BÖLÜM 2 • Aşiyan.
MAVİ UZAKLAR.
BÖLÜM 2.
AŞİYAN
**
**
Güç ne kadar büyük olursa olsun, her canavar er ya da geç kendi silahının kurbanı olur.
🌓✨
**
Bir...
İki...
Üç.
Pencereye yöneldiğimde, Dara, "Duman'ı dinlemeyecek miyiz?" diye sordu.
Önüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Kana bulanan deri eldivenli elimle demirden destek alarak yeniden mermere çıktım. "Karşı karşıya olduğumuz kişi Duman olmayabilir."
Kulağımda atan kalp atış ve nefes seslerine, uzaklardan gelmeyen, tarayıcı ışıklarından yeni nesil olduğunu anladığım bir helikopter sesi eşlik etmeye başladı. Yaklaştıkça beraberinde bir rüzgârı da taşırken henüz kırılmamış olan camlar da titremeye başladı. Gözlerim, kırık çatı camlarına doğru döndü. Görebildiğim kadarıyla çatıda dolaşan ışık olduğum yöne doğru döndüğünde gözlerim kısılırken bir elimi kaldırdım ve parmaklarımın arasından baktım. Henüz hizamıza gelmemiş olduğundan süren her kimse, bizi göremiyordu ama bu hızda geliyorsa varıp görmesi uzun sürmeyecekti. "Duman bizden de olmayabilir."
Böyle bir yeni dünyada hüküm sürmek için bir salgın başlatıp çare olarak öne sürdüğü aşılarla hükümetin düşmesini ve yeni bir düzen kurmayı planlamış, planında da başarılı olmuş DGK, yıllardır güven ve güç kazanmak için Yankılar arasında bir efsane haline gelen Duman yanılgısını kullanmış olabilirdi. Hiçbir şeye ve hiç kimseye güven olmazdı. "O yüzden, sadece kendimize güveneceğiz."
Helikopterin gürültüsü yaklaşırken bulunduğumuz alana yansıyan ışığın açısı ise dikleşiyordu. Silahımı belime yerleştirdikten sonra kancasını kemerimden çıkarttığım bir makarayı aramızda en fazla iki metre boşluğun olduğu karşı duvara fırlattım. Bir kat üstümüz konumunda olan pencerenin yanındaki çıkık demire dolanınca düğmeye bastım. İp hızla gerilip de demirin etrafında bir düğüm oluşturduğu gibi ipe asılarak zıpladım. Vücudum karşı pencereye doğru salınırken bir araya getirdiğim ayaklarımı vücudumun önünde kaldırdım. Sertçe çarptığım cam kırılarak tuzla buz olurken başımı sola doğru çevirip gözlerimi sımsıkı kapattım. Ayaklarım yere değdiği gibi bir elimle ipin ucunu bırakmama gayreti içerisindeyken diğer elimle silahımı çıkartıp doğrulttum. Bulunduğum odada kimsenin olmadığına emin olmak isteyen gözlerimi odada gezdirdim. Gergin ipi kaçırmamaya çalışırken düşmekten son anda kurtulup bir elimi yere yaslayarak doğrulduktan sonra pencereye yaklaştım. İpi çekerek makaranın tekrar sarılmasını sağladıktan sonra "Hazır mısın?" diye sorsam da, cevabı beklemeden ipi yolladım. Zaten Dara da, hazır olmama gibi bir şansı olmadığını biliyordu.
Dara silahını taşımayı tekrar, omzundan beline doğru çapraz bir şekilde sarkan askısına bırakıp ipi yakaladı ve "Her zaman hazırım." diyerek ipe asıldı. Birkaç adım gerilerken kıyafetimdeki ve ellerimdeki cam parçalarını silkeledim. Yerden destek alarak doğrulduğum sırada sağ elimdeki eldiven zarar görmüştü. Parçaları bileğime doğru sarkarken hala parmak kısımları sağlam olduğu için çıkarmadım. Dara iniş yaptığı gibi silahımı yeniden yükselterek kapıya doğru ilerlemeye başladım Ardında birileri olabilirdi, asla sessiz değildik, durup yeterince dinleyecek ve önlem alacak vaktimiz yoktu. Muhtemelen dinleyen değil, dinlenen taraftık. Bu sebeple tahta kapının kilit kısmına çevirdiğim silahımla ateş ettikten sonra açılan kapıyı ittirip Dara'nın havaya attığı sis bombasını yakalayarak kapının ardına yolladım.
Sis bombasına peşi sıra mermiler gelmesini bekledim ama ya kapının ardında kimse yoktu ya da çıktığımızdan emin olmadan ateş ederek yerini belli etmek istemiyordu. Birkaç saniyelik sessizlikte Dara, "Sen de duyuyor musun?" diye sordu. İyice yakınlaşmış olmalılardı.
"Maalesef ki." diye sızlandım. Yüksek ses çıkartmaya başladığımız an Hiçlerin ilgisini çekmiştik.
Elindeki pasif kızılötesi tarama yaparak on beş metreye kadar canlı organizmaların yaydığı ısıyı algılayan cihaz ile ölçüm yapan Dara "Hiçlerle, muhtemelen merdivenlerde karşılaşacağız." dedi. DGK askerleri, cihazlarımızı yanıltmadığı sürece varlıklarını aynı cihaz ile tespit edebiliyorduk ama bizzat gelmek yerine uzaktan kontrol ettikleri metal askerleri yollarlarsa, tespit etme yöntemlerimiz kısıtlıydı.
"Şanslıysak mermilere ölürüz." dedikten sonra daha fazla zamanımız olmadığı için kapıdan çıktım. Öyle söylesem de saldırgan Hiçlere kurban gitmek daha uzun soluklu ve acı verici bir ölüm biçimi olsa da tercih imkânım olsa Hiçlere ölmeyi yeğleyeceğimi biliyordum. Rejimin mermisiyle öleceğime, Hiçlerin yemi olurdum.
Sislerin arasında, saklanması muhtemel açılara ateş ettim. Herhangi bir metalik ses duymadığımda merdivenlere yol aldım. Duman ile binanın biraz önce bulunduğumuz kısmında tedarik alış verişini yapıyor olsak bile, genel olarak binaya hâkimdim. Kırmızı bölgenin Varna etraflarında olan çoğu alanına hâkimdim. Gördüğüm, bildiğim detayları unutmamam yürüyen bir harita olmamı sağlıyordu. Yankı'da benim gibi yürüyen haritalara sahiptik. Haritaları, düşmanın eline geçebilecek belgelere dökmektense sırlarımızı asla ihanet etmeyecek insanlara saklamak, daha güvenilir geliyordu. Bulunduğumuz yerin daha ilerileri Yabanların bildikleri yerler olsa da buralar, bizim uzmanlık alanımızdaydı.
Merdivenlere vardığımızda kapıya attığım tekmeyle birlikte gerileyerek düştüğü gibi geri kalkmaya çalışan Hiçlerin kalbine ya da beynine hedef alarak ateş etmeye başladım. Dara da hemen sağımda kalan Hiçleri tarıyordu. Artık yeterince ses yaptığımız için ben de tabancayı bırakıp taramalı bir silaha geçebilirdim. Taramalı silahlar yakın mesafede ve sessiz olma lüksümüz kalmadığı zamanlarda düşman çokluğu da düşünüldüğünde daha etkiliydi ama hedef uzaklaştıkça mermi sapması artıyordu. Hem nişan almak zorlaşıyordu, hem de mermi dağılımı yüzünden isabet ihtimali düşüyordu. Gerekmedikçe savaşmadığımız ve düşmanın uzağından ilerlediğimiz için genel olarak tek atımlık ya da yarı otomatik silah kullanmak daha mantıklıydı.
Adımlarımı sol çapraz gerime doğru atarak üstümüze atılan Hiçler'den Dara'yla birlikte uzaklaşırken tabancamı belimin önüne yerleştirdim.
"Sıra sende Leyl."
Elimi belimin ardına götürüp kabzayı kavrayarak çıkardığım kendi minik ama etkisi büyük otomatik silahımı çıkarttım. Kısa menzilli olsa da benzeri anlarda çok iş görüyordu. Silahımı kaldırdığım gibi tetiğe bastım. Silahımdan çıkan mermiler, yakınımıza kadar Hiçleri adeta biçerken bazıları kolları bize uzanmış bir şekilde ayakucumuza yığılıyordu. Bazılarıysa merdivenlere çarpıp yuvarlanıyordu. Yuvarlananlar, arkalarından gelenleri de sürükleyerek düşürüyordu. Henüz ölmemiş olanlar, bedenlerin üzerinden tırmanarak yeniden yükseliyorlardı. Ezerek, sürünerek, inatla yaklaşmaya devam ediyorlardı.
Dara bir yandan gülerek, taramaya devam etti. "Ölüme koşmalarına bayılıyorum."
Gözümü düşenlerden ayırmadan "Biz de farklı bir şey yapmıyoruz." dedim. Hepimiz bir amaç uğruna koşuyorduk. Onlar öldürmek için koşuyordu, biz yaşamak için. Bir gün başarana kadar, hepimiz ölüyorduk. Ya ruhumuzla, ya da gerçekten.
Merdivenleri temizlediğimizde, peşinden gelen Hiçlere aşmaları gereken etten bir dağ bırakmıştık. Silahımı indirdim ve korkuluğa yaslanıp göründüğü kadarıyla alt katlara baktım. Alt katlarımızda birbirlerine çarparak ilerlemeye çalışırken bazılarının merdiven boşluğuna düştüğünü görebiliyordum. Bazıları ceset yığınına varmış, aşmaya çalışıyordu. Bombayı kurduktan sonra boşluktan aşağı doğru fırlattım. O sıra Dara sol tarafımızda kalan yangın merdiveni kapısını geçmemiz için açmıştı ve rüzgârla birlikte alanın keskin kokusu da içeri dolmuştu. Çürümüş et, pas, yakılmış plastik... Ve ölüm.
Çıktığım gibi kapıyı ardımızdan kapattım. Bir anlığına yaslandığımız çelik kapının ardındaki sarsıntı dolayısıyla titreyen yangın merdivenin üstünde sendeledik. Burnuma doğru maskemi yükselirken gözlerim helikopterin yansıyan ışığını takip etti. Ardımızdaydı. Bulunduğumuz binanın hemen ardındaki sokakta geziyordu. Patlamayı duyduğunda ışık olduğumuz yöne doğru dönmüştü. Aynı anda dizlerimizi kırarak alçaldık ve merdiven korkuluklarından destek alarak olabildiğince hızlı bir şekilde inmeye başladık.
Dara bile "Çok gürültü çıkardık." dediğinde, binanın olduğumuz yönüne dönmek üzere olan helikopterden kaçınabilmek için yangın merdiveninin korkuluğuna çıktıktan sonra, hizasında bulunduğum pencerenin demirliklerine tutunarak binanın yan tarafındaki balkona atladım. Dara da peşimden gelirken yeniden helikopterin görüş alanından çıkmış olduk. Balkonun yanından bina boyunca inen borunun sağlamlığını ölçmek için elimi götürdüğüm gibi parçası elimde kaldı. Hafifçe güldüm. Muhteşem.
"O zaman daha fazla gürültüye ihtiyacımız var."
İşlerimizi sessiz halletmeye çalışırdık ama olur da gürültü çıkartmak zorunda kalırsak, hem Hiçlerin hem DGK'nın ilgisini çekersek, daha fazla gürültü çıkartır ve onları yönlendirirdik. Başka bir gürültü ile, gürültümüzün sesini kısardık. Hükümetler de halkı böyle bastırırdı. İlgilerini başka yöne çeker, kendi foyalarını gizlerdi. DGK da bu kuralı gayet iyi bilen ve titizlikle uygulamış olan bir Hükümet olsa da, bize kanardı. Çünkü güç ne kadar büyük olursa olsun, her canavar er ya da geç kendi silahının kurbanı olur.
"Kuzey doğu market üçün önüne at."
Dara, cebinden çıkardığı küre şeklindeki cihazı kurarken ben de taramalı silahım Leyl'i yerine yerleştirip tabancamı elime aldım. Kabzasından şarjörü çıkartırken gözüm balkonunda bulunduğumuz odayı kontrol ediyordu. Elimdeki boş şarjörü yeniden bel çantama koydum. Normal şartlar altında mermimizi dahi Hiçlerin bedeninde bırakmaz, alırdık ama şu an buna vaktimiz yoktu. Çantamdan yedek şarjörü çıkardıktan sonra tutma kısmına yerleştirdim. Kulağıma hoş gelen bir 'klik' sesiyle şarjör yerine oturdu. Tabancayı tekrar kavradım ve sürgüyü çektim. Biraz önce patlamayanları ya da yeni gelenlerinin, bulunduğumuz kattaki kapalı kapıyı kırıp da balkona doğru koştuklarını gördüğümde gözlerim bilgisayarlara döndü. Silahımı kaldırıp onlara en yakın olanına ateş ettiğim gibi DGK'nın bizler için kurduğu bomba patladı.
Küreyi binanın sol tarafına atmak için balkondan sarkan Dara, sarsıntı yüzünden sendelediğinde balkondan düşmeden önce kolundan tuttum. Odanın içinden balkona kadar varan toz bulutuna karşı kolumu kaldırarak yüzüme siper ederken bulunduğumuz balkona da çok güven olmaması gerektiğini biliyordum. Oldukça güçsüzleşmiş bir bina içerisindeydik ve yetmezmiş gibi helikopter yine olduğumuz yöne dönüyordu.
Dara'nın attığı küre, vardığı market üçe varmış olmalı ki sokak rengârenk ışıklar ile aydınlanırken sessizlik sadece birkaç saniye sürdü. Hemen ardından havai fişekler dört bir yana doğru patlamaya başladığında bir kısmı gökyüzüne vararak renklerini sergiliyor, bir kısmı ise etrafındaki binalara çarpıyordu. Helikopterden yansıyan ışık da, küreyi fırlattığımız sokağa döndüğünde "Şimdi." diyerek tekrar yangın merdivenine atladım. Demir merdivenlerden eğilmeye çalışmadan olabildiğince hızlı bir şekilde inmeye başladığımda Dara da hemen ardımdaydı. Ben önü kontrol ederek inerken o da arkamızı güvende tutuyordu.
Yakınlardaki Hiçler, gürültünün koptuğu market ve etrafına yönelmiş olsa da hala önümüzde binlercesi vardı. Birkaç tanesi hala yangın merdivenlerinden üstümüze doğru geliyordu. Muhtemelen kulakları kopmuş ya da işitmekten yoksun haldelerdi, gördükleriyle hareket ediyorlardı. Onları bu dünyada acı dolu bir yaşamdan birkaç mermi ile kurtardıktan sonra bir elimle de korkuluktan destek alarak yığılmış bedenlerinin üstünden zemine doğru atladım.
Eskiden bir haber ajansı olan, henüz indiğimiz binanın bahçesinden çıkmak için koşarak yarım duvarlara vardık. Bir elimi duvarın üstüne doğru uzatıp vücudumu çekeceğim sırada önümüzdeki sokakta, ileride bir noktaya helikopterin ışığı yansıdığında hızla Dara'nın da başından tutarak eğilmemizi sağladım. Duvarın dibinde yere oturduktan birkaç saniye sonra bel çantamdan çıkardığım katlanır aynayı kaldırarak duvarın ardını görmeye çalıştım. Bu kontrolü çoğunlukla Dronelarla yapardık fakat teknolojisi bizden oldukça üstün olan bir DGK helikopterinin ilgisini Dronela çekmek istemezdik.
Alana kırmızı ışıklarla bir işaretin yansıtıldığını gördüğümde aynayı indirip çantama koyarken yeniden duvara doğru döndüm ve dizlerimde hafifçe yükselerek işarete baktım. Böylelikle aynada gördüğüm görüntüden emin oldum. Yine. Ters üçgen ve hemen yanında nokta.
Gözlerim bina üstünde uçan helikoptere doğru döndü. İçinde Duman olabilir miydi? Ya da Duman'la bağlantılı biri? Yoksa, durmamızı isteyen ve ifşa olduğumuz bir DGK askeri miydi? Varlığımızı ve hatta nereye gitmeye çalıştığımızı biliyordu. Yolumuza yansıtmıştı.
Dara nefes nefese "Ne yapacağız?" diye fısıldadı.
"Burada kal." dedikten sonra yarım duvarın ardından yarattığımız gürültü dolayısıyla yakınlardaki Hiçlerin çoğunluğunun toplandığı sokağa doğru ilerlemeye başladım. Dara ardımdan endişeyle ama sessiz olmaya çalışarak "İmre! Ne yapıyorsun?" diye seslendi. Yine de istediğim gibi hareketsiz kaldı.
Kulağıma gelen hiçlerin öfkeli hırıltı ve homurtuları yaklaştıkça artarken bazıları sol tarafımda kalan henüz çıktığımız binanın kapısından birbirlerini ezerek markete yöneliyorlardı. Aramızda kalan henüz bombalanmamış ya da devrilmemiş ağaçlara gizlenerek yaklaşırken gözlerim arada helikoptere dönüyordu.
Market ile aramda kalan yarım duvara vardıktan sonra "Ölme İmre." diye mırıldandım. Güne gözlerimi araladığımda kurduğum ilk cümlelerden biri de bu oluyordu, Ölme. Ve tabii, Hatırla! Bu ikisi, Yankı olmanın vazgeçilmez kurallarındandı.
Bir elimi yarım duvarın üstüne çıkartıp doğrulduktan sonra destek alarak duvarın ardına atladım. Elimi duvardan çekip markete doğru koşmaya başladığımda gözlerim helikopterdeydi. Silahımı sımsıkı tutarken Dara'nın sessiz 'Yapma!' diyen çığlıklarını duyar ve sırtımı delip geçmek isteyen bakışlarını hisseder gibiydim.
Silahımı havaya kaldırıp üç el ateş ettim. Tam da umduğum gibi helikopterin ışığı olduğum yöne döndükten bir saniye kadar sonra varlığımı fark etmeye başlamış Hiçlere döndü. Birkaçı markete doğru bilinçsiz bir şekilde koşmayı bırakıp bana döndü. Soluk tenlerinde, camsı ve donuk gözler bana bakıyordu. Bazılarının vücutları zamanla çürümüşken, bazıları donuk bir şekilde 'korunmuş' gibi görünüyordu. Aşıya verilen tepki farklı olduğu için Hiçlerin biçimleri de değişkenlik gösteriyordu ama hepsi, parçalanmış kıyafetleri ve kana bulanmış vücutlarında, yine de birbirine benziyordu.
Yüzlerinde oluşan öfkeli bir ifadenin ardından yavaşça aralanan dudaklarından kulağı rahatsız edici hırıltılar yükseldi ve vücutları da olduğum yöne döndü. Ben duraksarken onlar hareketlendi. Birkaç adım geri çekilmiştim ki, helikopter önümdeki Hiçleri taramaya başladı. Yüzümdeki sırıtış maskenin ardına saklanmıştı ama kısılan gözlerim gizlenmiyordu.
Canlarının yandığına dair herhangi bir algıları olmadığı için ölene dek vurulana kadar üstüme koşmaya devam eden Hiçler ile burun buruna gelmeyi hiç de tercih etmeyeceğim için ben de yarım duvara doğru koşmaya başladım. Bir elimle üstünden destek alarak ardına atladıktan sonra geri döndüğüm için rahatlayan Dara'ya "Seç!" dedim. O sıra yanına varmıştım. O da yerden doğrulurken "Neyi?" diye sordu.
"Hangisinde daha iyisin? Helikopter mi, silah mı?"
Helikopter sürebildiğini bilmekle birlikte, her zaman edinmediğimiz bir deneyim olduğu için ne kadar iyi olduğunu bilmiyordum. Dara, gözlerini kırpıştırıp birkaç saniye kekeledikten sonra "Silah." dedi. Bir an sorgulayacakmış gibi olmuştu ama hemen ardından, bir işe yaramayacağını fark etmişti. Genellikle açıklama yapmadan harekete geçme taraftarı olmamın yanı sıra, şu an açıklama yapmaya zamanım da yoktu.
Çıkan gürültüler yüzünden yakınlardaki Hiçlerin de olduğumuz yöne doğru koştuklarını duyabiliyordum. Git gide sesleri yükseliyordu ve eğer helikopteri süren kişi ölmememizi istiyorsa, birazdan bizi almak zorunda kalacaktı. DGK, Duman ya da Duman'la bağlantılı biri fark etmez, her kim ise belli ki ölmemizi istemiyordu. Bizden kurtulmak değil, hapsetmek istemişlerdi. Kendimizi tehlikeye attığımızda durdurmaya çalışmışlardı ve onu ya da onları deneyerek Hiçlere koştuğumda beni korumak için müdahale etmek zorunda kalmıştı. Şimdi de kendimizi kurtulması güç bir durumda bıraktığımız için, yaklaşan her Hiç'i öldürmeye çalışacağına, bizi buradan çıkartmak zorunda kalacaktı. Çünkü Hiçler öldürmekle bitmezdi. Dünya nüfusunun yüzde yetmişi bu hastalık yüzünden ya ölmüş ya da bir Hiç'e dönüşmüştü. Zaten DGK da çevresini saran Hiçleri kasti bir şekilde saldırmayarak hayatta tutuyordu. Kendi sınırlarını korumakla birlikte, sınır dışını ise güvensiz tutmak gayretindeydi. Böylelikle onlardan kaçabilenler, Hiçlerden kaçamayacaktı ya da onlara ulaşmak isteyenler, önce Hiçlerle baş etmeliydi. Hiçlerin varlığı, oluşturduğu kaosta doğal seçilim ve kitlesel kayıp yarattığından ayakta kalma becerisi olan ülke ve toplulukların ayrıcalıklı olmasını sağlıyordu. DGK da kasti bir şekilde işine yarayan bu sonuçların sürmesini sağlıyordu.
Helikopteri ele geçirmek için muhtemelen yine sadece üç saniyemiz olacaktı. Bu hayatta birçok şeyden nefret ettiğim gibi üç sayısından da nefret ediyordum!
"Ben helikopteri sürerken sen de hava yoluyla saldıracak ya da peşimize takılacak başka araç olursa, onlarla ilgileneceksin."
"Helikopterimiz mi var?"
Gözlerim Hiçlere sıkmaya devam etse de gittikçe gerileyerek alçalan helikoptere döndü. "Birazdan olacak."
Kara yolundan dönemezdik, ilgilerini çektiğimiz Hiçler ile mücadele ederken ya çok vakit kaybederdik ve geç kalırdık, günün sonunda ölürdük. Ya teçhizatımız biterdi ve netice itibariyle ölürdük. Ya da, savaşırken ölürdük. Olası ihtimaller arasında, helikopter kaçırmayı denerken ya da sürerken hava saldırıları yüzünden ölmek daha tercih edilesiydi.
"Şimdi neden 'hayatta kalma becerisi' testlerinde hep birinci olduğunu anlayabiliyorum."
Dara'yı da kolundan tutup çekerken duvardan atlayıp hızla helikoptere yöneldik. Koşarken silahı belimdeki yerine yerleştirip "Bir sır ya da lanet,..." dedikten sonra iç çektim. "Ben ölemiyorum."
Biz yaklaştıkça, alçalan helikopterin otomatik kapısı açıldı ve bir merdiven sarktı. Yere bastığım son adımımda sıçrayıp ip merdivenin ikinci basamağını yakaladım. Gözlerim helikopterdeydi ama içinde kim ya da kimler varsa, belli ki yukarı çıkmadan görmem imkânsızdı. Duman'sa, yaklaşınca kokusundan tanıyacağımı tahmin ediyordum ama hızla dönen pervane yüzünden oluşan hava akımı buna imkân tanımayabilirdi. Gevşeyen tokam yüzünden saçlarımın ön kısımlarında daha fazla tutam özgürlüğüne kavuşurken Dara da hemen ardımdaydı. Elimi helikopterin içinde, yere sabit olan demir tutma kısmına götürürken diğer elim silahıma uzanmaya hazırdı. Helikoptere çıkarken gözlerim aracın kokpit kısmına döndü. Yerden doğrulmadan silahımı aldığım elimi pilota doğru kaldırdım. Vücudumu doğrulturken Dara da ardımdan helikoptere yükselmiş ve kapı kapanmış, helikopter yükselmeye başlamıştı ama bizim öldürebileceğimiz ya da bizi öldürebilecek herhangi biri yoktu.
"Siktiğimin teknolojisi." derken silahımı belime yerleştirerek boş koltuğa yöneldim. Her kimse, uzaktan yönetiyordu.
Dara da nefes nefese yerden kalktıktan sonra camdan aşağıya, benim biraz önce gördüğüm görüntüye baktı. Hiçler hemen altımızda toplanmış, ellerini gökyüzüne doğru uzatıyordu. Uzanamayacaklarını bilmemize rağmen çoğu kişi için korkutucu bir görüntü olmalıydı. Benim ise tek endişem, helikopterin kontrolünü nasıl kazanacağımdı. Eğer kontrolü kazanamazsam, uzaktan süren her kim ise istediği yere götürecekti ya da beraberinde uçağı da düşürmek pahasına buradan çıkmaya çalışacaktık.
Pilot koltuğuna otururken maskemi çıkardım ve emniyet kemerini bağladım. Yeterince yükseldikten sonra ilerlemeye başlayan helikopter yüzünden arkada patırtı sesleri duyulduğunda hafifçe güldüm. Dara tutunacak bir yer bulduktan sonra biraz önce söylediğim şeyi tekrar etme ihtiyacı duydu. "Siktiğimin teknolojisi."
"Aslında,..." derken sırıtarak elimi hız düğmesinden çektim. "Bunu ben yapmıştım."
Başarmakta zorlandığına dair sesler eşliğinde yanımdaki koltuğa oturacak kadar dengesini buldu ve hızla emniyet kemerini bağladı. Şirince sırıttıktan sonra "Sana sövemeyeceğim için düşmanım hala teknoloji." dedi.
Gözlerimi önüme çevirip kontrol paneline hangi tuşlara ulaşabileceğimi düşünerek bakarken "Doğru seçim." diye mırıldandım. O sıra yüzümdeki sırıtış silinmiş, yine ciddi bir yüz ifadesine bürünmüştüm.
Tekrar denemek üzere hız düğmesine bastığımda bu sefer bir değişiklik olmadı. Gözlerim, kameraya doğru dönerken "Konuş benimle," dedim. "Her kimsen."
Elbette ki bir ses çıkmadı. "Pek sohbetkâr değilsin belli ki." diye sızlandım.
Dara, "Sana benziyor olmalı." dediğinde rastgele başka tuşları denerken "Keşke sana benziyor olsaydı." dedim. "Şimdi dayanamaz, geçmiş, gelecek tüm planlarını anlatırdı."
Dara haritadan etrafı gözlemlerken "Susmak çok sıkıcı." diyerek kendisini korumaya çalıştı. Dudaklarından çıkan her kelime ile tanındığın ve saldırıya açık hale geldiğin bir düzende, pek konuşmamak en iyisiydi.
"Ben genellikle mermilerimi konuşturuyorum."
Dara hafifçe gülerken "İşte o zaman da diyalog olmuyor. Monolog oluyor. Karşı tarafın cevap vermeye zamanı kalmıyor." dedi.
Gözlerim kontrol panelinde gezerken "Cevaplarını merak etmiyorum." dedim. Hız tuşuna bastığım gibi, olası yetkileri elimden almışlardı ve şu an tüm kontrol onda ya da onlarda gibi görünüyordu. Gözlerim yola döndü. Saat itibariyle karanlık bir gökyüzündeydik, gece görüş kamerası görüntüleri olmasa algılamak güçtü. Genellikle bu saatlerde o gökyüzüne bakanlardan oluyorduk ama DGK'nın bir parçasının içinde bir anlığına bile olsa onlardan olmak, böyle hissettiriyor olmalıydı. Karanlık bir gökyüzünden, gözlerin bakabileceği kadar ışığa ama baktığı hiçbir şeyi gerçekten göremeyeceği kadar karanlığa sahip olan bir yeryüzünü izlemek...
Ardından harita ekranından ilerlediğimiz güzergâhtaki olası varış noktalarına baktım. Varna'ya doğru yol alıyorduk ama yol üstünde Güney Yankı'nın yerleşkesi de vardı. Bu sebeple tam olarak nereye gittiğimiz meçhuldü ama bizzat Yankı'ya götürmek niyetinde olsa ya da olsalar, bizi durdurmaya çalışmayacaklarını tahmin ediyordum çünkü bizim de niyetimiz Güney Yankı yakınlarındaki görüşme yerine varmaktı.
Haritada görüldüğü üzere helikopterin gökyüzü çemberi, 60-80 km menzil aralığında, tüm hava unsurları tespit edilebiliyor, trafiği tarayabiliyordu ve peşimizde ya da önümüzde başkaca bir hava aracı yokmuş gibi gözüküyordu. Haritada, içerisinde bulunduğumuz araç da gözükmüyordu ve gösterge panelinde 'sessiz mod' ışığı yanıktı. Bizim haritamızda görsel taramaya yakalanmayan başkaca araçlar olabileceği gibi, biz de onların haritasında yakalanmayacağımız bir mod ile uçuyorduk.
Dara, "Kontrol edemediğimiz bir helikopterimiz var ve saatte 350 km hızla gidiyoruz. Varna'ya varmamız bir saat bile sürmeyecek." derken gözlerini üstüme dikmişti. "Ne yapacağız?"
Yıllar önce 'Ne yapacağız?' diye soranlar arasındaydım ve ne kadar soru soran kişiyseniz, o kadar yetkisiz oluyordunuz. Ne zaman ki sorularım azalmış, cevaplarım artmıştı, işte o zaman hem yetki, hem de sorumluluk omuzlarıma binmişti. Tam olarak böyle bir kaosun ortasında, 'Ne yapıyoruz?' diye sorabilmenin hafifletici etkisini yaşama isteği gelmiyor değildi.
"Hiçbir sistem, kusursuz değildir. Ayrıca kendisini yüzde yüz kilitlemez. Acil durum güncellemeleri ya da anları için bir açık bırakmak zorundalar."
Dara birkaç saniyelik sessizliğin ardından "Bir şey anlamadım." dediğinde "Sen gerekirse silahını kullan bana yeter." dedim ve ekrana yaklaştım. Kullanıcı arayüzünün alt kısmında küçük bir hata mesajı vardı. Harici bağlantı iletim gecikmesi: 0.03s.
Dıştan kontrol edilen sistemlerde, bu gibi hataların yaşanması muhtemeldi. Ne kadar ileri teknoloji olursa olsun ancak 0.03s'ye kadar indirgemişlerdi. "Anlık veri senkronizasyonunda sapma var. Küçük ama yeterli. Bir çakışma yaratabiliriz."
"Çok bilmiyorum ama bu bir ping sapmasından ibaret değil mi?"
"Sistem, merkeze her saniyede bir veri gönderiyor ve yanıt alıyor. Ama çok küçük bir sapma var. Eğer bunu birkaç kez üst üste tetiklersem, sistem kendisini korumaya alabilir."
"Ve bu da..."
"Hatalı olduğu öngörülen kullanımı kapatır. Yani, otomatik kullanımı. Kısa bir süreliğine komut satırı açılır."
Sistemin harita paneli üzerinde küçük bir sistem testi başlattım. Arka planda GPS bağlantı protokolüne eriştikten sonra 0.098, 1.02, 1.00 saniyelik aralıklarla konum güncellemeleri göndermeye başladım. Sistem bu sapmaları sürekli düzeltmeye çalıştıktan sonra tam da istediğim gibi ekranda bir uyarı belirdi.
'UYARI: Konum çakışması. Harici kontrol yeniden başlatılıyor...
Harita sistemi: Geçici manuel kontrol tanımlandı.'
Fırsat kaçırmadan sadece birkaç saniyeliğine açık olan kilitli komut satırına ulaştım. Benzeri sistemlerde kullanılan otomatik komutları hızla yazmaya başladım.
#üzerineyaz_konum(41.1056, 28.0974, 420) koduyla birlikte gitmek istediğim konumun koordinat verisini yazdım. Bu, koordinattan onların da haberdar olmasını sağlayacaktı ama tam konum vermiyordum ve peşimize düşemeyecekleri kadar hızla varacaktık. Niyetim, hava yolu ile olabildiğince yakınlaşmaktı. İndiğimiz konumda Yankı'nın gizlenilen kara araçlarına varacaktık ve yola öyle devam edecektik.
Merkezle olan bağlantıyı bir süreliğine iptal edebilmek için '#sıfırla_kontrol_protokol_bağlantısı' kodunu yazdıktan sonra '#ayarla_ellekontrol(aktif)' koduyla manuel kontrol modunu aktif ettim.
Kumanda kolu klik sesiyle serbest kalırken ekran kırmızıya döndü. Yazı, sesli uyarıyla da bildirildi. "Dış kontrol bağlantısı kesildi. Manuel sürüş modu aktif."
Dara, heyecanla "Kontrol bizde mi?" diye sordu.
Direksiyonu yavaşça çevirip kontrolü kazanıp kazanmadığımı teyit ettikten sonra keyifle "Bir süreliğine." dedim. "Ve neyse ki bu sefer, üç saniyeden fazla zamanımız var."
**
"Burasıydı..."
Dara, "Biz gittikten sonra konum değişmiş olabilir mi? Ya da... Belki de görüşme iptal oldu. Burada hiçbir şey yok." derken olabildiğince sessizdi. Eski bir haberleşme kulesinin etrafındaydık. Sinyal karışıklığı ve elektromanyetik kalıntılar nedeniyle dijital takip güçtü. Metruk ve çöküntü içindeki bir bölgeydi. Paslanmış kule parçalarının çevrelediği geniş bir boşluktaydık. Toprağın altında hala çalışıyormuş gibi görünen bazı eski analog kabloların neden olduğu zayıf elektromanyetik dalgalar vardı. Yaklaşan Dronelar buraya ya düştüğü ya da yönünü şaşırdığı için DGK'dan gizli tutulması istenen bir görüşmeye uygun yer burası tercih edilmişti. Şimdi ise, herhangi bir görüşme yapılmamış ya da çoktan bitmiş gibiydi. Zaten alanın yan etkileri yüzünden uzun süre burada bulunulmasa daha iyiydi ama hiçbir toplantının da bu kadar kısa sürmeyeceği şüphesizdi.
"Etrafı tekrar kontrol et."
Dara etrafı kontrol etmeye giderken alanın ortasına doğru ilerlemeye başladım. "Burada..." derken burnuma gelen koku yüzünden yutkunmakta güçlük çektim. Gözlerim zeminde gezindi. Ayakkabımın tok zemin dışında bir ıslaklığa temas ettiğini adımımda hissettiğimde neredeyse nefesimi tutarak dizlerimle alçaldım. Sessizlikte, önü kırışan postallarımın gıcırtısı bile rahatsız edici bir şekilde kulaklarıma ulaşabiliyordu. Deri eldivenimi çıkarttıktan sonra işaret ve orta parmağımı bir araya getirip ıslaklıkta gezdirirken karanlık olsa da gördüğüm kadarıyla yakınlarda da zeminin yer yer ıslak olduğunu gördüm. Nefesimi istemsiz bir şekilde tutarken elimdeki ıslaklığı burnuma yakıştırdım. Gözlerimi sımsıkı kapatırken kokuyu daha keskin bir şekilde aldım. Kan.
"Burada kan var..." dedikten sonra gözlerimi etrafımda gezdirdim. "Burada çok kan var."
Ve bazıları aileme ait olabilir...
Gözlerim yavaşça aralanırken olası ihtimalleri tartmaya çalışıyordum ama hiçbiri kulağa olumlu gelmiyordu. Başka topluluklar, hayvanlar ya da Hiçlerle alakalı da olabilirdi ama görüşme öncesi kontrol için gelindiğinde görülmemiş olan kanlar şimdi varsa...
Hızla doğrulduktan sonra eldivenimi tekrar elime geçirdim. İlk birkaç adımım güçsüz olsa da saniyeler içerisinde koşmaya başladım. Her detayı kontrol etmek için kulenin girişinde olan Dara, yaklaşmamla birlikte vücudunu bana çevirmiş, eşlik etmek üzere hareketlenmişken "Ne oluyor?" diye sormuştu. Kolundan tutarak daha hızlı koşması için manyetik alandan uzağa park ettiğimiz motorlara doğru çekiştirdim. Büyük araçlardan daha korumasızdı ama en azından hızlı ve daha az görünürdü.
"Saldırı olmuş."
DGK saldırmış olabilirdi. Yabanlar saldırmış olabilirdi. Belki de Yankı, Yabanlara saldırmıştı. Babam böyle bir amaçtan bahsetmemişti ama zaten her planını paylaşmazdı. Bilmem gerektiği kadarını aktarırdı. Belki de yine durum buydu. Umuyordum ki, buydu...
Dara endişeyle "İmre... İmre çok üzgünüm! Benim yüzümden, kahretsin..." deyip yavaşladığında ben de durup ona döndüm. Kollarından tutarak sarstım. "Özür dilemeyi bırak ve koşmaya başla!"
Bizde yas, sonradan tutulurdu. Yoksa yası tutulacak daha fazla ölüm için düşmanı davet etmiş olurduk. En önemlisi de, intikamı alınmadan tutulan her yas, en az DGK kadar düşmanlık, daha da kötüsü Demir Aslan Varnalı kadar hainlik anlamına gelirdi. Biz de düşman kelimesi 'DGK', hain ise 'Aslan' demekti. Aslan'ın da Duman gibi namı yürürdü ama ismi gözleri parlatmaz, intikam ateşi yakardı.
Sert bakışlarımın üstünde kaşlarımı kaldırdığımda hızla başını onaylar şekilde salladı. Ellerimi çekip tekrar koşmaya başladığımda ardımdan geldi. Gökyüzünü kapatan ağaçların arasından ve yüksek dağın yamaçlarında koşarken manyetik alandan çıktığımız anı anlamak için bir elimle telsizi kontrol edip duruyordum. DGK tehlikesi yüzünden, bu kadar yakın konumda telsiz ile iletişim kurmayı tercih etmezlerdi ama DGK çoktan konumumuzu biliyorsa, bu endişe etmemeleri gereken bir detaydı ama hiçbir ses yoktu.
Nefes nefese motorlara vardığımızda Dara, "Sürebilecek misin?" diye sordu. Ailemin de içerisinde olduğu bir gruba saldırı olmuş olabileceğini öğrenmiştim. Endişemin beni dikkatsiz ya da güçsüz bırakıp bırakmayacağını soruyordu.
Motora binip kolları çevirerek hızla hareketlendiğimde cevabı da yeterince vermiş olmalıydım. Peşimden kendi motoruna atlarken eğer olursa aynı anda hava saldırısına uğramayalım diye birbirimizden uzaklaşmayı amaçlayan bir açıyla ama ileriye sürdük. Varmak istediğimiz konuma yaklaşınca tekrardan birbirimize doğru sürecektik.
Güney Yankı'nın, B bölgesinin 'Göz' dediğimiz yüzeye en yakın bölümüne doğru yol aldık. Eğer babamlar ya da babamlardan geriye kalanlar görüşmeden dönebildiyse oraya döneceklerdi. Güney Yankı gibi tüm Yankı alanlarındaki yerleşkeler birkaç bağımsız bölgeye ayrılmıştı. Her bölge, içindeki kendi bölümleriyle küçük bir şehir gibi işliyordu. Bu bölgeler birbirine doğrudan bağlı değildi. Bir bölgenin ifşa ve işgaliyle tüm sisteminin çökmesini istemezdik. Aralarındaki bağlantı ise 'kilit geçişler' ile yapılırdı. Bu geçişler ise gerektiğinde bombalar ile yok edilebilirdi. Bir bölge, düşmana yenilme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında, diğer bölgeleri koruyabilmek için bombaları aktif ederdi. Böylelikle düşmanla birlikte yok olmak pahasına, yenilmezdi. Yanı sıra, böylelikle bilgi sızıntısı ve delil bırakmamayı da amaçlardık.
Güney Yankı'nın B bölgesinin 'Göz' bölümü, sistemin her şey bu kadar kötüleşmeden önce yakalar arası Hiçlerin ulaşımını engellemeyi hedefleyerek 'güvenlik için çökerttiği' ama gerçekte kaçış yollarını kesmek için bölüm bölüm yıktığı köprü ve eski bir metro hattıyla başlıyordu. Metro hattı, artık aracın geçemeyeceği kadar yıkık olan eski bir beton köprünün hemen altındaydı. DGK'ya sızmamız gerektiğinde yıllar öncesinde ulaşım için kullanılan ve yine DGK'ca yok edilmeye çalışılmış başka bir hattın Duman'ın bizim için oluşturduğu yolunu kullanıyorduk. Duman'ın da aynı yol ile Yankı tarafına geçtiğini varsayıyordum ama öngörülemeyen ve imkân beklemeyen birisi olması sebebiyle, başkaca seçenekler de yaratmış olabilirdi.
Her şeyi anlamak için köprüye yaklaşmak, olanı biteni görmek üzere köprünün ayağını şimdilik gizleyen dağı geçmeye gerek yoktu. Normalde, gece karanlığında neredeyse görünmez olan o uzun beton geçit, şimdi aydınlıktı. Sistemli, soğuk, mekanik. DGK gibi. Bir biri ardına yanan projektörler, direklere monte edilmiş beyaz spotlar, köprünün dibinden gökyüzüne doğru yükselen karanlık dumanları gözler önüne seriyordu.
Yamaçlarından inmeden önce yükseldiğimiz dağın tepesinde yavaşladım. Dara da yanımda durdu. Gözlerim, korkunç manzarada gezinirken "Gelmişler..." diye fısıldadım. Artık sessiz olmaya gerek yoktu ama sesim bu kadar çıkmıştı.
Motordan inip sol tarafını çimenlere yatırdıktan sonra bel çantamdan katlı dürbünü çıkardım. Katını açarken gözlerime kaldırdım. Köprünün ayaklarına yerleşmişlerdi. Metal askerlerle birlikte, siyah zırhlı olanları da gelmişti. Köprünün, yerleşkeye yakın batı ucunda savaş droneları uçuyordu. Dumanlar, Yankıca yerleştirilmiş yüzey silahlandırma noktalarından geliyordu. Metro girişini korumak için yer üstünden yapılmasını amaçladığımız gizli savunma sistemlerinin yerlerini, elleriyle koymuş gibi bulmuş, bombalamışlardı. Bu gibi haller için öngördüğümüz ikinci aşamada, metro içinden gizlice kazılmış, dağın sağ ve sol yamacına kadar uzanan tünellerden çıkan Yankıların, metroya girmeye çalışan DGK askerlerinin etraflarını çevreleyip öyle saldırmasıydı. Bu ihtimalde, birebir çatışma yaşanacağı için askerler değil, teknolojiler savaşmış olacaktı. DGK teknolojisi ise, henüz Yankı'yı yenerdi. Yankı'nın hala sessiz olmasının sebebi de buydu. Yeterince silahlanmadan, saldırmıyorduk.
Havada gezinen dronelardan birinin kırmızı ışığı bize doğru dönmeye başladığı an birkaç adım geriledik. Eğimin bizi gizlemesini umarak yere kapandık. Dara "Görünmemiz an meselesi." diye fısıldarken ben etrafımıza bakıyordum. Droneları her yerde olabilirdi, bu kadar korunmasız bir şekilde açıktayken varlığımızı tespit edebilecek birçok teknolojiye sahiptiler.
"Yankıların çıkması da an meselesi."
Yere yasladığım motoru demirinden tutarak çektim ve eğimli toprakta yaklaşarak kaymasını sağladım. Bir ayağımla ardımda bulunan ağacın gövdesinden güç alırken motoru gidonundan yakalayarak durdurdum. Yakıt deposunun altına sabitlediğimiz eski bir güdümlü patlayıcı vardı. Bileğimdeki komut saatine entegre edilmiş mikro ekrana kısa birkaç komut yazdım. Aynı aşamaları Dara'ya da ilettim.
#hedef_mesafesi:50m
#çarpma_anında_tetikle:açık
#kendini_imha_et:manuel_geçersiz_kılma_kapalı
Ardından elimi gaz koluna götürdüm. Görünmeme gayretiyle toprakta yan dönüp sağ dizimi yere yaslayarak hafifçe doğrulduktan sonra motoru dik konuma almaya hazır halde bekledim. Gözlerim gökyüzünde uçan güvercinlere döndü. Köprünün sağ bacağı boyunca uzanan direklerin etrafında birbirleri üstünde yükselerek uçuyorlardı. Ve yine, üç...
İki...
Bir.
Güvercinlerin ayaklarından düşen toz kapsülleri havada parçalanmaya başladı. Parlak kırmızı bulutlar etrafa dağılırken diğer dizimi de yere yaslayarak tam olarak doğruldum ve dik hale getirdiğim motorda sağ kolu çevirdim. Motor elimden kayıp ilerlemeye başladığında önce sol, sonra sağ ayağımı yere yaslayarak ayağa kalktım. Giderken birbirlerine çarpmamaları adına çapraz eğimle ilerlemesini sağlamıştık. DGK askerlerinden diliyorum ki yeterince fazlasını da beraberinde götüren bombaların patlama sesleri duyulduğunda gökyüzüne yükselen kırmızı toz dumanlar artmıştı. Kırmızı, ne kadar süreliğine bilinmez DGK'nın mavi bayrakların ve beyaz ışıklarının önüne geçerken Dara kendi silahını bana doğru uzattığında, bir elime tabancam Kaos'u diğer elime küçük taramalı silahım Leyl'i aldım. "Bir daha silahlarımı küçümsediğini görmeyeyim." dedim. Yerleşkede savaşa hazırlanmış olsam başkaca silahları tercih ederdim, göreve çıkarken hızımızı kesmeyecek olanları seçmiştim ama bunlar da iş görürdü. Güven vermek isteyerek gülümsedim. Kararları veren olmanın getirdiği bir diğer sorumluluk, güven sağlamaktı. Biraz sonra ölecek bile olsa askere, bir hiç uğruna ölmeyeceğini hissettirmek.
"Senin elinde olan hiçbir şeyi küçümsemem." derken o da gülümsedi ama buruk bir gülümsemeydi.
"Ayrıca, unutma. Bizde silah, kimliktir. Bir daha kimseye verme." derken hareketlenmiştim. Normal şartlarda, geceleri neredeyse sarılarak uyuyacağı kadar sevdiği taramalı silahını kimseye vermek istemeyeceğini biliyordum. Ne kadar sevdiği, ağırlığına rağmen her yere taşımasından belliydi.
Gözleri kızarıkken sorumlu hissettiği için "Çok üzgünüm..." diye başlayacağı sırada "Soldan gidiyoruz, hadi." diyerek lafını kestim. İşaret verdiklerine ve yükselen ateş seslerine göre, Yankı da dağa kazdığımız tünellerden çıkmış, saldırmaya başlamıştı.
Köprü altı savaş alanı gürültüyle titretirken dağın soluna doğru koşmaya başladık. Eğimli arazide indikçe altımızdan kayan toprak beraberinde küçük taşları da sürüklerken açıkta olsak bile hedef almak için zamana ihtiyaç duyan silahlara zorluk çıkartmak üzere zikzaklar çiziyorduk.
Dağın eteklerine vardıkça önüne doğru yönelirken sesi duyup gelen Hiçlerle henüz askerlerini de korumak isteyen DGK'nın ilgileneceğini umuyordum. Sol tarafımızda, hatırı sayılır uzaklıklardan gelen ateş sesleri de fikrimi güçlendiriyordu ama DGK, her an askerlerinden vazgeçebilirdi.
Dağın olduğumuz tarafındaki tünellerden çıkan ve konum alan bir grup Yankı'nın aralarına vardığımda bana dönen gözlerde gördüğüm rahatlamanın sebebi, onları kurtaracağıma emin oluşları değildi. Gerekirse, onlarla öleceğimi bilmeleriydi.
"Dara, Z'nin oraya."
Dara, siperlerin arkasına geçerek aralıklarından kırmızı toz dumanlarının ardındakileri tarayanlara dâhil oldu. Çantamda sadece iki tane bıraktıktan sonra geriye kırmızı sis dumanını ardımıza doğru atıp etrafımızdan dolanacak askerlere ya da gökyüzünü kapatan ağaçların arasından yerimizi tespit edebilecek hava silahlarına açıkça görünmememizi sağladım. "Sis bulutu olanlar, bir dakika aralıklarla!" diye hatırlattım. Normalde iki dakika, ihtiyaç duyduğumuz kafa karışıklığını sağlayacak kadar yetiyordu ama rüzgârlı bir geceydi ve sis daha hızlı dağılıyordu.
Benim elimde olan gibi küçük ama yakın menzilde etkili taramalı silahı olan grubun önünden geçerken şimdi görülmese de ezbere bildiğim deniz tarafını gösterdim. Köprünün altında bombalarımız vardı ve gördüğüm kadarıyla DGK'nın saldırısı sonucunda yükselen dumanların hiçbiri, o bölgeden gelmemişti. Bombalarımızı fark etmemiş olabilirlerdi. "R'ye!"
Verici sağlayıcıları bizden güçlü olsa da, merkezlerine bizim olduğumuzdan daha uzak olmaları sebebiyle, teknoloji sistemlerine girmeye ve yanıltmaya çalışan Yankıların yanından geçerken, en ileri teknolojiye sahip olan cihazı kullananın yanında bir anlığına durdum. Silahlarımı bir saniyeliğine yere koyup patlamaların sonucu oluşan basınç ve rüzgârlar yüzünden sürüklenip gitmesin diye ayağımla sabitledim. Ellerini tamamıyla çekmiş ve kontrolüme bırakmış olan Yankı'nın önünde duran cihaza eğildikten sonra ne kadar ilerleyebildiğine baktım. Defalarca kez yazdığı kod başarısız olarak hataya düşmüştü. Gözlerim hızla kodlarında gezindikten sonra bir an yazıp yazmamak konusunda tereddüt etsem de onun yerine yazacak kadar zamanım olmadığı için ekrandan akıp giden kodlarındaki hatayı gösterdim. Selim hızla başını onaylar şekilde sallarken "Hemen tekrar yazıyorum İmre Komutanım. İki dakika bile sürmez." dedi.
"İki değil, bir dakika bile sürmesin Selim." dedikten sonra silahlarımı tekrar alıp ilerlemeye devam ettim. Yanından geçtiğim Sara'nın omzundan tutarak kendime çevirdim. Karşılama Yankılarındandı. Kimseyi, peşlerinde bir düşman olmadığına ya da dışarıda hastalık kapmadıklarına emin olmadan içeri almazdı. Dönebilenler olduysa, karşılaşmış olmalıydı. Sara, varlıklarını tahmin ettiği noktalara ateş etmeye devam ederken gözlerini bana çevirdi ve sanki şu an çok gereken bir ortamdaymışız gibi saygı belirterek başını eğip kaldırdı. "Görüşmeye giden Yankılardan dönen oldu mu?"
Anneme, babama ve bu uğurda canını verebilecek diğer Yankılara, ne oldu?
"Dönen olmadı. Saldırıya uğradığımıza bakılırsa, dönmeyecek olabilirler." derken dudakları üzgünce kıvrılmış ve gözleri kısılmıştı. Aynı tepkiyi benim de vermemi beklemiş olmalıydı ki gözleri yüzümde geziniyordu ama yavaşça başımı onaylar şekilde salladıktan sonra "Devam et." dedim. Duygularımı yutmayı öğrenmiştim. İntikamla tükürmeden de, yuttuğum yerden çıkmalarına izin vermezdim.
Selim başarmış olmalı ki titreyen saatime gözlerimi çevirdiğimde, onlar tarafından vurulup düşürülene ya da kontrolü tekrar geri alınana kadar havada süzülecek olan drone görüntülerinde, konumlarını görebildiğim alana yöneldim.
"Yakın dövüş, grup C benimle!"
Peşimden koşan Yankılarla birlikte kırmızı toz dumanları ve sis bulutlarının seyreldiği düşman alanına yöneldim. Sistem kontrolünü geri almaları uzun sürmezdi. İşin aslı, buradaki her bir DGK askerini öldürsek bile ardı arkası kesilmeyecekti. Yaptığımız tek şey, diğer Yankı bölge ve bölümleri kendi önlemlerini alana kadar onları oyalarken olabildiğincesini öldürmekti. Şu an bağırarak savaşan herkes, en geç bir saat içerisinde alanı havaya uçuracak bombaların patlayacağını ve öleceğimizi biliyordu. İmha bombaları metronun altında, kilit noktasına giden rayların oradaydı. Özellikle bunun için görevli bir Yankı emrimi bekliyordu. Eğer ben ölürsem ya da bunu yapamadan ölme tehlikesi doğarsa inisiyatif alma yetkisi vardı.
Hemen ardımda patlayan mermiden son anda kaçınarak sağa zikzak çizdikten sonra tekrar sola yönelip koşmaya devam ettim. Dronelar sayesinde varlıklarını gördüğüm konuma, diğer Yankılarla birlikte ateş açarak ilerliyordum. Önümüzde iyice sisi dağılmış olan bölgeye, kalan son iki sis bombamdan birini daha attım. Cennet ya da cehennem, hangisine layık görülürsem orada sis bombasına ihtiyacım olmayacaktı.
Sis bombası etrafında dönerek kırmızı dumanlar yayarken "Demirlere dikkat!" diye bağırdım. Patlamaların ve ateş seslerinin ardında bağırış seslerimizi birbirimiz dahi zor duyarken düşman da kolay duymayacak olmalıydı ama yine de her ses çıkardığımızda olduğumuz gibi konumumuzu hızla değiştirdik. Şimdi üstünden atlayarak ilerlediğimiz yıkık beton parçalarından paslı demirler çıkıyordu ve bu bölgede yaşayan her Yankı adımını atacağı yeri ezbere bilirdi ama koşarak ilerlemek dikkati azaltabilirdi.
Sistemi de tekrar kazanmış olsalar gerek Droneların ilettiği görüntüler tekrar gitmişti ama gözlerimizle de görebileceğimiz kadar onlara yakınlaşmıştık. Direnen kırmızın arasındaki sadece öldürmeyi bilen mavi üniformayı gördüğüm gibi namluyu yönlendirdikten sonra ateş etmeye devam ettim. Bize dönen bedenlerin de her an, kendilerini de öldürmek pahasına bizi imha edecek bombalar patlatabileceğini biliyordum ama o ana kadar, üç kural vardı. Ölme, öldür ve hatırlamaya devam et.
Kulağıma gelen sesle birlikte "El bombası!" diye bağırdım. Hepimizi imha edecek kadar büyük güçte olan bombalar değildi, kısmi patlamalar oluştururdu ama neden yaptıklarını biliyordum. Sağımızda savaş alanı ve başkaca mermi, bombalar olduğu için bizi hemen solumuzda kalan denize kaçırmaya çalışıyorlardı. Böylelikle bizden önce varmak için bomba atmadan yöneldikleri denizde bizi gafil avlayacaklardı. Neyse ki Yankılar da onları avlamak için köprünün altında bekliyordu. Sadece bize odaklanmaları için avlanmak üzereymiş gibi denize doğru koştuk. Bomba ardımızda patlarken son adımımızda olabildiğince öne zıplamadan önce ardımda kaldığını gördüğüm bir Yankı'yı da kolundan tutarak yanıma çektim.
Soğuk su vücuduma çarparken gözlerimi hızla tekrar araladım. Nefesimi tutarak suyun altında, alevlerin ve ışıkların yansımasından görebildiğim kadarıyla etrafımdakilere baktım. Su yüzünden sesler kulağıma uğuldayarak gelse de yakınımızdaki çatışmayı duyabiliyordum. Köprü altındaki Yankılar ateş etmeye başlamış olmalıydı. Suyun altında, metronun hizasına doğru yüzmeye başladım. Benimle birlikte atlayanların da aynısını yapacağını biliyordum.
Metronun ardına vardığımızda birkaç saniye bekledim. Kırmızı bir toz bulutu denize doğru yükseldiğinde başlarımızı kaldırdık. Bir süredir nefesimi tutarak yüzdüğüm için ciğerimi rahatlatan nefesler alıp verirken ilerlemeye başladım. Artık tamamıyla tokadan kurtulmuş ve siyah, vücuduma yapışan kıyafetlerimden sular damlarken denizi neredeyse tekmeleyen adımlarla karaya yöneldik. O sıra metro girişinin yanında, siperlerin altında savaşan Yeliz denizden çıkışımızı düşmana göstermemek için gerekeni yapmış, başıyla selam verdikten sonra önüne dönüyordu. Tehlikeli anlarda belirli hiyerarşik saygıyı sürdürmenin gerekmediği hakkında defalarca konuşmuştum ama beni dinlemedikleri tek emrim bu gibiydi.
Dumanların arasından Yeliz'in olduğu alana doğru tarayarak koşan askerleri vurarak metro girişini koruyabilmek için siper alanına yöneldim. Ardımdaki Yankılara, "Yelizlere destek." dedim. "İki yana kurulun."
Duvar bitimine yaslandıktan sonra son kez şarjörlerimi yeniledim. DGK'yla savaşmak için elimizden geleni yapmak önemliydi ama Güney Yankı'nın göz bölgesinde sahip olduğumuz tüm kaynakları da kullanamazdık. Bu sebeple sahip olduklarımızın büyük çoğunluğu, biz patlatarak yolu kilitlemeden önce diğer bölüm ve bölgelere ulaştırılmak üzere kilit bölgesinden geçiriliyordu. Günün sonunda biz imha olacaktık ve savaşma sebebimiz, geri kalanımıza zaman kazandırmaktı. Bu sebeple bana kendi şarjörünü uzatan Yeliz'i, "Son mermine kadar savaş." diyerek reddettim. Ben de son mermilerimde, imha bombası için talimat verecektim. Riske atılamayacak kadar önemli ve aslında son bir emrim olacağı içinse, bizzat metro altına dönecek ve imha noktasına gidecektim.
Tepemizde uçan helikopterlerin gürültülü rüzgârı sis bulutlarını dağıtırken zaten, daha fazlasına sahip değildik. Birazdan hava araçlarına karşı da savunmasız kalacaktık.
Elimdeki son sis bombasını da attıktan sonra "Kilit noktasına koşun!" diye bağırdım.
Yeliz, "Ama sen..." dediğinde üniformasının yakasından tutarak onu metro girişine doğru ittirdim. "Hadi!"
Metal askerler ancak bombalarla etkisiz hale getirilebiliyordu, mermiler neyse ki bu gürültüde duyulmayan ama normal şartlarda sinir bozucu bir sesle çarparak geri dönüyordu. Bombalarımız da bitmek üzereydi. Metro girişini koruyan grup, diğer Yankılar düşmanı oyalarken kilit bölgesi kapanmadan önce güvenli bölgelere geçecekti, her ihtimali öngören plan bunu gerektiriyordu. Olabildiğince teçhizat koruyabilmeyi amaçladığımız gibi, olabildiğince Yankı'yı da hayatta tutmak isterdik. Sorumlu Komutanlar ise, askerleri ile birlikte imha olurdu. Son ana kadar görevde kalmak ve hiçbir askeri arkada bırakmamak, bunu gerektirirdi.
İstedikleri ile emredilen arasında kalmış olan bazı Yankılar da sis bulutları dağılmak üzereyken çelişkili bir şekilde bir birbirlerine, bir de bana baktıklarında "Emrediyorum!" diye bağırdım. Bir tanesi duyguyla titreyen dudaklarını aralayıp bir şey söylemek üzere olduğunda onu da Yeliz gibi tutup metro girişine ittirdim. "Sence şu an duygusal bir an yaşayabilecek bir durumda mıyız?" diye bağırdıktan sonra en yetkili rütbeye sahip olan Caner'e, "Bir dakikanız var." dedim. "Bir dakika sonra imha başlayacak. Sana son emrim, aşağıda olan herkesin geçtiğinden emin ol. İmhayı bizzat yapacağım."
Caner hızla başını onayladığında omzunu sıvazladım ve gözlerimi yavaşça kapatıp açtım. "Hadi, sana güveniyorum."
Dolan gözlerini benden ayırdıktan sonra alçalmış bir pozisyonda hızla metro girişine yöneldi. Hala ardına, bana doğru bakan Yankıları da beraberinde çekiştirdi. Sağ, sol, arka ve karşı cephede olan Yankılar hala ellerinden geldiğince oyalamaya çalışırken sahip olduğum son bombayı da yakın ileriye doğru attım ve Yelizlere daha fazla zaman kazandırmaya çalıştım.
Patlamayla birlikte toz kalkıp rüzgarla uçuşurken hızla ayağa kalkıp metro girişinin ardındaki rögar kapağına doğru koşmaya başladım. Bir anda durmaya çalıştığım için toprak ayağımdan kayarken dizlerimi yere yaslayarak düştüm ve ağır rögar kapağının kenarına parmaklarımı geçirdim. Demirin soğukluğu avuç içimi doldururken tüm gücümle kaldırmaya başladım. Kapak ağır ağır yerinden oynarken metro girişine arkadan saldırmak üzere çevremizi sarmış olan DGK'yla savaşan Yankılar, beni olabildiğince korumaya çalışarak atışları serileştirse ve askerleri oyalasa da sol kolumda sarsıcı bir sıcaklık hissettim. Üst vücudum merminin etkisiyle hafifçe soluma doğru döndü. Yüzüm hafifçe buruşurken "Niye bacağım değil?" diye sızlandım. Rögar kapağını açmak için bacağıma ihtiyacım yoktu.
Bir Yankı "Komutana siper!" diye bağırdı ve saniyeler içerisinde önümde etten bir duvar vardı. Bir tanesi de rögar kapağını kaldırmama yardım etmek için geldiği sırada kaldırmıştım. Kapak, çiselemeye başlamış yağmur ve kıyafetlerimden akan su sebebiyle çamurlaşmış toprağa düşerken mermiler bana siper olmuş Yankılara isabet ediyordu. Kanları, vücudumdan akan kanlara karışarak üstüme sıçrarken kendimi kapaktan aşağı bıraktım.
Merdivenlerden kayarak indim. Yeryüzündeki kurşunların çığlıkları yer altında yankılanırken ilerlemeye başlayacağım sırada Dara'nın bağırışını duydum. Sırtımı nemli duvara yaslayarak gözlerimi rögar kapağı boşluğuna doğru kaldırırken son bir saat içerisinde adrenalinle çarpan kalbim, ilk defa mutlulukla çarptı. Buraya doğru geliyorsa Dara, önceden planlanan konumunda değildi. Plana sadık kalma kuralını esnetecek kadar önemli olan şeyin ne olduğunu bilmiyordum ama kuralı esnetmiş bile olsa, imha etmeden önce onun da kilit bölgesinden geçmesini sağlayabilirdim.
Rögar boşluğundan eğildiğini gördüğümde neredeyse gülümseyecekken merdivenlerden inmek yerine, vücudunu adeta attı. Elimi, kanayan kolumdan çekerken onu olabildiğince tutmaya çalıştım. Onunla birlikte yere düştükten sonra hızla doğrulup onun da yüz üstü düşmüş vücudunu kendime çevirdim. O sırada zorlanan sol kolum yüzünden acı ve sinirle karışık bir sesle inledim. Dizlerimin üstünde otururken acıyla buruşmuş yüzüne baktım ve "Zamanım yok, ne oluyor?" diye bağırarak sordum. Hayatta kalan Yankılar rögar boşluğunu gürültüyle iterek kapattığında, otomatik ışık aydınlandı. Rögar kapağını kapattıktan sonra ben imha edene kadar korumaya çalışacaklardı ve biran önce imha noktasına gitmeliydim.
Dara, güçsüz kalmış olsa gerek titreyen eliyle bir cihazı uzattı. Konuşmakta güçlük çekerek "Sana..." dedi.
Gözlerim, sesini ve elini bu denli titreten şeyi hızla buldu. Karnından akan kanlar, elimdeki kanlara bulaşırken bir saniyelik bir es verişten daha fazla zamanım yoktu. Gözlerim hızla kızarırken tekrar Dara'nın gözlerine baktım. Biraz sonra hep beraber ölecek olmak ya da görmediğim bir yerde savaşırken öldüğünü bilmek daha baş edilebilir gerçek oluyordu ama kollarımın arasında ölümle titremesine karşı yutkunma ihtiyacı hissettim.
"Sanaymış..."
Bir elim vücudunu bacaklarımın üstünde tutmaya çalışırken diğer elim, güçsüzlüğüne rağmen gayretle tutmaya çalıştığı cihazı aldı. Son gayesi buymuş gibi gücü aniden tükendi ve eli yanına doğru düşerken burukça gülümsedi. Dudaklarından küçük öksürükler çıkarken cihazı hızla yanıma koydum ve boşalan elimle yanağını kavradım. "Tedavi... Seni kilit noktasına..." dedikten sonra sustum. Cümlelerimi toparlayamıyordum, aklıma gelen sözleri tutamayacağım için dile getiremiyordum.
Dara'nın öksürüklerine dudaklarından akan kan da eşlik ederken burukça gülümsemeye çalıştı. Artık benim de ellerim, onunkiler gibi titriyordu. DGK bu yüzden bir yere beş saniyeden fazla bakmayı yasaklıyordu. Çünkü baktığınızda, yaşamaya başlıyordunuz ve o anı yaşadığınızda, gördüğünüzü inkâr etmekte de ardınıza dönüp gitmekte de zorlanıyordunuz. Nice askerler kaybetmiştim ama en fazla üç saniye baktıktan sonra ne gerekiyorsa onu yapmış ve yoluma devam etmiştim. Şimdi ise, zaman işlemiş ve bu anda kalmış gibiydim. Üstelik sadece askerim değil, en yakın dostlarımdan biriydi.
"Ne ben kabul edebilirim, ne sen yapabilirsin..." dedikten sonra hafifçe güldü ama öksürüklere boğuldu. Onun kadar kasılarak yüzüne doğru eğilirken sağa doğru dönerek tüküren başının ardından tutarak destek oldum. Doğru söylüyordu. Cümlelerimi bitiremememin sebebi de buydu. Tutamayacağım bir söz vermek istemiyordum. Şu an tek ve son görevim, DGK engel olmadan önce imhayı başlatmaktı ve zamanım kısıtlıydı. Gözlerim titreyen rögar kapağı ile devam etmem gereken yola dönüp duruyordu.
Başı tekrar bana döndüğünde ben de ona baktım. "Tek istediğim, beni affetmen. Tüm bunlar benim yüzümden oldu. Sizi uyarabilirdim..."
Planlanan süre geçmişti ama imha başlamamıştı. Yankılar ellerinden geldiği kadar bana zaman tanırdı ama her biri mermilerini hesap ederek harcamış olmalıydı ve önüme siper olmaları dışında teçhizatımızın kalmaması an meseliydi. Dışarıdan gelen gürültüler de git gide azalıyordu.
"Hayır Dara..." derken vücudunu yavaşça zemine doğru kaydırdım. Yapışmış kanlı saçlarını yüzünden çektikten sonra arkadaşıma son kez gülümsedim. "... her şey DGK yüzünden."
Dolu gözlerle başını onaylar şekilde sallarken hıçkırıklarını hapsetmek ister gibi birbirine bastırdığı dudakları titriyordu. Burnundan akan kanlar da dudaklarından akanlara kavuşarak saçlarına yol alırken ellerimi vücudundan çekmeden önce son kez tenini sımsıkı tuttum. "Acına son verebilirim." derken yavaşça çekilmeye başladım. Eş zamanlı olarak yerden Dara'nın getirdiği cihazı ve hala bir tane mermisi olan tabancam Kaos'u da alarak doğruldum. "Acılarına son verebilirim."
Benim için güç olurdu ama onun için yapardım.
Dara güçlükle "Acı yok." dedi. "Sadece karanlık..."
Yeni dünya gibi.
Son nefesleriyle "Ama sorun değil." diye lafa başladığında nasıl bitireceğini bildiğim için titrek sesimle ona eşlik ettim. "Işık karanlıkta yankılanır."
Vücudu sarsılırken ölüme teslim olan yüzünü görmemek için kaçırdığım gözlerim savaş sırasında cebinde ezilmiş olduğu için rengini yayan yaban mersininin izlerine yakalandı. Boğuk bir nefes alırken gözlerim birkaç saniye daha bu görüntüde kaldı. Her şey DGK yüzünden. Her şey insanlığa ihanet edenler yüzünden. Meyvelerin ve ihanetin sahibi, Demir Aslan Varnalı yüzünden.
Bulunduğum tünelin ışıkları titremeye başladığında uğuldayan kulaklarım dışarıya dikkat kesti. Mermi sesleri neredeyse bitmişti. Gözlerim son bir kez, sadece dakikalar öncesinde hala aynı havayı soluyor olduğum fakat şimdi bir bedenden ibaret olan dostuma döndü.
"Birazdan görüşürüz." derken geriye doğru adımlıyordum. Vücudumu önüme çevirirken adımlarım hızlandı ve titreyen ışıkların altında var gücümle koşmaya başladım. Yaralı kolumda nispeten daha hafif olan silahı taşırken diğer elimle de Dara'nın vermiş olduğu cihazı kaldırmış ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Raylara varmak üzereyken tünelin ucundan, rayların arasından bir gölge belirdi. Birkaç adımla ışığın altına vardığında kaşlarım hızla kalktı. Ediz!
Güç kazanmışım gibi koşuşum hızlandı. O da bana doğru koşuyordu. Onu görmek, kurtulmaya çalıştığım hisleri beraberinde getiriyordu. Birbirlerine veda etme şansları olmamıştı ama burada herkes, tanıştığı gün birbirine veda ederdi çünkü bilirdi, her an birimizi kaybedebilirdik.
"Neden diğer bölgeye geçmedin?"
"Yapamadım..." derken birbirimize varmıştık. "Siz ölürken yaşamak. Üzgünüm Buzlar Komutan'ı, bu emrini dinleyemem."
Ateşle temsil edilsek de bana Buzlar Komutanı diyenler vardı. Hislerimi gizlemekte ve duyguların esiri olmadan ne gerekiyorsa onu yapmakta ustalaştığım için söylerlerdi ama şu an yüz ifadem, hüznümü gösteriyor olmalıydı. Bizden bahsederken sadece beni ya da Yankıları kastetmediğini biliyordum. Birbirimize çarptığımızda duraksamadan önce yönlerimizi değiştirmiştik. Şimdi imha noktası benim ardımda kalırken o ise metro çıkışına doğru sırtını vermişti. Elleri kollarımdan eksilirken geriye doğru adımlamaya başladı ama gözleri hala bendeydi. Ben imha etmeden önce Dara'nın yanına varmak istiyor olsa gerekti.
"Öldü." dediğimde gecikmeli attığı sendeleyen bir adımın ardından durdu. İmha noktasına yaklaşmak için geriye doğru adımlarken üzgün bir şekilde başımı iki yana salladım. Maalesef ki, yetişmesi gereken bir yer kalmamıştı. Yetişip kurtarmak da değildi derdi, Yankı uğruna el ele ölebilmekti. "Üzgünüm Ediz..."
Yüzünde, biraz önce yaşadığım duyguları gördüm. Ölmeye hep hazırdık ama birbirimizin ölüşünü izlemeye ya da bilmeye nasıl hazır olunurdu ki? Çok değil, dakikalar sonrasında yanına gideceğini bilmesine rağmen yüzü buruşurken elleri ensesine doğru yol aldı ve başı olabildiğince eğildi. Onun dudaklarından hırıltılı bir nefes çıkarken gözlerim elimde tuttuğum cihaza döndü. Sonunda bağlantı kurabilmiştim.
Görüntü mü titrekti, görüşüm mü, emin değildim. Görüntüyü çeken kameranın dar bir bakış açısı vardı. Ediz'in yaklaşan adım sesleri bile kulağımda uğuldarken çatılan kaşlarımın altında endişeyle baktığım gözlerim görüntüde geziniyordu. Gördüklerimi anlamaya çalışırken kameranın önündeki cüsseli beden çekildiğinde saatler önceki kanların sebebi, hızla gözlerimin önünde belirdi. Soğuk beton zeminde diz çöktürülmeye çalışıyorlardı. Ardındakiler bacaklarının ardına vurup düşürmeye, omuzlarından bastırmaya çalıştıkça babamlar da yükselmeye çalışıyordu. Yankı, diz çökmezdi.
Başlarının hemen arkasında birer DGK İnfazcısı vardı. O nefret ettiğim mavi üniformaları üstünde vizörleri kapalıydı. Silahları babamların kafalarına yaslanmıştı. Arka planda fısıltılar, elektronik cızıltılar vardı.
Babam tüm gücüyle bağırdı. "Karanlığa ışık!"
Sanki, geçmişe ait bir kaydı izlemiyormuşum da şu an onları kaybetmek üzereymişim gibi yüzüm kasılırken annem, babamı tamamladı. "Maviye kırmızı!"
Ve bu, Dünya üzerindeki son yankılarıydı.
Görüntü titreyip kamera sarsılırken art arda iki atış sesi. Görüntü de başlarıyla birlikte yere düşerken kameranın açısı artık zemine bakıyordu. Çatlak betonun üstünde yol çizerek aktıkça akan kanlar, gittikçe kameraya varıyordu. Sanki ailemin kanı, gözlerime akıyordu.
Kulaklarım kalp atışlarımı dinlerken Ediz bir şeyler söylüyordu ama anlayamıyordum. Gözlerim artık onlara dair görebileceğim son şeyde, akan kanlarındayken yutkunma ihtiyacımı gideremiyordum. Aralık dudaklarımdan ancak saniyeler sonra titrek bir nefes çıkabildi. Görüntü yeniden titreyerek dağıldı ve ekranda DGK General'i Rauf Beham belirdi. Yüzündeki kibirli gülümsemeyi DGK bildirilerinden, çeperlerdeki ekranlara yansıtılan görüntülerden bir hayli biliyordum. Her idamdan sonra, halka bu gülümsemeyi bahşediyordu. Ailemden birinin idamından sonra ise bu gülümsemeyi ilk görüşüm değildi ama ilk kez, bu idamdan sonra ailemden geriye hiçbir şey kalmamıştı.
"Seninle daha iyi şartlar altında tanışmak isterdim ama siz, böyle olmasını tercih ettiniz. Yine de tanıştığıma memnun oldum. Bildiğiniz üzere, ben General Rauf Beham."
"Seni general orospu çocuğu!"
Ediz küfür ederek bağırmaya başladığında elimi hafifçe ona doğru kaldırdım. Gözlerim hala Rauf denilen aşağılığın suratındayken sessiz emrimle birlikte Ediz de susmak zorunda kaldı. Elimi tekrar geri indirdim. Başımı hafifçe salladım.
Titremeyen, tok bir sesle "Hepinizin bildiği üzere ben de İmre Alaz," dedikten sonra ekledim. "Karar vermekte acele etme."
Kaşlarını kaldırıp anlayamayarak baktığında hafifçe gülümsedim. "Tanıştığına memnun olup olmadığın konusunda."
Hafifçe güldüğünde bıyıkları ince dudaklarının üstünden çarpık dişlerine doğru sarkıyordu. "Sence, beni tehdit edebilecek bir halin kaldı mı? Yok ettik aileni. Geriye sadece kanlarını silmek kaldı. Sen de gördüğüne göre, artık kanları da kalmayacak."
Kalbimdeki gürültüyü bastıran bir patlama sesini duyduğumda metroya girmeye başladıklarını anladım. Yollar karışık ve bilinçsiz adımlar için belirli tuzaklar içerse de, yanımıza varmaları uzun sürmeyecekti. Hafifçe güldükten sonra "Siz de biliyorsunuz." dedim. Yüz ifadem saniyeler içerisinde ciddileşirken gözlerime, ölmeden hemen önce bir damla yaş akıtmalarına izin vereceğime dair yeminler ediyor, güçlü kalmaları için ikna etmeye çalışıyordum. "Kan, yalnızca bedenle değil... Fikirle de akar. Ve bazı lekeler bu yüzden silinemez. Siz hepimizi kana bulayıp o kanları silseniz de bizi yok edemezsiniz! Korktuğunuz da tam olarak bu." derken ardıma döndüm. Elimde cihazı tutmaya devam ederek imha noktasına yöneldim.
"Bu son uyarım. Ne yapıyorsan, bırak. Git, uyar diğerlerini. Savaşmayı bırakın ve teslim olun!"
Ediz kolumdan tutarken "Savaşabiliriz!" dedi. Tüm zerresiyle bunu istiyordu. Dara ölmüştü, birçok Yankı ölmüştü, gözleriyle liderlerinden ikisinin öldüğünü görmüştü.
"Diğer Yankıları da dâhil edebiliriz! Sen istersen, sen emredersen ardımızdan geleceklerdir."
"Hayır..." derken ilerlemeye devam ettim. Hızla önüme geçti ve yalvarır gibi baktı. "Ne olacaksa olmasın mı artık? Lütfen İmre..."
"Zamanı değil." derken elimin tersiyle onu yanıma ittim ve ilerlemeye devam ettim. Yanımdan koşarak gelirken "Başkomutan Timuçin ve Güneş öldü! Annen ve baban! Bunu yanlarına bırakamayız."
Durup ona döndükten sonra bağırmaya başladım. "Yankı, babam Timuçin ve annem Güneş'ten ibaret değil. Yankı bizden ibaret değil. Biz ölsek de onlar yaşayacak ve bu düzeni değiştirecek. Şimdi sana son emrim, ya bana yardımcı ol ya da git bir köşede kafana sık çünkü birazdan burası patlayacak."
Nefes nefese kurduğum cümleler bitince 'Anladın mı?' der gibi kaşlarımı kaldırdım. Zaten duygularımla baş etmek şu an benim için bile çok zordu, daha fazla itiraz istemiyordum.
Yutkunduktan sonra başını onaylar şekilde salladığında ilerlemeye devam ettim. Ardımdan "Seninleyim!" dedi. "Onları oyalayacağım."
Bir anlığına ona doğru döndüm. Geriye doğru hızlı adımlarla giderek ondan uzaklaşsam da gözlerim veda eder gibi bakmak üzere oyalanıyordu. Yamuk ve buruk bir sırıtış eşliğinde "İyi bir Komutan'dın!" diye bağırdığında öfkemi azaltmayı her zaman başarabilen sırıtışına burukça eşlik ettim.
"Berbat olmayan bir askerdin."
Kahverengi gözleri alınmış gibi bakmaya çalışsa da hafifçe güldü. Güldüğünde alnındaki yara izi daha çok belli oluyordu. Gülümserken "İyi bir dosttun..." diye ekledim ve cevabını bekleyemeden önüme dönüp koşuşumu hızlandırdım. Ardımdan, "En iyisiydin!" diye bağırdığında buruk gülümsemem genişledi.
Bir yere doğru koşuyor olduğum için endişelenmeye başlayan Rauf aşağılığı, yüz ifadesini sabit tutmayı beceremiyordu. "Duyuyor musun? Adalet istemeyi bırakın. Ya boyun eğin, ya da yok olun!"
Ray sistemleri boyunca yer alan kontrol ve bakım boşluklarından imha noktası olana döndükten sonra koşarken indirdiğim cihazı yüzüme doğru kaldırdım. "General..." diye başladığında omuzları yükselse de "... orospu çocuğu," diye devam ettiğimde yüzünde başka zaman olsa gülebileceğim bir ifade belirdi. "... hala anlamıyorsun." dedikten sonra imha noktasına erişen kapıyı açmak üzere şifreyi girdim ve yüzüme doğru yansıyan ışıkların gözümü taraması için tam karşıya baktım. Kapı mekanik bir sesle açıldığında gürültüler yaklaşıyordu. Ediz tek başına onları pek de fazla uyaramazdı. Metro içinde bulunan teçhizatlar ise kilit bölgesinden başka bölge ve bölümlere geçirildiği için silahlarımızdan da destek alamazdı. Mermisi yettiğince ilgi dağıtır ya da hala kaldıysa tuzak bombaları patlatabilirdi. Belki de şu an, çoktan ölmüştü ve gürültüyü çıkartan sadece DGK'ydı.
"Adalet değil," dedikten sonra kapının ardına geçtim. Cihazı kapatmadan önce gözlerimi yeniden ona çevirdim. "İntikam istiyoruz."
Adam "Yapma!" diye bağırırken cihazı kapatıp yere attım ve ilerlemeye devam ettim. En yetkili isimlerden olmasa da, DGK'nın temsilcilerinden biriydi ve ellerimle onu öldüremeden imha olmak can sıkıcıydı. Yine de, ne gerekiyorsa onu yapacaktım.
Dar bir alana çıktığım gibi sağa döndükten sonra duvara monteli demir dolaba erişip kapağını açtıktan sonra komutu yazmaya başladım. "İmre!"
Yabanların liderinin oğlu Tanman'ın sesini duyduğumda hızla sağıma dönerken son mermimi kaldırdım. Eşikten geçtiği gibi bir adım gerileyip ellerini kendisini korumak isteyerek aramızda yükselti. "Dur, seninleyim!" dedi. Yaralanmış olmalıydı. Kanlar, parçalanmış kıyafetlerinden akıyordu. Bir eli aramızda alçalıp yaralı karnına doğru yol aldı. "Orada saldırıya uğradık! Sizinkileri uyarmak için var gücümle koştum ama yetişemedim. Benim de babam öldü!"
Silahımı indirmezken gözlerimi de üstünde tutmaya devam ettim. Başımla eşiği işaret verip "Benimleysen git Ediz'e yardımcı ol." dedim.
"Ediz'le konuştum. İmhayı o yapsın ve biz seninle kilit noktasından geçelim. Geri kalan Yankıları teşkilatlandırırken ben, Yabanların da sizinle olmasını sağlayacağım. Bu artık bizim de savaşımız."
Gözlerim şüpheyle kısılırken güvenmediğimi gösteren alayla kıvrılmak isteyen dudaklarıma mani olup "Ediz'e yardımcı olmaya git." dedim.
"İmre senin ölmen onların ekmeğine yağ sürer! Yankıların saygı duyduğu, sözünü dinlediği birisin, ölemeyecek kadar değerlisin. Hadi, birlikte kilit bölgesinden geçelim."
Kabul edemeyeceğim bir teklif olmakla birlikte, zaten güvenilir de değildi. Yabanlar kilit bölgelerini bilmezdi ve eğer gitmek istiyorsa, bana ihtiyacı vardı. Gelirken Ediz'le konuşacak zamanı bulamamış olmalıydı, yalan söylediğini tahmin ediyor, hissediyordum ama son saatler içerisinde yaşadığım, kalbimin yana yana sızlamasını sağlayan şeyler de algılarımı kapatmış olabilirdi. İçim bağırmak, çığlık atmak ve belki de ağlamak istiyordu ama tutuyordum. Son görevimi yerine getirecek kadar güçlü kalmalıydım. İşte, sır ya da lanet her ne ise sonlanıyor olmalıydı. Görevi tamamlayabilirsem, ölmek üzereydim.
Gürültüler iyice yaklaşmaya başladığında silahı kalbine doğru indirip "Bu alandan çık, yapabiliyorsan kaç, yoksa ölürsün." dedim. "Benimleysen onları oyala, değilsen de..." dedikten sonra parmağımı ateş etmek üzere tetikte gezdirdim.
Tanman gergin bir şekilde dudağını yaladı. Mavi gözleri benimle eşik arasında gezdikten sonra sıkkın bir nefes alıp vererek eşiğe yöneldi. Uzaklaşan koşuş sesleri geldiğinde kulağımın dikkatini eşikte bırakarak silahımı belime yerleştirdim ve iki elimi de kullanarak hızla kod yazmaya devam ettim ama çok vakit kaybetmiştik. Güvenlik amaçlı imha mekanizmamız başkalarında saldırma yöntemi olarak kullanılmasın diye kullanılması güçtü ve aramızda bunu en hızlı yapan kişi olarak bile yeterince vakte sahip olmayabilirdim.
Eşikte bir ses duyduğumda hızla ellerimi ekrandan çekip belimdeki silahı aldıktan sonra sağıma dönerken bir adım geriledim. Nefesimi tutarken gözlerimi namlunun ardından eşik girişine sabitledim. Üç...
İki...
Bir!
Bir mermi sesinin ardından eşikten geçen DGK askerine ateş etsem de karşı duvara isabet etti çünkü asker alana girmemiş, adeta yığılmıştı. Kaşlarım çatılırken Ediz ya da Tanman'ın yaptığını düşünüyordum ama hareket etmeye başlamadan önce birkaç saniye boyunca ses çıkarmalarını ya da belirti vermelerini bekledim. Ayağımın dibine düşmüş DGK askerine doğru eğilip silahını almam ya da ayağımla kendime doğru çekiştirdikten sonra eğilmem gerekiyordu. Mermim bitmişti ama küçük bir hareket bile eşikteki her kimse beni görünebilir kılardı. Onun hemen ardından ateş etmem sebebiyle varlığımı ve hatta mermi yönünü gördüğüyse tam olarak nerede olduğumu biliyor olmalıydı ama yine de temkini elden bırakmadım. Bir bakıma, DGK askerini öldürdüyse Ediz ya da Tanman, bizden biri olmalıydı ama DGK'nın tuzağı da olabilirdi. Gözlerim ekrana döndü. Kodun bitmesine az kalmıştı ama engel olmak isteyen biriyse ve yöneldiğim gibi içeri girerse, ben kodu tamamlayamadan ölmüş olurdum.
Bulunduğum ortamda farklı kokular karışmıştı. Burnuma, yanmış barut ve patlayıcı kalıntıları, kan ve moloz kokuları keskin bir şekilde geliyordu. Bu şartlar altında yanılmam ihtimalli olsa da burnuma tanıdık bir koku dolduğunda her nedense Duman'ın geldiğini düşünerek eşiğe doğru çıktım.
Keşke burnum değil de gözlerim yanılıyor olsaydı. Çünkü eğer doğru görüyorsam, karşımdaki Demir Aslan Varnalı'dan başkası değildi.
"Görüşmeyeli uzun zaman oldu," dedikten sonra dudakları hafifçe kıvrıldı.
"Aşiyan."
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!