27. BÖLÜM - YİNE BENİM OL -
Selamlar aşkımmmmlaaarrrr <3 <3 <3
Bölüm 312784987 bin kelime falan ekdjfhsfhd Yirmi üç bini aşkın kelime uzunluğunda, uzun bir bölüm. İyi okumalarrr dilerim ^^^
Bölüm şarkımız Barlas'tan geliyor;
Berk Barlas Altay - Yine Benim Ol
(Linkini youtubeye yazarak da bulabilirsiniiiz <3 <3 <3 Şarkı sözlerini ben yazdım, daha doğrusu Barlas yazı dekshjf Uygulama aracılığıyla da şarkıya çevirdim. Umarım beğenirsiniiizzzz)
**
“Ve sonsuza dek mutlu yaşamışlar…”
Hikâye kitabının kapağını kapatıp komodinin üstüne, ışığı yanan abajurun yanına koydum. Barlas zihninden hikâyeler uydurmayı, Can da var olan hikâyeleri birleştirmeyi seviyor olabilirdi ama ben gelenekselciydim. Yazılmış, çizilmiş, çoktan mutluluğa erişilmiş masallar daha çok hoşuma giderdi. Mutluluğa erişmek için çabalamaktan yorulanlardandım.
E tabi, yine de çabalamaktan vazgeçmeyenlerden…
Sırtı bana dönük olan Can’ın omzunu öpmek için hafifçe eğilirken bir yandan da onu uyandırmadan yapabildiğim kadar sarıldım. Kokusuyla birlikte varlığının yarattığı mutluluğu da soluduğum bir öpücüğün ardından başımı yük vermemeye çalışarak omzuna yasladım. Uykulu gözlerim abajurun loş ışığının odada yarattığı gölgelerde gezinirken gülümsüyordum.
“Öyle olur mu abla?”
Uyuduğunu sanmıştım. Sesi uykuluydu ama belli ki henüz uykuya teslim olmamıştı. Gözlerimi kırpıştırarak doğruldum. O sıra Can da sırtını yatağa yaslayarak bana dönmüştü. Sağ tarafından o güzel yüzünü aydınlatan ışık, zeytin gözlerindeki parıltıyı da görünür kılıyordu. “Sonsuza dek mutlu yaşanır mı?”
İç çekerken elimi yanağına götürdüm. Git gide büyüyordu ama tatlı suratı hâlâ elimi geçememişti. Erkek çocuklarının bir anda büyüdüğünü biliyordum. Onu bazen haftada bir, bazen birkaç haftada bir gördüğüm, bazen de haftalarca göremediğim o yetiştirme yurdunda büyüyeceğini sanarak bu yenilgiye inanmaya başladığım zamanlar olmuştu. Kardeşimin büyüdüğüne şahit olamamaktan korkmuştum. Şimdi ise buradaydı. Bir anda büyüse bile, her zerresine şahit olacaktım.
“Ne olsa mutlu olursun?”
Yanağındaki elimi tuttu ve sessizce güldü. “Hep birlikte olursak.”
Ben de sessizce güldüm. Son zamanlarda, yıllarda, belki de Barlas’ın süslediği anlar dışında bir hayat boyunca gözlerim hüzünle ağlamaya alışıktı ama bugün mutluluktan dolup durmuştu. Sesime de yansıdı. “O zaman sonsuza dek mutlu yaşayacağız.”
Bu sefer sesli güldü. Ve tekrar, ve tekrar. Sesli gülüşleri bana da bulaştı ve uzattığı kollarına doğru eğilip ağırlığımı vermemeye çalışarak ona sıkıca sarıldım. Yanağına ve omzuna kıkırdayışlarını arttıran öpücükler bıraktım. Sarılışımız hafifçe iki yana sallandığımız sakin bir mutluluğa eriştiğinde gülüşlerimiz de iç çekişlere dönüşmüştü.
“Barlas abi de bizimle olacak, değil mi?”
Sarılırken kapattığım gözlerim yavaşça aralandı. Pozisyonum gereği gözlerim yastıkta, yatağın çarşafında gezinmeye başladı. “Umarım.” dedim içtenlikle. Ancak öyle sonsuza dek mutlu olabilirdim. Anlaşılan Can’ın da ‘hep birlikte olursak’ duasına, Barlas dâhildi.
Sarılışımızı gevşettim ve hafifçe doğrulup yüzüne baktım. Gülümseyişi sürse de gözleri bulutlanmıştı. “Umarım mı, yoksa söz mü?”
Kalbim ezilip bükülürken “Bunun sözünü ben veremem ki…” dedim. Can’ı kandırmak istemiyordum. Ben her zaman, son nefesime kadar Can’ın yanında olmak için her şeyi yapardım ama Barlas’ın da bizimle olup olmayacağı benim elimde değildi. Benden vazgeçebileceği sırlar saklıyordum. O da, ondan vazgeçebileceğim bir sır sakladığını iddia etmişti. İçeriden çağırmışlardı, misafirler vardı ve üstüne konuşamamıştık. Akşam boyunca çoğu zaman bu söylediğini unutmuştum. Sohbetler etmiş, kahkahalar atmıştık. Çayı tekrar tekrar demlemiş, tam gidecekleri sıra bir de kahve içmeye karar vermiştik. Son yıllarımı zorunda kalmadıkça sohbet etmekten uzak geçirdikten sonra sırf biraz daha zaman geçirebilmek için içilen kahvelere hasret kalmıştım. Adnan Bey de, Barlas’ın sevdiği, değer verdiği diğer abilerine benziyordu. İyi bir adam gibiydi. Daha otoriterdi, cıvık Çağrı bile bazı şakalarını yarıda kesmiş, bazılarında da sonrasında af diler gibi bakmıştı. Üstelik hiçbir şakasını adama yöneltmemişti ama yine de yanında yaramaz muzipliği azalmıştı. Bir ortamda genelde otorite kuran taraf olan Barlas da saygıyla geride durmuştu. Yine de Adnan Bey, ciddiyetine rağmen eğlenceli bir adama benziyordu. Çağrılar karşısında boynu kıldan ince gibi davransa da o onlarla bolca uğraşmıştı. Barlas büyüklerine saygılı bir adamdı ama onu en son babasının yanında bu denli saygılı görmüştüm.
Adamın kim olduğuna dair detaylı ve net bilgiye ulaşamamıştım ama ya emniyet mensubuydu ya da güçlü bir isimdi. Merhum babasının arkadaşı olması muhtemeldi ama ben daha önce ismini duymamıştım. Görmüş gibi hissediyordum ama bu samimiyetini hissettiğim için de olabilirdi. Tanıdık hissettiriyordu. Gitmeden evvel de, ihtiyacım olan her konuda kapısını çalabileceğimi söylemişti. Telefon numarasını vermek için beni direkt aramıştı, belli ki benim numaramı Barlas ona çoktan vermişti. Barlas’ın omzunu sıkıp “Bu delikanlı sizi hep korur ama beni de ikinci korumanız kabul et.” demişti. Böyle söylemesine minnettardım ama çok büyük bir derdim olmadıkça ve Barlaslara ulaşamadıkça aramayacağım şüphesizdi. Benim için beni Can’la kavuşturan, ömür boyu minnettar kalacağım isimlerden biriydi ama daha fazlasına ihtiyacım yoktu. Belli ki merhametli, insaflı biriydi ama benim için yapabileceği her şeyi zaten yapmıştı. Can’ın da fazla bağ kurmasını istemiyordum. Akşam boyunca Adnan Bey, Can’a da çok ilgili davranmıştı ve Can’ın da hoşuna gittiğini görmüştüm. Kâğıt üstünde yasal temsilcisi, garip hissettirse de üvey babasıydı ama bu durum evcilik oyununa dönmek zorunda değildi. Can hızlı bağ kuran bir çocuktu, bu hayale kapılabilirdi. Herkes bir gün gidebilirdi, onu bırakmayacak tek kişi bendim. Bu yüzden Adnan Bey’le bir bağ kurmasını istemiyordum.
Her şeye rağmen, beni doğuran annem bile aksini düşünmesine, bana da yıllarca düşündürtmesine rağmen, ‘iyi ki doğmuşum’ dedirten bir akşamdı ve elbette ki bu akşamın en büyük mimarı olan Barlas benden ne saklıyorsa saklasın ondan vazgeçemezdim. Yaşadığı mahcubiyeti, çaresizliği, şimdiden pişman oluşunu görmüştüm. Ben ona ayaküstü yüzlerce yalan atarken o her ne saklıyorsa benim karşımda eğilip bükülmüştü adeta. Mümkün değildi, benim kadar büyük sırlar saklıyor olamazdı. O yüzden bir gün sırlar ortaya çıktığında korktuğum kalbimi o denli kırması değil, benim onun kalbini kıracak olmamdı. Onun vazgeçmesinden korkuyordum.
“Niye ki?”
Sesindeki tatlı kırgınlık tonuna karşı burukça gülümsedim. Biraz daha doğrulurken ellerimi sırtından çektim. Bir elim yanağına yerleşip onu severken diğer elimle de kolunu sıvazlıyordum. “Çünkü bu ancak Barlas abinin verebileceği bir söz.”
Ve bu sözü vermese onun için daha iyiydi. İleride bu sözü tutmakta zorlanabilirdi. Onu neredeyse aldatılmış hissedeceği kadar kandırdığımı öğrendikten sonra…
Can bana hak verse de geç kalmış bir şımarıklık ihtiyacıyla dudağını büktüğünde hafifçe gülüp yanağından makas aldım ve onun da gülmesini sağladım. Çocuklar bazen ailesine şımarırdı ve bu konuda Can’a bir hayli borçluydum. Her şeyi birlikte yaşamıştık ve bazen bazı şeyleri benden bile olgun bir şekilde karşılamıştı. Daha doğrusu… Sessiz bir şekilde. Babamızın bir daha geri dönmeyeceğini anlattığım zaman bile o boğuk ve titrek sesle, ne diyeceğimi bilemez halde sürdürmeye çalıştığım zorunlu konuşmayı olabildiğince kısa tutarak bana sarılmıştı. Ve sadece ağlamıştık. Arada bağırıp çağırmalı, belki inatçı davranmalı, şımarmalı, gerekirse beni yormalıydı ama yine de çocuk olmalıydı. Benim gibi, bir an evvel büyümüş eksik bir yetişkin olacağına çocukluğunu da yaşamalıydı. Çocukluğum, boyu kısa bir yetişkinmişim gibi geçmişti. Arada resimler çizecek kadar küçük ama onları boyamayacak kadar büyük. Bulutları hayali şekillere benzetecek kadar ufak ama onlara uçurtmalarla ulaşmaya çalışmayacak kadar da olgun. Can’ın hayallerinin ipleri bulutlara uzanmalıydı. Ben oraya ulaşıp da tek başıma düşmekten korkmuştum, Can ise benim onu tutacağımı bilmeliydi.
“O zaman, umarım o da bizimle olur.”
Gülümserken iç çektim. Artık Can da yanımda olduğuna göre en büyük duam buydu. Barlas’la birlikte olmak.
“Umarım,”
Barlas’ın sesini duyduğumda kalp atışlarım hızlanırken ellerimi kalçamın iki yanından yatağa yasladım ve başımı kapıdan yana çevirip omzumun üstünden ona baktım. Kapı pervazına omzunu yaslamış, kollarını göğsünde birleştirmiş, usulca bizi izliyordu. Sadece ‘umarım’ deyişi, onun da kesin bir cevap vermeyişi, ona hak versem de içimi sızlatırken tekrar konuşmaya başladı ve cümlesinin bitmediğini fark ettim. “Değil, söz.” dedikten sonra gözlerini Can’dan alıp bana çevirdi ve bakışlarımız kenetlendi. “Sonsuza dek mutlu olacağız.”
Göz göze kaldığımız süre boyunca gülümseyişim ona da bulaştı. Kalbimde büyüyen korkuyu artık onun gözlerinde de görebiliyordum. Onu kaybetmekten korktuğum kadar beni kaybetmekten korkuyordu ama kendi için söz veriyordu. Lafzen de söylemişti. Sakladığın her ne ise seni affedeceğim çünkü artık anlıyorum, demişti. Bu sözü muhtemelen bu denli büyük sırlar sakladığımı tahmin edemeyişinden kaynaklıydı. Belki de ondan ayrılmamın başka sebepleri de olduğunu düşünüyordu, bilmiyordum ama haklı olmasını umdum. Her şeye rağmen beni affetmesini umdum. O da aynı şeyi umuyordu ama Allah aşkına, ondan vazgeçebileceğim ne gibi bir sır saklıyor olabilirdi ki? Bu, mümkün değildi. Yine de peşi sıra yaşadığım travmalardan olsa gerek, sırrın üstüne düşmemiştim. Hatta söylemeye kalkışsa onu susturabilirdim. Şu an yeni bir derde hazır değildim. O yüzden, bu sır konusunu duymamış varsayıyordum.
Can neşeyle güldü. Elleri üstümden çekildi. Sanırım Barlas’a kollarını uzatmıştı ki, Barlas’ın ilgisi ona dönmüştü. Gözleri tekrar bana döndüğünde izin ister gibi baktığı için yavaşça başımı onaylar şekilde salladım. Böylelikle hareketlendi. Bu gece burada kalmasını ben istemiştim. Benden bir sır sakladığını söylemeden önceydi ve belki fikrim değişmiştir diye, Canan teyzeler kalkarken Barlas’ın gözleri üstümde gezinmişti. Canan teyzelere “Sizi Meriçler mi bırakacak?” diye sorduğumda Barlas da onu hâlâ yanımda istediğime emin olmuştu.
Canan teyze normal şartlarda evlenmeden ve baş başa aynı yerde kalmamızı uygun görmüyordu ama -hem Can’ın da oluşundan, hem de bu evdeki ilk gecemiz oluşundandı sanırım- Barlas’ın benimle kalmasına memnun olmuş gibi bakmıştı. Adnan Bey Barlas’a gece geç saatte evine dönmek istemezse onda kalabileceğini teklif etmişti, Barlas birkaç saniye apışıp kalmıştı. Sonra yavaşça ‘Sağ ol abi. Can falan korkar belki, burada kalayım.’ demişti. Adnan Bey birkaç saniye sessizce bakmayı sürdürünce de Barlas gergin bir şekilde “Değil mi Can?” diye topu Can’a atmıştı ve Can zıplayıp durarak “Evet!” demişti. Adnan Bey öyle teklif edince Barlas da bir an yanımda kalma fikrine dair tereddüt eder gibi bakmıştı ama sonuç olarak yanımdaydı. Burada benim evim varken aralarında ne samimiyet olursa olsun niye Adnan Bey’de kalacaktı ki? Evet, henüz toplum evli olmayan karşı cinslerin aynı evde vakit geçirmesini pek uygun karşılamıyordu ama Adnan Bey de tüm minnetime rağmen bizi yargılayacak son kişi olmalıydı. Barlas’a baba gibi olabilirdi ama benim hiçbir şeyimdi. Üstelik Canan teyze bile anlayış gösteriyordu. Can için yeni bir evde, ablasıyla ilk gece korkutucu bir kâbustansa, hayalden bile öteydi. Bizimkiler gibi bir anne babayla yıllar geçirdikten sonra herhangi bir evde baş başa kalmak korkutucu değildi ama tabii ki benim gibi Can da bu geceyi Barlas’la paylaşmak istiyordu. Bir de… Sadece benim ve Can’ın evi gibi değil de… Sanki Barlas’ın da evi burası olmalıymış gibi hissediyordum. Zamanla ama mutlaka.
Barlas yanımıza geldi. Can’ın değil, benim odamdaydık ve bu sebeple yatak da çift kişilikti. Yine de diğer tarafından dolanmak yerine olduğumuz tarafına geldiğinde Can’la sarılabilsinler diye yer vermek adına yataktan kalkacak gibi oldum ama eli omzuma getirip nazikçe engel oldu. Yatağın yanından yerde dizlerini kırarak eğilip birini yere yaslayarak hafifçe oturdu. Cüssesi onu hâlâ yatağa kıyasla bir hayli uzun tutarken Can’a oturduğu yerden sarıldı. Can da sırtını yataktan ayırıp hafifçe doğrularak abisinin kolları arasına girdi. Onları gülümseyerek izledim. Birkaç saniye sonra dayanamayıp ben de onlara sarıldım ve güldüler. Barlas bir kolunu Can’dan çekerek aramızdan çıkarıp bana sardı. Can da aynı şeyi yapabilsin diye müsaade gösterdik. Başım Barlas’ın omzuna yaslıyken gözlerimi kapattım ve bir süre gülümseyerek nefes alıp verdim.
“Hikâyemin en sevdiğim kısmına geçtik.”
Can’ın o tatlı sesiyle neler anlattığını dinlemek üzere hafifçe kollarımızı gevşeterek doğrulduk ama hepimiz hâlâ temaslar içerisindeydik. Benim bir elim Can’ın elini tutarken, diğer elim de Barlas’ın üst kolu üzerindeydi. Barlas’ın eli de belimde duruyordu. Gözlerimiz birbirini bulup sessizce severek baktıktan sonra Can’a odaklandık. “Mutlu sona yaklaşma zamanına. Hani kötüler tek tek kaybeder ve kahramanlar sevdikleriyle kavuşur ya…”
Gülümseyerek “Senin de mi hikâyen var?” diye sordum. Pek iç açıcı bir şekilde başlamamıştı ama hâlâ güzel bitebilirdi. Can sırf kavuştuğumuz için kötülerin tek tek kaybettiği kısma geçtiğimizi düşünüyordu ama maalesef ki kötüler hâlâ dimdik ayaktaydı. Yine de sonunda iyiler aynı safa geçebilmişti.
“Evet… Siz de en sevdiğim karakterlersiniz.” deyip ikimizin birden yanağını sıktığında gülerek Barlas’a baktım. Elimi kolundan çekip “İki.” diye gösterdim. Kuşandığı unvanlara rağmen benim için her zaman yanağını sıkabileceğim, yanağından makas alabileceğim bir adam olacaktı. Belli ki Can da bu konuda çekinmiyordu. Barlas ne demek istediğimi anlayıp sızlanır gibi “Keşke ikide kalsa. Annemler de arada yapıyor.” dese de gülüyordu.
“Dul kalma bari.” deyip diğer yanağını da ben sıkmak için yöneldim. Batıl inançlara pek inanmazdım ama bu gibi anlarda işe yarayabiliyordu. Sıkmama izin verse de sonra ısıracakmış gibi yüzünü elimden yana çevirip hafifçe atıldığında gülerek elimi kaçırdım. Elimi Can’dan çektiği eliyle yakaladı. Alaylı bir gerginlikle şirinlik arası bir noktada sırıtıp kaşlarımı kaldırdığımda “Sana merhamet ediyorum.” diye belirterek yavaşça elimi bıraktı.
Lütfettiği merhamete karşı gözlerim kısıldı. “Daha hızlı kaçabilirdim.”
Onun da alayla gözleri kısıldı ve rekabeti sürdürdü. “Yine de yakalardım.”
“Deneyelim mi?”
“Kaybetmek istiyorsan.”
“Allah Allah?”
“Da kulları kul değil.”
Kızgın bakmaya çalışırken istemsizce güldüm ve yüzümdeki rekabet havası dağıldı. “Şapşal mısın?” diyerek yanağına uzandım. Kaşlarını kaldırarak hareketimi beklediğinde yanağını sıkmak yerine sevdim ama “Sana merhamet ediyorum.” diye de belirttim. Gülüp tekrar yüzünü elime doğru çevirdi ama o da ısırmak yerine öptü. Böylelikle gülüşüm arttı. O da tekrar yanağını elime yaslayıp dudakları gibi gülümseyen gözlerini, gözlerime çevirdi. Can da hafifçe gülmüştü, duymuştum.
“Dul ne demek ki?”
Elimi Barlas’ın yanağından çekip otururken yatağa doğru kıvırdığım sağ bacağımın üstüne yasladım ve gözlerimi Can’a çevirdim. “Evlenip boşanmış ya da…” dedikten sonra devamını getirmek istemedim. Ya da eşini kaybetmiş kişi. Böyle bir acıyı yaşayan kişiyi tabir etmek için bir kuru kelimenin yeteceğini düşünmüyordum.
“Boşanmak… Nazlı’nın ailesi gibi mi? Birbirlerinden uzaklar artık hani?”
“Evet ablacım.”
“Hani Nazlı’yı hâlâ seviyorlar ama birbirlerini artık sevmiyorlar.”
“Birbirlerini de seviyorlardır.” derken elim tekrar Can’ın koluna gitmişti. Sakince kolunu severek sıvazladım. Çocuklar, şahit olduklarını kendilerince yorumlarken biz yetişkinleri şaşırtabilecek ya da içini sızlatabilecek çıkarımlarda bulunabiliyorlardı.
“Seviyorsalar niye uzaklar ki?”
Gözlerim bir anlığına Barlas’a döndü ve mahcup olarak baktım. Suçlar gibi bakmıyordu ama o da bir anlığına bana bakmıştı. Ardından gözlerini oyalama ihtiyacıyla olsa gerek biraz yatak başlığında gezdirdi ve sohbetten uzak kalmayı tercih etti. Birkaç saniye daha Barlas’a baktıktan sonra sesimi temizleyerek Can’a odaklandım. “Hani sen ve ben de birbirimizi çok seviyoruz ya?”
“Evet.”
“Ama uzak kalmak zorundaydık bir süre mesela?”
Omuzları çöktü. Daha ince bir sesle ve heceleri yavaşça uzatarak “Evet.” dedi. Burukça gülümsedim ve kolunda gezinen elim yatağa yasladı elini buldu. Yavaşça elini sıktım. “İşte bazen öyle gerekebiliyor.”
Can bir süre anlayamayarak baktı ve köşeye sıkışmış gibi hissettim. Gözlerim sıklıkla Barlas’a dönüp duruyordu ama Barlas bana bakıp da daha zor duruma düşürmüyordu. “Yani… Nazlı’nın babası da mı uzakta kalmak zorunda? Bir yerde mi tutuluyor benim gibi? Duvarlar mı engel oluyor onlara da?”
“Öyle değil tabi…” dedim zorlanarak.
“O zaman niye uzaktan seviyor ki?”
Dudağımı kemirerek sessiz kaldım ve gözlerimi tekrar Barlas’a çevirdim. Barlas da birkaç saniyelik sessizliğin ardından gözlerini bana çevirdi ve sıkıştığımı gördü. Sesini temizleyip boynunu gevşettikten sonra Can’ın diğer elini tutup burukça gülümsedi. Birkaç saniye zihninde diyeceklerini toparladı ve yavaşça, dikkatle seçerek konuşmaya başladı. “Bazen hayali duvarlar vardır. Hani anlattığımız masallarda da var ya, büyülü, görülmeyen düşmanlar. Kahramanların onları bulup yenmesi zaman alır ya da sırf o görünmeyen ama zarar verebilecek olan duvarlardan, kötülerden sevdiklerini sakınmak için uzak durmak zorunda kalır. O yüzden…” dedikten sonra hafifçe omuz silkti. Göz ucuyla bana bakıp tekrar Can’a çevirdi gözlerini. Şimdi ışık sol yanından güzel yüzünü aydınlatırken, ona dair görebildiğim her şey içimi ısıtıyordu. “… bazen uzaktan sevmek zorunda kalırız.”
Ve böylelikle onun hikâyesinde neredeyse kötü düşmanlar kadar ona zarar vermiş olan sevdiği kadını, cümleleriyle aklayabildi. Titrekçe nefesimi üflerken kalbim hafiflemişti. Söylediklerine inanabildiğini umdum. Beni anlayabildiğini…
“Siz de uzaktınız…” dediğinde bakışlarımı Barlas’tan alıp Can’a çevirdim. Gözleri aramızda gezinirken Barlas’ı anlayabilmiş gibi bakıyordu. Hafifçe omuz silkip gülümsedi. “Ama seviyordunuz.” derken sormuyor, bizimle örneklendirerek anlıyordu. “Öyle mi?”
“Öyle.” dediğimde sesime Barlas da eşlik etmişti. Gözlerimiz birbirine döndü. Çekingen baksam da gülümsediğinde ben de rahatlayarak gülümsedim. “Masallarda kahramanlar prenseslerle evleniyor. Siz de mi evleneceksiniz?”
Bakışlarımıza heyecan bulaşırken birkaç saniye daha bakabildim ama sonrasında başımı eğip hafifçe gülerek bakışlarından kaçtım. Barlas’ın gözlerini hâlâ üstümde hissediyordum. O da hafifçe güldü. Barlas keyifli sesiyle “Hikâye yazarı sensin, söyle.” dediğinde gözlerimi Can’a çevirerek başımı kaldırdım. Gözlerimin arzusuna yenilip bir anlığına Barlas’a baktım. Göz göze geldikten sonra tekrar kendi kendime heyecanla gülüp Can’a odaklanmaya çalıştım. Barlas da birkaç saniye daha hissettiğim üzere gözlerini üstümde tutarak beni heyecan rüzgârında savurmayı sürdürdükten sonra Can’a odaklandı. “Hikâyenin devamında en sevdiğin karakterlere ne oluyor?”
Can bacaklarını pikenin altından çıkartıp bağdaş kurdu ve elleri çarşafta oluşan kırıklıkta oynayarak gezinirken güldü. “Bilmem. Sarayda falan evlenirsiniz sanırım.”
Barlas’la aynı anda güler gibi “Sarayda.” diye tekrar ederek birbirimize baktık. “Annem Yağmur’u alsın saray düğün salonlarını gezsin istiyorsan.” dediğinde gülüşüm arttı. Canan teyzeye desek sorgulamadan gidip bulmaya çalışırdı. Alt dudağımı ısırarak bir süre daha güldükten sonra Can’a odaklanıp “Ablacım daha makul yerlerde mi evlensek? Hani Barlas abin aslında prens ya da süper kahraman değil, ben de prenses falan değilim ya?” dediğimde Can el çırptı. “Barlas abim hem prens, hem kahraman.” deyip Barlas’ın keyfini arttırdıktan sonra bana dönüp yanağımı sıktı. “Sen de prensessin.” dedi. Sonra emin olamamış gibi bakarken yüzünü hafifçe uzaklaştırarak gözlerini kıstığında ben şaşırarak bakarken Barlas yüksek sesle güldü. Adnan Bey şimdiden komşu olmamızdan pişman olsa gerekti. Onun da yatak odası aynı oda olmalıydı, salon harici en büyük oda bu odaydı. Öyleyse, hemen üstümüzdeydi ve gülüşlerimizi duyuyor olmalıydı.
Kızar gibi bakmaya çalışırken “Ne oldu? Ablanın prensesliğinden emin olamadın mı ablacım?” diye sorup sitemlenir gibi Barlas’ı gösterdim. “Abinin prens ya da kahraman olduğuna eminsin ama!” dedikten sonra Can gülse de cevap vermediğinden kolundan hafifçe dürtüp “Hı?” diye sorgulamayı sürdürdüm.
Barlas elimi Can’ın kolundan çekip “Hür iradeye baskı uygulamayalım lütfen. Herkeste saray kumaşı yok.” dediğinde gözlerimi kısarak ona çevirdim. Bırakmadan sıkmaya başladığım eli, elimle birlikte yatağa yaslanmıştı. Diğer elimin işaret parmağını da uyarır gibi kaldırdım. “Masaldaki neyim ben peki? Yedi cücelerden biri mi?”
Barlas “Şu an mı?” dedikten sonra oldukça tehdit saçan yüz ifademe baktı. Alaylı bir tedirginlikle sırıtıp kaçar gibi yüzünü hafifçe uzaklaştırarak tek kaşını kaldırdı. “Pamuk prensese elma veren cadı,” dedikten sonra merhamet diler gibi yüzünü buruşturdu ve ekledi. “Belki?”
İşaret parmağımı yüzüne doğru uzatırken kaşlarım iyice çatıldı ve ses tonum da gerçekten cadıya benzemeye başladı. “Üç vakte kadar sana elma uzatırsam yeme Barlascığım.”
Parmağımın ucunu öpüp yüzümdeki alayla sürdürmeye çalıştığım kızgın ifadeyi dağıttı. Yüzümde aptal bir sırıtış peydahlanırken elimi yavaşça geri çektim. O da yamuk bir şekilde sırıttı. “Elmayla yorulma cadı güzelim. Direkt zehri uzat, elindense içerim.”
Sırıtmakla yetinemeyen dudaklarım güldü ve başımı eğip öylece yatak çarşafıyla oynarken “Biraz tatlısın.” diye itiraf ettim. Tabii, itiraf değil, yalan bile kabul edilebilirdi. Birazdan çok daha fazla tatlıydı.
“Lan ne birazı?” dediğinde gülerek başımı kaldırdım. Alaylı bir sitemle bürünen yüz ifadesini muhtemelen parlayan gözlerle izledim. “Bizzat o cadıya bunu söylesem bana öyle düşerdi ki, gider yedi cücelere sevgisini katarak havuçlu tarçınlı kek falan pişirirdi.”
Sırıtışıma alaylı bir gerginlik bulaşırken ne kadarının şaka olduğuna emin olamayarak “Elalemin karısı hakkında böyle şakalar yapmazsan sevinirim.” diye mırıldandım. Güleç suratı birkaç saniye şaşkınlıkla dondu. Yüz ifadesi beni güldürse de kendime inanamadığım için gülüşüm üfleyişe döndü ve ellerimi yüzüme götürerek başımı eğdim. Masal karakterini mi kıskanmıştım?
Barlas da şaşkın bir şekilde gülerek kolunu bana doladı. Beni, yatağın yanında oturan bedenine doğru eğerek çekti. Yatakta ona doğru kaymış oldum. Başım omzuna yaslanırken benim de üfleyişim tekrar gülüşümle dağıldı. “Can abicim bizim hikâye biraz farklı. Prens cadıya âşık oldu. Sarayda değil, kazanda, çalı süpürgesinde falan evleniriz biz artık. Hikâyeyi ona göre yaz.”
Söyledikleri yüzünden kolunu cimcirmek istesem de, hem bu cadılığımı daha fazla kanıtlardı, hem de ‘âşık’ kısmı ve tatlılığı, dediği gibi cadıyı bile yola getirebiliyordu. Başımı omzundan ayırıp doğrulurken ellerimi yüzümden çektim. Az evvel sarılırken belime dolanmış, şimdi yataktan sarkan bacağıma yaslı kolunda elimi severek gezindirirken “Ben gidip bize sevgimi katarak havuçlu tarçınlı kek yapayım bari.” diye mırıldandım. Diğer elimle de gülmekten yaşlanmış gözlerimi siliyordum. Barlas da yola getirdiği cadının sevgi gösterine güldü ve yataktan sarkan bacağımın diz kısmını öptü.
Gözümdeki yaşları silerken gülüşlerim iç çekişe dönüyordu. Can’ın da bizim gibi gülüp durmasına karşı neşem arttı ve elimi yüzümden çekip onun bacağına götürdüm. Başparmağımla bacağını okşadım. Muhtemelen sohbeti çok takip edemese de sırf biz gülüyoruz diye gülüp duruyordu. Uykulu görünüyordu ama uyanık kalmaya da meraklıydı. Asıl kâbusları gündüz yaşamadığınızda, kaçmak için uyumaya ihtiyaç duymazdınız.
“Ablan prenses değil mi yani?” diyerek ana konuya döndüm.
Tekrar güldü. “Öyle değil… Ariel’e benziyorsun, onu diyecektim.”
“Bak işte!” diye ellerimi bir kere çırpıp öyle tutarak Barlas’a baktım. “Sensin cadı. Ben deniz prensesiymişim.”
Barlas, gözlerini yüzümde gezdirirken sırıtışında alt dudağını ısırdıktan sonra çenesinin ucuyla beni gösterip gözlerime baktı. “Dikkat et, büyük balıklar yemesin seni.”
“Prensim korur beni.” dedikten sonra sinirini bozmayı hedefleyerek dudağımı büzüp gıcık bir yüz ifadesine büründüm. Sırıtışı silinmeye başlayınca zaferle sırıttım. “Prens’in de dikkat etsin, yemeyeyim onu.” dedikten sonra sesini temizleyip kendisini gösterdi. “Allah’tan prensin benim.”
Elimi tekrar kolunda gezdirmeye başladım. “Bir masal karakterlerine bakmam lazım seçmem için…”
Kaşlarını meydan okuyarak kaldırdığında başımı onaylar şekilde sallayıp omuz silktim. “Ben yemeye senden başlıyorum o zaman…” deyip kolunda gezinen elime doğru başını eğdiğinde gülerek elimi kolundan çektim. Diğer bacağımı da yatağa çekip yatakta kayarak kaçmaya çalıştım ama ayak bileğimden yakalayarak doğruldu. “Ya!” derken kaçmaya çalışan bedenimi çektiği için sırtım yatağa yaslanmıştı. “Can canavar prensese saldırdı, yardım et!”
Can gülerek “Ama böyle olmaması lazımdı! Sen prenstin!” diyerek Barlas abisinin elini yakaladı. Ayağımla ittirmeye çalışırken beni bırakmayan Barlas’ın elinden, normal şartlarda Can’ın elleri de kurtulamazdı ama Barlas’ın elini gıdıklamaya çalışarak eşi benzeri görülmemiş bir saldırıda bulundu. Barlas da sahte bir acı nidasıyla elini çektiğinde Can gülerek kucağıma geçti ve aramızda siper oldu. Dirseklerimi yatağa yaslayıp hafifçe doğrulduğum sırada boğuk sesimle “Can biraz kilo almışsın ablacım…” dedim. Bir anda karnıma oturunca ağırlığını bir hayli hissetmiştim.
Barlas “Kalk lan prensesimin üstünden.” deyip Can’ı kucakladığında Can gülmekle çığlık atmak arasında kaldı. “Ama abi karar ver, prens misin canavar mı?”
“Ben böyle bir prensim.” deyip Can’ı yanımda yatağa attıktan sonra “Demek gıdıklama saldırısı ha?” diyerek ellerini iki yanında kaldırıp gözlerini kıstı. “Neyse ki benim de silahım var.”
“Can kendi başının çaresine bak ablacım.” diyerek yataktan inmeye çalıştığımda Can gülerek kolumdan tutarken Barlas da gülerek kolunu vücuduma sararak beni tekrar yatağa çekti. Dizlerini yaslayarak yatağa çıktı ve kaçmaya çalışan bedenlerimizi yatağa uzanır halde tuttu. Üstümüze doğru eğildi. Muhtemelen kızıl saçları yatağa saçılmış birbirine benzeyen iki kardeş olarak yavru kedi gibi bakıyorduk. “Bence konuşarak anlaşabiliriz.” dedim.
Can da hayali bir barış bayrağı salladı ve gülüştük. Barlas hızla sahte bir ciddiyete bürünüp sesini temizledi. Gözleri aramızda gezinirken “Hanginiz gıdıklamalarımın kurbanı olacak?” diye sordu.
Can “Ablam.” derken ben de “Can.” demiştim ve Barlas bir anlığına tekrar güldü. “Çok fedakâr bir takımsınız.” dediğinde biz de güldük. Can için canımı verirdim ama Barlas gıdıklayacaksa, Can’ı gıdıklamalıydı.
“Madem siz seçemiyorsunuz, o zaman ben seçerim.” dedikten sonra bir tekerleme söylemeye başladı. Gözleri tekerlemenin sırasına göre bizde gezinirken zihnimde hızla sona erip tekerlemenin Can’da biteceğini anladım ve rahatladım. Birkaç saniye sonra tekerleme Can’da bitti ve Can güler gibi çığlık atarak kaçmaya çalıştı. Adnan Bey kapımıza polis yollarsa haklıydı. Barlas diğer komşuları da tanıyor olmalıydı, Adnan Bey’le aynı apartmanı ayarladığına göre niyeti güvende olmamdı. Şimdilik gürültüyü Barlas sorun etmiyorsa, ben de anı yaşamaya karar kıldım. Yarın gerçekten kek yapıp komşulara götürebilirdim. Böylelikle özür dilerdim ve geri kalan geceler mutluluğumuzu daha sessiz yaşamaya çalışırdık. Ne güzeldi… Mutlu olmak ama başkalarını gürültüyle rahatsız etmemek için sessiz kalmaya çalışmak. O mahallede sessiz kalsam da mutlu olma ihtimalim diğerlerini rahatsız ederdi. Zaten ailem gidene kadar evimizden mutluluk sesleri değil, mutsuzluk gürültüleri çıkmıştı. Çığlıklar, hıçkırıklar… Onlardan da, bizim için değil kendileri için rahatsız olmuşlardı.
Ben düşüncelere dalmışken yüzümdeki gülüş sönmüş olsa gerek Barlas yüz ifademi birkaç saniye izledi. Ardından “Merak etme Can. Adaletli bir canavar prens olduğum için cezayı bölüştüreceğim.” diyerek ikimizi birden gıdıklamaya başladı. Aynı anda gıdıkladığı için aynı zamanda kollarıyla biraz önceki kadar sarıp sabit tutamıyordu ama yine de gıdıklama saldırıları dolayısıyla daha başarılı bir kaçış girişiminde bulunabildiğimiz de yoktu. Gülerek Barlas’ın elinden kurtulmaya çalışırken savunmanın yeterli olmadığını kabul ettim. Can’a, “Karşı atak!” diye bağırmaya çalıştım ama gülüp durduğum için pek başaramadım. Can da kurtulmaya çalışmak yerine Barlas’ı gıdıklamaya çalışırken ben Barlas’ın zor gıdıklandığını biliyordum. Can gıdıklarken ben direkt üst koluna dişlerimi geçirdim. Savaşta kılıç darbesi yemiş gibi alayla acı bir nidada bulunduğunda zaten kıyamadığım için uzun tutmayacağım ısırışım da kesildi. Sahte dram şovu sırasında elleri yavaşladığı için fırsat bilip kolunun altından hızla kaydım. Yere resmen düştüm ama hızla kalkıp kapıya koştum. Can “Abla beni de kurtar!” dediğinde kapıya varmıştım. “Bir deniz kızı ne yapabilir ki? Kendin kurtul.” diyerek koridordan geçeceğim sırada yakalandım. Barlas kolunu belime sarıp vücudumu kaldırarak beni tekrar yatağa çevirdiğinde başım ardımdaki omzuna yaslandı. İsyan eder gibi inlesem de tekrar gülmeye başladım. O sıra Can da yatakta emekleyerek kaçtı ve diğer tarafında indi.
“Barlas abi senin tarafına geçebilir miyim?”
“Talebin kabul edildi.”
Barlas beni yatağa bıraktığı sırada Can’a “Hain.” demeye çalışmakla meşguldüm. Bir yandan Barlas gıdıklamaya da başladığı için gülüşlerim artmıştı. Can gülerek omuz silkti ve işaret parmaklarıyla beni gösterdi. “Kendin kurtul deniz kızı.”
Barlas gülerken hem Barlas’ın ellerinden kurtulmaya çalışıp hem de Can’a bakma çabamı aynı ayna sürdüremediğim için sırtımı yatağa yaslarken başımı da Barlas’tan yana çevirdim. “Tamam ya! Prens sensin, seni seçtim…”
Gıdıklayışları yüzünden sağa sola eğilip bükülürken kahkahalara boğulduğum için konuşmak güçtü ama ikna etmeye çalıştım. Bir anlığına gıdıklayışları duraksadı. Gülmekten gözyaşları içerisinde kalmış halde nefes nefese sırtımı yatağa yaslayıp ona baktım. Gülüşüm bir anda duramadığım için kısık kısık ve ara ara devam ediyordu.
Sırıtışında alt dudağını ısırıp yavaşça kaşlarını kaldırdı. “Ben bir seçim miyim?”
Çaresizlikle inleyişim tekrar gülüşe döndü ve ellerim tekrar hareketlenirse diye kollarından tutarken, engel olamayacağımın da farkındaydım. “Tek seçenek sensin. Başka prenslere bakmadım.” diye düzelttiğimde gülerek başını onaylar şekilde salladı. “Aynen böyle yola gel güzelim.”
Gülüşüm söndü. “Niye şimdi inadıma oynadın ki?” diye kızdığımda gülüşü arttı. Üfleyerek kollarına yavaşça vurdum. “Şimdi inat etmek zorunda kalacağım. Ne güzel teslim oluyordum.” dedim ve yaşlanmış gözlerimi sildim. Resmen gıdıklanmaktan bayılmak üzereydim ama teslim olamayacağım bir cümle kurmuştu. Ellerimi dövüşe hazırlanır gibi yumruk şeklinde tutup aramızda kaldırdım ve kaşlarımı çatarak gözlerimi kısıp “İkinci raunt başlasın.” dedim. Gıdıklamaya başladığında neredeyse çığlık atarak “Tamam şimdi de bitsin!” dedim ve gülüşleri yüzünden gıdıklamaları yavaşladığı için birkaç rahat nefes aldım. Can da ablasına yardımcı olmak yerine gülüp duruyor ve daha çok gıdıklandığım yerleri söylüyordu. Söylemesine gerek yoktu. Bu adam zaten her zerremi ezbere biliyordu.
Elleri yavaşlayınca kaçma çabam dolayısıyla yatağa biraz daha çıktı ve üstüme eğildi. Bir eli yataktan destek alırken diğer eliyle gıdıklamayı sürdürdü. Gülüşüm hafifledikçe yataktan destek alan kolunu ısırmaya, ittirmeye çalışıyordum ama pek de kıyamıyordum. Bir güç boşluğunda ona sırtımı dönüp yatağın ucuna sürünmeyi başardım ama beni yakalayıp tekrar kendisine çevirdi. Resmen üstümde olduğunu ve bir hayli de yakın durduğunu aynı anda fark ettik. Belimi gıdıklayan eli yavaşlayarak dururken gülüşlerimiz yutkunuş eşliğinde durdu. Az evvel gıdıklıyor olan eli de diğer eli gibi belimin yanından yatağa yaslanırken sesli nefes alış verişlerimiz içerisindeydik. İkimizin de gözleri vücutlarımız arasında dolanıp tekrar gözlerimizi buldu. Arzu duygusu vücutlarımızı sarmıştı ama onun gözlerinde de olan bu ateşi izledikçe kalbim ezilirmiş gibi hissettim. Sevdiği kadını arzuluyordu, sevdiği kadın da bunu her zerresiyle istiyordu ama şerefsizin tekinin hissettirdikleri yüzünden şimdi ona bir yandan da buruk bakıyordum. Arzuladığı kadını aşağılık bir adam da arzuluyordu ve fotoğraflarımla, hayalimle kendini tatmin edip durmuştu kim bilir belki de ne zamandır. Sevdiği kadının iç çamaşırlarıyla nasıl göründüğünü başka bir adam da biliyordu ve beğeniyordu. Düşüncelerim bakışlarımı ne hale getirdiyse Barlas’ın gözlerindeki arzu silindi, hüzünlü bulutlar kapladı bakışlarını. Kırdığım bir şeyi tamir etme telaşlıyla dudaklarım aralanmışken bir anda üstümden eksildi, yataktan indi. Ben de ellerimi iki yanımdan yatağa yaslayarak doğrulmuştum. Pencereye doğru dönerken amacım Barlas’tan kaçmak olsa da Can’a yakalandım ve şirince sırıtmaya çalıştım. Can hâlâ gülüyordu. Can’ın yanında temaslarımıza dikkat ederdik ve bakıldığında sadece gıdıklama savaşı içerisindeydik ama işte herhangi bir yakınlaşmada bir anda nabızlar değişebiliyordu. Ve sonra da… Maalesef ki aklıma Ata’nın yaptıkları gelmişti. Elimin boynuma gittiğini kolyeye temas ettiğimde anladım. Tenimi çizmek isteyen parmaklarım sakinleşti ve kolyenin ucunu sevdikten sonra elimi boynumdan çektim.
Gerçekten bir cadınınkine benzediğini tahmin ettiğim dağılmış saçlarımı elimle düzeltirken Can’a, “Ablan onurlu bir savaş verdi.” dedim. Barlas da benim gibi nefes nefese “Ve kaybetti.” dedi. Nefes nefese konuşmasından, sesinden bile etkilendiğim bir adamın hastanede beni iç çamaşırımla görmesini istemeyerek ellerini ittirip ‘Dur’ dediğime inanamıyordum. Gıdıklama savaşı başlayana kadar yatağıma bile çıkmamış, yere oturmuştu. Şimdi bir anda üstümden çekilmeden önceki bakışından anlıyordum ki, bu detaylar aynı sebebi gösteriyordu. Bazı konularda ihtiyacım olduğunu düşündüğü mesafeyi koyuyordu. İhtiyacım olan şey Ata’dan ve izlerinden kurtulmaktı. İzlerinden kurtulmanın, Ata’dan kurtulmaktan bile zor olmasından korkuyordum.
İçim burkulurken gülüp duran Can’a gülümsemeye çalışıp ellerimi uzattım. “Gel buraya hain. Ablanı sattın.”
“Ama o da abim.” dediği sırada ellerimden tutmuş, yatağa çıkıyordu. Önümden yatağa oturduğu sırada samimiyetim içtenlik kazandı ve gözlerim Barlas’a döndü. Üstümden kalkıp da yataktan indiğinde kapının yanına kadar gerilemişti. Şimdi de duvara yaslı bir şekilde bizi izliyordu. Can’ın söylediğine karşı o da üstündeki gerginliği atıp gülümsedi. Gözleri bana döndüğünde gözlerimdeki göreceği duyguları farklı yorumlamasından korkup Can’a odaklandım. Vücudumu da biraz daha Can’a çevirdim. Aklımdan Ata geçtiği zamanlarda gözlerime hissetmekten yorulduğum duygular düşüyordu ve ‘dur’ deyip onu ittirdiğim anda olduğu gibi bunu kendi üstüne alınmasını istemiyordum.
“Deniz kızı mıyım yani ben?” derken onun için örtüyü açmaya başladım ama üstünde oturuyordu. Yatağa doğru dönerek ellerini yastığa yaslayıp bir maymun gibi bacaklarını havaya kaldırdığı gibi örtüyü çektim ve ayakları çarşafa yaslanmış oldu. Güldüğümde Can da güldü ve düzgünce oturduğunda örtüyü üstüne doğru çektim. “Evet…” derken ilgisi dağıldı ve kapıdan yana baktı. “Gelsene sen de abi. Nereye?”
Bakışlarım ve başım hızla ardıma, Barlas’a döndü. Koridora çıkmış vücudu yavaşça bize döndü ve gülümseyip salon tarafını gösterdi. Balkonu kastederek “Hava almaya çıkacaktım.” dedi.
Ata’nın izlerini ondan kaçırma çabamı, ondan uzaklaşma ihtiyacım olarak yorumlamış olmalıydı. Ona ardımı dönmüştüm ve bunu yaptığım her andan nefret ediyordum, o da sanırım bizi baş başa bırakmak istemişti. “Ama deniz kızı Ariel’i anlatıyordum…”
Barlas’ın gözleri bana döndüğünde hızla “Gel lütfen.” dedim. Ona böyle hissettirmekten nefret ediyordum. Daha az evvel ona âşık âşık gülüyordum, öyle ki temasları konusunda özgürleşmişti ama şimdi ise yanımdan gitmesine ihtiyacım varmış gibi hissedip uzaklaşmaya çalışmıştı. Barlas emin olamayarak baktı. Yatak örtüsünü kendim için de çekip altına girerken örtmek yerine onun tarafının ucunu açık bıraktım. Sesli bir nefes alıp verdikten sonra yaklaşmaya başladı. Yaklaştığı süre boyunca özür diler gibi baktım. Sebebini anlayamasa affeder gibi baktı o da. Yanıma oturmadan önce birkaç saniyeliğine dikildiği sırada tereddüt etmemesini sağlamak için ne yapabileceğimi düşünürken Can “Durun, ortanıza geçeyim. Ben anlatacağım ya.” diyerek yastıkların üstünden emekler gibi ilerledi. O sıra Barlas’la gözlerimiz Can’la birbirimiz arasında geziniyordu. Yavaşça diğer tarafta doğru kaydım ve Can da yastıktan çarşafa doğru inip bacaklarını uzatarak tekrar örtünün altına girdi. Barlas da yavaşça Can’ın yanına oturdu. Ben yastığımı dikleştirip yatak başlığına yaslayarak yatakta geriye kaydım ve yatak başlığına yaslandım. Can da önce kendi yastığı için bunu yaptıktan sonra harekete hızlı geçemeyen Barlas için de aynısı yaptı ve “Hadi.” diyerek kendi yastığına yaslandı. Barlas gözlerini bana çevirerek yavaşça yastığa yaslandı. Kızarmaya çalışan gözlerimi ondan saklamak için Can’a sarılma bahanesiyle kolumu sarıp şakağımı, Can’ın başına yasladım ve ileriye bakmaya başladım. Bir gün ona her şeyi anlattığımda bu anları da hatırlayacaktı.
Barlas hâlâ bacaklarını yatağa tam olarak çıkarmadığı için Can, “Ama uzanmıyorsun ki abi…” diye sızlandı. Yanımdaki Can’a doğru eğik durduğum ve başım başına yaslı olduğu için diğer tarafında kalan Barlas’ı tam olarak göremesem de göz ucuyla ondan yana baktım. Yavaşça bacaklarını tamamen yatağa çıkardı ve örtünün altına girdi. Ellerini kenetleyerek karnının üstüne yasladı. Diken üstünde oturduğunu hissedebiliyordum. Ona nasıl bakmıştım ve bakışlarımdan ne çıkarmıştı, bilmiyordum ama iyi hissetmediği kesindi. Can’a tamamen sarılıp sığınarak kalbimde hissettiğim bu buruklukla baş etmeye çalıştım ve tekrar ileriye baktım. Kızarak gözlerimi kırpıştırarak ağlamaktan kurtulmaya çalışıyordum.
Can “Hah tamam. Şimdi tamamız.” dedikten sonra yatakta heyecanla kıpırdandı. Benim için gülümsemek biraz daha kolaylaştı ve yaşlı gözlerle gülümsedim. Kıpırdanışı sırasında gevşeyen kollarımı tekrar sıkılaştırdım. Şakağımın başına yaslı tutmayı sürdürdüm.
“Sence de ablam Ariel’e benzemiyor mu Barlas abi? Bence ona deniz kızı diyebiliriz.”
Barlas sesini temizledikten sonra “Bence de.” diye kısa bir cevap verdi ama sonra Can’ın heyecanını kırmak istemiyor olsa gerek zorlanarak güldü ve daha uzun bir cevap verdi. “Ama onun gözleri maviydi sanırım. Ablanın yeşil.”
Ortamı yumuşatmak için konuşmadan önce sesimi temizledim, titrek çıkmasını istemiyordum. Yine de emin olamadım ve sesimi gizlemek için gülerek konuşmaya çalıştım. “Farkları saymaya başlarsak, kuyruğum da yok.”
Barlas da hafifçe güldü ama bana, ortama uyum sağlamaya çalıştığını biliyordum. Can samimiyetle güldü ve el çırptı. “Olsun o kadarcık fark olur. O yüzden Ariel diyebiliriz sana. Hani Ariel,…” diye hevesle başlayınca Barlas’la ikimiz de bu sefer içten bir şekilde hafifçe güldük çünkü ikimiz de hikaye bitene kadar Can’ın susmayacağını biliyorduk. “Denize düşen insan prensi kurtarmış ve âşık olmuştu. Sonra onun peşinden gidebilmek için deniz cadısıyla anlaşmıştı. Bacakları karşılığında sesinden vazgeçmişti. Üç gün içerisinde prens Ariel’e âşık olup onu öpmezse Ariel tekrar deniz kızına dönüşüp cadının tutsağı olacaktı. Cadı kötülükler etmişti ve prens âşık olsa da üçüncü gün güneş batmadan Ariel’i öpememişti. Ariel cadının tutsağı olmuştu ama prens cadıyı yenmişti. Ariel’in babası da, onların kavuşmalarını sağlamış, Ariel’i insana dönüştürmüştü. Ve prensle sonsuza dek mutlu yaşamışlardı.”
Barlas’a karşı sesimi kaybetmiş gibi hissediyordum gerçekten. Sesimi bile çıkaramadan bu savaşın bitmesini ve kötülerden kurtulmayı bekliyordum. Söyleyemediklerim biriktikçe, nefes alamayışlarım artıyordu.
“Sonsuza dek mutlu yaşadılar.” diye tekrar ettim burukça gülümseyerek. Belki bir gün ben de sesimi tekrar kazanırdım, tutsaklıktan kurtulup sonsuza dek mutlu yaşardım. “Güzel bir masal.” deyip başımı başından kaldırdım ve saçını koklayarak öptüm. Çenemi başına yaslayarak Barlas’a dönük kaldığım sırada göz göze geldik. Buruk gülümseyişime eşlik etti. Kızarmış gözlerimi gizlemedim, şu anda korku değil, umut taşıyorlardı. Bir elimi Can’ın belinden çekip Barlas’a doğru götürdüm. Karnının üstüne kenetlediği elinin bileğinden hafifçe çektiğimde yüzüme dalmış gözleri bu temasa döndü. Birkaç saniye baktıktan sonra elini tutmama müsaade etmek için ellerini çözdü ve bana yakın olanı elime kaydırdı. Avucunu tavana doğru çevirdi. Elim avucuna yerleşti ve parmakları elimin üstüne kapandı. Gözleri tekrar gözlerime yükseldiğinde o da kızarmalarını gizlememişti. Onunkiler de umut yaşıyordu ama şu an hüzün ağır basıyordu. Özür dilemek için aralanmak isteyen dudaklarımın kenarını kemirerek sustum. Başını da yatak başlığına yaslayarak bana bakarken o da sustu. Can yatağa doğru kayana kadar sessiz kaldık. Can’ın uyumaya başlayacağını sanmıştım, gözleri de kapalıydı ama uyku sarhoşu bir şekilde mırıldandı.
“Nazlı’nın ailesine dul deniliyorsa…” dediğinde aklının niye hâlâ o konuda kaldığını düşündüm ama anlamam uzun sürmedi. “Birbirlerini de çocuklarını da sevmeyenlere ne deniliyor?”
Bizim hayatımızda mı kardeşim? Anne ve baba.
Boğazımdaki yumru yutkunmayla geçmezken gözlerim Barlas’a döndü. Başını yatak başlığından ayırıp aramızda uzanmış ve uyumak üzere gibi görünen Can’a doğru eğdi. Dudağını yalayarak ne diyeceğini düşündüğü sırada sessizce onun konuşmasını beklediğimi fark ettim. Benim yerime kor ateşi çıplak elleriyle alıp söndürmesini bekliyordum. Yardımcı olmak isteyerek dudaklarımı araladım ama diyecek hiçbir şey bulamadığım için tekrar sustum. Sanırım Barlas’ın sadece Can’a cevap vermesini bekliyordum. Sanırım bu sorunun cevabını ben de Barlas’tan bekliyordum.
Barlas yatakta kayıp dirseğini yatağa yaslayarak Can’a dönük kalırken diğer eli Can’ın karnının üstüne yaslandı. Ben de Barlas gibi yatakta kayıp onlara doğru döndüm. Dirseğimi yatağa, elimi de şakağıma yaslayarak destek aldım. Can uykulu uykulu gözlerini açıp Barlas’a doğru baktı. Barlas konuşmaya başlamak için sesli bir nefes aldı, birkaç saniye duraksadı. Ardından sesini temizledi. “Bunu açıklamak zor.” dediğinde bakışlarımı Can’dan alıp Barlas’a çevirdim. Ben de Can gibi ihtiyaçla cevap bekleyerek bakıyor olmalıydım. Öyle ki Barlas da gözlerini arada bana çeviriyor, aynı şefkatle bakıyordu. “Her insan büyüyor ama herkes büyüyünce iyi biri olamıyor. Bazen insanlar anne baba olmayı beceremiyor ama bu çocuklarının sevilmeye değer olmadığı anlamına gelmiyor.”
Cümlesi bittiği sırada gözleri benim üstümdeydi. Birkaç saniye daha bakmayı sürdürürken yavaşça kaşlarını kaldırdığında burukça gülümseyerek aynı yavaşlıkla başımı salladım. Ardımdan Can’a çevirdi gözlerini. Dirseğini yatağa yasladığı kolunda elini Can’ın saçlarında gezdirdi. “Ablan ve ben seni çok seviyoruz.”
Duygu dolu bir tedirginlikle Can’ın yüz ifadelerini izlerken gülümsediğini gördüğümde benim de gülümseyişim genişledi. “Aile gibi mi?”
Barlas hafifçe gülüp “Aile gibi tabii.” dedi. Ben de ağlar gibi gülerken elimin tersiyle yaşlanmış gözlerimi sildim. Yatağa yaslı kollarımıza ellerini götürüp bizi kendine çektiğinde eşlik ederek Can’a sarıldık. Tabii o sıra birbirimize sarılmış kadar da temas eder olmuştuk ama biliyordum, aynı şey değildi. Yine de ona temas etmek iyi hissettirmişti. Başlarımız, Can’ın başının üstünden birbirine yaslanmıştı.
Bir süre sessizce sarıldık ve geçen her saniyede bu adamın çocuğunu doğurmayı daha çok istedim. Anne olmaktan korksam ve çocuğumun annesi konusunda ne kadar şanslı olacağından emin olamasam da, çocuğumuz olursa babası konusunda çok şanslı olacaktı. Kendi babamı seçememiştim ama çocuğumun babası konusunda daha iyi bir tercih yapmam mümkün değildi. İki yıl önce onu terk etmeseydim ve evlenme teklifini kabul etseydim, belki şimdiye belirli korkularımı atlatmış ve hamile kalmış, belki de doğurmuş olurdum.
“Madem aileyiz… Ablam bana bağcıklarımı nasıl bağlayabileceğimi öğretmişti. Ben de sana öğreteyim mi Barlas abi?”
Ben anlayamayarak gülerken dirseğimden destek alarak hafifçe doğruldum ve o sıra başımı Can’ın başının üstünden çektim. Barlas da benim gibi hafifçe doğrularak Can’a baktı. Can da şirin şirin gülerek Barlas’a bakıyordu. Barlas, sırıtarak “Bilmiyor mu lan abin bağcık bağlamayı?” diye sorunca gülüşüm arttı. Can gülerek Barlas’ın koluna sarılıp “Merdivenlerden yuvarlanmışsınız ya Meriç abiyle. O yüzden dedim. Meriç abiye de öğretmek lazım.” dedi ve tekrar yatağa yaslanıp şirince baktı. Barlas da gülerken gözlerini bana çevirdi ve gülüşüm azalırken alt dudağımı ısırdım. Demek bu mahvolmuş görüntülerini Can’a merdivenlerden düşme bahanesiyle açıklamışlardı. Canan teyzeler de yanımda hiç sorgulamamıştı, belli ki annesiyle kardeşine açıklamayı çok daha önceden yapmıştı. Sadece ara ara Barlas’a, yaralarına odak kesilip yüzünü buruşturuyorlardı. Barlas esmer tenliydi, belli ki hızlı da iyileşiyordu ama tabii, Canan teyze gibi benim de içim hâlâ sızlıyordu.
“Evet.” dedi Barlas gülerek. “Sen bize bir öğret abicim.”
“Evet… Bir daha düşmeyin… Üzüldüm öyle görünce…”
Yaralarının görünen kısımlarında bakışlarımı gezdirirken iç çektim. Gözlerim dalmışken elinin yanağıma uzandığını fark ederek gözlerimi kırpıştırdım. İhtiyaçla bekledim ama eli yanağıma değmeden durdu ve tekrar yatağa yaslandı. Gözlerimiz kenetlendi ve “Ama artık iyiyim, üzülmene gerek yok. Değil mi ablası?” diye sordu. Üzgün bir şekilde baktığımda başını hafifçe yana eğip kaşlarını yavaşça kaldırıp indirdi. Burukluğumu üstümden atmaya çalışıp şükrederek “Evet.” dedim ve gülümser gibi oldum. Barlas da hafifçe gülümsedi ve beni rahatlattığını gördükten sonra Can’a baktı. Can Barlas için üzülmeye devam edecek gibi oldu ama Barlas önce davrandı.
“Uyusana artık velet.”
Ben de Can’la birlikte güldüm. Can çok uykulu olduğu için gülerken bir yandan da gözlerini kapatmıştı. Gözlerini tekrar açması birkaç saniye sürdükten sonra mayışık mayışık gözlerini gözlerimizde gezdirdi ve bende takılı kaldı. “Gerçekten o kekten yapabilir misin abla? Cadı kekinden?”
Barlas gülerken benim de üfleyişim gülüşümle dağıldı. “Cadı demeyelim lütfen…” derken rica etmekten öte, tehdit ederek onu birkaç saniye gıdıkladım. Can kıkırdayarak ellerimi uzaklaştırmaya çalıştığında müsaade edip eğildim ve alnından öptüm. “Yaparım tabii ablacım. Hatta hemen yapayım mı, yersin?”
“Hayır… Şimdi uykum var.”
“Tamam… O zaman yarın sütle yersin, olur mu?”
“Olur.” dedi neşeyle ve el çırptı. Gülümserken yavaşça kaşlarımı kaldırarak işaret parmağımla onu gösterdim. “Ama cadı keki değil, prenses keki. Hatta deniz prensesi keki.”
Barlas “Öyle demeyen kekten yiyemiyor mu?” dediğinde mutlu bakışlarımı ona çevirdim. “Dene istersen.”
Şirince sırıtıp olumsuz anlamda dilini şaklattığında tekrar güldüm. Uzanıp yanağını sevmek istedim ama son yaşadığımız garip an dolayısıyla şimdilik vazgeçtim. İç çekerek bakışlarımı Can’a çevirdim ve gözlerinin kapalı olduğunu gördüm. Eğilip yanaklarına minik öpücükler bıraktım ve “İyi geceler…” diye fısıldadım.
Doğrulduğumda Barlas da Can’ın yanağını sevdi ve “İyi geceler.” diye fısıldadı. Can’ın gözleri kapalı olsa da kıvrık dudaklarında gülümsemesi genişledi ve “İyi geceler…” diye mırıldandı. Nefes alış verişlerinin düzene girmesini ve hızla uykuya dalarken dudaklarındaki gülümsemenin küçülse de tamamen silinmemesini mutlulukla izledim. O sırada yavaşça saçlarını seviyordum. Bir gün aynen böyle, aramızda uzanan çocuğumuzu da seveceğimizi umuyordum. İsmi, cinsiyeti, huyu, suyu ne olurdu bilmiyordum ama babası Barlas olacaktı. Ne kadar geçtiğini bilmediğim bir sürenin ardından aklıma kek istediği geldiği için gözlerimi kırpıştırarak ana döndüm ve bakışlarımı Barlas’a çevirdiğimde onun da beni izlediğini gördüm. Gülümseyişim genişledi ve yetinmeyip sessizce güldüm. “Ne?” diye fısıldayarak sordum.
Gülümseyişi, sessiz bir gülüşün ardından güzel bir sırıtışa dönüştü ve alt dudağını ısırırken hafifçe omuz silkti. Cevap vermese de güzel bakışlarımı içimi ısıtıyor ve daha duymadan cevaptan hoşlanmamı sağlıyordu. Kaşlarımı kaldırarak güleç bir suratla tekrar “Ne?” diye fısıldayarak sordum.
Cevapları kendisine saklayarak “Bir şey yok.” diye fısıldadı o da. Can’ı severken mayışarak uzandığım yatakta iyice dirseğimin üstünde doğruldum. Ardından Can’ı uyandırmamaya çalışarak daha da doğruldum ve kalçamın üstünde otururken vücudumu Barlas’a dönük tuttum. “Söylesene.” diye direttim.
Barlas da yatakta doğrulup otururken gülümsemeyen dudaklarını birbirine bastırıp cevabı yokmuş gibi başını iki yana salladı. Gözlerinin anlattığı şeyler beni heyecanlandırıyordu. Birkaç saniye bakışlarımla baskı kurup başaramadıktan sonra yataktan indim ve parmak uçlarımda ilerleyip onun tarafına geçtim. O da o sıra kalkmaya hazırlanarak bacaklarını yataktan indirmişti. Dibine varıp ellerinden tutarak onu çektim ve bu temasa bakarak yataktan kalktı. Geriye doğru sessizce adımlamaya çalışırken gülümseyerek “Söylesene işte…” dedim.
Geriye doğru, onu çekerek ilerlediğim için kapıya çarpmadan önce bir elimi bırakıp belimi kavrayarak yönlendirdi. Gözlerimiz bu temasta gezinirken koridora çıktık. Gözlerim tekrar Barlas’ın gözlerine yükseldi. Bir an elini belimden çekecek gibi oldu, o sıra çekingen bir merakla bakıyordu ama ardından cevabı almış gibi gülümsedi ve elini belimden çekmeden, diğer elimi bırakarak ardına götürüp kapıyı ardımızdan kapattı. Işığı yanık koridorda duraksadık. Ellerim üst kollarına yerleşirken o da yavaşça diğer elini de belime getirdi. Temkinli yaklaştığı için böyle davrandığını fark ettim ama ters bir tepki vermemiştim. Böylelikle o da teması sonlandırmamıştı. Zaten aklıma Ata’nın yaşattıkları gelmedikçe, Barlas’a dair bir çekincem yoktu ki benim… Aklıma Ata’ya dair şeyler gelince de çekincemin bir sebebi de Barlas’a karşı suçlu hissetmekti.
“Söyle yoksa sana kek yok.”
Sessizce güldü. “Kıyamazsın sanki sen bana?” derken her kelimede alaylı bir şüphe duyarmış gibi değişmişti mimikleri. Şimdi tek kaşını kaldırmış, başını hafifçe yana çevirmiş bir şekilde sorgulayarak bakarken hafifçe güldüm. “Söyle ama…” diye direttim.
Başını tekrar bana çevirip derin bir nefes alıp verdi ve keyifli görünse de bir yandan gerginlik taşıyan dudağını yavaşça yalamaya başladı. Düşünerek bakan gözleri hafifçe kısılmıştı. Kaşlarımı yavaşça kaldırıp ‘lütfen’ der gibi bakarken içtenlikle gülümsedim.
Hızlı ve sesli bir nefes alıp verdikten sonra gözlerini koridora kaçırıp tekrar bana çevirdi. “Hayal kuruyordum.” dedikten sonra merakla tepkimi izlemeye başladı. Ata yüzünden ara sıra dengesiz davranışım onda soru işaretleri oluşturuyor olmalıydı ve böylelikle onun da bana yaklaşımında dalgalar oluşuyordu. Bazen daha özgüvenli, bazen de temkinli davranıyordu. Şimdi de temkinli davrandığı anlardan birindeydik.
İçim ısınırken gülümseyişim genişledi. “Çocuğumuza dair mi?”
“Evet.” dedi rahatlayarak çünkü ilk tepkim hoşuna gitmişti. Güldüm. Bu sefer o “Ne?” dedi merakla. Gülerken sessiz olmakta zorlandığım için bir elimi kolundan çekip dudaklarıma götürdüm. Barlas da elimden tutup beni mutfağa doğru çekti. Işığı açarak mutfağa girdiğimizde de kalçasını masaya yaslayıp beni de önüne çekerken elleri tekrar belimin iki yanını bulmuştu. Benim de ellerim göğsüne yaslanırken bu sefer daha özgür bir şekilde güldüm. Barlas da neye güldüğümü bilmeden güldü ve “Söylesene.” dedi. O beni kıvrandırdığı için ben de gülümseyen dudaklarımı birbirine bastırıp sadece baktım. Gülmek isteyen dudaklarım titreyip duruyordu. Aslında o beni kıvrandırmak için değil, dengesiz ruh halimle o an bu konudan hoşlanacak mıyım yoksa rahatsız mı olacağım, bilemediği için susmayı tercih etmişti.
Belimdeki ellerinde parmakları hafifçe hareketlenirken huylanmaya başlayarak güldüm. “Savaş başlatmak üzereyim.” diye uyardığında yeni bir gıdıklama savaşına hazır olmadığım için hızla “Ben de aynı şeyi düşünüyordum o anlarda.” dedim. Merakla tepki izleme sırası bana geçmişti. Yüzündeki güleç ifade başta donmuştu. Ardından dudakları aralanarak yavaşça ve sessiz bir gülüş oluşurken kaşları da kalktı. “Gerçekten mi?”
Bir yandan gülerken biraz da utanarak “Evet…” dedim çünkü gözleriyle şu an beni ikiz çocuğumuza falan hamile bırakmak üzereydi. Parlayan gözleri kendimi değerli ve güzel hissettirirken gülüşünde alt dudağını ısırdı. Dudakları özgür kaldığı gibi gülüşü güzel bir ses kazandı. Ben de sesli bir şekilde güldüm. Gözlerimizin birbirinde gezindiği bilmem ne kadar süre sonra gülüşümüz tekrar sessizleşmişti. Yüzlerimiz hafifçe yakınlaşırken vücudum vücuduna yaslandı. Belimdeki elleri, belimin ardına kaydı ve kenetlendi. Gözlerimiz dudaklarımızla birbirimizin gözleri arasında yavaşça hareketlendi. Heyecan vücudumu sararken gözkapaklarım ağırlaştı. Burnumuz birbirine değdiğinde gözlerim kapandı. Başının hafifçe sola doğru eğilerek dudaklarıma uzandığını hissettim. Dudaklarımız birbirine değdiğinde onun için aralık olan dudaklarım kıvrıktı. Öpmedi. Yavaşça dudaklarımızı birbirine sürttü. Bu anda bir ömür kalabilirdim ama sarmaş dolaş olduğum vücudu yavaşça gerildi. Öpmemesinin de bir sebebi olmalıydı.
“Aramızdaki sorun ne?”
Hızla gerildim. Yavaşça yüzümü uzaklaştırırken gözlerimi kırpıştırarak araladım ve gözlerimiz kenetlendi. Yutkunma isteği içerisindeyken endişeli bir merakla bakan gözlerine ne cevap verebileceğimi bilemedim. “Ne sorun var?”
“Senden bir şeyler sakladığımı hissettiğin için mi öyleydin…” dedikten sonra sesini temizledi. “Yani hastanede? Ya da biraz önce? Artık ben de itiraf ettiğim için mi…” dedikten sonra ne diyeceğini bilemeden birkaç saniye hüzünle baktı. “Bana öyle çekinerek baktın?”
Ben de bir süre ne diyeceğimi bilemeyerek baktım. Kendince cevaplar aramasına ve kahretsin ki bunu kendisini suçlayarak yapmasına içim sızlıyordu. Ondan gerçekten onun yüzünden uzak durduğumu düşünüyordu. Demek ki ne saklıyorsa hastanede yanımda olduğu sırada da saklıyordu ve bunu hissedip uzak durduğumu düşünmüştü. Oysa gerçek çok farklıydı…
Gergin ve meraklı bir şekilde cevap bekliyordu ve sessizliğim ona iyi gelmiyordu. Yutkunup yavaşça yaslandığı masadan doğruldu. O sıra elleri de belimin ardından çözülmüş, iki yanıma kaymış, oradan da vücudumdan eksilmişti. “Yanlış anlama…” dediği sırada benim de ellerim yavaşça vücudundan eksiliyordu. “Bir beklenti içerisindeymişim gibi hissettirmek istemiyorum. Konu o değil. Sadece…” dedikten sonra tekrar masaya yaslandı ve gözleri alt mutfak dolaplarında gezinirken dudağı sağ kenarına doğru kıvrılıp gevşedi. Düşüncelerinde boğulduğunu gördüm. Keşke ben de onu bir kolyeyle ya da herhangi bir cevabımla kurtarabilseydim.
Gözleri tekrar bana döndü ve hafifçe çatılmış kaşlarının altında hüzünle baktı. “Sadece dokunuşlarımın rengini farklı gördüğün an, sen de siyaha bürünüyorsun. Seni arzulamıyorum diyemem ya da tamam artık arzulamayayım da, diyemem tabii ama…” dediğinde kalbimin parçaları göğüs kafesime çarpıyordu. “Benim için sevişmek istediğim kadından önce sevdiğim kadınsın, biliyorsun değil mi? Sana dokunduğum anlarda aklına sadece arzunun gelmesini istemiyorum. Ya da… Aklına arzu gelince neden böyle oluyorsun, bilmiyorum.”
Hastanede beni iyi görmediği için üstüne konuşamamıştı ama şimdi örnekler de çoğalınca aklına sığdıramıyordu sorularını. Belki şimdi öpüşmek ister gibi davranmasam, çocuğumuzdan bahsetmesek ve böyle yakınlaşmasak konuyu açmayacak, sabredecekti ama bazı tepkilerimden çekinirken beni öpmek istememiş olmalıydı.
Ellerim karnımın önünde bir araya gelmiş, parmaklarıma eziyet ediyordum. Bunu o bakınca fark ettim. Ellerime yavaşça uzandı. Engel olmadığımda tuttu ve başparmakları ellerimin üstünü sevmeye başladı. Yutkunduğum sırada göz ucuyla başını kaldırdığını, gözlerini yüzüme çıkardığını gördüm. Ben de yavaşça başımı doğrultup gözlerine baktım. “Sana dokunmamalı mıyım?”
“Hayır…” dedim hızla, incelen sesimi uzatarak ve ona sokuldum. Bacaklarımız birbirine yaslanırken parmaklarımızı kenetleyerek aramızda kaldırdım. Göğüslerimizin arasında kalan ellerini sımsıkı tutmuş oldum. Ağlar gibi gülerken gözlerim de yaşarmıştı. “Öyle değil…” dedikten sonra dudağımı yalayıp birkaç nefes es verişim boyunca ne diyeceğimi düşündüm. Şimdi o da bana, Can’ın berbat ailemize ne denilebileceğine dair sorduğu sorunun cevabını beklerken Can’la ben Barlas’a nasıl bakıyorsam, öyle bakıyordu. “Ben sadece yalanlarım konusunda senden çekiniyorum.”
Gözlerini hızla gözlerimden kaçırdı. Yere doğru bakarken hafifçe yüzünü buruşturdu. “Asıl ben çekinmeliyim.”
Ne saklıyordu, bilmiyordum ama böyle kötü hissetmesini istemedim. Emin olmalıydı ki, benim kadar fecisini saklıyor olamazdı. “Barlas tıpkı senin gibi,” dediğimde gözleri endişeyle bana döndü. “Ben de beni aldatmadığın falan sürece senden vazgeçmem ki bu…” dediğim gibi benden önce cevapladı. “…mümkün değil…” dedi vurgulayarak. Sanki bahsi küfürdü, yüzünü buruşturarak söylemişti. “Ben yokluğunu aldatmamışım, varlığını asla aldatmam.”
Burukça gülümsedim ve yaşlanmış dudaklarımı yavaşça yaladım. Bir elimi, diğer eline emanet edip yanaklarımı severek sildi ve yeniden elimi tuttu. “Ne saklıyorsun bilmiyorum ama dediğin gibi, ben de seni affedeceğim.”
Umarım, der gibi iç çekti. Kaşları yavaşça kalkarken “Aldatılmış hissedeceğin kadar seni kandırırsam peki?” diye sordu. Bana da öyle demişti ve ben de zaten tam olarak bu ihtimal dolayısıyla korkuyordum. Şimdi o da bana aynı ihtimali soruyordu.
Gözyaşlarıyla gülüp “Canın sağ olsun.” dedim ve hafifçe omuz silktim. Benim ona yaptıklarımın yanında o bana ne yapabilirdi ki?
O da bana bakarken gözleri doldu. Burukça gülümserken dudağının kenarını yavaşça kemiriyordu. Böylelikle hâlihazırda kasılmış çene kasları belirginleşiyordu. Yüzündeki hüznün ve pişmanlığın izlerini, bir gün her ne saklıyorsa öğrendiğimde unutmayacaktım. Umarım o da bugünlerde ondan sakladığım her şeyin beni nasıl mahvettiğini unutmaz ve beni affedebilirdi.
Ana dönermiş gibi dudağını bir anda özgür bırakıp “Peki…” dedikten sonra sesli bir nefes alıp verdi. ve boynunu iki yana gevşetti. Dudağını yaladıktan sonra kaşlarını kaldırıp “Yani benden rahatsız olduğun için değil mi o tepkilerin?” diye sordu. Ağlar gibi “Bu mümkün mü?” diye sordum. Dizlerim güçsüzleşmişti. Tekrar vücuduna yaslandım. Ellerini belime yerleştirdiğimde burukça gülümsedi ve elleri tekrar belimin ardında kenetlendi. Ellerim üst kollarında yukarı aşağı ve yavaşça severek gezinirken “Ben sadece kendi yalanlarımdan rahatsız oluyorum.” diye açıkladım. Doğrusu buydu. Yalanlarımdan ve yalanlarımın sebebinden… Başka bir adamın sürekli tacizine uğrasam da Barlas’la sevişmekten korkmuyordum. Eğer Ata aklıma gelirse yanlış bir refleks vermekten ve kalbini kırmaktan korkuyordum. Başka bir adamla neler yaşadığımı bilmediği için ona karşı suçlu hissediyordum ve beni üstümde kıyafetler varken bile başka bir adam göz ucuyla baksa kıskanıp sakınmak isteyen bu adamın, Ata’nın iç çamaşırlı halimin fotoğraflarını çekip ne için kullandığını öğrendiğinde, hatta bana nasıl dokunmak istediğini, ki boynumu öperek de taciz ettiğini öğrendiğinde ne hale geleceğini düşündükçe korkuyor, suçlu hissediyordum. Ata’nın izlerini Barlas’la silmeye ihtiyacım vardı ama Barlas’ta da yaralar oluşturmaktan korktuğum için kendim şimdilik yara bere kalmayı göze alıyordum.
“Sana suçlu hissetmemen gerektiğini, seni affedeceğimi, anladığımı söyledim ama.” dediğinde burukça gülümseyip boğazımdaki yumrunun acıttığı bir sesle “Bence o kadar da emin olmamalısın.” dedim.
Başını yavaşça iki yana salladığında ben de yavaşça onaylar şekilde salladım. O kadar emin olmamalıydı. Gözleri gözlerimde gezinirken “Bana öyle baktığında kendimi bok gibi hissediyorum.” dedi ve kendimi bok gibi hissettim. “O anlardaki bakışlar benim yüzümdense kendimi yok etsem rahatlamam ama benim içinse, ne olur yapma. Benim için, yapma.”
Yaşlı gözlerimi kaçırdım ve bir süre omzuna doğru baktım. Bir elini belimden çekmiş, yenisi geldikçe yaşlarımı siliyordu. Sana öyle baktırtan bensem bunun üstesinden gelemem ama bana olan aşkın ve yalanlarına dair pişmanlığınsa da yapma, diyordu. İleride öğrendiğinde üstesinden gelebileceğini düşünüyordu ama şimdi o yalanlar yüzünden ona öyle bakmama dayanamadığını itiraf ediyordu. Nasıl baktığımı bilmiyordum. Tacize uğramıştım. Uğrayıp duruyordum. Korkuyordum. Suçluyordum. Bir yandan da suçlu hissediyordum. Boğuluyordum. Tüm bu duyguların özeti neyse, öyle bakıyor olmalıydım. Belki bir başka kadında bu bakışları görse aklına bu ihtimal gelirdi ama ben de bir süre boyunca anneme deli diyenlere inanmamıştım. Bazen sevdiklerimize karşı canımızı yakacak kanıtları toplamak o kadar da kolay olmuyordu. Bazen de kanıtları topluyorduk ama kabul etmekte zorlanıyorduk. Barlas hangisini yaşıyordu, bilemiyordum.
“Yanlış anlama…” dedi tekrar ve gözlerim tekrar gözlerine yükseldi. “Bir yakınlaşma yaşamak beklentisiyle böyle konuşmuyorum ama…” dedikten sonra ne diyeceğini bilemeyerek gözlerini etrafta gezindirdi. Yüzünü hafifçe buruşturup bulutlu gözlerini gözlerime çevirdi. “Bir yakınlaşma yaşamayacağımızı kabul edelim ve sana olan temaslarımı yanlış anlama. Olur mu? Yani… Elinde değil sanırım ama…” dediği sırada ben cevap vermedikçe nefesinin nasıl daraldığını ben de ciğerlerimde hissediyordum. Kalbinin sıkıştığını göğsümden de anlayabiliyordum. Çırpınıyordu Barlas. “… ne bileyim işte. İstersen hiç dokunmayayım…” derken elleri belimden eksilir gibi oldu ve “Hayır.” diye soludum. Bunu duymaya ihtiyacı varmış gibi rahatlayarak tekrar belimde kenetledi ellerini ve burnumu çekip yavaşça gülümsedim. “Temaslarına ihtiyacım var. Senin olmayabilir ama…” dedikten sonra utanarak hafifçe güldüm. “Benim yakınlaşma beklentim var.”
Ne hissedeceğini bilemeyerek baktı ve tekrar burnumu çektim. “Sadece…” dedikten sonra yavaşça kaşlarımı kaldırdım. “Yavaştan alalım. Olur mu?”
Bir eli yanağıma yükseldi ve “Olur tabi…” dedi solur gibi. Başını yavaşça iki yana sallarken gözleri gözlerimde geziniyordu. “Olur tabii benim güzelim.” dedikten sonra eli çeneme kaydı ve çenemin ucunu nazikçe tutarken başparmağı tenimi sevdi. Şefkatli gözleri kalbimi hafifletti. “Biliyorum kötü şeyler yaşıyorsun. Travma sonrası stres bozukluğun var ve hepsi de geçecek ama bu sırada beni de yanlış anlayacaksın, kendini kötü hissedeceksin diye aklım çıkıyor. Ya da ne bileyim… Ben de hayatında bir dert olmak istemiyorum, anlatabiliyor muyum? Benimle ilgili hiçbir şeyi dert etme. Senden hiçbir beklentim yok, sadece sana dair hayallerim var. Bize dair ipler senin elinde, anlaştık mı? İpi çekiştiriyormuşum gibi hissetme.”
Bana yetişmeye çalışma, diyordu. Sırf o kötü hissetmesin diye ya da beklenti duyuyor diye herhangi bir yakınlaşma yaşamamı istemiyordu. Bana arzuyla baktığını kabul ediyordu, öyle bakmayacağım artık diyemem ama bir beklentim yok, diyordu. Ata yüzünden geldiğim halleri, onunla olan ilişkime yoruyordu. Temaslara dair bir endişem olduğunu hissediyordu ve bunun sebebinin taciz edilmem olduğunu anladığı an, ne hissedeceğini tahmin bile edemiyordum. Eğer onun yüzünden bu hale geliyorsam kendisini yok etse bile rahatlamayacağını söyleyen adam Ata’ya ne yapacaktı?
Sessiz ağlama çabasıyla dudaklarım titreye titreye ve yaşlar gözlerimden akana kadar bulanık göre göre onu dinledikten sonra hıçkırıklara boğularak boynuna sarıldım. Gözlerimi kapatışım kadar sıkıydı sarılışım. O da sıkıca sarıldı ve boynuma gömüldü. Ata’nın öptüğü için yaktığım ve izleri henüz tam olarak geçmemiş boynuma dikkat ederek başını yaslamıştı. Şimdi teması, Ata’nın hayali izlerini de siliyordu. Boynumu yaktığımda her şeyin geçeceğini sanmıştım ama şimdi tüm vücudumda o şerefsizin izleri varmış gibi hissediyordum. Kendi başıma nasıl baş ederdim bilmiyordum ama Barlas’ın varlığının nasıl bir kolaylık sağladığını şu an gibi anlarda daha da görüyordum. Temaslarına ihtiyacım vardı ve eğer beni kötü hissettirdiğini düşünerek uzaklaşırsa iyice mahvolurdum. Zamanla, bu izleri birlikte silmemize ihtiyacım vardı. Tekrar bedenimi sevmem için yardımcı olmasına ihtiyacım vardı.
Bir süre sarmaş dolaş kaldık ve ağlayışlarım dindi. Yavaşça gömüldüğüm boynundan çekildiğim de alan tanımak için o da kollarını hafifçe gevşetti. Boynuna atılırken yükseldiğim parmak uçlarımdan alçaldım ve o da sarılmak için eğildiği halinden doğruldu. Elleri belimin iki yanında duraksarken benim ellerim de göğsüne kaymıştı. Bir elini belimden çekip yaşlarımı sildiğinde gülümserken minnettar baktım. Eli tekrar belime yerleşti ve o da yavaşça gülümsedi.
“Bir kere karanlıkta duşa girmiştik, hatırlıyor musun?”
Daha doğrusu biz duştayken elektrikler kesilmişti ve bu heyecanlı bir oyuna dönüşmüştü. Kaşları anlık bir mimik olarak kalkıp indi. O anları hatırlamak kan akışını ve nabzını hızlandırmış gibiydi. Beni rahatsız etmemek için yüz ifadelerini korumaya çalıştı ve ses tonundan da emin olmasa gerek kısaca “Hı?” diye sordu. Hafifçe güldüm. “Can’ın olmadığı bir an…”
O an nasıl bir an olurdu, bilmiyordum. Belki Canan teyzeler Can’la olurdu, biz başka bir yerde olurduk, belki de Can okulda olurdu. Gerçi Ata’nın sağı solu, ne yapacağı belli değilken, üstelik şimdi Can’ın benimle oluşu Ata için bir mağlubiyetken Can’ın okula gitmesi beni korkutuyordu ama aksi de mümkün değildi tabii. Barlas o konuda da bir güvenlik sağlayabilirdi. Zaten Adnan Bey için de polis ya da önemli, güçlü birisi olup olmadığı sorduğumda ‘Gibi’ diyerek cevaplamıştı. O yüzden de Ata Can’dan uzak duracak olabilirdi.
“… tekrar deneyelim mi?”
Böylelikle beğeni dolu bakışlarını görüp Ata’nın da beğenerek neler yaptığını hatırlayarak suçluluk duymazdım. Suçlu olan tek kişi Ata’ydı ama bazı duygularıma engel olamıyordum. Karanlıkta, sadece temaslarını hissederek bedenimle tekrar bağ kurardım. Sonuna kadar gitmezdik belki ama… Elleri, öpüşleri vücudumda gezindikçe kendimi iyi hissederdim, bazı hislerden, izlerden kurtulurdum. Belki de sonuna kadar gider, sevişirdik. Bilmiyordum. Yalanlarla sevgilisi olmak istemesem de, sevgilisi olmamak beni öldürüyordu. O da ne olursa olsun affedeceğini söylüyordu, buna inanmak istiyordum. Direkt aydınlık bir yerde bir yakınlaşma yaşamaya başlamaktansa, karanlıkta, yüz ifadelerimden korktuğum için artı olarak çekinmeden bir şeyler yaşamak fikri beni korkutmak yerine heyecanlandırmıştı.
Kıvrık dudaklarının ardında dilini çiğneyerek gözlerime baktığı birkaç saniye boyunca muhtemelen heyecanını içinde tutmaya çalışıyordu ama başaramadı. İhtiyacı varmış gibi derin bir nefes alıp verirken dudakları daha da kıvrılarak aralandı. Heyecanla güldüğümde o da rahatlayarak güldü. “Bilsem Can’ı yarın çıkartırdım.” dediği gibi gülüşüm arttı.
“Komşular sesten rahatsız olacak.” dediğimde gülüşü donarken yüzünde şapşal bir ifade oluştu. Ben dediğimin hangi kısmının onu bu hale getirebileceğini düşünürken yüz ifadesine hafifçe güldüm. Dudağını yaladıktan sonra gözlerini kısarak başını hafifçe yana eğdi. Anlamaya çalışarak baktı, heyecanlı ama şaşkın gibiydi. Emin olamayarak “O gün mü?” diye sordu. Aynı şapşal ifade muhtemelen benim de yüzümde oluşurken göğsümde başlayan bir sıcaklıkla birlikte kan yüzüme akın etti. Dudaklarım birkaç kere aralanıp kapandı ve en sonunda omzuna hafifçe vurarak can havliyle konuşur gibi “Onu kastetmedim!” dedim. Sesim bir hayli ince çıkmıştı.
Hâlâ anlayamadığı için sorgulayarak ama heyecanı süren bir tahrik olmuşlukla bakarken aynı anda nasıl hem etkileyici hem de tatlı görünebiliyordu, hiç bilmiyordum. Omzuna tekrar vurup daha da incelmiş bir sesle “Gülüp durmamızdan bahsediyorum, şu andan bahsediyorum!” diye çırpındım.
Anlaması, gözlerini kırpıştırdığı birkaç saniye boyunca sürdü. Heyecanı algılarını nasıl kapattıysa, ancak birkaç saniye sonra anladığında kaşları kalkıp indi. Uzatarak “Ha…” dedi. Ben de şirin mi, isterik mi ayırt edilemeyecek bir şekilde gülümserken dudaklarımla örtülü dişlerimin arasından “Hı, hı…” diye mırıldandım. Gözlerini sağında kalan pencereye doğru çevirip kendisine, nasıl da yanlış anladığına sessizce gülerken bir yandan da alt dudağını ısırdı. Gözlerini kapatarak zihnini toparladığı birkaç saniye boyunca da hoşuma giden bir şekilde sırıtarak dudağını ısırmaya devam ediyordu. Ardından dudağını yalayarak gözlerini araladı ve başını tekrar bana çevirdi. O da benim gibi his karmaşalı bir şekilde sırıtırken başını yavaşça onaylar şekilde salladı. “Ben de öyle düşünmüştüm zaten.”
Omzuna tekrar vurup “Yürü git Barlas.” dediğimde güldü ve beni de güldürmüş oldu. Gözleri öyle güzel bakıyordu ki, onlar kadar güzel hissettim. Barlas’ın ‘güzeli’ olduğum için kalbim ısındı. Ata’nın yaptıkları aklıma gelir gibi olduğu an düşüncelerimi defederek sadece Barlas’ın sevgi ve arzunun parlattığı gözlerine odaklandım. Ben de heyecanımın ardında özlem dolu bir arzu yaşıyordum ve bunu hissettiğime sevindim. Bunu hissetmek, şu an bir şey yaşayamayacağımızı düşündüğümde işleri zorlaştırdığından ve yüzüm de git gide kızardığından omzuna doğru kaçtım. Alnımı omzuna yaslarken ten rengim saç rengime benzemeyene kadar saklanmak niyetindeydim. Vücuduma sarılı elleri belimle sırtıma dökülmüş saçlarım arasında gezinirken o da çenesini başımın üstüne yasladı ve benimle birlikte bir süre daha güldü. En sonunda gülüşlerimiz nefes alış verişlerimizi düzene sokma çabamıza dönüştü. Kolları arasında onu her anlamda ne kadar özlediğimi tekrar fark ettim. En azından Ata tümüyle bazı hisleri alamamıştı benden. Sadece belirli korkular bırakmıştı ama bunu Barlas’la aşabileceğime emindim.
“Saçının üstünü öpüyorum…” dedi ama eyleme geçmeden bekledi. “Sorma lütfen.” diye mırıldandım. Biraz önce de sorunun o olmadığını anlatmıştım ama yine de temkinli yaklaşıyordu. O da zaten bizim iplerimizin bende olduğunu söylemişti. Adımları benden bekleyecekti. Söylediği ve ihtiyaçla beklediğim üzere saçımın üstünü öptü ve gülümsemem genişledi. Şimdiden mutfağımda duygu dolu ve güzel bir anı biriktirmiştim. Can yakıcı kısımları da vardı ama şu an, kim bilir kaç defa yemekler yiyip kahveler içeceğimiz masama yaslanmış sarmaş dolaştık. Ev dört duvar, yuva anılardı. Barlas’la ve Can’la bu dört duvarı yuva edecektik.
Can’ın istediği keki hatırladığımda doğrulmadan önce omzunu öpüp öyle hafifçe geri çekildim ama temaslarımız sonlanmadı. Ellerimiz birbirimizin ellerine kayarken Barlas da yaslandığı masadan doğruldu. Parmaklarımız kenetlenirken “Kek malzemeleri var mıdır ki evde?” diye sordum. Sabah uyandığı gibi yiyebilsin diye geceden yapmayı düşünmüştüm ama malzemeler yoksa sabah yapmam gerekecekti.
“Birazdan olacak.” dediği gibi telefonuna mesaj geldi. Bir elimi diğer eline emanet edip telefonu arka cebinden çıkardı ve mesajı gösterdi.
‘Abi getirdim malzemeleri, kapıya astım. Ses olmasın diye zili çalmadım.’
Şaşırarak gülerken “Ne ara?” diye sordum. O sıra mesajı ‘7’ diye kayıtlı birinin attığını gördüm. “Odada mesaj atmıştım.”
Telefonu tutan elini indirip koridora yönelecek gibi oldu. Uzanıp onu öptüğümde hazırlıksız yakalandı. Geri çekildiğimde yetmemiş gibi gözleri dudaklarımdaydı. Tam o da öpmeye başlayacakken geri çekilmiş olmalıydım. İstese de harekete geçemediğinde ellerimi omuzlarına yaslayıp tekrar parmak uçlarımda yükseldim ve beni yolda karşılayarak eğildi. Bir şey yere düştü, sanırım telefondu. Ardından iki elini de belimde hissettim. Elleri belimin ardına kaydı ve parmakları kenetlenirken vücudumu boyuna doğru çekerek kendisine yasladı, parmak uçlarımda kalmamı kolaylaştırdı. Ellerim omuzlarından boynuna, oradan da yanaklarına kaydı ve ihtiyaçla temas ederken soluyarak öpüşüne karşılık verdim. Öpüşmemizin rengi kırmızıya döner gibi olduğunda hafifçe çekildi ama fazla uzaklaşamadı. Minik öpücüklerle önce üst dudağımı, sonra alt dudağımı, sonra tekrar üst dudağımı dudakları arasına alıp alıp bıraktı. Hiç tükenmeyecek bir özlemi gidermek, mümkün değildi.
Burunlarımızı yavaşça birbirine sürterken titrek nefeslerle hafifçe güldüm. “Gecenin bu saatinde malzeme ararken bizim için iyi dileklerini iletmiş olmalı.” diye mırıldandım. Geri çekilecek kadar irade toplayamasam da konuyu dağıtmaya çalışıyordum.
“Gecenin bu saatinde çok daha güç işlerle uğraştırmışlığım var, şu an keyfi yerindedir.”
Sesinin tınısı içimi yaktı. O da konuyu dağıtmaya çalışıyordu ama sesi, aklındakileri yansıtıyordu. “Yarın ona da götürürsün kekten o zaman.”
“Kalabalık etraf. Birine verip diğerlerine vermemek olmaz.”
Konuşmaya kalkıştığımda ne diyeceğimi tahmin ederek hafifçe yüzlerimizi uzaklaştırdı. Gözkapaklarımdaki ağırlık böylelikle biraz olsun azaldı ve gözlerimi aralayıp da o güzel yüzüne bakabildim. “Her birine kek yetiştireceğim derdine düşersen yarın fırını kapatamazsın.”
Hafifçe omuz silkip gülerek “Olsun.” dedim. Uğraştığım onca derde kıyasla şimdi bununla uğraşmak mutluluktu benim için. Bir elini yanağıma getirip gözleri gibi temaslarıyla da sevdi ve “Ben onlara ayarlarım bir şeyler canım, sen yorulma.” dedi.
Canım.
“Sen bilirsin,” dedikten sonra gülümsemem genişleyerek ekledim. “Canım.”
Gözleri gözlerimde memnuniyetle gezinirken onun da gülümsemesi genişledi. Bir şey diyecekmiş gibi dudakları aralandı ama boş verdi ve gözlerini kapısız mutfak eşiğine doğru çevirip koridora baktı. “Çağrı malzemelerin kokusunu alıp kapıda bitmeden alıp da keki yapalım bari.” diye konuyu değiştirerek vücudumdaki ellerini çekti ve yerden telefonu alıp cebine yerleştirerek koridora yöneldi. Ardından yavaşça giderken ellerimi belimin ardında birleştirip parmaklarımla oynamaya başladım. Dudağımı kemirdiğim bir sürenin ardında kapıya varmıştık. Kapıyı açtığı sırada içimde tutamadım. Az evvel ne diyeceğini tahmin ettiğim için, “Sevgili gibi bir şeyiz herhalde.” dedim. Henüz aldığı poşet elinden düşer gibi olduğunda hafifçe güldüm ve omzumu duvara yaslayarak destek aldım. Ellerim de pürüzlü duvarda oyalanarak gezinmeye başladı. Poşeti düşürmese de içinden birkaç malzemeyi düşürmüştü. Parlayan gözleri bendeyken eğilip düşen malzemeleri aldı, tekrar poşete koydu. Ağır hareketlerle ve göz temasını kesmeden doğrulup kapıyı kapattı ve tamamen bana dönüp birkaç saniye öylece durdu. Tekrar güldüm. Gergin heyecanından poşeti şerefi, onuru, haysiyeti gibi tutuyordu şu an karnının önünde. Ben de duvarda saçma sapan bir ritim tutarken parmaklarımı oyaladıktan sonra titrek nefesimi üfledim ve doğruldum. Kıvranıp durmak yerine direkt sordum. “Sevgili miyiz sence?”
Yani, öpüşüp duruyorduk. Her an temas içerisindeydik. Sevişme ihtimalimiz üzerine konuşuyorduk. Birbirimizi sevdiğimizi de söylüyorduk. Milyon tane sorun ve yalan vardı ama şimdilik ikimiz de bu engellere takılmak istemiyor gibiydik. Zaferi beklemekten yorulmuş, savaşırken birbirimizi yaşamak istiyorduk ve bunun sonuçları elbette ki kötü olabilirdi. Onun için de, benim için de bir yandan bencillikti çünkü birbirimizden bir şeyler de saklıyorduk. Bir yandan da ihtiyaçla istiyorduk.
İçi giderek baktı. “Ben mi seçiyorum?”
Yutkunup gözlerimi birkaç saniye kaçırdıktan sonra hafifçe omuz silktim. “Ne düşündüğünü merak ediyorum.” diye mırıldandıktan sonra beklentiyle baktım.
Kıvrılıp durmak istiyormuş ama bir yandan da gergin olduğu için arada kalıyormuş gibi duran dudaklarını minik ısırıklarla kemirdiği birkaç saniyenin ardından dudaklarını özgür bıraktı ve sesini temizledi. “Yalanlarla sevgilim olmak istemediğini söylemiştin.”
“Sen de bir yalancının elini tutmak istemediğini.” diye mırıldanarak hatırlattım.
Yavaşça omuz silkerken burukça gülümsedi. Bakışlarına bulutlar düştü. “Artık, iki yalancıyız.”
Gözlerimiz bir süre birbirinde gezindi. Kendime hâkim olmaya çalışıyordum çünkü istediğim onunla sevgili olmaktı. Hemen şimdi bunu dile getirmek. Ama bu sakladığım şeyleri daha da acımasız hale getiriyordu. Üstelik Barlas’ın sevgilisiyken tüm bunlar sürerse? Ata tekrar bana dokunmaya çalışırsa ya da tekrar sözleriyle taciz ederse? Hiçbir şey olmasa zaten bana Barlas’ın önünde evlenme teklifi etme niyeti içerisindeydi. Babası bu duruma engel olacaktı ama o ana kadar Barlas’ı sevgilisine edilecek bir evlenme teklifi için mi uğraştıracaktı? Bir yandan da sırf kelimeleri kullanarak ‘sevgilim’ demiyorum diye, olan biten hafiflemiyordu ki. O zaman aramızda herhangi bir yakınlaşma yaşanmasına hiç müsaade etmemem gerekiyordu, her şeyi yalanlarımdan kurtulduğum zamana, eğer beni affedebilirse o günlere bırakmam gerekiyordu ama belli ki onu da yapamıyordum. O da yapamıyordu. Özellikle de her ne ise o da bana yalan söylemeye başlamıştı ve artık gözünde eşittik. Hatta kendisini benden daha suçlu görüyordu.
Düşüncelere boğulmuşluğum yüzüme yansımış olmalı ki şefkatle baktıktan sonra yine beni, bizi kurtardı. Burukça gülümseyip “Sen benim sevgilimsin Asya,” dedi. Başını yavaşça iki yana sallayarak “Bizim ne olduğumuzun bir önemi yok.” diye ekledi.
İçi, içimi ısıttı. Ben de burukça gülümserken “Sen de benim sevgilimsin.” dedim. Sevgilim, sevdiğim… Sevgili gibi bir şey, tabiri bir süre öncesinde ‘iki yabancı’ olduğumuz düşünüldüğünde bir hayli rahatlatıcıydı. Bu karmaşada ne olduğumuzu açıkça dile getirmesek de olurdu. Muhtemelen bizi tanıyan herkes, Ata da dâhil, sevgili olduğumuzu düşünüyordu. Öyle de davranıyorduk ama bunu dile getirmek şimdilik beraberinde boğucu engeller de getiriyorsa, biz de dile getirmezdik.
Söylediğimden memnun kalarak baktı ve ardından hafifçe başını bana doğru eğdi. Kaşlarını kaldırıp yavaşça “Anlaştık o zaman?” dedi.
Sessiz bir sevgililiğe.
Ellerimi ardıma götürüp parmaklarımla oynarken yerimde duramadığım için omuzlarımı hafifçe iki yana sallayarak “Anlaştık.” dedim. Birkaç saniye sonra yamuk sırıtışı sessiz bir gülüşe döndüğünde ben de güldüm ve aynı anda rahat bir nefes alıp verdik. Poşeti kaldırıp “Kek?” diye sorduğunda mutfağa doğru hareketlenirken başımı onaylar şekilde salladım. Yüzümden gülümseme eksik olmazken belimin ardımdaki ellerim çözülmüş, iki yanımda mutluluğumun getirdiği kıpırtıyla konuştukça hareketleniyordu. “Uyandığında çizgi film izlerken yer. Sen de şimdi yersin, canın çekmiştir.” dedim. O da ardımdan geliyordu.
“Uyandığımda çizgi film izlerken de yiyemez miyim?”
Mutfağa girerken hafifçe gülüp ardımdan gelen Barlas’a baktım. “İstediğin her şeyi, istediğin zaman yiyebilirsin Barlas’cım.”
Poşeti masaya koyarken vücuduma şöyle bir alıcı gözüyle baktıktan sonra iç çekerek poşete odaklandı ve içindeki malzemeleri masaya çıkarmaya başladı. Ardında kalmışken sessiz gülüşümde alt dudağımı ısırdım. Sanırım yemek istediği şey bendim.
“Ben şimdi de, sabah da yemek istiyorum seni,” dedikten sonra kaşları çatıldı, kendisine yüzünü buruşturup sesini temizledi ve hızla “Keki.” diye ekleyerek düzeltti. Gülüşüm sesli bir hal alırken yemek istediği şeyin ben olduğuma emin oldum. Boşalttığı poşeti avucunda buruşturduktan sonra bir elini ensesine götürüp mahcubiyetle ovuşturarak bana döndü ve şirince sırıttı. “Dilim sürçtü.”
Ben kalçamı tezgâha yaslayıp kollarımı göğsümde birleştirerek kaşlarımı kaldırdığımda ve sadece baktığımda sesli bir nefes verip ellerini iki yanında kaldırdı ve hafifçe güldü. “Sen ve kek, benzeyen kelimeler.” Bakmaya devam ettim. Başını hafifçe yana eğdi. Yüzü de alaylı bir çekinceyle buruşmuştu ve beni sinir etme ihtimali olabilecek bir cümle kurmak üzere olduğuna emin oldum. “Havuçlu tarçınlı keke de benziyorsun zaten.”
Saçlarımı omuzlarımdan geriye üfleyerek attığımda hafifçe güldü. Gözlerimi devirsem de güldüm. Masaya yöneldim ve bana benzettiği havuçla tarçın paketini aldım. Onlarla saldıracakmışım gibi bir adım geriledi ama sadece tezgâha yöneldiğimde şirince sırıttı. Erkeklere biraz korku salmak iyi bir ilişki için ihtiyaçtı. Mutfak dolaplarını rastgele açarak bir şeyler ararken “Kap falan var mı ki? Ya da mutfak aletleri?” diye sordum.
“Var.” diyerek oldukları mutfak dolaplarına yöneldiğinde doğrularak onu izledim. İhtiyacım olanları tezgâha çıkardığı sırada gülümsüyordum. Eve benden daha hâkimdi ve bence bu böyle de sürecekti. Ev işleriyle pek ilgili değildim, o da geri kafalı, kompleksli adamlardan değildi. Annesinin evinde de çamaşır da yıkardı, ütü de yapardı. Yani… Ütü gibi bazı şeyleri pek beceremezdi ama yine de yapardı. Ben de ütüyü pek beceremezdim, iş bölümünde ütü işlerini Can alsa bile daha mantıklı olabilirdi. Ne kadar iyi yapıp yapamadığından bağımsız, ondan yardım istenildikçe ya da kendisi yardım gerektiğini düşündükçe her şeye dâhil olmasını seviyordum. Bu evde de öyle olacağına emindim. Bu adamı böyle yetiştirdiği için ilk gördüğüm yerde Canan teyzeye kocaman sarılacaktım.
Malzemelere bakarken onu hayran hayran izlediğimi fark etmeyerek “Ben ne yapayım?” diye sordu.
“Git, dinlen.” dediğimde onaylamamaktan çok, imkân vermediğini gösterir bir alayla ses çıkartıp gözlerini bana çevirdi. “Benim bir tane Hakkı abim var,”
“Hani küçükken senin sünnetçinmiş?”
Sırıtışı söner gibi oldu. “Konumuz bu değil.” dediğinde güldüm. Ellerini belinin iki yanına yaslarken kaslı kollarını gererek hoşuma giden bir görüntü bahşetti. Konuya devam edeceği sırada aklı kalmış olacak ki yüzü hafifçe buruştu ve “Annem niye her şeyi anlatıyor?” diye sorguladı. Ben de onun gibi ellerimi belimin iki yanına yaslarken güldüm. “Hayatına dair unuttuğun bir şeyler olursa bana sorabilirsin.”
Başını hafifçe eğerek yere bakarken nefesini üfleyişi gülüşüyle dağıldı. Ardından güzel bir sırıtış eşliğinde başını kaldırdı ve bir elini belinden çekip işaret parmağıyla beni gösterdi. “Konuyu dağıtma, devam ediyorum.”
Ellerimi belimin iki yanından indirip alaylı bir nizam ile devamını beklemeye başladım. İşaret parmağı gibi diğer parmakları da avuçlarından yükselirken avucunu tavanı gösterir gibi çevirip sabır diler gibi dilini şaklattı. Hafifçe gülerek beklemeye devam ettim. Alayımı boş verip konuşmaya devam etti ve elini tezgâha yasladı. Parmakları keyifli bir ritim tutarken “Onun da Selma abla diye bir karısı var…” dediği gibi araya girdim.
“Hani sen sünnet olduğunda dağıtılacak ikramları o…”
Parmaklarıyla ritim tutması dururken yüzünde de sinirli olmaya çalışan ama beceremediği için daha çok keyfe benzeyen bir ifade belirdi. “Evet Asya’cım.” diyerek araya girdiğinde gülerek başımı onaylar şekilde salladım. “Evet güzelim. Evet benim canım. Başka sorun var mı?”
Keyifle dilimi şaklattım. “Olursa sorarım.”
Gözleri kısılırken sabırla nefes alıp verdi. “Sünnetimde mevliti falan da kimin okuduğunu biliyor musun?”
“Bünya…” diye başladığım gibi “Ulan yuh ya.” diyerek bir elini diğer elinin avucuna çarparak hafifçe sağına döndüğünde gülerek kalçamın yanıyla tezgâha yaslandım. Tekrar bana dönerken başını iki yana sallayarak “Canan sultan seceremizi dökmüş.” dedi.
Gülüşümü durdurmaya çalıştığım için titrek bir sesle sordum. “Ne anlatıyordun mevlitini Bünyamin abinin okuduğu, ikramlıklarını Selma ablanın hazırladığı, sünnetinde sünnetçi olan Hakkı abin hakkında?”
Gülmeme çabasıyla anlattığım için boğazım yorulduğundan güleç bir suratla hafifçe öksürürken elimi de dudaklarıma götürdüm. Gözleri kısık, memnuniyetsiz bir ifadeyle bakmaya çalışarak beni dinlese de öksürdüğümde lavabonun üstündeki dolaptan bardak çıkartıp arıtma suyuyla doldurduktan sonra bana uzattı. Gülerek teşekkür ettikten sonra sesimi temizleyip suyu yudumladım. Bitirdiğimde tekrar onun için de su doldurarak ona uzattım. Böylelikle o da hafifçe güldü e suyu içtikten sonra bardağı bulaşık makinesini açarak içine koydu. Akşam boyunca kullandığımız tabak, bardakları falan da yerleştirmiştik. Bulaşık makinesinin kapağını kapatırken “Ne diyeceğimi unuttum senin yüzünden.” diye söylendi ve tekrar kalçasının yanını benim gibi tezgâha yasladı. Birbirimize dönük bir şekilde tezgâha yaslı duruyorduk. Aramızda pek mesafe yoktu ama temas etmediğimiz her an bir şeyler kaybediyormuş gibi hissediyordum. O da öyle hissetmiş olacak ki doğrulup yakınlaştıktan sonra bacaklarımız ve kollarımız birbirine temas ederken yakınımda tezgâha yaslandı. Memnuniyetle gülümserken yakınlaştığı için boy farkımız dolayısıyla başımı kaldırmam gerekti.
Parmak şıklatırken “Hah.” dedi ve işaret parmağıyla beni gösterdi. “Ne diyeceğimi hatırladım ve sakın araya girme.”
“Zaten sünnet düğününe dair başka bilgim yok galiba…” derken düşünceli bir şekilde omzuna bakıyordum. Sonra bir anda yüzüm aydınlandı ve başımı ona doğru kaldırırken “Aa. Müzisyeni de biliyorum aslında… Hani…” diyordum ki eğilip beni öptü. Beni oldukça hoş bir öpücükle susturduğunda dudaklarım gülümsemek dışında bir süreliğine sessizlikle mühürlendi. Güzel yüzü geri çekildiğinde yavaşça kaşlarını kaldırdı ve ben de başımı onaylar şekilde salladım.
Beni bir öpücükle iflah edebildiğini görüp hafifçe güldü. Eli kolumda, parmakları minik hareketlerle severek gezinmeye başladığında gülümsemem genişledi. Eli ondan bağımsız yola çıkmış, farkında bile olmadan temas ihtiyacını gidererek anlatmaya başladı. “O, karısı çalışırken yatan adam, adam değildir, der.”
Hoşuma gittiği için çocuk gibi kıkırdadığımda o da hafifçe güldü ve gözlerini tavana yükseltip başını iki yana sallarken “Tabii, bize farklı uyarlanabilir.” dedikten sonra tekrar bana baktı. Gülerek “Sevgilisi gibi bir şeyi çalışırken yatan adam, adam değil midir?” diye sorduğumda diğer elini kapattığı gözlerinin arasına götürüp burnunun başladığı noktayı ovuşturarak güldü. “Sanırım…” diye mırıldandı.
Daha önce o da söylemişti ama biraz da çekingen bir heyecanla “Müstakbel karısı da olabilir.” dediğimde, aklıma gelenle birlikte göğsümde bir yanma hissi eş zamanlı olarak oluştu. O gözlerini aralayana kadar yutkundum ve yüz ifademden kurtuldum. Bir an aklıma Ata gelmişti. Güzel gözleri parlayarak baktığında gülümseme çabama kolaylık sağladı.
Gözlerimiz birbirine dalarken “Sevdim...” dedi. Gülümserken burnumdan güldüm. Kolu belime dolandığında ve bir saniye içerisinde havalanan vücudumu tezgâha oturttuğunda devamında geleceklere karşı vücudum heyecanla doldu ama ellerini üstümden çekip bir adım gerileyerek güldü ve masadaki malzemelere döndü. Gözlerimi kırpıştırarak ona bakarken bacaklarımı birbirine bastırıp yavaşça yutkundum. Bilerek mi yanıltmıştı yoksa bir an o da başka amaçlar güdüp sonradan mı kendine hâkim olmuştu, bilmiyordum. Ellerimi nereye koyacağımı bilemediğim sırada kapta çırpmak için ihtiyacım olan malzemeleri getirmek üzere bana döndü. Gözlerimiz alevlerin çıtırtılarını da duyurur gibi birbirine bakarken tezgâhta kalçamın yanına bıraktı malzemeleri. O sıra vücuduma değen elini yavaşça, kıvrandırır gibi geri çekti. Derin bir kap alıp bana doğru uzattı. Kabı aldığım sırada ellerimiz hem keyif veren, hem eziyet eden temaslarla son ana kadar direndi. Kabı patlatmak ister gibi sımsıkı tuttuğum sırada ellerini kalçamın iki yanından tezgâha yasladı. Derinlerden gelen bir ses tonuyla, “Sen burada malzemeleri çırp, ben havuç rendeleyeyim.” dedi.
Ne dese kabul edebilecek bir halde olduğum için “Hı,hı.” diye mırıldandım. Gözleri yarattığı izleri izlerken yamuk sırıtışında dilini gezdirdi. Birkaç saniye sonra iç çekerek gözlerini benden aldı. Kendisini geri itmek için ellerini yasladığı tezgâhtan destek aldı ve havuca yöneldi. Tekrar yutkunma ihtiyacı duyarak yanıma bıraktığı malzemelere baktım. Yemin ediyorum kekin nasıl yapıldığını unutmuştum.
O havuçlarla ilgilenirken bir süre sadece aval aval baktığımı fark etmiş olsa gerek, gülerek “Yumurta ve şekerle başla.” diye yardımcı oldu. Normalde çıkışıp kendimi korumalı, bu şapşal halimi gizlemeye çalışmalıydım belki ama uysal bir şekilde heceleri uzatarak “Tamam.” dedim ve kabı tezgaha koyup yumurtaların paketini açtım. Tekrar güldü. Resmen beni buraya park etmiş ve bir süre öylece kalmışım gibi olmuştu. Algılarımı geri kazanmaya çalışırken ben de hafifçe güldüm. Eğer hâlâ onu istemediğime ya da temaslarını arzulamadığıma dair çekincesi varsa şimdi silinmiş olmalıydı. Aklıma Ata şeytanı gelmediği sürece Barlas’la çok mutluydum.
Bana gülüp durduğu için üflemeye çalıştım ama gülüşümle dağılıyordu. “Havuçları soymuşsundur inşallah.”
Havucu rendeleyen eli duraksarken gülüşü durdu ve kaşlarını yavaşça kaldırıp “Yüzde kaç önemli bu detay?” diye sordu. Benim de yüzüm buruşurken “Yıkadın mı bari?” diye sordum. Birkaç saniye cevabı düşünerek baktı. Gülerek “Barlas, en fazla birkaç dakika geçti.” dedim.
Heyecanlı bir sızlanışla “Normal dakikalar değildi.” dediğinde gülüşümde alt dudağımı ısırarak yumurtalı düzgünce kırmaya çalıştım. Normalde elbette yapardım ama şu an, elim ayağım titriyordu. Beni birkaç saniyede getirebildiği hal hayret vericiydi. Neyse ki kendisini de yakmıştı da tek başıma şapşal şapşal yanmıyordum. Karanlıkta duşa girdiğimiz anları merakla bekliyordum.
“Yıkamış olmalıyım.”
Düşünüp düşünüp yine de net bir cevap veremediğinde gülerek “Bir de bana akıl veriyor paşam.” dedikten sonra şekere uzanırken gözlerimi ona çevirip sesimi kalınlaştırdım ve onu taklit ettim. “Yumurta ve şekerle başla.”
“En azından malzemeleri hatırlıyordum.” diye kendisini savunduğunda dil çıkardım. Yüzüme güzel bir sırıtışla bakıp öpücük attığında gülerek şekeri gerektiğini hatırladığım kadar kaba döktüm ama hafızama güvenmeyip internetten baksam daha iyi olabilirdi. Piştikten sonra ne çıkacağını merak ediyordum çünkü aklım havadaydı.
“Toplu bunları yıkasam?” diye sorup rendelediği havuçları gösterdi.
Gülerek başımı onaylar şekilde salladım ve muhtemelen süzgeç almak için alt dolap kapağını açtı. “Yıka, sonra suyunu sık.” derken mikseri fişe takıyordum. Kabı da kucağıma alarak doğruldum. Bacaklarımı yavaşça salladığımı fark ettiğimde kendi kendime gülümsedim. Ardından Barlas’ın havuç rendelerini yıkayışına baktım. O da ne yapsa gülümseyerek yapıyordu. Huzurla iç çektim.
Mümkün müydü?
Masallardaki gibi kötüleri yenip sonsuza kadar mutlu yaşamamız?
**
“Siktir… Pardon.”
Hızla arkasına dönen Barlas’a bakarken sırtımı soğuk duvara yasladığım için ürperdim ama yanma hissi saniyeler içerisinde ağır bastı. Ellerim havlumun ucunu sıkıştırdığım göğsümün üstüne giderken birkaç nefes soluklandık. Barlaslar Fatihleri getirmişti, eski mahallede oynadıkları futbol bu sefer, bizim sokağımıza taşınmıştı. Şu an bile top ve gülüş sesleri geliyordu, Meriçler de dâhil olmuştu. Ben de başta onlarla aşağı inmiştim, büyükler olarak ara ara oyuna dâhil olmuş, ara ara da merdivenlere oturarak onları izlerken bir şeyler yiyip içmiştik. İçtiğim soğuk çay üstüme döküldüğünde de üstümü değiştirmek üzere yukarı çıkmıştım. Sonra da hazır Can zaten arkadaşlarıyla eğleniyorken duşa girmeye karar vermiştim. Duş alışım boyunca gülümsediğimi buğulu camı elimle sildiğimde yüzümde görmüştüm. Bir süre sonra aynaya gülümseyerek bakabilmiştim. Annemi, Ata’yı zihnimden uzak tuttukça aklıma gelenler, duş alırken bile çıkarmadığım kolyeme ara ara elimin gitmesi beni gülümsetiyordu. Dünü, bu sabahı, öğlen boyunca gülüşlerin ve sohbetlerin sürdüğü anları düşünüp duruyordum. Duştan çıkmak, hazırlanıp tekrar aşağı inmek için heyecanlıydım ve uzun zamandır bir şeylere yetişmek için acelemin olmadığını ancak fark ediyordum. Evime ruhumu ardımda sürükleyerek giderdim. Sabahları yataktan, beni uyandıran güneşe lanetler ederek kalkardım. İşe, Ata’dan korkarak giderdim ama şimdi… Yetişmek için acele edeceğim anılar yaşayabiliyordum. Yıllar sonra, tekrar ve yine Barlas sayesinde.
Can’ın da olduğu sabaha erken uyanmak için heyecanlıydım. Uykuya düşkünlüğüme güvenemediğim için alarm bile kurmuştum ama sanırım ben uyanana kadar Barlas kapatmıştı çünkü uyanmamıştım. Böylelikle dinlenebileceğim kadar uyuyabilmiştim. Uyandığımda Barlas ve Can salondaydı. Tekli koltuğu ve pufu televizyonun önüne kadar çekmişlerdi. Yaptığım kekten yerlerken Barlas Can’a playstation öğretiyordu. Küçük bir kız çocuğu gibi seken adımlarla yanlarına gidip L koltuğun uzun kısmına yatmıştım. Bazen oyunlarına müdahil olup bazen sohbetlerine katılmıştım, bazen de sadece onları izlemekle yetinmiştim. Yüz üstü uzandığım koltukta, dirseklerimi yaslayarak üst vücudumu doğrultmuş, ellerimi de çeneme yaslamışken ayaklarımı yukarı aşağı sallayarak onları izlemek bile güzel bir sabah için, güzel bir aktiviteydi. Sonra hep birlikte kahvaltı hazırlamıştık. Can, Barlas abisi gibi bayıldığı üzere yumurtalı ekmek ya da soslu sosis istemişti ve netice olarak ikisini birden yapmıştık.
Elimi yıkamak üzere gittiğim lavabodan dönüp de onları gördüğüm gibi kapı pervazına yaslanıp onlar fark edene kadar dolu gözlerle izlemiştim. Tek yaptıkları hep beraber hazırladığımız kahvaltı masasında öylece oturmak ve sadece gülüşerek sohbet etmekti. Normal, herkesin sahip olması gereken sıradan bir andı ama o ana şahit olabildiğim için o kadar mutluydum ki. Hayallerim yaşamaktan ibaretti ve sonunda yaşıyormuş gibi hissediyordum. Etrafım mayın tarlasıydı ama en azından bugün, güvende nefes alıyordum. Bir gün, etrafımız da temizlenecekti.
Şimdi kalbimde yeşeren umudum mimarı olan adam banyodan çıkmış bedenimi havluyla gördüğü için bir anda ardına dönmüştü. Onun için şüphesiz ki ilgi çekici bir görüntüydü. Tepki verebildiği, harekete geçebildiği ana kadar geçen birkaç saniye boyunca gözleri ve yüz ifadesi bana bunu kanıtlayabilmişti. Ardından da zaten ne diyeceğini bilemeyerek ‘Siktir, pardon’ deyip hızla ardına dönmüştü. Şimdi de ensesini ovuştururken benim gibi hızlı nefes alış verişleri koridorda dolanıyordu. O ardını dönene kadar bir tepki verememiştim, ben de kalakalmıştım ama şimdi ne hissettiğimi anlamaya çalışırken eğer yüzüme düşen kötü bir ifade varsa o tekrar bana bakmadan kurtulmaya niyetliydim. Kötü hissetmiyordum sanki. Aynaya bakarken gülümsediğim gibi, az evvel ki bakışlarından da hoşlanmıştım. Yine de kalbimi hızlandıran tek şey heyecan değildi, biraz korkuyordum sanki. Yanlış bir şey yapmaktan korkuyordum, biraz önce kalakaldığım sırada onu incitecek bir bakış atmış olma ihtimalimden korkuyordum.
“Duşa gireceğini bilmiyordum.” dediğinde ses tonuna gülümsedim. Ensesindeki kasılmış elini çekip yanına doğru indirirken sesini temizledi ve omuzlarını yuvarlayarak gevşetmeye çalıştı. Kendini aksim yöne park etmesine karşı güler gibi oldum ama bir yanım da gergindi. “Can üçüncü dondurmasını yemek istiyor da, ikincisinde ‘başka yok ama, hasta olursun’ demiştin. Telefonla aradım seni, açmayınca da biraz gerildim düştün mü, kaldın mı diye. Ne bileyim işte. Öyle, gelip bakayım dedim. Sonra sen kapıyı da açmayınca iyice…” derken sıkkınlıkla nefesini üfledi. Sanırım çok konuştuğunu düşünüp kendisine kızmıştı. “Özetle, pardon.” dediğinde istemsizce güldüm ve gözle görülür ölçüde gevşedi vücudu. Yine de bana dönmeye cesaret edemedi. Sesini tekrar temizledi ve “Can üçüncü dondurmasını yiyebilir mi?” diye sordu.
“Fatihler yiyecek mi?”
“Evet.” dediğinde dudağımı büzüp gevşettim. O zaman Can’ın da canı çekerdi. Hem… Özgürlüğüne yeni kavuşmuş bir çocuk üçüncü dondurmayı hak ediyordu. Hasta olursa da… İyileşirdi! Ben ona bakardım. Çocuklar böyle büyürdü, öyle değil mi? Ben hasta olduğumda annem çok kızardı. Sanki çok başımda durup ilgileniyormuş gibi, ‘Yine başıma iş açtın’ derdi. Bana bakmasa da olurdu, sussa, bana kızmasa benim için yeterdi ama hiçbir zaman susmazdı. Böylelikle hasta olmaktan korkar hale gelmiştim ama Can’ın korkmasına gerek yoktu.
“Peki madem. Ama bugünlük.”
Hızlıca, “Tamam. Sıhhatler olsun. Aşağıda görüşürüz. Saçını kurutmadan inme. Tekrar pardon.” diye askerde tekmil verir gibi sıraladığında sırıtışımda alt dudağımı ısırdım. Dış kapıya bana bakmamak için olabildiğince yan bir şekilde yöneldiğinde dudağımı kemirmeye başlamıştım. İçim içime sığmıyordu. Hızlıca düşündüğüm için nabzım iyice arttığı sırada kapıyı açmıştı. Cesaret toparlayıp bir anda “Barlas?” diye seslendiğimde duraksadı. Derin bir nefes alıp titrekçe üfledim.
“Efendim?” dedi o da heyecanlı bir gerginlikle.
Omuzlarımı gevşetmeye çalışarak yutkundum ve sırtımı duvardan ayırdım. Ellerim karnımın önünde birleşirken parmaklarım birbirine eziyet etmeye başladı. Titrek bir nefesle dudaklarımı aralayıp “Saçımı kurutmama yardımcı olur musun?” diye sordum. Yavaşça kapıyı kapattı. Apartmandan biri sohbeti duymasın diyeydi sanırım çünkü hâlâ bana dönmemiş, sorguluyordu. “Nasıl?”
“Saç kurutma makinesiyle.” diye mırıldandığımda birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra hafifçe güldüğünde ben de hafifçe güldüm. “Orasını anladım.” dediğinde derin bir nefes alıp verdim. Heyecanımın getirdiği bir ses tonu ve hızla “Yardımcı olur musun, olmaz mısın?” diye sordum.
Heceleri uzatarak ve yavaşça “Tabii…” dedikten sonra sesini temizleyip başını da onaylar şekilde salladı. Elini kapının kulpundan ancak çekti ama nereye koyacağını bilemezmiş gibi portmantonun tahtasına yaslayıp ritim tutmaya başladı. “Giyin,” dedikten sonra sanırım yutkundu, öyle devam etti. “Gel o zaman. Bekliyorum.”
Nasıl, derken de bunu sormaya çalışıyordu sanırım. Dudağımı heyecanla yaladıktan sonra “Böyle kurutsan?” diye ince bir ses tonuyla sordum. Belki karanlıkta aldığımız ve yakınlaştığımız duştan önce, henüz çıplak değilken ama bornozla olduğum için tenlerimiz arasında elektrikler, kıvılcımlar akarken bir adım daha atmalıydık. Bir gün neyin izlerini silmek için bu adımlara ihtiyaç duyduğumu öğrenecek ve delirecekti. Şimdilik sadece yalanlarım yüzünden kendimi suçladığımı ve annem dolayısıyla travma sonrası stres bozukluğu yaşadığımı sanıyordu. Yalan değildi ama eksikti.
“Ha illa aklını alacağım, diyorsun?”
Gülerek “Ne?” diye sorduğumda iç çekti ve alnını kapıya yasladı. Bir saniye sonra geri çekip tekrar ama bu sefer birazcık daha sert bir şekilde yasladı ve çırpınışını heyecanla bir sırıtış eşliğinde kaşlarımı kaldırarak izledim. Birkaç saniye sonra başını doğrultup tekrar iç çekti ve “Olur, tamam.” dedi.
Ellerim ıslak vücut havlumda öylesine gezinirken bir süre bekledim. Hâlâ bana dönmeyince “Bugün Barlas.” dediğim için hızla bana döndü. Gözleri gözlerimi buldu, ardından vücudumda hızlıca bir dolandı. Alevler harlandı. Yutkunarak gözlerini mutfaktan yana kaçırdı. Birkaç saniye es verirken gözlerini sıkıca kapatıp açtı ve gülümsemeye çalışarak tekrar bana baktı. Gözlerini gözlerimde tutarak başını onaylar şekilde salladı ve ellerini iş görüşmesinde gibi birbirine kenetleyip heyecanlı bir gerginlikle “Nerede?” diye sordu.
Sohbet iyice garipleştiği için heyecanla üfledikten sonra güldüm. “Normal davranalım mı lütfen?” derken ona elimi uzattım. Gergin omuzları elime bakarken gevşedi ve o da gergin nefesini üfleyerek yaklaştı. Elimi tuttuğunda gözlerimiz tekrar birbirini buldu. Gülümsediğimde o da gülümsedi. Gözleri kanıt arar gibi gözlerimde gezindi, herhangi bir rahatsızlık duymadığımı gördüğünde biraz daha rahatladı. Ona bakarak banyo kapısına doğru kaydım ve diğer elimle kapıyı açıp ardımdan iterken kenetli ellerimizle onu içeri çektim. Kıvrık dudaklarını yalarken ‘Hadi hayırlısı’ der gibi başını hafifçe sağa çevirip düzelttiğinde hafifçe güldüm. Evet onu başka bir şeye davet eder gibiydi beden dilim ama hem arzum bu yönde olsa da niyetim şu an sevişmek değildi, hem de zaten Canlar hemen aşağıdaydı ve her an biri eve çıkabilirdi. Hem banyoda da tavan yakını buzlu cam olduğundan karanlık değildi. Şu anda, henüz kararmayan havada Barlas’ın önünde tamamen soyunup Ata’ya dair herhangi bir şeyin aklıma gelmeyeceğinden emin olamazdım. Yavaş adımlar atmak daha güvenliydi.
Onu lavabonun önüne çektim. Kalçam lavaboya yaslanırken bedenlerimizin değeceği kadar yakındık. Buğulu banyo aramızdaki elektriği güçlendirirken bacaklarımın arası arzuyla sızlıyordu. O da kasıklarını bana yaslamamaya çalışsa da değdiği anlarda hissettiğim üzere arzu doluydu. Yüzümde gezinen gözleri savaşında yenildi ve boynuma doğru kaydı. Havluyla sarılı olsa da henüz ıslak olduğundan ara ara su damlalarının aktığı boynuma, oradan nemli omuzlarıma, göğüslerimin havlunun örtemediği kısımlarına baktı. İçinin gidişine içim gitti. Yutkunarak gözlerini gözlerime çevirirken kenetli olmayan elinin işaret parmağıyla beni gösterdi. Sonra elini nereye koyacağını bilemeyip kalçamın yanına temas ederek ardımdaki lavaboya yasladı ve çenesinin ucuyla da beni gösterdi. “Şu havluyu sıkılaştırsan mı? Bir kaza çıkmasın.”
Havlunun düşme ihtimalini ‘bir kaza çıkmasın’ diye açıklamasına güler gibi oldum. Hareket ettikçe gevşiyordu tabii ve bir anda düşebilirdi. Bakışlarının ve aramızdaki bu çekimin ne denli hoşuma gittiğinden cesaret alarak “Sen sıkılaştırır mısın?” diye sorduğumda havluma kaymış bakışları hızla tekrar gözlerime yükseldi. Yaladığı alt dudağını ardından ısırdıktan sonra kademeli ve titrek bir nefes alıp verdi. Bakışları bile titrerken “Asya yanıyorum.” diye uyardı.
Ellerimi ardımdan lavabonun iki yanına yaslayarak göğsümü germiş oldum. Sol elim, onun da kalçamın yanından lavaboya yasladığı elinin üstündeydi. Göğsümü gerişimle sıkıştırdığım yerden biraz daha gevşeyerek kayan havlu ucuna bakıp yutkunarak tekrar gözlerime baktı. Verdiğim birkaç travma tepkisi olmasa ya da geçmişte sevgili olduğumuz anlardan birinde olsak şu an havluyu vücudumdan çekmiş, birkaç saniyede o da soyunmuş ve zaten buharlı olan bu banyoyu bizim için daha da sıcak hale getiren dakikalar yaşatmaya başlamıştı. Şimdi eli kolu bağlı bir şekilde zorlanıyordu.
“Hâlâ bekliyorum.” dediğimde arzuyla gerilmiş çenesi yüzünden dudakları da gergin ama kıvrık bir şekilde aralandı. Kaşlarımı kaldırdığımda sessizce ve isterik bir şekilde gülerken alt dudağını ısırdı. Merhamet görmeyeceğini fark eden gözleri, gözlerimde gezindi. Vücudu vücuduma yaslanır gibi oldu ama güçlükle mani oldu. Dudağını yalarken yüzü yakınlaştı. Alınlarımız birleşirken gözlerim kapandı ve arzulu, yamuk bir gülümsemem genişledi. “Kıvrandırıyorsun beni.” diye fısıldadı. Eli, şimdi tezgâha yaslandığım için iyice kaymış kısa havlunun açık bıraktığı üst bacağıma yerleşecek gibi oldu, zorlanarak geri çekti ve kalçamın yanından lavaboya yaslandı. Beni severek arzuladığı için bir yandan tutuşup bir yandan da kendisine mani olması, sanırım onun için eziyetti ama benim içimdeki zifti söküp çıkartıyordu. Ata’nın iğrenç arzusuna maruz kaldığım anlardan sonra, şimdi her şeye rağmen sevgisinin ağır bastığı bu adamın hassas davranışları beni iyileştiriyordu.
Eli belimin ardına kaydı. Oradan havluyu severek yükseldi. Saçımı saran ve bir hayli gevşek havluyu yakalayıp çekti ve muhtemelen lavaboya bıraktı. Saçlarım özgürlüğüne kavuşurken Barlas da sağ tarafımdan şakağıma yönelmiş, saçlarımı kokluyordu. His yoğunluğuyla yutkundum. “Havlu düşmek üzere.” diye fısıldadım. Başı eğilirken dudakları omzuma yöneldi. Burnu solurken dudakları temas etmeye başladı ama minik temaslardı. Başım hafifçe geriye doğru düşerken kemirip durduğum dudağımı yaladım. Tenimi dişleri arasına hafifçe alıp bıraktıktan sonra küçük bir öpücük de bıraktı. Omzumdan doğrulduğunda tavana kaldırdığım başımı hafifçe eğerek gözlerimi araladım. Gözlerimde arzu gördüğüne emindi ama dediği gibi, ipleri bana bırakmıştı ve ben sevişmek için adım atana kadar geri duracaktı. Gözleri gözlerimi, nefesi nefesimi, temasları tenimi yakarken elleri iki yanımdan hareketlendi. Havlu iyice gevşeyip kaymak üzereyken kalbimde ve gözlerinde hissettim, ikimizin de göz ucuyla görüp hissettiği bu detaya nabzımız yükseldi ama Barlas havluyu yakaladı. Göğüslerimi örtülü tutarken aynı anda yutkunduk. Hafifçe gülüp “Bomba imha eğitiminde bile bir şeyin patlamasına engel olmakta bu kadar zorlanmamıştım.” dediğinde şaşırarak güldüm. “Sen ne eğitimler aldın öyle, polis gibi bir şey bey?” diye sordum. Biz sevgili gibi bir şeydik, o da polis gibi bir şeydi ve önemli detaylarla farklar yaratıyorduk.
“Birçok şeyin ve hiçbiri beni şu an kadar germemişti.”
“Ne patlamak üzere?” diye sordum, cevabı bildiğim için muzip bir sırıtışla. Havluyu henüz bağlamamış, iradesiyle tutuyordu. Vücudu, vücuduma tamamen yaslanır gibi olduğu anlarda beraberinde bir kıvranmayı da getiriyordu. Tüm vücudumda arzu dolaşıyor, onun da ara ara pantolonunu aşmak isteyecek kadar kabarmış erkekliğiyle değdiği gibi kasıklarım arasında toplanıyordu. Barlas’a karşı bir refleks göstermedikçe cesaretim daha da artıyordu. Dün geceki konuşmamızın ve rahatlamamızın faydası çok büyüktü. Henüz kötü anılarla, çığlıklarla tanışmamış ve umuyordum ki hiç tanışmayacak olan bu evde, güvende olmak, birkaç günlüğüne hayatımı unutarak kardeşime, Barlas’a, diğer sevdiklerime odaklanmak, iyi vakit geçirmek, Barlas’la birlikte uyumamış olsak da kardeşime sarılarak uyumam, Barlas’ın da salonda uyuduğunu, aynı evde olduğumuzu bilmem iyi hissettirmişti. Şimdi de biraz daha özgür ve içimin çürümemiş taraflarından geldiği gibi davranabiliyordum. Böyle sürmesini, yanlış bir anda, yanlış bir tepki vermemeyi umdum. Bu hem Barlas'ı, hem de beni ilerlediğimiz kadar geri iterdi.
“Benim kadar seni de etkileyecek bir şey.” dediğinde gülüşümde alt dudağımı ısırdım. Gözleri bu hareketimde gezinirken o da dudağını yaladı ve “İmha etmek yerine patlasın diye uğraşıyorsun, bir kıvılcıma bakar haberin olsun güzelim.” diye mırıldandı. Gözlerim tavana yakın buzlu pencereye dönüp tekrar Barlas’ı buldu. Barlas da güçlükle gözlerini dudaklarımdan, üst vücudumdan alıp gözlerime baktı. Az evvel vücuduma bakarken topladığı alevleri şimdi gözlerime akıtıyordu. “Hava kararıyor aslında.” dediğimde yavaşça kaşlarını kaldırırken dudakları yamuk bir şekilde kıvrıldı. Öyle bir baktı ki, sevişmiş kadar olduk.
“Öyle mi diyorsun?” diye mırıldandığında yavaşça “Hı,hı.” dedim. Can Meriçlerle aşağıdaydı, gülüşleri açık pencereden geliyordu, birinin de geldiği yok gibiydi. Şu pencereyi kapatsak ve bazı anlar yaşasak, ne sorun olabilirdi ki? Sevgili olduğumuz zamanlarda da yakınlaşmak için fırsat kovalardık ve her boşluğu değerlendirirdik. Bir kere sevişsek, hayatımız yine buna dönüşecekti. İlk sevişmemiz Barlas’ın ayarlamasıyla sadece bizim olduğumuz bir araba sinemasında olmuştu. Sonra da defalarca kez araba benzeri aslında rahatsız olabilecek ama arzumuz dolayısıyla bu detayı boş verdiğimiz yerlerde de sevişmiştik. Nabızlarımız yükseldiğinde tek önemsediğimiz birbirimizi yaşamak olurdu. Şu anda da bu arzuyla şartları ihtimalli kılmaya çalışıyordum.
Dudağını yavaşça yalarken gözleri de aynı yavaşlıkla gezinti halindeydi. “Yavaştan alalım, demiştin?” diye sorarken dudaklarıma yapışmadan önce isteğime dair son kontrolleri yapıyordu.
“Sona erer miyiz, bilmiyorum zaten,” diye bu ihtimali de dile getirdim. Ellerimi tshirtünün açık bıraktığı yakasından tenine kaydırıp parmaklarımla okşadım. Pürüzsüz esmer tenine dokunmak içimi gıdıklatıyordu. Arzuyla gülümseyen dudaklarımın kenarına minik bir ısırık bıraktığım sırada gözleri dudaklarıma kenetlenmişti. “Ama bir şeyler de yaşayabiliriz.” dediğimde gözleri gözlerime yükseldi ve ‘yaktın beni’ der gibi yavaşça başını iki yana sallarken sesli bir nefes alıp verdi.
Şimdi her şey su gibi aksa da, ilerleyen dakikalarda ne hissedeceğimi bilmiyordum. Boğulduğum, panik atak geçirdiğim anlar gibiydi, ne zaman bu iğrenç hissin geleceği belli olmuyordu. Aklıma Ata defedemeyeceğim kadar gelirse, cesaretim kırılırsa, yanlış bir tepki vererek onu kıracağımı, her şeyi daha kötü hale getireceğimi düşünürsem geri çekilirdim. Şimdiden bilmeli ve bazı şeylerin şimdilik yarım kalabileceğini göze alamıyorsa geri çekilmeliydi.
“Seni yakarım ama söndürmeyebilirim, diyorsun.”
Gözlerim dudaklarına odaklanmışken yavaşça “Hı,hı.” diye mırıldandım. İnce ve kısık bir sesle “Göze alıyorsan…” dediğim sırada yamuk bir şekilde kıvrılmış dudakları eşliğinde alay eder gibi burnundan güldü. Konuşmaya başladığında gözlerimiz kenetlendi. Gözleri cevabı verdi ama dudakları da dile getirdi. “Bana bahşedebileceğin bir saniyeye bile talibim.”
Gülümsemem yüzümden neredeyse taşacakken burnumdan güldüm. O da gülüşünde alt dudağını ısırdıktan sonra gözleri dudaklarıma, oradan da çıplaklığımın onun kontrolünde olmasını sağlayan tuttuğu havluya indi. Göğsümü örttüğü havluyu tutan elleri gevşerken dudaklarıma uzandığında tüm vücudum heyecanla kasıldı. Dudaklarımız birbirini yakalayıp da havlu özgürlüğüne kavuşurken zil çaldı. Başımız kapıya dönerken vücutlarımız çıplaklığımı örtmek ister gibi hızla birbirine yapıştı. Havlu vücutlarımız arasında sıkışana kadar kaydığı için şimdi belime kadar tenim açıktaydı ama birbirine yaslı vücutlarımız şimdilik bu durumu gizli kılıyordu. Barlas da beni kendisine çekerken ellerini belime götürmüştü. Sadece zil çalmıştı, kapı açılmamıştı ama gerilmiştik.
Birkaç saniye boyunca nefes nefese kapıya baktık. O sıra tekrar zil çaldı. Ben sessizliğimi bozamazken Barlas olanı idrak ederek “Hay ben böyle şansın gelmişini geçmişini…” diye söylendi. Az evvel yoğun duygular içerisindeyken çalan zile şimdi ben de sövebilirdim ama Barlas’ın sitemi beni eğlendirdiği için hafifçe güldüm. Yüzlerimiz hafifçe uzaklaşarak birbirine döndüğünde Barlas’ın gözleri hızla vücuduma indi ve neye sitem ettiğini bile unutmuş gibi oldu. Çıplak göğüslerim, tshirtüne yaslıydı ve böylelikle uçları görünmüyordu ama yapışık olmamız doygunluklarını arttırırken henüz uçlarının görünmemesi de ateşini harlıyordu. Gözleri tenimde gezinirken şu an beğeniyle bakmasının bende farklı kötü anılar uyandırmamasına minnettardım. Bir daha aynı şeyi yaşamamayı diliyordum. Belki de sadece ilk tepkilerim travma sonrası stres bozukluğuyla da birleşince öyle olmuştu ve bir daha öyle bir durum yaşamazdım. Yani, umarım.
Gördüklerinin sonucu olarak Barlas’ın belime yerleşmiş parmakları tenimi daha sıkı tutarken üst vücudunu hafifçe uzaklaştırmaya başladığında niyeti daha fazlasını görmekti ama tekrar zil çaldı ve tekrar birbirimize yapışarak kapıya döndük. Arzumla düşünmeyi bırakıp aklımı toparlamaya çalışırken “Can olabilir…” diye mırıldandım ama açık camdan gülüş seslerini duydum. Barlas “Muhtemelen Çağrı belasıdır. Zili tekrar tekrar çalıyor ya, her birini sayıyorum, benden o kadar yumruk yiyecek.” diye söylendiğinde gülerek başımı ona çevirdim ve ellerimi yanaklarına götürüp onun da bana bakmasını sağladım. Bu an bozulduğu için bir çocuk gibi memnuniyetsiz bakan gözleri, gözlerimle kenetlendiğinde bakışları ve kaşları yeniden gevşedi. Gülüşüme karşılık, onun da dudakları kıvrıldı ve iç çekip “Evde yokmuşuz gibi davransak?” diye sordu.
Hali keyfimi arttırırken neredeyse dudak bükecek olmasıyla alay eder gibi dudaklarımı büktüm ama güler gibi olduğum için pek başaramadım. “Kapıda ayakkabılarımız var.” diye hatırlattım.
Yüzünü hafifçe buruşturarak “Belki de camdan çıkmışızdır?” diye şansını denediğinde şapşallığına gülerek “Ya Barlas…” deyip kollarımı boynuna doladım ve ona sarıldım. Sarılışım masum olsa da boynuna uzanmış olduğumda ve kokusu da iyice burnuma dolduğunda burnum ve dudaklarım güzel teninde gezindi. Sesimin rengi değişirken “Çok mu özledin beni?” diye sordum. Onun da vücudu arzuyla gerildi ve belimdeki elleri lavaboya yaslanmış kalçalarıma inip kavradı. Bir saniye sonra beni lavaboya oturtmuştu. Aralanan bacaklarımın arasına yerleşirken kavradığı kalçalarımdan çekip beni kendisine yasladı. Artık pek de vücudumu örtmeyen havlum haricinde çıplak olduğumdan şimdi pantolonun örttüğü erkekliği direkt kadınlığıma yaslanıyordu. Bir eliyle bir bacağımı yönlendirdiğinde diğer bacağımla da ben eşlik ederek bacaklarımı vücuduna doladım ve ayak bileklerimi birbirine yasladım. Bir eli çıplak üst bacağımda gezinirken parmaklarını bastırarak seviyordu, diğer eli kalçamla göğsümün altı arasında geziniyordu. Her tekrar yukarı çıktığında göğsüme biraz daha temas etmeye başlıyor ve beni heyecanla kıvrandırıyordu. Dudakları kulağımın ardında, boynumda ağır süren bir seyahat halindeydi. Nefes verir gibi “Çok…” dedi. Zaten bedeni, nefes alış verişleri, temasları her şeyi anlatıyordu ama böyle söyleyişi de içimi ayrı yaktı. Benim de elim omuzlarında, üst kollarında yavaş bir gezinti içerisindeyken boynumda tenimi dudaklarının arasına alıp alıp bırakıyordu. Havada neredeyse karardığı için kendimi daha cesur hissederken gerçekten evde yokmuşuz gibi davranmaya ikna olmuştum ama bir süredir susarak rahatlıkla arzu rüzgârına kapılmamıza müsaade eden zil tekrar çaldığında hareketlerimiz duraksadı.
Sinirle inler gibi “Altı,” dedi Barlas. Dişlerinin arasından konuşuyordu. “O herife altı yumruk atacağım.”
Heyecanıma rağmen güler gibi oldum. Titreşimi duyduğumda kulağının hemen yanında nefes nefese “Telefonun da çalıyor sanırım.” diye fısıldadım. Zil de bu kadar yüksek sesli olmasa muhtemelen duymazdık.
Barlas “Gerçekten onu ekipten atacağım.” diye söylenmeye devam ederken ellerim vücuduna temas ederek hareketlendi. Hevesle “Evde yokmuşuz gibi mi davranacağız?” diye sorduğunda gülerek arka cebinden aldığım telefonu ona uzatmak için üst vücutlarımızı ayırdım. Telefona bakar sanmıştım ama birkaç saniye sonra üst vücutlarımızın ayrılmasıyla onun için oluşan manzarayı fark ettim. Banyo neredeyse karanlık hale gelmişti ama tavan yakını pencereden içeriye dolan sokak lambası ve henüz tam kararmamış gökyüzünün ışığı elbette ki bir şeyleri görebilmesini sağlıyordu. Bakışları beni heyecanla harmanlanmış bir utanca sürükledi. Evet, ben bir aptallık yapıp ayrılana kadar sekiz sene sevgili kalmıştık, on sekiz yaşımdan sonra da sevişmeye başlamıştık ama ayrı geçirdiğimiz yıllar neredeyse ilk günlerin utancını ve heyecanını da geri getirmişti. Şimdi dünya üzerindeki sadece en güzel değil, hem de tek güzel şeymişim gibi tükenmeyecek bir arzuyla bakan gözlere karşı her zerrem sıcacık hissederken kararmış hava bile yüzümdeki kızarıklığı gizleyemiyor olsa gerekti. O bu kadar güzel bakıyorsa, belki de bedenim benim de tekrar sevebileceğim kadar değerliydi…
Telefon tekrar titremeye başladığında gözlerimi kırpıştırarak kendime gelmeye çalıştım. Madem şu an sevişemeyecektik, onun bu görüntüye bakarak, benim de onun bana içi gidişini izleyerek kıvranmamızın yararı değil, zararı vardı. “Dünya’dan Barlas’a…” diye mırıldandım, utanç dolu bir heyecanla.
Sesinden, bakışından, hiçbir şeyinden utanmayarak yoğun ve boğuk bir sesle, “Ben başka bir evrendeyim.” dedi ve güldüm. Gülüşümle ilgisini çeken bir şeyler hareketlendiği için yüz ifadesi iyice beni utandıracak bir hale geldi. Kısık bir sesle ve son harfi uzatarak “Ya…” diyerek telefonu aramızda yüzüne doğru tuttum. “Aç şunu, Çağrı arıyor gerçekten.”
Gözleri güçlükle gözlerime yükseldi. Bakışlarına heyecanla güldüm ve tekrar telefonu salladım. “Hadi, belki de önemli bir şey vardır.”
Telefonu sallayışımla birlikte gözleri yeniden göğüslerime alçaldığında dudağımı ısırarak güldüm ve telefonu tutmayan elimle bacaklarımın arasına kaymış havluyu toparlayarak beceriksizce göğsüme çektim. Başka türlü ilgisini toparlayabileceği yoktu. “Ağlamak istiyorum.” dediğinde attığım kahkahayı hâlâ kapıdaysa Çağrı da duymuş olmalıydı.
Gözlerini sımsıkı kapatıp nefesini burnundan üflerken üst dudağını dişleri arasına almıştı. Kendisine gelmeye çalışarak geçirdiği bir sürenin ardından gözlerini söylenerek araladı. “Yok, ben direkt kendimi ekipten atayım, bensiz ne halt yiyorsa yesinler.” dedikten sonra elini bacağımdan çekip telefonu aldı ve açıp kulağına yasladığı gibi ters bir şekilde “Ne var lan?” diye sordu. Gözleri de banyo kapısına doğru dönmüş, gergin bir şekilde bakıyordu. Sırıtarak elimi tshirtünün altından geçirip karın kaslarında gezdirmeye başladığımda gözleri hızla bana döndü ve Çağrı her ne dediyse muhtemelen duymadı bile. Gözleri temasıma indikten sonra gözlerime yükseldi ve dudaklarını oynatarak “Merhamet et.” dedi. Gülerek başımı iki yana salladım. Telefon kapanınca, elbette ki yine onu kendisine getirmeye çalışan bir masum rolünü oynayacaktım ama telefonda konuşması boyunca çırpınmasını istiyordum.
Gerçekten duymamış ya da anlamamış olmalıydı ki Çağrı’ya “Tekrar söylesene bir.” dedikten sonra yutkunarak gözleriyle elimi takip etti. Diğer elimle hâlâ göğüslerimi örtülü tutmam yeterince merhametliydi. Elimi bir çeksem yine başka evrene yolculuk yapacaktı. Tshirtünü de kaydırarak karın kaslarında iyice yükselirken niyetim onun çırpınmasıydı ama arzum iyice yükseldi. Üstelik hâlâ bacaklarımın arasındaydı ve temasım arttıkça daha da kendisini bana bastırıyordu. Az evvel yaramaz olan sırıtışım şimdi benim için de çaresiz bir ifadeye dönüşürken alt dudağımı ısırdım. Daha fazlası için müthiş bir arzuyla kasılırken göğüslerimi örten havluyu tutan elim gevşeyerek kayar gibi oldu. Onun gözleri de hafifçe görünmeye başlayan göğüslerime kaydı ve dudağını beni mahvederek ısırıp bıraktıktan sonra gözlerime bakarak dudaklarını oynattı. “Acımasız kadın.” dese de belimdeki eli havlunun üzerinden sol göğsüme, havluyu kaydırdığım için görünmeye başlayan kısmına yükseldi. Başparmağı göğüs ucumu yavaşça okşamaya başladığında kadınlığıma akan lavın etkisiyle bacaklarına sarılmış bacaklarım sıkılaşarak onu kendime daha da bastırmaya çalıştım ve o da yaslanarak bana kolaylık sağladı. Kısık bir şekilde inlediğim sırada onun da kasılmış çenesinde dudakları neredeyse inleyecek gibi aralanmış ama sessiz kalmıştı. Çağrı konuşup duruyordu, kelimelerini seçemesem de telefonun ahizesinden cızırtıları duyuyordum.
Barlas ihtiyaçla sesini temizleyip Çağrı’ya tekrar, “Bir daha söyle.” dediğinde gözlerimi kırpıştırarak ana döndüm. İkimizin de iyiliği için elimi hareketsiz tuttum ama hemen avucumun altında sadece elimi değil, dudaklarımı da gezdirmek istediğim karın kasları duruyordu ve sıcak teni, içimi yakıyordu. Hareketsiz kalmak yetmediği için elimi tshirtünün altından çektim. Yavaşça, her saniyeyi yaşayıp bana da her milisaniye boyunca zevk dolu bir eziyet bahşederek göğüs ucumu okşayan başparmağını ardından elini yakaladım ve yavaşça belime indirdim. Havluyu da göğüslerimi örtecek şekilde tuttum. Yutkunarak gözlerime baktığında dudağımı ısırarak gülümsedim ve hafifçe omuz silkerken başımı onaylamazca salladım. Şu an böyle bir şey yaşayamazdık. Onu daha da kıvrandırmak için bilerek yakıp ikimizi birden yeni yangınlara sürüklediğim için yaramaz bir bakış eşliğinde özür diler gibi dudak büktüm. ‘Ah Asya…’ der gibi sesli bir nefes alıp verirken başını iki yana salladı. Telefonu kulağından uzaklaştırıp “Başımın belasısın ama sana çare de yok.” derken dudaklarımı yakalayacakmış gibi yaklaşmıştı. Dudaklarımız birbirinde gezinse de söndüremeyeceğimiz bir yangını daha da harlamamak için öpmüyordu. Uzaklaştırmasına rağmen telefondan cızırtılar gelmeye devam ettiğinde Barlas iç çekerek yüzünü uzaklaştırdı ve telefonu tekrar kulağına getirdi.
Beni gözleriyle yerken yoğun bir ses tonuyla “Telefonum bozuldu herhalde. Sesin gelmiyor, mesaj at.” dediği sırada Çağrı ne dediyse, bu sefer duydu ve şimdiye kadar külleri uçuşarak bakan gözlerinin rengi değişti. Neye gerildiyse eli belimden eksilirken bir adım geri çekildiğinde belli ki omurgamdan değil, onun bedeninden destek alıyordum ki düşecek gibi oldum. Kolu belimi sararken beni yakaladı ve dikkatle yere indirip elini tekrar üstümden çekti. Eli ensesine gidip ovuştururken kapıya doğru döndü ve yüzünü buruşturarak baktı. Ben şaşkın bir gülüşle anlamaya çalışarak ona bakarken “Adnan abi beni mi çağırıyor?” diye sordu. Havluyu iyice vücuduma sarıp göğsümün üstünden ucunu sıkıştırdım.
“Nerede, demiştiniz ki?” dedikten sonra Çağrı ne dediyse yüzü iyice buruştu. “Her boku doğru söylemek zorunda mısınız?” diye söylenirken gözlerini kapatarak elini alnına kaydırdı ve başını tavana doğru yükseltti. Elini bir anda alnından çekip gözlerini açarak kapıya doğru bakarken sinirle “Siktir lan, bana hiç mi yalan söylemediniz?” dedikten sonra Çağrı’yı susturmak ister gibi “Tamam ulan kapat.” diye sinirle söylenmeye devam etti. Çağrı bir şeyler daha diyordu ki cızırtılar sürdü ama Barlas telefonu kulağından çekip konuşmayı sonlandırmak üzereyken yüzünü buruşturup tekrar kulağına götürdü. “Hemen geliyormuş, de.” dedikten sonra telefonu tekrar kulağından çekip kapattı. Ciğerinde nefes bırakmayana kadar üfledi. Gerçekten Adnan Bey’den bir hayli çekiniyordu. Hatta tırsıyordu. Babası gibi gördüğü için de olabilirdi ama muhtemelen operasyon mudur, plan mıdır, nedir, bu yaptıkları her neyse Barlas’ın üstüydü. Belki de bugün halletmesi gereken işler vardı ama Barlas benimle, bizimle zaman geçirerek oyalandığı için Adnan Bey’in radarına yakalanmıştı. Gülerek “Ne oluyor?” diye sordum. Gözleri bana döndü. Vücudumda dolanacak gibi oldu ama hızla tekrar gözlerime yükseldi ve sesini temizledi. “Saçını kurutalım da sonra benim bir aşağı inmem lazım.”
“Acelen varsa git, kendim kuruturum.”
Telefonu arka cebine koyup ellerini belinin iki yanına yerleştirdi ve sıkkınlıkla iç çekti. Gözleri lavaboya dalarken başını iki yana sallayarak “Acelem var da…” dedi. Aklından geçenleri defeder gibi gözlerini sımsıkı kapatıp açtı ve sesini temizleyerek gözlerini bana çevirdi. “Sana her zaman vaktim var,” dedikten sonra gergin bir şekilde sırıtıp gözlerini kırpıştırdı. “Bu bana ölüm ya da eziyet olarak geri dönecek olsa bile. Ama yine de acele edelim, olur mu?”
Hali beni eğlendirirken “Ne diyorsun, hiç anlamıyorum.” dedim. Yakınlaşıp kolunu tutacağım sırada hızla bir adım çekildi ve kalakaldım. Gergin sırıtışı genişledi ve, “Lütfen tehlikeli temaslar kurmayalım.” dedi. Şaşkın bir şekilde güldüm. “Evde yoktuk hani?”
İç çekerek dudaklarını birbirine bastırdı ve isyan eder gözlerini kapatıp açarken gibi başını iki yana salladı. “Evde var olduğumuza emin.”
“Kim?”
Tekrar şirince sırıttı. Şirindi, şirin olmasına ama daha çok gergindi. Kaşlarını yavaşça kaldırarak “Çağrı.” dediğinde garipseyerek baktım. Bir yandan da gülmek üzere olduğum için yüz ifadem garip görünüyor olmalıydı ama onun kadar garip olamazdım. Dudağını bir yalayıp bir ısırırken yalarken gibi baktıktan sonra tek eliyle saçlarımı gösterip “Hadi kurutalım gülüm.” dedi ve tekrar ensesini ovuşturdu.
Hoşuma gittiği için dudaklarım kıvrılırken “Yesinler gülünü.” dediğimde o da biraz olsun rahatlayarak güldü ve elini ensesinden çekip omuzlarını gevşetmek ister gibi yuvarladı. “Bir ben yerim gülümü de işte, asıl senin müstakbel manitan da yenmek üzere.”
Gözlerimi kırpıştırırken anlamaya çalışarak baktığımda şirince sırıtarak kaşlarını kaldırdı. “Saçın, diyorum. Hadi kurutalım.”
Gülerek “Ya git, kafayı kırmışsın sen. Ben kendim kuruturum.” dedim. Herhalde çırpınışını izleyeyim diye keyifle üstüne gidip durduğum için şimdi ayarları bozulmuştu. Lavaboya döndüm ve aynaya monte dolabı açıp saç kurutma makinesi aradım. Bulamadığımda, “Lavabonun altındaki çekmecede.” diyen Barlas’a sırıtarak dediği yerden saç kurutma makinesini bulup çıkardım. Fişe takmak için makineye dolalı kabloları çözdüğüm sırada Barlas da yanımda bitti. Kollarımız birbirine değdiğinde bir adım uzaklaştı ve söylenir gibi “Allah Allah…” desem de gülmeden de yapamadım. “Deli misin oğlum sen?”
Güçsüz hissediyor olsa gerek elini lavaboya yaslayarak destek alıp hafifçe eğilirken “Kızım patlamaya hazır bombayım, diyorum. Yanıyorum, diyorum. Bitabım, varlığın bile beni zor duruma sokuyor…” dedikten sonra gözleri vücuduma döndü ve çaresizce bakıp başını ve bakışlarını aksi yöne kaçırıp nefesini üfledi. Diğer elini de sert bir şekilde lavaboya yaslarken biraz daha eğildi. “Bir de havluylasın.”
Biraz onunla uğraşmak, biraz da ciddiye dönüşürse de benim için hava hoş olduğu için “E gel yanalım, diyorum sana.” dediğimde sesli bir şekilde yutkunduğunu duydum. Saç kurutma makinesinin fişini lavabo dolabının yanından prize takarken güldüm. Saç kurutma makinesini açmadan kalçamı ona dönük bir şekilde lavaboya yaslayarak bakmaya onu izlemeye başladım. Yavaşça başını ve bakışlarını bana çevirdi. Zorlanarak “Asya’cım…” dediğinde onu daha da çaresiz bırakacak bir cilveyle “Hı?” diyerek eğilmiş, lavabodan destek alan üst vücuduna eğildim. Gözlerini kırpıştırarak baktıktan sonra yüzünü hafifçe geri çekti. “Gülüm…”
Sırıtışımda alt dudağımı ısırarak parmağını tshirtünün açık bıraktığı alt kolunda gezindirmeye başladım. “Efendim canım?”
Gözleri bu temastayken yutkunduktan sonra kasılmış çenesi eşliğinde “Güzelim…” dediğinde daha da yaklaşıp çenemi omzuna yasladım. Yüzlerimiz birbirinin dibine girmiş haldeyken elim de sırtına doğru kaymıştı. Başımı hafifçe iki yana sallayarak burnumla tenini okşarken aynı ses tonuyla “Seni dinliyorum?” dedim ve dudaklarımı, dudaklarına hizalayarak yüzümü çevirdim. Dudaklarıma uzandığında yolda karşılamaya hazırdım ama bir anda çekildi. Beni de doğrultarak doğruldu ve başıyla birlikte ellerini de olumsuz anlamda sallayarak bir adım çekildi. “Sana şöyle söyleyeyim, beş dakika içerisinde aşağıda olmazsam beni üstümde uyuşturucu yakalamak gibi bir suç atfından falan içeri alırlar.” dedikten sonra gözleri zemine kaydı. “Tabii bu iyi ihtimal.” dedikten sonra gözleri kısıldı. “Polisler yolda bile olabilir.”
Gülerek “Adnan Bey mi aldırır?” diye sordum.
Gözleri gözlerime yükseldi ve tekrar kötü hissederek baktı. “Evet.” diye mırıldandı. Bu adama karşı sorumluluk bilinci onu bu kadar kötü ve gergin hissettirebiliyorsa, üstüne gitmesem daha iyiydi. Tatlı ve şapşaldı ama benim yüzümden sorun yaşamasını istemiyordum. Güldüm. “Gerçekten ben kendim kuruturum, sen git hadi. Kurudu gibi bir şey zaten. Sen bana lazımsın, hapislere düşmeni istemem.”
Saç kurutmak zaten işin bahanesiydi. Bu yakınlaşmamız bana cesaret aşılamıştı. Bedenime hayranlığı, kendime duyduğum nefreti azaltmıştı. Onunla iyileşmek istiyordum ama belli ki o, bugünün yangını değildi.
“Olmaz, söz verdim.” diyerek saç kurutma makinesini elimden aldı. Bir an beni lavaboya, aynaya çevirecek gibi belime uzandı ama sonra yutkunup sesini temizleyip telaşlı gözleri vücudumla gözlerim arasında dolanırken “Döner misin?” diye sordu.
“Bu kadar zorlanıyor musun gerçekten?” diye sormadan edemedim. Konuyu tehlikeli noktalara çekerek ve üstüne giderek onu zor durumda bırakmamaya karar vermiştim ama gerçekten şu an benden uzak durmak için gösterdiği çaba beni eğlendirirken bir yandan da şaşırtıyordu. Yavaşça “Asya iki sene oldu.” diye açıklamakla yetindi ve bence de yeterliydi. Gülerek lavaboya döndüm. Saç kurutma makinesini açmadan önce tamamen ardıma geçti. Vücutlarımızın temas etmeyeceği kadar mesafeli dursa da aynadan gördüğüm üzere başıma eğilip gözlerini kapatarak uzun bir solukla kokladı. Gülümseyerek izledim. Ardından saçımı öptü ve gözlerini aralayarak aynadaki yansımama baktı. Baktığına memnun kalıyormuş gibiydi gözleri. Ve aklından bir şeyler geçiyordu. Tam soracaktım, o anlatmaya başladı.
“Bir abim vardı…” dedikten sonra hızla “Sünnetçim falan değil.” diye ekledi ve güldüm. O da gevşemiş bir şekilde güldü ve “Seni tanımıyordu, ben de anlatmamıştım ama biz ayrıyken halimden olsa gerek aşk acısı çektiğimi biliyordu.” diye anlatmaya başlayınca yüz ifadem buruklaştı ve iç çektim. O ise detaylara takılmadan sadece konuyu anlatabilmek için dile getiriyordu. “Güzel adamsın, bak yoluna, daha güzellerini bulursun, demişti.” dediğinde oluşan yüz ifademe dilini dişlerinde gezdirerek güldü. Bir şeyler anlatarak beş dakikası azalıyordu ama hiç merak etmemeliydi Adnan Bey’den önce onun belası ben olacak gibiydim.
“Allah Allah?” dedim sinirle. Aynadan bakmakla yetinemeyip ona doğru döneceğim sırada diğer elini nazikçe koluma getirip engel oldu ve tekrar saçımı öptü. Çenesini başımın üstüne yaslarken boy farkımıza gülümser gibi oldum ama hâlâ gergindim. Böylelikle o güzel yüzünü ardımda olsa da görebiliyordum, hatta şimdi çenesini yaslamak için başını eğmesi gerekmişti.
Gözleri keyifle yüz ifadelerimde gezinirken “Hırçınlaşma hemen.” dediğinde hazımsız bir şekilde kaşlarımı kaldırıp kollarımı göğsümde birleştirdim ve ters bir şekilde “Ee?” diye sordum. Nereye bağlanacaktı bu anlattığı?
“Ona, ‘Ben zaten dünyanın en güzel kadınına âşık oldum, hangi kadın beni güzelliğiyle etkileyebilir?’ diye sormuştum.”
Cümlesi bittiğinde, artık gülümsüyordum. Duygularla parlayan gözlerimiz birbirinde gezinirken gülümsemekle yetinemeyip hafifçe güldüm. Çenesini başımdan kaldırıp yüzünü hafifçe iki yana sallarken yavaşça “Çok güzelsin…” dedi. Gevşemiş kollarım yine de hâlâ göğsümde kenetliyken parmaklarım tenimde minik, heyecanlı kıpırtılar içerisindeydi. Omzumu hafifçe iki yana sallayıp “O zaman o abine kurduğum suikast planlarından vazgeçebilirim?” dediğimde hafifçe güldü ve başını onaylar şekilde salladı. Gülüşü bir an duraksadı ve “Suikast demişken…” dedikten sonra ciddileşip saç kurutma makinesini açtı. Gülüşüm gürültüde kaybolurken saçlarımı kurutmasını izledim. Her bir telini sever gibi okşuyor, sıcaklığı yakmasın diye mesafeli tutuyor ve ara ara diğer eliyle sıcaklığı da kontrol etmek için saçlarımın önüne geçiriyordu. Gözlerimiz kenetlendikçe eğilip saçımdan öpüyor ve ona suikast kurmasından endişe ettiği Adnan Bey’e rağmen aceleci davranmıyordu. Kalbi gibi gözleriyle, elleriyle de seven adamı huzurla iç çeke çeke izledim.
Ben de, dünyanın en doğru adamına âşık olmuştum.
**
“Hani konuşacaktık, seninle alakalı?”
Meriç bir sigara yakmak üzere bizden uzaklaşacakken ona kurduğum cümleyle birlikte sigara dalını tekrar paketin içerisine çakmakla birlikte koyup kapattı ve cebine koyarken az evvel attığı iki adımdan geri döndü. Tekrar merdivenlerin yanından bina duvarına yaslanırken başını bana doğru eğerek “Gerek kalmadı gibi.” dedi. ‘Hayırdır’ der gibi kaş göz yaptığımda hafifçe omuz silkti. “Önemli bir şey değildi.”
Oturduğum merdivenlerde bacaklarımı ona doğru çevirip bir üst merdivene dirseğimi yaslarken kızgın baktım. “Ben önemsedim bile. Anlatsana.”
Gözleri yanımdaki Çağrı’yla aramda gezindi. Çocuklara uzaktan hakemlik yapıyordu. Oyuna kendi kendine kurallar koymuştu, yeşil, mor, kahverengi her türlü kart yaratmıştı ama çocuklar bir yandan da eğlendiği için bu kurallara ve cezalara uyuyorlardı. Cezalardan biri de Çağrı istedikçe ona içecek falan getirmekti. Siyah kart, diye bir şey de uydurmuştu. Ara ara oyuna dâhil olan Barlas’a özeldi. Barlas topu aldığında ondan topu geri almaya çalışan çocuklar ve Barlas’ın arkadaşı mı, ekibinden birileri mi bilinmez yaşıtı gibi duran diğer adamlar siyah kart görüyordu. Bu, zili ve telefonu çalıp dururken bir yandan da Adnan Bey’e Barlas’ın yanımda olduğunu söyleyen Çağrı’nın, dayak yemeden önce Barlas’a yaranma çabalarıydı. Barlas da neyse ki hapse düşmemişti ya da yüzündeki yara izleri artmamıştı. Giyinip aşağı indiğimde Barlas henüz Adnan Bey’le konuşmaktan dönmemişti. Sonra birlikte ekmek arası köfte ve ayranlarla dönmüşler, mahalleye inmiş çocuklara ve bizlere dağıtmışlardı. Barlas azarı ve hatta naneyi yemiş gibi dönmüştü ve sorduğumda, “Yıkılmadım ama yan yattım.” diye durumu açıklamıştı. Demek ki Adnan Bey çağırdığı gibi dibinde bitilmesini isteyen biriydi. Zaten dominant bir karakteri olduğu da belliydi. Evine çıkmamış, bizim gibi mahallede kalmıştı. Akşam olmuştu ama çocuklar evlerine dönmemek konusunda inatçıydı. Can’ın da aralarına dönüşüyle birlikte özlem gideriyorlardı. Adnan Bey de evine çıkmamış, bizim gibi mahallede kalmıştı. Aramızda geçen küçük sohbette Barlas’ı oyaladığım için kendimce özür dileyip Barlas’a gösterdiği tavrın azalmasını umacaktım ama Barlas dediğim gibi konuyu değiştirip eve alışıp alışmadığımı sormuştu. Sonra da zaten Canan teyzeler de gelmişti ve sohbet dağılmıştı. Şimdi Canan teyzeler rahat etsin diye her nereden bulunduysa çıkartılan plastik masa ve sandalyelerde oturuyorlar, yakın kahvehaneden söyledikleri çayları içiyorlardı. Canan teyzenin bu sokaktan tanıdığı birkaç komşu da yanlarına inmişti, ben de üstün körü tanışmıştım. Tanışırken önceki komşularım dolayısıyla ve bu insanların da bilebileceklerini düşündüklerim için gergin olsam da tanışmamız iyi geçmişti. Beni de masada oturmam için çağırmışlardı ama Meriçlerle kalmıştım. Resmen şu an normalde pencereden izlemek, sinirle perdeyi kapatmak zorunda kaldığım bir mahalle sıcaklığı ortamı vardı ve ben de, üstelik kardeşim de buna dâhildi!
Meriç’in Çağrı’dan saklamak ister gibi davranmasına şaşırarak merdivenlerden kalktım ve Meriç’in diğer tarafına geçerek Çağrı’dan uzaklaştım. Zaten bizden çok, oyunla ilgileniyordu ama yine de belli ki Meriç duymasını istemiyordu. Fısıldayarak “Çağrı’dan mı gizliyorsun?” diye sordum.
“Gizlemek değil de…” dedikten sonra ne diyeceğini bilemediğini gösteren, kaşı gözü oynayan mimiklerinden sonra üfleyip en sonunda, “Onun ağzı sıkı değil.” dedi.
“Peki asıl gizlemek istediğin kim de, Çağrı’nın belli etmesinden korkuyorsun? Barlas mı?”
“Yok be.” dedi hemen. “Siyah biliyor. Hatta o Asya’yla da konuş istersen, diye önerdi. Ben daha çok…” dedikten sonra sıkkınlıkla iç çekti. Ellerini pantolonunun ceplerine yerleştirirken başını eğip taş yola bakarken ayakkabısının ucuyla birkaç tanesine musallat oldu. Oyalanmaya çalışıyor gibiydi. “Konunun kendisi olan kişiye belli etmesini istemiyorum.”
Yüzümde bir sırıtış oluşurken “Konu bir kadın mı?” diye sorduğum gibi ellerini ceplerinden çıkarttı ve taşları bırakıp bana baktı. Ardından daha da gerilerek etrafa baktı, kimsenin bizimle ilgilenmediğine emin olduktan sonra sesini temizleyerek bana döndü. Nefesini sıkkınca üflediği sırada güldüm. Konu kesinlikle bir kadındı.
“Öyle sandığın gibi bir şey yok.” dediğinde ‘hadi oradan’ der gibi baktım. “Gerçekten…” dedi çırpınır gibi. “Ben zaten aşk meşk sevmem.”
“Aşk, dememiştim zaten,” dedim gülerek. Dirseğimle onu dürtüp “Bak aklından aşk geçiyormuş demek ki.”
“Hayır ya…” dedi omzuna saldırır gibi duvara sertçe yaslanırken. Bakışlarıma karşı rica eder gibi “Asya…” dediğinde gülerek “Hiçbir şey demiyorum!” dedim. Kendi kendine çırpınıyordu. “Sadece anlatmanı bekliyorum.”
Başı tekrar eğilirken ve çok umurundaymış gibi taşlarla ilgilenirken “Zaten artık anlatılacak bir şey kalmadı.” dedi.
“Kısa sürede ne değişmiş olabilir ki?”
Dudağının kenarını stresle kemirdikten sonra derin bir nefes alıp vererek bakışlarını bana çevirdi. “Bazı hareketleri o aşk meşkle ilgileniyormuş gibiydi ama sonra mesafeli davranmaya başladı.” dedikten sonra hiç oralı değilmiş gibi sırıtmaya çalıştı. “Ben de sana kızı kırmadan nasıl reddedebileceğimi soracaktım da, gerek kalmadı.”
“Ben pek küfür etmemeye çalışırım.” dediğimde anlayamayarak baktı. “Ama siktir oradan Meriç.” dediğimde sırıtışı yavaşça silindi ve yüz ifadesi gülmemi sağladı. Kolunu tutup onu hafifçe sarsmaya çalıştım ama cüssesi Barlas gibiydi, pek hareket etmedi. “Nasıl bu kadar aynı olabiliyorsunuz?” dedi homurdanır gibi. Öyle tatlı bir gerginliğe sahipti ki, ilişki istemese bile bir yanının kadından hoşlandığına emindim. “Siyah da bana ‘siktir oradan Meriç’ dedi. Sen de aynı şeyi söyle diye resmen beni kadın haline yönlendirmiş.”
Şirince sırıtırken kaşlarımı kaldırıp “Ya da aklın yolu birdir?” diye sordum ve ellerini yüzüne götürürken nefesini üfledi. Gülerek “Seni de böyle görecek miydik?” diye sordum. Bizim aşk profesörlüğümüzü yaparken keyfi yerindeydi, şimdi nasıl kıvrandığımızı anlamaya başlıyordu.
“Bu ne boktan şeyler ya…” diye söylendiğinde bileklerinden tutup yüzünü saklamasına engel olmaya çalıştım. Ellerini indirdiğinde memnuniyetsiz, huysuz, yaşlı bir adam gibi bakıyordu. “Harbiden. Ben işim evime, mekâna falan gidip birkaç bira yuvarlayıp uyumayı seviyorum. Ne bileyim arada şerefsiz yakalayayım, adam vurayım falan ama bu çok saçma…”
“Adam vurmak?” diye araya girdiğimde şimdi Çağrı kadar boş boğaz olduğundan “Arada gerekebiliyor.” diye cevapladığı gibi gözlerini kırpıştırarak ciddileşip “Kötü adamlar.” diye düzeltti. “Siz ben yokken neler yapıyorsunuz öyle?” dedim gözlerimi kısıp. Bazı işlerine dâhil oluyordum ama hem gündüzleri, hem akşamları, benim olmadığım bir sürü işleri oluyordu. Şimdi de birini resmen vurmaktan bahsediyordu. Şirince sırıtmak haricinde sessiz kaldığında “Barlas da vuruyor mu?” diye sordum. Aynı şekilde bakmaya devam etti. Kolunu dürterek “Meriç.” diye ısrar ettiğimde “Beni konuşuyorduk ama!” diye sahte bir sitemle konuyu değiştirmeye çalıştı.
Konuyu değiştirmek için yaptığını bilsem de, gerçekten hazır bir şeyler anlatıyorken kaçırmak istemediğim için “Kızın adı ne?” diye sordum. Sahte sitemi sonlandı, gerçeği baş gösterdi ve sıkkınlıkla soludu. “Güneş.” diye fısıldadı ve gözleri etraftaki adamlarda gezindi. “Sizin ekipten mi?” diye sordum. Etraftaki kişiler bu ismi biliyormuş gibi davranmıştı.
“Evet.”
“Ne oldu da kız mesafeli davranmaya başladı?”
Tekrar ofladı ama kendisineydi. Eliyle yüzünü sertçe sıvazladıktan sonra ne anlatacaksa çekinerek baktı. Hafifçe yüzünü buruşturmuştu. Herhalde anlattığında Barlas’tan okkalı bir küfür yemişti. “Ben onu bir yerde kurşun yemekten kurtardım, tamam mı?”
Garipseyerek güldüm. “Sizin ilişki aktiviteleri de farklı oluyor sanırım.”
O da hafifçe güldü. “O beni üç kere kurtardı.”
Gülüşüm arttı. “Gerçekten mi?” diye sorduğumda başını onaylar şekilde salladı. “Sağlam biri. Bir kere bir işte iki farklı yöne adamlar kaçtı, tamam mı? Üçümüzdük. Bir yöne Siyah gidecekti, birinin diğer yöne gidip adamları yakalayıp indirmesi, birinin de çantaları taşıması gerekiyordu.” dedikten sonra üzülse mi, gülse mi bilemeyerek baktı. “Siyah bana çanta taşıttı.”
Bir dakika falan gülen gülüşümü bir yandan kızar gibi ama bir yandan da o da eğlenerek izledi. Ardından gülüşüm bir anda silindi ve kaşlarım kalktı. “Siz kurşun falan mı yiyorsunuz?” dedikten sonra gözlerim gol attığı için Can’ı omzuna alan ve oyuna, onların karşı takımına girerek dâhil olan, bir yandan da hakemliğini sürdürmeye çalışıp kendince kural oluşturarak golü kendi takımına yazdırmak isteyen Çağrı’ya ‘hadi lan oradan’ diyen Barlas’a baktım. Vücudundaki bazı izleri açıklıyordu.
“Her seferinde değil canım.”
İçimi çok (!) rahatlatan Meriç’e ters ters baktım. “Ama Asya’cım, güzel kardeşim, sen böyle detaylara takılırsan ilerleme kaydedemeyiz. Bir anlattırmadın.” diye tekrar sitemlenir gibi konudan kaçmaya çalıştığında gözlerimi kısarak baktım ve şirince sırıttı. Gergin bir endişeyle bakmaya devam ettiğimde samimiyetle gülümsedi ve kolumu sıvazladı. “Siyah pek vurulmadı, merak etme.”
Ağlar gibi inlediğimde dudağını ısırarak “Daha da mı sıçtım?” diye sordu. Yüzüm buruşurken incelen sesimle “Evet.” dedim. Gözlerimin de dolduğunu gördüğünde “Kızım oha, saçmalama.” diyerek beni yavaşça sarstı. “Bak sen de artık, ucundan berisinden bizim ekiptesin. Güneş gibi bizim kurşun yeme ihtimalimizle falan dalga geçmeye başlaman lazım. Beni kurtardığı her seferinde alayla göz kırpıyor.”
“Siz ilişki yaşamaya başlayın da o zaman görürüm o Güneş’i.” diye söylendim. Ellerimin tersiyle gözyaşlarımı sildiğim sırada “Ağlama bak vururlar burada beni.” dediğinde bir yandan gülerek “Kimler?” diye sordum. Birkaç saniye baktıktan sonra Canan teyzelerin masasını gösterdi. Sonra eli birkaç kere yumruk şeklini alıp gevşedi ve elini indirirken yavaşça bana döndü. Derin bir nefes alıp verdi. Gergindi. “Canan teyze, Siyah falan işte.”
Bakmayı sürdürdüğümde samimiyetle gülümsedi. “Hepimiz şu an iyiyiz ve buradayız.”
Şükrederek “Neyse ki.” dedim ama artık ortadan ‘işe’ diye kayboldukları her an biraz daha endişeyle dönmelerini bekleyecektim. Konuyu değiştirmek için anlatmaya devam etti. “İşte o beni kurtardıkça ben ona bira falan ısmarlıyordum. O da bana kahve ısmarlamak istedi. Sohbet sırasında da telefonu çaldı, lavuğun teki arıyordu. Bülent diye biri. Kim bilmem. O telefonu açmak üzereyken ben de bir anda şey dedim,”
Kaşlarımı yavaşça kaldırırken tedirgin bir şekilde bekledim. Onun da yüzü buruştu. “Şey işte,”
“Ne Meriç?” diye sordum korkuyla.
Sol kaşını kaldırıp sol gözünü de kısarken çekinerek konuştu. “Enişteye benden de selam söyle.”
Dudaklarım olabildiğince aralanırken gözlerim irileşti. Yüz ifademe baktıktan sonra ne kadar boka battığını daha da idrak edip üfleyerek karşı binayı izlemeye başladı. “Ve böyle hiç umurunda değilmiş, gerçekten kanka ayağı çekiyormuşsun gibi gülerek dedin, değil mi?” dediğimde göz ucuyla bana bakıp yavaşça başını onaylar şekilde salladı ve tekrar yüzünü buruşturdu. Kolundan ittirdiğimde bu sefer hareketlendirmeyi başarmıştım. Üfleyerek bana döndü. “Kızım ne bileyim ya. Böyle manitası varmış da, ben bir şeyleri yanlış anlıyormuşum gibi düşündüm herhalde. Bilmiyorum ama o an beynimi ben yönetmiyordum, bundan eminim.”
“Bana kalırsa o an beynin yoktu.” diye düzelttim. Dudağını sağ kenarına kıvırıp gevşettiği birkaç saniye boyunca duvara üzgün baktı ama sonra sesini temizledi. Boynunu sağa sola gevşetti ve omuz silkti. “Neyse işte, böylelikle reddetmem gerekmedi.”
“Meriç.” dediğimde yavaşça gözlerini bana çevirdi. “İkinci küfür geliyor.”
İstemsizce güldüğünde “Reddetmek istemiyorsun ki!” dedim. “Resmen hoşlanmışsın işte kadından. Niye reddedesin? Senin kızın düşüncelerini düzeltmen lazım asıl.”
Herhalde göstermesi gereken çabadan olsa gerek daha da gerildi. “Ya olacağı yokmuş işte. Böyle bitti, gitti. Niye düzelteyim? Bir dahakine beni kurtarma tenezzülü göstermez, ben de vurulurum artık.”
“Niye sabote ediyorsun kendini?”
Anlayamayarak “Nasıl?” diye sordu. “Güzel gitmesinden ve aşka dönüşmesinden korktuğun için sorun çıkınca bir yandan rahatlamışsın resmen. Ama böyle de mutlu görünmüyorsun.”
Gözleri kısıldı ve huysuzca baktı ama hak verdiğine emindim. Sadece kabul etmek istemedi. “Şimdi de sen mi aşk profesörü oldun?”
Karşı karşıya durduğumuz pozisyonu bozup hafifçe yanına geçtim ve kolumla kolunu dürtüp sırıtarak “Sırayla canım bu işler.” dedikten sonra göz kırptım. Onları kurşunlardan kurtarıp göz kırpamazdım ama bir yandan Meriç de namluyu kendine yöneltmiş, sıkmak üzere gibiydi. Bir nevi, kurşundan kurtarmaya çalışıyordum.
Gülerek “Allah Allah?” dedikten sonra kolunu omzuma atıp hafifçe sarıldı. Ben de elimi belinin ardına götürdüm. “Sen önce kendi ilişkine bak. Nesiniz? Sevgili oldunuz mu? Siyah mutlu görünüyor.” dedikten sonra vücutlarımızı Barlaslara doğru çevirdi. Barlas’a bakıp tekrar bana baktı. “Gerçi Adnan reis çekiyordu az daha onun fişini ama genel olarak mutlu.”
İşaret parmağımı gözüne sokmak ister gibi yüzüne götürüp “Ben senin o konuyu değiştirmeye çalışan sinsi kokunu alırım.” dediğimde tekrar güldü. “Lan harbi soruyorum. Sevgili misiniz artık?”
Gözlerini oymaktan vazgeçerken şirince sırıtıp kaşlarımı kaldırdım ve “Gibi bir şey?” dedim. “Yani yarın gelseniz ‘evlendik’ deseniz şaşırmam mesela, öyle bir ikilisiniz.”
Gülerek “Mümkün.” dedim ve iç çektim. Ne güzel olurdu.
Gözlerimi kırpıştırıp profesyonelce konuyu değiştirmeyi başaran Meriç’e baktım ve kaşlarımı çattım. Üfleyişi gülüşüyle dağıldı. “Çağrı kardeşimin ağzında bakla ıslanmıyor ama işte seni de kandırmak zor.”
“Kızı en yakın zamanda kahve içmeye çıkarıyorsun Meriç’cim. Mümkünse, kurşun yeme ihtimalin olmadan önce.”
Dilini şaklatıp ödevini yapmak istemeyen bir çocuk gibi başını iki yana salladığında belindeki elimle onu cimcikledim. Abartılı bir acıyla sahte bir şekilde inlediğince gözlerimi devirdim ve elimi belinden çekip kolunun altından çıkarak karşısına geçtim. İşaret parmağımı uyararak salladım. “Seni kurşunlardan koruyabilir ama cimcikler öngörülmezdir.”
Merhamet diler gibi ellerini kavuşturduğunda başımı iki yana salladım. “Yoksa Çağrı’ya anlatırım. Çağrı da kıza gider.”
Gözleri irileştiğinde ciddiyetimi kaybetmemeye çalıştım ve başımı onaylar şekilde salladım. “Yaparım.”
“Neyi bana anlatıyorsunuz?”
Çağrı’nın gelmesiyle gerilen Meriç’in kaşı gözü ayrı oynadığında ve merhamet dilendiğinde güldüm. Çağrı’nın koluna girdim. “Çağrı biliyor musun Meriç…”
Meriç hızla “Tamam!” dedi. “Tamam kızım tamam, dur. Bir şeyler yapacağım.”
Çağrı kısılmış gözlerini aramızda gezdirirken “Ne oluyor be?” diye sordu. Gülerek “Hiç.” dedim. Şimdilik tehdide gerek kalmamıştı. Çağrı kol kola olduğumuz için kolumu sarsarak beni dürtüp “Kız anlatsana bana da.” dedi. “Meriç az daha vuruluyormuş.” diye konuyu başka bir yere çektim. Çenesi düşük Çağrı da belki bu tehlikelere karşı bir şeyler anlatmış olurdu.
Çağrı, normal bulduğu bir şey olduğu için “Ee?” dediğinde güleyim mi, ağlayayım mı bilemedim. “Siz ne olsa önemsersiniz? Füze falan mı düşmesi lazım üstünüze?”
En azından konuyu değiştirdiğim için Meriç rahatlayarak güldü ve ardındaki duvara yaslandı. Çağrı bana cevap vermek yerine diğer eliyle üstümdeki sweatshirtün ucundan tutup hafifçe çekiştirdi ve “Aa benim aldığım sweat.” dedikten sonra yüzünü hafifçe uzaklaştırıp baktı. Elini enseme götürüp kapüşonunu başıma geçirdi. “Yakışmış bacıma.”
Dün doğum günü hediyesi olarak vermişti. Ne alacağını bilemediğini söylemişti, poşetin içerisinde kitap da vardı, kupa da vardı, kıyafet ve başka eşyalar da vardı. Birinden birini beğenirim, diye düşündüğünü söylemişti. Bir yandan da sinirimi bozmak istemiş olsa gerek içine havuç da koymuştu. Yine de sinirimi bozmanın yanından bile geçememişti. Samimiyetle sarılmıştım.
Gülerek “E herhalde.” derken kapüşonu başımdan indirdim. Tekrar başıma geçireceği sırada uyararak baktım ve vazgeçti. Başımı Meriç’e çevirdiğim gibi aslında vazgeçmediğini anladım. “Ya…” diye söylenerek tekrar kapüşonu başımdan indirirken bir yandan da dirseğimle onu ittirmeye çalıştığımda güldü.
“Git, çocuklarla oyna ya…”
“Olmaz, onlar çok olgun. Seninle uğraşmak istiyorum.” dediğinde gözlerimi kısarak söver gibi baktım. Kelimeleri yetmezse diye ağzını yüzünü de gıcık etme isteğiyle eğip büktü. Ellerimi yüzüme götürüp “Gözlerimden özür dile.” dediğimde Meriç gülerken Çağrı söylenir gibi “Hadi be oradan,” dedi ama güleçti sesi. “Bu tipe kurban olan kadınlar var.”
Ellerimi yüzümden çekip alaylı bir küçümsemeyle baktım ve bu sefer de ben eşofman üstünün kapüşonunu başına geçirdim. Gözleri kısıldı ve birkaç saniyenin ardından yine kapüşonuma uzandı. O sıra eşofman üstünün başlığı da kafasından düşmüştü. Elini cimcikleyerek ittirmeye çalışarak bir sağa, bir sola kaçtığım sırada savaş çıkmak üzereydi ama Meriç gülerek bizi ayırdı.
“Benim aldığımı beğenmedi hanım efendi herhalde.” diyerek konuyu da değiştirdiğinde üstümü başımı düzeltirken gözlerimi Meriç’e çevirdim. Göz ucuyla da tekrar atakta bulanabilecek Çağrı’yı gözlemliyordum. Hiç benimle alakası yokmuş gibi sağ çaprazımdan dolanarak ardıma gelecek gibi olduğunda Meriç’in arkasından diğer tarafına geçerken son heceyi uzatarak “Öyle değil…” dedim. Çağrı rotayı değiştirdiğinde ben de aksi yönde Meriç’in arkasından dolandım. Meriç’in de bir Çağrı’ya, bir bana dönmekten kafası karışmak üzere olmalıydı. “Hava fena değil ya, şort giymek istemiştim.”
Meriç de Çağrı’yla benzer bir taktik izlemiş ve bir sürü hediye almıştı. Hediye paketlerinin içinde kıyafetler de vardı ama sweatshirtle şort giyip çıkmıştım. Alayla uğraştığını bilsem de bir yanım geri yukarı çıkıp altıma da onun aldığı bir şeyi giymek istiyordu. “Ama gidip giyeyim…” diyerek apartmana yöneldiğimde gülerek durdurdu ve ilgimin dağılmasından yararlanarak benim olduğum tarafa geçmeyi başarmış Çağrı’yı da tekrar diğer tarafına doğru kolunun tersiyle yönlendirdi. Çağrı’nın boşluğundan yararlanıp Meriç’in yanından uzanarak başlığını kafasına geçirdim. Çağrı, “Ulan Meriç, şikeli oynuyorsun ama Asya’yı da tut…” diye söylenerek başlığı geri çıkardıktan sonra hızla Meriç’in arkasına geçerek bana uzandı. Meriç’in önünden diğer tarafa kaçtığım için beni yakalayacağını düşünürken anlık hareketle olduğum tarafa geri döndüğünde çığlık atmakla gülmek arasında bir noktada geriye kaçtım.
“Ya bırak, hâlâ doğum günü haftamdayız. Doğum günü kızı sayılırım.”
“Yok öyle. Seni kapüşon saldırımdan kimse kurtaramaz.”
Beni yakalamak üzereyken uzanan elleri duraksadı ve adımları yavaşladı. Gözleri ardımda bir noktada git gide yükseldi. Neyin onu durduğuna dair merakım bir adım daha geriye gitmemle giderilmiş oldu. Barlas’ın cüsseli bedenine çarptım. Kollarını ardımdan vücuduma sararken alayla “Kimse mi kardeşim?” diye sordu. Çağrı mağlubiyetle üfledi. Ben de keyifle ellerimi, Barlas’ın üst gövdemi saran ellerine götürdüm. Dudağını büzüp gevşeten hazımsız Çağrı’ya az evvel yaptığı gıcık surat ifadelerini yapmaya başladım.
Ellerini yüzüne götürüp “Gözlerimden özür dile.” dediğinde düşmememe dair güvenliği tamamen Barlas’a bırakarak sağ bacağımı olabildiğince uzatıp spor ayakkabımın ucuyla bacağına vurdum. Barlas gülerek beni geri çekerken Çağrı da ellerini yüzünden geri indirdi. Pantolonundaki tozlanmış yeri iki işaret parmağıyla da abartıyla gösterip “Bizde friendly fire olmaz. Çete liderimizin senin cezanı kesmesini talep ediyorum.” dedi ve Barlas’a umutsuz olsa da arsız bir beklentiyle baktı.
Barlas’la sevgili olduğumuz dönemlerde arada bilgisayar oyunu oynardık ve savaş oyunları gibi oyunlarda kendi takım arkadaşını vurmaya ‘friendly fire’ diyorlardı. En azından, bildiğim kadarıyla böyleydi.
Göğsüne yaslı başımı koluna doğru kaydırarak hafifçe başımı Barlas’a çevirdim. Çağrı’yı göstermek için elimi Barlas’ın kolundan çekerken “Önce o saldırdı.” dedim. Barlas, Meriç’in bahsettiği o ‘mutlu’ ve ona çok yakışan ifadeyle bana baktı ve bir an konuyu unuttum. Barlas, neyse ki hatırladı. “Bu suçun cezasını elbette keseceğim.”
Şaşkın bir şekilde bakarken bir yandan gülesim geldiği için muhtemelen Barlas için eğlenceli bir yüz ifadem olduğunda, güldü. “Nasıl yani?” diye sordum. Çağrı da şaşkın bir şekilde güldü. “Oha, Siyah, ‘Kod Adı: Yenge’ye ceza kesecek.”
Meriç de “İşler ilginçleşiyor.” dedi.
Barlas’ın gözlerimden ayırmadığı keyifli bakışlarına, “Emin misin,” dedikten sonra vurgulayarak “Canım?” diye eklediğimde, Çağrı tehlikeye karşı endişe ederek sarmaş dolaş bedenlerimize yaklaştı. “Hayır, hayır. Hile hurda yok. Adamın aklına girme.”
Barlas da vurgulayarak “Canım,” diye başladıktan sonra sırıtışında dilini gezdirdi ve asıl o benim aklıma girdi. İçim kıpır kıpırken kestiği cezanın yatak odasıyla ilgili olmasını umdum, gözleri de öyle bakıyordu ama “Sana Çağrı’ya katlanma cezası veriyorum. Bir süre daha ekibimizde kalacak çünkü.” dedi. Kırmızı renkli hayallerim askıya kalkarken gözlerim Çağrı’ya döndü. Çağrı gözlerini kırpıştırarak Barlas’a bakıyordu. Hayrete mi, ihanete mi uğramış bilemeyerek bakıyordu. “Ekimizden atılmak üzere miydim?”
Barlas, bana iç çekerek baktıktan sonra saniyeler içerisinde gerilerek gözlerini Çağrı’ya çevirdi ve gerçekten sinirle baktı. Bir şeylerin önünü kestiği için Çağrı’ya birkaç yumruk sallamak ister gibiydi. Yazık yavrum Çağrı da tabii ne olup ne bittiğini bilmiyordu, sadece Adnan Bey’in emriyle Barlas’a ulaşmaya çalışıyordu.
“Şöyle söyleyeyim; atılmıştın, geri alındın,” dedikten sonra gözlerini tekrar bana çevirdi ve az evvele kıyasla bir hayli gevşeyerek baktı. Güzel bir gülümseme bahşetti. “Sakinleştim.”
Meriç ve ben gülerken, Çağrı “Allah razı olsun.” diye mırıldandı. Gözlerimi güçlükle Barlas’ın bakışlarından aldım. Ciğerime dolan nefese heyecan ışıltıları bulaştırıyor ve tüm vücuduma yayıyordu. Sağ tarafımızda, sokağın ucunda kalan masada oturan Canan teyzeyle göz göze geldiğimde gülümsemem genişledi ve bakışlarımı kaçırdım. Sarmaş dolaş ve mutlu oluşumuza mutlulukla bakıyordu. Bu sokaklar bizi böyle görmeyeli bir hayli zaman geçmişti. Bu mutluluğun, annemin de bu sokaklardan birinde olduğu günlerde olması ilginçti. Bu yüzden bir yanım geçici olmasından endişeliydi. Ata’nın bir sonraki hamlesine az kalmış olmalıydı.
Ata’yı ve sözde annemi kafamdan defetmeye çalıştım ama zordu. Acı geçse izi kalıyordu. İzi geçse, hissi eksilmiyordu. Kalbimde beliren huzursuzluğu yok saydım. Böyle anlarda düşmemek için sevdiklerinize tutunurdunuz. Neyse ki duvarlara konuştuğum iki yılın ardından tutunabileceğim dallar vardı. Barlas’ın kollarında Çağrı’ya sırıttım. Barlas’ın sakinleşmesindeki büyük payımı göz önünde bulundurarak “Bana borçlusun.” dedim. Başta da benim yüzümden Barlas’ın zihninde ekipten atılmıştı ama sonra geri alındıysa, Barlas’ı sakinleştirmeme minnet etmeliydi. Laflarımla sakinleştirmesem de belli ki varlığım yetiyordu.
Çağrı ‘şimdi görürsün sen’ der gibi baktı. “Borcumu sana şarkı söyleyerek ödeyebilir miyim?” dediği gibi yüzümü buruşturup başımı iki yana salladım ve yalvarır gibi “Hayır…” dediğim sesime Barlaslar da eşlik etti.
Çağrı alaylı bir gururla “Lütfen ama borçlu kalamam…” diyerek sahnesine hazırlanan bir şarkıcıymış gibi jest mimiklere girişti. Tekrar ayakkabımın ucuyla bacağına uzanmaya çalıştığım sırada kaçıştı ve elini mikrofon gibi yumruk şekline sokarak sesini temizledi.
Barlas, “Meriç vur emri var kardeşim.” dediğinde Meriç ellerini kulaklarına yaslamışken yine de duyarak güldü. Bu, Çağrı şarkı söylemeye başladığında onu da duyacağı anlamına geldiği için yüzünü buruşturdu.
Çağrı, “Bu şarkı benden sana gelsin kızıl şey.” dedikten sonra mikrofon şekline bürünmemiş eliyle beni gösterip “Sana alkış yok,” dedikten sonra parmak şıklatıp gerdan kıvırarak “Anca finger snap.” dediğinde Barlaslar bir ağızdan hayıflanmaya başladı. Bana laf atmış olsa da aldırmadan gülerek onun gibi ritme göre parmak şıklatıp “No thanks.” dedim ve iki yana sallanmaya başlayarak Çağrı’nın söylediği şarkıya eşlik etmeye devam ettim. Barlas’ın kollarının arasındaki hareketlenmem Çağrı’nın da zıplaya zıplaya yaklaşmasıyla birlikte arttığı için Barlas gülerek beni özgür bıraktı. Asla, şarkının asıl sahiplerinin kareografisine benzemeyen ama eğlendiğimiz hareketlerle şarkıyı söylediğimiz sırada muhtemelen çocuklar bile annelerimizin bizi eve çağırmasını ve sokağı boşaltmamızı umardı ama kusura bakmamalıydılar, annem beni eve çağırmaktan ziyade kovmasıyla bilinen bir anneydi.
Nakarat kısmı geldiğinde kolumuzu birbirimizin omzuna atarak yan yana geçip zıplayarak söylemeye devam ettik. Çocuklardan şarkıyı bilen bazıları da duyup eşlik etmeye başlamıştı. “Kaçma, kovalamam. Senin gibisini çok, çok, çok gördüm. Affedemem, hayır. Sesin gelmiyor hiç. Yok, yok, yok, bay, bay.”
Şarkıya eşlik ederek gelen çocuklar da birbirimizin omzuna kolumuzu attığımız çemberi arttırdı. Can bile nakarat kısımlarına eşlik edebiliyordu, yetiştirme yurdunda duymuş olmalıydı. Ben de gündemi çok takip edemesem de Çağrı bu grubun şarkılarını açıp durduğu için özellikle de bu şarkısını ezberlemiştim. Karıştırdığım yerlerde gürültünün arasında kayboluyordu zaten. Can da söyleyemediği kısımlarda neyse ki arkadaşlarından geri kalmış hissetmek yerine Eylül’le birlikte gülüşerek kendince uydurabiliyordu.
Şarkı bittiğinde, Adnan Beyler de dâhil olmak üzere gülerek alkışladılar. Onların yaşlarına ve anlaşılan meslek grubuna pek uygun bir şarkı değildi ama eğlenmemiz, onları da eğlendirmişti. Güldüğümde rahatsız olmak yerine mutlu olanların olduğu bir sokağa taşındığım için mutluydum. Çocuklar kendi kendilerine nakaratı tekrar tekrar söyleyerek oyuna döndüklerinde, arkadaşlarıyla koşturmadan önce Can’ı birkaç saniyeliğine yakalayıp sımsıkı sarılarak öpmüştüm. Onu mutlu görmek içimi ısıtıyordu.
Çocuklar gittiğinde Meriç, “Bunları bizim ekibe değil, okul öncesi grubuna dâhil etmek lazım.” dediğinde bakışlarıma karşılık “Çağrı’yı yani.” diyerek düzeltti. Çağrı da ters ters baktı. Meriç tekrar geri adım atacakmış gibi bir yüz ifadesiyle dudaklarını araladığında Çağrı ümitlendi ama Meriç tekrar “Çağrı’yı yani.” dedi. Çağrı küfretti.
Meriç bizle birlikte gülerken oynayan çocukları gösterdi. “Ulan çocuklar var, dikkatli konuş.”
Çağrı çok hak vermiş, mahcup olmuş gibi ellerini birbirine kavuşturup “Pardon kardeşim, haklısın.” dedi ve Meriç’e yaklaştı. Kulağına yönelip muhtemelen sessizce küfrettiğinde Meriç gülerek Çağrı’yı ittirdi. Gülerken bilinçsiz bir şekilde Barlas’a yöneldiğimi fark ettim, o da zaten bana doğru yaklaşmıştı ve bir saniye içerisinde kollarındaydım. Saçımın üstünü öptü ve gözlerimi huzurla kapatıp sarılışına özgür irademle hapsoldum. Alayla “Bir ara şarkıyı ezberle canım.” dediğinde güldüm. Ben kalabalığın arasında yanlış söylediğim yerler kaynamıştır diye düşünürken belli ki Barlas onca kişi arasından sadece beni izlemişti ki, fark etmişti.
“Ben senin şarkını ezberleyeceğim.” derken başımı göğsünden doğrulttum ve ona doğru kaldırdım. Beline sarılı ellerimi çözüp boynuna yükselttim ve parmak uçlarımda yükseldim. Birkaç saniye erir gibi baktı ama ardından gözleri Canan teyzelere doğru dönüp tekrar bana baktı. Yüzlerimizi ve bedenlerimizi hafifçe uzaklaştırdık ama sarılmaya devam ettik. En azından artık tek beden gibi görünmüyorduk. Güldüğümde, o da güldü. İçimiz gitse de sarılamadığımız yıllardan sonra, baş başa kalana kadar hareketlerimizi kısıtladığımız zamanlara gelmiştik. İçimiz buruk değil, heyecanlıydı çünkü biliyorduk, çok baş başa kalacağımız zaman olacaktı.
“Ne zaman istersen, söylerim.”
“Bugün.” dedim hızlıca. Artık herhangi bir şeyi beklemeye sabrım yoktu. Artık yaşamak istiyordum. Eve geri çıkana kadar gece geç saat olacak olmalıydı. Dün gece çıkardığımız seslere pek dikkat edememiştik ama bugün de gürültü yapamazdık. Yine de gerekirse fısıldayarak ama yine de doğum günüm için söz verdiği o şarkıyı söylemeliydi.
“O zaman…” dedikten sonra gülümsemesi genişledi. “Bugün söylerim.”
Tekrar gülmeye başladığımda o da eşlik etti. Şu an ortada komik bir durum yoktu ama içimden hep gülmek geliyordu. Gözlerimiz de dudaklarımızı yansıtıyordu.
“Aman yavrum, dikkat!”
Canan teyzenin endişeli sesiyle başım o yöne doğru döndü. Can’ın düştüğünü gördüğümde anlık bir donma hissi yaşadım. Barlas’a sarılı kollarım kayarken ben hareketlenene kadar Barlas önüme geçerek yöneldi. Sarılışımız bozulurken elimi tuttuğunu beni de çektiğinde anladım. Çözülmeye çalıştığım birkaç adımın ardından ben de Barlas gibi koşar adımlarla ilerledim. Bir çocuğun yere düşmesi kadar normal bir durum yoktu ve ben de Can’ın yere düşmesine defalarca kez şahit olmuştum ama bir an telaş vücudumu sarmıştı. Yaklaştıkça dizinin kanadığına emin oluyordum, gri eşofmanına kan geçmişti. Kanı gördüğümde elimin boynuma gittiğini, parmaklarım kolyenin ucuna değdiğinde anladım. Biz yanlarına varana kadar daha yakın konumda olan Canan teyzeler varmıştı. Canan teyze ve birkaç kız arkadaşıyla Yağmur Can’ın etrafında, ona doğru eğilmiş haldeyken, başta Eylül olmak üzere Can’ın birkaç arkadaşı da Can gibi yere oturmuş, iyi olup olmadığını soruyordu. Canan teyze boş eşofman altını Can’ın dizinin üstüne doğru çekince yarasını görebildim. Herhangi bir çocuğun, herhangi bir anda elde edebileceği herhangi bir yaraydı ama adımlarım hızlanırken içim sızladı.
Can da beni görüp ellerini uzattığı sırada birilerinin arasından geçip Can’ın yanına çökecektim ama Adnan Bey önce davranarak Can’ın yanında yere çöktü. Can’ı, kıvrık sol bacağının üstüne çekerek, “Evlat, iyi misin?” diye sorduğunda adımlarım duraksadı ve Barlas’ın elini istemsizce sıktığımı, göz ucuyla gördüğüm kadarıyla başı ve bakışları bana dönünce fark ettim.
Kardeşimi tanıyordum. Çocukken de çok düşer, kalkardı ve çok canı yanmadığı sürece ağlamak yerine genelde gülerdi. Yine gülerek etrafına, onunla ilgilenenlere baktı. Gözlerini dolduran yarası değil, gördüğü ilgiydi ama onu tanımayanlar canının yandığına, belli etmek istemediği için güldüğüne yordu. “İyiyim… Merak etmeyin…” derken yine de merak ettikleri için mutluydu. Sevdiklerimize ‘merak etme’ derdik ama merak etmelerine ihtiyaç duyardık.
Sesler kulağımda uğuldamaya başlarken Adnan Bey, etrafındaki adamlardan birilerine “Koçum hemen ilk yardım çantası getirin. Acele.” dedi ve tekrar Can’a baktı. Bacağında tutmak için ona sarılmış kollarından biri bacağına doğru kaydı ve yaranın altından elini yasladı. “Aslan gibi maşallah. Gol yememek için nasıl da atladın öyle?”
Can gururla “Kurtardım ama!” dediğinde arkadaşları o tatlı, ince sesleriyle gülüşerek alkışladı. Adnan Bey de gülerek başını salladı. Elini Can’ın yanağına götürüp şefkatle sevdi ve yutkundum. “Ama mühim olan sensin, unutma. Bir dahakine, temkinli ol.”
“Mühim… Temkin…”
Adnan Bey, “Eski kafa kaldım, değil mi?” dedikten sonra mahcup bir şekilde güldü. “Mühim, önemli demektir. Temkin derken de ‘dikkatli’ demek istedim.”
Can yeni bir şey öğrenmenin getirdiği mutlulukla gülümseyip parlayan gözlerle bakarken kendi kendine kısık bir şekilde kelimeleri tekrar etti. O sıra birileri ilk yardım çantasını getirmişti. “Hah aslanım, gel şimdi şu yarana pansuman yapalım…”
“Ben yaparım!”
Herkes sessizleşirken gözler bana döndü. Barlas’ın elini bırakıp Adnan Bey’e doğru eğilerek Can’a uzandım. “Gel ablacım.”
“Ben yapıyordum…”
“Gerek yok, hadi ablacım.”
Can’ın gözleri Adnan Bey’le aramızda gezindikten sonra bende kaldı ve kollarımdan tutundu. Kolumu beline sarıp ağırlığı ve her nedense güçsüz kalışım yüzünden zorlanarak onu çekmeye çalıştığımda Barlas da hızla dâhil olarak yardımcı oldu.
Barlas Can’ı kucağına aldığında ellerim, Can’ın ellerini tutuyordu. “İyi misin ablam?” derken elini öptüm. Can sıcacık gülümseyip “Gerçekten çok iyiyim.” dediğinde dolu gözlerle ben de gülümsedim. Can’ın ellerini bırakmadan önce tekrar öptüm ve yavaşça Adnan Bey’e doğru döndüm. Elinden ilk yardım çantasını gözlerine bakmamaya çalışarak almak üzere uzandım. “Teşekkür ederim ama zahmet etmenize hiç gerek yok.” dedim.
İlk yardım çantasını uzatarak “Ama…” dedi. Çantayı gerilerken gözlerine bakıp lafını keserek “Sağ olun tekrar.” dedim. Eylüller de ayaklandı. Ardıma dönüp Barlas’a ve Eylül’e apartmanı göstererek ilerlemeye başladım. İlk yardım çantasının kulpunu koparmak ister gibi sıktığım sırada apartmanın merdivenine vardık. Barlas, kucağında Can’ı tutarak merdivenin en üst basamağına oturduğunda ben de bir alt basamağa oturdum. Barlas’la göz göze geldiğimizde beni sakinleştirmek ister gibi gözlerini yavaşça kapatıp açtı ve sıkkın bir nefes daha alıp verirken biraz olsun gevşedim. Yutkunup başımı onaylar şekilde salladım. Neden böyle hissettiğimi bilmiyordum ama Barlas biliyormuş gibi şefkatle bakıyordu.
Dikkatimi toparlamaya çalışarak ilk yardım çantasını açtım. Çağrı çekingen bir sesle, “Ben yardımcı olabilir miyim?” diye sordu. Gözlerim hemen bir alt basamağıma oturmuş Çağrı’ya döndü. Bakışları gerginliğimi iyice azaltırken yavaşça ona uzattım. O pansuman yapmayı daha iyi biliyor olmalıydı. Muhtemelen Adnan Bey de iyi biliyor olmalıydı ama… Bir anda alanım ihlal ediliyormuş gibi mi hissetmiştim, eksik mi hissetmiştim, bilmiyordum… Bize yardım etmesin, istemiştim. Aslında nankörlüktü, o olmasa Can hâlâ yetiştirme yurdunda olacaktı ama… Sanırım kırılıp durdukça kırıcı bir insana dönüşüyordum. Bu yaptığımın sebebini anlayamıyordum. Anlayabilmiş gibi bakan Barlas’tan kendimi dinlemeliydim.
Çağrı pansuman yaparken ara ara gözlerini bana çeviriyordu. Eylüller merdiven korkuluklarının etrafına geçmiş, Can’la bıcır bıcır sohbet ediyorlardı. Tentürdiyot döküleceği sırada birkaç arkadaşı Can’ın elini tutmak için merdiven korkuluğunun demirleri arasından uzanmıştı. Yaraya bile değmeyen bir çabanın acıyı azaltabilmesi, sevgiyi kanıtlardı.
Akşam olmasıyla sadece sokak lambalarının loş bir şekilde aydınlattığı bir sokakta olmamızın, kızarık gözlerimi gizlemeye yeteceğini umdum. Korkuluğa, benim olduğum tarafın ardından yaslanmış Meriç’le, Can’a pansuman yapan Çağrı’yla, Can’ı bacaklarında tutan Barlas’la göz göze geldikçe biraz daha gevşiyordum ama kızgınlık azaldıkça hüzün çöküyordu. Meriç’in bedenin yanından, Adnan Bey’i gördüm. Ayaklansa da, son kaldığı yerden uzaklaşmamış, oradan bizi izliyordu. Onun elinden ‘Ben yaparım’ diyerek aldığım ilk yardım çantasıyla Çağrı’nın pansuman yapıyor olduğunu görmesinin onu kötü hissettirmemiş olduğunu umdum. Sadece yardım etmeye çalışan adamın yüzüne kapı çarpmıştım. Sözde kibar olmaya çalışarak kurduğum cümleleri onun kulağına duyuran ses tonum kim bilir nasıldı? Sonuç olarak, herkes gerginliğimi fark ederek bir süre sessizleşmişti. En yakınlarım ise hâlâ gözleriyle beni ölçüp tartıyordu. Canan teyze Adnan Bey’in yanından bakıyordu ama Yağmur da yanımıza gelmişti. Göz göze geldiğimizde gülümseyerek, normal davranma ihtiyacıma uyup öpücük attığında ben de bu role uyup geri öpücük attım. Gerginlik üzerine konuşmaktansa havadaki bu gerginlikten kurtulmalıydık ama içim daralıyordu.
Can’ın pansumanı bittiğinde ve hep beraber ayaklandığımızda “Çok geç oldu, artık evlerimize mi dönsek?” diye sordum. Eylüller başta söylenecek gibi oldu ama Yağmur, “Ama anneleriniz arayıp duruyor. Eve bekliyorlar artık sizi. Onları kızdırmayalım da yarın da gelelim, olur mu?” diye sordu. Çocuklar yarın da görüşebileceklerinin getirdiği neşeyle söylenmeyi bırakıp şimdilik vedalaşmak için gülerek sarıldıklarında ve sebep aramaksızın zıplamaya başladıklarında, ben de merdiven korkuluğuna yaslanmış, sadece eve dönmeyi bekliyordum. Barlas kolunu omzuma atıp beni kendisine çekerken şakağımı öptü. Gevşediğim için gözlerimi kapatıp nefesimi yavaşça üflediğim sırada dudakları da kulağıma yönelmişti.
“Bir sorun yok.” diye fısıldadı. Olup olmadığını sormuyordu, aksini hissedermiş gibi davrandığım için beni sakinleştiriyordu. “Yok…” diye mırıldandım. Şakağımı da öptü ve dudaklarım kıvrıldı. Başlarımız birbirine döndüğünde iç çektim. “Çok ayıp olmuş mudur?” diye fısıldadım. “Sert mi davrandım?”
Şefkatle bakarken “Bence anlayışla karşılamıştır.” dedi. Hem inanmak istedim, hem de fikrini değil, gerçeği söylüyormuş gibi emindi onun da sesi. Titremeye başlayan sesimle “Niye böyle yaptım ki?” diye sorarak fısıldadım. Burukça gülümsedi ve yanağımı sevdi. “Canın yandı.”
Kaşlarımı yavaşça kaldırırken dolu gözlerle baktım. Devam etti. “Korktun.” diye ekledi ve başını yavaşça iki yana sallarken yüzlerimizi yaklaştırdı. Gözlerim kapanırken yutkundum ve yavaşça alnımı öptü. Geri çekildiğinde ve öpüşü yetmezmiş gibi gözleriyle de kalbimi sevdiğinde gülümsemem kolaylaştı. “Ne nankör kızmış, demez değil mi?”
“Asla.” dediğinde öyle emin söyledi ki biraz daha rahatladım. Gidip bizzat konuşamazdım ama bana büyük bir iyilik etmiş bir adamı, üstelik Barlas’ın da hayatında böylesine önemli bir yeri olan bir adamı kırmak istemezdim. Kırılmadıysa daha fazla yardımını istemediğimi anlar, geri durursa sorun yoktu.
Meriçlerle, Canan teyzelerle vedalaştık. Çocuklarla birlikte gitmeye başladılar. Biz de Barlas ve Can’la onlar sokağın sonundan dönene kadar bakıp Can’ın el sallamasının bitmesini bekledikten sonra apartman kapısına yöneldik. Barlas bizim için açıp geçmemizi beklediğinde Can zıplaya zıplaya geçti. Ben de geçecekken “Asya kızım,” diyen Adnan Bey’in sesini duydum. Gözlerim hızla Barlas’a döndü ve yutkundum. Barlas da gerilerek Adnan Bey’e çevirdi gözlerini ve olumsuz anlamda başını iki yana salladı.
Daha fazla ayıp olmasını istemeyerek yavaşça merdivenlerin başında olan Adnan Bey’e baktım. Mahcup görünüyordu. Ben de mahcup hissettim ama niyeyse hâlâ kızgın ve mesafeliydim. Dün gece, doğum günüm olduğunu bilerek geldiğini, herkes hediyesini verirken o da verdiğinde anlamıştım. İnce bir adamdı. Sırf doğum günü planına dâhil olduğu için tanımadığı kadına hediye alarak gelmişti. Üstelik o sıra Can eksik hissetmesin diye Can’a da oyuncak alarak gelmişti. Bana kar küresi almıştı. İçinde bir kurt ve bir kız çocuğu vardı. Karların uçuştuğu bir kürenin ortasında, ateşin başında birbirlerine yaslanmış bir şekilde oturuyorlardı. Etrafları ağaçlarla çevrilmişti ve belli ki kurt, kızı korkutmuyor, aksine ormandakilerden koruyordu. Muhtemelen herhangi bir dükkâna girip güzel gördüğü ilk hediyeyi almıştı. Belki de ‘koçum’ dediği adamlarından birine aldırtmıştı ama sevmiştim. Altındaki kolu çevirerek çalınan müzik de hoşuma gitmişti. Belli ki nazik ve iyi bir adamdı ama ‘kusura bakma’ diyebilecekmiş gibi hissetmiyordum çünkü aynı şeyi bir daha yapmasını istemiyordum. Şimdi sorunun o olmadığını, Can için telaşlandığım için gergin olduğumu söylesem ve yine başka bir anda önüme atılıp yardımcı olmaya çalışsa, yine aynı tepkiyi vereceğimi biliyordum. Şimdiye kadar yaptığı yardımlarla uzak dursa, yeterdi.
“İyi akşamlar Adnan Bey,” dedikten sonra gülümsemeye çalıştım. “Yardımınız için tekrar sağ ol.”
Gözleri Barlas’la aramda gezindikten sonra yavaşça başını onaylar şekilde salladı ve o da gülümsedi. “İyi akşamlar.”
**
Vücuduma bir örtü sarıldığında daldığım sokak lambasından gözlerimi aldım. Örtüyle birlikte, tanıdığım kollar da oturduğum sandalyede ardımdan eğilerek vücuduma dolandı ve çenesini omzuma yaslayıp yanağıma uzun bir öpücük bıraktı. Gözlerim kapanırken derin bir nefes alıp vererek gülümsedim. Yanaklarımızı birbirine yasladı ve gözlerimi yavaşça araladım. Aynı geceye, daha mutlu bir şekilde baktım. Bir süre sessizce sarmaş dolaş kaldık.
“Bir gün sabahlarız o balkonda, demiştik ya?” dediğinde memnun ve mayışık bir şekilde “Hm?” diye mırıldandım. Başımı yavaşça ona çevirmek istediğimde o da ardımda vücuduma sarılışını gevşeterek doğruldu. Bir sandalyeyi yanıma çekerek oturdu. O sıra da örtüyü ona da sarmak üzere havaya kaldırmıştım. Uzattığım örtünün ucunu ardından alarak sol omzunda tuttu. Sağ tarafında olan beni kolunun altına çekerek sarıldı. Bacaklarımı sandalyeye çekip onun bacaklarına devirerek olabildiğince ona döndüm ve göğsüne sokuldum.
“Bu gece, o gece olsun mu?”
Başımı, yanağımı göğsüne sürterek yüzüne doğru çevirip “Her şeyi konuşacak mıyız?” diye sorduğumda omuzları çökerken başını yavaşça iki yana salladı. Güzel gözleri, baktıkça iyileştirerek yüzümde gezinirken örtüyü bırakıp elini yanağıma getirdi. Parmak boğumlarını nazikçe ve yavaşça yanağımda gezdirerek sevdi. “Her şeyi sussak bu gece?” dedikten sonra yavaşça kaşlarını kaldırdı.
Gülümseyerek başımı onaylar şekilde salladım. Can uyumuştu, benim de uyumam gerekeceği kadar geç saat olmuştu ama uyuyamıyordum. Balkonda, bazen sokağı, bazen çiçeklerimi, bazen de gökyüzünü izleyerek susuyordum. Tek başıma susmak zor gelmişti ama şimdi öyle güzeldi ki…
Tekrar birbirimize sokulup sokağa doğru baktık. Bir süre sustum ve sonra neden yanıma geldiğini, neden konuşmadan öylece susmak istediğini anladım çünkü bu anda bir süre kalmak, konuşmaya başlamamı sağlamıştı. “Bir baba gibi davrandı.”
Hiçbir şey demedi, başını başıma doğru yaslarken sarılışı sıkılaştı. Gözlerim dolarken dudağımı kemirip durdum. “Sanki evladı düşmüş de, bir yandan telaşlanıp bir yandan da çocuğunu cesaretlendiriyormuş gibi… Ne bileyim işte… Çocuğunu dövmüyormuş da, koruyormuş gibi.”
Islanan yanaklarıma gecenin soğuğu değdi. Burnumu çektikten sonra gözlerimi sımsıkı kapatıp saklanmak ister gibi başımı Barlas’ın göğsüne çevirdim. O dudaklarını saçlarımda, ara ara öperek gezindirirken bir süre sessizce ağladım. Sonra elimi Barlas’ın karnından çekip yavaşça yaşlarımı sildim ve tekrar Barlas’ın karnına yasladım. Parmaklarım oyalanmak için, Barlas’ın giydiği eşofman üstünün kumaşını büzüp gevşetiyordu. “Uygun bir dille söyler misin ona? Can’dan uzak dursun. Can hemencecik bağ kurabilen bir çocuk. Zaten yaralı.”
Mütemadiyen neşelenecek bir şeyler bulabilen bir çocuk olsa da, dün gece uyur uyanık sorduğu sorudan da anlaşıldığı üzere hâlâ yaralıydı. Zaten, hep yaralı olacaktı. O büyüyecek, yaraların etrafındaki çiçekler artacaktı ama bazı yaralar öyle geçebilen bir şey değildi. Onlardan kurtulunmaz, onlarla yaşanılırdı. Can da yaşayacaktı. Şimdi yabancı bir adam, sırf iyi birine benziyor diye öyle gelip Can’la bağ kurmasını istemiyordum. Üstelik biyolojik olarak olmasa da, resmi olarak babasıydı. Can’ın kafası karışabilirdi. Güçlükle, “Alışmasın.” dedim. Çünkü giderdi ve Can ortada kalırdı.
Barlas başını tekrar başıma yaslarken bir süre daha sessiz kaldı. Elleri vücudumda sakinleştirerek geziniyordu ama o gergindi, hissediyordum. Sesini temizlemeye çalıştı ama pürüzlü bir sesle konuştu. “Adnan abi çekip gidecek bir adam değil.”
Alışabilir, diyordu. Gitmez ve Can ortada kalmaz.
Kabul etmek istemediğim için “Yine de.” diye ısrar ettim. “Can’la kavuşmamı sağlayanlardan biri olduğu için minnettarım ama başka hiçbir şey istemiyorum. Lütfen onunla konuş.”
Adamın yaptığı fazla ya da aşırı bir şey yoktu ama huzursuz hissediyordum. Öyle önüme geçip Can’ı kucağına alması, ilgilenmesi… İşin aslı, Can’ın ona olan bakışını görmüştüm. Gerektiği zamanlarda, özellikle de okul gibi resmi kurumlarda babası gibi davranacaktı. Öyle gerektiği için veli toplantılarına gidecekti, hastaneye gidilmesi gerekse bile o adamla gidecektik. Bunların hepsini Barlas’la konuşmuştuk. Tüm bu mecburi dâhil oluşlar, harici yakınlaşmalarla da birleşirse Can kapılır giderdi.
“Tek konu Can mı?” diye sorduğunda kaşlarım çatılırken başımı göğsünden çekip sorarak baktım. Yutkunup yavaşça kaşlarını kaldırdı. Dudakları aralandı ama vazgeçti ve gözlerini kaçırdı. Beni tekrar göğsüne çektiğinde ona müsaade ettim ve konuyu sonsuza kadar kapatma isteğiyle aklımdan defettim. “Onunla konuşacak mısın?”
“Nasıl istersen.” diye mırıldandı. Söyleyecekleri var gibiydi ama konuyu kısa kesmek istediğim için olsa gerek uyum sağlamıştı. Başımı uzun uzun soluyarak öptükten sonra tekrar başını başıma yasladı. Gözlerim yıldızlarda gezinirken her ne olursa olsun bu ana gülümsedim ve gittikçe tekrar iyi hissetmeye başladım. Bir anda “Seni çok seviyorum, biliyorsun değil mi?” diye sordu. Endişeyle söylemiş, gibiydi. Ya da öyle duygu yoğunluğu yaşıyordu ki, sesi titremişti.
Sarılışım sıkılaşırken “Evet.” dedim, buna dair ne kadar mutlu ve minnettar olduğumu sesime de yansıtarak. Başımı çevirip göğsünün sol yanını öptükten sonra tekrar gökyüzüne döndüm. “Ben de seni çok seviyorum.”
Nefesini, dertlerini de beraberinde götürmek ister gibi sesli üflerken beni de neredeyse açıp içine yerleştirircesine göğsüne yaslı tutarak sarılmaya devam etti. “İyisin, değil mi?” diye sorduğumda hemen “İyiysen, iyiyim.” diye cevapladı ve gülümsedim. “İyiyim.” dedim ve yalan söylemediğimi fark ettiğimde daha da iyi hissettim. Evet, canımı sıkan çok durum vardı ama en azından şu an, kardeşim içeride huzurla uyurken, ben sevdiğim adamla aynı gökyüzün altında olmakla yetinmeyip aynı zamanda kollarındayken, evet iyiydim.
Yüzünü görebilmek için kollarımı gevşeterek hafifçe doğruldum ama hâlâ sarmaş dolaştık. Başımı ona çevirip hevesle “Hani şarkım?” dedikten sonra dudağımı büzüp geceye, etrafa baktım. “Gerçi ses yapamayız…” dedikten sonra gözlerimi tekrar ona çevirdim. Gözlerinin güzelliği aydınlatmak konusunda ay yetersiz kalırken, zihnimin ezberi eksiklikleri tamamlıyordu. Gülümseyip “Şöyle yapalım…” dedikten sonra pantolonun cebinden kulak içi kulaklığını ve telefonunu çıkardı. “Kayıtlı mı?” diye sordum heyecanla. Bir an bu gece de dinleyemeyeceğimi sanmıştım ama şimdi her hayalim gibi bunu da mümkün kılıyordu. “Dinleyebilecek miyim?”
Kutusundan kulaklıkları çıkartırken “Güzelim sen ne istedin de ben yapmadım?” dediğinde sessizce güldüm ve bir elim çenesine giderken uzanıp yanağından öptüm. Geri çekildiğimde memnun gözleri bana dönmüşken yetinemeyip diğer yanağına da uzandım. Ve sonra tekrar, tekrar derken onu gökyüzünün altında öpücük yağmuruna tutmuş oldum. Tekrar yanağına yöneleceğim sırada dudaklarımı yakaladığında öpüşünde hafifçe güldüm ama hızla beni öpücüğe ikna etti. Dudaklarım da gülümser gibi öpüşmeye başladı. Uzun bir öpüşten ziyade her biri küçük sonsuzluklardan oluşan öpücüklerle dudaklarımızın tadını çıkarttığımız bir sürenin ardından öpücükleri burnuma ve yanağıma kaydı. Boynumu öptüğü sırada omzum kulağıma yaklaşırken sıcak nefesinden hoşlanarak güldüm. Boynumdan doğrulup yakınımdan gözlerime baktığında yanağını parmak uçlarımda minik kıpırtılarla sevdim ve birkaç nefes boyunca huzurla gülümsedik.
Heyecanım artarken “Hadi şarkı!” dediğimde hafifçe gülerek kulaklıklardan birini uzattı. Ona yakın olan sol kulağıma takacağım sırada sağ kulağımı gösterdi ve ben de öyle yaptım. Kendisi de benden uzak olan, sol kulağına taktıktan sonra telefonundan müziği buldu. Müziğin ismini gördüğümde gülümseyişimde alt dudağımı ısırdım.
Yine benim ol.
(Yazaaar notu: Youtube'ye 'Berk Barlas Altay - Yine Benim ol (Siyah'ın Çırağı)' diye yazarak bulabilirsiniiiizzz <3)
Şarkıyı başlattı. Kulaklıkla daha yüksek duyabildiğim şarkıyı mırıldanarak kendi de eşlik etmeye başladı. Sol kulağıma yakın oluşuyla mırıldansa da sesini duyabiliyordum. Telefonu bacağına yaslayıp kolunu tekrar bana dolamıştı. Müziğin intro kısmı tatlı bir tınıyla yavaş başlıyordu. Şarkının arka planında rap şarkılarında olan beat adı verilen bir ritim vardı. Barlas kadar şarkı bilgim yoktu ama ondan öğrendiğim şeyler de vardı. Kulaklıkta çalan ses de onundu ama sol kulağıma mırıldanarak söyleyişi içimi daha fazla yaktı.
“Gecenin üç buçuğu,
Ay yerine seni izlemek isterim…” derken sözler geçmişten olsa da şimdiyi yaşayan gözleri dileğini gerçekleştiriyordu.
“…Güneş doğduğunda yatağımda ol dilerim.
Saçlarından akan alevi yine solursam,
Filizlenir sönük ciğerlerim…” derken burnu saçlarımda gezindi ve o alev vücutlarımızda dolaştı. Yakmadı, dediği gibi yaşattı.
“…Sana çare yok,
Gel bari seninle öleyim.”
Gerçekten gece geç saatlerde ay yerine beni izleyebilen gözleri şarkının sözlerini daha anlamlı kılıyordu. Bu şarkıyı ne zaman yazmıştı, bilmiyordum ama şarkı kasvetten ziyade umutlu bir heyecana sahip olduğuna göre yeniden görüşmeye başlamamızın ardından yazmıştı. Ve işte, gece vakti beni izleyebiliyordu. Güneş doğduğunda belki de yatağında olacaktım.
Tatlı, bir dileği acı çekerek değil de heyecanla bekleyerek dile getirdiği şarkısı içimi kıpır kıpır ederek hızlandı ve eğlenceli, melodik rap olan nakaratı söylemeye başladı.
“Yine benim ol, karışsın günler aylar,
Geçsin mevsimler, baharım kollarımda…” derken gözleri sarmaş dolaş vücutlarımızda gezinip mutlu bir şekilde gözlerimi buldu. Muhtemelen bu şarkıyı yazdığı anları düşünüyor, şimdi gerçekleşen hayallerini benim gibi mutlulukla yaşıyordu.
Bir eli yanağımı kavradı. “…Dolsun anlamsız yarınlar, yine senli anılarla.
Ve o kokun,…” derken başını iki yavaşça iki yana sallayarak burunlarımızı birbirine sürttü. Gözlerim kapandı ve gülümserken duygularla titreyen dudağımı ısırdım. “…kokun dolansın, aroman karışsın ruhuma.”
Gözlerimizi görebilme ihtiyacıyla yüzlerimiz hafifçe uzaklaşırken kirpiklerim duyguyla ıslanmıştı. Parmakları severek sildi. Aynı tatlı tınıyla birlikte beat sürerken şarkıyı okuyuşu rap tarzıyla hızlandı.
“Bulacaksan sorun değil, biraz daha kaybolayım.
O güzel teninin hayaline hapsolayım…” derken dudakları yanağımda gezindi. Ardından tekrar gözlerime baktı.
“…Sonunda varsan her yolda koşayım.
Sana bu şarkıları, yanında yazayım.”
Şarkısının melodisine gülümsemekle yetinemediğim için ara ara dudaklarımdan kaçan kısık gülüşlerim eşlik ederken tekrar şarkının melodik rap olan hareketli nakaratına geçti.
“Yine benim ol, karışsın günler aylar,
Geçsin mevsimler, baharım kollarımda.
Dolsun anlamsız yarınlar, yine senli anılarla.
Ve o kokun, kokun dolansın, aroman karışsın ruhuma.”
Tekrar rap kısmı başlarken yüzlerimiz iyice yaklaşmış, dudakları kelimeleri sarf ederken dudaklarımı da sevmeye başlamıştı.
“Her adımda sen, her nefeste sen,
Her zaman ve her neredeysen.
Sarhoşum sana, sevdiğim yara,
Ben bu aşktan dönemem, sen dön bana.”
Onu öpmek istedim ama bu güzel şarkıyı da bölmek istemiyordum. Şarkı bittiğinde bu dudaklara, ona nasıl döndüğümü uzun uzun gösterecektim. İradem zorlandığı için yüzümü hafifçe uzaklaştırıp benim için sadece bu değil her geceyi aydan daha çok aydınlatan gözlerine baktım. Şarkıyı okuyuşu yavaşlarken melodik kısma geçmişti.
“Senden vazgeçersem ne olayım.
Gel, sensizliğe sığamam,
Koynuna sığayım.
Yarınlar çok uzak,
Sana bugün sarılayım.” derken iki farklı sandalyede dip dibe durmakla yetinemeyip beni kucağına çekti ve kucağına yan dönerken gülerek kollarımı boynuna doladım. O da kollarını belime dolamıştı. Dudakları yanağımda dolaşırken tekrar enerjik, melodik rap tarzıyla olan nakarat kısmına geçmişti.
“Yine benim ol, karışsın günler aylar,
Geçsin mevsimler, baharım kollarımda.
Dolsun anlamsız yarınlar, yine senli anılarla.
Ve o kokun, kokun dolansın, aroman karışsın ruhuma.”
Kulaklıklarımızda şarkının melodisi akarken dudaklarıma uzandı. Ruhlarımızı birbirine karıştıran bir öpücüğünün ardından bu sefer ‘yine’ değil, “Hep benim ol.” diye fısıldadı. Biliyordu, artık yine onundum ve bundan sonra bir daha hiç gitmememi diliyordu. “Hep…” diye fısıldadım ve ondan bir daha hiç gitmeyeceğimi kanıtlayarak öpmeye başladım. O da, zaten buna bir daha izin vermeyeceğini göstererek öpüşüme eşlik etti.
Şarkıda da söylediği gibi,
Yarınlar çok uzaktı, biz de bugün yaşamaya karar vermiştik.
**
Şarkıyııı sevdiniiz miii?
Geçiş bölümlerinden biriydi. Yine duyguları, ilişkileri işlemek istediiiim ve öyle severek yazdım ki bir türlü bitmedi bu bölümm. Bana kızıyorsunuz Asya ve Barlas'a yaşattıklarım için ama bakın ben de onları seviyorum fkdsjhgkj Mutlu olduklarında yazıyorum da yazıyorum bitiremiyorum fkdshjghkj
Hiçbir his ve durum aceleye gelsin istemiyoruum, bu yüzden detayla ilerlemek istiyoruum ama bu bölümden sonra kurguda yeni bir döneme geçiyoruz, hepimize hayırlı olsun cümleten ekfdshjg
Düşünceleriiniiz?
Sizce neler olacakk?
Bir sonraki bölümde görüşmek üzereee. Öptüüümmm ^^
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!