15. BÖLÜM - SONSUZ SANİYELER -
HELLLOĞĞĞ
Bölüm şarkısı;
Canozan - Aşk
Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruuum ^^
İyi okumalaar dileriiimm

**
Gözlerimi tanıdık bir kokuyla aralarken dudaklarım hareketlenmişti bile. Odaksız gözlerim, ışığa alışmaya çalışarak kısık bir şekilde gezinirken algılarım daha uyanamamıştı. Sımsıkı sarıldığım kokunun kaynağına, kollarımın arasındaki yastığa baktıktan sonra çalışma masasının tahrip olmuş köşesine, duvardaki artık bir şeyin asılı olmadığı çivi izine baktım. Yatakta sola doğru dönüp yanı başımdaki komodinin üstündeki Barlas’la babasının resmine baktıktan sonra sonunda algılarım bana, ben de algılarıma ‘Günaydın’ diyebildim.
Düşünceler geriden gelirken refleks olarak fotoğraf çerçevesine uzandım ve sırt üstü uzanarak kendime çekerken yüzümün önünde tuttum. Başparmağım Barlas’ın beş yıl önceki halini severken gülümseyişim genişledi. Lisede saçlarını bir serseri gibi dağınık kullanırdı ama bu fotoğrafta üniversitedeydi. Henüz Polis Yüksekokulu’nu bırakmamıştı ve disiplin gereği memur gibi tıraşlıydı. Her ne kadar sakalları hassas tenime temas ettikçe bir süreliğine minik kızarıklıklar bıraksa da, sakallarını severdim ama sakalsız halini de seviyordum. Ben sanırım her halini seviyordum.
Babasının hastalığının son zamanlarında çekilmiş bir fotoğraftı ve kameraya gülümseyen Barlas’ın bunu yapmakta ne kadar zorlandığını biliyordum. Gözleri uykusuzluktan ve hüzünden kızarık olmasına rağmen babasının ricasıyla son bir hatıra fotoğrafı çekilmişlerdi. Barlas, veda edermiş gibi bunu yapmak istememişti ama babasını da kıramamıştı. İyi ki de kıramamıştı çünkü gerçekten, bu fotoğraf bir vedaydı.
Aynı sebeple, bu fotoğraftan sonra bizim de Barlas’la kameraya baktığımız bir fotoğrafımız olmamıştı. Bazen çevremiz biz bakmazken doğal bir şekilde çekerdi. Ya da dondurma yiyerek yürürken bir sokak sanatçısıyla karşılaşırsak çizdiği bir resimle ölümsüzleşirdi mutluluğumuz ama o günden beridir bir telefon kamerasına gülümsemek istememişti Barlas. Sanki yine birine veda edecekmiş gibi hissettiğini söylemişti. Özellikle de bana, hiç veda etmek istememişti. Yine de üç yıl sonra ben ona veda etmiştim… Son iki yıldır mutluluğumuzu yansıtacak hiçbir iz bırakamamamız da şaşırtıcı değildi. Zaten ayrıydık ve mutlu değildik.
İç çekerek çerçeveyi açısını ezberlediğim şekilde koydum ve elimi geri çekmeden önce işaret parmağımla yüzünü son kez sevdim. Gözlerim yeniden odaya döndükten sonra yüzümdeki gülümsemeden kurtuldum ve “Burada ne bok arıyorum?” diye fısıldadım. Gözlerim bölmeleri camlı eski tahta kapıya dönerken dudağımın kenarını kemirerek dün akşamı düşündüm. En son dizi izliyorduk. Uyuya mı kalmıştım? Ama Yağmurlara ‘reklamlar bitince beni uyandırın’ demiştim! Belli ki uyandırmamışlardı. Salonda uyansam yine sorun değildi ama… Barlas’ın odasındaydım!
Gözlerim düşünerek gezinirken aklıma gelen detaylarla kaşlarım çatıldı. Yataktan hızla doğrulurken gözlerim iyice kısılmış, bakışlarım da bir noktada takılı kalmıştı. Elim kalçamın yanından yatağa yaslıyken diğer elim enseme doğru gitti ve düşünerek ovalamaya başladım. Her gece gibi bir sürü rüya görmüştüm. Kâbus gördüysem bile hatırlamıyordum. Bazı rüyalar uyandıktan sonra kâbusa dönüşürdü çünkü gerçek olmadıklarını fark ederdin. Öyle rüyalar Can’ın hâlâ yanımda olduğu, Barlas’ın ise hala sevgilim olduğu rüyalardı. Kâbuslarda genelde babamın ölüsünü, annemin beni öldürmeye çalıştığı günü, yediğim dayakları ve Barlas’ı kaybedişimi tekrar, tekrar görürdüm. Dün gece gördüğüm rüyalardan birinde tam da bu odadaydım. Başım omzumun ardından yatağa dönerken kalp atışlarım kulağımda yankılanıyordu. Bacaklarımı yataktan sarkıp sağ bacağımı stresle sallarken gözlerim hâlâ yatağın sol tarafındaydı. Rüyamda Barlas’ın hemen ardımda uzandığını görmüştüm. Hayır görmemiş, hissetmiştim çünkü rüyam boyunca gözlerimi hiç açmamıştım. Detaylar bölük pörçük şekilde zihnime ulaştıkça yüzümdeki ifade de derinleşiyordu. Tam şu an yüz felci geçirmiş gibi görünüyor olmalıydım. Rüyamda Barlas beni bu odaya getirmiş, yatağa yatırmıştı. Bana ‘güzelim’ demişti… Ah, öyle derkenki sesini ne çok özlemiştim ve sanki gerçekten duymuş gibiydim. Bırakıp gidecekken yanımda kalması için sızlanmıştım. Bana ‘seni seviyorum’ demişti… Hatta, çok seviyorum, demişti. Yüzüm hızla gevşerken ve bir gülümsemeye teslim olurken ellerimin tersini ısınan yanaklarıma götürdüm. Sağ yanağımı soluyarak öptüğünü hatırlıyordum, sanki hissi hâlâ tenimdeydi. Öptüğü yeri sever gibi gezdirdim parmaklarımı. Sonra… Israrlarımla ardıma uzanmıştı. Başta reddetmişti çünkü… Gözlerim kısılırken detayları hatırlamaya çalışıyordum. Pişman olacağımdan falan bahsetmişti. Neden pişman olacaktım ki, bir rüyada? Sonra yine de ikna olmuştu ve kolları… Ah o kolları vücudumu sarmıştı. Kalbim nasıl ki onda atıyordu, vücutlarımız da tek bir bedenmiş gibi sarmıştı birbirini. Tıpkı yıllar öncesi gibi…
Bana, onda sevdiğim üç şeyi sormuştu. Kokusundan bahsettiğimi hatırlıyordum. Bir şeyler daha söylemiştim ama hatırlamıyordum. Sonra rüya içerisinde rüyaya dalmıştım. Yutkunurken endişeli gözlerim kapıya döndü. Ya, tek bir rüyaya daldıysam? Dudağımın kenarını kanatmak ister gibi ısırırken bacağımı da tekrar titretmeye başladım. Barlas’ın odasında uyanıyordum ve gece Barlas’ın beni odaya getirdiği bir rüya görüyordum. Dünkü sohbetimiz gibi ‘pişman olma diye’ demişti ve rüyalarımdaki gibi mutlu bir sevgili gibi değil de… Hüzünlü, özlem dolu bir âşık gibi davranmıştı. Bu hatırladıklarım bir rüya değil de… Gerçek bir anı olabilir miydi?
Heyecandan kuruyan dudağımı yaladıktan sonra ciğerimde nefes bırakmayana kadar üfledim. Nasıl anlayacaktım ki? Barlas’ın ağzını arayabilirdim ama çok dikkatli olmalıydım yoksa gerçek bir anı değilse, sadece bir rüyaysa, ona dair rüyalar gördüğümü belli etmiş olurdum. Gerçek bir anıysa da zaten başım büyük beladaydı çünkü hâlâ sevgiliymişiz gibi davranmıştım. Bu da başlı başına Barlas’a birçok hissimi anlatırdı. Bir de… Onda sevdiğim üç şeyden bahsetmiştim. Yani onu sevdiğimden… Öyle mi algılardı? Hâlâ onu sevdiğimi? Gizleyememem yetmezmiş gibi bir de dile mi gelmiştim?
“Ah be Asya…” diye sızlandığımda yüz ifadem hızla donuklaştı. Barlas da öyle söylemişti. Sonra ben sızlanmıştım ve “Ah be güzelim…” diye düzeltmişti. Bir rüyada olsak, hâlâ mutlu ve beraber olduğum sevgilim niye sadece ismimle seslenir ve en önemlisi de, ‘Ah be’ diye sızlanırdı?
Saçımı başımı yolmak isterken “Niye dönmüyorsun ki evine?” diye fısıldayarak kendimle savaş başlattım. Yorganı döver gibi sağıma fırlatıp yataktan kalktım ve terliklerimi tekmeler gibi giydim. Ellerim ensemde küçük odada volta atarken yüzümü buruşturdum. “Ne diye dizi izlemeye geliyorsun? Defolup git, evinde uyusana!”
Ellerim ensemden yanaklarıma kayarken adımlarım duraksadı ve gözlerim kapıya dönerken bir deli gibi değişip duran lanet ruh halim yüzünden tekrar gülümsedim. Bir rüya değilse, beni sevdiğini duymuştum. Beni çok sevdiğini… Yanağımı ve hatta saçlarımı öpmüş, sımsıkı sarılmıştı. Bir rüya değilse, hatırlamıyormuş gibi davranıp bedenime bir ödül gibi bahşettiğim bu anıya tutunabilirdim bir süre. Bir yandan da eziyet gibi olsa da…
İçim içimi yerken bu olayı, bana dosttan çok düşman olan zihnimle çözemeyeceğimi fark ettim ve bir hışımla kapıdan çıkmadan önce bile duraksayıp sağımda kalan duvardaki aynadan tipime baktım. Saçlarımı topladığımı hatırlıyordum ama düşmüş olmalıydı ki saçlarım yine keçe gibi olmuştu. Ellerimle çaresizce düzeltmeye çalıştım. Kaymış pijamalarımı da düzelttikten sonra savaşa hazırlanır gibi derin bir nefes alıp verdim ve hızla kapıyı açıp koridora çıktım. Saate bakmamıştım ama alarm çalmadığı için muhtemelen geç saate kadar uyumuştum ve normal şartlarda Canan teyzenin çoktan uyandırmaya çalışmış olması gerekiyordu. Burnuma güzel kokular geldiğine göre kahvaltı henüz hazırlanıyordu. Belki de onlar da geç kalkmıştı. Barlas’ın ıslık çaldığını duyabiliyordum. İleriden geliyordu, ya salonda ya da mutfaktaydı. Anımsadığım ama tam olarak seçemediğim bir şarkıyı ıslıkla söylüyordu ve sesi keyifli geliyordu.
Koridorda aptal aptal dikilerek sanki ileriden canavar çıkacakmış gibi kapısız salon eşiğine bakmak yerine bir cesaret ilerlemeye başladım. Gözlerim ilerledikçe görüş açımın genişlediği salonda birileriyle karşılaşmak için gezindi ama göremedim. Zaten kapı sesini ve adım seslerini duymuş olmalılardı, niye seslenmemişlerdi, anlamamıştım. Salon eşiğine vardığımda ve salonda kimseyi göremediğimde gözlerim sağ duvarda kalan mutfak kapısına döndü ve ilerlemeye devam ettim. Mutfak kapısına vardığımda hemen kapının yanındaki duvara yaslı buzdolabı görüş açımı daraltsa da ocağın önünde patates kızartmalarını kevgirle tabağa alan Barlas’ı gördüğümde mıh gibi dikildim. Niye keyifliydi ki?
Yüzünün sadece sol tarafını görsem de ıslığına yansıyan keyfi dudaklarında da gördüm. Keyfi endişemi arttırırken yutkundum. Ellerimi karnımın önünde kavuşturdum ve parmaklarım birbirine eziyet ederken kanamasını istemediğim için dudaklarımı kemirmeyi bırakmaya çalıştım.
Ben öylece eşikte dikilmiş, keyifli Barlas’ı derin düşünce ve endişelerle izlerken ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum ama haşlanmış yumurtanın kabuklarını soyarken bir kere bile bana bakmamış olmasına rağmen “Gelmeyi düşünüyor musun artık?” diye sordu.
Neredeyse yerimde sıçrayıp hızla “Şey, tabii.” diyerek hareketlendiğimde hafifçe gülerek başını bana çevirdi ve ona yaklaşmamı parlayan gözlerle izledi. Pıtı pıtı yanına gidip parmaklarımı endişeyle birbirinde gezdirmeye devam ederken sesimi temizledim ve muhtemelen oldukça garip ifademden kurtulmak için gülümsemeye çalıştım ama gülümsemem de bir o kadar garip olmalıydı ki Barlas tekrar güldü. Gözlerim Barlas’ın parlayan gözlerinde, keyifli yüz ifadesinde gezinirken sebebini sorgulayarak “Günaydın.” dedim.
Elindeki kabuğu soyulmuş yumurtayı tabağa koyup kulağıma kadife değer gibi gelen ses tonuyla “Günaydın.” dedikten sonra kabuğu soyulmamış bir haşlanmış yumurtayı uzattı. Algıları kapalı, komut verilmeye müsait ve ayarları bir hayli bozulmuş bir robot gibi hissettiğim için yumurtayı aldım ve o da kendisine bir başka kabuğu soyulmamış haşlanmış bir yumurta aldı. Yumurtama doğru uzattığında gözlerimi kırpıştırarak ben de uzattım ve yumurtalarımız oldukça kibar bir temasta bulundu. Barlas sırıtışında alt dudağını ısırdıktan sonra biraz da muzip bir şekilde “Daha sert olabileceğini biliyorum güzelim.” dedi ve gözlerimin irileşmesini izledi. Kalp atışlarımı yüksek desibelde duymuş bile olabilirdi, bu nabzımla mümkündü. Alaylı bir mahcubiyet ifadesini yüzüne yerleştirdi “Pardon, öyle alışkanlık.” dedi. Dün gece hiçbir şey olmadıysa bile kesinlikle bir şeyler olmuştu…
Sesimi temizleyip istediği sertliği ona bir hayli göstererek yumurtasını kırdığımda keyifle “İşte böyle.” diyerek yumurtayı soymaya başladı. Ben de yumurtayı kabuklarından çok beyazlarından da ayırmak ister gibi bir hışımla soymaya başlarken “Nasıl bir alışkanlık?” diye sordum.
Kabukları attığım tabağı gösterip “Onları yiyeceğiz herhalde.” diye alay ettiğinde, soyduğumdan çok çöpe attığımda daha fazla yumurta parçası olduğu için hak versem de “Soruma cevap lütfen.” diye üsteledim.
Derin bir nefes alıp verdi ve oldukça yavaş, böyle onu boğmak isterken arada bir de öpmek için mola vereceğim bir yavaşlık ve tatlılıkla soyduğu yumurtayı tabağa koydu. Eziyet ettiğim yumurtayı da ellerimden kurtarırken bir hayli temas ederek gözlerini gözlerime çıkardı. Ben bir heyecan fırtınasında oradan oraya sürüklenirken yamuk bir gülümsemeyle temasları sonlandırdı ve yumurtanın gerisini kendi soyup onu da diğerlerinin yanına koydu. Vücudumun ardına geçtiği sırada gözlerim de hareketleri kadar yavaş bir şekilde onu izliyordu. Ardımdan yaslanıp önüme doğru uzandığında boynumu kırmak ya da garip görünmek istemiyorsam artık bakamayacağım kadar ardımda –ve dibimde- olduğu için irileşen gözlerim önüme döndü ve kekeleyerek “Ne-ne yapıyorsun?” diye sordum. Resmen vücudu, vücuduma yaslıydı ve hiç de masum düşüncelere ve niyetlere sahip değildim. Bana bu kadar yaklaşmamalıydı.
Düşüncelerimin ve hareketlerinin aksine bir çocuk kadar masum bir ses tonu ama ciğerini bildiğim için sezdiğim bir yaramazlıkla “Ellerimi yıkıyorum.” dediğinde yutkunup vücudumun iki yanından uzattığı ellerinin hemen önümdeki lavabodan suyu açışını izledim. Söylediği gibi ellerini yıkıyor olabilirdi ama vücudum tezgâhla arasında kalmıştı!
Zihnimdeki şeytan da melek de ‘dön şu adamı öp’ diye bas bas bağırırken heyecandan lavabo mermerine yasladığım ve parmaklarımla saçma sapan bir ritim tuttuğum ellerimi de ellerinin arasına aldığında gözlerim mümkünmüş gibi biraz daha irileşti. Aynı ses titremesiyle ve tıpkısı bir kekelemeyle “Şimdi ne-ne yapıyorsun?” diye sorduğumda çenesini omzuma yaslayarak güldü ve nefesi boynumu yaktı. Ellerimi de suyun altında yıkarken yine aynı sinsi bir masumlukla “Ellerini yıkıyorum.” diye cevapladı.
O ellerimle oyalanırken ve yüzüm muhtemelen patates kızarttığı yağdan daha sıcakken ne diyeceğimi bilemeyerek “Barlas, annen gelecek şimdi…” diyerek onu ardımdan hafifçe uzaklaştırmak için kalçamla geriye ittim ama bu asla ama asla iyi bir fikir değildi!
Barlas, beni daha da mahvedecek kadar etkilenmiş ve boğuk bir sesle “Asya, peki sen ne yapıyorsun?” diye sordu. Haklı sorusuna müthiş bir heyecanla “Ya, şey!” dedikten sonra çaresizlik ve sinirin harmanlandığı bir şekilde inledim. Hızla vücudu ile tezgâh arasından çıktım ve ıslak ellerimi üst dolap kapaklarından birinden sarkan havluya uzatıp kurularken gözlerimi ondan olabildiğince uzak tutup “Uzaklaş, diye öyle şey yaptım.” diye açıklamaya çalıştım. Gerçekten doğalgazı açık unutmuşuz da çakmak çakmışız gibi yanmıştı buralar.
Gözlerim, kaçtığına yakalanarak Barlas’ı bulduğunda yüzünde gördüğüm ifade zihnimde tehlike alarmları çaldırıyordu. Resmen tüm irade askerlerim ‘Safları sıkılaştırın!’ diye bağırıyordu ama kendi askerlerime saldırmama az kalmıştı. Beni yakan ama yandığı için öyle bakan bakışlarla suyu kapattı. Yaklaşıp aynı havluya ellerini uzatırken bir adım gerilesem de buzdolabı yüzünden fazla uzaklaşamadım. Bir elimi solumda kalan tezgâha yaslayıp soğuk mermerin bir nebze olsun yangınıma iyi gelmesini dilerken gözlerim kaçıp kaçıp yine Barlas’a dönüyordu. Barlas ise bizzat gözlerime bakıyordu. “Birincisi,” derken boğuk sesi hâlâ düzelmemişti ve dudağımı ısırmaya son anda karşı koyabildim.
“Annemler yok.”
Endişeli bir ‘Siktir’ çeker gibi “Deme be.” dediğimde heyecanla güldü ama arzuyla kasılmış çenesi eşliğinde bunu yaptığında yeni bir ‘siktir’ çekme isteği uyandırmıştı. Konu gittikçe tehlikeli bir hâl alıyordu. Birazdan ‘annen gelecek’ diyerek o yakınlığımızı görmesin diye uzaklaş, demeye getirmiştim. O şekilde yakın olmamamız için bin bir tane engel varken sanki sevgiliymişiz de annesinden utanıyormuşum gibi niye bu seçeneği seçmiştim, bilmiyordum. Zamanında da böyle olurdu. Biz yine zaman, mekân fark etmeksizin birbirimize çekilirdik ama eğer Barlasların evindeysek ben biraz daha iradeli bir şekilde, heyecanla gülerek aramıza mesafe katmaya çalışırdım.
Ellerini havludan çekip benim gibi, tezgâha yakın olan elini mermere yaslayarak karşımda dikildi. “İkincisi, senden uzaklaşmamı istediğinde başka yollar tercih edersen…” deyip tek gözünü kısıp yüzünü hafifçe buruşturarak “Daha iyi olur.” diye açıkladı. Ona hak vererek başımı salladığımda ikimiz de aynı anda yutkunduk ve tezgâhtaki ellerimizin heyecanı dağıtmak için oyalanırken aynı ritmi tuttuğunu fark ettik. Gözlerimiz ellerimizden birbirimize döndüğü gibi ritmi durdurarak ellerimizi çektik. Ben kollarımı göğsümde birleştirirken Barlas sırtını tezgâhtan yana dönerek kalçasını yasladı ve ilerideki duvara baktı. Bir sürelik sessizlikten sonra Barlas sesini temizleyip “Hadi, kahvaltı soğuyacak.” diyerek tezgâhtaki tabaklara yöneldi. Gözlerim ilk defa mutfak masasında gezindi. Son olarak yumurta ve patates kızartmalarını hazırlasa da mutfak masası çoktan hazırdı. Tabaklar, çatal, kaşıklar, çay bardakları, nihalenin üstüne koyulmuş çaydanlık, kahvaltılıklar, yumurtalı ekmek ve şimdi yine gözlerimin açısına gelmiş Barlas’ın koyduğu yumurta ve patates kızartmasıyla birlikte kahvaltı masası tamamlanmıştı.
“Sen mi yaptın?” diye sorarken yavaşça masaya yaklaştım. Benim için sandalyeyi çektiğinde de aynı yavaşlıkla oturmuştum. Kahvaltı sofrasına şaşırmam, ona haksızlıktı çünkü sevgili olduğumuz süre boyunca her günümüz ayrı kibarlığı ve sürpriziyle geçerdi ama yıllar sonra garibime gitmişti. Geçen günlerde de ailesiyle birlikte kahvaltı yaptığımızda garipsemiştim ama şimdi, baş başaydık ve sofrayı tamamen Barlas hazırlamıştı.
Hemen yakın çaprazıma, duvara yaslı sandalyeye otururken benim çoğu seferinde yaptığım gibi o da saati düşürme tehlikesi atlattıktan sonra yeniden benimle ilgilenip biraz çekingen bir gülümsemeyle “Afiyet olsun.” diyerek cevapladı.
Gözlerim masada gezinirken “Eline sağlık…” diye mırıldandım. Ben fosur fosur uyurken o kalkmış bunlarla uğraşmıştı. Sağ dirseğim masaya yaslanır ve elim enseme giderken dudağımın kenarını kemirerek bir soruyu tekrar tekrar düşündüm. Nereden kalkıp bu masayı hazırlamıştı? Yanımdan mı? Dün gece eğer bir rüya değilse… Yanımda uzanıyordu en son. Hatırladığım kadarıyla ‘Sadece birkaç dakika’ demişti ama… O da uyuyakalmış olabilirdi. Eğer öyleyse, uyandığımızda yaşayacağımız savaşı bertaraf etmek için yanımdan kalkmış olmalıydı.
Barlas tekrar “Afiyet olsun.” dedikten sonra eli, önümde hareketlendiğinde yeniden ona dikkat kesildim. Tabağıma yumurtalı ekmek koyuyordu. Sesimi temizleyip endişelerimden arınmaya çalışarak sandalyeden kalktığımda elleri duraksarken gözleri bana yükseldi ve bir an çekip gidecekmişim gibi baktı ama çaydanlığa uzandığımı gördüğünde rahatladı. Buruk bir gülümsemeyle çay bardaklarımıza çay koydum. O kahvaltı hazırladıysa, ben de en azından çaylarımızı koyabilirdim.
Tekrar yerime oturduğum sırada Barlas yaptığı sıcak kahvaltılıklardan birer tane tabağıma koymuş, şimdi de kendi tabağına alıyordu. Çayıma şeker koyup karıştırdım ve çatalımı elime alıp birazdan tadımın kaçabileceğini bildiğim için önce bir yumurtalı ekmeği yemeyi tercih ettim, yoksa içimde kalırdı. Ardından yumurtamı dilimlere ayırırken gözlerimi bir süredir uzakta tutmaya çalıştığım Barlas’a cevaplamadığı soruyu tekrar sordum. “Nasıl bir alışkanlık?”
Eğer dün gece rüyaysa bana en son iki sene önce ‘güzelim’ demişti ve sağda, solda kızlara ‘güzelim’ deyip durmuyorsa nasıl bir alışkanlık diline düşebiliyordu? Geçen günlerde de yanlışlıkla ‘güzelim’ diyecekti ama kelimesi bitmeden fark edip yutkunmuştu.
Sadece birkaç saniye sessizlik bile sabırsızlığımı arttırdığı için gözlerim mecbur ona döndü. Çayını yutkunup bardağı dudaklarından uzaklaştırırken kaşlarını kaldırarak hafifçe başını salladı ve yamuk bir sırıtışla “Başka kadınlara ‘Güzelim’ deyip demediğimi mi soruyorsun?” diye müthiş bir saydamlık ve açıklıkla sorunca patatesi zar zor yutkundum. Burnundan gülüp çenesinin ucuyla çayı gösterdiğinde gözlerimi devirsem de önerisine uyup çayımdan büyük bir yudum aldım ve boğazımı rahatlattım.
“Başka kadınlara dair sorularını birlikte çıktığımız akşam yemeğinde cevaplayacağımı söylemiştim.”
Sinirle dudağımı büzdüğümde gözlerini kırpıştırarak şirince sırıttıktan sonra ağzına bir zeytin attı. Hazımsızlıkla soluyarak bakışlarımı kaçırdım. Bir süre, nasıl göründüğüme dair kaygı gütmeden patatesleri savaşır gibi yedikten sonra “Dün gece burada uyuyakalmışım.” dedim ve konuyu açma tarzıma başımı eğip saçlarımla yüzümü kapatarak yüzümü buruşturdum. Burada uyanmıştım, adamla kahvaltı yapıyorduk ve ‘dün gece burada uyuyakalmışım’ diyordum. Hadi ya?
Barlas, “Bu ihtimalle, yanımıza taşındığın ihtimali arasında kalmıştım, açıklaman iyi oldu.” diye alay ettiğinde gözlerimi ona çevirdim ama keyfi yüzünden pek de sinirli kalamadım. Yine de hâlâ endişeliydim çünkü bir şeyler söyleyip durur gibiydi ama bir yandan da öyle gizli saklı konuşuyordu ki dün geceye dair yeterince bilgi toplayamıyordum. Güzelim, demiş miydi yani bana gerçekten dün gece? Bu muydu ‘alışkanlık’ dediği? Yoksa sevgili olduğumuz zamanlardan mı bahsediyordu? Ama öyle olsa, bunu yaramaz bir alayla söylemezdi ki…
Çatalımla yumurtamı eşelerken öyle normal bir sohbetmiş gibi ama gözlerimi anormal derecede ondan uzak tutarak “Koltukta uyuyakaldım, diye hatırlıyorum.” dedikten sonra eziyet etmeyi bırakıp yumurta dilimini çatalıma batırdım ve ağzıma attım. Çiğnerken göz ucuyla Barlas’a baktım. Gülmek isteyen dudaklarını yalayarak durdururken o da göz ucuyla bana baktıktan sonra kahvaltısını sürdürdü. Büyük bir yumurtalı ekmeği yemesini sabırsızlıkla bekledim ama bir yenisine uzandığında çatalımla, çatalına vurup onu yumurtalı ekmek tabağından uzaklaştırdım. “Cevap versene.”
“Bir soru sormadın ki.” diye eziyetini sürdürdüğünde üfleyip asıl derdimi dile getirdim. “Barlas, senin odana nasıl gittim?”
Gözleri gözlerimde bir süre baktı. Öyle ki, konuyu unutup gülümseyecektim bir an. Güzel bakışları içime işlerken ve hatta dudaklarım irademi yenmek üzereyken bakışlarını tabağına eğdi. “Gittin işte.”
Asla ve asla cevap alamıyor oluşum omuzlarımın çökmesini sağlarken “Söylesene.” diye sızlandım. O da düşünceli bir şekilde masaya bakarken bir süre oyalandı. Neyi düşünüyordu, bilmiyordum. Söyleyip söylememek arasında mıydı yoksa o eve dönmeden önce ben çoktan Yağmurların yönlendirmesiyle uyku sersemi odasına geçmiştim de, o da cevabı tam olarak bilmediği için mi düşünüyordu, anlamamıştım.
En sonunda iç çekip bakışlarını bana çevirdi ve “Bilmiyorum, ben geldiğimde çoktan geçmiştin.” dedi ve yüzümün asılışını izledi. Oysaki bu ihtimale rahatlayacağımı sanırdım. Gözleri yüzümde gezinirken kırpıştı ve yavaşça gülümsedi. Gülümseyişi içimi daha da buruklaştırdığı için gözlerimi alıp tabağımla ilgilenirken bu sefer de eğilip bükülmek isteyen dudaklarıma hâkim olmaya çalışıyordum. Gerçekten, tam olarak ne olsun istiyordum ki? Rüya değil, gerçek bir anı olduğunu öğrensem sonuçlarından endişe edecektim ama şimdi de rüya olması, hem de bu kadar gerçeğe yakın bir rüya olması bir an içimi sızlatmıştı. Mesajda görmüştüm, hâlâ beni sevdiğini ama şimdi yine kulaklarımı okşar gibi hissettiğim o sesin gerçek olmasını istemiştim. Sırf öptü diye sevdiğim yanağımda gerçekten yeni bir izi olsun istemiştim. Bir geceliğine bile olsa özgür bir şekilde kollarında uyumuş olmak istemiştim. Daha gözlerimi tam olarak bile aralayamadan dudaklarıma bulaşan gülümseme, huzurlu bir uykunun iziydi. Sadece kokusuyla değil, onunla da sarıldığım için olsun istemiştim. Her ne kadar bu hislerimden biraz daha Barlas’a bahsedecek olsa bile, bir geceliğine yine onun sevgilisi olmak istemiştim sanırım.
Sesini temizlediğinde gözlerim ona döndü. Masada, ilerideki domates, salatalık tabağına uzanmadan önce kazağını dirseklerine doğru çekiştirdi. Gözlerim herhangi bir görüntüymüş gibi yeniden tabağıma döndüğü sırada irileşerek tekrar ona döndü. Tabağına biraz daha salatalık ve domates aldığı sırada önümden uzanmış kolunda sol bileğindeki tokama baktım ve hatırladım. Onda sevdiğim üç şeyi sorduğunda ‘Bana şarkılar söylemeni’ demiştim ilk olarak. Çünkü söylerdi. O çok güzel şarkılar söylerdi. Bazen de yazardı. Mısralarının sebebi olurdum. Bu hayatta bir adamın, şarkısı olurdum. Sonra da… Saç tokamı bileğine takmanı, demiştim. Ve şimdi gece saçımda olduğunu hatırladığım toka, bileğindeydi işte.
Gözlerim gözlerine döndüğünde, onun da göz ucuyla baktığını gördüm. Bir gülümseme eşliğinde gözlerini tabağına çevirdi. Ben de yeniden bileğine bakarken gülümsemiştim. Başım tabağıma doğru eğilirken ona yakın olan sol dirseğimi masaya yasladım ve elim şakağıma doğru yükselerek mümkün olduğu kadar yüzümü gizlerken gülmemek için direnebildim ama çoktan gülümsemiştim.
Rüya olmadığı anlamına mı gelirdi? Rüya olduğunu düşündüğümde yüzümde gördüğü ifadeden sonra bana bir kanıt mı vermek ister gibi sesini temizleyip ilgiyi üstüne çekmişti? Belki de söylediği gibi pişman olacağımı düşünüp bir rüya olduğunu sanmamı istemişti çünkü öyle söylemeden önce bir süre düşünür gibi gezinmişti gözleri ama yüzümdeki ifadeyi görünce rüya olmamasına da üzüldüğümü mü fark etmişti? Sonra da kahvaltı başında yapmadığı hareketi, sonunda yapıp kazağını dirseklerine çekiştirmiş ve bileğini açığa çıkarmıştı. Görmemi ister gibi… O siyah toka benim tokamdı, biliyordum. Bir rüyaysa da, değilse de, her nerede düşürdüysem orada görüp bileğine takmıştı ve her ihtimalde kalbimi ısıtmıştı.
Barlas ayaklandığında bir süredir daldığım ve her şeyin tadını ayrı güzel alarak yediğim kahvaltıdan gözlerimi alıp Barlas’a çevirdim. Ancak o zaman çalan melodiyi duydum. Ellerini rulodan kopardığı peçeteyle silerken çenesinin ucuyla mutfak kapısından görünen salonu gösterdi ve “Telefon çalıyor.” dedi. Başımı sallayarak salona geçişini izlerken de hâlâ gülümsüyordum. Saniyeler sonra âşık aptallığımdan kurtulup melodinin benim telefonumdan çıktığını fark ettim ve gözlerim irileşirken ayaklandım ama çoktan melodi kesilmişti. Çağrının bitmiş olduğunu düşünsem de yine de Barlas’ın ardından yöneldim.
“Evet, Ata?”
Dudaklarım olabildiğince aralanırken koşar adımlarla salona geçtim ve uyuyakaldığım koltuğun yanında telefonumu açmış Barlas’ın kasılmış çenesi ve gergin sesi eşliğinde kulağına yasladığı telefona baktım. Yanına varıp ellerimi telefonu tutan koluna götürürken göz göze gelmeye çalışarak “Ne yapıyorsun?” diye fısıldadım. Kalbim kulağımda atıyordu ve tüm vücudumu endişe sarmıştı. Resmen Ata’nın aradığını görmüş ve en kötüsü açmıştı!
Telefonu kulağından almak istediğimde Barlas’ın kızgın gözleri bana döndü ve ‘şansını zorlama’ der gibi baktı. Dağ gibi olan vücudunda bir milim kıpırdatamazken “Ya, saçmalama.” diye fısıldayarak çekiştirme çabamı sürdürdüm ve o sıra Ata üstünden şaşkınlığını atıp cevap vermiş olmalıydı ki Barlas da tekrar konuşmaya başladı.
“Koruması olduğum kadının yanındayım. Sen niye, koruduğum kadını aradın?”
Muhtemelen Ata, yanımda ne aradığını sormuştu. Bir elimi Barlas’ın elinden çekip buruşturduğum yüzüme götürürken her şey boka sardığı için nefesimi üfledim. Ata’nın ne dediğini, boy farkımız sebebiyle duyamıyordum. Elimi yüzümden çekip koltuğun üstüne çıkarak Barlas’ın kulağına eğildiğim sırada Barlas, uzaklaşmadan önce diğer kolunu belime sardı. Başına yaslanmış bir halde olduğumdan çekildiğinde düşmemem için belime sarılı koluyla beni de kaldırıp koltuktan indirdi. Gerginliğim yüzünden temasımıza bile yeterince heyecanlanamadım ve tek koluyla çanta gibi beni taşıyabilmesini benzeri anlarımız yüzünden garipseyemedim. Koltuktan indirdiği sırada teki ayağımdan düşmüş terliğimi ayağımla düzüne çevirip tekrar giydikten sonra volta attığı odada tekrar Barlas’ın peşine takıldım. Kazağını belinin ardından tutup çekiştirirken “Ver lütfen şu telefonu!” diye fısıldadım. Telefonu alıp adam akıllı bir açıklama yapmalıydım Ata’ya. Ayrıca Ata neden aradığı konusunda Barlas’a ne cevap verecekti, tahmin bile edemiyordum. Barlas yeterince şey duymadan telefonu geri almak istediğim için yeniden adımlarımı hızlandırıp yanına vardım ve kolunu çekiştirmeye çalıştım. Vücudunu bana çevirip ters bir şekilde baktığında aldırmadım ama onun güçlü kolu da benim çekiştirmelerime aldırmıyordu.
“Veremem Asya’yı.”
Gözlerim irileşirken omzuna bir tane vurup “Patronum o benim!” diye fısıldadıktan sonra deli gibi başımı sağlayıp imayla bakarken tıslar gibi “Hatta senin de patronun.” diye hatırlattım. Ata’nın son teklifinden hâlâ dönme şansı olsa bile şampiyon dövüşçüsüydü ve her ihtimalde çalışanıydı.
Ata her ne dediyse, “Ben iletirim Asya’ya.” diye cevapladı Barlas. Hâlâ telefonu fırlatıp Ata’yı dövmek için yola revan olmuyorsa Ata bana olan ilgisine dair bir cevap vermemiş, Barlas’ı daha da kudurtmamıştı ama Barlas’ın bu tavırları şu an Ata’nın sinirden köpürmesine sebep oluyor olmalıydı. Niye tehditler savurmuyor, hemen adamlarını Barlas’ın kafasına sıkmaları için yollamıyordu, hiç bilmiyordum. Ben hâlâ şeytan Ata’nın planlarından tek bir tanesini bile anlamamışken Barlas düğümleri arttırıp duruyordu. Barlas da kıskanç biri olsa bile aptal bir adam değildi. Çalışanı olmayı kabul ettiği adama bu denli dikleniyorsa, güvendiği bir şeyler olmalıydı ama hiç anlamıyordum.
“Hadi eyvallah.” dedikten sonra Barlas sonunda telefonu kulağından çekti ama zaten konuşma bitmişti. Telefonu kapattıktan sonra koltuğa attı ve ben ona hesap soramadan önce “Bu adam seni niye arıyor tatil gününde?” diye sesini yükselterek sordu.
Ellerimi, artık engel olmaya çalışmam gereken bir durum kalmadığı için kollarından çekerken yüzüme götürdüm ve ovuştururken başımı iki yana salladım. Boka batmıştım. Ata bunun bedelini Barlas’a nasıl ödetecekti, hayal bile edemiyordum. Belli ki öldürmeyecekti ama çok daha kötülerini yapabilirdi. Eziyetini uzun bir sürece yaymış, onu adamlarından biri yapmıştı.
“Asya, sana soruyorum.” diyerek ellerimi yüzümden çekmek istediğinde müsaade etsem de sertçe ellerimi ellerinden çekip “Sen ne yapıyorsun ya?” diye bağırarak sorduktan sonra onu ittirdim. “Nasıl telefonumu açarsın?”
Benim sorularımı umursamadan attığı telefonu gösterip tekrar “Bu şerefsiz niye seni arıyor?” diye sordu. “Aptal!” diye bağırıp yine omzuna vurdum. “Ben mi konuştum? Sen konuştun! Nereden bileyim? Sana ne dediyse, sebebi odur işte!”
“Prim almandan falan bir boklardan bahsetti.” dediğinde en azından saçma sapan bir şey söylemediği için içim rahatlarken “Hah!” dedim. “O yüzdenmiş işte.”
Elleri önce ensesine, sonra çekiştirerek saçlarına en son da sertçe ovuşturarak yüzüne geldi. Birkaç saniye sonra ellerini iki yanında kaldırarak “Peki niye yanımda olmana bu kadar gerildi Asya? Niye ses tonu, 'Barlas, ben bir orospu çocuğuyum ve senden dayak yemek istiyorum’ diyordu?” diye sorduğunda yutkundum. Zihnim hızla yalan üretirken omuz silktim ve “Yanımda olmana gerilecek olsa, niye korumam olmanı istesin Barlas?” diye sordum.
Barlas da düşünerek baktığında doğru bir noktadan ilerlediğimi düşünerek sürdürdüm. Bu cevabı ben de gerçekten bilmiyordum ama bu şekilde Barlas’ı rahatlatabilirdim. “Farkındaysan iş şartlarını henüz konuşmadınız ve aslında korumam olmaya başlamadın.”
Sesim yükselirken işaret parmağımı sallayarak “Zaten hiç başlamanı istemiyorum!” diye hatırlattım ama o konuyu şimdilik rafa kaldırıp başımı hafifçe sallayarak “İşin başlamadan yanımdasın ve hatta telefonumu açıyorsun.” diye sıraladığım sırada bir elini sinirle beline diğerini alnına götürmüş, muhtemelen siniri tepesine çıktığı için ağrıyan başını ovuşturduğu bir pozisyondaydı. “Yetmezmiş gibi patronumuza iş koyar gibi konuşuyorsun.” deyişimle birlikte odada gezinen gözleri hızla bana döndü ve ellerini indirirken başını da vurgular gibi salladı ve “Ben kafa koyacağım ona.” dedi. Gözlerimi devirip dudağımı yalayarak nefesimi burnumdan üfledim. Ardından “Gerilmesi normal değil mi? Aramızda bir şeylerin olduğunu düşünecek senin yüzünden!” dediğim gibi bir adımla dibime vardı ve “Yok mu?” diye bağırdı.
Gözlerim gözlerine kenetlenirken bağırdığı için yüzü buruştu ve üst vücudunu bir anlığına hafifçe ardına çevirerek koltuktaki telefonu gösterdi. “O herife sinirliyim.” diye açıkladı ses tonunu. Başımı onaylar şekilde salladım. Ardından yeniden üst vücudunu tamamen bana çevirdi ve en azından bağırmadan ama hâlâ gergin bir ses tonuyla “Yok mu Asya?” diye sordu. Cevap bekler gibi değildi. Aramızda bir şeyler var zaten, diyor ve bana da hatırlatıyordu.
“Bak, çalışanları arasında ilişki olmasını istemiyor ve eğer aramızda bir şey olduğunu düşünürse seni benim korumam falan yapmaz. Hatta şampiyonluk maçlarından da atar, haberin olsun. Eski sevgili olduğumuzu anlamaması lazım. Hareketlerine dikkat et.”
Başını onaylamaz bir şekilde sallayarak “Yok öyle bir dünya.” dedi. Benim göz bebeklerim sinirle büyürken “Nasıl yok öyle bir şey?” diyerek çıkıştığım sırada yanımdan geçti ve odasına yöneldi. Ben de peşine takıldım. Odasının kapısını açtıktan sonra girdiği gibi ben de peşinden girdim. Dolabının kapağını açarken kolundan tuttuğum için duraksayıp bana baktı. “Barlas, sadece arkadaşımın abisi olman sebebiyle bağımız olduğunu sanıyor. Sen de ona göre davran.”
Yüzüme doğru yavaşça eğildi. Kaşlarım gevşer ve ilgim başka yöne doğru dağılırken o hâlâ süren gerginliğiyle “Bıktım kızım ben sana yabancı gibi davranmaktan.” dedi. Yakınlığı ve söylediği yüzünden sesim bile yumuşarken “Kovar seni.” dedim. Kovulmasını isterdim tabii ama işte sadece kovmazdı. Geri kalan kısmı, tehlikede oluşuma ve Ata’nın bana takıklığına dair bir izlenim oluşturmasın diye söyleyemiyordum.
“Hepimiz kendi dertlerimizle ilgilenelim Asya Hanım.” diyerek tekrar dolabına baktı. “Sen benimki…” diyeceğim sırada aldığı kıyafetlerin ardından kapağı sertçe kapattı ve başını bana çevirip “Senin dertlerin de benim derdim.” diyerek itirazlarımın önüne geçti. Ellerimi belimin iki yanına yaslayıp kaşlarımı çatmaya çalıştım.
“Giyineceğim.” dediğinde kaşlarımı çatmaya çalışmaya dair herhangi bir gücüm kalmamıştı. Yüzümdeki ifadeye gerginliğine rağmen güldü ve kıyafetlerini gösterdi. “Baştan uyarayım. Tenimi özlediysen kal, yok diyorsan çık da giyineyim.”
Yutkunup başımı telaşla sallarken ve maalesef ki biraz kekeleyerek “Niye özleyeyim tenini?” diye sordum. Kıyafetleri yatağın üstüne atıp ellerini başının üstünden ensesinin ardına, uyurken giydiği kazağını çıkarmaya uzattı. “E ama hiç zaman tanımadın…” diye söylensem de kapıya yöneldiğim de yoktu. Sanki kapıya koşmuşum da yetişememişim gibi davranıyordum. Normalde sadece baksırıyla uyurdu ama eğer yanımda uyuduysa plansız bir şekilde gerçekleştiğinden ve daha da sınırları zorlamak istemediğinden ya da anneleri bir anda kapıyı açarsa diye, eğer salonda uyuduysa da ayıp olmasın diye giyinmiş olmalıydı. Altında da eşofman altı vardı. Yağmur’un dün, bugün için memlekete gideceklerinden bahsettiğini hatırlıyordum. Belli ki sabah saatlerinde gitmişlerdi. Barlas o şekilde yakınlaştığında unutmuştum ve anca aklıma geliyordu.
Kazak vücudundan sıyrılırken gittikçe meydana çıkan kaslı teni yutkunmamı sağladı. Ayaklarım niyetlendiyse bile gerileyemedi ve öylece bakakaldım. Dövüşürken de onu bu şekilde görmüştüm ama bir evde, defalarca kez seviştiğimiz odada, baş başaydık. Başından çıkartırken saçlarını dağıtmış kazağı yatağa atarken gözleri gözlerime değdi. Sesimi temizleyip hızla bakışlarımı kaçırdığım yerde perde çekili olsa da güneşliğin tamamen çekili olmadığını gördüm ve gemen yönelip güneşliği çektim. O sırada da sırtımı dönmüş olduğum Barlas'ın bir yaramazlığa davet eden bakışlarından bir süreliğine de olsa uzaklaşmış oldum. Güneşliği çektikten sonra hemen ardıma dönemeyip “Ayşeler, Fatmalar, ne bileyim Mineller falan görebilir, gelip seni süzebilir, niye dikkat etmiyorsun?” diye söylendim.
Hışırtı duyduğumda eşofmanını da çıkarttığını anladım ve tam ardıma döneceğim sırada sıçrar gibi yeniden perdelere döndüm. Güldü. Birkaç adım yaklaştıkça, bir o kadar da geriler gibi oluyorduk ama bir yandan da her yaklaştığımız adım Barlas’a müthiş bir cesaret ve güç veriyordu. Sonra da böyle kalbimi zora sokuyordu. Ama demişti. Sen inatçısın, ben daha inatçıyım, demişti ve her an beni yeniden onunla olmaya ikna edeceğine yemin eder gibi bakıyordu. Onunla olmasam da hâlâ onundum, git gide buna daha da emin oluyordu.
“Ne biliyorsun, daha önce görmediklerini?”
Hışımla ona döndüğümde ve baksırı dışında çıplak vücuduyla karşılaştığımda aralanan dudaklarıma, ona olan kıskançlığım bile sığabilirdi. Gözlerim arsız bir şekilde kaslı ve özlediğim vücudunda dolandıktan sonra bu bakışlara rağmen hakkım varmış gibi yüzsüz bir şekilde utanarak başımı başka yöne çevirdim. Muhtemelen buruşmuş bir domatese benziyordu suratım çünkü kaşlarım bir hayli çatılmış, yüzüm çaresizce buruşmuştu. Ten rengim zaten…
Barlas halime gülerken “Ayşeleri, Fatmaları bilmem de Asyalar süzüyormuş gerçekten.” dediğinde yüzümü ellerimle örterek ona döndüm. “Vücut yaralarına baktım be! Artmışlar. Hepsinin dövüşlerden olduğunu sanmıyorum. Hırsızlıklar sırasında zarar mı gördün?” diye konuyu değiştirdim ve açıkçası merak ettiğim bir şeyi sordum. Yaşadığına şahit olmadığım yaraların izlerine bile içim sızlamıştı.
“Tamam, tamam. Parmaklarının arasından bakabilirsin, fark etmemiş gibi yapacağım.” diyerek cevap vermek yerine alayını sürdürdü. Fermuarını çektiğine dair ses duyduğumda önce üstünü sonra altını giydiğini sanarak ve söylediği şeye sinirle ellerimi çekip gözlerimi araladım ve işte Barlas’ın gülüşünü arttıran yeni bir yüz ifadesi…
“Direkt bakacağım, diyorsun yani. Peki, o da olur güzelim.”
İçim bir hoş olduğu için “Bak ‘güzelim’ deyip durma.” diyerek işaret parmağımı salladığımda sırıtarak kaşlarını kaldırdı. “Demeyeyim mi?”
Dün gece de ‘Asya’ dediği için kızdığımı hatırlamıştım ve o da aynı anı düşünür gibi sırıtıyordu. Yutkunup “Yani…” dedikten sonra sesimi de temizledim ve omuzlarımı dikleştirmeye çalıştım. Giyseydi ya artık üstünü de! Gözlerine bakmakta zorlanıyordum.
Ne diyeceğini bilememiştim. Demesi hoşuma gidiyordu ama dememesi için sebep yoktu ki! Tamam, sonsuza kadar onun güzeli gibi hissedecektim ama aslında öyle değildim… Sevgili değildik ve Ata’yla işler böyle giderse de hiç olamayacaktık. Yetmezmiş gibi kalkıp da Ata’nın yanında da böyle bir şey demeye kalkışırsa başımız bir hayli ağrırdı. Sesim içime kaçarken “Deme.” dedim. Üzülmesinden endişe ettim ama başını ‘Sen bilirsin’ der gibi sallarken sırıtmaya devam etti ve bu daha da endişe etmemi sağladı. Resmen karşımda artık elindeki gücün farkında olan bir adam vardı ve inadımı kırmak isterken benden daha da inatçıydı. Her hareketi onu reddettikçe beni süründürmek isteyerek atıyordu ve bu savaşta kimin kazanacağına dair bir bahis oynayacak olsam, sanırım paramı ona yatırırdım.
Ona doğru yakınlaşmaya başladığımda sırıtışı yüzünden silindi. Gözlerine ateş düştüğü için dibine vardığımda adımlarım duraksadı. Bir an ne yapacağımı unuttum. Gözleri vücudumda gezindikten sonra tekrar gözlerime yükseldi ve beni mahvederek dudağını yalayıp derinlerinden gelen, etkileyici bir ses tonuyla “Ne oluyoruz?” diye sordu. Ne oluyoruz gerçekten Asya?
Bir an sanki üstüne atlayacakmışım gibi yaklaşmış olmalıydım. Biraz önceki cinsel gerilimimize bakılırsa, öyle sanmakta haksız da sayılmazdı ve ah, ne çok isterdim. Maalesef ki öyle olmadığına olan sinirimle onu yatağa ittirdiğimde, dağ gibi adam karşı koymadan oturdu ve hatta üst vücudunu neredeyse uzanacak kadar geriye eğerken dirseklerini iki yanından yatağa yasladı. Bacakları beni bekler gibi bedenimin iki yanına doğru aralıktı. Bu hareketime karşı şaşkın olsa da yüzünde ve gözlerinde ağır basan duygu arzuydu. Yine yanlış anladığı bir hareket yapmıştım ve o da hızla adapte olmuştu.
Telaş ve heyecanla “Saçmalama Barlas.” dediğimde şapşal bir şekilde gözlerini kırpıştırıp yutkunduktan sonra hafifçe dudağının kenarını ısırdı. Kasları pozisyonu yüzünden daha da güzel görünürken küllerin uçuştuğu gözleri yeniden vücudumda gezinmeye başladı. Pijamalarım hiç de ilgi çekici değildi ama ardında olanları biliyor oluşuydu sanırım bu bakışların sebebi. Kendime de ‘Saçmalama Asya’ demeye başlamıştım çünkü içimde her yanım davetkâr kucağına yönelmek ve yanılgısını gerçek kılmak istiyordu.
Gözlerimi kırpıştırıp hızla kendime gelmeye çalışırken yatakta, yanında olan kazağı alıp beni mahveden ifadelere sahip o suratına doğru fırlatarak tekrar “Saçmalama.” dedim. Dolaba doğru dönüp birkaç adımla uzaklaşırken gözlerimi sımsıkı kapattım ve nefes alış verişlerimi düzene sokmaya çalıştım. Niyetim kazağı alıp ona vererek ‘giy şunu’ demekti ama öyle yaklaştığımda ve onu yatağa ittiğimde konu hızla başka yerlere gelmişti.
Barlas’ın sızlanan inleyişini duyduğumda gözlerimi aralayıp ardıma döndüm ve üst vücudunu da yatağa bıraktığını gördüm. Kazağı yüzünden çekme zahmeti bile göstermemişti. Resmen yığılmış gibi yataktaydı. O beni görmeye devam edemese de ben hâlâ buradan bakınca kot pantolonundan itibaren kazağın düştüğü yüzüne kadar çıplak olan tenine karşı heyecanlanmaya devam ediyordum. Yine de koy verdiği yatakta sızlanmasına gülecek gibi oldum. Yanılgısı onu mahvetmiş gibi duruyordu ve sızlanmalarını gizleme gayreti göstermemişti.
Dayanamayıp güldüğümde yüzündeki kazağı sertçe kavrayıp çekerken yeniden dirsekleri üzerinde hafifçe doğruldu ve ters ama hâlâ arzulayan şekilde baktı. “Kızım yaklaşma bana öyle,”
Kaşlarımı kaldırdığımda “Devamı gelmeyecekse.” diye ekleme ihtiyacı hissetti. Gözlerimi kaçırırken yüzüme hava yollama ihtiyacı hissediyordum. Gülüşüm de durmuştu haliyle. Gözlerim perdenin eteklerinde gezinirken “Giyin hadi üstünü. Gelmez devamı da. Sen yanlış anladın, benim öyle bir niyetim yoktu.”
“Umarım sen de yaşamazsın,” dediğinde gözlerim tekrar ona döndü. Yataktan huysuz bir çocuk gibi doğrularak kalktı. Kazağı da kendisini de döver gibi sert bir şekilde giyindiği sırada yeniden dudaklarım kıvrıldı. Kazağı karın kaslarına doğru çekiştirdiğinde manzaram biter sanmıştım ama giyinikken de çok güzel görünen bir adamdı. Dağılmış saçlarını düzeltmekten çok çekiştirir gibi ellerini gezindirdikten sonra yüzümdeki keyfi görünce kaşları kalktı. Gözleri tehditkârca kısıldı ve “Böyle bir yanılgı.” diye ekledi. Yüzümdeki keyif silinirken sanki ona aktarılmıştı. Yamuk bir şekilde sırıtarak kapıya yöneldi. Yanımdan geçtiği sırada kolunu cimcirmek için uzandım ama adımlarını hızlandırarak kaçtı. Peşinden koridora çıktım ve “Sakın yaklaşma bana öyle.” dedim. Bir anda ardına döndüğünde çarpışmamak için telaşla geriledim çünkü cinsel gerilimimiz yüksekti, bir kıvılcım hızla ateşe dönüşebilirdi. Aslında zihnimin hayallere dalmış bir kısmında tam da bu saniyelerde şimdi yanından geçtiğimiz duvarlarda başka anılar paylaşıyorduk. Gözlerimi kırpıştırarak aklıma gelen görüntüleri dağıttım ve “Sakın.” diye ekledim.
Bana dönük bir şekilde geri geri yürürken sırıtarak “Devamı gelmeyecekse mi?” diye kendi cümlesini benim için de kurduğunda sinirle “Hiç!” diye düzelttim. Meydan okur gibi baktığında işaret parmağımı uyararak salladım. Yamuk bir sırıtışla omuz silkti ve o omzuna bir cimcik yedi. Gülse de acımış olsa gerek ki hafifçe yüzü buruşmuştu. Bir yandan da kıyamadığım için aynı yeri hafifçe okşadığımda yüzünde buruşmadan iz kalmamıştı. Gözlerine düşen duygu parıltılarından kaçınıp mutfak masasına yöneldim ve bozulabilecek şeyleri dolaba kaldırmaya başladım. O da mutfağı toplarken konuşacak gibi olduğunda hızla “Bir süre susalım!” dedim ve güldü. Öyle yanılgılar oluşturup üstüme gelmeye kalkışırsa işte o zaman yanılgı gerçeğe dönüşürdü ve belamızı bulurduk. Umarım yapmazdı…
Masayı tamamen topladığımızda birbirimize döndük. İşaret parmağını soru soracak gibi kaldırıp “Artık konuşabilir miyim?” dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. “Mekâna gideceğiz, yeni hırsızlık planını konuşmak için. O yüzden sen de hazırlan.” dedikten sonra bir eli hemen yanımızdaki masaya yaslanarak vücudu hafifçe soluna doğru eğilirken çapkın bir edayla “Ben de sana eşlik edebilirim.” dediğinde kasılmış çenem eşliğinde “Bugün çok cesursun.” dedim.
Sırıtışında alt dudağını ısırdıktan sonra hafifçe başını yana eğip kaldırırken eş zamanlı olarak gözlerini kapatıp açtı ve “Vardır bir sebebi.” dedi. Gün gecenin rüya olmadığına dair olan düşüncelerim iyice arttı. Kırpışan gözlerimi ondan alıp mutfak kapısına döndüm ve heyecanlı nefesler eşliğinde ilerlemeye başladım. “Ben gidip hazırlanayım o zaman.”
“Ben…” dediği gibi ona döndüm ve maalesef ki çarpıştık, cüssesi yüzünden düşmeyeyim diye beni tuttuğunda dengemi kurduğum gibi geri çekildim. İşaret parmağımı sallayıp “Sen gelmiyorsun.” dedim.
“Ama ödeşmek isterim.” dediğinde kaşlarımı kaldırdım. Gözleri vücudumda gezindiği gibi hareketlenen ellerimi gülerek bileklerimden tuttu ve hınzır bir sırıtışla “Yanlış anlıyorsun.” dedi. Al işte. Ben de seni izlemek isterim, dediğini sanmıştım. Yanılgılar oluşturmaya başlamıştı ama… Bakışları hiç de yanılgı gibi değildi. “Tek sıkılma, diye söylüyorum. Sen bana ne güzel eşlik ettin.”
Ters bir şekilde “Sıkılmam ben.” dediğimde zil çaldı. Meriçler olmalıydı. Barlas’ın da gözleri koridora döndükten sonra yavaşça bileklerimi bıraktı. Ben de koltuktaki telefonumu almak için yöneldiğim sırada “Meriçler mi?” diye sordum. O da kapıyı açmaya giderken “Asya’cım, henüz açmadım ama Ayşeler, Fatmalar da olabilir.” dedi. Telefonu boş verip gürültüyle dönüp koridora baktığımda takıldığım sifon sehpaya ve üstünden düşürdüğüm ama Allah’tan kırılmamış bibloya bakmak için vücudunu bana çevirerek duraksadı ve halime güldü. Bibloyu yerden alıp yamulmuş dantelli örtüyü de düzelttikten sonra tekrar üstüne koydum. “Şu Ayşeler, Fatmaları biz yemeğe çıkana kadar sürdüreceksin, değil mi?”
Keyifle başını salladı. Cevabı neydi, hâlâ bilmiyordum ama sanki bir an önce yemeğe çıkmamızı istiyormuş gibi kıskanabileceğim anlar yaratıp duruyor ve yemekte cevabını alacağım soruya karşı merakımı arttırmaya çalışıyordu. Gerçekten başka bir kadına dokunduysa, bu gözlerimde Ata’dan bile daha büyük bir engel yaratırdı çünkü seven adam, bir başkasına dokunmazdı. Sevgisine olan inancım biterdi.
Gözlerimi devirip “Kapıyı aç.” diyerek tekrar salona yöneldim. Barlas’ın koltuğa attığı telefonumu aldım ve Ata’nın peşi sıra gönderdiği mesajlarını gördüm. Gözlerim irileşti. Neyse ki Barlas tekrar telefonuma bakmamıştı.
‘Telefonu niye o herif açıyor Asya?’
‘Henüz korumalığı başlamadı.’
‘Neredesiniz?’
‘Beni yine çıldırtmak mı istiyorsun?’
‘Ara hemen.’
Dudağımı kemirdikten sonra ‘Yağmur’un doğum gününü kutluyoruz.’ diye yalan uydurup mesaj attım. Ne Yağmur buradaydı, ne de doğum günüydü ama aklıma başka bir şey gelmemişti. Elinde telefon bekliyor olsa gerek aradığını gördüğümde üfleyerek reddettim. Şimdi konuşamazdım.
“Yok, şaşırdım sadece.”
Barlas’ın sesini duyunca telefonumu ‘rahatsız etme’ moduna alıp pijamamın cebine yerleştirdim ve ilgimi kapıya vererek koridora yöneldim. Neye şaşırmıştı, kim gelmişti, anlamamıştım.
“Canan teyzelerin gideceğini biliyordum da…”
Minel’in sesini duyduğumda gözlerim irileşirken duraksadım. Bir anda yanlarına damlamak istemiştim ama ben yokken Minel’in nasıl davrandığını merak ediyordum. Onları tam olarak gözlemleyememiştim. “Onlar yokken aç kalma diye yemek yaptım.”
Yüzüm olabildiğince kasılırken dudaklarımı oynatarak ‘Sana ne kızım?’ dedim. Ellerim de tüm vücudum gibi gerim gerim gerilirken yumruk şeklini almıştı.
Barlas bir süre muhtemelen ne diyeceğini bilemedi ki, sessiz kaldı. Bir yandan da ben de duyduğum için ‘Siktir’ diye düşünüyor olmalıydı. Belki de duyduğum için keyif de almış olabilirdi, bilmiyordum. Ben onu reddettikçe daha da inatçı ve zor bir adama dönüşüyordu. Yine de sırf beni kıskandırmak için Minel’i kullanmayacağını biliyordum. Muhtemelen Minel’i kırmadan bu işin içinden nasıl çıkacağını düşünüyordu.
“Zahmet etmişsin, ellerine sağlık, çok teşekkür ederim ama akşamları evde olmuyorum Minel. Şu köşede Veysel amcalar oturuyor, durumları pekiyi değil. Yemeği onlara götürürsen, iyilik etmiş olursun.”
Minel kem küm ettikten sonra “Ama sevdiğin gibi pazı sarması yapmıştım. Bir tane tat bari.” dediğinde görünmemek için salonda dikilsem de koridor duvarlarına, Superman’in gözleri gibi kırmızı ışınlar çıkartmak isteyerek bakıyordum. Ellerimi belimin iki yanına götürüp sinirle nefes alıp verirken Barlas’ın sevdiği yemeği, bu kızın nereden bildiğini düşünüyordum.
Barlas asıl cevabına karar vermeden önce daha çok oyalanır gibi heceleri uzatarak “Bildiğini, bilmiyordum.” dediğinde en azından Barlas söylememiş diye rahatladım. Çünkü iki insanın birbirine dair konuşması, birbirini merak etmesi anlamına gelirdi ve merak, hoşlanmanın ilk belirtilerindendi. “Annenlerle yaptığımız altın günlerinden birinde öğrenmiştim.”
Daha fazla dayanamayıp koridora çıktım. Kızın tavrı da niyeti de belliydi, daha fazla gözlemlemememe gerek yoktu. Açıkça Barlas’tan hoşlanıyor ve cesurca adımlar atıyordu. Adım sesleriyle Barlas da bana doğru döndü. Gergin bir şekilde baktı ama daha çok benden yardım isteyen bir gerginlik olduğunu görünce hoşuma gitti. O pazı sarmasını yemeyecekti, biliyordum. Özellikle de ben buradayken yemezdi ama kızı da kırmak istemiyordu ve durumu çözmemi ister gibi bakmıştı. Merak etmemeliydi, ben onun yerine şeytan olurdum.
Barlas vücuduyla da bana dönünce kapıyı da daha fazla aralamış oldu ve ardındaki Minel’in de gözleri bana döndü. Sinirli adımlarla kapıya vardım. Minel o sıra pijamalarıma bakıyordu. Canan teyzelerin gideceğini biliyorsa, pijamayla burada oluşumu da neye yoracağı belliydi. Ben de bu yanılgıyı düzeltmeyecektim.
“Merhaba Melis.” dediğimde Minel, sesini temizleyip bozulmuş bir şekilde “Minel.” diye düzeltti. “Ellerine sağlık Melis.” dediğimde kız açıkça gözlerini devirdi. Barlas’ın da gözleri üstümdeydi. Bir eli kapıya yaslıyken diğer eli, koluma doğru gelmişti. Nasıl bakıyorsam, kıza saldırabileceğimi düşünmüş olmalıydı ki olası bir kaosta beni tutmak için hazırlık yapmıştı. Gözlerim Barlas’a dönünce şirince sırıtarak elini kolumdan çekti ve yeniden Minel’e odaklandım. Geçen sefer Barlas’la aramızda bir şeyler olduğunu gayet anlamıştı ama hâlâ çabalamayı sürdürüyordu.
Tencerenin tabağını açıp pazı sarmasına baktım. Açıkçası güzel kokuyordu ama dünyanın en güzel yemeği olsa bile önyargılıydım. “Etli mi yaptın?” dedim kokudan anladığım kadarıyla. Minel garipseyerek “Evet.” dediğinde yüzümü ‘ah be’ der gibi buruşturarak kapağı kapattım ve bakışlarımı Minel’e yükselttim. “Barlas etsiz, zeytinyağlı seviyor.”
Minel “Öyle mi?” diye sorarak Barlas’a baktığında Barlas tam aksi olsa bile söyleyeceği gibi “Öyle.” dedikten sonra kibarlıkla ekledi. “Ama eline sağlık.”
Kapı eşiğine çıkıp Veysel amcaların evini gösterdim. “Ama eminim Veysel amcalar etli seviyordur. Sana çok minnettar olacaklar.” deyip tekrar geriye doğru adımladım.
Minel asık suratıyla baktıktan sonra derin bir nefes alıp verdi ve yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirip Barlas’a baktı. “Akşama etsiz yapar, getiririm o zaman ben.”
Çenem iyice kasılırken dişlerimin arasından “Sen beni anlamıyorsun galiba…” diye başlayarak tekrar eşiğe adımladığımda Barlas kolumdan tuttu ve gerginliği dağıtmak ister gibi gülüp beni geri çekerken “Minel, hiç zahmet etme. Çok sağ ol, tekrar.” dedi.
Minel’in gözleri Barlas’ın beni tutuşuna kayarken çekme çabamdan son anda vazgeçtim ve Barlas da kolunu belime dolayarak olası bir atağıma karşı emniyet kemeri gibi beni sardı. Minel’e karşı ne olduğumuzu biraz daha kanıtlayacağı için engel olmadım. Aksine kaşlarımı kaldırarak ‘Görüyor musun?’ der gibi Minel’e baktım. Birazdan orta parmağımı falan bile gösterebilirdim, sinirlerim bozulmuştu.
“Aa kız Minel. Yine ne yaptın?”
Çağrı’nın sesini duyduğumuzda bakışlarımız gelen Çağrı ve Meriç’e döndü. Meriç sigarasından son bir duman aldıktan sonra işaret parmağı ve başparmağıyla dudaklarından çekip yere attığı sırada Barlas’la göz göze gelmiş olacak ki dumanların ardında şirince sırıttı. Ayakkabısıyla sigarasını söndürdükten sonra yerden alıp “Ben bunu çöpe atayım.” dediğinde Barlas, sanki çocuğu zorunda bırakmamış gibi “İyi olur kardeşim.” dedi.
Çağrı o sıra Minel’in yanına varmış, tencerenin kapağını açmıştı. Gözleri irileşirken “Aa pazı sarması mı?” diyerek bir tane almak için ellerini uzattı ama Barlas’ın kolunun hâkimiyet alanından çıkmadan uzanıp eline vurdum. “Veysel amcanın onlar, dokunma.”
Çağrı’nın yavru kedi bakışları Minel’e dönerken “Bize yapmadın mı?” diye sordu. Minel’in gözleri bana dönerken sahte bir gülümseme ama sahteliğini yansıtamadığı kadar gergin bir ses tonuyla “Arya, gerek olmadığını söyledi.” dedi.
Benden önce Barlas, “Asya.” diye düzelttiğinde gerginlikle aralanan dudaklarım kıvrılarak kapandı. İçim kıpır kıpırken Çağrı’nın psikolojik baskı oluşturarak bana diktiği bakışlarına çevirdim gözlerimi. “Ama bana gerek vardı…” derken değişen bakışlarımı gördüğü için cümleyi çevirmeye başlayıp “… diye düşünüyordum ama…” dedikten sonra kaşlarımı kaldırıp indirdiğimde “… yanlış düşünüyormuşum.” dedi ve tencerenin kapağını kapattı. Ellerini ceketinin ceplerine yerleştirdi ve sokağa doğru birkaç adım gerileyerek huysuz bir çocuk gibi yerdeki taşları tekmelemeye başladı.
Meriç, sigara izmaritini çöpe atmış olmalı ki yanımıza geldi. Önce pijamayla oluşuma, sonra Barlas’ın belimdeki koluna baktı ve bu sıralarda dudakları kıvrılıyordu. En sonunda birazına şahit olduğu sohbeti tam olarak anlayamadığı için sorgulayarak baktı. Kimseden ses çıkmayınca koluyla Çağrı’yı dürttü. Boynu bükük, tekmelediği küçük taşları izleyen Çağrı omuz silkti. Resmen çocuk gibiydi.
“Bu arada, ne zamandır yüz göz oluyoruz, bir samimiyetimiz gelişti diye umuyorum.” dediğinde gözlerim Minel’e döndü. Gözleri ara ara hâlâ Barlas’ın belime sarılı koluna iniyordu. Zırvalamasını nereye bağlayacak diye merak ederken çenesini kaldırıp gözlerini Barlas’a çevirdi ve yüzü kasılırken “Sevgilisiniz sanırım.” dedi.
Gözlerim Barlas’a döndü. Barlas’ın da gözleri bana dönmüştü. Bir hayli yakınında olduğum için boy farkımız gereği başımı kaldırmış halde bakıyorken o da başını bana eğmişti ve cevap bendeymiş gibi bakıyordu. Çağrı “Yok ya, arkadaş onlar.” deyince gözlerim irileşerek ona döndü. Meriç bir filmin heyecanlı bir sahnesini izliyormuş gibi keyifle “Olaya gel.” diyerek güldüğünde Çağrı taşlara eziyet etmekten sıkılmış olsa gerek yerine bana eziyet etmek için yanımıza döndü. Yüzünde ‘ben bir pisliğim ve pislik yapacağım’ sırıtışıyla “Eskiye dayanıyormuş arkadaşlıkları hatta.” dedikten sonra her harfi daha da uyuz olmak amacıyla kasti bir şekilde dudaklarını öne iterek çıkartırken “Sadece arkadaşlarmış. Hatta birbirlerinin tipi bile değillermiş.” dedi. Sırf pazı sarması yemesine izin vermediğim için miydi yani? Ona pazı sarması dükkânı alırdım be bunu yapmasa! Tabii param yetmezdi ama… Almaya çalışırdım! Şimdi sadece pazı sarmasından değil, Minel gittiğinde canından da olacaktı!
Dişlerimin arasından “Allah senin belanı.” dediğimde gülerek başını kapıya, bize doğru eğdi ve “Ne dedin kanki, duyamadım.” dedi.
Minel neşelenmiş bir sesle “Sadece arkadaş mısınız yani?” diye sorduğunda Barlas’ın bakışlarını yine üstümde hissettim ve sıkkın bir nefes alıp vererek bakışlarımı Barlas’a çevirdim. Gözleri gözlerimde gezinirken “Öyle miyiz?” diye sordu. Yüz ifadem sıkışmışlıkla çırpındığım için değişip dururken en sonunda üfleyip “Ben mekâna gitmek için hazırlanayım.” dedim ve portmantoya dönüp asılmış montumu aldım. Böylelikle Barlas’ın kolu da belimden eksilmiş oldu.
Ayaklarımdaki terlikleri de evin içine doğru uzaya fırlatır gibi çıkarttıktan sonra “Bir çekilirsen geçeceğim!” diye Minel’e çıkıştım. Minel ayakkabılarımı giyinebilmek için alan açarak geri çekildiğinde giyinmekten ziyade terlik gibi arkasını ezerek spor ayakkabılarıma ayaklarımı geçirdim ve Minel’e kötü bakışlar atarak hareketlendim. Minel ise gayet keyifliydi. Evime ilerlemeye devam edeceğim sırada duraksayıp Barlas’a döndüm ve birkaç adımla yaklaştım. Gitmeden önce sarılacakmış gibi kolumu boynuna uzattım. Barlas da bu ana kadar halimi sırıtarak izlerken bu hareketime karşı yüz ifadesine şapşal bir şaşkınlık düşmüştü. Elim ensesinde sarılmaktan ziyade onu hafifçe kendime çekerek kulağına yöneldiğimde onun kolu da belime sarılmıştı. Hiçbir fırsatı kaçırmıyordu beyefendi. Ve kalbim de hiçbir teması es geçmeden maşallah her birine heyecanlanıyordu.
Fısıldayarak “Şu kızı bir an önce kapından yollamazsan ve bir tane bile sarma yersen akşam yemeğini unut.” dedim ve başımı geri çektiğim gibi şirince sırıtıp başının diğer tarafına da yönelip sarılır gibi görünüşümüzü sürdürdüm. Diğer kulağına uzandığım gibi yüzümdeki şirin sırıtış silindi ve “Şakam yok.” dedim. Çok güzel bir an yaşıyormuşuz gibi montumun altından belimi saran kolunda başparmağı pijamamın üstünden okşarken “Görüşürüz arkadaşım.” dedi.
Geriye çekildiğim sırada şirin sırıtışımı yüzüme çağırmakta bir hayli zorlanmıştım. Geniş bir şekilde sırıtırken gözlerini kırpıştırdı. Gerçekten Barlas’ı Çağrı’ya katıp ikisinden de pazı sarması yapacak ama pişirmeden, çiğ çiğ yiyecektim!
Melis, “Görüşürüz arkadaşı.” dediğinde geriye doğru adımlamadan önce gözlerimi ona çevirdim. Nasıl baktıysam, yüzündeki sırıtış silinir gibi oldu ve sesini temizleyerek bakışlarını kaçırdı. Aynı bakışlarımı Barlas’a çevirdiğimde Barlas da sesini temizledi ve “Benim evde işim vardı, haydi kendinize iyi bakın o zaman.” diyerek kapıyı kapatmak için hareketlendi. Böylelikle Minel de kapısından gitmek için hareketlenmek zorunda kaldı ve “Sen de, görüşürüz.” diye mırıldandı.
Evime yönelirken “Bok görüşürsünüz.” diye mırıldandım. Duydu mu, duymadı mı diye umursayamayacaktım. Duyduysa tehdit olarak algılayabilirdi, duymadıysa da zaten yakında ne demek istediğimi anlayacaktı.
“Biz arabada bekliyoruz o zaman.” dediğinde Çağrı’yı hatırladım ve eve girmeden merdivenlerden geri indim. Minel’in gidişinde gözlerimi gezdirerek Çağrı’ya yaklaştım. Meriç “Bence kaç kardeşim.” dediği için hareketlenen Çağrı geç kaldı ve kolundan yakaladığım gibi geri çekerken “Hani çaldığım tekerleklerin var ya?” diye sordum. Çağrı tedirgin bir şekilde başını onaylar şekilde salladı.
“Başına ne geldiğini merak ediyordun ya?”
Çağrı yutkunup tekrar başını onaylar şekilde salladı. Geniş bir şekilde sırıtıp ben de başımı salladım. “Öğreneceksin,” dedikten sonra gözlerimi kırpıştırdım. “Yaşayarak.”
Çağrı’nın gözlerine dehşet düşerken Meriç gülerek “Lütfen ben de orada olayım.” dedi.
Çağrı bir anlığına gözlerini yanımızda dikilen Meriç’e çevirip “Lan kahpe, burada kardeşini alenen tehdit ediyorlar.” dedi. Meriç elleri ceketinin ceplerinde omuz silkti ve başıyla Barlas’ın evini gösterdi. “Ne yapayım? Yengemize…” dedikten sonra alayla öksürerek hiç söylememiş gibi davrandıktan sonra “Siyah’ın arkadaşına karşı mı geleyim?” diye sordu. Arkadaşına, kısmını alayla vurgulamıştı.
Diğer elimle de Meriç’in kolundan yakalarken “Orada niye yapmadın bu boş boğazlığını?” diye kızdım. Şimdi ‘yenge’ demesi beni sinir etmek dışında neye yarardı ki? Minel’in yanında en azından faydası dokunurdu!
Meriç gülerek tuttuğum koluna bakarken “Güçlüsün ha.” dedi. “Siyah, dövüş derslerinde senin için Çağrı’yı dövebilir, dediğinde inanmamıştım ama artık hak veriyorum.”
Çağrı “Ama kıyamaz ya.” dediğinde bakışlarım ona döndü ve başımı iki yana sallayarak “Öyle bir kıyarım ki.” dedim.
Çağrı “Ama kızıl bacım, siz demediniz mi bana öyle?” diyerek elini kolunu, benim tutuşum müsaade ettiği sürece çaresizce sallarken olaydan sıyrılmaya çalıştı. “Ben dedim…” dedikten sonra iki işaret parmağını birbirine sürtüp ‘aşk, meşk’ der gibi kaş göz yaptı ve benim yüzüm kızarıp bozarırken Meriç yeniden güldü. “Siz manitacılık işlerindesiniz, diye.” dedikten sonra ikisinin de kollarını Çağrı’nın işaret parmaklarını bozmak için bıraktım. Çağrı da gülerek ellerini bozarken kendisini savunmaya devam etti. “Ama siz reddettiniz. Siyah dedi,” dedikten sonra sesini kalınlaştırıp Barlas’ın liderliğe soyunduğu anlarda olduğu gibi daha sert bir ifadeyle “Biz arkadaşız. Zaten kızıl sevmem.” dedikten sonra beni gösterdi. “Sen dedin,” dedikten sonra sesini olabildiğince inceltip “Biz arkadaşız. Hatta tipim değil.” dediğinde gözlerim olabildiğince kısılmış, ellerim belimin iki yanında kötü kötü bakıyordum.
“Benim sesim öyle mi aptal?” dedikten sonra bir de ‘birbirlerinin tipleri değillermiş’ dediğini hatırladım. Resmen kız, Barlas’ın beni beğenmediğini düşünüyordu Çağrı yüzünden! Yüzümü buruşturarak üfledikten sonra “Gerçekten seni yolacağım ya!” dediğimde sinirim yüzünden sesim gerçekten Çağrı’nın taklit ettiği kadar ince çıkmıştı ve bu Meriç’in gülüşlerini arttırmıştı.
Çağrı ellerini iki yanında kaldırıp gülerek “Ben ne yapayım? Bana denilen neyse, onu söyledim.” dedikten sonra ellerini indirip kaş göz yaparak yaramaz bir şekilde sırıttı ve “Başka bir şey varsa, söyle bilelim.” dedi.
Sadece “Sen bittin oğlum.” dedikten sonra yeniden evime yöneldim. Çağrı ardımdan, “Ya yenge, dur halledebiliriz.” dediğinde bir anda ardıma döndüğüm için gülüşünü dudaklarını birbirine bastırarak durdurmaya çalıştıktan sonra “Bacım, demek istedim de dilim sürtüştü.” dedi.
İşaret parmağımı sallayarak “Bittin.” diye hatırlattım ve dönüp evime girdim. Kapıyı sertçe kapandıktan sonra bana geri dönecek diye tekme atmayı bekledim ama Barlaslar yenilettiği için sorunsuz bir şekilde kapanmıştı. Zemindeki eskimiş tahtaları gıcırdata gıcırdata yukarı yönelirken montumu çıkarıp yere fırlattım. Canan teyze yırtığı dikmişti ama şimdi mont dâhil her şeyi paramparça etmek istiyordum!
**
Barlas’ın telefonunu meşgule attım. Bir dakika kadar sonra Meriç aradığında açıp telefonu kulağıma götürdüm ama konuşan Meriç değil, Barlas’tı. “Cidden mi Asya?”
Kalçamı tezgâha yaslarken gözlerimi devirip “Cidden.” dedim. Barlas’la küstüm. Gözlerimi ocaktaki tencereye çevirdim. Her ne kadar ona pazı sarması yapsam da.
“Kızım ben ne yaptım?”
“Güzelim, güzelim, diye ortalarda dolanıyordun sabahtan beri. Minel’in yanında ‘arkadaşım’ diyorsun. Hayırdır, kısmetini kapatmamdan mı korktun?”
İsterik bir şekilde de olsa güldüğünde dudağımı büzüp büzüp gevşettiğim sırada iç çektim. Şu gülüşüne karşı duyduğum zaaftan kurtulmalıydım. Resmen canavarmışım ve üstüme kutsal su atıyormuş gibi sakinleşiyordum.
“Allah’ın ruh hastası. Deme bir daha, dedin ya bana.”
“Ha bir de hakaret ediyorsun.” derken bütün pazı sarmalarını kendi kendime yiyip yememek arasında kalmıştım. “Asya’cım. Hakaret amaçlı kullanmadım.” dediğinde telefon kulağımda kaşlarım kalktı. Alayla “Seni tanımlamak amaçlıydı.” dediğinde telefonu kulağımdan çekip çağrıyı sonlandırdım. Bir saniye falan sonra tekrar aradığında görmese de açmamakla yetinmeyip omuz silktim. Çağrı sonlandığında tekrar aradı ve tekrar. En sonunda kapı çaldığında hafifçe güldüm. Duş başlığım bozuldu, bahanesiyle mekânda bir sonraki hırsızlık işimize dair plan yapmadan önce duş almam gerektiğini söylemiş, burada yalnız kalmıştım. Kendi mutfağımda bir yemek pişirmeden önce temizlik yapmam gerekeceği için üç erkek olmalarına karşın daha temiz tuttukları bu mutfağı tercih etmiştim. Duş alacağım diye ihtiyaçlarımı koymuş gibi yanımda taşıyıp çantaya da pazı sarması malzemelerini koymuştum. Barlas, onun evinde duş alabileceğimi söylemişti ama benzeri triplerle reddetmiştim. Şimdi de muhtemelen fazla zaman geçtiği için artık kapıya gelmişlerdi ve biraz önce işimin bitip bitmediğini sormak için aramış olmalıydı.
Mutfaktan giriş ve aynı zamanda salon olan kısma geçtiğimde müstakil ev olduğu için penceresinden içeriye bakan Barlas’la karşılaştım. Kapalı pencerenin ardından kapıyı gösterdiğinde omuz silktim. Başını gökyüzüne kaldırıp ellerini iki yanında kaldırırken duyamasam da muhtemelen sabırlar falan diledi. Tekrar kapıya doğru gitmek için hareketlendi ve kapının kilidi açılmaya başladı. Duşum bitmiş gibi giyinik olduğumu gördüğüne göre kapıyı açmaması için bir neden kalmamıştı. Yanında Çağrılar da olduğundan artı hassas yaklaşmıştı.
Kapıyı açtı ama içeri girmeden öylece dikilip “Sen manyak mısın?” diye sordu. Kollarımı göğsümde birleştirmiş, ben de mutfağa geçen eşiğin önünde ona doğru dikilirken “Önce sen cevap ver. Kısmetini kapatmamdan mı korktun?” diye sordum. “Hay Allah’ım…” diye sabırlar çekerek içeri girdi ve montunu çıkartıp askıya asarken Çağrılar da ardından girdi. İçeriye dışarının soğuk havası dolmuştu ve bir süreliğine pazı sarması kokusunu gizleyecekti ama kapı kapandığında mutfaktan gelen kokuları alacaklardı. O Çağrı’nın bile yemesine, belki, ama belki izin verirdim. Sonuçta idam edilecek kişilere bile önce son kez ne yemek istedikleri soruluyordu.
Çağrılar kapıyı kapatırken Barlas bana doğru yaklaştı ve karşımda dikildi. Kaşlarımı kaldırdığımda “Sevgiliyiz, deseydin ‘görüşürüz sevgilim’ derdim. Diyemediğin için ‘görüşürüz arkadaşım’ dedim. Ne var bunda? Arkadaş olduğumuzu iddia etmiyor musun?” diye kuyruğuma basmayı sürdürdükten sonra birkaç kez burnunu çekerek başını kısmen Amerikan mutfak olduğu için en azından şimdi bulunduğumuz konumda, bir kısmı görünen mutfağa doğru çevirdi. Kaşları kalkarak ocağın üstüne bakarken yavaşça yüzünde oluşan ifadeleri keyifle izledikçe ben de gevşedim. Minel’e ve tam Minel haddini bilecekken işleri yeniden karıştırmış olan Çağrı’ya sinirim yüzünden Barlas’a da çatıyordum ama adam onca reddedişime rağmen hâlâ her soruda dönüp bana bakmıştı ve emindim. Sevgiliyiz, deseydim hemen uyum sağlardı. Hatta kapıyı çok daha erkenden kapatırdı ama işte ben de kapının içinde kalırdım ve sevgili olduğumuz zamanları bana bir hayli hatırlatmaya başlardı…
Hiç de kötü bir fikir değildi.
Kaşları kalkmakla çatılmak arasında bir noktada şaşkın bir ifadeyle kalırken dudakları çoktan kıvrılmıştı. Gözleri bana dönerken mutfağı gösterip “Pazı sarması mı yaptın?” diye sordu. Ben de istemsiz bir şekilde gülümserken geçebilmesi adına birkaç adım geriledim ama mutfağa geçip pazı sarmasına gitmek yerine benimle kaldı ve gülümsemesi genişledi. “Duştan çıktıktan sonra canım çekti. O yüzden yani.” diye açıkladım. Gözleri gözlerimde gezindikçe parlaması artarken sessizliği, konuşma ihtiyacımı doğuruyordu. “Malzemeleri sipariş verdim, sonra yaptım. Öyle işte.” dedim. Bir elini belime getirdiğinde gözlerim Meriçlere döndü. Meriç tuvalete girmiş olmalıydı ki, kapının tavana yakın ince ve buzlu cam bölmesinde ışık yanıyordu. Çağrı da “Hay sikeyim, telefonum arabada kalmış.” diyerek kapıdan çıkıyordu. Zaten hâlâ koklaya koklaya pazı sarmasını bulmadıysa ilgisi başka yerde olmalıydı.
Kimsenin ilgisinin üstümüzde olmadığını fark ettiğimde yeniden Barlas’a baktım. Belimdeki eliyle beni kendisine çektiğinde kollarım çözülerek ellerim göğüslerine yaslanırken “Ne yapıyorsun?” diye mırıldandım. Dudaklarım umutla heyecanlanmıştı ama onun dudakları kulağıma doğru yönelmişti. Burnu şakağıma sürterek saçlarıma vardı ve soluduğunu duydum. “Şampuan değil, sen gibi kokuyorsun.” dediğinde gözlerim yakınlığımız dolayısıyla ancak omzunda gezinirken yutkundum. Zaten banyoya girse duş almadığımı anlayabileceği için uzatmadan “Canım çekti işte.” diye diğer bahanemi direttim.
Başı hafifçe bana dönerken burnu da tenime değerek yükselmişti, en sonunda dudakları şakağımda gezindi. “Benim için yaptın.” dediğinde gözlerimi sımsıkı kapattım. Çağrı bir an önce kapıyı gürültüyle açarak geri dönse iyi olurdu. Kesinlikle gürültüyle açmalıydı yoksa kalp atışlarımızdan duymayabilirdik.
Canı çekmişti, anlamıştım. Etli sevmezdi ama pazı sarması gördü mü de canı çekerdi. Başka bir kadın yaptığı için yemesini istememiş olsam da canının çekmiş olmasını da göz ardı edemezdim. Belki de o kız benden daha güzel yapmıştı, bu işlerde pek becerikli sayılmazdım ama daha önce de Canan teyze yardımıyla Barlas’a pazı sarması yapmışlığım vardı ve o seferlerde beğenmişti. Gerçi, sanırım ben ne yapsam beğenirdi. Tadına bakmıştım ve güzel yaptığımı düşünüyordum. Umarım, yine severdi.
Birkaç saniye kapının açılmasını bekledim. Meriç tuvaletten çıksa da yeterdi ama hiçbir gürültü çıkmadı. En sonunda cevaplamak zorunda kalıp “Canın çekti, anladım. Acımasız değilim.” diye mırıldandım. Dudakları şakağımda gezinirken, bedenlerimiz bu denli yakınken ve seslerimiz kısılmış, sadece nefeslerimiz gürültü oluştururken cümle kurmak güçtü.
Fısıldar gibi “Acımasızsın aslında.” dedi Barlas ama yine de solur gibi öptü şakağımı. Vücudum koy verir gibi biraz daha yaslandı ona. Göğüsleri üstünden kazağını sımsıkı tuttu parmaklarım. “Kalbimi paramparça edersin ama yine de her parçasının üstüne titrersin.”
Yutkunduktan sonra başımı hafifçe çektiğimde o da başını doğrulttu ve yakın yüzlerimiz arasında kızarık gözlerimiz birbirini buldu. Sanırım öyleydim. Acımasız ama âşıktım. Kırar ama kırıkları bir arada tutmaya çalışırdım. Acımasızlığım, kıyamadığımdandı. Belki bir gün anlardı. Daha büyük zararlar görmesine kıyamadığım için ben yakardım canını. Benimkini bağrına basıyordu en azından. Başka acılar onu öldürebilirdi.
Gözlerimi kırpıştırarak bu anın etkisinden çıkmaya çalıştım ve ellerimi göğsünden çektim. Kolu hâlâ belimdeyken gözlerimi kaçırdım ve bedeninin yanından geçmek için hareketlenmeden önce “Afiyet olsun.” diye fısıldadım. Kolu belimden eksildi ama bileğime kaydı ve montuma yönelmeme izin vermeden durdurdu. Gözlerim kapıdayken “Gitme, birlikte yiyelim.” dedi.
Düşünceli gözlerim kapıda gezinirken “Ben tattım zaten.” dedim. Geriye çekilmiş kolumun açısı daralırken vücudunun yaklaştığını hissettim. Kulağımın ardındayken “Gitme.” dedi ihtiyaçla. Zaten hırsızlık için plan yapmamız gerekecekti ama onlar pazı sarması yerken en azından biraz turlayıp kendime gelmeyi amaçlamıştım. Barlas ise gitmememi istiyordu. Sanki sadece şu andan bahsetmiyor gibiydi ses tonu.
Yavaşça ona döndüğümde başını yana eğip ‘lütfen’ der gibi baktı. Sessiz kaldığımda bileğimdeki elini, elime kaydırdı. Gözlerim bu temasa dönerken cevap vermememe rağmen beni mutfağa çekti. Mutfak kısmına geçtiğimiz sırada dış kapı da açılıyordu. “Koltuğun arasına düşmüş amcasını sattığımın telefonu. İki saat uğraştırdı.”
Ocağın başına geçtiğimiz sırada yavaşça elimi Barlas’ın elinden çektim. İtiraz etmeye ya sebep bulamadı, ya da daha fazla üstüme gelmedi ve ocağın üstündeki dolabın kapaklarını açıp tabak çıkarmaya başladı. Sırf Barlas’la aramızdaki duygu yoğunluğu dağılsın diye mutfak eşiğine doğru dönüp kendimi zorlayarak güldüm ve Çağrı’ya “Amcasını sattığım, tabirini de ilk defa duyuyorum.” dedi.
Salonda, konumu dolayısıyla hâlâ göremediğim Çağrı “Analara saygım var. Amcaları satıyorum ben.” dediğinde gülüşüm samimileşti. Zaten çoğu amca gereksizdi.
O sıra Meriç de lavabodan çıkıyordu. Çağrı “Bu koku…” dedikten bir saniye sonra mutfaktaydı. Gözleri Barlas’ın tabaklara koyduğu pazı sarmasına döndü. Tansiyonu düşmüş gibi elleri mutfak eşiğinin iki yanına tutunurken dizleri de kırılarak alçalmıştı. Ardına gelmiş Meriç gülerek kolundan tuttu. “Sakin, kardeşim.”
Çağrı işaret parmağını kaldırıp bilerek mi yoksa gerçekten heyecandan mı bilmiyorum titreterek “O pazı sarması mı?” diye sorduğunda görüş açısında pazı sarmasıyla arasına geçip “Sana yok.” dedim.
Yavru kedi bakışları bana döndüğünde Meriç, “Bana var mı?” diye sordu. “Evet.” dediğimde Meriç “Kardeşim, seni şöyle alalım.” diyerek Çağrı’nın omuzlarından tutarak eşikten geriye çekti ve mutfağa girdi.
Barlas, “Meriç dolaptan yoğurt çıkart kardeşim.” dediğinde Meriç keyifle Çağrı’ya bakarak buzdolabı kapağını açtı. Çağrı “Vallahi intihar ederim.” dediğinde ben zaten dikilmek dışında bir şey yapmıyordum ama Meriç’le Barlas da işlerini bırakıp Çağrı’ya baktılar. Aynı anda “Nasıl mesela?” diye sorduk.
Çağrı yutkunup etrafına baktıktan sonra mutfak havlusu alıp boğazına doladı. “Vallahi boğarım kendimi.”
Meriç, “Kolay gelsin.” derken yoğurdu masaya koyuyordu. Barlas da “İştahımızı kaçırma, içerideki odada hallet.” dedi.
Ben de gülerek çekmeceden çatallar çıkarttım ve kopardığım peçetelerle birlikte masada sandalyelerin önüne koymaya başladım. Sadece üç tane çıkardığımı gören Çağrı “Ya tamam gidip Minel’e ‘Asya Siyah’ın tipiymiş aslında, valla bak’ diyeceğim.” dediğinde gülüşüm kesildi. Barlas ardımdan, Meriç önümden tekrar gülmeye başladığında son çatalı gürültüyle masaya koyup “Tam insafa geliyordum, yine çıldırttın beni.” dedim. Çağrı boğazını sıkan havluyu gevşetip nefes nefese gözlerini aramızda gezdirip “Yanlışlıkla ölüyordum bu arada.” dediğinde gülmemeye çalıştım. Bir elini masaya koyup bir süre nefeslendikten sonra “Ama senin de ne istediğin belli değil. Tamam Siyah’ı kıskanıyorsun anladık. Vazgeçireceğim Minel’i diyorum. Bırakacak Siyah’ın peşini, bana güven.” dediğinde çatallardan birini elime alıp Çağrı’nın üstüne yürümeye başladım ama bir yanım gerçekten ‘yapsana be, sevaba girersin’ demek istiyordu.
Çağrı, “Şey…” diyerek geriledi. “Biriniz tutsanız mı?”
Meriç sandalyeye otururken “Kardeşim, çok güzel pazı sarması kokuyor valla. Bir beş dakika ölmezsen, sonra yardımcı olabilirim.” dedi. Biz de ben üstüne gittikçe Çağrı gerilerken salona girmiştik. Dişlerimin arasından “Kıskanmıyorum. Düzgün konuş bak.” dedim.
Çağrı ellerini vücutlarımız arasında kendisini korumak ister gibi kaldırarak odada döne döne volta atarken “İçin rahatlayacaksa Siyah da seni kıskanıyor. Bugün Atakent mahallesinden bahsettim diye küfür yedim. Neymiş içinde ‘Ata’ varmış.” dediğinde Çağrı’yı kovalayışım duraksarken gözlerim mutfaktan çıkan Barlas’a döndü.
Çağrı’ya “Lan tam sana yardıma geliyordum.” dedikten sonra elini ‘boş ver’ der gibi sallayıp mutfağa geri döndü. “Ne bok yiyorsan ye.” diye seslendi mutfaktan. Çağrı’yla yeniden göz göze geldik ve yumuşadığımı gördü. Şirince sırıtıp elini uzattı ve “Beş dakikalığına barış? Sonra yine savaşırız.” dediğinde “Yemek yerken sus ama.” dedim. Yoksa önünden tabağı geri çekme ihtimalim vardı.
“Merak etme yemek yerken sadece yemek yemekle ilgileniyorum zaten.”
Güldüğümde o da güldü ve mutfağı gösterdi. “Ben de gidiyorum o zaman.”
Başımı onaylar şekilde salladım ve Çağrı koşarak mutfağa giderken elimde çatalla aptal aptal sırıttım. Bir süre sonra mutfak eşiğinde Barlas göründüğünde deli gibi tuttuğum çatalı indirdim ve sırıtışımdan kurtulurken kaşlarımı kaldırdım. Bana doğru yaklaşırken “Gelsene, yemek için bekliyoruz.” dedi.
“Çağrı bile mi?” diye sorduğumda tek gözünü kısıp başını sallayarak “O başlamış olabilir.” dedi. Hafifçe güldüm ve “Geleyim.” diyerek mutfağa yönelmek için yanından geçtiğim sırada bileğimden tuttuğu için duraksadım. Vücutlarımız farklı yönlere dönük halde ama hemen yan yanayken başlarımızı birbirimize çevirdik. Gülümseyerek çenesinin ucuyla beni gösterip “Ellerine sağlık.” dedi. Ben de gülümsedim. “Gerçekten,” dedi bunu yaptığım için ne kadar şaşkın ve mutlu olduğunun yansıdığı sesiyle. “Çok teşekkür ederim, beni çok sevindirdin.”
Ona dünyaları vermişim gibi davrandığı için hafifçe gülüp “Pazı sarmasını bu kadar da sev…” demeye çalıştım ama “Konu pazı sarması değil.” diye sözümü kestiğinde titrek bir nefes eşliğinde sustum ve yavaşça başımı onaylar şekilde salladım. Birkaç saniye sonra sesim heyecanla titrerken “Afiyet olsun.” dedim tekrar. Gözleri dayanamadığım kadar ilgiyle yüzümde gezindiği için heyecanımı dağıtmayı umarak güldüm ve şakaya vurdum. “Güzel olmamış olabilir, teşekkürlerini yemekten sonraya bırak.”
Şaka olmaya da bilirdi. En son seneler önce, yine Barlas için yapmıştım. Ben tadını beğenmiştim ama onlar beğenmeyebilirdi.
“Mümkün değil.” dediğinde dudaklarım bir şeyler söylerim belki diye aralandı ama gülümsemek dışında bir şey yapamadım. Onun da tek istediği buymuş gibi gülümsemesi genişledi ve başıyla mutfağı göstererek elini yavaşça bileğimden çekti. Heyecanlı ve derin bir nefes alarak mutfağa döndüm ve elimdeki çatalı sımsıkı sıkarak ilerlemeye başladım.
Hoş sohbetler eşliğinde pazı sarmalarını yerken Çağrı gerçekten fazla sohbete dâhil olmamış, yemeğiyle ilgilenmişti. Söylemişlerdi zaten ama yüz ifadelerinden de anladığım kadarıyla tadını beğenmişlerdi. Barlas’a ne zaman baksam, gülümseyen gözlerini üstümde yakalamıştım ve bu her seferinde yediğim lokmanın tadını biraz daha güzelleştirmişti.
Meriç sigara içmek için kapının önüne çıkmış, Çağrı masayı topladığı için çok yorulduğunu iddia ederek koltuklara gitmişken Barlas da bize Türk kahvesi kahve yapmak için mutfakta kalmıştı ve ben eşlik edebileceğim iki farklı isim daha olmasına rağmen mutfaktaydım. Bahane olarak da fincanları tepsilere yerleştirmiştim ve Türk kahvesi yanında içebilmek için bardaklara su doldurmuştum. İşim yüz beş milyon saat önce bitmesine rağmen öylece oyalanıyordum. Arada göz göze gelişlerimiz ve gülümsemelerimiz haricinde sessizdik ve sessizliğimizi dinlemek hoşuma gidiyordu ama git gide garipleşiyordu. Çoğu zaman kavga ettiğimizi düşünürsek, hoş bir melodiydi bu huzurlu sessizlik. Sevgiliyken… Birbirimizle uğraşan atışmalarımız ve bazı kıskançlıklarımız haricinde kavga etmezdik. Son zamanlarda kavga edecek çok şeye sahiptik ama yine de bu ve benzeri anlarda, kavga etmekten daha tehlikeli bir huzura sahip olmamıza kapılmaya karşı koyamıyordum. Bana engellerimizi unutturuyordu bazen.
Yeniden göz göze geldiğimizde aynı anda derin bir nefes alıp verdik. Bir elini tezgâha yaslamış, bana dönük bir şekilde Türk kahvesi yaptığı cezvenin başında dikiliyordu. Ben de arada tezgâha doğru, arada Barlas’a doğru dönüyordum.
“Duş başlığın bozuk değil yani?” diye bir konu başlattığında güler gibi oldum. Çok da mantıklı bir konu değildi ama garip sessizliği bozmaya yetmişti.
“Yok.” dediğimde başını onaylar şekilde salladı. “Ben ustaya söyleyeyim, gelip bakmasın o zaman.”
Gülerek “Hemen usta mı ayarlamıştın?” diye sordum. Gözleri gülüşümde gezinirken “Bekleyip mi ayarlayacaktım?” diye mırıldandı. Konuyla ilgileniyormuş gibi görünmüyordu, cevap vermek için cevap vermiş gibiydi. En azından aramızdaki tek şapşal ben değildim ama tüm engellerin başında aklımı kemiren bir durum daha vardı. Başka bir kadına dokunmuş muydu?
“Akşam yemeğine, yarın çıkalım mı?” diye sorduğumda gözleri dudaklarımdan yükseldi ve elini yasladığı tezgâha doğru hafifçe eğilmiş vücudu hızla doğrulurken “Olur.” dedi. Başını sallayıp tekrar “Uyar yani.” diye ekleme ihtiyacı hissetti.
Heyecanına gülerek “Uyar mı, diyorsun?” diye sorduğumda ellerini kavuşturup “Evet, ben tamamım. Bana uyar.” dedi. Gülüşüm artarken çıkan sesle birlikte gözlerim cezveye döndü. Gülüşüm sönüp de gözlerim irileşirken “Barlas, kahve!” dedim.
Barlas da kendisine gelip cezvenin kulpundan tuttuğu sırada kahve çoktan taşmaya başlamıştı. Dört fincanlık su sanki bir bidon suymuş gibi taşarken Barlas da cezveyi lavaboya doğru ama yanlış bir açıyla getiriyordu. Bu yüzden taşan kahveler eline de akarken “Elin yanıyor, bırak.” dedim ve ben de lavabonun suyunu açtım. “Ay, yandı elin.” derken cezveyi suyun altında elinden alıp lavaboya bıraktım. Barlas yönlendirmem yüzünden birkaç saniye elini suyun altında tuttuktan sonra “Sorun değil de, yere dökülüyor.” dedi.
“Bırak şimdi yeri. Elini suya tutmaya devam et.” dedim ama eli tezgâhta sol tarafımda kalan beze yöneldi. Başımı ona çevirip “Beni duymuyor musun?” diye sormaya niyetlenmiştim.
Ama sadece niyetlenmiştim.
Başımı ona çevirdiğim sırada vücudumun önünden tezgâhta solumda kalan beze eğilmiş Barlas da ses çıkartışımla birlikte başını bana çevirince birbirimizin dudakları üstünde donakaldık. Gözlerim sımsıkı kapanırken en azından ben nefesimi tuttuğumdan emindim ama Barlas’ın da nefesini duyamıyordum.
Ne kadar sürdüğünü bilmediğim, her birine sonsuzluğun sığdığı saniyeler boyunca nefeslerimizi tutmuş halde donduğumuz halden göğsümden çıkmak ister gibi atan kalbimi kurtarmak istiyorsam hareketlenmemiz gerekiyordu ama kastettiğim hareket titrek bir nefesle aralanan dudaklarımızın birbirini yakalamak ister gibi birbiri için oluşmuş boşluklara yerleşmesi değildi.
Dudaklarımız minik bir kıpırtıyla birbirleri arasına yerleşmişken Barlas’ın bir elini yanağımda hissettim. Nefesi gibi titrer gibiydi eli de. Çenelerimiz yükselir ve bir öpücük baş gösterir gibi olduğu an kalbimi kor ateşlerden alan Çağrı’nın “Bir şey mi oluyor…” deyişiydi. Barlas Çağrı’nın sesini duymamış gibi dudaklarımın arasına yerleşmiş dudaklarını öper gibi kıpırdattı ama müthiş bir korku ve heyecan aynı anda vücudumu titretti ve geri çekildim. “Şey… Pardon ben… Bir şey oldu, sandım… Ama siz…”
Aralanan gözlerim üstün bir çabayla Barlas’ı es geçip Çağrı’ya döndü. Muhtemelen bağırış çağırıştan sonra sessizlik başlayınca ne olduğunu anlayamayıp gelmişti ama yüzündeki mahcubiyete bakılırsa bizi dudak dudağa görmüştü. Çünkü biz… Biraz önce dudak dudağaydık… Barlas yanağımı kavramış ve hatta öpmek için hareketlenmişken…
Biz hiçbir şey diyemeyince Çağrı telaşla “Ben gideyim.” dedi ve ardından “Ne oluyormuş?” diyerek gelen Meriç’i de kolundan yakaladığı gibi peşinden çekiştirdi. Birkaç saniye içerisinde dış kapı sesi de gelmişti. Kalçam gibi ellerim de kalçamın iki yanından tezgâha yaslanırken gözlerim karşı duvarda donakaldı. Yüz ifademden bir haberdim ama kolumda bir akıllı saat olsa şimdiye kalp krizi riskiyle ambulans çağırmış olurdu.
Şimdi soluma dönüp de Barlas’a bakmaya cesaretim yoktu ama biraz önce onu öpmeye cesaretim olmuş muydu yani? Öpmemiştik ama… Aslında öper gibi de olmuştuk. Bir süre dudaklarımız üstünde donakaldıktan sonra titrek bir nefesle ama birbirimiz için aralanmıştı dudaklarımız. Sonra çenelerimiz yavaşça yükselirken öpecek gibi olmuştuk. Çağrı’nın sesini duyduğumda Barlas duymamış gibi dudaklarını dudaklarıma örter gibi olmuştu ama ben hızla çekilmiştim. Öpüşmediysek bile bir şeyler olmuştu işte! Öpüşmemiş ama öpmüştük… Öyle mi olmuştu? Ah! Önümüzdeki günler, haftalar, yerine yeni heyecanlar gelmezse aylar, yıllar boyunca tekrar tekrar hatırlayacağım bu anda gittikçe yeni detaylar keşfedecek olmalıydım.
Düşüncelerim beni daha da kötü bir hale getirirken Barlas’a bakmadan “Şey, ben gideyim.” dedim. Kendi sesimden nefret ettim ama Barlas da kadar benzer bir heyecanla “Ben de gideyim.” dedi. Aynı anda kapıya yönelip çarpıştığımızda bir anlığına göz göze geldik ve telaşla bakışlarımı kaçırıp bir adım geri çekildim.
Barlas, “Ben şuradan gideyim o zaman.” dedi. Ben yine kapıya yönelirken başka çıkış olmadığı için nereye yöneldiğini merak ederek duraksadım ve pencereye yöneldiğini gördüm. Birkaç adımdan sonra idrak edip durdu ve bana döndü. Yeniden göz göze geldik ve ben bakışlarıyla cayır cayır yandım. Tek bir nefesi bile es vererek verebildi. Bense nefes alıp alamadığımdan emin değildim. Damarlarımda kan değil heyecan ve özlem akıyordu. Heyecanla dudağını yaladıktan sonra ardındaki pencereyi gösterdi ve yüzünü hafifçe buruşturdu. “Sığamam.”
Başımı salladım ve “Şey…” dedikten sonra yutkunup sesimi temizledikten sonra omuz silktim. “Ben sığarım belki.” dedikten sonra kalçamı yeniden tezgâha yaslayarak yan döndüm ve o da kapıya yönelirken bir anlığına birbirimize dönük bir şekilde karşı karşıya duraksadık. Dudaklarımız her şeye rağmen kıvrılır ve ellerimiz birbirine uzanır gibi olup geri çekilirken aynı anda yutkunduk ve Barlas mutfak kapısını gösterip “Ben gidiyorum o zaman.” dedi. Başımı onaylar şekilde sallayıp “Ben de.” dedim ve pencereye yöneldim. Pencerenin demirlikli olduğunu gördüğüm gibi çaresizlikle duraksadım ve tekrar ona döndüm. Zaten o da gidememiş, geriye doğru oldukça yavaş adımlarla gerilerken bana bakıyordu. “Şey, ben de oradan gidemem.” diyerek ardımdaki pencereyi gösterdiğimde gözlerini bir anlığına pencereye çevirip tekrar bana baktı ve heyecanla gülüp “Doğru.” dedikten sonra omuz silkti. “Mantıklı yani.” dedikten sonra elini ensesine götürüp ovuşturdu. “Demirlikler falan.” diye saçmalamayı sürdürdüğünde oldukça mantıklıymış gibi başımı onaylar şekilde salladım.
“Şey mi yapsak?” dedikten sonra ben de heyecanla güldüm. “Önce sen git,” derken sesim gibi titreyen elimle ardındaki mutfak eşiğini gösterdim. “Sonra da ben giderim.” derken her kelime arasında es vermiştim.
Barlas, elini ensesinden çekip parmak şıklattıktan sonra “Süper fikir.” dedi ve onaylar gibi başparmağı gösterirken diğer parmaklarını avucuna doğru kıvırdı. Ben de aynı şekilde elimle de onayladım. “Gidiyorum o zaman.” dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. “Git o zaman.”
Geriye doğru adımladığında ben “Buzdolabına dikkat.” diyemeden sırtını çarptı. Gergin bir şekilde gülerek eşiğe doğru kaydı ve “Sorun değil.” dedi. Ben de aynı şekilde gülerek başımı onaylar şekilde salladım.
Bir şeyler söyleyecek gibi oyalandığında beklerken heyecandan kuruyan dudağımı yaladım ve ilgisi dudaklarıma kaydığı gibi gözlerini sımsıkı kapatıp çaresiz bir yüz buruşması eşliğinde bir elini ensesine götürerek ardına döndü. İlerleyerek gözden kayboldu. Giderken birkaç şeye çarpmış olmalıydı ki sesler geldi. “İyi misin?” diye bağırdığımda “Evet, evet!” dedi.
Titrek nefesimi üfleyerek en yakın sandalyeye kendimi bıraktım. Omurgam paydos etmiş gibiyken kollarımı masaya yaslayıp alnımı da kollarıma yasladım. Zaten nefes almakta zorlanırken başımın kollarım arasında kalması da çok yardımcı olamıyordu ama bir süre böyle hayattan soyutlanmak istiyordum. Hatta inip masanın altına girsem de olurdu. Kapının kapanma sesini duyduğumda alt dudağımı ısırdım. Barlas da dışarıda ne şekilde kendine gelirdi, ne kadar sürerdi artık Allah bilirdi ama benim çok uzun zamana ihtiyacım olacağı kesindi.
Allah’ım… Daha tam olarak öpüşmeden bile bu hale geliyorsak şaş kaza öpüşürsek ne olacaktık?
Ve… Böyle bir an yaşadıktan sonra nasıl öpüşmeden duracaktık ki?
Pişman olurum, demiş, gözünü korkutmuştum ama mesela bu an gibi tesadüfi bir an tekrar oluşsa, belli ki Barlas biraz önce gibi bu söylediğimi yine unutacaktı. Zaten ben de unutmuştum ki… Sadece onu öpme isteği baş göstermişti zihnimde.
Zaten Barlas’ın durası yoktu ama artık benim de gemilerimin yanası vardı.
Masanın altındaki bacağımı heyecanla sallayıp dururken git gide nefessiz kaldığım için başımı kollarımdan kaldırdım ve gözlerim neredeyse öpüştüğümüz alana doğru dönerken yeniden dudağımı ısırdım. Saniyeler sonra her şeye rağmen gülümserken ellerimi yanan yanaklarıma götürüp parmaklarımla küçük tokatlar bırakarak kendime gelmeye çalıştım ama gelemiyordum!
Bir elim kaygılı heyecanıma rağmen gülümseyip duran dudaklarıma kaydı. Resmen dudaklarımda, dudakları vardı dakikalar öncesinde… Özlediğim dudaklarına biraz da olsun kavuşmuştum. Gözlerim o anın hissini tekrar yaşamak isteyerek hayallere dalmak üzere kapanırken iç çektim.
Ah benim sevgilim. Ah benim en sevdiğim.
**
Düşünceleriiiniiiiz?
Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruuum ^^
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!