5/14 · %29

BÖLÜM 4 • Eski Aşık, Yeni Düşman.

17 dk okuma3.225 kelime11 Kasım 2025

MAVİ UZAKLAR.

BÖLÜM 4.

ESKİ AŞIK, YENİ DÜŞMAN

**

**

Aşiyan, 'yuva' demekti. Bana 'Aşiyan' diyen oydu ama gidişiyle evsiz kalan ben olmuştum.

🌓✨

**

"Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Aşiyan."

Yeşil gözlerinde abimin kanını görürken silahı yüzüne doğru kaldırdım. Eş zamanlı olarak ardındaki askerlerin namlusunun ucunda kaldım. Göz ucuyla gördüğüm kadarıyla ardında beş askeri vardı. Gözlerimin görmeye alışık olduğu DGK üniformalarından giyinmemişlerdi. Aslan'ın özel timi olmalıydı, keyfi giyimlerine karşı hepsi sağ omzunda DGK rozetini taşıyordu.

Aslan ise, maviyi temsil ederek karşımda dursa da, siyahlara bürünmüştü. Siyah derimsi bir kumaşa sahip kaslı vücudunu saran üstü kolsuzdu. Böylelikle teni ve kasları, bileğinde başlayan parmak arası deri eldivenlerine kadar açıktı. DGK askerleri gibi zırhlara bürünmeyen ve darbe almaktan korkmayan teni, yara izlerini de düşmana açıkça gösteriyordu. Yara almaktan da yaralarını göstermekten de çekinmiyor gibiydi. O zaten, yaralamaktan da çekinmezdi.

Yaraları, vücut kasları boyunca ince çizgiler halinde uzanıyordu, bazıları tenini sevdiğim zamanlarda da vardı, bazılarını belli ki sonradan kazanmıştı. Hala hayatta olduğuna göre ona bu yaraları açan Yankılar ya da Hiçler, ölmüştü. Belinde çapraz şekilde birbirinin içine geçirilmiş iki kemer, silik bir şekilde DGK'nın simgesini taşıyan bir mühürle birleşiyordu. Kemeri boyunca silah ve bıçak yerleştirebilmesi için yerler mevcuttu. Siyah, sert dokulu, vücudunu sıkmayan pantolonu ne dar, ne de salaştı. Yüksek, askeri siyah botlar giymişti.

Hayatta ve karşımdaydı. Onu DGK'nın ekranlarında görmüştüm, sabote ve baskın sıralarında uzaktan uzağa görmüştüm, birkaç kere lunaparkın yakınlarında gördüğüme yemin bile edebilirdim ama yıllar sonra ilk defa, bu denli yakından görüyordum. Uzansam tutabileceğim kadar yakınımdaydı vücudu, bir daha uzanmayacağım kadar uzaktı ruhu. Yeşilleri derin, bakışları keskindi. Sakallarını hala kısa, saçlarını ise hala ön tutamları, yan ve arkalardan daha uzun kalacak şekilde kullanıyordu. Dışarıda yağan yağmur yüzünden ıslanarak rengi koyulaşmış saçlarında ön tutamları, iki yanından alnına doğru sarkıyordu. Yağmur görünce askerlerine şemsiye açtıran ve yoluna halı serilen DGK yetkililerinden değildi. O yağmur birikintilerine Yankı kanı akıtmak üzere sahada olurdu. Bu sebeple altın varaklı, korunaklı kıyafetler tercih etmemişti. Yöneten değil, savaşçı gibi gözüküyordu ama Varna'nın mıntıka yöneticilerinden biriydi. Aradan geçen sekiz sene, keskin yüz hatlarını olgunlaştırsa da tanıdığımı sandığım zamanlara benzer tarzından vazgeçmemiş olması, ona bakmayı mümkünmüş gibi daha da zorlaştırıyordu. Yine de bakışlarımı kaçırmadan gözlerine diktim. Eğer biri gözlerini kaçıracaksa, tıpkı abim Hiçler tarafından parçalara ayrılırken ona 'Neden?' diye sorduğumda yaptığı gibi, Aslan kaçırmalıydı.

Tetiğe basacağım sırada şaşkınlığımın getirdiği tutukluktan yararlanarak bileğimden tuttu. Kolumu büktü ve diğer eliyle silahı aldı. Büktüğü kolumun dirseğiyle karnına baskı kurarken dizimi kasıklarına doğru kaldırdım. Darbeyi aldığında büküleceği tahmin ettiğim vücudunda başına doğru yumruğumu geçirmek üzere hareketlendiğimde temaslarımızı keserek geriye doğru birkaç adımladığı için ellerim boş döndüm. Silahın tetiğini çevreleyen halkayı parmağına geçirdiği eliyle birlikte diğer elini de iki yanında kaldırdı. Silahı parmağında çevirerek döndürürken yüzünde mermiyle dağıtmak istediğim bir sırıtış vardı. Komutanlarına ateş edilme tehlikesiyle gerilen ve önlem amaçlı silahlarını kaldıran askerlerine doğru omzunun üstünden hafifçe bakıp "Şş, sakin." dedikten sonra gözlerini bana çevirdi. "İki âşık şakalaşıyor."

Eski âşık, yeni düşman.

O ardındakilerle oyalanırken ayağımı yere yığılmış askerin düşürdüğü silahın altına doğru yerleştirmiştim. Yaralı olduğum için parmak uçlarıma doğru kanımın aktığı ve hareket kabiliyetimi kısıtlayan sol kolumu sol tarafımda kalan dolaptan onlara karşı kullanabileceğim bir şey alacakmış gibi hızla kaldırdığım gibi gözler ve Aslan haricindekilerin tuttuğu silahlar sol koluma doğru yöneldi ama ateş etmediler. O sırada ayağımın üstündeki silahı havaya doğru fırlatıp sağ elimle tuttum. Tekrar namlunun ucunda kalan Aslan, sırıtışında iç çekti.

"Bu da senin 'merhaba' deme tarzın mı?"

"Bu, benim 'siktir git' deme tarzım." derken ona ateş etme niyetindeydim ama ellerimin ağırlığından mermiyle dolu olup olmadığını anlayabileceğim hassaslığa ulaşacak kadar silah tutmuştum. Sağ elini yanına doğru indirirken sol eliyle tuttuğu silahın namlusunu şakağına yasladı. "Sen yorulma güzelim, ben hallederim."

Gözlerim kısılarak bakarken aklımdan planlar kurup başarısızlıkla sonuçlandığı için yenilerine geçip duruyordum. Dönüp imhayı tamamlayacağım kadar zaman tanımazlardı, elimdeki silahta mermi yoktu ve onlara karşı kullanabileceğim silahlar, kilit noktasından başkaca mıntıkalara taşınmıştı. İki seçeneğim vardı. Ya onlar beni öldürene kadar yeterince fazlasını öldürmeye çalışacaktım ya da esir alma tehlikelerine karşın, intihar edecektim. Hiçbir eziyet ve zihni bölen arındırma işlemine karşı Yankı'ya ihanet etmeyecek eğitime ve zihne sahiptim ama ellerinde oluşum, öfkeli Yankı'nın hata yapmasına ya da umutsuzluğa kapılmasına sebep olabilirdi.

Silahı ateş etti. Gözlerimi bile kırpmadım ama vücudum kasıldı. Tanıdık bir bedende, düşman bir ruh taşıyordu ve yine, ölmemişti. Elinde tuttuğu, mermilerini bizzat bitirdiğim silah boş olduğu için kısa, metalik bir 'klik' sesi haricinde kulaklarımın beklediği gürültü çıkmadı. Silaha doğru bakarak şakağından uzaklaştırırken üzülmüş gibi "Tüh." dedikten sonra tekrar bana baktı. Başını sağ omzuna doğru hafifçe eğerken "Mermi yokmuş." diye sızlandı. "Üzüldüm bak şimdi. O kadar da heveslenmiştin."

Başımı iki yana salladım. "Zaten öyle olmasa ateş etmezdin." dedikten sonra kaşlarımı kaldırıp indirdim. "Sen ölmemek için ruhunu satan bir adamsın."

Bana doğru yavaşça yaklaşmaya başladı. Geri adım atmadığımda elimde tuttuğum silah göğsüne yaslandı. Elini, silahı tutan elimin üstüne getirdiğinde bu temastan her zerremle nefret ettim ama gözlerine bakmaya devam ettim. Vücut sıcaklığı hala birbirimize sarılarak uyuduğumuz gecelerdeki gibi tanıdık bir his yaratmıştı. Vücudundaki benlerin yerini bile ezbere bildiğim bir adamı nasıl olmuştu da hiç tanıyamamıştım?

Elimi tutarak yönlendirdiği silahı kalbi hizasına getirene kadar kaydırdı. Gözleri gözlerimdeyken "Şansını bir de sen denemek ister misin?" diye sordu. Heybeti yüzünden yakınlaştığında ardında kalanları göremesem de, hareketsizliklerine göre ya her şeyin komutanlarının kontrolü altında olduğunu düşünüyorlardı ya da hareketsiz kalma emri almışlardı.

Mermi olmadığını biliyordum ama gözlerine bakarken o tetiğe basmak istedim. Bir gün aynısını yapabileceğimi ve bu sefer kurşunun sesini duyacak zamanı olamayacağını, bilsin diye tetiğe bastım. Metalik ses kulaklarımızı doldurduğunda kaşlarını kaldırıp indirdi. Dilini sırıtışında gezdirdikten sonra hafifçe omuz silkti. "Şu işe bak. Kaderimde bugün ölmek yokmuş."

"Beni hemen öldürmezsen, bir gün olacak. Seni tek kurşunla kalbinden vuracağım."

Yüzünü, yüzüme doğru eğmeye başladığında geri çekilme girişimime karşı birlikte silahı tuttuğumuz eliyle baskı kurdu ve müsaade etmedi. Diğer elimi yumruk şeklinde yüzüne doğru kaldırdığımda hâlihazırda yaralı olduğu için güç hareket ettirdiğim kolumu bileğimden, yüzüne değmesine saniyeler kala tuttu. Kolum acıyla kasıldığında herhangi bir mimiğim oynamamış olmalıydı ama gözleri kurşun yarama döndü. Onun da yüzünde herhangi bir mimik oynamadı. Alaylı gözlerini tekrar bana çevirdi. "Hep ölümüm ellerinden olsun istemişimdir zaten." dedikten sonra gözleri keyifle kısılırken başını hafifçe iki yana sallayarak "O gün için sabırsızlanıyorum." diye fısıldadı.

Beni öldürme niyeti olmadığını fark ettim. Bir şekilde kurşunu olan bir silaha ulaşmam gerekiyordu. Ya da, metro boyunca atlayabileceğim boşluklar vardı. Kendimi öldürebilecek bir yol bulmak zorundaydım.

Elini bileğimden çektiğinde havada durdukça acıyan kolumu yanıma doğru indirdim. O ise işaret parmağını 'bir' demek ister gibi gösterirken "Mazinin hatırı olarak tek bir ricam var." dedi. "Kalbimden değil," dedikten sonra elini silah yaparak namlusu olan işaret parmağını şakağına yasladı. "Beynimden vur."

Dudaklarını büzerek alaylı bir kurşun sesi çıkartırken ateş etmiş gibi başını hafifçe soluna savurdu. Silahı da sekmiş gibi eli havaya doğru hareketlenmişti. Yüzünde yeniden bir sırıtış oluşurken elini yanağıma yakınlaştırdı. "Kalbimdeki yerinin kurşunla zarar görmesini istemem." derken elinin tersiyle yanağımı sevmek istedi ama yüzüne tükürdüğümde eli duraksarken gözleri refleks olarak kapandı. Yüzünde sinir olmaktan çok keyif almış gibi sessiz bir gülüş oluştu.

"Siktir git," diye tısladığımda elinin tersiyle yüzünü sildikten sonra gözlerini araladı. "Çiplerle, arındırmalarla seni de delirtmişler."

Yıllardır bıraktığı notlarda da olduğu gibi, bana karşı pişkin bir çapkınlığa sahipti. Takıntılı bir ruh hastasına dönüşmüş olduğundan kaynaklı olabilirdi. Bana, aracılığımla Yankı'ya ulaşma çabası da olabilirdi. Her şeyi hatırlayan bir zihne sahip olmamın getirdiği lanet ile hiçbir detayını unutamadığım geçmişimizin yumuşak karnım olduğunu düşünüyor olsa gerekti. Notlarıyla, hediyeleriyle senelerce ona karşı hala zaaf sahibi olup olmadığımı yoklayıp durmuştu, her seferinde eli boş dönmüştü ama vazgeçmemişti. Yankıların bulunabileceğini bildiği, tahmin ettiği her yeri DGK'ya bildirmişti, orayı da bildirmiş olmalıydı ama yine de ihanetinin ardından, birlikte gittiğimiz bir nehre, tüm riskleri göze alarak gitmiştim. Akan suyun, ihanetiyle ardında bıraktığı hisleri de götürmesini ummuştum. Zihnimde tanıdığımı sandığım halinden, anılarımdaki sevgilimden, ruhlarımız gibi bedenlerimizin de ilk defa bir olduğu o nehirde vazgeçmek istemiştim. Başıma DGK askerleri üşüşür sanmıştım, izlenilmediğime emin olana kadar günler boyunca Yankı'nın yanına dönmemiştim ama, herhangi bir saldırıya uğramamıştım. Onunla gidip bu çürümüş dünyada hala güzel olan yerlerde, hala güzel kalan hislerle birbirimizi sevdiğimiz o nehre, her ay ona olan nefretimi yad etmeye gitmeye başlamıştım. Zamanla orada notlar da bulmuştum. Başta okuyordum, gittikçe göz ucuyla bile bakmaz olmuştum. Belki de başta hala onu, en azından hatırladığım, anılarımızda olduğu halini seviyordum, sonra ise sevmez olmuştum. Geriye nefret ve kin kalmıştı. Bunlar ise, günü gelince o ve onun gibilerden intikam almak için sımsıkı sarıldığımız duygulardı.

Artık bıraktığı notlar da hediyeler de, sırf meraklı biri olduğu için Dara'nın ilgisini çekmek dışında bir işe yaramıyordu. Notlar ve hediyeler her ne zaman gideceksem, o zaman bulmam için öncesinde bırakılıyor olmalıydı çünkü kimse olmadığına yeminler edebileceğim kadar önlem alıp kontrol ediyordum. Yine de eş zamanlı olarak Aslan ya da başka DGK askerleri varsa ve beni takip ediyorlarsa bile Yankıların yanına dönmeden önce aldığım önlemlerle onlardan kurtuluyor olmalıydım ya da takip etmeyi başarıyorlar ama niyetleri beni öldürmek ve ulaşabildiği kadar Yankı'ya ulaşmak değil, hepimize ulaşıp öldürmek olduğundan saldırmıyorlardı. Bu sebeple doğru anı beklemiş olabilirlerdi.

Her zaman, en başından satılmış bir ruha mı sahipti yoksa sonradan mı satın alınmıştı, diye merak etmiştim. Ona dair, intikam yeminim ve nefretim haricinde ardımda bırakmadığım tek şey bu merakımdı. Beni bir ara sevmiş ve sevgisine mi ihanet etmişti yoksa, hiç sevmemişti ve bir yanılgıya mı o denli âşık olmuştum? Eğer elime imkân geçerse ona dair öğrenmek isteyeceğim tek soru buydu ama karşımda dürüstlük denilen onurdan, gerçek denilen aydınlıktan bir parça dahi taşıyan bir adam yoktu. Ya hiç olmamıştı, ya da artık yoktu.

"Alınıyorum ama," derken silahı tutan elimi de yavaşça bıraktı. Silahı indirsem de bırakmadım. Ritmik adım sesleri ve boğuk iniltiler duyduğumda Aslan da vücudunu hafifçe ardına çevirmiş, eşiğe gelmelerini bekleyerek bakıyordu. Ediz olabilir miydi? Henüz ölmemiş ve yakalanmış mıydı? Hareketlenir gibi olduğum an gözleri bana döndü ve duraksadım. Henüz ellerim ve ayaklarım özgürdü, başarısız bir girişimle bunu kaybetmek istemezdim. Ona ve onlara saldırmaktan bile önemli bir şey vardı, kendimi imha etmeliydim. "Lütfen deliliğimi başkalarından bilme," diye asıl alındığını dile getirdikten sonra kaşlarını kaldırıp indirdi ve yamuk bir şekilde sırıttı. Alaylı bir gururla "Her zerresi bana ait." dediğinde ona bakarken göğsümde hissettiğim iğrenme midemi de bulandırıyordu.

Özel timi koridorda iki yana yaslanarak eşiğe bakan komutanlarına yol açarken eşiğin karşısına iki DGK askeri ve kollarından tutarak sürükledikleri Tanman geldi. Ağzı bağlandığı için bağırışları boğuk iniltiler şeklinde kulaklara ulaşıyordu.

Aslan, "Kulağımızı siktin yavşak, sessiz ol." derken Tanman, kollarını kurtarma çabası içerisinde bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Boğuk sesleri sürdüğünde Aslan, belinin ardından çıkardığı silahı saniyeler içerisinde Tanman'a yöneltip ateş etti. Tanman'ın başı, alnından akan kanlar eşliğinde omzundan sarkmaya başladığında DGK askerleri kollarını bıraktı ve artık ölü olan bedeni yere yığıldı. Aslan, artık sessiz olduğu için Tanman'ı takdir eder gibi bir tavırla "Hah, işte böyle." dedi. Ses çıkaranı öldürmek, Hükümet'ten aldığı bir alışkanlıktı. Kusursuz bir şekilde onları temsil ediyordu.

Tanman, sadece birkaç kere gördüğüm biri olmasına karşı saldırıya uğramasak belki de iki direniş örgütünün birleşmesi uğruna evleneceğim kişiydi. Hala hatırlayan bir insanın ölmesi, her seferinde benim de bir parçamın daha ölmesine neden oluyordu ama ailemin ölüşünü izleyen gözlerim için kırpmaya değer bir his yaratmamıştı. Yıllarıdır içime akan her gözyaşı, dışımı saran ateşi tutuşturan birkaç parça dala dönüşüyordu. Bir gün hatırlayanların ateşleri birleşecek, henüz sessizce bekleyen meşaleleri yakacaktı.

Aslan'ın özel timinden olan, kırmızı saçları rasta şeklinde örülmüş bir kadın "Uyarmasan, neyse de." diye dalga geçtiğinde yanındaki Aslan kadar uzun boylu fakat ince olan adam kolunu kadının omzuna atarken yaslandığı ardındaki duvara sağ bacağını dizinden kırarak ayak tabanını da yaslamıştı. "Keşke herkes yaşarken de sessiz kalmayı başarabilse." diye sızlandı. Kadının aksine, alaylı değildi. Yüzünde direkt hayata karşı bıkkın bir ifade vardı.

Onların karşısında kalan duvara yaslı, saçı üç numara traşlı ve siyah ceketinin bitip de teninin görüldüğü hizadan itibaren boynundan alnına kadar yol alan dövmelere sahip bir adam "Konuştu yine Bay Tahammülsüz." diye onunla uğraştı.

Aslan silahını tekrar belinin ardına yerleştirirken insan değil de sadece Hiçlerden birini öldürmüş kadar ruhsuz bir umursamazlığa sahipti. Pişkin bir şekilde bana bakıp "Ne diyorduk en son?" diyerek sohbete kaldığı yerden hiçbir şey olmamış gibi devam etmeye başladığı gibi üstüne doğru atıldım. Çıkan kargaşada onları beni öldürmek zorunda bırakarak güme gitmek, o sırada da zarar verebildiğim kadarına zarar vermek niyetindeydim.

Aslan'ın özel askerlerinden biri, diğerlerine "Çekilin!" diye bağırdı. Dengesini kaybetmeyen Aslan, sert bir şekilde duvara yaslandı. Sağ elimle Aslan'ın omzunu bastırırken, diğer elimle mermisi olmayan silahı başına geçirmek üzere kaldırdım ama başını kaçırınca kulak tırmalayan bir ses çıkartarak duvara çarptı. Çevirebildiğim kadar yatay hizada çevirip yan bir şekilde Aslan'ın başına vurduğumda kaçınamamıştı. Kulağı muhtemelen zonklarken o kontrolü kazanmadan önce hızla beline doğru uzandım. Belinde taşıdığı silahın soğuk metalini hissedişim uzun sürmedi. Elimin altındaki göğüs kasları gerildi ve bileğimi kavradı. Kıvırarak silaha ulaşmamı engellerken elimdeki mermisi olmayan diğer silahın da düşmesini sağladı. Canım acısa da geri çekilmedim. Böylelikle bedenlerimiz daha da yakınlaştı ve vücutlarımız çarpıştı. Dizimi kasık arasına doğru kaldırdığımda bileğimi tuttuğu kolunu dirseğinden omzuma yasladı ve iterek vücudumuzu uzaklaştırma çabasında olduğu için açık verdiği boşlukta tekrar beline yöneldim. Bir saniye içerisinde silahını aldıktan sonra çevirip ateş edebileceğim bir açığa hemen ulaşamadığım için silahın arkasıyla beni iten dirseğine vurdum. Doğru yerden darbe alındığında dirsek, müthiş bir uyuşma yaratırdı. Onu etkisiz hala getirmek için daha fazla darbeye ihtiyacım vardı ama sarsabildiğim kadar sarsmaya çalışıyordum.

Dirseğimden ve belimden tutarak sırtımı göğsüne doğru çevirdiği gibi kollarını ardımdan vücuduma sardı. Sarılmasına alışık olduğum kollarının, birlikte yaptığımız idmanlar dışında ilk defa gerçekten dövüşerek vücudumu sarması garipti ama ölü sayılan Hiçler'in diri gibi dolaştığı, diri insanların ise çiplere sahip ölüler olduğu bir dünyada, yeterince garip değildi.

Dar koridorda üst vücudumu geriye doğru iterek zıplarken ayakkabılarımın tabanlarını karşı duvara yasladım ve tüm gücümle vücutlarımızı geriye ittim. Sırtı duvara çarptığında elleri bollaşmadı, aksine daha da sıkılaştı. Kasılan ellerimde silahı, askerlerinin ardına çıktığı eşiğin tavana yakın kısmında duran düğmeye doğru çevirdim ve ateş ettim. Işıklar kesildiğinde ve yeni dünya gibi karanlığa gömüldüğümüzde, Aslan, "Ateş etmeyin, diri lazım!" diye bağırdı. Askerler gece görüş silahlarını kullanabilirdi ama elleri benimle meşgul olan Aslan'ın şu an sahip olduğu tek şey gözleriydi. Onlar da aydınlıkta bile göremeyecek kadar gerçeğe kördü.

Aslan, karşı duvara doğru hareketlendiğinde ayaklarımı yere doğru indirirken yerini ezbere bildiğim borulara doğru silahı hızla çevirdim ve tekrar ateş ettim. Sol yanımızda patlayan borudan askerlerin görüşünü de kesecek bir sis dağılırken karşı duvara çarpmadan önce Aslan hızımızı yavaşlattı. Alnım duvara yaslanırken nefesini kulağımda hissettim. Vücudum kasılırken başımı hafifçe kaçırdım.

"Sence de biraz agresif bir özlem giderme olmuyor mu bu bebeğim?"

Dövüşmüyordu. Benimle dövüşmüyor, sadece engel oluyordu. Beni vurmaları için elimden geldiğince kargaşa çıkartıyordum ama askerlerine açık emir vermişti. DGK, beni diri istemişti, yoksa hemen ardımdaki tanıdık düşmanın silah tutan elleri, elbette bana da dönebilirdi. Sımsıkı tuttuğu bileklerim yüzünden silahı kendime doğrultabilecek kadar çevirememiştim, şimdi de hareket ettiremeyeceğim kadar duvarla arasına sıkışmıştım. Başımı geriye doğru attığımda acıyla inlemesini bekledim ama keyifle güldü. Kanamaya başlamış olsa gerek burnunu çektikten sonra "Yüzümü sevdiğini sanıyordum." dedi.

Sinirle "Kes sesini artık!" diye bağırdım. Varlığı bile yeterince sinir bozucuyken ve bir türlü ölmeyi ya da onu öldürmeyi başaramıyorken konuşup duruyordu. Muhtemelen beni delirtmek için kasti bir çabaydı ve eline sağlıktı, delirmiştim. Karanlık, gözlerinde abimin kanını görmeme engel oluyordu ama burnum hala kanın kokusunu alabiliyordu. Şimdi vücudumu saran elleri, kanı tenime bulaştırıyordu sanki. Sadece abimin de değildi. Sadece, ilk öldürdüğü Yankı abimdi. Aslan'ın ihanetiyle Yankı hızla konumlarını değiştirmiş, ellerinden geldiği kadar üyesini koruma altına almış ve sahip olduklarımız ile gizli belgeleri zaman bitene kadar kaçırmaya çalışmıştı ama yetişemediklerimiz vardı. En başta, idam sırasında hala Varna içerisinde yaşıyor olan aileleri kurtaramamıştık. Elbette ki, Aslan yerlerini ifşa etmişti. Hepsi idam edilmişti, aralarında hemen yanında çocuğu diz çökenler de vardı, ona rağmen hiçbiri af dilememişti. Aslan da Rejim helikopterleriyle infaz alanına inenlerden biri olmuştu. Her infazda yüzü biraz daha kızarmalı, başı eğilmeliydi ama git gide dikleşmiş, gözleri kararmıştı. Artık, ölümüne sebep olanlardan biri olduğu Yankıların arasında Dara, Ediz, annem ve babam da vardı. Ta ki bir gün ihanet edene kadar annem ve babamı ailesi olarak görmüştü, ellerinde büyümüştü ama ne gözlerinde, ne de sesinde yas vardı. Yas bir kenara, keyifliydi. Şaşırmadım ama biraz daha nefret ettim. Önceden her gün ona yeniden âşık olurdum, yıllardır ise her gün daha fazla nefret ediyordum. Gelip ailemden biri olmuş, sonra da beni ailesiz bırakmıştı. Ruhum, bedenimin parmaklıklarını yumrukluyor, çığlıklar atarak ağlamak istiyorken gözlerimin kızarmasına bile müsaade etmemek, ölümü arzulatacak kadar yorucuydu.

Silahı, nereye geleceğini umursamadan ateş ettiğimde demirden sekerek duvara varmış olmalıydı. Kimseden ses çıkmadığı gibi, ete isabet etmiş gibi bir ses değil de duvarı delmiş gibi tok bir ses oluşmuştu. Ardımdan kulağıma doğru "Üç," dedi. "Sadece üç mermi kaldı."

Vücudumu tutan kollarına asılabildiğim kadar asılırken önce sağ ayağımı duvara yaslayıp vücutlarımızı geriye atmaya çalıştım. Sadece kas gücümü kullanarak onun vücudunu hareket ettiremeyeceğimi biliyordum. Benden heybetliydi, ihanet edip gidene kadarki idmanlarımızda yaşıtlarımız arasındaki en güçlü direnişçiydi. Gidişiyle hem güçsüz düşmüş, hem de hiç olmadığım kadar güç sahibi olmuştum. Yerini almak değil, ondan daha iyi olmak istemiştim ama yılların bana kattığı kadar ona da tecrübe katmıştı. Kolum yüzünden git gide kan kaybederken tüm gücümü ve dikkatimi de kullanamıyordum ve eşit şartlarda savaşmıyorduk ama benim istediğim elimdeki silahı duvara sürterek çevirebileceğim küçük bir mesafeydi. Dikkat dağınıklığı oluşturmak ya da şaş kaza ikimizden birini vurmak için tekrar ateş ettim. Mesafe oluşturmama izin vermeyerek gerileyen kalçamı yeniden duvarla arasında sıkıştırdı. "İki."

Başımı olabildiğince omzumun ardından ona doğru çevirdiğimde, dudakları şakağıma temas etmiş oldu. Kollarının gevşer gibi olduğunu hissettiğim an güç aldığım dirseğimle göğsüne vurdum ve oluşan boşlukta olabildiğince üst vücudumu ardıma çevirdi. O yeniden kontrolü sağlamadan önce silahı çevirebildiğim kadar çevirip ateş ettiğimde dudakları arasından kısık bir inceleme çıktı. Yine de acının titretemediği sesiyle "Bir." diyerek kalan mermiyi haber verdi.

"Aslan?"

"Müdahale gerekiyor mu?"

Özel timinin 'Komutan' dememesine şaşırabileceğim bir vakte sahip değildim. "Ne zamandır vurulmuyordum, kaşıntımı giderdi." dediğinde gözlerimi devirme ihtiyacı hissettim. Onu kurşunlara boğup ağzından kanlar akarken 'Şimdi hiç kaşınmıyor olmalısın' demek istiyordum.

"İndir silahını, hayattaysa o halleder."

Askerlerinden birinin söylemine karşı bir kadın sesi "Ama..." diye itiraz etmeye başladığında Aslan, "Ateş etmeyin." diye hatırlattığı için silahını indirmiş olmalıydı. Karanlıkta olsak da silahın hizasından karnına yakın bir bölgeden vurulduğunu anlayabildiğim Aslan'ı göğsünden olabildiğince ittirdikten sonra silahı tekrar kaldırdım ve vücudumu tamamen ona çevirdim. Kısılmış gözlerimle görmeye çalıştığım ve tahmin ettiğim kadarıyla silahı yüzüne doğru kaldırdığımda, hala korkmuyor olsa gerek alayla "Herkes öldürür sevdiğini." dedi.

"Benim sevdiğim çoktan öldü."

Ateş ettiğimde duvara isabet ettiğini duyduğum gibi eşiğe doğru koşarken sinirle inledim. Önüme çıkan bir askerinin suratına dirseğimi kaldırarak geçirip sarsılan vücudundan silah varsaydığım sertliği alıp çekerek soluma dönüp karanlık olsa da ezbere bildiğim metro hattı boyunca koşmaya devam ettim. Parmağımın tetiği aradığı saniyelerde elimdekinin bir silah olmadığını fark ettim. Boomerang şeklinde bir sopaydı. Adam ardımdan "O benim en sevdiğim sopamdı, onu bana geri..." dediği sırada "Tabii, al." dedim ve koşmaya devam ederek omzumun ardından sesin geldiği yöne doğru fırlattım. Karanlıkta yerlerini değiştirmedilerse son olduğu yere doğru fırlatmıştım. Koşuşuma rağmen, ıskalayacağımı sanmıyordum. Acıyla inlediğinde önüme döndüm. Aslan'ın askeriydi, ona çok daha fazlasını yapmak isterdi ama imkânlar bu kadardı.

"Yaralı birini peşinde koşturmaktan hiç utanmıyor musun?"

Cevap vermeden artık kullanılamayan asansör boşluğuna doğru koşuyordum. Etraf, DGK askerleriyle çevrili olmalıydı, kaçmaya çalışırsam yakalanırdım. Bana ulaşamamaları için kendimi öldürmek, aklıma gelen tek seçenekti.

"Bu kadar oyun yeter Aşiyan," dediğinde koruma demirlerinin üstünden atlıyordum. Asansöre varmama az kalmıştı. "Bizimle geliyorsun."

Aşiyan, 'yuva' demekti. Bana 'Aşiyan' diyen oydu ama gidişiyle evsiz kalan ben olmuştum.

Sırtımda ince bir sızı hissettiğimde koşmaya devam eden bacaklarım saniyeler içerisinde güçsüzleşmeye başladı. Bir mide bulantısı eşliğinde başım uyuşurken vücudum öne doğru sendeledi. Ellerim soğuk zemine yaslandığında sol kolumun üstüne doğru düşmüştüm ama acısını hissedemiyordum. Sağ elimi öne doğru uzatıp vardığımı umduğum asansör boşluğunun çıkıntı demirini yakalamaya çalıştım. Elim demire değdi fakat parmaklarım kavrayamadan uyuşuklukla çözüldü. Alnım yere yaslanırken titrek nefesimi üfledim. Gözlerim yeni bir karanlığa kapanırken yaklaşan adım seslerini uğultuyla duyuyordum.

"Varna'yı özlemiş olmalısın."

41

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!