13/27 · %44

13. BÖLÜM - BATAKLIK-

65 dk okuma12.851 kelime24 Kasım 2025

HELLLOĞĞĞ

İyi okumalaar dileriiimm

**

Ata'nın ardından odaya girerken neredeyse yüzüme çarpacak kapıyı son anda dönüp tuttu. O sıra çoktan elimi yasladığımı ve kapıyı durdurduğumu ve böylelikle kaşımın gözümün resminin kapıya çizilmediğini görünce ilerlemeye devam etti. Ardından ilerlemeden önce kapıyı kapattım ve "Biraz gergin gibisin." dedim. Dolabına yönelmeden 'Gerçekten mi?' der gibi baktı. Masasının önündeki koltuklarından birine oturdum ve başımı deri kumaşa gömerken bacaklarımı da orta sehpaya doğru uzattım. Yüzümün önünde bir parmak şıklatılınca gözlerimi aralayıp tepemde dikilen Ata'ya ters bir şekilde baktım. O da sehpaya uzattığım ayaklarıma öyle bakmakla meşguldü. Ah. Pislik kelimesinin anlamını sorana gösterebileceğim adamın temizlik takıntıları vardı.

Baygın bir bakış eşliğinde ama oldukça yavaşça bacaklarımı orta sehpadan indirdiğimde donuk hareketleri hızlandı ve bardağına viski doldurarak masasının ardına geçti. "Ne vardı Ata? İşim var, çok bekleyemem."

"Ne yapacaksın? Arkadaşlarınla alışveriş merkezine mi gideceksin?"

Aslında, arkadaşlarımla hırsızlığa gitmek gibi aktiviteler yapıyordum.

Esasen, onlar arkadaşlarım da değildi.

Alayla, "Kırıcısın." dedim çünkü pek de arkadaşım olmadığını biliyordu. Alayla söylemiştim çünkü buna kırılmayacağımı da biliyordu. Tek içişte bitirdiği bardağına yeniden viski dökerken yüzünde henüz çözemediğim bir ifade vardı. Gözleri 'rahatsız edici' ölçüde üstüme dikilmiyordu. Henüz sırnaşmaya da çalışmamıştı. En önemlisi hala yeni bir evlenme teklifinde de bulunmamıştı ve en korkuncu buydu. Gerginliğini bir öfke patlamasıyla yansıtmıyor, aksine gizlemeye çalışıyor gibiydi. Kötü özelliklerini gizlemek pek de Ata Yıldırım'ın yapacağı bir hareket değildi. O, bunlarla övünürdü.

Bastırarak "Gerçekten," diye cümleye başlarken viski şişesini tok bir sesle masaya koymuştu. Ardına yaslanıp bardağını hafifçe sallayarak içindeki viskiyi dalgalandırıyordu. Kontrollü gerginliğini izlerken gözlerini alkolden alıp bana çevirdi. Kısık bakışları eşliğinde "Ne yapıyorsun? Buradan gittiğinde?" diye sordu. Hep meraklıydı. Ara ara peşime adam takmaya da çalışırdı. Ama sorgusunun bir meraktan öte olmasından endişelendim.

Onun gibi vurgulayarak "Gerçekten," diye konuşmaya başladım ve bir bacağımı diğerinin üstüne attım. "Bilmiyor musun?"

Dikkat etmeye çalışırdım. Özellikle de işten çıktığım zamanlarda etrafımı kolaçan etmeye, varsa peşimde birisi atlatmaya çalışırdım ama özellikle de son zamanlarda dalgındım. Başka işlerde de çalıştığımı biliyordu, haricen ya sahilde gezinir, ya da evimden çıkmazdım. O yüzden önceleri atlatamadığım bir adamı varsa bile görmesinden endişe ettiğim tek şey, Can'ı ziyaret ettiğim zamanlar olurdu. Artık, mahallede Barlas'la yan yana geldiğim herhangi bir anı bile öğrenmesinden kaçınmam gerekiyordu. Neyse ki mahalleden olmayan kimseler, hemencecik fark ediliyordu ve Ata gizlice mahalleyi, evimi gözetletemiyordu. Adamları geldiği zaman fark ediliyordu ve mahalleli tarafından yeterince nefrete maruz kaldığım için bunu yapmaması gerektiğini küfür içermeyen cümlelerle de, küfürlerle de anlatmıştım. Mahallede gözlemlemese bile iş çıkışları peşime adam takmış olabilirdi ve Barlasların hırsızlık çetesini de, Barlas'la yaşadıklarımızı da, yaşayamadıklarımızı da öğrenmemeliydi.

Ne acıydı. Barlas'la senelerce sevgili olmuştuk ve yine de yaşadıklarımızdansa yaşayamadıklarımız daha fazla canımı yakıyordu.

"Seni takip ettirdiğimi mi düşünüyorsun?"

"Beni takip ettirdiğini biliyorum." dedim kolumu masaya yaslayıp uzandığım isimliğinin önünde parmaklarımla ritim tutarken. Başımı sağ omzuma eğerek "Bazen başarıyorsun," deyip bu sefer de sol omzuma yaslayarak dudağımı büzdüm ve "Çoğunlukla da başaramıyorsun." dedim. Onu küçümsemiştim çünkü yüzünde eğer oluşursa 'Sen öyle san' ifadesini görüp görmeyeceğimi merak etmiştim. İfadesiz bakınca kapalı dudaklarımın ardından dudağımın kenarını kemirdim. Kesinlikle bir sorun vardı ama açık vermemeye çalışıyordu.

Gözleri bir süre gözlerimde gezindikten sonra çekmecesini açtı ve içinden tütün tabakasını çıkardı. İçinden çıkardığı tütün sarma kâğıdına tütünleri ince bir çizgi halinde döktüğü sırada yeniden gözlerini bana çevirdi ve "Görmemden endişe ettiğin bir durum mu var?" diye sordu. Alayla gülüp "Niye sana dair bir şey bende endişe hissi uyandırsın?" diye sordum.

Tütün kâğıdını sardıktan sonra dudaklarına yakınlaştırıp diliyle ıslattı ve birbirine yapıştırdıktan sonra dudaklarının arasına alıp çakmağına uzandı. Sigarasını yaktıktan sonra hala dudakları arasındayken burnundan ve dudakları arasından dumanlar özgürlüğüne kavuştu. Çakmağı bırakıp monitörünün ekranını bana doğru çevirdi. Şampiyonluğunu pekiştirmiş Barlas'ın odasının olduğu koridora doğru ilerlediği bir kamera görüntüsüydü. Meriç'le biraz önce farklı koridorlara ayrılmışlardı. Kafesin içerisindeki çoğu kamera, belirli saatler içerisinde çalışmazdı. Herhangi bir baskın anında, suç teşkil edecek görüntülerin kaydolmuş olmasına müsaade etmemek amaçlanırdı. Böylelikle, özellikle de dövüş alanı kaydedilmezdi. Benim odamın önü, Ata'nın odasının önü, ana girişler kayda alınırdı. Bu yüzden Barlas kendi odasının olduğu koridora girdiğinde kameranın açısından kayboldu. Gözlerim yeniden Ata'ya dönerken 'Ne var yani?' der gibi umursamazca kaşlarımı kaldırdım.

Sigarasını kül tablasına doğru uzatıp işaret parmağıyla bir fiske vururken tek kaşını kaldırarak "Ona dair bir şey sende endişe hissi uyandırıyor mu?" diye sordu. Göğsümde bir yanma hissi oluştu, boğazımda bir yutkunma ihtiyacı doğdu ama yüz ifademi koruyarak "Yine aynı saçma konu mu?" diye sordum ve sıkılmış gibi ellerimi koltuğun iki yanına yaslayarak ayağa kalkacağım sırada tok bir sesle "Otur." dedi. Sesindeki hiç de örtmeye çalışmadığı tehditkâr havayı hızla soluduğum için gözlerim karşı duvardayken "Bana emir verme." desem de kapıya doğru ilerlemedim.

"Oturur musun hayatım?" dediğinde, en azından geri adım attığı ve gidersem olabilecekleri sezdiğim için yeniden oturarak ona baktım. Ardıma yaslanırken nefesimi gizlemediğim bir sıkkınlıkla üfleyip "Yoruldum Ata, saçmalıklarına ayıracak vaktim yok. Ne diyeceksen hızlı ol." dedim. Meriç ve Barlas danışıklı dövüş içerisinde olduklarından kafes dövüşlerinde yorulduğum yoktu ama özellikle de gündüzüm çok hareketli geçmişti. Tenimde hala Barlas'ın sıcaklığı soğumamıştı. Dudaklarım hala bir öpücüğe muhtaçtı. Gözlerim karşılaştığımız süre boyunca ondan kaçınsa da tek bakmak istediğim de oydu. Duygusal anlamda bu kadar yorulduğum bir gün bir de Ata'nın üzerimde kurduğu baskıya Barlas'ı alet etmesine katlanamayacaktım.

Kalemliğinden bir kalem alıp deri sümen takımının kahve altlıklarından birini masanın ucuna, kendime yakınlaştırıp üstünü karalarken "Bana hayatım da deme, bu arada." diye ekleme ihtiyacı hissettim. Barlas'ın yanında da demeye kalkışırsa oluşabilecek gerginliği tahmin edebiliyordum.

"Niye? Seni ilgilendiren bir ithaf değil. Benim hayatım söz konusu. O da sensin."

Gözlerimi karaladığım deriden alıp ters bir şekilde baktığımda alayla gülümsedi. Yanaşma çabası, işleri normalleştirirdi, eğer mavi gözlerinde göz bebekleri öfkeyle büyümeseydi. Bir şeyler görmüş olabilir miydi? Belki de sadece Barlas'tan hala kurtulamamasının öfkesiydi. Meriç'i yine yenmişti ve en az bir hafta daha şampiyon olduğu anlamına gelirdi. Dövüş sırasında Barlas'la bir bakışmamız, beni riske atmadan dövüşüyor olması, şampiyonluğunu ilan ederken elini tuttuğum an her seferinde ikimizin de yüzlerinde oluşan o ifadeyi görmüş olabilmesi bu öfkesini açıklamaya yeterdi ama başka bir şeyler de varmış gibi hissediyordum. Benimle konuşmayı dün, henüz bu anlar yaşanmadan istemişti.

Gülümsemesinde yavaşça çenesi kasıldı ve neredeyse dişleri arasından "Seni seviyorum." dedi. Normalde gözlerimi devirirdim ama içten söylediğini görüyordum. İçindeki sevgiden değil, en derinlerindeki öfkeden kurmuştu bu cümleyi. Temiz bir sevgi değildi. Öfkeli, kinli, hırçın bir sevgiydi, ses tonuna yansımıştı.

O yüzden gözlerimi devirmedim, kaçırmadan bakmaya devam ettim. "Ve, ee?"

"Berk Barlas Altay." dediğinde şaşırmadım. Kafeste ve günlük hayatında lakabını kullansa da gerçek ismini bulmak Ata için işten bile değildi. "O adama güveniyor musun?"

"Ben kimseye güvenmem." dediğimde kaşlarını kaldırdı. İnanmayacağı bir cevap vermemek için "Ama o güven hak eden bir adamdır." diye sürdürdüm cümlemi. Ardından elimdeki kalemi havada umursamaz bir tavırla sallayıp "Etrafındakiler ona güvenir." diye açıkladım. Benim için başkalarına karşı dilimde Barlas'a yabancı biriymiş gibi davranmak kolaydı. Yıllardır bunu yapmak zorunda kalıyordum. Ama içimde öyle davranmak... O mümkün değildi işte.

Sadece Yağmur'un abisi olduğu için ve iyi biri olduğunu düşündüğüm için zarar görmesini istemediğimi sanmalıydı. Böylelikle, Barlas'ı uğraşmaya değer biri olarak görmezdi ama bazen o küçücük merhamet ve sevgi kırıntılarından bile rahatsız olabilecek kadar gözünü karartıyordu. Öyle anlarda sevdiğim bir arkadaşımın abisi olmasından bile rahatsız olabilirdi. En azından öyle anlarda çözümü Barlas'a zarar vermekle değil, etrafımdan uzaklaştırmakla bulurdu.

"Yani ben de güvenebilirim?"

Gözlerim kısılırken neyin peşinde olduğunu anlayamıyordum. Yüzümdeki ifadeyi çoktan gördüğü için sesli bir şekilde de sorguladım. "Niyetin ne Ata?"

"Seni seviyorum ve senin güvendiğin adama güvenebileceğimi düşünüyorum."

Gözleri yüzümde gezindi. Şaşkınlığımı gizlemeye çalışmayarak "Nasıl yani? Sadece aynı havayı soluduğumuz için falan rahatsız olduğun adamdan artık rahatsız olmuyor musun?" diye sorduğumda yüzünde oldukça yavaş ve ironik derecede keyifli bir sırıtış oluştu. Dilini şaklattı.

Kalemi masaya bırakıp sırtımı koltuktan ayırdım ve sol bacağımı, sağ bacağımın üstüne atarak vücudumu ona çevirdim. "Ne konuda güvenebileceğini düşünüyorsun?"

Sigarasını ezerek söndürdükten sonra bitmiş bardağına yeni bir viski doldurup bana doğru uzattı. Başımı iki yana salladığımda kendi dudaklarına götürdü. Titiz olmasına karşın benimle aynı içeceği paylaşmaktan çekinmezdi. Bizzat öpmek ve daha fazlasını istediği kadın olduğum için olabilirdi.

Bardağı masaya yasladıktan sonra masanın üstünde ellerini birbirine kavuşturdu. Sessizliğinden rahatsız olduğum için "Söylesene. Ondan kurtulmak ister gibi bir yanın vardı, şimdi güvenebileceğini söylüyorsun. O manyak zihninden neler geçiyor?" diye sordum.

Rahatsız edici gülümsemesi genişledi ve tepkimi ölçmek ister gibi bir an bile gözlerini benden ayırmadan "Ondan kurtulmayacağım Asya." dedikten sonra dudağını büzüp hafifçe omuz silkti ve bir elini, diğerinden çekip beni göstererek "Çünkü buna gerek olmadığını söyledin." dedi. Yavaşça başımı onayladım. Elini sallayışına başıyla da eşlik edip her cümlesini pekiştirerek "Aranızda bir şey olmadığını ve olmayacağını," dedikten sonra kaşlarını kaldırdı. Tekrar başımı onaylar şekilde salladım. En azından, olmayacağı kısmı doğruydu.

Ellerini yeniden kavuşturdu ve "O yüzden ondan kurtulmamı gerektiren bir durum yok." dedi. Söyledikleri içimi rahatlatmalıydı ama onu iki senedir tanıyordum ve baştan aşağı şüphe saçıyordu. "Aksine, güvenilir adamlara ihtiyacım var. Biliyorsun, yakında işleri babamdan devralacağım."

Nereye bağlayacağını merak ederken sabırsız bakıyor olmalıydım. Konunun gidebileceği yerleri tahmin edebilmeye başladıkça içime düşen kurt her yanımı sarıyordu. Bilerek oyalanıyormuş gibi yavaş hareketlerle tekrar içkisine uzandı ve yudumladıktan sonra dudağının yakınlarında tutarak "Eğer kabul ederse, onu yavaş yavaş işlerime katacağım." dedi.

Kan beynime sıçradı ve nefesim sıklaştı. Bunları gizleyemeyeceğim için en azından yüz ifademi alayla gülerek gizlemeye çalıştım ve kalbim kulağımda atarken gözlerim Ata'nın ardında, yakın zaman önce ardında Barlas'la gizlendiğimiz duvarın üstündeki raflarda gezindi. Sessizce beni izlediğini bildiğim için kasılmak üzere olan çenemi örtbas edebilmek umuduyla tekrar güldüm ve gözlerimi ona çevirdim. Gözlerimin alevlerle baktığını bildiğim için açığa vermekten endişe etmediğim bir mide bulantısıyla "Aşağılık bir adamsın." dedim. Sadece göz göze geldiğimiz için bile normal şartlarda da ondan midem bulanıyordu, gizlememe gerek yoktu.

Ata kırılmak yerine keyifle gülüp içkisini bitirdi ve masaya koyarak ardına yaslandı. Ellerini bu sefer de karnının üstünde kavuştururken kaşlarını kaldırarak "Neden?" dedi.

Tavrına karşılık sinirlerime hâkim olabilmek mümkün değildi. Elimi sertçe masaya vurarak ayaklandım. Masaya doğru eğilerek "Sana, Yağmur'un abisi olduğunu söyledim!" diye bağırdım.

Dudağını yaladıktan sonra umursamazca omuz silkip "Ee?" diye sordu.

Masanın olduğum köşesindeki masa üstü süslerini elimin tersiyle yere doğru atıp "Ne, ee?" diye neredeyse çığlık attım ve avucumu tekrar masaya vurdum. "O ailenin bu bezlerde tarağı yok! Muhtemelen sadece para için dövüşüyor, sen pis işlerine bulaştırmaktan bahsediyorsun!"

Ata hala yerdeki kırık biblolarına bakıyordu. Sıkkın bir nefes alıp verip bir tanesini göstererek "O binlerce dolar değerindeydi." dediğinde gerçekten bir ara Kafes'e de hırsızlığa gelmeyi düşünmeden edemedim. Kırmak yerine çalmak daha işlevsel olabilirdi ama sinirim tepemde olduğu için "Öyle mi?" diye sorduktan sonra raflarında dizili diğer biblolara doğru yöneldim. Sandalyesinden kalktığını duyduğumda bir tanesini çoktan elime almış, kaldırarak ona dönmüştüm. Dibime vardığı için bileğimden tuttuğunda beni kendisine çekecekken dizimi kaldırdığım için bileğimi de bırakarak geriledi ve gözleri biblodayken "O babamın. Atarsan beni..." dedikten sonra biblonun duvarı boylayışını izledi. Yüzü buruşurken başını eğdi ve burnundan nefesini üfleyerek alnını ovuşturdu.

Omzundan ittirdiğim için gerilerken başını kaldırıp yeniden bana baktı. İşaret parmağımı sallayarak dişlerimin arasından "Kaç tane adamın, ailesi düşmanların tarafından öldürüldü, evleri tarandı. O mahallede ben de yaşıyorum! Beni de mi düşünmüyorsun?" dedim.

"Bir tehlike oluşursa seni başka eve aldırırım." dediğinde havada savurup durduğum ellerim sinirle yumruk haline gelirken tekrar bağırarak "Sen benimle dalga mı geçiyorsun?" diye sordum.

Ellerime uzanmak istediğinde bakışlarım yüzünden duraksadı ve birkaç adım gerileyip ikili koltuğun ardına yaslandı. Kollarını göğsünde birleştirerek benim öfkeyle hızlı nefesler alıp verişimi izledikten sonra "İstemezse, kabul etmez." dedikten sonra omuz silkti. "Seçim onun olacak."

Yüzüme düşmüş saçlarımı sinirle omzundan geriye ittim ve boğazlı kazağım nefes alış verişlerimi kısıtlar gibi hissettiğim için tutup genişletmek amacıyla çekiştirdim. Gözleri tenime inince sinirle inleyip kazağı tekrar bıraktım. Görünen bir cm tenime bile arzulayarak bakabiliyordu.

İşaret parmağımı tekrar sallayarak "Ben senin seçim sunuşlarını biliyorum! Adamı buna mecbur bırakırsın sen!" dediğimde başını hızla iki yana salladı. "Ben sorarken yanımızda olacaksın. İstemiyorsa reddedecek ve buradan gidecek. O birkaçtır onunla dövüşen Meriç denilen herif buradakileri coşturmaya yeter, yeni şampiyonumuz o olur."

İşaret parmağım havada asılı kalırken kısılmış gözlerim ve sesli nefes alış verişlerim eşliğinde ona baktım. Belki de niyeti sadece onu dövüşlerden men etmekti ama bunu bu gayrete girmeden de yapabilirdi. Yanına çağırıp 'artık seni mekânımda istemiyorum' dese yeterdi, niye kurgu oluşturuyordu?

İşaret parmağımı indirirken "Sana güvenmiyorum." dediğimde alayla gülümsedi ve ellerini iki yanında kaldırıp "İnan bana. Eğer istemiyorsa onu zorlamayacağım." dedikten sonra beni gösterdi. "Senin üzerine yemin ederim."

Gözlerimi devirerek kaçırırdım. Sıkkın bakışlarım odaksız bir şekilde odada gezinirken "Paranın üzerine yemin etsen ciddiye alabilirdim." diye söylendim. Dudağımın kenarını kemirirken kollarımı göğsümde birleştirip sağ elimi boynuma doğru kaldırdım. Migrenim yoktu ama migren atağı buna benzer bir sancıyla geliyor olmalıydı. Çatık kaşlarımın altında gözlerim sımsıkı kapanırken başımı elime doğru hafifçe eğdim.

Barlas bunu kabul etmeyecek olmalıydı. Ne sebepledir bilinmez, kafes dövüşlerinde kalmaya çalışıyordu ve sebebi, Ata'nın işlerine bulaşacağı kadar önemli olmasa gerekti. Barlas böyle bir adam değildi, Ata'dan da hiç hazzetmiyordu. Yine de, kafes dövüşlerine katılacak ya da bir hırsızlık çetesinin lideri olacak bir adam da değildi. Biz ayrıldıktan sonraki seçimlerini öngörebilmek mümkün değildi. Ata'yla ilgili bir amacı olduğu belliydi, onu hemen karşımdaki duvarın ardındaki odada bir şeyler araştırırken görmüştüm. Bu amaçla, Ata'ya daha yakın olabilmek için kabul edecek olabilir miydi? Bunu Barlas'ın seçimine bırakmak çok riskliydi.

Gözlerim aralandı ve Ata'ya döndü. Gözleri üstümdeydi. Elimi ensemden çekerek ona doğru birkaç adım attım ama yaslandığı koltuğun sırtında rahatça otururken hafifçe ileri uzattığı bacaklarına temas etmeden duraksadım. "O senin işine yaramaz."

"İşime yarayacak işlerde kullanacağım." dediğinde başımı iki yana salladım. "O birine zarar vermez, o uyuşturucu satmaz, o haraç kesmez..." derken beni susturmak için araya girip tekrar "İşime yarayacak işlerde kullanacağım." dedi. "Kafes'in ve belirli mekânlarımın güvenliğinden sorumlu kimselerden olacak."

Başımı hızla iki yana salladım. Barlas bunu duyarsa kabul edebilirdi. Bu onun için kulağa bulması zor bir fırsat gibi gelebilirdi ama bir kere Ata'nın ağına düşenler ondan kurtulamazdı. Bizzat ben! Ben istesem de Ata'dan kurtulamazdım ama denemek zorundaydım.

"Ata, bu iş olursa beni unut."

Yüzünde yavaşça bir gülüş oluştu. Gözleri tehditkâr bir şekilde bakarken kaşları kalktı. "Ne?"

"Duydun." deyip kendimden güç almak isteyerek kollarımı göğsümde birleştirdim. Sarılmak istediğim tek adamı korumaya çalışırken bile sadece kendime sarılabiliyordum.

"Onunla çalışırsan, artık seninle çalışmam. Gözlerimin önünde neredeyse tek arkadaşımın abisinin ölüme gitmesini izlemeyeceğim."

Dirseğimden yakaladığımda kolumu çekecekken ayaklandı ve müsaade etmemek için güç kullanarak diğer kolumu da tuttu. Bacağımı kaldırarak tekmeyle ya da dizimle ittireceğim sırada uyaran bir ses tonuyla "Dur." dedi. Kasılmış çenesi, hızla yüzünden silinen sırıtışın ardından yerleşmiş öfkeli ifadesiyle bana bakarken kendim için korkmasam da, konu Barlas olduğu için duraksadım ama çenemi dikleştirip gözlerimi gözlerinden ayırmadım.

Yüzüme doğru eğilmeye başladığında hafifçe başımı geriye çekerek "Uzak dur." diyerek uyardım ve bulunduğu konumda duraksadı yüzü. Gözleri deli gibi gözlerimde gezinirken "Bir denesene." dedi. Yutkunma ihtiyacımı bertaraf edip kaşlarımı kaldırdım. İsterik bir gülümseme oluştu yüzünde. "Buradan ayrılmayı bir denesene."

Omuzlarımı dik tutmakta zorlanmaya başlamıştım çünkü boş atmadığını biliyordum. İzin vermemek için aklına ne gelirse yapardı ve konu Ata olunca aklına gelenler pek iç açıcı olmazdı. Elleri tenimi sıkarken canımı acıttığının farkında değil gibiydi. Kendisinde olduğunda bana kıyamıyormuş gibi davranırdı, yüzüme çarpmak üzere olan bir kapıdan bile sakınırdı ama bu şekilde öfkelendiğinde bizzat canımı yakardı. Bana vurmuşluğu yoktu ama bu şekilde hırpaladığı anlar olmuştu. Onunla boy ölçüşüp dursam da içimde bir yerlerde yapabileceklerinden korkuyordum.

"Ne yapacaksın, öldürecek misin beni?"

Gözleri yüzümde gezinirken bir kolumu bıraktı. Canım yandığı için yüzümü buruşturmama çabama yardımcı olmuştu. Acımı son ana kadar göstermekten sakınırdım. "Hm... Bir düşünelim. Sana kıyabilir miyim?"

Eli yanağıma yol aldığında başımı kaçırdım ve nefesini öfkeyle burnundan üfledi. Bana dokunamamaya katlanamadığını biliyordum ve şu anda olduğu gibi promili yüksek olduğu anlarda bu konuda ısrarcı olabiliyordu. Bu sebeple tekrar elini hareketlendirdi. Geriye adımlayarak ondan uzaklaşmaya çalıştım. Kolumu daha sıkı tutarak çekince dudaklarıma hâkim olup acıyla inlememi yutkunabilsem de istemsiz bir şekilde yüzüm buruştu. Kazak tenimi örttüğü için göremiyordum ama kollarım morarmış olmalıydı. Gözleri hızla koluma indikten sonra elini çektiği gibi birkaç adım gerileyerek pencerenin mermerine yaslandım. Gözleri ellerine doğru indikten sonra sımsıkı kapatıp açtı ve bana bakmadan "Canını yakmak istememiştim." dedi.

Kollarımı çapraz bir şekilde göğsümde kavuşturup ellerimi kollarımda canımın yandığı yerlerde gezdirirken "Cevap ver, beni öldürür müsün?" diye sordum.

Gözlerini ellerinden çekip iki yanına indirirken başını da kaldırdı ve "Seni yaşatırım." dedi. "Her şeye rağmen seni yaşatırım."

İçim titrerken yutkundum. Sana önce her şeyi yaşatırım, sonra da ölmene müsaade etmem diyordu. Gözleri gözlerimde gezinirken birkaç adım yaklaşınca uyarır gibi ellerimi aramızda kaldırdım. "Canını yakmayacağım." dediğinde "Ama ben yakabilirim." dedim. Barlas için Ata'yla aramızdaki gerilimi arttırmamaya çalışıyordum ama dövüşebildiğimi biliyordu. O bilmezdi ama güçlüydü. Birkaç kere, sarhoş olup da fazla sulandığı anlarda onu hırpalamışlığım da vardı ama dövüş hareketlerimde bir açıklık oluşup da güç kullanabilmeye başladığı ilk an gücü benim gücümü bastırıyordu. Şimdi ona saldırırsam, gerilimimiz yükselecekti ve Barlas'ın başına bir silah dayayıp işlerine dâhil olması için tehdit etmesini istemezdim.

Duraksayıp kollarıma bakarak "Canın yanıyor mu?" diye sordu.

Ellerimi kollarımdan çekip "Hayır, yerinde dur." dedim. Dursa da bağırarak "Bana öyle bakma!" dedi. "Bana nefret ederek bakma! Sana iyi davranıyorum yaranamıyorum, kötü davranıyorum, canını yakmış oluyorum. Beni delirtmek mi istiyorsun?"

"Nefret edeceğim şeyler yapıyorsun Ata. Bu Barlas işini unut. Sana yemin ediyorum senden kurtulmanın bir yolunu bulurum. Bana bedelini ödetip de yaşayan bir ölü haline getirirsen de sen almasan da ben canımı alabilirim, değil mi?"

Tek yapabileceğim aklıma gelen her resti çekmekti. Bu işten vazgeçmesini istiyordum, vazgeçmeliydi! Ben kendimi nasıl kurtaracağımı bilemezken Barlas'ı da Ata'nın karanlığına bulaştıramazdım. Gözlerine korku düştü ama hızla dağıtıp "Sen intihar etmezsin." dedikten sonra çenesinin ucuyla beni gösterdi. "Kardeşin yaşadığı sürece."

Yutkundum. Kardeşimin varlığını biliyordu ama onunla görüşmek ve onu oradan kurtarmak için neler yaptığımı ve yapabileceğimi bilmiyordu. Yine de böyle iğrenç bir hayata rağmen hala yaşamaya çalışıyorsam bir sebebi olduğunu düşünmüş ve Can'la bağdaştırmış olmalıydı.

Sessiz kaldığımda "O yüzden, asıl sen Barlas işini unut. Yanında teklif edeceğim, seçim onun olacak. Hemen alıp yangının ortasına, tehlikeli işlerime atacak halim yok. Sadece etrafımda güvendiğim insanlara ihtiyacım var ve o da işleri öğrenmeye başlayacak. Beceremezse, bırakırım onu." dedi. Kapalı dudaklarımın ardında dudağımın kenarını kemirip dururken onu ikna edemeyeceğimi görebiliyordum. Kalbimdeki korku artarken gözlerimi kapıya çevirdim. Belki de Ata'yı bırakıp Barlas'ı ikna etmeye çalışmalıydım.

"Bir daha yanında alkol almayacağım." dediğinde gözlerim Ata'ya döndü. Pişman gibi bakıyordu. Her alkol alıp da fazla üstüme geldiğinde ardından pişman olurdu ama bu içimde git gide daha da büyüyen nefreti biraz olsun azaltmazdı. İğrenç herifin tekiydi ve bir de onunla evleneceğime dair hayaller kuruyordu. "Söz, bir daha canını yakmayacağım. Yeter ki bana öyle bakma."

Yaşlı gözlerle bakışına karşı yüzümü buruşturup "Beni sevmiyorsun." dedim dişlerimin arasından. Sevseydi, alkollü ya da alkolsüz asla zarar veremezdi. Asla beni bu kadar üzecek adımlar atmazdı, beni köşeye sıkıştırıp durmazdı, tehditler savurmazdı. "Hastasın sen. Takıntılısın bana."

Takıntılılık seviyesi git gide yükselen bir hastaydı hem de. Bazen beni oğlunun parasında gözü olan bir avcı olarak görüp nefret etse de babasıyla konuşmak ve bu konuda yardım almayı düşünürdüm ama babasının da oğluna toz kondurup beni dinleyeceği olmazdı. Dinlese bile çözümü beni bizzat öldürüp oğlunu o şekilde kurtararak da bulabilirdi.

Başını iki yana sallayarak yakınlaşmaya kalktığında sırtımı mermerden ayırıp kapıya doğru vererek birkaç adım uzaklaştım. "Uzak dur, dedim."

Titrek sesiyle "Yapma lütfen..." diyerek ellerini bana uzatsa da yaklaşmayı bıraktı. "Benden korkuyormuş gibi davranma."

Önce korkutmak için elinden geleni yapıyor, sonra da korkmamı istemiyordu. Beni avucunda tutmak için parmaklarını sıkıyor, sonra da biraz aralayıp görüş alanı bahşederek 'bak özgürsün' diyordu. Kafesi altından diye uçmaktan vazgeçeceğimi sanıyordu. "Senden korkmuyorum." dediğimde kaşları gevşerken yaşlı gözleri eşliğinde rahatlar gibi nefesini üfledi. "Senden iğreniyorum." dediğimde hızla yutkundu ve yüzü yeniden gerildi. Arada iyi anlaşır gibi olduğumuzu düşündüğü anlar oluyordu. Oysaki benim nefretimi dilime de gözlerime de yansıtmadığım bir an yoktu, bazen alayla süslüyor ve ona katlanmayı kolaylaştırmaya çalışıyordum, olan buydu. Ata ise alay perdesini çekmediğim bu gibi anlarda nefreti tüm berraklığıyla görünce kahrolmuş gibi davranıyordu. Kahrolsa da, bu nefreti bizzat o kazanıyordu. Her gün, biraz daha.

"Ne yapabilirim? Ne yapmalıyım? Ne yapsam yumuşatamıyorum seni!"

"Barlas..." diye başladığım gibi başını iki yana salladı. "Başka bir şey."

Sıkkın nefes alış verişlerin ardından "Terapiye başla." dedim. "Yanımda alkol almaman bir fayda etmez." dedim, çünkü alacağını biliyordum. Bir süre almamaya çalışacaktı ama kafası bana dair bir şey attığı gibi beni karşısına alıp tehditler savururken yine alkollü nefesini yüzümde hissedecektim. Gerçekten alkol almayıp bana dengeli ve iyi davranmaya başlasa bile ondan nefret edecektim ama eğer terapi almaya başlarsa ondan kurtulmam kolaylaşabilirdi. Bana olan takıntılılığı son bulursa hayatındaki herhangi bir kadın olurdum. Paraya ihtiyacım olmasının yanı sıra, tüm olumsuz durumlara rağmen bu işten çıkamamamın sebebi de buydu. Ata'nın ağına bir kere düşmüştüm ve kurtulamıyordum. Barlas da aynı ağa düşmek için elinden geleni yapmıştı ama bu teklif... Bu teklif çok başkaydı. Ata en azından beni kendinden olmasa da başkalarından korurdu. Barlas'ı başkalarından bile korumazdı.

"Sana böyle bakmamı istemiyorsan, terapiye başla."

Yüzü buruştu ve gözlerini kaçırdı. Böyle şeyleri zaman kaybı olarak görürdü. "Bende bir sorun yok." dediğinde kahkahalar atmak istedim. Kahkahalara engel olsam da burnumdan gülemeden edemediğim için gözleri bana döndü. "Asya sen delirtmedikçe ben deli falan değilim!"

Sadece takıntılı bir ruh hastası değil aynı zamanda narsistin tekiydi. Kendisini daima üstün görürdü, gerçekten ona şans vermiyor oluşuma karşı akıl sır erdiremiyordu. Beni sevdiğini iddia ediyor, iyi olmamı istiyordu ama yaptığı hareketlerin bünyemdeki karşılığına dair empati duymuyordu. Suçu habire başkalarına, özellikle de bana atmaya çalışıyor, kendi eylemlerini aklıyordu. Canımı yakışını bile alkole, alkol içişini ise onu delirtişime bağlıyordu. Barlas'ın sadece varlığını, gizlemeye çalışsam da ara ara gördüğü merhamet kırıntılarını bile kıskanıyor, yok etmeye çalışıyordu. Belki de bir kere onunla olsam, benden vazgeçerdi, artık nazarında değerim kalmazdı ama olamazdım işte. Sadece kalbim değil, bedenim de Barlas'a sadıktı. Barlas bile dokunamıyorken başka adam hiç dokunamazdı.

"Ben sana diyeceğimi dedim. Terapi almaya başlamadıkça işime gelir, giderim. Benimle iletişim kurmaya çalışma."

İşime gelip gitmek de istemiyordum ama açık tehdidi bana yine ondan en azından henüz kurtulamayacağımı anlatmıştı ve gayet anladığımı da fark etmişti. "Asya..." diye söylenerek tekli koltuğa oturdu ve dirseklerini dizlerine yaslayıp ellerini sertçe saçlarında gezdirdi. Gözleri sehpada gezinirken tekrar "Asya, Asya, Asya..." diye söylenmeye devam etti. Onun ilgisi üstümde değilken kazağımın bir kolunu çekiştirdim ve acıyan tenimin gerçekten morardığını gördüm. Yüzümü buruşturup kazağı tekrar bileğime çekiştirdim. Zaten tenim hayalet gibi beyaz ve hassastı, ne olsa kızarıp bozarıyordu, şimdiden bu denli morarmış tenimin daha da kötü olacağını biliyordum. Hayatım şiddete uğramakla geçmişti. Mor, sarı, yeşil rengini uçurtmalarda, resim kalemlerinde görmem gereken yaşlarda tenimde tanımıştım ben. Bazen annemden, çoğunlukla babamdan ve artık Ata'dan... En azından Ata'ya karşılık verip kendimi koruyabiliyordum ama ailemin elinden kaç kere Barlas almıştı beni. Ölene kadar Barlas'ın babası da beni korumaya çalışırdı. Barlas büyüklere saygı duyan biriydi ama sevgili olduğumuz süre zarfında sadece babama saldırırken dövüştüğünü görmüştüm. Zarar görmem gözünü karartmıştı ve beni elinden aldığı gibi kendi saldırmıştı. Her büyük, saygı hak etmezdi. Şimdi bu morlukları Barlas'tan gizlemem gerekecekti yoksa Barlas Ata'yı, Ata'nın babası da Barlas'ı öldürürdü.

Ben düşüncelere dalmışken başının benden yana döndüğünü göz ucuyla gördüğümde başımı kapıdan yana çevirerek dolmuş gözlerimdeki yaşları elimin tersiyle sildim. Zaten sarhoştu, ağlamak üzere olduğumu fark etmemiş olmalıydı. Geçen gün hüngür şakır ağlasam da tekrar koy veremezdim. Bir kere ağlamaya başlayınca her şey için ağlıyordum ve sonu gelmiyordu. Burnumu da çektikten sonra tekrar Ata'ya baktım. Gerçekten fark etmemiş ya da fark etse bile umursamamış olmalıydı ki "Beni kendinle sınama." diye uyararak konuyu sürdürdü.

Geçmişi hatırlamak göğsümde müthiş bir sancı ve tekrara sürüklenme korkusu oluşturduğu için "Ata bir kere daha bana güç kullanırsan sana yemin ediyorum bin mislini kendime yaşatırım." dedim. Kontrolü kaybettiğinde kolumu sıkarak, itip kakarak canımı yakıyor olsa da, bizzat para için beni zarar görebileceğim bir kafese tıkıyor olsa da o hasta ruhunun başka yaralardan ve acılardan beni sakınmak istediğini biliyordum.

Gözlerim vitrinine yöneldi ve hızla yönelip altın işlemeli, misafirlerinden birinin ona hediye olarak getirdiği tarihi hançeri alıp kabzasından çekerek çıkardığımda ayaklanmıştı. "Ne yapıyorsun?" diye sorduğunda ona doğru döndüm ve kazağımı tutarak üst koluma doğru çekiştirdim. Daha da belirginleşmiş ve kanlanmış morluğu görünce yüzü buruşturdu ve kendisini göstererek titrek sesiyle "Bunu ben mi yaptım?" diye sordu. Hançerin tenime yakınlaştığını gördüğünde neredeyse yerinde sıçrayarak "Ne yapıyorsun?" diye sordu.

Bıçağı morluğa yaslayıp "Bir sonrakilerde ne yapacağımı gösteriyorum." dediğim gibi hızla "Birazdan Barlas'ı çağıracağım." dedi. Elim duraksarken yutkunup başını onaylar şekilde salladı. "Senin onu korumaya çalıştığın gibi, o da kardeşi için seni korumaya çalışırsa şimdi akıtacağın kanların açıklamasını yapman gerekir. Ona 'Ben yaptım' derim, sonra da bana karşı ters bir hareketi olmasını merakla beklerim."

Kısılan gözlerim, buruşmuş yüzüm eşliğinde onda gezinirken "Sana yemin ediyorum bir daha olmayacak." dedikten sonra tekrar deli gibi başını salladı. "Tamam, anladım seni. Anladım, bir daha yapmayacağım. Ne alkol alacağım ne de canını yakacağım."

Anlamış gibi bakıyordu ama dengesiz bir manyak olduğu için sağı solu belli olmazdı. Bir daha canımı yakarsa, kendimde daha büyük bir yara açacağımı söylemek istemiştim ki yapardım. Vücudumda bir başkasının yarasını taşıyacağıma, kendim daha büyüğünü açardım. Şiddete uğramaktan bıkmıştım ve hayat hep karşıma manyakları, şiddet yanlılarını çıkartıyordu. Kendimi yalnızlaştırmam beni daha da savunmasız hale getiriyordu ve çoğu zaman agresif tepkiler verip kendimi korusam da travma yaratmış anları hatırlamam bazen donmamı sağlayabiliyordu. Öyle anlarda kendimi de koruyamıyordum ve iyice savunmasız kalıyordum. Aslında benim de terapiye gitmem gerekiyordu ama buna ne zamanım, ne de param vardı.

Elleri uzandığında hançeri sert bir şekilde avuçlarına bırakıp kazağımı tekrar bileğime çekiştirdim ve vitrinle arasından çıktım. Rahatladığına dair nefesini üfleyip birkaç küfür savuştururken odada ondan uzaklaştım ve tekli koltuğun ardına geçip dirseklerimi sırt kısmına yaslayarak hafifçe eğildim. Ellerimle yüzümü sertçe ovuştururken nefes alış verişlerimi düzene koymaya çalışıyordum. Barlas'ı bu teklifi reddetmeye ikna etmeliydim. Tek sorun Ata'nın Barlas'ı tehlikeye atabileceği de değildi, Ata'ya yakınlaşması demek, Ata'nın bana olan yaklaşımını da daha fazla görmesi demekti, diğer adamlarıyla iletişim kurarsa hepsinin bana 'yenge' dediğini de öğrenirdi, her şey daha da karışırdı.

"Terapiyi de düşüneceğim." dediğinde ellerimi yüzümden çekerek doğruldum. Koltuğun sırt kısmına ellerimi yaslarken inanmayarak baktım, o da düşünecek ama reddedecek gibiydi zaten. Pek ihtimal vermeyerek söylemişti. Vitrinin kapağını kapatmış, bana doğru dönmüştü.

Son kez denemek için "Gerçekten o adamla aramda hiçbir şey yok." dedim. Ellerimi koltuktan çekip havada savururken sesimi yükselterek "Olmayacak da!" dedim. Kendimi Ata'dan ve diğer dertlerden kurtarmadan zaten olamazdı ama bir de o ağa Barlas yakalanırsa, eğer hala mümkünse bir gün kavuşmamız daha da zorlaşırdı. İmkânsız, denilen şey bir balığın uçmasını izah ederken dile getirilmeliydi, iki sevgilinin bir olma ihtimalini yansıtmamalıydı.

"Zaten eğer teklifimi kabul ederse, bir gün benim olacağını zamanla o da anlayacak."

Ben de bundan korkuyordum. İki ucu boklu değnekti. Eğer rızam olmamasına karşın Ata'nın bana yanaşmaya çalıştığını düşünürse beni kurtarmaya çalışırken onu kaybederdim, eğer rızamın olduğunu düşünürse ise benden tamamıyla vazgeçtiğini gözlerinde görürdüm, onu yine kaybederdim. Yine de bir gün zorunda kalırsam hangi ihtimali seçeceğim belliydi. Uzaklarda bir yerde benden nefret ederek bile olsa yaşamasını isterdim.

"Aramızda bir şeyin geçtiğini düşünmesini istemiyorum." dediğimde kaşları kalktı ve gözlerine yeniden öfke düştü. İşte! Biraz önce yeminler etmişti ama şimdi yine üstüme gelebilecekmiş gibi bakıyordu. "Senin gibi bir adamın bu denli hayatımın içinde olduğunu düşünürse Yağmur'la görüşmeme izin vermez. Kardeşini korumak için." diye ekledim. Yüz ifadesi yeniden yumuşasa da burukça gülümsedi ve "Benim gibi bir adam?" diye sordu. "Evet!" diye bağırdım. "Senin gibi iğrenç, aşağılık, tehlikeli, suç makinesi, etrafında mermilerin uçuştuğu bir adamın hayatımda olduğunu düşünürse beni tek arkadaşımdan da eder!"

Yutkundu. Kızarık gözlerini kaçırdı. Her seferinde duymasına rağmen nasıl hala hazmedemiyordu bu hakaretlerimi anlamıyordum. Birkaç saniye sonra anca bana bakabildi. "Teklifimi kabul ederse bizzat kendisi bu tehlikeye dâhil oluyor."

"Muhtemelen ailesinin güvenliğini şart koşar. Kardeşini korur ama benimle görüştüğü anlarda korunmasız kalmasını istemez ve görüştürmez."

"Ne istiyorsun yani?" diye sordu. Bu ihtimali düşünmek bile istemiyordum ama madem birazdan Barlas'ı odasına çağıracaktı, şimdiden onun yanındaki hareketlerine dikkat etmesini sağlamalıydım. "Hareketlerine dikkat et işte. Patronuyla, daha da kötüsü senin gibi biriyle yatıp kalkan biri olarak görünmek istemiyorum."

Gözleri şüpheyle kısıldı. Dediklerimi mantıklı bulsa da her ihtimali düşünüyor, yine kıskanacak, rahatsız olacak sebepler buluyor olmalıydı. "Sana değer verdiğimi gösterebilirim." dedi. Sadece 'yatıp kalkmak' kısmına mı takılmıştı? Benim için yatıp kalktığım kadından daha fazlası olduğunu düşündürtebilirim, demek istiyordu.

"Senin gibi biriyle aramda bir şeylerin geçtiğini düşünmesini istemiyorum." diye inatla ekledim. Belki de asıl amacı buydu. Barlas'ı yakınında tutacak, bana yakınlaşma ihtimalini ortadan kaldıracaktı.

Yavaşça gülümseyip "Ama geçecek." dediğinde 'ölürüm daha iyi' diyebilirdim ve abartı olmazdı ama kardeşim yaşarken ölmemek için elimden geleni yapacağımı biliyordu. Bizzat o kardeşim için bir gün teklifi kabul etmek zorunda kalıp da onunla evlenebilirdim zaten.

"Ata bir gün kıyamet kopsa ve seninle evlensem bile bana dokunmana izin vermem." dediğimde iç çekti. "Zamanla ikna olursun." dedikten sonra kaşlarını yavaşça kaldırıp indirirken başını da sağ omzuna doğru eğip yükseltti. "Ya da bir kıyamet daha koparırım."

Yüzüm buruştu ve konuyu dağıtmak isteyerek ellerimi havada savurarak bakışlarımı kaçırdım. "Konumuz bu değil! Bana sulanıp durma onun yanında."

"Sana başka arkadaşlar bulurum."

"Ata!" diye bağırarak ona döndüm. "Senin yüzünden Yağmur'u da kaybedersem işimi gücümü bırakır bu hayatı sadece senden nefret etmek için yaşarım."

Çenesi iki yana oynayarak kasıldı ve burnundan soluyarak baktıktan sonra "Birkaç işten sonra o da benim dünyamın..." dedikten sonra ona edip durduğum hareketlere atıf yaparak "...kötü..." diye vurguladı ve "... adamlarından biri olacak ve seninle benim aramda geçenleri garipseyemeyecek hale gelecek. O zaman o da sana 'yenge' diyenlerden biri olacak."

Boğazıma tırmanan mide suyumu yutkundum. Bir masanın altına girmek, bacaklarımı kendime çekip sarılmak ve hıçkıra hıçkıra ağlamak istiyordum. Kalbim kulağımı uğuldatırken avuçlarımın terlediğini hissediyordum. Üç, beş adamına Barlas'ı yakalatıp kafasına bir silah dayayarak 'Asya'dan uzak dur' demek onun işi değildi. O bana da, bana yakınlaşma ihtimali olanlara da hayatı dar etmeyi severdi. Barlas'ı öldürtse ne hale gelebileceğimi tahmin bile edemezdi ama girdiğim sinir krizi ve çektiğim restler bir izlenim oluşturmuştu. Nefretimi sıklıkla kazansa da sevgime muhtaç oluşu onu belirli sınırların içinde tutmaya çalışıyordu. Gözü dönerse sınır tanımazdı ama gözü dönene kadar sorunları kan dökmeden çözmeye çalışıyordu.

Başımın döndüğünü hissettiğim için koltuğa tutunduğumda adımı seslenen sesi kulağıma uğultuyla ulaştı. Gözlerimi sımsıkı kapatıp zihnimde yankılanan nefes alış verişlerimin yavaşladığını hissederken elini kolumda hissettiğim gibi geriledim. Sırtım duvara çarparken ellerimi aramızda kaldırıp gözlerimi kırpıştırarak "Tamam, iyiyim. Uzak dur." dedim.

Üzgün bakışları midemi daha da bulandırıp baş dönmemi arttırırken "Seni bu hale getirmek istememiştim, üzgünüm." dedi. Elleri tepki verdiğim için bedenime değemese de havayı sever gibi kollarımın yanında dolanıyordu. Duvarla arasında kalmaktan rahatsız olduğum için koluna çarparak yana geçtim ve bir elimle duvardan destek alarak gözlerimi sımsıkı kapatıp açtım. Sesler netleşmeye başlamıştı ama hala elim ayağım kesiliyormuş gibi hissediyordum.

O ardımdayken, "Böyle giderse bir gün beni öyle bir hale getireceksin ki, sen bile sahip olmak istemeyeceksin." diye mırıldandım. İyiliğimi çok istiyorsa etrafımdan defolup gitmeliydi.

"Ben seni her zaman isterim."

Sesini yakınımda duyduğum için bir adım ilerleyip öyle ona doğru döndüm. Sol omzumu duvara yaslarken daha iyi hissetmeye başlamıştım. En azından bayılacakmışım gibi değil de çığlık çığlığa ağlayacakmışım gibi hissediyordum artık. En azından buna alışkındım.

"Niyetim seni üzmek değil. Aranızda bir şey geçmediğini, geçmeyeceğini biliyorum. Sadece işime yarayabileceğini düşündüğüm bir adama çalışmak için teklif sunacağım. Başka bir şey yok."

Sessiz kaldım. Onu ikna etmenin mümkün olmadığını anlamıştım. Dürüst yaklaştığı da yoktu. Apaçık bir sorun vardı, konu iş teklifi değildi. Aklınca piyon olarak gördüğü bizleri keyfince yerleştiriyordu. Barlas'ı öldürmeden gözdağı verebilmenin bir yolunu bulmuştu, o sırada ikimizi de yakınında tutarak hem gözlemleyecek hem de olası bir yakınlığa engel olacaktı. Sadece Barlas'ı nasıl ikna edebileceğimi düşünüyordum. Ata, Barlas'ın yanımıza geleceğini söylemişti. O gelmeden çıkıp onu bulmak istesem kameralardan bakabilirdi, bu odanın önünde kamera vardı. Gözlerim yerdeki kırıklara ve masanın üstündeki viski şişesine döndü. Barlas bu odaya girdiğinde, bir de üstüne beni hala kendime gelememiş bir halde görürse gerginlik çıkabilirdi.

Ben düşünceler içerisindeyken "Daha iyi misin?" diye sorduğunda gözlerimi ona çevirdim. Normal şartlarda ona 'kötüyüm' demezdim. Sevdiklerime bile diyemiyor, sığınamıyordum. Ata'ya kötü, güçsüz, savunmasız görünmek hiç istemezdim. Hala bu halde bu odada durabiliyorsam tek sebebi kapıyı açtığımda Barlas'la karşılaşmaktan korkmaktı. Ondan önce kendime gelmeye çalışıyordum. Kötü olduğumu dile getirmek istemesem de, kendime geldikten sonra Barlas'ı ikna etmeye çalışmak için zaman yaratmam gereken bir boşluk olacaktı. Kötü oluşumu bahane edebilirdim. Benim yanımda soracağını iddia etmişti, ben yokken soramazdı.

"Gerçekten iyi olmanı istiyorum. Biliyorsun, istesen, bir benim olsan, sana dünyaları veririm."

Baygınca baktım. "Dünyalar zaten benim Ata. Sen, seninkileri götüne sok."

Onaylamaz bir şekilde baktığında omzumu duvardan ayırıp kapıyı göstererek "Gidip elimi yüzümü yıkayacağım." dedim. Arka odadaki lavabonun olduğu yeri göstererek "Burada yıka." dedi.

Sinirle "Ata!" diye sesimi yükselttim. Odasının ses yalıtımı iyi olmasaydı çoktan seslerimiz Barlas'a kadar gitmiş olurdu. "Senden biraz uzaklaşmak istiyorum, anlamıyor musun?"

"Tamam, sen iyi olana kadar dışarıda bekleyeceğim." deyip yanımdan ardıma doğru geçeceği sırada ona dönüp "Kendi odama gitmek istiyorum." dedim. Bayılma taklidi mi yapsaydım? Ama o zaman Ata ortalığı ayağa kaldırırdı ve Ata'nın odasında bayıldığımı öğrenen Barlas'la birlikte yeni sorunlarım da oluşurdu.

Eli kapının kulpundayken sıkkın bir nefes alıp verdikten sonra "Şansını zorlama Asya." dedi. Ayağımı sertçe yere vurup ciğerimde nefes bırakmayana kadar üflemek istiyordum ama sadece küfreder gibi baktım. Gözlerim odada gezinirken "Toplantı odasına gidelim o zaman." dedim. Bir şeyler düşünmeye başlamıştım, bir şekilde Barlas'la kısa bir süreliğine de olsa baş başa kalmamızı sağlayacaktım ve bunun için kapısı da içerisi de kamerayla izlenmeyen bir odada olmamız gerekiyordu.

Onun da gözleri odada gezindi. Kırıp yıktıklarım burada olmuş olabileceklere dair oldukça beyin fırtınası oluşturuyordu. Gözleri tekrar bana döndü ve başını onaylar şekilde salladı. Gözleri kollarıma indikten sonra "Bizim doktora söylerim krem hazırla..." diyeceği sırada kolundan tutarak kapıdan uzaklaştırıp "Siktir git Ata." dedim ve kapıyı bizzat açtım. Şükürler olsun ki Barlas ardında değildi. Toplantı odasına doğru ilerlerken yumruklarımı sıkıp sıkıp gevşeterek sık nefeslerim eşliğinde düşünüyordum.

Kardeşimi korumam lazımdı. Nedense kendisini tehlikeye sokmak isteyen Barlas'ı korumam lazımdı. Barlas'ın ailesini de korumam lazımdı. Kendimi... İki arada bir derede kendimi de korumam lazımdı.

**

Telefonumda Barlas'ın attığı mesajları okurken Ata'nın kurmaya çalıştığı sohbetten kaçınıyordum. Havadan sudan konuşmaya, az evvelki şiddetli kavgamızın gerginliğini atmaya çalışıyordu ama cevapsız kaldıkça iç çekiyordu.

'Kapıda bekliyoruz, hazırlanınca gelirsin'

'Kızım cevap versene'

'Gittin mi yine bizi beklemeden?'

Mesajlarından sonra birkaç kez aramıştı ve 'Ata iti benimle bir şey konuşmak istiyormuş. Eğer gitmediysen Meriç arabada bekliyor, yanına geçersin.' diye tekrar mesaj atmıştı. 'Kabul etme' diye mesaj yazdığım sırada Ata "Ne yapıyorsun sen telefonda?" diye sorduğu için devam edemeyip mesajı yolladım ve ekranı kapatıp telefonu cebime koyarken gözlerimi Ata'ya çevirdim.

"Sen hep böyle konuşacak mısın?"

Ata dişleri arasından uyararak "Asya." dediğinde kaşlarımı kaldırarak "Ata?" diye sorduktan sonra öfkeyle ekledim. "Sinirim tepemde zaten, bana bulaşma."

Gözleri yüzümde gezindikten sonra sabır çekermiş gibi soluyarak bakışlarını aldı. Ben de üstüne dikip durduğum bakışlarımı ondan alıp ses geldiği için kapıya çevirdim. Kapıdan içeriye girdiği gibi Barlas'ın gözleri beni buldu. 'Hayırdır?' der gibi bakıyordu. Gözlerim, Meriç'le dövüşürken aldığı darbeler yüzünden kızarmış teninde gezinirken iç çekme ihtiyacı hissettim. Her hafta, eskisi geçmeden yenisi ekleniyordu. Teni hassas olmadığı için ve Meriç'le kontrollü dövüştükleri için büyük bir morluk ya da yara oluşmuyordu ama içimin gitmesine yetiyordu. Zaten gündüz migreni tutmuştu, şimdi de iyi hissetmiyor olmalıydı. Dövüştüğü yetmezmiş gibi şimdi de Ata'yla uğraşacaktı. Barlas'a baktığım sırada kollarımı çapraz bir şekilde göğsümde kavuşturmuşken ellerim istemsiz morluklarıma doğru gitmişti. Bir süredir varlıklarını bile unutmuştum ama Barlas'a bakarken için için sızlamışlardı. İnsan, sevdiği insanı görünce yıkılmak ve bir süre 'saye'sinde dinmek, dinlenmek istiyordu. Onu sarılarak gideremeyeceğim tek yaram da yine oydu. Onsuzluğun getirdiği acı ondan hatıraydı ve gidermek yerine sakınırdım.

Ata'yı Barlas'ın yanında dikkatli davranması için, Barlas'ı ise Ata'nın yanında dikkatli davranması için uyarmıştım. Barlas, Ata'nın odasında yakalanmak üzere olduğumuz zaman sevgili olduğumuzu ve belirli yakınlaşmalar için heyecan aradığımızı iddia edebileceğimizden bahsetmişti ki bence o da Ata'nın varsa üstümdeki ilgisinin bitmesini istediği içindi, sosisli yerken de eski sevgili olduğumuzu bilip bilmediğine dair konuşmuştuk, Barlas öğrenmesini sağlayacağını söylemişti. Ben de bunun sorun yaratacağını, Ata'nın çalışanları arasında ilişki olmasını istemeyeceğini, kafes dövüşlerinin hakemi olduğumu, dövüşenle objektifliğimi yitirtecek bir ilişki içerisinde olduğumu düşünürse sorun yaratacağını söylemiştim. Ata'yı zaten az evvel uyarmıştım. Bir zamana kadar bu uyarıya kulak asacağını, sonra ise Barlas'ın da bana 'yenge' diyen çalışanlardan biri olacağını iddia etmişti. Hayatım 'bugünü kurtarsam yeter' mantığıyla sürüyordu ve şimdi de, bugünü kurtarsam yeterdi. Bugün, bu odada, gerginlik çıkmamalıydı.

Bu sebeple gözlerimi uzun süre Barlas'ta tutmayıp çektim ve Ata'ya doğru baktım. Ata'nın da gözleri aramızda geziniyordu. Toplantı masasının bir ucunda Ata otururken, kapının karşısında kalan, Ata'nın çaprazında da ben oturmuştum. Barlas da göz ucuyla gördüğüm kadarıyla yakınlaştı ve karşımdaki döner sandalyeyi çekip çıkardığı montunu geçirdikten sonra otururken "Çağırmışsın." dedi.

Ata, çalışanlarının onunla 'siz', 'bey' hitabıyla konuşmasını isterdi ama pis işlerine karıştırdığı adamlarının ise 'abi' hitabıyla büyük görmesini uygun görürdü. Babasına 'Baba' denilirdi, Ata ise 'abi' olmak isterdi. Ondan yaşça büyük, hatta babası yaşında olan adamları bile öyle söylerdi. Bir gün de 'baba' olmayı umuyordu. Babası, anladığım kadarıyla işler konusunda Ata'ya pek güvenmiyordu ama tek veliahttı da Ata olduğundan başka çaresi yoktu. Ata'ya güvenmeme sebebi de dengesiz duygularıydı. Babası kadar acımasız olduğu şüphesizdi ama bana olan duyguları, babasının gözünde Ata'nın güçsüzlüğüydü.

"Cesur adamsın."

Gözlerim tekrar Barlas'a döndü. Kahverengileri kısılmış, olanı biteni anlamaya çalışıyordu. Toplantı odasında oluşumuz, Ata'nın bizzat çağırışı ve yanlarında benim de olmam garip gelmiş olmalıydı. Mesajlar atıp arayıp ulaşamadığı, hazırlanırken oyalandığını ya da onları beklemeden gittiğini sandığı kadın burada, karşısındaydı ve eğer gördüyse 'Kabul etme' diye mesaj atmıştı.

Ata tablasından tütün sarma kâğıdı çıkaracağı sırada "İçmesen olur mu?" diye sordum. Normal şartlarda 'içme' derdim ama Barlas'ın yanında emir vermem Ata'nın da hoşuna gitmezdi, Barlas'ın da samimi olduğumuzu sanmasını sağlardı.

Ata birkaç saniye baktıktan sonra tablasını kapatıp ceketinin iç cebine götürdü. O sırada Barlas'la göz göze geldik. Benim de sigara kokusundan hazzettiğim yoktu ama Barlas'ın hoşuna gitmeyeceğini bildiğim için içmemesini istemiştim. Barlas da bunu anlamış gibi bakıyordu ama ne gözlerinin ne de yüz ifadesinin hislerine dair bir emare oluşturmasını istemediğimden hızla gözlerimi Ata'ya çevirdim.

Ata "Hem de çok cesursun." dediğinde tekrar Barlas'a baktım ve hala bana bakıyor olduğunu gördüm. Ata da özellikle bu yüzden cesur olduğunu düşünüyor olmalıydı. Ata'nın konuşmasıyla birlikte Barlas dalıp gitmiş gibi olan gözlerini üstümden aldı ve kaşlarını kaldırarak ellerini masanın üstünde kavuşturdu. "Ve, ee?"

Ata'nın odasında benim de boş konuşup duran Ata'ya aynı tarz, aynı ses tonu ve aynı yüz ifadesiyle aynı soruyu sorduğumu hatırlayınca gülümsememekte direndim. Zamanında da, habire birlikte vakit geçirdiğimiz için söylediklerimiz birbirine benzerdi, zaten sayılı özellikler ve belirli sevdiğimiz, sevmediğimiz şeyler haricinde Barlas'la çok benzerdik.

"'Ee'si, cesur adamları severim."

Barlas birkaç saniye boyunca gözleri kısılmış, dili dudağının kenarında gezinerek baktıktan sonra sinirinin bozulduğunu gösteren isterik bir sırıtış yerleşti yüzüne. "Nereye bağlanacak bu sohbet? Çok zamanım yok." dedikten sonra kolunu kaldırıp bileğindeki saate baktı. "Mesai saatim bitti." dedikten sonra kolunu indirip parmaklarıyla masada ritim tutarak "Fazla mesaiye girer bu toplantı." diye alay etti. Yüzüne küfretmek isteyip de yapmamaya çalıştığını anlayabiliyordum ama alay etmeye devam ederse Ata'nın sinirleri gerilirdi. Gözlerim endişeyle Ata'ya döndü. Gergin olmasını beklerdim ama yüzünde keyifli bir sırıtış vardı. Sessizce yutkundum. Gerçekten Barlas'tan kurtulmak değil, Barlas'ı süründürmek ister gibiydi.

"Parayı dert etme." dedikten sonra Ata önündeki kâğıdı ve takılı olduğu sekreterliği bana doğru uzattı. "Hatta eğer kabul edersen, seni büyük paralar bekliyor."

Barlas'ın gözleri Ata'da, üstümde ve Ata'nın bana uzattığı sekreterlikte gezinirken sekreterliği önüme çekip köşesine takılı kalemi çıkardım. Ata konuşmaya başladığında Barlas'ın gözleri Ata'ya döndü ve ben de gerginliğimi üstümden atmak için oyalanarak kalemi kâğıtta gezdirirken şablonu hazır senette gözlerimi gezdirdim.

"Ben cesur bir adamla karşı karşıya geldiğimde iki seçeneğim oluşur."

Gözlerim tekrar Barlaslara döndü. Ata keyifli görünürken Barlas da muhtemelen sadece Ata'yla karşı karşıya olduğu ve odaya girdiğinde bizi birlikte gördüğü için yükselmiş bir gerginlikle olup biteni anlamaya çalışıyordu.

"Ya ondan kurtulurum," dediğinde vücudum kasılırken gözlerim Barlas'a döndü. Benim içim titrerken o aynı ifadeyle bakmaya devam ediyordu. Ata'nın ondan kurtulamayacağını düşünüyor gibi gözü kara bakıyordu. Daha da kötüsü, sanki o Ata'dan kurtulmaya çalışıyormuş gibi hafif bir alayla kalkıp inmişti kaşı. Küçümsüyordu Ata'yı. Ata Yıldırım'ın kim olduğunu araştırmamış olamazdı. Asıl Beyham Yıldırım'ın kim olduğu önem arz ediyordu. Ata gücünü babasından alıyordu.

"Ya da onu karşımdan, yanıma alırım."

Barlas, "Bu bir tehdit mi?" diye sorduğunda sırtımı koltuktan ayırıp dirseklerimi masaya yaslayarak gergin bir şekilde sesimi temizlerken Ata neyse ki keyifle güldü ve başını iki yana salladı. "Benim seninle ne gibi bir derdim olabilir ki Siyah? Niye seni tehdit edeyim? Sadece bir iş teklifi."

Barlas'ın gözleri bana döndüğünde kalem avucumda parçalanmak üzereydi. Bana bakmamalıydı, bu tehdidin sebebi olarak beni görmemeliydi. Ata zaten bir şeyleri hissetmiş ya da anlamış da çözüm üretir gibi hepimizi köşeye sıkıştırıyordu, Barlas da şüphelerini haklı çıkarır gibi bana bakıyordu. Ata, benimle ya da bir şeyle alakası yokmuş gibi müthiş bir rahatlık ve keyifle cümleleri kuruyordu ama gözlerindeki ateşi yanan bilirdi. Barlas belki sadece bir iş teklifi olduğuna ikna olabilirdi ama olay daha karışıktı.

Barlas gözlerini benden alıp Ata'ya çevirirken "Peki, benim seninle ne gibi bir işim olabilir?" diye sordu. "Niye senin yanında olayım?"

İçim rahatlarken Ata'yla göz göze geldik. Ata ifadesizce baktıktan sonra bakışlarını tekrar Barlas'a çevirdi. "Çünkü benim güvenilir adamlara, senin de paraya ihtiyacın var. Eğer kabul edersen seni yavaş yavaş işlerime katacağım ve sahip olduklarımı koruyan, güvendiğim adamlardan biri olacaksın. Tabii, bu sırada seni paraya boğacağım. Merak etme, aileni bu işlerden uzak tutacağım, güvenliğinizi sağlayacağım. Zaten yüzü görünen adamlarımdan olmayacaksın. Sadece bu odadakiler, senin benim adamım olduğunu bilecek. Kafes dövüşlerine devam edersin ve farklı bir ilişiğimiz yokmuş gibi davranırız."

İnatla Barlas'a bakıyordum. Barlas ise göz ucuyla bana doğru baktıktan sonra tekrar Ata'ya baktı. Kapalı dudaklarının ardında dilini çiğniyor olmalıydı, gergin çenesi hafifçe hareketliydi. Her düşündüğünde olduğu gibi gözleri hafifçe kısılmıştı. Düşünüyordu! Resmen, düşünüyordu! Neydi, böyle bir teklifi bile Ata'nın etrafında olmak için kabul etmeyi Barlas'a düşündürten?

Barlas, "Benden tam olarak ne bekliyorsun?" diye sorduğunda ses çıkarmadan masanın altından ayak bileğine vurdum ama sinek ısırsa daha fazla oralı olurdu. Nefes alış verişlerimi kontrol altında tutmaya çalışırken endişeli gözlerim aralarında geziniyordu.

Ata, "Adam öld..." diyeceği sırada Barlas "Öldürmem." dedi. Ata başını onaylar şekilde sallayarak hafifçe güldü. Sözünün kesilmesini sevmezdi ama yine sorun çıkarmadı ve gülüşüyle örttü öfkesini. Tek istediği Barlas'ın kabul etmesiymiş gibi davranıyordu. Sorun çıkartıp teklifi riske atmıyordu. Teklif, Barlas çekip gitsin diye yapılmıyordu, gerçekten kabul etmesini istiyordu.

"Adam öldürmeni istemeyeceğim, diyecektim."

Barlas, "Zarar da vermem." diye ekledi. Resmen kabul etmeye yanaşıyor da şartlarını koşuyor gibiydi. Tekrar ayak bileğine vurduğumda ses çıkacakmış gibi hissettiğim için sesimi de eş zamanlı olarak temizlemiştim. Ata'nın gözleri bana dönse de Barlas bakmamaya devam etti. Bilerek bakmıyordu! Ve Ata'nın karşısında tepki veremediğim, gerginliği arttıramadığım için çırpınıp duruyordum.

Barlas özetle, "Silah kullanmam." diyerek konuyu noktaladı. Ata başını kabul eder gibi salladı ve midem yeniden kasılmaya başladı. Resmen bu şartlar altında işine yaramayacak bir adamı yine de bünyesine katmaya çalışıyordu.

"Gerekirse, dövüşsen yeter."

Gözlerim Barlas'a döndü. Barlas detay ekleme ihtiyacı hissederek dudaklarını araladığında onun yerine Ata, "Korumanı istediklerime dair tehlike oluşturan düşmanlarımla. Sana masum birini dövdürmeyeceğim." dedi. Barlas, "Başka?" diye sordu. Bu kadarla kalmayacağını tahmin ediyordu.

Ata, "Teslimatlarımdan bazılarını sen yapacaksın." dediğinde "Uyuşturucu." diye araya girdim. Ata söylemezse bile Barlas bilmeliydi. Barlas Ata'ya ters bir şekilde baktığında, Ata'nın yüzünde araya girmeme karşı oluştuğunu gördüğüm gerginlik sırıtışla dağıldı ve "Sen uyuşturucu teslimatı yapmayacaksın." dedikten sonra hafifçe güldü ve başını iki yana sallayarak "Zaten onu en güvendiğim adamlarım yapar." diye ekledi.

Gözlerimi Ata'ya diktim ve "Ne teslimatı yapacak?" diye sordum. Evet, çok karışmamı istemezdi ama açık konuşmalıydı ki Barlas reddetmeye ikna olmalıydı.

Ata "Mücevher ve para." dedikten sonra gözlerini Barlas'a çevirdi. "Birlikte kara para akladığım ortaklarımla aramdaki bazı teslimatları sen yapacaksın."

Barlas, "İşlediğin tüm suçları bir dakika içerisinde itiraf ettiğine göre daha kabul etmememe rağmen bana güvenmeye başlamışsın." dedikten sonra kaşlarını kaldırıp indirdi. "Daha temkinli olacak bir adama benziyorsun."

Şüphelenmesi iyiydi. Onun da bunun bir iş teklifinden daha fazlası olduğunu düşünmesi gerekiyordu. Bu onu reddetmeye ikna etmeliydi ama dudakları kıvrıktı. Kalbim kulağımda atarken iki adamın karşılıklı, birbirlerinin gizlediği kartları görmelerine rağmen oynadıkları oyundan memnun kalışlarını izliyordum. İkisi de birbirlerini kandırdıklarının farkında ama ikisi de bu riski alıyor gibi görünüyorlardı. Artık sadece Ata değil, Barlas da ironik bir keyfe sahipti.

Ata rahatça omuz silkti ve müthiş bir samimiyetle "Bu odadan laf çıkarsa seni öldürürüm." dedi. Barlas isterik sırıtışı eşliğinde parmak şıklatarak Ata'yı gösterdi. "İşte bu bir tehditti."

Ata, "Gibi." dediğinde Barlas, "Aileme zarar gelirse ölsem bile her lafın bu odadan çıkmasını sağlarım." dediğinde bu sefer de Ata parmağını şıklatarak Barlas'ı gösterip "Bu da bir tehditti." dediğinde Barlas başını onaylar şekilde salladı. "Hiç şüphesiz."

İkisinin de yüzündeki sırıtış saniyeler içerisinde dağılırken çeneleri kasıldı. Ata, "İşlediğim suçlar bundan ibaret değil bu arada." diye not düştüğünde Barlas hafifçe omuz silkip alayla "İçini dökmek istersen dinlerim." dedi. Ata gözlerini bana çevirirken "İçimi herkese dökmem." dediğinde zihnimde 'siktir' deyişim yankılandı. Gözlerim Barlas'a döndü. Barlas'ın harlanan gözleri aramızda gezinirken gergin çenesinde dudakları aralandığı sırada Ata, "Asya bilir. Ben sadece aileme iç dökerim." dediği için Barlas'ın dudakları tekrar kapandı. Gözlerim Ata'ya dönerken 'merak etme' der gibi gözlerini kapatıp açtı. Şimdilik Barlas'ın yanında bana yakınlaşmayacağını söylemişti, sözünü tutuyordu. 'Merak etme' deyişi de güven vermek isteyerek değildi. Nasıl ki şimdi sözünü tutmuştu, ileride 'sana yenge diyen adamlarımdan biri olacak' deyişini de gerçekleştireceğini anlatmaya çalışıyordu. Bu yüzden rahatlamak yerine gerilmeliydim ama yine de kıyamet biraz daha gecikmişti, şimdiden ölüp bitmek yerine bugünü yaşamayı sürdürmeliydim.

Barlas'la göz göze geldiğimizde zihinlerimizin arasında binlerce uyarı, tehdit, rica, yalvarış mesajları yolladığım için bakmayı sürdürdü. Alayı silinmiş, kapalı dudaklarının ardında dilini çiğniyordu. Lütfen, der gibi baktım. Buradan çıkmalı, bir fırsatta konuşmalıydık. Şu an hayatının hatasını yapmak üzereydi. Gözleri üstümdeyken "Bunu bir düşüneceğim." dedikten sonra yavaşça alıp Ata'ya baktı. Kalbimden bir yük kalkarken nefesimi sesli bir şekilde üflememeye çalıştım.

Ata, "Anlık bir teklif." dediğinde vücudum yeniden kasıldı. Ata önümdeki sekreterliği gösterdi. "Burada bir senet var. Eğer kabul edersen Asya bilgileri dolduracak ve imzalayacaksın."

Orospu çocuğu bir de senedi bana doldurtuyordu. Resmen bu iş yüzünden Barlas'ın başına bir şey gelirse, Barlas'ın kanını benim de ellerime bulaştırmayı hedefliyordu. Böyle bir canavar, böyle bir yaratıktı. Şimdiden psikolojimi alt üst edebiliyordu.

"Alınma, tüm adamlarıma uyguladığım bir prosedür. Güvenilirsin, dedim ama cesursun da dedim. Yapmaman gereken şeylere cesaret edebilirsin. Adamlarımı işlerime, sırlarıma katıyorum. Arkamdan vurmanızı ya da çekip gitmenizi göze alamam. Yüksek bir meblağın olduğu senedi borçlu olarak imzalayacaksın ve vade tarihi dolduğunda çalışmaya devam edeceksek bu senedi yırtıp atacağız ama yeni çalışma dönemi için tekrar senet imzalayacaksın. Eğer bana yan çizmeye kalkışırsan bu senedi tahsil ederim."

Barlas'ın gözü senette gezindikten sonra gözlerini bana çevirdi. Başımı hafifçe iki yana salladığımda sıkkın bir nefes alıp verdi ve Ata'ya bakarak "Ya reddederim ya da düşünmem için süre verirsin." dedi.

Ata, "Ha bir de..." dedikten sonra parmağını şıklatıp sahte bir mahcubiyetle gülümsedi. "Senden isteyeceğim bir şey daha vardı, unuttum."

Barlas ne isteyeceğini sormadan "Ya reddederim ya da düşünmem için süre verirsin." diye tekrarladı.

Ata da aldırmadan kendi konusunu sürdürdü. Beni gösterdiğinde gözlerim istemsiz bir şekilde irileşti ama neyse ki Ata bana bakmıyor, gözlerini ayırmadan Barlas'a bakıyordu. "Asya, mekânlarımdaki en önemli çalışanlarımdan biridir. Onu da koruyacaksın."

Kaşlarım çatılır ve gözlerim kısılırken dudaklarım şaşkın bir şekilde aralanıp aralanıp kapandı. Neyin peşindeydi? Ne yapmaya çalışıyordu? Beni koruması Barlas'ı benden uzak tutmaz, aksine yakınlaştırırdı. Boğazıma tırmanan mide suyumu yutkundum ve "Ata biraz konuşabilir miyiz?" diye sordum. Ata bana bakmadan "Hayır." dedikten sonra sırıtışı genişledi. "Ve bence sen senedi doldurmaya başla. Şampiyonumuz Siyah, teklifi kabul edecek gibi görünüyor."

Gözlerim hızla Barlas'a döndü. Başımı deli gibi iki yana sallamak, 'Sakın, hayır' diye çığlık atmak istiyordum. Barlas da sadece Ata'ya bakıyordu. O da, Ata'nın niyetini anlayamıyor olmalıydı. En azından ben, hiç anlayamıyordum. Barlas kabul etsin diye cazibeli mi kılmaya çalışıyordu? Eğer öyleyse aramızda bir şeyler olduğundan emin olmalıydı. Belki de şu an emin olacaktı. Bilmiyordum!

Barlas, "Asya tehlikede mi?" diye sorduğunda Ata, "Etrafımdaki herkes tehlikede." dedi.

Barlas her kelimeyi bastırarak tekrar sordu. "Asya'nın tehlikede olduğuna dair özel bir durum mu yaşandı?"

Ata, "Bu cevabını değiştirecek mi?" diye sordu.

"Eğer öyleyse, silah kullanmam gerekir."

Kan tekrar beynime sıçrarken hızla "Tehlikede değilim." dedim. Biraz önce silah kullanmamayı şart koşan adam şimdi teklifi kabul etmiş de eline bir silah istiyormuş gibi davranıyordu. Etrafımdaki tek tehlike Ata'ydı. Ha tabi bir de babamın başıma sardığı tefeciler ama onların da Ata'yla ilgisi yoktu. Ata'yla dışarıda görüşmez, etmezdik. Laf çıkartacak adamı da yanında barındırmazdı. Bana zaafı olduğunu bilen diğer kişi de babasıydı. Babası da ölmemi isterse bizzat öldürürdü, düşmanlarına laf taşımazdı.

Ata, "Dün gece Kafes'te hem benim masamda, hem de Asya'nın odasının önüne..." derken ceketinin iç cebinden bir şeyler çıkartıyordu. İki mermiyi çıkarıp masaya koyduğunda 'Yalan söylüyorsun!' diye çığlık atmak istiyordum. Resmen Barlas'ın beni korumaya çalıştığının farkındaydı, bu başlı başına büyük bir tehlikeydi, bir de bunu kullanarak Barlas'ı saçma sapan bir şeye ikna etmeye çalışıyordu.

"Mermi bırakılmıştı."

Sinirle "Ve kamera hiçbir şeyi çekmemiş mi?" diye sorduğumda Ata hafifçe omuz silkti ve rahat bir tavırla "Silinmiş." dedikten sonra gözlerini Barlas'a çevirdi. "Geçenlerde bir gün daha olmuştu."

Gözlerim Barlas'a döndü. Barlas'ın bir şeyler aramak için Kafes'e girdiği günden bahsediyor olmalıydı. O gün, dünle bağlantısızdı! Dün mermi falan bırakılış olamazdı. Eğer öyle olsaydı Ata dibimde biter ve ne yaparsam yapayım zorla beni başka bir yere aldırırdı.

"Seç şampiyon. Şimdi kabul et ya da bu son görüşmemiz olsun. Kafes dövüşlerinden de ayrılıp çek git."

Sesler duyduğumda gözlerim kapıya döndü. 'Hah!' diye bağırmamak için zor durmuştum. Ata'nın da telefonu çalmaya başladığında rahatladım. Ata sesleri de anlayamadığı için çatılmış kaşları eşliğinde telefonu eline alıp açtı ve kulaklarına yasladı.

"Ne oluyor lan? Ne bu tantana?"

Aldığı cevapla hızla sırtını sandalyeden ayırdı ve daha karşılaşmadan diğer eliyle ceketinin düğmelerini bağlarken ayaklandı. "Odama alın, geliyorum." dedikten sonra odanın halini hatırlamış olsa gerek yüzü buruştu. "Odam olmaz, üst kattaki toplantı odasına alın, geliyorum. Oyalayın, dolanmasın ortalarda."

Kafes'in belirli bölgelerinde, yangın alarmı gibi görünen ama aslında polis baskınına dair Ata'nın babası Beham Yıldırım'a haber uçuran düğmeler vardı ve basmak zorunda kalmıştım. Bizzat polise burayı ihbar etmeyi de düşünmüştüm ama bu Ata'nın gözünü döndüreceği için en azından babasının Ata'ya müdahale ya da ziyaret etmesi gereken bir kaos yaratmanın yeterli olduğunu düşünmüştüm. Babası da tam zamanında gelmişti. Sayılı kez geldiği ve her geldiğinde ona hayatı zindan edecek sebepleri olduğu için yanında süt dökmüş kediye dönen Ata endişeli görünüyordu. Korkmasına rağmen babasından birçok şey saklardı ve Kafes gibi hâkimiyeti tamamen Ata'ya ait olan mekânlar bu sırlarının kanıtlarıyla doluydu. O yüzden şimdi koşa koşa babasının yanına gidecekti.

Hızlı adımlarla kapıya giderken "Bir yere ayrılmayın, hemen geliyorum." dedi. Kapıyı açıp çıkmadan önce gözleri uyarır gibi gözlerime dikildi. Babası ortalarda beni görürse yine bana dair Ata'yı azarlayacağından 'sen de gel' diyemiyordu. Babasının bana zarar vermesinden de korkuyordu ve ondan beni korumakta zorlanacağı için bizi yüz göz etmemeye çalışıyordu. Yanına çağıramasa da 'düzgün dur' der gibi uyararak baktı ama acelesi olduğundan fazla sürdüremeyip çıktı ve kapıyı kapattı. Kapı kapandığı gibi elim masanın altında, sekreterliğin her tarafında, Ata'nın oturduğu sandalyenin her bir köşesinde gezindi. Bu odaya geleceğimizi bilmiyordu, önden hazırlık yapmış olamazdı, bu odada kamera olmadığını biliyordum ama yanında bir ses dinleme cihazı getirdiyse odadan çıkmadan bırakmış olabilirdi. Barlas, niyetimi anlamış olacak ki "Bırakmadı o puşt bir şey." dedikten sonra omuz silkti. "Ben odaya girmeden önce bıraktıysa bilemem."

Onun gözünden kaçmayacağını ama benim gözümden kaçabileceğini mi söylüyordu?

Ses cihazı olmadığından emin olduktan sonra masaya vurup "Sen deli misin?" diye sordum. Bağırıp çağırmak isterdim ama bu odanın ses yalıtımı o kadar iyi değildi.

Omzunun üstünden ardındaki kapıyı göstererek "Bu işte bir parmağın var mı?" diye sorduğunda "Evet, tabi ki!" dedim ve masanın etrafından dolanıp onun tarafına geçtim. Cüssesi müsaade etmese de döner sandalyeyi masanın arasından çıkartmak istediğimde çabama alayla baktı. "Barlas kalk!" derken bağıramasam da yükselmişti sesim.

Sanki kibar bir teklifte bulunmuşum gibi önüne dönüp "Yok, teşekkürler." dediğinde gözlerim sinirle irileşirken omzunu deler gibi sarsmaya başladım. "Dön bir bana! Sen ne yaptığını sanıyorsun? Sen deli misin, sen manyak mısın, sen nesin ya?"

"Benden daha çok sarsılıyorsun, farkında mısın?" dediğinde gözlerim iç göstermeyen camlardaki yansımamıza döndü. Barlas da sırıtarak yansımamızı izliyordu. Onu omzundan tutarak sarsmaya çalıştıkça o dağ gibi duruyordu ve ben ileri geri sarsılıyordum. Omzuna sertçe vurup "Kalk o zaman!" dedim.

Sağ dirseği masaya, elini de şakağına yaslayarak hafifçe bana döndü ve sabırla nefes alıp verdikten sonra "Ne istiyorsun?" diye sordu.

Ellerimi yüzünün iki yanında sinirle kaldırarak ona eğildim ve "Reddetmeni!" dedim.

Gözleri gözlerimde gezindikten sonra rahat bir şekilde "Niye?" diye sordu. Neredeyse burun burunaydık, kucağına oturacakmış kadar vücuduna eğilmiştim ve o flörtleşiyormuşuz gibi parlayan gözleriyle beni izleyip sakince konuşabiliyordu.

İsterik bir şekilde sırıtıp sinirden titreyen sesimle "Niye mi?" diye sordum. Bir de başını onaylar şekilde sallayıp masum masum gözlerini kırparak cevap bekliyordu!

Omzuna bir tane daha geçirip "Bana bak çocuk!" diyerek yakalarını yakaladığımda gözleri neredeyse irileşirken hafifçe güldü ve yakalarındaki ellerime bakarak döner sandalyede biraz daha bana döndü. Böylelikle bacaklarının arasına girip onu yakasından tutarak çekmeye çalıştım ama gücü yüzünden ben ona daha fazla eğilmiş oldum ve yüzlerimiz biraz daha yakınlaştı. Onun gözleri dudaklarıma inerken "Barlas seni döverim bak!" dedim.

"Teslimatları sen yap istiyorsan. Benden daha tehlikelisin."

"Gözlerime bak!" dediğimde burnundan gülüp gözlerini dudaklarımdan aldı ve gözlerime baktı. "Durma dibimde o zaman." diye suçu bana attığında "Reddedeceksin!" diye bastırdım.

Ellerini, yakalarını tutan ellerimin üstünde hissettiğimde kaşlarım gevşer gibi oldu ama hızla yeniden çattım ve "Duydun mu beni?" diye sordum.

Başparmakları tenimi okşarken "Yirmi altı yaşında, aklı başında, yetişkin bir adamım Asya." dediğinde alayla gülüp ellerimi yakasından ve haliyle ellerinden çekerek geriledim. O bana dokundukça, onu ikna etmekten uzaklaşmak bir yana, ona her konuda ikna olabilecek bir hale geliyordum. Ellerimi saçlarıma götürüp yolar gibi omzundan geriye attıktan sonra hala önüme düşenleri de sertçe kulaklarımın ardına sıkıştırdım. Sonunda keyfi silindi ve kaşları hafifçe çatıldı. Gözleri saçlarımdayken "Yoldun saçlarını." diye söylendi.

"Sana ne?" diyerek parmaklarımdaki saç tellerimi yere attım.

"Ulan asıl sana ne?" diyerek hafifçe masaya vurduktan sonra o da ayaklandı. Beni göstererek yakınlaştı. "Neyim olarak karışıyorsun?"

Öfkeyle aralanmış dudaklarım, sorusuyla yavaşça kapanırken gözlerim kızarmış olmalıydı. Her yerim yandığı için gözlerimi ayırt edemiyordum. Dibime geldiğinde gözleri yüz ifademde gezindi ve çenesinin ucuyla beni gösterip "Ne oldu? Hoşuna gitmedi mi?" diye sordu. Çenem kasılmış haldeyken ve dudaklarım ağlama isteğim yüzünden minik minik kıpırtılar içerisindeyken başını ve gözlerini camlara çevirip hafifçe güldü ama saniyeler içerisinde sinirli bir inlemeye dönüştü. Gözleri hızla bana döndü. "Benden ayrılıp sonra 'Neyimsin?' diye sorduğumda böyle bakamazsın Asya!"

Gözlerim kapıya dönerken "Sessiz ol." diye mırıldandım. Çenemi nazikçe tuttuğunda elini ittirerek bir adım geriledim. Sinirle üfledikten sonra "Ulan!" deyip tekrar sinirle inledi ve ardına dönüp elleri ensesinde uzaklaştı. Çatılmış kaşlarım altında bulutlu gözlerim sinir krizi geçirmek üzereymiş gibi davranan Barlas'ın geniş omuzlarında gezinirken sıkkın nefesler alıp veriyordum. Odanın ucuna varmadan bir anda döndü ve ellerini ensesinden çekip "Ulan ayrılmasaydın o zaman!" dedi. "Her şeyimdin, 'yok ben hiçbir şeyin olmak istiyorum' dedin, şimdi de kırılmış gibi bakıyorsun!"

Ve hoşuna gitmemişti çünkü hala ve hala beni kırmak istemiyordu.

Kapıyı gösterdim. Ardına birini dikmiş olabilirdi. "Sana 'sessiz ol' dedim."

"Ben de sana bugün 'Sen beni düşünme' dedim!"

Burnumdan güldükten sonra "İnat mı ediyorsun yani?" diye sordum. Tekrar dibime kadar gelip geçen gün ona kurduğum cümleyi müthiş bir imayla tekrar kurarak "Ben senin derdin değilim Asya." dediğinde "Hah işte." diyerek başımı onaylar şekilde salladım ve odaksız gözlerim odada gezinirken daha yüksek sesle güldüm. Gülüşüm bir anda sinirli bir inleyişe dönerken gözlerimi ona çevirip göğsünden ittirerek "Bana tükürdüğümü yalatmaya çalışıyorsun." dedim.

Yüzünü hafifçe buruşturup çenesinin ucuyla beni gösterirken "Sen beni tükürdün." dedi. Göğsünden tekrar ittirdiğimde ağırlığını koymayarak bir adım geriletmeme müsaade etti. "Sen beni hayatından tükürüp attın, hayatında bana yer olmadığını söyledin, şimdi kenara köşeye sıkıştırmaya çalışma Asya. Madem sen benim derdim olmak istemiyorsun, sen de beni dert edinme." dedi. Cümleleri ağır geldiği için deli gibi ittirip duruyordum ve dengemi kaybedip sendelediğim sırada kollarımdan tutarak doğrulttu. Tutuşu morluklarıma denk geldiği için istemsiz bir şekilde acıyla inledim. Gözleri hızla irileşirken ellerini kollarımdan çekip "Özür dilerim, ben..." dedi ve elleri tekrar kollarımı tutacak gibi oldu ama korkuyla geri çekilip bir adım da geriledi. Anlayamayarak "Ben sert tutmamıştım, özür dilerim." dedi ve yüzü buruşarak tekrar yakınlaştı. Elleri yanaklarıma gelirken "Çok özür dilerim, istemeden oldu." dediğinde ağlamak üzereydim. Sert tuttuğu yoktu, morluklarıma denk geldiği için ve zaten güçsüz olduğum bir anda olduğum için istemsiz bir şekilde tepki vermiştim. Yoksa parmakları tenimde bir pamuktan fazla bir ağırlık yaratmıyordu her temasında. Zaten niyeti düşmeme engel olmaktı.

"Bir şey yok." derken sesim bir hayli titremişti. Bir başka adamın yarattığı morluğa temas etti diye acıyan canım için kendini yakmak istermiş gibi bakıyordu ve bu da bende ağlama isteği uyandırıyordu. Yüzü tekrar buruşurken gözlerinin kızardığını görmüştüm. Bu ağlama isteğimi arttırırken bu yanlış anlaşılmayı düzeltmem gerektiğinin farkındaydım ama morluklardan bahsetmeden ne yapabileceğimi bilemiyordum. "Siktir... Çok özür dilerim Asya." diyerek bir elini enseme kaydırdı ve beni göğsüne çekti. Kolları vücuduma sarılacağı sırada bu hissin beni hüngür hüngür ağlatacağını bildiğimden hızla gerileyip sesimi temizledikten sonra "Barlas, bir şey yok saçmalama." diye sesimi yükselttim. Barlas'ın kendi kendini suçlamasına dair duyduğum korku bana güç verirken "Belim ağrıyor biraz, gece saçma sapan yatmışım. Gerginlikten vücudumu kastım, belime vurdu şimdi de. Öyle sendelediğimde acıdı aslında, seninle alakası yok." dedim.

Saçma sapan yattığıma kesinlikle inanırdı. Sevgili olduğumuz sıralarda telefonundaki galerisi benim uyuyuş pozisyonlarımla doluydu. Ben tam bir şaklabana benzerken nasıl tatlı buluyordu da fotoğraflarımı çekiyordu, bilmiyordum ama uykumuz sırasında benden dayak yiyip durduğunu biliyordum. Biraz haşin bir uykucuydum ama yine de bana sarılarak uyumayı severdi. O çok absürt bir pozisyondaysam, uyandığımda ağrılarım olmasın diye beni düzeltirdi ama artık tek yatıyordum ve uyuyuşum yüzünden belimin tutulduğuna inanabilirdi.

Bana uzanmaya çalışırken havada asılı kalan elleri eşliğinde kızarık gözlerini kırpıştırıp "Belin mi?" diye sorduğunda bir elimi belime götürüp başımı onaylar şekilde salladım. Kendini kahretmesini istemiyordum, inanmalıydı.

"Evet, seninle ilgisi yok. Koluma sinek çarpsa daha çok acıtırdı, iyi misin? Sert tutmadın." dedikten sonra yutkunup "Tutmazsın." diye ekledim ve hafifçe omuz silktim. Sesim iyice kısılmıştı. "Sen bana öyle davranmazsın..."

Benimle birlikte kendisini de rahatlatmak ister gibi başını iki yana sallayıp "Asla." dedi ve ihtiyaçla "Yaklaşabilir miyim?" diye sordu. Sesim içime kaçarken "Yaklaşabilirsin." dediğimde rahatlayarak yakınlaştı ve bir eli, belimin üstündeki elime giderken "Bırak, masaj yapayım." dedi. Gözlerimin dolmaması için tavana bakıp kirpiklerimi kırpıştırırken "Barlas, anlık bir şeydi..." dedim ama elimi nazikçe çekip masaj yapmaya başlamıştı bile.

Ağlama ihtimalimin en azından azalmasını sağladıktan sonra gözlerimi, bir eliyle belimin diğer yanını tutup, diğer eliyle ağrıdığını iddia ederek elimi götürdüğüm yanına masaj yapan Barlas'a çevirdim. "Gerçekten iyiyim, teşekkür ederim." dediğimde gözleri bana dönüp tekrar belime çevrildi ama hızla tekrar bana döndü ve sıkkın bir nefes alıp verdikten sonra "Özür dilerim." dedi.

Ağlamamak için gülüp "Barlas sen bir şey yapmadın, diyorum ya." diye hatırlattım. Aslında ben özür dilemeliydim ondan. Sayısız defa. Af dilemeliydim hayatımızı git gide daha da karışık hallere soktuğum için ama işte. Nazikçe masaj yaparken ve her dokunuşu, bakışı içimi titretirken yine o özür diliyordu.

Gözleri duygu dolu baktığı için alaya vurmaya çalışarak gülüp "Ayrıca asıl ben seni biraz önce patakladım resmen." dedim.

Barlas masajını sürdürürken yüzünü buruşturup "Canını ben yakmış olsaydım önce kendimden sonra da gider bulduğum tüm sarhoşlardan dayak yerdim." dediğinde alaya vurmak imkânsızlaşmaya başladığı için yutkunup burukça gülümsedim. Gözlerime yalvarıyordum, yaşlara hâkim olmak zordu. Şimdi kazağımı çekiştirip morlukları görse Ata'ya neler yapabileceğine dair olan tahminlerim pekişmişti böylelikle ama yine de "Bir başkası yaksaydı?" diye sormadan edemedim.

Masaj yapan eli duraksadı. Yüzü hafifçe yüzüme eğildi ve yüzündeki 'üzgün' ifade yerini hızla gerginliğe bıraktı. Benim için bile olsa gözlerime bu öfkeyle bakması içimi titretirken "Ben sigara içmem Asya." dedi ve ne demek istediğini anlayamayarak kaşlarımı kaldırdım. "Ama bir gün birisi sana zarar verirse kanlı teninin her bir santimetresine içtiğim sigaraları söndürürüm."

Titrek bir nefes alıp verdiğim sırada başını yavaşça iki yana sallıyordu. "Ben elime silah almam." dediği sırada çenem onun kadar kasılmıştı. Bana bu kadar değer veriyor oluşu sahip olduğum en güzel şeylerden biriydi ama tam da bu yüzden onu korumakta zorlanıyordum. "Ama biri senin canını yakarsa onu kurşun manyağı ederim."

"Yapma." diye fısıldadım. Ya bir gün Ata'nın beni köşeye sıkıştırdığını görürse? Belki de canımı yaktığını?

"Ne yapmayayım?" diye fısıldadı o da.

Yutkunup "Bana böyle değer verme." dediğimde hafifçe güldü. Gözleri dolarken gülüşü buruk bir gülümsemeye dönüştü. "Bir gün elimde olursa, haber veririm."

Dudaklarım bir ağlayışa teslim olmak üzere bükülmek isterken üfleyip yanından geçtim ve belimdeki elleri de eksilmiş oldu. Ona sırtımı verip ovuşturarak yüz ifademi dağıtmaya çalıştım. Zaten biz o yakınlıktayken Ata geri dönse gelecek için endişelenmeme gerek kalmazdı, bugünden işimiz biterdi.

Ardımdan, tavrıma alayla gülüp "Ulan özür dilerim." dediğinde hala kendime gelemediğim için ona dönmedim. "Özür dilerim senin kadar kolay unutamadığım için!"

Evet, gözünde sadece bana değer verdiği için üfleyip püflüyordum. Derdim çok başkaydı ama anlatsam, daha büyük bir derdim olurdu. O yüzden susmak zorundaydım. Ben sustukça da o değersiz hissederek kırılıyordu. Ona zarar gelmesin diye bizzat zarar verip duruyordum yıllardır.

Ellerimi yüzümden çeksem de ardıma dönmeden "Unutmak zorundasın." dedim.

Kırgın bir alayla "Söylediğin iyi oldu." diye mırıldandığını duydum. Benimle konuşmuyor olmalıydı, adım seslerini duyuyordum. Ardımda odada volta atıyordu, sıkkın nefes alış verişleri eşliğinde. Gerçekten unuttuğumu sanıyorsa ben de kahkahalarla gülmeliydim ama ben unutmayacak olsam da, o unutmalıydı. En azından bu denli yoğun yaşamamalıydı. Ona karşı olan hislerimi zaman zaman fark ediyordu, özellikle de bugün ona nasıl içimin gittiğini, onunla heyecanlandığımı gizleyememiştim ama böyle anlarda, şüpheye düşüyor olmalıydı. Belki de hislerimin hala olsa da eskisi gibi olmadığını düşünüyordu. Onu eskisi kadar sevmediğimi düşünüyor olmalıydı, belki de artık pek de sevmediğimi... Oysaki her geçen gün biraz daha seviyordum. Mümkünmüş gibi biraz daha ve biraz daha... Barlas, ona duyduğum sevgiden iğreniyormuş gibi üfleyip böyle sırtını dönse ben kahrolurdum, onun sesinde de mahvolmuşluk vardı.

Bir süre ona sırtım dönük durdum. Muhtemelen ardımda acısını yaşıyordu ama benim yüzümden canın yandığı her zamanki gibi ardımı izliyordu. Bir süreden sonra sandalyenin sesini duyduğumda gözlerim ona döndü. Sekreterliği kendisine çektiğini gördüğümde gözlerim irileşirken ona doğru yaklaşıp sekterliğin bir ucundan tuttum ve "Saçmalama." dedim. Göz ucuyla bana bakıp "Çekiştirme, belin acıyacak." dediğinde "Bırak o zaman." dediğim gibi çekiştirmeyi sürdüreceğimi anlayıp bıraktı. Dirseklerini masaya yaslayıp sinirle inleyerek ellerini yüzüne götürdüğü sırada sekreterliğe neredeyse sarılarak masanın diğer tarafına geçtim. "Bu senedi imzalamayacaksın Barlas."

Ellerini yüzünden çekmese de konuşabileceği kadar uzaklaştırıp "İmzalayacağım." dedi.

"Tehlikede falan değilim! Kimse mermi falan bırakmadı, yalan söylüyor."

"Biliyorum."

Gözlerim irileşti. Kaşlarım çatılıp gevşedi, yüzümde defalarca mimiklerim değişti ve en sonunda şaşkın bir şekilde "Biliyorsan, niye kanıyorsun o zaman?" diye sorduktan sonra tekrar kaşlarım çatıldı. "Nasıl biliyorsun ayrıca?"

Sessiz kaldığında sekreterliği masaya koyup "Bir işin peşinde! Normal bir teklif değil bu, görmüyor musun?" diye sinirle sorduğumda tekrar "Görüyorum." dedi. Masaya sertçe vurup "Derdin ne o zaman senin?" diye sorduğumda ellerini yüzünden çekip gözlerini belimle yüzüm arasında gezdirip "Kavga etme benimle." dedi. Yine kasılıp belimin kilitlenmesini istemiyor olmalıydı ama bir yandan da sinirlerimi tepeme çıkartan zaten oydu!

"Bak bu işlerin sonu gelmeyecek. Başta şartlarını kabul eder, sonra her türlü zor duruma sokar seni. Aileni de mi düşünmüyorsun? Sen böyle bir adam değilsin ya!"

Bakışlarını yavaşça benden alıp bir kolunu masaya indirirken diğer eliyle alnını ovuşturarak masada gezdirdi gözlerini. "Asya seni ilgilendirmiyor."

"Aileni tehlikeye atıyorsun."

"Benim ailem." dediğinde yumruklarımı sıkıp sinirle inledim. Gözleri yeniden belimle yüzüm arasında gezindikten sonra bir acı belirtisi göremeyip masaya döndü. Ellerim güçsüzlükle masaya yaslandı. Gözlerim fıldır fıldır masada döndükçe çaresizliğim artıyordu. En sonunda bunun yansıdığı sesimle "Lütfen." dedim. Gözleri yavaşça bana dönerken elini alnından çekerek başını da kaldırdı. Yüz ifadesini koruyarak ama ilgiyle bana bakarken tekrar çökmüş omuzlarım eşliğinde nefesimi burnumdan üfledim ve "Lütfen yapma." dedim. "Amacın ne bilmiyorum ama hiçbir amaç, buna değmez."

Sadece bakmayı sürdürdüğünde "Barlas, seni mahveder." dedim. Yamuk bir şekilde gülümsedi. İmayla baktıktan sonra gözlerini kaçırıp başını yavaşça iki yana salladı. Beni mahveden sensin, der gibiydi.

"Barlas..."

Hızla bana bakıp gergin bir şekilde "Bir kelime daha etme, yeter Asya." dedi. "Sana ne kızım, sana ne?" dedikten sonra biraz önce konuştuğumuz alanı gösterip "Biraz önce şurada 'unut beni' diyorsun, sana değer veriyorum diye yüzüme tükürmediğin kalıyor..." dedikten sonra isterik bir şekilde gülüp tekrar bana döndü ve elleriyle de gösterdi. "Şimdi gelmiş burada beni düşünüyorsun." dedikten sonra elini sertçe masaya vurup sesini yükselterek "Düşünme kızım!" dedi. "İster mahvolurum, ister kahrolurum. Bak işine."

Dudağımı kemirdiğim bir süre boyunca öfkeli gözlerinin odada gezinmesini izledim. En sonunda üfleyip "Eğer kabul edersen bizi imkânsızlaştırırsın." dediğimde gezinen gözleri bir noktada durakaldı ve kaşları anlık bir mimik olarak kalkıp indi.

Gözleri yavaşça bana döndü. Belki de gururlu davranmak istiyor, 'sen istemiyorsan ben de istemiyorum' demek için çırpınıyordu ama yine de "Neden?" diye sordu.

"Güven bana, öyle."

Dilini dudağında yavaşça gezdirirken kısık gözlerle bana baktıktan sonra sinirle gülüp "Neden?" diye sordu. Gülüşü hızla silinip de çenesi kasılırken "Neden Asya, neden?" diye sorarak sandalyeden kalktı ama yakınlaşmadı. Böylelikle masanın iki tarafında ayakta atışmaya başladık.

"Sen de mi yumuşak karnımdan vuruyorsun o adam gibi?"

Gözlerim dolmak isterken başımı hızla iki yana salladım. Sırf ikna etmek için sahte bir umut türettiğim yoktu. Biraz önce 'unutmalısın' deyip şimdi ihtimalimiz varmış gibi 'imkânsızlaştırma' deyişim sinirlerini ve ayarlarını bozuyor olmalıydı ama ben de çaresizdim işte!

"Hayır, öyle değil..."

"Ne o zaman? Niye imkânsızlaşıyoruz, tehlike ne Asya?" dedikten sonra ellerini iki yanında kaldırıp sinirle güldü ve "Bizim bir ihtimalimiz var mı ki zaten?" diye sordu.

Ne diyeceğimi bilemeyerek ellerimi yüzüme götürüp ardıma döndüğümde adım seslerini duydum. Elini kolumda hissettiğim ama çekmedi. "Bana döner misin?" diye sorduğunda yüzüm buruştu. Belim acımasın diye çevirmiyordu. Yüzümü düzeltmek için kaşlarımı olabildiğince kaldırıp yeniden özgür bıraktıktan sonra ellerimi yüzümden çekip ona döndüm.

Kızarık gözleri gözlerimde gezinirken tekrar "Bizim bir ihtimalimiz var mı?" diye sordu. Sesindeki beklenti canımı yakarken titremesin diye kısık tuttuğum sesimle "Bilmiyorum ama kabul edersen hiç kalmaz." dedim.

"Neden?" diye sordu. "Engelin Ata'yla ne ilgisi var? Asya bir sorun mu var?" diyerek kapıyı gösterdi. Gergin bir endişeye kapılmıştı. "O adamın senin üstünde bir baskısı mı var?"

Hızla "Hayır." dedim. Konuyu hemen bu noktadan uzaklaştırmalıydım. O yüzden aklıma ilk gelen şeyi söyleyerek "Belki bir gün bir ihtimalimiz olursa..." dedikten sonra ikimiz de bir nefes ve yutkunuşla es verdik. "... ben bir gün bu işten ayrılacağım ama o gün geldiğinde sen kötü adamlardan biri olmuş olursan biz birlikte olamayız." dedikten sonra kendi kendime yüzümü buruşturmak istedim. Sadece çırpınıyordum ve düşünmeden konuşuyordum.

O da yavaşça gülümsedi ve işaret parmağını omzuma yaslayarak beni gösterdi. "Ben seni temize çekmek için günahlarınla yıkanınca sen günahkârım diye beni sevmez misin?"

"Beni temize çekmek için mi?" diye sorduğumda yüzünü buruşturup senedi göstererek "Ben bunu imzalayacağım." dedi ve masaya döndü. Kolundan tutarak kendime çevirmek istediğimde belimi zorlamayayım diye karşı koymadan bana döndü ve "Ne demek istedin?" diye sordum. O nasıl bir cümleydi öyle? Beni temize çekmek için günahlarımla yıkanmak ne demekti? Ata'ya yakın durmak istemesiyle ne ilgisi vardı?

Tekrar, "Kabul edeceğim." dedi.

"Ne demek istedin?"

Gerilemek istediğinde kolunu tutarak yakınlaştığım için gözleri elime indi ve "Asya, çek elini. Yerime geçeceğim." dedi. Olmayan belimin acısını kullanarak elimi çekmedim ve "Cevap versene!" diye çırpındım.

"Yok cevap mevap. Ben senin derdin değilim. Madem hayatında beni istemiyorsun, her şeye burnunu sokma."

"Ne istiyorsun?" diye sızlandım. "Ne yapsam fikrin değişir? Neyin inadı bu? Amacın ne senin ya? Kim göz göre göre böyle bir yanlış yapar?"

Bir anda elini uzattı ve "Gel benimle." dedi. Kaşlarım kalkarken yutkunarak eline baktım. "Ne?"

"Tut elimi, çıkalım buradan. Her şeyi siktir etmezsem şerefsizim."

Amacı beni çıkarmak mıydı? Ama sanki başka bir amacı da varmış gibi 'her şeyi siktir etmezsem' diyordu. Anlayamıyordum, anlatmıyordu! Birbirimizden sır saklayıp duruyorduk ve boğulmak üzereydim.

Gözlerim elindeyken "Önce derdini söyle." dedim. Elini hafifçe sallayıp "Önce elimi tut." dedi. Ne çok isterdim. Ona tutunmak ve geri kalan her şeyi bırakmak. Kulağa benim başrolü olamayacağım kadar güzel bir filmmiş gibi geliyordu. Kızaran gözlerim gözlerine döndü. İhtimal vermediğini görüyordum. Umutsuz olduğu bir konuda yine de çabalayan biri, batmak üzere olan bir gemiden avuçla su atmaya çalışan biri nasıl bakarsa, öyle bakıyordu ama sormadan da edemiyordu.

Bunu söylemek canımı yakarken "Tutamam." dediğimde bu cevabı beklediğini belli ederek başını onaylar şekilde salladı ama gözleri yine de hayal kırıklığına uğramıştı. Yamuk bir sırıtış eşliğinde ardına döndü. Boşluğuma geldiği için kolunu da tekrar tutamadım ve masanın ardına geçti. Elleri sertçe saçlarında gezindikten sonra gürültüyle tekmelediği sandalyenin duvardan masaya, masadan da duvara geri çarpışını izledim. Bir süre tekrar sessiz kaldık.

Koridordan sesler gelmeye başlayınca sertçe çektiği sandalyesine oturuşunu dinledim. Ben de ilgi çekmemek için yerime oturdum. Bir süredir kaçınsak da göz göze geldik. "Uzattığım elimi tutana kadar sen de bana yardım eli uzatmaya kalkışma, ben de onu tutmam." dediğinde "Barlas bak..." diye konuşmaya başladım ama kapı açıldığı için susmak zorunda kaldım. Ata'nın gözleri yüzümde ve Barlas'ın sırtında gezinirken ardından kapıyı kapattı ve "Düşünmek için süre istemiştin, böylelikle almış oldun." diyerek bize yakınlaştı. Bir ses cihazı olmadığını düşünsem de sesimiz koridora kelimeleri seçilir şekilde gitmiş mi, biri bizi duymuş mu diye anlamak için Ata'nın yüz ifadesini kontrol ediyordum. Rahatsız görünüyordu ama babasından kaynaklı olmalıydı çünkü konuştuklarımızı duysa ya da duyanlar haber vermiş olsa öfkesini bu denli gizleyemezdi. Gizlemeye de çalışmayabilirdi zaten, direkt icraate geçerdi.

Ata sandalyesine otururken gözlerimi umutla diktiğim Barlas, "Kabul ediyorum." dediğinde başım eğilirken gözlerim yavaşça kapandı ve saçlarımın örttüğü yüzüm buruştu. Ata'dan gizliyor olmalıydı ama Barlas'ın bakışlarını göz ucuyla üstümde hissettiğim için hafifçe başımı kaldırıp gözlerimi ona çevirdim. Ona kızgın, üzgün bakıyor olmalıydım ama o da 'asıl kızgın, üzgün benim' der gibi bakıyordu.

Ata keyifle güldü. "Sonunda bugün güzel bir gelişme yaşandı. Asya senedi hazırlar mısın?"

Kalemi parmaklarımın arasında çevirerek Barlas'a bakmayı sürdürdüm. O da gözlerini kaçırmadan Ata gibi "Asya senedi hazırlar mısın?" dedi. Resmen meydan okuyordu! Aptaldı, burada onun için uğraşıyordum!

"Emin misin?" diye sorduğumda Ata gerginliğini alayla gizleyemediği bir sesle "Asya, Siyah kararını verdi." dedi. Kasılmış çenemde dişlerimi sıkıp durarak ve burnumdan soluyarak Barlas'a baktığım bir sürenin ardından Barlas, 'Hadi bakalım' der gibi hafifçe kaşları kaldırıp indirerek başını sağına yatırıp kaldırdı ve meydan okuduğuna emin oldum. Kazanan kim olursa olsun kaybedeceğimiz bir meydan okumaydı bu!

Gülümseyip "Peki." dedikten sonra senede döndüm. Senedin bilgilerini Barlas'a sorarak doldururken masanın altında gergince bacağımı salıyordum. Vade tarihini Ata'nın istediği gibi rakamlarla üç ay sonrasında bir tarih yazıktan sonra altında parantez içinde tekrar ederken gün tarihini iki gün sonrası yazıp diğer bilgileri doldurmaya devam ettim. Bırakmadan önce hukuk okuduğum süre boyunca öğrendiğim kadarıyla vade tarihinin rakamla ve yazıyla yazılmış hallerinin çelişmesi senedi geçersiz kılardı ve eğer Ata ilk bakışta anlamazsa şimdilik bu senet geçersiz olurdu. Ata fark edip de yenisini düzenletene kadar Barlas'ı ikna edebilirdim.

Senedi, bir şey gizlemekten endişe etmiyormuş gibi bir edayla Ata'ya uzattım. Ata gözlerini senette gezdirdi. İncelerken vade tarihinden çok meblağda ve kişi bilgilerinde oyalanacağını biliyordum. Gözlerim Ata'nın yüzünde gezinirken ve gözlerinin baktığı yeri algılamaya çalışarak tepkisini ölçerken Barlas'ın gözlerini de üstümde hissediyordum ama şu an dönüp ona kötü kötü bakamayacak kadar meşguldüm. Ata başıyla onaylayarak Barlas'a uzattığında rahatlayışımı içimde tutmaya çalıştım. Barlas senedi alıp uzattığım kalemi de aldıktan sonra gözlerini senette gezdirmeye başladı. Gözü vade tarihinin olduğu alana tekrar döndü. Göz ucuyla bana bakar gibi olduktan sonra tekrar senedi kontrol etmeye devam etti. Anlamışsa bile sorun çıkarmamasını umuyordum. Şimdi masanın altından ayağına vurmak yerine komple masayı üstüne fırlatıp 'hayatını mahvetmeye bu kadar hevesli olma' diye bağıracaktım!

Kalemi imza kısmına getirdiğinde içime su serpildi. Barlas imzalarken Ata'ya öfkeyle baktım. Bir hata olduğunu anlamaması gerekiyordu. Ata ise keyifle bakıyordu. Gözlerimi bakmaya katlanamıyormuş gibi Ata'dan aldım. "İşimiz bittiyse ben gidiyorum." diyerek ayaklandım ve cevabı beklemeden montumu giyinmeye başladım.

Ata, "Gidebilirsin." dediğinde ters bir şekilde baktım. Çantamı da omzuma astıktan sonra Barlas'a da ters bir şekilde bakmayı ihmal etmeyerek kapıya doğru yöneldim ama adımlarım yavaştı. Ben kapıdan çıkmadan Ata senedi almalı ve Barlas da peşime takılmalıydı.

Barlas'ın da ayaklandığını duydum. Ata, "Sen de gidebilirsin. Detayları ilerleyen günlerde konuşuruz." dedi. Kapıyı açtığım sırada onlardan yana baktığımda Barlas "Eyvallah." diyerek montunu sandalyeden aldı ve giyinerek ardımdan yöneldi. Birlikte çıktığımızı düşünmesin diye kapıdan çıktım ve kafesin çıkışına doğru yöneldim. Ata'nın peşime birini takmadığına emin olacağım kadar uzaklaşıp sonra Barlas'la görüşmenin bir yolunu bulacaktım.

Girdiğim ara sokaklardan birinde Barlasların arabası durunca gözlerim sokağın başına döndü. Bir süredir ardımda kimse görünmüyordu. Zaten bugün yeterince zafer kazandığını düşünen ve benim de üstüme yeterince gelmiş olan Ata, daha fazlasını yapmıyor gibiydi. Arabaya binmek yerine Barlas'ın kapısını açtım. Elim kapının üstünde başımla dışarıyı işaret verdiğimde Barlas bir süre baktıktan sonra sabırla nefesini üfleyerek Meriç'e "Sen geç direksiyona." dedi ve arabadan indi. Karşıma dikildiğinde tepeden bakmak bir yana, başımı bir hayli kaldırmak zorunda kaldığım için havam sönmüş olabilirdi ama öfkem dipdiri ayaktaydı.

Çağrı arabada görünmüyordu, zaten olsaydı şimdiye laf atmış olurdu. Meriç şoför koltuğuna geçmek için yanımıza geldiğinde elimi kapıdan çektim. Meriç, bir sorun olduğunun farkında olduğu için sorgulayarak bakarken "Selam tekrar." dediğinde ben de başımla selam verdim ve sinirle ara sokakta, iki bina arasına doğru yöneldim. Barlas da peşimden gelirken "Bir yere park et, bekle kardeşim." dedi.

Dış boyaması dahi yapılmamış binaların arasından, kullanılmayan eşyaların çöplük gibi üst üste atıldığı bir alana ilerledikten sonra sokaktan olabildiğince gelen loş ışık eşliğinde Barlas'a döndüm. Söylenmek için dudaklarımı araladığım gibi "Niye karışıp duruyorsun kızım? Niye senedi geçersiz doldurdun?" diye sorarak önce davrandı. Çantamı omzumdan indirip yere attıktan sonra ellerimi iki yanımda kaldırıp "Aptalın tekine bir şans daha verdim sadece!" diye bağırdıktan sonra işaret parmağımı sertçe göğsüne yasladım. "Ata fark edip ikincisini düzenletene kadar iyice düşün. Aileni de sakın unutma."

Ellerini montunun cepleri, rahat bir şekilde "Kararım değişmeyecek." dedi.

Ağlar gibi inleyerek "Sana zarar verecek!" dedim. "Görmüyor musun?"

"Bana bu dünyada en büyük zararı sen veriyorsun Asya."

Yutkunmakta zorlanırken neyse ki loş ışık hızla yaşlanmış gözlerimi gizlemeye çalışıyor olmalıydı. Titremesinden endişe ettiğim için sesimi temizledikten sonra bakışlarımı kaçırıp bir adım geriledim ve "Ben... Zaten uzak durmaya çalışıyorum." diye bir şeyler geveledim. Kalbim göğsümde yanarken ve yaşadığımı kanıtlasa da öyle hissettirmeye yetmeyen nabzım kulağımda atarken konuşmak zordu.

"Sorun da bu be güzeli..." dediği sırada hızla gözlerim ona döndü. O da ne yaptığını fark ettiği için yüzü buruşurken gözlerini sımsıkı kapatıp başını sağına çevirdi. Güzelim, diyecekti... Neredeyse demişti hatta... Geçen iki seneye rağmen dudakları alışkanlıkla hareketlenmişti. Onun sesinden bana ithaf ettiği bu kelimeyi duymayı o kadar özlemiştim ki şimdi dizlerimin bağları çözülmüş gibi hissediyordum.

Barlas'ın sesli yutkunuşunu duydum. Kaşlarını kaldırarak yüzündeki buruşmadan kurtulmaya çalıştıktan sonra gözlerini aralayıp bana döndü ve dudağını yaladıktan sonra pürüzlü sesiyle "Varlığınla değil, yokluğunla." dedi.

Yokluğumun onu mahvettiğini görebiliyordum ama bana inanmalıydı ki bu hayatta daha kötü şeyler vardı ve yaşamaması için uğraşıyordum. Nasıl ki iki sene önce bulaştığım çamurdan onu sakınmak için hayatımdan uzak tutmuştum, şimdi bataklığın dibindeydim. Onu da yanıma çekemezdim. Ata açıkça tehditlerini sıralamıştı. Ben Ata'dan kurtulmadan Barlas'ın hayatında var olamazdım.

Sessiz kaldım. O da sessizliğimi bir süre dinledi. Gözlerimiz birbirinde gezinirken ruhum ona ne anlatıyordu, ne kadarını duyabilmişti bilmiyordum ama "Ben yaralarını görüyorum Asya." dedi. Burukça gülümserken çaresiz bir edayla omuz silkti. "Sadece saramıyorum."

Ellerini ceplerinden çıkarıp bir adımla yaklaştı ve başımı biraz daha kaldırdım. Sokak lambasının loş ışığı sağ yanından vururken kahverengilerinde güzel yansımalar oluşturmasını içim giderek izliyordum. "Acını hissediyorum." dedikten sonra yutkunup kısık sesiyle "Ama öpemiyorum." diye ekledi.

Eli yanağıma yükseldiğinde çekme gücünü kendimde bulamadım. Parmakları nazikçe yanağımda gezindi. Yaşlarıma akmaları için izin vermemiştim biliyordum ama sanki içime akıttığım yaşları siler gibi gezindi kıvrılı parmaklarında eklemleri. Gözlerim teslim olmak isteyerek kapanırken dudaklarım minik kıpırtılar içerisinde bükülmeye çalışıyordu. Ona 'unut beni' deyip dursam ve elini tutmasam da her nasıl bakıyorsam onu benimle kalmaya ikna ediyor gibiydim. Belki de 'bekle' der gibi bakıyordum. Belki de onca şeye rağmen tüm bencilliğimle beklemesini istiyordum. "Sen bana gözyaşlarını sildirene kadar..." dediğinde gözlerim kırpışarak aralandı. Elini yavaşça çekince boşluğa düştüm. Ellerim montunun uçlarından tutunurken onun da elleri kollarımı tuttu. Bu sefer morlukların hizasından tutmamıştı ama şişme montumun üstünden zaten hissetmezdim muhtemelen. Temasları nazik olsa da dudakları canımı yakarak "Sen de benimkileri görmekle yetin." dedi.

Kaşlarımı kaldırarak 'lütfen' der gibi baktığımda başını iki yana salladı. Montundan tutunmayı bıraktığımda ellerini kollarımdan yavaşça çekti. "Rest çekiyorsun." dediğimde "Evet." dedi. Yüzüm buruşurken "Hayatımı mahvedeceğim ve sen de izleyeceksin, mi diyorsun?" dediğimde tekrar başını onaylar şekilde sallayıp "Evet." dedi. "Benim seni izlediğim gibi, sen de beni izleyeceksin. Yüreğin yetiyorsa gel kurtar, yok öyle uzaktan konuşmak."

Onu ikna edemeyeceğimi düşündükçe vücudum çaresizlikle kasılıyordu. Sinirle harmanlanmış hüzünle inler gibi bir sesle "Barlas ben bu riski almana değmem." dedim. Amacı tam olarak neydi, bilmiyordum ama ben onun elinden tutmadıkça kendini yangınlara atıp duracağını açıkça söylemişti. Onun gözyaşlarını silmek istiyorsam, benimkileri silmesine müsaade etmem gerektiğini söylemişti ama müsaade edemezdim ki! Anlamıyordu! Anlatsam da durmayacaktı! Sıkışıp kalmıştım, panik atak geçirmek üzereymiş gibi hissediyordum. Bu bataklıktan nasıl onu da dibe çekmeden kurtulacaktım?

Gözleri yüzümde gezinirken dudağı sağ kenarına doğru kıvrılıp gevşedikten sonra iç çekti ve gözlerime baktı. "Senin sarrafın benim. Bırak da değerine ben karar vereyim."

İçimde onu öpme isteği baş gösterirken hızla gözlerimi kaçırıp bir adım geriledim ve "Delirtiyorsun beni." diye sızlandım. Her anlamda delirtiyordu. Deli gibi severken öpememek, sarılamamak çok zordu. Yetmezmiş gibi kendisini tehlikeye atacak kararlar veriyordu.

"Biraz da sen delir. Bende sana gidecek akıl kalmadı."

Gözlerim etrafta gezinirken kafamdaki tilkiler ağlaya ağlaya çözüm bulmaya çalışıyordu. Gözlerim hızla Barlas'a dönerken "Hah, bakalım şimdi ne gelecek." diyerek alaylı bir dikkat kesildi.

"Meriç'in final maçlarına çıkmasına engel olacağım."

Başını geriye atarak sıkkın bir nefes alıp verdiğinde başımı deli gibi sallıyordum. "Evet, yapacağım. Bakalım final maçına başkaları çıkınca sen ne kadar beni kollamadan durabileceksin. Ata durumu fark edince ikinci imzayı da atarsan kafeste kendimi bizzat ben tehlikeye sokarım."

Başını bana doğru eğip dişleri arasından "O zaman seni sakınmaya çalışırken dayak yiyişimi izlersin." dediğinde sinirle inledim. Yine sana zarar gelmesine izin vermem olan bana olur, diyordu. Ona öfkeyle ve burnumdan soluyarak bakmak dışında çözüm bulamadığımda "Sen inatsan, ben daha inadım." dedi. Çenesinin ucuyla beni göstererek "Sen bana karşı inatsın, ben sana rağmen inadım." dediğinde yanaklarımı şişirip nefesimi üfledim. O ise söylediklerini pekiştirir gibi başını onaylar şekilde salladı.

"Ben kazanırsam biz kazanacağız ama sen kazanırsan ikimiz de kaybedeceğiz Asya. Umarım geç olmadan bunu anlarsın. O güne kadar da olmak istediğin gibi hiçbir şeyimmişsin gibi davran. Bana karışma, beni koruma, derdime dertlenme."

Ardına doğru hafifçe döndüğü sırada "Sen de beni koruma o zaman." dediğim gibi duraksayarak yüzünü buruşturdu ve gözlerini bana çevirerek "Yok öyle bir dünya." dedi ve tekrar önüne dönüp ilerlemeye başladı. Ardından sinirle ilerlediğim sırada "Çantanı unutma." dediği için sinirle inleyip ardıma döndüm ve çantamı aldıktan sonra tekrar peşine takıldım.

"Sen de benim çantama karışma!"

Alayla karışık bir sinirle güldüğünde ardından ittirdim. Elleri ceplerinde ilerlemeye devam ettiğinde "Bırakacaksın bu inadı! Öyle bir yola falan girmeyeceksin!" diyerek tekrar ittirdim. "Duydun mu beni? İnadını bırakacaksın!" deyip ittireceğim sırada ardına döndü ve birikmiş kar yüzünden tökezleyen vücudumu belimden tutarak doğrulttu. Gözlerim temasına kaydığında düşmeyeceğime emin olduğu an ellerini çekti. Gözlerim hala belimdeyken çenemin ucundan tutup yüzümü nazikçe kaldırdığında kaşlarımı çatık tutmakta zorlanmıştım. Yetmezmiş gibi bir de sinirli bir şekilde olsa da "Asya benim umudumu bitirdin, sadece inadım kaldı. Onu da bırakamam." dedi. Soluk soluğa ve göz göze olduğumuz bir sürenin ardından onun da kaşları gevşeyerek kalkarken daha sakin bir ses tonuyla "Anladın mı beni?" diye sordu. Sessiz kaldığımda elini yavaşça çekmeden önce başparmağı çenemin ucunu okşamıştı. Bu teması yutkunmamı sağlarken gözlerini yavaşça benden alıp eğildi ve tökezlediğim sırada yere düşmüş çantamı alarak doğruldu. Çantamı tutmadığı elini bileğime getirip "Hadi, hava soğuk." dedi ve beni sokağa doğru çekmeye başladı. Elimi geri çeksem de çantamı taşımasına ses etmedim çünkü düşürüp durmasam bile kafasına geçirecek gibiydim. Hemen sonra da pişman olup sarılırdım sanırım. Sonra da sarıldığım için daha çok pişman olurdum.

Gözlerim karın atıştırdığı gökyüzünde gezinirken dudağımı kemirip duruyordum. Meriç'in olduğu arabaya ilerlediğimiz sırada hangimizin inadının kazanacağını bilmiyordum ama kim kazanırsa kazansın sonumuz iyi olacak gibi de değildi.

Belki de uçardı balıklar. Bir aşkı imkânlı kılmak için.

Belki de yine yüzerlerdi ve gökyüzünü aynı güne doğup dururken bir aşk da böylece biterdi.

**

Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorummmm

 

105

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!