14. BÖLÜM - RÜYA GİBİ -
HELLLOĞĞĞ
Bölüm şarkısı;
Dolu Kadehi Ters Tut - Hiç iyi değilim
İyi okumalaar ve iyi gecelerrrr dileriiimm
**
"Asya'ydı sanırım, öyle değil mi?"
Kemal'in mesajlarını okuyarak ilerlerken biri seslenince duraksadım. Mahallede benimle hakaret etmek ya da sırtıma bakışlarıyla oklar atarken kendi aralarında gıybet etmek dışında muhatap olmayı tercih eden elle sayılı kişinin ses tonunu tanıyordum. Bu kadının ses tonu da tanıdık geliyordu ama çıkaramadan sese doğru döndüm. Döndükten ancak birkaç saniye sonra son mesajı da okumayı tamamlayıp iç çekerek başımı kaldırdım. Can'ın iyileştiğini, sadece ara sıra öksürdüğünü söylüyordu, dün gece telefonda konuştuğumuzda da sesini daha iyi duymuştum ama her gün beş altı kere tekrar sormadan duramıyordum. Can'ı görmeye gitmek istiyordum ama karlı hava durumunda gece vakti tam olarak iyileşmeden dışarı çıkmasını da istemiyordum. Öksürüğü tamamen geçerse ya da hava biraz olsun kırılırsa gidecektim. Belki şans bulursak bu gece görüntülü arama ile konuşturabileceğini yazmıştı Kemal mesajlarda ve şimdiden kalbime heyecan düşmüştü.
Telefonu montumun cebine yerleştirirken gözlerimi sesin sahibi kadına çevirdim. Minel'le göz göze geldiğim an çenem kasılırken bakışlarım ne hale geldiyse kadın gözlerini kırpıştırarak sesini temizledi. Elim montumun cebinde kalırken telefonu sımsıkı tutmaya başladım. Karşımdaki kadının bir suçu yoktu, her insan gibi istediği adamdan hoşlanabilirdi. Barlas bekâr biriydi ve maalesef ki oldukça da ilgi çekiciydi. Kibar, saygılı, onurlu biriydi ve onu tanıyan herhangi bir kadının ondan hoşlanması işten bile değildi. Belli ki bu kadın da hoşlanmıştı işte. Ona hak versem ve aksine kendime kızmak için hak bulamasam da içimde inanılmaz bir rahatsızlık hissiyle mücadele ederken sert bir ses tonuyla "Evet, ne vardı?" diye sordum. İyi olanlar cennete gidebilirdi, ben zarif kibarlıklar için kendimi zorlayamayacaktım. Zaten hayatta yeterince zorlanıyordum. Benden nefret edecekse de sıraya girmeliydi.
"Ben de Minel." diyerek elini uzattığında gergin bir şekilde yanağımı kemirirken eline doğru baktım. Önyargılı olabilirdim ama hareketleri de samimi gelmiyordu. Samimi olsa dahi doğru algılayamayacağımı da düşünüyordum. Kıskançlık damarlarımda kan gibi akarken elimi montumun cebinden çıkartmakla çıkartmamak arasında kalmıştım. Barlas'ın halini daha iyi anlayabiliyordum. Özellikle de iletişim içerisinde olmadığımız iki yıl boyunca kaç kere Ata'yı beni eve bırakırken görmüştü, hakkımızda çıkan dedikoduları duymuştu. Şimdi Barlas'ın yüz vermediğini bilsem de sırf kızın ilgisinin farkında olduğum için hasetlik içerisindeyken Barlas'tan yüzlerce kez özür dilemek istedim. O da bana aynılarını yaşatıp gayet tabii üzerek bu iki yıl boyunca karşılık verebilirdi ama o da yokluğuma sadıkmış gibi gözlerimin önünde kimseyle görünmemişti. Belki de gözlerimin görmediği yerlerde de bana sadık kalmıştı. Merak etsem de henüz soramamıştım.
Olgun davranmaya çalışarak derin bir nefes alıp havayı döver gibi burnumdan üflerken elimi cebimden çıkartıp kızın eline uzattım. Fazla sıkı tutma Asya. Parmaklarını falan kırma. İğreniyormuş gibi parmak uçlarınla da tutma. İnsani, normal, sıradan bir el sıkışması sadece, yapabilirsin.
Kızın elini birkaç saniyeliğine sıkıp güvenliği için kendime geri çektim. "Memnun oldum falan filan." diye mırıldanıp yanından geçtim ve yürümeye devam ettim. Konuşacak bir şeyimiz yoktu. Muhtemelen tehlike olup olmadığımı ölçmeye çalışıyordu. Beni Barlas'ın yanında birkaç kez görmüştü. Alt mahalledendi ama zamanında sevgili olduğumuzu da birilerinden duymuş olabilirdi. Barlas'ın hayatındaki yerimi öğrenmeye çalışacak gibiydi ve 'Sevgilisiyim' diyemedikçe, Barlas'ın da sorduğu gibi 'Neyim olarak?' sorusuna verebileceğim bir cevabım olmadıkça, kızın ağız aramalarına da karşılık vermek istemiyordum.
"Şey... Siyah nerede biliyor musun, diye soracaktım. Ben birkaç kez aradım, açmadı da."
Duraksarken gözlerimi sımsıkı kapattım. Barlas'ı araması bile boğazıma kadar sinirin tırmanmasını sağlıyordu. Barlas gerek görmediği için açmamış olabilirdi. Evden çıkınca penceresine doğru bakmıştım, hala uyumuyordu. Muhtemelen evde de değildi. Sağda, solda işi olabilirdi, haberim yoktu. Belki de... Gözlerim irileşerek açıldı. Ata çağırmış olabilir miydi? İlerleyen günlerde detayları konuşacaklarından bahsetmişlerdi ve Ata'nın Barlas'ın hayatını mahvetmek için çok da sabır göstermeyeceğini düşünüyordum. Ya da... Senetteki sakatlığı fark etmiş olabilir miydi? Dün Barlas'la Ata görüşmemişti, Barlas'ın çoğunlukla evde olduğunu Yağmur'dan biliyordum ama bugün Ata aramış olabilirdi.
Minel'e doğru dönerken "Menajeri değilim." dedim ama nerede olduğunu öğrenmeyi aklıma koydum. Meriç'e falan mı sorsaydım? İki gün önceki tartışmalarımızdan sonra Barlas'la aramız pekiyi değildi. Zaten ona gerek kalmadan önceki günler yüzünden de aramız zaten yeterince kötüydü. Mütemadiyen gergin bir hüzne sahiptik, ara ara alayla, heyecanla, gülüşle hafifletmeye çalışıyorduk ama mayamız belliydi. Sinir ve hüzün.
"Siz... Arkadaş gibi görünüyorsunuz. Meriçleri de göremeyince sana sorayım, dedim." derken biraz önce ilerleyerek açtığım arayı kapatarak karşıma dikildi. İnce dudakları, sinsi olduğuna dair yeterli bir kanıttı ama gözleri de kısık, sorgulayarak bakıyordu. Belki kendi hayatında iyi biriydi ama ben de onun karşısında hoşlandığı adamın yanında bir tehdit olduğumdan elbette ki benden haz etmiyor olmalıydı. Yanı sıra, beni sevmeyen mahalleli bu kızı da doldurmuş olabilirdi. Gözlerinde Barlas'la yan yana durdukça güzelim çocuğu da karanlığa çeken kötü bir kızdım. Kötü bir kız mıydım bilmiyordum ama geri kalan kısmına katılıyordum.
Ters ters bakmak dışında sessiz kaldığımda "Sanırım fazla konuşmayı sevmiyorsun." dedi. Aslında hoşuma giden insanların yanında sustuğum pek görülmezdi, çenemle yorardım ama oturup 'Ee sen Barlas'ın hangi özelliklerinden hoşlanıyorsun? Ben mesela şuyundan, buyundan' diye sohbet edemeyeceğime göre bu kızla paylaşabileceğim bir sohbet yoktu. Ha, Barlas'tan hoşlanmayı bırakacaksa hemencecik ısınabilirdim.
"Pek sevmem. Ve işim var." deyip gerileyeceğim sırada telaşla "Arkadaş mısınız gerçekten?" diye sordu. Sabırla nefes alıp gözlerimi gözleri arasında gezdirdikten sonra "Niyetin ne?" diye sordum. Ayaküstü, gereksiz sohbetleri sevmezdim. Bir soracağı varsa hemen sormalıydı.
Ne diyeceğini bilemeyerek kem küm ettikten sonra tekrar sesini temizleyip "Eğer arkadaşsanız, ulaştığında müsait olunca beni aramasını söyler misin? Çok yoğundur mutlaka, telefonumu açamadı ama bir şey söylemem gerekiyor ona. Bir de işe falan çıkıyorlar ya, bir şey olmasından endişe ettim açmayınca. Meriçleri de göremedim." dediğinde gözlerim bir hayli kısık bir şekilde "Ne söyleyeceksin?" diye sordum. Boşluğuma geldiği için sormuştum. Kız da "Yani, şey..." diye bir şeyler gevelediğinde gözlerimi kırpıştırarak kaçırdım ve derin bir nefes alıp üfleyerek verdikten sonra omuzlarımı gevşetmek için geriye doğru yuvarladım. Ne söyleyecekti ki yani? Ne manaydı? Ne sebepleydi? Ne gerek vardı?
Ben de Barlas'ı, nerede olduğunu bilmek ve küçük bir sohbet de olsa kurmak için aramak isterdim ve Minel yeterli bir bahane olabilirdi. Çok inandırıcı olmazdı ama en azından içimi rahatlatacak bir sebepti. Telefonu cebimden çıkartırken "Ne zaman aradın en son?" diye sordum. Kızın telefonunu istemediği için mi açmıyordu, müsait olmadığı için mi bilememiştim ama benimkini de açmazsa Meriçlere sormam gerekirdi. Meriçler de hemen Siyah'a 'Asya seni sordu' diye yetiştirirdi zaten. Barlas'ı aramak bir kenara, açmamasına rağmen Meriçlere de sormak daha ilgi çekici bir merak seviyesiydi.
"Seninle karşılaşmadan hemen önce."
Barlas'ı arayacağım sırada kız ismini nasıl kayıt ettiğimi görmek için olsa gerek telefonumun ekranıyla baya bir ilgilendi. Telefonu kulağıma yaslarken ters bir şekilde baktığımda hemen gülümsemeye çalıştı. Gözlerimi devirerek başka yöne baktım. Hiç sahte bir gülümsemeyle, kontrol etmeye çalıştıkça yorulan mimiklerime yeni bir yük veremeyecektim. Kızın ondan hiç haz etmediğime dair hiçbir şüphesi kalmamış olmalıydı.
Birinci çalışta açan Barlas, "Asya?" dediğinde heyecan hızla sinirin önüne geçip kalbime dolarken "Barlas?" diye karşılık verdikten sonra hafifçe yüzümü buruşturdum. Adamı arayan bendim.
"Bir sorun mu var?" diye sordu çünkü burnumu yerden alıp da onu neden aradığımı anlayamamış olsa gerekti. Gözlerim Minel'e döndüğünde bozulmuş bir şekilde baktığını gördüm. Barlas onun telefonlarını açmamış, benimkini anında açmıştı. Kalkıp da kim olduğumu söyleyemiyordum, Barlas'ın hayatında ne olduğumu ben de bilmiyordum ama çok merak ediyorsa biraz olsun gösterebilirdim. "Müsait misin?" diye sordum. Böylelikle yoğun olup olmadığı belli olurdu ve kız neden telefonlarının açılmadığını daha iyi anlayabilirdi.
Barlas, "Bir sorun mu var?" diye sordu tekrar. Bir hışırtı duymuştum, her neredeyse kalkmış olmalıydı. Adım sesleri de duydum. "Geliyorum, neredesin?"
Gözlerimi Minel'den kaçırırken dudaklarım gülümser gibi oldu. Hızla kaşlarımı olabildiğince kaldırıp yüzümdeki aptal ifadeden kurtulmaya çalıştım ve "Yok, yok." dedim. Gözlerim tekrar Minel'e döndü. İşte şimdi gülümsemeye çalışmıyor, biraz önceki ters bakışlarımın karşılığını veriyordu. Belli ki beni yoklamaktı derdi. Ve gözleri, tehlikenin büyük olduğunu fark etmiş gibi bakıyordu. Merak etmemeliydi, belki de Barlas'la bir daha hiç el ele tutuşamayacaktık ama evet korkmalıydı çünkü Barlas da öyle kolay kolay başka bir kadının elini tutmaz gibiydi. Ya da... Bir yanım öyle umuyordu.
"Bir sorun yok. Nerede olduğunu, ne yaptığını merak ettim."
Cümlem bittiği gibi gözlerim irileşirken heyecanla "Yani, şey..." dedim ama ne diyeceğimi bilemediğim için birkaç saniye es verip yüzümü buruştum ve başımı yere eğerken sağ ayağımla ritim tutmaya başladım. Öyle bir söylemiştim ki sanki hala sevgilimdi ve onu merak etmiştim...
Barlas birkaç saniye sessizlik boyunca muhtemelen şaşkınlıktan bayılıp ayıldıktan sonra hala üstünden atamadığı bir garipseme ama heyecanla "Harbi mi?" diye sordu. Önce "Harbi." dedikten sonra hızla üfleyip "Yani, harbi değil." dedim ve Minel'in garip bakışlarına ardımı dönüp tekrar üfledim. Bir elim saçlarımı yolmak ister gibi kulağımın arkasına götürürken "Yani öyle merak değil de..." diye can çekişirken Barlas hafifçe güldü. "Madem öyle, ben senin merakını gidereyim." dedi. 'Ne merak edeceğim seni be?' diye çıkışmak istesem de önce cevabı almak istediğim için dudağımı kemirerek sessiz kaldım. Barlas da cevap beklediğimi fark edip tekrar güldü. Heyecan ve şaşkınlığın harmanlandığı bir gülüştü ve yüzüm biraz daha buruştu. Kalbim göğsümde bir alev topu gibiydi. Okyanusu dudaklarıma dikip içsem sönmezdi. Aramız kötü olsa da ufacık bir adımımda hızla gevşediğini görmek garipti. Şimdi bir adımımla tekrar gerilmemizi sağlayabilirdim ve Barlas buna da uyum sağlardı. Duygu değişimlerimiz hızlıydı.
"Bir abinin yanındayım. Bir konuda yardımcı oluyorum."
İçim rahatladı. En azından Ata'yla ilgili bir durum yoktu. Battı balık yan gider hesabı "Ne konuda?" diye sordum. Benim balıkların bir beli doğrulamamıştı zaten.
"Bu cevaplarımı hep soru hakkı olarak kenara not alıyorum haberin olsun." dediğinde güler gibi oldum. Soru sormadığını mı sanıyordu? Sadece evet, ben pek cevaplamıyordum. Şimdi kazandığı cevap haklarını da cebine koya koya bana cevap veriyordu. Ata'nın yanında olmadığından emin olmak için detay soruyordum.
Üfleyip "Tamam, hadi." dediğimde tekrar güldü ve "Bir gayrimenkul işi. Aracılık yapıyorum." dedi. Sırıtırken gözlerimi devirdim. Bay herbokologtu, gerçekten. Yapmadığı iş yoktu. Ara ara emlakçılığa da soyunuyordu. Etrafı geniş olunca her işin ucu iyi ya da kötü ona dokunabiliyordu.
"Oldu mu Asya Hanım? Merakınız giderildi mi? Başka sorunuz varsa, hemen cevaplayayım."
Minel'e doğru döndüm. Sinirlenip basıp gitmiştir, sanıyordum ama hala duruyordu. Benden nefret edermiş gibi bakıyordu ama göz göze geldiğimizde biraz olsun duygularına perde çekti. Benim perdeler sonuna kadar aralıktı. Neyse, benimle konuşma çabası iyi olmuştu. Böylelikle hakkım olmadan araya giremeyecek olmama rağmen Minel'e bazı şeyleri de göstermiş olmuştum. Sevgili sayılmazdık, hatta arkadaş bile değildik ama bir şeydik işte. Hiçbir şey maskesinde gizlenen bir şey.
Hazır uyumlu bir şekilde cevap veriyorken ve önceki günlerdeki gibi 'Sana ne kızım?' modunu açmamışken "Ata seni aradı mı?" diye sorduğumda, şom ağzıma tüküreyim, "Orada duracaksın kızım." dedi. Minel'le göz göze olduğumuz için gergin bir tepki vermedim. "Orası seni ilgilendirmiyor."
Bana, beni sevdiğini söylemiş gibi gülümsedim. Minel'e Barlas'ın bana 'seni ilgilendirmiyor' dediğini yansıtamazdım tabii ki. Dudaklarım ince değildi ama ben de az sinsi değildim.
Onun gibi "Harbi mi?" diye sorduğumda gülüp "Harbi." dedi.
"İyi, tamam. Zaten Minel merak etmiş seni. Mahallede karşıma çıktı, ısrarcı olunca bir arayayım, dedim ben de."
Böyle söylesem de, benim içimden gelmese Kral'ı gelse aratamayacağını biliyordu. Barlas henüz cevap vermemişken sanki 'Minel kim?' diye sormuş gibi "Minel şey ya, hani var ya aşağı mahalleden." dediğimde Barlas gülerek "Asya yapma, ayıp olur." dedi. Minel'in ağzı burnu kaşı ayrı oynamaya başlarken gülmemeye çalışarak telefonun mikrofonunu kapatır gibi hafifçe elimi götürerek kulağımdan uzaklaştırıp Minel'e "Minel değil miydi senin adın? Yanlış mı söyledim?" diye sordum. Minel dişleri arasından "Evet, Minel." dediğinde telefonu kulağıma yaslayıp "Minel'miş işte." dedim.
Barlas gülse de ayıp olmasından endişe ettiği bir mahcubiyetle "Kızım yapma diyorum, kız o kadar uğraşıp kek poğaça yapıyor." dediğinde gerginliğimin yansıdığı bir sesle "Ya, hatırlamıyor musun? Hani var ya size kek poğaça falan yapıyor." dedim.
Minel kollarını göğsünde birleştirip gözlerini devirerek kaçırdı. Ne kadar inanıyordu bilmiyordum ama en azından bir daha samimi davranmaya çalışarak yanıma gelip ağzımı aramazdı. Benim sahte bir samimiyete soyunmayacağımı ve ondan haz etmediğimi görmüş olmuştu.
"Cadının tekisin."
Barlas'a aldırmadan Minel'e telefonu gösterip "Hah, şimdi hatırladı tamam." dedim. Barlas tekrar güldü ama sızlanır gibi "Ayıp oldu kıza. Şimdi gönlünü almam gerekecek." dedi. Kendi tükürüğümde boğulmak üzere birkaç kere öksürdüğümde gülüşleri arttı. Minel de 'Ölmekte zorlanıyorsan ben boğayım' dermiş gibi bakarken birkaç kere daha öksürüp pürüzlü sesimle "Tamam, iyiyim." dedim. Minel sahte bir şekilde gülümseyip "Neyse ki." dediğinde içinden 'maalesef ki' dediğine yeminler edebilir ve bu yüz ifadeleri sayesinde kanıtlayabilirdim. Barlas "Su iç su. Yutmana yardımcı olur." dedi ama hiçbir şey yemediğimin, tükürüğümle boğulduğumun farkındaydı. Hazmetmeye çalıştığımın Barlas'ın kendisini bir hayli tehlikeye sokan şakası olduğunu da biliyordu. Şimdi bir şey desem yine 'orada duracaksın kızım' diyecekti. Hayatına girmeden, hayatındaymış gibi davranmama müsaade etmiyordu. Beni resmen hayatına çağırıyordu ve buruk bir heyecanla reddetmek zorunda kalıyordum.
Bu noktada Barlas'ın suratına kapatırdım normalde ama Minel'e el sallayıp "Yine ulaşamayıp merak edersen çekinme bana gel. Ben ulaşabiliyorum." dedim ve kız da ters bakışlar eşliğinde "Sağ ol." diyerek el sallarken ardıma döndüm. Köşeyi dönene kadar telefonda kalıp Barlas'a aramız kötü değilmiş gibi davranacaktım. Böyle şeylerle uğraşmak yerine çok daha büyük işlerim vardı ama konu Barlas olunca yaşım küçülüyordu. Kıskançlık da insanı kendisinden uzaklaştırabiliyordu.
"Harbi saçların da kızıl. Ortaçağ'da olsak yakarlardı seni."
Minel'den henüz yeterince uzaklaşmadığım için "Sensin cadı." diye fısıldadım.
Keyifli bir ses tonuyla "Hayırdır Siyah'ın çırağı? Ne bu haller? 'Seni istemiyorum' deyip durmasan kıskandığını sanacağım." diye alay ettiğinde gözlerimi devirdim. "Senlik bir şey yok. Kızdan haz etmedim."
İmayla "Yakıştıramadın mı 'arkadaş'ına?" diye sordu. Barlasların evinde annesi Canan teyzeye söylediğimiz gibi arkadaş olduğumuza dair alay ediyordu. Evet arada asker arkadaşı gibi olduğumuz doğruydu.
Yükselen sinirimle "Barlas bak seni döveri..." diyeceğim sırada yüzümü buruşturarak sustum ve köşeyi döndüm. Kız sinsi sinsi ardımdan gelmiyorsa artık dilediğim gibi konuşabilirdim ama kızgınlığımı Barlas'a da belli etmemem gerekiyordu. En azından bu kadar da fazla belli etmesem yeterdi...
Gizleyemediğim sinirime güldü. "Cadı süpürgesiyle mi?"
Sahte bir şekilde güldükten sonra "Çok komiksin." diye homurdandıktan sonra aklıma gelen fikirle yüzümde yaramaz bir sırıtış oluştu. "Peki arkadaşım, sen beni kime yakıştırı..." derken cümlem bitmeden hızla keyiften arınıp gerilen bir sesle "Tamam yeter, şaka bitti." dedi. Daha yeni başlıyordum ama... Gülmeye başlarken en azından şakalaştığını kabul etmesine sevindim. Yakıştıramadın mı, derken de şaka olduğunun farkındaydım ama kıskançlık alınganlığı da beraberinde getiriyordu ve ciddi olmadığını onun ağzından da duymak rahatlatmıştı.
"Niye? Daha yeni başlamıştım. Vardı birkaç şakam daha?"
Tahammülsüz bir sesle "Yok. Bitti, bu kadar." dediğinde gülüşümde alt dudağımı ısırdım. Kahvehanedeki amcaların kötü kötü baktığını gördüğümde gülüşümü silerken 'Ne var?' der gibi başımı salladım. Hasbinallah, çekerek ıstakalarına geri döndüler. Kendileri güldürmediği yetmezmiş gibi, şansa bala gülersem de rahatsız oluyorlardı.
Tekrar ilerlemeye devam ederken onun gibi alayla "Ne oldu Siyah? Ne bu haller?" diye sordum.
Ters bir şekilde "Ben ortalarda 'seni istemiyorum' diye dolaşmıyorum ama." dediğinde gülümsemeye başlarken yardım diler gibi gökyüzüne baktım. Kimse yenemeyeceği sınavla sınanmazdı ama bu kadar güçlü olmak zorunda kalmamayı dilerdim.
'Seni istemiyorum, demiyorum. O yüzden kıskanabilirim' diyordu ve şimdi kalbimi çıkarıp verip 'kıskanmana hiç gerek yok, zaten sana ait' demek isterdim. Beni istediğini gizlemiyordu.
Konuyu güvenli bir yere çekerek "Evet, seni ilgilendirmez, diyerek dolaşıyorsun." dediğim gibi "Çünkü ilgilendirmez." diyerek asıl gerginliğimize hızlı bir dönüş yaptı. Henüz yapmamışken, daha yapmaya çalıştığım anda nabzını yükselten şakamın ardından son günlerdeki asıl konumuzu öne çıkarmış ve tavrını yeniden aramıza yerleştirmişti. Bu gidişle beni çıldırtacaktı. Muhtemelen istediği de buydu. Kapısına dayanıp 'tamam kabul, teslim oluyorum' dememi istiyordu. Ona teslim olup yeniden onun olmamı. İçimde heyecan kanat çırpıp uçarken öyle bir günün gelebileceğini düşünüyordum. Bir gün gemileri o kadar yakar mıydım? Her şeyi göze alarak?
Ben sinirle soluyarak sessiz kaldığımda "Sen neredesin, ne yapıyorsun?" diye sordu.
Omzumdan düşen çantama içimden 'Seni de şimdi...' diye başlayan sövgüler ilettikten sonra yeniden omzuma asıp onun gibi "Seni ilgilendirmez." dedim.
"Ulan sen benim ebemin kızlık soyadına kadar sordun ya biraz önce."
"Cevaplamasaydın." derken ileride ihtiyacım olacak bir an içim ayağıma sıktığımı biliyordum ama ama 'seni ilgilendirmez' deyip durarak hayatını mahvetmesi sinirimi bozuyordu.
"Ulan var ya," diye söylenirken sesi uzaktan gelmeye başlamıştı birkaç saniyeliğine. Sonra sanırım hoparlöre almıştı ki "Başıma belasın." derken sesi yeniden düzgün gelmeye başladı. "İllaki uğraştıracaksın."
Bir şeyle mi uğraşıyordu, anlamamıştım. Etrafa kötü bakışlar atarak ilerlemekle meşguldüm. Mahalleden birkaç liseli erkek çocuğunun bana baktığını gördüğümde onlara hem ablaları yaşında olduğumu, hem de onları duvardan duvara vurabileceğimi söyleyecekken bakışları ortada duranın ellerine döndü ve ortadaki çocuğun elindeki telefonda bir şeyler yazdığını gördüm. Garipseyerek yanlarından geçerken birkaç saniye sonra Barlas "Mahalleden çıkıyormuşsun." dedi.
Gözlerim irileşirken duraksayıp ardıma döndüm ve liseli çocukların peşimden geldiğini gördüm. Göz göze geldiğimizde duraksayıp başka şeyle meşgullermiş gibi birbirlerine döndüler. "Peşime adam mı taktın?" dedikten sonra yüzümü buruşturup "Çocuk mu taktın daha doğrusu?" dedim. Lise üniformaları ceketlerinin altından görünüyordu ve bu da aramızda en az altı, yedi yaş olduğunu gösteriyordu. Yanımda çocuk kalıyorlardı.
"Oradan sahile gidiyorsan sahile, Kafes'e gidiyorsan Kafes'e, mekâna, metroya, metrobüse gidiyorsan da oralara kadar yol boyunca tanıdıklarım var. Peşine çocuk ya da adam değil, tanıdığım herkesi taktım."
Ve çok kişi tanıyordu. Yol dükkânlarla doluydu ve Barlas'la geçtiğimiz zamanlarda selam verdiği herkes şimdi beni görürse Barlas'a mı söylüyordu yani? Ve gitme ihtimalim olan her seçeneği saymıştı. Metro, metrobüsü de Can'a gideceğim zamanlar kullanıyordum. Metrobüse bindiğim zamanlarda devamında da biri peşime takılmıyor olmalıydı, Barlas beni Kemal'le görse ya da görenden duysa kesinlikle konusu aramızda açılır, hatta o an yanımızda biterdi. Belki şimdiye kadar yapmamıştı ama bu dakikadan sonra yapabilirdi.
Etrafımdaki insanları umursamadan "Sen deli misin?" diye bağırdım. Kafamdaki her tilki başka bir sırrı saklıyordu, beni takip ettiremezdi! Bu nasıl bir istihbarat ağıydı ya? Adam peşime birini bile takmıyordu. Direkt kullanacağım yollar boyunca karşılaşacağım insanların göz takipleri içerisinde miydim?
Pişkin bir şekilde "Evet. Başka soru? Bugün de çok meraklısın." diye alay etti.
"Ya sen..." derken yumruğumu sıkıp duruyordum. Ayağımı sinirle yere vurup tekrar "Sen..." dedim ama sinirim dudaklarımı mühürlerken bir türlü cümle kuramamıştım. En sonunda solur gibi "Sana inanamıyorum!" diye çıkıştım. "Niye ya? Ne alaka? Neden, neden?"
Barlas, "İş icabı Asya'cım. Koruman olarak her anından haberdar olmam gerekiyor." dediğinde yumruğumu gevşetip elimi yüzüme götürdüm ve buruşmuş yüzümü ezmek ister gibi bastırdım. Ata'nın amacına dair herhangi bir şey anlayamadığım hareketi yüzünden Barlas hayatımda daha büyük bir sorun haline gelmişti! Barlas da zaten bilfiil korumam gibi geziyordu, yetmezmiş gibi bir de bahanesi olmuştu.
Birkaç kez nefes soluklandım ama sinirim geçmiyordu. Elimi yüzümden çekip etrafımdaki dükkânların içinden bana bakan esnaflara baktım. Ters bakışlarıma karşılık gülümsüyormuşum gibi bir samimiyle selam verdiler. Mahalleden çıkmıştım ve artık beni 'cadı' olarak değil 'yenge' olarak görebilecek insanlara karışmaya başlamıştım. Yenge olarak görmeleri hoşuma gitse de yaptığım her şeyden Barlas'ı haberdar kılacak olmaları boktan bir durumdu! Kemal'le Can'ın yanına gittiğimi görmemeleri lazımdı! Ya da, Ata'yla ilgili bir durumu da görmelilerdi. Tefeciye ödeme zamanı gelmişti, Barlas'a gelmelerini beklemeden ben gidip ödeyecektim. Zaten bunun için evden çıkmıştım ama bu şartlar altında nasıl yapacaktım ki?
"Sen korumam falan değilsin! Ata'yla da daha anlaştığınız falan yok!"
Senet geçersizdi, henüz detayları görüşmemişlerdi. Barlas'ın inadını kırmaya çalışacaktım ve daha hiçbir şey kesin değildi. "Ki anlaşsanız bile ben koruma falan istemiyorum, tamam mı?"
Beni bir tarafına takmadığı oldukça ses tonuna yansırken "Git onu patronuna anlat." dedikten sonra hızla gerilip "Anlatma." diye ekledi. "Konuşma, ben iletirim şikâyetlerini."
Omuzlarım çökerken nefesimi burnumdan üfleyerek birkaç saniyeliğine gözlerimi kapattım. Eğer bu inadını sürdürürse konuşmama katlanamadığı adam zamanla gözleri önünde bana yaklaşmaya çalışacaktı. Böylelikle bu işin sonunda Ata kesinlikle, Barlas muhtemelen ölecekti ve olan bitenden sonra ben de ya bedenen ya da ruhen ölecektim.
"Yenge çay ister misin?"
Gözlerim hızla aralanırken kapıya çıkmış bir esnaf abinin çırağının elindeki çayı gösterdiğini gördüm. Barlas telefonun ucundan heyecanla harmanlanmış bir gerginlikle sesini temizleyip "Tabii, ben göz kulak olun deyince barıştık sanmışlardır." diye açıklamaya çalıştı. Göz kulak olun, cümlesi peşime adam(lar) takışını bile hoşuma giden bir hale getirirken samimi gözüken abiye gülümsemeye çalışıp "Yok abi sağ ol." dedim. Öylece sokağın ortasında durduğumu görünce sorma ihtiyacı hissetmiş olmalıydı.
Adam ve çırağı gülümseyerek başlarıyla selam verip dükkâna girerken "Bu arada ben yenge..." diyeceğim sırada kapı kapandı. Sesim içime kaçarken artık adamlar duyamasa da "... değilim." diye mırıldanarak cümlemi bitirdim.
Barlas da sesimi duyuramadığımı anladığı için hafifçe güldü. Biraz heyecanlanıp gerilse de hoşuna da gitmişti. Duygularımız maalesef ki karşılıklıydı. Hem de her konuda. "Uyar onları." diye kızdım. Yol boyunca karşıma çıkan herkes 'yenge yenge' diye seslenmemeliydi. Hoşuma gittiği yerlerden yaralanıyordum her seferinde.
"Yoo, uyarmayacağım." dediğinde kabul ettiğini sanıp onaylayan bir ses çıkardıktan hemen sonra idrak ettim ve kaşlarım çatıldı. "Ne?"
"Eski ya da yeni, yengelerisin işte kızım. Yanlış bir şey söylemiyorlar."
Heyecan vücudumu hareketlendirirken ilerlemeye başladım. Çantamın kulpunu omzunda sıkıca tutarken kemirdiğim dudağımı birkaç saniyeliğine özgür bırakıp "O ne demek oluyor?" diye çıkıştım. Gerçekten 'göz kulak' olan insanların bakışları arasında ilerlerken Barlas, "Erkekler arasında bunun 'eski, yeni'si olmaz. Sen ahirete kadar onların yengesisin. Ben kaç tane abimin boşandığı karısını gördükçe hala 'yenge' deyip pazar poşetlerini taşıyorum, biliyor musun?" diye açıkladığında güler gibi oldum ama sesin telefona gitmemesine dikkat ettim. Berberin çırağını dükkânın önünde oturduğu sandalyede önce bana bakıp sonra telefona bir şey yazarken gördüğümde kaşlarım kalktı. Barlas keyifli sesiyle "Gülmüşsün." dediğinde gözlerim irileşirken casus veledin yanında duraksayıp başına hafifçe şaplak attım. Çocuk yaramaz yaramaz gülerken "Çek farelerini peşimden." diye sızlandım ve ilerlemeye devam ettim. Çocuk, "Faruk usta, ben geliyorum birazdan. Yengenin peşindeyim." dediğinde gözlerimi devirerek durdum ve zıplaya zıplaya yanıma yetişmesini bekledim. Çocuğa bir yüzlük uzatıp telefonu kulağımdan uzaklaştırarak "Git kendine çikolata falan al, düş peşimden." diye fısıldadım. Çocuk cebinden iki yüzlük çıkartıp "Siyah ağabey bunu yapacağını öngörmüştü." dedi. Önden ödeme yapmıştı rüşvetime karşılık resmen. Cüzdanımı gösterip "Daha fazlası da var." diye fısıldadım. Çocuk "Siyah ağabey o ne veriyorsa, iki katını vereceğim, demişti. Sen ne vereceksin abla? Bir öğreneyim de ona göre Siyah ağabeye söyleyeceğim." deyip hınzırca sırıttığında "Parayla aklını alamıyorsam cimciğimle tanış, derim." diye tehdit etmeye çalıştım ama tabii oralı olmadı. Hatta mesaj yazmak için telefonunu kaldırdığında "Ya, dur." diyerek elinden almaya çalıştım ama o minik bedeni ellerimden ve kollarımdan kurtularak uzak durmayı başardı. Üfleyerek telefonu kulağıma yasladım ve Barlas, "Çocuklara da mı cadısın?" diye sordu.
Ben işaret parmağımı sallayıp dudaklarımı oynatarak çocuğa 'Bak sen görürsün' tarzı uyarı ve pasif öfke krizlerine girerken çocuk gülerek mesaj yazmaya döndü. Barlas da yeni gelen mesajları okuyup kahkaha attı. Çocuğun ne yazdığını ölür gibi merak ederken teslim olmuş gibi bir üflemeyle ilerlemeye devam ettim ama dükkân camlarının yansımasından çocukla aramızdaki mesafeye bakıyordum. Bir yandan da Barlas'ın kahkahasının ne kadar güzel olduğunu düşünmek kalbimi yorarken dudağımı kemiriyordum. Resmen ses kaydına alıp tekrar tekrar dinlemek istiyordum.
Barlas sorun çıkartmadan ilerlediğime dair mesaj almış olacak ki gülüşlerinin iç çekişe döndüğü sesiyle "Kesin bir iş peşindesin." dedi. O çocuğu uyarmadan, yansımalardan mesafemizin azaldığını gördüm ve gözü telefonunda mesaj yazıyor olan çocuğa bir anda dönüp telefonu elinden kaçırdım. Çocuk neredeyse çığlık atarken kulağımda tuttuğum telefonun ucundaki Barlas da duysun diye "Abi, yenge telefonu çaldı!" diye bağırdı. Çocuk hareketlendiğinde resmen sokakta koşmaya başlayarak bir yandan boynumla kulağım arasında sıkıştırdığım telefonu düşürmeme çabası içerisinde mesajlara bakmaya başladım. Kar yüzünden yerler pek güvenilir değildi. Düşmesem iyiydi. Beni tutabilecek bir Barlas da yoktu. Barlas, alayla gizlemeye çalıştığı bir gerginlikle "Kötülerden çalıyoruz Asya'cım, çocuklardan değil. Koşma, düşeceksin şimdi." dedi. Mesajları okumak istediğimi tahmin etmiş olmalıydı. Alayla gizleyerek çok da önemli bir şey olmadığı yanılgısını yaratmaya çalışıyordu ama ben o alayın ardındaki gerginliğin kokusunu alırdım.
Çocuğun da peşimden koştuğunu duyabiliyordum. Koştuğu için nefes nefese olsa da gülüp "Abi bir de hızlı koşuyor!" diye haber vermeye devam etti. Koştuğum için odaklanamadığım mesajlara üfleyip Barlas'la konuştuğum telefonu da kulağımla boynum arasından aldım.
"Bırak çocuğun telefonunu." dediğinde nefes nefese "Çok beklersin." dedim.
"Tamam, peşini bırakmasını söyleyeceğim." dediğinde mesajlara bakmam gerektiğinden emindim artık. "Yürü git, sana inanmıyorum. Sonra peşime başkasını takarsın. Zaten tüm sokak bana bakıyor!"
Birini takmasına gerek yoktu, her adımımda birilerinin gözlemi altındaydım zaten!
Bir anda solumda kalan ara sokağa döndüm ve koşmaya devam edip bir teyzenin çıktığı binanın kapısı kapanmadan yetiştim. İçeri girdiğim gibi bina kapısını geri kapattım ve dışında kalan çocuk nefes nefese dururken dilimi çıkarttım. Çocuk da bana dilini çıkarttığında sırıtarak ardıma döndüm.
"Gerçekten ayar oluyorum sana Asya. Bırak telefonu." dediğinde alaylı bir sesle "Ben sana bayılıyorum." diyerek onu geçiştirdim ve sonunda okuyabileceğim telefonu kaldırdım. Soluklanmaya çalışarak okumaya başladım. Dikkatimi dağıtmak için olsa gerek "Kondisyonuna da çalışmamız lazım. Polisten kaçarken böyle tıkanamazsın." dedi.
"Bir sus." diye söylendim. Zaten nefes nefese kalmıştım, şu an onunla ilgilenemezdim. Yine de telefonu kulağımda tutmaya devam ettiğime göre yine de onunla ilgilenesim var gibiydi.
Çocuğun haber verip durduğu mesajları arasında Barlas'a kahkaha attırması muhtemel mesajı buldum. 'Abi işine karışmak istemem abla bu abla seni döver bak ileride, yol yakınken vazgeç'
Hafifçe gülerken gözlerim devamına kaydı. Barlas da 'Senin abin neyden vazgeçmiş de sevdiği kadından vazgeçecek?' yazmıştı...
Gülüşüm yavaşça donarken kaşlarım olabildiğince yükseldi ve dudaklarım aralandı. Henüz düzene girmeye başlamış nefes alış verişlerimin düzeni yeniden şaşmıştı. Omzum güçsüzlükle apartmanın duvarına yaslanırken yetmezmiş gibi başım da yaslandı ve bir süre boyunca gülümseyerek mesaja baktım. Sevdiği kadından...
"Aferin aptal." diye kızdı. Sessizliğimin mesajları okuduğum anlamına geldiğini biliyordu. Gördün, iyi bok yedin, diyordu resmen. Son zamanlarda sevdiğini gizlediği yok gibiydi, beni istediğini, vazgeçmeyeceğini de göstermişti ama bizzat onun kelimeleriyle sevdiğini görmek farklıydı ve zaten garip olan aramız için kötü olmuştu bu. Yaşamaya cesaretim yoktu, görmek içinse sokaklar boyunca koşmuştum. O da haliyle kızıyordu. Benim içinse... Hem nefesimi kesmiş, hem de sonunda ciğerlerime ulaşmayı başaran bir nefes almamı sağlamıştı. Biraz daha güç için bunu görmeye ihtiyacım varmış ama bir yandan da bunu görmek beni güçsüz bırakmış gibi... Bir de o öpmek istediğim dudaklarından, baktıkça küllerimin uçuştuğu gözlerinin temasları altındayken duysam... O zaman ne hale gelirdim?
Yenge deyip durdukları için de bozmayıp öyle demiş olabilirdi ama... Seviyor gibiydi gerçekten. Hala bir şeyler hissetmekten öte, o da benim gibi hala yıllar öncesi kadar seviyor gibiydi. Hatta ben yıllar öncesinden çok daha fazla seviyordum. Onsuzluk, varlığının değerini daha iyi bilmemi sağlamıştı.
Telefonu alıp göğsüme yaslarken sanki Barlas'ın sevgisine sarılıyormuş gibi hissederek derin bir nefes alıp verdim ve hak etmediğim bir huzurla gözlerimi kapattım. Yanağımın ıslandığını hissettiğimde alt dudağımı kanatmak ister gibi ısırıyordum. Telefonum hala kulağıma yaslıydı ama hissettiklerim kolumu güçsüzleştirdiğinden hafifçe çeneme doğru kaymıştı. Fazla tepki vermemeye çalışıyordum, günün sonunda çocuğa telefonunu geri vermem gerekecekti ve tüm bunları raporlayacaktı. Neyse ki sırtım dönüktü. Barlas da telefonun ucunda sessizdi.
Kaç dakikadır sessizce duvara sığındığımı bilmiyordum ama bir hayli zaman geçmiş olmalıydı. Dudağımı kemirip dururken telefonu yeniden çenemden kulağıma doğru çıkardım ama titreyen dudaklarım aralandığında verecek bir cevap bulamadım. Çocuğa sırtımın dönük olmasına minnettardım. Yoksa yüzüm 'asıl ben seni seviyorum' diyor olmalıydı. Başım hala duvara yaslıyken telefonu göğsümden çektiğim gibi yine bu adamın sevgisinden vazgeçmiş gibi hissettim. Kalbim eğilip bükülürken telefonu tutan elimin üstüyle yanaklarımı sildim. Gözlerimi açtığımda bu ana veda etmem gerekecekti.
Bir eli daha yanağımda hissettiğimde sıçrayarak gözlerimi araladım. Telefonlar elimden düşerken ellerim ne yapacağını bilemeyerek ceketinin uçlarından tutundu. Diğer elini de yanağıma yerleştirdi ve benim ellerimin yapmayı başaramadığını yapıp gözyaşları silmeye başladı. Vücudum gibi donup kalan gözlerim yeni yaşlar getirmeyecek olmalıydı ama o çoktan göreceğini görmüştü. Engel olmaya bile çalışamazken gözlerim gözlerinde gezindi. Ağlamamı sevmezdi, birlikte duygusal bir film izlediğimizde bile ağlayacak gibi olduğum an durdurup beni güldürürdü. 'Sadece mutluluktan' derdi. 'Sadece mutluluktan ağlayabilirsin'
Ama ne çok ağlamıştım, yokluğunda. Hiçbiri de mutluluktan değildi. Ölmek üzereymişim kadar mutsuzluktandı hepsi.
Şimdi gözleri ağladığım için üzgün ama ne için ağladığımı bildiği için de duygu dolu ve biraz da şaşkın bir halde bakıyordu. Dudakları kıvrılıp yeniden gevşiyor, her sildiği yaşa bir yutkunma bahşediyor, kaşları da ne hissedeceğini bilemeyerek bir çatılıp bir kalkıyordu. Kaşları altındaki kahverengilerini parlatan sadece yaş değildi. Benim nezdimdeki yerini ve gücünü bir kere daha görmüştü. Bir apartman boşluğunda yaslandığım duvarda öylece kalıp bir cümleye ne kadar susulabilirse o kadar susturmuştu beni. Bir telefona ne kadar sarılabilirsem, o kadar sarılmıştım. Gözyaşlarım teninde gözlerimin çığlık çığlığa bağırdığı ama dudaklarımın nefessiz kalmak pahasına sustuğu cümlelerimin kanıtıydı. Onu seviyordum. Çok seviyordum. Biraz bile daha az sevsem kalbim hafifleyecekti ama ben onun göğsümdeki ağırlığını bile seviyordum.
Titrek sesimle "Sen..." dedikten sonra anlamayarak ardıma baktım. Çocuk da sokakta karşı kaldırıma geçmiş, yere oturmuş, rastladığı arkadaşıyla sohbet ediyordu. Bu kapıdan girse duyardım. Belki de apartmana başka bir giriş daha vardı... Etrafımla ilgilenmekten, bir yandan benimle konuşup bir yandan da yanıma gelmek üzere hareketlenen Barlas'ı fark etmemiş olmalıydım. Belli ki yakınlarda bir yerdeydi ve özellikle de telefonu kaçırdığımda, gelmek istemiş olmalıydı. Görmemem için geç kalmıştı ama görmek için tam da zamanında gelmişti.
Barlas, yanağımdaki eliyle yüzümü kendisine çevirdi. Dudağını yalayarak yüzümde gezdirdiği gözlerini titrek bir nefesle dudaklarını aralayıp gözlerime geri çevirdi ve yüzlerimizi yakınlaştırıp "Bana bir daha 'vazgeç' deme." dedi. Başımı yavaşça iki yana sallarken yüzüm 'hayır' der gibi buruştu. Böyle düşünmemeliydi... Al işte! Israrla sürdürmek istediğim yanılgıların ardında sakladıklarımı görmüştü. Şimdi tüm huysuzluklarıma, yalanlarıma, aksini iddia edişlerime rağmen tutunacağı bir dal vermiştim ona. Sana rağmen inadım, demişti. Daha da inat etmesi için güç vermiştim.
Benim aksime başını yavaşça onaylar şekilde salladı ve içi gider gibi bakan gözleri dudaklarıma kaydı. Nefesi bile, ben veriyorum diye alır gibi bu anı solurken "Özellikle de bugünden sonra..." dediğinde omuzlarım iyice çökerken dudaklarımdan mutsuz bir inleme çıktı. Mahvetmiştim, her şeyi mahvetmiştim! Önce yok ederek, sonra da yeniden toparlanabilir gibi göstererek! Barlas'a umut vermek istemiyordum...
Ben "Barlas..." diye itiraz edecekken sesimin güçsüzlüğü kadar güçlü bir sesle bastırarak "Senden vazgeçersem belamı siksinler." dedi. Ellerim, yanaklarımdaki ellerine gitti. İttirmek yerine tutunurken Barlas gözlerini dudaklarımdan alıp gözlerime çıkardı ve "Bunu başka bir cümleyle açıklayamazdım." diyerek küfür ettiği için zımni bir şekilde özür diledi.
"Beni yanlış anlıyorsun..." diye çırpındığımda "Biraz daha konuşursan seni öperim." diye uyardığı gibi oynayan kaşım gözüme hafifçe güldü. Gözleri duygularla parlarken gülüşünde alt dudağını ısırdı. Kaşlarım en sonunda çatılmakta karar kılırken bir çocuk gibi muhtemelen tehlikesiz göründüğüm bir kızgınlıkla "Beni öpme." diye uyardım.
Gözleri dudaklarımdayken "O zaman sus." dedi. "Bir daha 'benden vazgeç' diye zırvalarsan sana yemin ediyorum vazgeçmeyeceğimi anlatmaya uğraşmam, direkt gösteririm."
İçime heyecanlı bir endişe düşerken göze almaması için "Tokadı yersin." diye direndim. Benim de gözlerim dudaklarına inip duruyordu ama onun gözlerinin mütemadiyen dudaklarımda olması bakışlarımı saklıyordu. Yanağımdaki ellerini sıkıp "Gözlerime bak." dediğimde gözlerini yavaşça gözlerime yükseltti. Şimdi 'vazgeç' dememi beklemeden çekip öpecekmiş gibi bakıyordu ve öperse canımı bir apartman boşluğunda, şuracıkta verirdim. Kalbim zaten göğsümü zorluyordu.
"Tokat mı atarsın?" diye sorduğunda başımı onaylar şekilde salladım. Kıvrık dudakları eşliğinde "Bana karşılık vermenden önce mi, sonra mı?" diye sordu. Belli ki cevabı tercihini değiştirecekti.
"Karşılık vermem Barlas." diye kızdım ama bu sırada yüzlerimizin bu kadar yakın durmasına, yanaklarımı tutmasına müsaade etmem, yetmezmiş gibi ellerinden tutmam cümlemi ne kadar kale almasını sağlardı, bilmiyordum. O da zaten ciddiye almıyormuş gibiydi. Kahverengileri ışıltılıydı, dudakları kıvrılı, yakın yüzlerimiz arasında dolaşan birbirine karışmış nefeslerimizden ona ait olanlar, benimkiler gibi heyecanlıydı.
"Deneyelim mi?" diye sorduğunda gözlerim irileşirken bir eli yanağımdan eksildi ve üstündeki elim durdurmak yerine öylece hava kalırken eli belime yerleşti. Sırtım bir anda duvara doğru dönüp yaslanırken dibimdeydi. Alınlarımız birleşirken gözlerimi sımsıkı kapattım ama bir öpse, kaşlarımın gevşeyeceğini biliyordum.
İçime kaçan sesimle "Dur lütfen." diye yalvardım. Bir nefes vardı dudaklarımızın arasında ve o nefesi yutmak bizi boğardı.
Nefesini dudaklarıma üfleyerek "Durdur." dediğinde "Yapamıyorum işte!" diye çığlık atmak istiyordum. O çekiştirmezken ipleri tutmak kolaydı ama bir çektiğinde ben de beraberinde ona sürükleniyordum işte. Bendeki de iradeydi! Kelimelerle yalvarmak dışında bedenim hareketsiz kalmış, öpmesini bekliyor gibiydi. Barlas'ın karşı tarafında durmaya çalışırken kalbimin ve bedenimin onun tarafında olması hainlikti. Ben bile, benimle aynı tarafta değildim ki!
Dudakları dudaklarıma değecek gibiyken vücudum kaskatı kesildi ve dudaklarımda oluşan bir kıvılcım bir saniye içerisinde her zerremde dolaştı. Apartmanda bir kapının açıldığına dair ses duyduğumuz gibi yüzlerimiz hafifçe uzaklaşırken hızla Barlas'la duvarın arasından çıktım. Barlas'a dönüp bakmaya cesaret edemeden telaşla apartman dış kapısına yöneldim ama telefonumu hatırladım. Yine Barlas'a bakmadan birkaç beceriksiz adımla geri döndüm ve eğildiğim yerden telefonu alıp hızla doğruldum ve kapıya döndüm. Çocuğun telefonunu da Barlas alıp verirdi artık. Bir an önce çıkıp gitmeliydim. Bileğime kadar düşmüş çantamı omzuma asıp kapıyı olduğundan ağır bir şekilde hissettiğim için güçlükle açtım ve kendimi sokağa atmadan önce "Sakın bir daha bunu yapma." dedim. Sesimi sert tutmaya çalışmıştım ama tüm bedenim titriyordu.
Sokağa çıktığım gibi çocuk da kaldırımdan kalkıp halime baktı. Allah bilir nasıl görünüyordum. Soğuk havanın hissettiğim sıcaklığa biraz olsun merhem olmasını umdum ama dışarıdan değil, içeriden yanıyordum! Telefonu montumun cebine yerleştirip ellerimle saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırdım. Yürümeye devam ederken kendime gelmeye çalışarak sertçe yüzümü ovuşturdum ama bir şeye yaramıyordu. Nereye yürüdüğümü bile bilmeden yürümeye devam ettim. Ardımdan gelmediğine göre ya ihtiyacım olan zamanı veriyordu ya da onun da zamana ihtiyacı vardı. O da kötü durumda olmalıydı.
Allah'ım resmen öpecekti! Resmen buna cesaret etmişti... Siktir, git gide kötü duruma geliyordu aramız. Yeniden dener miydi? Cesaretini kıracak hiçbir şey yapmamıştım ki... Kapıdan çıkmadan 'bir daha yapma' demiştim ama, biri kapısını açıp evinden çıkmaya birkaç dakika sonra karar verse biz çoktan öpüşmüş olacaktık. Elim alnımı ovuştururken sokaklarda gezinen odaksız gözlerim kısıldı ve yüzümü buruşturdum. Elim boynuma, boynumdan de sıkışan göğsüme inerken Barlas'ı öpmek isteyen dudaklarımı kemiriyordum. Öpemedikçe ceza çektiriyor gibiydim.
Niye durdurmamıştım ki? Adamı ittirip doğru düzgün bir tepki verebilsem, bir daha cesaret edemezdi. Benim tepkilerim ise anca laftaydı! Deneyelim mi, diye sormuştu. Denerken de resmen öpmesini beklemiştim! Durdur, demişti, durdurmamıştım. Salak mıydım ya? Bu kadar iradesiz miydim? Bir yalandan ittirmeye bile çalışmamıştım.
"Yenge çay ister misin?"
Sesi terslemek için durdum ama gözlerim gülümseyen bir abiye dönünce omuzlarım çökerken çantamı abinin dükkânın önündeki masaya bırakıp "Ver abi, ver." diyerek taburesine oturdum. Esnaf lokantasıydı, sanırım. Fazla bakmadan yeniden gözlerimi sokağa çevirdim ve sırtımı dükkânın camına yaslarken dudağımı kemirmeye devam ettim. Bir oturup soluklansam iyi olabilirdi. Belli ki sağı solunun gözü hala üstümdeydi ve tefeciye gitmek istiyorsam, bir şekilde onları atlatmadan önce algılarımı yeterince açabileceğim kadar kendime gelmeliydim.
Abi çayı getirdiğinde sırtımı camdan ayırıp bacaklarımı masaya doğru çevirerek oturdum. Gülümsemeye çalışıp "Teşekkür ederim." dedim ve şekeri atıp karıştırdım.
"Kızım benim bir müşterim var, kusura bakma oturamayacağım yanında." dediğinde hemen başımı salladım. Zaten sohbet edecek halim yoktu. "Yok ne kusuru, kolay gelsin. Sağ ol çay için." dediğimde gülümseyerek içeri geçti ve ben de çay bardağını sımsıkı tutarak masanın üstündeki cam altına koyulmuş gazete kâğıtlarındaki yazıları idrak edemeyerek okumaya başladım. Zihnimi oyalamaya çalışıyordum.
"Bağırıp çağırma. Susup oturacağım sadece."
Barlas'ın sesiyle gözlerim ona dönerken tahmin ettiği gibi bağırmak üzere aralanan dudaklarımı da yeniden birbirine bastırdım. Karşıma oturdu ve abinin çırağından kendisi için de bir çay rica etti. Ben masaya, haliyle ona dönükken o sokağa dönük bir şekilde sırtını cama yasladı ve elleri ceplerindeyken bana bakmadan "Sessizce oturacağım." diye tekrar etti.
Bir şey deyip dememek arasında kalmıştım ama içimde onun fırtınalarıyla boğuşup dışarıda da onunla savaşamayacağım için bağırışlarımı yutkunup başımı masaya doğru hafifçe eğdim ve sessizliğine eşlik ettim. Ne gözleriyle, ne de sözleriyle üstüme gelmiyordu. Farklı yerlerde boğulacağımıza, yan yana soluklanalım diye karşıma oturmuştu ve garip bir şekilde onunla karşı karşıya sessiz kalmak iyi geliyor gibiydi. Onunla bir şeyleri paylaşmak, yükü hafifletiyordu.
Çayımı yudumlarken ara ara gözlerim ona dönüyordu. Eğer bana bakarken yakalarsam o gözlerini kaçırıyordu, eğer o yakalarsa da ben kaçırıyordum. Çayım bittiğinde parmaklarım bardakta gezinirken ona bakmadan "Bir daha böyle bir şey yapma." dedim. Kızgın ya da sert tutamamıştım sesimi. Sakin bir ricaydı. Sebeplerim vardı ve beni anlamalıydı.
"Sen istemeden seni öpmem, demiştim zaten ama şimdi de 'ben istesem bile beni öpme' diyorsun."
Gözlerim ona döndü. İstemiyor olsan zaten öpmem ama istiyor olmana rağmen öpmememi söylüyorsun, diyordu. İstediğimi görüşü benim hatamdı. Gizleyemiyordum ki, içimden dışımdan her yerden taşıyordu duygularım!
"İstemi..." diyeceğim sırada bıkkın bir nefesle "Asya." dedi.
Üfleyip gözlerimi kaçırdım. "Koçum, bir çay daha?"
Barlas, soran esnafa "Olur abi. Sağ olasın." diyerek ikimizin de çay bardaklarını tabağından tutup tepsiye uzattı. Yeni çaylarımız gelene kadar sessiz kaldık. Gözlerini üstümde hissetsem de sokağa bakmaya devam ettim. "Şu ısıtıcıyı da açsana sana zahmet abi." dediğinde gözlerim masanın tepesindeki ısıtıcıya döndü. Esnaf abi tuşuna basarak açtı. Üşüdüğümü ben fark etmemiştim ama Barlas fark etmişti. Tenim kızarmış olmalıydı. İçimdeki yangınla uğraşırken tenimi üşüten soğuğu önemsememiştim.
Isıtıcının sıcaklığı yüzüme vururken yeni gelen çayıma attığım şekerleri gürültüyle karıştırmaya başladım. Barlas'la esnaf abi bir şeyler daha konuştu ama ilgimi veremiyordum. Adam yanımızdan eksildikten sonra da ben çayı yarılayana kadar sessiz kaldık. Barlas, "Söz veremem." dediğinde bana söylemediğini umarak ona baktım ama tam da gözlerimin içine bakıyordu.
Ne demek istediğini anlasam da umutla "Nasıl?" diye sordum.
Kapıya yakın eli cebinde, diğer eli çay bardağında cama yaslanmış haldeyken hafifçe omuz silkip "Söz veremem." diye tekrar etti. "İstediğini gördükten sonra bende irade diye bir şey kalmıyor."
Onu çok iyi anlamıştım apartmanda. İstediğime emin olduğunda, onu durdurmam için sadece kısa bir süre daha tanıyordu. Hatta 'durdur' da demişti ama durdurmadığım an öpmek üzere yakınlaşmıştı. Sese tepkiyle uzaklaşmasak da öpmüş olacaktı.
Onun gibi "Aferin aptal." dediğimde kızgın bir şekilde baksam da dudaklarının kıvrılmasını gizlemedi. Gözlerimi devirerek kaçırdım. Sağ ayağım masanın altında gerginlikle sallanırken çarptıkça masayı da sarsıyordu.
"Pişman olurum." dedim gözlerim sokakta bir noktada kalırken. Ona bakmadan önce tahmin edebildiğim yüz ifadesini biraz olsun toparlaması için oyalanıyordum çünkü hüznüne bakmak istememiştim. Bir süre sonra derin bir nefes alarak gözlerimi ona çevirdim ve yine de gözlerindeki o acıyı gördüm. Bu bir de silinmiş hali miydi?
"Beni öpersen, belki de karşılık veririm." diye itiraf ettim. Aynı anda yutkunduk ve gözlerimiz bir anlığına dudaklarımıza kayıp tekrar yükseldi. Sesim iyice kısılırken "Ama pişman olurum." dedim ve biraz bile beni tanıyorsa yalan söylemediğimi anlıyor olmalıydı. Onu öptüğüm için değil, bunun sonuçlarını ona yaşatmaya kıyamadığım için pişman olurdum ama bu kısmı içime gömdüm. Yerin üstünde kalanlar da onu gömüyor gibiydi.
Kaşları kalktı, dudakları hafifçe sağ kenarına kıvrılıp gevşedi, eş zamanlı olarak çenesi gittikçe kasıldı ve göz bebekleri harelerini yuttu. Dudaklarını yavaşça yalayarak başını sallayıp gözlerini sokağa çevirdi. İşaret parmağı çay bardağının ağzında gezinirken yutkunduktan sonra "Peki." dedi.
"Sahile gidip yürüyeceğim. Bir tane tanıdığının gözlerini üstümde görürsem olay çıkartırım." diyerek sandalyeden kalktım. Gözleri hala sokaktaydı. Gidişime bakmak mı istemiyordu, zihniyle mi meşguldü bilmiyordum ama bundan fırsat birkaç saniye boyunca bile olsa özgürce ona baktım ve istemsiz bir şekilde gülümsedim. Canım, diye düşündüm ve sesli dile getirmediğim için minnettar oldum. Başka yöne bakarken, bana nasıl göründüğüne dair bir gram kaygı gütmezken öyle güzel ve öyle canım gibi görünüyordu ki, gülümsemeden edememiştim.
Çantamı masadan alıp omzuma taktım ve ardıma dönüp ellerimi ceplerime yerleştirerek yürümeye başladım. Beni izleyen gözlerden kurtulup öyle tefeciye gitmeliydim. Olmadı, alışveriş merkezi tarzı bir yere girip biraz oyalandıktan sonra otoparktan çıkmalıydım. Ata'nın peşime takması muhtemel adamları yetmezmiş gibi bir de Barlas'la uğraşıyordum.
Zaten bok gibi bir haldeydim!
**
Gözlerim etrafta gezinirken peşimde kimsenin olmadığına emin olmaya çalışıyordum. Gerçekten son iki saatimi peşimde Barlas'ın ya da Ata'nın taktığı biri varsa kurtulmakla harcıyordum. Kafa karıştırmak için yapmadığım şey kalmıştı. Hala peşimden biri çıkarsa çantamı atıp ayağımı yere vura vura çığlık atardım. Hayır bir de onca çabamı da görmüş, gülerek izlemiş olurdu peşimdeki kişi. Peşimde biri yoksa da kendi kendime rollendiğim için yine sinir bozucuydu ama en azından yakalanmadan gelmiş olurdum. Normalde ödeme günü yarındı ve Barlas'tan önce davranmak için bugün gelmiştim. Ata her nedense Barlas'ı korumam olarak atamaya çalışıyordu ama ben de Barlas'ın koruması gibiydim.
Sanayinin köşesinde kalan bir araba tamircisinde alıyordu Sadık ödemeleri. Dükkânı çevreleyen ahı gitmiş vahı kalmış çitlerin etrafından ilerleyip kapıyı açma zahmeti göstermeden kırık kısımlarından birinden geçtim. Montumun yırtıldığını duyduğumda "Aman be." diye söylenerek önce yırtan tahta parçasına sonra da belimin yanı kısmında kalan yırtığa baktım. Etrafı kolaçan edeceğim derken montum yırtılmıştı. Zaten diğer montumu da Can'a vermiş, henüz Kemal'den geri almamıştım. Sadece görünüşe dair bir kusur oluşturduğu için çok da önemsemeden önüme döndüm. Hava henüz kararmaya başladığı için bazısı gazeteyle örtülü, bazısı kırık camların ardında açılmış ışık, bahçe kısmında tepedeki işe yaramaz sokak lambasına yardımcı olarak loş bir şekilde aydınlatmaya çalışıyordu. Birkaç araba, lastik yığınları ve varillerin arasından geçerek sürme kapıya doğru ilerlerken yüzümde bir zafer sırıtışı vardı. Barlas delirecekti ama onu atlatmayı başarmıştım. Bunu da gizleyemezdim çünkü Barlas yarın tekrar ödeme yapmaya kalkışırsa Sadık hiç 'ben Asya'dan aldım ödemeyi' diyecek biri değildi.
"Ben malımı tanıyorum."
Olduğum yerde duraksarken gözlerimi yavaşça kapattım. Çenem kasılırken burnumdan sinir dolu nefesler alıp vermeye başladım. Adım sesleri yavaşça yaklaşırken gözlerimi araladım. Adımları kadar yavaş bir şekilde Barlas'a doğru döndüğümde sırıtıyordu ama onun da yüz hatları kasılmıştı. Bunu yapmaya çalıştığım için öfkeliydi.
Tükürür gibi "Sensin mal." dediğimde sırıtışı silindi ve sinirle "Ne arıyorsun kızım burada?" diye sordu. Üfleyip omzuna bir tane geçirirken "Asıl sen ne arıyorsun burada?" diye sordum. Ödeme günü yarındı! Malımı tanıyorum, dediğine göre böyle yapacağımı tahmin etmişti.
Sıktığı yumruğunda işaret parmağını kaldırıp dişleri arasından "Gerçekten bir tane mantıklı hareketin yok, yürü." diyerek kolumu tuttu ama çekiştirmeden önce duraksayıp bana bakmadan "İlerle." dedi. Bana sert davranamamasını kullanmak istemesem de kolumu çekip "Gitmiyorum bir yere. Ödeme yapacağım." diyerek arkamı döndüm.
"Asya kendi isteğinle gel işte şuraya. Beni zorlama."
Elimi ona bakmadan kaldırıp 'bay bay' der gibi sallarken "Senlik bir şey yok Barlas. Git." dedim ve Sadık'ın mekânına ilerlemeye çalıştım. Ama sadece çalıştım. Bir sonraki adımım yere değemezken belime sarılı kollar eşliğinde beni omzuna attıktan sonra ellerini bacaklarıma indirdi. Şaşkın bir şekilde hareketlendiği için gözlerimden akan yeri izlerken ilk birkaç saniye tepki veremedim ama çitlerin ardına geçtiğimizde "Sen manyak mısın?" diye bağırdım ve sarktığım omzunda sırtına birkaç tane vurup "Bırak beni!" diye çırpındım ama ilerlemeye devam etti. Sanayinin köşesinde kaldığı için çok işlek bir sokakta sayılmazdık ama bize doğru dönen yüzleri "Önünüze bakın." diye uyardı. Beni omzuna atıp çığlık attırıp sonra ilgisi çekilmiş millete 'önünüze bakın' diye iş koyuyordu. Yeri izlemekten etrafımı göremesem de sanayi çevresinde olduğumuz için erkek olduklarını tahmin ediyordum, muhtemelen derdi bana bakmamalarıydı ama böyle olsun istiyorsa beni omzuna atmamayı denemeliydi.
"Barlas bak!" derken omzundan inme çabalarımı müthiş bir şekilde bertaraf ediyordu ama birkaç kez kafasına dirseğimi yemek zorunda kalmıştı. Canını yakmak istemesem de debelenirken denk gelmişti. "Uslu dursana kızım." diye bir de bana kızdığında nefes nefese "Ya bırak, belim acıyor." dediğim gibi beni omzundan kucağına aldı. Belimin acıdığı yoktu ama bu cümlemin beni yere indirmesine yeteceğini düşünmüştüm. Kucağına almayı tercih etmesi karşısında hazırlıksız yakalanmıştım. Gözlerine bakarken çığlıklarımı içimde yankılanmaları üzere yutkundum. O da ilerlemeyi bırakıp duraksamıştı. Gözleri yüzümde gezindikten sonra nispeten sakin bir şekilde gözlerime baktı ve "Böyle iyi mi?" diye sordu.
Kem küm ettikten sonra "Bok gibi." dediğimde yarım ağız sırıttı. "Yaramaz ve küfürbaz bir çocuk gibisin."
"Biber de sür istersen ağzıma." dediğimde gözleri dudaklarıma kaydı ve iç çekerek bakışlarıyla birlikte başını da kaçırdı. Hareket etmeye devam ederken dudaklarımla ilgili başka planları olduğuna anbean şahit olmuştum. Yüzü yeniden kasılmıştı. Ona 'pişman olurum' dediğimi hatırlamış olmalıydı.
Hâlihazırda kucağında olmama rağmen onu omuzlarından ittirip beni bırakmasını sağlamaya çalışırken "Barlas bırak! Ödeme yapacağım, diyorum!" diye söylenmeye devam ettim. Gerçekten iki saat boyunca etrafımda biri varsa atlatmaya çalışarak buraya gelmiştim ve yine de yakalanmıştım! Sinirlerim çok bozuktu.
Beni bıraktığında bir bit yeniği arayıp şaşırsam da hızla mekâna yöneldim. Bir adım atamadan kolları vücudumun iki yanından beni hapsetti ve bir adım gerilerken arabaya vardığımızı sırtıma değmesiyle anladım. Solumda kalan ön kapıyı açtıktan sonra beni bindirtmek için yönlendirdiğinde güç kullanamaması sayesinde direndim ama kolları arasından da çıkamadım.
"Asya çoktan yaptım ödemeyi, bin şu arabaya."
Kurtulma çabalarım duraksarken nefes nefese "Peşimde değil miydin yani?" diye sordum. Hemen ardımdan gelmiş ve yakalanmışım gibi hissetmiştim ama ödemeyi çoktan yaptıysa benden önce gelmişti.
Yüz ifademe gülecek gibi oldu ama gerginliği müsaade etmedi. Halimden ve yanından ayrılmamla buraya gelmem arasında birkaç saat olduğundan çabalarımı tahmin ediyor olmalıydı. "Nereye gideceğini bildiğim birini takip edeceğime, gideceği yerde beklemeyi tercih ettim."
Kızgın suratıma ve bir hayli çatılmış kaşlarıma alaylı ama gergin bir şekilde baktıktan sonra çenesinin ucuyla ön kapıyı gösterdi. "İki saattir uğraşıyorum be!" diye çemkirdiğimde gülmek isteyen dudağını yalayarak başını ve bakışlarını sağına çevirdi. Yüzüne oldukça yakından bakarken onun gibi yumuşamaya başlama tehlikesi altında olduğumun farkındaydım ve ben de başka yöne bakarak yine onun gibi gerginliğimi diri tutmaya çalıştım.
Barlas sesini temizleyerek başını bana çevirdiğinde ben de kollarımı göğsümde birleştirerek ona baktım. Yakınlığımız yüzünden kovuşturduğum kollarım vücuduna değiyordu. "Zaten biraz daha gelmeseydin, 'hadi yorulma gel' diye mesaj atacaktım."
Çabamın, planımın, her şeyimin farkında olmasına karşı silahsız hissediyordum. Ata'yla ilgili bir şeyler gizlediğimin de farkındaydı, sadece henüz çözememişti. Çözeceğim, demişti ve bu gidişle haklı çıkacak gibiydi. Beni herkesten çok tanıyan birine, hiç kimseye söylemediğim kadar yalan söylemek zordu.
Kollarımı çözüp ellerimi göğüslerine yaslayarak onu ittirdiğimde karşı koymadan ellerini yasladığı arabadan çekip birkaç adım geriledi. İşaret parmağımı sinirle sallayarak henüz açtığım arayı yine kapatarak üstüne yürümeye başladım.
"Barlas bana 'seni ilgilendirmez' derken beni koruyup durmayı kes!"
"Sen beni ilgilendiriyorsun." dediğinde "İlgilendirmiyorum!" diye neredeyse çığlık attım. Gerekirse kırılıp kızıp bunu yapmaktan vazgeçmeliydi.
Barlas sokaktan geçip de ilgisi bize dönmüş insanlara birkaç saniye boyunca bakınca herkes önüne dönerken onu tekrar ittirdiğim için Barlas'ın da ilgisi bana döndü. "Duydun mu? Seni ilgilendirmiyorum."
Ben kırgın bakacak sanırken alayla başını sallayıp "Tamam, hadi." diyerek kollarımı tuttu ve beni arabaya doğru çevirip "Arabaya geçelim." dedi. Kolları arasında sinirle inleyerek tekrar ona döndüm ve yakınlaşan vücutlarımızı hızla attığım bir adımla uzaklaştırdım. Kollarımdaki ellerinden de kurtulup "Duymuyor musun beni?" diye sordum. Niye tepki vermiyordu?
"Duyuyorum."
Elimi havada sallayıp "Ee?" diye bağırdığımda omuz silkti. "Sadece takmıyorum."
Yakalarından tutup kendime çekerken "Barlas bak!" dediğimde onu çekmeme müsaade ederek yakınlaştı ve hatta boyuma doğru eğildi. Gözleri ellerimdeyken "Biraz sakin ol mafyacık." dediği için onu geriye doğru ittirerek yakalarını bıraktım.
"Ulan başımı belaya sokmayayım diye beni dövüp duruyorsun farkında mısın? Tefeciye, Ata'ya karşı en azından kendimi korurum, senden dayak yemek zorunda kalıyorum."
Evet onu koruyamadıkça sinirden hırpalıyordum ama benim kafasına dayayabileceğim bir silahım yoktu. Ata ve tefecilerin ise vardı!
"Benim de adım Asya'ysa bir sonraki ödemeyi ben yapacağım ve Sadık'ın senden para almamasını sağlayacağım." dedikten sonra 'görürsün' der gibi başımı sallayıp sokağa yöneldim ve ilerlemeye başladım. Bileğimden tutup beni kendisine çevirdiğinde dudaklarım bağırmak için aralandı ama o önce davranmıştı. "Sana son kez anlatacağım!"
Bana konuşma fırsatı vermeden her kelimeyi bastıra bastıra söylerken çatık kaşları altındaki gözleri de 'asıl sen görürsün' der gibi bakıyordu. "Şu gözlere iyi bak." diyerek beni tutmadığı elini gözleri arasında gezdirdi. Gözlerimi devirerek kaçırdığımda yanağımdan tutarak yüzümü yeniden kendisine çevirdi ve "Bak!" diye sesini yükseltti. "Ne var?" diye diklendiğimde beni gösterip "Sen benim ciğerimi bilirsin." dediği için parmak uçlarımdan yeniden ayak tabanlarıma alçaldım ve dediklerine dikkat kesildim.
Bu sefer kendisini gösterip "Ben senin ciğerini bilirim." diye ekledi. Bağırmasa da dişleri arasından konuşuyordu ve öfkeyle bakmasına rağmen cümleleri hoşuma gittiği için diklenmemi sürdüremedim. Diğer eliyle de bileğimden tutup aramızdaki bir adımı da kapatarak beni kendisine çekti ve yüzüme doğru eğilirken "Bende seni onlara bulaştıracak göz var mı?" diye sordu.
Yutkunduktan sonra "Ben de senin bulaşmanı istemiyorum." diye sızlandım.
Beni arabaya doğru çevirip yönlendirirken "Bulaştım bile." dedi. Beni ilerletmesine karşı çıkmasam da omzumun üstünden ardıma bakıp "Polis olacaktın sen!" diye sitemlendim. Açmış olduğu kapıdan beni bindirmek istediğinde arabayla kolları arasında ona döndüm. Burnundan soluyup gözlerini kapattığı birkaç saniyenin ardından daha sakin olma çabasıyla aralayıp "Asya lütfen." dedi.
"Yalan mı? Polis olacaktın, şimdi ne haldesin!"
Avucunu yüzümün yanında yukarı doğru kaldırırken parmak uçları birleşti. "Lütfen be canım! Lütfen be canını yediğim!" dediği sırada kaşlarım gevşerken dudaklarım kıvrılma isteğiyle titredi ama o sinirle konuşmaya devam ederken birkaç duvarı yıktığının farkında bile değildi. "Hadi, geç otur şuraya." diyerek yalvarır gibi koltuğu gösterdi. "Sana yemin ediyorum bin tane uğraşmam gereken şey vardı bugün benim. Ben kuyruğun gibi peşinde dolaşıyorum, geç otur artık şuraya. İşim var, gücüm var. Seni eve bırakmam lazım."
Hırsızlık yapmadığı, dövüşmediği sürece ne yapıp duruyordu bilmiyordum ama merak ediyordum. Sanırım sormak için doğru bir zamanda değildik ama çevresi genişti ve habire bir abileriyle görüşüp duruyordu.
Yorgun öfkesine karşı ona kıyamıyormuş gibi hissettiğim için koltuğa bindim ve rahatlayarak nefesini üfledi. Emniyet kemerimi takarken ellerini iki yanında kaldırarak gökyüzüne baktığını gördüm. "Şükürler olsun ya." diye söylendiğinde gözlerimi devirip geri inesim gelmişken kapımı kapatıp arabanın önünden şoför koltuğuna doğru dolandı. Gözlerim üstündeyken arabaya bindi ve hızla çalıştırdı. Emniyet kemerini bağladıktan sonra yola çıkarken "Dikme gözlerini öyle." dedi. Bunu diyene kadar bana bakmamıştı ama üstüne diktiğim gözlerimi tahmin ediyor olmalıydı ki gözleri bana doğru döndüğünde tahmin ettiğiyle karşılaşmış gibi baktı.
"Beni ayar ediyorsun."
"Sen de benim ayarlarımla oynuyorsun, hiç merak etme." dediğinde kollarımı göğsümde birleştirerek sırtımı koltuğa yasladım ve gözlerimi yola çevirdim. İşi gücü olduğu için daha fazla oyalamadan arabaya binmiştim ama hâlihazırda yolda olduğumuz için söylenmeye devam edebilirdim. "Polis olacaktın!" diye konuşmaya başladığım gibi "Hasbinallah!" diye sesini yükseltti ama onu umursamadan söylenmeye devam ettim. Babası gibi bir polis olacaktı, belki onun kadar yükselebilecekti ama kanunun diğer tarafında olmayı tercih etmiş, okulu bırakmıştı. Babasının ölümü ardından bırakmıştı. Zaten daha çok babasını gururlandırmak için attığı bu adımı, ölümüyle birlikte tamamlar sanmıştım ama aksine, silip atmıştı bu ihtimali hayatından. Başta acısı taze olduğu için çok üstüne gidememiştim, sonra da geri dönmeye ikna etmeye çalıştığım her an bir şekilde konuyu kapatmıştı ve böylelikle bu defter de yırtılıp atılmıştı. O da benim hukuk fakültesini bırakmama karşı bir şey yapamamıştı çünkü ondan ayrıldıktan sonra, üstelik mezun olmama bir sene kalmışken bırakmıştım.
"Şimdi bir hırsızlık çetesinin liderisin, bir mafyanın adamı olmak üzeresin ve tefecilere bulaştın!"
"Sen de avukat olacaktın." diye hatırlattığında söylenmeye devam etmek için aralanmış dudaklarım büzüşerek kapanırken birkaç saniyeliğine de bir şey söyleyemeyişime başını sallayıp alayla yamuk bir şekilde sırıtarak önüne döndü. "Bir de bize laf anlatıyor hanım efendi. Farkın var sanki. Avukat olacaktın gittin o mafyanın çalışanı, o çetenin üyesi oldun. Hadi borç babanın, ona lafım yok da muhatabı sen değilsin işte. Sen de onu anlamak zorundasın."
"Sen misin muhatabı?"
Tek bir cevap varmış gibi rahat ve emin bir şekilde "Evet." dedi. "Beni de biraz düşünüyorsan bir kere daha bu adama gelmeye çalışmazsın. O puşta da söyledim, senden ödeme almayacak."
"Git şimdi Sadık'a, unutmuş gibi bu ayın ödemesini tekrar vermeye çalış, almazsa ne olayım."
Sadık'ı tembihlediğini söylüyordu ama konu para olunca Sadık'ta söz, şeref, iman kalmazdı. Konu para olmasa da zaten yoktu.
"Asya olmaz da," dedikten sonra sinirle gülerek başını salladı. Gerçekten adamın ayarlarıyla oynamış olmalıydım, isterik bir sinire sahipti. "Hadi diyelim ki oldu da bir kere Sadık'a ödeme yapmaya çalışabildin, alacak mı almayacak mı o zaman görürsün."
"Ne o? Tefeci abilerin de mi var? Ayar mı çektin?"
Sessiz kaldığında "Gerçekten sen kimlerle görüşüyorsun?" diye sorarak ona döndüm. Ata'ya karşı da cesur davranıyordu. Neye güveniyordu?
"Sana soruyorum." diyerek kolunu çekiştirdim. "Araba kullanıyorum." diye hatırlattı ama sol dirseği cama yaslı, eli alnındaydı. Pekâlâ, sol eliyle de sürmeye devam edebilirdi, vites değiştirmesi gerekse bile tek eliyle halledebiliyordu, araba sürerken elimi bırakmadığı zamanlardan biliyordum. Çekiştirmeyi bıraksam da elim hala kolundayken "Kimlere 'abi' diyorsun sen?" diye sordum. Ata'ya karşı bir güvencesi olmadan böylesine aptal bir işe kalkışacak bir adam değildi. Neydi güvencesi?
"Boş zamanlarında sorgu sual melekliği mi yapıyorsun Asya?"
Evet, özellikle de son günlerde soru sorup duruyor olabilirdim ama o da oldukça az cevaplıyordu. "Sen de boş zamanlarında koruyucu meleğim oluyorsun herhalde." diye söylendim. Ben ona kötü kötü bakarken başını yasladığı elinden bir anlığına çekip bana çevirdi ve "O tam zamanlı işim." dedi.
Bunun ikinci defa ona, onun da dediği gibi "Aferin aptal." dediğimde sol elini direksiyona götürüp sağ elini boşa çıkarttığı an saçlarımı sağ omzuma toparlayarak kapıya doğru kaydım ama uzun kolu sayesinde saçıma ulaştı ve "Sus bakayım artık sen." diyerek karıştırmaya başladı. Çığlığı basarak elini ittirmeye ve saçlarımı gazabından kurtarmaya çalıştım. Elini çekmediğinde ise başımı çevirip parmağına dişlerimi geçirdim. Korkuyla tepki vermeden, hatta elini kaçırmaya bile çalışmadan baktı ve tam da beklediği gibi koparacakmış gibi geçirdiğim dişlerimle muhtemelen sızlatma bile sızlatamadan parmağını bıraktım ve üfleyerek ona geri ittirdim. Arada hırpalasam da canını yakmaya kıyamıyordum. Bunun farkında olarak hafifçe güldüğü sırada güneşliği indirmiş, saçımı insan içerisine çıkabileceğim bir hale getirmeye çalışıyordum.
"Mahvettin ya saçımı! Canavara benziyorum."
"Normalde çok tatlısın ya sanki."
Bakışlarımla araba sessizleştikten sonra kıvrılmaya çalışan dudakları eşliğinde işaret parmağıyla yüzümü gösterdi. "Sana katılıyorum."
"Isıracağım ama gerçekten." diye işaret parmağını yakalamaya çalıştığımda kaçırıp direksiyona götürdü. Ona kıyamamamın da sınırları vardı. Resmen Barlas'ın da 'canavar' dediği tipe dönüp tekrar baktım ve saçlarımı düzeltme çabamı sürdürdüm. Zaten kabarmaya müsait, dalgalı saçlarım vardı, karıştırıp karıştırıp durmuştu. Elimle saçlarımı taramaya çalışırken bir yandan da kabartmasını arttırdığımı biliyordum ama en azından karman çorman durmazdı.
"Hayırdır Asya Hanım? Bir yere mi gidecektiniz? Ne bu güzelleşme çabaları? Kime güzel görüneceksin?"
Alayı bırakmış, sesine bir gerginlik düşmüştü. Sinirimi bozduğu için savaş takımlarımı çekip "Evet bir yere gideceğim ve güzel olmalıyım." diye tersledim. Araba ani fren yaparken hareketlenen vücudumu da yine emniyet kemerinden önce o tutmuştu. Gözlerim ona dönerken tatlı görünen ama asla tatlı hissetmediği belli olan dehşet bir yüz ifadesiyle "Ne?" diye sordu.
Gülerek "Ne, ne?" diye sorduğumda elini artık cama yapışmayacağım için üstümden çekip havada ne diyeceğini bilemeyerek salladı ve "Ne diyorsun kızım?" demekte karar kıldı. Ses tonu ve evinin önüne meteor düşmüş gibi olan yüz ifadesi gülüşümü durdurmama engel oluyordu. Ya da Çağrı'yı çay içerek polislere 'Sizin meslek de zor ha, bizim gibi hırsızlıkları yakalamaya çalışıyorsunuz' derken görmüş gibiydi. Çağrı'da maalesef ki bu boşluğa düşme ihtimali vardı.
"Güzel görünmeliyim."
Ay yürüyüşü yavaşlığında avuçları yukarıyı gösterdi ve kaşları kalkarken "Kime?" diye sordu. "Fikri'ye." dediğimde görüntülü konuşuyormuşuz da interneti gitmiş gibi hissettim çünkü bir süre boyunca donakaldı. Ardından peş peşe gözlerini kırpıştırdı ve bana bakmaya devam ederek sinirden ya da dehşetten bilmem, yüksek ama tatlı bir şekilde titreyen sesiyle "Fikri kim lan?" diye sordu.
İşaret parmağımı saçlarımın ucuna dolayarak gülümseyip "Öyle tatlı biri." dediğimde görüntü yeniden bir süre dondu. Dudaklarımı güçlükle birbirine bastırarak kahkaha atmadan önceki son saniyelerimi sürdürmeye çalışıyordum. Bana bakarak telefonu cebinden çıkarttıktan sonra gözleri bir anlığına telefonunun ekranına döndükten sonra kulağına yaslarken yeniden bana baktı.
"Abi ben gelemeyeceğim. Bensiz halledin."
Kaşlarım kalkarken dudaklarımdan minik bir gülüş kaçmıştı. Dudağımın kenarını kemirerek 'Nasıl yani?' der gibi başımı salladım. Esmer teni gittikçe kızarırken yüzündeki dehşet de yerini öfkeye bırakmaya başlamıştı. Dudağını yalayıp dururken burnundan soluyarak bana bakıyordu ve bu sefer hangi 'abi'si olduğunu ve neyi onsuz halletmeleri gerektiğini merak ettim.
"Yok abi. Bir adam dövmem lazım da."
Yeniden gülmeye başlarken telefonu tutan elinin dirseğinden tutup iki yana sallayarak "Saçmalama." dedim. Gözlerini gözlerime dikmeyi bırakmasa da varlığımı yok sayar, uzaylar gibi oralı olmadan konuşmaya devam etti. Karşıdaki adam her ne dediyse, "Yok yok. Ben hallederim, hadi eyvallah." deyip telefonu bakmadan kulağından indirdi ve ezbere kapatma tuşuna basıp yeniden ceketinin cebine götürdü.
Şaşkın bir gülüşle "Fikri'yi mi döveceksin?" diye sorduğumda önüne döndü ve arabayı yeniden çalıştırdı. El frenini indirirken "Belasını si..." diyeceği sırada hem küfrüne hem öfkesine sansür etkisi yaratarak "Ya şaka yapıyorum." diye araya girdim. Eli henüz gaza basmadan sola çevirdiği direksiyondan aniden çekildiği için direksiyon geri sararken gözleri bana döndü. Omuzları hafifçe çökerken öfkesine zemzem suyu atmışım gibi gözle görülür ölçüde yüz ifadeleri yatışsa da emin olamayarak "Doğru söyle." dedi.
Gülerek "Doğru söylüyorum." dedim. Arabayı biraz daha akan yoldan uzaklaştırıp el frenini çektikten sonra direksiyona sarılarak alnını yaslar değil, vurur gibi koydu. Kaslı kolu ardından gözlerini de kapattığını gördüğümde gülümseyerek yanağını sevmek istedim ama neyse ki elimi fazla yol kat edemeden durdurabildim. Ellerimi mecburen kucağıma yaslarken iç çektim. Tansiyonu düşmüş gibiydi, hatta biraz daha ses çıkartmazsa bayıldığını düşünecektim. İçim ona gidip durmasın diye alayla "Fikri diye biri var bu arada." dediğimde direksiyondaki başını kaldırıp "Lan hani şakaydı?" diye hızla geri yükselen bir dehşetle sordu. "Kafayı mı yedirteceksin bana?"
Gülerek "Yani şöyle..." diyerek ellerimi havada sallayarak anlatmaya başlayacağım sırada direksiyondan tamamen doğrulup ellerimi havada yakalayarak aramızda indirdi. Gözlerim bu temastayken "Asya, gördüğün üzere şaka kaldıracak halde değilim. Tamam ulan özür dilerim saçını bozduğum için. Cadılığı bırak, doğru dürüst açıkla lütfen." dedi.
Gözlerim tekrar gözlerine yükseldi ve sırıtışımda alt dudağımı ısırdım. Sırıtmamak, gülmemek isterdim ama mümkün değildi. Sırf saçlarımın intikamını almak için çıktığım yolda yine düşen ben olmuştum. Beni ya sinirden köpürtüyordu ya da eriyip durmamı sağlıyordu ama asla, asla ortası yoktu.
"Fikri yeni kedim. Geçen gün haneme katıldı. Akşamları gelip mama yiyip gidiyor."
Bir süre gözlerime baktı. Yüz ifadeleri gittikçe dehşetten arınsa ve öfkesi bir hayli yatışsa da şakama siniri sürdüğü için kasıntı bir suratla yüzünü buruşturup gözlerini kıstı ve "Bir daha intikam almak istediğinde gel suratıma kürekle vur." dedi.
Gülerek "Ama o zaman yüzün bu hale gelmezdi." dedim. Kanlar içerisinde olurdu ama o denli dehşet içerisinde olmazdı. İlk ihtimale kıyamazdım ama ikincisi keyiflenmemi bile sağlamıştı. Ellerini yavaşça ellerimden çekti ve bir eli kalbine giderken diğer kolunda dirseği cama yaslandı ve eli alnına gitti. Sırtını koltuğa yaslayarak başını tavana kaldırdı ve kalçası koltukta hafifçe kaydı. Gözleri de kapanırken 'Adamı böyle yaparlar' diye düşünerek başımı sallıyordum. Habire bana emrivaki yapıp kendisini tehlikeden tehlikeye sokarak aklımı alıyordu, onda da akıl bırakmazdım.
Sırıtarak "Abartma." dediğimde elini bir anlığına alnından çekip gözlerini araladığı gibi ters bir şekilde baktı ve ardından tekrar elini alnına götürüp gözlerini kapattı. "Hem biz ayrıyız. Biriyle görüşsem gidip adamı dövecek misin yani?"
Elini alnından çekmeye tenezzül etmeden "Evet." dedi ama sonra yüzü buruşurken siniri arttı ve elini alnından çekerek hafifçe doğrulup üst vücudunu bana çevirdi ve "İhtimalli ihtimalli konuşma. Olmayan adamlara da sinir hastası etme beni." dedi.
Tam zamanı olduğunu düşünerek çok da ilgili tutmadığım bir ses tonuyla "Yani sen görüşmüyor musun?" diye sordum. Sabır diler gibi başını tavana kaldırıp ellerini iki yanında kaldırdıktan sonra bir şeyler mırıldanıp tekrar başını eğdi ve elleriyle yüzünü sıvazlayarak ardına yaslandı.
Kolunu dürtüp "Cevaplasana." dediğimde bir anlığına ellerini yüzünden uzaklaştırsa da başını bana çevirmeden ya da bakmadan "Ciğerimi biliyorsun ama kalbimi bilmiyor musun?" diye söylendi. Gülümseyen dudağımı büzerken elimi kolundan çektim ve oturuşum dikleşti. Bir daha bu konuyu açarsam fazla dikkat çekeceğim için hazır konu açılmışken "Yani kimseyle sevgili olmadın mı bu iki yıl içerisinde?" diye sordum. Ben cevaplamıştım! O da cevaplamalıydı...
"Bir keresinde..." diye başlayarak ellerini yüzünden çektiğinde yüz ifademi afiyetle izledi. Gülmeye başladığında "Salak." diyerek kolundan ittirdim ve kollarımı göğsümde birleştirerek önüme döndüm. Sinirli bir şekilde "Hadi gidelim artık." dedim.
"Ne? Dinlemek istemiyor musun?"
Şaka yaptığını anlamıştım ama şakasına bile katlanamayacağım için "Hayır, umurumda değil. Hadi, işim var." dedim. Kedilerimle ilgilenecektim ve yaşadığım duygu değişimlerini hazmetmeye çalışacaktım. Bir de şanslıysam Can'la görüntülü konuşacaktım. Belki montumu da dikmeye çalışırdım ama başarabileceğimi sanmıyordum. Pek becerikli sayılmazdım ve o lanet Minel'in bu kadar becerikli görünmesi de ayrı sinir bozucuydu!
"Olsun ben yine de anlatayım..." diye konuşmaya başladığında ellerimi hızla kulaklarıma götürüp nefes molası bile vermeden onu duymamak için yüksek sesle "Hiç de umurumda değil. Hiç de umurumda değil. Hiç de umurumda değil..." demeye başladım ama ellerini ellerimin üstünde hissettiğimde ve üst vücudumu kendisine çevirdiğinde susmak zorunda kaldım. Ellerini yanaklarımdan çekip ellerinin yerlerini almasını sağladı. Siniri yatışmış gözleri parlayarak gözlerimde gezinirken dudaklarında yamuk ve hafif bir gülümseme vardı.
Bakışları beni de yatıştırırken "Peki..." dedikten sonra yutkunup sesimi temizledim ve dudaklarımı araladım. Birkaç saniye daha es vermeye ihtiyaç duyup dudaklarımı yaladıktan sonra tekrar araladım ve "Bir şeyler yaşadın mı hiç?" diye sordum. Sevgili olmamış olabilirdi ama günü birlik bir şeyler yaşamış mıydı? Hiç?
"Boş beleşe cevaplamam bu soruyu."
"Senin yerine tefecilere ödeme yapabilirim." dediğimde güldü.
"Akıllı mısın sen?"
Yavaşça başımı salladığımda güleç bir suratla beni izlemeyi sürdürdü. Yanaklarımdaki ellerini ittirmem gerektiğini biliyordum ama sadece biliyordum.
"Ne istiyorsun?" diye sorduktan sonra üfleyip omuz silktim ve "Çok da merak etmiyorum, cevaplamasan da olur." dedim. Kaşlarını kaldırdığında başımı onaylar şekilde salladım. Dudağını 'vay be' der gibi alayla büküp "Peki, öyle diyorsan." diye hemen koy verdiğinde kaşlarım çatılırken sonunda ellerini ittirebildim ve önüme dönerken "Yine de ne istediğini söyle, merak ettim." dedim. Sadece meraktan...
"Düşüneceğim."
Üfleyip ona bakmadan "Düşünme, gerek yok." dedim. Sadece karşılığında bir şey istediği için miydi yoksa cevap 'evet'ti ve aramız daha da kötü hale gelmesin diye mi hemen cevaplamamıştı anlamamıştım. Hala park halinde olduğumuz için iyice kararmış havayı aydınlatmaya çalışan sokak lambasının ışığında yavaşça süzülen kar tanelerini izlerken git gide karamsarlık büyüyordu içimde. İki sene geçmişti ve ondan ayrılan bendim. Hem de sebepsiz yere ayrılmıştım. Beni unutmaya çalışarak ya da sadece fiziksel ihtiyaç ile bir kadına yakınlaşmış ya da en azından çalışmış mıydı? Cevaplamadıkça sinirlenmeye başlıyordum ve o da ben onun için hayatı katlanılmaz kılarken en azından zorlaştırmaya çalışıyor olsa gerek resmen hala cevaplamıyordu.
Göz ucuyla ona baktığımda bana bakıyor olduğunu gördüm. Keyfine tükürmek istesem de ters ters bakmakla yetindim. "Kesin yaşamışsındır birileriyle bir şey." dediğimde gülüp "Allah Allah? Öyle mi?" diye sordu. Başımı sinirle salladım. "Erkek milleti değil misiniz? Hepiniz aynısınız." diyerek önüme döndüm ve kaşlarım neredeyse gözlerimi kapatacak kadar çatılmışken "Hadi, yola çıkalım." dedikten sonra "Ya da ben taksi çağıracağım." diyerek kapıyı açmaya çalıştım ama bileğimden tutarak durdurdu.
"Tamam, gidiyoruz." diyerek elini bileğimden çekti ve el frenini indirip yola çıktı. Gözlerim yolla arasında gezinip dururken istemsiz bir şekilde sesimi yükselterek "Niye cevaplamıyorsun?" diye sordum.
Gülen dudaklarında dilini gezdirirken sol dirseğini yeniden cama yasladı ve eliyle kendi saçlarını karıştırmaya başladı. Benimkileri karman çorman ediyordu ama kendi saçlarına her dokunuşunda daha da güzel bir hale sokuyordu.
"Ne? Bu da senin intikamın mı?" diye sorduğumda gülüşü arttı. Göz ucuyla bana bakıp "Umurunda olmadığını sanıyordum." dediğinde "Değil zaten!" dedikten sonra önüme döndüm. Kollarım göğsümde, sırtım koltukta, kaşlarım olabildiğince çatık halde sessiz kalmaya çalıştım ama kafamdaki tilkiler hiç susmuyordu. Sevgili olduğumuz süreç zarfında Barlas'ın libidosu bir hayli yüksekti. Tamam, sevdiği kadın oluşum da yükseltiyor olmalıydı ama benden önce kimseyle birlikte olmadığı için normal halinin ne olduğunu da bilemezdik. Bekâr bir erkek olarak böyle şeylere ihtiyaç duyduysa işte onu şuracıkta boğabilirdim. Ben niye duymamıştım? İnsan sevdiği varken nasıl başkasına dokunurdu ki!
"Sessiz ol." dediğinde neredeyse çığlık atarak "Konuşmuyorum bile!" dedim. Zaten sinirlerim bozuktu, bir de saçma sapan konuşuyordu!
İşaret parmağıyla beni gösterip sırıtarak "Çok sesli düşünüyorsun." dedi. Düşünürken yüzüm ne hale geliyorsa zihnimde kopan fırtınaları ona anlatmış olmalıydı. Gözlerim de fıldır fıldır yolda gezmişti. "Diyelim ki ben..." diye başladığım an keyfi silindi ve "Sessiz." diyerek radyoyu açtı ve sesi olabildiğince yükseltti. Sokaklarda serseri tipler gibi bangır bangır gitmeye başladığımızda "Kapat şunu." diyerek elimi tuşa götürdüm ama hızla geri açtı. Kendisi resmen kalkıp da 'hayır biriyle birlikte olmadım' demiyordu ve sadece uğraşmak için miydi yoksa cevap başka olduğu için miydi anlayamadıkça çıldırıyordum, ben şaka yapmaya daha başlayınca bile delirebiliyordu.
Ben kapattıkça o açarken sinirle elini tuştan çekmeye çalıştım ve diğer elimle yeniden kapattım. Ben konuşmaya başlayacakken hızla "Akşam yemeği." dedi. Gözlerim onda kalırken hareketsizleştim ve "Ne?" diye sordum.
"Benimle bir akşam yemeğine çıkarsan, cevabı alırsın."
Yutkunduktan sonra savaş halinde havadayken söylediği şeyle donakalmış ellerimiz benim yönlendirmemle yavaşça aramızda indi ve geri çekmekte birkaç saniye geç kaldım. Yine de başardığım için elimi kucağıma yasladım ve içime kaçmış bir sesle "Akşam yemeği mi?" diye sordum.
Başını onaylar şekilde sallarken gözleri yolla aramda geziniyordu. "Yuh!" diye bağırdığımda güler gibi oldu ve omuz silkti. "Teklif var, ısrar yok."
Sesimi temizledikten sonra "Sanmıyorum." diyerek önüme döndüm. Cevabı merak ettiğim şüphesizdi ama akşam yemeğine çıkamayacak kadar fazla reddetmiştim onu. Onunla barışmadan nasıl akşam yemeğine çıkacaktım ki? Ne yapacaktık ayrıca? Barlas 'pişman olurum' deyişimden sonra cesaret edemezdi ama ben... İradem gittikçe kan kaybediyordu vallahi çeker öperdim adamı. Bir de romantik geçerse...
Aklımdan geçenleri okumuş gibi "Arkadaş olarak." dediğinde gözlerim tekrar ona döndü. Yerimde rahatsızca kıpırdanıp "O zaman restorana falan değil, köfteciye gideriz." dedim. Mekânı olabildiğince romantiklikten uzak tutmalıydık.
Başını hızla sallayıp "Kabul." dedi. Hemen kabul edişi, hemen kabul ettiğimi bana hatırlatırken kendi kendime yüzümü buruşturdum ama hızla içimdeki bunu çok isteyen tilkiler 'bir köfte ekmekçik' diyerek durumu güzelleştiriyordu. En fazla ne olabilirdi ki?
Kalbim kulağımda atarken "Ama bugün değil." dedim. Önce iradem güç kazanmalıydı.
"Kabul."
"Ama bir de Ata'nın teklifini reddedeceksin."
"Ka..." diyeceği sırada fark edip bana baktığında güldüm. Sırf kabul edeyim diye tüm şartlarımı otomatik olarak kabul ediyordu ve boşluğuna gelmişti. "Şansımı denedim." diye açıkladığımda sırıtarak önüne döndü. Cevabının ihtimallerini düşünürken çenem kasıldıkça gülüşüm de yavaşça yüzümde söndü. "Sahil kenarındaki, Refik abiye gidelim." dediğimde yine ezbere "Kabul." dedi.
"Denize yakın oluruz." derken gözlerim vücudunda geziniyordu. Onu ittirmeyi başarabilir miydim? Ya da başını sokup suda boğmayı?
"Nasıl istersen."
"Köfte ekmeği de seviyorsun sen. Amerika'da idam edileceklere son kez yemek istedikleri şey sorulurmuş."
Ben düşüncelere dalmış konuşurken gözleri bana döndüğünde gözlerimi kırpıştırarak kendime geldim ve şakaya vurarak sırıtmaya çalıştım. O da tedirgin bir şekilde sırıtırken "Kendimi tehlikede hissetmeli miyim?" diye sordu. Başımı yavaşça iki yana sallayarak "Niye? Cevabın tehlike mi oluşturuyor?" diye sordum.
Barlas, "Bilmem." diyerek bu sorgumda da ıskalamamı sağladığında sıkkın bir nefes alıp vererek önüme döndüm. Her an 'tamam hadi şimdi gidip yiyelim' diyebilirdim. Bu düşünceler içerisindeyken bu gece nasıl uyuyacaktım? Ama bugün yeterince şey yaşamıştık ve Can'la görüntülü konuşma ihtimalim vardı. Bunu kaçırmak ya da kaçırmasam dahi Barlas'ın olası cevabından sonra hüngür hüngür ağlayarak Can'la konuşmak istemezdim.
Mahallenin girişine geldiğimizde emniyet kemerimi çıkarttıktan sonra inmeden gözlerimi ona çevirdim. "Yemeğe kadar cevaplamayacaksın yani?" diye son kez şansımı denediğimde dilini şaklattı.
"Ya yemeğe çıkmazsam?"
Alayla "Cevabı öğrenememiş olursun. Zaten umurunda değildi." dediğinde dudağımı büzdüm ve düşünerek baktım. Tepkilerinden anlamak istediğim için "Umarım başka kadınlara dokunup dokunup sonra da bana 'vazgeçmem' naraları atmıyorsundur." dediğimde dudakları aralandı ve heyecanla bekledim ama keyifli bir yüz ifadesi eşliğinde elini dudaklarına götürdü ve hayali bir fermuarı kapattı.
"Yani umurumda değil de bu çok karaktersizce olurdu, o yüzden." dediğimde ifadesiz bir şekilde baktı ve hiçbir şey anlayamadım!
Üfleyerek arabadan indim. Kapıyı da sertçe kapatarak eğimli yolda mahalleye doğru yürümeye başladım. Kendi tarafındaki camı açmış olmalıydı ki ardımdan "Görüşürüz." diye seslendi. Cevaplamayasım gelmişti ama içim elvermediği için sinirle depar atan adımlarımı ardıma bakarken düşmemek için yavaşlattım ve omzumun üstünden ona bakarken "Görüşürüz." dedim. Yüzündeki keyfi, eğer cevabı 'evet, birileriyle bir şey yaşadım'sa bir hayli dağıtacaktım. Beni sevdiğini söylediği mesajı görmüştüm! Nasıl beni sevip bir başkasına dokunabilirdi ki? Beni sevmeyi bırakıp sonra tekrar sevmeye başlayamayacağına göre? Yoksa tekrar yan yana geldiğimiz için mi duyguları depreşmişti?
Önüme dönüp sesli bir şekilde nefesimi üfledim. Onu başka bir kadınla hayal bile edemiyordum. Her hayal başlangıcımın önünden arkasından sağından solundan ben sinir krizine girmiş bir şekilde çıkıyordum. Arabasının hareketlendiğini duydum. Fikri'nin kedi olduğunu öğrendiği için birini dövmesi gerekmediğine göre her ne iş halledecekse yine 'abi' dediği bir adamın ya da birilerinin yanına gidecekti. Cebimdeki telefonum titrediğinde çıkarttım. Kemal'den sanmıştım ama Barlas'ın attığını gördüğümde bir an heyecandan telefonu düşürecekken hızla şifreyi girip telefonu açtım ve mesaja girdim.
'Eve girince mesaj at.'
Yüzümde oluşan sırıtışı ancak birkaç saniye sonra fark ettiğimde herhangi bir tanıdığının gözlem altında mıyım diye hızlıca başımı kaldırıp etrafıma baktım ama mahalleli soğuk havayla birlikte evlerine çekilmiş gibi görünüyordu. Başımı tekrardan telefonuma eğip 'Sor mahalledeki tanıdıklarına.' yazıp gönderdim. Duygu değişimlerimize yetişemiyordum ve gittikçe hem çok uzak, hem de eskisi kadar yakın olmaya başlıyorduk. Bu ikisi nasıl aynı anda oluyordu anlamıyordum ama sevgili olduğumuz zamanlardaki alışkanlıklarımız başlıyor gibiydi ve bu çok tehlikeliydi.
Gözüm telefonuma dönüp durarak mesaj beklerken kapıma vardım ve birkaç merdiveni aşıp telefonu tutmadığım elimle anahtarı çıkardım. Kapımı açtığım sırada gözlerim hala telefondaydı. Cevap vermeyeceğini düşünmeye başladığım sırada Yağmur'un sesini duydum.
"Asya abla!"
Kapıyı aralayarak ardıma döndüm ve Barlasların kapısını açmış olan Yağmur'a baktım. Telefonu tutan elimi sallayarak gülümseyip "Naber kız?" diye sordum.
"İyi valla. Senden?"
Sırıtıp "Abin mi 'bak' dedi?" diye sorduğumda gülerek "Evet." dedi. Ben de gülerken "Gel çay koyduk, dizi izliyoruz." diyerek içeriyi gösterdi. Düşünerek dudak büzdüm. Barlas'ın işi vardı, birkaç saat gelmezdi. O sırada hiç Barlas'ın sağında, solunda, önünde, arkasında kız gördü mü diye Yağmur'u sorguya çekebilirdim. Tabii sorgumu Canan teyze görmemeliydi çünkü bizim yerimize nikâh başvurusu yapmasını istemezdim. Can'la görüşebilmemiz için Kemal arayana kadar yapacak başka bir şeyim de yoktu ve Barlas'ın evinde, Barlas'ın ailesiyle vakit geçirmeyi seviyordum. Hem Canan teyze montumu da dikerdi.
"Kedilere mama koyup geliyorum." dediğimde el çırptı. Eve girmişken üstüme de daha rahat bir şeyler giydim. Pijamalarımın üstüne montumu geçirip tavşanlı anahtarımı sallaya sallaya evden çıktım ve kilitledim. Spor ayakkabımın ardını eze eze karşı binaya, Barlaslara geçtim. Yağmur çaldığım kapıyı açarken gözleri telefondaydı.
"Manita mı yaptın kız?"
"Yok. Abime haber verdim." dediği sırada terliklerimi çıkarmış ardımdan kapıyı kapatıyordu. Terlikleri giydiğim sırada gözlerim irileşirken telefonu tutan elini cimcikledim. "Benim geldiğimi mi?"
Gülerek "Evet." dediğinde "Yağmur sen dayak mı istiyorsun?" diye neredeyse çığlık attım. Canan teyze içeriden "Dizi izliyorum! Çığırmayın." diye kızdı.
Yağmur cimciklerimden kaça kaça salona giderken "Ya ne var? Siz artık görüşüyorsunuz nasıl olsa. Hem abim eve girince söyle dedi, sen girip geri çıktın. Söylemem lazımdı." dedi. Ardından salona dalarken televizyonun önüne geçmiş olduğumuz için Canan teyze kumandayı sallayarak "Çekilin kız, çekilin." dedi ve Yağmur'u da kolundan tutarak mutfağa çektim. Canan teyze ardımdan "Hoş geldin bu arada annem!" diye seslenince kapı eşiğine doğru eğilip öpücük attıktan sonra yeniden doğruldum ve Yağmur'a döndüm.
"Bize geldi, mi dedin yani?" derken cevabı duymaya sabredemeyerek elinden telefonu çaldım ve mesaja baktım.
'Abi Asya abla geri çıktı'
'Nereye çıktı lan? Dur arıyorum onu.'
'Dur dur abi. Bize gelcek, çay içcez'
Telefon elimdeyken 'Heh tamam. Söyle anneme şaka yapmasın sakın kıza. Montuna da bir baksın, yırtıldı.' diye mesaj geldi. Benimle birlikte telefona eğilmiş Yağmur'a baktığımda Yağmur "Geçen yaptı ya kısmetlerini bulalım şakası, abim için. Ondan bahsediyor." dediğinde sırıtır gibi oldum. Kendisi uğraşıp duruyordu, daha başka kadına dokunmuş muydu, dokunmamış mıydı, cevabı öğrenememiştim ama en azından annesinin gazabından sakınıyordu. Montumun yırtıldığını da fark etmişti. Peşimden gelmemiş, orada beni beklemiş olsa da ne zamandan itibaren beni izlemeye başladığını bilmiyordum.
Sırıtışım bir anda silinirken "Yağmur abin niye hiç şaşırmadı?" diye sordum. Yağmur'un da sırıtışı silinirken yutkundu. Sesim yükselirken tekrar "Yağmur abin niye hiç şaşırmadı?" diye sordum ve Yağmur "Ay döv beni, tamam." diyerek terliğini çıkarıp bana uzattı. Barlas'la görüşmediğimiz sıralarda bile sık sık Canan teyzelerle görüşürdüm ama Barlas'tan bunu gizlerdik. Peki, niye şimdi çay içmeye buraya gelmeme şaşırmamıştı?
Terlikle koluna hafifçe vurduktan sonra yere attım ve mutfak masasına doğru çekiştirdim. Sırtı duvara yaslı sandalyeye otururken onun da çaprazımda kalan sandalyeye oturmasını sağladım. Her zamanki gibi sandalyenin yanında duvara asılı saate çarptığım için düşmediğinden emin olana kadar saate uzandığımız birkaç saniyenin ardından tehlike geçtiği için birbirimize döndük.
"Ne demek oluyor bu, anlat çabuk. Gammazladın mı lan beni?"
Şirince sırıtıp "Annem kek yapmıştı, çıkartayım mı?" dediğinde gözlerimi devirip "Bana kek deme." dedim ve gergin gözlerle mutfağı izledikten sonra gözlerimi kısarak Yağmur'a bakıp "Bir de çikolatalı mı?" diye sorduğumda gülerek başını onaylar şekilde salladı. Tam da benim en sevdiğim ve Minel denilen kadının da Barlas'a yaptığı gibi!
"İstemez, kalsın."
"Bisküvi pastası da var." dediğinde hızla "Ondan olur." dedim. Anlatmadan önce ağzımı tatlandırmaya çalışıyordu. Ben de 'zaten delireceğim, bari ağzım tatlansın' diye düşünüyordum.
Dakikalar sonra tepsiden geri kalanların üst üste koyulduğu cam tabaktaki bisküvi pastalarını çatallarken "Hadi anlat." dedim.
"Ya geçen günlerde abimin morali bozuktu. Hele iki gün önce baya üzgündü."
İçim sızlarken bisküvi pastasını zar zor yutkunup çatalı tabağa bıraktım. "Ya işte 'unut beni' falan demişsin sen galiba. Öyle geç geldi eve, ben de ders çalışıyordum, daha uyumamıştım. Normalde gelir odama, bir yanağımı sıkardı. Baktım direkt odasına geçti, ben de peşine gittim. Suskundu, konuşturamadım da zaten. Cımbızla zor aldım lafı. Yemin ediyorum integral sorularında bu kadar zorlanmıyorum. Asya ablayla mı bir şey oldu diye üstüne gidince, en sonunda 'kız beni istemiyor, vazgeç diyor' falan diye anlattı birazcık. Vazgeçecek misin, diye sordum 'Yoo ama adama koyuyor duydukları arada' dedi."
Dudağımı büzerek dinlerken ağzımı tatlandırmaya dünya üzerindeki herhangi bir tatlının gücü yetmezdi, zaten iştahım da kalmamıştı. "Ya böyle, sanki sen sevmiyormuşsun da o da kendi kendisine gelin güvey oluyormuş gibi bir hüznü vardı. O yüzden öyle güç olsun diye birkaç şeyden bahsetmiş olabilirim."
Kızmak isteyerek üfledim ama Barlas'ı öyle görsem belki ben bile 'hayır, seviyorum seni' diye motive edebilirdim. "Neye güç olsun diye?"
"Seninle barışmak için işte."
"Yağmur," dedikten sonra derin bir nefes alıp verdim. "Biz barışmayabiliriz ablacım." dedim. O mevsimi bir daha yaşamamak üzere kaçırmış olabilirdik. Bıraksalar, tek bir mevsim için geri kalanlardan vazgeçebilirdim ama bırakmıyorlardı işte.
"Asya abla," dedikten sonra benim gibi derin bir nefes alıp verdi. Kızar gibi baktığımda güldü ve "Siz barışacaksınız." dedi. "Bir gün mutlaka." dediğinde ona inanmak isterken reddedip durmaya güç bulamadım ve çatalı tekrar elime alıp tatlıyı eşelerken "Ne anlattın yani?" diye sordum. Barlas'ın hevesini de, gururunu da kıracak şeyler yapıp durmama rağmen devam etmeye güç bulduğu şeyler arasında bu da vardı demekti.
"Yani senelerdir gelip gittiğini, her geldiğinde de onu sorduğunu, hatta ara ara giydiği bazı kıyafetleri senin ütülemiş olduğunu," dedikten sonra gülerek "Siyah gömleğini ütülerken senin yaktığını, gidip aynısını bir şekilde bulup aldığını." dediğinde dolu gözlerle güldüm. "Farkındaysan bugün onu giydi." dedi.
Dirseğim masaya, elim yanağıma yaslanırken gülümseyerek tatlıya baktım. Pek de yakışmıştı. Zaten ona uyuzluk bile yakışıyordu. Ben düşlere dalmışken Yağmur iç çekti. "Ne güzel ya." dediğinde gözlerim ona döndü ve aptal aptal gülümseyerek "Ne?" diye sordum. Anlayamamıştım.
Omuz silkerek gülüp "Aşk," dedi. "İnsanı bisküvi pastasına bakarak otuz iki diş gülümsetebiliyor."
Dediğine gülerken yaşlı gözlerimi elimin tersiyle sildim. "Aynı pastaya bakarak hüngür hüngür ağlatabilir de." diye hatırlattım. Madalyonun iki yüzü vardı.
"E gülünü seven dikenine katlanacak." dediğinde ağzımı yüzümü alayla eğip bükerek "Sen dersine çalış, boş ver şimdi aşkı meşki." dedim. Özenir gibi davranıyordu ama Barlas da ben de belli ki acı çekiyorduk. Kendi acımın senelerdir farkındaydım ama Barlas'ın da bu denli mahvolduğunu yeniden görüşmeye başladığımız zamandan beridir anlıyordum. Ara ara hayatına devam edebildiğini, beni unutabildiğini düşünmüştüm bu iki sene içerisinde. Biraz sevinmiştim onun için, baya üzülmüştüm bizim için ama gerçek öyle değildi.
"Bu arada..." dedikten sonra sesimi temizleyip dudağımı kemirdikten sonra hafifçe omuz silkip "Sence abin birileriyle görüşmüş müdür?" diye sordum. Yeni fark ettiğim detayla omuzlarım çökerken "Eve sık sık geç geliyor mu?" diye sordum.
"Yani..." dediğinde cevabı anlamıştım. Dudağım sağ kenarına kıvrılırken yeniden elimi yanağıma yasladım ve aynı pastaya bakarak nasıl hıçkıra hıçkıra ağlanacağını kanıtlamamak için direnmeye çalıştım. Yağmur'un elini bileğimde hissettiğimde gözlerim ona döndü. "Ama yani işi gücü oluyor. Abi dediği birileriyle görüşüyor, yardımcı oluyor falan. Bir kadınla alakalı değildir yani bence."
Gözlerim kısılırken gerçekten ne yaptığını da, o abilerin kim olduğunu da merak ediyordum. Barlas'ı peşimden atmaya çalışmayı bırakıp peşine düşmeme az kalmıştı. Hep birileri mi beni takip edecekti, ben de gayet edebilirdim ama işte... Yakalanırsam sorun büyüktü.
Bakışlarım yüzünden "Saçmalama..." diyerek bileğimi iki yana salladı. "Benim abim on yıldır aynı marka şampuanı kullanıyor. Sadıklık adamın huyunda var." dediğinde güldüm. En sevdiği yemek, tatlı falan da değişmezdi. Hayatında değişiklik de, plansız bir şey de sevmezdi. Her şeyi planlardı ve kendiliğinden gelişen durumlara gerilirdi.
"Kız! Kapandınız mutfağa, beni yalnız bıraktınız! Çayı böreği koyun da gelin, hadi. Yeni bölüm başladı! Asya kızım sen açsındır, makarna salatası da var."
Belli ki bu evde bugün altın günü dönmüştü. Minel'in de mahalledeki varlığının sebebi bu olabilirdi. Yine 'şunu, bunu Barlas'a da bırakın' deyip demediğini düşünürken çenem kasılmıştı.
"Canan sultan çağırıyor." diyerek ayaklandım. Her bölüm yüz beş milyon tane kaosun döndüğü pembe bir dizi izlemek yaralarımı sarabilirdi. Belki de benimkinden kötü hayatlar görmek, şükretmemi sağlardı ama pembe dizide bile benim hayatımın kaosunu aşamayabilirlerdi. Yağmur'un odasında Can'la görüntülü konuştuktan sonra yanlarına geçtim. Atıştırmalıklardan yedikten sonra dizi izlerken çekirdek çitleyip çay içtiğimiz bir sürenin ardından koltukta iyice yayılmıştım. Bölüm sonunu merak ettiğim için reklamın bitmesini beklerken Yağmur ve Canan teyzenin son yaşanan tartışmada başrol kadın mı haklı, adam mı haklı istişaresinden soyutlandım. Koltukta yan dönüp yanağımı kırlente yaslarken "Reklam bitince haber verin." diyerek gözlerimi kapattım.
**
Barlas'ın kokusu burnuma dolarken gülümsedim. Onu gördüğüm rüyaları seviyordum. Sıklıkla da görüyordum. Zihnim uyanır gibi olduğunda müsaade etmeden kaldığım yerden devam etmeye çalışıyordum. Uykum izin vermezse hayal kurmaya başlıyordum.
Huzurla "Barlas..." diye mırıldanırken kollarının vücuduma dolandığını hissettim. Keyifle göğsüne sokuldum ve derin bir nefes aldım. Şansım olsa gerçek hayattan çok düşlerimde yaşardım.
"Güzelim?"
Gülümsemem genişledi. Her seferinde rüyanın gerçekliğini bozacak kadar güzel bir detay olurdu ama yine de sımsıkı bu düşe tutunmaya devam ettim. Gözlerimi açarsam uyanırdım, açmadım.
Adım seslerinin ardından bir anlığına vücudum bacağına yaslandı ve kapı sesi duydum. O sıra ellerimi göğsünden boynuna çıkartıp sarılmıştım. O tekrar kolunu bedenime sararken başımı hafifçe yukarıya doğru kaldırıp boynunu soluduğumda vücudu bir an duraksadı ve sesli bir şekilde yutkunduğunu duydum. Ben onu solumaya devam ederken bir sürenin ardından vücudu yeniden hareketlendi ve kapı kapanma sesi duydum. Birkaç adım sesinden sonra vücudum alçalmaya başladı ve sırtım yumuşak bir yüzeye değdi. Kolları vücudumdan çekilir gibi olduğunda huysuzlanarak vücudumu ona çevirdim ve ellerimin kaydığı üst kollarından tuttum. Ama rüyaydı bu! Çekip gidemezdi! Zaten gerçek hayat, çekip gitmelerimizle, ya da gittiğimizi sanışlarımızla doluydu. Rüyamda bari biraz daha benimle kalmalıydı.
Tutuşlarım güçsüz olsa da durdu. Uzaklaşması kokusunu da götürür sanmıştım ama her nereye yatırdıysa onun kokusuyla doluydu. Hışırtı duydum, yatağa bir ağırlık daha çöktü. Yanıma oturmuş olmalıydı, nefesini yakınımda hissettiğime göre üstüme eğilmişti. Bir eli belimdeyken, diğer elini yanağımda hissettim. Yanağımı seven eli yeniden gülümsememi sağlarken gitmeye çalışmadığı için huysuzlanmam bitmişti. Artık onunla birlikte uyumak için bile bir rüyaya dalmam gerekmesi üzücüydü ama üzülmedim. Zaten uyanınca yeterince üzülecektim.
İç çekişini duydum. Tenimi gıdıklayan saçımı yanağımdan çekip yavaşça kulağımın arkasına sıkıştırdı ve eli yeniden yanağıma yerleşti. "Ah be Asya..." dediğinde bir anlığına huysuzlaşıp "Asya değil..." diye mırıldandım. Asya, neydi? Sevgili olduğumuz zamanlarda kavga ederken bile birbirimize adımızla seslenmezdik. Öyle ki, birimiz diğerimizin adını unutsa şaşırmazdım. Olur da yanlışlıkla birimiz ismiyle seslenirse, diğerimiz 'Pardon? O kim, ben tanımıyorum' diye söylenirdi. Rüyalarımda da genellikle böyle olurdu ama biraz önce ben de 'Barlas' demiştim. Niye kızmamıştı?
Sesi bile gülümser gibiyken "Ah be güzelim..." diye düzelttiğinde tekrar gülümsedim ve elimi kolundan çekip yanağımdaki eline götürdüm. Huzurla nefes alıp verirken yanağımdaki elini tutarak çenemin altına götürdüm ve bir kedi misali sırnaştım. Rüyam, yeni rüyaları getirirken "İyi geceler..." dedim. Vücudum gittikçe mayışıyordu ve yaşadığım en gerçekçi rüyaydı. Kokusu, ten sıcaklığı, sesi, hayal gücümü bile aşıyordu.
Eli belimden eksildi ve bir hışırtının ardından üstüme çekilen örtüyü hissettim. Gülümsememin genişlemesini sağlayan bir ses tonuyla "İyi geceler." dediğinde "Sen benimle uyumayacak mısın?" diye sordum ama kelimeler ağzımda öyle yuvarlanıyordu ki anlamayabilirdi. Bazen benden geç uyurdu. Bazen beni izler, bazen kitap okur arada beni izler, bazen başka işle uğraşır, arada beni izlerdi ama ne yapacaksa, yatakta yapar, bir yandan temas etmemizi sağlardı. Uykusu gelince de tamamen uzanır ve sımsıkı sarılırdı.
"İsterdim..."
Sesindeki hüznü duyduğumda gözlerimi aralamak istedim ama çok ağırlardı. Dudaklarım esnerken çenemin altında kenetlenmiş ellerimizle örttüm ve hafifçe güldüğünü duydum. Ellerimizi yeniden çenemin altına götürmeden önce elinin üstünü koklayarak öptüm. Yutkunuşunu duydum. "Niye gelmiyorsun o zaman?"
Sessiz kaldı. Yeni bir rüyaya dalmak üzereyken sesini duyduğumda dinlemeye çalıştım. "Pişman olma, diye."
Güler gibi oldum ama esneyişimle dağıldı ve bu sefer gizleme gereksinimi duymadım. Yarım ağız "Niye pişman olayım ki?" diye sordum. Ben sadece bu rüyadan uyanmaktan pişman oluyordum. Hem de her sabah.
"Bırak şimdi onu da, sana bir şey söyleyeceğim." dediğinde sesi kulağıma bir hayli yakındı. Nefesini boynumda hissederken hafifçe gıdıklanıp gülümsedim. Başımı hafifçe ona çevirdiğimde yanaklarımız birbirine değdi. Sakalları tenimde hoş karıncalanmalar oluştururken "Söyle." dedim. Nefes alış verişlerimiz tek bir bedenden çıkar gibi denkleşirken "Seni seviyorum." diye fısıldadı. Memnun sesler çıkarttım. Bunu duymayı seviyordum ve her seferinde aynı yangını her zerreme taşıyordu. Başını çevirdiğini hissettim ve dudaklarını yanağıma bastırdı. Solur gibi öptükten sonra bir nefes boşluk bırakıp "Çok seviyorum." dedi.
Memnun seslerim kısık bir gülüşe döndü. "Hep sev." diye fısıldadım. Olduğumuz oda karanlıktı ama gözkapaklarıma hislerin renkleri düşüyordu.
"Aksi mümkün değil." dediğinde yüzü, yüzümün sağında kaldığı için elini tutmayan sağ elimin tersiyle bana yakın olan yanağını güçsüzce sevdim ve elim yeniden vücuduma doğru düştü. "Bende sevdiğin üç şey?" diye sorduğunda güldüm. Bazen o, bazen ben sorardık. Sayı da, cevaplar da değişip dururdu. Birbirimizde sevdiğimiz çok şey olunca cevap ihtimali de artıyordu.
"Önce gel..." diyerek elini tuttuğum elimle hafifçe çektiğimde birkaç saniye duraksadı. Neden kararsız kalmıştı, anlamıyordum. Rüyalarımda da engellere takılmak istemiyordum. Birkaç saniye sonra "Birkaç dakika sadece." dedi ama benimle mi konuşuyordu, kendisiyle mi anlayamamıştım. Yatakta hareketlendiğinde çenemin altındaki elini de özgür bıraktım. Bedenini ardımda hissettim. Bacakları, dizlerimi hafifçe kırarak karnıma çektiğim bacaklarımın ardına yerleşirken kolunun başımın üstünden uzandığını hissettim. Kolu, belimi sararken biraz geriye doğru kaymaya çalıştığım gibi beni kendisine çekip vücutlarımızı bir bütün haline getirdi. Burnu saçlarıma daldı ve birkaç ömür soluduktan sonra rüya içinde rüya yaşatarak öptü. Elim, belimi saran kolunda elini bulup tutarken diğer elimi de yanağımın altından yastığa yaslamıştım.
Bir rüya bile olsa onu cevapsız bırakmak istemediğim için başka bir rüyaya geçmeye çalışan vücuduma direnip kelimeleri ağzımda yuvarlayarak konuşmaya başladım. "Bana şarkılar söylemeni," derken o anlar zihnimden geçerken iç çektim. Bir sonraki rüyam umuyordum ki, buna dair olurdu. Sesini, gitar çalışını, sözleri sarf ederken bana bakışını seviyordum. "Saç tokamı bileğine takmanı,"
Lise okuduğumuz zamanlardan kalan bir alışkanlıktı ama sürdürüyordu. En azından... Ayrıldığımız zamana kadar sürdürmüştü. Yine bir kış günü ayrıldığımız için ilk zamanlarda bileğini kontrol etme çabam sonuçsuz kalmıştı. Yazın ise bileğinde görememiştim ve sanki o da benden o zaman ayrılmış gibi hissetmiştim. Sonra da zaten bir daha görememiştim. Bir rüyada görmedikçe tabii.
"Ve kokunu," dedikten sonra onun yatağında, onun kokusunda uzansam da yetmedi ve mümkünmüş gibi ona da daha da sokuldum ve eş zamanlı olarak onun da sarılışı sıkılaştı. "Seviyorum." diye bitirdim cevabımı ama iyice kısılmıştı sesim. İç çekişlerini duyuyordum ama bir şey demedi. Duyup duymadığını bile bilemeyerek ağzımda "İyi geceler." diye geveledim. Hiçbir rüyamda olmadığım kadar huzurlu hissederken uykuya mani olmak mümkün değildi.
"İyi geceler benim sevgilim, iyi geceler benim en sevdiğim."
**
Tatlı bir bölüm oldu bence. Sizin düşünceleriniz?
Bir sonraki bölümde görüşürüüüzzzz ^^
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!