6/14 · %36

BÖLÜM 5 • İntikam.

48 dk okuma9.566 kelime11 Kasım 2025

MAVİ UZAKLAR.

BÖLÜM 5.

İNTİKAM

**

**

Birine seçmesi için seçenekler sunmak, karşı tarafı özgür hissettirebilirdi ama seçenekleri belirleyemediğini unutmayanlar özgür olmadıklarını bilirdi.

🌓✨

**

Kahkahalar, öfke saçan söylemler, dijital bildiriler kulaklarıma bir uğultu olarak varıyordu. Hepsi sanki metalik bir yankıdan ibaretti. Göz kapaklarım ağırdı ama ışıklar yakarak içeriye saplanıyordu. Başımı kaldıramıyordum. İki kolumdan tutularak hiç bitmeyecekmiş gibi hissettiğim bir yolda sürüklenirken başım omuzlarımdan düşmüştü. Aralanmaya çalışan gözlerim, taş zemine yansıyan mavi ışıklarla kamaşıyordu.

Gözlerimin yorgunluk ve ağırlıkla kapandığı her seferin ardından açtıkça daha uzun süre bakabiliyordum. Ara ara kayan vücudumda dizlerimin yere çarptığını görebiliyordum ama bana her ne enjekte ettilerse, hissedemiyordum. Sonra tekrar kaldırıyorlar, ayak bileklerimin yere temasıyla sürüklemeye devam ediyorlardı. Gece vakti olmalıydı, yapay ama yoğun ışıklar titreyerek zemin üzerinde dans ediyorlardı. Ağrıyan kulaklarıma gelen cümleler yavaşça anlam kazanmaya başlıyordu ama dinleme çabam, başımın zonklamasına neden olduğu için her şeyi kesik kesik algılıyordum. Yine de dijital bildirilerle sürekli tekrar eden cümleyi algılamayı başarmıştım. Ses, metal duvarlarda yankılanıyordu. 'Terörist İmre Alaz yakalandı!'

Vücudumdan sekmiş gibi yere düşen birkaç taş parçası gördüm. Belki alnıma, belki boynuma, belki bacaklarıma gelmişti, bilmiyordum. Kanıyorsa kanı, acıyorsa yarayı hissetmiyordum. Bu, ilk değildi. Yıllarım bu şekilde geçmişti. Her şeyi hatırlayarak ama artık hissedemeyerek.

"Atmayın!"

Bir ses uyardı ama bastırılmış öfkeden başka bir his bilmeyen zihinler dinlememiş olsa gerek darbeyi ince bir sızı halinde kulağımda hissetmeye başladım. Sol kulağımdan başlayan acı, enseme kadar müthiş bir zonklama ve sızlama yayarken kurşun kovanlarının sürüklendiğim yola saçıldığı taramalı silahtan çıkan mermi seslerini duydum. Mermiler ve acıyla inleyen bir adamın yığılma sesi, zihnimde yankılandı. Hemen ardından uğruna çığlıklar bekledim, ama ölen öldüğüyle kaldı. Önceden, o eski Dünya'da ölmek bile güzelmiş. Şimdi herkes, dünyadan geçip gittiğine dair tek bir kanıt bile kalmayacağını bilerek, en kötüsü de bunu umursamayarak ölüyor.

"Bir taş daha atan, aynı kaderi paylaşır!"

Bir hainin linçlenmesini istediklerinde ise taş atmayanı görürlerse silahlarına yapışıyorlardı ama bugün belli ki, sadece hainin DGK'nın pençelerinden kaçamadığını göstermek istiyorlardı. Kan, sürüklendiğim taşın çatlaklarına akarken ölü beden ardımda kalsa da kanın bulaştığı ayakkabılarımla yanımda taşıdım. İnsanların 'ev' denilen hücrelerine kapatılmasına kalmadan yerdeki kan temizlenecekti ve ölen kişiden geriye kanı bile kalmayacaktı.

Başımı yeniden kaldırmaya çalıştım. Tümüyle kaldırmam mümkün değildi ama büyük çabamın sonucunda başardığım küçük kıpırtılar daha uzun süre açık tutmaya çalıştığım gözlerimin yakınlarımda dolanabilmesini sağladı. İnsanların ardında, ucundan görebildiğim bir gökyüzü vardı ama biliyordum, o gök değildi. Çelikten örülmüş bir kubbe. Devasa, yekpare bir iskelet gibi, demir kollar göğü tutuyordu. Aralarına gerilmiş dijital paneller sahte gökyüzünü yansıtıyordu. Titrek mavi, parlayan ızgara çizgileri üzerinde titreşen mavi dijital ışıklar... Parıldıyor, ama nefes aldırmıyordu. Sanki dudaklarımdan çıkan titrek nefeslerim, saniyeler içerisinde kubbeye çarpıp geri dönüyormuş ve beni boğuyormuş gibi hissediyordum. Barikatlar ile halkı ikiye yararak askerlerin geçmesi için oluşturulmuş yolda, sürüklenen haini izleyen insanlar... Aynı gök kubbenin altına toplanmış gözler... Kimi hazla bakıyordu, kimi nefretle... Kimi ise sadece boş ve teslim. Onların gözlerinde ben, İmre değildim, bir insan değildim. Bir işarettim. İnandıkları, inanmak zorunda kaldıkları her şeye karşı bir uyarı, tehdit, ihanet. Derinlerinde hepsi sisli, bulanık, birbirinin aynısı. Hepsi aynı gölgenin içinde kaybolmuştu ve bedenim beni de yutması için o gölgeye sürükleniyordu.

Kalabalığın ardında dar, sıkışık, dikey bina ve kuleler vardı. Cephelerindeki ekranlar; reklamlar, propagandalar, renkli ışıkları yansıtıyordu. Sokaklar metalik borularla örülü, elektrik kabloları borulardan sarkıyordu. Her köşede olan tarayıcı kulelerinden çıkan mavi ışık huzmeleri kalabalığın üzerinden geçiyor, herkesin yüzünü tarıyordu. Gözlerimi ara ara kapatmamı sağlayan da sadece güçsüz düşmüş bir bedenin sessiz çığlığı olan zonklamalar değil, biraz da bu ışıklardı.

Yüzüm, görüntü alan dronelar ile sabit kameralarına düşüyor, bir an sonra binaların cephelerindeki ekranlara yansıyordu. Yarı baygın hâlim devasa yüzlere bölünüyordu. Kendi suretimi insanların gözlerinden yabancı bir düşman gibi görebiliyordum. Sanki barikatların ardına geçmiş, ben de haini izliyordum ama hain sürüklenmiyordu, en önde yürüyordu. Bazı ekranlarda görünen Demir Aslan Varnalı, dik omuzlarında bir zafer taşıyor, halkın hayranlığını yüzünden silmek için her şeyi yapabileceğim bir sırıtış ile karşılıyordu.

Droneların uğultusu kelepçelenmiş gökyüzünde yankılanıyor, bizleri göstermeyen birkaç holografik panelde DGK'nın propagandaları akıyordu. 'Düzen, güvendir.' Burada düzen vardı; düzenin adı ise esaretti. Özgürlüğün anlamını bile hapsetmişlerdi. Varna'da özgürlük, iradeyi DGK'ya teslim etmekti. Esaret ise, ancak bireysel düşüncelerle kirletilmiş zihinlerde bulunurdu.

"Çok yaşa DGK!"

"Siktiğimin DGK'sı..." derken henüz çözülmemiş dudaklarımdan harfler yuvarlanarak çıkıyordu ama sadece içimden söyleyemeyeceğim bir sitemdi.

Burası Varna, sadece yönetenlerin insan gibi yaşadığı ülke.

İnsan gibi yaşayan hayvanlar ve hayvan gibi yaşayan insanlar...

İnsanın düşünebilen bir varlık olmasını sağlayan fark, yönetenlerde hala sürse de tüm bu olanların, sonuçlarını düşünebilen bir zihinden çıkmış olması imkânsız. Hala insan olan birinin, Dünya'yı bu hale getirmek istemesi, mümkün değil. Yine de artık, insanların Dünya'sını, insan olmayanlar yönetiyor.

Halk ise, dört duvar arasında. Sanki kafese konmuş kuşlara renkli yemler sunuluyor. Ekrana yansıyan reklamlardan görebildiğim ve duyumunu aldığım üzere hologram tiyatroları, sanal sinemalar, renkli ışıkların içinde kaybolmuş kalabalıklar, sahte zevkler... Bu renkli kafesin içinde oyunlaştırılmış bir esareti yaşıyorlardı ve tiyatronun ta kendisilerdi. Asıl izleyiciler, oyunu bizzat kuranlardı.

Dizlerimin tekrar yere çarptığını bu sefer görmekle kalmadım, hissettim. Askerler, vücudumu havaya doğru zıplatıp kayan kolumu daha üst bir konumdan tuttuktan sonra sıklaşan barikatların eğimiyle yol aldılar. Kalabalığın gürültüsü arkamızda kalırken çelik kapılar ardı ardına açılmaya başladı. Yönetenler sadece yaşamlarıyla değil, yaşadıkları yerle de ayrılırdı. Mıntıka Komutanları ve askerleri ile soylular, mıntıka dışındaki karargâhlarda yaşam sürerdi. Şimdi çıktığımız, mıntıkanın yüksek manyetik kapıları, bir sınırdan çok boyun eğdirme darbesi gibiydi; içeri adım atan herkesin ruhsuz kimlikleri çoktan sisteme kaydolmuş oluyordu. Burada insan değil, veri yürüyordu. Beni de Varna'daki bir veriden ibaret kılmak istiyorlardı. Diğer her onlardan olmayan gibi...

Her nefesim, her bakışım gözetim altındayken sancıyla yeniden eğilmiş olan başımı kaldırabildiğim kadar kaldırdım. Yankı, boyun eğmezdi. Bedenim onlarla değil, zihnimin darbeleriyle baş etmeye çalışıyordu. Gözlerimin şu an gördükleri ile, artık bir anıya dönüşmüş anlar aynı anda saldırıyordu. Babamın ve annemin cesedinin nerede olduğunu merak ediyordum, Ediz'in nasıl öldüğünü merak ediyordum, imha edemediğim alanda kilit noktasından geçenler tarafından varsa eğer temizlenilmesi unutulmuş bir şeyler bulup bulmadıklarını merak ediyordum, idam edilmeden önce zihnimi kontrol etmeye çalışırken edecekleri eziyetlerin ne kadar süreceğini merak ediyordum. Sonsuza kadar eziyet etseler de boyun eğmeyecektim ama her geçen gün, sevdiklerime ulaşmama engel olacaktı.

Halkın kafesinden çıkınca başımı gerçek bir gökyüzüne kaldırdım. Gri, ağır ve karanlık ama yine de sahte ışıklardan ibaret değil, gerçek. Halkın nefesi duvarlara çarpıyordu, onlarınki göğe yükseliyordu.

Görüşüm hala bulanıktı ama ileride bir malikâne yükseldiğini görebiliyordum. Hayır, malikâne değil, karargâh. Siyah çelikten yapılmış dev bir kale. Cepheleri keskin hatlıydı, köşelerinde projektörler vardı. Etrafı tel örgüler ve otomatik taretlerle çevriliydi. Yan tarafında geniş pistlerde askeri uçaklar dizilmiş, dronelar iniş kalkış yapıyordu. Hemen yanındakiler silah depoları olsa gerekti. Kuleler göğe uzanıyor, üstlerinde gözetleme ışıkları dönüyordu. Gördüğüm her şeyi, zihnime kazıdım.

Malikânenin yükselen kulelerin arasında asılı geniş dijital panelde, mide bulandırıcı bir yazı mavi ışıklar ile titriyordu. BATI VARNA 3. MINTIKA.

Halkı kubbenin altına kapatılmış bir oyun alanında yaşarken, o burada insanların gökyüzüne hükmediyordu.

Burası Aslan'ın çelik sahasıydı ve ben de artık onun oyun tahtasındaydım.

Üç...

Sayısından...

Nefret...

Ediyorum!

Başımı dik, gözlerimi açık tutma çabam güçsüz düşen zihnimi yeniden bulanıklaştırırken omuzlarımdan sarkan ağırlığı hissettim. Gözlerim kapanmadan önce son gördüğüm şey, çelik kapıların ardında beni bekleyen karanlıktı.

"Konsey ile görüşmeye gidiyorum. Ben gelene kadar yaralarına bakılsın ve uyutulsun. Yaman, Beren benimle gelin."

Aslan'ın sesini duyduktan sonra birkaç el bir yere uzanmamı sağladı. Soğuk metali parçalanmış kıyafetlerimin açığa çıkardığı tenimde ve yaralarımda irkilerek hissederken gözlerimi yeniden aralamaya çalışıyordum.

"Tabii kaptan."

Tavandan yüzüme yansıyan ışık yüzünden gözlerim kamaşırken eş zamanlı olarak yüzüm sancıyla buruştu. Ellerim hareketlenirken uzandığım yerin iki yanından tutunarak doğrulmaya çalıştım. Bir kol göğsümün üstü ile boynum arasından yaslanarak yeniden uzanmamı sağlarken bir kadın sesi "Hah, doktor. Kendisine geliyor, uyuştur." diyordu.

Dudaklarımdan itiraz eden mırıltılar çıksa da kendi kulağıma bile gelmeyecek kadar kısıktı sesim. Yine de son gücümle göğsüme yaslanan koldan kurtulmak istediğimde, sol omzumda da vücudumu sabit tutan bir el hissettim. "Hadi."

Koluma bir iğnenin batırıldığını hissettiğimde saniyeler içerisinde sıktığım yumruklarım gevşerken kalkmaya çalışan başım da yeniden soğuk metale yaslandı ve ışığın kamaştırdığı, bulanık gören gözlerim yavaşça kapandı. Kollar vücudumdan eksilirken bir sandalye kulak tırmalayıcı bir sesle yakınıma çekildi ve doktorun yaralarımın etrafında gezinen eldivenli parmaklarını hissedişim de saniyeler içerisinde son buldu. Vücudum yeni bir uykuya çekilmeden önce kulaklarım etrafımdaki sesleri hayal meyal duyuyordu.

"Bünyesi sağlammış. O Noxir bir başkasına enjekte edilse bir gün boyunca mışıl mışıl uyuturdu."

"Onur'a sormalı. Malum, bir keresinde düşmana değil, kendisine enjekte etmişti."

"Şunu unutabilir miyiz artık?"

"Kimsenin hiçbir şeyi hatırlamadığı bir ülkede bile, bunu sonsuza kadar hatırlayacağım kardeşim."

"Konuyu değiştiriyorum! Eğlenceli işler hep eğlenmeyi sevmeyen Yaman ve Beren'de, biz de üç şanssız burada hasta bakıcılığı yapalım."

"Kendi adına konuş. Ben gittiğim yere kendi eğlencemi taşıyorum."

"Melodi, şu andan nasıl eğleniyor olabi..."

**

Gözlerim kırpışarak aralandı. Yutkunma çabam, kuru boğazım yüzünden eziyete dönerken bir çift kahverengiyle göz göze geldim. Namlunun ucunda kalsam sadece bakardım ama neşeli bir yüz, başımı hafifçe geri çekmemi sağladı. Başım, ardımdaki sandalyeye yaslanırken, metro istasyonunda Aslan'ın özel timinden olduğunu öğrendiğim kırmızı saçlı kadına baktım. Ne kadar süredir uyutuluyordum bilmiyordum ama onu en son gördüğümde saçları rasta bir şekilde örülmüş, örgüler ise özensiz bir şekilde toplanmıştı. Şimdi ise, uzun arka saçları omuzlarının iki yanından dökülürken alnında iki tutam perçem bıraktığı üst saçlarının geri kalanlarıyla başının iki yanında dağınık topuzlar yapmıştı. Diliyle dönmüş olan dudak piercingini düzelttikten sonra ters bir şekilde çevirerek oturmuş olduğu sandalyenin üst kısmına kollarını yaslayıp "Günaydın!" dedi. Siyah, braletinin üstüne kısa deri ceket, altında ise siyah bir tayt giymişti ve bağcıklı postalları alt bacağının yarısına kadar uzanıyordu. Braletinin açıkta bıraktığı derin göğüs dekoltesine doğru sarkan siyah kolyeleri birbirine dolanmıştı. Ceketinin sağ omzunda, DGK rozeti taşıyordu. Rozetin üstünde iki yatay çizgi vardı. Bu da albay olduğu anlamına gelirdi. Kulaklarında kıkırdaklarına kadar postallarını da süsleyen demir iğneye benzer küpeler vardı. Bir eli, diğer kolunun dirseğini tutarken boşta olan eli yeniden dudakları arasına bir lolipopu yerleştirdi ve bana bakan gözleri kısıldı.

Keyifli bir emişin ardından dudağının kenarına sürterek lolipopu çekti ve konuştukça hafifçe havada sallamaya başladı. "Konuşmama hakkını mı kullanıyorsun? Burada öyle bir hak yok."

"Burada herhangi bir hak var mı?" diye sorduğumda sesim, bir süredir konuşmuyor olmanın ve acıyan boğazımın getirisi, pürüzlüydü. Söylediğim hoşuna gitmiş gibi gülümserken şekerli dudağını yaladı.

"Kaderini tayin etme hakkı var."

Gözlerim, sese doğru döndü. Aslan gözleri üstümde, girdiği kapıdan bize doğru yaklaşıyordu. Sağ göğsünde, DGK rozetinin üstünde iki yıldız taşıyordu. Korgeneral olduğunu daha önceden de biliyordum. Yükselişinin her aşamasına, ekranlardan şahit olmuştum. Büyük mıntıkaların yönetici komutanları Korgeneral rütbesine sahip olurdu. Yarı baygınlığım ve sadece bir alanı kısıtlı imkânlarla görüşüm sebebiyle mıntıkanın büyüklüğünü görememiştim ama rütbesine göre bir hayli büyük olmalıydı. Nispeten daha küçük mıntıkaların yönetici komutanları ise Tümgeneral rütbesini taşırdı. "Melodi, sen çık."

"Tabii ama..." derken sağ ayağına doğru kalktığı sandalyede, diğer bacağını geriye doğru esnek bir açıyla yanına indirerek sandalyeyle temasını kesti. Şekeri tutmayan elinde işaret parmağını kaldırıp "Tek bir soru?" dedi ve şirince sırıtıp gözlerini kırpıştırdı. Karşıma varmış Aslan, "Tek ve kısa bir soru." dediğinde Melodi hızla bana döndü ve vücudumu gösterdi. Yorgun gözlerim vücuduma doğru döndü. Yankı üniformam çıkartılmıştı. Her kim giydirdiyse, koyu mavi bir askılı ile, yine koyu mavi, yanlarında bacak boyunca uzanan beyaz çizgilerin olduğu bir eşofman vardı üstümde. Çıplak kalmak pahasına hepsini parçalayıp atmak istedim ama kollarım çelik sandalyenin ardında kelepçe ile bağlıydı. Bacaklarım da bileklerimden sandalyeye kelepçelenmişti. Sol kolum bandajlıydı ve bağlanmak için ardıma çekilmiş olması gerilen yaramın acısını yoğunlaştırıyordu. Savaş sırasında oluşan çizik ve yaralara pansuman yapılmış, bezle sarılmıştı.

"Dövmelerinin yaralarını kapatmadığının farkında olmalısın."

Gözlerim yavaşça adının Melodi olduğunu öğrendiğim kırmızı kafaya döndü. Böyle anlarda bakarken etrafımı buz kestiğim söylenirdi ve gözlerimi ilk açtığımda neşeyle sırıtan yüzüne en azından düz bir ifade yerleşmesi, etkili bir zafer olmasa da gözlerimin biraz olsun rahat etmesini sağlamıştı.

"Onları kapatmak isteyen kim?"

Dövmelerim vücut yaralarımın etrafını sarar, süsler ama asla kapatmazdı. Niyetim onları kapatmak değil, hatta dikkat çekmekti. Çoğu kişi, yaralarını kapatmak için dövme yaptırdığından anlam verememiş olmalıydı. Kendisinin de boynunun ortasında kalın bir alan boyunca ilerleyen anlamsız şekillerden oluşan dövmesi vardı ve dikkatli gözler, şekillerin arasındaki çizgi halinde uzanan yara izini görebiliyordu. Tahminim, ne zaman olduğu bilinmez ama zamanında boğulmaya çalışırken kazandığı bir yara olduğuydu. Benim için yaralanılmaz, yara kazanılırdı. Ve her yara, bir hikâye taşırdı. Şimdi bandajla sarılı sol kolumdaki kurşun yarası ise, artık annem ve babamdı. DGK'nın unutturamayacağı zihnimde, ölene kadar sızlayarak atacak kalbimde ve yaralarla dolu tenimde, onları da taşıyacaktım.

Melodi bir şeyler daha demek üzere dudaklarını araladığında ardından kollarını tutan Aslan, "Soru hakkın bitti, kaybol." diyerek sağ gerisine, kapıya doğru yönlendirdi. Melodi sızlanır gibi üflese de şekerini kıvrık dudaklarına götürürken son kez bana bakıp kapıya doğru yöneldi. Beni getirdikleri oda, ilk bakışta bir hücreye benzemiyordu. Yumuşak ışıklarla aydınlatılmış, perdeleri kadife olan, geniş bir salondu. Zeminde, üzerine basmaya kıyamayacağın türden halılar, köşelerde ağır görünümlü ama pürüzsüz yüzeyli mobilyalar ve altın şamdanlar vardı. Bir esiri dahi, bu odada tutuyorlarsa onların odalarını hayal edemiyordum. Halk ise her odasında ayrı kurmaca ailelerin yaşadığı hücre dairelerde kalırdı. Birçoğu 'kadife' kelimesinin anlamını dahi bilmezdi.

İlk bakışta konfor sağlayan bu oda, ikinci bakışta ise bir vitrinin süs bebeği olduğumu gösteriyordu. Adeta ipekten bir kafesin içinde, izleniliyordum. Duvarlardaki dokular canlı gibi titreşiyordu, aslında gözetim yüzeyleri olduğunu biliyordum. Şimdi gözümün ardını göremediği duvarların diğer tarafında, görebilenler beni izliyorlardı. DGK, birini hapsetmenin en iyi yolunun, hapiste olduğunu asla bilmemesini sağlamaktan geçtiğini çok iyi biliyordu. Saldırma ya da kaçma eğilimimin olduğunu bilmeseler kullanmayacakları kelepçeler bileğimde olmasa ya da mahkûmları ben olmasam bir uzlaşı çabası içerisinde olduklarını hissettirmeye çalışacaklardı. Uzlaşmak istedikleri konu ise, kendi dayattıklarıydı ve bu sefer, halk gibi DGK da 'uzlaşı' kelimesinin anlamını bilmiyordu.

Bana dönük olan dekorların taş ve mermer gözleri, gördüklerini DGK'nın hafızasına aktarıyor olmalıydı. Göz bebeklerinde titreyen dijital ışığı görebiliyordum. Her yerden süzülen ışık, gölgesiz bırakıyordu insanı. Sanki saklanacak hiçbir karanlık kalmamalıymış gibi, ya da onların karanlığından kaçabilecek hiçbir yol bırakmamak için. Melodi'nin gidişiyle, mavi deriden yapılma geniş kapının kapanmasıyla birlikte oluşan sessizlik, hala yaşıyor olmasından nefret ettiğim adamın nefes seslerini dahi duymamı sağlıyordu.

"Çünkü yarayı saklarsan, düşmanın onu silaha çevirir."

Gözlerimi odadan alıp nefesi yetmezmiş gibi sesini de duyduğum Aslan'a baktım. Buz kesen bakışlarım onda işe yaramıyor olmalıydı ki, keyifli görünüyordu. "Ve ben sizin silahınıza bir mermi dahi veremem." dediğimde, kaşlarını 'vay be' der gibi kaldırıp indirerek sırıttı. "Sizli bizli konuşmayalım, artık aynı taraftayız." diyerek yaklaşmaya başladı. Ne yaptığını anlamaya çalışan gözlerim, çatılmış kaşlarımın altında kısılarak ona bakarken, gözlerime bakarak yaklaştığı vücuduma doğru eğildi. Eli sol omzuma değdiği gibi vücudum kasılırken bağlı olsam bile kaçınabildiğim kadar sağıma kaçındım. "Ne saçmalıyorsun?"

Alaylı sırıtışı silindi. Gözleri, gözlerimde yavaşça gezindi. "Artık düşman değiliz İmre."

Gözlerim düşünerek kırpışırken yutkunuşumla boğazıma yeni bir sızlama hediye ettim. Gözlerime düşeni gördü. Dudakları yavaşça kıvrıldı ve kıvrıldı. Dişleri de gözükmeye başlarken önce ufak bir alaylı gülüş duydum. Saniyeler içerisinde gülüşü artarken hafifçe doğruldu ve üstümde olduğu kadar eziyormuş gibi baktı. Uzaklaşmasıyla birlikte sağa kaçınmaya çalışan vücudumu doğrulturken burnumdan soluyarak diktiğim bakışlarıma karşı keyfi silinmedi. Elleri ensesine doğru yol alırken gördüğüne inanamıyormuş gibi gülüşünde alt dudağını ısırdı. Birkaç saniye sonra kaşlarını kaldırdı. "Hala benden yana umudun mu var?"

Başımı yavaşça iki yana sallarken dudaklarımda oluşan küçük, alaycıl gülümsemenin onda aksine dair şüphe bırakmayacağından emindim. "Hepsi çoktan boğularak öldü ama senin gibi yönü rüzgârla bile değişebilen bir adam bunu yapsa, hiç şaşırmazdım."

"Ama siz direnenlerin..." derken ellerini ensesinden çekilerek tekrar eğilmeye başladı. Sol eli, bağlı olduğum sandalyenin omzumun ardında kalan kısmına yönelip tuttu. Başını sağ omzuna doğru eğdi. Yüzlerimiz arasında az mesafe kalmışken hareketsiz kaldım. Meydan okuyarak bakıyordu ve kaçındığım kadar üstüme gelecekti ama etkilenmediğimi kanıtlamak uğruna bile ondan uzak durmaya çalışmamak çok zordu. Bana yaklaştıkça tenime değen nefesinden, dokundukça kendi tenimden nefret ediyordum. Sağ eli sol kaşımın yanına yol aldı. Başparmağı yara bandı olduğunu hissettiğim yaranın üstünü okşadı. Taş gelen yer olmalıydı.

"... umudu beni hep şaşırtıyor."

Sağ eli alnımdan yavaşça inerek bandajlı sol koluma doğru geldi. Çıplak omzumdan temas etmeye başlayarak elinin tersini yarama kadar getirdi. Gözleri, tepkilerimi ölçmek ister gibi yüzümde geziniyordu. Tek gördüğü, ifadesiz bakan gözlerdi, bundan emindim. Yılları uzaktan uzağa beni ölçüp tartarak geçmişti, şimdi de yakınında olmanın getirdiği imkânları kullanıyordu ama onun umudu, daha şaşırtıcıydı.

"Hayatta sadece biriniz bile kalsa, çoğunluğun bir bildiği vardır, demeden direnmeye devam eder."

"Derler ya..." diye konuşmaya başladığımda alaylı bir ilgiyle kaşlarını kaldırdı. Kulağını özellikle duymak ister gibi dudaklarıma doğru yakınlaştırarak daha da eğildi. Saçlarının önüne düşen tutamları alnıma değiyordu. Gayretinin farkındaydım. Eli, bedenimde, teni yakınımda, kokusu burnumda, sesi kulağımdaydı. Bu bir düşmanın parmak iziydi. Bu bir hainin teniydi. Bu bir yalancının sesi ve nefretin kokusu. Bu, sevdiğim adamdı. Eskiden, sevdiğim adam. "... doğru kimse yapmasa bile doğrudur ama yanlış, herkes yapsa bile yanlıştır."

Sesimde, boğazımdaki kuruluğun yarattığı pürüz haricinde herhangi bir güçsüzlük duymadığında yüzünü yavaşça bana doğru çevirdi. 'Tüh' der gibi alayla iç çektikten sonra başını bu sefer de sol omzuna doğru eğdi ve yüzümü inceleyerek baktı. "Yoksa o bana ait olan kalbine başkalarını mı aldın aşiyan?"

Ondan etkilenmediğimi görmek canını sıkmışa benziyordu. "Başkasını."

Kaşları yavaşça kalkarken sessiz ama isterik bir şekilde güldü. "Tanuman piçini mi?"

"Tanman." diye düzelttim.

"Piç olduğu konusunda hemfikiriz o zaman?"

Sıkkın bir nefes aldıktan sonra "Başkalarına ne güzel silahlarla, bıçaklarla eziyet ediyorsunuz. Ben niye sana maruz kalarak eziyet görüyorum?" diye sordum. Tenimde mum eritseler, katlanılması çok daha kolay olurdu.

Dediğimi umursamadan "Ölü bir piç." diye konuyu sürdürdü.

"Ne yaparsanız yapın istediğinizi vermediğimde beni de infaz edeceksiniz ve ona kavuşacağım."

Doğrulup ellerini üstümden çekerken başını yavaşça iki yana salladı. "Yanılıyorsun güzelim."

'Güzelim' deyişi yüzümde bir ekşime oluşturduğunda ardında dilini kemirdiği dudakları kıvrılırken burnundan güldü. "Ben senin gibi hain bir korkak değilim. Beni o gözetleme kulelerinizden sallandırsanız bile, ağzımdan tek bir kelime çıkmayacak."

"Hain bir korkak?"

"Sana buralarda hala Aslan diyor olabilirler ama biz Sırtlan diyoruz."

Keyif almış gibi gülümsedi. Zerre utanma duygusu kalmamıştı. Parmak şıklattıktan sonra işaret parmağıyla beni gösterdi. "Tahmin edeyim, senin bulduğun bir lakap. Hayal gücün hayran kaldığım özelliklerinden sadece bir tanesi sevgilim."

"Bana 'sevgilim' dediğine göre senin hayal gücün daha geniş olmalı."

"Hah, tam da o konu." derken yavaşça oturduğum sandalyenin etrafında volta atmaya başladı. Tam ardıma vardığında elleri omzumun ardından tutarken sağ kulağıma doğru eğildi. İleriye bakan gözlerim anlamaya çalışarak kısılırken dudakları kulağıma değdi. Vücudum kasılırken "Daha fazlası olacaksın." diye fısıldadı.

"Ne sikim anlatıyorsun?" diye sorarken başımı hafifçe çektim ve omzumun ardına bakabildiğim kadar baktım. Sırıtarak doğrulduktan sonra ellerini çekti ve volta atmaya devam ederek önüme geldi. Başım ve gözlerim de ona dönerken kaşlarımı kaldırdım ve 'ne?' der gibi başımı salladım.

"Yanıldığın konu, istediklerimizi anlatmanı sağlayıp sağlayamayacağımız değil."

"Beni infaz etmeyeceksiniz." derken sormuyordum, dehşetle fark ediyordum ama ne sesime, ne de gözlerime bu dehşeti bulaştırmamak için gayret gösterdim.

Geniş sırıtışı eşliğinde yavaşça gözlerini kapatıp açarak onay verdi. Ters duran sandalyeyi kulaklarıma sinir bozucu bir sesin ulaşmasını sağlayarak yerde sürterek daha da yakınlaştırdı. Sandalyenin diğer tarafına bacağını atıp sandalyeye ters, bana dönük bir şekilde oturdu. Kollarını sandalyenin sırtına yaslayıp işaret parmağını yavaşça aramızda gezdirdi. "Artık aynı taraftayız, derken sadece duygularınla oynamıyordum bebeğim. Biraz da ciddiydim."

Sadece duygularınla oynamıyordum...

Hala kalbimde oynayabilecek duygu bıraktığını düşünmesi ironikti ama kurduğu diğer cümlelerin yanında dikkate alamayacağım kadar önemsiz kalıyordu. Parmakları kollarını yasladığı sandalyenin yüzeyinde keyifli bir ritim tutmaya başladı. "Sadece bir aptal, direnenlere karşı elinde senin gibi bir umut simgesi varken onu idam eder."

Kendimden emin bir şekilde "İstediğiniz hiçbir şeyi yapmayacağım." dedim.

"Varna'da, yeterince dinlemeyen kulakların cefasını, pişman olan sahipleri çeker."

"Ne anlatırsan, anlat."

Kolumu gösterdi. "Önce samimi ve acısız bir uzlaşı ortamı oluşturalım mı? İyi niyetimizin göstergesi olarak."

Her şeyi hatırlayan biri olarak acısını hissetmeyi unuttuğum sol koluma baktım. Vücudumun gerisinde bağlı oldukça yaralı tenim gerilip kasılıyordu. Çözmekten bahsediyor olmalıydı. Gözlerim Aslan'a döndü ve başımı onaylar şekilde salladım. Aslan sırıtarak sandalyeden kalkar ve sandalyenin diğer tarafına doğru attığı bacağını yanına çekerken "O sandalye yerinden oynamaz, haberin olsun." diye uyardı. Dövüşmeye kalkışırsam, hala bağlı olduğum sandalyeyi hareket ettiremeyeceğimi söylüyordu. Direkt kabul etmem, ilgisini çekmiş olmalıydı.

Başımı yeniden onaylar şekilde salladım. Sadece kelepçenin nasıl çözüldüğünü merak ediyordum. Altından ne çıkacağını merak eder gibi bakarak yaklaştı. Sol yanımda hafifçe dizlerini kırarak alçaldı ve sandalyeye bağlı sol bileğime uzandı. Gözleri hala üstümdeyken çelik saatinin kordonunu sol bileğime yakınlaştırdı. Altında yetki çipi olmalıydı. Mekanik ses duyulduğu gibi hareketlenen kolumu tutarak yakınlaştığında başımı alnına indirdim. Geri kaldırdığımda yeniden indiremeyeceğim kadar başını çekse de bileğimi bırakmadı ve kanamaya başlayan kaşının altından bana baktı. Diğer elinin işaret parmağını kaşına götürdü. Kanın bulaştığı parmağını çekip kanı başparmağı ile işaret parmağı arasında ovuşturdu.

"Karnıma açtığın kurşun yarası, benim ancak hoşuma giden o öfkeni dindirmeye yeterli gelmedi mi?"

Dişlerimin arasından "Kalbine isabet etmesini isterdim." dedim. Kanının bulaştığı işaret parmağı ve başparmağıyla çenemi tuttuğunda kasılan yüzümü geri çektim. Tekrar tutmak için çabalamadı ama kanı çoktan tenime bulaşmıştı, hissediyordum. "Beni kalbimden yaralayabilecek tek kişisin bebeğim. Sana olan aşkım, bu tek kurşunu bizzat ellerine veriyor."

Geride tutmak için baskı uyguladığı kolumu vücudumun önüne doğru getirip bacaklarımın yanından sandalyeye kelepçeledi. Bakışlarım gibi başım da başka yöne dönerken "Siktir git." diye mırıldandım ve o da temasımızı keserek doğruldu. Ona bakmaya, onu duymaya ve hissetmeye katlanamıyordum ama "Benimle evleneceksin." dediği gibi gözlerim ona döndü. "Ve sadakat işlemine girip safımıza katılacaksın."

Bir kahkaha patlattım. Öyle ki, en son ne zaman bu kadar gülmüştüm, hiç hatırlamıyordum ama muhtemelen sekiz yıl kadar ve henüz Aslan bize ihanet etmeden önce, yine Aslan sayesinde olmalıydı. Tabii o zaman gülüşüm isterik değildi.

Gülüşüme eşlik ederken kollarını göğüslerinde birleştirerek tepemde dikiliyordu. Başını yavaşça iki yana sallarken "Ne şakacıyım, değil mi?" diye alay ettiğinde başımı onaylar şekilde sallarken gülüşlerim iç çekişlere dönmüştü. Sırıtışımda alt dudağımı ısırdım. "En son ne zaman bu kadar güldüm, hatırlamıyorum."

"Ben hatırlıyorum." dediğinde gülüşümü yüzümde tutmak için gayret göstermem gerekti. Kaşlarını kaldırıp indirirken "Kollarımın arasındaydın." dediği gibi gözlerimi devirerek başka yöne baktım. Her gülüşümü söndürdüğü gibi, bu anı bile söndürebiliyordu.

"Şöyle bir şey var ki güzelim," derken gözlerimi kaçırdığım yöne doğru yavaşça geçti. Ellerini iki yanında kaldırırken geniş bir şekilde sırıttı. "Herhangi bir kısmı, şaka değil."

Ettiğim küfre karşılık ellerini indirirken 'Vay be' der gibi dudağını büktü. "Bunu Konsey'e iletirim."

"İletmene gerek yok, bizzat söyleyeceğim."

Eli kulağına takılı cihaza doğru giderken ne duyduysa, "Orgeneral Rauf Beham, gelmek üzere. Belki ikna olmana yardımcı olur." dediğinde anne ve babamın ölümünü izlettiği görüntüler gözlerimin önüne gelip giderken isterik bir şekilde sırıtarak başımı onaylar şekilde salladım.

Var gücümle bağırmak isteyen dudaklarımın içinde öfkemi topyekûn bir halde, gerektiğinde sarf etmek üzere tuttum. Üstümdeki hâkimiyetlerini kabul eder gibi sinir krizine girmeyecektim ama bastırdığım duygularım özgür kalmak için ruhumun duvarlarını yumrukluyordu. DGK halkın duygularını esir ediyordu, ben ise kendi duygularımı. Zaten yeni Dünya'da kendisinin ya da başkalarının diktatörü olmayan kimse hayatta kalamıyordu.

"O sadakat işlemleriniz bende işe yaramaz."

Halkın zihni arındırılır, soylu ve yöneticilere ise sadakat işlemi uygulanırdı. Herkes, bu düzen içerisinde temsil ettiği gücün karşılığı olan bedeli öderdi ama ne gariptir, doğru orantı yoktu. En büyük bedeli, en güçsüzler öderdi. En alt tabaka olan işçi halk, zihin arındırma işlemlerinin en ağır olanlarına tabi tutulurdu. Tabaka yükselip de görevleri zihinsel beceri gerektirdikçe, işlemlerin boyutu da değişirdi. En üst tabakada yönetenlere uygulanan işlemde ise, ne olursa olsun sadece DGK'ya sadık olmaları sonucu beklenirdi. Birbirlerine karşı bile değildi, çünkü DGK bir gün bunun aksini emredebilirdi. Sadece DGK'ya ve sadakat gözcülerine hesap verirler, sadakat sunarlardı. DGK'nın açık emirlerine sorgulamaksızın uyup canları pahasına onları ve bu rejimi korumaya programlı bir işlemden geçerler, zihinsel becerilerini ve düşünme kabiliyetlerini kaybetmezlerdi. Halka da sahte, dijital eğlence sunarak yaşattıkları zevk duygusunu, üst mertebe köleleri olan Aslan gibi generallerden ve soylulardan da almamışlardı. Özellikle, işlemler ile bu duygular geliştiriliyordu. Merhametten arındırılıp acımasızlıktan zevk alan cellatlar yetiştiriliyordu. DGK'nın açık emirlerini sorgulamadan yerine getirmelerine yardımcı olan bir özellikti. Düşünebiliyor, halk gibi sistemlerine yüklenilen bir rutin ile yaşamak zorunda kalmıyor, birbirlerinden farklı mertebelerde, farklı hayatları yaşayabiliyor ve farklı karakter özellikleri gösterebiliyorlardı ama tıpkı halk gibi onların da duygusal bağ kurması artık mümkün değildi. Onlara bırakılan duygular arasında sevgi ve aşk yoktu. Haz vardı, arzu vardı, acımasızlık, öfke, hırs, kıskançlık, gıpta vardı ama güzel olan hiçbir şey yoktu. Tek bağı, sadakatle DGK'ya karşı kuruyorlardı. Ruhunu DGK'ya sattıktan sonra bir insandan geriye ne kalıyorsa o kadarlardı işte... Karşımda cevabı duruyordu. Halk gibi etten robot değildi ama boş gürültü çıkartan, kafayı sıyırmış bir cellattı. Zihninin güçlü olduğunu biliyordum. Seneler önce abimle birlikte kaçırılmasının ardından böyle söylemeye başladığımız için isminin Yankı olduğunu bilmediği direnişimizin o zamanki testlerinde, zihni tüm tehlikeleri bertaraf edebiliyordu ama DGK işlemlerine gönüllü katılarak boyun eğmiş olabilirdi ya da bu tavrı ve karakteri, tamamen kendi tercihi ve gerçekliğiydi.

"İşe yarayana kadar girip çıkacaksın o zaman. Ayrıca bu kadar emin olma, işlemler her geçen gün değişip gelişiyor."

Durmadan insan zihni üzerinde deney yapan bir yönetim olarak, bu söylediklerine şaşırmazdım ama hala benim zihnimde başarıya ulaşamayacaklarından emindim. İşlemlerin sonrasında sordukları anlamsız ve bağlantısız sorulara, zihinlerinize yerleştirdikleri cümleler ile cevap vermenizi bekler, işlemin başarılı geçtiğini bu şekilde kabul ederlerdi. Bu soru ve cevaplar, işlemden işleme değişirdi. Bu sebeple işlemleri başarısız olmasına rağmen başarmışlar gibi davranamazdım. Tabii, soru ve cevapları öğrenemezsem...

"İşlemin ardından, ya sizden birini öldürerek safımıza dâhil olacaksın, ya da benimle evlenerek. Konsey sadakatini kanıtlamanı istiyor."

İşlemin başarılı geçtiğine inansalar bile hemen ardından etkisini gözlemlemek isteyeceklerdi. Sadece bir anla da değil, güven kazanana kadar kurmaca oyunları sürecekti. Belirli aralıklarla da sadakat işlemlerini sürdürecekler ve sadakat gözcülerinin sorgulamalarına maruz bırakacaklardı. Aklımdan ihtimaller durmaksızın akıyordu.

"Bu odaya girerken de söylediğim gibi, burada insanların kaderini tayin etme hakkın var."

Birine seçmesi için seçenekler sunmak, karşı tarafı özgür hissettirebilirdi ama seçenekleri belirleyemediğini unutmayanlar özgür olmadıklarını bilirdi.

"Ölürüm daha iyi."

Geniş bir şekilde sırıtırken ellerini deri ceketinin ceplerine yerleştirdi. Gözlerini kabul eder gibi yavaşça kapatıp açtı. "O zaman, ölürsün."

Kapıya doğru geri geri birkaç adım atmaya başladı. "Düşünmek için yeterince süren var." dedikten sonra ardına döndü. Bir elini sensöre uzattı. Sensörden tenine doğru uzanan mavi ışıklar parmak uçlarından bileğine kadar taradıktan sonra kapı açıldı ve elini omzunun yanından 'görüşürüz' der gibi kaldırırken kapıdan çıkmadan önce "Ben Orgeneral'i karşılayana kadar." dedi.

Gözlerim kısılarak ardından bakarken kapı kapandı. Düşüncelere boğuluyordum ama beni izleyen kameralara karşı renk vermemeye çalışıyordum. Zihin işlemleri uzun ve yorucu sürüyordu, eğer ellerinde ölmemi istemiyorlarsa başarısız olduklarını düşündükçe tekrar işleme almadan önce bir ara vermek zorundaydılar. O ara içerisinde ne kadar süreye ve imkâna sahip olabileceğimi bilmiyordum.

Geçen dakikaların ardından kapı mekanik bir sesle açıldığında Orospuçocuğugeneral Rauf Beham'ı görmek için gözlerim hareketlendi. Bakışlarıma öfke düşmedi, zaten hep oradaydı. Gözlerimin harelerindeki kahverengi dalgaların arasında yer edinmişti.

Ne var ki, gelen Rauf Beham değildi. O yüzü, zihnimin kara listesindeydi, kimseyle karıştırmama imkân yoktu ama gelen adamın da Rauf Beham'la herhangi bir benzerliği yoktu. Kapı ardından kapanırken omzuna kadar inen platin saçları koyu mavi üniformasının vatkalarına değiyordu. Üstlerin, askerlerin aksine yüzü açık olurdu. Ceketi, orgeneral ve üstü rütbeye sahip olmadığı için kalçasının altına kadar inecek kadar kısa ve pelerinsizdi. Rütbe yükseldikçe ceket bileğe kadar iner ve pelerin eklenirdi, üniformayı süsleyen omuzlardaki gümüş ve parlak metal işlemeler artardı. Düğmeleri, vücudunun sol yanına yakın bir konumda yükseliyordu. Sağ göğsündeki DNA sarmalı içindeki göz armasının üstünde, bir yıldıza sahipti. Rütbe yükseldikçe, arma da büyürdü. Belindeki kemerin tokasında da DGK sembolü mevcuttu. Kahverengi kaşlarının altındaki buz mavisi gözlerini ilk görüşüm değildi. Birkaç günlük kahverengi sakallarını kaşıyarak yakınlaşırken dudaklarında minik bir kıvrılma oluştu.

"Buzlar Komutanı, bu hiç de hoş olmayan bir sürpriz."

Çocukluğumuz birlikte geçmişti. O da, bir dost olarak Aslan'ın ihanetine uğramıştı. Yankı'nın sessiz isyankârlarından biriydi. İsyanını, düşman sahasında sürdürürdü. İçeriden bilgi ve tedarik almamızı sağlar, ulaşabildiği operasyonlar konusunda bilgilendirir, ilgi çekmeden kurtarabildiği kadar hatırlayan kurtarır ve sabotelerimize yardımcı olurdu. Aslan'ın ihanetinin bir sene ardından DGK'ya dâhil olmuş, tümgeneralliğe kadar yükselmişti. Aslan'ın mıntıkasına yakın bir mıntıka olan, dördüncü mıntıkanın yönetici komutanıydı.

Temkinle oluşturduğum mesafeli bakışa karşı iç çekerek koyu mavi renk pantolonunun cebinden çıkardığı cihazın ekranına bir komut girdi ve ışıklar titrerken bulunduğum odanın iki yanımdaki duvarlarında görüntü dalgalanmaya başladı. Birkaç saniye içerisinde sanki duvarlar kalktı ve ardındaki gözetleme odaları gözler önüne çıktı. İçleri boş görünüyordu. Ardımda, binanın dışına bakan cephe, önümde ise koridora bakan cephe vardı, dijital bir yanılgı olmadığından arkaları görünmüyordu.

Cihazı tekrar iç cebine yerleştirirken sağ elini yüzünün yanında kaldırdı. Serçe parmağı ve yüzük parmağını avucuna doğru indirirken geriye kalan üç parmağını önce sağ göğsüne yaslasa da yavaşça sol göğsüne doğdu kaydırdı ve parmak uçlarıyla parmak uçlarıyla göğsüne dört kere vurdu ve görüşmeyeli DGK için başarılı olan bir sadakat işleminden geçmediğini gösterdi.

Baştan aşağı alayla süzerken "Tümgeneral Emirhan Sarfun." dedikten sonra gözlerine baktım. "Birileri görevini iyi yapsaydı, operasyondan haberimiz olurdu ve burada olmazdım."

"Birileri görevini iyi yapsaydı, yakalanmazdı." dediğinde sırıttım. O da hafifçe gülerken bir süre, bu cehennem gibi yerde tanıdık bir cennet görerek birbirimize baktık. Her nefesim DGK kafesine çarparken ciğerlerime hava doldurmakta bile zorlanmıştım ama şimdi, biraz olsun rahat bir nefes alabilmiştim.

Gözleri vücuduma döndü ve "Seni böyle görmeye dayanamam." derken vücuduma doğru eğilerek önce sol kolumdaki kelepçeye yöneldi. "Hayır, hayır." dedim. "Her an dönebilir."

İç çekerek ikna olsa da tamamen doğrulmadı. Eldivenli eliyle omzumu sıvazlarken yüzünde buruk bir bakış belirdi. Konuyu hızla anlayarak "Hayır." dedim. Bir baş sağlığı, kabul edemezdim.

"Her şeyi unutsam, onların bizim için verdiği savaşı unutmayacağım ve hep saygıyla, minnetle anacağım. Gerçekten üzgünüm..."

"Üzgün olma." dediğimde kaşlarını kaldırdı. "Öfkeli ol." diye hatırlattım. Üzgünlük hiçbir halta yaramazdı. Bir ülke, gözyaşlarıyla kurtarılamıyordu.

"Bazen duygularını yaşamalısın İmre." derken omzundaki eli koluma indi ve başparmağı bandajın üstünden yavaşça yaramı okşadı. Pansuman yapılması gereken zaman geçmiş olmalıydı, ardıma doğru kelepçeliyken gerildiği zamanda da oluşmuş olabilecek bir kanama vardı.

Gözleri yeniden gözlerime dönerken başını yavaşça iki yana salladı. "Duygularını yaşamazsan, gün gelir onların esiri olursun. İçinde tuttukça, güçleniyorlar."

"Buna zamanım yok Emir." derken isterik bir şekilde gülerek etrafıma baktım. "Özellikle de burada, asla."

"İzlemedikleri alanlar var." derken dizlerini kırarak önümde alçaldı. Elleri dizlerime yaslanırken "Benim mıntıkamda olduğu gibi, gelip giderek emin olduğum üzere burada da, üst rütbelerin tuvalet ve duş kabinleri izlenilmiyor. En üst katlarda yaşayan rütbelilerin yatak odalarının gözlenmesi de, yetkiyle sona erdirilebiliyor. Yetkiyle girilen orta katlarda tuvalet ve duş kabinleri üç dakika süreyle izlenilmiyor. Alt katlar, sınırsız izleniyor. Orta kattaki bu gibi odaların görüntüsü yetkiyle sona erdirilebiliyor ama üç dakikada bir sistem kendini yeniliyor ve ikiden fazla defa görüntüyü kesersen sadakat gözcüsünün sorgulamasına takılıyorsun." dedikten sonra ikinci defa görüntüyü kesmek için cihaza kodu girdi. "Bir sürü kural ve kural olan her yerde olduğu gibi de, kural boşluğu var. Zaman içerisinde sana burayı öğreteceğim."

"Kabul edeceğimi düşünüyorsun." dediğimde başını onaylar şekilde sallarken yamuk bir şekilde sırıttı. "Yanılıyor muyum?"

"Düşman beni masasına çağırıyor." derken ben de sırıttım. "Ve birinin o masayı devirmesi gerekiyor."

Öğretildiği gibi, ne zaman, ne yapmak gerekiyorsa, onu yapacaktım. Bizden birini öldüremezdim ama bizden olmayan biriyle evlenebilirdim. Gerçek bir evlilik olmayacağını biliyordum, gerçekleştirmeye çalıştığı gün, öldüğü gün olurdu. Sadece, son ana kadar bunu reddediyormuşum gibi davranmalıydım. Niyetim belli olmamalıydı.

"İşte, duymak istediğim cevap." derken keyifle güldü. Gülünce alnının ortasındaki damar ve yanaklarındaki gamzeler belirginleşiyordu.

"Sadakat talepleri için, bizim evlenmemizi sağlayamaz mısın?"

İç çekti. "Keşke." dedikten sonra başını iki yana sallarken dudakları hoşnutsuz bir şekilde sağ kenarına doğru kıvrıldı. "Konsey görüşmesinde tüm Batı Varna Mıntıka Komutanları vardı. Bu şart, Aslan'ın özel teklifiydi." derken saatine bakarak yavaşça doğruldu. Uzaklaşmadan önce elimi tutup veda eder gibi yavaşça sıktı. Artık daha sık görüşecek gibiydik ama kime, ne zaman, ne olacağı belli olmuyordu. Gülümseyerek başımı salladım. Teması eksilirken kapıya doğru geri geri adımlamaya başladı. "Konsey de söz konusu Aslan olduğu için kabul etti. Bazı komutanlar direkt idam edilmeni öneriyordu. Kurucu Konsey'den iki kişi de, bu öneride bulundu. Noyan, oğlunu dinledi. Zaten burada bir elimiz, kolumuzun olması daha iyi."

Sıkkın bir nefes alıp verdikten sonra "Bu odadan çıkarken üstü tarayan bir cihaz var mı?" diye sordum. Eğer yoksa, yetkiye dair çip isteyecektim ama "Evet." derken süresi bittiği için elini sensöre uzattı ve sadece bakışlarıyla 'yakında görüşürüz' dedi. Dudaklarındaki minik kıvrılma hemen dağıldı ve odadan çıktı.

Yakında görüşecektik. En çok da, DGK'yla.

**

"Emirhan Sarfun yanına uğramış ve kaydı kapatmış."

"Hainlerin özel ilgi alanındayım." derken gözlerim ve ellerim bağlıydı. Önümde birleştirdikleri bileklerim nörökilit dedikleri kelepçeyle bağlıydı. Bildiğim üzere, sinir sistemiyle bağlantılı bir kelepçeydi ve kaçmaya çalışırsam vücudumu yere sermeleri için tuşa basmaları yetecekti. Gözlerimin ise, saniyede bin volt yayan bir cihazla bağlı olmasını bile tercih ederdim ama gözüme taktıkları dijital gözlük DGK reklamlarını gösterip duruyordu. Gözlerimi kapalı tutsam da ışıklarının gözkapaklarıma yansıması bile katlanmamı güçleştiriyordu. Gördüğüm hiçbir şeyi unutmayan bir zihne sahip olduğumu bilen Aslan, akıbetim belli olmadan gözlerime bu gücü vermek istememiş olmalıydı. Az önce bir asansörden inmiştik. Asansör boyunca teknoloji kadar yapay ama özgürlüğünü kazanmış bir köle kadar neşeli bir ses konuşup durmuştu. Örtülü gözlerimin ardında gözlerimi devirerek dinlerken sese benim küfürlerim, Aslan'ın ise keyifli bir melodiyle çaldığı ıslık sesleri eşlik etmişti.

Yanılmayan tek irade DGK'dır.

DGK, düzenin kutsal mimarıdır.

Birlik, DGK'nın gölgesinde yeşerir.

Güvende olmak, DGK'ya sadakatle mümkündür.

DGK, karanlığı gören gözdür.

Söylediğini vurgulayarak "Benim..." derken elini belimde hissettim. Sesi kulağıma yakınlaştı. "... ilgi alanımdasın."

Tam zamanı olduğunu düşündüm. "Ben..." dedikten sonra adımlarım yavaşladı. Yönlendiren eli, yola devam etmek üzere çekmek istediğinde vücudum güçsüz düşmüş de başım dönmüş gibi ayaklarım sendelemeye başladı. "İmre?"

Vücudumu Aslan'ın olduğu sol tarafıma doğru devirdim. Kolu hızla belime dolanırken kendisine çektiği vücudumda alnım göğsüne çarptı.

"Korkut, doktoru çağır!"

Temas ettiğimiz her zerremden özürler dileyerek vücutlarımız arasında sıkışmış elimi, belimi tutan sağ elinin bileğine doğru yakınlaştırdım. Belimdeki elini çekip de bacaklarımın altından geçirdiğinde saati birbirine kenetli bir şekilde karnımın üstünde duran ellerimin avuçları arasındaydı. Kucağına alacağı sırada, bilincimi yeni kazanıyormuş gibi "İyiyim..." diye mırıldanarak uzaklaşmaya çalıştım. Kucağına almak için eğilmeye başlamış olsa gerek doğrulurken bacaklarımın ardındaki eli de yükselerek yüzüme ulaştı. Saçıma ve kulağıma değen tenini hissettim. Reklamın sinir bozucu ışıkları gözkapaklarımdan eksilirken gözlerimi araladım. Bir saniye sonra siyah ekran dalgalanarak saydamlaştı ve Aslan'la göz göze geldim.

"Doktor geldi!"

Gözleri, inceler gibi gözlerimde gezindikten sonra "Tamam, iyi. Gerek yok." dedi. Gözlerim etrafımıza döneceği gibi görüşüm karanlığa bulandı. Bir saniye kadar sonra reklamlar da yeniden başladığında sinirle çığlık atmak istedim ama sağ kolumdan tutarak yönlendirmeye devam ederken sessiz kaldım.

Bir yerde durduk. Mekanik bir sesin ardından kapı açılmış olsa gerek odanın içindeki hava dışarıya kaçıyormuş gibi kısa bir tıslama duyuldu. İlerlemeye devam ettiğinde beni de kolumdan çekerek yöneltti. Kapının kapanmasının ardından reklamlar son buldu ve karanlık, Aslan'ın suretini göstererek dağıldı. Reklamları izlemek bile daha keyifliydi. Elleri gözlüğün iki yanından tutarken başımdan çekti. Gözlükten önüme düşen saçlarımdan başımı iki yana sallayarak kurtuldum. Örgülü saçlarım bir hayli dağılmıştı, toka hala saçımda duruyorsa bile küçük bir tutamda yaşam savaşı veriyor olmalıydı.

"Birazdan Rauf Beham gelecek." dediği sırada gözlerim etrafımıza döndü. Bir odanın içerisindeydik. Sağ tarafımda bir gösteri alanıymış gibi yükselen merdivenler ve geniş merdiven basamaklarında sadece bakarak bile yumuşaklığı hissedilen koltuklar vardı. Koltukların bazıları, iki kişilikti, bazılarının arasında masalar vardı. Birkaçında, ne zaman tüketildiğini bilmediğim ama hala toplanmadıysa çok zamanın geçtiğini sanmadığım kokteyl bardakları, çerez, meyve, çikolata tabakları, sigara paketleri ve küllükler, duruyordu. Bazı koltuklar yatak halini almıştı, belki de izleyicilerin başka ihtiyaçlarını da gideriyordu. Bu kadar keyifle neyi izlediklerini merak ederek sol tarafıma baktım. Geniş, tavana kadar uzanan bir cam ve ardındaki görüntüye baktım. Kaşlarım mani olamadığım bir şaşkınlıkla kalkarken dudaklarım aralandı.

Camın ardında bir tiyatro izliyorlardı. Dekorları ve yaşananları gerçek, hikâyesi canlı bir tiyatro. Uzaklara kadar uzanan alanın, olduğum yerden görebildiğim üç duvarı da gökyüzüne kadar uzanıyordu. Dijital duvar ve tavan ile mekânın isteğe göre değiştirilebildiğini tahmin ediyordum. Şu an alevler ortasında kalmış bir şehre benziyordu. Yerler, yeni yağmur yağmış gibi ıslak, yer yer su birikintileri vardı. Yıkılmış binalara yaslanan insanlar, aslında dijital duvarlara yaslandıklarının ne derece farkındaydı, bilmiyordum. Aradaki mesafe yüz ifadelerini görmeme engel oluyordu ama mesafe, yönetenlerin dünyasında kolaylıkla kat edilebilen bir engeldi. Gözlerim kontrol panelinin üstündeki ekranlara döndü ve duvarlara sinmiş insanların yüzlerini görmeye başladım. Hayatları bir televizyon kanalıymış gibi, ekranların sayısı vardı ve dilendiğinde değiştirilebiliyor olmalıydı. Bazıları oturmuş, dizlerini kendisine çekmiş, başını da kollarıyla sarıldığı dizlerine yaslamıştı. Bazısı, titreyen bacaklarının ne kadar süre daha bunu yapmalarını sağlayacağını bilemediğim bir şekilde ayaktaydı. Bazıları alanın farklı noktalarında, olup bitenden habersiz ya da koy vermiş gibi yatar haldeydi. Gözleri kapalı olanlar da vardı. Belki uyuyorlardı, belki bayılmışlardı. Belki... Belki de ölmüşlerdi. Maskeli DGK askerleri, duvarların ortasındaki kapıların iki yanında, ellerinde silahla bekliyordu.

Hepsinin ellerinde, bir cihaz vardı. Onların duvarlarında da paneller vardı ve aynı yazı görünüyordu. 'Yeni görevin başlamasına üç dakika.'

"Orospu çocukları!" diye bağırarak Aslan'a döndüm. Ellerim bağlı olsa bile ona doğru atılmak üzere hareketlendiğimde geriye doğru adımlarken elinde tuttuğu bir cihazı kaldırıp komut tuşuna basmadan önce çenesinin ucuyla uzaklaşmamı ister gibi ardımı gösterdi. Kelepçeden vücuduma doğru yayılacak bir akımla tehdit ediyordu.

"Yerinde durmanı öneririm."

Kontrol panelinin önündeki hareketli sandalyeye tekme atarak ona doğru ittiğimde sandalye dönerek Aslan'ın bacaklarına çarptı. "Ne biçim bir delisiniz lan siz? Ne biçim bir canavarsınız? İnsanları senaryosunu sizin yazdığınız bir filmde oynatıp oynatıp eğleniyor musunuz?" dedikten sonra bacaklarına yaslanmış sandalyeye tekrar tekme attım. Soluna doğru çekilirken oluşan güç boşluğunda sandalye hızla hareketlenirken sendeleyen vücudumu kollarımdan tutarak cama ve ekranlara doğru çevirerek ardıma geçti ve vücutlarımızı camlara yakınlaştırdı. Vücudumu iki yana çevirip bağlı olmayan ayaklarımla ardımdaki bacaklarına tekme atıp ittirmeye, uzaklaşmaya çalışsam da kollarımdan tutarak beni kendisine çekti. Başım göğsüne yaslanırken dirseklerimle ardımdaki karnını uzaklaştırmaya çalıştım.

"Ölürüm daha iyi, diyordun. Orgeneral gelmeden, sana daha iyi olmadığını göstereceğim."

Bir ayağımı kontrol panelinin tezgâhına doğru kaldırdığım gibi yaslayıp güç alamadan kolu belime dolandı ve vücudumu da kaldırarak soluna doğru çevirdi. Beni bir kapsüle doğru götürmeye başlarken "Ölmemek için vücudunun neler yaptığına şaşıracaksın." diyordu.

Sol koluyla vücudumu tutarken dirseklerimin, ayaklarımın darbesine maruz kalıyordu ama oralı olmadı. Sağ eli kapsülün yanındaki şifre alanına doğru gitti. O yazarken gözlerim şifreyi ezberledi. Kapsül, tıslayarak açıldığı gibi vücudumu kendisine doğru çevirerek içine yerleştirdi. Kapsülden yükselen çelik bağlar koluma ve bacaklarıma dolanırken ben sabit kalmak zorunda kaldıkça o da ellerini vücudumdan çekerek bir adım geriledi. "Sen de göreceksin. İnsan ölmemek için, öldürüyor."

Tükürdüğümde, eş zamanlı olarak kapsülün kapağını kapattığı için yüzünden değil, camdan akmaya başladı. Komut paneline yakınlaştı. Gözlerim ellerini takip ederken komutu yazmasının ardından yeni görevi bildirdi. İmre Alaz'ı öldürün.

Bir tuşa basmasıyla birlikte, kapsülün içinden görebildiğim kadarıyla görev ekranlara yansıdı. Aslan da kapsüle doğru yakınlaştı. Aramızda sadece bir cam ama şehirler, ülkeler, gezegenler vardı.

"Aşağıda mermileri dolu bir silahın olacak ve sen de ölmemek için öldüreceksin. Acıdığın o insanları bile. O infaz alanına benim yerime çıksaydın, benim yaptığımı yapacağını göreceksin."

"Duyuyor musun?" diye sorduğumda ellerini camın iki yanına doğru yasladı ve hafifçe eğdiği vücuduyla boy farkımız azaldı. İsterik bir şekilde sırıtıp "Abimin çektiği siktiri?" diye sordum. Sesi benim kulaklarımda yankılanabiliyordu çünkü. Önce kahkahalar atmış, sonra da ağız dolusu bir siktir çekmişti.

"Ölüler konuşamaz İmre."

Göğsümde oluşan yanma hissiyatı, tüm vücudumu ele geçirirken yüz ifadelerime hâkim olabildiğimi biliyordum ama bakışların kontrolü daha güçtü. Sahip olduğumu bilmesinden endişe etmediğim hissimi dile getirdim. "Senden nefret ediyorum."

Kaşları anlık bir mimik olarak kalkıp inerken yavaşça gülümsedi. Kabul etmiş, hatta dilediği de buymuş gibi "Ve hep de öyle olacak." dediğinde başımı yavaşça onaylar şekilde salladım. Sadece aşk ve ölüm, her şeyi değiştirebilirdi. Ancak onların buna yetecek gücü ve kudreti vardı ama Aslan'a olan nefretim zaten ölü bir aşktan oluşuyordu. Hal böyle olunca, ne ölümün ne de aşkın bu nefrete mani olabilecek bir gücü kalmıyordu.

Cama yaslı elini, kapsülün göremediğim komut ekranına doğru kaydırdı. Gözleri üstümdeyken kapsülün içindeki mavi ışıklar titreyerek dalgalanmaya başladı. Bir saniye sonra vücudumu tutan mekanizma aşağıya doğru hareketlenmeye başladı ve yeşil gözleri artık göremeyeceğim kadar uzakta kaldı. Zaten, artık bakmak istediğim son şeydi.

Kat boşlukları olmadığı için kaç kat indiğimi anlayamadan izlediğim, hareketli olduğum için gözlerimden kayıp giden duvarlara bakarken 'Sanırım lanet bu sefer son buluyor' diye düşünüyordum. Bir şekilde hayatta kalmak lanetimdi ve lanetimden kurtulmak istiyordum.

Alanın kırmızı ışıkları yavaşça kapsüle dolmaya başladıktan birkaç saniye sonra kapsül açıldı. Üst kollarımı ve bacaklarımı tutan kelepçeler mekanik bir sesle açılırken görüş alanımdaki karşı duvara yaslı insanlarda gezdirdim gözlerimi. Dijital alevler dört bir yanı sarmışken, ilk bakışta Yankı'nın sessiz meşalesinin yanıp da savaşın başlayacağı günleri andırıyordu. Oturanlardan ayaklananlar vardı, bazıları hala oturdukları ve yığıldıkları yerde öylece duruyordu. Bir robot kapsülün önüne yaklaştı. Tek bir tekerleğin üstünde hareket eden robot yükselen bir sütun ve taşıdığı tepsiden ibaretti. Beyaz ve mavi çizgilerden oluştuğu için bile onu parçalara ayırmak isterken hala ve hala, vücudumda onların renklerini taşıyordum. Kapsülden çıkarken bileğimdeki kelepçede oluşan gevşemeyi hissettim. Bileklerimi saran halkalar hala sıkıydı ama halkaların birleşim noktası gevşemişti. Bileklerimi birbirinden uzaklaştırmayı denediğimde birleşim noktasının uzayarak müsaade ettiğini gördüm. Tekrar yakınlaştırdığımda ise, eş zamanlı olarak kısalıyordu. Ellerimi yeniden uzaklaştırırken vardığım robot taşıyıcının üstünden taramalı silahı aldım. Diğer elimin avucunda hala saati gizliyordum. Gözlerim etrafıma dönerken alanın izleme odasında görmediğim diğer yarısıyla karşılaştım. Alanı bölen duvar ikiye ayrılıyor, parçaları tavan ve zemine doğru alçalarak yuvasına giriyordu. Belki, bu kısım sadece ekranlardan izlenebiliyordu, belki de aynı anda farklı görevlere hizmet ederken izleyenlere gösteren başka bir izleme odası daha vardı, bilmiyordum. Tek bildiğim, şu an her ekranda aynı görevin olduğu ve görevi yerine getirmek zorunda kalanların dört yanımdan bana doğru yaklaştığıydı. Ellerinde benim gibi bir silah yoktu. Boyunlarındaki dijital kelepçe, görevi yerine getirmezlerse olabilecekleri konusunda onlar kadar beni de tehdit ediyordu. Hiçbir silaha sahip olmayışları, linç edileceğimi gösteriyordu. Silahı sımsıkı kavrarken büyük alanda, ben de bana en yakın olan insanlara doğru ilerlemeye başladım. Kapsülden yeterince uzaklaştığımda vücudumu izleme alanına doğru çevirirken başımı kaldırarak baktım. Camın ardındaki Aslan, oldukça uzaktaydı ama ne zaman yakında olmuştu ki zaten? Yanımdayken bile?

Görevi gösteren ekranlar kapandığında gözlerim insanlara döndü. Bazılarının bir elleri, kulaklarındaki işitme cihazına doğru yol alırken, bazıları sesten irkilmiş gibi omzuna doğru kasılmıştı. Bazıları ise, sesle birlikte henüz uyanıyor, yavaşça doğruluyordu. Endişeli ve ürkekçe yürüyen bacaklar hızlanmaya başladı. Silahımı kaldırdığımda namlunun ucunda olan birkaç tanesi sıçrayarak durur ya da kaçınırken hala koşmaya devam edenler vardı. Ateş ettiğimde birkaçı çığlık atarken bazıları algılarını kaybetmiş gibi görev bilinciyle koşmaya devam ediyordu. Baktığım yöndeki kapının iki yanında duran DGK askerleri yapıştıkları duvardan sürünerek yığılırken sol tarafıma doğru döndüm. Döndüğüm yöndeki DGK askerleri, omuzlarına asılı silahı ellerine alırken gözleri emir bekler gibi izleme alanına döndü. Onlar beklerken, benim onlara tanıdığım bir zaman yoktu. Aramızdaki mesafe dolayısıyla fazla sekmemesi ve bana doğru koşan insanlara da denk gelmemesi için peşi sıra ateş edemiyordum ama saniyeler içerisinde ölü bedenleri kapının önüne yığıldı. Tekrar soluma döndüm ve kapıdan çıkmak üzere olan askerleri de vurdum. Onlar beni vurmadan öldürebildiğim kadarını öldürme niyetindeydim ama alandan çıkmaları emredilmiş olmalıydı. Tekrar soluma döndüğümde bir tanesi kapıdan çıkmıştı ama henüz çıkmaya çalışanı sırtından vurdum ve kapanan kapı ölü bedenini alanın içine geri itti. İnsanlar bana ulaşmak üzereyken tekrar izleme alanına döndüm ve silahı, cama doğru kaldırdım.

Kurşun geçirmez olduğunu bildiğim cama üç el ateş ettim. Etrafımdaki tek bir insanı vuracağıma, boşa sıkardım. İçimden geri kalan tüm kurşunları o suratına boşaltmak geliyordu ama camdan sekenlerin insanlara isabet etme ihtimali vardı. Silahı indirerek namluyu çenemin altına yasladım. Gözlerim kapanırken bedenim kasıldı. "Çok yaşa direniş!"

Yaklaştıkça vücutlarından saçılan öfke ve korkunun yükselttiği bağırış ve nidaların arttığı bedenler bana değmek üzereyken tetiğe bastım. Bedenim kasılarak ama ihtiyaçla beklediği acıya kavuşamayınca gözlerim kırpışarak aralanırken vücudumun önüne doğru indirdiğim kilitlenmiş silaha baktım. Tetiğe tekrar basmaya çalıştım. Sıkışmış gibiydi ama namludan, tutma yerine kadar ince çizgiler halinde uzanan dijital ışıklardan anladığım üzere uzaktan bağlantı ile kilitlenmişti. Silahı indirirken linçe hazırlandım ama bir adım uzağıma kadar varmış tüm insanlar aynı anda durdu. Bedenim, etrafımı saran insan kalabalığının arasında kaldı. Bazıları korku dolu, bazıları beni öldürmek için kin taşıyan, bazıları ise boş bakışlardan ibaret gözlere baktım. Koştukları için hızlanan nefeslerini hala ciğerlerinde taşıyor olmanın bedelini, bu cehennemde yaşayarak ödüyorlardı. Birkaç saniye içerisinde, kulakları her ne duyduysa biraz önceki anlar hiç yaşanmamış gibi çekilerek uzaklaşmaya başladılar. Herkes, köşesine dönerken başım yükseldi ve gözlerim izleme alanına doğru döndü. İkimiz de istediğimizi alamamıştık. Ne öldürmüştüm, ne de ölebilmiştim.

Zeminden dört bir yanıma doğru sütunlar yükseldi ve en sonunda dijital tavan başımın birkaç parmak üstüme doğru kapandı. Altımdaki zemin hareketlendiğinde gözlerimi devirdim. Kendi başıma o kapsüle dönmeyeceğimi düşünüyor olmalıydı. Sütunlar içerisinde kameranın olup olmadığını bilmediğim için dikkatlice bileklerimi birleştirdim ve tuttuğum silahı, avucumda saatin olduğu elime doğru yakınlaştırdım. Kilidin açılmasını bekledim ama işe yaramadı. Manuel müdahale kapalı olmalıydı.

Solumdaki sütun dijital dalgalanmalarla zemine doğru alçalırken kapsüle girdim. Bileklerimdeki kelepçenin bağlanma noktası hızla kilitlenirken artık bir işe yaramayacak olan silah da yere düştü. Kapağı kapanan kapsül yükselmeye başlarken yorgunlukla çökmeye çalışan başımı inatla dik tuttum. Aslan, son bir kişi bile kalsak umudumuzun süreceğini söylüyordu ama bilmediği şey, umudumuz biterse de inadımız başlardı.

Kapsülün camı, yükseldiğim izleme odasını gözlerime ulaştırmaya başlayınca Rauf denilen orospu çocuğunun da teşrif ettiğini gördüm. Cam açıldı. Yükselirken kollarıma ve bacaklarıma kelepçe bağlanmamış olduğu için direkt asansörden indim. İzleme alanının en önündeki çift kişilik deri koltukta oturan Rauf sırıtarak kaldırdığı tuşa bastığında vücudum bileklerimden yayılan acıyla kasıldı. Titreyen dizlerim alçalır gibi olurken başım solumda kalan döner sandalyenin sırt kısmına yaslandı ve doğrulmaya çalıştım.

"Uzak dur medeniyet yoksunu. Burada sizin Orman Kanunları geçmiyor."

Vücudum doğrulduğu gibi tekrar tuşa bastı. Vücudumu ayakta tutmakta zorlanırken, acıyla inlememi sımsıkı kapanan dudaklarımın arasına hapsettim. "Pardon, bir an hareketlenince yakınlaşacağını sandım." diye alay ettikten sonra gülmeye başladı. Güldükçe, göbeği de vücuduyla birlikte hareketleniyordu.

"O tuşa bir daha basarsan seni Hiçler'e yem ederim."

Rauf'un gözleri sol çaprazımda, izleme camının yakınında duran Aslan'a döndü. Aslan yaslandığı kontrol panelinden doğrulurken kollarını göğsünden çözüp Rauf'u göstererek ona yakınlaşmaya başladı. "Ama Hiçler için endişe etme, sınıra gidene kadar seni bin defa öldürmüş olurum."

Rauf hatırlatmak ister gibi, pelerinli üniformasının oturuşuyla katlanan armasını düzelttiğinde Aslan karşısına varmıştı. "Orgeneralle konuştuğunu unutuyorsun."

Rauf'un havada tuttuğu cihazı sertçe aldıktan sonra "Babamın bir sikik yıldız için oğlundan vazgeçeceğini düşünmüyorum." dedi. Orgeneral ile Aslan'ın rütbesi olan Korgeneral arasında bir rütbe fark vardı. Avucu arasında sıktığı cihaz parçalara ayrıldı. Parçaların arasından özgürlüğe kavuşan kısa kablolardan sönük elektrik akımları geçti. Acının etkisinin azaldığı vücudum iyice doğrulurken bir süredir tuttuğum nefesimi yavaşça üfledim. Acıya alışık biri için bile, oldukça acı verici bir deneyimdi. Başım hala zonkluyordu.

Rauf, iyice geriye yaslanarak oturduğu koltukta, tepesinde dikilen ve gölgesi üstüne düşen Aslan'a bakıyordu. Gözleri, kararsız kalmış gibiydi. Ağırlığını koymakla, güvenliği için geri durmak arasındaydı. İşte, şartlar eşitlendiğinde dudaklarını bile aralayabilecek bir cesarete sahip olamıyorlardı. Bir gün, halk isyan ettiğinde ve kelepçelerinden kurtulduklarında da, kazanmamızı sağlayacak şeylerden biri buydu.

"Anlaştığımızı varsayıyorum sayın..." dedikten sonra başını saygıyla eğdi ve elini sağ göğsüne doğru yasladı. "Orrr..." diye başlasa ve Rauf'un gözlerinin dehşetle irileşmesini sağlasa da alayla gülerek "...general." diyerek bitirdi. Rauf çatılı kaşları altında gözlerini kırpıştırırken Aslan deri koltukta gevşek bir şekilde yanına oturdu. Koltuğun kol kısmından sarkan elinin avucundaki parçaları yere doğru bıraktı. Hiçbir şey olmamış gibi diğer kolunu Rauf'un omzuna attı ve eli adamın omzunu telkin etmek ister gibi alayla sıvazladı. "Gevşe biraz Komutan'ım." dedikten sonra parçaların düşmesiyle boşalan eli önlerindeki sehpaya uzandı ve üstündeki kokteyli alıp Rauf'a uzattı. "İç, iyi gelir."

"İstemez."

Rauf, Aslan'ın bileğini ittirdiğinde Aslan "Sen bilirsin." diyerek bardağı kendi dudaklarına yönlendirdi. Başını hafifçe geriye atarak içkiyi dikti. Büyük yudumu hala dudakları ardında yanaklarını şişirirken başını düzelterek kokteyl bardağını sehpaya koydu ve yutkundu.

Rauf, bana ve Aslan'a karşı zarar gören karizmasını toparlama isteğiyle omuzlarını sikleştirip "Bu saygısızlığını üstlerime bildireceğim." dedi. "Bu kaçıncı oluyor?"

Aslan başını ona çevirirdi. "Daha önceki tehditlerinde ne dediğimi hatırlıyor musun?"

Rauf hoşnutsuz bakışlarla baktığında Aslan parmağını Rauf'un yüzünün etrafında birkaç kez şıklattı. "Hadi, hatırlayabilirsin."

Adam cevap vermediğinde Aslan'ın sırıtışı bir anda silindi. "Selamımı da söyle."

Rauf gerilmiş boynunu iki yanına esneterek rahatlamaya çalıştıktan sonra bana bakıp koltuğun ucuna doğru kayarak Aslan'ın kolunun üstünlüğünden kurtuldu. Aslan, sehpadaki çerez tabağından bir avuç alarak tekrar ardına yaslandı ve işaret parmağı ve başparmağı ile avucundan aldıkça dudaklarına götürdüğü çerezleri yemeye başladı. Gözler üstünde olduğu için 'ister misiniz?' der gibi avucunu gösterdi. Gözlerimi devirerek Rauf'a doğru çevirirken Rauf da burnundan soluyarak baktığı saniyelerin ardından tekrar bana döndü.

"Senin iflah olmayacak bir yabani olduğunu, hiçbir işleme gönüllü girmeyeceğini, gönülsüz girdiğin işlemlerin de başarısızlıkla sonuçlanacağını düşünüyorum ama Konsey'in emriyle ikna etmeye çalışmak üzere geldim. Belki deneyimime, yaşıma itimat ederek bir bildiğimin olduğunu düşünürsün."

"Aptallar da yaşlanır." dediğimde Aslan yavaşça güldü. Rauf'un gözleri Aslan'a döndüğünde Aslan bir fındığı dişlerinin arasına alıyordu. 'Ne?' der gibi gözünü kırparken başını yavaşça salladı. Rauf sıkkın bir nefes alıp vererek yeniden bana baktı.

Aslan'ın gülüşü, varlığı, her şeyi beni rahatsız ederken "Baş başa konuşmak istiyorum." dedim.

Rauf, "Talebin kabul edildi." dedikten sonra omzunun ardından, koltuğa yaslı bir şekilde oturan Aslan'a baktı. "Bize müsaade et."

Aslan'ın gözleri aramızda döndü. Sırtı koltuktan ayrılırken bu sefer direkt çerez tabağını aldı. Gevşekçe oturduğu koltuktan kalktıktan sonra kapıya yaklaşırken bir bademi işaret parmağı ile başparmağı arasına aldığı eliyle beni göstererek Rauf'a baktı.

"Döndüğümde canlı ve zarar görmemiş halde olsun."

"İdam edilirse bize şan olacak, edilmez saflarımıza katılırsa daha da büyük güç getirecek olan bir kadını, bu dört duvar arasında öldürmem merak etme." dedikten sonra kapıyı gösterdi. "Askerleri yolla."

Aslan ağzına bademi atıp yedikten sonra kapıdan çıkmadan yeniden beni gösterdi. "Elleri kelepçeli."

Rauf "Dediğimi yap." dedikten sonra bana baktı. Aslan alayla gülerek kapıdan çıktıktan sonra dört, yüzleri kaskla örtülü DGK askeri omuzlarına askılı silahı tutarak peş peşe odaya girdi ve odanın köşelerine dağıldılar. Rauf sağımda kalana bakıp "Yakınlaş ve silahı başına doğrult." dedi. Asker, yakınlaşıp silahı başıma doğru kaldırdığında 'Gerçekten mi?' der gibi Rauf'a bakıyordum. Üzerinde biraz önceki dakikaların gerginliği vardı. Üstlerinin önünde halı olurlar, altlara karşı ise müthiş bir egoyla dolarlardı. Sırf bu hazımsızlığı üstünden atmak için bile şahit olan beni ve bunu yaşatan Aslan'ı öldürebilirdi.

"Bir hayale inanıyorsunuz." dedikten sonra koltuktan kalktı. Ellerini belinin ardında birleştirirken güçlü sandığı adımlarla yaklaşmaya başladı ama güvenli kabul ettiği bir mesafede durdu. "Bu hayal uğruna, yakın zaman önce anne ve babanı kaybettin."

Gözlerimi bile kırpmadan bakmaya devam ettim. Üzerimde duygusal bir baskı oluşturmaya çalışıyordu, şakağıma yaslanmak üzere olan namluyla yetinmiyordu. "Siz bu savaşı sürdürdükçe, sadece senin değil, nice çocukların anne ve babaları ölmeye devam edecek."

"Sen ne anlatıyorsun be sayın orospu çocuğu?" dediğimde gözleri silahı doğrultan askere döndü. Asker namlunun ucuyla şakağımı sertçe dürttüğünde Rauf'un da gözleri tekrar bana döndü. "Terbiyeni koru."

"Sayın, dedim." diye hatırlattım.

Burnundan sıkkın bir nefes verdi ve konuyu sürdürdü. "Safımıza katılman tüm o direnen aptalların fikrini değiştirmez ama bir kısmını kurtarma şansın var. Burada, bu güven ve hayat vadeden düzende yaşamaya başlayabilirler. Sen de, o zehir gibi aklını taşıyan bedenini ölüme sürüklemek zorunda değilsin. Burada, bizim işimize yarayabilirsin. Birlikte, bizler için daha gelişmiş, güzelleşmiş bir geleceğe yol alabiliriz."

"Bizler dediğin, sadece Yönetenler." dediğimde hiç çekinmeden başını onaylar şekilde sağladı. "Güçsüz insanlar ölmeye ya da yönetilmeye mahkûmdur. DGK müthiş bir düzenle bunu vadediyor. Her zihin düşünme hakkına sahip olabilecek bir potansiyele sahip değil. Güç, güçsüz insanların cehaletine bırakılamaz. Burada herkes, üstlenmesi gereken rolü oynuyor. Kusurlular ölüyor, işe yarayabilecekler düzen için çalışıyor, zekiler düzeni kontrol ediyor, güçlüler ise yönetiyor."

"Bunlar ensendeki çipin cümleleri mi yoksa o beynin hala cümle kurabiliyor mu, merak ediyorum."

"Aşağısı başta olmak üzere Dünya'da dönen hiçbir tiyatroda ölüme senin gibi koşanı görmedim. Görmüyor musun?" derken kollarını iki yanında kaldırdı. "Kimsenin bu düzenin bir parçası ya da yok ettiği olmak dışında tercih edebileceği bir yol yok. Güçsüz halk, hiçbir zaman güç timsali yönetenler ile eş olmayacak. Adalet kelimesi..." dedikten sonra kollarını indirip bir adım daha yaklaştı ve işaret parmağını salladı. "Yıkılan ülkelerin altında kaldı. Adil yönetiliyorlardı, hiçbir halta yaramadı. Burası güçle yönetiliyor ve kimse yıkamayacak."

"Oysaki sana söylemiştim. Biz adalet istemiyoruz." dediğimde elini indirirken kaşlarını kaldırarak baktı. Avucumdaki saatin çipini bileğimdeki kelepçeye yakınlaştırdım. Mekanik ses kulaklar doldurduğu gibi şakağıma yaslı silahın namlusundan tutarak indirdim. Her şey saniyeler içerisinde olurken baskı kurduğum silahın arkasıyla tutan askerin göğsüne darbeyi indirdim ve elleri gevşerken silahın hâkimiyetini kazandım. Üniformasında boynu ile başı arasındaki ince, korunmasız boşluğa doğru ateş ettikten sonra yığılmak üzere olan bedeninde boynuna kolumu dolayıp vücudumun önüne çekerek omzunun üstünden kaldırdığım silah ile geri kalan üç askerin de çenesinin altına nişan alıp saniyeler içerisinde ateş ettim. Bedenler yığıldığında kolumla tuttuğum bedeni de bıraktım ve gözlemlediğim sırada tuşların yerini ezberlediğim kontrol panelindeki 'Acil Kilit' tuşuna bastım. Kapılar kilitlenirken ardında bir uğultu koptu. Manuel bir kontrol imkânı olmalıydı, her sistemin açığı olurdu ve Aslanlar içeri girene kadar çok zamanım yoktu. Dehşetle donakalmış, irileşmiş gözleri ölü askerlerde gezinen Rauf'a karşı silahımı kaldırdım. "Kapsüle geç!"

Gözleri bana doğru yükseldiğinde silahla kapsülü gösterip "Hadi!" diye bağırdım. Donukluğu sürdürdüğünde silahla ayağının yanına ateş ettim. Vücudu sıçrarken tekrar kapsülü gösterdim. "Hızlı!"

Korkuyla hareketlendi. Kapsülün hizasına varınca vücudunu bana çevirip öyle geriledi. Ellerini iki yanında kaldırıp "Hata ediyorsun." dedi. "Düşünmeden hareket ediyorsun. Bunu yaparsan hayatta kalma şansın yok. Ölmek üzere olanlar, bir saniye daha yaşamayı umut eder, elinin tersiyle yaşamı itme!"

Silahla ona doğru yaklaşırken "Hızlan!" diye bağırdım. Yalpalayan adımlarıyla neredeyse düşerek kapsüle girdi. "Arkana yaslan!"

Arkasına yaslandığında bir elimle silahı ona doğrulturken Aslan'dan gördüğüm şifreyi girmeye başladım. Kapsülden yükselen kelepçeler kollarına ve bacaklarına bağlanırken dehşetle "Ne yapıyorsun?" diye sordu.

"Adalet vermediniz." derken kapsülün kapağını kapatıyordum. Camın ardındaki yüzüne yaklaşarak geniş bir şekilde sırıttım. Kaşlarımı kaldırıp indirirken "Biz de intikam alıyoruz." dediğimde yutkunduktan sonra başını hızla iki yana sallayarak bağırmaya başladı. "Ne istiyorsun? Ne istersin? Güç mü? Burada hepsini alabilirsin! Kurtulmak mı istiyorsun? Sana yardımcı olurum. Orgeneralim ben! Varna'dan çıkmanı sağlarım. Hadi aç kapıyı, konuşalım. Uzlaşabiliriz." dedikten sonra isterik bir şekilde gülerek başını onaylar şekilde salladı. "Evet. Uzlaşabiliriz. Hadi aç."

Geriye doğru adımlarken başımı keyifle iki yana sallayarak söylediğini tekrar ettim. "Bir hayale inanıyorsun."

"Seni de annen ve baban gibi öldürecekler! Aklını kullan... Yaşayabilirsin, canını kurtarabilirsin! Bırak beni, hadi..."

Kontrol panelinde Aslan'dan gördüğüm komutları yazdıktan sonra görevi belirledim. Eş zamanlı olarak sesli de okudum. "Rauf Beham'ı öldürün."

"Hayır! Hayır... İmre, hayır! Ne istiyorsun? Bana ne istediğini söyle!"

Benim aksime, onun elinde bir silah olmayacaktı. Acil kilit tuşuna basmıştım. Görev alanında ben varken çıkmış olan askerler de geri dönemeyecekti. Çığlık atarak yalvaran Rauf Beham'a doğru yakınlaştım. Kapsüle vardığımda son defa, cevapladım. "İntikam."

Elim kapsülün kontrol panelinde onay tuşuna gitti. Kapsül hareketlenmeye başlarken "Elveda orospu çocuğu." dedim. Çığlıkları uzaktan gelen boğuk seslere dönüşürken deri koltuğa doğru yöneldim. Oturduktan sonra sırtımı yumuşak ardına yasladım ve gözlerim ekranlara bakarken derin bir nefes alıp verdim. Silahı boşluğa doğru sıkmak istediğimde, tam da tahmin ettiği gibi mavi ışıklarla kilitlenmiş olduğunu gördüm ve koltuktan yere doğru bıraktım. Namlusunun yere çarpmasının ardından düşen silah tok bir ses çıkardı. Birazdan odaya askerler dolacaktı, belki de intihar etmek için bir yol bulmam gerekirdi ama ben ölüşünü izlemek istiyordum. Tıpkı, annemin ve babamın ölüşünü bana izlettiği gibi, onun da ölüşünü izlemek istiyordum.

Ekranlara yansıyan görüntülerinde kapsül açıldı, korkuyla ardına sinmişti. Geri çıkacak gibi görünmüyordu ama görevi duymuş insanlar çoktan kapsüle doğru hareketlenmişti. Sırtımı bir anlığına ayırıp sehpanın üstündeki sigara paketini ve çakmağı aldım. Tek bir dal çıkarttıktan sonra paketi koltukta yanıma atarak yeniden ardıma yaslandım. Sigarayı dudaklarımın arasına aldıktan sonra bir kolumu koltuğun sırtından yanıma doğru uzatırken diğer elimle çakmağı çakarak sigaranın ucuna yakınlaştırdım. Gözlerim bir anlığına kapanırken dudaklarımın örtüldüğü sigaradan birkaç hızlı nefes alıp vererek ucunun alev almasını sağladım. Çakmağı da koltukta yanıma atarken gözlerimi araladım ve parmaklarımın arasına aldığım sigarayı dudaklarımdan uzaklaştırırken dumanı üfledim. Kapsüle doğru koşan bedenler yaklaştıkça kapsülün zeminine çöken ve kollarıyla vücudunu sarıp kendisini koruyabileceğini sanan Rauf'u izlerken yeniden sigarayı dudaklarıma götürdüm ve derin bir nefes daha aldım zehirden. Burnumdan üflediğim duman dalgalar halinde önümde dağılırken insanlar Rauf'a varmış, sürükleyerek kapsülden çıkartıyorlardı. Pek sigara içmezdim, her an hareket ve savaş halinde olan bir bedenin kondisyonu önemliydi ama ölmek üzere olan birinin endişe etmemesi gereken detaylardı. Burada, eğer başarırsan Yankı'nın sessiz destekçilerinden biri, DGK'nın casusu olacaktım ama şu andan itibaren bu pek mümkün değil gibi görünüyordu.

Tekmeler ve yumruklar vücuduna çarparken bir nefes daha aldım. Sessiz gülüşüm uğuldayan kulağıma ulaşırken bir nefes duman ve onlarca tekme daha. Ve tekrar, ve tekrar.

İnsanlar Rauf'un hareketsiz kalan bedeninden yavaşça uzaklaşırken 'acil kilit' modunu açtığımdan beri yanıp sönen ışıklar sönmeden yanmaya başlamıştı. Kapı mekanik bir sesle açılırken sigarayı deri koltuğa söndürerek içeri giren Aslan'a baktım. Gözleri ekranlarda gezindikten sonra ardından girmek üzere olanları eliyle durdurup kapıyı kapattı. Gözleri yavaşça bana dönerken odanın ortasına doğru ilerledi ve ardından tamamıyla bana döndü. Kolumu koltuğun sırtından indirip ekranları gösterirken bacak bacak üstüne attım ve "Seninle evlenmemi istiyorsan bu çamuru temizle." dedim.

Çenesinin ucuyla beni göstererek "Sen manyaksın." dediğinde başımı onaylar şekilde salladım.

O da yavaşça başını onaylar şekilde sallarken dudakları kıvrıldı. "Ben de manyak seviyorum."

"Bu bir cevap değil." dediğimde "Düşünmem lazım." diyerek ekranlara bakmaya başladı. Odada yavaş bir volta atarken başımı geriye yaslayıp gözlerimi kapattım ve kollarımı göğsümde birleştirdim. Uykulu bir şekilde esnedikten sonra "Haber verirsin." diye mırıldandım. Yorgunluk ve ilaçlar, vücudumu mayıştırıyordu. Hissettirdiklerini bastırdığım son yaşadıklarım ise cabasıydı.

"Sence?"

Gözlerim aralanırken başım hafifçe doğruldu ve "Bence mi?" diye sordum. Sağ tarafı bana dönük bir şekilde durduğu ekranın önünde, Rauf'un ölü bedenini izliyordu.

"Evet. Sen ne düşünüyorsun?"

Gerçekten onu delirtmişlerdi. Hiçbir tepkisi normal değildi. Böyle bir durumda, 'Sence?' diye soruşuna anlam veremiyordum. "Fikrimi soruyorsan, artık infazıma hazırlanma vakti."

"Yok." derken vücudunu bana çevirdi. "Sence nasıl ölmüş olsun dingil, onu soruyorum."

Kaşlarım yavaşça kalkarken yakınlaşmaya başladı. "Belki de ibnenin arıya alerjisi vardı ve saha ziyareti sırasında, elem bir şekilde can verdi."

Gözlerim kısılırken eğildi. Yakınımdaki sigara paketini alıp öyle doğruldu. Sigara paketinin içinden bir dal çıkartırken 'Bilmem' der gibi omuz silkerek başını iki yana salladıktan sonra "Ya da trajik bir kalp krizi, bahtsız Orgeneral'imizi bizlerden koparmış olabilir." dedi ve sigara paketini koltuğa geri atıp çakmağı alarak doğruldu. "Arızalı bir sanal zevk cihazı yüzünden elektrik akımına da kapılabilir." dedikten sonra sırıtışı genişledi. Çakmağı ve sigarayı tek eliyle tutarken diğer eliyle parmak şıklatıp "Kesinlikle bu olmalı." dedi ve sigarayı dudakları arasına yerleştirdi. Ne dersin, gibi göz kırparak başını salladığında inanamayarak bakıyordum. Yolun sonuna geldiğim her an, önümde yeni yollar oluşuyordu ve lanetim sürüyordu. Ben ölemiyordum.

Cevap vermediğimde çakmağı sigarasının ucuna yakınlaştırırken komut paneline ilerledi. Çakmağı komut panelinin olduğu masanın üstüne koyarak dumanların çıktığı dudaklarının arasından sigarayı aldı ve bir yandan işaret parmağı ile orta parmağı arasında tutmaya devam ederken bir komut yazdı. Gözlerim cüsseli bedeninin ardına görebildiğim kadarıyla bakmaya çalıştı. Her ne yazdıysa ekranlardaki görüntü değişti. Duvarlara yaslanmış ve yakınlarında oturan insanların olduğu görüntü belirirken Rauf Beham'ın cesedi ekranlardan eksilmişti.

Gözlerim yanından gördüğüm ekranlardayken vücudunu doğrulttu ve bedenini bana çevirdi. Kalçasını masaya yaslarken sigarayı tekrar dudakları arasına götürdü ve derin bir nefes alıp verdikten sonra sigarayla beni göstererek "Eline sağlık aşiyan," dedi. "Yolumdan çekilmesi gereken bir orospu çocuğunu öldürdüğün için sana ne kadar minnet etsem az." dedikten sonra güldü. "Bir de yavşağa senin için 'döndüğümde canlı ve zarar görmemiş halde olsun' dedim, uyarılması gereken o değilmiş."

"Bu çamuru temizlerim diyorsun yani?"

İşaret parmağıyla sigaraya fıske vurarak külünü düşürdükten sonra tekrar dudakları arasına yasladı. Gözleri kısılarak derin bir nefes aldıktan sonra dudaklarının arasından geri alırken başını hafifçe geriye atarak dumanı üfledi. Sigarayı tutan elini, kalçasının yanından masaya yaslarken yeniden külün düşmesi için bir fiske vurarak başını doğrulttu ve "Sadakat gözcülerinin sorgusuna takılacağım ama evet, bu boku temizlerim, diyorum." dedi.

"Ve sen..." dedikten sonra sigarayı tutan eliyle beni gösterdi. "Önüme istediğin kadar çıkmaz sokak getir, ben hepsinden çıkar giderim."

Bundan kaçamayacağımı dile getiriyordu. Bilmiyordu, kaçtığım yoktu. Ne gerekiyorsa yapmak için, her zaman olduğu gibi hazır ve nazırdım.

"O zaman..." dediğimde başını onaylar şekilde sallayarak benim yerime durumu özetledi.

"İnfaza değil, sadakat işlemlerine ve evliliğe hazırlanma vakti."

50

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!