12. BÖLÜM - NE İLK, NE SON-
İYİ OKUMALAARRR
**
"Asya..." dedikten sonra kaşlarını kaldırıp hafifçe kulağını bana doğru eğerek "Soyadın neydi kızıl şey?" diye sordu.
Gözlerimi devirip "Tanyeli." dediğimde tekrar doğrulup etrafına bakarak "Asya Tanyeli!" diye seslenerek çanı sallamaya başladı. "Hırsızlığa giriş dersine bekleniyorsunuz. Asya Tanyeli!"
"Buradayım ya aptal."
Çağrı ciddi ve otoriter bir ifadeyle bana dönüp "Önümüzdeki saatlerde senin profesör doçent ordinaryüs doktora hocanım. Kelimelerine dikkat et." derken hala çanı sallıyordu. Başım şiştiği için çanı elinden almaya çalıştım ama kaçırmayı başardı ve üfleyerek "Bu terimlerin ne anlama geldiğini bile bilmiyorsun." diye sızlandım.
Pişmiş kelle gibi sırıtıp kaşlarını kaldırıp indirirken "Ama yine de öyleyim." dediğinde tekrar çanı almaya çalıştım. Çağrı çanı kaçırmak için elini havaya doğru kaldırdı. Ardından geçen, boyu ondan uzun olan Barlas zorlanmadan çanı aldı ve depoya doğru ilerledi. "Başım ağrıyor. Gereksiz ses çıkartanı hırsızlıktan polise şikâyet ederim."
Çağrı "Ama çanım..." diye sızlandı.
Barlas deponun kapılarını ittirip girerken ardından "Sana da günaydın." diye mırıldandım. Duyması değildi niyetim zaten. Sadece biraz daha yavaş ilerlemiş olsaydı ve sırtını değil de yüzünü görmüş olsaydım, hoş olabilirdi. Birikmeye başlamış kardan rahatsız olmuş olsa gerek güneş gözlüğü taktığını fark edebilmiştim. Başı gerçekten ağrıyor olmalıydı. Migreni tuttuğu zamanlar ışıktan, gözünü yoracak şeylerden kaçınırdı. Dün gece benim gibi uykusuz kalıp kalmadığını merak ettim. Ya da benim gibi o kapalı pencereye dalıp gitmiş miydi, bizi düşünmüş müydü? Ben düşünmüştüm. Çok düşünmüştüm...
Meriç, Barlas'tan alamadığım 'günaydın'ın yerini doldurmak ister gibi elleri ceketinin ceplerinde karları ezerek yanımıza geldi ve "Günaydın." dedi. Barlas'la aynı arabayla gelmişlerdi. Çağrı onların önce başka bir yere uğrayacağını söylemişti ve o yüzden Çağrı'yla daha önce gelmiştik. Ona istediğim her şeyi yaptırabileceğim son on dakikamı kullanmamam için aklımı çelmek istiyor olsa gerek arabaya bindiğimde sandviç ve kahve uzatmıştı. Afiyetle yiyip içtikten sonra 'Vazgeçmeyeceğim' dediğim için morali bozulmuştu ama belli ki tekrar yerine gelmişti.
Çağrı, "Günaydın Meriç hocam. Bu öğretmen maaşlarını arttırırlar mı, ne diyorsunuz? Grev falan mı yapsak?" diye sorduğunda Meriç'in Çağrı'da kalakalan bakışlarına gülüp "Kendisini role çok kaptırmış." dedim ve montunun üstünden giymeye çalıştığı için dikişleri neredeyse patlayacak olan beyaz önlüğünün ucunu tutup sallayarak "İlkokulda mıyız?" diye sordum.
Meriç gülerek "Çıkar şunu Allah aşkına. Nereden buldun?" diyerek önlüğün diğer tarafındaki ucunu elinin tersiyle havaya yolladıktan sonra ellerini dudaklarına götürüp ısıtmak isteyerek üfledi. Kış bitmek üzereydi ama gözlerimizi karla açmıştık. İşlek İstanbul sokaklarında çoktan çamura dönüşmüş olmalıydı ama olduğumuz yerde birikmişti.
Çağrı, "Sen ateist değil misin oğlum?" diye sorduğunda gözlerim Meriç'e döndü. Meriç, "Lafın gelişi." dediğinde güldüm. Meriç'in gözleri de bana doğru dönerken "Sen iyi misin bu arada?" diye sordu. Gülüşüm, yüzümde tutmak istemesem de bir gülümsemeye dönüştü. Meriçlerle bağ kurmak da hataydı, Barlas'la kurduğum bağı yad edip durmak da ama bir şekilde oluyordu işte. Çağrı da arabadayken sormuştu.
"Dün biraz..." dedikten sonra hafifçe omuz silkip yüzünü buruşturdu. Beni öyle gördüğüne şaşırmış gibiydi. "Kötü gibiydin."
Evet, kötüyüm.
Hatta berbatım.
Esasen, mahvolmuş haldeyim.
"İyiyim, sorun yok."
Meriç şüpheyle baktı ama telefonum çalmaya başladığında konunun kapanmasına sevindim. Çağrı "Derste sesini kapatalım lütfen." diye uyardı. Gözlerimi devirerek çantamdan çıkardım ve Barlas'ın aradığını görüp kapanmış depo kapısına baktım. Meriçler de ekranı gördüğü için hızla kendi telefonlarını çıkardılar ve Barlas'ın onları da aradığını gördüler. Tabii, son çare beni aramıştı.
Meriç, "Bağırmak yerine arıyorsa, gerçekten başı ağrıyordur." dediğinde sesimi temizleyip telefonu açmadan önce derin bir nefes alıp verdim. Meriç ve Çağrı, bizzat birkaç metre ötede olan adamın telefonunu açmadan önce giriştiğim hazırlığı garipsediklerini gösteren bir sırıtışla baktıklarında gözlerimi devirerek onlara sırtımı döndüm ve birkaç adım uzaklaşıp telefonu açarak kulağıma yasladım. Ayakkabımın ucuyla karı eşelerken "Efendim?" diye sordum.
"İçeri, hadi." dedikten sonra daha fazla beklemeyip telefonu kapattı. Dudağımı büzerek telefonu kulağımdan çektim ve çağrı sonlandığında son aramalara düşen ismine baktım. Bu listede ismini görmek bile çok hoşuma gidiyordu ama aynı adama dün gece 'Vazgeç benden' demiştim. Umudum beni yanıltmıyorsa 'Vazgeçmiyorum' demişti ama mesafeli tavrına bakılırsa bana kızgındı. Bunu ondan isteyip durduğum için, bizi bu hale sürüklediğim için, dan diye hayatına girsem de her an gidebileceğimi söylediğim için...
Çağrı, "Ne diyor?" diye sorduğunda derin bir nefes alıp vererek onlara dönerken telefonu montumun cebine koydum. Sesimi kalınlaştırıp Barlas'ın soğuk ve mesafeli sesini tekrar ederek "İçeri, hadi." dedim ve depo kapısına yöneldim. Çağrı'nın yanından geçmeden üstündeki önlüğü gösterip "Bu arada onu çıkarmanı söyledi." dedim.
Çağrı ardımda kalırken "Konuşmanız o kadar uzun sürmedi!" dedi. Meriç, "Bence riske atma kanka." dediğinde Çağrı'nın şişme montunun hışırtıları eşliğinde üflediğini duydum. Üstünden çıkarıyor olmalıydı. Neredeyse gülerek depoya girdim ve gözlerim hemen eski bir tekli koltukta oturan Barlas'ın gözlerini buldu. Yüzümdeki güleç ifadeye baktıktan sonra başını onaylamaz bir şekilde sallayarak burnundan nefesini üfledi ve gözlerini kaçırdı. Gülüşüm hızla sönerken dudağımın kenarını kemirerek duraksamış hareketlerimi hızlandırdım.
En az onun kadar üzgün olmadığımı sanıyorsa yanılıyordu. Ben sadece ağlarken gülmeyi öğrenmiştim.
Gözlerim geniş depoya döndü. Çağrı, Barlas'ın 'abi'lerinden birine ait olduğunu söylemişti. Barlas, çevresi geniş biriydi. Birçok abisi, birçok kardeşi vardı. Neye ihtiyacı olsa, işini çözebilecek bir isim tanırdı çünkü o da, ona gelen herkesin işini çözerdi. Sevgili olduğumuz zamanlarda beraber gezdiğimiz sokaklarda mahalle muhtarı gibi durup durup tanıdıklara selam vermesi gerekirdi. Sohbet uzar gibi olursa da hemen beni gösterip 'Yengenizi bekletmeyeyim' derdi. Oysaki ben onu beklemeyi bile severdim. O sevdiği, onu seven insanlarla hoş sohbetini güleç suratıyla kurarken, gözleri özler gibi sık sık bana dönerken onu izlemek güzeldi. İç çektim. Onun sevgilisi olmak kadar, etrafındakilerin yengesi olmayı da özlemiştim. Hala beni görünce 'yenge' diyenler vardı ve anıların saldırısına uğruyordum. Barlas'la ayrılana kadar yaşadığımız mahalle de o denli reddetmezdi bizim ailemizi. Sonra zaten olan olmuştu. Babam ölmüş, annem akıl hastanesine yatırılmıştı ve ismimiz 'sorunlu aile'den, 'uğursuz aile'ye terfi etmişti. Üstümdeki gözler iyice kararmıştı ve Barlas'ı da hayatımdan çıkarmamla beraber, beni sevmeye çalışmaları için nedenleri kalmamıştı.
Deniz kenarında bir yerdeydik ve öğrendiğim kadarıyla bu deponun sahibi abisi kum çıkarma işiyle ilgileniyordu. Henüz küçük çaplı bir şirket olmalıydı, cürmü geniş değildi. Deposunda da işiyle ilgili büyüklü, küçüklü, ismini bile bilmediğim aletler ve konteynerlar varken ara ara burada kaldığını gösteren eşyaları da vardı. Hatta küçük bir tüp ocağının olduğu, üstü gazetelerle örtülmüş dar ve kısa bir tezgâh alanına bile sahipti. Deposunun ortasında hatırı sayılır büyüklükte, etrafı iplerle çevrili bir platform yükseliyordu. Barlaslar dövüş antrenmanı için kullanıyor olmalıydı. Tabi... Son zamanlarda daha çok Kafes'te dövüşüyorlardı ve hala bu sorunu da çözebilmiş değildim. Dört tarafı denizle değil, dertle, sorunla çevrili bir ada gibiydim ve suyun üstünde kalmakta zorlanıyordum. Bazen batsam daha iyiymiş gibi geliyordu.
Barlas girdiği gibi oturma alanının etrafındaki iki varilde ateş yakmıştı. Bu sebeple ona doğru yaklaşırken montumu üstümden çıkardım ve ikili koltuğun kol kısmına koydum. Gözlerim Barlas'ın üstündeyken yavaşça oturdum. Barlas ise başını aksi yöne çevirmiş, muhtemelen yüz kere geldiği yerin detaylarında gözlerini gezdiriyordu. Bana bakmamaya çalışıyor olmalıydı. Bunun tanıdığı özgürlükle ben ona baktım. Güneş gözlüğünü çıkarmıştı, gözaltlarındaki morluk belirginleşmişti. Gözleri kısık bakıyordu, kaşları hafifçe çatıktı. Dudakları memnuniyetsiz görünüyordu ve migreninin tuttuğundan emin oldum. Az ya da hiç uyumuş olmalıydı, stresiyle birleşince de migreni tetiklenmişti. İç çektim. Ardına geçip başına masaj yapmak isterdim. Masajımdan çok, tenine değen tenimin ona iyi geldiğini söylerdi. Tenine değmek isterdim.
Gözleri hareketlendiğinde hızla gözlerimi kaçırdım ve Çağrı yanımdaki koltuğa neredeyse yığılır gibi kendisini bırakırken Meriç de karşı tekli koltuğa geçip oturdu. Barlas, sağ çaprazımdaki tekli koltukta oturuyordu.
Barlas, "Belli ki 'bir süre' daha beraberiz." diye konuşmaya başladığında gözlerim ona döndü. 'Bir süre' derken vurgulamış gibi hissetmiştim. Gergin ama buruk bir vurguydu. Elleri yer yer parçalanmış eski deri koltuğun kol kısımlarında ritim tutarken koltuk takımının ortasındaki sehpada geziniyordu gözleri. Ne kadar süre daha olduğunu bilmemek onu yoruyor gibiydi. Sayılı gün çabuk geçerdi, yine kopup gidecek olmayı tercih etmiyor gibiydi ama sayamadığı gün de her an kopabilirmişiz gibi hissetmesini sağlıyor olmalıydı.
"Çıktığımız işlerde dikkat etmen gereken durumlar var. Mümkün olduğunca idmanlı olmanda fayda var. Boş kaldıkça öğrenmen gerektiği kadarıyla öğrenmeni sağlayacağız."
Bana bakmadan konuşması gittikçe yükselen bir acıyla kalbimi sızlatıyordu ama isyan edemezdim. Uzak durmasını istiyordum, o da durmaya çalışıyordu işte. Belki 'vazgeçmiyorum' dememişti, benim umudumdu ve o da vazgeçmiş gibi davranıyordu, belki de vazgeçmemişti ama en azından görünüşte istediğim gibi davranmaya çalışıyordu. Belki de sadece kızgınlığından böyleydi.
"Başka bir gün de yapabiliriz." dedim çünkü kötü görünüyordu. Anladığım kadarıyla zamana yayıp boş kaldığımız zamanlarda toplanabildikçe beni bildikleri konularda eğiteceklerdi. Bugünün dersi neydi, bilmiyordum ama akşam zaten kafes dövüşleri vardı, eve gidip dinlenmeliydi.
Gözleri bana döndü. Bakışları bir silahı yüzüme kaldırır gibiydi. Beni gülerken görmek de kızgınlığını arttırmış gibiydi. Onu yaralayıp çiçekler açtığımı mı sanıyordu? "Fikre ihtiyacım olursa sorarım."
Sıkkın bir nefes alıp bakışlarımı kaçırdım ve "Sen bilirsin." diye mırıldandım. Meriç ve Çağrı'nın gözleri de aramızda geziniyordu. Çağrı kulağıma doğru yaklaşıp sessizce "Siz yine silahlarınızı mı kuşandınız?" diye sordu. Gözleri önünde bir geriliyor, bir yumuşacık kesiliyorduk ve bu dengesizlik bizi yorduğu kadar onları da şaşırtıyor olmalıydı.
Barlas "Hadi." dediğinde ben de Çağrı'nın sorusundan kaçıp koltuktan kalktım. Zaten ardımdan da Çağrılar kalktı ama hala oturan Barlas'a döndü gözlerimiz. İşaret parmağıyla depoda belirli bir noktaları gösterdi. "Bu depoya giren üç kapı var. Beş de pencere var." dedi. Kapılardan biri oturduğu koltuğun yakınlarındaydı. "Hepimiz birine yakın olacağız, kapılara bakmayacağız. Sadece dinleyeceğiz. Birimizi yanıltarak içeri girip..." dedikten sonra konteynerları gösterdi. "Ardındaki raflardan vida kutusunu çalıp geri çıkacaksın. Yanıltabildiğin kişileri eleyeceksin." dedi.
Konteynerlar Barlas'ın oturduğu koltuğa yakın olan kapının sağ tarafında kalıyordu. Karşı duvarda da bir kapı vardı. Mekânın diğer ucundan girip varmaya çalışacağıma, bu karşılıklı iki kapıdan birinden girmeliydim. Pencerelerden birinden girmek daha zahmetli olabilirdi. Karşı kapıda Çağrı'nın durmasını umdum çünkü aralarında en kandırılabilir o duruyordu.
Kapıları ve konteynerlarla arasındaki olası kullanabileceğim, gizlenebileceğim seçenekleri inceledikten sonra gözlerim tekrar Barlas'a döndü. Barlas "Tüm, hile hurdalar serbest. Bizim olayımız bu zaten. Olay, olabildiğince sessiz olman." dedikten sonra bu konuda ihtimal vermiyormuş gibi başını hafifçe iki yana salladı ama mesafeli duruşu dolayısıyla alay etmedi.
Çağrı, "Bu da pek yapabildiğin bir şey değil." diyerek muhtemelen Barlas'ın da içini rahatlattı. "Sana iki şey söylesem, laf yetiştirmek için saklandığın yerden çıkarsın."
Ona dönüp işaret parmağımla omzunu deşmek ister gibi gösterirken "Bence sen sessiz duramayacaksın ve bıdı bıdı konuşup dururken ben kolayca hırsızlık yapacağım." dedim. Sabah yediği sandviçin içindeki domatesin yetiştiği topraklar hakkında bile hiç durmadan saatlerce konuşabilecek bir potansiyele sahipti. Henüz birkaç gün önce konuşmamaktan yorulduğunu kendisi itiraf etmişti.
İşaret parmağını meydan okuyarak kaldırdı ve "Onları bilmem ama beni bir kere bile yanıltamayacaksın." dedi. Kaç kere denemem gerekeceğini düşünüyordu ki? Hemen rekabet havasına kapılıp işaret parmağını, işaret parmağımla yakaladım. "Kalan sürem yeniden bir saate uzar."
Çağrı, "Ben kazanırsam kalan süren biter." dediğinde gözlerimi kısarak "Anlaştık pabucumun profesörü." dedim.
Çağrı'nın da gözleri kısıldı. "Anlaştık sevimsiz öğrenci."
İşaret parmaklarımızı birbirimizden çektiğimizde eş zamanlı olarak Çağrı ve Meriç gülünce gözlerim aralarında gezindi. "Ne?" diye sorduğumda Meriç uzatarak "Hiç..." diyerek omuz silkti. Şüpheli gözlerle onlara bakmayı sürdürdüm.
Barlas, "Çağrı, sen gözünü bağla kardeşim." dediğinde ilgim Barlas'a kaydı. Çağrı "Siz de bağlayacak mısınız?" diye sordu. Barlas başını koltuğa yaslayarak şimdiden gözlerini kapattı ve "Sen hırsız değilken de hile yapmayı bırakamıyorsun." dedi. Sadece kendisinin gözlerini bağlayacağını, geri kalanının sadece kapatacağını duyan Çağrı "Bana olan güveniniz gözlerimi yaşarttı." diye sızlandı. Meriç Çağrı'ya koltukta, montunun üstüne attığı askıyı gösterip "Hadi, kardeşim." dedi. "Sen tavlada zar tutan adamsın, sana güven olmaz."
Çağrı "Ne var peş peşe sekiz kere çift attıysam?" diye söylense de atkısına yöneldi. Aldıktan sonra omzuna attı. Barlas "Çağrı karşı kapıya." dediği için sevinerek ona baktım. Gözleri hala kapalıydı. Rahat bir şekilde oturduğu koltukta kalçası hafifçe kaymıştı ve elinden gelse uzanacakmış gibiydi. Ellerini karnının üstünde birbirine kavuşturmuştu. Belki de gerçekten uyurdu ve Çağrı yerine Barlas'a yakın olan kapıdan girmeliydim ama onu uyurken görürsem hırsızlığa devam edemeyebilirdim. Onu izleyen gözlerim oyalanır da oyalanırdı ve elim yanağına ulaşmak isterdi. Gözlerimi kırpıştırarak bakışlarımı kaçırdım. Ben sessiz olsam, ona olan duygularım bas bas bağırıp yerimi haber verecek gibiydi.
Herkes yerini alırken ben de dışarı çıkmak için Barlas'ın yanındaki kapıya yöneldim. Barlas, "Montunu giy." dediğinde duraksadım ve gözlerim sağımda kalan ona döndü. Gözleri hala kapalıydı ama giymeyeceğimi tahmin etmiş ya da sesleri dinlemiş gibiydi. Emir kipiyle konuşulmasından hoşlanmazdım, mesafeli ve çete içerisinde otoriter davranan Barlas'ın da kullandığı başka bir kip yok gibiydi ama yine de öfkesine rağmen düşünür gibi yaklaşması kalbimi üşüten buzları çözmeye başlamıştı. "Bu da derse dâhil mi hocam?"
Bana bakmadan ve hatta gözlerini açmadan koltukta, montumun olduğu yeri gösterdi. Dudağımı büzerek koltuğa yöneldim ve montumu giydim. Saçlarımı sıkıştıkları yerden omzumun üstüne çıkartırken gözlerim Barlas'ın üstündeydi. Montuyla birlikte bıraktığım atkımı da almış olduğunu düşünüyordum çünkü baktığımda yerinde yoktu ama aldıysa bile boynuna da sarmamıştı. Ya evinde tutuyordu ya da o almamıştı ve bir başkası, belki bir çocuk almıştı. Fermuarı çektikten sonra tekrar kapıya yöneldim ama yanından geçmeden duraksadım çünkü eli alnına yönelmiş, ovuşturuyordu. Oyalanmak için omuzlarımı hafifçe iki yana sallarken hızlıca "İlaç aldın mı?" diye sordum.
Alnını ovuşturan eli duraksarken çatık kaşları altındaki gözlerini araladı ve kısık ama hala sıcak kahverengileri ile tepesinde dikilen bana baktı. Birkaç saniye sonra yüzü daha da buruştu ve "Sen beni düşünme." diyerek kapıyı gösterdi. Sağ ol ya. Öyle söyledin ya, artık düşünmem kesin. Benim kararıma kalmıştı zaten.
"Geç hadi, süreni başlatacağım."
Gözlerim irileşirken "Bir de sürem mi var?" diye sordum.
"Evet." derken gözlerini tekrar kapanmış, dirseğini koltuğun kol kısmına yaslamıştı. Elini de şakağına yaslayarak başının ağırlığını bileğine verdi. Bacakları aralık bir şekilde oturduğu koltukta biraz daha kaydı ve daha rahat bir pozisyon aldı. Bir uyku bandı ve yorgan getirsem mışıl mışıl uyuyabilirdi.
"Ne kadar sürem var?"
"Bilmeyeceksin."
"Ama bu haksızlık." dediğimde başını elinden çekip gözlerini aralayarak "İşe çıktığımızda biz biliyor muyuz?" diye sordu. Ne zaman tehlike baş gösterecekti, ne zaman birileri ya da polis gelecekti, bilmiyorduk tabii. Ama ilk dersten şartları sanki işteymişiz gibi tutmak zorunda değildi.
"Bu hırsızlığa giriş değil hırsızlığa bodoslama atlama dersi galiba. İlk dersten niye şartlar bu kadar zor?"
"Bodoslama atladın zaten Asya. Müsaade edersen uyuyacağım. Hırsızlığını sessiz yap, beni uyandırma."
Dudağımı sinirle büzdüğümde kaşlarını kaldırıp başını 'Var mı bir itirazın?' der gibi salladı. Gözlerimi devirerek kaçırdığımda "Hadi." diyerek tekrar uyku moduna döndü ve ben de gürültüyle kapıdan çıktım. Ardımdan "Sessiz!" diye seslendi. Denizin rüzgârı yüzüme çarparken ve kar taneleri tenime değmeye başlarken Barlas'ın montumu giymemi söylemesine hızla minnettar oldum. Montumun şapkasını kafama geçirdim. Kollarımı da göğsümde birleştirerek Çağrı'nın olduğu tarafa doğru deponun etrafından dolaştım. Diğerleri muhtemelen Çağrı'nın tarafından gireceğimi bu kadar belli ettikten sonra yanıltmak için başka kapıyı kullanacağımı düşünüyor olmalıydı. Onlar öyle düşünürken ben gerçekten Çağrı'nın tarafından girmeyi düşünüyordum. Deniz sesleri, rüzgâr uğultusu, liman sesleri ve depo içindeki ateş çıtırtıları arasında böyle bir ders vermeye niyet ettilerse yağlamış olduklarını düşündüğüm kapıyı sessizce açmam gerekecekti. Süremin ne kadar olduğunu bilmediğim için ve 'ilk denemenin günahı olmaz' diye düşünerek yavaşça kapıyı açmaya başladım. Araladığımda Çağrı'yı kapının yakınındaki yere atılmış, büyük bir tekerleğin üstünde otururken gördüm. Gözleri bağlıydı ve sessizce bir şarkı mırıldanıyordu. Beni dinlemesi gerektiğini unutmuş olamazdı ama niye kısık da olsa ses yapıp işimi kolaylaştırıyordu anlamamıştım.
Kapı ve pervazına sürtünüp ses çıkartmamaya dikkat ederek araladığın kapıdan yan bir şekilde içeri girdim. Gözlerim gözleri kapalı çete üyeleri arasında gezindikten sonra hızla tekrar Çağrı'ya döndü. Hala dizlerine dirseklerini yaslamış, elleri bacakları arasından sarkarken şarkı mırıldanıyordu.
Sık sık ardıma bakıp yolumdaki olası engelleri görerek ama Çağrı'ya dönük bir şekilde gerilemeye başladım. Adımlarım oldukça yavaştı, neredeyse nefesimi bile tutuyordum ve konteynerlera yakınlaşmıştım. Bundan sonraki tek zorluğun tekrar geri çıkmak olduğunu düşünüyordum.
Çağrı şarkının sonunda sesini yükseltip parmağını şıklatarak beni gösterdiğinde donup kaldım. Atkısını gözlerinden çekip tam da olduğum yere baktı. "Pardon, şarkım yarıda kalmasın diye biraz beklettim seni. Boş yere umutlanmadın inşallah?"
Sesli nefes alıp vererek ellerimi belimin iki yanına yerleştirdiğimde Çağrı'yla birlikte Meriç de güldü. Barlas oturduğu yerden ve muhtemelen bakmayarak "Tekrar." dedi. Öfkeli adımlarla Çağrı'nın yanındaki kapıya yönelirken "Pardon, çok küçümsemişim seni. Birazcık ciddiye almalıyım." dedim.
Kapıyı ittirdiğim sırada gülerek "İstek şarkın var mı?" diye sordu.
Ağzımı burnumu eğip bükerek "Sessizlik." dedim.
"Siyah'ın çırağı olduğun nasıl da belli." dediğinde gözlerim omzumun üstünden Barlas'a döndü. Sonunda gözlerini aralamaya tenezzül etmişti ama fazla oyalanmadan tekrar kapattı ve "Kural basit. Fark edilmemek istiyorsan ya çok sessiz olacaksın ya da çok fazla gürültü yapacaksın. Ortası yok." dedi. Birkaç saniye boyunca Barlas'a bakarak düşündükten sonra Çağrı'ya döndüm. İşaret parmağımla yüzündeki o aptal gülüşü gösterip "Son gülen iyi güler." dedim.
Çağrı da elinin işaret parmağını 'Bir' der gibi kaldırdı, diğerinin işaret parmağı ve başparmağını birleştirerek de 'sıfır' yaptı. Gördüklerim yetmezmiş gibi "Bir sıfır öndeyim çırak." dedi.
Sinirle inleyerek kapıdan çıktım ve ardımdan kapattım. Gözlerim hızla etrafımda gezindi. İki senedir her deliğe girip çıkan ama yakalanmayan bir çetenin herhangi bir üyesini, Çağrı bile olsa hafife almamalıydım belli ki. Sessiz olmaya çalışmak yetmeyecek gibiydi, başka seslerle ilgilerini dağıtmalıydım. Nasıl olsa tüm hile hurdalar serbestti. Barlas da 'ya çok sessiz olacaksın ya da çok gürültülü' demişti. Taktikler bunlar olmalıydı.
Depo, deniz kenarındaydı ve kum çıkarma firmasına ait olduğu için ortamda bolca metal, halat, kum, tahta, çelik kasa, kepçe vardı. Limana çekili gemide çalışanlar ve taşıyıcı araçların sesi yer yer yükseliyordu. Çağrı'nın yakınında olduğu kapıdan girmeye çalışırken eş zamanlı olarak bizzat Meriç'in kapısının yakınlarında ses oluşturamazdım ama o tarafa yakın bir pencerede oluşturabilirdim. Böylelikle Çağrı'nın da ilgisi sağına yönelirdi.
Boş bir teneke bulup içine taş koyarak gözüme kestirdiğim pencerenin hizasına ama uzağına doğru ilerledim. Tenekeyi eğimli bir şekilde yerleştirdim. Rüzgâr da hesaba katıldığında birazdan yuvarlanmaya başlardı ve o sırada olabildiğince sessiz bir şekilde Çağrı'ya yakın olan kapıya ilerledim. Varınca tenekenin keyfinin kâhyasının artık yuvarlanacak kadar dengesizleşmeye karar vermesini bekledim. Otuz saniye geçmeden teneke yuvarlanmaya başlayınca yavaş bir şekilde kapıyı açtım. Aralık kapıda Çağrı'nın başının sağ pencereye doğru yönelik olduğunu gördüm. Ses çıkartmadan içeri girdiğimde Meriç'in de o pencereye doğru baktığını gördüm. Elbette ki bu hareketimin yanıltmak amaçlı olduğunu düşüneceklerdi, Çağrı yine atkısını çıkartıp solundaki arayı göstererek beni bulduğunu söyleyecekti. Bu yüzden gürültü sürerken en azından konumum bakımından yanıltmayı hedefleyerek çapraz bir şekilde ilerlemeye başladım. Barlas'ın tarafındaki duvara doğru ama konteynerlera yaklaşarak ilerliyordum. Tenekenin sesi kesildiğinde adımlarım durdu ve ellerim havada asılı kalırken neredeyse nefesimi tutarak hepsinde gözlerimi gezdirdim. Çağrı, konteynerlerın olduğu sol tarafına doğru başını çevirmişti, orada olduğumu düşünüyor ama emin olmak için dinlemeye devam ediyormuş gibi duruyordu. Meriç de ileriye, Çağrı'nın soluna doğru başı dönüktü. Barlas ise uyuyor falan olmalıydı, başı koltuğa yaslı, benimle ilgisi yok gibiydi. Barlas'a bakarak bir adım geriye atmıştım ki kılını kıpırdatmadan "Tekrar." dedi. 'Nerede olduğumu bildiğini nereden bileyim?' diye isyan etmek istiyordum ama bu, yerimi tespit etmesini sağlayacağı için sessiz ve hareketsiz kaldım. İnadımı anlamış olsa gerek gözlerini açmadan olduğum yeri gösterdi. Üfleyerek Barlas'a yakın olan kapıdan dışarı çıktım ve o sırada yüzünde yamuk bir gülümseme oluştuğunu gördüm ama hemen geri silinmişti. Emin olmadan yerimi göstermedikleri için onları yanıltmakta zorlanıyordum. En azından Çağrı'yı bir kere yanıltmalıydım! Olduğumu sandığı yeri gösterip atkısını kaldırdığında ve beni başka yerde gördüğünde ona pişmiş kelle gibi sırıtmanın ne demek olduğunu gösterecektim.
Pencereler de sağlam olmasa ve havayı içeri alsa da kapıyı açtıkça içeriye giren havayı, kapıya yakın olan hissediyor olmalıydı. Bu sebeple tüm kapıları açtım ve şartları eşitledim. Hem böylelikle dışarının gürültüsü içeri daha fazla dolardı. Tekrar Barlas'ın olduğu kapıya döndüm. Kapıyı açtığımı duysalar ve hissetseler bile içeriye girdiğimi ve nerede olduğumu duymadıkça göstermedikleri için sessiz kalmışlardı.
Meriç'in olduğu tarafa dönen köşede rüzgârla sallanan ayaklı metal pano olduğunu gördüm. Paslanmaya başlamıştı ve kum çıkarma firmasının adı yazılıydı. Hâlihazırda rüzgâr estikçe hafifçe sallandığı için ince bir metal tıngırtısı çıkartıyordu ama gürültüyü arttırmakta fayda vardı. Barlas'a yakın olan kapının yakınındayken yerden aldığım taşı panoya doğru attım. Yankılı bir ses yükselirken içeri girmeye başladım. Barlas onun tarafından girmeyeceğimi düşünüyor olmalıydı. Çetenin lideriydi, en dikkatli o olsa gerekti ama Meriç'in tarafından girersem konteynerlara varana kadar herkesin önünden geçmem gerekecekti. Geniş bir alan olduğu için, iki tarafa da uzak bir mesafeyle ilerlemeye devam edebilirdim ama deponun ortasındaki dövüş alanının etrafından dönecek olursam ya Çağrı'ya ya da Barlas'a yakınlaşmam gerekecekti. Platforma çıkarsam, ses oluşabilirdi.
Metal kapağın yanıltıcı ve beni bile rahatsız eden yankı sesi sürerken ve onların başları ses duymak ister gibi hareket ederken konteynerlera doğru ilerlemeye başladım. Yan yan gidiyor, hem bir şeye takılmamak için konteynerlara hem de ilgilerini çekiyor muyum diye görmek için Barlaslara bakıyordum.
Barlas, "Demirlere dikkat." dediğinde bir an sendelerken duvara tutundum ve beni düşürmek üzere olan demir çubuklara baktım. Konteynerların arasından uzanmıştı ve Barlaslara bakarken görmemiştim. Barlas başını bana doğru çevirip gözlerini açtı ve "Tekrar." dedi.
"Geldiğimi fark ettiysen niye hemen söylemiyorsun?" diye söylenerek kapıya doğru hareketlendim. Duygularımla oynuyordu resmen. Başarmak üzereymişim gibi hissetmeme müsaade ediyordu.
"Esniyordum." dedikten sonra uykulu gözlerle baktı. Gözlerimi devirsem de o tatlı suratından bakışlarımı kaçırma ihtiyacı hissetmiştim. Alaylı bir küçümsemeye de sahipti ama gerçekten esnediğini de görmüştüm. Esnemesi bitince de demirlere varınca düşmeyeyim diye uyarmıştı.
Dışarı çıkıp defalarca kez daha denedim. Telefonumla Meriç'i arayarak zil sesi çıkartıp Çağrı'nın tarafından girmeye çalıştığım bir seferinde, Çağrı yeni şarkısının nakaratını beni göstererek söylemişti. Barlasları tanıyan çalışanlardan ricam üzerine Çağrı'nın tarafında sigara, kahve içip sohbet ederlerken yine Çağrı'nın tarafından üç kere daha girmeye çalışmıştım. Sohbet sürerken Meriç'in ve Barlas'ın taraflarından da girmeye çalışmıştım. Barlas bu sefer duygularımla oynamamak için adım attığım gibi 'Tekrar' demişti, Meriç birkaç saniye sonra fark edip 'belki bir sonraki sefere' demişti. Kum torbası devirip tekrar girmiştim, deponun içinde yanıltıcı sesler oluşturmak için uzaktan taş atarak tekrar denemiştim, dışarıda başka sesler oluşturmuş, denemiştim ve hep fark edilmiştim. Çağrı ve Meriç'in de neden güldüğünü anlamıştım. Belli ki Çağrı sessiz olmayı beceremese de ses dinlemekte bir hayli iyiydi. Birkaç keresinde Meriç'in tarafından girmeme rağmen Çağrı olduğum yeri göstermişti.
Bir kediyle hızlıca dostluk kurup hem ısınsın diye, hem de ses yapsın diye Meriç tarafından deponun içine girmesini sağladım. Ardından girmeden önce birkaç saniye bekledim ve umduğum gibi Meriç kedinin tıkırtılarını ben sanıp göstererek gözlerini araladı ve neredeyse çığlık atarak yerimde zıpladım. Çağrı Meriç'e doğru tükürür gibi yapıp "Yüz karası." dediğinde içeri girip Meriç'e "Sayende şeref sayısı aldım. Mekâna gidince kahveni ben yapacağım." dedim. Sırıtır gibi olsa da özür diler gibi Barlas'a baktı. Barlas ayaklarının ucuna gelen kediyi sevmek için koltuktan sırtını ayırıp eğildi ve kedi tatlı burnunu Barlas'a uzatıp koklarken o da başını sevdi. Dudakları gülümsemeye başladığında ben de gülümsedim. Sevgiliyken her karşılaştığımız kediyi sevmek için duraksardım ve ben kediyi severken, o da beni severdi. 'Herkes kendi kedisini sevsin' derdi. Başı olduğumuz yöne döndüğünde yüzümdeki ifadeden kurtulmaya çalıştım. Dün gece 'Benim derdim kalmaya da niyetlisin' derken birden fazla anlama sahip bir cümle kurmuş olabilirdi. Hem 'senden vazgeçebilecek gibi değilim' demiş, hem de 'gelip mutlu edeceğine gidip mutsuz etmeye devam edecek gibisin' demiş olabilirdi. Ona olan hislerim konusunda ne düşünüyordu, bilmiyordum ama Cenk denilen o avukatın eşyalarını çaldığımız gün hiçbir sebebi ondan ayrılmama yeterli görmediğini açıkça söylemişti. Sevdiğimi düşünüyorsa bile onun kadar sevmediğimi düşünüyor olmalıydı ve böyle anlarda ona karşı dalıp giden gözlerimden, yüz ifademden doğrusunu nasıl anlayamıyordu, bilmiyordum.
Barlas, Meriç'e "Yarın da gelip sana ders verelim." dediğinde Çağrı'yla ben gülerken Meriç sızlanır bir ses çıkarttıktan sonra yeniden sırıtıp "Canım sigara içmek çekmişti, bilerek eledim kendimi." dedi. Barlas, "Hay senin sigarana." derken Çağrı, "Yürü lan oradan. Kulaksız hırsız. Bundan sonra şoförsün sen, mekâna girmeyeceksin bizimle." dedi.
Elimi, Meriç'in oturduğu koltuğun sırt kısmına yaslayıp Meriç'e doğru eğilirken "Çağrı gibi biri beni küçümsese mesleği bırakırdım ben." dedim.
Barlas, "Meriç en azından on beşinci denemede çalması gereken vida kutusu bir kez olsun görürdü." dediğinde gülüşüm yüzümden silinirken bu sefer de Meriç güldü. Çağrı da "Bana karşı kaç sıfır olduğunu göstermeye artık parmaklarım yetmiyor." dediğinde gözlerimi devirdim.
Meriç elendiği için koltuktan kalktı. Montunu giyinerek ardımdaki kapıya yöneldi. Çıktığı gibi cebindeki sigara paketini çıkardı ve sohbet etmek üzere çalışanlara yönelmeden önce "İyi şanslar çırak." dedi.
"Biraz dinleneyim." diye Meriç'in koltuğuna oturduğumda Barlas'ın bakışları yüzünden üfleyerek tekrar kalktım ve Barlas'a yöneldim. Ona yaklaştıkça bakışları daha da üstüme dikildiği için şirince sırıtıp "Arkadaşımı alayım." dedim ve kucağına çıkmış olan kediye kollarımı sarmaladım. O sıra bacaklarına da temas ettiğim için hareketlerimi hızlı tutmuştum.
"Her hırsızlığa yanında kedi götüremeyeceğine göre başka taktiklerle girmeye çalış, derim."
Barlas'ın da neredeyse bir saat önce bana dediği gibi "Fikir istersem, sorarım." dedim.
Ters bir şekilde baktığında, ben de aynı şekilde baktım. Sabır isteyen bir nefes alıp verip yeniden başını koltuğa yasladı ve gözlerini kapatıp "Başla." dedi.
"İstediğim zaman başlarım." diyerek kapıya yöneldim. Emir kipi yüzünden ara ara depoda ne bulabiliyorsam kafasına atasım geliyordu. Bana kızgın olmadıkça, ve sevgili olduğumuz zamanlarda ne denli kibar olduğunu biliyordum. Kızgın halinin bile sınırları vardı, bağırsa özür diliyordu ama yine de naifliğine alıştığım adamla aramızın böyle olmasına karşı öfkeleniyordum. Tek suçlusu bendim ve yine hırsımı ondan çıkartmam haksızlıktı ama içimde ne derdim varsa onunla gidermeye çalışan bir kadın vardı. Onun sevgilisi olan kadın.
"Süreyi ben başlatıyorum ama yine de sen bilirsin." dediğinde mırıl mırıl ve memnuniyetsizce dediğini tekrar ederek dışarı çıktım. Hışırtıyı duymuştum, başını kaldırıp kapıya dönüp ardımdan ters ters bakmış olmalıydı ama umursamadım. Dışarıda olduğumuz süre boyunca kediye kollarımı sarıp üşümemesini sağlayarak Meriç'in elendiği kapıya doğru yaklaştım. Meriç adamlarla sohbet ederken göz göze geldiğimizde karton bardağını göstermek ister gibi kaldırdı ve muhtemelen çay isteyip istemediğimi sormaya çalıştı. Süremin ne kadar olduğunu bilmesem de canım çektiği için başımı salladım ve birbirimize doğru adımladık. O çayını bana verip kendisine yeniden almak için yönelirken ben de oyalanmamaya çalışarak çayı içtim ve çöpünü attıktan sonra yeniden kapıdaki yerimi aldım. Kediyi eşiğe koydum ve bu sefer hemen ardına takıldım. O ses çıkartıp ilerledikçe ben de ilerliyordum. Kedi, yaklaştığımız platformun sağından, yani Barlas'a yakın olan kısmından ilerlemeyi tercih ettiğinde dudağımı büzerek ben de peşine takıldım. Hem Barlas, çay içtiğim sürede mayışmış gibi görünüyordu. Başı sağ omzuna doğru kaymış, şakağını dirseği koltuğa yaslı eline yaslamıştı. Sonunda uyumaya başlamış olabilirdi. Gözlerimi baş ağrısı yüzünden uyuyorsa bile kaşları hala çatık olan Barlas'ın güzel yüzünden almaya çalışıyordum çünkü bu kadar ilerlemişken dikkatsizliğimin ses çıkarmasına sebep olmasını istemiyordum. Yine de ona bakmamak zordu. Bir de kaşları gevşer ve yüzlerce kez birlikte uyuduğum o huzurlu adama dönüşürse...
Yaklaştıkça Barlas'ın uyuduğuna emin olmaya başladığım için onun yakınına doğru ilerleyen kediyi takip etmeyi sürdürdüm. Biraz da... Ben de yakından bakmak istiyordum. Kedi Barlas'ın ayaklarının etrafında sürünerek dolaşmaya başladığında hala gözlerini aralamamıştı. İç çekme ihtiyacı hissetsem de nefesimi bile tutuyordum. Ellerim kaşlarına gitmek, çatılmanın izlerini gidermek istiyordu. Şu tek kişilik koltukta bile ertesi güne kadar uyuyabilirdik, eğer kucağına yerleşirsem. Şimdi yumruk şeklindeki eli, şakağına yaslıydı ama eğer kolları beni sarsa tenine değen ben olurdum. Şakaklarını ovuşturup onu sancılardan kurtarmaya çalışırdım.
Kızarmak isteyen gözlerimi ondan alıp dikkatlice önünden geçmeye başladım. Derken bileğimde elini hissettim ve vücudumu durdurmak bir yana hafifçe çektiğinde irileşen gözlerim ona dönerken diğer elim koltuğun kol kısmına yaslansa da üst vücudumun hafifçe eğilmesine engel olamamıştım. O da düşmeyeyim diye diğer eliyle de koltuğa yaslanan kolumu tutmuştu. Saçlarım omuzlarımdan vücuduna doğru dökülürken göz göze geldik ve bir süredir tuttuğum nefesimi titrekçe üfledim. Nefesim kadar titrek bakan gözleri yavaşça saçlarımda gezindikten sonra yüzüme çıktı. Dudaklarıma değdiği gibi de hemen geri gözlerime yükseldi ve yutkunduğunu görmek bir yana, duydum. Çağrı'nın gözleri hala bağlı olmalıydı, Barlas beni çektiği sırada ses çıktıysa da kediye yormuş olabilirdi. Zaten Barlas'a bu denli yakınken Çağrı'nın da uzağında kalıyordum. Baş başa bir sessizlik içerisindeydik ve ilk konuşan bu özgürlüğü bizden alacak gibiydi. Bu anımıza sadece kedi şahit oluyordu, o da sıcağın tadını çıkartmak dışında bir şeyle ilgilenmiyor olmalıydı.
İradem, gözlerimin arzusuna yenildi ve kaçtığıma yakalandım. Benim de gözlerim Barlas'ın dudaklarına doğru indiğinde bunu fark eden Barlas'ın bedenimi tutan parmakları sıkılaştı. Hapsetmek ister gibi tutuyordu. Dudaklarına baktığımı fark edişi, irademi güçlendireceğim kadar utanmamı sağlarken hızla yeniden gözlerine baktım ve ikimiz de titrek bir nefes daha alıp verdik.
Çağrı'nın "Hayret, bu sefer çalabiliyor galiba." diyen sesini duydum. Saniyelerimizi, bilmiyordum, belki de dakikalarımızı ses çıkartmayarak geçirmemiz Çağrı'ya bunu düşündürtmüş olabilirdi ama benim çaldığım tek şey geleceğimizdi. Kendimden, Barlas'tan, bizden çalmıştım ve onu bu denli özlesem de öpemediğim, öpmek istediğini görsem de denese durduracağımı bildiğim anlar bu acımasız hırsızlığımı su üstüne çıkartıyordu. Ama başkaları da benden çalmıştı...
Yutkunup biraz Çağrı duymasın ve kalabalığın içinde ama baş başa oluşumuz bozulmasın diye, biraz da sesimin titrediğini anlamasın diye fısıldayarak "Duymuş olamazsın." dedim. Nefesimi bile tutmuştum, parmak uçlarımda ilerlemiştim, uyuyor gibiydi, kedi ses çıkartırken beni ayırt etmiş olamazdı.
Sadece baktığında ve bir fısıltıyla bile sessizliği dağıtmadığında baktıkça tutuşlarından bile daha çok bakışlarına hapsolduğum için tekrar konuşma ihtiyacı hissettim. "Gözlerini falan açmış olmalısın. Hile." diye direndim. Bu denemede de yenilmiş olmaktan çok, şu an bakışlarına yenilmeye direniyordum. Kızgınken silah tutar gibi bakan gözleri şimdi şarjörün boş olduğunu gösteriyordu. Namlunun ardında bu sıcak kahverengi gözleri gizliyordu. Bana bakarken göz bebeklerinin büyümesi, baş ağrısı geçmiş gibi kaşlarının gevşemesi, yine de bu denli kasılmış çenesi, titrek bir nefes daha almamı sağlıyordu.
"Sesini duymadım." diye fısıldadı o da. Belli ki, o da bir süreliğine de olsa baş başa oluşumuzu bozmak istememişti.
"O zaman nasıl?" diye sorduğumda yavaş ama oldukça burukça gülümsedi. Kaşlarım kalkarken başı sol omzuna doğru dökülen saçlarıma doğru döndü. Burnu saçlarıma değerken gözleri bir yutkunma eşliğinde kapandı. İkimizin de kaşları yeniden duygu yoğunluğuyla çatılırken o kapalı göz kapaklarının ardında bu kokuyu doyasıya aldığı anıları görüyor olmalıydı, ben de mimiklerinin oluşturduğu yüz çizgilerinden akan özlemini görüyordum. Dirseklerim daha da kırılarak üst vücudum alçalırken istemesem de güçsüz düşmem yüzünden biraz daha ona yakınlaşır gibi oldum.
Sesimi duymamıştı. Kokumu duymuştu.
Titreyen dudağımın kenarını kemirdiğim bir süre boyunca bu anı onun bozmasını bekledim ama bozmadı. Burnu saçlarımda oldukça yavaş bir şekilde gezinmeye devam etti. Her zamanki gibi sırtını dönen olma zorluğunu üstlenerek "Yine de hile. Başkaları kokumu bilmiyor." diye fısıldadım. Hırsızlığa gittiğimiz yerlerde, sırf bu sebeple varlığımı fark edecek değillerdi.
Gözleri yavaşça aralanmadan önce bir soluk daha aldı saçlarımdan. Ardından başı yavaşça bana döndü ve kızarık gözlerle baktı. Muhtemelen benimkiler de kızarmıştı, engel olabildiğimi sanmıyordum. Buna ihtiyacı varmış gibi "Bilmiyor mu?" diye sorduğunda ne dediğimi fark ederek yutkundum. Duygu yağmurundan kaçmaya çalışırken doluya yakalanmıştım. Ondan başkasıyla olup olmadığımı soruyordu. Ben Çağrı sağ olsun iki senedir Barlas'ın hayatında en azından Çağrıların da bildiği bir kadının olmadığını öğrenmiştim. Birileriyle görüşmüş müydü, hala emin değildim, Çağrılar da bilemezdi. Bir kadına dokunmayı özlemiş miydi, başka tenlerle şansını denemiş miydi, beni unutmak için vücudundaki izlerimi silmek istemiş miydi, bilmiyordum. Sormak istiyordum ama cevap beni ona daha fazla âşık edebilirdi. Geçen iki yılın ardından bile aşkımın zaman kavramıyla tanışmamış olması biraz hüzünlü, biraz da iç ısıtıcıydı. Onu kaybetsem de, her yere kalbimde taşımak hem yara hem şifaydı. Ben sessizce bakarken "Başka kimse?" diye ekledi.
Belki de 'biliyor' demeliydim. Benden uzak durmasını kolaylaştırırdı. Belki de bu özlediğim bakışlardansa hep o kızgın bakışlara denk gelirdim, bu da benim ondan uzak durmamı kolaylaştırırdı. Yine de gözlerine bakarak kalbini kırmak istemedim. Zaten paramparçaymış gibi baktığı anlar oluyordu, her parçayı yeniden sızlatamayacak kadar güçsüz hissediyordum ben de. Onu ardımda bırakmak zorunda olsam da dönüp dönüp bıçaklamak zorunda değildim.
"Bilmiyor." diye itiraf ettim. Yokluğuna bile sadık kalmıştım. Ondan başkasıyla denemek bir yana aklımdan bile geçmemişti.
Kaşları anlık bir mimik olarak kalkıp alçalırken kasılmış çenesi gevşedi ve gözlerinden bulutlar geçti. Dudağı kıvrılıp gevşedi ve cevap verdiğim ana kadar nefesini tutmuş olsa gerek titrekçe üfledi. Sanki tek bir cümlemle tüm kalp kırıklarından özür dilemişim ve daha da garibi o da affetmiş gibi baktı. Onun olmasam da başkasının da olmadığım için minnettar gibiydi. Bileğimdeki başparmağının tenimi okşadığını hissettiğimde kalbim alarmlar verirken neyse ki kulağımda zonklayan atışlara Barlas'ın telefonunun alarmı da eşlik etti. Gözlerimiz kırpışarak Barlas'ın bacağından koltukla arasına düşmüş telefona döndükten sonra tekrar birbirimize baktık.
Çağrı, "Hah, süre bitti." dediğinde geri çekilmek istediğim gibi Barlas ellerini üstümden çekti ve hızlıca birkaç adım geriledim. Ellerim saçlarıma doğru giderken ona ardımı döndüm ve saçlarımı omuzlarımdan geriye ittim, birkaç kez yüzümü ovuşturdum. Çağrı'nın yaklaşan adım seslerini duyabiliyordum.
"E buradasın hala. Çalamadın mı yine?"
Yüzümdeki ifadeden kurtulduğumu umarak ellerimi yüzümden çektim ve sesimi temizleyip yetmezse diye hatta öksürdüm ve elimi dudağımdan çekerken "Yok, geç kaldım." diye mırıldandım. Çağrı üstüme gelecekmiş gibi sırıttı ama yaklaşırken gözleri benimle, ardımda kalan Barlas arasında döndükten sonra duraksayıp "Ha, peki." dedi. Ne olduğunu anlayamasa da bir şeyler olduğunu anlamış gibiydi. Belki de ardımda kalan Barlas uyaran bakışlar atmıştı, bilmiyordum ama üstüme gelmedi.
Barlas "Seçenekleri her zaman sen belirle." dediğinde dudağımı yalayarak gözlerimi karşı duvarda gezdirdiğim birkaç saniyenin ardından ne kadar beklersem bekleyeyim hazır olmayacağımı bildiğim için derin bir nefes eşliğinde yeniden Barlas'a döndüm. Koltuktan kalkmış, bir eli ensesini ovuştururken Meriç'in elendiği kapıya doğru ilerliyordu. Bulunduğu açı gereği dışarıda limana yakın bir noktada çay içerek sohbet eden Meriç'i gördü ve işaret parmağını avucunda çayı kastederek çevirdi. Çay istemeyi bahane ederek oyalandıktan sonra yavaşça bana döndü ve o da sesini temizledi. Göz göze geldiğimizde dudağımın kenarını kemirmeyi bıraktım. Konuşmak için aralanan dudakları duraksadı ve dudağını yalayıp gözlerini kaçırdı. Yeniden sesini temizleyip gerilmiş boynunu rahatlatmak ister gibi esnettikten sonra tekrar baktı. "Tüm hile hurdalar serbest dedim ama hala benim kurallarımla oynuyorsun."
Yaratıcı fikirler bulamayacağım kadar darmaduman olmuş haldeydim ama dediğini çok anlamışım gibi başımı salladım. Hiç de anlamadığımı fark etti ve iç çekerek yaklaştı. O yaklaştıkça, heyecan da yaklaştığı için sağ ayağıma doğru yaslı duran vücudum kasılarak doğruldu ve belimin ardında ellerimi birleştirip parmaklarımı sıkmaya başladım. O da çok yaklaşmadan güvenli bir noktada durdu ve "Hırsızlar zili çalmaz Asya." dedi. Ve kapıdan girmezlerdi. Kapıları gösterip beni yanıltarak yönlendirmişti ama sonra da 'tüm hile hurdalar serbest' demişti. Yani, kapılar dışında da yol arayabilirdim ama ben hep dikkat dağıtarak kapılardan girmeye çalışmıştım. Hala konteynerların ardına varacak kadar ilerleme kat edememiştim ama belki de başka bir giriş yolu vardı. Üç kapı etrafında dönüş durmuştum, dışarıdan oraya ulaşmaya çalışmamıştım.
Anladığımı fark ettiği için yavaşça başını salladı ve "Tekrar." diyerek koltuğa yöneldi. Neredeyse yığılır gibi kendisini koltuğa bıraktı. Dirseğini kol kısmına yaslayıp elini alnına götürdü ve ovuştururken gözlerini kapattı. Benim bile biraz önceki anlar yüzünden başım çatlamak üzereydi, hâlihazırda migreni tutmuş onu düşünemiyordum. Sesi yeniden yumuşak bir tını almıştı, o da farkında olmalıydı. Belki de şu saniyelerde gardını yeniden üstüne almaya çalışıyordu.
Kapıya yöneldim. Çıkacağım sırada "Önce çayını iç." dedi. Omzunun üstünden baktığımda Barlas'ın elini alnından çektiğini, Meriç'in de elinde tepsiyle çay getirdiğini gördüm. Meriç yaklaşırken Barlas varilleri gösterdi. "Üşümüşsün." demekle yetindi. Tenime dokunduğu sırada hissetmiş olmalıydı. O anlar kanımın çekilmesini sağlamıştı ama bir yandan da dışarıda oyalanırken üşümüştüm. İnat etmeyerek içinde alevlerin yükseldiği varile yakınlaştım ve ellerimi uzatıp hızlıca ısınmaya çalıştım. Üşüdüğümü anladığı zamanlarda ellerimi ellerinin arasına alamaması benim kadar onu da yoruyor mu, diye merak ettim.
Çağrı tepsiyle yaklaşan Meriç'e gülerek "İşte çetemizde işe yarayabileceğin bir iş kolu." dediğinde Meriç gözlerini devirerek tepsiyi bir bardak almak üzere olan Çağrı'dan kaçırdı. Barlas'a yakınlaşacakken Barlas beni gösterdi. O yüzden tepsiyi bana yaklaştırdı ve ilk çayı alıp gözlerim Barlas'tayken dudaklarıma götürdüm. Barlas ise dalmış gibi karşı duvarda bir noktaya bakıyordu. Kedi yeniden kucağına atlamış, yerleşmişti. Sanki bana nispet yaparmış gibi çekik sarı gözlerini kısıp gevşetiyordu. Barlas'ın düşüncelere boğulmuş olması normaldi. Onu istemiyormuş gibi davranan kadın, dudaklarına bakıyor, ondan başkasını istememiş olduğunu itiraf ediyordu. Yüzümde gizlediğim daha fazla duyguyu da görmüş olabilirdi ve yine de ona tüm kapıları kapatmaya çalışmamı idrak etmekte zorlanıyor olmalıydı. Kalbim, onun için ezilip bükülürken Barlas kendisine uzatılan tepsiyi fark ederek gözlerini kırpıştırdı ve bir çay aldı. Çağrı o sıra Meriç'in kuyruğu gibi peşinden gidiyordu. "Kanki tamam küsme ya. Her hırsızın bir çöküş dönemi vardır. Sen de üstesinden gelirsin."
Meriç yeniden tepsiye uzanmaya çalışan Çağrı'ya sırtını dönüp "Şerefsiz, ne bileyim kedi olabileceğini. Bin yıl konuşursun şimdi. Ben de sana çay mı vereceğim için ısınsın daha rahat uğraş benimle diye? Git kendin al." dedi.
"Bak çalarım çay bardağını, iyice gücenirsin, özgüvenini kaybedersin."
"Çağrı bir sikti..." diyeceği sırada bana baktı ve sıkkın bir nefes alıp verdi. O sıra Çağrı bir çay bardağını çalıp sinsi sinsi gülerek uzaklaşınca Meriç başını geriye atıp sinirle inledi. Gülesim gelse de his yoğunluğu yüzünden burukça gülümsemekle yetindim. Gözlerim ezbere dönüp durduğu gibi yine Barlas'a döndü ve göz göze geldiğimizde ikimiz de aynı anda bakışlarımızı kaçırdık.
Meriç, oturduğu tekerleğe geri dönüp höpürdeterek çayını içen Çağrı'ya ters ters baktı. Çağrı sesli bir şekilde yutkunup 'Yarabbi şükür' der gibi "Oh." dedikten sonra sırıttı. "Eline sağlık Meriç kardeşim."
"Şunu bir kere yanılt da yeniden bir saat kazan lütfen." dediğinde gözlerim Meriç'e döndü. Hala yanıltamadığımı fark ettiğim için dudağımı memnuniyetsizce büzdüm ve nefesimi burnumdan üfleyerek Çağrı'ya baktım. Çağrı ikimizi de yenmiş olmanın getirdiği keyifle ve sinir bozucu bir sesle çay içiyordu.
Çağrı'yı yanıltabileceğime dair umudum bitmişti ama neyse ki bitmek bilmez bir inadım vardı.
Çayım bitip de yeterince ısındıktan sonra dışarı çıktım. Deponun konteynerlarının olduğu ucuna doğru dışarıdan dolanırken ellerim ceplerimdeydi. Tavana yakın pencereler dışında sandığım gibi bir kapı falan yoktu ki!
Sinirle inleyip inceleyerek dolaşmaya devam ettim. Birikmiş karları da sağa sola iterek yerde bir kapak aradım. Barlas, bunu diyerek de beni yanıltmadıysa buraya girmek için başka bir yol olmalıydı! Pimpirikliği yüzünden tavana yakın camlardan bahsetmediğini düşünüyordum. Bir anda Batman'e ya da gerçekten Robin Hood'a dönüşüp camlardan atlayamazdım, Barlas da böyle bir ihtimali önermezdi. Yavaşça gülümsedim. Çayı bile önce bana yönlendiriyordu.
Gülümsemem birkaç saniye içerisinde silindi ve omuzlarım düşerken gözlerimi sımsıkı kapatarak başımı eğdim. Keşke hoşuma gidip durmayı bıraksaydı...
Gözlerimi geri açıp karları iteklemek bir yana neredeyse tekme atarak iteklemeye devam ettim. Ayağımın ucu bir şeye çarptığında bir yandan da acıdığı için yüzümü buruştururken "Nesin sen?" diyerek eğildim. Elimle de karları ittirdikten sonra gördüğüm şeyle yüzüm aydınlandı. Bir kapak vardı! Bu deponun, konteynerların arkasından inilen bir alt katı olmalıydı. Kapağı güçlükle açıp kenara koyduktan sonra gördüğüm dikey merdivenle sırıtışım genişledi. Dikkatli bir şekilde merdivenlerden indikten sonra açtığım kapaktan gelen ışık dışında karanlık olan odada demir raflara çarpmamaya dikkat ederek merdivenleri bulmaya çalıştım. Merdivenlerden de üst katın ışığı loş bir şekilde ulaştığı için karanlığı dağıtan ışığı gördüğüm gibi sessizce oraya yöneldim. Merdivenlerden de ses çıkartmamak için neredeyse uçarak ilerledikten sonra konteynerların ardına çıktım. Dişlerimi sıkarak sessizce gülerken ellerimi çırpmaktan son anda vazgeçtim. Buraya kadar varıp el çırptığım için yakalanmak istemezdim.
Konteynerların ardındaki duvara yaslı demir raflarda vidaları buldum. Telefon zil sesi duyduğumda ses konusunda rahatlayarak uzandığım raftan kutuyu çektim. Kutunun altından da tutarak bir anda dökülme ihtimallerini yok ederek yeniden merdivenlere yöneldim. O sıra Barlas'ın "Efendim?" dediğini duydum. Telefonla konuşuyor olmalıydı. Merdivenlerden ineceğim sırada "Efendim Minel?" diye tekrar ettiğini duyduğumda mıh gibi dikildim. Gözlerim irileşerek ileride bir noktada takılı kalırken dikkat kesildim. Aşağı inmeli, sürem bitmeden diğer kapılardan elimde vidayla girmeliydim ama bu süreçte ne konuştuklarını duyamazdım! Nasıl olsa girme yolunu bulmuştum, sürem biterse ses çıkarmadan geri giderdim ve tekrar denerdim.
Hayır yani, niye arıyordu ki? Ne diye arıyordu? İçli köfte hazır, gelin alın, mı diyecekti? Belli ki numarası Barlas'ın telefonunda kayıtlı değildi çünkü önce 'efendim' diyerek açmış, kim olduğunu öğrenince ismiyle tekrarlamıştı. Belki de o da beni gıcık etmek için tekrarlama ihtiyacı duymuştu. Kız Barlas'ın numarasını nereden bulmuştu? Böyle herkese numarasını veriyor muydu yoksa Minel 'herkes' değil miydi? Şimdi kutudan çıkartıp vidaları katır kutur yemek istiyordum. Dişlerimi öyle sıkıyordum ki belki de bunu başarırdım.
"Yok, mahallede değiliz."
Gözlerimi devirdim. Karşılarına çıkmak bir yana, randevuyla mı yemek siparişi getiriyordu? Çağrı hevesle "İçli köfteler mi?" diye sorduğunda vidaları yemekten vazgeçtim, her birini Çağrı'ya atasım vardı.
Barlas Çağrı'ya cevap vermedi ama kız ne sorduysa, "Geç döneriz akşam." dedi. Belki de şimdi olmasa bile döndüklerinde, konu yemekse yemeği vermeyi önermişti.
Çağrı, "Ben gider gelirim hemen." dedi.
Barlas, "Eline sağlık, sağ ol ama sen yersin artık. Afiyet olsun." dediğinde bir elimle kutuyu tutmaya devam ederken diğerini yumruk şekline sokup Barlas'ı hayal ederek havaya vurdum. O sıra üst dudağımı da dişlerimin arasına aldığım için Barlas görse muhtemelen yıllarını bir cadıyla sevgili olarak geçirdiğini düşünürdü. Şu kibarlığı beni delirtiyordu! Kıza ters ters cevaplar verip telefonu kapatmasını istiyordum ama herkese olduğu gibi kibar konuşuyordu. Eline sağlık, afiyet olsun, dediğine göre konu gerçekten yemekti. En azından başka bir konu için aramamıştı.
Çağrı, "Niye öyle dedin, ben alırdım ya..." diye sızlandı. Barlas, "Sağ ol, sağ ol. İyi günler." dedikten sonra telefonu kapatmış olmalıydı ki "Oğlum bu kız benim numaramı nereden buldu?" dediğinde rahatladım ve yumruğum gevşedi. O zaman numarasını Barlas vermemişti ve o da garipsemiş gibi sormuştu.
Çağrı, "Geçen gün benden istedi." dediğinde yumruğum yeniden sıkarken vida kutusunu tutan elimi de sıkmış olmalıydı ki kartonu yırtılan kutudan vidalar teker teker demir merdivenlere doğru düşmeye başladığında gözlerim yeniden irileşti. Yaklaşık otuz saniye boyunca vida düşme sesini dinledik. Artık bir işe yaramayacak olsa da hareketsiz kaldım.
Sessizlik oluştuğunda Barlas, "Bitti mi?" diye sordu.
Dudaklarımı neredeyse bükerek "Bitti." dedim. Kutudan birkaç vida daha düşünce gözlerimi kapatıp başımı eğdim ve "Şimdi bitti." dedim. Yüzümü buruşturup "Polisi bizzat ben arayayım." dedim. Bu ders değil, iş olsa ev sahibine bırakmaz, ben polise teslim olurdum bu utançla.
Çağrı gülerken Barlas da keyifli bir sesle, "Tekrar." dedi. "Ama o vidaları topla önce."
"Oha, mümkün değil." diyerek yüzlerce vidaya baktım. Akşam kafes dövüşlerine bile geç kalabilirdim. Sesim iyice mutsuz bir hal alırken "İhtiyaç duyduklarında gelsinler yerden alsınlar işte, niye toplayalım?" diye şansımı denedim. Zaten adama 'vazgeç benden, başka denizleri uzaktan izlemezsin en azından' dediğimin ertesi günü başka denizler dan diye ortaya çıkıyordu, bir de vida mı toplayacaktım?
Barlas güldüğünde büktüğüm dudaklarım düzelirken gözlerim ardını göremesem de olduğu yöne doğru döndü. Beni korkutmak için 'topla' demiş olmalıydı. "Biz sonra toplarız. Başka vida kutusu olmalı orada." dediğinde bir basamak indiğim merdivenden geri çıkıp raflara bakarak doğruluğunu teyit ettim. "Evet."
"Tamam, tekrar dene ama bu sefer kutu sağlam kalsın."
Nereden girdiğimi anlamasınlar diye yine kapıdan çıkmak üzere ilerlemeye başladım. Konteynerların yanından ilerlerken başı bana dönük sırıtarak bakan Barlas'la göz göze gelince hala elimde tuttuğum kartonu eğip büktüm ve kapıdan çıkmadan önce varilin içine attım. Gözleri üstümde olan Barlas'a ters bir şekilde "Ne?" diye sordum.
Sırıtışı genişlerken göz kırparak başını salladı ve "Ne, ne?" diye sordu.
"Ne bakıyorsun?"
Bir anda "İçli köfte sever misin?" diye sorduğunda yükselen nabzımla birlikte kaşlarım kalkarken dudaklarım da aralandı. Şimdi paketi patlattığım gibi suratına bir yumruk patlatacaktım. Yüzümdeki dehşet ifadesine neredeyse gülecekken dudaklarını yalayarak kendisini durdurdu ve başını onaylar şekilde salladı. Sevdiğimi biliyordu ve Minel'le yaptıkları telefon konuşmasını ima ediyordu. Minel gerçekten Çağrı'nın siparişi gibi içli köfte yapmış olmalıydı. Barlas da bu telefon konuşmasını dinlediğimden emindi. "Evet, seversin."
"Nefret ediyorum." dediğimde alaylı bir şaşırmayla "Zevklerin mi değişti?" diye sordu. "Evet. Var mı başka sorun, hemen cevaplayayım?" diye ters bir şekilde sordum.
Ellerini aralık bir şekilde oturduğu bacaklarının üstünde kavuşturup güleç bir suratla hafifçe omuz silkti ve başını iki yana sallayıp "Yok, şimdilik yeterli." dedi. Gıcık tavrına karşı gözlerimi kısarak baktım. Telefonu tekrar çalmaya başladığında gözlerim gevşemek bir yana irileşirken ilgim hemen değişti. Telefonunun ekranını göremesem de dudağımın kenarını kemirerek baktığım birkaç saniye ardından hareket etmediği için gözlerimi Barlas'a çevirdim. Elinde telefon sırıtarak bana baktı ve başıyla kapıyı gösterdi.
"Sen dersine geç çırak."
Kim arıyordu ki? Kız bir bahane bulmuş, yeniden arıyor olabilir miydi? Belki de 'neredeyseniz ben getireyim' diyecekti. Öyle bir yüzsüzlüğe sahip gibiydi.
"Biraz ısınacağım." diyerek varillere yakınlaştım. Bakmaya devam ettiğinde "Ne var? Üşüdüm." dedim. Yamuk bir şekilde sırıtarak 'öyle olsun bakalım' der gibi başını salladı ve gözleri telefonunun ekranına döndü. Çağrı sonlandı ve birine mesaj atmaya başladı. Gözlerim üstündeyken ellerimi varile uzattım. Buz kesmiştim ve bunun havayla alakası yoktu. Belki de Minel değil, bir başkası aramıştı ama beni şüphede bırakmak için geri aramıyor, mesaj atıyordu. Başını kaldırmadan gözlerini bana çevirdiğinde sesimi temizleyerek gözlerimi kaçırdım ve "Isındım." diyerek kapıya yöneldim. Telefonla konuşmayacaksa beklemenin anlamı yoktu.
Telefon tekrar çalmaya başladığında kapıya varmıştım ama duraksadım. Yüzüm hafifçe buruştu. Ulan demin arasana be kızım be!
Barlas'ın "Efendim?" diyen sesini duyduğumda dudağımı kemirerek yavaşça o tarafa döndüm. Keşke birkaç saniye daha bekleseydim ya! Niye hemen 'ısındım' deyip yolumdan dönmüştüm?
Barlas'ın gözleri bana döndüğünde karşı tarafı dinliyordu. Şirince sırıtıp "Gidiyorum." dedim. Başını onaylar şekilde salladı ve gitmeyişime baktı. Telefondakine "Ha, öyle mi?" diye sordu ve koltuktan kalktı. Gözlerim bana yaklaşmasını izlerken gerginliğim arttı ama bir yandan da o yaklaştıkça telefonun ucundaki kişinin sesini duymayı umduğumdan gerilemedim.
Karşıma dikildiğinde kaşlarımı kaldırdım. O da kaşlarını kaldırdı. Kedi olsam kulaklarım şimdi telefona dönük olurdu. Başımı da hafifçe çevirmiştim. Sırıtışında dilini gezdirerek beni izlerken gözleri de kısılmıştı. Karşı tarafın sesi o kadar az geliyordu ki dışarının gürültüsüyle birleşince hiçbir şey duyamıyor, cinsiyetini algılayamıyordum!
Bir elini kapı pervazına yaslayarak bana doğru eğildi ve telefonu omzuna doğru indirip karşı taraf duymasın diye fısıldayarak "Bir sorun mu var?" diye sordu.
Yutkunup "Yeni planımı düşünüyorum." diye yalan söyledim.
Çenesinin ucuyla olduğum yeri gösterip "Burada mı?" dediğinde hızla "Evet," dedim. "İstediğim yerde düşünürüm." derken gözlerim telefona doğru indi. Karşı taraf bir şeyler söylüyordu ama çıtırtılı, dijital bir ses dışında hiçbir şey duyamıyordum.
Gözlerim tekrar Barlas'a döndü. Başını onaylar şekilde sallayarak geniş sırıtışı eşliğinde bir adım geri çekildi. Telefonu tekrar kulağına yaslayıp "Bunları uzun uzun konuşmalıyız." dediğinde gözlerimin irileşmesini izledi ve sessizce güldü. Gözlerimi kırpıştırarak düzeltip sesimi temizlerken dudağımın kenarını yalayarak bakışlarımı kaçırdım. Birazdan parmaklarımı kütletip boynumu esnetmeye başlayacaktım. Hemen ardından da Allah ne verdiyse saldırabilirdim.
Göz ucuyla kapının kapandığını gördüğümde bakışlarım hızla Barlas'a döndü. Şirin sırıtışında gözlerini kırpıştırıp telefonu kulağından uzaklaştırdı ve "Esiyor, planın bitince geri açarsın." dedi. Pislik telefon konuşmasını dinlemeyeyim diye yapıyordu!
Ben de şirince sırıtmaya çalıştım ama kasılan çenemle birleşince isterik bir sırıtış olarak görünüyor olmalıydı. Kollarımı göğsümde birleştirirken "Evet, tabi." dedim ve son ana kadar o sırıtış ile bana bakmayı sürdürerek kapıyı kapattı. Kapı kapandığı gibi sinirle inleyip ardıma döndüm ve sırtımı yasladım. Ayağımla yerde ritim tutarken çatık kaşlarımın altında öfkeli gözlerle etrafı izledim. Bu Minel'in kesinlikle Barlas'ta gözü vardı. Barlas da bekârdı...
Sevgili olduğumuz dönemlerde, Barlas her yerde aşkını haykırarak gezse bile kıskançlığım bir hayli hat safhadayken bir de onun hiçbir şeyi olarak uzaktan izlemek çok yorucuydu. Hesap soramazdım, sesli bir şekilde kıskanamazdım, peşine düşemez, bir şeylere engel olmaya çalışamazdım. En azından tekrar yollarımızı ayırana kadar onu biriyle yan yana görmemeyi umuyordum. O zaman bu çetede barınamazdım ve kardeşimi kurtarmak için tek çarem Ata'ya boyun eğmek olurdu. Tek sorun bu da olmazdı. Barlas'ı başka bir kadınla düşünemiyordum. Hangi kadını hayatına alsa, dünyanın en şanslı kadını ederdi, çok iyi biliyordum. Benim bile hala üstüme titrer gibi davrandığı anlar oluyordu, içimi kıpır kıpır ediyordu, yeniden biriyle sevgili olsa o kadını nasıl hissettirdi... Ya da ben nasıl hissederdim? Yokluğuna direnmeye çalışıyordum ama bir başkası için var oluşuna dayanabilir miydim?
Kapı tekrar açıldığında sırtım yaslı olduğu için geriye doğru sendeledim. Kollarımı göğsümden çözüp pervaza tutunmaya çalıştım ama bir kol belime dolandığı için düşmemek amacıyla çabalayışım boşunaydı. Başım Barlas'ın göğsüne yaslanırken diğer eli de karnımın üstüne vardı ve düşeceğimi sanmasıyla çatılmış kaşları göz göze gelişimizle gevşedi. Anlık gerginliğinin tutmasını sağladığı nefesini yavaşça üfledi ve ikimizin de gözleri yeniden birbirimizin dudaklarına indiği gibi temaslarımız eksildi. Ben pervazdan tutunarak doğrulurken o da düşmememi sağladığı ellerini üstümden çekti ve ona dönüp telaşla yeniden dışarıya doğru adımladım. Yanlışlıkla yakın durduğumuz anlardan birinde iradesiz davranmaktan korkuyordum.
Barlas sesini temizledikten sonra alarmı çaldığını gösterene kadar duymadığım telefonu kaldırdı. "Süren bitti, ne yapıyorsun?"
O kadar düşünmüş müydüm? Dakikalar boyunca, kara kara? "Şey..." diyerek cevap düşündükten sonra hafifçe omuz silktim. "Sürenin başladığını bilmiyordum."
"Oyalanma." dedikten sonra tenime baktı. Yanaklarım kızarmış olmalıydı. "Geç ısın, öyle tekrar dene." diyerek içeriyi gösterdiğinde "Yok. Süre başlasın, hadi." diyerek direkt deponun arkasına giderek ne yapacağımı göstermemek için elenene kadar Meriç'in yakınında oturduğu kapıya doğru ilerledim. Kar yağmaya devam ettiği için ve etrafta benim dışımda pek insan dolaşmadığı için iyice biriken karları öfkeyle eze eze ilerledim. Karla birlikte hava yumuşamıştı, hoş bir hissiyatı vardı. Karı izlemeyi de, karda yürümeyi de çok severdim fakat zihnim bu kadar karalar bağlamışken hayatı romantize de edemiyordum.
Aynı taktikle aldığım vidalarla yeniden merdivenlere yöneldim ama kafam karman çorman olduğu için Çağrı "Duydum." dediğinde duraksadım. Adım seslerinden sonra gözlerinde hala atkıyla konteynerların ardından gözüktü ve beni gösterdikten sonra atkıyı gözlerinden kaldırdı. Depoyu ezberlemiş olmalıydı ki gözleri kapalı ilerlemesine rağmen herhangi bir şeye takılmamıştı. Depoya defalarca kez gelmiş olmalarına karşın, bunu hırsızlık için gittikleri her yerde de yaptıklarını biliyordum. Bir gördüklerini, bir daha göremeyecekmiş gibi dikkatle inceliyorlardı. İşleri bunu gerektiriyordu.
Barlas, "Bugünlük yeter." diye seslendiğinde üfleyerek vida kutusunu rafa koydum ve omzumu da raflara yasladım. Kafam karışmasa belki bir şansım olurdu ama aklım Barlas'tayken dikkatli olmak zordu. Ona diyordum ama benim de çıktığımız işlerde aynı sebeple işi batırmam mümkündü.
Çağrı, "Oh be." dedi ve Allah'a teşekkür eder gibi ellerini kaldırıp tavana baktı. "Beni bu kızıl şeyin gazabından kurtardın. Köleliğim bitti."
Gözlerimi devirerek aksi yöne dönüp yeniden raflara yaslandım. Böylelikle son on dakikamı da kaybetmiştim. Bir kere bile olsun Çağrı'yı yanıltamamıştım. Yanlış yeri göstermese ama hırsızlığı tamamlayabilsem de yanılmış olacaktı, onu da yapamamıştım.
"İkinci derse geçiyoruz."
Barlas 'bugünlük yeter' dediğinde tüm derslerin bittiğini düşünmüştüm ama 'sessizlik' denemelerinin bittiğini kastetmiş olmalıydı. Zaten erken saatte buluştuğumuz için ancak öğlen olmuştu. Yine de şimdiden günün bitmesini isteyecek kadar yorulmuştum. Ve daha kafes dövüşlerdi vardı. Ata da kafes dövüşlerinden sonra yanına gelmemi, konuşacağımızı sabah bir mesajla hatırlatmıştı. Allah bilir ne konuşacaktı...
Kapıları kapattıktan sonra yine Barlas'ın önünde toplandık. Montumu yeniden çıkartmıştım. Buraya gelmeden önce rahat bir şeyler giyin dedikleri için tayt ve kısa sweatshirt giyinmiştim. İçinde de crop tshirtüm vardı. Rahat olduğu şüphesizdi ama kol hareketlerime göre belim açıldığı için ara ara tenim üşüyebiliyordu. Barlas kazakla gelmesine karşın bir dolaptan tshirt almıştı. Gözleri bana döndüğünde giyineceğini anlayıp ardıma dönmüştüm. Tenini elbette ki biliyordum ama heyecan verici olan da buydu. Ona dokunmanın, onu yaşamanın ne demek olduğunu bilip uzaktan bakmak zordu. Eskiye kıyasla daha heybetli bir vücudu vardı, geçen iki yıl içerisinde vücut kasları gelişmişti ama sevgili olduğumuz dönemde de vücudu kaslıydı. O uzanırken ve üstünde olduğum zamanlarda, gözleri beni yiyip bitirirken karın kaslarında dudaklarımın gezindiği anları hatırladığımda ona bakmamakla yetinemeyip ellerimi yüzüme örttüm. Barlas'ın da aklına hiç yakınlaştığımız anların gelip gelmediğini merak ettim. Bir adamı her yönden özlemek nefesimi kesiyordu.
"Tamam." dediğinde ardıma döndüm ve tshirtüne baktım. Kasları kumaşı gererken dövüş alanına yaklaşıyordu. Gözlerimi ondan alıp önceden konuşmuş olsalar gerek poşetten kırmızı ve mavi küçük bayrak şeklinde sarkan yapışkan materyaller çıkartan Meriç'e çevirdim. Barlas izah etti. "Sırtımıza yapıştırıp birbirimizin bayrağına ulaşmaya çalışacağız. İlk ulaşan kazanır."
Meriç'le ikisini gösterip "Siz Kafes dövüşlerinin finalistisiniz. Biriniz kaç maçtır şampiyon. Nasıl dövüşte sizi yenebilirim?" diye sızlandım.
Barlas "Dövüşeceğiz, demedim." dedi. Sadece denge, refleks ve hız ölçülecekti. Güçle ilgili olsa zaten özellikle de Barlas'ı yenmemin imkânı yoktu. Bir yandan da, en çok Barlas'ı yenebilecek olmalıydım çünkü üstümde güç kullanmazdı.
"Ben Meriç'le, sen Çağrı'yla ringe çıkacaksın. Kazananlar birbiriyle yarışacak."
Çağrı, "Bakalım rakibim kim?" dediğinde dirseğimi karnına geçirirken "Sessiz olmaya benzemez bu." dedim. Şimdiden kazanmış gibi davranıyordu. Peki, hırsız sessizliğine henüz sahip olmayabilirdim ama reflekslerim iyiydi. Ben de o Kafes dövüşlerinin hakemiydim, kendimi korumam gereken yıllar tecrübe katmıştı.
Dövüşeceğimizi anladığım için terleme ihtimaline karşın "Ben de çıkarsam iyi olur o zaman." diyerek sweatshirtü gösterdim. Altındaki crop tshirtle kalabilirdim. Barlas omzunun ardındaki konteynerları gösterince ilerlemeye başladım. Yanından geçtiğim sırada kolumdan tuttuğu için duraksadım. Vücutlarımız aksi yönde yan bir şekilde dururken "Ne var ki altında?" diye sordu. Çantamdan yanıma bir şey alıp o şekilde giyinmeye gideceğimi sanmış olmalıydı ama öylece ilerlediğimi görünce kaşları hafifçe çatılmıştı. Anlayamayarak "Niye?" diye sordum. Dudağını yalayıp gözlerini etrafta gezdirdikten sonra sesini temizleyip tekrar bana baktı ve hafifçe yüzlerimizi yakınlaştırdı. "Söyle işte."
Kaşlarım hafifçe kalkarken dudaklarım kıvrıldı ve "Meriçleri mi kıskanıyorsun?" diye fısıldayarak sordum. Barlas baskıcı bir erkek arkadaş olmamakla birlikte, hat safhada kıskançlığa sahipti ve belirli kıyafetlere karşı tansiyonu falan düşebiliyordu. Ben de zaten onun tatlı kıskançlığını görmek için şaka yapmak dışında fazla açık giyinen biri değildim. Şimdi sweatshirtü çıkarıp sporcu atletiyle vesaire dönmemi istememiş olsa gerekti.
Yüzünde saniyeler içerisinde değişen yüz beş ifadeyi izledim. En sonunda ters bir şekilde bakıp "Yanında uygun bir şey yoksa tshirt verebilirim, diyecektim." diyerek tepkisini meşrulaştırmaya çalıştı. Yüzünü buruşturup "Ayrıca onlar benim kardeşim." dedi ama "Sadece..." diyerek cümleyi sürdürdüğünde ne diyeceğini bilemediği için gergin dudakları ardında dilini çiğnedikten sonra nefesini burnundan üfleyip "Tshirt istiyor musun, istemiyor musun?" diye sordu.
O söylemese de, ben anlamıştım. Arkadaşlarına güvenmediğinden değildi de, beni sakınmak istediğindendi. Zamanında da öyle söylerdi. Bu kadar hoşuma gitmemesi için kalbime bıçak batırmak istedim. Bir yanım o da kıskandığını kabul etmemeye çalışırken, ben de 'Sana ne?' deyip aramızı bozmam gerektiğini düşünüyordu ama yeterince mesafeli halimiz içimi sızlattığı için daha fazlasını sağlamayıp "Yok, sağ ol." dedim. Dudakları aralandı, ısrar edecek gibi oldu ama sıkkın bir nefes alıp vererek kolumdaki elini çekti ve huzursuz bir şekilde bakmak dışında bir şey söylemedi. Karışmaya hakkı olmadığını düşündüğü için köşeye sıkıştığını görebiliyordum, biraz olsun telefon eziyetinin karşılığını almasını sağlardı. Gözlerimi son ana kadar üstünde tutarak yanından geçtim ve önüme dönüp konteynerlara vardım. Görünmeyeceğim bir araya geçtiğimde sırıttım. Şu an içi içini yiyor olmalıydı. Nasıl ki ben telefonun hesabını soramazken pis pis sırıtmıştı, şimdi de ben sırıtıyordum. Tabii ikimiz de aksini dilerdik, hatta zaten hala sevgili olsak birimiz yanlış anlamadan diğerimiz düzelterek içini rahatlatırdı ama hal böyle olunca başka çare de kalmıyordu.
Konteynerların arasından çıktığımda Barlas çoktan olduğum yere bakıyordu. Hatta başını da geriye doğru eğmiş, sesleri duyduğu gibi merakla bakmıştı. Üstümde crop tshirt olduğunu gördüğünde rahatladığını yüz ifadelerinden gördüm ama ona yaklaştıkça çenesi yeniden kasıldı çünkü sporcu atleti olmasa da vücut hatlarımı gösteren bir croptu. En azından dolu yağmadığını görüp rahatladıktan sonra yağmurdan da rahatsız oluşunu anbean görmüştüm.
Dilini dudağının kenarında gezdirerek gergin bir şekilde baktığı birkaç saniyenin ardından gözlerini gözlerime çıkarttı. Vücudumu izlemesi yanaklarımı kızartmış olmalıydı ama onun bu detaya takılamayacak halde oluşu işimi kolaylaştırıyordu. Gözlerini üstümden alıp "Meriç git sigara iç kardeşim." dedikten sonra Çağrı'ya baktı. O sıra sessizce gülerek yanına varmıştım. "Sen de çay falan iç."
Meriç, "Sigara mı? Gerçekten mi? Sigara içtiğimi gördükçe beni dövesin geliyor, şimdi 'iç' mi diyorsun?" diye şaşkın bir şekilde Barlas'ı gösterdi. Çağrı, "E ama Asya'yı yenecektim?" dediğinde Barlas elleri belinin iki yanında, sıkkın nefes alıp vererek çenesinin ucuyla kapıyı gösterdi. "Duydunuz, hadi."
Çağrı üzgün bir şekilde bana baktığında Barlas daha yüksek sesle "Hadi." dedi. Çağrı'nın da alıcı gözle baktığı yoktu tabii, yenemeyeceğini düşünerek üzülmüştü. Belli ki aklında iddiaya girmek vardı. Meriçler montlarını giyinip kapıya yönelirken "Ne yapıyorsun?" diye sordum. Keyfim sesime de yansımıştı. Böyle olmaması gerektiğini bilmeme rağmen hislerini gösterdiği her an hoşuma gidiyordu.
Gözleri yanında dikilen bana döndüğünde boy farkımız yüzünden başını eğmişti. Ben de ellerimi onun gibi belime yaslayarak karşısına geçtim. Yanında oyuncak hali gibi görünüyor olmalıydım. O da baştan aşağı siyahtı ama benden bir hayli heybetliydi. Barlas başımın üstünden kapının kapanmasına baktıktan sonra tekrar bana baktı. Göz kırparak başını sallayıp "Ne?" diye sordu. Bu sefer de ben sırıtarak "Ne, ne?" diye sordum.
"Çağrı'yı yenerdin, Meriç'i yenerdim, işleri hızlandırdım. Biz zaten idmanlıyız, ders alacak kişi sensin."
"Ne var tshirtümde?" diye konuyu kısa keserek direkt sorduğumda sıkkın bir yüz ifadesine bürünüp gözlerini depoda gezdirdi. Kaçıp durmamdan rahatsız olduğu kadar onun kaçmak istediği konulara bodoslama girmemden de rahatsızdı.
Cevap vermek yerine yanımdan geçerek dövüş pistine yöneldi ve çevik bir şekilde üstüne çıktı. İplerin ardına eğilerek geçtikten sonra "Hadi." dedi. Sırıtarak, onun kadar çevik olmasa da zorlanmadan platforma çıktım. İpleri benim için kaldırdığı aradan geçtim ve ona bakmayı sürdürerek doğruldum.
"Ne var tshirtümde?" dediğimde Meriç'in gitmeden platforma bıraktığı yapışkanlardan iki tane alıyordu. "Tshirtünle alakası yok. Zaman tasarrufu."
"Dümdüz tshirt." diye kuyruğuna bastığımda doğrulup ters bakan gözlerini bana çevirdi ve eliyle gösterdi. 'Dünya dikdörtgen şeklinde' demişim gibi şaşkın bir gerginlikle "Dümdüz tshirt mü?" diye sordu. Zafer nidamı cümlesi bitene kadar erteledim. Ekşi suratıyla "Kızım bir karış kumaş, nesi dümdüz tshirt? Bunun dümdüz tshirt olabilmesi için otuz cm daha uzun olması lazım." dedikten sonra isterik bir şekilde sırıtıp alayla "Bu arada benim bir karışım değil," deyip ona kıyasla oldukça küçük kalan ellerimi göstererek "Senin bir karışın." diye ekledi. Onun bir karışı olsa, yine iyi olduğunu düşünüyordu.
Ellerimi ardımda birleştirip parmak uçlarımda iki yana hafifçe sallanırken "Hani tshirtle ilgili değildi?" diye sordum. Bu hareketimle gözleri vücuduma kaydı, birkaç saniye sonra gözlerini kırpıştırarak kaçırdı. Hareketlerim duraksarken ayak tabanlarımın üstüne alçaldım. Onun utandığımı fark edecek hali yoktu ama yine de hareket etmeyi sürdürememiştim. O bir ateşmiş ve ben de benzinmişim gibi bakmıştı. Yangından kaçar gibi de gözlerini almıştı. Dakikalar önce düşündüğüm sorunun cevabını da böylelikle almıştım. O da, yakınlaştığımız anları gayet hatırlayabiliyordu.
İkimizin de başı aksi yönlere dönük ilgimizi ve aklımızı başka yönlere çekmeye çalıştığımız bir sürenin ardından sesimi temizlediğimde o da temizledi ve birbirimize dönüp normalleşmeye çalıştık. Bu hissettiklerime rağmen onunla uğraşmayı sürdürebileceğim yoktu ama o sürdürürsem diye meşru bir açıklama bulmaya çalıştı.
"Eski sevgilimsin."
Yutkundum. Eski, sevgilisiydim. Eskiden, sevgilisiydim. Bunu duymak hoş değildi ama bunu ben istemiştim. O da söylemekten hoşlanmıyordu, yüzünden belliydi.
"Onların da..." dedikten sonra omzunun ardından kapıyı bakmadan gösterdi. "Eski yengesisin."
Dudağımın kenarını kemirerek başımı onaylar şekilde salladım. Bir sona erişmeye çalışırken cümleleri düşünüp es verip öyle kuruyordu. Kelimeleri de akıcı bir şekilde sarf etmiyor, yavaşça söylüyordu. Üstüne gitmeyi bırakmam da yeterince yardımcı olamıyor gibiydi. "O yüzden..." dedikten sonra omuz silkti ve sıkkın bir nefes verdi. Bu sefer yavaş değil, hızlıca "Önceden sakındığım şeyler sürüyor." diye açıklamaya çalıştı. Gülümsememeye çalışırken tekrar başımı onaylar şekilde salladım. Kendi açıklamasını beğenmemiş olsa gerek soluna doğru dönüp pistin ortasına ilerlerken yüzünü buruşturup eğdiği başını iki yana sallamıştı. Onu istemeyen kadına olan duygularını bu denli göstermek canını sıkıyor olmalıydı. Benim onu kıskanır gibi davranmam hoşuna gidiyordu ama ben, beni istemeyen birini kıskanır gibi davranmıyordum. O ise, öyle yaptığını düşünüyordu. Gururlu bir adam olduğunu biliyordum, ben de üstünde tepiniyor gibiydim. Üzgün bir şekilde bakarak yavaşça ardından ilerlemeye başladım.
Ortaya vardığımızda "Saçlarını topla." dedi.
"Emir verip durman canımı sıkıyor."
Oyalanarak etrafta gezinen bakışları bana döndü. Alaylı bir ifadeyle "Saçlarınızı toplar mısınız Asya Hanım?" diye sorduğunda gözlerimi devirerek bileğimdeki tokayı elime çekip saçlarımı atkuyruğu topladım. Bir anlığına kollarımı kaldırdığım için kayan tshirtüme baktıktan sonra tekrar etrafa bakmaya başladı. Bir ayağıyla da yerde ritim tutuyordu. Gerginlik bir kokuymuş gibi havada dolaşırken "Tamam." dediğim için tekrar bana baktı.
"Ardına döner misin?"
"Bak, soru eki de biliyormuşsun."
Ters bir şekilde baktığında ardıma döndüm. Bir adımla yakınlaştığını hem duydum, hem hissettim. Atkuyruğu şeklinde topladığım saçımı yavaşça sol omzumdan önüme doğru bıraktı. Gözlerim baktığı hiçbir yeri görmezken karnımın önünde ellerimi sımsıkı kavuşturmuştum. Bir eli omzuma yerleştiğinde gözlerim kapandı. Omzumu sabit tutarken yapışkanı sağ omzumun ardına, kolaylıkla ulaşılamayacak kadar altına yerleştirdi. Yüz ifademi merak ediyordum ama en çok da onun yüz ifadesini merak ediyordum. Bu ufak temaslardan benim kadar etkileniyor muydu o da?
İşi bittikten birkaç saniye sonra temaslarını kesti ama dudaklarımı aralayıp buna dair konuşmak için benim daha fazla zamana ihtiyacım olduğundan o geri çekilip "Tamamdır." diyene kadar sessizce bekledim. Ardından derin bir nefes alıp verdim ve gözlerimi aralayıp Barlas'a döndüm. Yüz ifadesini merak ediyordum ama sakınmak ister gibi ardına dönerken bir yandan da diğer yapışkanı bana doğru uzatıyordu. Elim uzanıp çekildikten sonra yüzümü buruşturup yeniden uzanarak yaklaştım ve yapışkanı aldım. O da uysal bir şekilde ardına dönükken dudağımı kemirerek, onu sabit tutmama gerek olmasa da bir elimi koluna götürdüm. Tenim kaslı tenine değdiğinde bir anlığına es verdim. Şu an buradan çıkıp denize atlayıp yeterince soğuduktan sonra geri dönesim vardı çünkü alev alev yanıyormuş gibi hissediyordum. Baş başa oluşumuz da cabasıydı.
Yapışkanı onun da omzunun biraz altına doğru yapıştırdım. Ellerimi yavaşça çeksem de temasım kesildiği gibi hareketlerim hızlandı ve hızlıca bir adım gerileyip "Tamamdır." dedim. Onun da dönmeden önce derin bir nefes alıp vermesi gerekmişti. Bana döndü ama bakmamaya gayret göstererek sanki duvarlara anlatıyormuş gibi konuşmaya başladı. "Ben sadece bayrakla ilgileneceğim, sen istediğin gibi saldırabilirsin."
"Canını yakamayacağımı mı düşünüyorsun?" diye sordum. Alabileceği darbelere karşı korkusu yok gibiydi. Heybetlerimiz bir hayli farklı olsa da bu onun değil, benim avantajımdı. O saldıramayacak, sadece bayrağını korumaya çalışıp bayrağıma ulaşmayı deneyecekti ama ben kolları arasından daha kolay kaçınabilecektim.
Gözleri bana döndü. Başı hafifçe sağ omzuna eğikken gözleri yüzümde gezindi. Her ne düşünüyorsa kaşları hafifçe çatılıp gevşedi ve "Aksine, ne kadar yakabileceğini biliyorum." dedi. Bakışları yutkunmamı sağladı, o da gözlerini kaçırdı. "İyi şanslar çırak." diye mırıldandığında derin bir nefes alıp verdim. Etrafımda yavaşça adımlamaya başladığında ben de o döndükçe vücutlarımızın açısını koruyarak adımladım. İlk atılımı benden bekliyor olmalıydı.
Atıldığım gibi omzunu bana doğru çevirerek açısını korudu ve dönen omzumun ardına ulaşıp yakaladığı bayrağı havaya kaldırdı. "Bir sıfır."
Dudağımı büzdükten sonra "Saymasak?" dedim. Sessizlik denemesinde saymak git gide eziyete dönüşmüştü. Alayla bakarak omzumdan tuttuktan sonra hem beni çekip hem de kendisi yakınlaştı ve yeniden sırtıma yerleştirdi. Refleks olarak omzuma giden elim, neyse ki elini tutmadan yeniden alçaldı ve ileriyi izlerken her seferinde böyle temas edecekse maça yenik başlayacağımı düşündüm. Neyse ki o da etkileniyormuş gibiydi.
Aklıma gelen fikirle omzumdaki elini bizzat tutup hızla sol tarafına doğru dönerek yanına geçtim ve neredeyse ulaştığım bayrağı parmaklarımın uçlarından kayıp gitti. Böylelikle birbirine dönük iki eski sevgili ve vücutları arasında birbirini tutan elleri kaldı. Barlas elimi bırakmadan yamuk bir şekilde sırıtıp kaşlarını kaldırıp indirdi ve "İki sıfır." dedi. Maçın başlamasını beklemeden, boşluğuna gelirse diye atılmıştım ama kaçınabilmişti.
"Sayıyoruz yani?" diyerek elinden tutarak kendime çektiğimde dağ gibi bedeni oynamadı. Ama o aynı hareketi yaptığında göğsüm göğsüne çarptı. Yüzümdeki kızgın ifade dağılırken yetmezmiş gibi başını eğişiyle boy farkının güvenli bir mesafe oluşturduğu yüzlerimiz bu sefer yakınlaştı. Gözleri yüzümde gezindikten sonra gözlerimi buldu ve derinleşen sesiyle "Üç sıfır." dedi. Anlamak için birkaç saniye geçmesi gerekmişti. Gözlerimi kırpıştırarak yüzlerimizin yanında tuttuğu kırmızı bayrağıma baktım. Onunkisi maviydi. "Ama maç başlamamıştı!" diye direndiğimde hafifçe güldü. Kaşlarını kaldırıp "Öyle mi?" diye sordu. Biraz önce de ben aynısını yapmıştım. Tepemden çatılmış kaşlarıma, kızgın tutmaya çalıştığım yüzüme bakması korkutucu bir görüntüden çok hoşuna gidiyor gibiydi ki keyifliydi. Yine de benim gibi sık nefesler alıp verdiğini görebiliyor, duyabiliyordum. Yüzlerimiz çok yakındı.
"Beni yanılttın!" dediğimde başını hafifçe sağına doğru eğdi ve gözleri dudaklarıma indi. Yüzü mü yakınlaşmıştı, benim mi tansiyonum oynamaya başlamıştı bilmiyordum ama nefesimi tutmaya başlamıştım. Kısık tuttuğu sesiyle "Ne yaparak?" diye sordu. Bir anda beni kendisine çekmişti ve ben yakınlığımızla meşgulken bayrağımı almıştı. O da gayet bunun farkında olduğu için cevap veremeyeceğimi bildiği bir muziplikle sormuştu.
Elim hala elindeyken kolumu karnına yaslayıp dirseğimle ittirirken elimi de çektim. Onun vücudu, buna müsaade ederek bir adım gerilerken ben de geriledim ve dudağını yalayarak gülüşünü izledim. İzlemek yetmiyordu, bir de o güzel sesi duyuyordum!
"Gel." deyip bayrağı salladığında gözlerimi devirip diğer bayrakların olduğu yere gittim ve kırmızı bir tanesini alıp omzumun üstünden uzanabildiğim kadarıyla yapıştırdım. Barlas çenesinin ucuyla yeri gösterdiğinde bakmadan üfledim. Yapışmadan düşmüş olmalıydı.
"Öfke hata yaptırır." dediğinde çokbilmiş beyefendiye muhtemelen çocuğa benzeteceği bir yüz ifadesiyle baktım. Tekrar güldü. "Kendi güçlü yönlerini bilmek kadar, rakibinin güçsüzlüklerini öğrenmek de önemlidir."
Dudaklarım aralıkken çenem kasılarak iki yana hareketlendi. Gözlerim de kısılmıştı. Yakınlığımızın beni güçsüz bıraktığını düşünüyorsa, elbette ki haklıydı ama o böyle keyifle bu dile getirebiliyorsa, aynı hareketi ben de yapabilirdim!
Ona bakarak yakınlaştım ve yavaşça ardıma döndüm. Saçımı tutarak omzumdan önüme çektim. Elini yeniden omzuma getirdi. Sadece tuttu ama dengemi sarsmış gibi bir adım geriledim ve sırtım göğsüne yaslandı. Onun kafasını karıştırmayı hedeflesem de ben de elim ayağıma dolanmış gibi hissederken ben öne çekilmekte birkaç saniye gecikmiştim, o da çekilmeme rağmen yapışkanı yapıştırmakta. En sonunda iç çekip yapıştırdı ve ona doğru döndüm. Vücutlarımız yakın olduğu için yakınından yüzüne bakarken "İstediğim gibi saldırabiliyordum, değil mi?" diye sordum.
Yüzümü incelerken ne dediğim pek de umurunda değilmiş, hatta dinlememiş gibi onaylar sesler çıkarttı. Dizimi, kasıklarına doğru kaldırdığımda gözlerini kırpıştırarak hareket kabiliyeti kazanacak kadar kendisine gelmeye çalışarak geriledi. Elleri istediğim gibi dizime doğru geldi ve o dizimi tutarken bir elimi omzuna götürüp güç alarak zıpladım. Bir kolum boynuna dolanırken onun da elleri dizimden, düşmemi istemez gibi belime doğru yükselmişti. Teni, çıplak tenime değdiğinde titrer gibi oldum. Omzunu tutmayan elimi sırtına doğru uzatıp bayrağı aldığım gibi havaya kaldırarak geri çekildim, yoksa nasıl bir pozisyonda olduğumuzu her saniye daha da vahim bir şekilde fark edecek, yanıp tutuşacaktım. Hemen geri çekilsem de birkaç adım hızla gerilerken nefes nefeseydim. O da dudağını yalarken hızlı nefes alış verişler eşliğinde bana baktı.
"Üç, bir." derken sesimden nefret ettim. Neyse ki, "Üç, bir." diye tekrar ederken onun da sesine heyecan bulaşmıştı ve ikimiz de birbirimizinkine laf edemedik.
Birkaç nefes daha alıp verdikten sonra ilk tutuşmanın yatıştığını düşünmek isteyerek "Dön bakalım." dedim ve ona doğru yakınlaştım. Yüz yüzeyken yakınlaşmamı istemiyor olsa gerek hızla ardına döndü. Yamuk bir şekilde sırıtarak yapışkanı sırtına yerleştirdim. Hali sırıtmamı sağlasa da, ben de henüz yorulmamış, terlememiş olmama rağmen kıpkırmızı kesilmiş olmalıydım. Belimin iki yanında hala ellerinin sıcaklığını hisseder gibiydim.
İşim bittiğinde yükü tamamlanmış kamyona vurur gibi sırtına vurup "Tamamdır." diyerek geri çekildim. Ardına dönüp boynunu iki yana gevşettikten sonra "Hadi bakalım." dedi.
Yumruğumu ona doğru savurarak atıldığımda vücudunu çevirerek sakındı ve yeni olduğu konuma doğru döndüm. Tekrar savurduktan sonra kaçacağını düşündüğüm yere doğru tekmemi kaldırdım. Tekmem bacağına çarptığında bir anlığına durduğu alana doğru öne atılıp diğer elimde sıktığım yumruğumu karnına geçirdim. Karnını kasmamış olsa da kasları yüzünden eklemlerim acımıştı. Kafes dövüşlerinde darbe gelmeden önce kendisini kastığını görebiliyordum ama elimi düşünmüş olmalıydı. O elime doğru bakarken diğer elimle omzuna doğru uzandım. Dirseğimden tutarak elimi indirmesinin vücudumu ona doğru çekmesi yetmezmiş gibi beni ardıma çevirdi. Sırtım, göğsüne yaslanırken kolu, kollarımı da hapsederek göğsümün üstünden vücuduma sarıldı. Dudaklarım aralanıp da arasından titrek nefesler gelip giderken diğer eli vücutlarımız arasındaki tek mesafeli yer olan bel boşluğuma gitti. Parmaklarını tenimde hissettiğimde vücudumun ne denli kasıldığını bizzat hissediyor olmalıydı. Dudakları saçlarımın üstündeyken gözlerim kapandı. Parmakları belimin ardında yavaşça tenimde yukarıya doğru yol almaya başladı. Tüylerim diken diken olurken parmakları beraberinde bir kıvılcımı da sürüklüyordu. Tshirtümün hizasına varana kadar çıplak olan tenime adeta eziyet çektirmişti. Temasının eksildiği noktalardaki alevlerin sönmemesi de cabasıydı. Parmakları tshirtüme varınca dirseklerimden kırılarak havaya doğru kalktığı için bilekleri göğüslerime yaslı kollarımın üstünden sarıp sağ omzumu tuttuğu eli hafifçe beni göğsünden çekip oluşturduğu boşlukta bayrağı yakaladı ve çektiği gibi sırtımı yeniden göğsüne yasladı. Gözlerim güçlükle aralanırken o da bayrağı yüzlerimizin önüne getirdi. Dudakları konuştukça başıma değerken yoğun bir ses tonuyla "Dört bir." dedi. Ses tonu bile alevime benzin dökerken hala yakın temas içerisinde olmasına karşı çaresiz düşmüş gibiydim. Beni öpmeye çalışsa engel olabileceğime dair olan inancımı yitirmek üzereydim. Bunu düşünmenin getirdiği korkuyla neredeyse kekeleyerek "Tamam." desem de hareketlenmeyi de başarabildiğim için kolunu bedenimden çektiği gibi bir adım öne gittim. Gerilmiş omuzlarımı gevşetmek isteyerek yuvarlarken ne gördüğümü algılayamayarak etrafıma bakıyordum. Ona bir türlü dönmeye hazır hissedemediğim için sırtımı gösterip "Yapıştır." dedim.
Barlas'ın, muhtemelen yapışkanı deforme olduğu için yeni bir bayrak almak üzere sağımdan, iplere ilerlediğini gördüğümde göz ucuyla bakışlarını üstümde hissedip hafifçe vücudumu aksi yöne çevirdim ve yeni maça hazırlanırmış gibi boynumu sağa sola doğru esnettikten sonra kollarımı da esnettim.
Yeniden ardıma vardığında duraksayıp kollarımı indirdim. Temaslarını düşünmemeye çalışarak bayrağı yapıştırmasını bekledim ve sonunda bittiğinde ona döndüm. Bitse de yeni temaslar yoldaydı ve bunu bilmek bir süredir düşürmeye çalıştığım nabzımı yeniden yükseltmişti. Barlas'ın da etkilenmiş olduğunu görmek kendime engel olamadığımı görmenin utancını hafifletse de heyecanımı arttırıyordu. Şu an hangimizin daha zorlandığını bilmiyordum ama hâlihazırda istemiyormuş gibi davranıp duran benim daha iradeli durmam gerektiği kesindi. Ben irade göstermezsem, Barlas hiç göstermez gibiydi ve 'hırsızlığa giriş' dersleri için geldiğimiz bu yerde yıllar sonra Barlas'la öpüşmek istemezdim. Yani... Aslında çok isterdim ama... İstememeliydim. Zaten her şey yeterince zordu.
Temaslarına laf edesim vardı ama kalkıp 'engel ol o zaman' dese yüzüne bir tane yumruk geçirmek dışında söyleyebileceğim hiçbir şey olmazdı. Hala sınırlı davranmaya çalışsa da cesur davrandığı temasları da vardı ve böyle devam ederse başımıza iş alırdık.
Tekrar yumruğumla atıldığımda kolayca kaçınıp ayağımı gösterdi. "Yumruğunu savuracağın yöne adım atıyorsun. Çok öngörülebilirsin."
Ters bakışlarıma karşı ellerini kaldırıp "Çırağıma küçük bir uyarı." dedi. Gözlerimi kısıp iyi niyetinden ne kadar da memnun olduğumu gösterir bir şekilde baktığımda huysuz suratıma sırıtıp elleriyle 'gel, gel' yaptı. Adımıma dikkat ederek yumruğumu savurduğumda bu sefer öngörememiş olmalıydı ama yine de üst vücuduyla birlikte gerileyerek kaçındı ve birbirimizin etrafında çizip durduğumuz dairede yine sağına doğru adımladı. Vücutlarımız yakınlaşırken bir yumruk daha kaldırdım. Bileğimden tuttuğunda diğer yumruğumu karnına doğru geçireceğim sıra da o bileğimi de tuttu. "Elin acıyor, karnıma vurma."
Bileklerimi çekmeye çalışarak "El benim elim, sana ne?" diye huysuzlandığımda "Mutlaka vuracaksan..." dedikten sonra sadece karnına yakın olan elimi bıraktı yüzüne kaldırmışken tuttuğu elimi aramızda indirdi. Diğer elini de elime götürüp parmaklarımı yönlendirdi ve yeniden yumruk şekline sokup üstünden elini çekti. Hala bileğimi tutan eliyle vurmam gereken açıyı göstererek karnına götürdü. Sadece gösterdiği için canı ya da canım acımamıştı. "Elini bükme, doğrudan vur. Yoksa elinin üstü ve bileğin acır."
"Yumruk atmayı biliyorum Barlas." dediğimde elime doğru hafifçe eğildiği için boyuma yakınlaşmış, yakın yüzlerimizde alayla baktı. "O zaman hislerine kapılma, yumruğunu doğru kullan."
"Böyle mi?" diye sorup yumruğumu yüzüne kaldırdım ama geri çekilmeye çalışmadığında elim durdu. Bir an duramayacağımı, ona vuracağımı sandığım için vücudum kasılırken onun da başı ve gözleri yavaşça yumruğuma döndü. Ona vuramadığım için dudakları kıvrılırken elimin açısına bakıp "Evet. Vursaydın bileğin acımazdı ama canımı yakardın." dedi.
Geri çekilmediğini fark ettiğimde son anda durmuştum. Niyetim canını yakmak ya da o güzel yüzünde bir iz oluşturmak değildi. Vücudunda ve kalbinde yeterince izim vardı. Gözleri tekrar bana döndüğünde elimi indirdim. Dudağını yalayıp hafifçe güldükten sonra "Reflekslerin iyi." dedi.
"Niye çekilmiyorsun? Ya duramasaydım?"
"Bir yaram daha olurdu."
Dudakları 'senin açtığın' diye eklemedi ama gözleri belirtmişti.
Nefes alış verişlerimizin süslediği sessizlikle birkaç saniye birbirimize baktıktan sonra bileğimi çekmek istediğimde müsaade etti ve geri çekildiğimde diğer elindeki kırmızı bayrağı gördüm. Kaşlarım kalkarken "Ha bu arada," diyerek bayağı gösterdi. Sırıtarak "Beş, bir." dediğinde sinirle inledim ve sırtımı döndüm. "Yapıştır."
"Sen de soru eki bilmiyor gibisin." diye alay etse de yakınlaştığını duydum.
"Az laf, çok iş." dediğimde bayrağı yapıştırmıştı. Üst kolumdan tutup hafifçe kendisine çevirerek çektiğinde sağ kolum ve omzum göğsüne yapışırken gözlerim, ardımdaki bana doğru eğilmiş başına yükseldi. İkimizin de bakışları bir anlığına odak kaybedip olmaması gereken yerlerde dolandıktan sonra birbirimizin gözlerini buldu. "Çetemde dik başlılık sevmem. Emir kipini de sadece ben kullanırım."
"Yoksa?" diye sorduğumda kaşları kalkarken yavaşça sırıttı. Ben de aynı tehditkâr edayla sırıtıp kaşlarımı kaldırdım ve tamamıyla ona dönüp "Yoksa ne olur?" diye ekleyerek sordum. Eli hala kolumda, yüzü hala yakınımdaydı.
"Daha önce hiç yaşanmadı. Ne olacağını birlikte öğreniriz."
Elim belinin yanından sırtına doğru sessiz bir yol sürerken bayrağın ucuna kadar uzanabileceğimi umuyordum. O duygularımın üstüne gidip duruyordu, ben de yanıltabilirdim. Bir dövüşçüyü saldırarak yenemiyordum.
Eli diğer kolumu da yakalayıp indirdi. Kollarımı belimin iki yanına yaslayarak beni kendisine yakın tuttu ve "O bir kere olur Siyah'ın çırağı." dedi. Çabamı fark etmişti. O bir puanı da hislerinin üstüne giderek kazanmıştım ve bir daha olmayacağını iddia ediyordu.
"Bir kere daha yaparsam, maçı kazandığımı kabul edecek misin Siyah?"
Heyecanlı nefeslerimiz birbirimizin dudakları arasında telaşla dolanırken başını onaylar şekilde salladı. "Son bir tur. Yapabilirsen beni yenersin. Yapamazsan..." derken başını sol omzuna doğru hafifçe eğerken burnu burnuma sürttü ve gözlerim bir anlığına kapanır gibi oldu. Kısık tuttuğu sesiyle "Bana yenilirsin." dedi.
Minik kıpırtılar içerisinde ara ara birbirine yaklaşır gibi olan dudaklarımızdan korktuğum için "Kabul." diyerek ellerimi karnına yasladım ve vücudunu hafifçe ittirdim. Ellerimin altındaki kaslı tenini tshirtünün üstünden bile bir hayli hissettiğim için ittirmekte birkaç saniye gecikmiştim ve o sırada minik kıpırtılar artar gibi olmuştu. Güç koymayarak ellerini kollarımdan çekti ve geriledi.
Birkaç adımlık mesafede gözlerimiz birbirimizin üstünde hızlı nefes alış verişler eşliğinde yeni tura adapte olmaya çalıştık. Sonraki derslerimizin konusu ne olacaktı, bilmiyordum ama bir daha temas içeren bir ders olmamasını umuyordum çünkü bugün bir hayli zorlanıyordum. Barlas'ın da git gide bakışları kararıyordu ve çekip öpmesinden endişe ediyordum. Bazen niyetlenir gibi gözleri kayıyor, benim için ve korumaya çalıştığı gururu için geri durmaya çalışıyordu, görebiliyordum. Öpse, karşılık vermeyeceğimi düşünüyor olmalıydı. Belki ittireceğimi, hatta tokat atacağımı. Bunu yaşarsak ölürdü, biliyordum. Hem böyle kırılmak, hem gururunun bu denli zedelenmesi onu mahvederdi ve yapmamaya çalışıyordu. Benim de istediğimden emin olsa durmaz gibiydi.
Ellerimi yumruk şekline sokup dirseklerimden kırarak göğsümün önünde saldırmaya hazır halde tuttum. O saldırmaktan çok savunup boşluk buldukça bayrağımı da aldığı için elleri iki yanında rahat bir şekilde bekliyordu. Hareketlenip üstüne atlayarak yumruğumu savurduğumda o da üstüne düşeceğimi düşünerek gerilemek yerine dizlerini kırarak hafifçe eğildi. Diğer yumruğumu da daha aşağı hizada tekrar savurduğum için daha da değildi ve atılarak yumruklarımı savurduğum için bedenine çarpmak üzere olan vücuduma kollarını sardı. Sıcak tenini, çıplak belimde hissederken zaten bunu yapmasını hedefleyerek harekete geçmiştim ama temaslarını hissetmek beni afallatıp duruyordu. Son iki yıl boyunca yaşamadığımız temasları son yarım saat içerisinde yaşamıştık ve benimki de kalpti!
Üst gövdem pozisyonumuz gereği başına yaslanmıştı ve bu şekilde sırtına kadar eğilemeyeceğim için o kolları vücuduma sarılı bir şekilde geri ayağa kalkarken saniyeler içerisinde bir bacağımı omzunun ardına doğru attım ve ardına doğru eğmeye çalıştığım vücudumda düşme ihtimalimi tamamen onun tutuşuna emanet ederek sırtına uzandım. Vücudumu omzuna doğru kaydırdığım için bir kolu yeni aldığım konumda hala belimi tutabilmeyi başarmışken diğeri açımız gereği çekilmek zorunda kaldı ve omzunun önüne kalmış bacağımdan tutarak düşmemi engellemeye devam etti. Sırtındaki bayraktan çok, omzuna çıkmış beni koruyordu ve hedeflediğim de tam olarak buydu. Elim bayrağa uzanacak gibiyken belimi ve bacağımı tutan elleriyle beni omzundan çektiğinde refleks olarak omzundan ve boynundan tutunmaya çalışsam da zaten dengem onun tutuşuna bağlı olduğu için engel olamadım. Böylelikle adeta kucağına düşerken ellerim de engel olmak isterken tuttuğum omuzlarında kaldı. Bir kolu belimin ardından, diğeri bacaklarımın arkasından vücuduma dolanmışken burunlarımız birbirine değdiğinde ve nefesini dudaklarımın üstünde hissettiğimde kulağımda atan kalp atışları ve teslim olma telaşının acele ettirdiği bedenim kucağından inmeye çalıştı. Müsaade etmek istese de "Dur, düşeceksin." diyerek vücudumu güvenle indirmeye çalışırken telaşlı hareketlerim elimizi ayağımıza dolamıştı. İplere doğru sendeleyen vücudum iplerin arasından platformdan düşeceği sırada kolu tekrar belime dolandı ve vücudumu doğrulturken sırtım da iplere yaslandı. Bir elim göğsüne düşerken diğer elim tshirtünün ucunu yakaladı. Onun da diğer elinin düşmeden beni tutabilmiş olmasıyla rahatlayan nefesini üflediği sırada belimin yanından ipe yaslandığını hissettim. Başparmağı çıplak belime değiyordu. Diğer kolu zaten tüm sıcaklığıyla tenime yerleşmişti.
Kızar gibi "Düşmek mi istiyorsun?" diye sordu ama sesi heyecanlıydı. Ben biraz onun öpmesinden, biraz onu durduramamaktan telaşlanıp hızlıca hareketlenmeden önce, aynı yakınlığı o da yaşamıştı ve daha onu hazmedemeden düşmemden endişe etmişti. Yakaladığına rahatlayamadan yine yakın olan yüzlerimizin ve vücutlarımızın saldırısına uğruyordu şimdi de.
"İstemiyorum..." derken sesim çaresizdi. Ona düşmek istemiyordum. Yere düşsem, dizlerim parçalansa, kolum, bacağım kırılsa sorun değildi ama yakalıyordu ve ona yakalanmak daha korkutucuydu. Beni öpmesini istiyordum. Kahretsin! Dün gece 'benden vazgeç' dediğim adamın beni öpmesini deli gibi istiyordum. Özlemiştim...
"Merak etme." dediğinde ne demek istediğini anlayamadım. Gözlerimi gözlerinde tutmakta zorlanıyordum. Gözleri dudaklarıma doğru kaydığında omuzlarım iyice çöktü ve ben de gözlerimin hâkimiyetini kaybettim. O ne kadar süre daha dudaklarıma baktı, tekrar gözlerime yükseltti mi o sıcak kahverengileri, bilmiyordum ama ben dudaklarına doğru bakmaya başladım. "Sen istemediğin sürece seni öpmem."
Damarlarımda kan değil, heyecan akarken endişemi fark etmiş olmasına karşı daha fazla kızaramamış olmalıydım. Zaten tüm kan yüzümde dolaşıyordu. Titrek sesimle "İstemiyorum." deyiverdim. Gözlerim aksini söylüyor olmalıydı ama bana 'istiyor musun?' diye sormasını istememiştim. Şüphesi oluşursa bu cevabımı hatırlamalıydı.
"Biliyorum." dediğinde nasıl bu şartlar altında istemediğime inandırdığıma hayret ederek gözlerine baktım. "Çünkü eğer isteseydin..." dediğinde başparmağı belimde tenimi okşadı ve ruhumu teslim eder gibi hissettim. "Heyecanlanırdın. Sen heyecanlandığında yanakların kızarır..." dedi ve gözleri yanaklarımda gezindi. Domates gibi göründüğüme emindim. Kıvrık dudaklarını yaladıktan sonra konuştukça zamanı bükermiş, zaman avucumuzun içinde kontrolü bize aitmiş gibi bir yavaşlıkla "Parmakların tenime batar..." dedi ve göğsünde ve belinde olan ellerimin adamın tenini morartabilecek kadar sıkı tuttuğunu fark edip gevşetmeye çalıştım.
Gittikçe derinleşen sesiyle "Nefes alış verişlerin düzensizleşir." dediğinde nefesimi tutmak pahasına her seferinde o titrek nefesin dudaklarına çarpmaması için çaba gösterdim. "Dizlerinin bağı çözülür..." dediğinde vücudumun ağırlığını kollarından alıp ayaklarıma güvenmeye çalıştım. Dediği her şeyi yapıyordum ve o da gayet bunun farkındaydı. "Ve..." dediğinde sayacağı yeni maddeyi de yaşıyor olmaktan endişe ettiğim için hızla "Şey, canım çay çekti. Hadi gidip içelim." dediğimde hafifçe güldü ve yavaşça başını iki yana salladı. Böylelikle burnu burnuma sürtünürken bayılmak üzereymişim gibi hissediyordum. "Saçmalarsın..." diyerek 'Asya Tanyeli heyecan rehberi'ne yeni bir madde ekledi. İşte, şu an yaşadığım bir madde daha!
Yutkunduğumda çenesinin ucuyla beni gösterdiği için dudaklarımız bir anlığına bir nefes daha yaklaşmıştı. Konuşmaya başlayacağı sırada telaşla "Tamam, biliyorum." diye araya girdim. Biliyordum, yutkunup dururdum. Hatta ilişkimizin ilk yakınlaşmalarını yaşadığımız dönemlerde hıçkırığa kapıldığım zamanlar bile oluyordu. O dönemlere dönmüşüz gibi hissediyordum.
Gözleri dudaklarımda gezindi. Aklından geçenler kaşlarını çattı, gevşetti, tekrar çattı, tekrar gevşetti, çekmesine neden oldu. Dudakları kıvrılıp gevşedi, hatta yakınlaşıp uzaklaştı ve yeniden iç çekerek gözlerini gözlerime yükseltti. Benim gibi yutkundu ve "Çay içelim, evet." dedikten sonra alaya vurmaya çalışarak "Hararete iyi gelir." dedi.
Heyecanımı hiç ama hiç gizleyememiş olmama karşın müthiş bir yenilgi hissediyordum ve en azından elim bu yoldan boş dönmesin diye belimdeki elini sırtına doğru yükseltmeye başladım. Gözleri gözlerimde gezinirken gerçekten fark etmemiş gibi görünüyordu. Tek çabası, beni öpmemeye çalışmak olmalıydı. Bu da yeterince zor bir eylemdi. En azından ben çok zorlanıyordum. Onu uzaktan izlerken, ona temas etmezken bu kadar da zor olmuyordu bazı şeyler ama peşi sıra süren temaslar ipleri elimden teker teker almıştı. Hala direnebiliyorsam, onu kırmama isteğimdendi. Kendim de paramparça olurdum ama tek önemsediğim onun kalbiydi. Şimdi öpüşsek bile ben yeniden onun sevgilisi olamazdım ve onu daha fazla üzmek istemiyordum.
Elim bayrağın ucunu yakaladı ve çektim. Hissetmiş gibi başı hafifçe soluna doğru döndü ve bayrağı yine belinin yanından çekip oldukça tek vücut haline gelmiş vücutlarımızda olabildiğince kaldırmaya çalıştım. "Bana yenildin Siyah." diye fısıldadım. Son el, alan kazanır, demiştik. O bir kere olur, demişti ama iki olmuştu.
Mavi bayrağa baktıktan sonra gözlerini yeniden gözlerime çevirip "Gocunmam." dedi. Kaşlarım kalkarken ellerini yavaşça üstümden çektiği sırada ben de ardımda kalan iplere tutundum çünkü yokluğunun nasıl bir boşluğa düşürdüğünü yıllardan beridir biliyordum. Geri çekildi ve temaslarını şimdiden özledim. Geriye doğru adımlarken "Ne ilkti," dedi ve kalbime bir ateş daha düşürdü. Karşı iplere vardı ve hafifçe omuz silkip burukça gülümsedi. "Ne de son olacak."
O sadece birkaç saniye daha gözlerime baktıktan sonra eğilerek iplerin ardına geçti ve platformdan indi. Kazağını alıp tshirtünün üstünden üstüne geçirişini izlerken ben de burukça gülümsedim. Bana yenilmekten gocunmayan, gelecek yenilgileri bile şimdiden kabul eden bir adama teslim olmamak güçtü. Montunu da üstüne geçirip bana bakmadan kapıya yönelirken "Dışarıda bekliyoruz." dedi. Kapıdan çıktıktan sonra ardından kapattığı gibi ipleri güçlükle tutmayı bırakıp yere doğru alçaldım. Bir elimi alnıma götürüp ovuştururken diğerini yere yasladım.
Ata akşamki kafes dövüşlerinden sonra bir şey konuşmamız gerektiği konusunda tekrar mesaj atıp hatırlatmıştı ve güne bunun endişesiyle başlamışken yeni endişeler eklenip duruyordu. Bir yanım tüm sonuçlarına rağmen Barlas'tan uzak duramamaktan korkuyordu çünkü biliyordum, bunu yapmak her geçen gün daha zor olacaktı. Bugün istediğimi düşünmesine rağmen sırf aksi yönde irade göstermeye çalışıyorum diye gözlerini beni öpecek kadar karatmamıştı ama bir gün çekip öperse ya onu ittirip kalbimizi o an paramparça edecektim, ya da karşılık verip gelecekte ama mutlaka, yaralanmamıza sebep olacaktım.
Mutlaka.
Ama, mutlaka.
**
Nasıldıı?
Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruum ^^
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!