BÖLÜM 6 • Test.
MAVİ UZAKLAR.
BÖLÜM 6.
TEST
**
**
Hakkın olanı, hediyeleri gibi bahşettiklerinde bazıları isyan ederdi. Bazıları ise, o hediyeyi hak etmeye çalışırdı.
🌓✨
**
"Günaydın! DGK'nın güneşi, bugün de doğdu ve hepimizi aydınlatacak. DGK tarafından onaylanmış sağlıklı uyku sürenizi tamamladınız. Verimlilik tablonuz ekrana yansıtılıyor."
Her zaman dediğim gibi. Siktiğimin DGK'sı.
Gözlerimi beyaz, mavi neon ışıklara doğru araladım. Gözlerimi takip eden ekran hızla tavanda belirdi. Kalp ritmimi gösteren grafikten gözlerimi alıp uyku kalitemi gösteren şemalara baktım. N1 denilen yüzeysel uyku aşamasında beklenilenin aksine kaslarımın gevşemediği, ani titreme ve sıçramaların olduğu not düşülmüştü. Sıkkın bir nefes alıp verdim. Her zaman tetikte ve huzursuz uyumanın getirisiydi. Bir zamanlar güven veren kolların arasında, titremezdim.
Ekranda kırmızı ışıkla not düşülmüştü. 'Subjektif uyku başlangıcı gecikmeli. Bireyde yoğun zihinsel aktivite.'
N2 denilen hafif uyku aşamasında hafıza işlenirdi. Grafikerlerden anladığım, uyuduğum yatak bu aşamada zihnime müdahalede bulunma imkânını ölçmüştü. Henüz vücudumda duygularıma ve zihnime yön vermeye çalışan bir çip bulunmuyordu ama beynin ürettiği uyku iğcikleri gözlemlenmişti. Beyin, uykunun bu aşamasında özel elektriksel dalgalar ile gün içinde öğrenilen bilgileri kalıcı hale getirir, gereksiz verileri ise silerdi. Özel müdahaleler haricinde DGK, her gece bu aşama ile vatandaşlarının zihnini kontrol altında tutardı. Eğer yeterli olmazsa, 'zihin arındırma işlemi' söz konusu olurdu ama genellikle vatandaşların zihinleri, bu denli büyük bir işleme ihtiyaç duymayacak kadar köreltilmişti. Böylelikle, her gece çipler aracılığıyla yapılan müdahalelerle uyku halinde olan vatandaşın N2 aşamasında zihnine yerleşen ve zihninden silinen bilgiler belirlenirdi. Yanlış bir şey gördüyse ya da duyduysa, hiç sorun değildi. Bir sonraki güne uyandığında, o anı çoktan hiç yaşanmamış gibi silinmiş olacaktı. Mıntıka halkları dışında aşağı rütbe askeri ve idari personellere de benzeri işlem uygulanırdı fakat rütbe yükseldikçe zihne müdahale azalırdı. Eğer sadakat işleminden başarıyla geçersem, verecekleri rütbeyle bağlantılı olarak yetkilerim ve haklarım değişkenlik gösterecek olsa da, zihnimden yararlanmak istiyorlarsa ona zarar vermeyecekleri şüphesizdi. Bu sebeple benzeri işlemleri benim zihnime uygulamayacaklardı.
Zihnimi öldürebilirlerdi ama kontrol edemezlerdi. Kontrol edebileceklerini düşünmedikleri sürece de öldürmeyi tercih ederlerdi ve tam da bu noktada her şey sadakat işlemine göre değişecekti. Birkaç gün içerisinde ya bir türlü beceremediğim gibi ölecektim ya da Yankı'nın sessiz isyankârlarından biri olarak DGK rütbesini omzumda taşıyacaktım.
Tablodan görüldüğü ve onların da inceleyebileceği üzere, uyku iğcikleri ve K-kompleksleri normalden daha sıktı. Bu da bilginin aşırı yüklenmesinin işaretiydi. Benim zihnimdeki tüm bilgiler, uzun süreli belleğe aktarılıyor ve kalıcı hale geliyordu. N2 evresinde beyin bir filtre gibi çalışırdı fakat, bende böyle bir filtre yoktu. Zihnim, hiçbir veriyi ayıklayarak silmeksizin hatırlamaya devam ediyordu. DGK lanetinin panzehrini vücudumda taşıyordum. Ne olursa olsun hatırlayan bir zihin, onların en büyük düşmanıydı. Eğer, dost olabileceklerini düşünmezlerse... Benimki gibi zihinler çoğunlukla direnişçilerin arasında olduğundan, ele geçirdiklerinde kaybetmemek için masalarında bir yer teklif etmeyi bile göze alabiliyorlardı. DGK'nın bir uyarı notu daha vardı. 'Hafıza işlemesi kapasitesi normların üzerinde. Filtreleme yok, riskli.'
Madalyonun iki yüzü vardı. Anılarımı benden koparamayacakları gibi, beni de anılarımdan koparamazlardı. Anılarımın bulanık değil, bir kamera kaydı gibi net bir şekilde gözlerimin önünde olması, anılarımı düşünürken tekrar yaşıyormuşum hissiyatına sebebiyet veriyordu. Gözlem altında olduğumda, yüz ifadelerimi sakınabilsem de vücudumun verdiği tepkileri, milisaniyelik tepkilerle ölçen DGK'nın gözünde dezavantajlı konuma getiriyordu. Uyanık olduğum sırada bundan nemalanmalarına müsaade etmeyecek olsam da, uyku halinde vücudumu kontrol etmem mümkün değildi. Rüyalarım ve kâbuslarım, ölü anılar mezarlığıydı. Gözlerim kapandığında zihnim oyununu sergilerdi. Benim dışımda bir izleyici daha var ise, ne izlediğimi göremese de uygun teçhizatla tepkilerimi ölçebilirdi.
N3 isimli derin uyku sırasında, bedenimin dinlenmeye başladığı gözlemlenmişti. Delta dalgaları güçlü ama dalgalıydı. Kaslarımın gevşemesine rağmen zihnin derinlerde bile çalışmaya devam ettiğini gösteriyordu. 'Bireyde travma bağlantılı mikrouyarılmalar gözleniyor' diye not düşülmüştü. Bu notlar hem DGK, hem de gözlenilen içindi. Özellikle de mıntıka halkları, kusurları konusunda sistem tarafından sesli uyarılırlardı. Bu kusurlar, potansiyel bir hainlik taşırdı ve kişinin kendinden utanması amaçlanırdı. Ayrıca bu durum, kurmaca aileleri arasında yargılanmalarına sebebiyet verirdi ve çok geçmeden bir DGK askeriyle göz göze gelirlerdi. DGK sizi kusursuzlaştırır, derlerdi ve vatandaşlar mükemmel hale gelmek için temizleme işlemine alınırlardı.
Tabloları incelemeye devam ettim. Çoğu vatandaş için sadece sistem notları anlaşılırdı ama tabloları nasıl yorumlayacağımı biliyordum. Bu verileri de ilk görüşüm değildi, bu kadar kapsamlı cihazlara sahip olmasak da Yankı'da da gözlemi önemserdik. Bunu DGK gibi, zihni güçsüzleştirmek için gerekli verileri toplamak amacıyla değil, tam aksi için yapardık. Güçsüzlüğünüzü bilmek, size güç katardı. Çoğu korkak güçsüzlüklerini görmezden gelirdi. Kendileri görmezse, düşman da görmez sanırlardı. Oysaki toprak üstü örtüldükçe kabarırdı ve düşman hep gizlenileni görmeye çalışırdı. Düşmanı yenmek için önce içinizdeki güçsüzlüğü yenmeniz gerekirdi ve yenmenin ilk kuralı, fark etmekti. Tehlike önce fark edilir, sonra bertaraf edilirdi.
İlk rüyalara geçildiğinde kalp atışlarımda ani yükseliş görülmüştü. Solunumum da hızlanmış ve yüzeyseldi. Oksijen alımı daha düşüktü ve nefeslerim kesikti. Göz kapaklarının altında gözlerimin hızlı hareket ettiği görülmüştü. Rüya fazına erken giriş olduğu tespit edilmişti.
Yoğun rüyalara geçildiğinde ise kalp atışları ve solunum daha da hızlanmıştı. Düzensiz nefes alış verişlerimin yanı sıra terlemede hafif artış gözlemlenmişti. REM evresinde amigdala aktifleşirdi fakat benim verilerimde bu aktivitenin anormal derecede yüksek olduğu görülmüştü. DGK, teknolojik bir hapishane olan bu yatak ile, beni sakinleştirmek ve amigdala aktivitesini düşürmeyi hedeflediği için 'dalga yollama' teknolojisini kullanmışlardı ama etki etmemişti. Fiziksel yatak aracılığıyla yapılan uyaranların etkisi sınırlıydı. Dalgalar beyin geneline yayılmıştı fakat bilinçaltım ve REM sırasında aktive olan bölgelerde tam etki yapmamıştı. Amigdala gibi duygusal merkezlerim güçlü ve dirençli olduğu için dışarıdan müdahale işe yaramamıştı. DGK'nın niyeti, müdahale imkânını ölçmekti ama başarısızlık gözlemlenmişti. 'Amigdala baskılama sinyali beklenen etkiyi yaratmadı. REM aktivitesi hala yüksek. Müdahale başarısız. Subje zihinsel savunması beklenenden üstün'
Bir saat kadar sonrasında kalbimin dakikada yüz on kez atmaya başladığı gözlemlenmişti. Solunumumun hırıltılı olduğu ve zaman zaman nefesimi tuttuğum görülüyordu. Normalde REM'de kaslar geçici olarak felç olsa da parmak seğirmelerim ve çene kasılması yaşadığım görülmüştü. Beynimde fırlayan dalgalar, yoğun korku işaretleri vardı. 'Rem atonisi kısmi başarısız. Bireyde gerçek tepki gözlemleniyor'
Varna'da bir insan yalnızca deney ve gözlem altında 'birey' olarak sayılabiliyordu. Hükümet için insanlar, okyanustaki birbirinden ayırt edilemeyen kum taneleri gibiydi. Hepsi yalnızca DGK'nın yüzdüğü suyun altını doldurmak için vardı. Ama iş zihinlerine dokunmaya geldiğinde, her birinin farklı bir müdahale gerektirdiğini biliyorlardı. Zamanla bu zihinler de işlemler ve çipler ile birbirinin aynısı hale getiriliyordu. İnsanların gerçek farkı, mavi gözlerinde ya da kırmızı saçlarında değil, renk renk zihinlerinde gizliydi. DGK önce bu farklılıkları ortaya çıkarıyor, sonra sessizce, acımasızca yok ediyordu.
Bir, bir buçuk saat sonrasında dakika başı kalp atış sayım seksen beşe düşmüştü fakat hala yüksekti. Solunumum sık ama nispeten daha düzenliydi. Duygu işleme alanlarında yoğun aktivite vardı. Burada kâbuslar ve rüyalar birleşiyor gibiydi. Göz hareketlerim yavaşlamıştı. 'Pozitif anı, negatif travma çakışması' diye not düşülmüştü. Bu aşamada ailemi, arkadaşları, ve hatta Aslan'ı gördüğümü biliyordum. Artık anılar başka bir dünyada ya da başka bir hayatta yaşamışım kadar uzak olsa da rüyalarımda hala dün yaşanmış kadar net ve ayrıntılıydı. İşte. DGK'nın sadakat işlemi sırasında, ya da sadakat işlemi işe yaramazsa beni öldürmeden önce çipler ile kontrol altına alma çabalarında müdahale etmek isteyecekleri aşama da bana kalırsa buydu.
Tüm aşamalarım gözlemlenmiş, bu aşamanın daha savunmasız olduğu düşünülmüştü. Buna dair not düşülmemişti ama zihnim onlar yerine olasılıkları ölçmüştü bile. N1 evresinde, savunmam yüksek, müdahale ihtimali neredeyse imkânsızdı. Zihnim dış uyarana dirençliydi, sistem notunda bile 'yoğun zihinsel aktivite' denilmişti. N2, hafif uyku evresinde hafif gevşeme tespit edilmişti ama zihinsel direnç hala güçlü olduğundan müdahale riskli ve etkisiz kabul edilecek olmalıydı. N3 evresinde, fiziksel savunmamın az ama zihinsel işlemlerin hala aktif olduğunu görüyorlardı. Uykunun çoğunluğunu kaplayan REM aşamasında, ilk rüyalar sırasında müdahale zor, yoğun rüyalarda kâbus görme riskim başlıyordu ve amigdala aşırı aktifti. Zihnim çok duygusal ama savunma hala güçlüydü. İleri saatlerde kâbuslar görüp durmaya başlıyordum. REM atonisi kısmi başarısızdı, fiziksel tepkiler veriyordum ve zihnim hala güçlüydü. DGK dalgalar ile müdahalede bulunamıyordu. Sabaha doğru, duygusal yoğunluğun arttığı bu aşamada ise, zihinsel savunmam karmaşıktı. Duygusal yüklem yüksek olduğundan, müdahale riskliydi, yanlış uyaran duygusal bir patlamaya sebep olabilirdi ama eğer, doğru uyaranla adım atarlarsa boşluğumu da yakalayabilirlerdi. Her aşamanın kendi riskleri olmasına karşın, doğru uyarana karşı risk alıp bu aşamayı kullanarak sadakat işleminin başarılı olma ihtimalini yükseltmeyi tercih edeceklerini düşünüyordum. Sahada ya da masada, kazanmanın altın kuralı kendin gibi değil, düşmanın gibi düşünmekti. Çünkü düşmanın senin düşündüğün gibi değil, kendi düşündüğü gibi saldıracaktı.
Duygusal yoğunluğun ardından tekrar sabah kâbusu görüyordum. REM çok yoğundu ve panik riski fazlaydı. Fiziksel olarak savunmasızlığım bir hayli yüksekti ama zihinsel direncim tekrar artmıştı. Müdahale riskliydi, hızlı panik tepkisi verebilirdim. Uyanmamın ardından saniyeler içerisinde alınan ilk verilere göre ise, zihinsel bütünlüğüm korunmuş haldeydi ve artık DGK müdahalesi, teoride neredeyse imkânsızdı. Pratikte ise, benim rızama ihtiyaçları vardı.
"Uyku değerleriniz referans aralığının dışında. Gün içi ek danışma oturumu tarafınıza atanmıştır."
Gözlerimi devirerek yatakta soluma doğru döndüğüm gibi yapay pencere görüntüsü dağıldı ve bildiri ekranı solumdaki duvara taşındı. "Lütfen sabah sağlık taramanızı başlatın. Kusursuz Varna Vatandaşı projesi kapsamında sağlığınız, en büyük hizmetimiz."
'Kusurlu insanları imha politikası gereği' demek istemiş olmalılardı. Kronik hastalık geni taşıdığı tespit edilen bebekler, henüz taşıyıcı anne karnındayken alınırdı. İlk araştırmalar fetüs döneminde başlardı. Anne kanından fetal DNA alınırdı. Trizomi ve bazı genetik hastalıklar araştırılırdı. İleri haftalarda plasentadan hücre alınır, genetik analiz yapılırdı. Daha geniş genetik mutasyon taramaları yapılırdı. On beş, yirminci hafta aralığında amniyotik sıvıdan hücre alınır, genetik analiz yapılırdı. Kalıtsal hastalıklar, kromozom bozuklukları görülürdü ve gerekli ve onların nezdinde kusurlu görülmesi halinde bebeğin yaşamına son verilirdi. Aynı anne ve babanın bir daha çocuk için gerekli birliktelik yaşamasına da izin verilmez, kurmaca aileleri dağıtılırdı. Anne ve babanın gen aktarımında da kapsamlı araştırmalar başlatılır, gerekli görülmesi halinde anne ve babadan, buna sebebiyet vermiş olanın da yaşamına son verilirdi. 'Mükemmel birleşim' için, biyolojik anne ve babanın genetik özellikleri maksimum uyum ve minimum risk verecek şekilde analiz edilirdi. Sistemlerinde biyolojik verilerin olduğu bir algoritma ile eşleşme yapılırdı ve kimin, kiminle çocuk sahibi olacağına bu şekilde karar verilirdi. Biyolojik ebeveynler, sadece genetik katkı sağlardı, çocukla duygusal bağ kurmalarına izin verilmezdi. Kusursuz kabul edilen bebek doğduktan sonra, DGK tarafından seçilen kurmaca aileye verilirdi. Bir bakıma, kurmaca aile bir başkalarının çocuklarına DGK kural ve standartlarıyla ebeveynlik yaparken kendi çocukları ise bir başka kurmaca aile tarafından büyütülürdü.
Ebeveynlik becerileri de, sadakat puanının hesaplanmasına katkı sağlardı. Taşıyıcı annelik, DGK genelinde bir meslek olup tek görevleri buydu. Başka meslek ve görevlere sahip fakat gen aktarımı konusunda potansiyel taşıyan annelerin, hamilelik süreci boyunca DGK'nın işleyişini bozması istenilmezdi. Bir yandan da, hamilelik sürecinin yaşanılmasına müsaade edilmemesi, çocuk ile anne arasında duygusal bağ kurulmasına engel olma çabalarından sadece bir tanesiydi. DGK'nın acımasız ve sonu gelmez deney ve planları, her ne kadar elde ettikleri bilgileri insanlık aleyhine kullansalar da, gerçekliği yadsınamayacak çıkarımlar oluşturabiliyordu. Öyle ki, duygu çiplerinin yok etmekte en çok zorlandığı bağlardan biri de, anne ve çocuk arasındaydı. Neyse ki, benim üstümde hiçbir zaman bu bağı kırmaya çalışmak zorunda kalmayacaklardı.
Hareketsiz kaldığım için tekrar "Lütfen sabah sağlık taramanızı başlatın." bildirisini duydum. Bir yapay zekânın ses tellerini parçalama imkânım olmasını isterdim. Yavaşça yataktan kalktım. İlk getirildiğimde misafir edildiğim gözlem odasından bir hayli farklı bir oda içerisindeydim. O odada yakalanan direnişçiler misafir edilir, sıcak ve insanlığı hatırlatan eski eşyalar ile psikolojik bir bağ kurma amaçlanırdı. DGK sadece zihinlere değil, ruha bile ağlarını atar, yakaladığını hızla kendilerine çekerdi. Yüze yansıyan ışığın renginin bile düşünce ve duyguları değiştirebilme gücünün olduğunu bilirlerdi. Biraz da bu yüzden, renkleri beyaz ve maviydi. Hapishaneleri huzurun rengiyle aydınlanır, mahkûma özgür hissettirirdi. Aramızda bir anlaşma ihtimali söz konusu olduğundan, kurmaca bir sıcaklıkta kelepçeli misafirliğim son bulmuştu. Şimdi dört duvarı değişebilen ekranlarla çevrili, neredeyse kapsül kadar küçük bir oda içerisindeydim. Yere gömülü ve kenarlarından mavi ışık yayılan yatağın hemen yanında küçük bir masa vardı. Basit, gömme ve kişisel üretkenlik için tasarlanmıştı. Alt rütbeli askeri ve idari çalışanların da bu tarz odalarda kaldığını düşünüyordum. İş saatleri ve uyku saatleri aralığında, masada ve masanın üstünde duran sanal dünya gözlüğüyle vakit geçirirlerdi. Sanal dünya odalarına daha yüksek rütbeliler erişiyor olmalıydı. Masanın karşısındaki duvarda küçük bir lavabo ve tuvalet yan yana konumlanmıştı. Elbette ki, odanın her bir gölgesi dahi, izleniyordu ama ne lavaboyu kullanacak olanın özel yaşam ihtiyacı kalmıştı, ne de izleyen bir başka idari personelin ne izlediğini önemseyecek etik anlayışı. Yankı, eski insanlar gibi yaşamaya çalışan bir oluşum olsa da, imkânlar gereği her zaman özel alana sahip olamadığımızdan benzeri yaşam biçimine alışıktım. Birinin yanında giyinmek, ihtiyaç gidermek, hatta yıkanmak, benim için önemli bir ayrıntı değildi ama bu, birkaç saniyeden fazla izleyen birini görürsem de bedelini ödetmeyeceğim anlamına gelmiyordu.
Yatakta doğrulup karşı duvara baktığım için bildiri ekranı da hızla karşı duvara geçti. Solumda tekrar dijital bir pencere oluştu. Bugünkü sahte hava durumu, güneşliydi. İstersem havayı ve görüntüyü değiştirebiliyordum. Mıntıka üssü olan bulunduğum malikânenin dışarıya ve gökyüzüne erişimi vardı ama şu an bulunduğum oda, aşağı katlardan birinde, alanın yüzlerce küçük odaya bölündüğü hücrelerden biriydi ve solumdaki güneşin ardında bir başka insan şu an sağlık taraması yapıyor olmalıydı.
"Öngörülen süre aşılmak üzere. Lütfen sağlık taramanızı yapın."
Kaçıncı uyarıda odadaki teknolojinin ya da kapıyı açacak DGK askerinin müdahale edeceğini merak etsem de elimi karşı duvardan açılan oyuğa uzattım. Masalarına oturmak istiyorsam, onlara uyum sağlayacağımı düşünmelilerdi. Kancalı bir cihazın tuttuğu iğne hızla işaret parmağıma batıp geri çekildi. İşaret parmağımdaki birkaç damla kanı üstümdeki koyu mavi eşofman takımına sürdüm. En azından üstümde, bir yerlerde kırmızıyı taşımak istiyordum.
Oyuk kapanırken ekranda hesaplama yapıldığını gösteren uçları birbirini takip eden kıvrımlı bir çizgi daireler çiziyordu. Hemen üstünde, DGK'nın bulunduğum odanın rütbesinin sahip olduğu imkânlar tanıtılıyordu. Kullanabileceğim cihaz ve odalar, yapay zekâyla oluşturulmuş sinir bozucu derecede pozitif bir reklamla akıyordu. Aslan'la evleneceğime göre bu odada kalıcı olmayacağımı düşünüyordum ama eğer kalıcıysam, yapabildiklerim bir hayli kısıtlıydı. Boktan bir yemekhane, andan koparan bir sanal gerçeklik gözlüğü, bir metrekarelik bir spor alanı, ayda bir alkol alabilme ve korunmalı seks yapabilme şansı, üç ayda bir 'Rüya 8' dedikleri eğlence alanını kullanma imkânı. Tabii tüm bunlar reklamda öyle övülerek yansıtılıyordu ki dört duvar arasında yatağından kalkan personel, heyecanla izliyor olmalıydı. Rüya sekiz, dediklerine göre başka seviye eğlence merkezleri de vardı. Yüksek rütbeliler kullanabiliyor olsa gerekti. Belli şu an içerisinde bulunduğum odanın seviyesi bir hayli düşüktü.
Reklam dağılırken holografik göstergeler belirdi. DGK tarafından yakalanmadan önce oluşan savaşta gördüğüm hasara karşı, ileri teknoloji tedavileri büyük oranda iyileşmeyi hızlandırsa da hala sonuçlarımda etkileri görülüyordu. Doku hasarı sonucu oluşan inflamasyon parametreleri büyük oranda normalde dönmüştü ama yakın zamana kadar referans dışı olduğu da anlaşılıyordu. Hormon ve metabolik değerleri ise tamamen normal görülüyordu.
"Travma sonrası durumunuz stabil. Müdahale gerekmiyor. Kusursuz insan profili korunuyor. Takip rutin olarak devam edecek."
Kusursuz insan profili, imha edilmekten şimdilik bir hayli uzak olduğumu gösteriyordu. Sonrasında gelişen kusurlar da, imha sebebi oluyordu. DGK, askerinin ve idari personelinin çoğu anomalisine karşı müdahaleyi gerekli görüyordu. Askeri personellerinde sahada olmaları gereği bu durum daha esnetilebilir olsa da özellikle idari personellerinde dış görünüşün dahi kusursuz olmasını bekliyorlardı. Normal şartlarda Aslan'ın vücudunda olan yara izleri dahi aşağı rütbelerde imha gereken anomali olarak kabul edilebilirdi. Mıntıka halkı arasında ise kesinlikle imha sebebiydi. Benim vücudumda da bir hayli yara izi vardı. Bir kısmının etrafı dövmelerle süslenmişti. Aslan ise ne süslemiş, ne gizlemişti. Geçmişte dövmesi olmadığı gibi, şimdi de eğer varsa görmemiştim. Timinden ismini henüz bilmediğim birinin yüzüne kadar ulaşan dövmelerinin ardında deforme olan tenini fark etmiştim. Yanık izine benzer dalgalanmalar mevcuttu, dikkatle bakılmadığı sürece anlaşılmazdı. Eğer dövmeleri, yanık izlerini kapatmak amaçlıysa büyük bir alanı kaplıyor olmalıydı. Çok bakma şansım olmamıştı ama şahit olduğum her saniyeyi, bir ömür gibi hatırlayabildiğim için omzundaki armadan tuğgeneral olduğunu anlamıştım. Bu yüksek rütbeye eriştikten sonra mı bu izlere sahip olduğu için imha edilmemişti yoksa, imha istinaslarından biri miydi, bilmiyordum. İçeriden aldığımız bilgilere rağmen Varna Hükümeti, Kurucu Konsey'in bile bilmeyebilecekleri sır ve gizemlerle doluydu. Kurallar gibi, kural boşluklarının da olması, bir yere kadar müsaade edilmesi bunun göstergesiydi. Zihinlerini öldürmek yerine kullanmayı tercih ettikleri üst rütbeliler, DGK'ya sadık olmalarına karşın, birbirleriyle rakipti ve Aslan'ın, Rauf Beham'ın ipini çekmek istemesi ve işine geline kuralları çiğneyebilmesi gibi, her birinin kendi iğrenç amelleri mevcuttu. Düzenlerinin istisnaları vardı. Şüphesiz, her düzen bir istisnayla yıkılırdı. Ve her sistem, önce içeriden yanardı. Burada ölmediğim sürece yapacağım şey de buydu. Yankı'nın ateşi, DGK'nın dış duvarlarından önce koridorlarını yakacaktı. Çakmağı da ben ateşleyecektim. Onlarla yanmak pahasına, onları da yakacaktım.
"Bugün için onaylanmış beslenme paketi tarafınıza ulaştırılıyor. İçerik, vücut kütle indeksinize ve üretkenlik hedeflerinize göre belirlenmiştir."
Üretkenlik hedefleri, DGK'nın sömürü kategorisi anlamına gelirdi. Vatandaşı hangi kategoride sömürmek istediklerine testlerle karar verirlerdi. Zihinsel beceri gerektiren işler için, öldürülmemiş beyinler gerekirdi. Onlar için kullanılan zihin arındırma işlemleri ve kontrol çipleri farklı olurdu. Fiziki güç ve yetenek gerektiren işlerde ise zihinler pek de gerekli değildi, özgürce öldürebilirlerdi. Benim sömürü kategorim için hangi müthiş kararı vermişlerdi, bilmiyordum. Henüz bir teste girdiğim yoktu, belki de buna gerek duymayacaklardı.
Yatakta bağdaş kurarak oturduktan sonra açılan oyuktan uzatılan tepsinin üstündeki kâğıt torbayı aldım. Günlük görev ataması ekranı belirirken tadı lastiğe benzer ekmeği kemiriyordum. Görüntüsü, eski insanların yediklerine benzer olsa da esasında bir ekmek olmadığını biliyordum. Üst rütbeler çok daha keyifli besinler alıyordu ama düşük rütbelerde ancak sadakat puanı yüksek kimseler, 'tat hapları' ile yemeklerini şenlendirebiliyorlardı. Geriye kalanlar, alınması gereken vitamin ve minerallerin sıkıştırılması ile damak zevkine dair herhangi bir kaygı güdülmeden üretilen bu 'şey'lerin tadını sonuna kadar alarak yemek zorunda kalırdı. Öyle bir ülkeydi ki, yeterince rütbeli değilsen yaşadığın andan tat almalarına zaten izin vermedikleri gibi, yediğinden dahi tat alabilmek için sadakat puanı biriktirmen gerekiyordu. Hakkın olanı, hediyeleri gibi bahşettiklerinde bazıları isyan ederdi. Bazıları ise, o hediyeyi hak etmeye çalışırdı.
Görev atamamda sadece 'Sadakat gözcüsünü bekleyin' yazıyordu. Görevimden bağımsız bir şekilde otomatik bildiride bulunuldu. "Göreviniz tamamlandığında puanınız güncellenecek, katkı seviyeniz kayda alınacaktır."
Gözlerim ekranın sol üstüne, sadakat puanımı gösteren alana döndü. Sıfırı gördüğümde ağzımdaki lokmayı yutabileceğim bir forma sokmaya çalışırken güler gibi oldum. Toplumsal hatırlatmalar başladığında gözlerim sesi kısabileceğim herhangi bir imkân aradı ama mümkün değil gibi görünüyordu. Kâğıt poşeti avuçlarımın arasında ezerek bir top haline getirirken omzumun ardından masaya baktım. Sanal gerçeklik gözlüğünde oynayabileceğim oyunlar ya da andan kopabileceğim sahte anılar olabilirdi ama onların cehenneminden, onların imkânlarıyla kaçmak istemiyordum.
Lavaboda ihtiyaç giderirken kameranın olduğunu düşündüğüm alanlara karşı orta parmağımı kaldırdım. Mutlaka izleyeceklerse, orta parmağımı izleyebilirlerdi. Ellerimi yıkarken gözlerim aynada gerekli süre çubuğu doluyordu. Çubuk dolduktan birkaç saniye sonra aynadaki şekiller değişmeye başlarken elimi çektim ve su kapandı fakat aynada 'diş fırçalama süresi' adında yeni çubuk animasyonu oluştu. Dişimi de fırçaladıktan sonra gözlerimi alıp yatağa döneceğim sırada şekiller merak uyandırdığı için vücudumu tekrar çevirip aynaya baktım. Yüzümün etrafından çıkan oklardan yeniden çubuklar belirip farklı kategorilerde değerlerimi öngörmeye başladıklarında 'Siktirin ama artık oradan.' diye düşündüm. Yüz ifadelerimi ölçüyorlardı.
Yorgunluk yüzde seksen, olarak tespit edildiğinde dudağımı büzerek baktıktan sonra "İyimser bir yaklaşım." diye sızlandım. Daha yorgun hissediyordum. Yakın zamanda yaşadıklarıma bakılırsa, yolun sonu kadar yorgun hissetmeliydim ama burada yeni bir yolun başında olduğumu bildiğimden, bu yorgunluğu sürdürme lüksüm yoktu. Bu kapı açılıp da sadakat gözcüsünün sınavı başladığında yorgunluğumdan eser kalmayacaktı.
Mutluluk yüzde on olarak ölçüldüğünde, ona kadar neyle eriştiklerini merak ettim. Ailemi, arkadaşlarımı, askerlerimi, üssümü, mıntıkamı kaybetmiştim. İğrenç bir renkle çevriliydi, üstüm, başım, etrafım. Onların odalarında, onların aynalarına bakıyordum. Henüz hiçbir yeri aleve vermiş değildim ve bir süre boyunca sabır göstermem gerekecekti. Belki de, uzun bir süre boyunca. Ve bu sabrı gösterirken nefret ettiğim adamın soyadını taşıyacaktım. Sadece onun da değil, iliğimle, kemiğimle, her şeyimle devrilmesini istediğim hükümetin ülkeye isim olarak verdiği 'Varna' kelimesini de taşıyacaktım. İmre Varnalı. Varna'da doğan, Varna'ya ait olan, içinde Varna'yı taşıyan gibi. Ama hayır. Ben İmre Alaz'dım. Varna'da doğan, hiçbir zaman Varna'ya ait olmayacak ve Varna'nın içini dışını yıkacak olan. 'Gibi' değil, öyle.
Sadakat yüzde sıfır olarak kabul edildiğinde dudağımı sağ kenarına doğru kıvırıp düzelttim. Yok ya, niye öyle düşündünüz ki, diye alay etmek istiyordum. Kusursuzluk oranını, yüzde yüz gördüğümde neye göre hesapladıklarından emin değildim. Bu sadakat oranıyla, onların nezdinde hangi açıdan kusursuz kabul edilmiştim, bilemiyordum. Ekranı izleyen bakışlarımı ve yüz ifadelerimi bilerek değiştirdiğimde oranlar hızla değişmeye başladı. Oranlar değişip dururken tek oynatamadığım oran 'kusursuzluk'tu. Gözlerim onda takılı kalırken mavi ışıklar kırmızıya dönüşmeye başladı. Kırmızı ışıklar yanıp sönerken tekrar gülümsedim ve mutluluk oranı yüzde yüze ulaştı. Kırmızı, onların sisteminde sorunun, belanın rengiydi. Bazen DGK bile haklı olabiliyordu.
"Uyarı. Sistemde sorun. Uyarı. Sistemde sorun. Uyarı. Sistemde sorun. Sistem yeniden başlatılıyor."
Hesapladıkları hiçbir orandan emin olmalarını istemediğim ve biraz da inceleyenlerin sinirini bozabilmek için bozduğum sistemden yatağa doğru uzaklaşırken kapı açıldı. "Ne yaparsan yap, kusursuz olmamayı başaramıyorsun bebeğim."
Sesini duyduğumda aynaya bakıyor olsaydım ve bir 'iğrenme' çubuğu oluşsaydı, oranı ona göstermek isterdim. Bu oranı da yüz ifadelerimle sistemi yanıltarak değiştiremeyecek olmalıydım. Sahteliğimin gücü her şeye yetmezdi. Ona dönerek yatağa otururken o da mekanik bir sesle açılmış kapının iki yanına ellerini yaslamıştı. Arıza bildirimi ona da mı gitmişti, zaten gelecekti de denk mi gelmişti yoksa odamı mı izliyordu bilmiyordum ama izlediğini varsaydığım tanımadığım insanlara karşı duymadığım rahatsızlığı, Aslan'a karşı duydum. O iğrenç gözleriyle, beni ihtiyaç giderirken, giyinirken, duş alırken izlemesini istemezdim ama buna dair bir rahatsızlık hissi göstermedim. Oda içerisinde duş alanı olmadığından, en son aldığım duşta ortak alanı kullanmıştım.
Gözleri saçlarımdaki örgüde gezindi. Balıksırtı ördüğüm örgü uyurken dağılmış olmalıydı. Saçımın ön tutamları iki yanımdan sarkıyordu ve her bir teline bakarmış gibi gözleri yavaş ilerliyordu. "Sen de ne yaparsan yap, bir hayli kusurlusun. Kusursuz olduğun tek konu, aşağılık bir adam oluşun."
Gözlerini yavaşça kapatıp açarken geniş bir şekilde sırıttı. "Hakaretlerin beni şımartıyor."
Kötü olmaktan haz eden bir adam mı yaratmışlardı, hep mi böyleydi bilmiyordum ama cevap verme tenezzülünde bulunmadım. Gözlerimi onun da yaptığı gibi ona diktiğimde dilini sırıtışında gezdirerek beni izlediği bir sürenin ardından gözlerini bir anda benden aldı. Ellerini eğildiği kapıdan çekerek doğruldu ve koridora doğru geriledi. Eliyle koridoru gösterirken "Müsaitsen sana birkaç eziyetimiz olacak. Teşrif edersen, çok seviniriz." dedi.
Ellerim, kalçamın iki yanından geriye doğru uzanmış halde yatağa yaslıyken düşünürmüş gibi gözlerimi odada gezdirdikten sonra tekrar Aslan'a baktım. "Yapacak daha iyi bir işim yok." dedikten sonra yataktan kalktım. Aynanın karşısında duraksayıp dağılmış örgülerimi açmaya başladım. Eziyete gitmeden önce onları biraz beklettiğim için rahatsız olmazlardı umarım (!)
Saçlarımı daha sıkı bir şekilde ördükten sonra perçemlerimi kulağımın arkasına sıkıştırarak Aslan'a döndüm. Elleri ceplerinde, koridorun duvarına yaslanmış bir halde beni bekliyordu. Odadan çıkmak üzere hareketlendiğimde sırtını duvardan ayırarak doğruldu. Sol elini boynunun sol yanına doğru götürüp silik yara izinin etrafını kaşıdı. İlgimi çekmeye çalıştığını varsayıyordum çünkü birlikte olduğumuz zamanlarda o izden öpmeyi severdim. Gözlerimi gözlerine yükselttiğimde yamuk bir şekilde sırıtarak yolu gösterdi. "Biliyorsun, kibar bir adamımdır. Önden buyur."
Eline çarparak önden yöneldim. O da ardımdan gelirken gözlerim koridorda geziyordu. DGK'nın renklerinin beyaz ve mavi olmasına karşın, Aslan'ın mıntıkasının şu an bulunduğum koridoru siyah, gri ve mavi renklerden oluşuyordu. Metalik yüzeylere, mavi floresan ışıklar yansıyordu. Koridor boyunca tekrarlayan dairesel geçitler vardı. Sağa ve sola dönen koridorların yanından geçtikçe, bir farkı olmadığını gördüm. Her geçidin üstünde numara aralığı yazıyordu. İdari personel ve rütbesiz askerlerin DGK armasının üstünde numaraları yazardı. Bir rütbeye sahip değilseler, bir isimden bile değil, sayıdan ibaret olurlardı. Birbirinin tıpkısı koridorlar sadece sayılarıyla ayrılıyordu ve insanlar ait oldukları sayı aralığı koridorunda, kapısında numarasının yazdığı hücrelerde kalıyordu. Hücre kapıları da geçitler gibi daireseldi. Şu an açık olan modüler geçit sistemleri, uyku saatinde kapanıyor olmalıydı. Gece görevinde olmayan askerler ve idari personeller, bir hücreye tıkılı olmalarının yanı sıra çıkabilseler dahi, kapalı geçitlerin ardında hapis durumdalardı. Tabii bu, kimsenin umursadığı bir detay olmamalıydı. Herkes işinde ya da mesaisi gece ise uyur halde olduğundan ilerlediğimiz koridorlar bir hayli sessizdi. Boşlukta yankılanan ayak seslerine bir gün alarm sesleri eşlik edecekti, emindim.
"Beni kelepçelemeyecek misiniz?"
"Pek bir işe yaramadığını gördük."
"Güvende olmaya o kadar alışıksınız ki, algılarınız kapalı." derken yatış ünitesinin çıkışına varmıştık. Geçidin üstünde 'Yatış ünitesi 8' yazıyordu. Sekizin daha altı bir halka mevcut muydu bilmiyordum. Gökyüzüne ve yer altına uzanan üssün, kaç katlı olduğunu ve kaçıncı katında olduğumuzu henüz bilmiyordum ama belki de yer altında olan bir kattaydım. Dört yanım dışarı değil, başka odalara komşu olan duvarlarla çevrili olmasa da güneşe erişemeyecek bir katta olabilirdim.
"Yetki çipimi aldığını fark etmediğimi mi sanıyorsun?"
Adımlarım yavaşlarken koridorda yanıma vardı. Gözleri geçidin yanındaki güvenlik sistemine bakarken cihazdan yükselen mavi ışık gözlerini taradı. Kapı mekanik bir sese eşlik eden, sanki sıkışmış bir havanın özgürlüğüne kavuşmasını andıran bir sesle açılırken başını hafifçe çevirip bana baktı.
"Sen bayılmayı geçtim, ölüyor bile olsan bana doğru devrilmezsin. Beraberinde götürmek isteyerek beni de devirmeye çalışabilirsin ama..." dedikten sonra sırıtarak başını iki yana salladı. "Bana devrilmezsin."
"Rauf'u öldürmemi istedin." dediğimde kaşlarını kaldırıp indirdikten sonra sırıtışı genişledi. "Yaptığının üstünü temizleyemesem, yakalansan bile ölecek olan ben değilim ama her ihtimalde ölmüş olan yavşak Rauf Beham."
Geçitten geçtikten sonra hemen karşımızda olan siyah çelik asansöre yöneldi. Gözlerim yeni geçtiğimiz alanda gezindi ama dört asansör ve yanlarındaki merdivenler harici bir şey yoktu. Duvar boşluklarında mavi ışıklar Kurucu Önder ve Kurucu Konsey üyelerinin hologramlarını yansıtıyordu. Asansörlerin üstünde rütbe belirten işaretler mevcuttu ve Aslan en yüksek rütbe aralığında olan asansörü çağırmak üzere gözlerini güvenlik sistemine çevirmişti. Asansörün kapısı yapay zekânın sinir bozucu reklam seslerini duyurarak açılırken içeri girdim "Onuncu kat." diye sesli komut vererek asansöre bindi. "Yerine mi geçeceksin?" diye sorarken gözlerim üstündeydi. Aynaya doğru dönüp ıslık çalarak saçlarının önünü düzeltirken başını onaylamaz bir şekilde salladı. Gözlerini aynadan aldıktan sonra bana döndü.
"Bazen yönetmek yerine, senin için yönetecek olanı seçmek daha akıllıcadır."
Eğer, Orgeneral olursa bu mıntıkayı bırakması gerekecekti. Rauf Beham, Batı Varna 1-2-3-4. mıntıkaların orgeneraliydi. Aslan'ın rütbesi olan Korgeneral'den daha üst bir makam olmasına karşın, mıntıkayı yönetmiyor, mıntıkayı yönetenleri yönetiyordu. Aslan burada bir üsse sahipti ve bunu daha üst bir makam için bırakmak yerine, onun için yönetecek olanı seçmeyi tercih edeceğini söylüyordu. DGK infaz ve bildirileri sırasında öğrendiğim kadarıyla eğer değişmediyse Batı Varna'da iki korgeneral vardı. Biri Aslan, diğeri ise Batı Varna 5. Mıntıka'nın generali, Mira Zalim'di. Rauf'un yerine düşünülecek isimler de, onlardı. Aslan, Mira'yı destekleyecek olmalıydı. 'Senin için yönetecek olanı seçmek' dediğine göre, Mira'yı yönlendirebileceğini düşünüyordu. Aslan'ın da katıldığı infazlarda ve belirli reklam ve özel törenlerde, bu iki isim hep yan yana olurdu. Her zaman önce Aslan'ın rütbesi yükselmiş, hemen ardından Mira da yanındaki yerini almıştı. Belki de aralarında bir ilişki vardı, henüz bilmiyordum. Emir'den, bildiği kadarıyla detayları öğrenmem gerekiyordu. Dışarıdan görülen DGK'ya dair bildiklerimden çok daha fazlasına ihtiyacım vardı. İçeride neler yaşanılıp bittiğini görmeliydim.
Gözlerim asansörde gezindi. Her yerde ses dinleme cihazı ve kamera olmalıydı ama Aslan rahat rahat konuştuğuna göre yetkiyle erişimlerini engellemişti. "Niye bana karşı kartlarını açık oynuyorsun?"
Başını hafifçe sağ omzuna yatırdıktan sonra gözleri küçümseyerek üstümde gezindi. Gezindikçe gözlerini takip eden başı yavaşça eğiliyor ve yükseliyordu. "Çünkü seni bir tehdit olarak görmüyorum. Benim gözümde bir kozdan ibaretsin."
Alaylı bir şekilde bakıyor olmasına karşı ona saldırma isteğim güçlenirken onuncu kata vardık. Kaçıncı katta olduğumuzu göstermeyen bir asansördü ama dönüş yolunda tekrar sesli komut verilirse ya da başka bir kata gidecek olursak bile şimdi geçmiş olan zamanla, o zamanı kıyaslayarak tahminde bulunabilirdim. Beni masalarına oturtacak olursalar, üslerine dair daha çok bilgiye, daha kolay bir şekilde ulaşırdım ama rütbeme göre yetki ve izinlerim değişiklik gösterirdi. Bu üste sadece Aslan'ın rütbesi gereği bildiği detaylar olduğuna emindim. Tuğgeneralleri de, aşağı rütbelere kıyasla daha çok bilgiye sahip olsa gerekti.
Asansörden ineceğim sırada kolunu önümde kaldırarak durdurdu. Kapı kapanırken, ışıklar kapanmasın diye komut verdi. Önümdeki kolunu sertçe ittirirken vücudumu ona çevirdim. Asansörden indikten sonra kayıt alınımını engelleyemiyor ya da engelleyerek dikkat çekmek istemiyor olmalıydı ki ne söyleyecekse burada söylemeyi uygun görmüştü. "Seni yönetemeyeceklerini fark ederlerse öldürmek istiyorlar. Oysaki ben seni yönetememek istiyorum."
Ardıma yaslanırken kollarımı göğsümde birleştirdim ve kısılmış gözlerim, memnuniyetsiz bir yüz ifademle 'Ne anlatıyorsun be sikik?' der gibi baktım. "Seni yönetirsek bizim için hareket edersin. Yeterince güçlü komutanımız, askerimiz var. Sana ihtiyacımız yok. Ben, bizim içimizde direniş için hareket etmeni istiyorum."
Sırıtışımda alt dudağımı ısırdığımda o da aynısını yaptı. İnanamayarak bakan gözlerime karşı başını onaylar şekilde salladı. "Çünkü beceremeyeceksin bebeğim. İçimizde direnişin hainleri var. Bizden gizleniyorlar ama senden gizlenmeyecekler. Onlar seni, sen onları bulacaksın. Ve sen ardımızdan iş çevirmeye çalışırken onları tek tek..." derken işaret parmağını kaldırıp havada hayali bir daire çizer gibi salladıktan sonra sırıtışını genişleterek kendisini gösterdi. "...bana vereceksin."
"Bu DGK'nın planı değil." dediğimde başını onaylar şekilde sallayarak ellerini ceplerine yerleştirdi. "Bu benim planım. Onlar risk almayı sevmez." dedikten sonra kaşlarını kaldırıp indirdi. "Ben severim."
"Baban kadar kötü olduğunu sanırdım." dedikten sonra başımı yavaşça iki yana sallayarak baktım. Sırıtışım sürerken çenemin ucuyla onu gösterdim. Dudaklarım donuklaşmak istiyordu ama müsaade etmedim. "Sen daha kötüsün."
Bana doğru bir adım attığında hareketsiz kaldım. Yüzüme doğru eğilirken gözlerini alayla irileştirip küçülttü ve "Ben en kötüsüyüm." dedikten sonra omuz silkerek eğildiği üzerimden doğruldu ve bir adım gerileyerek arsız bir şekilde güldü. "Ve sen bana âşık oldun."
"İçindeki canavardan habersizdim."
Başını onaylamaz bir şekilde salladığında gerginliğim yükseldiği için sırıtışım silinmişti. Kollarımı göğsümden çözüp sırtımı asansörden ayırırken bu sefer düşünmekle kalmayıp "Ne anlatıyorsun be sikik?" diye sordum.
Küfrümden hoşlanmış gibi kaşları kaldırıp gözlerini irileştirirken güldü. Beni neyin sinirlendirdiğini biliyordu. Böyle biri olduğunu bilmeme rağmen onu sevdiğimi iddia ediyordu. Yıllarım, Aslan'ı sevip her zerremle güvendiğim için onunla bu denli bağ kurmasına vesile olduğum abimin, katili oluşu sebebiyle kendimi suçlayarak geçmişti. Şimdi de kalkıp 'sen yanılmadın, zaten başından beri biliyor olmalısın' der gibi konuşuyordu. Bu bana abimin katili olduğumu söylemek gibiydi ve şimdi onu şuracıkta öldürebilirdim.
"O canavarı görüyordun ama canavarlığı düşmanınaydı, görmezden geliyordun. Şimdi o canavar, senin düşmanın olunca 'kötü' diyorsun. Bu ikiyüzlülük bebeğim."
"Başından beri buydun yani?"
'Buydun' derken gözlerim onda gezinmiş, omzum kasılırken yüzüm buruşmuştu. Öfkemi kontrol altında tutmaya çalışıyordum ama bir gün onu öldürdüğümde, bir darbe de bugün için indirecektim. Bana, her şeyi diyebilirdi ama bu canavara âşık olduğumu söyleyemezdi.
"Bir aralar seni gerçekten sevip sevmediğimi soruyorsun." dediğinde bir küfür mırıldanırken başımı onaylamaz bir şekilde sallayıp "Asansörü aç." diye komut verdim ama sesim, yetkiyle kullanılan asansörün sisteminde kayıtlı olmadığı için açılmadı. Asansörün kapılarını açabilecek bir tuş aradım. Sorduğum o değildi. İçimde bir yerlerde merak ettiğim şüphesizdi ama dile getirmeyeceğim bir soruydu.
Tuş değil, sensör vardı ve "Aç şunu!" diye bağırırken bileğinden tutup saatini sensöre yakınlaştırmak istedim ama müsaade etmedi. O da benim bileğimden tuttuktan sonra vücudumu kendisine çevirdiğinde sinirle kolumu boynuna yaslayıp onu asansörün ardındaki duvarına doğru ittirerek yasladım. Başı da asansöre yaslanırken gözleri gözlerimdeydi. Dişlerimin arasından "Aç şu asansörü." dedim.
"Cevabı merak etmiyor musun?"
"Hayır."
Sırıtışında dilini gezdirdikten sonra yalan makinesinin testinden geçememişim gibi olumsuz bir ses çıkarttı. "Yanlış cevap, tekrar dene."
Boynundaki kolumla baskı uyguladığımda çenesi kasılsa da sırıtışı silinmedi. "Siktiğimin cevabı umurumda değil."
"Beni unutabildiğine inanmıyorum." derken elleri boynunu tutan koluma doğru yükseldi. Boynuna baskı uyguladığım için sesi pürüzlüydü ama gözleri keyifli bakıyordu. Kolumu ittirmeye çalışacağını düşündüm ama sadece tuttu.
"Dürüst yaklaşacağım." dediğimde kaşları anlık bir mimik olarak kalkıp indi. İlgisini çekmiştim, normalden farklı bir şey duyacağını düşünmüştü. O yeşil gözlerinin ardındaki karanlık planlarını görebiliyordum. "Direnenler için unutmak suçtu. Yönetenler için hatırlamak. Birbirimize söz vermiştik. Her şeyi unutsak, birbirimizi hatırlayacaktık." dediğimde sessiz bir şekilde dinliyordu. Sadece gözleri yavaşça gözlerimde geziniyordu. Sırıtışını sürdürmüyordu ama alaylı bir yüz ifadesine sahipti. "Önce sen unuttun, sonra da ben seni unuttum Aslan. Bu hayatta unuttuğum tek şey sensin."
Ve ben her şeyi hatırlardım.
Reddetmek, kestirip atmak onu ikna etmiyordu. Burada olduğum süre zarfında beni etkilemek için yanaşıp durmasını istemiyordum. Etkilenmeyeceğim şüphesizdi ama çabası bile midemi bulandırıyordu. Yakında, her şey planlanılan gibi giderse evlenecektik ve aynı odanın içerisinde daha fazlasına maruz kalmak istemiyordum. "Madem, aynı tarafta, farklı taraflar için mücadele vermek istiyorsun, mermisiz bir silahı yüzüme kaldırıp durma."
"Sana düşmem, diyorsun." derken başparmaklarının tenimi okşadığını hissettiğim gibi kolumu çekerek geriledim. Güldükten sonra sırtını asansörden ayırıp boynunu iki yana doğru esnetti. Başını doğrulttuktan sonra yeşillerini gözlerime dikip kıstı ve "Meydan okuma kabul edildi." dedi.
Ben 'vazgeç' derken o 'savaş' demişim gibi duymuştu. Başını onaylar şekilde salladım. "Her şeyine."
Kendimden emin oluşuma karşı 'Vay be' der gibi dudak büktü. "Buna emin misin?" dedikten sonra muzip bir şekilde sırıttı. Baygın bir şekilde bakmak dışında tepkisiz kaldığında o da başını onaylar şekilde salladı. "Her şeyine."
Başarma şansı zaten yoktu ama yaklaşım tarzı, elini daha da güçsüzleştiriyordu. Başka türlüsüne kanmayacağımı düşündüğü için elini açık oynuyor olmalıydı ama birinin kuyruğuna basıp da yine de saldırısına maruz kalmamayı beklemek, aptallıktı. Beni sinirlendirip rahatsız ediyor ama ona düşmemi bekliyordu. Adımları yakınlaştırmaktan çok uzaklaştırırdı. Garip bir yöntemi vardı, midemi bulandırmak haricinde başarısızlıklarını izlemenin keyif verici bir yanı da olacaktı.
"Seni yanlarında isteyecekleri kadar kusursuz ama seni yönetebileceklerini düşünecekleri kadar da kusurlu görünmelisin."
Yardım çabasına gözlerimi devirip "Sadakat işlemi cevaplarını da vereceksin sanırım?" diye sordum. Belli ki şu an sadakat işlemine gitmiyordum, bir çeşit test yapacaklardı. Aslan 'eziyet' olarak tanımlamıştı. Kurucu Konsey, beni idam etmek yerine eğer sadakat işleminden geçebilirsem masalarına davet etmeye değer olup olmadığıma karar vereceklerdi. Bizzat Konsey'le karşılaşacağımı sanmıyordum. Günlük görev atamasında 'sadakat gözcüsünü bekleyin' yazıyordu.
"Hayır. Seninle bu riske girmeme değer olduğunu bana da kanıtlayacaksın."
Alayla gülümseyen dudaklarımın ardında dilimi çiğniyordum. Cümleleri kuyruğuma basmak üzere özenle seçilmiş gibiydi. Aklınca beni aşağılıyor, küçümsüyordu. Kendi başının çaresine bak, diyordu. Sekiz yıl önce de gözlerinin söylediği gibi. Boşalan şarjörümü kendim doldurmaya da, bir ceset gizlemem gerekiyorsa kendim sürüklemeye de alışıktım. Ne olursa olsun hayatta kalmak ise, istemesem de yaptığım bir şeydi. Sadece ona değil, kimseye ihtiyacım yoktu. Yardım etmeye kalkışsa kesinlikle bir bit yeniği arar, verdiği işlem cevaplarına güvenmezdim. Sadece kendimi ona kanıtlamam gerektiğini söylemesi sinirimi bozmuştu.
Deri ceketinin fermuarını açtıktan sonra kemerinin bağını çözdü. Kaşlarım hafifçe çatılırken ne yaptığını izlediğim sırada "İçeride ne olduğunu göremiyorlar ama ne zamandır içeride olduğumuzu biliyorlar. Sence ne yaptık?" dedikten sonra kaşlarını kaldırıp indirdi. "A, DGK'nın arkasından iş çevirdik. B, Tanuman piçine sövdük. C," dedikten sonra sırıttı ve çenesinin ucuyla beni gösterdi. "Seviştik."
Saçlarını da dağıttığında, sinirle iç çekerek eşofman üstümün fermuarını yarıladım ve bu sefer 'Tanman' diye düzeltme çabasına girişmedim. Eşofman üstümü sol koluma doğru çekiştirdim. Omzum ve sporcu atletimden görülen kısımlar açığa çıkarken ben de ellerimi saçlarıma götürüp örgülerimin hafifçe dağılarak bollaşmasını sağladım. Tüm bunları yaparken gözleri üstümde, gerçekten sevişmişiz de izlerini izler gibiydi.
"Çek o bakışlarını üstümden."
"Gözlerime yüzlerce kontrol çipi de yerleştirsen, hep sana dönerler güzelim."
Başımla kapıyı göstermek dışında bir tepki vermediğimde "Tartan yavşağı romantik değil miydi?" diye sordu. "Yazık, iltifata karşı tepkisizleşmişsin."
İfadesiz bir şekilde bakmaya devam ettiğimde iç çektikten sonra gözleri dudaklarıma kaydı. Sırıtışı muzipleşirken "Aslında biraz da öpüşme izleri olsa..." diyerek bana doğru yaklaştığı gibi asansör duvarıyla arasından kayıp bacağının ardından tekme attığım sırada omzuna bastırdığım kolumla da iterek başını çelik kapıya çarpmasını sağladım. Acımış olsa gerekti ama hafifçe güldü. "İnandırıcı olsun diye, demiştim. Hemen de saldırıyorsun."
"Aç şu kapıyı yoksa bu asansörü tabutun ederim."
Asansör kapısına çarptığı şakağını ovuştururken "Savaşalım bakalım bebeğim." dedikten sonra gözlerini güvenlik paneline çevirdi. Cihaz gözlerini tararken "Nasıl olsa bir gün sevişeceğiz." dedi. Ardında gözlerimi devirmek dışında sessiz kaldım. Onunla, belirli bir amaç için bile olsa sevişmişiz izlenimi oluşturmak dahi midemin kasılmasını sağlarken nasıl oluyordu da tekrar sevişeceğimizi düşünebiliyordu? Sekiz yıldır her duş alışımda aklıma vücudumdaki izleri geliyorken ve hala derimi yüzerek kurtulma isteği oluşurken?
Kapı açıldığı sırada Aslan ceketinin iç cebinden bir güneş gözlüğü çıkartarak taktı. Nedenini anlayamasam da, sorgulamadım. Üstünü başını düzelterek asansörden indi. Ben de ardından, sevişmenin izlerinden kurtulmaya çalışır gibi üstümü ve saçımı düzelttim. DGK'nın eski sevgili olduğumuzu bilip bilmediğini, bilmiyordum ama kim olduğumu, Aslan'la beraber büyüdüğümüzü, Aslan'ın öldürdüğü adamın kardeşi olduğumu, direniş için ne anlam ifade ettiğimi ve yakın vakitte infaz ettikleri, Noyan Varnalı'nın 'eski dostum' dediği Timuçin'in kızı olduğumu biliyorlardı. Aslan'ın beni DGK'ın sadakat işlemine rıza göstermeye ve onlarla olmaya ikna edebileceğini düşünüyorlarsa, üzerimde etkisi olduğunu kabul ediyor olmalıydılar. Aslan da hala onu unutamadığıma, benim üzerimde bir etkisi olduğuna inandığına göre DGK'ya bu konuda güvence vermiş olabilirdi. Kim bilir, nelerimizi daha anlatmıştı.
Girdiğimiz alanın beyaz ışıkları gözlerimi alırken işte burası, DGK'ya benziyordu. Aslan'ın siyahı ve karanlığı, bu kata bulaşamamıştı. Belki kasti, belki mecburiydi bilinmez ama parlak beyaz metalik duvarlarda oldukça buz mavisi ışıklar dans ediyordu. Onuncu katta olduğumuzu duymuştum ama bir kat yüksekliğinden daha büyüktü. Duvarlar birkaç kat boyunca yükselir gibi uzanıyordu. Dev kolonlarla desteklenilmişti. Kolonlarda holografik ekranlar vardı. Orta kolonda Kurucu Önder Noyan Varnalı'nın hareketli hologram görüntüsü yansıtılmışken, diğer kolonlarda ise Kurucu Konsey üyeleri gözüküyordu. Geriye kalan duvarlarda akan reklam ve sloganlar harici büyük boyutlarda DGK simgesi olan DNA sarmalı içinde mavi göz ve Sadakat Divanı'nın simgesi, mavi kargalar vardı. DGK Kurucularının olduğu başkent mıntıkasında büyük bir Sadakat Divanı kurum ve kuruluşu olduğunu biliyordum ama belli ki diğer mıntıkalarda da, özel ve büyük alanları mevcuttu. Üst rütbelerin mıntıka ziyaretlerinde de bu alanda ağırlıyor olabilirlerdi. Farklı bir binaya geçmişiz gibi ambiyans değişmişti. Üs içerisinde zihnimde haritalandıracak kadar fazla alanı görüp gezmemiştim ama şu an ana binada olmalıydık. Şimdilik kaldığım yatış ünitesi ise ek binada kalıyor olmalıydı. Zamanla öğrenecektim.
Orta alanda, büyük bir ışıltılı havuz vardı. Ortasında mavi gözü çevreleyen DNA sarmalı heykelinden akan sular, tavanı yüksek ve çoğunlukla boş olan alanda yankılanıyordu. DGK'nın gözünde suyun bir arınma simgesi olduğunu biliyordum. 'Su sizi bize getirecek. Kötülük teninizden akıp giderken kollarınız sadakati kucaklayacak'
Hiçler'in sudan çekinmesi ve su çevresinden uzak durmaları da, bu simgenin hızla halkın henüz ölmemiş zihinlerinde yer edinebilmesini sağlamıştı. Bu metafor, yıllar önce, ben henüz bir çocukken ve halkın zihni henüz bu kadar kontrol edilmiyorken 'Biz de halk gibi savaşıyoruz, unvanlarımız güçten ibaret değil. Halkla savaşıyoruz' diyen bir Genelkurmay Başkanı'nın güç gösterisi sırasında başarısız olup Hiçler'den kurtulmak üzere suya kaçmasıyla oluşmuştu. Halk gözünde güvensizlik oluşturan bu görüntüler, hızla 'Su sizi bize getirecek. Kötülük teninizden akıp giderken kollarınız sadakati kucaklayacak' metaforuna dönüşmüştü. Yönetenler, gerçek hoşlarına gitmediğinde, eğip bükmeyi iyi bilirlerdi.
Mermerimsi beyaz yüzeylerin parlak beyaz renginde olması ve yansıyan buz mavi ışıklar, gözümü acıtmıştı. Şimdi Aslan'ın neden güneş gözlüğü taktığını anlayabiliyordum. Vücudu savaş izleriyle doluydu ama gözleri acımasın diye güneş gözlüğü takabiliyordu. Ardımızdan bıçaklaması sebebiyle gölgelerde gezinen bir sinsi olduğunu düşünürdüm ama sahada neler yapabildiğini bilen biri olarak, cesaretine dair olumsuz bir yorumda da bulunamazdım. Sanırım onu açıklayan tabir, ne korkak, ne de cesurdu. Sadece, rahatına düşkün bir psikopattı.
Mavi, beyaz çizgili üniforması olan, saçları traşlı bir kadın mavi gözlerini üstümüzde gezdirerek yakınlaştı. Elleri, karnının önünde birleşik bir haldeydi. Bol kıyafetleri, vücudunun yapısını bir hayli gizliyordu. Yüz hatlarından kadın olduğu anlaşılıyordu ama bazıları konuşmadan cinsiyeti konusunda şüpheye düşürebiliyordu. Bazıları konuşsa da düşürürdü. Amaçları, 'Biz herhangi biriyiz' demekti. Bir cinsiyete, bir fikre ait değiliz. DGK'yı temsil eden, herhangi biriyiz, derlerdi. Bu da başlı başına bir fikrin timsali olmaları anlamına gelirdi ama onlara göre DGK bir fikir değil, bir gerçeklikti. DGK zaten vardı, ancak onun üstünde fikirler oluşup gelişebilirdi. Herhangi biriyiz, demelerine karşın hiç açık tenli ve mavi gözlü olmayan bir Sadakat Divanı üyesi görmemiştim. Üniformasındaki çizgilerden mavi olanlarının daha kalın olduğuna bakılırsa alt seviye bir personeldi. Beni saha gözcüsüne ya da bölgesel gözcü şefine götürecek olmalıydı. Şu an hangisinin benimle ilgileneceğini bilmiyordum.
Traşlı başındaki mavi karga dövmesine bakarken karşımıza varmıştı. Başıyla Aslan'a selam verdi. "Hoş geldiniz Korgeneral Demir Aslan Varnalı."
Aslan iç çekti. "Şu ismimi kısaltmak lazım. Biri seslenirken ortasında sıkılıyorum."
"Bir öneride bulunmuştum." dediğimde başını hafifçe bana çevirirken bakışlarını da üstümde hissettim ama karşımdaki kadına bakmaya devam ediyordum. Biz Yankılar ona 'sırtlan' diyorduk. Oldukça kısaydı, o da bunu kullanmayı bir düşünebilirdi.
"Müstakbel karımı..." diyerek elimi tuttu. Elimi çekeceğim sırada başı hafifçe sadakat divanı personeline doğru hareketlenip tekrar bana döndü. Biraz önce asansörden sevişmiş bir şekilde inenler olarak şimdi elimi çekmemem gerektiğini anlatır gibiydi. Çenem kasılırken elimin üstünü dudaklarına götürdü ve her saniyesinden nefret ettiğim bir şekilde elimi öptü. Elimi tekrar aramızda indirirken eğdiği başını da doğrulttu. Güneş gözlüğünün ardından silik bir şekilde görebildiğim gözlerini bir an olsun üstümden ayırmazken gülümsedi ve "...bir an önce eziyet çekmeye götürelim lütfen." dedi.
"Burada ancak DGK'nın şefkatli kolları..."
Aslan elimi bırakırken yüzündeki sahte gülümseme silindi ve 'eziyet' kelimesine takılıp DGK'nın ezberlettiği cümleleri sarf etmeye başlayan personele ters bir yüz ifadesiyle baktı. "İlerle kanatsız melek. Burası şeytan dolu, boşuna vaaz verme."
DGK'nın palavralarına inandığı için değil, bu gücü, kudreti elinde tutmak istediği için onlarlaydı. Kötülerin yanılttığı değildi, kötülerden biriydi. Bu da ihanetini daha da çirkinleştiriyordu. İlerleyen zamanlarda hedeflerini daha iyi görmeye başlardım ama şimdiki izlenimim buydu. Potansiyeli, vadettikleri ve Noyan Varnalı'nın oğlu oluşu, ona belirli ayrıcalıklar sağlıyordu. Bu boşlukları da sonuna kadar kendi amelleri için kullanıyordu. Eğer direnenler başaramazsa, emindim ki bir gün babasının yerine geçer ve Varna halkına, bugünden bile daha kötüsünü yaşatmayı başarırdı. Şeytan dediği, DGK'ya başkaldıranlar olmalıydı. Gözlerini bana çevirişi ise, şeytana bakışıydı ama anlamadığım, kendisini bu denklemde ne olarak görüyordu? DGK'nın sorgusuz sadakat meleği olmadığı kesindi.
Personel ilerlemeye başladı. Postürü muntazamdı. Bol kıyafetlerinde vücudu dar bir şekilde saran tek kumaş omuzlarındaydı ve dik duruşu, 'Sadakat eğilmez' anlayışından geliyordu. Korgeneral karşısında rütbesiz bir personel olmasına karşın Aslan'a da eğilerek değil, başıyla selam vermişti. DGK, halkının sadakatine eğilme, bükülme payı bırakmamıştı. Bu da, eğer bir gün dik duramazlarsa kırılacakları anlamına gelirdi. Kırılma, bizim işimize daha çok yarayacaktı.
Noyan Varnalı'nın hareketli hologramının yansıtıldığı kolonun altına vardığımda birkaç saniyenin ardından duvar görüntüsü bir kapı hizası boyunca mavi dijital dalgalarla dağıldı. Personel kenara çekilirken bir elini karnından çekip yolu gösterdi. "Bölgesel gözcü şefi Leyla Serim sizi içeride bekliyor."
Aslan, güneş gözlüğünü çıkarıp ceketinin iç cebine yerleştirdi. Çapkın bir sırıtış ve göz kırpışla "Beni özlemiş mi?" diye sorarak önden ilerlemeye başladığında personel gülümsemek dışında tepkisiz kaldı. Aslan'ın ardından ilerlerken Varna'da yatmadığı kadın kalıp kalmadığını merak ettim. Fazla kişiyle ilişkisi varsa zaaf ihtimali azalırdı. Oysaki ben, Aslan'ın zaaf ve güçsüzlüklerini bulmak istiyordum. Sekiz sene önce her birini bildiğimi sanırdım ama belli ki, o zamanlar hiçbir şey bilmiyordum.
"Orgeneralin öldüğüne üzülmekte zorlanıyorum."
Bir kadın sesi duyduğumda, Aslan'ın heybetli vücudunun ardında kalışım görüş açımı bir hayli kesiyordu. Dar bir koridordan geçiyorduk ama kadın konuşmaya başladıysa, Aslan'la birbirlerini görebiliyor olmalılardı.
"İtiraf ediyorum, beni özlerken çektiğin acıya son vermek için ben öldürdüm."
Kadın kıkırdadı ve koridordan odaya doğru çıktığımızda görüş açım genişledi. Aslan'ın soluna doğru geçerken şeffaf camla kaplı silindirik bir kapsülün yanından, bize doğru yaklaşan kadına baktım. İri, mavi gözleri bana bakma tenezzülü göstermeden, direkt Aslan'a odaklıydı. Tıraşlı başındaki mavi karga dövmesi öyle büyüktü ki, kanatları şakaklarından yanaklarına kadar varıyordu. Mavi ve beyaz çizgilerden oluşan üniformasında, beyaz çizgilerin daha kalın oluşu, rütbesinin yüksekliğini gösteriyordu. Bu kadın 'herhangi biri' gibi olmaya çalışmıyordu. Fikri de, tarafı da bir hayli açık gibiydi. Aslan'ın karşısına vardığında eli ceketinin içinden belinin iki yanına gitti ve vücuduna sırnaşırken gülümsedi. "Sonunda acım son buldu, seni gördüm." dedikten sonra dudaklarına uzandı. Aslan da yamuk bir sırıtışla kadına doğru eğildi ve dudakları birleştiğinde kadının gözleri kapanırken Aslan gözlerini bana doğru çevirdi. Kadını şehvetle öperken ve eli kavradığı belinden kalçasına doğru parmaklarını bastırarak inerken alay eder gibi bana bakışına karşılık gözlerimi kaçırmadım. Başkasıyla yakın temas kurmasına bakmakta zorlanmadığımı görmek tadını kaçırmış olsa gerek gözlerini benden alırken kadının üst dudağına son ve yavaş bir öpücük daha bıraktıktan sonra geri çekildi ama elleri, kadının vücuduyla teması kesmedi. Bir kolu beline sarılmışken, diğeri kalçasına yakın duruyordu. Kadın da ellerini Aslan'ın göğüslerine yaslamış, az evvel ki öpücüğün etkisindeymiş gibi dudaklarını yalıyordu.
"Bu siktiğimin yeri izlenmiyor mu?" diyerek etrafımızı gösterdim. Ya tam olarak bu bulunduğumuz oda izlenmiyordu ya da Aslan'ın yetkisi olmasa da bu kadının bu alanın kaydını kapatma yetkisi vardı. İzleniyor olsa tarafsız olması, daha doğrusu tek tarafının DGK olması gereken Sadakat gözcüsünün belli ki orgeneralin ölümünü sorgulamaya geldiği bu mıntıkada, Aslan'la ilişki yaşamıyor olması gerekiyordu. Belki de orgeneralin ölümüyle denk gelmese, bölgesel gözcü şefi tarafından değil, saha gözcüsü tarafından teste tabi tutulacaktım. Batı Varna bölgesinde görevli bölgesel gözcü şefiyle ilişkisi varsa, hareketlerinin keyfiliğine şaşırmamak gerekti.
Leyla denilen kadın "İzleniyor." dedikten sonra gülümseyerek bana baktı. "Ben izliyorum."
Gözlerimi devirerek odayı incelemeye başladım. Teknik olarak burası saha gözcüsünün alanıydı ve bölgesel gözcü şefi olan Leyla, üstü konumunda olduğu için onu denetleme ve izleme yetkisi de ona aitti. DGK öyle bir oluşumdu ki, her halkası çürüktü. Bunları görmek içimi rahatlatıyordu. Paslı demir, daha kolay kırılırdı.
Duvarlarda paneller mevcuttu. Henüz verileri boş olsa da biyometrik veri ve zihin dalgaları ölçen şablonlar vardı. Henüz kapalı olan ekranların ne işe yaradığı meçhuldü. Gözlerim yeniden odanın ortasındaki kapsüle döndü. İçerisine girecek olanın verilerini ölçüyor olmalılardı. Kapsül beyaz ve mavi ışıklarla aydınlatılmıştı. Kapsülün içinde bir başlık olduğunu görebiliyordum. Sanal gerçeklik gözlüklerinden farklı olarak kafatasını tamamen kaplayan metalik bir kask gibiydi, yorucu parlak bir beyaz renge sahipti. Mavi ışığın parladığı şeritleri vardı. Görselden ibaret olmadığını düşünüyordum, beynin farklı bölgelerini uyaracak sinyaller yayıyor olmalıydı. Vizör, bilincimi sanal ortama aktarırken aynı anda göz hareketlerimi de takip edebilirdi. Kapsülün içinde, yapışkanlı sensör pedler vardı. Kas gücünü, nabzı ve sinir tepkilerini ölçecek olmalıydı. Başlığın altında, ince metal bir aparat vardı. Omurilik boyunca sırta yerleştiriliyor olmalıydı. Refleksleri ve motor hareketleri sanal dünyaya aktaracaklardı. Bileklere takılacak, sensörlü kelepçeleri de görebiliyordum. Kapsül içinde serum torbaları da vardı. Sinyal dışında, damar yoluyla da uyaran verecek olmalılardı. Bu cihaz ile bedenimi hareket ettirmeden algımı istedikleri ortama sürükleyebilir, kendi sağladıkları şart ve imkânlarda, dilekleri teste tabii tutabilirlerdi. Gözlerim tekrar kapalı ekranlara döndü. Şimdi ne işe yaradıklarından emindim. Kapsül, deneğe kavuştuğunda ekranlar aydınlanacak ve sanal simülasyondaki performanslarım anlık olarak izlenecekti. Hatta, benim gördüklerimi, onların yarattığı sanal dünya olması sebebiyle görmekle kalmayacak, sanal bedenimin de o kurmaca dünyada ne yaptığını bir filmmiş gibi izleyebileceklerdi.
"Güzel kadınmış."
Gözlerim, Leyla'ya doğru döndü. O ise gözlerim dışında her yerime bakıyor, süzüyordu. "Ona katlanmanı kolaylaştırmış olmalı."
Aslan'ın gözlerinin de üstümde olduğunu hissettiğim için tepkisizliğimi korudum. Merak ettiğimi gösterir hiçbir soru sormamak için dudaklarımı kapalı ama alaylı bir şekilde kıvrık tuttum. Bizimle birlikte direndiği yıllardan bahsediyor gibiydi. Belli ki, en azından Leyla, geçmişimizi biliyordu. Özel ilişkileri içerisinde mi anlatmıştı yoksa, DGK'nın geneli mi biliyordu, anlamamıştım ama eğer Leyla'nın kurduğu cümleyi doğru anlıyorsam, Aslan başından itibaren haindi. Leyla'ya bakarken, Aslan'ın elinin kadının yanağına vardığını gördüm. Kadının yüzünü kendisine çevirdikten sonra çenesini sertçe tutarak kaldırdı ve kendisine bakmasını sağladı. "Senden daha güzel değil."
Zihnime akın etmeye çalışan anıları defederken gözlerimi Aslan'a çevirdim. Gördüğünden memnun kalıyormuş gibi görünen gözleri kadında geziniyordu. O gözlerinin, Dünya'nın en güzel kadınıymışım gibi hissettirerek baktığı anlar yetmiyormuş gibi dudakları da öyle söylerdi. Tüm bu anlamsız anılar ve pişmanlık dolu geçmiş, şimdi içimde gülme isteği doğuruyordu.
"Ama onunla evleneceksin." derken Leyla, sitemli gibiydi. Kaşları kalkıp inerken yamuk bir şekilde sırıttı ve "Tabii, onu işe yarar olarak kabul edersem." dedikten sonra kollarını Aslan'ın boynuna doladı. "Belki de sonucundan bağımsız olarak testte başarısız olduğunu raporlamalıyım."
Aslan "Ama öyle yaparsan..." dedikten sonra kadını yavaşça öptü. Kadının göz kapakları titreyerek kapandı ve bir süre de mest olarak açılamadı. "... benim tadımı kaçırmış olursun..." dedikten sonra kadını tekrar öptü. Ardından sağ kulağına doğru eğildi. Dudağı kulağına temas ederek "... ve ben de senin tadını kaçırırım." diye fısıldadıktan sonra kadının kıkırdağını dişlerinin arasına aldı. Kadının vücudu zevkle titrer gibi olurken gözlerim kısıldı. Kaşlarım da hafifçe çatılmıştı. Ne tarz bir ilişkileri olduğunu anlayamamıştım.
Aslan'ın gözleri bana döndü ve iğrenir gibi bakışıma karşı yamuk bir şekilde sırıttı. "Bırak, testte girsin. Bakarsın gerçekten işe yaramazdır."
Alayla güldüm. Test edilmeyi sevmezdim ama Yankı dâhil, ne kadar teste girersem gireyim, sonuç hiçbir zaman değişmezdi. Tek başımaysam, geçerdim. Başkalarıylaysam, yenerdim. Aslan başını geri çektiğinde Leyla da gözlerini aralayarak Aslan'a baktı. Aslan'a baktıkça gülümsemesi genişledi ve "Sana 'hayır' demek imkânsız." dedi. Aslan kadının kollarını yavaşça boynundan indirirken "O zaman bir an önce teste al da, baş başa kalalım." dedi. Kadın, Aslan'ın yönlendirmesiyle ellerini kendisine çekerken gözleri bana döndüğü gibi gülümsemesi hiç var olmamış gibi silindi ve başıyla kapsülü gösterdi.
"Senin sevgi dolu DGK cümlelerin yok galiba." dediğimde beni umursamadan kontrol paneline yönelirken "Yardımcı personel." diye sesli komut veriyordu. Ekran gibi gözüken duvarlardan titreyen çizgilerle birkaç kapı oluştuktan sonra içlerinden çıkan personeller bana doğru yöneldi. Aslan ise o sıra elleri ceplerinde, gevşek adımlarla Leyla'yı takip ediyordu.
"Ölüm görüntülerini izledin mi?"
Leyla, "Henüz, hayır. Yeni geldim, biliyorsun." diyorken personeller beni hazırlamak üzere kapsüle yakınlaştırdılar. Üstümdekileri çıkarmaya başladıkları sırada gözlerim ve kulaklarım Aslanlardaydı. Aslan, kontrol tezgâhına kalçasını yaslarken sağında kalan Leyla'ya bakıyordu. Leyla ise, holografik kontrol klavyesi ile test ortamlarını hazırlıyordu.
"İhmalim var."
Leyla'nın gözleri Aslan'a döndü. Elleri de hareketsizleşmişti. Aslan hafifçe omuz silkti. "Sanal zevk cihazının rutin kontrolleri aksamış. Ölümünden sorumlu tutulabilirim."
Leyla, "Yeni bir kurban bul." dedikten sonra komut yazmayı sürdürdü. Onlar için ne kadar kolaydı. Hata mı yaptın? Bedelini senin yerine ödeyecek birini bul.
Aslan bir elini cebinden çıkarttıktan sonra yavaşça kadının bileğini sevmeye başladı. Leyla'nın elleri yeniden yavaşlarken başını tamamıyla Aslan'a çevirmese de göz ucuyla bakıyor olsa gerekti, başı hafifçe hareketlenmişti. "Ya da görüntüleri değiştirmeme yardımcı olursun."
Kadın yutkunmuş olmalıydı ki adem elması hareketlendi. "Bu iş beni aşar Aslan."
"Çipi bana versen yeter. Gerisini ben hallederim."
Aslan, hâlihazırda 3. mıntıkanın görüntülerini değiştirmişti ama belli ki, görüntüler tek bir sistemde toplanmıyordu. Anlaşılan, bölgesel gözcü şefinin de izleyebileceği bir sisteme kaydolabiliyordu ve yetki çipiyle giriş mümkündü. Aslan ise, Leyla'nın elindeki görüntülere de müdahale etmek istiyordu.
"Orgeneral söz konusu. Ortaya çıkarsa..."
Aslan, "Ucunu sana dokundurtmam." dediğinde Leyla hala emin görünmüyordu. Kapsülün içinde, iç çamaşırlarım haricinde çıplak kalmıştım. Vücuduma yapışkanlı sensör pedleri yapıştırılmış, kol ve ayak bileklerime sensörlü kelepçe takılmıştı. Omuriliğim boyunca metal aparat takılmıştı ve başıma da başlığın geçirilmesiyle birlikte teste hazır olacaktım. Kapsülün içi, belirli bir alan boyunca hareket edebileceğim kadar genişti. Hep aynı alan içerisinde hareket edecek olsam da, vücuduma taktıkları aparatlar sayesinde sanal ortamda dilediğim mesafeye ulaşabilecektim.
"Aslan... Divan üyesi gözcüler benim raporumun ardından sana özel sorgulama yapacaklar."
"Halledeceğim bir şekilde."
"Yanmış, kül olmuş cesedi zaten inceleyemeyecekler, görüntüleri detayla izlemek isteyecekler. Değiştirildiği fark edilir."
Aslan derin bir nefes alıp verdikten sonra kadının bileğinden elini çekip "Yetki çipini veriyor musun, vermiyor musun?" diye sordu. Alayı saniyeler içerisinde silinmiş, oldukça ciddileşmişti. Şimdi gözlerine bakanlar, namlunun ucunda gibi hissedebilirdi. "Cevap verirken seni oraya benim çıkarttığımı unutma. Düşmeden hemen önce, seni de çekerim."
Resmen önce sistemi kuruyor, sonra her çarkın kendi için dönmesini sağlıyordu. Önemli rütbeleri elde etmek kadar, o rütbedekileri elde etmeyi de önemsiyordu. Aşağılık kişiliğine alayla güldüğümde Aslan'ın gözleri bana döndü. Bakışları bir anlığına neredeyse çıplak vücuduma doğru kaydıktan sonra kaşları kalkıp indi ve yeniden Leyla'ya baktı. Derin bir nefes alıp verdikten sonra cevabı bekler gibi "Evet?" diye sordu.
Leyla, "Böyle biri olmana rağmen seni neden bu kadar seviyorum, hiç anlamıyorum." diye sızlandı. Aslan geniş bir şekilde sırıttıktan sonra gözlerini kırpıştırdı. "Bende şeytan tüyü var bebeğim."
"Sen şeytanın ta kendisisin."
"Sen de akıllı bir kadınsın." dedikten sonra tezgahtan doğrulup kadının ardına geçti. Kadının belinin yanından tutup kendisine doğru yaslarken diğer eli kadının boynuna doğru gitti. Dudakları kadının saçlarında gezinirken "Alevimde yanmayı tercih etmen akıllıca. Çünkü biliyorsun," dedikten sonra boynundaki kolyeyi çıkarttı. Çip kolyesinde olmalıydı, kadın çıkartmasına engel olmadı. Daha çok temaslarına mest olmuş gibiydi. Aslan zincirleri parmaklarına dolanan, ucu avucunda duran kolyeye bakarak temaslarını kesti ve bir cihaza doğru ilerlemeye başladı. "Alevimde yanmayanı, daha çok yakarım." derken göz ucuyla bana bakmıştı. Tehdit gibiydi, oralı olmadım.
Aslan cihazın ardına geçerken çipi sensöre yakınlaştırdı. Eğildiği tezgâhta, diğer elini komut klavyesinin yanından yaslamıştı. Gözleri Leyla'ya doğru yükselirken "İzin ver." dedi. Leyla sıkkın bir nefes alıp verdikten sonra önündeki sensöre doğru eğildi ve cihaz gözlerini taradı. Eş zamanlı olarak Aslan'ın izlediği cihazda ışıklar aydınlanırken Aslan'ın dudakları memnun bir şekilde kıvrıldı. Sadece yetki çipiyle yapabileceği bir iş değildi, kadının gözleri de taranmıştı. Yetki çipinin yeterli olduğu durumlar da olmalıydı, ben kelepçeyi açabilmeyi başarmıştım ama bu gibi daha mühim durumlarda çift onay gerekiyordu belli ki.
"Bir gün sonumuzu getireceksin."
Aslan, "Her şeyin bir sonu vardır." derken komut yazan parmakları kadar hızlı olmasa da gözleri de izlediği ekranda hareketliydi. Leyla, test hazırlığını sürdürürken Aslan eğildiği cihazdan doğruldu. Yetki çipini avuçları arasına alıp sıkarken gözleri kısılarak hazırladığı görüntüleri tekrar izledi. Kusur bulamamış olsa gerek ki hafifçe başını onaylar şekilde salladıktan sonra gözlerini Leyla'ya doğru kaldırdı. "Test hazır mı?"
Leyla, ilk heceyi uzatarak "E..." dedikten sonra son komutları yazdı ve omzunun üstünden bana baktı." ...vet."
Kask başıma geçerken cam yüzeyden yükselen beyaz ışıklar bir anlığıma gözümü aldı. Vücudumdaki aparatların soğuk hissiyatı kaybolurken vizör kapandı ve benim için dış dünya karanlığa gömüldü. Esasen, dış dünya zaten karanlığa gömülüydü.
Kulaklarımın içinde yükselen mekanik bir ses duydum. "Yetenek testi başlatılıyor. Aşama bir."
Karanlığın ortasına kıvılcımlar düşmüş gibi, gözlerimin önünde ışık parçaları belirdi. Parçalar birleşti, büyüdü ve şekillere dönüştü. Zemin, sert ve metalik bir arenaya dönüşürken etrafımı inceliyordum. Üstümde, yükseklerde dalgalanan yapay ışıklar, tavanı olmayan bir kubbeyi andırıyordu. Uzaktan gölgelerin yaklaştığını görebiliyordum. Silüetler yaklaştıkça, siyah üniformalı rakiplere dönüştü. Yeni oluşan ellerini salladıklarında her biri bir silaha sahip oldu.
Boş ellerime bakarken iç çektim. "Kaltak, bana da bir silah versene." dediğimde rakiplerin diğer ellerinde de silahlar oluştu. Gözlerimi devirdim ve boynumu iki yana doğru esnettikten sonra omuzlarımla geriye doğru daireler çizerek gevşettim. Belli ki, sadece kas gücüne sahiptim.
Dizlerim hafifçe kırılarak alçalırken ellerim yumruk pozisyonunda dirseklerimden kıvrılı bir şekilde yükselmişti. Bedenim en yakın olanı görmek üzere yavaşça etrafımda dönerken bir kılıç yükseldi. Vücudum sola doğru kaçınırken kılıcın ucu çarptığı metal zeminde kulağı rahatsız eden bir ses oluşturdu. Ağır kılıç kalkmadan taşıyan kola tekme attıktan sonra ardımdan yaklaşan rakibe doğru dönüp yüzüne dirseğimi geçirdim. O sıra yönlendirdiği bıçak kolumun yanını keserken, diğer elindeki bıçaktan kaçınabilmek üzere vücudumu eğdim. Sol dizimi tamamıyla kırarak alçaldığım yerde sağ ayağımla yaklaşan bir başka rakibe tekme attıktan sonra yere düşmüş kılıca doğru atıldım. Kılıcı kabzasından tuttuğum gibi sırtımı geriye doğru atarak dönerken kılıcı kaldırdım. Üzerime kısa bıçaklarıyla atılmış bir rakibin göğsüne saplanan kılıçtan akan kanlar üstüme sıçrarken sırıtmaya başladım. Sonunda, sevdiğim bir renk.
Bir ayağımı kaldırıp rakibin gövdesine yaslayarak kılıçtan ittirdim. Beden geriye doğru düşerken yaklaşan rakiplere karşı iki ayağımı da yere yaslayıp vücudumu öne doğru atarak doğruldum. Bir ayağımı çapraz açıyla yere yaslayarak savurduğum kılıçla birlikte dönerek en yakın olanın belini ikiye ayırdığım gibi sağımdan gelmiş olanın savurduğu kılıca çevirdim kılıcımı. Birbirine çarpan çelikler tok bir ses oluştururken kılıcımla baskı uygulayarak vücudunu ittirdikten sonra ardımdan gelene dönüp kılıcı boğazından geçirdim. Kanlar yüzüme sıçrarken kılıcı çekmeden önce elinden düşmek üzere olan kısa bıçağı alarak yeniden bana yönelmiş olan bir başka rakibe döndüm. Kılıcı çevirebileceğim kadar mesafeye sahip olmadığım için kabzasıyla yüzüne vururken savurduğu bıçaktan kaçınabilmek üzere vücudumu sağına kaydırdım. O sıra boynuma doğru sarılmak üzere olan bir mınçıkadan eğilerek kurtuldum. Hızla tekrar mınçıka savuran rakibe doğru dönerek doğruldum ve yüzüme doğru gelmek üzere olan mınçıkaya karşı kılıcımı kaldırdım. Demir parçalara ayrılırken gerileyen rakibin boğazına doğru kısa bıçağı attığım gibi ardımdan yaklaşan rakibe doğru kılıcı savurdum. Göğsünden kanlar akan rakip yavaşça yığılırken beklemeye zamanım olmadığı için tekme atarak devirdiğim gibi ardından gelenin kaldırdığı kılıca doğru kılıcımı kaldırdım. Kılıçlarımız birbirine çarparken kısa bıçağını karnıma doğru savurdu. Parmak uçlarımda yükselirken kalçamı geriye doğru kaçırdıktan sonra hızla dizimi kaldırıp bıçağı tutan koluna vurdum. Bıçağı bırakmadan, bacağımı keserek geri çektiğinde bir anlığına kanın aktığı bacağıma baktım. Daha fazla kandan güzeli, daha fazla düşman kanıydı. Çarpışan kılıçlarımıza güç uygulayarak onu geri ittikten sonra hızla savurduğum kılıcımla bıçağı tutan kolunu dirseğinden kestim. Uzvuyla birlikte yere düşen bıçağını aldıktan sonra ardımdan gelen rakibe doğru dirseğimi kaldırdım. Dirseğimden tutarak kendisine çeken rakip önümden kaldırdığı bıçağı göğsüme sağlayacağı sırada başımın üstünden geriye doğru kaldırdığım diğer elimdeki bıçak başının üstünden saplanmıştı. Ardımdaki bedeni devrilirken yeni yaklaşan rakibe yöneleceğim sırada ayağıma bir şeyler batınca duraksayarak yere baktım. Bir anda ayakkabılarım eksilmiş, metal zemin camlarla dolmuştu. Elimdeki bıçaklar da eksildiğinde yaralarım yerli yerinde duruyordu. Bana doğru kaldırılmış kılıçtan hızla sola doğru kaçındım. Kollarımı yumruk şeklinde önümde kaldırırken hızlanan nefes alış verişlerimi, yeni hamleye kadar düzene sokmaya çalıştım.
Aslan, "Seni yanlarında isteyecekleri kadar kusursuz ama seni yönetebileceklerini düşünecekleri kadar da kusurlu görünmelisin." demişti. Yanlarında güç isterlerdi ve ilk aşama belli ki güçle, dirençle ilgiliydi. Kusur göstermem gereken aşama bu değildi.
Kılıcı tekrar savurduğunda tekrar sakındım. Açı bulduğum an kılıcı tutan koluna saldıracaktım ama o ana kadar, kılıç darbelerinden kaçınmam gerekiyordu. Hareket ettikçe zemindeki camlar, ayaklarıma batıyordu. Gerçek olmayan bir acıyı bu denli hissedebilmek, yeni Dünya'nın getirisi değildi. İnsanlar binlerce yıldır kurdukları hayallerde kırılabiliyorlardı.
Bulunduğumuz alan hızla bir ateş çemberiyle çevrelendiğinde sıcaklığı sırtımda hissedebiliyordum. Gerçek hayatta içerisinde bulunduğum sektör, acıya karşı uyaran sağlıyordu ve gördüklerimle birleşince, insan zihni hızlıca kanıyordu. Neyse ki zihnimi ben de kandırabiliyordum. Sırtımdaki ve ayaklarımdaki acıyı görmezden gelirken rakip hareketlendi. Son ikidir öyle yaparak karşı tarafı alıştırdığım gibi ayağımı yeniden sağa doğru hareketlendirdim. İstediğim gibi rakip kılıcı sağdan savurduğu gibi hızla eğilerek yakınlaştım ve omzumu karnına çarparak üstüne atıldım. Ateşlere doğru devrildiğimizde rakip yanmaya başlarken benim vücudum da yanıyor olmalıydı ama yanına düşmüş kılıcı alırken acıyı hissetmiyordum. İki elimle kabzasından tuttuktan sonra ters bir şekilde havada kaldırdım ve yüzünün ortasına doğru indirdim. Alevlerin arasında kılıcın ardına doğru bakarken alevlerden korkacağımı düşünmelerine karşı güldüm. Bir gün bu ülkeyi ben aleve verecektim.
Elimden kılıç eksildiğinde, içinden geçirdiğim rakibin vücudundan zemine yaslayarak tutunduğum için bir anlığına vücudum öne doğru sendeledi ama hızla toparladım. Etrafıma bakarak yerden kalktım. Devasa, kubbe şeklinde bir arenada gibiydim. Zemin sürekli değişen kütle çekim dalgalarıyla doluydu. Bir an hafifliyor, bir an ağırlaşıyor gibiydi. Gözlerim ışığa, doğru döndü. Kubbenin tepesine çıkmam bekleniyor olmalıydı. Kubbe içinde bir anda taşlar oluştuğunda bir tanesinin altında kalmak üzereyken kaçındım ve bir diğerine çarpmak üzereyken son anda geri çekilerek durdum. Reflekslerim mi ölçülüyordu? Dört taşın arasında kalacağım sırada vücudumu yan çevirerek hızla aralıktan çıktım ve yükselmeye başlayan taşa doğru atladım. Taş sarsılarak dengemi bozarken dizlerimi kırarak hafifçe alçaldım ve kollarımı iki yanımda kaldırdım. Gerektikçe vücudumla eğim alarak dengemi korurken etrafımdaki hareketlenmeleri inceliyordum. Büyük taşlar hızla hareket ederken, küçük taşlar da kontrolsüzce havada uçuşuyordu ve dengemi sağlarken taşlardan da sakınmam gerekiyordu. Üstünde bulunduğum ve gittikçe yükselen taş, hızla kubbenin çember duvarına doğru yöneldiğinde dengemi koruyarak taşın ucuna doğru ilerledim ve hızla gezinen gözlerimin gördüğü kadarıyla tersi istikamete gitmeyen ve hızının en düşene kadar bulunduğum alana yetişebileceği tek taşa atladım. Taşın üstündeki dengemi sağlama gayretindeyken gözlerim hızla yeni atlayacağım taşı aradı. Bir tanesine atlamak üzereyken taştan ufalanan küçük taş parçalarını gördüm ve hızla bir başkasını aradım. O sıra bulunduğum taş alçalmaya başladığında hızla merdiven olarak kullanmak isteyerek ufalanmak üzere olan taşa atladım ve taş parçalara ayrılmadan önce tekrar yeni bulduğum taşa atladım. Konumumu biraz daha yükseltmiş olsam da kubbenin sonu gelmez gibiydi.
Hareket eden taşın üstünde düşmemeye çalışarak etrafıma bakarken bir beden daha bulunduğum taşta oluştuğunda ittirmek üzere dirseğimi kaldırmışken abimi gördüm. Bir saniyelik duraksamamla abim suretindeki rakip beni geriye doğru ittirdiğinde kollarım havada savrulmadan önce belindeki bıçağı aldım. Taşın ucundan düşmemeye çalıştım. Bıçağı ona savuramadan tekmesini karnıma doğru kaldırdığında aldığım darbeyle birlikte savruldum. Elim hızla gördüklerim arasından tutunabileceğimi düşündüğüm taşa doğru hareketlendi. Tutunduğum taş havada iki yana doğru hareketlenirken bıçağı tutan elimi de taşa saplayacağım sırada bir ayak, elimi ezmeye başladı. Başımı kaldırarak sahibine baktığımda babamla göz göze geldim. Diğer ayağını yüzüme doğru kaldırdığı sırada bıçağı ayak bileğine geçirdim. Ayağı sendelerken bıçağı bu sefer de ulaşabildiğim kadar dizine yakın noktaya doğru geçirdim. Dengesizleşen vücudunun bileğinden tutunarak kendimi de taşın üstüne doğru çekmeye çalıştığım sırada ayağı da elimin üstünü ezerek yanına kaymıştı. Leyla denilen kaltak elimin çatlamasına karar vermiş olmalıydı, acıyı gözden gelsem de gücümün ve hareket kabiliyetimin azaldığını hissedebiliyordum. Dirseğimi de taşa yaslayarak vücudumu yükselttikten sonra sağa doğru savurduğum bedenimin ayağının yanını taşın üstüne attığım gibi taşın üstünde sözde babamın ardına doğru kaydım. Vücudu bana doğru döneceği sırada doğrularak sırtına bıçağı geçirdim. Elleri sırtına doğru yol alırken bıçağı tutarak ayağımı kalçasına doğru yasladım ve bıçağı geriye doğru çekerken vücudunu taştan attım.
"Bıçak için teşekkürler." derken midemin bulanmaya başladığını hissedebiliyordum. Abime ve babama karşı, donakalmamı beklemiş ve istemişlerdi. Ben donakalmaz, hisleri yutardım. Yuttuklarım da böyle midemin kaynamasını, bulanmasını sağlardı. Gözlerim etrafımda gezinirken kızarmadıklarına emindim. Onların yüzleri kızarmadıkça, benim de gözlerim kızarmayacaktı. Yine de, içime ağladıkça, içimde bana yer kalmıyordu.
Belki de kusur göstermem gereken yer burasıydı. Duygularımla oynuyorlardı ve oynayabileceklerini hissettirmeliydim ama bunu babam ve abim üzerinden yapamazdım çünkü bu onlara hala bağlılık gösterdiğimi gösterirdi ve DGK, gözlerindeki hainlere bağlı olmamı istemezdi. Üstünde bulunduğum taş parçalanmak üzereyken başka hiçbir taş bana doğru yaklaşmıyordu. Adrenalinle bağırarak taşta hareketlendim ve karşı duvara doğru atlarken kaldırdığım bıçağımı geçirdim. Bıçak saplanırken vücudumu uzun süre taşıyamayacağı şüphesizdi. Ayağımı da, duvarın taş çıkıntılarından birine yaslarken gözlerim yakınlaşan taşlardaydı. Taşların örüntülü hareketlerini izlerken olası senaryoları düşünüyordum. Bir döngüye hapsolduğumu fark ettiğimde gözlerimi tekrar gökyüzüne doğru çevirdim. Bir anda kanatlanıp uçmadığım sürece bu taşların hareket örüntüleriyle tepeye varmam imkânsızdı.
Bıçağın saplandığı taş ufalanırken yaklaşan büyük taşa doğru atladım. Ellerimi yere yaslayarak dizlerimin üstünde oturduktan sonra eğilerek aşağıya baktım. Varabileceğim tek yer, aşağısıydı ama test benim, yukarıya erişmemi istiyordu. Eğer öyleyse, yapılabilecek tek bir şey vardı. Bu yerin altını üstüne getirmem gerekiyordu.
Ellerimi taşın uçlarına doğru kaydırdım. Zamanını bekledikten sonra taşın ucundan tutunurken vücudumu aşağı doğru sarkıttım. Tutunduğum taştan güç alarak ileri geri salladığım bacaklarım yeterli ivmeyi kazanınca taşın diğer ucuna doğru ayaklarımı yasladım. Ellerimi taşın üstünden çekerken vücudumun boşluğa düştüğü saniye içerisinde tam da o sırada başımın altına varmış olan hareketli taşa ellerimi yasladım. Vücudum ters bir şekilde ellerimin üstünde havada dururken ayaklarımın yaslı olduğu taşta yürürmüş gibi hareket ettirdim. Ellerimi yavaşça başımın üstündeki taştan çektiğimde, umduğum gibi ayaklarımın üstünde yürüyebilmeye başlamıştım. Kubbenin bakış açısı değişirken gökyüzü başımın üstüne doğru kaydı. Gökyüzüne varana kadar daha yüksekte olan taşların üstüne çıktıktan sonra kubbenin tepesindeki gökyüzüne baktım. Taş bir anda ayaklarımın altından eksildiğinde, neyi yanlış yaptığımı anlayamayarak kaşlarım çatıldı. Vücudum havada süzülürken tutunabileceğim hiçbir şey olmadığı için sanal düşüşe hazırlandım. Acıyı yok sayma gayretime rağmen vücudum zemine çakıldığında şokun ardından gelen uyuşukluğu hissettim. Acıyı görmezden gelmeye alışıktım ama felç geçirmiş gibi hissediyordum. Elim, başımın yanından taşa yaslanmış haldeyken vücudumdan çıktığını hissetmesem de bulanık görüşüm, elime bulaşan kanı gösteriyordu. Sesler kulağımda uğuldarken görüşüm iyice bulanıklaştı. Göz kapaklarım ağırlaşırken titrek bir nefes alıp verdim. Uyuşan vücudumda hissettiğim tek şey, soğuktu. Saniyeler içerisinde soğuk hissiyatıyla birlikte ıslaklık da baş gösterdi. Başta kandan kaynaklandığını düşünürken zamanla su sesleri kulağımı doldurdu. Nefes burnumdan eksilirken ciğerimin yandığını hissetmeye başladım. Gözlerim suyun içerisinde dolaşırken her yer zifiri karanlıktı. Ellerimi hareket ettirmeye çalıştım ama hiçbir şey kontrolüm altında değil gibiydi. Sanki artık sanal gerçeklikte değildim, sadece zihnimi izliyordum.
Gerçek hayatta bayıldığımı düşünmeye başladım. Zihnime müdahale etme çabaları, buna sebebiyet vermiş olabilirdi. Ya da sanal gerçeklikte, metrelerce yükseklikten düşmemin normal şartlar altında hissettireceği acıya karşı koyma çabam da beni testlerinden koparmış olabilirdi çünkü vücudum suyun üstüne çıkarken gözlerimin önüne gelenleri, kâbuslarımda da görüyordum. Uğuldayan su sesleri yavaşça gülüşlere dönüşüyordu. Tanıdık gülüşler. Bir zamanlar, tanıdık olan gülüşler. Bir daha ne kendimin öyle güldüğünü duymuştum, ne de karşımdaki adamın gülüşünü kulağım öyle kucaklamıştı.
"Çevremizi sardılar..." derken suyun soğukluğu vücudumu titretse de gülüyordum. Su belimize kadar geliyordu. Saniyeler sonra kolları belime dolandı ve suda beni kendisine çekti. Vücudum temasıyla ısınmaya başlarken ıslak kirpiklerinin altında yeşilleri gözlerimde gezinerek ısıtmaktan da fazlası, yakmaya başlıyordu. Suyun içinde bir alevdi bakışları.
"Bu savaşın ortasında sana âşık olmak böyle hissettiriyor." dediğinde kaşlarımı kaldırırken gülümseyişine eşlik ettim. Henüz ne diyeceğini duymasam da sadece sesini duymak bile beni gülümsetiyordu.
"Çevremiz ölüm doluyken..." derken nehri çevreleyen topraklardaki Hiçler'e baktı. Sudan korktukları için yaklaşmıyorlardı, biz sessizleştiğimizde onlar da uzaklaşırdı ama gülüp duruyorduk. Tedarik için kırmızı alana çıkmıştık ve Hiçlerden kaçarken bu nehri keşfetmiştik. Şimdi ise çevremizi sarmışlardı. "...ben seninle soğuk bir nehirde gülerek sevişiyormuşum gibi."
Heyecanlı bir şekilde güldükten sonra "Seviştiğimizi bilmiyordum." dedim. Yan yana ve baş başa olduğumuz her an birbirimizi temaslarımızla severdik ama henüz tamamıyla sevişmiş değildik. Bir eli yanağıma yükseldi ve yüzüme düşmüş saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdıktan sonra severek yanağıma yerleşti. "Ben de yıldızların sadece gökyüzünde olmadığını bilmiyordum."
Kaşlarım yavaşça kalkarken sessizce yutkundum ama kulağımda yankılandı. Gülümseyen dudaklarını heyecanla yaladıktan sonra hafifçe gülüp mest olmuş gibi başını yavaşça iki yana salladı. "Seninleyken gözlerine iniyorlar."
Göğsündeki ellerim omuzlarına, oradan da boynuna doğru yol aldı. İşte şimdi, ikimiz de sadece heyecandan titriyorduk. Soğuk, silahsız bir düşmandı. Biz ise savaşmadan, aksine severek yeniyorduk. "Sanki tüm hayallerim gözlerinde, bakışlarını kaçırsan yıldızlarım kayıyor, bana baksan dileklerim gerçek oluyor gibi."
Gülümsemekle yetinemeyip heyecanla güldükten sonra fısıldayarak "Peki, ne diliyorsun?" diye sordum.
Hızla "Seni." dedikten sonra iç çekti. "Bir ömür bana böyle bakmanı." derken bakışları gözlerimde geziniyordu. Ona bakarken nasıl göründüğümü bilmiyordum ama bana bakan gözlerini görebiliyordum. Alınlarımızı birleştirdi. Burunlarımızı yavaşça birbirine sürterken başparmağı yanağımda tenimi seviyordu. "Bir gün bana öyle bakmayacak olursan öldür beni."
Ölüm, kelimesini sevmezdim. Oysaki büyürken masal gibi okunmuştu kulağıma. Bir gün tüm sevdiklerimin ölebileceğini bilerek büyümüş, sadece Aslan'ın ölmesi fikrine ikna olamamıştım. Başparmağım boynunda yerini ezbere bildiğim yara izini severken "Öyle söyleme." diye sızlandım.
"Gerçekten. Artık bana böyle bakmazsan, Hiçler'den bir farkım yok demektir. Boş bakışlı, değersiz bir yaşayan ölü olmaktan kurtar beni."
"Mümkün değil..." dediğimde onu öldüremeyeceğimden bahsettiğimi düşünerek itiraz etmeye hazırlandı ama hızla uzanıp dudağını öptüm. Tüm sözcükleri öpüşümle susarken karşılık verdi. Sonsuzluk gibi geçen saniyeler sonra dudaklarımız hafifçe ayrılırken "Sana böyle bakmamam mümkün değil." diye düzelttim.
Yavaş bir gülüş oluştu dudaklarında. Onu izlemek beni de güldürdü. Gülüşümden öpmek üzere eğildiğinde ona karşılık verdim. Beni öptü. Ve tekrar, ve tekrar. Çenelerimiz birbirine yükselirken nefes dolu öpüşlerimiz ayrıldıkça küçük ve sessiz bir gülüşün ardından dudaklarımız yeniden birleşiyordu. Ellerim ceketinin yakalarına yol aldı. Omuzlarına doğru çekiştirdiğimde bu izni bekliyormuş gibi hızla ceketini çıkardı ve üstümdekilere doğru yol aldı. Kazağımı başıma doğru çekiştirdiği sırada dudaklarımız ayrıldı. Kazağı çıkarıp suya bıraktıktan sonra heyecanlı gözlerimiz birbirini buldu. Aynı anda yutkunduk. "Karanlığa ışık..." diye fısıldadıktan sonra cevap vermemi beklemeden çenesinin ucuyla beni gösterdi. "Bana sen."
Duygunun doldurduğu gözlerimle gülümserken başımı yavaşça onaylar şekilde salladım. Ellerim omzuna doğru yaslanırken kolları belime dolanarak beni kendisine yasladı. Öpmeyi sevdiğim yara izine yöneldiğim sırada onun dudakları da saçlarımda geziniyordu. Gözlerim boynuna takılı kalırken yutkunmakta güçlük çektim. Çenem kasılırken onun dudakları kulağıma doğru indi. "Seni seviyorum aşiyan." diye fısıldadığı sırada elleri kalçalarımın altından bacaklarımı tutmuştu. Birazdan beni kucağına çekecekti, biliyordum. Bu her detayıyla belki rüya, belki kâbus her ne şekilde tabir edilirse edilsin uyurken gördüğüm bir anıydı ve hiçbir seferinde, boynundaki izin yerini de şeklini de unutmamıştım. Şimdi ise, yara izi olması gereken yerde yoktu. Başımı hafifçe geri çekerken o sevgi dolu gözlere baktım. Geçmişte, dudaklarıma eğildiği sırada beni öpmeden hemen önce ben de onu sevdiğimi söylemiştim ama şimdi dudaklarım sımsıkı birbirine kapanmış haldeydi. Yüzümdeki garipliği fark etmedi çünkü bu an kurmaca bir anıdan ibaretti. Zihnime ulaşmaları mümkün değildi. Aslan, bu testin kurucusuydu çünkü bu an, onun da anısıydı. Çoğu detayı ezberlemiş olabilirdi ama açık verdiği noktalar vardı. Belki de anıya kapılıp yaşamasam, başka kusurlar da görecektim ve dakikalarca geç kalmıştım. Beni öpmeye yönelen dudakları acıyla inledi. Başını hafifçe çekerken gözlerini, kemerimden çekip çıkarttıktan sonra göğsüne sağladığım bıçağa doğru indirdi. Dudaklarından kan akmaya başlarken titreyen başı güçlükle doğruldu ve gözleri ihanete uğramış gibi baktı. Bedenini suya doğru ittirdim. Belki de DGK'nın beklediği kusuru bu test ile vermeliydim ama bu sürdürebileceğim bir sahtelik değildi. Sahte olarak bile, bir daha Aslan'ı sever gibi davranamazdım. Onu severken nasıl olduğumu, neler yaptığımı ve yapabileceğimi biliyordum, belki de en kolay sergileyebileceğim sahtelik buydu ama hayır, böyle bir topa girmezdim.
Yeniden test odasına dönerken kask başımdan eksildi. Yorgun düşen omuzlarımı dikleştirmeye çalıştım. Kapsülün ardındaki Emir'le göz göze geldim. Onu görmek iyi hissettirirken o da ellerini üniformasının ceplerinden çıkardı. Kapsül yavaşça açılırken yaklaştı. "Hatırladığım kadar varsın İmre Alaz."
Sadakat personelleri üstümdeki aparatları çıkarırken gözlerim odadan henüz ayrılıyor olan Aslan ve Leyla'ya döndü. Aslan kolunu Leyla'nın beline dolamış, eli ise kalçasına doğru yol almıştı. Birbirlerine olan temaslarından, biraz sonra yaşayacakları anlar anlaşılıyordu. Kapsülden çıkarken personelin uzattığı kıyafetleri Emir aldı ve başıyla çıkmaları için işaret verdi. Baş başa kaldığımızda kıyafetlerimi uzattı. Kıyafetlerimi alırken gözlerim serçe parmağındaki yüzüğe takıldı. Kullandığı yüzükte anlamsız şekiller, iç içe geçmiş haldeydi. Gözlerimi yeniden Emir'e doğru yükselttim. Gözleri bir anlığına vücuduma doğru kaydıktan sonra gözlerini kırpıştırarak tekrar gözlerime baktı.
"Yorgun görünüyorsun. Giyinmene yardımcı olabilirim."
Başımı onaylar şekilde salladığımda kıyafetleri elimden alıp kapsülün çıkıntısına koyarak yakınlaştı. Sporcu atletini katlanmış kıyafetlerin üstünden aldıktan sonra başımın üstünde kaldırarak daha da yakınlaştı. Yüzlerimiz arasında az bir mesafe kalmışken ben de ellerimi, sporcu atletine doğru kaldırdım. Gözleri dudaklarıma kaydığında, ben de dudaklarına doğru baktım. Sporcu atletini bileklerimden geçirdikten sonra omuzlarıma indirmek yerine kumaşı bileğime dolayarak vücutlarımızın arasında ellerimizi indirip beni kendisine çekti. Dudakları, dudaklarıma örtüldüğünde gözlerim kapandı. Ona karşılık vermeye başladığımda bileklerimi özgür bıraktı. Atlet kayıp düşerken ellerim hızla kaslı kollarını buldu. O da belimin iki yanından tutarak vücudumu kaldırdı ve kapsülün çıkıntısına oturmamı sağladı. Elleriyle araladığı bacaklarımın arasına yerleştikten sonra kalçamın iki yanından tutarak beni kendisine çekti.
Ve işte, istedikleri kusuru Emir'le onlara verebilirdim. Hala test içerisinde olduğumu biliyordum. Garipliği, test bitmiş gibi gözlerim aralandığında Aslan'ın odadan çıkmasından daha belliydi. Yüzüğü belki de bir çizgisi değişse Emir'in bile anlamayacağı kadar anlamsız, karmaşık sembolik çizgilerden ibaretti ama bir kere baktığını unutmayan gözlerim, hatalı göründüğünü fark etmişti. DGK'nın kusur bulmaya çalışmaktan bu kadar erken vazgeçmeyeceği de şüphesizdi. Geçmişimden insanları karşıma çıkararak tepkimi ölçmüşlerdi. Babama, abime ve biraz geciksem de Aslan'a karşı koy vermediğimde yine geçmişimden tanıdığımı bildikleri Emir'le tekrar denemişlerdi. Emir, köstebek olarak DGK'ya geçene kadar direnişçilerin arasındaydı ve DGK'ya bilerek yakalanmıştı. Anlaşmalarını kabul etmiş ve onlardan biri gibi mavilere bürünmüştü. Önceki testlerle direncimi düşürmüşler, şimdi ise güçsüz bir anımdan yararlanarak, Emir'in sanal görüntüsüyle tekrar deniyorlardı. Bu, ikimizin de işine gelirdi. Beni, Emir'le denetlemeye çalışırlardı. Bana dair bir hamleleri olacağında, Emir'i görevlendirirlerdi ve bu adeta altın tepside sunulmuş bir fırsattı. Ona zaafım olduğunu düşünebilirlerdi. Hiçbir zaafımın beni boğmasına izin vermeyecek kadar buz küpüne dönüşsem de, zaten Emir'e değer verdiğim şüphesizdi. Bu, rolünü sürdürmekte zorlanmayacağım bir sahtelikti. Yine de, seneler sonra sanal bir gerçeklikte bile olsa ilk defa Aslan dışında biriyle temas kurmak garip hissettirmişti. Gerçekten Emir'le öpüşüyor olsam, dudakları dudaklarımda nasıl dans ederdi bilmiyordum ama sanal hali, bir hayli başarılıydı. Onlar testi bitirene kadar, geri çekilemezdim ve bunun nereye kadar süreceğini merak ediyordum.
Üniformasını çıkarmaya başladığımda elleri hızla bana yardımcı oldu. Dudaklarımız yeniden birleşirken elim kaslı karnından göğsüne doğru yol alarak teninde gezindi. Emir'in elini iç çamaşırımın askısında hissettiğimde bacaklarıma doğru çekiştirmeye başlamıştı. Öpüşlerine ve temaslarına karşılık vermeyi sürdürürken gerçekten oturup Emir'le sevişmemin tamamlanmasını bekleyeceklerini düşünmeye başlamıştım. İşin garip kısmı, gerçekten sevişiyormuşuz gibi her temasını hissedebiliyordum ve bu bir sonraki karşılaşmamızda Emir'e karşı değişik hissetmemi sağlayacaktı.
Benim de bir elim Emir'in iç çamaşırına gideceği sırada elim boşluğa düştü. Gözlerim hızla karanlığa gömüldü. Kask başımdan eksilirken karanlığın ortasında yavaşça ışık oluşmaya başladı ve kapsülün ardındaki Aslan'ın yeşilleriyle göz göze geldim. Gözlerindeki ormanda, ağaçlar kasırgayla savruluyordu ve çenesi kaskatı kesilmişti.
Ve işte, sonunda gerçek bir tepki.
Test bitmişti ve ben, tam da istedikleri gibi beni yanlarında isteyecekleri kadar kusursuz ama beni yönetebileceklerini düşünecekleri kadar da kusurlu görünmüştüm.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!