BÖLÜM 7 • Sadakat.
MAVİ UZAKLAR.
BÖLÜM 7.
SADAKAT
**
**
"Bazı kuşlar ters uçar ama kanatları hiç yorulmaz."
🌓✨
**
"Aylık sevişme hakkımı seninle kullanacağımı düşünmezdim."
Emir'in kapı kapanana kadar ifadesiz duran yüzü mekanik sesin duyulmasıyla birlikte yamuk bir sırıtışa dönerken yataktan kalktı. Henüz akıbetim belli olmadığından test sonrasında yatış ünitesi sekize geri gönderilmiştim. Aslan'ın siniri bozulmuş olsa gerek dönüş yolunda bana eşlik etmemişti. Görevlendirdiği askerlerle dönmüştüm ve o askerler de Tümgeneral Emirhan Sarfun'un emriyle beni buraya getirmişti. İşin aslı, Aslan'ın o alay dolu dudaklarını bıçak da açmamıştı. Biraz susması için önünde birileriyle sevişmem gerekiyorsa düzenli bir rutin haline getirebilirdim.
Yatış ünitesi sekizde hangi rütbede idari ya da askeri personellerin kaldığını bilmesem de odadaki ekrana yansıtılan rütbe imkânlarında boktan diğer imkânlarla birlikte ayda bir kere korunmasız seks şansı da mevcuttu. Şimdi ise Emir, bu seçeneği kullanarak görüşmemizi sağlıyordu. Normal şartlar altında bu kadar düşük rütbeli bir personelin cinsel hayatının da özel kabul edilebilir bir yanı olmadığından odada kamera mevcuttu ama DGK'nın deyişiyle 'seks aktivitesi'nin diğer tarafı rütbeli bir siyasi ve askeri yetkili olduğundan bir süreliğine mahremiyet sağlayabilmişti.
Emir "Herkese nail olmayacak bir şans seni buldu." diye alay ederken hâlihazırda küçük olan odada karşı karşıya gelmiştik bile. Dört duvar arasında sadece bir yatak, üzerinde aktivite heyecanını arttırabilecek iki sanal gerçeklik gözlüğü ve 'aktivite' öncesi ya da sonrası kullanılabilecek hijyen ürünleri mevcuttu.
"Ben o 'şansa'..." derken alayla kaşlarımı kaldırıp indirdim. "... biraz önce de eriştim."
Emir anlayamayarak baktığında hafifçe gülüp işaret parmağımı aramızda gezdirdim. Kendime saklamak istemediğim bir şeydi. O test, mıntıka yöneticilerinin dâhil olduğu diplomatik ya da keyfi herhangi bir toplantıda durumumu incelemek üzere izletilebilirdi. Emir görmeden önce bizzat söylemek istemiştim.
"Testte ikimizi kullandılar."
Emir'in anlamaya çalışırken kısılmış gözleri anlamaya başladığını gösterir şekilde gevşerken kaşları da hafifçe kalkmıştı. "Bir hassas nokta yakalamaya çalışıyorlar. Geçmişteki bağlar sebebiyle önce Aslan'ı sonra seni denediler. Onlara bir mermi vermeliydim."
Emir sormaktan çok anladığını belirterek "Mermi benim." dediğinde başımı onaylar şekilde salladım. "Beni sınarlarsa, seninle sınayacaklar."
Emir ellerini pantolonun ceplerine yerleştirirken bakışları duvarlarda gezinmeye başladı. O sessiz kalırken ben anlatmaya devam ettim. "Muhtemelen senden bana yakın durmanı isteyecekler. Bu da işimize gelir. Bana dair bir test oluşturacaklarsa..." dedikten sonra kaşlarım hafifçe çatılırken kolunu dürttüm. "Beni dinliyor musun?"
Emir'in gözleri kırpışarak bana dönerken dudakları hafifçe kıvrıldı. Bir elini cebinden çekip ensesine götürürken kaşları kalktı ve dudakları aralandıktan ancak birkaç saniye sonra konuşabildi. Tek gözü hafifçe kısılırken "Ne kadar ileri gittik?" diye sordu.
Baygın bir şekilde bakarken "Konumuz bu mu?" diye sordum. Elini ensesinden çekip tekrar cebine yerleştirirken hafifçe omuz silkti ve güldü. "Sanal da olsa benden bir parça oradaydı. Bunu bilmeye hakkım yok mu?"
Elimin tersiyle önümden çekilmesini sağlayıp yatağa doğru ilerledim. "Hak kelimesinin 'h'sinin bile olmadığı bir ülkedeyiz tatlım. Şansına küs." derken yatağa oturmuştum. Yorgun bir şekilde uzanırken bacaklarımı dizlerimden kırarak hafifçe karnıma çektim.
"İşine gelince bu düzenden yararlanıyorsun bakıyorum." derken yatağın başında dikilmek üzere yaklaşmıştı. Çenesinin ucuyla yanımı gösterip izin ister gibi baktığında yatakta hafifçe kaydım ve uzanan bedenimin yanına bana dönük bir şekilde oturdu.
Gözleri cevap bekler gibi ısrarla baktığı için bıkkın bir şekilde inleyip "Çok da ileri gitmedik." diye açıkladım. Bacaklarını zeminde ileri uzatırken bileklerini birbirine yasladı. Elleri de kalçasının iki yanından yatağa yaslıydı. Gözleri kısılırken "Sanal halimin performansını merak ettim. Verileri Aslan şerefsizi düzenlediyse bir hayli kötü bir performans ayarlamıştır." dedi.
"Umarım düşmanın ağzını ararken daha iyisindir." dediğimde güldü. Resmen ağzımı arayarak 'sanal' sevişmemizin nasıl geçtiğini soruyordu.
"Cevaplarsam konuya odaklanacak mısın?"
Hızla başını onaylar şekilde salladı. "Fena değildin." dediğimde yaramaz bir sırıtışla başını iki yana salladı. "O zaman gerçekçi bir deneyim yaşamamışsın. Yoksa daha memnun bir cevap..."
Yataktan doğrulup bir kolumu boynuna yaslarken diğer elimle kolundan tutup bir saniye içerisinde yatakta uzanan kişiyi o, tepesinden bakanı ise kendim kıldım. Boynuna baskıladığım kolum yüzünden başını hafifçe kaldırsa da zorlanmaktan çok keyif almış gibiydi. Önce boynuna dayadığım koluma, sonra gevşemiş örgülerimden yüzlerimiz arasında sarkan saçlarıma, çok kısa bir süreliğine yakınında duran dudaklarıma ve hemen ardından gözlerime baktı.
"Konuya odaklan artık Emirhan Sarfun."
Gözleri kabul eder gibi yavaşça kapanıp açıldı. "O sırıtıştan da kurtul." derken kolumu boynundan çektim ve ona doğru eğilmiş üst vücudumu doğrultarak kalçamı yatağa yasladım. Birkaç saniye es verdikten sonra yatakta doğrulup sırtını yatak başlığına yaslayarak oturdu. Saçlarını düzelttikten sonra gözlerini bana çevirdi ve alnına doğru kaldırdığı bir perde gibi elini çenesinin altına kadar indirirken yüzündeki sırıtışı yok etti. Dudaklarım kıvrılırken gözlerimi devirdim.
"Şimdi emrinize amadeyim Buzlar Komutanı. Tüm merakım giderildi."
Örgümü çözüp daha sıkı örmeye başladığım sırada "Beni denemek ve denetlemek istediklerinde seni kullanacak olmalılar. Bu da, eğer sadakat işlemini geçebilirsem burada olduğum süre zarfında daha rahat görüşüp daha güvende ilerleyeceğimizi gösterir." diye anlattıktan sonra örgümü bağlayıp ellerimi bacaklarıma yasladım. "Aslan, Rauf'un yerine Korgeneral Mira Zalim'in geçmesini destekleyecekmiş. Senin de Mira Zalim yerine Batı Varna 5. Mıntıka Korgeneralliğine yükselmene karar verilirse elimiz güçlenir."
"Aslan bu sevişmeyi izlediyse beni Doğu Varna'ya atamaları için çalışmalara başlamıştır." dedikten sonra yüzü buruştu. "En iyi ihtimalle tabii. İnfaz edilmem için uğraşıyor da olabilir."
"Senin dışında zaafımı bulamayacaklarına göre, Aslan boşuna çabalar. Seni yakınımda tutmak isteyecekler."
"Zaafın olmama şaşmamalı. Çocukluğumuzdan beri bana bir hayransın zaten."
Bakışıma karşı gücenmeliydi ama aksine alayı silinmedi ve keyifle sırıttı. İşaret parmağıyla yüzümü gösterip "Eminim ki Aslan gelmese, bana bir şans verirdin." dedi. Öyle olmasını dilerdim. Aslan'ın sadece ekranlardan tanıdığım acımasız bir DGK askeri olmasını, hiç ay ışığının altında gülümseyerek beni izleyen yeşillerini görmemiş olmayı... Karanlıkta gözlerini izlemek gece vakti ormanda gezinmek gibiydi. Sessiz ama gizemli, koskoca orman bana aitmiş gibi. Gibiydi gerçekten. Gün gelmişti, bana ait olmadığını öğrenmiştim. Geçmişi değiştiremeyeceğim için geleceği inşa ediyordum. Geçmişte yaşayan, bugününde ölürdü ve düşmanlarım yaşarken benim en azından yanımda onları da götürmeden ölmek gibi bir lüksüm yoktu. Onu bir DGK askeri olarak tanımamış olabilirdim ama DGK askeri olduğunu bilerek öldürecektim.
"Sanal gerçeklik gözlüğünde çok vakit harcıyor olmalısın. Gerçeklik algın körelmiş."
Alaylı bir üzgünlükle "Kırıcıydı." dediğinde güldüm. Hep özgüvenli, kadınları nasıl etkileyebileceğini bilen bir adamdı. DGK'ya katılana kadar bulunduğumuz mıntıkadaki çoğu kadın ya ondan, ya da Aslan'dan etkilenirdi. İkisi de gözde isyancılardandı. Yakışıklı, çevik, yetenekli ve muziplerdi. Dış görünüşleri bir hayli farklıydı. Emir, sarışındı. Burada 'DGK'nın döndüğü çarkın her bir dişi, bakan gözleri bile memnun kılacak kadar kusursuzdur' sloganının getirdiği 'dış görünüşü güzelleştirme politikaları'yla edindiği yeni görünüşte saçları platin rengindeydi. Sahadayken topladığını bilsem de siyasi kimliğiyle tozun düşmediği üniforması içerisindeyken saçları omuzlarına kadar uzanırdı. Gözleri, DGK'nın en sevdiği renkti. Yine de sevdiğim birinde gördüğüm mavi, o kadar da uzak gelmiyordu. Göz rengi, bir rütbeyi temsil etse neredeyse kurucuları işaret ederdi. Oldukça açık bir mavi rengiydi. Yankı'dayken sakallarını da uzun kullanırdı fakat burada sık tıraşlıyor olmalıydı. Geçen gün birkaç günlükken, şimdi ise teni pürüzsüzdü. Köşeli çenesini güldüğünde ve bazı harfleri telaffuz ederken gamzeleri süslerdi. Aslan ise, kumral saçlara, buğday tene sahipti. Uzadıkça kıvrılır gibi olan saçlarını kısa kullanırdı. Sadece üst ve önlerini nispeten daha uzun bırakır, ara ara da eliyle dağıtırdı. Geniş alnının altında Emir'inkilerden daha kalın ve daha belirgin kaşlara sahipti. Yeşil gözlerini mi gür kirpikleri süslerdi, gür kirpikleri mi yeşillere layık olmaya çalışırdı, şüpheliydi. Uzun, köşeli çenesi dahi kaslı dururdu. Sakallarını genellikle kirli uzunlukta kullanır, düşüncelere daldığında kaşırdı. Dış görünüşlerinin aksine karakterleri belirli bir yere kadar benzerdi. Fark olarak, Emir daha oturaklı, sakin ve ihtiyatlı biriyken Aslan her zaman daha cesur, sınırsız ve gözü kara biri olmuştu. Aslan'la birlikteliğimiz, Aslan'dan etkilenenlerin de Emir'e yönelmesini sağlardı. Burada da DGK üyesi kadınların ilgisini çekiyor olmalıydı. İtiraf etmeliydim ki, hoş görünüyordu. Aslan gelmeseydi, sadece onunla birlikte büyüseydik bir ara aramızda ilişki yaşanır mıydı, bilmiyordum ama ihtimalliydi. "Aslan'ın ihanet edip gitmesinin ardından aramızda bir şeyler geçmiş gibi davranacağım."
Aslan'ın DGK'ya katılması ya da en başından beri bağlı olduğu Rejim'e geri dönmesinin ardından Emir'in de katılması birkaç seneyi bulmuştu. Emir'in, Aslan'ın gidişinin ardından bana destek olduğu ve olabildiğince yanımdan ayrılmadığı yalan değildi. Ben sadece gerçekleri biraz daha süsleyecektim yoksa şu anki zaaf durumu Aslan'ın gözünde inandırıcı bir hal almazdı. İhanetiyle oluşan boşlukta Emir'le aramızda bir ilişkinin baş gösterdiğini düşünmeliydi. Aslan ihanet etmeden önce yediği, içtiği ayrı gitmeyen üç kişiydik ve geriye kalan iki kişinin teselliyi birbirlerinde bulduğuna ihtimal verebilirdi. Emir her zaman bir adım atsam karşılığını verecekmiş kadar yakınımda dururdu ama o adımı hiç atmadığımdan aramızda bir şey geçmemişti. Günün sonunda DGK gözünde Emir de direnenlere ihanet edip DGK'ya katılmıştı ama Emir'in gözümde 'kurtarılabilir' biri olduğunu sanmasını sağlayabilirdim. Aslan'ın zihni, DGK işlem ve müdahalelerine ve hatta salgına karşı koyabilecek kadar güçlü ve bağışıktı ama Emir'in zihninin yenik düştüğünü düşünüyormuş gibi davranabilirdim. Böylelikle hain değil, DGK'nın kurbanlarından biri olarak görmüş olurdum ve kurtarılabilir gördüğüm için zaafımın sürmesi de Aslan'ın zihninde makul bir zemine otururdu.
Emir "Onur duyarım." dedikten sonra göz kırptı. "O zaman, favori eski sevgilim rütbesine yükseldin."
Göğsündeki rütbesini gösterir armasına hayali bir yıldız yerleştirerek "Sen de ama senin sayende mi, rakibinin berbatlığı sebebiyle mi, bilemiyorum." dedim. Zaten tek eski sevgilim Aslan'dı ve yanına kim koyulsa daha iyi olacaktı.
Güldü ama uzun sürmedi. Gözlerine endişe düşmüştü. "Sana takık." dediğinde bilmediğim bir detay olmadığı için tepki vermedim. "Her cepheden üstüne gelecek. Sandığın, bildiğin gibi bir manyak değil. Onda eski halinden hiçbir parça kalmamış. Sınırsız bir psikopat. Senelerdir gözlemliyorum hala öngörebildiğim hiçbir adımı yok. Ne yapıp ediyor, piyonları istediği yerlere çekip kendi oyununu oynuyor. Bu uğurda kendi vezirini yakar geçer."
"İstediği kadar gelsin. Her seferinde bugünkü gibi o sırıtışını sileceğim." dediğimde tereddütlü baktı. Çenem kasıldığında tereddüdünden hoşlanmadığımı fark etti ama geri adım atmadı. "Yumuşak karnın olmadığına emin misin? Sen düşersen, Yankı düşer. Çok şey biliyorsun."
"Sekiz yıl." dedikten sonra hafifçe gülümsedim. Gülümsemekten bir hayli uzak, ihanet kadar gerçekti bu kıvrılma. "O gün bir fidan dikseydim bugün neredeyse yetişkin bir ağaç olurdu. Bir fidan gibi ona olan nefretimi ektim ben kalbime. Her gün..." derken gülümseyişim genişledi ve sırıtmaya başladım. Söylediğimi vurgular gibi başımı da sallarken "Her geçen gün nefretin meyvelerini alıyorum. Yankı bile düşer, ben yine düşmem." dedim. Birkaç saniye daha bana baktıktan sonra yavaşça başını onaylar şekilde salladı. "Ama aksini yapabileceğine çok emin olmalı ki seni öldürmek yerine dibine kadar alıyor."
"Benden korkmuyor." dediğimde biraz önce baskıladığım boynunu ovuşturarak sırıtışıma eşlik etti ve "Ne büyük hata." dedi. Elimi karnına götürüp yerini ezbere bildiğim yaraya, karın boşluğuna dokundum. Gözleri temasıma indiği sırada "O gün ölmediysen, biraz boyun acısından da bir şey olmaz." dedim. Bir Yankı operasyonunda DGK baskını olacağını Emir sayesinde öğrenmiştik. Baskını geciktirse de şüphe çekmemek için kaçmamıza engel olmaya çalışanlardan biriydi ve her saha askerinin kaskında kamera olduğundan onu vurmak zorunda kalmıştım. Tam karın boşluğundan, öldürmeyecek ama süründürecek bir mermiyle. Baskıyla yönetenler de öyle yapmaz mıydı? İşlerine yaradığınız sürece öldürmez ama iyileşmek için onlara muhtaç duyacağınız bir mermiyle sizi süründürürlerdi. Kaldırmak için el uzatmaz, süründüğünüz yerde daha rahat kayabileceğiniz kıyafetler, ayakkabılar satarlardı. İsyan ederseniz de ölenleri göstererek şükretmenizi isterlerdi. Şükretmeyeni de sürünmekten kurtarırlardı, öldürerek.
"İzi yeterince kalsın diye estetik dikiş attırmadığım tek yaram."
Emir'in dış görünüşüne önem verdiğini biliyordum. Aslan yaralarıyla gezer, Emir olabildiğince iyileşmelerini sağlardı. Yine de yara almaktan da korkmazdı. Rütbesi sayesinde vücut kusurları bir noktaya kadar göz ardı edilebiliyordu. DGK'nın vazgeçmek istemeyeceği kadar önemli kimselerin varsa ilgi çekici vücut yaralarının iyileşmesi için sonu gelmez deneyleri ile ulaştıkları iyileştirme serumlarını kullanabiliyorlardı. Bazı yaralar tamamıyla iyileşemese de, çoğu yaranın iyileşmesini sağlamakta ilgi çekici yol kat etmişlerdi. Serumların yapımında her ne kullanmaları ve tüketmeleri gerekiyordu şüpheliydi ama bu yönteme oldukça az başvurmaları, maliyeti ya da zahmetinin fazla olduğunu gösteriyordu. Bir bakıma, imkânların yeterince sınırlı kitleler tarafından kullanılmasını sağlamak da, etkili baskıcı yönetme biçimlerindendi. Yoksa her biri farklı boktan hayat süren sınıfları, tatmin edecek kadar birbirinden ayıracak ne bulacaklardı ki? Her sesi, farklı renk baskı ile susturuyorlardı. Şimdi Varna, renk renk sessizliklerle doluydu.
Yamuk bir şekilde gülümseyerek elimi geri çekerken son beş dakika kaldığını gösteren dijital saate baktım. "Sevişmemiz bitmek üzere."
Emir, "Tüh." dediğinde bakışıma karşılık güldü ve cebinden olabildiğince katlanmış bir kağıt parçası çıkardı. "Bu arada cevapları buldum."
"Sadakat işleminin mi?" derken ellerim o daha uzatamadan kâğıdı bulup aldı. Elinden adeta kaptığım kâğıdın katlarını açtığım sırada, "Sadece tek sorun..." dediğinde daha tam açamadan "Yanlış cevaplar mı?" diye sordum. Sonunda katların çizgilerinin kırıştırdığı kâğıtta gözlerimi gezdirdim ve "Aslan yine oyun kurmuş." diye mırıldandım.
"Bu sabah rutin Sadakat Saha Gözcüsü görüşü sırasında bir anlığına odada tek kaldım ve bu cevaplar önüme uzatılan dosya arasına..." dedikten sonra kâğıdın köşesindeki kül izini gösterdi. "Duman'ın imzasıyla bırakılmıştı. Orgenerali anma töreni ve olası evliliğiniz için Varna genelinden DGK'ca katılmaları için seçilmiş yetkili kişiler geliyorlar. Aslan gelen herkese benzeri kumpaslar kuracak olmalı."
Neyse ki Emir kanmayacak kadar zekiydi. Aslan'ın sonu gelmez egosu ve etrafındakileri küçük görüşü, ihtiyatsız ilerlemesini sağlıyordu. İşte, büyükler böyle devrilirdi. Ayaklarına dolanan küçükleri ezebileceğine güvenerek ilerlemeye devam ederken bir gün dengesini kaybederlerdi. Şu işe bak, tam da o küçükler yüzünden.
"Hain avına çıkmış. Hepinize farklı cevaplar verecek ve sadakat işleminde hangi cevapları vereceğime göre, Duman'ın ilettiğini sanarak cevapları bana veren Yankı üyesini bulacak."
Emir, "Ben DGK'ya sadık bir askerim." diyerek 'işim olmaz' der gibi ellerini iki yanında kaldırdığında, "Sence kim Yankı üyesi olsun?" diye sordum. Gelenlerden birine verilmiş cevaplara ulaşacak ve işlem sırasında onunkileri dile getirerek yanmasını sağlayacaktım.
Emir, küçük tabletini çıkartıp katını açarak ekranını genişletti. Geleceklerin sıralandığı listeyi açtı ve gözlerini kapatıp parmağını ekranda kaydırarak isimler arasında gezindikten sonra bir anda durup gözlerini açtı. "Nükhet Duru. Tanıyorum bu kadını."
"Cevapları almak için deneyimleyenin şanslı olduğunu iddia ettiğin yeteneklerini sergilersin artık."
Emir, kadının ismine basmasıyla açılan siyasi profilini gösterip potansiyel sahte işbirlikçime dair yeterince bilgi sahibi olmamı bekledi. Nükhet Duru. Kuzey Varna 4. Mıntıka Tümgenerali. Sadakat puanındaki basamak sayısı dudağımın büzülmesini sağladı. Tüh. O kadar da puan biriktirmiş...
"İki kere sevişme teklifini reddetmişliğim var. Çekirge üç defa sıçrarmış."
"Niye? Güzel kadınmış." derken parmağımla sayfayı kaydırıyordum.
"Daha güzelini gördüm."
İşim bittiği için elimi tabletten çekip gözlerimi ona çevirdiğimde buz mavisi gözleri üstümdeydi. Göz göze geldiğimizde bakışlarını alıp tableti tekrar katlayarak cebine yerleştirdi. "Ya niyeti sadece hain avıysa? Direniş casuslarından birini bulduğunu düşündükten sonra sadakat işleminden geçemediğin için idamına karar verilebilir."
Başımı onaylamaz bir şekilde salladım. "Beni gerçekten Yankı'ya ulaşma yolu olarak görüyor. Bence iki sadakat işlemi olacak. İlki, gerçeği sanabileceğim kadar yanıltıcı bir düzmeceyken niyeti, hangi generale verdiği yanlış cevapların bana ulaştığını görmek olacak. Ardından gerçek sadakat işlemi olacak ve o işlemi geçmemi istiyor. Gerçek cevaplara nasıl ulaşacağımı henüz bilmiyorum ama ben yapamasam bile beni geçirmenin bir yolunu bulacak." dedikten sonra omuz silktim. "Öyle olmasa bile, en azından yanımda bir DGK yetkilisini de götüreceğim."
Emir düşünceli bakarken elim ensemde, saç diplerime doğru gitti. İyileşmesi için serum dahi kullandılarsa, fark etmemem onlar için mühim olmalıydı. Ne var ki, fark etmiştim. "Takip çipi yerleştirmişler. İlgi çekici iz ve kan bırakmadan kurtulmak için teçhizata ihtiyacım var." Yatış ünitesi sekizde bulunan hücremde, oldukça az eşya vardı ve her an izleniyordu. "Çıkarıp üstümde taşıyacağım ki denetlediklerinde farklı konumlarda gözükmeyeyim."
Emir, "Sadakat işleminden geçene kadar ensende kalsın. Sonrasında üstündeki şüpheli gözler azalacak, o zaman hallederiz. Mıntıka koridorlarındaki geçitler çipin varlığını tarar, üstünde taşıman iş yapar ama bizzat ense taraması yapıldığında da sorun yaşamaman için boş bir takip çipi ayarlarım." dedi. "Kodları sürekli değişiyor. Güncelleme ile çiplere aktarılıyor. Boş takip çipini düzenli olarak değiştirmemiz lazım."
Az zaman kaldığı için yataktan kalkarken "Mayın tarlasında yürüyeceğiz Sarfun." dedim. "Bir adımı bile yanlış yere atarsak, patlarız."
O da yataktan kalktı. Kapıda ilerledik. Eli sensöre doğru yükseldi ama yeterince yakınlaştırmadan durdu. Kapıdaki bakışlarım ona dönerken boy farkımız dolayısıyla başımı hafifçe kaldırdım. "Bazen önünde, bazen hemen ardında ama her zaman yakınlarında olacağım Alaz."
Alayla gülümsedim. "Dikkat et, çok yakınımda durma. Bana yakın olanlar genelde ölür."
Ya gerçekten, ya da kalbimde.
Ve en kötüsü, ben yaşamaya devam ederim.
Yan yana birbirine bakan vücutlarımızda başını bana doğru eğip yüzlerimizi yakınlaştırırken "Bu mesafe nasıl?" diye sordu. Benimle adeta alayla flörtleştiği için kaşlarımı kaldırdım ama o uyaran gözlerimden değil, hafifçe kıvrılmış dudaklarımdan cesaret alarak sırıttı ve hafifçe omuz silkti. "Neyse ki fazla yaşamak gibi bir derdim yok."
"Ben uyarayım da..."
"Teşekkürler eski sevgilim." dedikten sonra bir an sensöre elini daha da yakınlaştıracak gibi oldu ama omzunun ardından kalan zamanı gösteren saate baktı. Son saniyeleri de kullanmak istiyor olsa gerek gözleri bana dönünce konuşmaya başladı. "O takıntılı ruh hastasına dikkat et. Tahminim, buraya alışana kadar Varna rehberin ve eğitmenin olarak beni atamaları. Yakın tutmak istiyorlarsa Aslan'ın ses çıkaramayacağı, senin de ilgini çekmek istemeyecekleri bir sebep bulacaklardır."
O bir türlü yapmadığı için elimi sensöre götürürken sırıtıp gözlerimi kırpıştırdım. "O bana dikkat etsin."
Kapı açılırken Emir'e bakıyor olsam da göz ucuyla birinin varlığını görünce Emir'le aynı anda başımız ve gözlerimiz önümüze doğru döndü. Gözleri aramızda gezinen Aslan'ı gördüğümde sırıtışım genişledi. Yeni gelmiş gibi anca bize doğru dönüyordu ama gözleri hızla gezinmeye başlamıştı.
Omzumuzun ardından odaya da baktıktan sonra gözleri Emir'e döndü. İlgisini Emir'den alabilmek için "Ne arıyorsun burada?" diye sordum. Onun mıntıkasıydı ama normalde işi olmayacak düşük rütbe yatakhanesindeydi. "Emirhan sikik Sarfun'a bir paketim var."
Bir saniye sonra kaldırdığı silahın namlusunun ucunda Emir vardı. Emir kaşlarını kaldırırken Aslan, "Sürpriz orospu evladı." dedi. Emir, "Değişik bir paketmiş." derken silaha bakıyordu.
Tepkimi gizleme gayreti göstermedim, niyetim zaten Emir'e zaaf duyduğumu göstermekti. Zaafım olabileceği kadar yoğun olmasa da Emir'e çok değer verirdim ve elbette ki ölmesini istemiyordum. Emir de Aslan da sırıtıyordu ama çok farklı duyguları yansıtıyorlardı. Aslan isterik bir öfkeye sahipti ve her duygusu gibi arsız bir keyifle vücudundan saçılsa da gözlerinden alevler akıyordu. Emir'in belindeki silahı alıp Aslan'a yükseltmem de bir saniye sürmüştü. "Ne yapıyorsun?" diyerek namlunun ucundaki gözlerine baktım.
Yüzüne silah doğrultulduğunda bile sırıtan Emir, şimdiki gerginliğini ancak onu tanıyanların hissedeceği bir sesle "İmre." diye uyardı. Aslan'ın gözleri bana çevrildi. Silaha bir an olsun bakmadı. Alevi beni yakmak ister gibi yeşillerinden atıldı ama ancak kendi ormanlarını küle çevirebilirdi. Üzerimdeki gücünü bizzat tüketmişti.
"Onun için beni mi vuracaksın?"
"Seni gözünün üstünde kaşın var diye de vurabilirim."
Gözlerini sahte bir zevkle irileştirip gevşetirken sırıtışı genişledi. "Üçe kadar sayalım." derken gözleri Emir'e döndü. Namlusunun ucuyla Emir'in çenesini dürttü. "Sen say Emir piçi. Üç deyince önce ya bebeğim beni vuracak ya ben seni. Acele eden kazanır."
Emir, "İmre." diyerek elini tuttuğum silahı almak ister gibi aramızda uzattı. "Bana ver."
Gözlerim Aslan'dan bir an olsun ayrılmazken sessiz kaldım. Emir, "İmre silahı bana ver." diye tekrarladı. Aslan'ın gözleri aramızda gezinirken isterik bir şekilde güldü. "Siktir, çok heyecanlı. Bahsimi vermeyeceğinden yana kullanıyorum. Onu biraz tanıyorsam silahı kaldırdıysa, ateşler."
Kasılmış çenem, birbirine sürttüğüm dişlerim yüzünden hafifçe iki yana kaydıktan sonra gözlerimi Aslan'dan aldığım gibi silahı Emir'e uzattım. Emir'in gerginliği akıp giderken silahı alıp tekrar beline yerleştirdi, fark olarak bir daha alamayayım diye elini üstünden çekmedi. Benim yerime Aslan'a kaldıracağını sanmıştım ama niyeti farklıydı.
Emir, "Pek de tanımıyormuşsun." dediği gibi Aslan tetik emniyetini açtı. Bu sefer Aslan'ın silahına uzanmak istediğimde başını iki yana sallayıp onaylamaz sesler çıkartarak silahı havaya kaldırıp geri çekilmem için diğer elini aramızda kaldırdı. "Uzaklaş."
Bu psikopatın saniyeler içerisinde ne yapabileceği bilinemeyeceğinden temkinle uzak kaldım. Gözlerim tekrar Emir'in belindeki silaha döndü. Elbette ki Emir de çeviklikle kaldırıp yükseltebilirdi ama yapmamayı tercih etmesine güvenmeye çalıştım. "Seni öldürmemem için bir sebep söyle."
Emir bana bakarak "Bu da çok erken oldu ama." dediğinde "Seni uyarmıştım." diye sızlandım. Bana yakın olan mutlaka ölürdü ama bu kadar erken olmasını ben de beklemiyordum...
Aslan namlunun ucuyla Emir'in yanağından ittirerek bakışlarını benden alıp kendisine bakmasını sağladıktan sonra namluyu çenesine yaslayarak yakınlaştı. Psikopatlığını kanıtlayan gözleri Emir'de gezinirken bakışlarına tezat bir sakinlikle "Söyle." dedi.
Emir, "Zaten orgeneralin ölümü yüzünden sorgu altındasın?" diye şansını denedi. Aslan 'yok' der gibi çenesini hafifçe kaldırıp indirirken tıhladı. "Çok da sikleyemedim, tekrar dene."
"Aynı rejimin generalleriyiz?"
Aslan "Biraz düşüneyim..." derken başını sol omzuna doğru eğdi ve namluyu da düşündükçe Emir'in çenesine vurarak bir ritim tuttu. En sonunda tekrar çenesinin altına yaslayıp "Elimi tetikten çekmemi sağlayamıyorsun Emir piçi. Son kez dene." dedi.
Emir ellerini Aslan'ın tuttuğu silahın namlusuna götürürken Aslan engel olmaya çalışmadı. Emir ittirmeye çalışsa bile karşı koyabileceğini ya da başaramadan ateş edebileceğini düşünüyor olmalıydı. "Odadan çıkmadan önce yaka kameramı açtıysam peki? Bu anlar mıntıkamın sadakat divanı elçiliğine kaydoluyor."
Emir kaşlarını kaldırdığında Aslan, "Bu biraz tadımı kaçırdı tabii." dedi. "Ama seni öldürme keyfi için göze alamayacağım bir risk değil."
Emir, "Seni tanıyorum Varnalı. Beni öldürecek olsan konuşturmazdın." dedi. "Belli, yukarıdan bir emir gelmiş, öldüremiyorsun."
Aslan'ın çenesi kasılırken gözleri bir anlığına bana döndü. Pek göz göze kalmak istemiyormuş gibi tekrar Emir'e baktı. "Bu sabah sikik bir çöp olarak uyandın ama tebrikler, en sevdiğim düşmanım ve müstakbel karımın siyasi gözcüsü olmana karar verildi. Artık daha da sikik bir çöpsün."
Emir, "Bu, siz evlenene kadar onu kendi mıntıkamda ağırlayacağım anlamına mı geliyor?" diye sorduğunda Aslan namluyu Emir'in çenesinden çektiği için rahatlayacakken silahı kaldırıp arkasıyla Emir'in yüzüne vurdu. Emir odaya doğru gerilerken gözlerim irileşerek aralarına geçtim. Silahına doğru uzanan elimin bileğinden tutarak beni arkasına çektiği sırada yumruğumu kaldırmışken Emir, "İmre!" diye seslendi. Gözlerim ona doğru dönerken 'dur' der gibi baktı. Herhangi bir darbe almamış gibi doğruldu. Saçlarını düzeltti. Sakinlikle ceketinin cebinden bir mendil çıkartıp burnundan akan kanı ve darbenin geldiği teninde açılmış yarayı sildi. Mendili muntazam bir eşitlikle katladıktan sonra cebine yerleştirdi.
Bana bakarak "Sana kurallara uymazsan idam edileceğini söylemiştim." derken bir DGK askeri gibi konuşuyordu. Aslan'a karşı saygılı olmam konusunda uyarır gibi "Karşında bir Korgeneral var." dedikten sonra bileğimi hala bırakmamış bir şekilde beni ardında, Emir'den uzak tutan Aslan'a baktı. "Muhtemelen birkaç gün içerisinde senin de karşında bir Korgeneral olacak Demir Aslan Varnalı. Sen de bana son güç gösterilerini yapıyor gibisin."
"Siktiğimin mareşali bile olsan eğer istersem seni Hiçler'e yem ederim. Sen parçalara ayrılırken ardından beni de atarlar ama düşene kadar sana yukarıdan orta parmak çekerim ibnenin evladı, duydun mu beni?" derken Emir'e yaklaşmış olsa da beni ardında tutmaya devam ediyordu. Emir'le olan gerginliklerini arttırmamak ve Emir'in sözünü dinlemeye çalışıyormuş gibi görünmek için sessiz kalıyordum.
Emir'i öldürmemesinin bir sebebi olduğu şüphesizdi. Yoksa şimdi bileğimi tutarak temas ettiği ve hemen ardında olduğum için bir hayli hissettiğim vücudunun gerginliğiyle o silah çoktan ateşlenirdi. Belki de gerçekten bana ulaşma yolu olarak gördüğü için öldürmüyordu ama hal böyleyken bana yakın durmasına neden öfkeleniyordu, orası çelişkiliydi. Takıntılı ruh hastası, kendi dışında kimsenin kalbime girmemesini, bana dokunmamasını istiyor olmalıydı ama yumuşak karnı buysa, onu tam da bu noktadan çok yaralayacaktım. Emir benim zaafımdan çok, Aslan'ın zaafı olacaktı ve üstüme diktiği gözlerinin ilgisini böylelikle dağıtacaktım. DGK da, Emir'i siyasi gözcüm olarak atamakla bir hayli işime yaramıştı.
Emir'in burnu kırılmamış olsa gerek, hızla morarıp şişmemişti. Kan da durmayacakmış gibi akın etmiyorsa, sadece zarar görmüştü. Burnundan çok gözünün altına gelmiş gibi sol gözü kanlanmış, gözaltı morarmaya başlamıştı. Gözlerinde DGK'nın mavisini taşısa da, Yankı'nın kanına bulanması hoşuma gitmişti.
Emir, "Ama istemiyorsun." dediğinde Aslan "Şimdilik." diye uyardı. "Ama bu, kalbini hayatta tutarken ruhunu hayattan kopartacak tüm eziyetleri peş peşe yaşatmayacağım anlamına gelmiyor. İmre saç tellerinden, parmak uçlarına kadar bana ait ve sen..." derken silahıyla Emir'i gösterdi. Ardından 'bana ait' kısmına alayla güldüm ama bana odaklanamayacak kadar Emir'e takıktı. "Ona dokunmaya kalkışırsan senin ölünü dirini ayrı sikerim."
Emir ellerini iki yanında kaldırıp "Bir cinsel aktivite odasındayız." diye hatırlattığında Aslan'ın gözleri bana döndü. Gözleri yüzümde gezindi. Ona küçümser bir alayla bakıyordum ama o başka izler arıyordu. "İçeride her ne sik yediniz bilmiyorum ama sevişmediğinizi biliyorum."
Yüzümün ve bedenimin seviştikten sonra ne hale geldiğini bilir gibi söylemişti çünkü kahretsin ki biliyordu. Kapıyı açtığımız gibi karşımıza dikilmişti, o sanal gerçeklikte de seviştiğim anları görmüştü. Şu an sevişmediğimize emindi. Bu kadar tanıdık bir bedenin bu denli düşmanı olmak zordu, elinde haksızlık yaratacak kadar güçlü bir silah vardı. Neyse ki o silaha ben de sahiptim.
Aslan gibi, "Şimdilik." dediğimde kaşları anlık bir mimik olarak kalkıp indi ve gerginlikle yaladığı dudaklarında yavaşça bir sırıtış oluştu. Yetmezmiş gibi "En azından şu an." diye ekledim. Gözleri şüpheyle kısılırken bileğimi çekip kurtardım. Geçmişte Emir'le bir şeyler yaşayıp yaşamadığımızı düşünür gibi bakıyordu ve istediğim tam da bu bakışlardı. Sadece şüpheyle düşünürken bile boşluğa düşmüştü ve kolumu kolaylıkla çekmiştim. Bakışlarım Emir'e döndü. Emir ise Aslan'dan henüz kurtardığım bileğime doğru bakıyordu. Tenim kolay kızarmazdı, acı eşiğim de bir hayli yüksekti. Bir zarar görmediğimi düşünmüş olacak ki gözleri gözlerime yükseldi. Gözlerindeki kanlanma daha da artmıştı, göz kapağı şişmiş, gözünü kapatmaya başlamıştı. Canı acıyor olmalıydı ama yüzünde buna dair bir emare yoktu.
"Beni siyasi gözcümden uzak tutmak konusunda sana başarılar." derken gözlerimi hala bana bakan Aslan'a çevirdim. Bu konuda kuyruğuna basmak istemezdim, çünkü gerçekten gözü kara bir manyaklığı vardı ama her türlü bu duruma canı yeterince sıkıldığına göre dudaklarımı kapalı tutsam da eğer yapacaksa, yapardı. Sadece, bir sebepten yapamıyormuş gibiydi. O sebebi de öğrenmek, burada kendime görev bildiğim şeylerden biri olacaktı.
"Ölüm sebebi olursun."
"Bir DGK askerinin ölümü beni ne kadar üzebilir?"
Az önce ona silah kaldırması karşısında refleks olarak silah kaldırmış oluşum, gözündeki Emir'e duyduğum zaafı gizleme isteğime çelişki oluşturmazdı. Biraz önce tepkimi gizleyememiş, şimdi ise gizlemeye çalışıyormuşum gibi davranıyordum.
Kaşları inanmıyormuş gibi kalktı. Zaafım olduğunu düşünmelerini sağlarken bir yandan da bunu gayretle gizlemeye çalışmalıydım ki, yemlendiklerini anlamamalılardı. "Bu siyasi bir evlilik olacak Aslan. Nasıl ki ben senin pis uçkurunun peşine düşmeyeceğim, sen de benim kiminle ne yaptığıma karışamazsın."
Aslan, "Ben karışmam." dedikten sonra kendinden emin bir şekilde başını salladı. Çenesi iyice kasılırken "Engel olurum." dedi.
"Bu konuda çok geç kaldın."
Tek bir nefeste "İmre." dedikten sonra gözleri sımsıkı kapandı. Ellerini çıldırmak üzereymiş gibi yanaklarına yaslarken bir eliyle tuttuğu silah da yanağına yaslanmıştı. Burnundan solurken başı hafifçe eğildi ve bu sefer dişleri arasından "İmre." dedi. Vücudu tamamıyla bana dönmüştü. Emir hemen ardında tetikte bekler gibi hareketlenirken ellerimi ardımda birleştirip şirin bir sırıtışla Aslan'ı izliyor, meydan okur gibi kaşlarımı kaldırıyordum. Gergin dudağını yalayarak gözlerini araladı ve yüzünü bana doğru eğerken isterik bir şekilde güldü. "Yakarım bu dünyayı."
Yüzüme eğilişinden kaçınmak yerine parmak uçlarımda yükseldim ve onun gibi isterik bakan gözlerimi gözlerinde gezdirerek keyifle "O zaman başlasan iyi edersin." diye fısıldadım. "Ayrıca ben alevleri severim."
Çenemden tutarak beni yakaladığı sırada Emir, "Mıntıka yöneticileriyle DGK toplantısı var üç dakika içerisinde." dedi. Aslan'ın bir eli çenemi sımsıkı tutarken ve gözleri baktıkça mermi yağdırır gibiyken konuşmak için aralanan dudakları, Emir'in söylediğiyle duraksadı. Dudağını tekrar yaladıktan sonra "Ben uyarımı yapıyorum." dedi.
Onu sinirden kudurtacağını bildiğim bir şekilde gülümsedim. "Çok düşüncelisin, teşekkürler ama sikimde değil."
O da benzeri şekilde gülümsedi ama sinirimi bozamadı çünkü çenesi öfkeyle kasılmış, dudakları bile sinirle titrerken onu izlemek keyifliydi. Meydan okur gibi başını onaylar şekilde salladı. Elini çenemden çekmeden önce gevşetti ve sever gibi okşadı. Yüzümü geriye kaçırdığımda yüzündeki gülümsemeyi silip "Yatış ünitesine geç." diye emretti. "Tabii, burada işim bitti zaten." diyerek cinsel aktivite odasını gösterdim ve son kez Emir'e bakıp ardıma dönerek ilerlemeye başladım. Aslan arkamdan önümdeki koridora dizilen askerlere bana eşlik etmeleri için emir verdi.
Mademki Emir'i öldüremiyordu, Aslan'a karşı kullanabileceğim ilk silahımı bulmuştum. O aşağılık ve iğrenç zihni beni kendisine ait kılmış olabilirdi ama sandığının aksine saç tellerimden parmak uçlarıma kadar onun olmak bir yana, tepeden tırnağa ondan nefret ediyordum. Ve bir gün gerekirse, Emir'le de sevişirdim.
**
Koluma astığım saç havlusu ile ortak duş alanında kabine doğru ilerlerken zihnimde bir şarkı mırıldanıyordum. Buralarda bilinen, söylenilen bir şarkı olmamasının yanı sıra bilinse de yasaklanacağından kelimeler sadece zihnimin duvarlarında yükseliyordu. Geceyi geçirmek zorunda kaldığımız bir mağaranın, ışığın dışarıdan gözükemeyeceği kadar derinlerinde yaktığımız ateşin etrafında söylerdik bazen bu şarkıyı. Bazen de on üç yaşından küçük çocuklara yaptığımız toplu doğum günü kutlamalarında, çoğu zaman sessiz, gerekirse fısıltıyla.
Orada, bir gelecek var Mavi Uzaklar'da.
Güven bana küçük oğlan, ellerimizi uzatınca tutacağız bir gün.
Çocukların çocukken ölmediği,
uçurtmaların savaş uçaklarına takılmadığı bir gelecek.
Hayallerin çelmelere takılmadığı,
gökkuşağının ağaçların ardından izlenmediği bir yer.
Hani yağmur yağar ya,
bir taşın yansımasında izleriz yeryüzündeki gökyüzünü.
İşte öyle yakınız oraya.
Uzak gibi ama gözlerimizin ucunda.
İnan bana küçük kız, bir gün maviler de bizim olacak.
Belki hala küçükken,
belki de küçükleri sarmalayacak kadar büyümüşken.
Ama inan bana,
Bir gün her renk,
bizim olacak.
İç çektim. Önce kana bulanacaktı gök. Sonra maviler de bizim olacaktı. Bunun uğruna yaşarken ruhum hayatın köşesine takılıp yırtılmış gibi hissediyordum ama yemin ediyorum ki böyle olacaktı. Söküldüğü yerlerden dikecektim ruhumu. Bir gün yaralandığım kadar yeşerecekse Yankı, bu kadar acıya değerdi. Zaten her yer acıydı, ben sadece payımdan da fazlasını yaşamaya çalışıyordum. Gökyüzünden kan yağarken, ben başkaları yerine de ıslanıyordum.
Çıplak ayaklarım ortak alanda duş almış başkaca personellerin geçerken ıslattığı zeminde 'şlap' sesleri çıkartarak su seslerine eşlik ediyordu. Bazıları kabinleri açık bir şekilde duş alırken karşı veya çapraz kabinlerle sohbet halindeydi. Kadın veya erkekler mahremiyet ihtiyacı duymayalı on yıllar oluyordu. Bu sebeple yeterince beğenmediği ya da eğer hakkı varsa cinsel aktivite talebinde bulunmayacağı sürece kimsenin gözü, kimsede kalmıyordu. Üstümde kabine girince çıkartacağım bir vücut havlusu vardı. Kabinin içinde de elbette kamera vardı ama daha üstümde havlu varken bile gözleri üstümde olan erkekleri öldürmemek için küçük bir önlem almıştım. Mahremiyete düşkün değildim ama sapkın bakışlara karşı da alerjim vardı.
Düşük rütbenin yatış ünitesinde olduğumdan karşılaştıklarımın beyin aktiviteleri de düşüktü. Mıntıkaların halkları kadar ölmüş bir zihne sahip olmasalar da sohbetleri ve hareketleri pek de insani değildi. Sadece ve sadece DGK, DGK'nın sunduğu imkânlar, sanal gerçeklik gözlüklerine gelen güncellemeler, 'Rüya 8' denilen eğlence alanı hakkında konuşuyorlardı. Öyle ki, hücremden çok çıkmıyor olsam da çıktıkça karşılaştığım eser miktarda insan gibi görünen robotların bir kısmının gözleri kim olduğumu anlayacak kadar üzerimde gezmiyordu. Gezenlerin gözleri ise henüz sadakat yemini ettiğime dair görüntüleri hücrelerinin ekranlarından izlemedikleri için bir haine bakar gibi kısılıyordu. Birkaçı laf atabilecek kadar bile zihinsel beceri göstermişti. Sadece ortak alanlarda başkaca kimselerle karşılaştığım için direnen yabanilerin duş almayı bilip bilmediğine dair birkaç alay işitmiştim, biraz ortamı sezmek için gittiğim yemekhanede ormanda karşılaştığımız hayvanları dişleyerek yediğimizi düşündükleri için çatal kaşık kullanmayı bilmediğimize dair bir iddia da duymuştum. Tabldotumdaki bıçağı elinde yemek üzere dudaklarına yakınlaştırdığı plastiğimsi elmaya doğru fırlattığımda ağzı artık ısıramayacağı kadar donar halde kalırken ve gözleri irileşirken "Bıçak kullanmayı biliyorum ama." diye cevapladığımdan beridir yemekhanede pek laf işitmiyordum. Sevişme hakkımı Tümgeneral Emirhan Sarfun'la kullandığım için DGK'nın onlardan almadığı eser miktarda duygulardan biri olan 'gıpta' ile bakan kadınların ve bazı erkeklerin nefretine de göğüs germiştim. Çok nefret ile biraz daha çok nefret arasında kayda değer bir fark olmadığından ekmeğimi kemirmeye devam etmiştim.
Başka hiçbir kadın ya da erkeğe bakmak istemedim için ilerlediğim yolda gezinen gözlerim fark ettiğim detayla kısılırken adımlarım yavaşladı. Gözlerim dikkat çekmeyeceğim bir doğallıkla etrafımda gezinirken birkaç adım daha ilerledim. Islaklık dolayısıyla kimsenin yere dikkatle bakmadıkça fark edemeyecekleri serpiştirilmiş küller olduğunu gördüm. Etrafta vücuduma bakanlar vardı ama zemine bakanlar yoktu. Gözlerim yine önüme döndü ve kısılarak buharlar yüzünden pek de berrak olmayan alanda küllerin güzergâhını tespit etmeye çalıştım. Küllerin eser miktarda serpiştirilerek uzandığı kabine yönelirken ilerledikçe gördüklerimin üstüne basarak ıslaklık sebebiyle daha da dağılmasını ve birazının da ayak tabanlarıma yapışmasını sağladım. Vardığımda kabin kapısına uzandım. Başka kimsenin görmediğini düşünerek zeminden yüksek olan kabine çıktım ve kapıyı kapattım. Kabine girmemle birlikte sıcak buhar ve birbirinden farksız kokan hijyen ürünlerine ek olarak Duman'dan tedarik sağladıkça burnuma dolan kokuyu yad ettim. Kabin kamerasını kapatıp kapatmadığından emin olmadığım için doğal davranarak kolumdaki saç havlusunu ve üstümdeki vücut havlusunu astım. Suyun açılması için elimi sensöre uzattım.
"DGK tarafından onaylanmış gerekli hijyene erişim süreniz başlatılıyor. DGK'nın beyaz ve mavisi kadar temiz olun!"
Üç dakikayı gösterir süre başlarken tavan duş başlığından akan sular vücudumu ıslatmaya başladı. Ellerim, çıkıntıda tek bir duş için yerleştirilmiş kullan at şişelerden şampuana uzanırken gözlerim kabinde geziniyordu. Duman buraya girmemi istediyse bir mesajı ya da tedariği olacak olmalıydı. Şu an beni izleyip izlemediğini merak ettim. Göz rengini bile bilmediğim bir adamın beni çırılçıplak görmesi haksızlıktı. Zaten, ne hak çerçevesindeydi ki?
Süreyi gösteren dijital ekran cızırdamaya başladı. Her bir görüntü dalgalanmasında saniyelik gözüken binary kodlar anlık flaşlar halinde ekrana düşerken saçlarımı şampuanlayarak dikkat kesildim. Gözümü kırpmadan bakarken hiçbir kodu kaçırmamaya çalışıyordum. Eğitimli olmamın yanı sıra gözümün gördüğü anları, ölümsüzleştiren bir fotoğraf makinesi oluşu ve hiç unutmayacak bir zihne kaydedişi, işimi kolaylaştırıyordu. Duman da bunu biliyor, yapabileceğimi düşündüğü bir yol ile bana ulaşıyordu. Her harf ya da karakterin bilgisayar dünyasında bir karşılığı vardı. Bu çeşit cihazlar harfleri, sembolleri veya sayıları doğrudan insanların gördüğü gibi anlamazlardı. Onların anlayabildiği tek şey 0 ve 1'den oluşan elektriksel sinyallerdi. Bu eşleştirme için en yaygın kullanılan standartlardan biri ASCII tablosuydu. Başta güven sağlamak için önceki tedariklerde kullandığımız cümleyi kurdu.
'01000010 01100001 01111010 11000100 10110001 00100000 01101011 01110101 11000101 10011111 01101100 01100001 01110010 00100000 01110100 01100101 01110010 01110011 00100000 01110101 11000011 10100111 01100001 01110010 00100000 01100001 01101101 01100001 00100000 01101011 01100001 01101110 01100001 01110100 01101100 01100001 01110010 11000100 10110001 00100000 01101000 01101001 11100111 00100000 01111001 01101111 01110010 01110101 01101100 01101101 01100001 01111010'
Yani, 'Bazı kuşlar ters uçar ama kanatları hiç yorulmaz.'
Saçlarımı durularken güven sağladığını düşünerek sadakat işlemi sorularının cevaplarını iletmeye başladı. Vücudumu keselerken cevaplar zihnime kazınıyordu. Komutanı olduğum Yankı mıntıkası saldırı altındayken beni durdurmaya çalışan Duman'a pek güvenmiyor olsam da, hiç güvenmediklerim arasında en güvenilir kişilerdendi.
Ben de düşmanın masasına onların rengiyle oturmak üzere olan bir kuştum. Ait olmadığım bir yerde ters uçuyordum ve kanatlarım uçmaktan değil, onların beyazları ve mavilerine boyalı olmaktan yorulabilirdi. Ama yorulmayacaktım. Yorulanlar vazgeçerdi ve Mavi Uzaklar, vazgeçmeyenlerin geleceğiydi.
**
Steril beyaz ışıklarla dolu, metal yüzeylerin buz gibi parladığı odada devasa bir nöral bağlama sandalyesinde oturuyordum. Beynime doğrudan müdahale etmek için kullanılan yüksek teknolojiye sahip bir sandalyeydi. Sandalye elektrotlar, kablolar ve sensörler aracılığıyla beyin dalgalarını ölçüp, nanit veya mikro akımlar gönderi, çiple iletişim kurardı. Ensemde sızlamasını artık hissetmediğim kesik izinin içine çipi yerleştirmişlerdi. Şimdi sıra, mümkünse onu aktive etmekti.
Başımı, kol ve bacaklarımı sabitleyen manyetik kelepçelerin soğukluğu, üzerimdeki bakışların soğukluğuyla yarışamazdı. Laboratuvarın karşımdaki duvarı tamamen zırhlı cam ile ayrılmış, ardında beni izleyen gözler, sonuca karşı meraklıydı. Sadece soğuk bir ifadeyi süsleyen bir çift yeşil, sonuçtan haberdar gibi bakıyordu. Demir Aslan Varnalı.
Bölgesel Gözcü Şefi Leyla Serim ile kontrol panelinin önünde dikilmişlerken arkalarında gerekli hazırlığı sürdüren sadakat personelleri kalın mavi çizgili beyaz üniformaları içerisinde kaotik bir düzenle hareket halindeydi. Her biri, birbirine çarpacaklarına yemin edebileceğim bir karışıklık içerisinde ama birbirlerine teğet dahi geçmeden görevlerini yerine getiriyorlardı. Leyla Serim, henüz işlem başlamamışken cihazın taradığı verilerimi gösteren grafiği inceliyor gibiydi. Aslan ise ellerini ceplerine yerleştirmiş, hafifçe sağ omzuna yatık başında neredeyse çatılacak kaşlarının altından bakıyordu. Mesafeli tavrı hoşuma gitmişti. Ona dair artık hoşuma gidebilecek sayılı şeylerden biri de buydu. En hoşuma gidecek olan şey ise, ölmesi olacaktı. Bir zamanlar dudağı kıvrılsa, saçı rüzgârla sola yatsa ve gözleri ışıktan kısılsa dahi hoşuma giderdi. Eskiden. Her şey bu kadar eskimeden, eksilmeden...
Işıkların artıp camın saydamlığı azaldığı sırada camın ardındaki vücutlar siluetleşmeye başladı. Başlamak üzere olmalı, diye düşünürken gözlerimin önüne başlık kapandı. Görüşüm karardı ve saniyeler içerisinde mavi ışıklar kapattığım göz kapaklarıma yansıdı. Gözlerim aralanırken "Sadakat işleminin başlamasına son üç, iki, bir..." diyen ruhsuz sesi dinledim. Bir saniye daha geçtiği gibi başım sancıyla, vücudum acıyla kasıldı. Gözlerimin önünde anlamsız şekiller birbirini takip eden örüntülerle akıp gidiyordu. Kulaklarıma rahatsız edici ve gittikçe artan tiz bir ses ulaşıyordu. Zihnimi bulandırmaya çalıştıklarını biliyordum. Bildiğim diğer şey ise, henüz kurmaca işlem içerisindeydim. Gerçeği olduğunu sanmam için vücuduma ve zihnime acı aşılıyorlardı. Böylelikle, işlem sırasında zorlandığımı düşünecek ve sorulara casus DGK yetkilisinin cevaplarını vermeye başlayabilecektim.
Acı gittikçe artarken inlememek için dudaklarım kaskatı kesilmişti. Acımı duymalarını istemezdim ama vücuduma bağlı yüzlerce elektrot kablo ile tepkilerimden ne kadar acı çektiğimi anlayabiliyor olmalılardı. Nefesim kısa ve yüzeyselken ensem uyuşuyordu. Gözlerimin önünden kayıp giden şekiller bir anda dururken acı ve tiz ses kesildi. DGK ruhsuzluğu ile sakinliğinin harmanlandığı bir ses kulağıma ulaşırken gözlerimin önünde huzurlu bir gökyüzü vardı. Kuşlar yavaşça kanat çırparken bir yerlerde denizin sever gibi kumlara çarpan sesi duyuluyordu.
"İsmin?"
"İmre Alaz. DGK'ya sadık bir yurttaşım."
Artık oradan üç, beş sadakat puanı yazarlardı. Devamında anlamsız sorularına kurmaca cevapları, Emir'in bana ilettiği Nükhet Duru'ya kasten sızdırılan cevap kâğıdında ezberlediğim cümlelerle verdim. Eğer Leyla'yı da işe karıştırdıysa, neden iki test yapmaları gerektiğini, hain avına çıktığını açıklamış olmalıydı. Belirli kural ihlallerinden Leyla'nın haberi olsa da Orgeneral'i kendi öldürmüş gibi göstermesinden ve bana dair planlarından bahsetmediğine göre, aslında işlemi geçmememe rağmen geçirmiş gibi göstermek konusunda Leyla'dan yardım almıyordu. Zaten muhtemelen bu Leyla'nın bile yapamayacağı bir şeydi. İşlemle Bölge Gözcü'sü ilgilenecek olsa da, işlemi geçtiğimi kanıtlayacak görüntüler daha üst mevkilerce denetlenecek olmalıydı.
Aslan ise ulaşabildiğim her cevabı, test sürdüğü sürece vereceğimi düşünüyor olmalıydı. Çünkü işlemin üstümde işe yaramayacağını o da biliyordu. Verdiğim cevapları da kasti vereceğimin farkındaydı. Asıl cevaplara ise nasıl ulaştığımı bilemeyecek olsa da, zaten kendisi de öyle söylemişti. Kendince beni deniyordu ve bu riski almasına değecek miyim diye işlemi geçecek cevaplara ulaşıp ulaşamayacağımı değerlendiriyordu.
DGK içerisinde bu işlemi bana zorla uygulayabileceklerine ve başarıya ulaşacaklarına inanacak hiçbir makam olmasa da, kendi irademle zihnimi onların çiplerine açtığıma inanabilirlerdi ama bunun da sağlamasını yapabilmek adına aktivite edilen çiple birlikte yerleştirilen kurmaca cevapları vermem gerekiyordu. Bana takılan çip, düşük rütbelilere ve mıntıkaların halkına yerleştirilen çiplerden farklıydı. Zihinsel beceri gerektiren rütbe ve yetkilere yerleştirilen gibi sadece DGK sadakati aşılıyor ve olumlu duyguları yok ediyordu. Haricen, herkes geriye kalan çöplükte var olan karakterlerini sürdürebiliyorlardı. Onların istediği kadar ruhsuza dönüşmeli ama kullanmayı umut ettikleri kadar zeki kalmalıydım. Bu işlem ile amaçladıkları buydu. İşlemin başarılı geçtiğini düşündüklerinde benden bildiğim kadarıyla direnişin yapı taşlarını ve sırlarını anlatmamı isteyeceklerdi. Onlara elbette ki belirli bilgi ve konumlar verecektim ama işlerine yaramaktan çok başlarına iş açılacaktı.
Leyla'yı da, birinci testte beni yanıltabilecek kadar acı ve kasılma aşılamasını, yanlış cevapları duyduktan sonra asıl teste başlamasını söylemiş olmalıydı. Asıl testin gerçekleştiğine Leyla'nın da inanmasına gerek duymayacak olsa ikinci ve asıl teste geçmeden başlık kafamdan çıkardı ama belli ki, bu odada ben dâhil herkesi kandırmaya çalışıyordu. Oysaki o dâhil, herkes bana kanıyordu.
Vücudum tekrar acıyla titredi. Başım müthiş bir karıncalanma ile baş ederken tüylerim diken diken olmuştu. Acı keskin ve tenimi yakacak bir sızlama eşliğinde vücudumu ele geçiriyordu. Başımın içi basınçla dolmuş, sanki beynimin her köşesinde milyonlarca iğne saplanıyordu. Gözlerim istemsizce sulanmış, vücudum seğirmeye başlamıştı. Boynuma ve omuzlarıma yayılan elektriksel uyarılar, nefesimi dahi titretirken cihaz durmaksızın zihnime saldırıyordu. Savunma deneylerimiz boyunca şartlandırıldığım tetikleyici anımı düşünüp dururken bu anıyı paylaştığım kişinin camın ardında acı çekişimi muhtemelen keyifle izlemesi ne ironikti.
Zihnim yanıp kavruluyormuş gibi hissediyordum. Yanmasını istediğim çok anım olduğu şüphesizdi, keşke her birini benden alabilselerdi ama onların geliştirdiği hiçbir cihazın gücü buna yetmezdi. Kalbim deli gibi atarken, nabzım kafamda yankılanıyordu. Buz kestiğini hissettiğim el ve ayaklarım derimin altında elektrikle yanıyormuşum gibi titriyordu ama tüm bunlar histen ibaret olmalıydı. Tıpkı, sanal testte de yaşadıklarım gibi.
Yüksek frekansta uğultular beynimde patlıyorken zihnimde Aslan'ın sesini duyuyor oluşum ona dair bir anıyı düşünüp durmamdan kaynaklı olabilirdi. Tek bir anıya odaklanarak zihnimle birlikte onları da yönlendiriyordum ve her darbeleri aynı anıya iniyordu. Her düşünmemde anının farklı bir detayına dikkat kesilişim onları farklı anılarda gezindiğime dair yanıltıyordu. Ve şu an, anımda olmayan bir sesi duyuyordum.
"Sakin ol âşiyan, acın bir yanılgıdan ibaret. Sen her şeyi hatırlarsın, şimdi acıyı değil huzuru hatırla. Bir düşmanı değil, güven veren sevgiliyi. Mavi uzaklarda onlarca mevsim daha kar yağacak ve yere düşen her bir kar tanesinde ben hâlâ seni seviyor olacağım."
Yapabilsem, başımı iki yana sallardım. Dudaklarım acı inlemelerini ve hıçkırıkları bu denli hapsetmeden özgürce aralanabilse 'Hayır!' diye bağırırdım. Yalancı, hain, düzenbaz ve acımasız! Acımasızdı çünkü tüm acılarıma sızıp yeşertecek sanırken her birinden tekrar yaralamıştı. Şimdi ise bu denli psikolojik ve fiziksel olarak saldırı altındayken zihnim hâlâ onun sesini mi üretiyordu? Yoksa bu, güçsüz düşürdüğü vücudumda üzerine sekiz yıldır toprak atılmış ölü bir aşkı yeniden yaşatma çabası mıydı? Belki de ses gerçekten ona aitti ve savunmasızlığa bu kadar yaklaşmışken nefretime çelme takmaya çalışıyordu. Umarım öyleydi çünkü bu, hâlâ zihnimin onun sesini üretip de hayaliyle güçlü kalmaya çalışması kadar kötü olamazdı. Camın ardındaki canavara değildi elbette ki eğer sığınıyorsam bile sığınışım, onun bir zamanlar olduğunu sandığım yanılsamasınaydı ama olmamalıydı. O geçmişte farklı biri değildi, o hep böyle biriydi ve onu sevme sebeplerim yok olduğunda sevgimin de öylece yok olmamış olması, sinir krizleri ve bazen de sessizlik krizleriyle tırnaklarımla kazıya kazıya o sevgiden kurtulmuş olmam yeterince haksızlıkken, bir de hala zihnimin sığınmak üzere onun sesini üretmesini hazmedemezdim.
Acı maalesef ki kesildi. Kulağıma gelen uğultular sürerken vücudumun cihazın yanılgılarından kaçınabilmeye başlaması şu an tercih edemeyeceğim bir kurtuluştu. Duyduğum hainin sesiyle bağlantısı olabilecek her türlü huzura düşmandım. Ruhumun acısı sürerken tezatlıkla rahatlamış bedenimin duyduğu ses de kesildi ve gözlerim, başlığın yansıttığı mavi ışıklara odaklandı. DGK'nın simgesi birbirini takip eden çizgilerle tekrar tekrar oluşup silinirken sessizlik oluşsa da kulağım bir süre daha çınladı.
Aynı ruhsuz ve soğuk ses belirdi. "İsmin?"
"İmre Alaz. DGK'ya sadık bir yurttaşım."
"Gökyüzü düşünce?"
"Balıklar uçar."
"Deniz mi dalgalanır yoksa dalgalar mı denizi sarsar?"
"Bakışlar titrer."
"Gölgelerin dansı bitince?"
"Mum söner."
"Işık hiç var olmadığında karanlık mı parlar yoksa karanlık hiç var olmadığında ışık mı yanar?"
"DGK aydınlar ve aydınlatır."
"İki kere iki?"
"Beş."
"Beyazın zıttı?"
"Kırmızı."
"Gökyüzü?"
"Yemyeşil."
"Özgürlük?"
"Bir yük."
"Sadakat?"
"Ensemde."
"DGK?"
"Kurtuluş."
"Mavi?"
"Damarlarımdan akar."
"Hayal?"
"DGK rüyasında güvenle uyuruz."
"Yiğit Alaz?"
Abim...
Tek bir nefeslik bile es verme şansım yoktu. Sesimin desibelini bile ölçüp her cevabımla kıyaslıyorlardı. Ufacık bir titremeyi dahi fark ederlerdi.
"Hain."
"Timuçin Alaz?"
Babam...
"Hain."
"Güneş Alaz?"
Annem...
"Hain."
"İmre Alaz?"
Hain...
"DGK'nın sadık yurttaşı."
"Çok yaşa?"
Siktir git...
"DGK."
"Tekrar."
Siktir git DGK.
"Çok yaşa DGK!"
Kask başımdan yükselirken Aslan'la göz göze geldim. Kelepçeler vücudumdan eksilirken sandalye iyice doğruldu. Aslan, dudakları ardında dilini çiğniyor olsa gerek çenesi hareketliydi. Kısık bakışları bir anda gevşedi ve ellerini ceplerinden çekerek sonucu gösteren ekrana baktı. Ekranı göremiyordum ama cevabı bir hayli yansıtan yüzünü görebiliyordum. Birkaç saniye daha baktıktan sonra 'hadi bakalım' der gibi derin bir nefes alıp verdi. Gözleri bana döndü ve dudakları yavaşça kıvrıldı. Sesi, odanın hoparlöründen kulaklarıma doldu.
"Aramıza hoş geldin, âşiyan."
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!