerim kızarmıştı. En iyi ihtimalde incinmişti. Şimdiden eklemleri kanamaya başlamıştı. Kırık gibi görünmüyordu, canı yanıyorsa da ya belli etmiyordu, ya da umurunda değildi. “Yine hangi derdinde tek başına boğuluyorsun, söyle Asya!”

“Bu öyle bir şey değil!” diye bağırdım ve sonunda tutabildiğim elini aramızda kaldırdım. Başparmağım eklemlerini okşarken endişeyle “Barlas kırılmış olabilir.” dedim ama Barlas, cevap vermek yerine bunu söylediğim için sinirle inleyerek elini çekti. Kemal’e bakarak “Kimsin lan!” diye bağırarak sordu.

Kemal dirseklerini yere yaslayıp hafifçe doğruldu ve ağzındaki kanı sağına tükürdükten sonra saçları kadar renk değiştirmiş yüzü acıyla buruşmuş haldeyken “Kemal.” dedi. “Asya’nın kardeşinin kaldığı yetiştirme yurdunda çalışıyorum.”

Barlas bana baktı. Hızla başımı salladım. Bana yardımcı olduğunu söyleyebilirdim. Hayır işi gibi arada bir görüştürdüğünü falan. Böylelikle parayı, durumu anlamazdı. Yanlışlıkla düştüğümü, sakarlık olduğunu, ya da daha makul bir durum olduğunu söylerdim. Bir şekilde bir şeyler söylemeliydim ve Barlas sakinleşmeliydi. Zar zor tutuyordum, hatta tutamadığım çok fazla darbe almıştı Kemal. Ölüp sakatlanıp başımıza kalmasını da istemezdim. Barlas’ın da elini doktora göstermeliydik. Zaten onu tutabilen gücüm değil, ya düşme tehlikem ya da temaslarımdı. Düşmesin diye üstüne titrediği kadını düşüren adamı elbette bu hale getirirdi ama kalbim peş peşe bu kadar dert ve tehlikeyle baş edemiyordu. Panik atak geçirmekten korkuyordum çünkü hiç sırası değildi. Can buradaydı! Yeni aldığımız konumda, binadan çıktıysa bile Can’ı göremiyordum. Ön kapısı moloz parçaları ve eski eşyalarla dolu olduğu için, arka kapıdan girmişti. Çıktıysa bile oradan çıkmış olmalıydı.

İşaret parmağıyla Kemal’i göstererek “Kim olduğunu öğrendiğime dair bir şüphemiz kalmadı, değil mi?” diye sordu. Tefeci olmadığı için rahatlamıştı en azından. Ben ‘yapma’ der gibi çaresizce bakarken anlayamayan Kemal “Evet.” dedi. Barlas başını onaylar şekilde salladı. “Şimdi bu orospu çocuğunu bir de kim olduğunu bilerek döveceğim.” dediğinde tutamayacağım kadar hızlı bir şekilde geri kaçmaya çalışan Kemal’e yöneldi.

Göz ucuyla Can’ı gördüğümde dehşete uğramış bir şekilde Barlas ve Kemal’e bakıyordu. Bir yumruk sesi duyduğumda Can’ın sıçrayışıyla birlikte ben de hareketlendim ve Can’a doğru koşarken Barlas’a “Can burada!” diye bağırdım. O sıra vardığım Can’a kollarımı sarmış, sırtını onlardan yana çevirmesini sağlamıştım. Dizlerimi kırarak yerde alçalıp titreyen Can’a sımsıkı sarılırken Kemal’in yakalarını bırakarak doğrulmuş, şaşkın bir şekilde Can’a baktıktan sonra tekrar bana bakan Barlas’a bu sefer bağırmadan “Dur lütfen.” dedim. Öfkeli olabilirdi ama Can buradaydı ve zaten bunu görüşü durmasına yetmişti. Yaşadığı şaşkınlığı üstünden attıktan sonra telaşla bize yaklaşmak, Can’ı sakinleştirmeme yardımcı olmak istediğinde bir elimi Can’ın sırtından ‘dur’ der gibi kaldırdım. Barlas’ı birini döverken görmüştü, korkabilirdi.

Barlas durdu ve o da aynı şeyi düşünmüş gibi yüzünü buruşturdu. Başını eğerken ellerini ensesine götürmüştü. Can’ın burada olduğunu bilse yapmayacağını biliyordum. Bir ara demeye çalışmıştım ama duymamıştı bile. Kemal yerden kalkmaya çalışmadan, acıyla kıvrandığı yerde kendisine gelmeye çalışırken Barlas da nefes alış verişlerini düzene sokmaya çalışıyormuş, bir yandan da Can’a karşı pişmanlık hissediyormuş gibiydi. Can’ı görse de Kemal’i döverdi tabii ama önce Kemal’i yeterince uzaklaştırırdı.

Barlas ellerini ensesinden çekip başını kaldırırken tekrar bana baktı ve gergin dudağını yalayıp mahcup bir şekilde kendisini, sonra da bizi gösterdi. Gelmek istiyordu, görebiliyordum ama Can’ın tepkisini öngöremiyordum. Kemal’e güvenmesi gerekiyordu, Kemal’in kötü biri olduğunu, Barlas’ın da o yüzden, beni korumak için bunu yaptığını söylesem, yetiştirme yurdunda elim kolum olan Kemal’e nasıl güvenecekti? E Barlas… Barlas’ı hiçbir hikâyenin kötü karakteri yapamazdım. Bir şekilde onu da temize çekmeliydim.

Can’ın saçını soluyarak öptükten sonra, sarıldıkça titremesi azalan Can’a “Bir yanlış anlaşılma oldu ablacım.” diye fısıldadım ama çok daha büyük açıklamalara ihtiyacı olacaktı. Hatırlatmak istemiyordum ama Barlas’ın beni annemden kurtardığını biliyordu. Bir keresinde beni babamın elinden alıp babamı dövdüğünü de biliyordu. Maalesef ki bunları Can da görmüştü ama Barlas’ı da korkulacak biri olarak değil de, bir kahraman gibi tanımıştı. O durumlara benzetmek istiyordum ama Can’da kötü bir anıyı da tetiklemek istemiyordum. Fazlasıyla tetiklenen bir sürü kötü anısı olmuştu zaten.

“Barlas abin sandı ki, Kemal abin bana zarar veriyor.” dedikten sonra saçını tekrar öpüp telaşla ekledim. “Ama öyle değildi.” Ben Can’la konuşurken Barlas çaresiz bir yüz ifadesiyle benden haber bekliyordu. Sadece beni korumak istediğinde düştüğü duruma karşı içim sızladı. Can’a değer verdiğini biliyordum ve onu korkutmak Barlas’ı mahvetmişti.

Kemal hareketlenerek kalkmaya çalıştığında Barlas’ın ilgisi bir anlığına ona döndü ve yeri göstererek ama sakin bir sesle, dudaklarını okuyabildiğim kadarıyla “Kalkma, sikerim belanı.” dedi. Can duymasın diye uğraşıyordu ama kalkarsa tekrar saldırabilmekten de endişeliydi.

Can “Hani…” dedikten sonra korkuyla nefes alıp verdi ve “Annem ve babam gibi mi?” diye sorduğunda ona daha sıkı sarılıp “Gibi.” dedim. Ben hatırlatmak istememiştim ama belli ki o zaten unutmuyordu. “Çok büyük bir yanlış anlaşılma oldu. Kemal abin iyi olacak, merak etme.”

Kemal’in halini görememiş olmalıydı. Kemal’i yerde, Barlas’ı da onun üstünde yumruğunu geçirirken görmüştü. O kanları, dağılmış suratını görse durum daha da vahim olurdu. Şimdi olmasa da, bir ara kanları silinmiş, iyileşmeye çalışan o aptal suratını görecekti. Yine de kanlı hali kadar dehşet görünmezdi.

Can sessiz kalıp sadece buna ihtiyacı varmış gibi sarılmaya devam ederken yalvarır gibi bakan Barlas’ın bakışlarıyla tekrar göz göze geldiğim için derin bir nefes alıp verdim ve “Barlas abinin amacı kötü değildi ama evet, yaptığı kötüydü. Sorunlarımızı bu şekilde çözemeyiz.” dediğimde Barlas’ın yeniden yüzü buruştu ve başını eğip alnını ovuşturmaya başladı.

“Ama anlayabiliyorsun değil mi? Beni korumak istedi. O kötü biri değil. Bazen iyi insanlar, iyi bir amaç için ama yanlışlıkla kötü şeyler yapabilir.”

“Benim senin en sevdiğin çiçeğini sulamak isterken saksını kırmam gibi mi?”

Ağlar gibi güldüm ve tekrar saçından öptüm. Çok da öyle değildi ama…

“Gibi.” dedim.

“Sen beni affetmiştin.” dediğinde ellerimi yanaklarına kaydırıp hafifçe çekilerek yüzüne baktım. O tatlı burnunu öptüm. Üşüdüğünü hissedince atkısını burnuna doğru çekiştirdim. “Ben sana hiç küsmemiştim.”

Başını onaylar şekilde salladığında gözlerim Barlas’la arasında gezindi. “Barlas abin sana karşı çok mahcup hissediyor. Kemal abinden özür diledi, senden de dilemek istiyor. Yanımıza gelsin mi?” dedikten sonra umutla Can’a baktım. Barlas’tan korkmasını istemezdim. Hem bu, Barlas’ı mahvederdi, hem de Can’da yine bu hayata karşı bir güven kırıklığı oluşsun istemezdim. Çünkü normalde Barlas abisini severdi.

Ben de Barlas kadar kalbim kulağımda bekledim Can’ın cevabını. Barlas’ın kıvrandığını görebiliyordum. Sanki Kemal yerine o dayak yemişti. Hiçbir çocuğu korkutmak istemezdi elbette ama Can’a, hem benden kaynaklı, hem de büyüyüşünü görmesi, çok vakit geçirmeleri sebebiyle çok değer verdiğini biliyordum. Sonrasında, yine peşime takıldığı için onunla kavga edecektim ama şu an burada cezasını Can’la kesemezdim. Zaten Can’ın yetiştirme yurduna dönmesi gerekiyordu, Kemal bu halde nasıl geri götürecekti, bir sürü dert problem vardı, tüm bunların ortasında Barlas’a ne açıklama yapacaktım, Kemal beni tehlikeye atacak bir şeyler söyleyecek miydi, para konusunu nasıl halledecektim, Kemal Ata’ya gidecek miydi? Gerginliklerimin arasında Barlas’ın elinin kırılıp kırılmadığını da düşünüyordum.

Can yavaşça başını salladığında Barlas hareketlenir gibi oldu ama benden de onay bekler gibi yeniden duraksadı. Ben de “Gel abisi.” dediğim gibi Barlas koşar adımlarla yaklaştı. “Can çok özür dilerim.” derken yanımıza varmıştı. Benim gibi dizlerini kırarak alçaldı. Can da yavaşça ona döndü. “Sana sarılabilir miyim?” diye sorduğunda Can kollarını uzattı ve Barlas hızla sarılıp kendisine çekti. Başını omzuna yasladı ve “Çok özür dilerim abicim.” dedi.

“Ablamı korumak istemişsin.” dediği gibi Barlas hızla “Evet.” dedi ve göz göze geldik. Barlas’ın Can’a sarılan ellerinin titrediğini gördüğümde içim gittiği için elimi elinin üstüne götürdüm ve sakinleştirmek ister gibi okşadım. Buradan gittiğimiz gibi onun tabiri caizse ağzına sıçacaktım ama şu an böylesine mahvolmasını istemiyordum. O da teşekkür eder gibi baktı.

Can “Ama Kemal abi iyi biri.” dediğinde bana bakarken Barlas’ın kaşları kalktı. Öyle mi, diye sorar gibiydi. Ne kadarını gördüğünü merak ediyorken elimi çekip tepkisiz kaldım. Bunlar Can gittikten sonra konuşulacaktı. Hatta, o beni sorguya çekemeden ben peşime takılıp duruşuyla, beni nasıl bulduğuyla ilgili kavga çıkarıp yırtmayı düşünüyordum. Sonsuza kadar yırtamazdım çünkü benden cevap alamazsa yine Kemal’e başvururdu. Kemal’e karşı konuşma dilini de pek kullanmadığı malumdu.

Kemal’in yerden kalktığını gördük. Barlas Can’ı göğsüne çekip görmesine engel olurken bir elini Can’ın sırtından çekti ve tehdit eder gibi işaret parmağını kaldırdığı an Kemal yeniden yere oturdu. Barlas’ın işaret parmağını sinirle tutup Can’ın omzuna doğru indirdim ve gözlerimi irileştirerek uyarır gibi baktım. Hâlâ bir yandan Kemal’i tehdit ediyordu.

Barlas bana bakınca dudaklarımı oynatarak “Elini yüzünü toparlasın. Can’ı götürecek.” dedim.

Barlas da dudaklarını oynatarak “Onun elini yüzünü sikerim.” dediğinde kızarak baktım. “Anahtarını ver, ıslak mendil falan bir şey alayım arabadan.” diye sesli konuştum. O gelmeden önce hiç yaklaşan araba sesi falan da duymamıştım ama park edebileceği sınırlı konum vardı. Bunu Can duysa da olurdu. Barlas Can’ı oyalarken ben Kemal’e ıslak mendil, bez falan bir şeyler getirmeliydim. Hatta varsa bagajda yedek kıyafet falan da iyi olurdu. Yurda böyle giremezdi. Can’a da böyle görünemezdi. Kış diye şapkasını çekip atkısını da sarsa yüzünün bir kısmını kapatabilirdi. Şapkasını da burnuna kadar indirirdi. Üstünden kanlar fışkırmasa, bu geceliğine en azından yeterdi.

Barlas itiraz etmek için dudaklarını araladı ama gözleri göğsündeki Can’a döndü. Dilediği gibi konuşamadığı için çenesi kasıldı ve gözlerini tekrar bana çevirip burnundan soludu. Kemal için çaba göstermemi istemiyordu, anlıyordum. “Sen, Can’la kal. Ben getireyim.” dediğinde emin olamadım. Bir de onu arabadan getirdikleriyle dövmese iyiydi.

Can’ı hafifçe göğsünden uzaklaştırdı. “Senin için ne yapabilirim?” diye ihtiyaçla sordu. Can’a iyi gelmeye, onu iyi etmeye ihtiyacı varmış gibiydi.

Can karşılık istemeyerek seven bir çocuk olduğu için hafifçe omuz silkip “Fatih’e ve Eylül’e selam söyle.” dedi ve sessizce güldü. Barlas, “Onları özledin mi?” diye sorduğunda Can başını onaylar şekilde salladı. Sesi çıkmadı ama başını sallamasa bile yüz ifadesi cevabı oldukça vermiş olurdu. “Onları, birlikte oyunlar oynamayı…” dedikten sonra güzel anıları hatırlayıp neşeyle “Futbol oynamayı.” dedi. Eylül de onlara alkış tutar, arada katılır oynardı. O zaman tüm golleri Eylül’ün atmasına izin verirlerdi. Sanki bir asır yıl önceydi tüm bunlar… Ve çok küçüklerdi. Can unutmuyordu, tek hatıralardı bunlardı ama Fatihlerin onu unutmasından korkuyordu.

Barlas başını onaylar şekilde salladı. “Selamın bana emanet.” dedikten sonra yanaklarından öptü. “Sen sakın beni örnek alma, olur mu abicim?”

Can “Ama ben de ablamı korurum.” dediğinde burukça gülümsedim. Barlas da benim gibi gülümsedi ve “Onu ben yaparım,” diyerek Can’ın yanağını sevdi. “Her zaman.” diye eklediğinde yaşlı gözlerim Barlas’a döndü ama o bunu benim hoşuma gitmek için yapmamıştı. Zaten var olan gerçeği, sadece dile getiriyordu ama dönüp tepkilerime baksa, ona ne kadar âşık olduğumu tekrar görürdü.

“Anlaştık mı? Sen kendini, ablan seni, ben hepinizi koruyacağım.”

Can “Ama seni de koruyalım.” dediğinde Barlas hafifçe gülerken ben de eşlik ettim ve hazır Barlas bakmazken başımı soluma çevirip yaşlı gözlerimi sildim. Duygu karmaşası beni mahvediyordu. Ata’nın üstüme oynayabileceği koz arayarak peşimde olmasına endişe ederken bir yandan da o kozlardan birine âşık olmak zordu.

Alayla “Onu koruyan abileri var merak etme ablacım.” diyerek Barlas’ın yönlendirdiği gibi Can’ı kendime çektim ve Can omzunun üstünden baktığı Barlas’a el salladı. Barlas da ona el sallayarak gülümsedi ve Can’ı tekrar göğsüme çektim. Barlas ayaklanmadan önce gözlerini bana çevirip “Şu yav…” diyerek başıyla Kemal’i gösterecekken sesini temizleyip Can’a baktıktan sonra tekrar bana baktı. “Halledip geliyorum.” dedi. Dudaklarımı oynatarak “Tekrar dövme.” dedim.

Sessiz kalarak ayaklandığında başımı kaldırarak bakarken “Barlas.” diye direttim. Barlas “Bana yalan söyletme.” dedi Kemal’e doğru ilerlerken. Neyse, dövecekse bile uzakta dövecekti ama umarım Kemal saçma sapan şeyler söylemez, paradan bahsetmezdi. Şimdi Can’ı burada tek bırakıp peşlerine takılamazdım.

Yarım duvarların arasından sokağa, arabaya gitmek için çıkmadan Kemal’e “Kalk lan.” dedi. Kemal sadece bir saniye gecikti ki Barlas tekrar ona yönelmişti. Kemal hızla ve telaşla kalktığı için birkaç kez düşme tehlikesi geçirdikten sonra Barlas’ın peşine takılınca Barlas da duraksayarak yanına gelmesini bekledi. Yaklaşınca Kemal temkinle uzak durdu ama Barlas eliyle ‘gel gel’ işareti yaptı. Kemal’in gözleri bana döndüğünde hiç ona yardımcı olasım yoktu ve aksine onu uyarır gibi baktım. Bu mesafeden pek anlayamazdı ama beni biraz tanıyorsa, biz teklifleri masaya yatırıp pazarlığımızı etmeden Barlas’a da, Kemal’e de bir şey anlatmayacağını umuyordum. Onlardan korkuyordu ama beni tehdit edebileceği çok şey vardı.

Barlas iki büyük adımla aralarındaki mesafeyi kapatıp “Bakma lan Asya’ya.” diyerek çenesinden sertçe tuttuğu Kemal’in başını boynundan geriye doğru iterek benden uzaklaştırdığında öksürür gibi yaparak konuşmaları Can’dan gizlemeye çalıştım ve sırf oyalamak için Can’la konuşmaya başladım. Can da ardına dönüp bakmak istediğinde o sıra Barlas ensesinden tutarak eğdiği Kemal’i önüne katarak sürüklediği için Can’ın yanaklarından tutarak müsaade etmedim ve gülümseyip “Biraz olaylı bir akşam oldu.” dedim. “Seninle daha çok vakit geçirmek isterdim.”

O da gülümsedi. Çocuklar ne güzeldi. Ağladıktan saniyeler sonra gülebiliyorlar, düştükleri gibi kalkabiliyorlardı. “Barlas abiyle barıştınız mı?”

Sesimi temizleyip “Küs değildik ki.” dedim. Bana sorup dururdu, onsuz geldiğim için bir noktadan sonra artık pek de görüşmediğimizi, ikimizin de farklı, çok yoğun işleri olduğunu falan söylerdim. Onca zaman sonra ilk defa yanımda görünce şaşırmış olmalıydı.

“Ama…” dedikten sonra gülerek omuz silkti. “Yani eskisi gibi misiniz? Hani hep birlikteydiniz? Ben de bazen vardım ya… Buradan çıktığımda yine öyle mi olacağız?”

Yutkundum ve kardeşime emin olmadığım bir konuda umut vermek istemezken ne söyleyebileceğimi düşündüm. Barlas’a dair emin olduğum bazı şeyler vardı, hiçbiri geleceğimize dair değildi ama bunlardan birinden bahsedebilirdim.

Birbirimizi ve seni çok seviyoruz.” dedim. Birbirimizi, derken sanki Barlas da buradaymış gibi göğsüm heyecanla yanmaya başlamıştı. “Buradan çıktığında, seni sarıp sarmalayacağız.”

Birlikte ya da ayrı ayrı ama mutlaka.

Biz ayrı kalsak ve ne olursa olsun, Barlas’ın ara ara Can’la görüşmesini sağlayabilirdim. Can da isterdi, Barlas da bunu hak ediyordu.

Gözlerim sokağa doğru döndü. Barlasları göremiyordum ama en azından bağırış, küfür sesleri gelmiyordu. Biraz daha hırpaladıysa bile, Can’ın o halini görmemesi gerektiğini anlamıştı. Daha da kötü bir görünüşe sokmazdı.

Dakikalar sonra biraz olsun tipini ve kendisini toparlamış, toparlayamadığı kısımlarını ise şapkayla, atkıyla örtmeye çalışan Kemal bana milisaniyelik ‘seninle konuşacağız’ bakışı attıktan sonra Can’la birlikte gitmeye başlamıştı. Bir süre Barlas’la yan yana, bizden uzaklaşmalarını izledik.

Gözlerim hâlâ Can’dayken Barlas, “Bir yerin acıyor mu?” diye sordu.

Sırf onu rahatlatmak için değil, gerçekten de öyle olduğu için rahat bir şekilde “Hayır.” dedim.

“Şimdi anlat bakalım bana kafayı yedirten güzelim,” dedi ve derin bir nefes alarak ona döndüm. O bana hesap soramasın diye kavga çıkartmayı planlamıştım ama ‘güzelim’ deyişi, buna harcayacağım enerjimi alıp götürmüştü. Kavga sebebine de sahiptim. Esasen içimde bir yerlerde de kızgındım. Ben onu hayatımın çamurundan uzak tutmaya çalıştıkça o gelip daha da derinlere atlıyordu ve onu korumak git gide zorlaşıyordu. O da aynı şeyi yapıyordu. O da beni koruyordu ve ikimizi de tehlikeye sokan, birbirimizi korumak isteyişimizdi. İkimizin de vazgeçemeyeceği şeylerden biriydi aynı zamanda.

“Elin nasıl?” diye sordum önce. Başını hafifçe sallayıp kaşlarını kaldırırken “Ne alaka?” dedi. Adeta duvar yumrukladığını unutmuş gibiydi. Sağ elini avuçlarımın arasına alıp aramızda kaldırdım ve başparmaklarım eklerimde gezindi. Şişmemişti. Kırılsaydı, şimdiye şişmiş olurdu.

Barlas, diğer elini, ellerimizin üstüne koydu ve yumuşak bir ses tonuyla “Kırılmadı.” dedi. Sesine yutkunarak ellerimi çektim ve gözlerimi gözlerine çıkardım. Yüz ifademi sert tutmaya çalışarak “İyi. Gidiyorum.” deyip hareketlendim ama yanından geçtiğim sırada kolumdan tutarak beni kendisine çevirirken o da bana dönmüştü. Hafifçe güldü. Biraz önce anlık olarak yumuşasa da gülüşü isterikti çünkü öfke içinde patlıyor, kıvılcımları gözlerine ulaşıyordu.

“Beni atlatıp gittin. Orospu çocuğu, şerefsiz herifin tekiyle buluştun.”

“Can’ın yurdunda çalışıyor.” diye hatırlattım.

“Can’ın yurdunda çalışan orospu çocuğu, şerefsiz herifin tekiyle buluştun.” diye düzeltti o da. Gözlerimi devirerek kaçırdığım gözlerim gibi başımı da soluma çevirdim ama diğer eliyle çenemden tutup tekrar ona bakmamı sağladı. “Geldiğimde seni…” derken o anları hatırladığı için çenesi bir hayli gerildi ve dişleri arasından konuşarak devam etti. “…yerde görüyorum, adamın elinde telefonun…” dediği sırada hatırlattığı için çalılıklara dönüp telefonuma baktım. Hareketlendiğimde kolumu bırakmadığı için “Telefonumu alacağım!” diye çıkıştım. Kolumu bıraksa da benden önce hareketlendi. Telefonumu alıp üstündeki toprağı pantolonuna sürterek temizledi ve bana yeniden uzattı. Alıp ekranı açtım ve kırılıp kırılmadığını anlamak için her tarafına baktım. Kırılmamıştı.

Telefonu montumun cebine koyarken ‘Hadi kızım Asya’ diye düşünerek başımı kaldırıp ona baktım. Onun sorguya çekmesine müsaade etmemeliydim. “Sen beni nereden buldun ya? Sen beni her seferinde nasıl buluyorsun ya?”

“Bulurum.” dedikten sonra “Hadi.” diyerek elini belime götürdü ve beni arabaya doğru yönlendirdi. “Sıcak bir yerde konuşalım.”

Evet, buz kesmiştim. Buraya gelince şapkamı da atkımı da çıkarmıştım. Can en azından sarıp sarmalanmıştı, yoksa yavrum tekrar hasta olurdu. Yine de üşümüş olabilirdi ve bu akşam yüzünden hasta olursa kendimi çok kötü hissederdim. Bu kadar uzamasının sebebi bendim, benim hayatımdı.

“Takip cihazı falan mı yerleştirdin?” dedikten sonra öyle hemencecik bulabilecek olmasam da elimle öylece üstümü yokladım. “Beni öperek oyaladığın sırada?”

“Oyalanıyor muydun?” dediğinde göz ucuyla ona baktım. Beni mahveden sesiyle “Öperek?” diye eklediğinde adımlarımı hızlandırarak belimdeki elinden de, dibimden bakan o etkileyici bakışlarından da bir süreliğine kurtuldum. “Ben taksi çağıracağım.” diyerek yöneldiğim yönden kolunu belime dolayarak beni aksi yöne çevirdi. Durmak için direndiğimde durdu ve karşıma dikilirken kolunu belimden çekti. İşaret parmağını kaldırıp tane tane, ama her hecesinde öfke ve sıkkınlık akıtarak konuştu. “Gece oldu. Sinirlerim tepemde. Gider o adamı Can’ı bıraktıktan sonra geri çıkartırım. Döve döve konuştururum. Benim sınırlarımı zorlama.”

Ben de onun gibi işaret parmağımı kaldırdım ve işaret parmaklarımız aramızda tatlı kılıçlar gibi dursa da cümlelerimiz sinirliydi. “Gece oldu. Sinirlerim tepemde. Resmen her an ensemdesin ve kardeşimin önünde bir adamı öldüresiye dövdün. Sana bin kere ‘dur’ dedim. Yalvardım resmen ya! Durmadın!”

İşaret parmağımı yakaladı önce. Sonra da diğer elimi ve avuçlarıma baktı. O anlık oluşan taş izleri geçmişti. Ellerimde bir şey olmadığı için, eli kalçamın yanına geldi ve niyeti cinsel gerilim yaratmak olmasa da vücudum hızla bu akıma kapıldı. “Canın yanıyor mu?” diye sordu. Biraz önce de sormuştu ama emin olmak istiyor gibiydi. Zaten acısa da pantolonumun üstünden bile olsa sıcaklığını hisseder gibi olduğum eli geçirirdi. Parmakları hafifçe masaj yapar gibiyken elinin konumunun farkında mıydı acaba?

“Barlas.” diye uyardım. Gözlerini kırpıştırarak gözlerime baktı. Tek derdinin kaslarımı rahatlatmak olduğumu böylelikle kesinleşti. Sanırım ben biraz sapıklık günümdeydim… “Allah’tan kalçamın yanına düştüm yani.” dediğim gibi utandım ve bakışlarımı kaçırdım. Düşünmeden konuşmuştum. Direkt kalçamın üstüne düşsem, kalçama mı dokunacaktın, diye hayıflanmıştım ama böyle cümleler kurmak bile ateş basmasına sebep oluyordu çünkü aramızda kalçama dokunmak ve çok daha fazlasını yaşadığımız uzun bir sevgililik geçmişimiz vardı.

Elini yavaşça kalçamın yanından çekerken şaşkın bir şekilde güldü. O da herhalde bir anda konunun bel altı bir yere gideceğini beklemezdi. “Yani, bu şartlar altında beni güldürebilecek tek insansın.”

Birkaç nefes daha etrafa bakarak oyalanıp utancımı yutkunduktan sonra ona baktım. “Acımıyor bir yerim.” diye konuyu değiştirdim.

“Ellerim mi iyi geldi?” diye sordu. “İstersen bir tüm vücudu genel kontrol yapa…”

Yumruğumu gösterdiğimde hafifçe sırıtıp başını salladı ve güvenli bir konuya döndü. “Şimdi sen, ben kendim düştüm mü diyorsun, ne diyorsun, anlat bakalım.”

Emin bile olmadan adama saldırmıştı. Belli ki ben düştükten sonra görmüştü. Kemal herhangi bir günün, herhangi bir saatinin, herhangi bir dakikasında masum olamazdı ama demek ki masum olsa bile dayak yiyecekti. Can’ın da Kemal’e güvendiğini görmek, benim bu iddiama inanma ihtimalini arttırmış olabilirdi ama bu tamamen Kemal’in iyi bir sahtekâr oluşundan kaynaklıydı.

Başımı salladım. “Telefonun niye elindeydi? Niye üstüne yürüyordu?”

Sorular artınca cevaplarım azaldığı için üfleyip yanından geçtim. “Benimle geleceksin.” dediğinde dönüp ona bakmadan “Senin arabana yürüyorum aptal!” dedikten sonra çalıntı arabayı gösterip “Yani, her kimin arabasıysa.” dedim.

“Bu benim.” dedi.

“Senin araban mı var?” dediğim sırada yanıma yetişmişti. Biz sevgiliyken babasının arabasını kullanırdı, sonrasında kanser masrafları için satmışlardı ve tanıdık abilerinin arabalarını ara ara ödünç almıştı.

“Evet. Akşam yemeğine giderken polis çevirmesine takılmak istemedim.”

Bu akşamı riske atmak istememesine gülümsediğim sırada kilidini açtığı arabanın benim oturacağım tarafının kapısını açtı. Arabaya binerken sorgu, sualinden nasıl kurtulacağımı düşünüyordum. Her türlü bu işin peşine düşecekti. Ve muhtemelen gecenin köründe olan bu görüşmelere bundan sonra dâhil olmak isteyecekti. Kemal’e güvenmediği kesindi. Güvense de adamın tekiyle bu saate harabe bir evin yanında ya da herhangi bir yerde, hatta gündüz vakti de görüşmemi istemezdi. Sorularına yeterli cevapları veremezsem de Kemal’i tekrar dövecekti. E bir de kardeşimin yurdunda sorgulamalara başlamış Ata problemim vardı! Kemal desen, ayrı bir dertti! Tüm bunlarla nasıl baş edeceğimi bilmiyordum ama en büyük dert Barlas gibiydi çünkü Kemal ve Ata’dan kurtulmak istiyor, Barlas’ı ise korumak istiyordum.

O da arabaya bindi. Emniyet kemeri takmamı hatırlattı. Emniyet kemerlerimizi taktıktan sonra yola çıktı ve tekrar “Anlat.” dedi.

“Yarın konuşsak? Sandığın gibi bir şey yok ama ben çok yoruldum gerçekten. Sana da hesap sormam lazım, onu da yarın yaparım. Bu gece bitsin artık lütfen.”

O kadar konuştum ve tekrar “Anlat.” dediğinde sinirle ona baktım. “Lafımı kessene o zaman! Niye sonuna kadar konuşturtuyorsun!”

Güler gibi oldu ama yumuşamak istemedi. Aklının bir köşesinde hâlâ Kemal’in beni itmiş olabileceği ihtimali varken gevşeyemiyor gibiydi. “Önce sen anlat o zaman. Nereden buldun beni?”

“Anlat.” diye tekrarladı ve onu boğmak istedim. “Üstümdeki her şeyi didik didik edeceğim. O takip cihazını yok edeceğim.”

Sessiz kaldı ve takip cihazı mı var, başka bir şey mi, hiçbir ipucu alamadım. Bizzat takip etmiş olsa, ya da takip eden biri haber verse Kemal’le aramızdaki sürtüşmede çok daha fazlasına şahit olur, olay daha da kötü hale gelirdi. Sonradan gelmişti. Gittiğimi fark edince, bir şekilde konumumu öğrenmiş olmalıydı. Ama nasıl?

Kolundan dürttüm. “Peşimden gelip durmanı istemiyorum!”

“Geceleri harabe evlerde adamın tekiyle rahat rahat buluş diye mi?”

“Ya sanki harabe eve adamla…” dediğim sırada gözleri yoldan bana döndü ve bakışları tek başıma susmamı sağlayabilse de olabildiğince gergin bir şekilde “Cümleni bitirme.” dedi. “Araba sürmesem işte susturmak için öpebileceğim bir andı.” dedikten sonra arabaya bedelini ödetmek ister gibi tek eliyle tuttuğu direksiyonu sıkarak sürmeye devam etti. Resmen arabaya da öfkelenmişti.

Kollarımı göğsümde birleştirip önüme döndüm. “Ben uyuyacağım Barlas. Tepeme de yarın üşüş. Kavga etsek, benim de edecek çok sebebim var. Her şeyi yarına bırakıyorum.”

“Tepende ben varken uyuyabileceksen uyu.”

“Öyle de güzel uyurum ki.”

“İyi, senin evine gidiyoruz o zaman.” dediğinde sesimi temizleyip rahatsızca kıpırdandım. Bugün bir evde baş başa kalmak için doğru bir gün değildi. Zaten, hiçbir zaman doğru değildi. “Evime sadece erkek kedi girebiliyor.”

“İyi, bize gidiyoruz o zaman.”

“Bir daha sizde kalırsam Canan teyze nikâh başvurumuzu yapar, olmaz.” diye direndim.

“Annemler dönmedi.” dediğinde üfledim. Sorunu çözmüş gibi cevaplıyordu ama sorun baş başa kalmamızdı zaten!

“Korkuyor musun?” diye sorunca gözlerim ona döndü ve hiç anlamamış gibi baktım. Masum bakışlarıma kanmadı ve sırıtışı genişledi. Işıklarda dururken gözleri dudaklarıma indi. Biraz oyalandı. Kalbimi duymaya başladım ve tekrar gözlerime baktı. “Benim elimi kolumu bağladın, öpemiyorum ama bizzat öpmekten korkuyor musun?”

Gözlerim gözlerinde takılı kaldıkça keyfi arttı ve yeşil yandığı için yola dönmek zorunda kaldı ama sık sık göz ucuyla bana baktı. Ben de önüme döndüm ve derin bir nefes alıp verdim. “Baş başa kalmamızdan?” diye ekledi.

“Uykum var. Daha kapıda uyumaya başlarım ben zaten. Boşuna umut etme.”

“Sen uyumaya çalış ama ben uyutmayacağım.” dediği gibi gözlerimi ona çevirdim. Hafifçe gülüp “Sorular sorarak.” diye ekledi. Bir an, başka türlü sanmıştım…

Of! Çok yorgundum ve aklımda bir sürü derdim vardı. Alenen korunmasız haldeydim ve gerçekten bir an önce uyuyup yarına kalkanlarımı yeniden kuşanarak kalkmalıydım.

“Birlikte kalmak istemiyorum Barlas.”

“Birlikte kalmayacağız zaten. Cevaplarımı alınca, gideceğim.”

“Ben uyumaya başlıyorum. Ve eminim ki beni uyandırmayacaksın.” dedikten sonra bacaklarımı koltuğa çekip dışarıya doğru dönerek gözlerimi kapattım. Mümkünse uyandırmadan taşırdı. Ben de uyansam bile uyuyor taklidi yapacaktım.

Keyifli bir imayla “Rüyalar görme sonra.” dediğinde gözlerim hızla aralandı ve camın yansımasında göz göze geldik. Hızla geri kapadım ve başımı dizlerime doğru eğerek yüzümü örterken “Seni anlayamıyorum.” diye bir şeyler gevelerken esnemeye çalıştım. Resmen hayat bana oyunculuk yetenekleri katıyordu ama Barlas oyunculuğumun geçtiği izleyicilerden biri değildi. Onu kandırmakta zorlanıyordum.

“Uyursan, yatağımda uyanırsın.”

“Şu cümlelerini doğru düzgün seç.” derken başımı kaldırmış, ona çevirmiş, ters bir şekilde bakıyordum. Güldü ve direksiyonu tutmayan eliyle vitesi değiştirdikten sonra beni gösterdi. “Aklı başka yere kayan sensin.” dedikten sonra önüne döndü ve tekrar güldü. “Hayır yani, sonra benim de kaymak zorunda kalıyor.”

Heyecan beni boğmak üzereyken sağıma dönüp yeniden dizlerime gömüldüm. “Geçti herhalde, gerginliğin?” dediğim gibi gülüşü durdu. “Ben kendim düştüm, dedin ama başka türlü bir şey olduğuna dair küçücük bile bir şüphem kalırsa yemin ediyorum o Kemal’in…” dediği sırada “Şş, küfür yok. Uyuyorum.” diye mırıldandım.

“Bu sefer ben mi senin yatağında uyansam?”

“Barlas, sus ya!” diye çıkıştım ama başımı biraz olsun kaldırmadım. Yüzümü görsün istemiyordum. Böyle konuştuğu için uykum da kaçmıştı. Zaten aklımda on beş filmlik senaryo varken nasıl uyuyacaktım, hiç bilmiyordum ama böyle yaparsa uyuma taklidi de yapamazdım.

“Bunu sen istedin.” dediğinde sessiz kaldım. Gerçekten beni yatağına mı götürecekti? Sorguya çekmesinden iyiydi, kokusuyla uyumayı seviyordum ama işte uyumak dışında bir şeyler olmasından korkuyordum. Çok zor bir gündü, direncim düşüktü. Çok yakında istemsiz bir yakınlaşma yaşamamız yetmezmiş gibi, bugün de yakınlaşmalar devam etmişti. Patlamaya yaklaşan bombalar olarak yan yana durmamız tehlikeliydi ama dediğini yapacağını biliyordum. Kemal’e karşı şüphesi kalırsa işler zorlaşacaktı. Yeterince aklımı toplamadan bu konuya dair açıklama yapamazdım. Hazır cevap hissetmiyordum.

Umarım uyurum, diye dualar ederken araba ısınsın diye klimayı açan Barlas sağ olsun neyse ki mayışıyordum. Uyursam, güzel bir plandı. Kokusuyla uyurdum ve onunla uyanırdım. Sabah Canan teyzeler basar gibi gelmediği sürece gayet güzel bir plandı çünkü öyle bir şey olursa, aramızda bir şeyler geçmediğine ben bile inanmayabilirdim.

“Sana deliriyorum,” diye mırıldandığını duydum. Gerçekten uyur gibi mayıştığım ve sessizlik sürdüğü için sessiz konuşmuştu. Biraz sitemli ama çokça teslimdi. “Hem senin yüzünden, hem de senin için.”

Gülümser gibi oldum ama mimiklerim de mayışıktı. Uykuya dalmak için ihtiyacım olan huzuru vermişti. Yanımda oluşu ve kendimi güvende hissedişim zaten asıl huzuru verendi, konuşmasa da olurdu ama bir de konuşup da güzel cümleler kurunca…

Uykudan uyanır gibi olduğumda gözlerimi aralamak istedim ama ağırlıklarına karşı koyamadım. Önce üşüdüm, sonra ısıtan kollar sardı bedenimi. Arabanın kapı kapanma ve kilit sesini duyarken başım göğsüne yaslandı. Hızlıca uyum sağlayarak kollarımı boynuna doladım ve gülümsedim. Bu sefer bir rüyada olmadığımı biliyordum ama ancak bir rüyada gibi davrandıkça özgür olduğumu da biliyordum.

Ne kadar sonra bilmem, yavaşça yatağına uzandırırken uykumu açmamak için olsa gerek odanın ışığı kapalıydı. Beni yatağa uzandırmak için üstüme eğildiğinde, göğsünde yattığım süre boyunca aldığım kokusundan son demlerimi soluduğumu biliyordum. En azından bizzat teninden çıkan son demlerdi. Sonra yorganıyla, yastığıyla yetinecektim.

Montumun fermuarını açtı ve çıkartmaya başladı. Uykulu uykulu yardımcı oldum. Ayakkabılarımı da çıkardıktan sonra yere koydu. Bir elini yastığımın yanından yatağa yaslarken yüzüme eğilmiş olmalıydı, soluğunu hissettim. Diğer eliyle yanağımı severken gözlerimi açmaya cesaretim olmasa da yarı uyanık, yarı uykulu olduğumun farkında olmalıydı. “Güzelim, giyecek bir şeyler ayarlayayım mı Yağmur’dan?”

Onaylamaz sesler çıkarttım. Uykumu açıp onunla göz göze gelmek istemiyordum. Böyle karanlıkta ama onunla, her şey çok güzeldi. Güzelim, demesini git gide normalleştiriyorduk. Yani… Kalbim hiç normalleştirmiyordu, her seferinde ayrı heyecanlanıyordu ama tepki vermedikçe, o da kullanmaya başlamıştı. Özellikle de bu gibi, sanki sevgiliymişiz gibi davrandığı anlarda kullanıyordu.

“Senin evden de alıp gelebilirim.”

Yine onaylamaz sesler çıkarttım. “Benden bir şeyler de verebilirim.”

Elim, görmediğim için tahminen yüzüne gitti. Önce parmağım gözüne çarptı ve o da irkilir gibi olarak güldü, ben de uykulu uykulu güldüm. Sonunda işaret parmağım dudağını buldu ve susması için “Şş. Sadece uyumak istiyorum.” dedim. Yumuşatıcı kokan bir kıyafetini değil de, üstünden çıkan bir şeyi verse giyerdim ama bunu da sesli bir şekilde isteyemezdim. Ancak bunun için kalkıp üstümü değiştirme zahmetine girerdim.

Dudaklarına yaslı işaret parmağımı öptüğünde yeniden gülerek elimi çektim ve ellerimi başımın altından yastığa yaslayarak onun olduğu tarafa doğru döndüm. Pikeyi üstüme çektikten sonra yeniden yüzüme eğildi ve ellerini başımın iki yanından yatağa yasladı. Bir dizi de yatağa yaslıydı, ağırlığını hissediyordum.

“Bu sefer ‘yanımda kal, gitme’ yok mu?” dedi, yaramaz bir keyifle. Sesini çaresiz bir beklenti de süslüyordu ve çok tatlıydı. Gözlerimi aralayıp yanaklarını sıkma isteğime karşı koydum. Şu anda kendime tanıdığım tek lüksüm, yatağında uyumaktı.

Mayışık dudaklarım ne kadar başardı bilmiyordum ama sırıtır gibi hissettim. Ağzımda geveleyerek “Yok.” dedim çünkü uykulu da olsam, kendimde olduğumu biliyordu. Belki bir gün, tekrar, yanında kendimden geçersem… Eminim ki o halim, bu şansı kaçırmazdı.

“Ben, ‘yanında kalayım, gitmeyeyim’ desem?” diye şansını denediğinde yine ama bu sefer gülerek “Yok.” dedim. Daha sert tepkiler vermem gerekiyordu ama mayışıktım ve tepkilerime engel olmak zordu. Yok, derken irademi yeterince zorluyordum zaten.

“Gidiyorum o zaman?” dediğinde onaylar sesler çıkardım.

“Fikrini hâlâ değiştirebilirsin.”

“Yok, sağ ol.” dedim. Bir an önce gitse iyi olurdu yoksa gerçekten yanaklarını sıkacaktım.

“Eğer fikrini değiştirirsen, seslenmen yeter.”

Onaylar sesler çıkarttım. “Duyarım da, duymazsam falan, telefonunu başucuna koyuyorum. Ararsın.”

Yine onaylar sesler çıkarttım ama umutla beklemesin diye “Ama olmaz öyle bir şey.” dedim. Zaten uykumu biliyordu, sabah zor uyanıyordum, gece uyanıp yanıma çağıracak halim yoktu. Sarhoş falan olmalıydım, ancak öyle olurdu. Yanında alkol almamayı aklıma kazıdım. Bu akşam söylediği ‘rakı balık’ çok tehlikeli bir teklifti. Sevgiliyken de alkol aldığım zamanlarda onunla yakınlaşmaya dair çok davetkâr ve talepkar oluyordum. O da seve seve kabul etme yanlısı oluyordu. Hatta sesli dile getiriyorsam cümlemin bitmesini beklemiyor, hareketlerimle belli ediyorsam birkaç saniyeden fazla çabalamamı gerektirmiyordu.

“Sen sanki açıldın biraz, konuşsak mı seninle?” dediği gibi cevap vermeyi bırakıp uykuya dalıyormuş gibi yaptım ki bu uykulu halimle bunun taklidini yapmak zor değildi. Güldü ve yanağıma yöneldi. Nefesini tenimde hissettim. “Öpebilir miyim?” diye sorduğunda vücudum heyecanla kasıldı. Bu nefes alış verişlerimle uyumadığımın farkında olmalıydı, zaten taklidim komik görünüyor olsa gerek, gülmüştü. Hayır, demedim ama sessiz kaldım. Sanki uyuyormuşum gibi. İkimiz de bir yalana inandık. Ben uyuyormuşum gibi, o da inanmış gibi yaptı ve tenimi soluyarak öptü.

Dudakları geri çekildi ama doğrulmadan birazcık daha kaldı. Nefesimi kesen bir ‘birazcık’ daha. “İyi geceler yalancı güzelim.”

Uyumadığımın farkında olduğunu sesli de dile getirdiğinde bunu düzeltmeye çalışacak gücüm yoktu. “İyi geceler yalancı dedektif.” dediğimde hafifçe güldü ve nefesi tenimi gıdıkladı. Ben de gülümsüyor olmalıydım, uykuya dalmak üzereyken mimiklerimi tam olarak hissedemiyordum. Bir dedektif tutsa, beni daha zor bulurdu, emindim.

Ardıma uzanmasa da, odadan çekip gitmemişti. Hatta yatakta bıraktığım boşluğa sığabildiğim kadar oturmuştu. Beni biraz izlemek istemesi heyecanlandırıyor olsa da uykuya teslim oluyordum.

Bu dünya üzerinde en çok birbirimize güveniyor olmalıydık ve bu garipti, çünkü son zamanlarda en çok birbirimize yalan söylüyor, bir şeyler saklıyorduk. Farkımız vardı tabii. O bir bana olan sevgisini saklamazken, bense en çok onu saklamaya çalışıyordum.

Ne kadar başarabiliyordum, bilmiyordum ama en azından ardıma yatıp kollarını bana sarmak isteyen Barlas’ı şimdilik reddedebilecek kadar iplerim vardı hâlâ. Yaşanan son gelişmeler bu ipleri sıkılaştırmamı mı sağlayacaktı, gevşetmemi mi bilmiyordum ama,

Yarın çözmem gereken bin beş yüz elli altı tane problem varken şimdi sadece yanağımı öpüşünü anımsayıp kokusuna sarılarak, onun yatağında uyumaya teslim olacaktım.

**

Sizi bilmiyorum ama ben bu bölümü çok sevdim. Zaten yazdıkça yazdım, kitabın en uzun bölümüydü. Asya ve Barlas, yazdığım en sevdiğim çift olma yolunda. Melankolik hâlleri bana resmen haz veriyor daksjhglk

Siz ne düşünüyorsuunuuzzz? Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruuumm ^^

 

193

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!