BÖLÜM 8 • Enkaz.
MAVİ UZAKLAR.
BÖLÜM 8.
ENKAZ
**
**
Acı, çoğu maskeyi düşürürdü.
Bazı maskeler ise yana yana takılırdı ve hiçbiri onları taşımak kadar can yakıcı olmadığı için başka bir acıya yenilmezdi.
🌓✨
**
"Heyecanlı mısın?"
Ardından ilerlerken sessiz kaldım. Gerekmedikçe sohbet etmekten kaçınıyordum. Bir yandan da gözlem içerisindeydim. Bulunduğum gözlemlerin üstüne katarak evlilik töreni ve sadakat kutlamasına kadar bir persona oluşturmalıydım. Geçtiğimin düşünüldüğü sadakat testi, zihinsel becerilere zarar vermese de olumlu duyguları kişiden söküp çıkardığı ve geriye sadece DGK'ya sadık, her türlü zevke düşkün ve çıkarı olmadıklarına karşı acımasız kimseler kaldığı için kendi tarzımdan dikkat çekici ölçüde uzaklaşmadan onların kurmaca askerlerinden biri olmalıydım. Emir'in eğitimleriyle 3. mıntıka üssünün henüz kullanımıma açık olan koridor ve tesislerindeki güvenlik ve sadakat uygulamalarını öğreniyordum. Emir de esasen buranın askeri olmadığından ancak gözlemleyerek öğrendiği ve genel DGK prosedürleri kadarıyla bana aktarabiliyordu. Aslan, mutlak ihanetimi göze almak pahasına beni kullanarak Yankı'ya ulaşmayı hedeflediğinden sadakat dışı sohbet ve eylemlerimin ifşa olmasına engel oluyordu ama güven olmazdı. Onun güvenlik önlemlerini ihtiyaç doğrultusunda zayıflatmasına güvenerek özgürce konuşamazdım. Zaten burada özgürlüğün anlamı, DGK'ya mutlak teslimiyetti.
Sessiz kaldığım için omzunun üstünden bana baktı. Askerler Korgeneral Demir Aslan Varnalı'nın emriyle hücreme gelmişler ve beni onun yanına getirmişlerdi. Batı Varna üçüncü mıntıka üssünün ek yan binasındaydık ve eksi beşinci kata inmiştik. Şimdi ilerlediğimiz DGK mavisinden uzak siyah koridorlar ledlerin titreyen cılız ışığıyla loş bir şekilde aydınlanırken kapalı çelik kapıların ardında her ne varsa rahatsız edici makine uğultusu adım seslerine eşlik ediyordu. Tavandan geçen borulardan yer yer damlayan sular, çoğunlukla kapılar dışında boş olan koridorda yankılanıyordu.
"Nikâh öncesi hediyen için?"
Altından ne çıkacağını merak etmiyor değildim. Henüz bir tarama geçidi ya da belirgin teknolojik cihaz görmemiştim. DGK kameraları gizlemeyi iyi bilirdi ama hiç insan görmediğim bu katın izlenmiyor olma şansı da vardı. Belli ki Emir'in de dediği gibi Aslan bu mıntıkada kendi satranç oyununu kurmuş, piyonlarını keyfince sürüyordu. DGK'dan daha agresif bir oyun sergiliyordu. DGK adımlarını güvenilirliği kanıtlanmış yerlere atsa da, Aslan risk alabiliyordu. Aldığı en büyük risk de ben olacaktım. O henüz küçümsüyor bile olsa. Zamanında onunla büyüyen, onu seven bir kadını kandırmıştı. Şimdi karşısında her zerresiyle ondan nefret eden bir kadın vardı.
"Sabah yatış ünitesinde yere atılmış bir çöp gördüm. Daha heyecan vericiydi."
Kaosun, müthiş bir düzenle uygulanması, bazen simülasyon hatası gibi detayların ortaya çıkmasına sebep olabiliyordu. Zengin çeşitlilikteki hiyerarşi ve tüm bunların iç içe geçişi, görünce hayret ettiren kural dışılıklara şahit edebiliyordu. Elbette, hızla düzeltilen hatalardan ibaretti. Yatış ünitesi sekizin koridorlarında varlığından emin olmak için iki defa baktığım bir çöp görmüştüm ve haftalardır burada gördüğüm en gerçek şeydi. Muhtemelen çipine gelen anlık bir uyarı ya da güncelleme ile beden kontrolünü bir süreliğine kaybetmiş bir personelin elinden düşmüştü. O ana kadar çöpler de hayaller ve düşünceler gibi havaya karışıp yok oluyormuş gibi hissediyordum. Her yer, kimse yaşamıyormuşçasına düzen içerisindeydi ve saçlar, havaya değmiyormuş gibi birbirine yapışmış bir şekilde sıkıca topluydu. Düşük rütbeli erkek personellerin ise saçları üç numara traşlı oluyordu. Rütbesi düşük askeri personellerin, kız, erkek fark etmeksizin karaçehre kasklarında vizörleri kapalı oluyordu. Dijital vizörleri mavi ışıkla aydınlanırken koridorlarda gezerler, karşılaştıkları kimselerin kimliklerini tararlardı. Beni odamdan aldıkları sırada da tekrar taramışlardı. Burada kimse gözlere güvenmiyordu çünkü DGK gözlerin yanılabileceğini çok iyi biliyordu. Yıllardan beridir yaptıkları buydu. İnsanların gökyüzünü bile sahte kılmışlardı, nasıl olur da böyle bir dünyada çıplak gözün yanıltmayacağını düşünürlerdi? Bu sebeple odamda, her nasıl olacaksa bana benzeyen başka biriyle karşılaşmadıklarına emin olmak için çipimi taramışlardı. Takip çipiyle birlikte artık kimlik çipine de sahiptim. Zihnimi kontrol edip duygularımı öldüremezlerdi ama bana lütfettikleri bir kimlik bahşedebilmişlerdi. Gözlerinde numaram ve kod adım neydi, bilmiyordum ama yakında ismim değişecekti. İmre Varnalı. Kulağa, en az her şey kadar boktan geliyordu.
"İlişkimizin heyecanı kalmadı mı bebeğim?" derken adımlarını yavaşlattığı için yanına vardım. Sırtını görmektense gölgelerin dans ettiği koridoru izlemeyi tercih edeceğim için yanından ilerlemeye devam ettim. Yine de herhangi bir durum ve anda yan yana olmak rahatsız ediciydi.
Sessiz kaldım. Esasen, ilişkimizin heyecanı değil, ilişkimiz diye bir şey kalmamıştı. "Merak etme, biraz sonra bir hayli ateşli bir çift olacağız."
Gözlerimi ona çevirmeden "İkimizden birini ateşe vereceksin galiba." diye alay edemeden de duramadım. Bu saatten sonra ancak öyle olurdu çünkü. Alayına rağmen öfkesinin sürdüğünü hissediyordum. Zaten ona öfkesi ve alayı dışında hiçbir şey bırakmamışlar gibi duruyordu. Ha tabi bir de yüksek dozda karaktersizlik... Kendisinin değil, bir başkasının zaafım olarak görülmesini hazmetmekte zorlanıyordu ama belli ki bu zaafı kullanma ihtiyacı, Emir'i öldürmesine engel oluyordu. Başka sebepleri de olmalıydı. Öğrenecektim.
Eli enseme yol aldığında hissederek bileğinden tuttum ve ona döndüm. Elini ona geri ittirirken "Ne oluyoruz?" diye sordum. Elini çekmek yerine bu sefer o bileğimden tuttuğunda adrenalin vücudumu sararken sesimi yükseltip "Ne yapıyorsun?" diye sordum. Bileğimi hemen çekmeye çalışmadım çünkü bir dövüş başlatmadan önce tehlikeyi tespit etmeliydim. Sağ eliyle tutmuştu bileğimi, daha güçlü olduğu sol eli boştaydı ama vücudu savaşmak üzereymiş gibi kasılmamıştı. Baş başa, başka personel, asker ya da meta askerin yokmuş gibi göründüğü bir yerdeydik. Heyecana, ateşe dair saçma sapan konuşup duruyordu ve aklıma onu öldürmemi gerektirecek ihtimaller getiriyordu. Bu kadar şerefsiz olabilip olamayacağını düşünmüyordum, olabilirdi ama yapmaya çalışırsa, bunu göze almasına şaşırırdım. Beni planlarında işe yarar halde istiyordu ama onu ya da kendimi öldürürsem onun işine yaramazdım.
Gözlerimde her ne gördüyse bir anda alayı silindi. Yüzlerimiz arasında havada tuttuğu bileğimi bıraktı ve "Sadece ensene dokunacağım." dedi. Yine bir şeyi hazmedemediği şüphesizdi ama bu sefer öfkeyle de parlamamıştı yeşilleri.
Çipe dair bir şey olup olmadığını anlayamazken "Niyetin ne?" diye sordum. Eli yavaşça tekrar enseme yol aldı. Gözleri üstümdeyken "Ensenden huylanmazsın." dedi. Ben de gözlerimi ona dikmişken elini saçlarımın ardında ensemde hissettim. Vücut sıcaklığı tanıdık parmak uçları sadece birkaç saniyeliğine ensemde gezindikten sonra geri çekildi. "Ve hala huylanmıyorsun."
"Sen de karaktersiz bir orospu çocuğuydun." dedikten sonra gözlerimi ben de onu test ediyormuşum gibi vücudunda gezdirdim. "Ve hala öylesin."
Baba tarafından tabii. Annesi gördüğüm en karakterli direnenlerden biriydi.
"Çocuk, kısmı biraz ağır oldu."
Baygın bir şekilde baktığımda çenesinin ucuyla beni gösterdi. "Çip komutuna ensenden huylanmanı eklemiştim. İşe yarayıp yaramadığından tekrar emin olmak istedim."
İşe yaramış olsaydı, ensemden huylanacaktım. Sadakat testi ardından onunla ilk rastlaşmamızdı ve sessizliğime karşı emin olmak istemiş gibiydi. Duman, bu detaydan bahsetmemişti. Belki de bildiği bir detay değildi, Aslan son saniyelerde eklemiş olabilirdi. Aslan'ın istediği zaten işe yaramamasıydı ama bu detayı bilen ya da bilebilecek başkalarının da varlığına karşı ensemden huylanırmış gibi davranmaya başlamalıydım. Özellikle de beni, siyasi gözcüm olarak atadıkları Emir'le tensel temas ile denemek ya da yönlendirmek istedikleri anlarda, ensemden huylanmalıydım. Zaten tensel bir yakınlaşma anında arzu duyulan bir kimsenin herhangi bir teması vücudun tepki vermesini sağlayabiliyordu ama enseye özellikle dikkat etmeliydim.
Gerektiğinde farelerin fink attığı yer altı metro ve depolarında uyumam gerektiği için vücudumun herhangi bir yerinden huylanma lüksüm kalmamıştı. Sadece, ayaklarımdan gıdıklanırdım ama onu da üstüne giderek olabildiğince azaltmıştım.
"O testin sonuçları sana gökten zembille inmiş olamayacağına göre, casuslardan biriyle ilk bağını kurdun. Bu Dünya üzerinde kurulan her bağ, bir iz bırakır. Kanıtlarını toplayacağım Aşiyan."
Aslında neredeyse gökten zembille inmişti. Duman'la herhangi bir temas kurmamıştık, bulunduğum duşa kabinin teknolojisine ulaşmıştı. Teknolojinin de izi sürülebilirdi ama Duman'ın yeterince temiz ve yanıltıcı hareket ettiğinden emindim. Senelerdir aralarında olmasına rağmen hala yakalanmadıysa, onları kandırmanın yolunu iyi biliyordu.
"Peşimde fare gibi dolanıp bıraktığım kırıntıları kemireceksin, desene."
Aç kalan bir fare olacaktı çünkü Emir sağ olsun, Aslan'ın dikkatini bir hayli dağıtacaktım. Öfkeyle atılan adımlar sarpa sarardı ve taktığım çelmelere karşı onu savunmasız hale getirirdi.
"Hemen ensende olacağım." derken eli tekrar enseme doğru hareketlendi ama temas etmeden sadece gösterdi. "Seni huylandırmadan..." derken parmakları saçlarıma değer gibi oldu ve huylandığım için değil temas kurmak istemediğim için başımı hafifçe çektim. "...gözlerinin ardından bakacağım."
"Gördüğün şeyler hoşuna gitmeyebilir."
Elini geri çekerken çenesi kasıldı ve gözlerini yola çevirip ilerlemeye devam etti. Keyifle ardına takıldım. Pimini bu kadar erken göstermiş bir bomba oluşu onun aptallığıydı. Beni düşürebileceğini düşünerek öldürmek yerine masasına davet etmişti ama ayakları sağlam zemine basmayan oydu. Egosu, hasetliği ve psikopat nedenlere dayanan kıskançlığı altındaki toprağı kaydırıyordu. Henüz bir yatış ünitesine tıkılmış haldeydim ama yaklaşan evlilik töreni ve sadakat kutlamalarının ardından, artık onun katına yükselecektim. DGK rejiminde bana da bir misyon yükleyecekti ve çipimin girip çıkabileceği yetki alanları artacaktı. O zaman beni kontrol etmesi daha zor olacaktı.
Alaylı bir iyi niyetle "Eski bir dosttan küçük bir uyarı." derken güçlü adımlarla ilerleyen gerilmiş vücuduna ardından bakıyordum.
"Ben başkalarının gerçekleriyle değil kendiminkilerle yaşarım." dedikten sonra bir kapının önünde durdu. Güvenlik ekranına çipli saatini okuttuktan sonra gözleri de tarandı. Gözlerim parmakları açık eldivenlerine kaydı. Kullanması işlevsel bir eldiven değildi. Dövüş ya da bırakmak istemediği parmak izleri için olsa parmakları da örtülü olurdu. Belki de tarzına eşlik eden bir parçaydı. Bileğinin bir kısmına kadar uzanıyordu ve saati üstünden takılıydı. Bisiklet yaka üstünden sadece zinciri gözüken kolyesi dışında başka aksesuara da sahip gibi görünmüyordu.
"Gerçeğin çiplere gelen bir sabah güncellemesiyle değiştirilebildiği bir ülkenin Korgenerali olarak oldukça iddialı ve asılsız bir cümle."
Kapı mekanik bir sesle açılırken "Sen bu konu hakkında ne düşünüyorsun Emirhan Sarfun?" diye sorduğunda gözleri hala üstümdeydi. Tepkimi gizleme gayretiyle bakışlarını kapıdan içeriye çevirdim. Oda, kademeyle yükselen bir ses ve teknolojik cızıltı eşliğinde aşamalı olarak aydınlandı ve Emir, uzun odanın dibinde, daha önce rastlaştıklarıma kıyasla küçük kalan bir nöral bağlama sandalyesinde oturuyordu. Kol ve ayak bileklerinden sandalyeye sabitlenmişken vücudundan bir makineye uzanan kablolar vardı. Gözlerim, yalan makinesinde gezindi. Geliştirilmiş çiplerin ardından DGK'nın rafa kaldırdığı bir işlemdi çünkü çipler sayesinde yanıltıcı olmayan sonuçlar elde edilebiliyordu. Aslan ise, DGK'nın haberdar olabileceği cihazlar yerine, bir sır gibi aramızda kalabilecek bir makine ile kim bilir neyi sorgulayacaktı.
Gözlerim Emir'de gezindi. Aslan'ın yıpratmış olmasını beklerdim ama en son aldığı darbelerin izleri bile görünmüyordu. İyileşmesini hızlandıran bir DGK sağlık işlemine girmişti. Bu sebeple darbeyi aldığı gün sol gözünü kapatan göz kapağının şişliği gitmiş, kanlı gözü iyileşmiş, morluğunun dönüştüğü sarılık dahi geçmişti. DGK burada geçmişi, geleceği ve gerçeği değiştirebildiği gibi zaman akışıyla dahi oynayabiliyordu. Normalde iyileşmesi haftalar, belki de aylar sürerdi.
"Önden buyur bebeğim."
Gösterdiği eline çarparak odaya girdim. Emir güven vermek ister gibi gözlerini yavaşça kapatıp açtıktan sonra bakışlarını kapıyı kapatıp ardımdan gelen Aslan'a çevirdi. Aslan'ı, "Akşam beyaz et mi yoksa kırmızı et mi yesem, diye düşünüyorum. Başka sorun var mı Demir Aslan Varnalı?" diye cevapladı.
"Şimdiden düşünerek kendini yorma. Belki de akşama ölmüş olursun."
"Planlarımı 'ya ölürsem?' diye değil, 'ya yaşarsam?' diye yaparım ama önerin için sağ ol Korgeneral."
Ölürse düşündüğüne pişman olmazdı ama yaşarsa, düşünmediğine pişman olurdu. Aslan sırıtarak "İhtimaller, ihtimaller... Risk almayı severim ama ihtimalleri en aza indirmekte fayda var." dedikten sonra gözlerini bana çevirdi. "Yalanlara ayıracak vaktim yok."
Ne yapacağını anlamıştım. Emir'in gerçekten zaafım olup olmadığını anlamaya çalışacaktı. Bunu da DGK'nın gözünün önünde yapmak istemiyordu. "Oyunumu kurmadan piyonlarımın yerlerinden ve yapabildiklerinden emin olmam gerek." diyerek yalan makinesine yaklaştı. Beni dahi bir piyonu olarak görmesine gözlerimi devirdim ve yeniden Emir'e baktım. Emir de Aslan'ın niyetini çözmüş olsa gerek biraz sonra üstünde kullanılacak makineye dönüp bakmıyordu. Gözleri benim üstümdeyken geri durmayacağını anlamıştım. Yalan makinesi, yanıltabilecek beden ve zihinleri zayıflatabilmek için yükseldikçe eziyete dönüşen bir elektrik akımı iletirdi. Acı, çoğu maskeyi düşürürdü. Bazı maskeler ise yana yana takılırdı ve hiçbiri onları taşımak kadar can yakıcı olmadığı için başka bir acıya yenilmezdi.
Makineden cızırtılı bir ses çıkmaya başladığında Emir gözlerini bile kırpmadı. İdmanlarımız sırasında çok daha fazlasına maruz kalmıştı, hemen koy verecek bir adam değildi. Aslan ise, bununla yetinecek bir adam değildi. Bu sadece başlangıçtı.
Aslan'ın eli iletilen akımı yükselten tuşun üstündeyken gözleri bana döndüğünde ben de Emir'den alıp Aslan'a baktım. "Sürprizimi beğendin mi?"
"Hala sabahki çöpün daha heyecanlı olduğunu düşünüyorum."
"Doğru. Bedeni defalarca kez kanla yıkanmış bir kadını heyecanlandırmak için daha fazlası gerekir." dedikten sonra cebinden bir bıçak çıkartarak Emir'in önüne geçti. Gözleri hala omzunun üstünden bana bakıyordu. "Biraz kana ihtiyacımız var."
Yüzümdeki ifadeyi korudum. Emir'in zarar görmesini istemezdim ama buna alışarak büyümüştük. Gerektiğinde onu vurduğum gibi, şimdi de canının yanmasını izleyebilirdim. Yüzümden istediğini alamadığı için Emir'e doğru baktı. Bıçağı henüz kesmeden Emir'in yanağında gezdirirken "Kurallar basit. Ben soracağım, sen cevaplayacaksın Emir piçi." dedi.
Emir, "Bu kadar teferruata gerek yoktu Varnalı. Zaten cevaplardım." dediğinde Aslan Emir'in tenini kesmeye başladı. Emir'in canını sıkan tek şeyin dış görünüşünün bozulduğu olduğuna emindim. Kolları çözülünce de yalan makinesinin elektrik akımını kapatmadan önce bozulmuş saçlarını düzeltirdi.
Emir için 'Varnalı' demek, var olan tüm küfürlerden daha ağır bir hakaretti. Ona bakınca bir haini görmeyen Aslan'ın bunu anlama imkânı yoktu. Yakında ben de bir Varnalı olacaktım ama bir kere bile olsun böyle seslenmeyeceğine emindim.
"İmre ile aranızda bir şey geçti mi?"
Emir es vermeden cevapladı. "Evet."
Aslan ve benim gözlerimiz cihaza döndü. Makine bu cümlenin doğruluğuna onay verdiğinde Aslan inanmamış gibi gülse de bıçağı daha sıkı tuttu. Emir gibi bir askerin bu kadar kolay şartlarda yalan makinesine teslim olmayacağı şüphesizdi. Bu yüzden "Şartları biraz zorlaştıralım." derken sağ eliyle makineye uzandı ve voltu yükseltti.
Emir, "Salata da yiyebilirim aslında." dediğinde Aslan bıçağı Emir'in omzuna batırdı. Emir'in gözleri omzuna dönerken "DGK üniformasına zarar veriyorsun." diye sızlandı.
Aslan, "İmre ile aranızda bir şey geçti mi?" diye sorduğunda Emir gözlerini yeniden Aslan'a çevirdi. Dudakları kıvrılırken "Evet." dedi.
Henüz açıkça sormuyordu. Muhtemelen dile getirmek istemiyordu. Aslan'ın gözleri bana döndüğünde "Makine ben değilim." dedim ve çenemin ucuyla bu söylediğine de onay veren makineyi gösterdim. "Ama istiyorsan cevabı ben de sana söyleyebilirim."
Aslan bir savaş alanında silahlarımızı birbirimize doğrultuyormuşuz gibi bakıyordu. Nitekim, öyleydi. Eli tetikte, ateş etmek istiyor gibiydi ama ben çoktan ateş etmiştim ve yaralıydı. Aslan burnundan nefesini üfleyerek bıçağı Emir'in omzundan çekti ve kan yere damlarken uzanıp voltu arttırdı. Azar azar arttırmadığı için Emir'in canı artık bir hayli acıyor olmalıydı. Çenesi ve vücudu kasılmıştı, göz bebekleri büyümüş, vücudu titremeye başlamıştı ama Aslan, "İmre'yle aranızda bir şey geçti mi?" diye sorduğunda tekrar "Evet." dedi.
Aslan yumruğunu Emir'e geçirdi. Emir'in başı sağına doğru savruldu. Ağzının içinde biriken kanı tükürdükten sonra başını doğrultup voltu yükselten Aslan'a baktı. "Cevap değişmeyecek Varnalı."
Aslan bıçağı Emir'in bacağına sapladıktan sonra boğazını sıkarak "İmre'yle yattınız mı?" diye sordu. Dişleri arasından konuşuyordu. Emir boğuk sesiyle "Evet." dedi. Aslan'a müdahale etmek istiyordum. Öfkesine kapılıp Emir'i öldürebilecekmiş gibi görünüyordu. Müdahale edersem ve zarar görmeye başlarsam sandalyeye bağlı Emir'i zora sokmuş olurdum. Hislerine benim kadar mani olamayabilirdi ve yalan makinesine bağlı birinin daha fazla zorluğa ihtiyacı yoktu.
Aslan bir yumruk indirdi. Ve bir yumruk daha. Emir'in savrulan başını boynundan tutup yeniden doğrulttu ve kulağımda yankılanan bir yumruk daha indirdi. Eğer öldüreceğine emin olursam müdahale etmek dışında bir çarem kalmayacaktı. Sonra da bu odadan kaç ölü çıkardı, bilemiyordum.
"Hep fırsatını kovalıyordun değil mi orospu çocuğu?" dedikten sonra bir yumruk daha salladı. Emir'in yüzünden kanlar akarken "Hep sevgilimde gözün vardı, öyle mi?" dedikten sonra mümkünmüş gibi bağırışı yükseldi. "Bir gün bile olsun arkadaş olamadın lan, değil mi?" dedikten sonra tekrar vurdu. Sesi yumruklarını bastırıyordu.
"Öldürmeye mi çalışıyorsun?" diyerek onlara yakınlaşıp Aslan'ın kolunu tuttuğumda ateş değmiş gibi kolunu çekti ve bana bakmadan Emir'e "Cevap ver!" diye bağırdı. "Hep onu istiyordun değil mi? O benimken bile? Ha siktiğimin yavşağı? Cevap ver!"
Emir'ın vücudu aldığı darbeler ve elektrik yüzünden titrerken "Evet." dediğinde makine yeniden doğruladı. Aslan bir an silahına yönelecek gibi oldu ama sonra Emir'in bacağına sapladığı bıçağı tutup çıkardı. Kalbine ya da boynuna saplamasından endişe ederek kolunu tuttuğumda bir anda beni kolunun altına aldı ve kolunu boynuma dolayıp sırtımı göğsüne yaslayarak vücutlarımızı adeta bir bütün haline getirdi. Elim boynumu saran kolunu bırakıp belindeki silaha giderken bacaklarımla da kurtulmaya çalıştım ama başlattığım savaş, "Engel olursan onu gözümü kırpmadan öldürürüm." demesiyle sonlandı. Elim belinden uzaklaşsa da tetikte kaldı. Emir gözlerini benimle Aslan arasında gezdiriyordu. Ben de güven vermek isteyerek gözlerimi kapatıp açtım ama bedeni bir hayli yorgunken zihnini ne kadar sağlam tutabilirdi, bilmiyordum.
Bıçağın keskin ucunu boynumda hissettim. Aslan'ın sesini de kulağımın hemen ardında. Başını başıma yaslamıştı. Bir hayli temas içerisinde olan vücutlarımızda rahatsız olduğum şey bıçak değil, bıçağı tutandı.
Emir'e "Sana inanmıyorum." diye tısladı. "Öyle bir orospu çocuğu olamayacağına değil, İmre'nin seninle sevişeceğine inanmıyorum."
İkimize de ihanet edip gittikten sonra nasıl bir sadakat bekleyerek öfkeye bürünüyordu, hiç anlamıyordum. Evet, Aslan ile ben sevgiliydik, Emir ise yakın arkadaşımızdı ve neredeyse hep birlikteydik ama Aslan ne ölmüş, ne de kaçırılmıştı. Aslan ihanet etmişti ve ihaneti tüm sadakat zincirlerini kırmıştı.
"Belli ki zarar görmek umurunda değil. Peki, İmre'nin zarar görmesi?"
Emir'e 'hayır' der gibi baktım. Kaşlarım hafifçe kalkıp inmişti. Aldığı darbeler ve hala süren elektrik akımı yüzünden nefesleri sıktı. Başı omzundan yıkılmak üzereymiş gibi sallanıyordu. Gözleri bir yüzümde, bir de boynumdaki bıçakta geziniyordu. Aslan henüz batırmış ya da kesmiş değildi ama bıçağın soğuk keskinliğini derimde hissedebiliyordum.
"Şimdi tekrar deneyelim."
Emir dudaklarındaki kanı yaladıktan sonra konuşacak gibi oldu ama ne diyeceğini bilemedi. Aslan'ın dudaklarını saçımın üstünde hissettiğimde gözlerim bir an sımsıkı kapanır gibi oldu. Yüzüm buruşmuş, vücudum mümkünmüş gibi biraz daha kasılmıştı. Zamanında sarmaş dolaş uyurken saçlarımı öpen dudaklarının varlığı şimdi eziyetti. Piranalarla dolu bir havuza girmeyi yeğlerdim. Aslan da Emir'i rahatsız etmek için yapıyor olmalıydı ama Emir'in, Aslan bana temas ediyor diye rahatsız olacak hali yoktu. Benim rahatsız olduğumu görerek rahatsız olabilirdi, buna da teslim olmamalıydı. Boynumdaki bıçağın varlığı da yeterince tehdit oluşturmuyordu. Henüz kesmeye başlamamıştı. Eziyetlere karşı Emir'den daha dirençliydim.
"İmre'den hoşlanıyorum."
Beni saran Aslan'ın vücudunun kasıldığını, dudaklarının saçlarımdan eksildiğini hissettim. Hoşlanmak, arzulamak, Varna'da zevkle ilişkili olduğundan yüksek rütbelilerden alınmamış duygulardı. Böyle ifade etmesi, sadakatine gölge düşürmezdi. Gözlerim de eş zamanlı aralanırken yalan makinesinin onay veren sesi yükseldi. Emir'le göz göze geldiğimizde Aslan sormadan Emir anlatmaya devam etti. "Hep hoşlandım."
Aslan öfkeyle soludu, kulağımın arkasında hem duydum hem de tenimde hissettim. Kasılmış vücuduna rağmen boynumu saran kolu sıkı değildi. Emir'in daha büyük bir adım beklemeden konuşmaya başlaması, Aslan'ın olası eziyetlerinin önüne geçmişti. Emir'i uyararak baktım ama makineden yine onay veren ses yükseldi. Gözlerim şüpheyle kısıldı. Bu haline rağmen makineyi mi yanıltabiliyordu yoksa...
Bunlar gerçek cevapları mıydı?
"O da benden hoşlanıyor artık."
Aslan'ın ardımdaki başı bana doğru döner gibi oldu. Burnu şakağıma değerken titrek bir nefes almıştı. Sanki bu sefer cevabı makineden değil, benden almak ister gibiydi. Sadece bakışlarıyla soruyordu ama dönüp ona bakmadım. Gözlerim makineye döndü. Bağlı olan Emir'di ama vereceği cevabı merak ettim. Yeniden onay veren ses çıktığında gözlerim Emir'e döndü. Ondan hoşlandığımı mı düşünüyordu? Hala makineyi yanıltıyor olabilirdi. Aslan'ın sinirini bozacak cevaplar vermeye devam ediyordu.
Emir "Peki, seviştik mi?" diye sorduğunda Aslan'ın nefesini tuttuğunu duydum. Başı yeniden Emir'e dönmüştü. "Hayır, hiç sevişmedik." dediğinde Aslan biraz olsun gevşer gibi oldu ve nefesini titrekçe üfledi. Bıçağın ucu da boynumdan hafifçe uzaklaşmıştı. Emir'e kızar gibi baktım ama bu... Bu makineyi yanıltmayı bıraktığını mı gösterirdi? Aslan'ın seviştiğimizi düşünmesi işimize gelirdi ama artık dürüst mü yaklaşıyordu? Benden hoşlandığını söylemesinin yanı sıra, hep hoşlandığını da dile getirmişti. Aslan ile birlikteyken bile mi? Ya da... Niye ondan hoşlandığımı düşünüyordu ki? Belki de gözü kararmış ve bana zarar vermek üzere olan Aslan'ı öfkelendirmeyi bırakmak için sevişmediğimizi söylemişti.
"Ama çok sarmaş dolaş uyuduk."
Aslan, mümkünmüş gibi biraz öncekinden dahi daha fazla gerildi. Bu sevişmemizden bile daha büyük bir hazımsızlık yaratmış gibiydi. Emir'in dudakları da bunu fark etmiş gibi kıvrıldı. Tek bir bedenmişiz gibi, hemen ardıma yaslı Aslan'ın beden dilinden anladığım kadarıyla böyle yorumluyordum ama o yüz ifadelerini de görebiliyordu. Makine tekrar onay verdi. Zaten, yalan değildi. Aslan'ın gittiği ilk zamanlar çok kâbus görürdüm ve Emir yatıştırmak için hep yanımda olurdu. Hala kâbus görüyordum ama artık yatışmaya ihtiyaç duymuyordum. Oldukça eskimiş bir acıya karşı insan duyarsızlaşabiliyordu.
"Yani fiziksel bir boşlukta birbirimize çekilmedik."
Emir'in sesi güçsüz olsa da söyledikleri güçlüydü. Artık gözleri sadece Aslan'ın üstündeydi. Aslan'ın bir anda silahını çekmesine karşı beline yönelecek ellerim tetikteydi. "Duygusal bir yakınlaşma yaşadık."
Aslan hareketlendiğinde ellerim beline gidecek gibi oldu ama beni bıraktı. Elindeki bıçak yere düşerken bir adım geriledi. Bedenim ona dönerken gözleri boynuma döndü. Bir anlığına boynuma baktıktan sonra gözlerime çıkardı yeşillerini. Bana ihanete uğramış gibi baktı. Kızgın değildi. Gözlerini parlatan şey alevler değildi. Her ne ise bir saniyede dağıldı ve ardına dönüp kapıya doğru ilerlemeye başladı. Bir süredir gergin olduğum için düzensiz nefesler alıp verirken gidişini izledim. Kapıdan çıkmadan önce dönüp bize bakmadan "Bir zaafın olmasına sevindim Aşiyan." dedi.
"Artık seni tam da oradan vurabilirim." dedikten sonra kapıdan çıktı ve göz ucuyla bile bakmadan kapattı. Birkaç saniye kapanmış kapıya baktıktan sonra Aslan'a "Hasta..." diye söylenerek Emir'e döndüm ve daha fazla vakit kaybetmeden yalan makinesine yöneldim. Kapattıktan sonra nöral sandalyenin güvenlik kilidini kapattım ve bedeni öne savrulacak gibi olan Emir'i hızla tuttum. Önünde dizlerimi kırarak alçalırken Emir de sandalyenin kol kısımlarına tutunarak dengesini korudu. Sırtını ardına yaslayıp başını sandalyeden geriye attı ve gözlerini sımsıkı yumdu. Yüzü buruşurken dudaklarından rahatlayan bir inleme çıktı. Gözlerim bıçak yaralarında gezinirken "Doktora görünmelisin." dedim. Bir süre cevap veremeden hareketsiz kaldı ve nefes alış verişleri düzene girer gibi olduğunda başını doğrulttu. Gözleri aralandığında göz göze geldik. Yerden doğrulduğum sırada "İyi misin?" diye sordum.
Emir kanın kuruduğu dudağını yalayıp yavaşça başını onaylar şekilde salladı ve beklediğim gibi saçlarını düzeltti. "Yaşadığım eziyetler arasında ilk beşe bile girmez."
Yamuk bir şekilde sırıtırken "Bu işte iyisin." diyerek yalan makinesini gösterdim. Şimdi bana bağlı olsa bunu sorarken kalp atışlarımın hızlandığını Emir de görebilecekti çünkü sormuyor, ağzını arıyordum. O da fark ederek "Yalan değildi." dedi. Dudaklarım birkaç kez aralanıp kapandıktan sonra alayla gülüp "Senden hoşlandığımı mı düşünüyorsun?" diye sordum. Benden hoşlanıyor musun, diye sormayacaktım. Öyleyse bile üstüne konuşabileceğim bir konu değildi. Benim böyle şeylere zamanım yoktu ama o nasıl zamanım varmış da ben de duygu beslemişim gibi düşünebilmişti?
"Düşünmüyorum." dediğinde rahatlar gibi oldum. Neden bu konuda kendi düşüncelerime başvurmadan Emir'in cevaplarına güveniyordum, hiç bilmiyordum. "Biliyorum." dediğinde kollarım göğsümde birleşirken derin bir nefes alıp verdim. Artık sırıtmıyor olmalıydım.
Çenesinin ucuyla kalbimi gösterdi. "İçine attığın duygulardan biri de bu."
Başını hafifçe iki yana sallarken yaralı ve bir hayli yorgun olduğu için pürüzlü, boğuk sesiyle "Bana yakınlaşmana yetmez elbette..." dediğinde en azından bunun farkında olduğu için memnundum. "Ama..." dediğinde rahatlamamı tekrar elimden almıştı. İç çekip burukça gülümsedi. "Beni mutlu etmeye yetiyor."
"Saçmalıyorsun Sarfun." diyerek ardıma döndüm ve kapıya yöneldim. "Kendine gel ve kalk. Yoksa çipini alırım ve kapıları tek başıma geçerim. Sen de Aslan'ın dönüp seni çıkarmasını beklerken ne et ne de salata yiyebilirsin."
"Bir keresinde..." dediğinde kapının önünde duraksadım. Kalkmaya çalışıyor olsa gerek ara ara zorlanır gibi nefes verip inliyordu. Dönüp yardım etmek istedim ama söyledikleri canımı sıkmıştı. "... 'kazanacağız çünkü sonsuza kadar gerçekleri örtmeye DGK'nın toprağı bile yetmez' demiştin."
Sinirle "Ve, ee?" diye sorduğumda adımlamaya başladı. Yavaşça ona doğru döndüm ve yaralanan bacağı yüzünden topalladığını gördüm. Nefesimi üfleyerek ona yaklaştım. Kolunu sertçe tutup kaldırsam da omzumdan atıp kolunun altına girdiğimde ona zarar vermekten çok yardım etmek istediğim ortaya çıkıyordu. Diğer elim de beline dolandığında gözleri üstümdeydi. Başımı ona çevirdim ve yüzlerimizin gereksiz bir yakınlık içerisinde olduğunu gördüğüm için başımı hafifçe geri çektim.
"Sen de örtemezsin."
Dişlerimin arasından "Emir..." dediğimde dudakları kıvrılırken yavaşça kaşları kalktı. "Elektrik yemeyi özlemediysen sus da gidelim."
"Peki, Buzlar Komutanı." dedikten sonra tek gözü kısıldı ve benden korkarmış gibi bir yüz ifadesi olsa da "Ama son bir şey." diye üsteledi. Üflesem de reddetmediğim için yeniden sırıttı ve "Buzlar da erir." dedi.
"Yok, sen çok darbe almışsın. Beyin kanaması falan geçirmene bağlıyorum bu söylediklerini." diyerek onu kapıya doğru çekiştirdim. Adımları sendelese de ağırlığını çok üstüme vermemeye çalışıyordu. Yine de dengede kalmasına yardımcı olabilerek vardığımız kapıyı açtım. Aslan'ın şimdilik bizimle işi bitmiş olsa gerek üstümüze kilitlememişti. Göreceğini görmüş, merak ettiğini öğrenmişti. Sevişmediğimizi duysa da giderken zafer kazanmış gibi bakmamıştı. Henüz bitmemiş bir savaşta kayıplar vermiş gibi bakmıştı, bir anlığına. Sonra ise sırtını dönüp gitmişti. Gidişine yabancı değildim nasıl olsa. Yüz ifadeleri ve bakışları da, kafa karıştırıcıydı. Neyi, neden yaptığını anlayamadığım anlar yaşıyordum. Emir'in son söylediklerinden sonra öfkeden kudurmasını, bir o kadar daha yumruk atmasını, silahına sarılmasını beklerdim ama çekip gitmişti.
Emir tekrar konuşmaya başladığında "Sinirimi bozacak bir şey daha söylersen seni bayıltıp bacaklarından sürükleyerek götürürüm." dediğim için sesini temizledi ve konuyu değiştirdi. "Şerefsiz yakışıklığımı kıskanıyor herhalde. Her seferinde yüzümü hedef alıyor."
Önceden olsa Aslan'ın birinin yakışıklılığını kıskanmaya ihtiyacı olmadığını düşünürdüm ama insanın nefreti, gözlerine bile sıçrayabiliyordu. Aslan hala güzel görünüyordu ama o güzellik saniyeler içerisinde nefretimle gölgeleniyordu. Emir'in yakışıklılığını değil ama bir şeyleri kıskandığı kesindi.
DGK'nın mükemmelliğiyle övündüğü celladı, kusurluydu. Kusuru ise bana karşı duyduğu takıntıydı. Aslan 'seni tam da oradan vurabilirim' demişti. Bu bir rus ruletiydi ve onun altıpatında mermi yoktu.
**
Yatağın üstündeki beyaz elbiseye bakarken Batı Varna 3. Mıntıka üssünün ana binasında ve dokuzuncu katta olan bir hazırlık odasındaydım. Bu katın şimdi bulunduğum bölümü tamamıyla Demir Aslan Varnalı'ya aitti. Korgeneral katında, onun odalarından birindeydim. Evlendikten sonra da bu odada kalmayı isterdim ama Aslan'ın gözünün önünden ayırmayacağını biliyordum. Henüz içini görmesem de Aslan'ın odasının geniş, ihtişamlı ve korunaklı kapısını görmüştüm. Muhtemelen bizzat odasına bile açılmıyordu, güvenlik dolu bir koridordan daha geçilmesi gerektiğini tahmin ediyordum. Ardında bir odadan daha fazlası olmalıydı çünkü bu kat, çift kat yüksekliğindeydi.
Özel hizmetle mükellef personeller üstümdeki bornozu çıkartırken ellerini ittirip bizzat yapmak istiyordum ama bir DGK rütbelisi gibi hiyerarşiye uyum sağlamak bir yana, sömürmem gerekliydi. Rütbem henüz belli değildi, belki törende, belki törenin ardından belli olurdu ama Korgeneral karısına düşük rütbe vermeyecekleri şüphesizdi. Yanı sıra, beni sadece direnenlerin başkaldıran boynunu kırmak için bir sembol olarak görmüyor, zihnimi de kullanmak istiyorlardı. Herhangi bir rütbeden daha fazlasını vereceklerdi.
Sadece iç çamaşırlarımla kaldığımda onlar beyaz elbiseye yönelirken ben boy aynasına döndüm. Dijital boy aynasında elbisenin üstümde nasıl görüneceği çoktan yansıtılmıştı ama bu sanal dünyada gerçekliğe ihtiyaç duyarak elimi, ekranı geçer gibi havada savurdum ve sadece gerçek yansımayı göstermeye başladı. Sütyenimi de vücudumdan çıkarttılar ve beyaz saten elbiseyi giyinmemi sağladılar. Gelinliğin üst kısmı derin, V formunda bir dekolteye sahipti. Omuzlardan başlayan keskin çizgiler, belime kadar uzanıyordu. Bel kısmında beyaz satenin içine işlenmiş mavi bir şerit vardı, ışığa yakalandıkça rengi parlıyordu. Sırt kısmında kuyruk sokumuma kadar tenime çarpan havayı hissediyordum. Bel hizamda ince saten bağlarla tutturulmuştu. Uyluğuma kadar çıkan, tek bir kesikle elbisenin dikliğini bozmadan akan bir çizgiyle yırtmaç, kumaşın tenimi örtmeye yetmediği bir başka detaydı. Sadece yüzüme değil, vücuduma da makyaj yapılmıştı çünkü DGK kusursuzdu. Onu temsil edenler de kusursuz olmalıydı. Yaralarım ve dövmelerim böylelikle kapanmıştı. Saçıma, tenimi kapatmak istemeyerek sıkı bir topuz şeklini vermişlerdi. DGK'nın beyazları içerisinde, onların istediği gibi görünüyordum. Kimdir bilinmez bir Sadakat kargasının benim için uygun gördüğü makyaj ve saç yapılmış, bu elbise giydirilmişti. Kendimi ilk defa böyle görüyordum ve midem bulanmıştı. Gururla taşıdığım yaralar görünmese de yerlerini ezbere biliyordum ama gözlerim yanıldıkça rahatsızlık hissi yaşıyordum. Yüzümü bugüne kadar kan, toprak, is süslemişti ama şimdi onlar gibi parlıyordum. Dövüşürken mani olmaması adına örmek dışında zahmet göstermediğim saçlarımda şimdi elmas parıltılar geziyordu. Halkın görse taş sanacağı, midesine gönderemeyeceği için değersiz göreceği mücevherlerle burada kendilerini süslüyorlardı. Boynumu sarıp da göğüslerimin arasından ince şeritle akan bir suymuş gibi görünen pırlantalar da tenime değdikçe öğürme isteği oluşturuyordu. Bileklerimdeki mücevherlere aynı sembol işlenmişti. Mavi bir gözü çevreleyen sarmal. Bugün herkes bu görüntüyü memnuniyetle izleyecek olmalıydı, ben ise bu maskeyi taşımaktan şimdiden iğrenmiştim. Kusursuzluk, midemi bulandırıyordu. Kusur, insanlar içindi ve onlar gibi insanlıktan uzaklaşmak istemiyordum.
Kapı açıldığında kimin geldiğini anlamak için dönüp bakmama gerek yordu. Personellerin saygıyla eğilirken kopmak üzere olan başları da yeterince cevabı veriyordu.
"Müstakbel eşim, hazır mı?"
Sözcüleri konuştu. Burada hiyerarşinin her basamağının sözcüsü vardı. DGK, herkesin konuşabilmesine katlanamıyor olmalıydı. "Hazır Korgeneralim."
Aynanın yansımasında, hemen ardımdan yaklaşan Aslan'ı gördüm. Gözleri üstümdeyken personellere başıyla işaret verdi. Gerginliği bir koku gibi odaya dağılmıştı. Personeller tekrar saygıyla selam verip gözden kaybolmaya başladıklarında Aslan da ardıma varmıştı. Heybeti, vücudumun onu örtememesini sağlarken gözleri ise varlığımı yok etmek isteyeceğim kadar aynadaki yansımamda geziyordu. Bana öfkeli olmakla, beni öfkelendirmek arasında seçimini yapmış, bana sulanmak üzere olmalıydı ki kaşları gevşemiş, dilini kemirmeyi bırakmıştı. Lacivert üniformasının yakaları çenesine doğru kalkmış, gümüş mavi çizgiler uzun ceketi boyunca düğmelerinin yanından işlemelerle iniyordu. Tokalı kemerinde ve ceketinin sağ göğüs kısmında DGK'nın sembolü işlenmişti. İşlemeler arttıkça ve ceket uzadıkça rütbe yükselirdi, Aslan'ın rütbesi de bir hayli yüksekti. Geldiğimden beridir onu üniformasız görsem de, ekranlardan gördüğüm bu haline de alışıktım. Seneler içerisinde rütbesiyle birlikte üniforması da değişmişti. Kurucu Konsey ve Varna genelinden yetkili kimselerin teşrifi onu dağınık saçını düzeltmeye ikna etmiş olmalıydı. Koyu kumral ve uzadıkça dalgaları belirginleşen saçlarını sağına yaslamıştı. Bir saç teli dahi isyan ederek havalanmıyordu. Önleri, traşlı yanlarına kıyasla daha uzundu.
"Dünyanın en güzel kadınıyla evleniyorum." dediğinde bakışlarım gözlerine döndü. Leyla Serim, denilen kadına benden daha güzel olduğunu söylemişti. Ne zaman işine ne gelirse, onu söylüyordu. Gözaltları mor görünüyordu ama yöneticilerin önüne çıkmadan ya makyaj ile ya da serum ile örtecek olmalıydı. Gözleri üstümdeyken ve vücudu hemen ardımdayken yavaşça çıplak sol omzuma doğru eğilmeye başladı. Dudakları tenime değmeden omzumu, ardından da vücudumu kaçırdım ve ona döndüm. İç çeker gibi derin bir nefes alıp verdi ve gözleri gözlerimde gezindi.
"O kadın senden nefret ediyor." diye hatırlattım. Bana temas edip durmayı bırakmalıydı. Onu öldürmek şu an işime yaramıyordu ama şansını da zorlamamalıydı.
Yamuk bir gülümseme eşliğinde "Bu, güzelliğini azaltmıyor." dedi.
Gözleri gerçekten beni güzel görüyorsa, yüzümü bıçaklayabilirdim. Sıkkın bir nefes alıp verdim ve beğeniyle bakan gözlerine karşı işaret parmağımı salladım. "Bu evlilik kafanı karıştırmasın. Bana dokunmaya çalışırsan senin canını alırım."
Gözleri birkaç saniye gözlerimde gezindi. Sonra söylenir gibi kaşlarını kaldırıp gözlerini kaçırırken sessizce güldü. "Dokunduğum yeterince kadın var." dedikten sonra başını sağ omzuna hafifçe eğerek tekrar bana baktı. Gözleri kısılıp açılırken "Gerekmedikçe sana dokunmam." diye ekledi.
Bir adımla yakınlaşırken dişlerimin arasından "Gerekmesin." dedim. O da başını yeniden düzeltmişti.
Geriye doğru adımlamadığı için daha fazla üstüne gitmedim. "DGK bizi evli bilecek. Dokunmam gerekince, dokunacağım." dediği için elim hareketlendi ama bileğimden tutarak darbeme engel oldu. "Sınır aşmayacağım."
"Şu an bile sınırı aşıyorsun." diyerek bileğime baktım. Geri çekmeye çalışırsam daha fazla kendisine çekecekti ve bazen hareketsiz kalmak daha güvenliydi. Parmaklarını yavaşça bileğimden kaldırdı. Teması tamamen kesildiğinde "O zaman gerektirme." dedi. "Yoksa ben de sana dokunacağıma, ateşi kucaklarım."
DGK'nın gözünün üstümüzde olduğu zamanlarda, en önemlisi de bu törende, küçük temaslarda bulunabileceğinden bahsediyor olmalıydı. Aşmayacağını iddia ettiği sınır onun gözünde nereden başlıyordu, bilmiyordum ama yatak odasını sınır üstü kabul ettiği ortadaydı. Bir de onu öldürmek zorunda kalmayacağım için memnun kalarak kolumu yeniden yanıma indirdim.
Alayla sırıtıp "Ne oldu? Öğrendiklerin ağır mı geldi?" diye sordum. Sulu şakalar yapıp duruyordu, buraya geldiğimden beridir fazlasıyla temas etmişti, şimdi dokunmak istemediğini mi iddia ediyordu? Fikri mi değişmişti, tavrı mı bilmiyordum ama yüzüne pek de alay bulaştırmıyordu.
"Seninle işim bittiğinde seni öldürmeden hemen önce onun ölümünü izleteceğim."
Rahatsız hissetsem de gülümsedim. "Çok ağır gelmiş."
Tehditkâr bir gülümsemeyle eli ceketinin iç cebine yöneldiğinde namlunun ucunda kalmaya hazırdım ama mavi renk, kadife bir kutu çıkardı. Kutuyu bana doğru açtığında gözlerinin üstümde olduğunu biliyordum. Hareketlenmek isteyen kaşlarıma mani oldum.
"Bunu takmam."
"Takacaksın." dediğinde gözlerimi kolyeden alıp Aslan'a çevirdim. Aynısı olmayabilirdi çünkü bu kolyenin o soğuk sularda akıp gittiğine neredeyse emindim. Aynısı olmasa da sinirimi bozacak kadar benzerdi. Bir zamanlar boynumda varlığını hissetmeye ihtiyaç duyarak taşırdım. Şimdi gözlerimin bile görmemesine ihtiyacım vardı. Yuvasından kanatlanan bir kuş.
Kanatlanmış olsa da, yuvasıyla hala bağlantısı kesilmemişti ve ne olursa olsun oraya dönecekmiş gibi hissettiriyordu. Yıllar önce boynuma takarken de öyle söylemişti. 'Aşiyan, dünyanın neresine uçarsam uçayım, sana varacağım. Ben sadece senin için kanat çırpmayı öğrendim. Ben yolumu kaybetmem ama sen de bu kolyeyi kaybetme. Kaybetme ki yuvamın da hep beni beklediğini göreyim.'
Anılarımın her detayıyla sürekli tekrar eden kayıt altına alınmış eziyetler olması, sadece cümlelerinin değil, sesinin de kulağımda yankılanması benim için bir türlü ölmemekten bile daha büyük olan lanetti.
"Takmayacağım."
"Burada değil zaten güzelim." dedikten sonra kutuyu kapatıp tekrar iç cebine koydu. Orada ilgi çekici bir tepki vermemem için önden göstermiş olmalıydı. "Konsey'in önünde takacaksın."
Böylelikle takmamazlık edemeyecektim. Çenem kasıldı. Kuyruğuna bastığım gibi, o da benimkisine uzanıyordu. "O yuva dağıldı Aslan. Sen de bunu çok iyi biliyorsun."
Aslan "Çünkü ben dağıttım." dediğinde yavaşça başımı onaylar şekilde salladım. Seslerimiz gergin dudaklarımızdan kısık çıkarken gözlerimiz bağırıp çağırıyordu.
"Niyetin beni rahatsız etmekse, DGK'nın renkleri yeterince tenimi yakıyor."
Başını yavaşça iki yana salladı. "O enkazı görmek istiyorum." dediğinde kaşlarım kalktı. Önce yuvam demiş, sonra enkaza çevirmişti. Şimdi de geri dönmek için yuvasına değil, yeterince dağıttığından emin olabilmek için enkazına bakmak istiyordu. Birkaç saniyenin ardından yüzüne alayı çağırdı ve sırıttı. "Canını ne kadar yaktığımı boynunda da görmek istiyorum. Uyuduğunda, uyandığında, nefes aldığında ve verdiğinde. Her an orada görmek istiyorum."
"Uyuduğumda ve uyandığımda..." dedikten sonra hafifçe güldüm.
Aslan "Benim odamda, benim yatağımda." diye eklediğinde gülüşüm arttı. Gülüşümde alt dudağımı ısırdıkça çenem kasıldı ve parmak uçlarımda yükselip o iğrenç yeşillere yakından bakarken "Peki sen uyuduğunda ve uyandığında ne göreceksin biliyor musun?" diye sordum.
Gözleri dudaklarıma kayarken kaşları ilgiyle kalktı ve "Ne göreceğim?" diye kısık sesle sordu.
"Eğer bir gün bile 'senin' odanda, 'senin' yatağında ya da benim yanımda gözüne uyku girerse,..." dediğimde tekrar gözlerime baktı. "Ya seni öldürdüğüm için uyanamayacaksın ya da açık lavabo kapısının ardındaki küvetten akan kanları göreceksin."
Dilerse yanı başıma uzanabilirdi ama bu söylediğimden sonra gözlerine uyku giremeyeceğini düşünüyordum.
Yüzündeki sırıtış silinirken göz bebekleri büyüdü. Tekrar güldüm ve başımı deli gibi onaylar şekilde salladım. Yüzüne doğru "Tıpkı annen gibi." diye fısıldadım. "Takıksın ya bana." dedikten sonra sağ omzundan sertçe ittirdim. Hareket bile etmemesi gerekirdi, birkaç adım geriledi. Tekrar ittirdikçe üstüne yürüyordum. Alnında ve boynunda damarlar belirginleşmeye başlarken nefesleri de sıklaşmıştı. "Gerçekten o hasta zihninde hala senin olmamı istiyorsan, bileklerimden akan kanları göreceksin."
Kızaran yüzünü başka yöne çevirdiği gibi çenesinden tutup kendime çevirirken "Annene koşsan da yetişemediğin gibi bana da yetişemeyeceksin." dedim. Elimi tutup yüzünden uzaklaştırırken "Kes sesini artık." dedi.
"Kanım tıpkı annen gibi sulara karışmış olacak." dediğimde tuttuğu elimle beni kendisine çekti. Göğüslerimiz çarpışırken yüzüme doğru "Kes sesini, dedim!" diye bağırdı.
Gergin bir sırıtış eşliğinde "Bir gün bile." dedim dişlerimin arasından. "Bir gün bile o odada uyumaya kalkışırsan ya sen ölürsün ya da ben." dedikten sonra ben de yüzüne doğru "Anladın mı?" diye bağırdım.
Elimi beni de yakın olduğum bedeninden uzaklaştırmak ister gibi ittirerek bıraktı. Güçsüz olmalıydı ki bir adım geriletmekten fazlasını yapamamıştı. O nefesimi kesmek ister gibi boynuma o dikenli, zehirli anıyı takacaksa, ben de ona kâbuslarını yaşatırdım.
Elleri ensesine giderken bana sırtını döndü ve birkaç adım uzaklaştı. Cüsseli bedeninin hızlı nefes alış verişleriyle hareketli oluşunu ardından izlerken "Ve dünyanın en güzel kadınıyla değil, celladınla evleniyorsun." dedim.
Bana bakmadan kapıyı gösterdi. "Git, kapıda bekle beni."
Pürüzlü sesini duyunca alayla güldüm ama vücudumda gezinen gerginlik gülüşümü isterikleştiriyordu. "Tabii. Sen de burada biraz kendine gel." diyerek kapıya yöneldim. Ben henüz kapıdan çıkmadan gürültüler kulağıma ulaşmaya başladı. Elim kapının kulpundayken duraksadım ve duvara çarparak kırılan eşyaların ve camların sesini dinledim. Sinirle bağırışının ardından bir gürültü daha koptu. Gidip gitmediğimi dinleyemeyecek kadar öfkeye bürünmüştü. İsterik bir şekilde sırıtarak kapıyı açtım ve koridora çıktıktan sonra kapatıp sırtımı yasladım. Henüz hala o lanet kolye yokken, elimi boynuma götürdüm.
Bundan sonra o yeşillere kasırgadan başka hava yok, Demir Aslan Varnalı.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!