4/14 · %21

BÖLÜM 3 • İhanet.

22 dk okuma4.224 kelime11 Kasım 2025

MAVİ UZAKLAR.

BÖLÜM 3.

İHANET

**

**

Biz sevdiklerimizi kaybederek tanışmıştık. Sonra da, birbirimizi kaybetmiştik.

🌓✨

**

8 yıl önce...

Öfkeli soluk sesleri.

Yağan yağmura eşlik eden rüzgârın kulakta bıraktığı uğultu.

Alanı çevreleyen askerlerin, halkı nizami şekilde bir tutmak için bağırarak verdiği emirler.

İçerisinde hükümet yetkililerini taşıyan helikopterlerin yaklaştıkça artan gürültüsü.

Sınır duvarlarının ardındaki tiz çığlıklar, hayvanımsı boğuk iniltiler.

Paslı kapıların arkasında sabırsızca yeni kurbanlarını bekleyen Hiçler'in metale sürttükleri tırnakları ile oluşturduğu kulak tırmalayan sesler.

İdam alanına iki yanından yükselen, korkuluklu dar merdivenlerden çıkan her adımda metalin iniltisi, infazın ayak sesleri.

Yeni dünyanın uğursuz melodisi.

Ve benim kulaklarım en çok kalp atışlarımı duyuyor.

Her adımda sıçrayan suyun başka acımasız adımların altında kalışı.

Burada olmayan mıntıkaları bu görüntülerden mahrum bırakmamak, daha doğrusu bu tehditten azat etmemek için yerleştirilen kameraların mavi ışıklarıyla kısılan gözler.

Halkı için dünyaya karşı geldiğini söyleyen ama yağmur taneleri ve çamur lekelerinden ivedilikle korunmak isteyen yetkililer için ellerinde şemsiye ve karşılama halısıyla koşan askerler.

O sıra halk olan askerlerin koyu mavi üniformalarına sıçramış çamur lekeleri ve yağmurla ıslanan karaçehre kaskları.

Sınır duvarlarının devasa, paslı görüntüsü. Söylenilene göre düşmanı korkutma ve tehlikeden sakınma amaçlı ama gölgesinde kalan halkın, dışında kalan düşman ve Hiçler'den daha zor durumda oluşu.

Duvarların ortasında, kara gövdeye kenetlenmiş bir çıkıntı. Halkın görebileceği yükseklikte, tek tarafı Hiçler'in dişlerine, diğer tarafı kalabalığa dönük.

Birazdan sergilenecek bir infaz,

Ve suçluların, tek suçunun direnmek olduğunu hala hatırlayanların dahi, hainlere öfkeyle bakmak zorunda oluşu.

Yakında rol yapmaları gerekmeyecek. Yakında gerçekten, hatırlamayacaklar.

Yeni dünyanın çürümüş görüntüsü.

Ve benim gözlerim, sadece sevdiklerimi arıyor.

Yağmurun getirdiği o keskin, metalimsi koku.

Islanan demirin, soğukta daha da ağır bir tat bıraktığı hava.

Sınır kapısının gerisinden sızan, mideyi yavaşça kemiren çürük et kokuları.

Eski infazlardan kalma, yağmurla yıkanmış ama toprağa işlemiş kurumuş kanın tatlı-ekşi kokusu.

Kalabalığın nefesleri.

Islak yün, ter, ıslanmış deri montlar.

Yeni dünyanın ölüm kokusu.

Ve sevdiklerim, bu kokuya karışmak üzere.

Henüz belirli mıntıkaların yağmuru görebildiği son zamanlar. Alandaki aç ve çalışmaktan yorgun halk, çok yakında gökyüzlerinin metal bir kubbe, mıntıkalarının ise geçişi imkânsız kılan sınırlarla kapatılacağından habersiz. Buna itiraz edenlerin ölümlerini alkışlamak için ise sabırsız. Eve döndüğünde onlar yerine ölmeyi yeğleyecek kadar aç bir şekilde uyumaya çalışacak ama her gece gibi, yatağının karşısındaki kameraya bakarak 'Çok yaşa DGK!' diyecek. Sen yaşa ki, biz ölelim.

"Hainler!" diye bağırdı bir adam, ön sıradan. Ses, kalabalığın kulaklarına ulaştığında yüzlerce boğaz kükreyerek tekrarladı. Hainler. Vatan hainleri! DGK'ya karşı geldiniz. DGK ki, kurtuluşumuzdur. Şimdi bunun bedelini canınızla ödeyeceksiniz, tabii eğer boyun eğmezseniz.

Askerlerin kollarında sürüklenerek merdivenlerden peş peşe çıkarılan iki genç adamın başları örtülüydü. Askerler karaçehre kasklarının ardında yüzsüzdü. Gözlerini göremediğin bir düşmana bakmak, zordu. Mahkûmların bileklerine bağlı zincir halkaların sürüklendikleri demir zemine çarptıkça yarattığı ses, bu gürültü arasında kulağıma ulaşamıyor olmalıydı. Ne var ki, zihnim gördüklerini tamamlıyor, kulağımda yankılanıyordu.

Helikopterin sesi yaklaştığında, rotorların rüzgârı yağmuru yüzümüze kamçıladı. Bir anlığına kapanan gözlerimi telaşla aralayıp yeniden baktım. Yağmur taneleri, kirpiklerimden gözyaşlarımla birleşerek akıyordu. Nasıl ki halk, yıldızlarının bile kelepçelenmek üzere olduğundan habersizdi, ben de bugünden sonra her gözyaşımı içime akıtmak zorunda kalacağımı henüz bilmiyordum. Bugün ağladığım son gündü, bundan sonra her gün, biraz daha Buzlar Komutanı olacaktım.

Helikopterler, sınır duvarlarının üstündeki piste indiler. İlk inen yetkililer bile, askerler gibi koşarak en önde olan helikopterin kapısına vardılar. Soluk, soğuk mavi ışıkların altında kapı açıldı. Mareşaller saygıyla eğilirken Kurucu Başkan Noyan Varnalı sağ ayağını mavi halıya bastı. Hemen ardından ayağını bize doğru çevirip ağırlığını vererek vücudunu dışarı çıkardı. Baş korumasının açtığı şemsiyenin ardında ilerlemeden önce durup alkışlarla gelişini izleyen halkına baktı. Varna Devleti işlemeleri bezenmiş koyu mavi eldiven ile sarılmış sağ elini kaldırarak selam verdi.

Dev ekranlarda spikerin sesi yankılanıyordu. "Kurucu önderimiz Noyan Varnalı, bu kez bizzat teşrif ederek infazı şereflendiriyor!"

Çünkü, oğlu infaz edilecek.

Koca bir halka boyun eğdirebilmiş, karısı ve çocuğuna eğdirememişti.

Karısı Defne Varnalı, rejimin ve kocasının gerçek yüzünü gördüğünde zihninde direnmeye başlamıştı ama kaçmayı ancak yıllar sonra, oğlu dokuz yaşına varınca başarmıştı. O zamanlar daha güçsüz bir oluşum olan ve hatta isme bile sahip olmayan, babamların kurduğu Yankı, Defne ve oğlu Aslan Varnalı'yı gizlemek, aralarında tutmak için elinden geleni yapmıştı ama çok geçmeden Rejim yöneticisinden kaçabilmiş değil, kaçmalarına izin verilmiş olduğu açığa çıkmıştı. Noyan Varnalı, bizzat karısı ve oğluna virüs enjekte etmişti. Niyeti, kaçtıkları yerlere, direnenlere de bulaştırmaları ve uyum sağlamıyorsa, ölmeleriydi. Nitekim Defne Varnalı ölmüştü. Enjekte olduğunu fark ettiğinde, oğlu ile birlikte gitmek, öleceklerse bile birlikte ölmek istemişti fakat görmüştü ki, oğlu enjekte değildi. Tüm yolu annesiyle gelmesine rağmen, virüs taşımıyordu. Aslan, bağışıktı.

Defne Varnalı, oğlunu babama emanet etti. Yaşat, demedi. Hatırlat, dedi. Ölene kadar hatırlasın ve ne olursa olsun dirensin.

O durumda olan bir direnişçinin sahip olduğu en büyük lüks, kafasını bir mermiyle dağıtmasıydı. Defne Varnalı, DGK'ya yöneltilebilecek bir mermiyi, kendisiyle harcamak istemeyecek kadar onurlu bir kadındı. Terk edilmiş bir binanın kırık küvetine, kesilmiş bileklerinden akan kan dolarken, oğlu sadece rejime değil, ona engel olan herkese direnecek kadar asiydi. Bu sebeple kaçıp takip ettiği annesini o halde gören, ilk kişiydi. İkinci kişi ise, hemen peşinden koşan bendim. Biz, sevdiklerimizi kaybederek tanışmıştık. O annesini, ben de annesinin istemeden enjekte ettiği ablamı kaybetmiştim.

Merdivenlerden çıkan askerler, iki mahkûmu infaz alanının ortasına getirip öne savurdular. Hemen arkalarına geçip uzun silahlarını askılarından çekerek önlerinde tuttular ve Önder Noyan Varnalı'yı beklemeye başladılar. Dizleri yere çarpan mahkûmlar, kelepçeli ellerini yere yaslayarak düşmeden doğruldular ama diz çöküyorlardı. Yankı diz çökmezdi. Niye çöküyorlardı?

"Adalet bugün tecelli edecek! Hainler, halkın gözleri önünde hesap verecek!"

Öfkeli grup birbirini ittirirken bir yumruklarını da havaya yükseltmişlerdi. Hep bir ağızdan bağırırken ritimle yumruklarını kaldırıyorlardı. Küfürler, hakaretler havada uçuşuyordu. "Hainler!"

Ben ise onları, hain olarak tanımıyordum.

Biri, doğduğumda kucağına verildiğim kişiydi. Benden dört yaş büyüktü. İnfaz alanına çıkartılırken sadece yirmi dört yaşındaydı. Anneme değil, babama çekmişti. Bu yüzden benim aksime kahverengi değil, mavi gözlere sahipti. Şimdi ismi 'hain'di. Soyadı, 'düşman'. Oysaki Yiğit Alaz olarak doğmuştu. Doğduğunda açtığı gözlerini, ölmeden kapatmak istemeyenlerdendi. Direnmesi, bu yüzdendi. Bu sayedeydi. Örtünün ardında, kalın ve muhtemelen çatık kaşları vardı. Kumral saçları, darp edilirken ve eziyet görürken düşmediyse ensesinden toka ile bağlı olmalıydı. Sol kaşından yükselen kesik izi, alnına kadar varıyor, alnının sol tarafında, saçlarının birkaç cm geriden başlamasını sağlıyordu. Saçları dağıldıysa, uzun sakallarına karışmış olmalıydı. İsyanlardan birinde kırdığı burnu, son nefeslerini alıyordu. Ve dudaklarımı aralayıp da seslenebilsem, 'Hain' değil, 'Abi' derdim.

Diğeri, terk edilmiş ve çoğu aletin Hiçler tarafından paramparça edildiği bir lunaparkta, paslı ve yabani otlar ile sarmaşıkların işgal ettiği demirlerine birlikte tırmandığımız dönme dolabın en tepesindeki kabinde, kolları arasında uyuduğum adamdı. Oradan, Mavi Uzaklar'ı izlerdik. Sanki henüz ulaşamadığımız uzaklarda, bizim için yaşanılabilir bir gelecek vardı. Kabin demirlerine adımız kazılıydı. 'İmre ve Aslan' Rejime direnen, ancak birbirine yenilen iki âşık. İnfaz alanına çıkartılırken sadece yirmi bir yaşındaydı. Şimdiden özlediğim yüzünü kapatan örtünün ardında, keskin hatlara sahip çehresinde kalın ve hafifçe kavisli kaşları vardı. Hemen altındaki yeşil gözleri, kumaşın ilmekleri arasından yüzüne yansıyan ışıklara bakıyor olmalıydı. Yanları ve arkası kısayken üstleri nispeten daha uzun olan koyu kumral saçları hafifçe alnına dökülmüş olsa gerekti. Bir haftadır esirlerdi. Genellikle dört, beş günlük sakal kullanırdı ama günlerdir kesme şansı olmamıştı. Kulakları, 'Seni seviyorum' fısıltılarımı değil, 'Hain' diyen haykırışları duyuyordu. Dudakları ise, 'Seni seviyorum' diye fısıldayamıyor, son sözlerini söyleyene kadar susuyordu. Son sözlerini biliyordum. Hangimiz idam edilse, aynı sözleri sarf etmiştik. Karanlığa, ışık. Maviye, kırmızı! Ancak bunu söylemeye vaktimiz olurdu. Bazılarımız cümlesi bitmeden idam edilmişti ama dinleyen ve önceki idamları hala hatırlayan zihinler tamamlardı. Belki idam edilirken sana olan aşkımı haykırırım, derdi Aslan. 'Sen benim için direnişten bile önemlisin. Çünkü yaşamak için direniyorum ama senin için yaşıyorum.' Bir gün idam edilebileceğimizi bilerek direnirdik. Herkes birbirine veda edeceğini bilerek tanışırdı ama sadece Aslan'a veda etme fikri kalbimi bu denli sızlatabilirdi. O yüzden eğer olur da bir gün idam edilirsek, diye konuştuğumuz anlarda kurduğu bu cümleler, neredeyse şu an olduğu kadar titretmişti nefesimi. Sanki bir yanım, bugünü yaşayacağımızı hissetmişti. Söz vermiştik. Son sözlerimiz, geriye kalanlarımıza güç olsun diye direnişle ilgili olmalıydı ama birbirimize veda edemeden de ölemezdik. Sol elimiz, kalbimize yaslandığında, göz göze olmasak bile birbirimiz için olduğunu bilecektik. Göz göze olmasak bile, birbirimizin vedamızı gördüğünü bilerek ölecektik. Şimdi, geniş omuzları dikti ama diz çökmüş haldeydi. Üstü, yer yer çizikler halinde yırtılmıştı ve akan kanı kurumuş gibi gözüküyordu. Kaslı vücudunun tek gücü, savaşmak değildi. Dünya daha güzel bir yermiş gibi sarılırdı. İşin garibi, o sarılınca öyle de olurdu. Direnmişiz ve kazanmışız gibi. Şimdi ise, direnmiştik ve ölüyordu. Ve dudaklarımı aralayıp da seslenebilsem, 'Hain' değil, 'Sevgilim' derdim.

Bariyerlerin gerisinde omuz omuza sıkışmıştık. Arkalarda kaldığım için önüme geçen bedenler telaşla konumumu değiştirmeye çalışmamı sağlıyordu. Beni kaybetmemek için bileğimden, montumdan tutan Ediz, Senem ve Ali, ben hareket ettikçe yanımda kalıyorlardı.

"Saldır, de. Saldıralım."

Kulaklarım Ediz'i duydu ama gözlerim, askerlerin örtüleri çekip çıkartmasını bekler halde infaz alanındaydı. Burada olmamız bile yanlıştı. Babam, aksini emretmişti. Hala Varna çeperleri içerisinde yaşayanlarımız vardı. DGK'ya karşı bize içeriden yardım ederler, direnişlerini gizli tutarlardı ama itiraf ve deşifre alabilmek gerçekleştirilen peşi sıra idam ve baskılar, içeridekileri de ipin ucuna koyuyordu. Neyse ki henüz hepimiz, direnişe ihanet edeceğimize idamı yeğlemiştik ama her şey daha da zorlaşacaktı. Duvarlar artık gökyüzüne varmıştı ve DGK git gide baskıyı arttırıyor, yükselttiği duvarları içerisinde direnen kimseyi bırakmak istemediği gibi giriş çıkış için kullandığımız boşlukları da hızla tespit edip geçişi neredeyse imkânsız hale getiriyordu. İçeride direnen kimse kalmadıkça ve halkı insandan çok robota benzemeye başladıkça da, aralarına karışmamız zorlaşıyordu. Artık girebilmeyi başarsak da, çıkamayabileceğimiz zamanlara gelmiştik ve idam edilenler kendi oğlu ve oğlu gibi gördüğü Aslan Varnalı bile olsa, infazı izlemek ya da engel olmak üzere gelmememizi emretmişti. Zamanı değildi. Yankı sadece direnecek güçteydi, savaşacak değil. Bir gün savaşacak güce gelecekti ama o güne kadar, direnişi riske atacak hiçbir şey yapamazdık. O yüzden idam edilecek kişi ben bile olsam, eğer Yankı savaşmaya hazır değilse, babam buna izin verirdi. Söylediğine göre, Yankı'nın tek kurşunluk hakkı vardı. O kurşunda başaramazsak, biz de DGK'nın karanlığa sürüklediklerinden olurduk ve bunu riske atamazdık.

İdamlar, dış çeper infaz alanlarında yapılır, kendisini kurtarmayacak kadar yaralanan hainler, Hiçler'e atılırdı. Hiçler onu yer mi, kendilerinden biri mi yapar, gerisi kadere kalmıştı. Dış duvarlar haricinde, mıntıkalara varana kadar başkaca koruma duvarları ve güvenlik geçişleri mevcuttu. O kısımlara ulaşmamız çok daha zor olsa da, sanki buraya gelebilmemize pek de engel olmak istemez gibilerdi. Sanki onlar da görmemizi istiyordu, ölüşümüzü. Direnen herkesin sonunu ve bizleri de yutmak için sabırsızca bekleyen karanlıklarını. Görmesine görüyorduk ama, inanmıyorduk. Karanlık ışığı yutmazdı. Işık, karanlıkta yankılanırdı. Korkması gereken, karanlıktı.

Ediz, Yankı olarak DGK'ya bir savaş başlatmasak da, burada olanlar olarak ölmek pahasına direnmemizden bahsediyordu. Halkın içinden bize dâhil olacak cesurlar çıkar mıydı, şüpheliydi ama her birimizin duvarlara sabitli silahlar ile öldürüleceğimiz, şüphesizdi. Yine de direnmek yaşamak değildi. Direnmek, gerekirse ölmekti ve ben doğru bildiğim yolda ellerini sımsıkı tuttuğum bu iki adamın ölüşünü izleyeceğime, onlarla ölürdüm. Şanslıysak, direnenlerin kulağına bir hikâye olarak varırdık. Kalplerine cesaret, ellerine güç...

Noyan Varnalı infaz alanına vardığında 'Hain' haykırışları kesilirken 'Kurtuluşumuz!' diye bağırmaya başladılar. 'Önder!', 'Çok yaşa DGK, çok yaşa Noyan Varnalı!'

Maalesef, gerçekten çok yaşıyordu. Halk sadece açlıktan ya da direnirken ölmüyordu. Halk, deneylerle de ölüyordu. Yeni aşı ve çip deneylerinde, yönetenlerin sağlıklı ve uzun ömürlü olması için üretilmeye çalışılan serum, kök hücre ve gençlik aşılarının deneylerinde... Belirli deneyler de başarılı sonuç vermişti ki, elli beş yaşında olan Noyan Varnalı, ancak kırk yaşında gözüküyordu. Böyleleri içten çürüyordu. Ruhu ölmüştü.

Noyan Varnalı, halkın karşısında yeterince egosunu besleyene kadar durup memnuniyetle baktıktan sonra gözlerini Orgeneral Rauf Beham'a çevirdi. Orgeneral de hızla askerlerine emretti ve silahların namlusuyla dürtülen halk, susup dinlemeye başladı.

"Göğsümde bir sevinç, omzumda büyük bir rahatlama. Yine, bu yüce devletimize zeval getirmek isteyenleri titizlikle tespit edip elbette ki bedelini ödetmek üzere halkımızın karşısına getirdik."

Halk, askerlere baktı. Askerler Korgeneral'e. Korgeneral ise, Noyan Varnalı'ya. Noyan Varnalı hafifçe başını onaylar şekilde sallayınca halktan alkışlar kopmaya başladı.

"Yüce devlet!"

Askerler, dürttüğünde halk tekrar suskunlaşırken Noyan Varnalı konuşmaya devam etti. "Son yıllarda, bizi mutlak karanlığa sürüklemek isteyen, bu yüce devletin sonunu getirmeyi amaçlayan ve dış düşmanlar tarafından destek verilen bir terör grubu türedi. Halka sunacağımız erzakları yağmalıyor, askerlerimize saldırıyorlar. Halkı kin ve düşmanlığa sürükleyip düzeni bozmak istiyorlar. Peki, biz DGK olarak, her zaman halkı koruyanlar olarak, buna müsaade eder miyiz?"

Gözler onay aldı ve halktan ses yükseldi.

"Asla!"

"Kurtuluş DGK!"

"Kurtuluş Noyan Varnalı!"

Susma sıraları geldiklerinde Noyan Varnalı gülümsüyordu. Eliyle mahkûmları göstererek hafifçe ardına döndü. Askerler bir ellerini silahtan çekip mahkûmların örtülerine götürdüler ve açmadan önce emir beklediler. Yutkunurken yumruklarımı sıktım. Kalbim her çarptığında, göğsümdeki yanma hissi artıyordu.

"Bugün, bu hain çetenin elebaşı isimlerinden olduğunu bildiğimiz, eski dostum Timuçin Alaz'ın öz oğlu burada. Timuçin, Varna'nın istikbali için bizim gibi varını yoğunu ortaya koyan fedailerden olabilirdi, hainliği tercih etti. Yolundan giden oğlu ise, elbette ki DGK'nın gücünden kaçamadı."

Noyan Varnalı, başıyla işaret verdiğinde asker, abimin örtüsünü, beraberinde birkaç tel saçını da kopararak sertçe çekti. Abimin saçları, kanlı ve terlemiş yüzüne yapışmıştı. Elleri yükselip de omuzlarına kadar gelen saçlarını gözlerinin önünden çekemiyordu ama öfkeli bakışları, önündeki tüm engelleri delip geçiyor gibiydi. Gözleri, halkın arasında gezindi. Kimi aradığını biliyordum. Aradığıyla göz göze geldiğinde omuzları bir anlığına çöker gibi oldu. İdam edilmek üzere olduğu için güçsüz hissetmemişti, kardeşinin de bunu izleyeceğini gördüğü içindi. Tek sorun, sadece izleyeceğini düşünmesi de değildi. Kardeşinin izlemekle yetinmeyebileceğini tahmin ediyor olmalıydı. Gözlerini üstümden çektikten sonra başını yavaşça iki yana salladı. Bunu yaparken çenesiyle omzunu kaşırmış gibi yapmış, varlığımı açığa çıkarmamaya çalışmıştı. Biliyor olmalıydı, vazgeçmezdim.

"Bilirsiniz, DGK merhametlidir. Herkese, doğru yola dönmeleri için şans verir. Eğer, uzattığımız eli tutarsa, bu genç adamı da Varna vatandaşı olma şansına eriştirmeyi vadettik. Tek yapması gereken, suçlarını itiraf ve suçluları deşifre etmek. Ona düşünmesi için son kez fırsat veriyoruz. Son sözünü, birazdan alacağız."

Noyan Varnalı'nın başı, abimin sağında kalan Aslan'a döndü. Bir adım geriye doğru adımlayarak Aslan'la halkın arasından çekildi ve oğlunu gösterdi. "Bugün, on iki yıldır hainlerin, hükümet düşmanı teröristlerin elinde olan, kansız ve alçakça kaçırılıp esir tuttukları oğlum da burada."

Halktan şaşkın nidalar yükseldi. Hala şaşırabildikleri son zamanlardı. "Oğlumun beynini yıkadılar. Onu yıllarca zehirlediler, beynine yalanlar işlediler, bize ve halkına düşman ettiler."

Halk arasında öfkeli uğultular varken Noyan, sesini yükseltti. "Bugün herkes bilsin, benim oğlum bir hain değildir! O, hainler tarafından zincire vurulmuş, kirletilmiş bir kurbandır! Ama ben hala inanıyorum. İçinde hala Varna'nın mavi ve beyaz renklerini taşıyor. Eğer zerre kadar kurtuluş ve doğru yola dönme imkânı varsa, bu ancak hainleri ve yuvalarını açığa çıkarmasıyla mümkündür. Bugün, DGK adına ona da son bir fırsat tanıyorum. Eğer Aslan Varnalı, ihanetin zincirlerini kırıp gerçeklerin safına katılırsa, yeniden aramızda yürüyecektir. Yoksa, ben Varna Kurucu Önder'i Noyan Varnalı, halkım için kendi oğlumu dahi idam edebilecek kadar sizlere ve devletime bağlıyım."

Alkışlar, ıslıklar yükselirken gözlerim Aslan'ın yüzünü kapatan örtüdeydi. Askerin eli, örtüyü Aslan'ın başının üstünden tutuyor, açmak üzere emir bekliyordu. Elim şimdiden kalbime doğru yol aldı. Ölürken ve yaşarken, her an kalbimdeydi. Yaşarken olduğu, son dakikalardı.

Noyan Varnalı onay vermiş olacak ki, asker örtüyü çekti. Örtü, saçlarını geriye çekerek başından çıkarken ihtiyaçla gözlerine baktım ama başı eğikti. Başından akan kanlar, göz kapaklarından seyrediyor, çenesine ve oradan da başı örtülüyken de gördüğüm üzere kanlı üstüne varıyordu. Sağ göz kapağı aldığı darbe yüzünden şişmişti, henüz bakmıyor olsa da başını kaldırdığında o baktıkça bahar getiren güzel yeşilin sergilenmesine mani olacak olmalıydı. Sol elmacık kemiği morarmış, gözleri çevresinde sarı, mor halkalar oluşmuştu. Dudak kenarında patlamış bir yara vardı, konuşmaya kalksa dudaklarının çatlaklarından kan sızacak gibiydi. Saçları darmadağın, bazı telleri kurumuş kana yapışmıştı. Zincirlerin sürtünmesiyle boynunda kızarıklıklar, bileklerinde mor izler vardı. Yaralandığı kadar yaralanmış hissederken boğazım düğümlenmişti. Yağmur yaşlarımı gizlese de, dudaklarım hıçkırıklarımı hapsetmekte güçlük çekiyordu. Son gücümle birbirine bastırdığım dudaklarım, titriyordu. Vücudu, hala güçlüymüş gibi dursa da boynu her nedense güç kaybetmiş, eğikti. Ancak çocuklara ve bana çöken dizleri, şimdi DGK'ya çökmüştü. Aldığı darbeler, onu tepkisizleştirmiş olmalıydı, yoksa gördüğüm adam, ölürken dahi ortalığı birbirine katacak olan bildiğim adam değildi ama hala sevdiğim adamdı. Hep de seveceğim adam. Şimdi her biri yaralıyken, hangi sevdiğim yanına üzüleceğimi bilmediğim adam. O güzel yeşilini örten şişliğe mi üzülmeliydim, uyurken kokusunu aldığım yumuşak saçlarının kana bulanmış olmasına mı, sevdiğim teninin morluk ve çiziklerle dolu olmasına mı yoksa öptüğüm dudaklarına konan yaraya mı? Her türlü zorluğu sadece sarılarak dindirebilen kollarının zincirlerle bağlı olmasına mı?

Halk, hem nefret hem de acıma kırıntılarıyla bakıyor olmalıydı. Çünkü yüzünde hem bir hainin lekesi, hem de kurbanın izleri vardı. Noyan Varnalı, oğlunun ne olduğuna karar vermeden tepki vermek istemiyorlardı. Noyan, elinden tutup da 'Artık bizden biri' derse, alkışlamaya başlayacaklar, hain olduğunu teyit ederse ise küfürlerle yuhalayacaklardı.

"Hazır olun. Birazdan..."

Cümlem yarıda kaldı. Aslan başını kaldırdı. Doğrudan bana baktı. Şimdi namlunun ucunda, kurşuna bakar gibiydim. Sanki kurşun henüz bedenimi delip geçmemişti ama vücudum çoktan acısıyla sarsılmıştı. Sağ gözü şişlik yüzünden yarım bakıyordu. Geleceğimi tahmin etmiş gibiydi ve bakışı bir emir taşıyordu. 'Git buradan.'

Kenetlenen gözlerimiz, sadece kendimiz değil artık birbirimizin hisleriyle de boğulmamızı sağlarken başımı yavaşça iki yana salladım. Varlığıma dair ilgi çekmemek için gözlerini benden aldı. Halkın üzerinde gezdirdi. İlgi çekmeyecek sürenin ardından tekrar bana baktı. Üç. Sadece üç saniye sonra, tekrar gözlerini almak zorunda kalacaktı. 'Git.'

Hıçkırıkları hapseden dudaklarımı titrek bir nefesle aralayıp 'Asla' der gibi oynattım. Asla. Ölürken bile seninleyim.

Başı tekrar eğildi. Yüzü hafifçe buruştu, kaşları olabildiğince çatıldı. Ölümünü izlememi istemiyor olmalıydı ya da, onunla birlikte ölmeye çalışmamdan korkuyor olsa gerekti. Yüzünde, boyun eğişinde, kasılan bedeninde bir acı taşıyordu ve yaraları vücudundan çok ruhunda gibiydi. İçim huzursuzlukla doluyken gözlerim Edizlere döndü. Hepsine birkaç saniye bakarken veda etmek için ancak bu kadar sürem vardı. "Sizden bunu yapmanızı isteyemem..."

Ediz, "Seninleyim." dedikten sonra havaya baktı. "Ölmek için güzel bir gün." dedikten sonra yamuk bir şekilde sırıtıp Selenlere döndü. "Sizce de öyle değil mi?"

Selen de sırıtırken gözleri DGK askerlerine dönmüştü. "Ve öldürmek için."

Ölene kadar, elimizden geldiği kadarından kurtulacaktık. Gözler Ali'ye döndü. Ali, Ediz'e bakıyordu. "O sopayı sen kırmıştın, değil mi?"

Ediz sesli bir şekilde gülmemeye çalışırken "Öleceksin ve hala derdin o aptal beyzbol sopası mı?" dediğinde Ali, "Bu dönemde hala sağlam ve kaliteli beyzbol sopasını bulmak ne kadar zor biliyor musun?" diye sitemle sordu. Çoğu Hiçler tarafından paramparça edilmiş, ya da bulunduğu konum gereği bombalarla patlatılmış, belki de tehlike arz etmesi sebebiyle giremediğimiz yerlerde olurdu.

Ediz, "Kaliteli mi? Hiç'in kafasına geçirdiğim gibi parçalara ayrıldı." dediği gibi Ali "Aha!" dedi. "Senin yaptığını biliyordum."

Ediz, "Tamam, söz senden önce ölmek için elimden geleni yaparım. Bu içini rahatlatır mı?" dediğinde Ali birkaç sıkkın nefesin ardından burukça gülümsedi. "Benden fazla yaşamaya çalış kardeşim. İşte bu, içimi rahatlatır."

Ediz de burukça gülümseyerek önüne dönerken "Söz veremem." dedi. Ali'nin gülümsemesi bir anlığına dağılırken "Peki, tenis raketim?" diye sorduğu gibi bir ağızdan "Hadi ama...", "Hay senin çürümüş dünyada hala süren spor aşkına...", "Aş bunları Ali." diyerek dört bir yandan DGK askerlerine doğru yol aldık. Birbirimize son bir kez bakışımız, nispeten iyi bir vedaydı. Çoğu zaman bu şansı dahi elde edemeden ölürdük. Ali de söylenerek ardındaki DGK askerlerine, dikkat çekmeden yakınlaşmaya başladı. Ben de sağımda olanlara yönelmiştim. Belki, silaha dahi erişemeden ölecektik ama ölmeden önce ne diye bağıracağımızı biliyorduk.

Bu sırada, Noyan Varnalı, direnenlerin nasıl da hain olduklarına, nasıl da halkın ve rejimin kötülüğünü istediklerine dair benzeri konuşmalarını yeniden ve yeniden yapmış, sonuca ermeye başlamıştı. Gözleri yeniden mahkûmlara döndü. "Kaldırın."

Askerler, abim ve Aslan'ın kollarına girerek kaldırdı. Abim ayağa kalkarken bir yandan da kollarını sertçe kurtardı. Aslan ise, uyumlu bir şekilde ayağa kalktı. Hala, başı eğikti. Dudağımı kemirip dururken ona bakan gözlerim, ölüyor olmasından bağımsız bir huzursuzluk da taşıyordu. Garip olan bir şeyler vardı...

"Evet Demir Aslan Varnalı ve Yiğit Alaz. Varna Hükümeti DGK'nın, size gerçeğe, doğru yola dönmeniz için verdiği son şansı kabul mü edeceksiniz yoksa alçak bir hain olarak mı öleceksiniz? Bize bağlılık yemini edecek misiniz?"

Bu sırada, sınır çeperinin bulundukları yükseklikteki kapısı geriye doğru açılıyordu. Kapı, birkaç metrelik çıkıntı oluştururken askerler silahlarının ucuyla dürterek mahkûmların vücutlarını arkalarına çevirdi. Aslan son bir kez bakar sandım, umdum, ihtiyaçla bekledim ama ardına döndü. Ne gözleri veda etti, ne de elleri. Kalbine yaslamamış, ölürken dahi beni sevdiğini söylememişti. Kaşlarım iyice çatılırken yutkunmakta güçlük çektim. Kalbim, her atışında sızlayarak kalbimi zonklatıyordu. Ellerim, onu ve abimi kaybetmek üzere olmanın getirdiği korkuyla titriyordu ama birazdan DGK'ya uzandığında, artık titremeyeceğini biliyordum. Son nefesimi savaşarak vermekten değil, onlar ölürken hayatta kalmaktan korkardım ama... Aslan niye bana ve bize veda etmiyordu?

Çeperin diğer tarafına uzanan çıkıntının ucuna kadar vardılar. Askerler ardında, iki yanlarına geçmiş Noyan Varnalı'nın yürüyebileceği bir yol oluştururken dronelar ise diğer tarafa geçmiş, mahkûmların yüzlerini çekiyordu. Gözlerim, vücutlarının ardı ile, ekranlara yansıtılan yüzleri arasında telaşla dolaşırken abim derin bir nefes aldı. "Çok yaşa..." dediğinde ekranlara yansıyan Noyan'ın yüzünde zafer taşıyan bir gülümseme oluştu. Kaşlarım korkuyla kalkarken abim "... direniş!" diye bağırdı. "Karanlığa ışık!"

Noyan'ın yüzündeki gülümseme silindi. Yerini alaylı bir gülüş bıraktı. Halktan öfkeli haykırışlar yükseldi.

"Haine ölüm!"

Burukça gülümsedim. Bu, abimin sesini son duyuşumdu. Kalbim, ölecek üzere olmasıyla kırılırken onunla gurur duymaya devam ediyordu. Sözün gerisini, Aslan'a bırakmıştı. DGK askerlerine biraz daha yakınlaştım. Onlar dâhil her göz, idamı izliyordu. Noyan Varnalı, diğer mahkûma sordu. "Peki sen tutsak oğlum? Bu yanlışı sürdürenlerden teröristlerden mi yoksa, bu devletin şanlı askerlerinden mi olacaksın? İçinde hala Varna sadakati taşıyor musun yoksa geriye sadece ihanet mi kaldı? Eğer bize sadakatle bağlanacaksan, hainlerin işini bitir."

Aslan'ın solundaki asker, bir silah uzattı. Her ihtimale karşın, korumak için birkaç asker, Aslan ile babasının arasında etten bir barikat oluşturdu. Ekranlardan izlediğim Aslan, silaha baktı. Alacağını biliyordum. Ölmeden önce son bir mermi hakkı sunuluyordu, mutlaka kullanırdı. Ulaşabildiği bir DGK askerini de beraberinde götürmek isterdi. Öyle de oldu. O güzel elleri silahı aldı. Sımsıkı tutuyor olmalıydı, uzun ve kanlı ellerinde damarları belirginleşmişti.

Babasının yüzünde, ne hissedeceğini bilemediğini gösteren bir ifade oluştu. Kaşları kalkmış, gözleri dikkatle izler haldeydi ama dudakları bu sefer karar vermekte acele etmiyordu. Aslan, omzunun ardından babasına döndü. Eli hala önünde dönük olsa da askerler silahlarını Aslan'a doğru kaldırdılar. Bir anda ateş etmelerinden deli gibi korkarken dudaklarımdan sesli ve telaşlı bir nefes aldım. Bu dünyada birkaç saniye daha bile yaşayabilecekse, yaşasın isterdim. Hiçbir zaman ona veda etmeye hazır olamayacaktım. Hemen ardından ölecek olsam bile, ölene kadar geçirdiğim birkaç saniyede her zerremle onu özleyecektim.

Aslan ise gözlerini bana çevirdi. O sıra DGK askerine yönelen vücudum duraksadı. İşte, şimdi veda eder gibi bakıyordu. Kızarık gözlerim ekranlara döndü. Zincirli elleri, silahı tutuyordu. Belki de tutmasa, kalbine götürür, veda ederdi. Öyle değil mi? Öyle söylemiştik... Ölürken bile hem Yankı'ya, hem de bana bağlılığını haykıracaktı. O henüz yapmasa, ya da yapamasa bile sol elimi kalbime yasladım. Gözleri elime doğru indikten sonra dudağında hafif bir kıpırtı oluştu. Sağ kenarına doğru kıvrılıp hemen düzelmişti. Buruktu buruk olmasına ama... Bir sorun var gibiydi.

Silahı tutan eli hareketlendiğinde, meydanın uğultusu, bir anda kulakları sağır eden bir sessizliğe dönüştü. Halk nefesini tutmuştu, herkes gözlerini idam çizgisinde bekleyen mahkûmlara çevirmişti. Gözlerim yanımdaki DGK askerleriyle Gölge arasında gezindi. "Çok yaşa..." diye bağırdığında, tok sesini son kez duyuşum bir anlığına duraksatsa da hareketlendim. Aramızda kalan mesafeyi, artık dikkat çekmemek gibi bir lüksüm kalmadığı için hızla aşmaya başladım. Yolumdaki insanları sola ve sağa yararken gözlerim Aslan'a dönüp duruyor, ona hala bakabildiğim son saniyeleri kaybetmemeye çalışıyordu. "...DGK!"

Vücudum duraksarken silahın patlamasıyla meydan çınladı. İçlerinde biriktirdikleri öfke, yorgunluk ve suskunluk, halk için böyle anlarda müthiş bir haz patlaması oluştururdu. Şevkle zıplayan halkın arasında vücudum bir sağa, bir sola doğru sendelemeye başlarken askerlere uzanmak üzere olan ellerim düştü. Görüyordum. Etrafımdaki dudaklar oynuyor, tükürükler saçarak bir şeyler söylüyorlardı. Yüzler bağırmaktan kızarmış, alkışlar yükseliyordu ama her biri ancak uğultu olarak kulaklarıma varıyordu. O an ruhum, birlikte tırmandığımız dönme dolabın en tepesinden düştü, üstüne de demirleri yıkıldı. Her bir demirin altında kaldı. En kötüsü de hala ölüme kapanmayan gözleri 'İmre ve Aslan' yazısına takıldı. İmre ve Aslan. Artık birbirinin savunduklarına direnen ve bir gün biri diğerini yenecek olan iki düşman.

Alkışlayanlar arasında, Noyan Varnalı da vardı. Oğlunu alkışlıyordu. Oğlu ise, sağ tarafına doğru kaldırdığı silahtan çıkan kurşunun vücudunu delip geçtiği diğer mahkûma bakıyordu. Diğer mahkûm, abimdi. Zincirli elleri yaralanan göğsüne doğru titrekçe yol almışken, dizleri güçsüzlükle kırılmaya başladı. Dudakları aralandı. Belki de 'Neden?' diye soracaktı ama nefesi yetmedi. Vücudu, çıkıntının ucundan Hiçler'e doğru devrilirken sadece baktı. Zaten bakışları, binlerce kez 'Neden?' diye sormuştu. Karanlığa ışık, maviye kırmızı, diye bağıracaklardı. Işık, karanlık tarafa geçerken kırmızı, mavileri değil, abimin bedenini süsledi. Hala gururla, ama bu sefer kanla.

Abimin Hiçler'in olduğu alana devrilişinin ardından ekranlarda Hiçler'in abime koşuşu ve üzerine atılmaları gösterildi. Çürümüş halk, şevkle bu görüntüleri izlerken dehşetle irileşmiş gözlerim sadece birkaç saniye boyunca bu görüntülerde gezindi ama gördüklerim seneler boyu gözlerimin önünden eksilmedi. Güçlükle gözlerimi abimin paramparça oluşundan aldım. Yaş, biriktiği gözlerimde acıyla titrerken sebebine baktım. Bahar değil, direniş değil, artık sadece ölüm getiren yeşilleri bana bakıyordu. Nefes, dudaklarım aralık olsa dahi ciğerimde donakalmışken kaşlarım şaşkınlıkla çatılarak kalktı. Ancak birkaç saniye sonra taşıdıkça boğulduğum nefesim titrek bir iniltiyle vücudumdan ayrılırken, özgürlüğümüzü kurşunlayanlara 'Çok yaşa' diyen adama "Neden?" diye sordum. Aramızda birçok gürültü vardı, kendi dudaklarımdan çıkanı, uğuldayan kulaklarım bile duymamıştı. Belki de sesim dahi çıkmamıştı ama titreyen dudaklarım oynamıştı.

Askerler hala bana bakan Aslan'ın iplerini çözerken iki yanımdan tutuldum. Boğuk sesler arasında Ediz'in "Gitmeliyiz." diyen sesini duydum. İki yanımdan beni geri çekmeye çalışıyorlardı. "Burada uğruna ölebileceğimiz bir Yankı kalmadı."

Biri çoktan öldü.

Diğeri ise, onu öldürdü.

Bir hıçkırık dudaklarımdan kaçarken görüşümü örten yaşlar, yanaklarımdan akmaya başladı. Gözlerimi her kırpışımda, ihanetini görmek için ısrarla Aslan'a bakıyordum. Ve gözlerini benden aldı. Keşke izlerini de alsaydı.

"Biliyordum. Hala bizden biri olduğunu biliyordum." diyerek kollarını açmış bir şekilde ona yaklaşan babasına baktı. Hala, elindeki silahı kaldırıp babasını vurmasını her zerremle bekledim ama yapmadı. Silahı, beni bıraktığı gibi bıraktı. Beni, bizi, direnişi... Yaşamak için direniyorum ama senin için yaşıyorum, demişti. Ne direndi, ne de benim için yaşadı. Benim gibileri, öldürenlerden oldu.

Biz sevdiklerimizi kaybederek tanışmıştık. Sonra da, birbirimizi kaybetmiştik.

DGK'ya yöneltilebilecek bir mermiyi, kendisi için harcamayan Defne Varnalı'dan doğmaydı ama DGK'nın kurucusu Noyan Varnalı'nın oğlu olmayı tercih etmişti. Öfkeli olan halkın bir ağızdan ona 'hain' diye bağırdığı o gün, onun aslında hain olmadığı son gündü. O günden beridir, Yankı'nın haini, Rejim'in kanlı eliydi.

Demir Aslan Varnalı, o gün yaşamaya devam etmişti.

Ama sevdiğim adam, tam da o gün ölmüştü.

44

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!