11. BÖLÜM - METRUK -
İyi okumalar dileriiimmm ^^
**
Konuk listesinin ilk sayfasına döndüm ve kalemi tekrar sekreterliğe takarken adamın yeterince uzaklaşmasını bekledikten sonra "Nizamettin diye isim mi olur ya?" diye söylendim. Ben anlayana kadar düğün bitmişti.
Kulağımdaki cihazdan Çağrı'nın "Bir de utanmadan insan içine çıkıyor herif. Ben geçen sene farklı renk çoraplarla günü geçirmişim diye iki hafta insanlıktan saklandım." dediğini duydum. Gözlerim iç mekânın büyük camlarından, ikramlık standının yanındaki Çağrı'ya döndü. Aramızda metreler, camlar, insanlar ve eşyalar vardı ama neden orada olduğunu anlayabilmem için gerekli detayı görüyordum. Sorumlu şef ona yakın olduğu için henüz ikramlıkları azaltmaya başlayamamıştı. Elindeki kanepelerin dizildiği tepsiyi de henüz bistro masalara götürmemiş olsa da üstündeki ürün sayısı git gide azalıyordu. Biraz sonra şef onu işten kovacaktı ve hırsızlığa üç kişi devam edecektik. Tek yaptığı ara ara güvenlikçi abilere içecek götürmekti. Kızıl şey olmuştu ama süremin başlamasını istemediğim için başka imkân bırakmayarak istediğim gibi giyinmesini sağlamıştım. Sayılı kılık değiştirme ürünü aldığımız ve geri kalanı ondan önce diğerlerine verdiğim için yarın haberlere çıkıp yıllarını hapishane yemekleriyle geçirmek istemiyorsa kılık değiştirmek zorundaydı. Bu sebeple şimdi Karadenizli kaptana benziyordu. Turuncu saçı ve top sakalı, nedense onu Can'ın büyümüş hali gibi görmemi sağlamıştı ve hızlıca bu düşünceden kurtulmalıydım çünkü böyle düşünerek ona bir saat boyunca eziyet edemezdim.
Barlas, "Sanki polis peşinde sandığın içindi kardeşim o ama yine de sen bilirsin." dediğinde gözlerim listede olan konukları masalarına götüren Barlas'a döndü. Nizamettin'e masasını göstermiş, henüz dönmüştü. Çağrı "Yine farklı giyinmişim!" diye sızlandığında Barlas'la göz gözeyken güldük. Aramızdaki mesafe ve kuru gürültü gülüşlerimizi kulaklarımızdan sakınsa da bir hayli şahit olan gözlerimiz ancak birkaç saniye sonra birbirinden uzaklaştı. Üstün uğraşlarım sonucuna görünüşünü değiştirmek için gözlük takmaktan fazlasına tenezzül edebilmişti. Yine kahverengi ama bu sefer uzun saç olan peruğunu ensesinde toplamıştı, uzun sakalı da eşlik edince görünüşüne dair ancak iki ihtimal gerçekleşebilirdi. Ya Amerikan evsizlerine benzeyecekti ya da Aquaman'e ve o Aquaman'e benzemişti... İç çekerek yeni gelen konukların ismini listeden aradım ve isimlerinin olduğunu görünce gülümseyerek "Hoş geldiniz efendim." deyip onları yer gösterme ekibine yönelttim.
Meriç "Nizamettin isminin anlamı 'tatlı dilli' bu arada." dedi.
Birkaç saniye iletişim cihazlarımızda sessizlik oluştu. Meriç sessizlikten rahatsız olup "Ne? Öyle bir bilgi işte." diye sızlandı.
Yeni konuk gelmeden önce "Hacker ve ansiklopedi şey." diye mırıldandım.
Çağrı, "Meriç kardeşim bir daha böyle gereksiz bilgiler vermezsen sevinirim." dediğinde Meriç homurdandıktan sonra "Selena Gomez evlenme teklifi almış." dediği gibi "Gerçekten mi?" diye sordum. Öyle ki, kutlamaya dâhil olabilmek üzere ismini söyleyen konuğun yüzüne doğru sormuş olmuştum. Çağrı, "Oha, cidden mi?" diye sorarken ben de garip bakan konuğa şirince sırıtıp "İsminiz çok güzelmiş, o yüzden ilgimi çekti." diye bir şeyler zırvaladım. Sırıtışım yüzümde durdukça garipleşirken kadının garip bakışları da değişmediği için derin bir nefes alıp listeden ismini kontrol ettim ve bir daha ona bakmadan "Buyurun lütfen. Hoş geldiniz." diye mırıldandım.
"Siz ikiniz gerçekten bir vizyonsuzluk elmasının iki yarısısınız. Şimdi mi ilgi çekici oldu bilgim?"
Barlas, "İsimlerinizi verip durursanız yarın başka kişilerin de ilgisini çekeceksiniz." dediğinde Meriç biraz önce ismiyle seslenildiğini fark ederek "Ulan Çağrı." diye çıkıştı. "Niye veriyorsun ismimi?"
Ben gülerek, "Sizi tanımak güzeldi." derken Barlas, "Sizi tanıdığım güne..." diye söyleniyordu.
Çağrı, "Ya aptal! Birimiz yansaydı bari." diye söylenirken gülüşümü kesmeye çalışarak yeni gelen konuğun da ismini listeden aradım. Bu seferki konuk da ismini gülünç bulduğumu düşünerek garip bir şekilde bakıyordu. Ablacım senlik bir şey yok ama oladabilirdi. İsmi 'Rujgül'dü. Böyle isimlere zenginlerin de sahip olabileceğini düşünmezdim.
İnsan gürültüsü, çalan müzik ve yaşanan kargaşa sonradan izleyecek olsalar dahi kameralardan bu detayları duyamamalarını sağlardı. Zaten, kameralar da Meriç sayesinde çalışmıyordu. O sıra yanlarından geçen bir tanığın da kulağının bu bilgiyi seçip zihninin hatırlayacağını sanmıyordum.
Meriç "Tek başıma sıkılırdım oralarda. Pişti atarız." dediğinde Çağrı, "İyi birimiz daha gelsin o zaman. Üçlü gömmeli batak da oynarız." dedi ve uzaktan görebildiğim gözleri bana döndü. "Aptal bizi aynı yere koymazlar." dediğimde gözleri Barlas'ı aradı ama yer göstermek üzere gitmişti. İşi bitmiş olacak ki cihazdan "Senin yüzünden içeri atılırsak eğlence aktivitem batak olmaz. Seninle oynarım ama sen eğlenmezsin." dediği için Çağrı "Mecbur pişti o zaman." dedi. Ben gülerken bir şey daha diyecekti ama bulunduğu alanın şefi onu kolundan yakaladığı gibi masalara doğru yöneltti. Cihazdan duyduğum kadarıyla 'Ne bekliyorsun oğlum burada?' tarzı bir şeyler demişti.
"Az çalış lan harbi sen de. Profesyonel yer göstericisi oldum ben burada. Biraz önce şef 'Sen iyiymişsin, ismini not alayım' dedi."
Gülerek Barlas'ın yerine geçişini izledim. Bugünlük ismi 'Kara Karahan'dı. Çağrılar 'Siyah' lakabına gönderme yapmak isterken Barlas'ın gazabına uğrayacak kadar abartmışlardı. Benim de 'Belizsu Yüce' olmama kanaat getirmişlerdi. Çağrı kendisini 'Kıvanç Özçivit' yaparak jönleri bir arada toplarken Meriç 'Ahmet Öztürk' olarak ülkedeki erkeklerin yüzde yirmisiyle falan aynı isme sahip olmuştu. Meriç ve Çağrı'nın gerçek soyadlarını henüz bilmiyordum, şu ana kadar da hiç merak etmemiştim ama Barlas'ın kendi ismi ve soyadı yeterince güzeldi. Berk Barlas Altay, tam ismine sahipti ve Barlas ismiyle bile kimse seslenmezken Berk ismini Barlas bile unutmuş olabilirdi. Ben zaten ona dair hiçbir detayı unutmuyordum. Evlenmemizin muhtemel olduğu sevgililiğimiz boyunca soyadımı Tanyeli olarak değil, Altay kabul ederek söylerdi. Bir yere gittiğimizde, birine beni tanıtması gerektiğinde... Biraz şaka, çoğunlukla dilekti. Belli ki bir şey kırk kere de söylense, olmayabiliyordu...
Asya Altay, kulağa kötü de gelmiyordu...
"Belizsu neye daldın? Konuk bekliyor."
Cihazdan Barlas'ın sesini duyduğumda neredeyse sıçrayarak konuğa baktım ve yüzüme samimiyeti şüpheli bir gülüş yerleştirip "Hoş geldiniz efendim, isminiz?" diye sordum.
Ben ismini kontrol ederken Barlas, "Şu kıza başka isim bulamadınız mı?" diye söyleniyordu. Belizsu, demeyi garipsemiş olmalıydı. Neyse ki o hapishanede batak ya da pişti oynamamızı istemiyordu çünkü gerçek ismimle seslenmemişti. Neye daldığımı bir bilse nikâh büstünden gelin ve damadı itip üstümüzdeki üniformalarla bizim geçmemizi sağlayabilirdi. Tabi... Bir zamanlar. Artık benimle evlenmek istemiyor olmalıydı. Kim kafes dövüşü hakemi, dengesizin tekiyle evlenmek isterdi ki?
Meriç "Ben kapıda sigara içiyordum, döndüğümde Kıvanç Özçivit'imiz üçünüzün ismini de ayarlamıştı." dedi. Konuştukça gözlerim arasa da Meriç'i göremiyordum. Arka bahçe kısmında garsondu ve gözlerim hiç seçememişti. Ben ön bahçede isim kontrolündeyken, Barlas ön bahçe kapısına yakın bir konumda yer göstericiydi. Çağrı ise bina içindeydi. Devasa camlar birbirimizi görebilmemizi sağlıyordu. Bina içinde olan Çağrı ve yer gösteren Barlas da Meriç'i ara ara görebiliyor olmalıydı. Bahçeye ısıtıcılar yerleştirilmiş olsa da, camekân kısımda oturanlar çok daha mutlu olmalıydı. Hava sebebiyle uzun sürecek bir etkinlik olmadığını düşünüyorduk. Dans ve şampanya patlatılması sırasında ilgiler bir yöne döndüğünde harekete geçmemiz gerekecekti. Henüz konuklar ile ev sahipleri arasında sohbetler dönüyor, hediyeler takdim ediliyordu. Zenginlerin de 'hediye' takdimi yerine takı töreni yapmalarını dilerdim, böylelikle takı kutusunu çalmak çok daha kolay olurdu. Şimdi hediyeler elde edildikçe kendisine iletilen ve muhafaza eden özel çalışanları gözlemlememiz gerekiyordu. Çalışanlar hareketlendikçe, hangimize yakınsa onun gözlemi altına giriyordu ve birbirimizin bilgi açıklıklarını kapatıyorduk. Görevi en erken bitecek olan bendim. Muhtemelen başka bir görev daha verilecekti ama o sırada özel çalışanların çıkıp durduğu üst kaza sızmam ve hangi odaya gittiklerini görmem gerekiyordu. Merdiven başında bahsi geçen güvenlikçi abi duruyordu ve telefonundan oyun oynamadığı en uzun anlarını yaşıyor olmalıydı. Görev dağılımı sırasında çalışanların ihtiyaç molaları da belirlenmişti. Semih abi ihtiyaç molasına çıktığında onun yerine başka bir güvenlikçi abi bakacaktı. Sadece bir dakika şaşması bile işimize yarardı ama şansa bırakmıyorduk.
Barlas, pek alakası olmasa da "Sigaranın zararları." diye sızlandı. Meriç'e bu konuda kızdığını biliyordum, denk geldikçe de söyleniyordu. Meriç de Barlas geldiği gibi sigarasını söndürüyordu. Babası sigara içmiyor olsaydı kansere yine de yakalanır mıydı, ölür müydü bilmiyordum ama diğer sevdiklerini korumak istemesini anlayabiliyordum. Ben de sevgili olduğumuz süreç zarfında hiç sigara içmemiştim ama ayrılmamızın ardından birkaç kere içmişliğim vardı. Ata, özellikle de alkol aldığı zamanlarda sigara içerdi ve birkaç kere ikram etmişti. Ne anlıyorlar bu kadar, diye düşünerek içmiştim ve pek de anlamı yoktu. Çağrı'yı da hiç sigara içerken görmemiştim.
Barlas, "Kıvanç." diye hatırlattığında Çağrı tekrar güvenlikçi abilere içecek götürmek üzere hareketlendi. Özellikle de çıkmamız gereken merdivenlere bakan güvenlikçi abinin lavabo ihtiyacını öne çekmeye çalışıyorduk. Yerine geçecek güvenlik belki bir dakika geç gelmezdi ama Semih abi fazla sıkışırsa, geçen seneden şahit olduğum sorumsuzluğu da göz önüne alındığında tam saatinden birkaç dakika önce yerinden ayrılabilirdi. Çağrı da başkalarına servis götürürken önlerinden geçtiği sırada abilere de içecek veriyormuş gibi davranıyordu. Abiler de hiç 'hayır' demiyordu. Semih abinin bacağını sallamasından lavabo ihtiyacının arttığını anlayabiliyordum. Tek sorunları fazla sıvı alıyor oluşları değildi, ilaçlı sıvı alıyorlardı ve birazdan karınları ağrımaya başlayacaktı. Kameraları halletmiş olabilirdik ama çıplak gözlerden de sakınmalıydık. Onlar karın ağrısından bir günde kurtulabilirlerdi ama biz hapse girersek senelerce çıkamazdık. O yüzden kusura bakmamalıydılar. Onlar lavabolara tıkılmışken ve törende kutlama çığlıkları ile şampanyaları yükselirken bizim işimizi halledip gitmemiz gerekiyordu. Üniformalarımızın eldivenli oluşu, parmak izlerimizi gizlemeye bahane bulma ihtiyacımızı gidermişti.
Hassas tenimi kaşındırdığı için şimdi peruğu çıkartıp bölge şefinin kafasına atacaktım. Konuklara bitli gibi görünmek istemediğim için parmağımı saçımdan uzak tutmaya çalışıyordum ama güvenlikçi abiden önce lavaboya ben gidebilirdim. Bir yalnız kalsam kaplıcaya girmişim gibi rahatlayan bir nefesle saçlarımı kaşıyacaktım.
Ben de Çağrı'nın deyişiyle 'sarı şey' olmasam da, kumral olmuştum. Kumral, düz saçlı peruk belime kadar uzanıyordu. Kaşlarımı da boyamam gerekmişti. Yeşil gözlerimle birleştiğinde fena olmamıştı, bir ara saçımı boyamayı düşünebilirdim ama hızlı uzayan saçlarım kızıl kızıl diplerimden çıktıkça tekrar boyayana kadar beni kırmızı filtreli sigara ile kibrit gibi gösterebilirdi. Barlas da sadece bana bakarak bile 'sigaranın zararları' diyebilirdi.
Meriç ise, 'sarı şey' olmuştu. Mavi gözlerine sarı saçı yakışabilirdi ama esmer teniyle birleşince solaryumda kilitli kalmış gibi görünmekle, güzel görünmek arasında bir yerlerdeydi.
Bir konuk daha geldiğinde "Merhaba efendim, hoş geldiniz. İsminizi öğrenebilir miyim?" diye sordum.
"Ersin Yalaz." dediğinde listede ismini aramaya başladım. Bazı isimleri beş ay önceki nişandan da hatırlıyordum ama sabah yediğim şeyi unutabilecek kadar yoğun bir zihne sahip oluşum yüzeysel anımsamakla yetiniyordu. "Peki, ben de senin ismini öğrenebilir miyim?" dediği sırada başımı kaldırdım ve muhtemelen hareketlenen saçımın öne çıkardığı yaka kartıma bakıp "Belizsu Yüce." dedi.
Ersin şerefsiz Yalaz Bey'e ters bir şekilde bakmaya başlarken "Buyurun lütfen." diyerek yolu gösterdim. İsmi listede vardı aşağılığın. Kırk yaşında falan olmalıydı, birkaç botoksu olduğuna emindim ve kılığını kıyafetini özenle seçmiş olsa da karakteri pazarda bile satılmazdı.
Ersin denilen adam arkasına bakıp "Başka konuk yok gibi görünüyor." dedi ve tekrar bana baktı. "Sen de çalışmaktan sıkılmış olmalısın. Ben de kötü bir gün geçirdim. Biraz sohbet ne güzel olurdu."
Bu seferki organizasyonda olur muydu bilmiyordum ama nişan organizasyonunda bazı kızların, zengin açların ağına atladığını biliyordum. Serviste daha az sayıyla geri dönmüştük, benim de birkaç kişiyi, bizzat ev sahibini reddetmem gerekmişti. Burada yevmiyeyle çalışan genç kızların hayatlarını birkaç pahalı hediyeyle kurtarabileceklerini düşünen kart zamparalar vardı. Bazı kızlar da bu düşüncelere eşlik ediyordu ama Asya Tanyeli ya da Belizsu Yüce'nin bunu kabul etme şansı yoktu.
"Daha kötü bir gün mü geçirmek istiyorsun?"
Barlas'ın sesini duyduğumda bakışlarım soluma döndü. Yerinde, konuğu beklemeliydi ama cihazdan duymuş olsa gerek dibimize gelmişti. Ersin anlayamayarak ve gevşekçe güldü. Adamın bir eli cebinde, diğer eli ceket mendilinin üstündeydi. Gülüşü için bile ayrı röpteşambır almış gibi görünüyordu. "Anlayamadım?" diye sorduğunda ben de tedirgin bir şekilde sırıtıp "Arkadaşım size yerinizi gösterecek, buyurun lütfen." dedim. Bir dayağı hak ettiği kesindi ama dikkat çekmemeliydik.
Barlas adamın kolundan tutup yola çekerken "Gelin, gelin Ersik Bey." dediğinde gözlerim irileşti. Adam kekeler gibi güldü. Yanlış duyduğunu düşünmüş olmalıydı. "Ne dedin sen biraz önce?" diye sorduğunda Barlas çekiştirmeye devam ediyordu. "Kusura bakmayın arada dilim dönmüyor. Gelin, size yerinizi göstereceğim. Sohbetim de hanım efendiden daha hoştur bu arada, derdinizi bana anlatın Ersik Bey." dedikten sonra utanmış gibi gülüp "Tüh, yine oldu." dedi.
Adam dengesini son anda sağlarken omzunun üstünden bana bakıp "Ama..." dediğinde Barlas adamı yeniden önüne çektiği için sendeleyerek önüne döndü. Şaşkınlığımı üstümden atmaya çalışarak cihazdan "Ne yapıyorsun? Çok dikkat çekiyorsun." diye kızar gibi uyardım ama duymazdan geldi. Ersin akılsızı tepki verebilecek birine benzemiyordu ama şeflerden biri görürse sorun çıkardı. Küfür etmesine ayrı, planı tehlikeye sokmasına ayrı şaşırmıştım. Pek küfür etmezdi, özellikle de yanımda etmemeye çalışırdı.
Uzaklaştıkları için artık cihazdan duyabildiğim kadarıyla "Çalışanlara karşı pek samimisin, buna dayanarak 'siz' demeyi kesiyorum, olur mu? Olur olur. Ne derdin var, ha Ersik abi? Belki yardımım dokunur." dediği sırada Çağrıların gülüşleri geldi kulağıma. Onlar da başta şaşırmış anca çözülmüş gibilerdi. Yeni gelen konukla ilgilenmeye çalışırken kulağım hala cihazdaydı. Şaşkınlığı attıkça gerginlikle harmanlanmış bir heyecana kapılıyordum. Sorun çıkmasına karşı gergin ama korumacı yaklaşmasına karşı heyecanlıydım. Kendimi koruyabileceğimi ben de biliyordum, o benden de iyi biliyordu ama yine de hoşuma gitmişti. Konuğu geçirdikten sonra sesimi temizleyerek yüzümdeki ifadeden kurtuldum. Gerçekten duygusuzluk hapı olsa içecek, kursu olsa gidecektim. Barlas'ın yanında bir hayli ihtiyacım oluyordu.
"Ben... Sağ ol, ben öylesine..."
"Hah, otur şuraya. Şimdi sana bir kokteyl yolluyorum. Derdin tasan kalmayacak. Fondip yap, iç onu." dedikten birkaç saniye sonra uzaklaşmış olsa gerek Çağrı'ya iletişim cihazımızdan "Kıvanç, masa yirmi ikiye içecek götür. Elini de korkak alıştırma kardeşim." dedi. Ersin Bey'in biraz önceki derdi şerefsizlikti ama birazdan bağırsaklarına dair büyük bir derdi olacaktı...
Barlas yerine dönerken ona kızar gibi bakmaya çalıştım. Biraz önceki konuğa yerini diğer çalışan göstermişti ama yeni konuklar gelmeden Barlas'ın da küfür etme ve milletin bağırsaklarını bozma eğiliminden kurtulması gerekiyordu.
"Sen deli misin?"
Gergin boynunu sağa sola doğru esnetirken gözleri henüz beni bulmamıştı. Bir eli de ensesini sıkıyorken gözlerini kapatmış, sakinleşmeye çalışıyormuş gibiydi. Beni ya duymadı ya da yine duymazdan geldi ve kendi kendine "Şerefsizin evladı." diye mırıldandı.
Çağrı, "Görev tamamdır. Fondip yaptı harbi lavuk." dedi. Meriç, "Yanından geçerken yemek dökeyim mi üstüne?" diye sordu. Çağrı, "Yemekleri niye ziyan ediyorsun Ahmet kardeşim? Gel benim üstüme, ağzıma falan dök." dedi.
Barlas onlara cevap vermeyi kestiği için yine, "Şş, sana diyorum." dedim. Cihazı kapatmadıysa bizi duyuyor olmalıydı, biraz önce Çağrı'yla iletişim kurduysa cihazı kapatmamıştı.
Gözlerini aralayıp elini ensesinden çekti. Parmaklarını kıtlatarak bakışlarını bana çevirdi. 'Ne?' der gibi göz kırpıp başını salladığında "Niye ilgi çekiyorsun?" diye sordum.
"Sen niye ilgi çekiyorsun?"
Kaşlarım çatılırken anlayamayarak kendimi gösterip "Ben mi?" dedim. "Ben ne yaptım?"
Başını kızgın bir şekilde sallayıp "Evet." dedikten sonra beni gösterdi. "Sen de biraz şey yap..." dedikten sonra ne diyeceğini bilemediği için onun da kaşları iyice çatıldı. Beni gösteren elini çaresizce havada sallarken cevap bulmaya çalıştı ama üfleyerek bakışlarını kaçırdı. Başka yöne bakarken elini indirdi ve öfkeyle dikilmiş olan omuzları da çöktü. Kuracak cümle bulmak için tuttuğu nefesini üfledikten sonra kısık bir sesle "Bu kadar güzel olma." diye mırıldandığını duydum. Duymamı istememiş olmalıydı ama kalbimde açan gökkuşağı eşliğine güldüğümde daha yüksek sesle üfleyerek kulağındaki cihazı çıkardı. Bir süre kendisine ve söyleyeceklerine güvenmiyor olsa gerek elinde tuttu.
O asla bana bakmıyor olsa da yeni konuk gelene kadar güler, gülümser halde onu izledim. Yeni konuğun geldiğini anlamakta da gecikmiştim. Kadının "Pardon?" diye tekrar etmesi gerekmişti. Liste tamamlandığı için şefin yanına giderken yine Barlas'a baktım. Hareketlendiğim için o da göz ucuyla bana baktıktan sonra iletişim cihazını da tekrar kulağına yerleştirdi.
O daha sormadan, "İşim bitti, yeni iş vermeden önce ihtiyaç molası isteyeceğim." dedim. Buna dair zaten anlaşmıştık ama her şeyi kontrol etmek isteyen ve harekete o görevlendirdikten sonra geçilmesini isteyen Barlas açıklama ister gibi bakmıştı.
Çağrı, "Semih abinin bağırsak sesleri müziği bastırmaya başladı. Eliyle beni çağırıyor." dediğinde Meriç, "Bağımlı oldu ilaca herhalde." dedi. Şefimden mola izni aldıktan sonra ben de iç mekâna doğru ilerlemeye başladım. Barlas'ın önünden geçerken yavaşlayarak "Bu arada benim sohbetim daha iyi." dedim. Saçımı savurarak geçeceğim sırada kolumdan tuttu. Gözlerim etrafta gezinirken "Polisi bizzat biz çağıralım istersen?" dedim. "Bir daha bana asılan olursa ilgi çekici hareketler yapma."
"Bir daha sana asılan olursa polisi değil ambulansı çağırsınlar."
Gözlerim ona dönerken kıvrılmaya çalışan dudağımın kenarını kemirdim ama o pek keyifli görünmüyordu. O sıra Çağrı'nın cihazından Semih abinin "Kardeşim, bir beş dakika benim yerime bakar mısın? Acil lavaboya gitmem lazım." dediğini duyduğumuz için birbirimize bakan gözlerimiz kısılırken kulağımıza dikkat kesilerek sustuk. Elini hala kolumdan çekmemişti ve yanından geçerken durduğu için bana dönük vücuduna dik halde yan duruyordum.
Çağrı, "Tabii abi, ne demek. Gözüm gibi bakarım." dediğinde güler gibi olduk. Özellikle de çaldığımız şeyleri okuturken, gözümüz gibi bakardık. İstediğimiz gibi Semih abi dayanamayarak molasından önce görev yerinden uzaklaşıyordu. Beş dakika sonra yerine gelecek diğer abi de lavabolardan birinde olmalıydı.
Barlas'a, "Gitmeliyim." dedim. Çalışanlar aynı anda molaya çıkamadığı ve kadın çalışanlara mola konusunda daha esnek davrandıkları için Barlas'tan önce hareket edecektim. Kendimizi bir yukarı atsak, devamı gelecekti. Aşağıda kalacak Meriç ve Çağrı, dikkat dağıtıcı anları kovalayacak, işimiz bittiğinde de kaçış için doğru anı ve yolu söyleyecekti.
"Yukarı çık ve beni bekle. Bensiz harekete geçme."
Alayla "Ya ben tam anlayamadım ne yapacağımı. Bininci kere de söylesene bir kulağıma?" diyerek kulağımı ona doğru yaklaştırdığımda dudakları şakağıma değerken yutkunduğunu duydum, kolumu tutan parmakları da kasılmıştı. Alay ederken bu teması düşünmediğim için başımı geri çektim ama anlık yükselen nabzım hareketlerimi aksatmıştı. Gözlerim tekrar ona dönerken sesimi temizleyip "Anladım yani..." dedim. Alayımın anlam ve özeti bu olmalıydı, durduk yere onun yutkunmasını, benim elimin ayağıma dolanmasını sağlayacak bir temas değil...
O da elini yavaşça kolumdan çekerken başını onaylar şekilde salladı. Gözleri gözlerimde gezindikten sonra bir nefesle dudaklarını aralayıp yamuk bir şekilde sırıtarak kulağımı gösterdi. "Kulağındayım bu arada zaten." diyerek cihazı hatırlattı. Evet, hiç de öyle yakınlaşmama gerek yoktu yani...
"Benimki arada tekliyor." diye geveleyerek ben de cihazı gösterdim.
"Olur öyle arada." dediğinde gözlerimi devirerek hareketlendim ve ardımdan güldü. Geri dönüp biraz önceki korumacı tavrıyla ve bana 'bu kadar güzel olma' deyişiyle alakalı ben onunla uğraşmak istiyordum ama bir an önce yukarı çıkmalıydım ki dikkat çekmeyecek zaman geçtikten sonra Barlas da molaya çıkıp yanıma gelebilsin.
Çalışanların eşyalarını koyduğu giriş kat odasından çantamı aldıktan sonra etrafımdan geçip duran garsonlara çarpmamaya çalışarak iç mekânda merdivenlere ilerlemeye başladım. Bodrum katına inen ve üst kata çıkan merdivenlerin sağ tarafındaki koridordan mutfağa, sol tarafındaki koridordan ise lavabolara gidiliyordu. Bu sitedeki bir satılık ilanından villanın mimarisine bakmıştık ve olası senaryolarda saklanılabilecek alanları, kaçabileceğimiz odaları planlamıştık. Dışarıdan da inceleyebildiğimiz kadarıyla, üst katta sağdan üçüncü odanın camına yükselen ağaçtan, yandaki satılık evin bahçesine atlayabilirdik. Farklı yollardan çıkmamızda takip edilebilirlik açısından fayda vardı.
Lavabolara gidecekmişim gibi bir eğimle ilerlediğim sırada Çağrı, "Temiz." dediği için merdivenlere yöneldim ve arkamı kontrol etme işini tamamen Çağrı'ya bırakarak hızla çıktım. Satılık ve kiralık diğer evlerde de ardiye olarak kullanılmış küçük odaya doğru hızla ilerlerken gözlerim katta gezindi. Tüm kapılar kapalı, kat boştu. Tavandan sarkan avizeye de birkaç kişi saklanmayacağına göre üst kat şimdilik temizdi. Tüm aile üyelerinin bahçede olduğuna dair teyit almıştık. Zaten gözlemlerimize göre çıkan herkesin geri indiğini biliyorduk. Gerçi, saklanmak isteseler bu koca avizeye saklanabilirlerdi.
Kâhya, çalışanların kullanabileceği alt kattaki ardiye ve bodrum katındaki odaların anahtarını baş şefimize verirken bu katın ardiyesinin anahtarını diğerlerinden ayırıp tekrar cebine koymuştu. Muhtemelen özel görevliler harici kimselerin üst kata çıkmasını istemedikleri içindi. Kusura bakmamalıydı ama o anahtarı aşırmamız gerekmişti. Barlas'ın elinin çabukluğu hayret vericiydi.
Kaşımı yeterince kaşıdım. Şu peruğu bir süreliğine çıkartmak istiyordum ama çıkarınca yeniden düzgün takıp takamayacağımdan emin değildim. Saçımı unutmaya çalışarak çıkardığım yağı kapının menteşelerine dökerken kulağım cihazdaydı. Çağrı, yeni verilmiş hediyeleri yine güvenli odaya taşıyacak çalışanın yukarı çıktığını haber verdiğinde adım seslerini kontrol edip koridorda uzaklaştığı an kapıyı açarak hangi odaya girdiğini görmem lazımdı. Anahtarla giriliyor olmalıydı, ben odayı tespit ettiğimde Çağrı ya da Meriç, hangisi imkân bulursa çalışandan anahtarı alacaktı ve çalışanın bir sonraki gelişine kadarki kısıtlı süremiz başlayacaktı. Bunu kapı deneyerek geçirmek istemediğimiz için önce tespit ediyorduk. Zaten kasayı açmak için de Barlas'ın zamana ihtiyacı olacaktı.
Kapının menteşelerini yağladıktan sonra yağın kapağını kapatıp yine çantamdan çıkardığım peçeteyi ağzına sararak geri koydum. Kapının gıcırdamasını göze alamazdık. "Çalışan elinde hediyelerle geliyor."
Barlas "Dikkat et." dedi. Gözlerim ardiye raflarında gezinirken "Keyfim yerinde." diye fısıldadım. Buraya kutular istiflenmişti. İçinde kullanmaya tenezzül etmedikleri küçük eşyalar olabilirdi ve sadece bu kutuların içinde bile okutsak iyi para edecek şeyler vardı belki de. Çalışan geldiği için bakmayı erteleyip kapıya odaklandım. Adım seslerinden anladığım kadarıyla merdivenleri geçti, bulunduğum kapıyı da geçti ve ilerlemeye devam etti. Kapıyı yavaşça açarken koridorun karşı tarafında olmasını umdum, bu görmemi kolaylaştıracaktı ama öyle olmadı. Çalışan bir kapıyı açıp ilerlemeye devam ettiğinde başımı kapıdan çıkartarak hangi kapının aralık olduğuna baktım. Koridorun benim olduğum tarafında olan son odasına girmişti. Tekrar ardiyeye girip kapıyı kapattım.
"Odayı gördüm." diye fısıldadım.
"Ahmet, sıra sende."
"Diğer güvenlik geliyor. Karnını tutsa da lavabodan çıkabilmiş."
Barlas, "Ben çıkana kadar lavaboda kalmalıydı." diye söylendi. Bu Barlas'ın yanıma çıkmasını geciktirecekti ve mola sürem bittiğinde ama işime başlamadığımda şefimin ilgisini çekecektim. Çalışanın ayak seslerini duyduğumda nefesimi bile tuttum. Önce yakınlaşıp sonra da merdivenlerden inerek uzaklaşmaya başladı.
"Bir sorun oldu mu kardeşim? Sağ ol, Semih'in yerine bakmışsın."
"Yok abi, kaçak sinek bile uçurtmadım yukarıya."
Ojelerime bakarken sırıttım. Meriç, "Anahtar tamam." dediğinde Barlas, tekrar ve tekrar "Beni bekle." diye uyardı. Yanıma çıkma süresi uzadıkça benim asiliğime olan tedirginliği artıyordu. Bir şeyleri devirmemeye çalışarak raflardaki kutulara bakmaya başladım. Mutfak aşağıda olmasına rağmen kutuların üstünde "Un." yazıyordu. Kutuyu hafifçe çekip un paketlerine baktım. Kâhyanın neden anahtarı kendisine sakladığı belli oluyordu.
"Arkadaşlar..." diye fısıldadıktan sonra "Ve Çağrı." diye ekledim.
Çağrı alınmayıp "İsmimle şey yapmazsak lütfen..." dedi ama burada beni sadece duvarlar ve uyuşturucular duyabilirdi.
Barlas, "Bir sorun mu var?" diye sordu. "Bizim için değil." diyerek paketin ağzına dökülmüş taneleri parmak ucuma alıp burnuma götürdüm. Emin olduktan sonra parmaklarımı kutuya doğru birbirine sürterek tozların geri düşmesini sağladım. "Belki de gerçekten polisi çağırmalıyız."
"Biri mi var? Bekle, geliyorum."
Üfleyip "Barlas." diye kızarak sanki ardındaymış gibi kapıya baktım.
"Kız, adamın lakabını bile gizlemeye çalıştığı yerde asıl ismiyle sesleniyor." diyen Çağrı'nın cebine şu paketlerden birini koyup polise haber vermek istiyordum. "Çağrı'cım, Kıvanç'cım, Özçivit'çim, Kara Bey'in de onayı doğrultusunda önümüzdeki bir saat emrime amadesin."
Çağrı sessiz kalırken Barlas tekrar "Bir sorun mu var?" diye sordu. Derin bir nefes alıp verdikten sonra kızmak isteyerek konuşmaya başlasam da sırıtmıştım. Bana dair endişeliydi. "Kimse bana asılmıyor, kimseye yakalanmıyorum, seni beklemeden harekete de geçmiyorum."
Barlas duyması gereken şeyleri duyduğu için susarken ben de Çağrı'ya "Duydun mu kızıl şey?" diye sordum. Sarı şey de yeterince siniri bozuyordu ama şu an benim gibi kızıl şeydi ve öğürür gibi ses çıkardığında güldüm. Allah bilir şimdi nerede, kime içecek ya da yemek götürürken bu hareketi yapmıştı.
"Niye öyle bir şey yapacakmışım?"
"Kara kabul etti."
Meriç gülerek "Kara da çok komik oluyor." dediğinde Barlas, "Ulan, gerçekten. Bana ismimle seslenin, riskleri kabul ediyorum." diye sızlandı.
Çağrı, Meriç'e "Sen asıl bana gülüyorsundur şerefsiz." dedikten sonra biriyle göz göze gelmiş olacak ki "Size demedim efendim." dedi sesinin ulaşabileceği en tatlı hal ile. Adam ne dediyse Çağrı, "Ben deliyim, arada olmayan şeylerle konuşurum." dedi.
Adam korkmuş olmalı ki Çağrı, "Sosyal bir deliyim ama. İnsan canlısıyım. Korkmayın." dedi.
Barlas uzunca bir oflamanın ardında "Allah'ın belası, uzaklaş oradan." diye kızdı. "Bundan sonra asosyal bir dilsiz ol. Kimseyle konuşma." dediği gibi Çağrı "Kabul." dedi. "Kusura bakma Belizsu'cum. Başka zaman artık."
Ben Barlas'ın beyninin etini yemeye başlamışken Barlas "Belizsu hariç." diye düzeltti.
"Ve Belizsu'nun istedikleri hariç, diye ekle."
"Ve Belizsu'nun istedikleri hariç." dedikten sonra ne yaptığını fark ederek sıkkın bir şekilde nefesini üfleyip "Ulan iyice çocuk oyununa çevirdiniz. Herkes kendisine gelsin." diye kızdı.
Dudağımı büzerek sessiz kaldığım birkaç saniyenin ardından "Kara sakinleşince süre başlayacak." diye fısıldadım. Çağrı bu oyalanılan süreleri bir saatten saymamalıydı.
"Bana 'Kara' demeyin."
"Berk sakinleşince süre başlayacak." dediğimde Meriç "Daha iyi bir sahte isim." dediği için sessizce güldüm. "Aslında..." diye konuşmaya başladığımda Barlas, "Belizsu." diye uyardı. Barlas'ın ses tonundan 'Belizsu' ismini duydukça kahkaha atasım geliyordu. Bir de şimdi sinirli bir şekilde söylemişti, sesli gülmemek çok zordu. İlk ismi olan Berk'i de pek sevmezdi. Açıkçası, ben severdim ama bu isimle değil de onun ismi oluşuyla ilgili olabilirdi.
"Sabahları yoga ile meditasyon öneririm. Çok sinir..."
"Seni gerçekten çeteden atmama üç saniye kaldı."
"Ama..." dediğimde "İki, bir..." diye saydığı için 'sıfır' demeden "Üf, tamam." dedim ve ciddileştim. Her şeyi duymazdan gelen Çağrı'yla uğraşmayı da erteleyip "İşimiz bitince uzaklaşırken bu evi polise ihbar edelim. Hem çalınanların peşine düşemezler, hem de bizden daha büyük problemleri olur." dedim.
Barlas, "İnşallah yukarıda birini öldürmemişsindir." derken konuyu anlamaya çalışıyordu. Neyi ihbar edeceğimizi hala söylemediğim için hak veriyordum. Meriç de "Neyi ihbar ediyoruz?" diye sordu. Onlar aşağıda ağızlarının içine içine konuşurken ben de az ses çıkarmaya çalışsam da onlardan daha rahattım. Avizede de biri saklanıyor olsaydı ya atlar ya da düşerdi artık bu zamana...
"Burası un dolu."
Çağrı, "Türk Ceza Kanunu'nun hangi maddesinde bu suç?" diye alay ederken Barlas, "Geçerken yanıma uğrasana, bir ensene şaplağı hak ediyorsun artık." diye sızlandı.
"Kafanı kullan zahmet olmazsa." dediğimde birkaç saniyelik sessizlik oluştu. Çağrı "Ha..." dediğinde gülerek gözlerimi devirdim. Kafası basmıştı sonunda. "Unların içinde silah falan mı var?"
Yok... Yine basmamıştı.
Ben "Dikkatli konuşsana ya." diye uyarırken Barlas, "Yok, sen dur, ben sana uğrayacağım." dedi. Şaplağı geçirmek için sabredemiyor olmalıydı. Artık şaplaktan ziyade tokat, yumruk atmaya falan da seviyeyi yükseltmiş olabilirdi. Çağrı sessiz konuşsa da kullandığı kelimeler un yerine ne olduğunu bilebilecek aile üyeleri ya da çalışanların duyması bakımından tehlikeliydi. Meriç, "Kanka getirip götürdükçe kokteyllerden sen de mi içiyorsun?" diye bıkkın bir şekilde sordu.
İnsanlardan en uzak ben olduğum için "Burası uyuşturucu dolu." diye fısıldadım. Çağrı "Yemin ediyorum aklıma geldi." dediğinde hepimizden isterik bir gülüş sesi geldi. Çağrı'dan bir sızlanma sesi gelince Meriç gülerek "Harbi şaplağı yedi." dediği için benim de gülüşüm arttı. Meriç'in yerinde ya da yanında olup ben de bu anı izlemek isterdim.
Çağrı üfledi. "Gizli saklı konuşamıyorum ben! Bana ona göre görevler verin o zaman."
Barlas, "Merak etme bundan sonra sana mahallede bizi bekleme görevi vereceğim." dedi. Sesi biraz daha rahatlamış geliyordu. Şaplak içini söndürmüş olmalıydı. "Biz çalacağımızı çaldıktan sonra baskın yerlerse kendimizi güvenceye alırız." dedikten sonra sırıtarak "Hem de bir suçluyu adalete teslim etmiş oluruz." dedim.
Çağrı, "Umarım kimse bizi teslim etmez." dediğinde üçümüz de ilk defa Çağrı'ya katılarak "Umarım." dedik.
Meriç "Şef Belizsu'yu ve ortadan kaybolan güvenlikleri soruyor birilerine." diye bildirdi.
"Çağrı, Kara Berk'in de siniri yatıştığına göre süren başladı. Bir saat boyunca senin için çete lideri benim. Büyük güç, büyük sorumluluk getirir ama merak etme senin için bunun üstesinden geleceğim. İlk görevin, şefin ilgisini dağıtmak. Yanına gidip farklı çoraplar giydiğinden bahset."
Çağrı, "Ağlamak istiyorum." dediğinde "Ben baskıcı bir lider değilim. İstiyorsan ağla." dedim.
Meriç gülerken Çağrı sinirle inledi ve "Hadi." diye direttim.
Bir sürenin ardından "Hah şefim, sizi arıyordum." diyen Çağrı'nın sesini duydum.
"Ne oldu? Belizsu'yu gördün mü? Birkaç güvenlik de yerinde değil. Arıyorum, açmıyorlar. Nerede bunlar?"
"Şefim, bunlar hep işten kaytarıyor. Bana onların maaşını da verin hem servis yapayım, hem güvenliği sağlayayım, hem de kapıda durayım. Hepsini yaparım."
"İşten mi kaytarıyorlar?"
"Evet. Mutfakta yemek yiyorlardı en son. Yemek molasına çıkabiliyor muyduk öyle canımız isteyince?"
En azından doğru yerlerde bizi aramasını bir süre geciktirirdi bu yalanı. Şef sinirli bir şekilde "Çabuk mutfağa git, çağır onları. Benim sinirimi bozmasınlar, keserim maaşlarını." dedi.
Barlas, "Oyalamaya devam et." dediğinde hızla araya girip "Hadi, çoraplar. Şeften yedek çorap iste." dedim.
"Şefim, giderim gitmesine de. Şey, rica edecektim. Ben farklı çiftlerin çorabını giymişim bugün de, acaba sizin yedek çorabınız var mı? Biraz özgüvenim düştü çünkü benim böyle olmuyor..."
"Ne diyorsun oğlum sen? Ne çorabından bahsediyorsun? İş, diyorum sana iş! Git çağır kaytaranları."
"Şefe, 'Sizi de gördüm, biraz önce kokteyl dikiyordunuz.' de. Ama 'merak etmeyin, sırrınız bende' diye güvence verip kolunu sıvazla. Meriç ben göremiyorum, hareketleri sen kontrol et." dediğimde Meriç gülerek "Tamam." dedi. Barlas, "Allah'ım sabır ver." diye sızlanıyordu ama müdahale etmedi.
Çağrı sesini temizledi ve sıkkın bir nefes alıp verdi, cihazdan ben bile duydum. "Valla şefim, konu kaytarmaksa, sizi gördüm biraz önce. Kokteyl içiyordunuz arkada. Ama merak etmeyin, ağzım sıkıdır."
Meriç, gülerek "Sıvazladı valla kolunu." dedi. Ben de gülerken şefin "Oğlum sen kovulmak mı istiyorsun?" diye kızan sesi yükseldi. "Tamam çalışana ihtiyacımız var da, üç saniyede kendini kapıda bulursun. Şansını zorlama."
"Dün de beni eski sevgilim kapıya koydu, de. Ağlamaklı konuşmaya başla, dertleş adamla. O sıra bir kokteyli adama uzat, diğerini de kendin al, dert masasındaymış gibi tokuşturmaya çalış."
Barlas, "Adama ilaçlı olanı ver." dedikten sonra konu Çağrı olunca uyarma ihtiyacı hissederek "Sen ilaçsızlardan al." diye ekledi. Adam belki şaşkınlıktan ya da sinir bozukluğundan içerdi de, lavaboya hapsolanlardan olurdu.
"Şefim, durun ameliyatlı yerime geldi bu sözünüz. Beni de dün eski sevgilim kapıya koydu. Bir saniye, bir şunu alabilir misiniz? Hah, teşekkürler. Ben de şunu alayım..."
Adamın şaşkınlığından yararlanmış olmalıydı. Kadeh tokuşturma sesi geldikten sonra Meriç'in ve hatta Barlas'ın bile gülüşünü duydum. Ben de aşağıda olmak, bu anları izlemek isterdim. Özellikle de şefin yüz ifadesini.
"Ayrılık sebebiniz aslında evli olmanmış. Seni ailemle tanıştıracağım, deyip karınla tanıştırmışsın." dediğimde Meriç gülerek "Vay şerefsiz." dedi. "Bu arada hiç Kıvanç'lık hareket değil. Flörtü olunca sokakta göz göze geldiği kızlara bile 'Bakma bacım, ben evli barklıyım' diyor."
Şef, kekeleyerek "Sen..." dedikten sonra "Seni bana Allah canımı almak için mi yolladı oğlum?" diye şaşkınlıkla sordu.
"O kadar üzülmeyin ya benim için. Ama çok dertliyim yani. Neymiş? Evliymişim. E ne güzel işte, demek ki evlenilecek adamım. Bu çıkarımı yapacağına, ayrıldı benden."
Barlas, "Ahmet bahçede çöplerden birinin alev almasını sağlıyorum. Telaşla güvenliklere seslen, şu merdiven boşalmalı." dedi. Meriç, "Ortam iyice şenleniyor." derken Şef de Çağrı'ya "Bu organizasyon şirketi çalışanların ruh sağlıklarına bakmıyor mu ya? Deli misin oğlum sen?" diye söylenirken bir anda sessizleşti. "Bu... Yanık kokusu mu geliyor?"
Gülerek "Ciğerimden geliyordur, desene." dediğimde Çağrı çaresizce "Ciğerimden geliyordur." dedi. Şef, "Şimdi seni var ya..." dediği sırada Meriç'ten "Yangın!" sesleri yükseldi. Muhtemelen hızlıca söndürebilecekleri bir şeydi ama güvenlik merdivenlerden ayrılırsa iyi olurdu.
Baş Şef, "Yangın mı?" dediğinde Barlas, "Kıvanç Şef'i oyala." dedi.
"Çağrı şimdiki görevin şefin üstüne kokteylleri dökmek."
Çağrı "Ama..." dediğinde Barlas, "Bu arada benim de emrim aynı." dedi.
"Şefim bir saniye..."
Sırıtarak "İlham verici bir kadınım." dedim.
Çağrı'ya, "Telefonunu aldım, bir süreliğine fark etmeyeceği kadar belası ol yeter. Bahçe şefi yangınla uğraşırken ağacın olduğu tarafa geçmeye çalışacağım." dedi.
Ne ara adamı bulmuştu da, güvenlikleri arayacağı telefonunu çalmıştı, ne ara yangını başlatmıştı bilmiyordum ama o arada bana da laf yetiştirdi. "Dersine iyi çalışan bir çıraksın." diye dediğimi düzeltti. Gözlerimi devirirken "Boynuz kulağı geçermiş Kara Berk." dedim.
"O zaman yukarı çıkmama gerek yok. Emaneti bizzat açabilirsin." dediğinde dudağımı büzerek rafları izlediğim bir sürenin ardından ağırlığımı sağ ayağımın üstüne vererek omzumu raflara yasladım. Buranın havasını solumaktan kafayı bulmazdım umarım. "Youtube'da kasa açma videosu var mıdır?"
Gülüşünü duyduğumda ben de tekrar sırıttım. "Uzun bir süre daha Siyah'ın Çırağı'sın." dediğinde kaç işte daha onlarla olacağımı bilmesem de 'uzun bir süre' lafzı içimi ısıtmıştı. Sayılı iş içinde de Barlas'ın gözünde ne unvan kazanırdım, şüpheliydi.
"Sonra?" diye sordum. Hırsızlık çetesinin belli ki çırağıydım. Çıraklık bitince ne olacaktım? Bana kalırsa şimdiden Çağrı'dan kıdemliydim. Barlas el çabukluğu, lider ruhu ve kasa açma becerisiyle, Meriç ise soğukkanlılığı, mantığı ve teknolojik konularda üstün becerisiyle, Çağrı ise... Çağrı ise gömmeli batak oynamak istediklerinde üçüncü olsun diye vardı sanırım. Benim onun yanında kalfa falan olmam gerekmiyor muydu? Yine de şapşalın teki olsa da kaos yaratma, insan kandırma ve gerekli alet edevat toparlama konusunda da Çağrı iyiydi. Sadece arkadaşı olduğu için Barlas'ın onunla iş yapacağını sanmıyordum. Bu üçlü, yıllardır bu işi yapıp yakalanmadan paçayı kurtarmayı başarıyorsa, her birinin rolü olmalıydı. Ben aralarına dâhil olana kadar karanlıkta ve sessiz bir şekilde işleri yürüttüklerini biliyordum. Benimle beraber insanların gözleri önünde hırsızlık yapmaya başlamışlardı ve belki de onların yollarından devam etmemiz gerekiyordu ama benim önlerine açtığım yolda daha büyük paralar kaldırabilirdik.
"Sonra da Siyah'ın nesi olursun, bilmem." dediğinde gözlerim kısıldı. Sorum gibi, o da unvandan bahseder gibi cevaplamıştı ama nedense ima sezmişim gibi nabzım da yükselmişti. Reddedeceğim ihtimallere bu denli heyecanlanmayı bırakmalıydım.
Muhtemelen Çağrı'nın iletişim cihazından şefin bağırışları gelmeye başladı. "Dikkat etsene be adam!"
"Efendim, biraz önce garson Ahmet Bey buraya kokteyl düşürdü, ıslanmış her yer. Uyardım silinmesini sağlasın diye ama maalesef beni ciddiye almamış."
Meriç'in iletişim cihazından "Ya kansız herif." diye söylendiğini duyduğumda güldüm. Muhtemelen onlardan oldukça uzaktı ve zaten alakası bile yoktu. "Bu arada Kara, alevler söndü ve bina etrafındaki her çöpü kontrol etmemiz söylendi. Ağaç şimdilik iptal gibi duruyor."
"Nasıl da ıslandınız, insanlar da döndü döndü baktı, sizin yerinize utandım valla. İyi ki şu an siz değilim, öyle söyleyeyim. Yiğit Bey de kızdı biraz sanki size. Çünkü Baş Şef'siniz, bu haliniz hiç yakışık almıyor. Her yeriniz ıslak."
Adam, Çağrı'ya kızmakla utanmak arasında kararsız kalmış olsa gerek cevap veremeden önce kekeledi. En sonunda sesini yükseltip "Temizleyin hemen şurayı!" dedi. "Sen de burayı temizledikten sonra çıkar kıyafetlerini, git buradan. Kovuldun."
"Şefim için şu kokteyli, biraz sakinleşin."
Meriç, "Adam içti kokteyli." diye bize haber verdiğinde güldüm. O da lavabolara kapanırsa çok iyi olurdu. Sırıtarak "Ama maaşım, diye sor." dedim.
Barlas da "Maaşını isteyerek peşine takıl, gözden kaybetme." dedi. Benim niyetimle, onun niyeti bir hayli farklıydı ama günün sonunda beni desteklediği sürece benim için sorun yoktu.
"Efendim ama maaşım? Bana ne doktorluklar, avukatlıklar teklif edildi, bu iş için reddettim."
Barlas, "Güvenlik tekrar lavaboya gitti ama yerine hemen biri geldi." dedi. Ağacın olduğu yere gidemediği için yerine dönmüş olmalıydı. Muhtemelen yukarı çıkmaya niyetlenmişti ama güvenlik gelince geri dönmesi gerekmişti. Meriç, "Kâhya bağırış koptuğu için size doğru geliyor. Bir çalışana da 'Ardiyenin yedek anahtarını bul getir, kaybetmişim' dedi." dediğinde ben "Süper..." diye mırıldanırken Barlas, "Ahmet, Kıvanç'ı başka bir iletişim kanalına al, sen dinle." dedi. Bir süre kesintisiz iletişim halinde olmamız gerekecekti ve Barlas, Baş Şef'i oyalarken bir hayli gürültü çıkartıyordu. Meriç denileni yaptığında Barlas "Karşı koridorundaki birinci kapı lavabo. Ardiyeyi kilitleyip oraya geç. Girdiğin gibi bıraktığına emin ol." dedi. Dediğini yaparken "Tamam, gerilme." dedim çünkü gerginliği sürerse, ben de gerilirdim. Yılların hırsızı değildim, o öyleydi ama konu ben olunca pimpirikli hale geliyordu. Nedeni, birçok şey olabilirdi ama elimin ayağımın heyecanla ya da gerginlikle titrememesi gerektiği için nedenlerini düşünmeyi erteledim.
"Lavabo kapısını da girmeye çalışırsa diye kilitle. O aileden biri misin, değil misin anlamadan bir çözüm buluruz."
"Hala çok gerginsin." derken kapıyı kilitledim.
"Asya..." diyeceği sırada sesini temizleyip "Uyarmayı bırak, uyarıları dinle." dedi. "Ardiyeyi girdiğin gibi bıraktığına emin misin?"
"Evet."
"Kâhya yukarı çıkıyor." diye haber verdi. Birkaç saniye içerisinde ben de duyabilmeye başlamıştım. Muhtemelen ardiyeyi açıp baktıktan sonra geri kilitledi ve her kimle konuşuyorsa "Çalışanlar anahtar bulursa direkt bana getirsin." dedi ve merdivenlerden geri inmeye başladı.
"Tamam, gitti." diye fısıldadığımda Barlas da görmüş olmalıydı. Meriç, "Aileden birkaç kişi içeriye giriyor. Bir adam sarhoş olmuş, kusacak sanırım. İki kadın da koluna girmiş." dediğinde gözlerim lavaboya döndü. Giriş kat banyosunu, diğer insanlarla karşılaşmamak için kullanmasalar gerekti. Bu kata çıktıklarında da odalarına gitmek yerine merdivenlere yakın olan bu lavaboyu kullanabilirlerdi.
Barlas, "Onlarla çıkacağım." dedi.
Ben "Nasıl?" diye sorarken Barlas, "Hemen üç sağındaki kapıya git, orada beni bekle." dediğinde banyodan çıkıp geri kapattım ve Barlas'ın bahsettiği odaya doğru koşup içeri girdim. Kapıyı ardımdan kapattığım gibi yaslandım ve ailenin erkek çocuğunun odasında olduğumu gördüm. Barlas araba desenli perdeleri dışarıdan izlediğinde görmüş, zihnine kazımış olmalıydı. Zaten mimarisini incelediğinde hep beraber gördüğümüz üzere diğer yatak odalarından daha küçüktü.
Barlas'ın "Efendim, bir sorun mu var? Yardımcı olayım." diyen sesini duydum. "
Kadınlardan biri, adamı taşımaktan yorulmuş olsa gerek "Tut şunu çabuk." dedi. Merdivenlerden çıkmaya başladıklarını duydum. O noktaya gelene kadar yardım isteyerek konuklara rezil olmamaya çalışmış olmalılardı ama merdivenlere vardıktan sonra karşılaştıkları Barlas'tan yardım istemişlerdi.
Duyduğum seslerden olanı biteni anlamaya çalışırken kadınlardan biri, "Bu kadar içme, dedim sana." diye sızlanıyordu.
Sarhoş adam, "Sadece bir tane içtim." diye ağzında geveledi. Kadın "Bir şişe şarap içtin!" diye kızdı. Üst katta tıkırtılar vardı, muhtemelen lavaboya girmişlerdi.
Meriç, "Yine aileden erkek çocuğu içeri giriyor." dediğinde tavana bakarak sinirle inledim. Çocuğun dolabına mı saklansam, diye düşündüğüm sırada Barlas, "Dikkat edin." dediğinde Meriç anlayarak "Tamam, oyalıyorum." dedi. Kadınlar şüphelenmedi mi, diye düşündüğüm sırada Barlas, "Siz uzaklaşın isterseniz, kusacak gibi." diye ekledi. Meriç'i uyarırken onların da şüphelenmemesini sağlamıştı.
Öğürme sesleri duyduğumda yüzüm buruştu. Kadınlardan biri, "Ay, ben de kusacağım." dedi ve uzaklaşan adım sesleri duydum. Diğeri de, "Terasta sigara içeceğiz, kustur, elini yüzünü yıkat şunun. Sonra bize haber ver." dedi.
Barlas, "Tabii efendim." dedi ve uzaklaşan adım seslerinin ardından açılıp kapanan kapı seslerini duydum. Terasa çıkmış olmalılardı. Barlas, "Kafaya dikkat." dedikten sonra yığılma sesi geldi. Sarhoş adamı sadece uyararak yere bırakması işe yaramamış olmalıydı ki adamdan homurdanma sesleri yükseldi. Barlas'ın koşar adımları yaklaşınca kapıdan uzaklaştım çünkü bu hızla kapıyı açarsa duvara yapışırdım. Sandığımın aksine yavaş açarken gözleri de dikkatle kapının arkasına yöneldi, sonra sağındaki dolabın önünde duran beni gördü. Ardında olabileceğimi düşünerek dikkatli açmasına gülümser gibi oldum ama o neredeyse anahtarı kafama attı. Omzuma çarpmadan anahtarı tuttum. "Hangi oda?" diye sorduğu gibi kapıya yaklaşıp koridordan hediyelerin götürüldüğü odayı gösterdim. Barlas kapıyı tamamen açıp pervazına yaslayarak bana o odayı gösterdi. "Geç, orada saklan. Birazdan geleceğim."
Ben hareketlenirken Barlas'ın gözü teras kapısındaydı. Ben kilidi açarken o da çocuk odasının kapısını kapattı ve gözleri benimle teras kapısında geze geze lavaboya yöneldi. Ben de Barlas'a bakıp durmayı bıraktım ve odaya girip kapıyı ardımdan kapattım. Işıkları açık odada gözlerim gezindi. Bir çalışma odasıydı. İki duvarda dolaplar yükseliyordu, camın önüne ise geniş bir çalışma masası koyulmuştu. Masanın önünde deri koltuk takımı vardı. Masanın karşısındaki, kapının olduğu duvarda ise televizyon vardı. Gözlerim kasanın olabileceği dolaplarda gezinirken bir yandan da kendime saklanacak yer arıyordum. Masanın ardına saklanabilirdim, mobilya zemine kadar uzanıyordu ama kasa bizzat orada olabilirlerdi. Pencereden dışarıya görünmemeye dikkat etmem gerektiği için dizlerimi kırarak alçaldım ve masanın ardına baktım. Kasayı gördüğümde "Uyuşturucuları bile daha iyi saklamışlar." diye sızlandım. Ki uyuşturuculara sadece un izlenimi vermişlerdi. Kilitli kapılarına çok güveniyor olmalılardı.
Meriç, "Çocuk yukarı çıkıyor." dediğinde Barlas da "Efendim, kusmaya devam etmiyor. Ne yapayım?" diye sordu.
"Odasına götürelim."
Barlaslar sarhoş adamı odasına götürürken Meriç, "Aileden birileri gelinle damat hakkında konuşma yapıyor." dedi. Birinin telefonu çalmaya başladıktan sonra ses kesildi ve kadın "Efendim?" dedi.
"Fuat iyi durumda değil. Biraz midesini üşütmüş. Tamam, yatağına bırakıp geleceğiz."
Meriç de, Barlas'ın iletişim cihazının aktardığı sesi duyduğu için "Midesini mi üşütmüş? Şişeyi kafaya dikiyordu en son." dedi.
Utanmadan uyuşturucu pazarlarlardı ama zengin dostlarına rezil olmaktan korkarlardı. "Tamam, tamam. Geliyoruz."
Sarhoş adam, "Gitmeyin." diye bir şeyler zıvaladı. Barlas'ın onu yine yere bırakacağını düşünüyor olabilirdi tabii. Sarhoş adam ağlar gibi sesler çıkartmaya başladığında kadınlardan biri, "Sen şunu oyala." dedi. "Birazdan geleceğiz, o zamana kadar uyumasını sağla."
Barlas "Tabii." dediğinde kadın, "Biz gelmeden ne siz çıkın, ne de biri girsin bu odaya." diye ekledi. Barlas, tekrar "Tabii." dedi. Ses tonu küfreder gibiydi. Onların hırsızlık planlarından birinde olmak için şu an böbreklerinden birini verebilirdi, emindim. Bıkmış gibiydi.
Kadınlardan diğeri "Hatta..." dedikten sonra "Riske atamayız, kusura bakma. Üst katta özel eşyalarımız var." dediğinde kaşlarım kalktı. Kapıyı kilitleyeceklerdi...
Barlas, birkaç saniyelik sessizliğinin ardından "Anlıyorum." dedi. Kadınlar da zaten cevap bekler gibi değildi, hızla vardıkları kapıyı kapatıp kilitlemişlerdi. Kadınlar uzaklaşınca Barlas, "Ayağımda da sallayayım mı anasını satayım." diye söylendi. "Üstüme kilitlediler resmen. Anahtarı hallet."
Sarhoş adam "Ha?" dediğinde "Birader sen de yat uyu, canımı sıkma." diye homurdanmaya devam etti. Meriç, "Anahtarı hallederim ama size nasıl ulaştırırım, bilmiyorum." dedi. Barlas "Hay..." diye başlasa da varlığımı hatırlayarak küfrünü yuttu ve "Kasa nasıl?" diyerek konuyu değiştirdi. Gözlerim kasada gezinirken dudağımı büzdüm ve hiçbir fikrim olmadığı için "Gri renk?" diye şansımı denedim.
"Kulağı geçen boynuza bak sen."
"Ne ama ya? Hızlandırılmış hırsızlık dersleri vermediniz henüz."
Meriç, "Lazım bu arada." dediğinde Barlas da onaylayan sesler çıkarttı. Ne yapacaklar sunu hazırlayıp anlatarak ders mi vereceklerdi?
"Koruma sistemi nasıl?"
"Sağlığına duacı."
"Belizsu'cum..."
Üfleyip çaresizce gözlerimi kasada gezdirdim. "Şifreli ve anahtarlı. Hatta parmak izi bile var sanırım." derken kasa üstündeki bölmelere bakıyordum. "Şu sarhoşun parmak izini tenezzül edip de eklemiş olabilirler mi?" diye sordum.
"Bakacağız artık. Diğeri ne yapıyor, kanala al."
Meriç, Çağrı'yı da kanala alırken ben de açıp açıp baktığım dolap kapaklarından birinin askı demirli olduğu için saklanmama müsait olduğunu görerek rahatladım. Biri gelecek olursa, buraya saklanırdım.
"Şefim bu eksik ama. Bana 'bin lira' denmişti."
Ne yapmış, ne etmiş şefi kovmasına rağmen parasını vermeye ikna edebilmişti. "Allah Allah. Oğlum sen beni delirtecek misin? Eksik çalıştın ya!"
"Ama siz eksik çalışmamı istediniz. Bana kalsa tam çalışırdım."
"Sen bana sabır ver Allah'ım. Ne kadar eksik söyle. Sonra da git çalışmaya devam et, gece toplama ekibine de kalacaksın. Bir kere daha sakarlık yaptığını ya da boş boş konuştuğu görmeyeceğim. Zaten çalışanlar ortalıktan kayboldu!"
"Gece müsait değilim şef ya."
Çağrı'nın yayık ağzıyla söylediği şeye güler gibi oldum. Şef, "Nasıl müsait değilsin?" diye sorunca ben "Yanağından makas alıp göz kırparak 'Anlarsın ya' de." dedim.
Barlas, sinirle inlediğinde gülerek "Hadi." dedim. Zaten girdiğimiz kaotik durumlar yüzünden bir saatin bir kısmı boşa akmıştı, bari bir şeyler daha yaptırabilmeliydim.
Sarhoş adam, Barlas'a "Kardeşim sen niye sinirlisin?" derken Çağrı Şef'e "Özür dilerim." dedi.
Barlas, "Uyu yoksa bayıltacağım seni." dediğinde bunu türlü türlü seçeneklerle yapabilirdi. Cebinde etil alkol bile vardı.
Şef, "Niye özür diliyorsun?" diye sordu ve saniyeler içerisinde cevabını aldı. Çağrı "Anlarsın ya." dediğinde birkaç saniye sessizlik oluştu. Şef, "Ulan gevşek oğlu gevşek..." diye konuşmaya başladığında gülüşümde alt dudağımı ısırdım. Çağrı da içinden 'Ulan Asya' diye söyleniyor olmalıydı. Ya da 'Ulan Belizsu'...
Çağrı "Ağır oluyor Şef'im ama." dediği sırada Meriç de gülüyordu. Gülüşü bir anda durdu ve "Ha siktir, bahçe şefi beni çağırdı. Görev verecek galiba. Çağrı, merdivenlere dönmen lazım, ben uzaklaşıyorum." dedi.
"Küfür etme, kız var kanalda."
Barlas'ın yanına gidip 'şimdi konumuz bu mu?' diye sormak istiyordum. Hem de Ersin'e yeni isimler bulurken kanalda benim olup olmadığımı hiç de hatırlamıyordu kendisi.
Çağrı, "Şef'im el sıkışalım, helalleşelim. Ben öteki dünyaya sizle küs gitmek istemem." dedi. Barlas, "Beğendin mi yaptığını?" dediğinde muhtemelen bana kızıyordu. Duymazdan geldim. Sarhoş adam yine, "Ne yaptım ya?" diye dilini döndüremeyerek konuştuğunda Barlas da "Deliyim ben kardeşim." diyerek Çağrı'nın bahanesine sığındı. "Bulaşma bana. Bırak, ahbaplarla sohbet ediyorum."
Tabii Çağrı sevecen bir deli rolü yaparken Barlas tedirgin eden bir sese sahipti. Sarhoş adam da tedirgin olmuş olacak ki "Ben uyuyayım." dedi. Barlas da hayali ahbapları olan bizlerle sohbeti sürdürdü. Çağrı "Şefim, niye bir şey demiyorsun?" derken muhtemelen ilerliyorlardı, adım sesleri ilerledikçe orta alana çıkmış olsalar gerek gürültü duyulmaya başladı.
Çağrı öksürüğüyle gizleyerek "Güvenlik gitmiş." dediğinde Şef, "Bırak ağzında bir şeyler gevelemeyi, çık git kovuldun." dedi.
"Şefim bakın, gidersem geri gelmem."
Şef, "Lan git diyorum zaten!" dediği sırada Barlas, "Belizsu'nun inebilmesi için alan yaratman lazım. Güvenliğin olmadığını tekrar teyit al." dedi.
Çağrı, "Şefim kızgınsınız anlıyorum ama benim de bir gururum var. Tamam artık uzatmayalım küslüğü." derken bir yandan da gözleriyle merdivenlere bakarak oyalıyor olmalıydı. Alt dudağımı dişleyerek başımı iki yana salladım. Hazır işe geri alınmışken tekrar kovulmasını sağladığım için buradan çıkınca Barlas'tan azar işitecektim. Ne yapabilirdim? Henüz çıraktım... Böyle hatalar yapabilirdim...
"Oğlum sen kırmızı reçeteli ilaç mı kullanıyorsun?"
"Şefim ilaç demişken aklıma geldi, gitmeden bir lavabonuzu kullanayım bari."
İlaçla ne manaydı, bilmiyordum ama şef nasıl baktıysa Çağrı "İnsanlık namına." diye diretti.
Şef "Çabuk!" diye kızdı. "Lavaboda da çalışan görürsen buraya yolla. Nerede bu millet?" dedikten sonra Çağrı uzaklaşmaya başlamış olacak ki şefin sesi uzaktan geldi. "Benim telefonum nerede?"
"Lavabo koridoruna girdim. Buradan kollayacağım."
Barlas, "İn." dediğinde "Ama kasa..." dedim. "Kapıyı açık bırak, in. Gerisi bende."
Neyi, nasıl yapacaktı bilmiyordum ama olayları yeterince karıştırmışken daha da uzatmayayım diye kapıya ilerledim. Kapıyı açıp da koridorda ilerlediğim sırada banyodan çıkan birini gördüğümde adımlarım yavaşladı. Ben bir şey yapamadan gözleri bana doğru döndü. Beş ay önceki nişanda bana sulanırken havuza düşen, gecenin damadıyla göz göze gelince içimden Meriç'in 'bu kızdan mı küfür sakınıyoruz?' diyeceği bir küfür ettim.
Sesim bile çıkmamasına rağmen Barlas, "Bir sorun mu var?" dedi. Kapı sesini o da duymuş olmalıydı. Aslında, birinin yukarı çıktığına dair tıkırtıları benim gibi Barlas da duymuş olsa gerekti biraz önce ama erkek çocuğu da odasına çıktığı için en azından ben ona ait olduğunu düşünmüştüm. Barlas da farklı düşünmemiş olmalıydı. Meriç'in uzaklaşmak zorunda kaldığı, Çağrı'nın da göz kontrolü kuramadığı dakikalarda Yiğit denilen herif yukarı çıkmış olmalıydı.
Sarhoş adımlarla bana doğru adımlamaya başladığında Barlas tekrar "Sorun ne?" diye sordu. Karşımdaki zaten sarhoş olduğu için elimle ağzımı gizleyerek "Hallediyorum, bekleyin." dedim. Zaten sarhoştu, o yukarı çıktığına göre aile konuşması da bitmişti, diğer kadınlar da sarhoş adama bakmak için gelmek üzere olmalıydı. Barlas kilitli bir kapının ardındaydı ve şu an bunu çözmesi gereken tek kişi benmişim gibi duruyordu.
"Sorun ne, diyorum sana! Kendi başına iş yapma. Çağrı, bir şekilde üst kata çıkman lazım."
Sağ kulağımı, kanalda yükselen gergin sohbete kapatmaya çalışırken Yiğit bir hayli yaklaşmıştı. Kısık gözleri üstümde gezinirken "Yukarı çağırdığım sen miydin?" diye sordu ve Barlas'tan sinirli bir ses daha yükseldi. Saçımı düzeltir gibi elimi saçıma götürdüm ve manuel olarak ses iletimini kapattım yoksa Barlas planı da burayı da yakabilirdi.
Adamın gözleri, gözlerime yükseldi ve gülüp "Çok içmiş olmalıyım, esmer olduğuna yemin edebilirdim." dedi. Kendi düğününde çalışanlardan birini sevişmek için yukarı mı çağırmıştı? Gerçekten şimdi sorunu suratına kusarak çözecektim.
"Ama sandığımdan daha güzelsin." diyerek kasanın olduğu odayı göstermeye çalıştı ama sarhoşluğu yüzünden duvardaki tabloyu gösteriyordu. Diğer adamın yoksa bile bunun kesinlikle parmak izi, kasada kayıtlı olmalıydı. Odaya doğru ilerledim. O sıra çantamdaki beze etil alkol döküyordum.
"Seni bir yerden tanıyor muyum? Gerçi... Bir kere tanışmış olsaydık kesinlikle hatırlardım."
Odaya girdiğimizde ardımızdan kapıyı kapattı. Elim çantamın içinde ona döndüm. Bana doğru yaklaşırken vücuduma değil, yüzüme baksa belki tanıması kolaylaşırdı. Yüzündeki aptal sırıtışa gözlerimi devirdim, hayalinde neler neler vardı ama ancak birazdan bayıldığında rüyasında yaşayabilirdi.
Gürültü duyduğumda, olay çıkartmak üzere olan çete üyesi her kimse mümkünse yatıştırmak için cihazı tekrar açtım ama o sıra Yiğit'in eli de yanağıma yöneldi. Öpecek gibi yaklaştığında bir elim cihazda, diğer elim çantada olduğu için hızla geri çekildim. Gürültüleri anlayamadan adamı bayıltmak istemiyordum. Ailesi geldiyse, ne amaçlarla beni yukarı çağırdığını söyleyip çıkan kaosta buradan sıvışmak, baygın adamın halini kasanın da olduğu odada açıklamaktan daha kolaydı.
"Geçen sefer havuza düşmüştün, bu sefer camdan düşmek istemiyorsan elini çek." dedim. Ses geldiği için onun da gözleri kapıya dönmüştü. Boş verip uçkurunu daha fazla önemseyerek bana döndü. Sarhoşluğu yüzünden çeviremediği diliyle "Geçen sefer mi?" diye sorduktan sonra boş verip tekrar sırıtarak başını iki yana salladı ve bana bir adım daha attı. "Naz yapman için zamanımız yok. İşimiz bitince kaç para istiyorsan veririm. Bana en güzel düğün hediyesi olacaksın."
Daha büyük bir gürültü koptuğunda Yiğit boş veremeyip kapıya doğru ilerlerken elimle ağzımı kapatıp cihazdakiler duysun diye "Ne yapıyorsunuz?" diye kızarak fısıldadım. Kulağımda gürültüler kopuyordu, söylediklerini anlayamıyordum. Galiba Barlas kilitli olduğu odanın kapısını kırmıştı. "Parmak izi lazım."
Yiğit, "Güzelim hemen şu soruna bakıp geliyorum. Sen o sıra hazırlan." dediğinde yüzüm buruşurken alt dudağımı ısırdım. Keşke öyle de söylemeseydin...
Beklediğim gibi Yiğit kapıyı açmadan yüzüne doğru sertçe açıldı. Barlas odaya girerken Yiğit acıyla inledi. Barlas, "Pardon şerefsizin evladı yanlışlıkla oldu." dedikten sonra kapıyı çekip daha sert bir şekilde açtı ve yine çarpan Yiğit geriye doğru düşerken hızla kanamaya başlayan burnunu tutmaya çalıştı. Barlas kapıyı ardından kapatıp Yiğit'e yönelirken hızla yanlarına varıp Barlas'ın kolundan tutarak çekmeye çalıştım. "Ne yapıyorsun? Hepimizi içeri tıktıracaksın!"
Barlas yakalarından tuttuğu Yiğit'i kaldırıp masasına doğru çevirerek sertçe yasladıktan sonra yumruğunu kaldırdı. İletişim cihazına "Biriniz buraya gelmelisiniz, delirdi bu." derken Barlas'ı durdurmaya gücüm yetmiyordu.
"Kimmiş lan senin güzelin?"
Yiğit yediği yumruğun ardından bir şeyler söylemeye çalışırken Barlas fırsat tanımayıp tekrar yumruğunu geçirdi. Kasayı falan boş verip "Gitmeliyiz..." dedim. Olaylar çok karışmıştı. Artık asıl amacımız hırsızlık değil de hürriyetimiz olmalıydı ve buradan tüymeliydik.
"Senin o 'güzelim' diyen ağzını..." diye bağırdıktan sonra bir yumruğu daha geçirerek "Kırarım!" dediğinde engel olmayı başaramadığım için üfleyerek ellerimi çektim ve saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırarak kapıya yakınlaştım. Aşağısı müzik ve insan kalabalıklığı sebebiyle gürültülüydü ama küçük çocuk tekrar aşağı inmediyse, odasında bizi duyuyor olmalıydı. Aileden başka birleri ya da kâhya da her an yukarı çıkabilirdi. Cihazı kapatıp Yiğit'le konuşmaya çalıştığım sırada umarım bir plan kurmuşlardı yoksa işimiz yaştı.
"Ben diyemiyorum lan öyle! Ben diyemiyorum 'güzelim' diye!"
Kapıyı aralayıp baksam mı diye düşünürken söylediklerini duymamla gözlerim Barlas'a döndü. Adamın sırtını masadan ayırıp tekrar sertçe yasladı. Bulunduğumuz ortama ve yaşadığımız adrenaline rağmen iç çektim. Sevgili olduğumuzda söylemeyi en çok sevdiği kelimelerden biriydi, güzelim...
Çağrı, "Polisler siteye girmiş." dediğinde Barlas duymuyor gibiydi. "Senin o uçkurunu da seni de ayrı ayrı..." diye sövdüğü sırada "Bana bak!" diye neredeyse çığlık atarak kolundan sarstım. Yine adama indirmek için yumruğunu kaldırmışken gözleri hemen yanındaki bana döndü. Nefes nefese baktı. "Polisler geliyormuş. Gitmeliyiz."
Demek ki, onlarla ilgilenmediğim sırada polise ihbar etmişlerdi. Zaten bu kadar kaostan sonra buradan sadece daha büyük bir kaosla kurtulabilirdik. Yiğit, dayak yemediği en uzun süre içerisinde olduğumuz için konuşabilerek "Polis mi? Ne polisi?" diye sordu.
Barlas hızlı nefes alış verişleri eşliğinde bakarken alnında ve boynunda damarları belirginleşmişti. Öfke göz bebeklerini büyütmüş, kaşlarının çatılmasına sebep olmuştu. Sakinleşmesine ihtiyacımız vardı. "Hadi. Bir an önce çıkmazsak, daha büyük problemlerimiz olacak."
Olabildiğince kasılan çenesi, dişlerini gıcırdatıyor olsa gerek iki yana hareketlendikten sonra "Boşa gitmesin." diyerek kaldırdığı yumruğunu da indirdi ve Yiğit'i yakalarından tutarak masanın iç kısmına doğru düşürdü. Ensesinden yakalayarak başını kaldırdı ve "Kasayı aç." dedi.
Yiğit, "Bırakın beni. Kaçmam lazım. Beni bırakırsanız, ne kadar istiyorsanız veririm." dediğinde Barlas, "Önce kasa." dedi. Yiğit hızla kasayı açarken Barlas da üniformasının ceketinin iç cebine katladığı çantayı açıyordu. Ben de kol çantamı hazır tutarken Yiğit "Alın, ne istiyorsanız. Bırakın şimdi beni." diyerek ayaklanmaya çalıştı. Barlas ensesinden yakaladığı gibi geri çekip cebinden çıkarttığı kelepçenin bir halkasını Yiğit'in bileğine geçirirken diğerini pencerenin altındaki kalorifer demirine geçirdi. Yiğit öfkeyle "Ne yapıyorsun?" diye bağırdığında "Polislere yardım vatani görevimiz." deyip tekrar kasaya döndü ve benim gibi içinde bulduğu her şeyi sığdığı kadarıyla çantaya doldurmaya başladı.
"Bırakın diyorum! Aldığınızın on katını daha veririm! Hayatım kayar polislere yakalanırsam. Babam hayatımı kaydırır!"
Demek ki uyuşturucu ticaretinden babasının haberi yoktu. Bu kadar aptal olmasaydı bizim de haberimiz olmazdı. Uyuşturucu gizlediği yerde bu kadar katılımcı ile düğün yapmak da ancak onun gibi bir aptala yakışırdı. Belki de düğün bir kılıftı, burada da ticaret çeviriyordu.
Çantaları hızla kapattığımız sırada Çağrılar yeniden uyardı. Ayaklanırken kapıya dönmeden Yiğit'e dönüp içimde tutamadığım için suratına bir yumruk da ben geçirdim. "Paranla her şeyi satın alamazsın şerefsizin evladı. Hapishanede bunu iyice düşün."
Önüme döneceğim sırada Barlas'ın da canı tekrar çekmiş olacak ki Yiğit'e dönüp bir yumruk daha geçirdi. Yiğit'in zemine doğru devrildiğini ve gözlerinin kapandığını gördüğümde endişe ederek "Ölmemiştir, değil mi?" diye sordum.
"Zaman ayarlı dövdüm onu, gözünü polislerle açacak yavşak."
"O nasıl oluyor?" diye alay ettiğim sırada Barlas'ın elini, elimde hissettim ve tüm söyleyip söyleyebileceklerim bir süre uzaya doğru gözden kayboldu. Yiğit'in varlığını bile unuttuğum saniyeler içerisinde Barlas elimden çekerek hızla ilerlemeye başladı. Gözlerim ellerimizdeyken kapıyı açtı ve ağaca atlayacağımız odanın kapısına doğru koridorda koşmaya başladık. O sıra göz ucuyla kırılmış ve koridora düşmüş kapıyı da gördüm. Sarhoş adam içeride kaçıncı uykusunu görüyordu, bilmiyordum ama erkek çocuğu ortalarda görünmüyordu. Odaya girdikten sonra hızla balkona yöneldik. Kapıyı açtığımız gibi çıktığımız balkonda yaklaşan polis siren seslerini duyabiliyorduk. Polisler de 'suçlular kaçın, biz geliyoruz' demek yerine daha sessiz hareket etse, daha mantıklı değil miydi?
Barlas'ın elimi bırakmasının düşürdüğü boşlukta daha birkaç nefes alamadan elleri belimin iki yanından tuttu ve beni balkonun demirlerinin üstüne doğru kaldırdı. Kızar gibi fısıldayarak "Ben yapardım." diyeceğim sırada sabrı olmadığını gösteren bir sesle "Bak kızım, sinirim tepemde. Dönüp adamı camdan atmamı istemiyorsan beni daha da zorlama, lafımı dinle." diye tek bir nefeste konuştu.
Demirlerin ardından çıkıntı mermere ayağımı yasladım ve demirlere tutundum. Barlas da yanımdaki yerini almadan çantamı istedi. Dönüp adamı camdan atma ihtimali olduğu için inat etmeden bir elimi demirden çekip omzumdaki çantayı uzattım. Barlas tek omzuyla çantaları tutarken yanımdaki yerini aldı ve dalları eve delip geçmek isteyerek uzanan yaşlı ağaca tırmana tırmana diğer tarafına geçtik. Yan villanın sınır duvarlarının üstüne indik. Barlas benden önce bahçeye atladıktan sonra kollarını bana doğru uzattı. O sıra dizlerimi kırarak alçaldığım duvarın üstünde emin olamaz gibi baktığımda sabırla nefes alıp elimi yakaladı ve beni kendisine çekti. Yuttuğum bir çığlıkla vücudum öne doğru savulurken diğer kolu düşmeme izin vermeyerek belime dolandı. Ayaklarım yere değdiği sırada kolunu da belimden yavaşça çekiyordu. Yüzlerimizi birbirimizin boynundan uzaklaştırırken saçlarım sakallarına takılıyordu. Kullanılmayan, bahçesi karanlık villaya site sokaklarındaki lambanın ve henüz kaçtığımız Yiğitlerin villasının ışıkları duvarın ardından loş bir şekilde gelirken göze göze kaldığımız birkaç saniye boyunca hızlı nefes alış verişlerimiz yaklaşan siren seslerine eşlik ediyordu. İletişim cihazımızdan Çağrı'nın "Arabada bekliyoruz. Polisler evin sokağına döndü." diyen sesi geldiği gibi gözlerimizi kırpıştırarak birbirimizden aldık. Barlas bu sefer bileğimden tuttu. Beni de çektiğinde koşmaya başladık. Villanın arkasından dolandık. Yeniden çıktığımız bahçe duvarından Barlas'ın beni çekmesi eşliğinde atladıktan sonra yan sokakta bekleyen arabaya doğru koşmaya devam ettik. Vardığımızda Barlas benim için kapıyı açtı ve beni neredeyse arabaya fırlattıktan sonra kapıyı kapatıp Meriç'in yanına, ön koltuğa geçti. Meriç hızla gaza bastığı sırada Barlas çantaları Çağrı'ya uzattı. Çağrı koltukların arasına koyarken Barlas nefes nefese "Emniyet kemeri." diyordu.
"Yakalansak polis arabasında 'emniyet kemeri' diyeceksin." diye söylensem de, diğerleri gibi ben de emniyet kemerini taktım ve iletişim cihazımı çıkardım. Meriç, "Bir süre mide bulandıran bir yolculuk olacak." derken sitenin diğer çıkışından çıkmak için hızla ilerliyordu.
Siteden çıkmamızın ardından Barlas peruğundan ve takma saçından kurtuldu. Elini torpidonun üstüne sert bir şekilde vurup "Nasıl daha önce seni rahatsız etmiş olduğunu söylemezsin?" diye kızmaya başladı. Beklediğim bir tepki olduğu için derin bir nefes alıp verdikten sonra "Kötü biri olduğunu söylemiştim işte." dedim.
Bir elini oturduğu koltuğun baş kısmına götürüp üst vücudunu, koltukların arasından bana çevirdi ve "Tehlikeye düşüyorsun, iletişim cihazını kapatıyorsun. Niyetin beni çıldırtmak mı?" diye bağırdı. Meriç ve Çağrı sessizliğe gömülmüş, ellerinden gelse yolculuklarına bagajda devam edecekmiş gibiydi.
"Cevap versene!"
"Ben halledecektim. Kendimi korumayı da adam bayıltmayı da biliyorum. Sen ne yaptın? Kapıları kırıp adamın ağzını burnunu kırdın. Az daha bizzat çağırdığımız polislere yakalanıyorduk."
İşaret parmağını bana doğru sallayıp "Az bile yaptım o şerefsize!" dediğinde koltukta emniyet kemeri müsaade ettikçe ona doğru kayıp "Bu şekilde olmaz!" diye çıkıştım. "Bana güvenmek zorundasın. Her dara düştüğümde planı tehlikeye mi sokacaksın? Hepiniz girdiği delikten çıkmak için çözüm bulabiliyor, benim bulmama niye izin vermiyorsun?"
"Asya niye olduğunu biliyorsun!" diye bağırdı. Beni gösterip "Bal gibi biliyorsun, beni delirtme artık." diye öfkeyle harmanlanmış bıkkınlığıyla konuştuğunda dudaklarımı birbirine örttüm. Elbette ki değer veriyordu. Belli ki en az benim ona değer verdiğim kadar hem de. Cevap veremesem de ikimiz de burnumuzdan soluyarak baktığımız bir sürenin ardından ben ardıma yaslanırken o da önüne döndü.
Camdan dışarıyı izlerken kollarımı göğsümde birleştirip "Böyle olmaz ama." diye mırıldandım. Böyle onları da tehlikeye atmış oluyordum. Diğerlerine 'bir şekilde yap' demeyi biliyordu ama beni girdiğim deliklerden kendi çıkarmaya çalışıyordu. Aklı bende oldukça, işlerden birinde patlardık.
"Bu çetede neyin olup neyin olmayacağına ben karar veririm."
Siteden uzaklaştığımız çıktığımız için rahatlayıp camı açtı ve dirseğini de kapının üstüne yasladı. Yan aynadan görebildiğim kadarıyla elini de şakağına yasladı ve gözleri yolda gezinirken öfkeyle soluk alıp vermeye devam etti. Gözlerim görmese, kulağım duyuyordu.
"Ben de hepiniz gibi tehlikeye girebilirim."
"Ve ben de, hepiniz gibi seni de kurtarırım."
Aynı şey değil, diye çıkışmak istedim ama az evvel o da 'niye olduğunu biliyorsun' diye çıkıştığı için farklı bir cevap alamayacaktım. "Bir daha iletişim cihazını kapatırsan bizi arabada beklersin Asya."
Yolu izlerken gözlerimi devirerek sessiz kaldım. "Duydun mu?" diye sesini yükseltti.
"Bağırıp durma!" diye bağırdığımda Meriç'e "Sağa çeksene." dedi.
Meriç yavaşlayarak sağa çektiği sırada üfleyerek emniyet kemerimi çıkartıyordum. Ben yuvasına iterken Barlas çoktan arabadan inmiş, kapımı açmıştı. O indirmeden arabadan indim ama yine de kolumdan tutarak beni arabadan uzaklaştırdı. Kolumu çekip 'ne var?' der gibi başımı sallayarak baktığımda uzaklaştığımız arabayı gösterdi. "İki senedir her deliğe girdik çıktık." dedikten sonra başını da bana doğru eğerek beni gösterdi. İşaret parmağının ucu ceketimin üstünden omzuma değiyordu.
"İki sene sonra bu insanların senin yüzünden yakalanmasını istemiyorsan, benim sözümü dinle."
"O insanları sen de tehlikeye atıyorsun." dediğimde yüzüme doğru "Senin yüzünden!" diye bağırdı. Sokaktan geçen birkaç insanın gözleri bize döndüğünde derin bir nefes alıp verdim ve tekrar Barlas'a baktım. Elleriyle yüzünü ovuşturarak birkaç adım geriledi ve öfkesini kontrol altına almaya çalıştı. Dudağımı kemirerek onu izlediğim bir sürenin ardından ellerini yüzünden çekip "Bağırdığım için özür dilerim." dedi. Dikleştirdiğim omuzlarım hızla çökerken o bana bakmıyordu. Eli ensesinde, sıkkın bir şekilde ovuştururken başı eğilmiş, gözleri yerde geziniyordu.
"Sıra bende mi?" diye alay ettiğimde başı doğrulurken gözleri bana döndü ve elini ensesinden çekti. "Özür bekliyorsan, dilemem."
"Dileme." diyerek birkaç adımla bana yakınlaştı. Şimdi daha sakin görünüyordu ama o tanıdığım bedeninin hala kasılmış olduğunu biliyordum. "Yeter ki düzgün dur." dedikten sonra sıkkın bir nefes alıp verdi. "Sen benim riske atabileceğim biri değilsin Asya."
Aramızı yumuşatmak için alay etmeye devam edecektim ama bu cümlesi yüzümdeki alaylı ifadeyi hızla sildi. Bakışları yumuşamıştı, eminim ki benimkiler de öyleydi. "O yüzden ben gerekirse kapı da kırarım, ağız burun da kırarım." derken o anları hatırladığı için tekrar çenesi kasıldı ve dişlerini sıkarak konuştu. Gözlerini sokağa çevirip alnını ovuşturarak yeniden sakinleşmeye çalıştığı birkaç saniyenin ardından gözlerini bana çevirdi ve elini alnından çekti. "Eğer ben de hala senin riske atamayacağın biriysem..." dedikten sonra es verdi. İkimiz de aynı anda yutkunurken bakışlarımız bile titrer gibi olmuştu. Cevap bekler gibi baktı ama sessiz kaldığımda konuşmaya devam etti. "... bir daha kendini tehlikeye atma. Riske girersen, riske girerim."
Kaşlarını kaldırarak baktığında yavaşça başımı onaylar şekilde salladım. Birkaç saniye boyunca baktı. Gerginlikten kuruyan dudağını yalarken burnundan sıkkınca nefesini üfledi ve gözlerini yavaşça alarak arabaya döndü. Elini belimde hissettim ve beni de arabaya yönlendirirken "Bağırdığım için tekrar özür dilerim." dedi.
Onu itsem ve düşerken ayağı bana çarpsa bunun için bile özür dilerdi. Benim için kapımı açarken gözlerini belki de kasti bir şekilde bana çevirmiyordu. O sırada olabildiğince ona baktım ve gülümsememe engel olamadım. O ise görmeden "Hadi." dediği için arabaya bindim ve ayağımı çektiğime emin olduktan sonra kapıyı kapatıp öne geçti. Emniyet kemerlerimizi takarken Meriç'e "Sür kardeşim." dedi. Meriç de sürmeye başladı.
"Bomba imha edildiyse, konuşmaya başlayabilir miyim?"
Bakışlarım Çağrı'ya döndü. Barlas da önden ona bakıyor olmalıydı ki gözleri aramızda gezindi. "Konuşanı çekip vuracak gibiydiniz. Ben de uzun süre sessiz kalmaktan yoruldum."
Meriç "Millet konuşmaktan yorulur, bu susmaktan." derken Çağrı, bağırmaya çağırmaya devam etmememizden cesaret alarak "Siz kavga ederken çantalara bir baktım da, iyi para kaldırmışız." dedi.
"Barlas Bey kabul etmese de, uyuşturucuları bulan da benim, o herifi odaya çeken de. Sayemde kaldırdık o parayı." dedim.
Barlas, "Kızım iki dakika geçmedi, beni yine delirtecek misin?" dediğinde hak vererek sırıttım. Aklına Yiğit ve orada olanlar geldikçe ses tonu bile değişiyordu. Telefonumdan saate bakıp "Bir saat dolmamış bu arada." dedim.
Sessizliği yüzünden gözlerim Çağrı'ya döndü. Gözleri fıldır fıldır yolda gezinirken asla benimle ilgilenmiyormuş gibiydi. "Ne oldu? Şimdi de konuşmaktan mı yoruldun?"
"Şey, ben bugün ölecekmişim." dediğinde güldüm. "On beş dakika kalmış. Beş dakikayı bana iltifat ederek geçirmeni istiyorum."
"Beş saniye, bile desen süreyi dolduracak iltifat bulamam." dediğinde yüzüm ciddileşirken tek kaşımı kaldırdım ve beni daha da gıcık etmenin ona faydası dokunmayacağını fark etti. "Mükemmel bir çeteye üyesin. Her kız yerinde olmak ister. Özellikle de aranızda sarışın bir çocuk var. Var ya..." dedikten sonra uçlarını bir araya getirdiği parmaklarını dudağına götürüp öpücük atarak uzaklaştırdı ve "On numara o çocuk." dedi.
"Şu an..." derken gözlerim hala çıkarmadığı peruğunda ve sakalında gezindi. "Kızıl şey gibi görünüyor."
Elleri fark ederek saç ve sakalına gideceği sırada onaylamaz sesler çıkartarak işaret parmağımı salladım. "Geri kalan süre boyunca üstünde kalacak ve bu halinle fotoğraf çekeceğim."
"Beni polise vermekle tehdit et, diye mi?"
Sırıtarak "Ben tehdit etmem." dedim ve telefonumun kamerasına girdim. "Bir gün ansızın polis kapını çalar."
"Meriç anında seni de okurum kardeşim, haberin olsun."
Meriç, "Allah'ım bugün bir bitsin." diye söylendi. Ben de Çağrı'yı fotoğraf çekmeden önce arka koltukların üstündeki araba ışığını açtım. Kamerayı Çağrı'ya çevirirken "Peynir." dediğimde gözlerini devirse de "Peynir." dedi ve fotoğrafını çektim. Kamerayı videoya alırken "Evet Kıvanç Özçivit Bey, söylemek istediğiniz bir şey var mı? Bana iltifat etmek gibi mesela?" diye sordum.
"Bir de kayda mı alacaksın?"
"Süreyi oyalanarak geçiriyorsun ama!"
Barlas, "Biraz sessizlik." diye uyardı. Meriç'le arkadaki çocuklarından bıkmış ebeveynler gibilerdi.
"Siyah, geçenlerde bir ara 'Çağrı'yı çeteden atıp yerine hırsız maymunlardan mı alsak' diye şaka yapmıştın, o zaman bile bu kadar bozulmamıştım. Niye Asya'ya böyle bir yetki verdin mi?"
Meriç, "Onun şaka olduğunu mu sanıyorsun?" derken Barlas koltukta hafifçe dönüp Çağrı'ya baktığında Çağrı şirince sırıtıp "Kararlarını sorgulamıyorum tabii ama mesleğimdeki performansımı düşürecek kadar moralimi bozuyor bu." derken parmağını neredeyse gözüme sokarak beni gösterdi.
Parmağını ona geri ittirip telefonu sallayarak "Oyalandığın zamanları sürene ekleyeceğim." dedim. Çağrı gözlerini irileştirerek Barlas'a baktığında Barlas sıkkınca üfleyerek önüne döndü ve "Bırak, ne istiyorsa yapsın." dedi. Benimle uğraşmak yerine kendi halime bırakmasına gülerek Çağrı'ya baktım. "Lideri duydun. Şimdi de diğer liderine iltifat et."
Çağrı "Bir saniye." dedikten sonra çantalardan birini alıp yüzüne yaslayarak boğuk bir çığlık attı. İhtiyaç duyduğu süre boyunca sırıtarak onu bekledim. Çantayı yeniden koltukların arasına bırakıp isterik bir şekilde sırıttı ve ellerini birbirine kavuşturup derin bir nefes aldı.
"Bazen senden nefret etmek dışında da bir şeyler yapıyorum."
Beğenmeyerek onaylamaz sesler çıkardım.
"Bazen sana baktığımda havuç dışında da bir şeyler görüyorum."
Sırıtışım sürse de "Şansını zorluyorsun." diye uyardım.
"Bazen zekisin."
"Şu 'bazen' kelimesinden uzaklaşalım. Bonkör iltifatlar duymak istiyorum."
Üfledikten sonra düşündüğü saniyelerin ardından "Harbi kıza benziyorsun." dedi. Sırıtışım genişledi ve "Bu içten gibiydi." dedim.
"Sadece..." dedikten sonra elleriyle tırnak işareti yapıp "Benziyorsun." dediğinde güldüm. Ters ters bakmaya çalışsa da o da güldü. "Biraz da ne kadar iyi bir hırsız olduğumdan, çetede olduğum için ne kadar şanslı olduğunuzdan falan bahset."
Çağrı ağzında geveleyerek "Çok şanslıyız." dediğinde kaşlarım kalktı. Yine anlaşılmaz bir şekilde "Çok şanslıyız." dediğinde "Tekrar dene." dedim.
Üfleyip "Süper bir hırsızsın. Robinsu Hood'sun resmen. Yakalansan kelepçe takan polisler bile sana hayran kalır yani, o derece." dediğinde uyuduğunu varsaydığım Barlas, tahmin ettiğim gibi uykulu sesiyle "Yavaş kalsınlar." dedi. Çağrı da garipseyerek Barlas'a baktı ve sonra gözlerini benim güleç suratıma çevirdi. Sesimi temizledikten sonra "E hadi." diyerek elimi salladım.
"Çetemiz seninle şaha kalktı. Lale devrine geçtik. Hep diyorduk 'bir eksik var' diye, meğer senmişsin. Biz seni hak edecek ne yaptık?"
Meriç "İstek emir ısmarlayabiliyor muyuz?" diye sordu. Çağrı "Hayır." derken ben "Yolla gelsin." dedim. "Zippo'mu çaldı şerefsiz, geri versin."
"Siz birbirinizden de mi çalıyorsunuz?" diye sorduğumda Çağrı, "Dedi bizden para ve tekerlek çalan Robinsu." diye söylendi.
Meriç de, "Antrenman oluyor." diye alay etti.
Gülerek "Parayı geri verdim." dedim. Çağrı tekerleklerini yad eder gibi gökyüzüne el sallayarak "Sizi özledim." dedikten sonra tekrar aramıza döndü. Meriç'e "Geri veremem kardeşim, okuttum ben onu." dediğinde Meriç "Ulan üç kuruş para için mi? Haysiyetsiz herif!" diye kızdı.
"Cebinde bence." dediğimde Çağrı uyarır gibi kaş göz yapmaya başladı. "Şu an bana kaş göz yapıyor." dediğimde Çağrı ihanete uğramış gibi baktıktan sonra hızla kendisine geldi ve beni göstererek "Senden beklediğim bir hareketti." dedi, alınmadım. "Beni sağa tükürün, taksiyle döneceğim." diye homurdandı.
"Son on dakika kaldı." dedikten sonra koltukta öne doğru kayıp uyumaya çalışan Barlas'ı omzundan dürttüm. "On dakikayı sonraya aktarabilir miyim?"
Barlas, uyur uyanık "Bu, şimdi susmanı sağlayacak mı?" dediğinde hızla "Evet." dedim.
"Olur o zaman."
Çağrı "Başka çetelere iş başvurusunda bulunacağım, görürsünüz siz." diye söylendi.
Kamerayı kapatıp "KPSS'ye de hazırlan istiyorsan." dediğimde Meriç gülerek "Aynen, kadrolu hırsız olarak alsınlar seni." dedi.
Barlas, tekrar "Sessizlik." dediğinde ardıma yaslanırken Çağrı'nın ters bakışlarına 'ne var?' der gibi kaş göz yaptım. Ağzını yüzünü bükerek başını salladığında uzanıp koluna cimcik attım. O da elimin üstünde cimcik attığında "Bana bak..." diye konuşmaya başladığım gibi Barlas, "Şş." dedi ve susmak zorunda kaldım. Son cimciği ben atıp hızla kollarımı göğsümde birleştirerek Çağrı'ya sırtımı döndüm.
"Bu burada bitmedi." diyen fısıltısını duyduğumda sessiz bir şekilde gülerek yolu izlemeye başladım. Gözlerim arada istemsiz bir şekilde yan aynadan Barlas'ın yansımasına dönüyordu. Gerçekten stres ve öfke onu yormuş olmalıydı ki uyukluyordu. Gerginliği sürüyormuş gibi kaşları hafifçe çatıktı, kollarını göğsünde birleştirmiş, başını hafifçe sağa dönük şekilde koltuk başlığına yaslamıştı. Gözleri aralanmaya başladığında hızla gözlerimi kaçırdım ve yolu izlemeye devam ettim. İçimden saniyeler saydım ve yeterince zaman geçtikten sonra gözlerimi yeniden ona çevirdim. Göz göze geldiğimizde sesimi temizleyerek koltukta doğruldum ve diğer tarafıma döndüm. Çağrı'nın tarafına bakmak pahasına bir daha diğer tarafa dönmedim. Yerimde duramadığım için zaten derimi kaşındıran peruğu da çıkardım ve koltuğa koydum. Çantamdaki ıslak mendille boyalı kaşımı da silmeye başladım. Oyalanmak için şimdi Çağrı'ya iltifat bile edebilirdim.
Yolda bir yerde çalıntı arabayı değiştirip başka bir arabayla mahalleye döndük, suç konusu eşyalardan kurtulduk. Şimdi herkes evlerine dağılırken karşılıklı oturduğumuz için Barlas'la ben de aynı sokakta ilerliyorduk. İkimiz de ellerimizi ceplerimize yerleştirmiş, saat geç olduğu için kimsenin olmadığı sokakta adım seslerimizi dinliyorduk. Gölgelerimizi izlemek hoşuma gitmişti. Dönüp ona baksam çok daha hoşuma gidecekti ama arabada yakalandıktan sonra tekrar cesaret edemiyordum. Üstüme gelmediğine göre belki de uykulu haliyle pek fark edememişti. Fark edemediyse bile gözlerini araladığında baktığı kişi bendim. Bunu düşünerek cesaretle ona baktığımda, onun da bana baktığını gördüm ve anlık yükselen nabzım eşliğinde yeniden önüme döndüm.
Evlerimizin önüne geldiğimizde yavaşça birbirimize döndük. Dudağımın kenarını kemirdiğim birkaç saniyenin ardından içimde tutamayarak "Ne oldu Siyah? Gözünü alamıyor gibisin." diye alaya vurduğumda yamuk bir şekilde gülümsedi. Gözleri yüzümde gezindikten sonra kaşlarını hafifçe kaldırarak başı gibi bakışlarını da kaçırdı ve iç çekti. Baktığı sokak lambası kahverengilerine içimi ısıtan ışıltılar verirken "Siyahın Çırağı..." diyerek konuşmaya başladı ve gözlerini bana çevirdi. "Ben en azından göze de alabiliyorum."
Tükürüğümde boğulacakmış gibi hissettiğim birkaç saniye boyunca alayım yüzümden silinmişti. Sesimi temizledikten sonra içime kaçmış bir sesle "Nasıl yani?" diye sordum.
Çenesinin ucuyla beni gösterip "Sen ne göze alabiliyorsun ne de gözünü alabiliyorsun." dedikten sonra göz kırparak başını salladı. "Onu ne yapacağız?"
Neredeyse kekeleyerek "İyi geceler." dedikten sonra geriye doğru adımladım. Birkaç saniye sonra önüme dönmeye başarabilip birkaç merdiveni hızla çıktığım evime vardım ve cebimden çıkarttığım anahtarla kilidi açmaya başladım.
Ardımdan keyifli sesiyle "İyi geceler." dedi. Dönüp yüz ifadesine bakmak istiyordum ama kapıyı açabilmeyi başardığım gibi ayakkabılarla içeri girip geri kapattım. Sırtım kapıya yaslanırken derin nefesler alıp vererek odaksız gözlerle ileri baktım. Adama bakıp durursan böyle olur Asya!
Kendi aklımı da onun aklını da karıştırıyordum ve buna hiç ama hiç hakkım yoktu. Heyecanla uçuştuğumuz kadar sert bir şekilde yere çakılırdık ve ben düşmekten yorulmuştum. O ise itmemden yorulmuştu. Yine de... 'Ben en azından göze de alabiliyorum' demişti. Gözünü alamadığını kabul etmiş, ama seninle olmaya cesaretim var, demişti. Bir ışık yaksam, barışmamız için çabalayacak mıydı?
Geçen saniyelerde kaşlarım çatıldı. Emin olmak için gözlerimi kırpıştırarak peteğe yakınlaştım ve elim değdiği gibi tenim yandı. Hızla kapıya geri döndüm ve bunu bekliyor olsa gerek Barlas'ın henüz gitmediğini gördüm. Kapıyı aralık bırakarak çıkıp ardımı gösterirken şaşkın bir şekilde "Bu ne, sıcak bu ev?" dediğimde elleri ceplerindeyken güldü.
"Evler genelde sıcak olur."
Daha çok kendimle konuşarak "Ama benim evim olmaz..." dediğimde gülüşü azaldı ve iç çekerek sonlandı. Dudağını yaladıktan sonra ellerini ceplerinden çıkartıp evi gösterdi. "Kaloriferlerine, kombisine bakıldı. Kendine acımıyorsan evine girip çıkan kedilerine acı. Buz gibi yerde ne insan uyuyabilir, ne de kedi."
Ona doğru akıp giden içimi söküp çıkarmak isterken "Senden böyle bir şey istemedim ki." dedikten sonra sıkkın bir nefes alıp vererek yakınlaştım. İp elimden kaçtıkça telaş yapıyordum. Bir başıma yaşamaya da alışmıştım, sorunlarımı görmezden gelmeye ya da bizzat çözmeye de. Benim için çözmesine ve varlığına alışmak, korkutucuydu. "Niye beni sana borçlu kılıyorsun?"
Borcu ödeyemezdim. Benden ona hayır gelmezdi. Acılarını alayla gizleyen, ağlamak istedikçe gülen, dengesiz korkağın tekiydim. Tüm cesaretim, gücüm ve sorumluluğum kardeşim içindi, Barlas'a da bölemezdim.
"Benim bir abiye uğramam lazım." diyerek sokakta sağa doğru baktı. Kaşlarım daha da çatılırken "Şimdi ne alaka?" dedim.
"Hava da soğuk." dedikten sonra ceketinin yakalarını boynuna doğru çekiştirdi. Omzunun üstünden ardındaki evine baktıktan sonra "Şimdi atkı bulmakla da uğraşamayacağım." dediğinde beni duymazdan gelmesine sinirlensem de "Bir dakika." diyerek eve dönüp portmantodaki atkımı aldıktan sonra yanına geri döndüm. Ona doğru uzatırken "Al." dedim. Barlas alıp ceketinin üstünden boynuna sardı ve "İşte, ödeştik." dedi.
Kaşlarım kalkarken "Ne?" diye sordum.
Hafifçe omuz silkerken ellerini atkıdan çekti. "Sen de bana iyilik ettin, ödeştik."
Gözlerim gözlerinde kalırken 'yapma' der gibi baktım ama 'yaptım bile' der gibi kaşlarını kaldırıp indirirken hafifçe gülümsedi. Dudağımın kenarını kemirdiğim bir sürenin ardından iç çektim ve "İyi birisin." dedim. Bana karşı bile hala iyi biriydi. Özellikle de bana karşı iyi biriydi hatta. Oysaki aksi için ne çok sebep vermiştim?
"Sen genelde cadısın da işte iyiliğe de eğilimin var." dediğinde hafifçe güldüm ve o da güldü. Ardımdaki evimi gösterip "Masrafları alacağımdan düş." dedim. Alaylı bir bıkkınlıkla bakarak sokakta sağına doğru dönerken "Ya hadi kızım, gir evine." dedi. Beni ardında bırakıp ilerlediği için "Barlas!" diye seslendim.
Bana bakmamaya devam ederek bir elini vücudunun yanında selam verir gibi kaldırdı. "Hadi Allah rahatlık versin."
"Sana da akıl fikir!"
"Allah veriyor da, sen alıyorsun."
Bir şeyler daha seslenmeye hazır bir şekilde aralanmış dudaklarım birbirine kapanırken dikleştirdiğim omuzlarım alçaldı ve titrek nefesimi üfledim. Gözlerim kısılırken hala ardından bakıyordum. Ben kalakalsam da kalbim öylece kalmamıştı. Hızlanarak varlığını hatırlatıyordu. Aklımı başımdan alıyorsun, mu demek istiyordu?
Ara sokağa girmeden önce durup bana döndü ve evi gösterdi. "Gir hadi, gideceğim."
"E git, girerim ben."
Omuzları çökerken isyan eder gibi ellerini kaldırıp "Asya yorma be kızım, hadi." dedi ve tekrar evi gösterdi. Sevgili olduğumuzda da ben girene kadar beni beklerdi. Sanki göz açıp kapatıncaya kadar başıma bir iş gelebilirmiş gibi... Gülümseme isteğimi bertaraf etmek için hareketlendim.
Ona bakmaya devam ederek evime yönelirken "Uykum var, yoksa inat ederdim." dedim.
Ellerini birbirine kavuşturup hafifçe öne eğilirken alayla "Endişe etmeyin Asya Hanım. Gözümdeki keçiliğinize zeval gelmedi." dediğinde gözlerimi devirsem de güldüm. İçeri girdim ve kapıyı kapatmadan önce sırıtarak "İyi geceler Berk Bey." dedim.
Yüzündeki ifadeye tekrar güldüm. Derin bir nefes alıp verdi ve "Sana iyi geceler, bana da Allah'tan gani gani sabır." diye söylendi.
"İnşallah canım ya." diyerek kapıyı kapattım ve ışığı yaktım. Kapısı aralık kaldığı için biraz soğumuş olsa da petekleri yandığı için hızla ısınacak olan eve neredeyse gülümseyerek baktım. Benden nefret eden bir mahallenin ortasında, içinde annemi, babamı ve kardeşimi kaybettiğim, kaybedene kadar da kavgalarla, şiddetlerle büyüdüğüm bu ev oldum olası, petekleri yandığı zamanlarda dahi bana soğuk gelirdi ama bir anlığına içim ısınmıştı. Ara ara karamsarlığa düşsem de umudumun bittiği yerde inadım başlardı ve kardeşimi bir şekilde yanıma alacağımdan emindim. Yanıma aldığımda da, ona ev sıcaklığını verebilmeliydim. Kaloriferler, kombi, kapı ve pencereler tamir edilmişti ve bu bana kardeşime ulaşma yolunda büyük bir adım atılmış gibi hissettirmişti. Ben değil, Barlas atmıştı o büyük adımı ama bu sefer minnettarlığımı öfkeyle gizlemekte zorlanmıştım. O, bu kadar iyi biriyken ve kahverengileri bu kadar sıcak bakarken onu itmek zordu. Belki de teşekkür etmeliydim ama yine dudaklarımdan çıkamamıştı. O da teşekkür beklemiyordu zaten ve bu, nefret ettiğim borçlu kalma hissiyatını yaşamama engel oluyordu.
Gözlerim avluda gezindi. Belki... Belki duvarlar boyansa, güzel bir temizlik yapılsa ve birkaç renkli eşya koyulsa bu ev Can'ın tekrar hoşuna gidebilirdi. Burayı satabileceğime ya da buradan başka yere paramın yetebileceğine inanmıyordum. Can'la buraya döndükten sonra mahallelinin bana oldukları kadar, ona acımasız olmayacaklarını düşünüyordum. Çocuktu sonuçta! Çocuklara kinlenilir miydi? Çocuğun yüzüne bakıp da nasıl 'uğursuz' diyebilirlerdi? Diyemeyeceklerini umuyordum. Bana ne derlerse desinler sineye çekebilirdim ama Can'a derlerse ortalık yangın yerine dönüşürdü.
Telefonumu çıkarıp Kemal'i aradım. Meşgule attığında gülümsemem silindi. Saniyeler sonra 'Sizi konuşturamam şu anda. Yarın akşam görüştüreceğim' diye mesaj geldi. İç çektikten sonra en azından yarın akşam görebileceğim için yeniden gülümsedim. Böyle zamanlarda Can oradayken gülüp eğlenebildiğim için pişmanlık hissediyordum. Barlasların çetesine dâhil olmadan önce bu pişmanlığı hiç hissetmemiştim çünkü dudaklarım alay harici bir kere kıvrılmamıştı bile. Güldüysem de Can'ın yanında gülmüştüm, gülümsediysem de. Şimdi başka birileriyle bağ kurmak, Barlas'la küllerimizden doğar gibi olmak, beni suçlu hissettiriyordu.
Bir gün, suçlu hissetmeden kendim için de mutlu olabilecek miydim, çok merak ediyordum ama öyle bir gün olursa, beni güldüren kişinin Barlas olacağına emindim. Tabii, öyle bir güne kadar benden vazgeçmemiş olursa... Şimdi, ara ara kurduğu cümleler kafamı karıştırıyordu ve beni bekliyor muydu yoksa o da kafası karışık mı davranıyordu, emin olamıyordum.
Gözlerim portmantoya döndü. Aynadaki yorgun kadına burukça gülümsedim. Barlas'ı aramak ve geri çağırmak istiyordum. 'Gel, oturalım o balkonda sabaha kadar, belki gün bu sefer başka doğar' demek istiyordum. Çağırsam geleceğini biliyordum ama günün başka doğmayacağını da biliyordum.
**
"Abla!"
"Ablacım..." diyerek dizlerimi kırarak alçaldım ve kollarımı üstüme atlayan vücuduna sardım. İkimiz de birbirimize doğru koştuğumuz için yeterince dikkat edememiş olsam da gördüğüm kadarı huzursuzlanmama yettiği için "Sen biraz hasta mısın?" diye sordum. Elim ensesindeki saçlarında gezerken omzuma doğru öksürdüğünde kalbimde bir sızı eşliğinde cevabı almış kadar olmuştum. Gözlerim bize yaklaşarak tepemizde dikilen Kemal'e döndü. Kaşlarımı kaldırdığımda soğuk yüzünden ellerini birbirine sürterek "Hasta etmiş kendini." dedi.
"Hasta etmiş kendini, derken?"
Can'ın yanağını kavrayıp sarılmamızı kesmek istemesem de yüzünü görebilmek için başını çekmesini sağladım. Tedirgin gözlerim, hastalıktan kızarmış gözlerinde gezindiği sırada küçük elleriyle burnunu ve ağzını kapatıp birkaç kere daha öksürdü. Böyle çaresiz anlardan nefret ediyordum. Her şeyi onun yerine yapmaya alışıktım ama onun yerine de hasta olamamak canımı yakıyordu.
"Ablacım?" diyerek şapkanın üstünden başını sevdim. Öksürürken sımsıkı kapattığı gözlerini araladı. O sıra montumu üstümden çıkartıyordum. Zaten hastaydı, bu soğuk havada daha fazla durmamalıydı. Kemal 'gitmemiz lazım' diyene kadar kalabildiğimce kalmak, onunla sohbet etmek, gelemediğim gün için defalarca kez özür dilemek istiyordum ama şartlar böyleyken onu fazla dışarıda tutamazdım.
"Ama abla sen üşürsün..."
"Ben üst üste giyindim." dedikte sonra kazağımı gösterdim. Fazla bakıp da yalan olduğunu anlamaması adına onu giydirmeye başladım. "İçimde bluz da var. Sen giyin, ben üşümem." dedim ve onu giydirdikten sonra içinde kaybolan kollarını sallamasına buruk bir şekilde gülümsedim. "Şimdi anlat bakalım. Ne demek 'hasta etmiş kendini'?"
Burnunu çektiğinde boynundaki atkıyı yanaklarına kadar yükselttim ve montunu giydirdiğim sırada kayan şapkasını düzelttim. Yüzünü buruşturup "Ama kızmayacaksın." diye şart koştuğunda, "Muhtemelen kızacağım." diye dürüst yaklaştıktan sonra burnunun ucundan makas aldım. Yanaklarını ve alnını kapattığım için geriye gözleriyle, sevimle burnu kalmıştı.
"Yine o yabancı insanlar gelecekti. Beni görsünler istemedim."
Anlamaya başlarken yutkunup "Ee?" dedim. Kızmamı istemediği için sessiz kaldığında gözlerim Kemal'e döndü. Kemal, "Yağmurun altında beklemiş montsuz bir şekilde." diye açıkladı.
Gözlerim hızla dolarken bakışlarım Can'a döndü. "Kızma ama abla..." diyerek boynuma uzandığında gözyaşlarımı gizlemek istediğim için müsaade ettim ve sarılarak yüzümü omzuna gizledim. Konuşmaya başlamak için zamana ihtiyacım vardı. Gözlerimi sımsıkı kapatıp ağlamaya başlamadan hazmetmeye çalıştım.
"Hasta olursam beni göstermeyeceklerini düşündüm. Öyle de oldu. Hem çok hasta değilim ki..." dedikten sonra hayat ona düşmanlık ederek öksürmesini sağladı. Zaten küçücük çocuğa yıllardır düşmanlık ediyordu. Deli bir annenin, kumarbaz bir babanın oğluydu. En kötüsü, onu hala buradan çekip çıkartamayan bir ablanın kardeşiydi. En kötüsü bendim çünkü ne annesine ne de babasına, çocuk aklıyla bile güvenmemişti ama bana güveniyordu. Ben de güvenini henüz haklı çıkaramıyordum. Çocuk haliyle çözümler bulmaya çalışıyordu çünkü onun yerine çözüm üretmeyi hala ve hala başaramamıştım.
Birkaç kere daha öksürünce yüzüm buruşurken daha sıkı sarıldım. "Üzülme ama. Uyusam geçer abla. Değil mi? Sen hasta olunca öyle derdin."
O üzülmesin, diyeydi. Uyuyunca geçtiği yoktu. Öyle olsa derin bir uykuya dalardım ama her seferinde gözlerimi yine bu boktan hayata açmıştım.
Derin bir nefes alıp titrek bir şekilde üfledikten sonra yaşlanmış kirpiklerimi başımı doğrultmadan Can'ın omzuna doğru sildim. Gözlerimi kırpıştırarak araladım ve sesimi temizledim. Gözlerimi taş zeminde gezdirerek güç kazanmaya çalıştığım birkaç saniyenin ardından geniş bir şekilde gülümseyerek başımı omzundan çektim. Elleri omuzlarıma düşerken atkısının üstünden yanaklarını tutup burnuna uzandım. Üşümüş burnunu öptükten sonra atkısını biraz daha yukarı çekiştirdim ve gözlerine baktım. Karanlıkta kalıyor olmamıza, onu yeterince göremediğim için söylenirdim ama şimdi yaşlı gözlerimi gizliyordu.
"Kızdın mı?"
Sesimi tekrar temizleme ihtiyacı hissettim. Yine de güvenemediğim için kısık tutarak "Kızdım." dedim. "Can şimdi beni iyi dinle." diyerek omzumdaki ellerini tuttum ve vücutlarımızın arasına indirdim. "Seni kimse benden alamaz. Duydun mu? Başka bir aile seni görse bile, buna izin vermeyeceğim."
Gerekirse, Kemal bunun haberini verdiği gibi soluğu Ata'nın kapısında alırdım. Ata nüfuzunu ve parasını kullanarak buna engel olur ve onu buradan çıkarmamızı sağlardı. Karşılığında da benimle evlenmeyi isterdi, biliyordum. O kadar çaresiz kaldığımda, bunu yapabileceğimi de biliyordum. Can da bilsin istiyordum. Kendimi Ata'yla bir ömre, daha da kötüsü Barlas'ı sonsuza kadar kaybetme tehlikesine atmadan önceki son şansımızı da tüketirsek ve ben parayı toparlayamadan birileri Can'ı evlat edinmeye kalkışırsa bunu yapardım. Can'ın korkmasını gerektirecek hiçbir şey yoktu.
"Seni öyle ya da böyle bir şekilde yanıma alacağım. Ablana güveniyor musun?" diye sorarken utanıyordum. Güvenmese hakkıydı. Bir aydır elimden yeterince bir şey gelememişti.
Hiç şüpheye düşmeden başını onaylar şekilde salladığında buruşmaya çalışan yüzümü gülümseyerek defetmeye çalıştım. Kaşlarımı kaldırıp gözlerimi kırpıştırarak yaşları geri yolladım. "Asla..." diye fısıldarken başımı iki yana salladım. "Asla başkaları alamayacak. Sen benim bebeğimsin." dedikten sonra ellerinden çektiğim vücuduna tekrar kollarımı sardım. Şapkasının üstünden başını defalarca kez öptüm ve çenemi yaslarken burnumu çekip "Senin ailen benim." dedim. Uzaktan yetiştirme yurdunu öfkeyle harmanlanmış bir hüzünle izlerken "Sen sadece o günü bekle. Başka hiçbir şey yapmanı istemiyorum." deyip tekrar başının üstünü öptüm. Ellerim yanaklarına yükselirken vücutlarımızı ayırıp "Anlaştık mı?" diye sordum. "Ablanın üzülmesini istemiyorsan, bir daha sakın böyle bir şey yapma."
Cevap verecekken gözleri kısıldı ve başını eğip birkaç kere daha öksürdü. Bir elim koluna indi ve kolunu sıvazlayarak tekrar başını kaldırmasını bekledim. Başını kaldırdıktan sonra öksürdüğü için pürüzlü sesiyle "Anlaştık." dedi.
"Ve hızlıca iyileşeceksin." dedikten sonra telefonunda oyun oynayarak tepemizde dikilen Kemal'e baktım. Duyarsızlığı ilk defa işime yaramıştı, ne denli duygusallaştığımı görmemişti. "Kemal abisi duydun mu?" diye sesimi yükselttiğimde oyunda da eş zamanlı yandığı için söylenerek başını kaldırdı ve "Ha, ha. Duydum." dedikten sonra kaşlarını kaldırıp "Ne dedin bu arada?" diye sordu.
"Can hızlıca iyileşecek. Güzel beslenecek, ilaçlarını alacak, sıcacık uyuyacak. Sen yardımcı olacaksın."
Kemal sırıtarak "Allah rızası için mi?" derken Can ona bakmıyorken başparmağı ve işaret parmağını parayı kastederek birbirine sürttü. Söver gibi bakarken başımı onaylar şekilde salladım. Kemal keyiflenerek Can'ın ardına geçti ve omuzlarından tutarken "Merak etme hasta Can'cık. Kemal abinin yine merhameti üstünde." dedi.
Üstünde daha neler vardı, ona anlatmak isterdim ama Can'la son saniyelerim olduğu için sabır isteyen bir nefes alıp tekrar ona baktım. "Şimdi daha fazla soğukta durma ablacım, Kemal abin seni odana götürsün." dedikten sonra ona sarılırken yere bıraktığım poşeti alıp ona uzattım. "Bunlara da odanda bakarsınız."
"Ama hemen..." diyerek poşeti açmaya çalıştığında "Sıcakta bak ablacım, lütfen. Olur mu?" dedim. İkna olup yavaşça başını salladığında poşeti Kemal'e uzattım. Kemal poşeti aldığında tekrar Can'a sarıldım. "Biraz daha duramaz mıyım? Bana biraz mahalledeki çocukları anlatırdın..."
"Sen iyileş, bak ben sana neler anlatacağım." diyerek atkısı hafifçe aşağı çekerek yanaklarından öptüm ve yeniden kapattım. Ellerinden tutarak ayağa kalksam da üst vücudumu ona doğru eğdim. "Mümkün olduğu ilk an telefonda konuşacağız ablacım, tamam mı?"
Can hasta gözlerle bakarken burnunu çekerek başını salladı. Hevesle yanımda kalmak istese de yorgun ve bitkindi. Neşesine bile gölge düşmüştü, hareketleri yavaştı. Daha fazla soğukta kalmasını istemediğim için Kemal'e baktım. "Bir saniye ablacım." diyerek Kemal'i birkaç adım uzaklaştırdım ve çantamdaki paranın bir kısmını Can görmeden ona uzattım.
"Yedir, içir, iyi et onu."
Kemal parayı saymaya başladığında gözlerim, iki yana sallanarak bize bakan Can'ın üstündeyken "Seni arkaya çeker döverim." diye uyardım. Kemal, "İyi be tamam." diyerek paraları katlayarak pantolonunun ön cebine koydu. "Sen diğer paradan haber ver. Adam ne zamandır bekliyor. Evlat edinmeye uygun gözükmek için evine, üstüne, başına masraf da yapmış. Enflasyon da malum..."
"Kısa kes." dediğimde "Parayı iki yüz bin lira daha arttırmak istiyor." dedi.
Hızla yüzümde oluşan isterik sırıtışımda alt dudağımı ısırdım. "Siz beni enayi mi sanıyorsunuz?"
Kemal pişkin bir şekilde sırıtırken turuncu sakallarını kaşıdı. "Asla." dedikten sonra Can'ı gösterdi. "Ama çaresiz olduğunu biliyoruz."
Kolunu tutarak üst vücudunun bana doğru eğilmesini sağladım ve ardımdaki Can endişe etmesin diye diğer elimi de omzuna götürüp sarılır gibi yaparak kulağına yöneldim. "Çaresiz birinin gözünü ne kadar karartabileceğini de biliyor musunuz?"
Kemal, "Çocuk yanlış anlayacak." bahanesine sığınarak geri çekilmek istediğinde bileğini daha sıkı tuttum ve ters yöne çevirirken "Ses çıkarma, hastane masraflarını da ödeyerek kırarım bu kolunu." dedim. "Üç kuruş fazlasını vereceğim, desem benden önce sen kırarsın zaten."
Kemal acıyla inlememek için kasılmış bir sesle "Adam istiyor, benim suçum ne?" diye sordu.
"Kes sesini domuz. Ben senin ruhunu biliyorum, parça parça satın aldım. Kimi kandırıyorsun? Aklına geldikçe zam yapmak istiyorsun işte."
Kemal, "Tamam yüz bin." dediğinde "Elli." dedikten sonra bileğini ittirerek bıraktım. Bileğini ovuştururken "Anlaştık." dedi. Çenesinin ucuyla bileğini gösterip "Kardeşine çorba içireceğim bu elle. Beğendin mi yaptığını?" diye sordu.
"Sen solaksın Allah'ın belası." diye fısıldadım. Can'a dönmeden önce derin bir nefes alıp verdim ve yüzüme bir gülümseme yerleştirdim. Can'a yaklaşıp "Kemal abin seni iyi edecek." diyerek eğildim ve başının üstünden öptüm.
"Yakında buradan birlikte çıkacağız."
Can'ın dudakları atkının altındaydı ama o tatlı gözleri gülümsediğini göstererek kısıldı. Kemal elini uzattığında Can, elinden tutarak ilerlemeye başlarken omzunun üstünden bana bakmaya devam etti ve diğer elini kaldırıp salladı. "İyi ki varsın abla."
Boğazımdaki his yutkunmakla geçmezken gülümsemeye çalışıp ben de elimi salladım. Çocuk öyle sefil bir hayat sürüyordu ki onu belirli günlerde kısıtlı süreyle görebilen bir ablaya sahip olduğu için bile kendisini şanslı hissediyordu.
"Sen de." dediğimde önüne döndü. Elim güçsüzce yanıma düştü. Onlar gözden kaybolana kadar ayakta kalmaya ve ardından bakmaya çalıştım. Gözden kaybolduğu her seferki gibi onu tekrar kaybetmiş gibi hissederek yanında görüştüğümüz harabe eve doğru yöneldim. Kırık duvarının dibine düşerken "Hayır ya..." dedim. Hayır, söz vermiştim. Can'ı buradan çıkardığım gün mutluluktan ağlayacaktım. Henüz çıkaramamışken çaresizlikten değil...
Bacaklarımı kendime çekerken alnımı dizlerime yasladım. İlk hıçkırığa direnmeye çalıştım ama peşi sıra gelenlere kolaylıkla teslim oldum. Bacaklarıma sımsıkı sarılırken vücudumu titreten soğuğun bir önemi kalmamıştı. Bedenim, hıçkırıklarımın sarsıntılarından muzdaripti.
Ağladığım için incelen sesimle "Yemin ediyorum..." dedim. Artık Can duyamazdı ama benim duymaya ihtiyacım vardı. "Yemin ediyorum düzelteceğim her şeyi."
Sevgisiz büyüyen her çocuk, 'Seni seviyorum' diyen herkese inanabilecek kadar çocuk, derlerdi. Hayatım henüz çözülmemiş bir olay yeri gibiydi. Yaşanmamış çocukluğumun kanıtları sarı bantlarla çevirili alanda dağınık bir şekilde duruyordu. Bir yerde beyaz küçük oyuncak ayımın boğazına babamın intihar ettiği ip sarılıydı. Diğer yerde renkli tokalar birbirine düğümlenmiş, yerin tozuyla kirlenmişti. Annemin saçımı taradıktan sonra onlarla bağlamasını hayal ederdim ama kırık tarak da tokaların hemen yanındaydı. Hiç uyumamı beklerken okunulmamış hikâye kitapları parçalanmış bir şekilde olay yerimin zeminini süslüyordu. İnsanlar acımasızdı, insanlar dışarıdaydı. Hayatımda ruhuma karşı işlenen bütün cinayetleri izliyorlardı ve beni dışlıyorlardı.
Sevgisiz büyüdüğüm kesindi. Ama 'Seni seviyorum' diyen hiç kimseye inanmazdım. Zaten birinin de bunu söylediği yoktu ama söyleseydi de bu cinayetlerin arasına aşk acısını da ekleyemezdim. Biraz da olay yerime dışarıdan bakmak yerine bana yardım etmeye kalkışmış Barlas'ı hayatımdan çıkarmam bu yüzdendi. Nasıl ki çıkarmıştım, öyle de tutmalıydım.
Kendime ayıracak vaktim yoktu. Ben sadece benden alınan kardeşimi yetiştirme yurdundan kurtarmak için gereken parayı bulacaktım. Bunun için Siyah'ın Çırağı ama Barlas'ın hiçbir şeyi olmam gerekse bile. Hatta... Belki de bir gün göz göze gelmekten bile nefret ettiğim Ata'nın karısı olmam pahasına...
**
Ata'nın 'Yarın yanıma gel' diyen mesajına içimden bir küfür yolladım. Sulanmadan, gereksiz iltifatlar ve dayanaksız ithaflarla önünü, arkasını süslemeden dümdüz bir mesaj atmıştı. Allah bilir, yarın da nasıl bir sorunla baş edecektim. Gökyüzüne doğru "Yeter!" diye bağırmak istiyordum.
Telefonu cebime koyduktan sonra seslerini duyduğumda bir süredir hissizleşen bedenimde kalbim tekrar varlığını hatırladı. Başta görmezden gelmeye çalıştım ama Çağrı, "Kız! Buradayız." deyince başka şansım kalmadı. Evimin olduğu sokağa dönmeden önce karanlığa güvenerek başımı kaldırıp hafifçe sallayarak selam verdim. Barlas'la göz göze gelmemeyi başararak yeniden önüme döndüm ve sokağa döndüm. Adımlarımı hızlandırırken kollarımı göğsümden çözdüm ve vücudumu eve girmek üzere olduğuma dair telkin etmeye çalıştım. Soğuktan donmuş olmalıydım ama renkler gibi hisler de gitmişti ve titrer gibi olduğumu fark etsem de soğuğu yaşayamıyordum.
Saat geç olduğu için hiçbir mahalleliyle karşılaşmadığıma memnundum. Birinin bile nefret dolu bakışını görürsem içimdeki tüm duygular yüzüne patlayabilirdi. Çantamdan anahtarımı çıkartacağım sırada bir el bileğimi tuttuğunda gözlerim sımsıkı kapanırken duraksadım. Dönüp bakmama gerek yoktu. Barlas'tı.
Her nasıl anladıysa "Ağladın mı sen?" dedikten sonra hızla diğer eliyle de bileğimi tutup "Buz gibisin..." dedi ve beni kendisine çevirdi. Tüm vücudum kaskatı kesilirken gözlerime yalvarıyordum. Zaten mahalleye dönmeden önce yeterince ağlamıştım, yaşlarım kurumuş olmalıydı. Şimdi Barlas'ın yanında tekrar dökülemezdim.
Eli boynuma, ve yanağıma geldi ve tenimin ne kadar üşüdüğüne baktı. Dokunduğu yerin yandığını bilmiyor olmalıydı. "Niye montun yok? Niye böyle çıktın?" diye konuşmama fırsat tanımadan konuştu. Zaten söyleyebilecek bir şeyim yoktu. Hızla fermuarını açıp montunu üstünden çıkartmaya başladığında dudağımı yara etmek ister gibi kemiriyordum. Hıçkırıklar boğazıma tırmanıyordu. Yeterince derinlere itememiş miydim? Oysaki yeterince güç kazanıp o harabeden öyle kalktığımı düşünüyordum.
Biraz kızar, biraz içi gider gibi "Ah be kızım..." diyerek montu giydirmeye başladığında itiraz etmek, belki de çıkışmak istiyordum ama şu an gücüm sadece ağlamamaya çalışmaya yetiyordu. O konuda da gittikçe güç kaybediyordum.
Fermuarı da kapatıp ellerini kollarımın üstünden sıvazlayarak yukarı ve aşağı oynatarak ısıtma çabasıyla beni kendisine çekti. Geçen gün ona verdiğim atkıyı boynundan çıkarıp benim boynuma sardığı sırada yaşlı gözlerle onu izliyordum. Yine takmış ve şimdi ancak benim için geri çıkartıyordu.
Kastığım çenem ve hisleri hapsettiğim boğazım ağrıyordu. Burnumun direği zaten sızlıyordu, yetmemiş gibi şimdi kısa sürede kokusunun bulaştığı atkı boynuma dolanmıştı.
Ne benim, ne de onun eldiveni olmadığı için ellerimi ısıtmanın yolunu, tekleyen ve tedirgin bir girişkenlikle ellerimi tutarak buldu. Başta kararsız yaklaşsa da bir kere tuttuktan sonra hareketleri hızlandı ve elleriyle tenimi ovuşturarak ısıtmaya çalışırken dudaklarına doğru götürdü. Nefesini de üflemeye başladığında hıçkırığımı son anda yuttum.
Onun gözleri de hızla kızarmıştı. Endişeyle çatılmış kaşları altından bana bulutlu gözlerle baktı. "Ne oldu?" diye soludu. "Ne ağlattı seni? Kim? Niye?" dedikten sonra başını iki yana sallayıp "Ben çözerim." dedi. Dudağım sağ kenarına doğru kıvrılıp düzelirken titrek bir nefes daha alıp verdim. "Anlat, çözeyim."
Dudaklarım aralandığında kaşları ilgiyle kalktı ve yüzlerimizi yakınlaştırdı. Ellerimiz dudaklarımızın arasında kalırken birkaç saniye es verdim. Anlatmak istedim. Beni alır, sarmalar, evine, odasına götürürdü. Yorganla her yerimi örter, saçımı öperek uyutur, sonra da o parayı bulmak için ne gerekiyorsa yapmaya giderdi. Bir gün daha ağlamamam için her riske girer, sonra da kardeşimi bana verirdi. Kendisine olan olurdu, umurunda olmazdı. Ama benim umurumdaydı işte. Barlas'ın canını, güvenliğini, hayatını, Can için bile riske atamazdım. Şimdi montunu bana verdiği için üşümeye başlayan tenine bile kıyamazdım.
Titrek sesimle "Hiç." dediğime başı sağ omzuna doğru hafifçe eğilirken 'yapma' der gibi baktı. Burnumu çekip bakışlarımı kaçırırken "Hiçbir şey." dedim ve ellerimi ellerinden çekmeye çalıştım. Vücutlarımızın arasında indirebilsem de çekemedim. Ellerimi tutmaya devam ederek "Söyle bana." dedi. Sesi yalvarır gibiydi. Gözlerim tekrar ona döndü. Gerginlikten kurumuş dudağını yalayıp yüzlerimizi yakınlaştırdı. Tuttuğu ellerimle de uzaklaşmaya çalışan vücudumu tekrar kendisine çekti. Burunlarımız neredeyse birbirine çarparken "Anlat nefes olayım sana." diye soludu. Bir elimi, diğer eline emanet etti. Elini yanağımda hissettiğimde gözlerim kapanırken buruşmaya çalışan yüzüme engel olma çabasıyla yanağımı dişliyordum. "Anlat tek başına boğulma."
Burukça gülümseyerek gözlerimi araladım. Sesimi temizledikten sonra "Seni de mi boğayım dert denizimde?" diye sordum. Temizlememe rağmen bir hayli pürüzlü çıkmıştı sesim.
Çatılmış kaşları altından, kısılmış yaşlı gözlerle baktı. Başparmağı tenimi severken "Seni boğan denizi izlemek bana nefes aldırır mı sanıyorsun?" diye fısıldayarak sordu. Onun da sesi kısıktı ama benim gibi titriyordu. Yüzü buruştu ve başını iki yana sallarken "Ya yüzerek boğulmuşum, ha izleyerek." dedi. Eli çeneme kaydı ve eğmeye çalıştığım yüzümü kendisine doğru kaldırırken o da görebilmeye devam etmek telaşıyla başını eğmişti. "Bırak, sana nefes olmak, bana da nefes versin."
Gözlerimiz birbirimize verdiğimiz değerden kazandığı silahları kuşanmıştı. O teslim olmam için darbelerini indirirken ben o vardıkça, gerilemek dışında bir şey yapamıyor gibi hissediyordum. Tenimdeki elleri, yalvaran gözleri, pürüzlü sesi ardımda, ondan kaçtığım yolu tüketiyordu. Kaçabileceğim bir yer kalmamasından korkarak durdum. Ona varacak değildim ama... Bir nefes. Sadece bir nefes alamaz mıydım ondan?
Yutkunup "Sadece..." dedim ve bir elimi elinden çekmeye çalıştım. Gözleri ne yaptığımı takip ederken müsaade etti. Çenemdeki elini tuttum. İttirmek yerine tuttuğum için müsaade etti ve onu da vücutlarımız arasında indirdim. Onun merak eden gözlerinden, korkak gözlerimi çektim ve yavaşça göğsüne doğru eğildim. Alnım göğsüne değdiği gibi yüzüm olabildiğince buruşurken kenetli ellerimizde tutuşumuz sıkılaştı. "Sadece burada biraz kalayım..."
Eli hareketlenmek istediğinde sımsıkı tutarak durdurdum. Biliyordum, sarılmak istiyordu ama sarılırsa hıçkıra hıçkıra ağlar, teslim olurdum. Ben sadece biraz olsun göğsünde dinlenmeye çalışıyordum. Eğer zorunda kalırsam Ata'nın teklifini kabul edecektim ve kendimi Barlas'ın kollarına bırakıp hayatıma girmesine müsaade edersem, bunu yapamazdım. Yıllardır yokluğuna bile sadıktım. Bir de varlığını aldatamazdım. Can'ı kurtarmadan kendi mutluluğum için de adım atamazdım. Düşünmeden attığım adımlar ne bana mutluluk getirirdi, ne ona. Her zamanki gibi mutsuz ederdim onu da kendimi de.
Dudaklarını başımın üstünde hissettim. Saçımı koklayarak öptüğünde parmaklarım gevşer gibi oldu ama ona çizdiğim duvarlar içerisinde mıh gibi kalarak yeniden sarılmaya çalışmadı. O da bir anda çekip gitmemden korkuyor olmalıydı, üstüme gelemiyordu. Elinden fazlası gelirdi ama benim alabileceğim kadarını vermeye çalışıyordu. Çenesini başıma yasladı ve "Orada daha fazla kal Asya." dedi. Niyetim biraz kalmaktı, ricası daha fazlasıydı.
Alnım göğsündeyken aldığım nefes zehir gibi değildi. Bir de sarılsak, kollarım sımsıkı boynunu sarsa, o da kollarını belime dolasa, boynuna gömülsem ne denli iyileşirdim... İyileştiğim yerlerden yaralanacağımızı bilmesem, bir saniye durmazdım ama şimdi ancak birkaç dakika, beni biraz daha hayatta tutmaya yetecek nefesi ciğerlerime doldurmaya çalışıyordum.
Dakikalar, önümüzde hafta, ay, belki de yıllarda dönüp dönüp tekrar yaşayacağım sonsuzluğu verirken kulağımda atan kalbim ve kalbi sakinleşmişti. Burnuma dolan kokusundan dahi öpme isteği baş gösterdiği için yavaşça başımı kaldırmaya başladım. Göğsünde biraz kalmak, bir ömür onunla olma isteğimi biraz olsun hafifletemiyordu.
Bir rüyadan uyanmak zorunda kalmış gibi titrek nefesini üfledi. Başını bana doğru eğerken göz göze geldik. Yutkunuşunu görmekle kalmadım, duydum. Alnı alnıma eğildi. Mani olmak istedim ama ne denli bu teması istiyorsam, geç kaldım. Alınlarımızı birbirine yasladı ve gözlerim kapandı. Şimdi de o benim yutkunuşumu dinlemişti.
"Anlat, beni çaresiz hissettirme ne olur." diye soludu. Burukça gülümsedim. Çaresizliği iyi bilirdim, benim yüzümden o da bir hayli biliyordu.
"Ben senin derdin değilim Barlas..."
Kulaklarının duyduğu, vücudunu güçsüzleştirirken ellerimi ellerinden çektim ve güçlükle alınlarımızı ayırıp bir adım geriledim. Gözleri birkaç saniye sonra aralanabildi. Yaşlı gözleri beni bulduğunda ağlar gibi gülüp omuz silktim. "Değilim..."
O da ağlar gibi güldü. Titreyen eliyle beni gösterdi. Onu titreten soğuk değildi. "Sen..." dediğinde hakaret etmesini diledim. Bana ona sığınabileceğim açık bir kapı bırakmazsa, daha az hataya eğilimli olurdum ama burukça gülümseyip "... benim derdimsin Asya." dedikten sonra ciğerindeki tüm nefesini titrekçe üfleyerek ellerini ensesine götürdü. İsyan eder gibi bakıyordu ama bağırıp çağıramadı sesi. "Öyle de kalmaya niyetlisin."
Titreyen dudağımı kemirdikten sonra "Başka türlüsü olamam zaten." dedim. Ona ancak dert, tasa oluyordum.
Ellerini ensesinden çekti. Dili üst dudağında gezindiği birkaç saniyenin ardından derin bir nefes alıp beni gösterdi. Konuşmak için dudakları aralandı ve bir şey diyemeyip isterik bir şekilde güldü. Elleri yüzüne gitti ve sertçe ovuşturdu. Yaşlı gözlerle onu izledim. Benim kadar dağılmış gibi duruyordu. Ellerini yüzünden çekip tekrar beni gösterdi ve titrek sesiyle "Yine kovuyorsun beni denizinden." dedi. Üst dudağını dişleyerek yaşlı gözlerle baktı. Ağlamamak için direndiğini görebiliyordum ama gözleri çoktan ıslanmıştı. Bir süre sessizliğimi dinledikten sonra beni gösteren eli de güçsüz bir şekilde yanına düştü.
Burnumu çekip ellerimi ardımda birleştirdim ve parmaklarım tenime eziyet etmeye başladı. Kekeleyerek başlasam da "Başka denizleri uzaktan izlemezsin en azından." cümlesini tamamlamayı başardım. Kaşları yavaşça kalktı. Aynı yavaşlıkla başımı onaylar şekilde salladım. Şüphesi varsa, kalmamalıydı. Hayatımda ona yer yoktu, ona da söylemiştim. Yan yana gelip durmamız ikimizin de belli ki aklını karıştırıyordu ama o benim için Siyah, ben de onun için Siyah'ın çırağı olabilirdim sadece. Şimdilik başka şansımız yoktu. Bir gün olur muydu, bilmiyordum. O gün hala beni bekler miydi, bilmiyordum ama eğer beklemiş olursa ilk yapacağım şey kollarına atlamak olacaktı. İşte bunu biliyordum. Bunu söyleyemezdim elbette, kimse gelip gelmeyeceği belli olmayan bir gemiyi, soğuk ve metruk bir limanda beklemeyi hak etmiyordu.
Dudakları aralandı. Soğuktan titrek bir nefes aldı. Pürüzlü sesiyle "Eyvallah." dedikten sonra ağlamak istedi ama güldü. Başını onaylar şekilde sallayarak bakışlarını kaçırdı ve kaşları kaldırıp indirerek "Yine eyvallah." dedi. Ardına doğru dönmeye başladığında onun gidişini izlemeye dayanamayacağım için hızla evime yöneldim. Girdikten sonra pencereye koşup bakmamaya da direnmeliydim. Kapıyı açmadan montunu çıkardım ve kapının yanındaki pencerenin demirliklerine astım. Kapıya döneceğim sırada vazgeçip benim olsa da atkıyı da çıkardıktan sonra montun üstüne koydum ve öyle kapıya yöneldim. Yaşlı gözlerim görüşümü bulanıklaştırırken güçlükle kapıyı açtım. İçeri girmeden önce Barlas'ın sesini duyduğum için vücudum donar gibi bekledi.
"Belki bir gün başarırsın." dedi. Ne dediğini anlamaya çalışan gözlerim araladığım kapıdan evde fıldır fıldır gezerken "Ama bugün değil." diye ekledi. Omuzlarım iyice çökerken bir elim yanan göğsüme doğru yol aldı. Ardında bir yerlerde kalbim alev almıştı. Vazgeçmekten mi bahsediyordu? 'Yine vazgeçiremedin senden' mi demek istiyordu? Yoksa kulaklarım mı bunu duymak istiyordu?
"Hâlâ değil..." diye ekledi. Yutkunmaya çalışarak hızla eve girdim ve kapıyı kapattım. Ayakkabılarımı çıkarıp bir köşeye fırlattıktan sonra kapalı perdenin ardından cama yakınlaştım. Parmaklarım perdede gezinirken dudağımı kemirerek karar vermeye çalışıyordum. Bir baksam, yüz ifadesinden anlar mıydım? Perdeyi açar gibi olan elim son anda duraksadı ve gözlerimi sımsıkı kapattım. Kendimden korkarak camdan uzaklaştım ve birkaç saniye sonra gözlerimi aralayabildim. Merdivenlere varıp oturdum. Başımı korkuluklara yaslayarak perdesi çekili camı yaşlı gözlerle izledim. Hala denizimi izlediğini söylüyordu. Yine kovuyorsun, demişti. Şimdi de 'yine gitmiyorum' mu diyordu?
Bir elim yanan göğsümde gezinirken diğeri oturduğum yerde bile desteğe ihtiyaç duyduğum için korkuluk demirlerinden birine sarılmıştı.
O soğukta, o metruk limanda belki de hiç gelmeyecek bir gemiyi yine de bekleyecek miydi?
**
Beğeni ve yorumlarınızı bekliyoruum^^
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!