2/14 · %7

BÖLÜM 1 • Salgın.

34 dk okuma6.649 kelime3 Kasım 2025

MAVİ UZAKLAR.

BÖLÜM 1.

SALGIN

**

**

Hiçbir siren çalmadı o gün. Dünya sessizce çöktü ama küllerin altında, duyulmayan çığlıklar vardı.

🌓✨

**

"Her şey bittiğinde, zaferimize bir kadeh kaldırmadan bile önce şu televizyonu paramparça etmeye geleceğim."

Dara, televizyonda tekrar edip duran reklamı izlerken yerdeki bir gazete sayfasına basacağı sırada kolundan tuttum. Adım atmak üzere olan ayağı donakalırken kehribar gözleri bana döndü ve tedirgin nefesini üfledikten sonra şirince gülümsedi. Hata yaptığında hep böyle gülümserdi. Dudaklarının iki yanını süsleyen çukurlar ise, gülümsemesini daha sevimli hale getirirdi. Her zaman bu kadar zararsız gözükmezdi. Elinde bir silah ve karşısında DGK metal askeri varsa artık gülümsüyor olmazdı.

Kolunu bırakırken "Yüzüncü defa aynı görüntüleri izlemek yerine daha dikkatli ol." diye uyardığımda adımını kâğıdın biraz daha ilerisine, gıcırdayan parkeye doğru attı. Ezilen ya da ayakkabı izinin çıktığı bir kâğıt parçasını dahi diğerlerinden ayırt ederler ve birinin geldiğini anlarlardı. Teknolojiden ibaret olsalar, daha kolay yenilirlerdi. Sinyaller bozulabiliyor, görüntü alan cihazlar yönlendirilebiliyordu ama gözlemlemek için bıraktıkları küçük tuzaklardan kaçınmak daha zordu. Artık ezberlemiştim. Kırık camlardan giren rüzgâr, hafif şeyleri uçuşturarak sürükleyebiliyordu ama artık çalışmayan o kablolu telefon her zaman soldan üçüncü masanın üstündeydi. Son kullanan kişinin düzgünce kapatmak için zamanı olmasa gerek, gelişi güzel geri koyulan telefonun bir ucu masaya doğru sarkıyordu. Televizyonda aynı kanal açık, kırmızı tükenmez, kapıya dönük olan döner sandalyenin sağ tekerleğinin hemen altında ucu pencereye bakar haldeydi. Tavanda titreyip duran led ışık, televizyonu paramparça ettikten hemen sonra silahımı kaldıracağım ikinci şeydi. Toplantı notları ve günlük yapılacak işlerin yazıldığı panonun yanında takvim asılıydı. Hep aynı tarihin işaretli oluşu zamanın o günde durduğunu hissettiriyordu. Aslında, keşke öyle olsaydı.

Hiçbir siren çalmamıştı o gün. Dünya sessizce çökmüştü ama küllerin altında, duyulmayan çığlıklar vardı. Her kim ya da kimlerse takvimi işaretleyenler, şanslıysa ölmüşlerdi. Ailem şanssız olanlardandı, bu düzene ayak uydurmak ya da isyan etmek zorunda kalmışlardı. Onlar da, isyan başlatmıştı.

Ben ise... Daha da şanssız olanlardanım. Bu düzen içerisinde doğdum. Çoğumuz için gökyüzünde, yıldızlara bile kelepçe vurulmuştu. Ben ise zincirleri kırdım. Şimdi bağımsız bölgede kalan terk edilmiş bir haber ajansının kırık camlarından bakınca, yıldızları görebiliyorum. Varna vatandaşları ise başlarını kaldırırlarsa manyetik ve metalik demir kubbedeki dijital gökyüzünü görmek zorundalar. Neyse ki zaten, başkaldırmaları da yasak. DGK'ya sadece hainler başkaldırır.

Gökyüzünde bulutlar görünürse, evlerine varır, perdelerini kapatırlar. Bir gün birisi, kurallara uyarak kaçmak yerine isyan edip beklerse kulakları doyuran seslerin sahibi yağmurun, tenlerine değmediğini anlar. Neyse ki zaten, isyan etmek de yasak. DGK sizin için en iyisine karar verir.

Uzaklarda gördükleri maviliklerde uçaklar uçar, hiçbir yere varmaz, kuşlar kanat çırpar ama hiçbir ağaca konmaz. Bir gün birisi, gözleriyle takip ederse, her birinin mavi uzaklarda kaybolduğunu görür. Neyse ki zaten, gündüz iş, akşam DGK bildirileri dışında bir yere, beş saniyeden fazla bakmak da yasak. Bakmak zaman kaybıdır, DGK sizin yerinize görür.

Bir çocuk diğerine 'Senin hayalin ne?' diye sorduğunda, 'Sistem henüz benimkisini belirlemedi' cevabını alabilir. Bir gün o çocuk, gözlerini sadece gerçeklere değil de düşler için de kapattığında hayalini kendisi seçer. Neyse ki zaten, düşünmek de yasak. Düşünmek mutsuzluk getirir. DGK sizin mutlu olmanızı ister.

Parlamak istediğinizde seçilebilecek iki yol vardır. Ya ışık yakmayı başarırsınız ya da başka yıldızları söndürürsünüz. DGK, parlıyordu. Çünkü kimse, başka yıldız tanımıyordu. Tanıyanlar ise, hatırlamıyordu.

Her vatandaş, kendisini şanslı varsayıyordu. Çöken dünyada ayakta kalan bir sistemin parçasıydılar. Başkaları ya biri onları öldürene kadar hastalığa hapsolmuş ya da tehlikenin ortasında hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Varna vatandaşlarının hayatları kurtulmuştu. DGK bir kahraman, bir kurtuluştu. Onları, özgürlükten kurtarmıştı. Özgürlük bir rüyaydı, DGK halkı uyandırmıştı. Sevgi, sisteme ait bir kelimeydi. Sistem halkı sever, halk da sistemi severdi. Düşünmek, zararlıydı. Düşünen halkların sonu gelmişti. Uyum, özgürlükten daha güvenliydi. İrade, yük taşıyanlar içindi. Varna halkı, kuş kadar hafifti. Kimse kendisini, DGK'nın koruduğu kadar iyi koruyamazdı. Gerçek bağlılık, soru sormazdı. Huzur, düzeni sorgulamamakta saklıydı. Sistem her yerdeydi çünkü halkını yalnız bırakmak istemezdi. Bu yüzden hep, izlerdi. Evini izler, işini izler, arabanı izlerdi. İzlenmek, değer görmek demekti. Bu ülkede herkes istediğini yaşardı. Ne istediklerine ise, DGK karar verirdi. Her mıntıka, birbirinden şanslıydı. Başka mıntıkalarda gökyüzü mavi değil, griydi. Akşamları dokuzda değil, yedide uyurlardı ve iki farklı değil, bir çift ayakkabıları olurdu. Her gün bu farklar artar, çeşitlenir, değişirdi. Herkes bu şansa minnet etmeli ve ait olduğu mıntıkada kalabilmek için kurallara uymaya devam etmeliydi. Kurallara uymayanı ise, elbette ki bildirmeliydi. Bildirmek, vatani görevdi. Çoğunlukla, sistem zaten bilirdi ama kim sadakat puanı karşılığında bir kek daha yemek istemezdi? Tadı plastiğe benziyor olsa dahi, başka keklerin tadı nasıldı ki? Varna vatandaşı olmayan zavallılar, bu keke muhtaçtı.

"Yıllar önce birilerinin, birbirinin aynısı olmayan evlerinde, istediği zaman açabildikleri televizyonlarından hala hissedebilirken bu görüntüleri izlemiş olması her seferinde tüylerimi diken diken ediyor."

Dara'nın söylediği şeyi düşünerek hiç sevmiyor olmama rağmen, gözlerimi televizyona çevirdim. Böylelikle Dara, benim 'hadi' deyişlerim ve yönlendirmelerim olmadan, bir kere daha özgürce reklamı izleme şansı buldu. Steril bir hastane koridorunda başlayan reklamda, yavaş çekimde bir hemşire yürüyordu. Ekranın sol alt köşesinde sağlık bakanlığı ve ilaç şirketinin logoları mevcuttu. Hemen yanında ise, güven duymak için ihtiyaç duyarsınız diye 'Küresel sağlık için buradayız' cümlesi iliştirilmişti. Kadın anlatıcı arka planda, "Bu sadece bir hastalık değil. Bu, insanlığın sınavı." diyordu ve görüntü değişiyordu. Bu sefer bir baba, hasta yatağındaki çocuğunu izliyordu. Endişeli bir yüz ifadesine sahipti. Çocuğunun saçlarını severken elleri titriyordu. Reklamın daha ilgi çekici bir hal almasını sağlamak için o zamanın ünlü oyuncularından biri oynuyordu. Olsaydı, şimdi mezarına tükürmeye giderdim ama Varna'da ölenlerin ve sisteme kazandırılamayanların sonu aynıydı, Hiçler'e yem edilirdi. Herhangi bir Varna vatandaşına, ölen ya da kaybolan –ki farkı pek önemsemezler- annesinin mezarı olmasını isteyip istemediğini sorsanız, muhtemelen afallayarak bakar ve 'Neden ki?' diye sorardı. Hemen ardından da günlük hayat rutinleri dışına çıkan, ilgi çekici ve tehlike arz edebilecek bir soru olması sebebiyle, sizi bildirirdi. Varna'da giden gider, kalan ise bir daha onu hatırlamazdı. Bağ, yaşayanlar arasında bile kalmamışken ölmüş veyahut kaybolmuş bir kişi onlar için hiç var olmamışçasına yok olurdu. Zaten, hatırlamak da yasaktı. Hatta, en büyük yasaktı. Çünkü hatırlayanlar, iyileştirilemez, sisteme dâhil edilemezdi. DGK, gerçeği eğer büker ve neyi hatırlamanızı istediğine karar verirdi. Dün DGK senenin 2067 olduğunu söyleyip bugün artık 2083 yılında olunduğuna karar verirse, yapılabilecek tek şey, dünü unutmaktı. Her zaman olduğu gibi, dünü unutmak, bugüne uyum sağlamak ve gelecekten korkmak. Dünya artık böyle bir yerdi.

Sistem, kontrol edemediği her şeyden korkardı. DGK'nın mıntıka komutanları arasından hatırlayanlardan kurtulana üç kişilik iktidar tahtında dördüncü olarak yer açmayı vadetmesi bu yüzdendi. Henüz ismiyle bile gizlenen Yankı, her nerdeyse geç olmadan tespit edilip ivedilikle yok edilmeliydi. Hala bilmedikleri şey ise, Yankı her yerdeydi. Yankı'nın sonunu getirmesini istedikleri mıntıka komutanları arasında bile isyanımız, şimdilik sessizce yankılanıyordu.

Reklamdaki baba, hasta çocuğunu izlerken ekrana yazı geliyor ve kadın anlatıcı da seslendiriyordu. "Bugün bir karar ver. Yarın çok geç olabilir. Seraph-9 ile yalnızca kendinizi değil, sevdiklerinizi de koruyun."

Yeni sahneye geçildiğinde umut dolu bir müzik yükseliyor, gülümseyen insanlar, aşırı sırası olmuş bir kalabalık gözüküyordu. Bir kadın kolunu sıvarken, hemşire iğneyi hazırlıyordu. İğnenin ucuna, özgürlüğümüzü hedef alır gibi bir fiske vurduktan sonra kameraya bakıyordu. Arka planda bir ses yankılanıyordu. "Seraph-9: Sonsuz bağışıklık. Güvenli gelecek."

Arkadaki umut dolu müzik, gerici bir hüzünlü melodiye dönerken renkler solup görüntü titremeye başlıyordu. Yeni sahnede, bir vatandaşın kamerası ile gizlice çekilmiş hissiyatı oluşturan, karantina bölgesinden bir kayıt vardı. Hiçler'den biri olmasına birkaç varyant kalmış bir insanın görüntüsü vardı. Kameramanın panik nefesleri ve yutkunma sesleri duyuluyordu. Kemikleri çıkmış, kamburlaşmış bir insan karaltısı duvar dibinde sendeleyerek yürüyordu. Derken, gözleri kameraya döndü. İrisi sararmış, gözbebeği küçülmüştü. Başta hırıltısı duyuluyordu, ardından öfkeli bir homurtuya dönüşüyordu. Hırçınlaşan hasta kameraya yaklaşmaya başladığında müzik ve görüntü aniden kesiliyordu. Sessizliğin ardından anlatıcı tekrar konuşuyordu. "Onlar seçimini yapmadı. Ama sen yapabilirsin."

Tam siyah ekran belirdikten sonra ortasında beyaz bir yazı yavaşça beliriyordu. "Seraph-9: Yarın İçin Bugün."

Reklam bitmeden önce son sahnede soğuk, duygusuz bir yapay ses arkadan hızla akıyordu. "Ulusal Sağlık Protokolü gereği, aşı olmayan bireylerin tespiti zorunludur. Gecikmeyin. Bildirin. Koruyun. Bildirim yapmayanlar hakkında yasal işlem uygulanacaktır."

Reklam boyunca sol alt köşede duran logodan gözlerimi güçlükle aldım. Eğer beş saniyeden fazla bakabilseler, belki onlar da hatırlardı. Hatırsalar kaşları benim gibi çatılır, gözleri kısılır ve burunları memnuniyetsizce kırışırdı. Bu logoyu buraya geldikçe görüyor olsam, belki katlanabilirdim ama bir gün biz indirene kadar, Varna'da bu sembolün işlendiği bayraklar dalgalanıyordu. DNA sarmalının çevrelediği DGK'ya ait mavi bir göz, beyaz bayraktan bile sizi izlerdi. Herkesin unutmak isteyebileceği bu sembol, geçmişten bizlere kalmasına müsaade ettikleri tek şeydi. Unutturmak değil, son nefesimize kadar hatırlatmak istiyorlardı.

Hayata her zaman daha dramatik bir yerden yaklaşan Dara'ya devam etmesi için el fenerimi salladım. DGK, her ne kadar Yankı avlamak için teknolojik ya da fiziki tuzaklar yerleştirmek üzere Varna etrafındaki güvensiz bölgeye elektrik sağlamaya devam etse de, onlar tarafından açılmamış hiçbir lambaya dokunamadığımız için nispeten karanlık olan alanlarda ışığa ihtiyaç duyuyorduk.

"Bir dakika izin ver lütfen! Sonunda rüzgâr iki yüz yedinci sayının kaldığım sayfasını çevirmiş..."

Bir elim, siyah ve dar kesim üstümün fermuarında gezinirken etrafı inceleyerek "Sadece on beş saniye." dedim. Burada her şey, süreyle işlerdi ve plana sadık kalmanın ilk şartı, geç kalmamaktı. Bir saniye bile geç kalmak, bir sonraki aşamaları tehlikeye düşürebilirdi. Her yer altı dışı görevde olduğu gibi zihnimin bir yanı, süreyi sayıyordu. Bir sonraki aşamaya, yarım dakika kalmıştı.

Yanımdaki Yankı üyesi değişse bile her tedariğe bizzat geldiğim ve başlarda Dara gibi meraklı olduğum için söz konusu haber sayılarını ulaşabildiğim kadarıyla ezbere biliyordum. Ben DGK'nın unutturmak istediklerini hatırlamakla birlikte, esasen hiçbir şeyi unutmuyordum. Bazı zihinlerin Kara Soluk denilen hastalıkla birlikte, geliştirilen aşılara da bağışıklığı olduğu bilinen bir gerçekti ama henüz, bağışıklığın ana sebepleri bilinmiyordu. Hatırlayanlar ve hatta hiç unutmayanlar arasında benim gibi, sahip olduğu hiçbir bilgiyi unutmayan güçlü hafızaya sahip olanlar olsa da bu, bir elin parmağını geçmeyecek sayıdaydı. Diğer bağışıkların böyle bir yeteneği yoktu. Bazıları bağışıktı, bazılarını geliştirdiğimiz deneysel yöntemlerle biz 'zihin arındırma' işlemlerine bağışık hale getirmeye çalışıyorduk.

Çoğunlukla yanıma daha ciddi bir mizaca sahip olan Ediz'i alsam da, bugün iyi anlaşmalarına rağmen hiç benzemeyen Dara ile gelmem gerekmişti. İyi anlaşmaktan çok daha fazlasıydılar. Öyle ki, zihin arındırma işlemine karşı geliştirdiğimiz tetikleyici anı uygulamasında, birbirlerini seçmişlerdi. Ben buna değer gördüğüm kişiyi kaybetmiştim. Umarım onlar birbirini kaybetmezdi. Ölerek Hiçler'e yem edilmesini dilerdim fakat o yaşıyordu. Bizi öldürenlerden biri olarak. Böyle bir dünyada hiçbir şeyi unutamamanın kötü yanı, ihaneti de unutamamaktı.

Ezbere bildiğim kadarıyla Dara'ya anlatmış olsam da meraklı ruhu, eskimiş, hatta ıslanarak yıpranmış kâğıtların üstündeki kelimeleri gözlerini kısa kısa okumaya ve anlamaya çalışmak istiyordu. Yer yer yırtılmış kâğıtlarda bazı boşlukların tahmin edilerek tamamlanması gerekiyordu. Varna çeperleri ardında düzene uyum sağlamayı reddettiğimizden beri, kendi güvenliğimizi sağlamak zorunda kalmıştık ve Hiçler ile mücadele konusunda ancak kayda değer gelişmeler elde etmiştik. Bu sebeple şu an içerisinde bulunduğumuz binaya, son yıllar içerisinde ulaşmaya başlamıştık. Artık on iki katlı binada herhangi bir bilgisayara bilgi edinme amacıyla dokunmamamız gerektiğini biliyorduk. Bunu acı kayıplar vererek öğrenmiştik. Sadece bir tuşa basarak ile alarmı tetikleyebiliyorduk. Bomba patlamadan kaçmak için sahip olunan birkaç saniye ise, kimseye yetmiyordu. Bazı katlara çıkarken merdivenleri kullanamamamız ya da önceden her ne ise artık moloz yığınlarından ibaret olan odalara ulaşamamamız gibi engellerin sebebi buydu. Bina güçlükle ayakta duruyordu.

Dara'nın ilgisini çeken haber sayıları ise, salgının başladığı günler ile alakalıydı. Yer altında yürüyebilen gazetelere sahiptik, uzaklara dalıp giden gözleri eşliğinde o günleri anlatırlardı ama bu kâğıt parçalarındaki kelimeler, henüz başımıza gelecekleri bilmeden yazılmıştı ve okurken tüyleri diken diken eden de tam olarak buydu.

Buna dair okuyabildiğim ilk sayı 14 Nisan 2026 tarihliydi. İlgi çekmek isteyerek büyük puntolarla yazılmış başlık "KARA SOLUK" YAYILIYOR: PANİK Mİ, ÖNLEM Mİ?" diye soruyordu. "Gizemli bir solunum hastalığı, son iki haftada 18 şehirde hızla yayıldı. Halk arasında "Kara Soluk" olarak anılan bu virüs, yoğun nefes darlığı, bilinç bulanıklığı ve yüksek ateşe yol açıyor. Hükümet, "durum kontrol altında" açıklamasında bulunsa da, bazı uzmanlar salgının yayılma hızına dikkat çekiyor."

Haber yazısında, şu an nerede olduğunu ve hatta yaşayıp yaşamadığını bilemediğim Dr. Rüya Taşan, isimli bağımsız bir epidemiyologun endişeli açıklamasına da yer veriliyordu. Muhtemelen ya salgınla, ya da yeni dünya düzeninde ölmüştü. Yaşıyorsa bile, unutmak için DGK'ya ihtiyaç duymayacağı yaşlarda olmalıydı. "Veriler sansürleniyor olabilir. Gerçek yayılma oranı açıklanandan yüksek." diye açıklamada bulunmuştu. Rastlaştığım ileri tarihli başka haber yazılarında, söz konusu kişinin 'Halkı Yanıltıcı Bilgiyi Alenen Yayma' ve 'Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik' etme suçlarından tutuklandığını görmüştüm. Akıbeti ise, rastlaştığım başka haber yazılarında dile getirilmemişti. Bu durumun sebebinin, bir yere kadar gittikçe kaosa sürüklenen ülkede çok daha büyük haber başlıklarına sahip olmalarından, bir yerden sonra ise, artık ses çıkartamayacak halde olmalarından kaynaklandığını düşünüyordum.

Elbette ki söz konusu haberde, Sağlık Bakanı H.E. Vural iddiaları yalanlamıştı. "Komplo teorilerine kapılmayın. Tüm kaynaklarımızı harekete geçirdik."

Aşının bulunduğu döneme ait bir haber yazısıyla da rastlaşmıştım. 29 Aralık 2026 tarihliydi. Haber başlığı ise, "BÜYÜK MÜJDE Mİ, TEHLİKELİ OYUN MU?" diye seçilmişti. "DGK'dan Aşı Açıklaması!" alt başlığı altında "Dev ilaç firması DGK, "Kara Soluk" salgınına karşı geliştirilen aşının klinik denemelerde başarılı olduğunu duyurdu. Aşının iki ay içinde zorunlu hale getirileceği açıklandı. Halk ikiye bölündü. Bazıları "yaşamak istiyorsak bu aşıyı olmalıyız" derken, diğerleri deneysel yan etkilerden endişe ediyor." metnine yer verilmişti. Biyoteknoloji Uzmanı Prof. Deniz Aksan isimli bir vatandaşın ise "Bu hızla geliştirilen bir aşının uzun vadeli sonuçları bilinmiyor." beyanı mevcuttu. Ve evet, başka bir haber yazısında aynı ve benzeri suç başlıkları ile kendisinin de susturulduğunu görmüştüm. Haber yazısında, Cumhurbaşkanı'nın Danışmanı'nın da açıklama olmayan açıklamasına yer verilmişti. "Kamu sağlığı için aşı bir zorunluluktur."

Halk ve uzmanlar, yağmurdan kaçarak doluya yakalanmamak için daha sağlam adımlar atılmasını isterken, DGK ve Hükümet, yan etkileri ve olası sonuçlarının yeterli süre boyunca gözlemlenmediği bir aşıyı halka dayatmıştı.

3 Mart 2027 tarihinde ise, ilk yan etkiler ve karşı direniş başlamıştı. Haber başlığı, "İNSANLAR DEĞİŞİYOR!"du. Hastalık, hızla gelişen varyantlar ile git gide korkutucu bir hal alırken çözüm olarak getirilen aşı ise, hastalık kadar endişe verici yan etkileri beraberinde getirmişti. "Ülke genelinde aşılanan bazı bireylerde ciddi davranış bozuklukları, ani hafıza kaybı ve şiddet eğilimleri görülmeye başladı. Bu durumun, aşının bağışıklık sistemine etkisinden kaynaklandığı düşünülüyor. Ancak DGK, "psikolojik travmalarla ilgili" diyerek sorumluluğu reddediyor."

Ve artık, haber yazılarında doktor açıklamalarına yer verilememeye başlanmıştı. Hükümet karşıtı doktorlar, alternatif tedaviler üzerinde çalışıyor, ancak baskı ve tehditler yüzünden açıklama yapamıyorlardı.

9 Temmuz 2028 tarihinde ise, kaos ortamı bir iç savaşa sürükleniyordu. "ŞEHİRLER DÜŞÜYOR: HALK VE ORDU KARŞI KARŞIYA" isimli haber başlığının hemen altında "Hükümet meşruiyetini kaybediyor mu?" diye soruluyordu. "Birçok büyükşehirde başlayan protestolar, hükümetin aşırı şiddetli müdahaleleriyle silahlı çatışmalara dönüştü. Direniş grupları, bazı bölgelerde kontrolü ele geçirdi. Ordu içinde de bölünmeler yaşanıyor." açıklamasının altında, artık Türkiye'de yaşamadığı detayı verilmiş olan emekli General H. K.'ın beyanı verilmişti. "Mevcut hükümetin halkı susturmaktan başka çözümü kalmamış görünüyor."

Devlet Sözcüsü ise "Bunlar dış destekli sabotajlar. Vatan hainlerine karşı mücadelemiz sürecek." diye açıklamada bulunmuştu.

2029 yılının ilk aylarında DGK ile hükümetin ortaklığı ise yakın tarihlerde yazılmış olan haber yazılarından anladığım kadarıyla sonlanmıştı. Bir haber yazısında "DGK, Hükümetle Olan İlişkisini Yalanladı: 'Halkı korumak için devreye giriyoruz'" başlığı altında, "İç savaşın eşiğine gelen ülkede, DGK'dan beklenmedik bir açıklama geldi. Haftalardır süren sokak protestoları, askeri karantinalar ve kitlesel tutuklamaların ardından, Daimi Güç Komisyonu (DGK) dün gece yarısı yayınladığı bildiride mevcut hükümetle tüm bağlarını kopardığını duyurdu. Bildiri, DGK kurucu yöneticilerinden General Noyan Varnalı'nın imzasını taşıyor. Açıklamada şu ifadelere yer verildi:

'DGK, halkın iradesinin yanında olmayı anayasal bir sorumluluk kabul eder. Hükümetin son dönemde aldığı kararlar ve uyguladığı baskıcı yöntemler, anayasal düzeni zedelemiş, ulusal güvenliği tehdit eder hale gelmiştir. Bu sebeple Komisyon, yürütme erkinden bağımsız hareket etme kararı almış ve halka yönelik her türlü şiddeti önlemek adına operasyonel müdahale yetkisini devralmıştır.' açıklama metnine yer verilmişti.

Böylelikle DGK bir anda hükümet karşıtı bir görüş kazanmıştı. Hükümetin baskılarına karşı ses çıkartmaya çalışanlardan ve hatta mağdurlardan olmuş, halk ile birlikte savaşan bir kahraman kılıfına girmeye başlamıştı.

Haberin devamında, "Gerçekten Saf mı Değiştiriyorlar?" başlığı ile yeni bir tartışma konusu mevcuttu. "Uzmanlar, bu açıklamayı DGK'nın imaj tazeleme çabası olarak yorumluyor. Zira, sadece üç ay önce, aynı kurum Hükümetin zorunlu aşılama politikalarını uygulamak için protestoları dağıtan silahlı timleri koordine etmişti. Öyle ki, kurucu yöneticilerin bu süreçte Hükümetçe verilen 'General' ünvanı bile mevcut. O dönem sızdırılan belgelerde, DGK'nın hükümete 'bireysel muhalifleri etkisizleştirme ve veri kontrolü' konusunda teknik destek sunduğu iddia ediliyordu."

Zamanın direnişinden ise tepki gelmişti. Yerel direniş grupların başkent sözcülerinden biri, isminin açıklanmasını istemeden verdiği beyanda, "DGK, bir tiyatro oynuyor. Önce bizi susturmak için hükümetle birlikte çalıştılar. Şimdi hükümetin gemisi batarken halkın yanında gibi davranıyorlar. Ama biz o baskıları, gece operasyonlarını, kayıplarımızı unutmadık. Onlar sadece yeni rejimin kapısını aralıyor." diye DGK'nın sahte dostluğuna 'Hayır!' diyordu.

Ardından ise sahada gerilim artmıştı. Peşi sıra gelen tarihlerde yazılmış haberlerde, DGK'nın açıklamasının ardından, başkent çevresindeki bazı hükümet karakollarının 'muhalif gruplar tarafından değil, DGK birlikleri tarafından' boşaltıldığı yazılmıştı. Bu gelişme zamanında, fiilen hükümete darbe niteliği taşıdığına dair yorumlara yol açmıştı. Henüz resmi bir iç savaş ilanı yapılmamış olsa da, kontrolsüz silahlı hareketliliğin yayılmasının an meselesi olduğunu düşünülüyordu.

İç savaşın başlamak üzere olduğu haber yazısından sadece bir yıl önce "halkın güvenliği" adına başlayan tüm uygulamalar, o gün halkı bastırmak için kullanılan araçlara dönüşmüştü. O zaman DGK, yönlerini değiştirip yeniden halkı 'kurtarmaya' geldiklerini söylemişti. Oysa bu ülkenin çöküş hikâyesinde herkes aynı laboratuvardan çıkmış gibiydi, sadece beyaz önlükleri farklıydı. Sadece bir ülkenin çöküşü de değildi. Salgın, tüm dünyayı ele geçirmişti.

Hükümet, halkı bastırmak üzereyken 17 Mayıs 2029'da, DGK bir resmi bildiri yayınlamıştı. Konu 'Ulusal Salgın Soruşturması ve Hükümetin İhaneti Hakkında Bilgilendirme'ydi. "Daimi Güç Komisyonu (DGK) olarak yürüttüğümüz kapsamlı iç soruşturma ve arşiv incelemesi sonucunda, 2024 yılının ilk aylarında baş gösteren biyolojik salgının, Hükümet tarafından bilinçli bir şekilde yayıldığına dair çok sayıda delile ulaşılmıştır.

Söz konusu hükümet kadrosu, halk üzerinde genetik ve psikolojik denetim sağlamayı amaçlayan uzun vadeli bir plan çerçevesinde, deneyleri yerleşim bölgelerinde test etmiş, bu süreci ise 'kontrol altında alınamayan bir doğal mutasyon' gibi göstererek gizlemeye çalışmıştır."

Bildirinin devamında sebep ve sonuç ilişkileri, iddiaya delil belgeler sunulmuştu. DGK, o dönemde mevcut yürütme organının etkisi altında hareket ettiğini, birçok bilgiye ulaşmasının engellendiğini ve sürecin dışında bırakıldığını üzülerek beyan ettiğini, dile getirmişti. İddialarına göre, Hükümet tarafından yanıltılmışlardı. Bizzat Hükümetçe yayılıp tüm dünyaya ulaşan bir salgınla mücadele etmek için canla başla savaşmışlar fakat ürettikleri aşılar dahi Hükümetçe sabote edilmişti. Söylediklerine göre, durum Hükümet'in dahi öngöremediği bir seyirde yol alarak kontrollerinden çıkmıştı ve gelinen halde, hastalık ve tedavi değil, kaos getiren aşılar, çözümü güç zorluklar yaratmıştı.

Hemen yakın tarihte ikinci bir bildiri daha yayınlamışlardı. "Değerli Yurttaşlar,

17 Mayıs tarihli bildirimimizin ardından kamuoyunun bilgi talebine yanıt vermek ve daha fazla delil sunmak adına bu ikinci resmi metni yayınlama zorunluluğu doğmuştur.

Daimi Güç Komisyonu (DGK) olarak, aşağıda sunacağımız açıklamalar ışığında, sizlerin gerçekleri bilmeye hakkı olduğunu ve bu gerçeklerin artık gizlenemeyeceğini düşünüyoruz.

İddiamız nettir. Salgın, Hükümet tarafından planlı ve bilinçli biçimde yayılmıştır. Amaç, toplum üzerinde mutlak biyolojik ve psikolojik denetim kurmak, itaatsiz bireyleri baskılamak ve nüfusu kontrol altına almaktı.

DGK, o süreçte bilgi akışından dışlanmış, birçok belgeye erişimi engellenmiş, sahte raporlarla yönlendirilmiştir. Sözde 'ulusal kriz yönetimi' adı altında yapılan tüm uygulamalar, halkı adım adım felakete sürüklemiştir.

DGK, salgının yayılmasını durdurmak amacıyla mesleğine âşık, halka yardım ateşiyle yanan başta General Noyan Varnalı olmak üzere bağımsız bilim insanlarıyla birlikte aşı gelişmiştir. Ancak:

Ürettiğimiz aşı, hastalığa yakalanmaya engel olsa dahi, Hükümet'in aşılama öncesi saboteleri neticesinde, yeni bir hastalık doğmasına neden olmuştur. Her bireyde sonuçları değişkenlik göstermekle birlikte, bu sabotajların sonucunda şu durumlar oluşmuştur:

Aşılanmamış bireyler, Kara Soluk adı verilen ölümcül evrede yaşamlarını yitirmiştir. Aşılanmış bireyler ise fizyolojik olarak hayatta kalmalarına rağmen, bilinçlerini kaybetmiş, kimliksiz, saldırgan bireyler haline gelmiştir.

Aşılar ne tam koruyucu ne de iyileştiriciydi çünkü sabotajlar sistemin içine çoktan sızmıştı. Bu nedenle bugün karşı karşıya kaldığımız tablo şu şekildedir:

Kara soluk taşıyanlar ağır belirtiler göstererek yaşamlarını yitirmekte, aşılanmış bireyler 'bilişsel çökmeye' uğrayarak adeta zombileşmektedir.

Biz bu ülkenin yeniden ayağa kalkması için doğru olanı yapmak zorundayız. Ama bunun için önce bu rejimin tamamen yıkılması gerekir.

DGK olarak, halkın meşru ayaklanmasını destekliyor, mevcut hükümetin anayasal olmayan yollarla sürdürdüğü varlığına son verilmesini talep ediyoruz. Ancak bu koşullar sağlandığında, gerçek ilaç, gerçek tedavi, ülkenin her noktasına dağıtılacaktır.

Bizi ölüm ile bilinçsizlik arasında seçim yapmaya zorlayanlar artık aramızda olmayacak. Şimdi karar zamanı. Ya birlikte ayağa kalkarız, ya tek tek düşeriz.

Bu bildiri kamuya açık olup tüm yerel birimlerce duyurulacaktır. Silahlanan Hükümet değil, halk iradesi galip gelmelidir. DGK olarak geçici yönetim düzenini sağlayana denk kamu düzeni yalnızca korunmak amacıyla denetlenecektir.

-Daimi Güç Komisyonu (DGK)

Propaganda ve Kriz İletişim Dairesi."

Peş peşe yayınlanan DGK bildirileri, tüm ülkede sarsıcı etiler yaratmıştı. Bildiri, halkı aylarca susturan, evlerinden alan, karantina kamplarında tutan mevcut hükümetin salgının sorumlusu olduğunu iddia ediyordu. DGK'nın ise halkın yanında olduğunu vurguluyordu. Bu beyanlar, çok daha büyük bir kaosun kapısını açtı. Hükümet düşmanlığının yelpazesi genişledi. Bu süreçte, ulusal güçleri ve küresel yardımlar ile hastalıkla mücadele etmeye çalışan başkaca devletlerin de ibresi, Hükümet'e döndü. Salgınla mücadelede aynı protokolleri uygulamış olan diğer ülkelerde de büyük bir güvensizlik ve öfke dalgası yaratmıştı. Kendi halkına ölümcül bir virüsü bilinçli bir şekilde yaydığı, ardından da sabote edilmiş aşılarla kitleleri 'zihinsel köleliğe' sürüklediği öne sürülen hükümetin, meşruiyeti küresel düzeyse sorgulanmaya başlanmıştı.

2026 yılında baş gösteren salgın, başlangıçta 'yerel sınırlı bir mutasyon' olarak tanımlanmış, ardından DGK destekli küresel sağlık protokolü kapsamında birçok ülkeye aşı desteği ve danışmanlık sunulmuştu. Bu sözde destek programının aslında bulaşın genişletilmesi ve kontrolün sınır ötesine taşınması amacı taşıdığı iddiaları gündeme gelmişti. Dönemin haber yazılarında, başkaca ülkelerin bildiri ve haberlerinden alıntılar da mevcuttu.

"Eğer bu sabotaj bilinçliyse, bu sadece biyolojik savaş değil, toplu katliamdır."

"Bu, sadece bir ülkenin değil, insanlık tarihinin en büyük bilimsel ihaneti olabilir."

Hükümet ise, yalanlamıştı. "17 Mayıs gecesi, DGK tarafından yayımlanan 'bildiri' başlığı altında kamuoyuna servis edilen içeriklerin tamamı gerçek dışı, yanıltıcı ve manipülasyon amaçlıdır. Söz konusu açıklamalar, anayasal düzeni yıkmaya yönelik, sistemli ve önceden hazırlanmış bir dezenformasyon kampanyasının parçasıdır. Arşivlerimizde yer alan kayıtlar ve sızdırılan teknik belgeler göstermektedir ki: Kara soluk hastalığının ilk varyantları 2025 yılı sonunda DGK'nın bağlı laboratuvarlarında tanımlanmış,

Deneysel biyolojik silah başlığı altında 'zihinsel zayıflatıcı etki' taşıyan protein yapılarına yönelik çalışmalar yapılmış,

Bu yapıların mutasyona uğrayarak kontrolsüz biçimde yayılmasıyla salgın başlamıştır.

DGK, 2026 yılında bu salgını kontrol altına alacağı iddiasıyla 'kriz yönetimi yetkisi' talep etmiş, ancak aynı anda kendi geliştirdiği prototip aşıları dolaşıma sokarak ilk zombileşme vakalarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bugün halkı 'hükümeti yıkmaya' çağıran bu yapı, salgını yaratan, aşıyı sabote eden, insanları zombileştiren aynı karanlık yapıdır."

Hükümet, DGK ile ortak bir kurtuluş projesi yürüttükleri süreçte, belirli bilgi ve belgelerin bugünlerin delili olması amacıyla zamanında Hükümet kurum ve kuruluşlarına yerleştirildiğini, tüm bunların hem halka hem de mevcut hükümete bir komplo niteliğinde olduğunu, DGK'nın yarattığı mağduriyetin kahramanı olma çabası içerisinde bulunduğunu iddia etmişti. Kafası karışmış direnişçiler olsa dahi, halkın çoğunluğu maalesef ki DGK'ya inanmıştı.

13 Kasım 2029'da Kurumlar boşalmış, başkentte bayrak inmişti. "DGK destekli sivil birlikler ile hükümet arasındaki uzun süren çatışmaların ardından, başkentte saat 15:47'de hükümet güçleri direnişe resmen yenik düştü. DGK Komseri F. Arel'in o dönem yaptığı ilk açıklama ise: "Halkımızla birlikte bu ülkeyi yeniden ayağa kaldıracağız. Eski sistem çöktü. Şimdi, halkın devleti inşa edilecek."

Buna dair görüp görebileceğim son eleştirel haber yazısında, Eski Milletvekili Z. A, "Kurtuluş adı altında yeni bir tutsaklık geliyor olabilir." demişti. Ve gerçekten de öyle olmuştu. Bu beyanı, bugünlerde ben bile okuyabilsem de o zamanda yaşayanlar tarafından okunabildiğini sanmıyordum. Baskılar ve yasaklar artarken, bu yazı ajansın dışına dahi çıkamamış olabilirdi. Eğer çıktıysa bile, yeterince insana ulaşamamış olmalıydı. Gerçi artık insanların gerçeği okumasına gerek yoktu. Gerçek, penceresinden bakanların gözleri önündeydi.

Salgın sonrası Dünya'da, kimileri yıkılmış, kimileri direnmiş, kimileri ise bizler gibi dönüşmüştü. Yıkılan ülkelerde ne sağlık sistemi, ne de siyasi otorite ayakta kalabilmişti. Kara Soluk'un en ağır evrelerine sahip bireyler hızlıca yaşamını yitirmiş, ardından aşılı ama bilinçsizleşmiş bireyler sokaklara hâkim olmuştu. Şehirler terk edilmiş, altyapılar çökmüştü. Yerel çeteler veya kabilevari topluluklar kontrolü ele almıştı. Bu bölgeler, bugün uluslararası haritalarda 'kırmızı bölgeler' olarak geçiyor ve girilmesi tehlikeli kabul ediliyordu. Oralarda hükümetler değil, ölüm hüküm sürüyordu. O bölgelerden insanlar kaçarken, doğa dönüyordu. Binaları çiçekler, yolları ağaçlar, köprüleri yeşillikler ele geçiriyordu. Eski şehirler, yeni ormanlar oluyordu.

DGK gibi baskıcı rejimlere dönüşenler vardı. İlk etapta hükümetler DGK'ya karşı çıkmış gibi görünse de kısa sürede onun kontrol mekanizmalarını örnek almışlardı. Aşılanan ve zombileşen, esasen 'Hiçler' haline gelen bireyler haricinde kalanlar "kamu sağlığı" gerekçe gösterilerek, çip uygulamaları, duygu bastırıcı ilaçlar ve kimlik numarasıyla izleme politikaları başlatılmıştı. Kurtarılmak isteyenler, başka bir kafese kapatılmıştı. Özgürlük yoktu ama çıplak gözle görülebilen tehlikeler de yoktu. Ve bu unutanlara yetmişti.

Karantinaya kapananlar da mevcuttu. Kendi kaderlerine hapsolmuşlardı. Salgın başlar başlamaz sınırlarını tamamen kapatmışlardı. Dış dünyayla iletişim minimuma indirilmiş, kendi üretimleriyle ayakta kalmaya çalışmışlardı. İçeride neler olup bittiği tamamıyla bilinmiyordu. DGK, bilgileri sansürlüyor ve söz konusu ülkelerin, kötü halde olduklarını ileri sürüyordu. DGK'ya göre, en iyi durumda olan bizdik çünkü biz şanslıydık. DGK'ya sahiptik.

Direniş sağlayabilen umut verici ülkeler de vardı. Salgın ve aşı süreçlerini yerel direniş bilim insanları denetledi, birçok kişi aşıyı reddetti ve doğrudan bağışıklık kazanan 'doğuştan dirençliler' etrafında yaşam alanları kuruldu. Zombileşmiş bireyler ise ya doğal yollarla izole edilmiş ya da uyutulmuştu. Yeniden başlamaya cesaret etmişler ve her ne kadar DGK aksini duyursa da, yaşadıkları gerçek bir hayattı. Gerçekten, yaşıyorlardı.

Böylelikle dünya üçe ayrılmıştı. Yıkılanlar, yeniden şekillenenler ve uyananlar. Biz ise, henüz uyanmayanlardık. Gerçek özgürlük mücadelesini, başlatmak üzereydik. İsyanımız henüz sessiz ama uzun solukluydu. Doğru zamanda, doğru yerde olacaktık. O güne kadar ise, gölgelerde gezinecektik.

Artık, Varna Devleti'nde DGK hüküm sürüyordu. Her nasılsa, bu sürece pek hazırlıklı yakalanan DGK, hızla kontrolü ele almış ve yeni bir devlet kurmuştu. Aslında, zaten hazırlıklılardı. Hükümetin de dediği gibi, kendi yarattıkları bir mağduriyetin, kahramanı olmuşlardı. Halk kazanmamıştı, DGK'nın planı tamamlanmıştı. Artık bayraklarını da süsledikleri maviler ve beyazlar onlarındı ama biz biliyorduk: Karanlık ister maviye boyansın, ister beyaza, karanlıktır.

Mavi'ye temizliğin, güvenliğin ve gücün rengi demişlerdi. Binalarına, üniformalarına ve ekranlarına mavi giydirmişlerdi. Sözde huzurun, düzenin, refahın simgesi olmuştu. Ama o mavi, hep soğuk bir düşmandı. Ve hep kandırdı.

Bizse kırmızıyız.

Kan gibi,

Ateş gibi,

Direniş gibi.

Kırmızı, sokağa dökülen çığlığın rengi.

Kırmızı, yalanlara direnmenin,

Gerçekleri unutmanın değil hatırlamanın rengi.

Ve direnen her kırmızı,

Onların mavisini yenecek.

"Süren bitti."

"Ah be!"

Bir farenin tiz ses ile yolumdan kaçmasının ardından kapısı sökülmüş eşikten geçtim. "Sadece izlemek yerine yeterince ses çıkartsalardı, şimdi çocukları ve torunları her sabahın altısında aynı cehenneme uyanmak zorunda kalmazdı."

"Ama kim bilebilirdi ki? Sonun başlangıcında olduklarını..."

"Neyse ki artık cennet sanıyorlar." diye sızlanırken duvar çatlak ve deliklerinden sızan ışığın rengine bakarak koridorda ilerledim.

Dara, "Güvenli gözüküyor." dediğinde, nedense huzursuz hissediyordum. Son tedarikte, güvenli renk sarı seçilmişti ve ışık, her zamanki gibi bir saniye içerisinde kaybolmuştu. Pencerelerinin havalandırmaya baktığı alana girdiğimizde feneri açıp ezbere adım attığımız güvenli istikamete yeni bir tuzak yerleştirip yerleştirmediklerini kontrol etmeye başladım. Duman, güvenli kabul ederek sarı ışığı yansıttıysa, tuzak da yok, demekti ama her Yankı'nın aksine ben, hayatımda bir kere bile görmediğim birine o kadar da güvenmiyordum.

Duman, DGK uhdesindeki, Yankı destekçilerinden biriydi. Sessiz Yankı'nın, gürültülü üyesiydi. DGK'yı sabote eder, güvenlik sistemini ihtiyaç duyduğumuz doğrultuda yönlendirir, gerektiğinde mıntıkalara sızabilmemiz için bilgi ve sistemi yanıltan çip paylaşır, Yankı'yla ilgili Hükümet operasyonlardan bizi haberdar eder ve tedarik sağlardı. Mıntıkalardan birindeki dijital gökyüzünde birkaç saniye bile sürse, bir bozulma görülürse, şüphesiz ki Duman'ın işiydi. Öğle yemeğinde masalardan birindeki tabldot tabağında elma, naylon poşetteki puf ekmekten daha farklı bir tada sahipse, elbette Duman'ın işiydi. Uykusu izlenen vatandaşlardan biri rüya gördüğünü belirtir bir tepki verir bu kayıtlar, sadakat gözcüsü tarafından fark edilmeden silinirse, Duman tarafından fark edilmiş demekti. Varna vatandaşları arasında, gittikçe duygu ve düşünceleri bastırılıp saldırgan olmayan yine bir çeşit Hiçler üreten çiplere karşı kurtulma ihtimali olan zihinleri tespit ederse, infaz edilmeden önce ulaşabildiklerini Yankılara katardı. Duman'ı kimse görmemişti. Yani, hala yaşayan kimse görmemişti. Babam, annem ve Yankı oluşumunun başını çeken başka isimler de tanımadığını, hiç görmediğini iddia ediyordu ama bana kalırsa, babam tanıyordu. Her adımını kontrol ederek atan babamın, Duman'ın olası çelmelerinden hiç çekinmemesinin başka sebebi olamazdı.

Varna etrafında, ölümüne, hatta sadece nerede olduğunun tespitine bile babamdan fazla ödül koyulmuş olan tek isim, Duman'dı. İsmi bilinmediği gibi, lakabı dahi başkalarınca takılmıştı. Geldiği, bir duman gibi yükselen sis bulutlarından anlaşılırdı. Gittiği yere ise kül bırakırdı. 'Geldim ve yaktım' derdi. Yankı olarak biz de, varlığımızı bilmelerini istediğimiz yerlerde sönük meşale çizer ya da bırakırdık. Henüz yakmıyoruz, derdik. Bir gün bu ateş yanacak ve, o gün sizin için geldiğimizi bileceksiniz.

Acil tehlike, olarak kabul edilip DGK tarafından tüm güçleri seferber edilerek aranmasına rağmen, henüz cinsiyetinin ne olduğunu bile bilmiyorlardı. Ben, erkek olduğunu varsayıyordum. Buraya bir önceki teslimatta bildirilen saatte gelip de yeni tedariki teslim aldığım her seferinde, burnuma dolan parfüm kokusu böyle hissettiriyordu. DGK, kokuyu bile alırdı. Saklanmak istediğimizde koku hapseden cihazlar ile dolaşmamız gerekirdi. Her delikten yakalanmadan çıkabilen Duman da bunun farkında olmalıydı ama, nedense teslimat sırasında kokusunu gizlemiyordu.

Üçüncü havalandırma boşluğu penceresinden sarkıp zemine baktığımda, bir önceki teslimatta bildirdiği şekilde kırmızı ışık yansıyordu. Bir saniye geçmeden ışık söndü. Gözlerim, deforme olmuş havalandırma çatısından sızan ay ışığına doğru dönerken bir gün tüm bunları nereden ve nasıl yaptığını öğrenip öğrenemeyeceğimi düşündüm. Hala yakınlarda mıydı yoksa, DGK iktidarlığında bir Yankı olmaya mı dönmüştü?

"Devam ediyoruz." diyerek pencereden çekildiğimde hemen ardımdaki Dara'nın keyifle kemirdiği meyveye baktım. "Ne yiyorsun sen öyle?"

Gözlerim kısılırken feneri yüzüne doğru kaldırdığımda hızla parmaklarındakini ağzına attıktan sonra avucundakini bana uzattı. Sıkkın ve bıkkın bir nefes alıp verdikten sonra "Bir gün zehirleneceksin ve ben seni kurtarmaya çalışmayacağım." dedim. O sıra uzattığı eline çarparak yolumuza devam ettim. Ardımdan gelirken gülerek "Yıllardır zehirlenmiyorum." dedi. "Belki de sen de artık nefsine boyun eğmelisin."

Sinirim yüzünden dikkatimin dağılmadığından emin olmak için adımlarımı yavaşlatırken "O lanet meyveyi yemek istemiyorum." dedim. Kapısı kapalı olan odaya başka yoldan girebilmek için altıncı pencerenin havalandırmaya bakan mermerine doğru ayağımı uzatırken ufalanmış betondan çıkmış olan paslı demiri tuttum. Mermerin üstüne çıktıktan sonra sırtımı duvara yaslayarak doğruldum.

"Ama çok severdin."

Evet, severdim. Tadı, bir adamı hatırlamadan önce. Tadı, ihanet olmadan önce.

"Çöpe at, dediğim şeyleri ne zaman karıştırmamaya başlayacaksın?"

Mermerin üzerinde duvara yaslı bir şekilde yana doğru adımlayarak ilerlerken Dara da demirden tutunarak vücudunu pencerenin dışına çıkartıyordu. "Üzerinde 'Aşiyan'a' yazılı not görmediğim bir gün."

Açık pencereye ulaştığımda sağ elimi ardıma uzatıp odanın iç duvarına tutundum. Dizlerimi kırarak alçalırken sıkkın nefesimi üfledim. Geriye doğru odanın içine atladıktan sonra fenerimi tekrar kaldırıp duvarlarda gezdirdim. "Neden paketin üzerinde fark edemeyeceğimiz ya da etkisiz hale getiremeyeceğimiz bir takip cihazı olabileceğini ya da meyvelerin zehirli olabileceğini hiç düşünmüyorsun?"

Dara'nın da peşimden atladığına dair ses geldikten sonra artık yakalandığı için gizleme gayreti göstermeden meyveyi sesli bir şekilde yemeye devam etti. "Her ay o nehre gideceğini bilen ve sana hediye bırakan biri, istiyorsa bizzat takip de edebilir. Bence niyeti Yankı'ya ulaşmak değil, sana ulaşmak."

Karşımdaki demir raflara yaklaşırken "Evet, bana ulaşmak istiyor." dedikten sonra hafifçe omuz silktim. "Yankı'ya ulaşmak için."

Feneri dudaklarımın arasına alıp sabit tutmak için ısırırken beşinci sıradaki rafa uzandım. Sağ ayağımla birinci sıradaki rafa basıp yükseldikten sonra elimi ezbere bildiğim yere götürdüm. Raf ile duvar arasındaki boşluğa yerleştirilmiş çipi aldıktan sonra zemine indim ve feneri tekrar elime aldım.

Dara, "Notunu duymak ister misin?" diye sorduğunda hafifçe gülümsedim. Gözlerimi yavaşça kapatıp açarken "Yardımcı olmanı isterim." dedikten sonra gülümsememi silip feneri ona doğru attım. Bittikçe cebinden çıkartıp avuçlarında biriktirdiği meyveleri düşürmeden feneri tutabilmek için girdiği gayretten gözlerimi aldım. Kulaklarıma feneri düşürdüğüne dair tok bir ses gelince gözlerimi kapatıp sabır isteyen bir nefes aldım.

"Yakında hiyerarşiyi kullanmaya başlayacağım."

Baskıcı olmayan bir oluşum olsak da hiyerarşik yapıya ve disipline sahiptik. Aksi halde, tehlikeleri bertaraf etmek ve bir hedef uğrunda ilerlemek güç olurdu. Aralarında anne ve babamın da olduğu lider komutanların altında, benim gibi vekil komutanlar bulunurdu. Bulunmadıkları operasyonlarda, onlara vekil ederdik. Onlar olmadığında yetki ve sorumluluğu taşırdık. Büyük kararların verilmesi gerektiği her an, zaten onlar olurdu. Bu sebeple görevleri en kısa sürede, en az kayıpla sonlandırmak için kararları verenlerdendim ama görevin ne olacağına hiç karar vermemiştim. Dara, koşucu yankılardandı ve 'sessiz' değil, hızlı olmamız gerektiğinde müthiş bir seçimdi. Çünkü daldığı DGK kontrol noktalarından birinde, bir bölüğü tek başına bile indirebilirdi ama yine de sessiz olamazdı. Bugün, tedarik görevinden bile daha önemli bir girişimimiz bulunduğundan, Dara ile gelmem gerekmişti. Tedarik görevine Dara ve Ediz'in birlikte gelmesini önermiştim ama babam Timuçin, ısrarla beni göndermişti. Bir yanımın huzursuz olmasının sebebi bu olabilirdi. Babam hayata karşı bir kere güvensizse ben beş kere güvensizdim ve bugün, Yankı'dan bağımsız, DGK'yı reddeden direniş gruplarından biri olan Yabanlar ile görüşme vardı. Yabanlar, DGK'yı yıkmaya değil, hayatta kalmaya odaklı bir gruptu. Biz Duman sayesinde, DGK'nın belirli kaynaklarını kullanmaya devam ederek Varna etrafındaki kırmızı bölgede ama yakınlarında hayatımızı idame ettirirken, Yabanlar kırmızı bölgenin iç kısımlarında, doğayla ama Hiçler'le de iç içe yaşarlardı. Teknolojiye sahip değillerdi, tamamen sistem dışında hayatta kalmaya çalışlardı. Direnişe inançları yoktu ama sisteme de düşmandılar. Yankılar kadar organize bir oluşum olmasalar da, teknolojisiz hayatta Hiçlerle mücadele etmek ve yaşamı sürdürmek konusunda bizden daha deneyimliydiler. Yıllardır bir olma çabalarımız yanıt vermese de, kırmızı bölgede tek savaştıkları Hiçler değil, başkaca bağımsız insanlar ya da toplulukların yarattığı tehlikeler, DGK ve yakın diğer ülkelerin olası hava ya da kara saldırıları olduğu için, güçlerimizi birleştirmeye yanaşmışlardı. Görüşmelerde bizzat güvenliği sağlayanlardan olmayı dilesem de, Lider Komutanların emri açıktı. Görüşmeler Güney Yankı yakınlarında, yani babamların hâkimiyet alanında yapılacaktı. Bu sebeple sadece bizim Lider Komutanlarımız olacak, yankılarımız güvenliği sağlayacaktı. Babamın her seferinde en güvendiği Yankılardan biri olduğumu söyleyip kendisi sonrasında gelen en yüksek rütbeyi bahşetmesine rağmen böyle önemli bir görüşmeden beni neden uzak tuttuğunu hiç anlayamıyordum. Genel olarak gergin bir mizacım olsa da, bugün özellikle aksi olmamın sebebi de buydu.

"Hemen hallediyorum... Sadece bir saniye... Ve, evet! Hallettim."

Gözlerim Dara'ya döndü. Neşeyle geri aldığı el fenerini kaldırıp yüzüme doğru tuttu. Işık yüzünden kısılan gözlerimi, ışığın ardında kalması sebebiyle karanlık gözüken Dara'ya çevirdiğimde feneri hızla yüzümden alıp ileriye çevirdi ve meyveleri ceketinin cebine yerleştirdi. Sabrımı zorladığının o da farkındaydı. "Neyse ki Yankı'da idam yok."

"Seni pencereden Hiçlere doğru atsam ve döndüğümüzde 'görev sırasında talihsiz bir kaza' yaşadığını söylesem, bu idam olmazdı."

Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra endişeli bir şekilde ama yine de güldü. "Vekil Komutanım, belki notu bilsen kafan dağılır ve gerginliğin azalır."

Yankı'ya 'dost' olmamakla alakalı yeni bir kural eklemek istiyordum. Hiyerarşiye rağmen, herkes birbirine sadece saygı ya da korku duymaz, yanı sıra birbirini severdi. Hatırladıkları için severdi, direndikleri için severdi, hala insan oldukları için severdi. Bu sebeple dost olurduk. Dara ise, Doğu Yankı'dan beş yıl önce aramıza dâhil olmuş olan biriydi. Çocukluğumdan beri tanıdığım Ediz kadar sevdiğim, kimseye tam olarak güvenmediğim bu hayatta güvenmeye en yakın olduğum isimlerdendi. Aramızdaki samimiyet ise, çatık kaşlarımı görmesine rağmen üstüme gelmeye devam etmesini sağlıyordu. Bu cesareti ise zaten sadece Dara ve Ediz alıyordu.

Çiple birlikte bir ayağı kırıldığı için sağ önüne doğru yatmış masanın arkasına geçtim. Masanın altına doğru çipi tuttuğum elimi uzattım. Çipi bu seferki kilit konumunu bulana kadar bilmediğim için yavaşça gezdirmeye başladım. O sıra Dara da bana dönmüştü ve masaya doğru ışığı tutuyordu.

Ters bakışlarım Dara'nın üstündeyken "Senin aksine ben merak etmiyorum." dedim.

Dara sesini temizlemeye başladığında bıkkın bir şekilde inledim. İşte yine başlıyorduk...

Feneri kendi yüzüne doğru çevirdiğinde en azından taklit ederken yüzünü bürüyen ifadeyi görmemek için dizlerimi kırdım ve alçaldım. Masanın altına doğru bakarken çipi gezdirmeye devam ettim. Kalın tutmaya çalıştığı sesiyle, Demir Aslan Varnalı'nın –hiç de umurumda olmayan- beyanını iletti.

"Eğer kabul edersen o adama yazık edersin, Aşiyan."

Çip, masa içerisindeki mıknatıs ile temas ettiği gibi kulağa mekanik bir ses iletirken gözlerim Dara'ya döndü. Kalp atışlarım hızlanırken "Ne dedin?" diye sorarak yükseldim. Dara, "İnanamıyorum, yıllar sonra ilk defa tepki verdin! Hemen tekrarlıyorum..." dediği sırada masanın arkasından çıkmış yanına gitmiştim. Yüzüne doğru fener tuttuğu kolunu yakalayıp indirirken "Dara sen ne dediğinin farkında mısın?" diye bağırarak sordum. Işık sol taraftan yüzümüzü aydınlatırken onun da endişe düşmeye başlayan gözleri kırpıştı. Anlamaya başladığı için kekeleyerek "Yoksa?" diye sordu.

"Siktir..." derken Dara'nın kolunu bıraktım. Başımın tepesinde toplayıp sımsıkı ördükten sonra tekrar topladığım kahverengi saçlarımın, zamanla gevşediği için özgürlüğüne kavuşabilen birkaç tutamı kulaklarımın arkasına sıkıştırırken karanlığa alışmış gözlerim odada geziniyordu. "Biliyor... Teklifi biliyor!"

Nereden bildiğini bilmediğim diğer her şey gibi!

Dara da suçlu hissetme başlarken "Ben ne kadar aptalım!" diye sızlandı. "Notu buraya gelmeden önce okudum. Bir saat önce! Hemen söylemem gerekirdi... Nasıl bunu düşünemem... İmre ben..."

Kemerimdeki askıya takılı silahı elime alıp gözlerimi etrafta gezdirirken "Sus ve düşünmeme izin ver!" diye bağırdığımda sıkkın nefes alış verişlerini duyurmak dışında sessiz kaldı. Düşünmek için de çok vaktim olmadığı için bir elimi hızla ağrımaya başlayan alnıma götürdüm. Buradan, Yankı'ya sinyal yollayamazdım, DGK'nın haberi olurdu. Haberi olursa ise peşimize düşerlerdi ve henüz bir tehlike yoksa bile, tehlikeyi bizzat oluşturmuş olurdum.

Birkaç saniyenin ardından elimi alnımdan çekip hızla masanın ardına yöneldim. Çip ile açtığım gizli bölmeye elimi götürdüm. Yeni tedarik, uyarı olabilirdi. DGK'nın bize karşı bir operasyonu varsa, Duman duyum almış ve uyarmış olmalıydı. Peki, niye acil bir tehlike olduğunda kullandığımız işaretleri kullanmamıştı? Ya da 'Ters üçgen ve hemen yanında nokta' bırakarak durmam gerektiğini belirtmemişti? Düşüncelerim elimi beklemeye sabredemezken elim de zaten boş döndüğünde yeni bir küfür mırıldandım. Yetmedi, ayağa kalktıktan sonra daha yüksek sesle tekrarladım. "Tuzak."

Dara, omzundan beline doğru sarkan askıda silahını hızla eline alırken askısı da omzunda kayarak teninde muhtemelen canını yakan bir temas oluşturmuştu. Bunu umursamadan "Ne? Ne oldu?" diye telaşla sorduğunda pencereye döndüm. Demirden tutunarak mermerine yükselirken "Tedarik yok." dedim. "Duman hiçbir şey bırakmamış."

Hiçbir şey bırakmadığı tedariğe ulaşmamız için ise işaretler bırakmıştı. Bu, hiç mantıklı değildi. Ya, tuzak, ya da daha farklı bir tuzaktı. Duman yakalanmış, tedarik noktamız ifşa olmuş olabilirdi. Hükümet bizi buraya çekmiş, kapana sıkıştırmış ya da sıkıştırmak üzere olabilirdi. Bir başka ihtimal de, Duman ifşa olduğumuzun farkında olmayabilirdi. Belki de tedariği bırakmış ama ne olduğunu öğrenmek isteyen başka biri almıştı. Aslan Varnalı denilen hainin, Yabanlar ile olan görüşmeyi biliyor olması da cabasıydı. Adama yazık olur, dediği Tanman olmalıydı. Yabanların liderinin oğluydu ve birlikteliği bizimle taçlandırmak istemişlerdi. Babam, liderliği bana, Yabanların lideri Yaman ise oğlu Tanman'a vadedecekti ve Tanman ile birlikteliğimiz sadık bir güç birliğini temsil edecekti. Bu, henüz bir tekliften ibaretti. Bu gece masaya yatırılacaktı. Fikrim sorulduğunda, 'Ne gerekiyorsa' diye cevaplamıştım. Tanman denilen, sadece birkaç defa gördüğüm adamla bir şeyler yaşamayı düşünmüyordum ama ortaklığı güçlendiren bir sahte birlikteliğe vardım. 'Ne gerekiyorsa' cevabı, Yankılar arasında sıklıkla duyulurdu. Çünkü, ne gerekiyorsa yapardık.

Aslan ise duymuş olmalı ki eğer kabul edersem Tanman'a yazık olacağını söylüyordu. Tanman'ı duyduysa, Yabanlar ile işbirliği içerisine girmek üzere olduğumuzu da biliyor olmalıydı. Bunu biliyorsa, bu geceki görüşmeyi de bilebilirdi. Yabanlar, Yankı'nın topraklarında ve yer altı yerleşimlerinde görüşmek istememişti. Bize güvenmediklerini, iddia etmişler, ortak bir görüşme yeri talep etmişlerdi. Biz de, aynı güvensizlik sebebiyle Yabanları yerleşkemizde ağırlamak istememiştik. Güvenlik amaçlı alınan bu önlem, başka bir güvenlik açığı oluşturabilirdi, eğer DGK görüşme yerini biliyorsa. Aslan biliyorsa, DGK da biliyor demekti. Çünkü Demir Aslan Varnalı, artık bir Yankı üyesi değil, rejimin kanlı eliydi. DGK'nın en güçlü silahı, halkın celladı ve direnişin azılı düşmanıydı. Bir zamanlar daha az unvana sahipti. Onlardan biri de, sevdiğim adam oluşuydu. Ama sevgi onun ellerinde hain bir hançere dönüşmüştü.

"Hemen dönmemiz lazım!"

Dara da peşimden gelirken, pencere mermerinin üstünden biraz önce çıktığım pencereye döndüm ama bu sefer kapalı olduğunu gördüm. Kapatılmıştı. Rüzgâr kapatmış olsa, gürültüsünü duyardık. Biriyle aynı bina içerisindeydik ve belli ki, burada sıkışmamızı istiyordu. Gözlerim, pencerenin ardında, karanlık alanda gezinirken derin bir nefes aldım. Dara da etrafı incelerken silahını kaldırmıştı.

"Sessizce karşı pencereye atlayabiliriz."

"Artık 'sessizlik' yok Dara. Dilediğin kadar gürültü çıkartabilirsin."

Dara, "İşte bu, yapabildiğim bir şey." dediğinde ben de silahımı pencereye doğru kaldırdım. Hiçler'in de ilgisini çekecektik ama, başka çaremiz yoktu. Sadece annem ve babam değil, Yankı tehlikede olabilirdi. Yankı'nın beklediği ise, her zaman direnişi korumaktı. Eğer bir gün, annem ve babam ile Yankı arasında kalırsam, direnişi seçmem gerekecekti.

Silahımdan çıkan kurşunla birlikte cam paramparça olurken kalan parçaları ayağımla tekmeledikten sonra odaya atladım. O sıra elimdeki silahı etrafımda bir hedef arayarak odada gezdirirken Dara da feneriyle eşlik ediyordu. Hızlı bir şekilde eğilerek atladığım pencerenin sağ üst köşesinden uzanan bir cam kırığı, atlarken alnımın yanını çizerek yaralamıştı. Çeneme doğru akmaya başlayan kanı hissetsem de bir nefes kadar yakında, çok daha fazla kan akma tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuz için umursamadım. Vücudumda benzeri birçok yara izi vardı, her biri oluştuğunda umursayarak oyalanacak olsam çoktan DGK'nın Hiçler'e yemin ettiklerinden olurdum.

Havalandırma boşluğunun kırık çatısından sızan ay ışığı, karanlığı aydınlatmaya yetmese de çabalarken odanın boş olduğuna kanaat getirip kapıya yöneldim. Biri nişan almış bekliyorsa diye yanıltıcı bir tuzak fırlatacağım sırada demirden bir dolap kapı eşiğine itildiğinde bir saniyeliğine oluşan boşluktan odaya ateş ettim ama her kimse gözükmediği için ıskaladığıma emindim. Üç saniye. Hep karar vermek için en fazla üç saniyeye sahip olurdum.

İkinci saniyede silahı bir elimle tutmaya başlarken bel çantamdan kurmalı, küçük bir bombayı çıkarttım. Dolabın üstüne kuracağım sırada feneri kaldırmış olan Dara, adrenalin yüzünden nefes nefese "Bekle. Sanırım..." diye seslenince Dara'nın aydınlattığı dolabın ardına baktım.

Ters üçgen ve hemen yanında nokta.

Dara, "Duman durmamızı istiyor." dediğinde gözlerimi işarette gezdiriyordum.

DGK, Yabanlar ile olan görüşmeden haberdardı.

Duman ya da her kimse, olmayan bir tedarik için bizi buraya getirmiş ve adeta sıkıştırmıştı.

Ve yıllar içerisinde direnişin vazgeçilmez ve güçlü bir ismi haline gelen Duman, durmamız için uyarıyordu. Ya da... Her kimse.

Ve benim karar vermem için sadece üç saniyem vardı.

98

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!