BÖLÜM 9 • Anka.
MAVİ UZAKLAR.
BÖLÜM 9.
ENKAZ
**
**
Dünya herkesin ama 'yaşamak' koltuk sahiplerinindi.
Ve geriye kalanlar öyle açlardı ki koltuklar boşalırsa oturmak yerine kumaşlarını kemirirlerdi.
🌓✨
**
Parlak beyaz.
DGK'nın ışığı sönmez.
Çaresizlerin yolunu aydınlatmak için hep oradadır.
Buz mavisi.
DGK'nın mavisi kirlenmez.
Bir sudur ama hiçbir çamur bulandıramaz.
Batı Varna 3. mıntıkanın Sadakat üssünde beyazlar içerisinde bir kırmızı yürüyordu. Gözlerini üstlerine dikmiş düşmanlara gülümsüyordu. En büyük düşmanlarından birinin de kolundaydı. Adım sesleri, günün anlam ve önemlerinin gelişini izlerken tutulan alkışı örtemese de kulağında yankılanıyordu. Tenindeki tüm kusurlar örtülmüştü. Bu girdiği hiçbir savaştan yara almadığı yanılgısını oluşturabilirdi ama beyaz elbisesine ve şaşaalı mücevherlerine işlenen DGK simgesi, mavi bir gözü çevreleyen sarmal, onun da DGK'yla sürdürdüğü savaşta yenildiğini Varna genelinde dev ekranlara, her evin görüntü cihazına yayın ileten kameralara gösteriyordu. Yaraları bile DGK'ca kapatılan bir mağlup gibi görünüyordu. İmre Alaz, artık Varnalı, DGK'nın eski azılı düşmanı, yeni sadık üyesi. Rejimin parlayan yıldızıyla evlenen bir kadın.
O kadın bendim.
DGK'nın parlak beyazı üstümdeydi, alanın buz mavisi ışıkları tenimi aydınlatıyordu.
Rütbeleri dolayısıyla enselerine yerleştirilen çiplerin olumsuz duyguları ve kirli düşünceleri, hırs ve egolarını onlardan almadığı sözde insanların bir kısmı DGK'nın zaferini kutluyor, bir kısmı ise küçümseyişi bir gülümsemeyle beni gözlerinde çok büyüttüklerini düşünüyordu.
İşte, direnişin güçlü halkalarından biri olan Alaz ailesinin yaşayan son üyesi de onlara katılmıştı. Bir kısmı Korgeneral, bir kısmı Tümgeneral, Orgeneraldi. Mareşaller, Genelkurmay başkanları ve Kurucu Konsey üyeleri hâlihazırda yürüyor olduğumuz yolun etrafında değildi. Yolun sonunda, tahtları gibi yükselen platformda, rütbelerinin gerektirdiği yüksekliklerden izliyorlardı. Kurucu Konsey alkışlamıyordu. Onlar alkışlanırdı, alkışlamazlardı ama yüzlerinde keyifli bir ifade vardı. Yine de her zaman süren bir şüphe. Hizmetle görevli personeller harici en düşük rütbe Tümgeneral'di ve bu kadar yüksek rütbeli insan arasında herkes sadece DGK'ya sadıktı ama DGK'ya bile güvenmiyorlardı. Sadıklardı. Bu yüzden herkes, her an ve her şeyden şüpheleniyordu. Küçümseyici gülümsemelere rağmen keyifli bakışlarına şüphenin de düşmesi bu yüzdendi.
Bu anları ekranlardan izleyen, zihinleri çip mezarlığına dönüşen insanlar ilk baktığı saniyelerde bu mağlubiyeti, sonra da aralarından birini göreceklerdi. O yüzden bakışlarındaki kin hızla silinecek, bir ay kadar öncesinde beni taşlamamışlar gibi ekranların karşısında alkış tutacaklardı. Artık hain değil, onlardan biriydim. Yeterince DGK'nın gözüne girersem, bir gün hain olduğuma dair olan geçmişimi dahi insanların zihninden silerlerdi. Hemen kurmaca bir yükseliş hikâyesi üretirler, geçmişime kahramanlıklar serpiştirirler ve her zaman onlardan biriymişim gibi davranabilirlerdi.
Geçmiş, DGK'nın elinde değiştirilmesi mümkün anlamsız bir kavramdı.
Gelecek, henüz insanların elinde olmayan ama bir efsane gibi değiştirilmesini mümkün kılmaya çalıştığımız, anlamı kazandığımızda daha da belirginleşecek gerçek bir kavramdı.
Sadece mıntıka ekranlarında değil, Varna koruyucu çeperlerinin etrafında, direnenlere de saniye saniye yansıtılıyordu, biliyordum.
Bakın, diyorlardı. 'Ardından gittiğiniz komutanlarınızdan biri bizim beyazlarımızı kuşandı. Emrine canınızı verebilirdiniz, artık sizden can alanlardan biri. Yine yolunu takip edin. Onun gibi, siz de direnmekten vazgeçin. Bugün biraz daha yalnız kaldınız ve yarın, affımızı dilemeniz için geç olabilir.'
İnananlar olacaktı. Direnenlerden ayrılıp da DGK'ya casus olarak yerleşen isimleri herkes bilmezdi. Çoğu DGK baskınıyla ölmüş olsa da hâkimiyet bölgemdeki kilit noktasından geçebilen askerlerimin hepsi, seneler önce aramızdan ayrılan Emir'i gerçekten bir hain olarak bilirdi. Oysaki en sağlam direnişçilerden biriydi. Ben bile, her casusu bilmezdim. Ait olduğum direniş bölgemizin yetki alanına girmeyen Varna bölgelerindeki casusları ise neredeyse hiç bilmezdim. Yankılarda esas olan, herkesin gerektiği kadar gerçeği bilmesiydi çünkü gerçek, yanlış ellere düştüğünde bir yalanın dahi veremeyeceği zararı verebilirdi. Yakalanma ihtimalimiz, ne olursa olsun bir gün haine dönüşebileceğimiz ihtimalimizi gözetmek zorundaydık ve bir kişiyle, birçok kişinin tehlikeye girmesini göze alamazdık. Nasıl ki Emir'in hain olmadığını sayılı kişi biliyordu ve belki de bir gün kendisi kadar direnen bir başka Yankı üyesi tarafından öldürülecekti, benim de ihanet ettiğimi düşünenler olacaktı. Yüzlerini ekşitecektim, ekrana tüküreceklerdi, sövecek, sayacaklardı. Bir kısmının umutları kırılacaktı, bazıları belki de ardımdan gelip ihanet edecekti ama emindim ki, inanmayanlar da olacaktı. Buzlar Komutanı düşmez, diyenler olacaktı. Bir bildiği vardır, diyenler olacaktı. Ediz ve Dara ölmeseydi, mutlaka ihanetime inanmazlardı, biliyordum. Muhtemelen bu uğurda ben de ölecektim ve çoğu Yankı zihni, beni bir hain olarak hatırlayacaktı.
Sorun değildi. Beyazlar içerisindeki bir kırmızı da, isyanın aleviydi ve kahramanlar gölgelerden, korumaya çalıştıklarına görünmek için değil, düşmanla savaşmak için çıkardı. Düşmana dost gibi görünürken, dosta düşman olarak görünmek, bu uğurda göze alabileceğim bir fedakârlıktı.
Sesler kulaklarımı uğuldatırken gözlerim ancak bir kısmı davetli olan DGK yetkilerinin etrafımızı sardığı yoldan geçtikçe yüzlerinde geziniyordu. Rütbeleri dolayısıyla mavinin tonlarını üstlerinde taşıyorken çoğunun yüzü benzerdi. Saç renkleri, tek bir telin bile isyan etmediği muntazam saç şekilleri, ten ve göz renkleri, vücut büyüklükleri değişebiliyordu ama yapılı burunlar, şişmiş dudaklar, çizgileri belirginleştirilmiş mükemmel kaşlar, kusursuz tenler, çıkık elmacık kemikleri, çökük yanaklar, erkek için keskin, kadınlar için yuvarlak çene hatları... Hatta son yıllarda geliştirilen teknoloji ile ten rengi, saç rengi ve göz rengi de değiştirilebiliyordu. Çok yakında yeni bir ulusal sağlık protokolü yayınlanıp DGK'ca herkesin gözlerinin mavi olmasına karar verilebilirdi. Şimdilik DGK'nın gözüne daha da girmek isteyen, sadakat puanını yükseltmeyi hedefleyen ve hatta tüm üyeleri mavi gözlüler arasından seçildiği için Mavi Kargalar denilen DGK Sadakat Divanı'na katılmak isteyenler bu ameliyatı oluyor gibi görünüyordu. Bazısı sarışın, bazısı esmer, bazısı kısa boylu, bazısı uzundu ama hepsi sistemin süs bebekleriydi.
Birbirlerine benzemek için sayısız estetik ameliyatı geçirerek kusursuz bir robot olmak amacıyla insanlıktan kusurlu kimselere dönüşmeyenler de vardı. DGK, zaten güzel görünen kimseleri bu konuda henüz zorlamıyor olmalıydı. Aslan ve henüz yeterince iletişim kurmasam da yakınında tuttuğu özel timi de öyleydi. Emir de aslında sarı olan saçlarını platin rengine boyamak ya da yara aldıkça serumlarla iyileştirmek dışında estetik kaygı güden bir ameliyat olmamıştı. Emir'in gözleri zaten DGK'nın mavisini taşıyordu. Şimdilik maviyi sadece Emir'in gözlerinde ve hayali bir gelecekte seviyordum.
'Su sizi bize getirecek. Kötülük teninizden akıp giderken kollarınız sadakati kucaklayacak' sloganıyla DGK'ca bir arınma simgesi haline getirilen su havuzunun köprüsüne çıkıyorken alkışlar ardımızda, alkışlanmaya alışık olanlar önümüzde kalmıştı. Kurucu başkan Noyan Varnalı'nın dev hologramını yansıtan sütun da ardımızdaydı ama hala alanı çevreleyen kurucu üyeleri yansıtan sütunları göz ucuyla görebiliyordum. Alanın ortasındaki su havuzu, gittikçe daralan bir kanalla iki yana uzanıyor ve çatallı bir haritayla alanın dört bir yanını dolaşıyor, sütunlara vardıkça göz doyuran bir animasyonla bir dalga misali yükselip yeniden kanalına dönüyordu. Kurucu Konsey'in karşısında, onlara varan bir köprünün ortasında yan yana durduk. Aslan, hafifçe kolumdan çıktı ve elimi tutarak aramızda indirdi. Parmaklarımız birbirine kenetlenirken bir eldiven takıyor olmayı dilerdim. Tanıdık tenini ve sıcaklığını hissetmek, beyazlar içerisinde olmaktan bile kötüydü.
Bulundukları platformu koruyan askerlerin ortasında, rütbeyle yükselen basamakların en üstünde Noyan Varnalı kanlı tahtında oturuyordu. Benim üzerimde mavi detaylar vardı, gözlerine baktığım adam ise tahtıyla baştan aşağı beyazdı. Onun olduğu ya da olmadığı, başka hiçbir yerde bir başkasının bu denli beyazlara karışmasına müsaade etmezlerdi. Diğer Kurucu üyeler bile kırık beyaz bir üniformada, mavi detaylar taşırken sadece Noyan Varnalı bembeyazdı. Gençlik serumları kullanıp durmasına rağmen saçlarının bembeyaz olmasının sebebi de buydu. Gözleri bir zamanlar oğlu Aslan gibi yeşil olmasına karşın göz rengi değiştirme ameliyatına ilk girenler arasındaydı. Bir insana ait değillermiş gibi duran parlak mavileri ise şimdi üstümüzde geziniyordu.
Elini yavaşça kaldırdı ama sesler hızla kesildi. Artık alkışlar, ancak o müsaade ettiğinde yükselecekti. Aslan'ın, Sadakat üssünde konukların arasından yürümeye başladığımız andan beri ilk defa bana baktığını hissettim ama Kurucu önder babasına bakmayı sürdürerek alacağım birkaç sadakat puanı ve Aslan'dan babasına bakmaktan bile daha çok nefret ettiğim için görmezden geldim.
Ellerini tahtının kol kısımlarına yaslayıp keyifli bir gülümseme eşliğinde sırtını tahtından ayırdı. Gözlerini gözlerimden aldı ve ilk çeken olmamak uğruna dikip durduğum gözlerimi etrafına çevirebildim. Mavinin beyaza yakın tonları ve onları taşıyanların her birini ekranlardan biliyordum. Bu rütbeler, Varna dışına çıkmadığı için herhangi birini saboteler ya da baskınlar sırasında görmemiştim ama Varna çeperlerine yansıtılan görüntülerden biliyordum. Hiçbir saldırıya kurban gidememeleri yanı sıra gençlik serumlarıyla da ömürlerine ömür kattıklarından eğer DGK devrilmezse de, oldukça uzun zaman daha bu koltuklarda bu yüzler oturuyor olurdu. Belki gelişen teknoloji ile görünüşleri değişip dururdu ama süslü bedenlerinin sardığı bu aşağılık ruhlar aynı olurdu.
Varna gelinde sadece üç Genelkurmay Başkanı, dört mareşal ve önder dâhil dört Kurucu Konsey üyesi vardı ve karşımdaki yüksek platformda sadece on bir kişi oturmasına rağmen masalarındaki içecek ve yiyecekler koca bir mıntıkanın bir ay içerisinde ulaşamadığı kadar zenginliğe sahipti. Bir kere gördüğümü, bir daha unutmayan biri olarak yiyip içtiklerinin yarısından fazlasının ne olduğunu bilmiyordum.
Dünya herkesin ama 'yaşamak' koltuk sahiplerinindi.
Ve geriye kalanlar öyle açlardı ki koltuklar boşalırsa oturmak yerine kumaşlarını kemirirlerdi.
"Değerli yurttaşlar," dediğinde gözlerim yeniden Noyan Varnalı'ya döndü. Kovulmuş şeytan, melek kürsüsünde vaaz verirken zebanileri pürdikkat dinliyordu. Boyun eğdiğiniz sürece ve sizi robotlaştırmak yerine sizin kadar her işe yarayabilecek robotlar üretebilene kadar yurttaşım olan değersiz insanlar.
Burası bir ülkeydi, bir vatan değil.
Ve insanlar birer veriydi, yurttaş değil.
Çünkü 'ülke' bir mekânı ifade ederdi. Koordinatları sabit, anlamı tanımlıydı.
Oysa 'vatan' bir duyguydu. Haritadaki sessiz çizgilerden fazlasını, o çizgilerin ardındaki nefesi taşırdı. Bir arada bulunmak zorunda kalan insanların değil, bir olan, aynı acıya ve umuda inanan insanların yaşadığı yeri anlatırdı.
Ülke sınırlarla var olurdu.
Vatan, insanlarla.
Ve burada 'insan' diye bir şey yoktu.
"Bugün şanlı DGK tarihinin en onurlu günlerinden birine tanıklık ediyoruz."
Kanlı tarihlerinin, diğerleri kadar vahim herhangi bir günüydü.
"Bizler, karanlığın hüküm sürdüğü o eski dünyanın küllerinden doğduk. Bizler, korkunun yerine güveni, kaosun yerine düzeni koyduk."
Noyan Varnalı, ekranlara ve buradaki 'yurttaş'larına anlatsa da, gözleri sıklıkla bana dönüyordu. Kürsüsünde oturanların ise gözleri bizzat üstümdeydi. Dönüp bakmama gerek yoktu, hissediyordum. Aslan ise veliahtı olduğu, tahtında oturan babasını dinliyordu. Babası yaşıyordu, babamın yaşaması için Yankı hariç her şeyden vazgeçebilirdim. Bir yandan da, Yankı hariç bir şeye sahip değil gibiydim. Kendime ait duygularım, kendim için düşlediğim hayallerim yoktu. Robotlara direnirken robotlaşıyor olmak korkutucuydu. İnsani duygularımı kaybettiğimin farkındaydım. Ölen arkadaşlarım, askerlerim, annem ve babam için bir damla gözyaşı dökmemiştim. Her şey bittiğinde, deyip duruyordum. Her şey bittiğinde hissedeceğim, her şey bittiğinde üzüleceğim, her şey bittiğinde hüngür hüngür hatta çığlıklarla ağlayacağım, diyordum ama o gün gelir ve hala yaşıyor olursam her şeyi hatırlayıp ağlamayı unutmuş olmaktan endişe ediyordum. Düşmanlarımla aramdaki fark, benim hala onurlu bir amaca sahip oluşumdu ve en azından bunu benden alamayacaklarını bilmek, iç rahatlatıcıydı.
Aslan'ın babası yaşıyordu, DGK'nın celladı olarak babasının yaşaması için çok can alırdı, alıyordu ama bir evlat olarak kılını kıpırdatacağını sanmıyordum. Dönüp bakmasam da babasına nasıl baktığını merak ediyordum. Şimdi tüm ekranların bir yarısı Noyan Varnalı'yı, diğer yarısı bizi gösterirken gözlerine gurur parıltıları yerleştirmiş olmalıydı ama amaçları arasında onu devirip yerine geçmek var mıydı, merak ediyordum. Belki de bu hırsı boynunu kesen kılıç olurdu ve öyleyse, babasını öldürmeden önce, babasının onu öldürmesini sağlardım.
"Bizler, bir kez daha insanlığın en saf halini inşa ettik."
Salonun ışıkları dalgalanıyor, Noyan Varnalı'nın gür sesine sadakati temsil eden su sesleri eşlik ediyordu. Ve izleyen herkes gibi, benim de yüzümde bir gülümse vardı. Aslan kadar gururla parlıyordu gözlerim. Gözlerimi Noyan Varnalı'dan alıp ekranlara baksam, beyazlara kuşanmış bu kadının içindeki kırmızıyı ben bile göremeyebilirdim.
"DGK, insanlığın yeniden doğuşudur. Bizim gözlerimiz uykuda olanları uyandırdı, bizim ellerimiz kirli dünyayı arındırdı. Her nefes, bizim kontrolümüzde güvenle alınır. Her çocuk, sistemimizin gölgesinde korkusuzca büyür."
Bu sikik cümleleri üreten departmanlar olmalıydı. Henüz DGK, sistemindeki yerim belirlenmemişti ama bu departmanda olmak isterdim. Cümlelere sırlar yerleştirmeyi severdim, bana bilgisayar kodlarını anımsatırdı ve sadece direnenlerin duyunca anlayıp güleceği, sadık DGK üyelerinin ise alkış tutacağı cümleler üretmek isterdim. Böylece bu sikik cümlelere karşı gülümsemek daha kolay olurdu.
"Bugün..." diyerek tahtından kalktığında kürsüsündeki herkes kalktı. DGK ayaktayken, kimse oturamazdı. DGK bazen mavi, bazen beyazdı ama en çok da Noyan Varnalı'ydı. Buna dair, hırsından, öfkesinden başka bir şeye sahip olmayan Kurucu Konsey üyeleri hazımsızlık içerisinde olmalılardı. Hep beraber buraya gelmişlerdi ama en güzel meyveleri Noyan Varnalı yiyordu.
Tahtından sağında ve solunda konsey üyeleri, genelkurmay başkanları ve mareşallerin ayakta durduğu basamaklardan inerken konuşmasını sürdürdü. O indikçe, üniformasının uzun pelerini onu birkaç basamak geriden takip ediyordu. Olası tehlikelere karşı etrafından ayrılmayan askerleri ise pelerinine basmama gayreti içerisindeydi. Önünden ilerleyenler ise saygıya dair herhangi bir şüphe oluşturmayacak kadar iki yanına ayrılmış, hiçbir açıdan önünü kapatmamaya çalışıyordu. "Bir kez daha hain teröristlere ibret olacak bir an içerisindeyiz. DGK'nın affediciliğini görmek kalplerini ısıtırken, halkını korumak için aydınlığa ulaşma şansı kalmamış tüm hainleri yok edeceğini bilmek nefeslerini titretecek. DGK tüm hainleri aydınlığa çağırır, karanlıkta ölmek ya da ışığımızla kucaklaşmak herkesin kendi seçimidir."
Köprünün ucuna vardı ve bir anlığına bile köprünün ortasında olduğumuz için ondan yüksekte kalmamızı o egosuna yediremeyeceğinden askerleri hareketli platform kürsüyü önüne getirdi. Noyan Varnalı yeniden bizden daha yüksek bir konuma çıkarken konuşmaya devam ediyordu.
"Bugün ışığımızla kucaklaşmış bir isim var aramızda."
Artık çıktığı kürsüde, gözlerime baktı. Bakışları sadakat testi yapar gibiydi, o mavi harelerden bana uzanan hayali tarama ışıklarını hisseder gibiydim. Geçtiğim teste rağmen yanılabileceklerini biliyorlardı çünkü onlar bir insanı yanıltabilmenin kitabını yazmışlardı. Kanun, diye de Varna'da uyguluyorlardı. Bu denli yol bulmak, güvensizliklerini arttırmış olmalıydı.
Noyan, "Yeni bir isim değil." dediğinde alanın renkleri değişmeye başladı ve gözlerim ekranlara döndü. Kurucu Konsey hologramları sürerken geriye kalan dijital panellerde geniş alan boyunca aynı görüntüler tekrar ediyordu. Ardımızda kalan herkes görebiliyor olmalıydı ama en çok da bana izletiliyordu. Başkalarının tepkisine bakmadım ama yapmam gerekeni tahmin edebildiğim için yüzümdeki gülümsemeden kurtuldum. Gördüklerimden utanır gibi bir yüz ifadesine bürünürken DGK'ca kayıt edilmiş geçmiş görüntülerimi izledim. Bazılarında dövüşüyordum, bazılarında DGK askerlerinin henüz öldürdüğüm cesetleri üstünden geçiyordum, bazıları meta askerlerdi, parçalara ayırmıştım, uzaktan kontrol eden sahibiyle bağını kesmiştim. Bazıları sabote anlarıydı, çoğunda yüzüm açıkça belli olmuyordu ama kolaylıkla kimliğime aidiyetini sağlamışlardı. Hepsinin ortak yönü, direniyordum.
"Hepimiz onu, eski dostum, beni ve en kötüsü, sizleri sırtından bıçaklayan teröristlerin başını çekenlerden Timuçin Alaz'ın kızı olarak tanıyorduk. İmre Alaz."
Yuhalamadılar. Çünkü artık onlardan biriydim. Ama biliyordum, hepsi iğrenir gibi bakıyordu ekranlara. Zihni henüz çiplerce bozulmamış ama kalbi karanlığa gömülmüş buradakilerin pek de umursadıkları görüntüler değildi, bir kısmı beni yendikleri için tatmindi, bir kısmı bir an önce konuşmanın bitmesini ve doyasıya içki içip ne yeseler doymayan karınlarını doyurmayı, ülkenin dört bir tarafından gelen davetlilerin en az biriyle cinsel ilişki kurmayı, rütbelerini yükseltebilecek sahte samimiyetler ile işbirlikleri kurmayı amaçlıyordu, bir kısmı gerçekten her şeyden ama en çok da direnenlerden nefret ettiği için bu görüntülere karşı öfke doluydu ama burada olmayıp ekranlardan izleyen halkın yüzünün ekşi olduğuna emindim. Bir kısmı benim için utanıyor olmalıydı, yerimde olmayı istemezlerdi, kara leke gibi bir geçmişim vardı ve DGK'nın ışığıyla doğru yolu bulduğum için şanslı olduğumu düşünüyorlardı. Bir kısmı, duygu çiplerinin sık arıza vermesinden kaynaklı geçmişime duydukları öfkeyle şu anıma duydukları hayranlık arasında çelişkide kalmış olmalıydı. Öyle anlarda onları izlemek, hâkimiyeti yeterince geliştirilmemiş bir robotun yüz ifadelerini izlemek gibiydi. Kas seyirmeleri olur, mimikler hızlıca değişirdi. Bir öfkeli gibi, bir mutlu gibi görünürlerdi. İzleyen Yankıların ise bir kısmı böylesine bir direnişçiyken şimdi beyazlar içerisinde olmama karşı benim için değil, benden utanıyorlardı, bir kısmının içinde umut sürüyordu. Ben ise... Kendimden utanırmış gibi bakmakta zorlanmadım. Beyaz tenime alerji yapmış gibi rahatsızlık hissini tüm vücuduma taşıyordu.
"Babası Timuçin Alaz, annesi Güneş Alaz ve abisi Yiğit Alaz, birer haindi."
Ekrandaki görüntüler değişmeye başladı. Teknoloji dünyasında olmamıza rağmen cebimden çıkartıp çıkartıp bakabileceğim fotoğrafları yoktu. Zaten artık, bir hain olarak ekranlara yansıtılmadıkça onları görmek istememesi gereken DGK üyelerinden biri olmuştum. Ardımdakiler ve ekranı izleyenler kadar nefret ederek baktım görüntülere. Bir anneyi, bir babayı, bir abiyi değil, bir aileyi değil de hainleri izler gibi izledim. Yuhalayanlar vardı, Aslan sustuğu için ben de sustum. Onlardan biri gözükmeye çalışırken fazla tepki vererek şüphe çekmek istemezdim. Tepkilerimi sadece izleyenlerden değil, bizzat elimi tutarak bedenimi hissedebilen Aslan'dan da gizleme gayretindeydim. Acımı görsün istemediğim için tuttuğum elini sıkmıyordum, bedenimi gevşek tutuyordum. Oysaki yumruklarımı sıkmak, etrafımdaki her şeye vurmak, tekme atmak, çığlıklar atarak onlara saldırmak istiyordum. Başta Noyan Varnalı ve sevgili oğlu olmak üzere DGK'ya ait ne varsa yakıp yıkmak istiyordum. İçimden intikam yeminleri ederken düşmanlara gülümsemek, bugüne kadar defalarca kez ölümün kıyısından dönmeme rağmen direnişimin en zor anları olacaktı.
Her şeyi hatırlayan bir zihne sahiptim. Ailemi özlediğimde gözlerimi kapatabilecek ve karşımdalarmış gibi her detayıyla hatırlayabilecek olmak muazzamdı. Ama benim için bile belirli sınırlar vardı. Sesler ve kokular, güçlü zihinlerin filtrelerinden kaçamasalar da eriyip yok olabiliyorlardı. Yıllar, bana ailemin sesini ve kokusu unutturabilirdi. Bu yüzden gözlerim görüntülerde, onlardan utanıyormuşum, nefret ediyormuşum gibi bakarak gezerken, onların direndiği, isyan ettiği anları izlerken görmekten fazlası, seslerini duymak istemiştim. Bir gün unutacak bile olsam, bu süreci yeniden başlatmak... Ama tek duyduğum konuştukça Noyan Varnalı, sustukça yuhalar ve su sesleriydi.
Ekrana, gözlerim bakmasa dahi zihnimle izleyebildiğim sekiz yıl öncesine dair bir anı geldi. Yüzümde onların istemedikleri tek bir mimik oluşmasına müsaade etmedim ama bir anlığına bile bakışlarım karardıysa, neyse ki harelerimde nefret de parlamış olmalıydı. İnfaz alanında abimi görmenin getirdiği hüznü, hemen yanındaki Aslan'ı görmenin nüksettirdiği nefret örtmüştü. İstedikleri gibi baktım. Abime nefretle ama infaz edilişine karşı bir mutlulukla. Dudaklarımda zafer dolu ama küçümseyici bir gülümseme, gözlerimde DGK ışığı.
Yine, sesleri duymama izin vermediler ama abimin hareket eden dudaklarının ne dediğini biliyordum. Henüz... Henüz sesini unutmamıştım. Kokusu ise kafa karıştırıcıydı. Bana izletiyorlar ama beni izliyordu. Abimin infaz edilişini, bizzat elini tuttuğum, evliliğimizin kutlandığı adam tarafından öldürülüşünü izlerken bir tepki verip vermeyeceğimi deniyorlardı. Aslan sinirimi bozmak ister gibi tuttuğu elimin üstünü başparmağıyla okşadığında bile çenem kasılmadı.
İzlediğim görüntülerde Aslan silahını abime doğru kaldırdı. Neyse ki içimin sızladığını hiçbir kameraları, hiçbir denetleme araçları tespit edemezlerdi. Ardımızdaki herkes alkışlarken bakışlarımı Aslan'a çevirip gülümsedim. Onun gözleri zaten üstümdeydi. O da bana gülümsedi. Hatta yeşilleri öyle güzel baktı ki sekiz yıl önceki İmre bu bakışlar için canını verirdi. Ah, sahtekâr şerefsiz.
Gözlerim, gözlerine binlerce nefret iletti ama onunla olmaktan mutluymuşum izlenimi verdiğime emindim. Aslan'a gurur duyarmışım gibi bakarken mümkünse abimi vuruşunu izlememeyi denemiştim ama fazla oyalanamayacağımı bildiğim için yeniden görüntülere döndüğümde, bakmayı kestiğim an durduklarını fark ettim. Ben baktığımda ise oynamaya devam etti ve kaçındığıma yakalandım.
Görüntüler hala sessizdi ama silah kulağımda patladı. Abim, Aslan'a 'Neden?' der gibi bakarken etrafımdan kahkahalar yükseldi. Aslan'ın da güldüğünü duyduğumda ben de gülmeye başladım. Herkes öyle çok gülüyordu ki, gözleri yaşarıyor olmalıydı. Eğer parlıyorsa gözlerimin beyazında yaşlar, buna yormalarını istedim.
Ve devrildi abim, Hiçler'in ortasına. Bir gün DGK'nın da devrileceği gibi. Vücudu parçalara ayrılırken kahkahalar atıyordum. Bir an, kahkahalarımın zamanla isterikleşmesinden ve hıçkırıklara dönüşmesinden korktum ama neyse ki Demir Aslan Varnalı kadar büyük bir sahtekârdım.
Kahkahaların bir kısmı, karnı ağrımış insanların iç çekişlerine dönerken tekrar alkışlar yükseldi. Görüntüler değişirken gülmekten yaşarmış gözlerimle tekrar Aslan'a baktım. Aslan da elinin tersiyle yaşlanmış gözlerini silerken birkaç nefes daha güldü ve gözlerini bana çevirdiğinde güleç suratıyla elimi tutmayan elini yüzüme doğru getirdi. Refleks olarak çekilmediğim için minnettardım. O gözleri üstümdeyken bana dokunmasına katlandım. Yaşlarımı silmesini bahane ederek gözlerimi kapattım ve birkaç saniyeliğine kendimi ona bakmanın eziyetinden kurtardım. Makyajımı bozmadan, hiç kalbimi çıplak eliyle söküp çıkarmamış gibi bir naziklikle gözaltlarımı silerken uzun parmaklarımın yanağıma yerleşmesine de güleç bir suratla tepkisiz kaldım. Eli yüzümden eksildiğinde tekrar gözlerimi araladım. Onun gözleri hala üstümdeyken 'Senin hayatını mahvedeceğim' diye düşünerek gözlerimi yavaşça kapatıp açtım. O da, aynı şeyi düşünerek olsa gerek aynı şekilde gözlerini kapatıp açtı. Zaten, bir hayli mahvetmişti.
Gözlerimi tekrar ekranlara çevirdiğimde görüntüler devam etmeye başladı. Alkışlar susmuştu. Bu sefer anne ve babamın infaz anını izleteceklerdi. Arkalarındaki DGK infazcılarının baskılarına rağmen diz çökmemeye çalışıyorlardı. Gülüşler yeniden yükselirken babamın şimdi kulakları doyuramayan sessiz bağırışında ne dediğini biliyordum. Karanlığa ışık, demişti. Onları tekrar ve tekrar kaybedişimi gülüşler eşliğinde izlerken annemin de babamı tamamlayarak 'Maviye kırmızı!' dediğini biliyordum. Son kez, yankılanmıştı sesleri. Görüntü de başlarıyla birlikte yere düşerken artık zemine bakan kameranın açısında çatlak betonun üstünde yol alarak yaklaşan kanlar vardı. Ve sonunda tüm bu beyazlığın içerisinde peş peşe izletilen kırmızılar! Ailemin kanı, ailemin kırmızısı.
Ve görüntü durdu. Sözde insanlar yeri süsleyen kanlara ne kadar gülebilirlerse, o kadar güldüler. Aslan'ın bir zamanlar dinlemeyi sevdiğim gülüşleri hemen sağımda kulağıma binlerce kurşun isabet ettirirken ona eşlik edişimi izleyen Yankıların çoğunluğunun ne düşündüğünü biliyordum. Hain. Hain Komutan. Ailesi gururuyla öldü, İmre Varnalı, onursuzluğuyla yaşayacak. Neyse ki minnetle hatırlayacakları insanların soyadlarını artık taşımıyor olmam, Yankıların içine su serpmiş olmalıydı. Soyadlarını kirletmeden soyunacaktım beyaz ve mavinin çamuruna.
Görüntüler yerini yeniden parlak beyaz metal panellere bıraktığında DGK ışığı herkesin vücudunu aydınlattı. Noyan Varnalı ellerini iki yanından kaldırıp mutlulukla gülümsediğinde alkışlar ve gülüşler sustu. Aslan yeniden aynı hareketi yapmasın diye elini tutmayan elimle yaşlanmış gözlerimi makyajımı bozmadan temizledim. Zaten nasıl ürünler kullanıyorlarsa gözlerimi ovuştursam bile çıkmayacaklarmış gibiydi.
Midem boğazımdan tırmanmaya çalışırken gülümsüyordum. İçime attığım duygular midemde birikiyormuş gibi kusma isteği baş göstermişti. Kulaklarım uğuldadığı için seslere odaklanmaya çalıştım. Boğazımdaki hissi yutkunurken kalbimdeki sızının da dinmesini umut etmek istiyordum ama yutkunduğumu bile görürlerdi. Duyguyla bağdaşabilecek hiçbir tepki vermemeliydim.
"Ve doğru yolu bulmamakta direnen her hain gibi onlar da DGK'dan kaçamadı."
Alkışlar yeniden yükseldi. DGK'yı alkışlamak pahasına Aslan'dan elimi çekmek istedim ama o alkışlamak için herhangi bir harekete geçmediğinden elini tutmaya devam etmiştim. Başka türlü davranmam gerekseydi, beni de yönlendirmek isteyerek alkışlamaya başlardı. Amaçları çok başka olsa da, Aslan da DGK'yı kandırabilmemi istiyordu.
Noyan Varnalı, keyifle iki yanında kaldırmış olduğu ellerini indirerek önünde kavuşturduğunda sesler yeniden kesildi. "Ailen hakkında ne düşünüyorsun İmre Varnalı?"
İmre Varnalı.
Duymak kulaklarımı tırmalamıştı.
"Şanssızlığım, onların arasında dünyaya gelmek. Eğer hain olmayan bir aileye sahip olsaydım şimdi onlar için utanmak ve DGK ışığından bunca zaman mahrum kalmak zorunda kalmayacaktım."
Noyan'ın memnun gülümsemesi genişledi. "Onlar kim, İmre Varnalı?"
"Timuçin Alaz, Güneş Alaz ve Yiğit Alaz." dediğimde kaşlarını kaldırdı. Onun kadar gülümseyerek devam ettim. "Onlar terörist. Onlar hainler. Onlar düzenin önünde durmayı seçtiler ve bedelini ödediler. Ben onların kanından geldim, ama DGK'nın ışığında yeniden doğdum. DGK öyle affedici ki, beni bile affetti. Geri kalan ömrümü bu minnetle, DGK'ya hizmet ederek ve hatalarımı telafi etmeye çalışarak geçireceğim."
Geri kalan ömrümün her bir gününü bir gün seni ve oğlunu canlı canlı Hiçler'e atabilmek için geçireceğim Kurucu orospu çocuğu önder Noyan Varnalı.
"Hala bu düzene isyan eden hainlere söylemek istediğin bir şey var mı?" dediğinde gözlerimi kameralardan birine çevirdim. Şimdi Yankılarla da göz gözeydim. Bir kısmı yüzüme ulaşmasını hayal ederek tükürüyor olmalıydı. "Karanlıktasınız ama merak etmeyin. DGK'nın ışığı karanlıkta yankılanır. Bir gün ışık sizi de bulacak. Eğer bulmazsa, DGK gelip sizi de boğacak." dedikten sonra tekrar Noyan Varnalı'ya baktım. Sesimi yükseltip "Çok yaşa DGK!" dediğimde beni tekrar eden sesler yükseldi ve Noyan'ın beni izleyen gözleri kısıldı. Gülümsemesi hareketlenir gibi oldu. Ardımdakiler ikna olmuşken Noyan sessizliğini sürdürerek üzerimde yaratmayı hedeflediği stresin tepkilerini ölçüyordu.
Işık, karanlıkta yankılanırdı. Her Yankı, bu cümleyi bilirdi ama ben DGK'nın ışığıyla süslemiştim. Cümleme serpiştirdiğim 'Yankı' kelimesinin direnişi temsil ettiğini ise, her direnişçi bilmezdi. Yankı olmayanlar hiç bilmezdi ama her ne kadar Aslan'ın da istediği tam olarak casusları benim bulmam, onun da beni ve bulduklarımı yakalaması olsa da, DGK'nın içerisindeki casuslarla bağ kurmam lazımdı. Bir kısmını Emir biliyordu, bir kısmını sonradan tespit etmişti, bir kısmını ise o da bilmiyordu ve amacımı onlara göstermem lazımdı. İçerideki casuslar benimle bağ kurana kadar emin olmayı bekleyeceklerdi ama biri bile beni test etmeye çalışırsa, anlardım. Direnişçi casusların benden emin olmasından daha önemli bir şey varsa benim onlardan emin olmamdı. Ve bir gün bu ülkeyi aleve verecektik, o zaman bizim ışığımız yanacaktı. Direnenler dediğim gibi merak etmemeliydi. Bu, mutlaka ama mutlaka olacaktı ama umutları biterse, güçleri tükenirse ve yollarından dönerlerse DGK gelip onları da boğardı. Direnmeye devam etmelilerdi.
Noyan Varnalı'nın yavaş seyreden dudak hareketleri genişledi ve memnuniyetle güldü. Gözleri hala şüpheyle bakıyordu ama bugünlük, beni infaz etmeyeceği kadar az şüpheleniyordu.
"O zaman kadehler," dediğinde konuklar ailemin ölüşüne keyiflendikleri kadar büyük bir mutlulukla sevinç nidaları yükselttiler. Sonunda, kutlamaya geçiliyordu. Uzaktan kontrol edilen, havadan ilerleyen teknolojik tepsi suyun üstünden olduğumuz alana vardı. Tepsi üzerinde bir kırmızı, bir beyaz şarap vardı. Aslan benden önce hareket ederek beyaz şarabı aldı. Bir test olup olmadığından emin değildim ama etrafımda gördüğüm her kadehin içinde sadece beyaz şarap olduğunu görebiliyordum. Aslan kadehi bana uzattığında testse bile benden önce Aslan hareket ettiği için uzattığı beyaz şarabın olduğu kadehi aldım. Aslan kırmızı şarabı da kendisi için aldıktan sonra tepsi şeklindeki cihaz havalanarak suyun üstünde, solumuza doğru geçti. Noyan Varnalı kadehini bize doğru kaldırdığında, biz de kaldırdık. Noyan Varnalı cümlesini, "Sevgili oğlum Batı Varna 3. mıntıka Korgenerali Demir Aslan Varnalı ve çok yakında hizmetleriyle DGK'ya güç katacağını umduğumuz İmre Varnalı'nın evliliğine!" diye bitirdi ve alkışlar yükseldi.
Aslan elimi bırakmadan hafifçe bana doğru döndüğünde ben de ona döndüm. Birbirimize gülümseyerek bakarken kadehini uzattığında ben de uzattım ve bilerek dikkat çekmeyecek ama içindeki şarabı da dalgalandıracak bir sertlikle tokuşturdum. Kırmızı şaraptan birkaç damla beyaz elbiseme döküldüğünde şanssızlık gibi "Tüh, şu işe bak." dedikten sonra kadehi dudaklarıma götürdüm. Aslan da tepkisiz kalmayı sürdürürken ama biraz bile tanıyorsam onaylamaz bir şekilde bakıyorken şarabını yudumladı.
Aslan kadehi tek içişte bitirdiği için ben de bitirdim. Kadehi dudaklarından çektiğinde içki hala yanaklarını şişirirken kadehini yeniden yönelmiş tepsinin üstüne koydu. Şarabı yutkunduktan sonra benim bitirdiğim kadehe elini uzattı ve istediği gibi ona verdim. Kadehi tepsinin üstüne koyduğunda, tepsi bu sefer havalanıp olduğumuz alandan uzaklaşırken Aslan elimi bıraktı. Temasımızın kesilmesine sevinemeden ceketinin iç cebinden kolye kutusunu çıkarttı. Kolyeyi aldıktan sonra kutuyu tekrar iç cebine koydu. Onu sinir krizine sokan cümlelerimden sonra bu kolyeyi takmayı asla unutmazdı zaten. Bir elimi yeniden tutup nazikçe kaldırarak beni ardıma döndürmek istediğinde gülümseyerek istediğini yaptım. Eli, bu anları kullanmak istiyormuş gibi parmak uçlarıyla bile son ana kadar temas edene kadar elimden eksilmemişti.
Saçlarım topuz olduğu için çıplak bir şekilde kolyeye hazırmış gibi duran boynumun önünden kolyenin iki ucunu geçirdi. Her yerde kamera olduğu için takmasını kolyenin ucunu memnuniyetle parmaklarım arasına alarak bekledim. Tenimde, parmaklarının değdiği yerleri yüzmek pahasına kurtulmak istediğim saniyelerin ardından işini ağırdan alsa da kolyeyi taktı. Önüme döneceğim sırada kollarımın iki yanından, omuzlarımın altından tuttu. Gözlerimin bir noktada kalmaması için alkışlayan insanlara gülümseyerek bakmayı sürdürürken dudaklarını sol omzumun üstünde hissettim. Vücudumun kasıldığını hissedebilmiş olmalıydı ama gülümsemem sürdü. Hayır, deyip duruyordum kendime. Tek başıma kaldığım ilk an midemde ne varsa kusacaktım ama şu an tek yapabileceğim mutlu görünmekti.
Soluyarak öptü tenimi. Öperken kollarımı tutuşu da sıkılaşmıştı. Bedeni hemen ardımda, teni tenimdeydi ve bu anın bitecek olması sabretmemi kolaylaştırsa da geri çekildiğinde kolyesini boynumda taşımaya devam edecektim. Beni yıllarca sahte bir aşka hapsettiği yetmiyormuş gibi şimdi de burada prangalarını takmaya çalışıyordu.
Dudakları omzumdan çekildiğinde kollarımdaki elleri de ona doğru dönmem için yönlendirdi. Göz göze geldiğimizde gözlerinde zafer parıltısı görmeyi beklemiştim ama dikkat çekmek istemiyor olsa gerek öyle bakmıyordu. Üstünde bulunduğumuz köprünün etrafındaki su, bir gösteriye başlamak üzere havalanırken mide bulantımı kontrol altına almaya çalışıyordum.
"Ömrünü Varna'ya adayan bu iki sadık DGK üyesinin evliliklerini kutlarım. Birliktelikleri yurttaşa güven ve hizmet, düşmana ise korku ve intikam getirecek."
İntikam, kelimesi gülümsememin genişlemesini sağlamıştı. Noyan Varnalı'nın cümlesinin bitmesiyle bir süredir havada asılı duran su taneleri tekrar hareketlenmeye başladı. Etrafımızca şimdilik ağır seyreden bir güzergâhla dönmeye başlarken tavana kadar yükselmesini, bir süreliğine kameralardan bizi sakınmasını ve Aslan'ın suratına yumruğu geçirebilmeyi isterdim. Belki ekşiyen yüzünü görmek mide bulantımı azaltırdı.
Hareketli su taneleri gittikçe birleşip yükselirken Aslan'ın gözleri etrafında geziniyordu. Kameraların yerlerini biliyor olmalıydı ki dudaklarının suların şu anki açısı dolayısıyla görünmediğini düşündüğü bir an "Gösteri bittiğinde elbiseni değiştir ve gece boyunca bir daha dikkat çekici bir harekette bulunma." dedi. Kırmızıyı üstümde taşımak isterdim, biraz olsun bana güç veriyordu ama Aslan'ın sesi bir hayli uyaran bir tona sahipti.
Gözlerim gözlerinde gezinirken cevap vermek istiyordum ama onun gibi kameraların açısını ve yerini bilmiyordum. Bir eli belimin ardına geldi ve beni kendisine çekti. Ellerim göğüslerimizin arasında kalırken çenemin kasılmaması için gayret gösterdim. Bir anlığına dudaklarıma baktıktan sonra gözlerini omzumun üstünden etrafımıza çevirdi ve "Konuş şimdi." dedi. Ona güvenmesem de, DGK'ya yakalanmamı istemediğini bildiğimden cevap verdim.
"Niye? DGK kırmızıyı sevmiyor mu?"
Kan dökmeyi seviyordu, kırmızıdan korkuyordu. Burada sadece düşünceler değil, renkler bile yasaktı.
"Çok yakında, fiziki ve zihinsel becerileriyle hepimizin takdirini kutlamış bu çiftin, DGK'ya güçlü bir yurttaş daha katmasını umuyoruz."
Aslan'ın gözleri bir hayli yakınında olan gözlerime döndü. Alayla baksa, kusmaya başlayabilirdim, midem boğazımdaydı ama tepkisiz kaldı. Neyse ki bu, Yankı için bile yapamayacağım bir şeydi. İstesem de, gözümü o denli karartsam da yapamazdım. Aslan'ın ya da bir başkasının çocuğuna hamile kalamazdım.
Bunu düşünmek, belki de bir saniyelik ve sonradan bu anlar tekrar tekrar Sadakat gözcülerince izlenince yakalanabilecek bir kıpırtı oluşturmak üzereyken gülümseyerek ya da gülerek, başka bir mimikle kontrol altına alma çabam sonuçsuz kaldı çünkü gözleri tepkilerimde gezinen Aslan benim yerime çözüm üretmişti.
Belimde olmayan eli yanağımı kavrarken kapanan gözlerinin yakınlaşmasını anbean izledim. Başımı, sol omzuna doğru itecek bir güçle ve eliyle de vücudumu eğip yön vererek dudaklarını dudaklarıma bastırdığında etrafımızda yükselen sulardan sıçrayan damlalar çıplak tenime çarpıyordu. Belki de ürperirdim, eğer burayı ateşe vermiş ama DGK'yı değil kendimi yakmışım gibi hissetmeseydim.
Ellerim refleks olarak yüzlerimize doğru yükselmişti ama yanaklarını ittirmek için kavradığım an, ittiremeyeceğimi hatırlamıştım. Böylelikle yerleştikleri yerde öylece kaldılar ve sular aralandıkça görenlerin gözlerindeki isteyerek evlenen bir çift olduğumuza dair olan izlenimi güçlendirdiler.
Parmak uçlarımdan saç tellerime kadar yükselen müthiş bir sızlamaya maruz kalırken belimdeki eli beni kendisine yaslıyordu. Yanağımı kavrayan elinde başparmağı ise tenimi okşarken belki de yanaklarını kavramaktan öte ben de aynı hareketi yapmalıydım ama tüm gayretim hareketsiz kalmaktan yanaydı. Midem bile donup kalmış, kusma isteğim boğazımda tırmandığı yerde öylece duruyor, ilerlemiyordu. Gözlerimi sımsıkı kapatışımı, öpüşmenin zevkine yormalarını umarken dikkat çekmemek için minik kıpırtılarda bulunmak haricinde Aslan'a pek de karşılık vermiyordum ama dudakları, benim yerime de öpüyordu. Kalbim dâhil, tüm sesler kulağımda uğuldarken hemen dibimde olan bedeninin burnundan derin nefesler alıp verdiğini duyuyordum. Her nefes alışında çenesinin yeni bir öpücükle yükselip dudaklarımı yeni bir mahkûmiyete hapsediyordu. Suçum neydi bilmiyordum ama cezaların en ağırına takdir edilmişti. Kendimi bildim bileli, onu hiç bilmediğimi öğrendiğim o güne kadar her zerremle sevdiğim adam yüzlerce, belki de binlerce kez yaptığı gibi yine beni öpüyordu.
Nasıl ki artık, Aslan yıllar içerisinde notlarıyla birlikte yollayıp dursa da yaban mersininin tadı ihanete benzediği için yiyemiyordum, dudakları da acıyı anımsatıyordu. İhanetle harmanlanmıştı, hüzünle, öfkeyle, nefretle sarılmıştı. Onun dudakları bir acıydı ve yaramı öpüyordu. İyileştirmek için değil, daha da yaralamak için.
Dudaklarının üstümden çekileceği yok gibiydi ama gittikçe uyuşan beynim, tutuyor olmalıydım ki ciğerimi zorlayan nefesim ve hareket etmeye başlayan kusma isteğim yüzünden sadece onun hissedebileceği minik bir hareketle yanaklarını kavradığım ellerimle ittim.
Güç göstermeden, bu anı beni daha da mahvedene kadar kullanmadan çekilmesi kusma isteğimle baş etmeme yardımcı olabilecek olsa da çekilmeden hemen önce son darbesini vurur gibi üst dudağımı dudaklarının arasına alıp emmesi mideme sancı girmesini sağlamıştı. Hafifçe eğilmiş vücutlarımız doğrulurken ellerimi bir anda çekmek istesem de üstümdeki gözlere ve kameralara yakalanmamak için o nefret ettiğim, dokundukça yakan tenden yavaşça çektim tenimi. O ise, benden bile yavaştı. Yüzlerimiz uzaklaşırken göz ucuyla gördüğüm üzere etrafımızı sarmış su gösterisinin ortasında göz göze geldik. Hala bizi gören kameralar olabilirdi, o konuşmadan konuşmamaya çalıştım. Belki de konuşma çalışsam afallayan vücudum müsaade göstermeyecekti ama gözlerimin de nefretle bakmasına engel olamadım. Onun yeşillerinde birçok mevsim yaşanıyordu ve bakışlarının sürekli değişmesi, yüz ifadesini algılayamayacağım kadar şok içinde oluşum, ediyorsa bile alayını yakalayamamamı sağlıyordu. Bu bir yandan iyiydi, kendimi tutamayıp saldırmak istemezdim.
Dudakları aralandı. Konuşacaksa, kameralar görmüyor olmalıydı. Konuşmaya başlamadan dudakları tekrar kapandı, belki de görüyordu. Sesini temizledikten sonra dudakları yeniden aralandı. "Tepkilerine dikkat et," diye konuşmaya başladığında su gösterisi yüzünden yerlerini bildiği kameraların bizi göremediğine emin oldum. Gürültü yüzünden de ses cihazları duyamıyor olmalıydı. "Konukların üstünde bile minik kameralar ve ses cihazları var. Duvarlar, sütunlar, masalar, her yer kamerayla dolu. Bir kere daha kendini açığa verecek olursan, bırakırım seni yakalarlar ve idamını izlerken kadehimi yenilgine kaldırırım."
Yüz ifademi kontrol edemeyecek gibi olduğum tek bir saniye yüzünden, beni öptüğünü iddia ediyordu. Bıraksa, zaten koruyacaktım. Gülerek örtbas etmek üzereydim ama benden önce atılmıştı. "Bir daha beni sana dokunmak zorunda bırakma." diye eklediğinde dudaklarım aralandı ama kaşları kalkıp indiği için sustum ve alçalmaya başlayan sulara çevirdim bakışlarımı. Yeterince alçalmadan Aslan öptüğü sırada tuttuğum için düzensizleşen nefes alış verişlerimi kontrol altına almaya başladım. O sıra Aslan kollarını vücuduma sarıp beni göğsüne çekti ve alçalan suların ortasında göğsünde, nefesimi düzene sokacak kadar zaman sağlayabilecek bir boşluk oluşturmuş oldu.
Anlamıyordu...
Anlamıyordu!
Hiçbir şey yapmasa daha fazla yardımı dokunacaktı, ama yapıp duruyordu!
Tek istediğim uzak durmasıydı. Bir saniye bile temas etmeyi bıraksak, midem bu kadar bulanmayacaktı.
Belki de anladığı için yapıyordu. Baş başa kaldığımız hiçbir an bana dokunamazdı, tüm bu tantana bittiğinde ve mıntıkasında en yetkili kişi yine o kaldığında da, toplantılar ve görüşler haricinde bana dokunmak için bahanesi kalmayacaktı ve bu dakikaları sonuna kadar kullanıyor olmalıydı. Zaten bulanan midemin üstüne gönderdiğim alkol yetmezmiş gibi Aslan'ın kolları arasında olmak, nefesini kulağımda hissetmek, dibimde oluşuna dikkat çekmemek için karşı koyamamak...
Önceden solumayı sevdiğim, şimdi zehir gibi gelen kokusu burnuma dolarken sarılan bedenlerimizi gören konuklardan alkışlar yükseldi. Samimi görünmek zorunda değildik, zaten DGK bünyesinde kimse samimiyetle sarılmazdı ama her gece sevişecek ve DGK'ya hizmet edecek bir velet dünyaya getirecek kadar evlenmek istediğimizi görseler yeterdi.
Midemin bulanmasına yardımı dokunmasa da nefesimi düzene sokabildiğimde başımı göğsünden kaldırmak istedim ve vücudumu saran kolları gevşerken buna müsaade etti. Gözlerimi direkt Noyan Varnalı'ya bakmak pahasına Aslan'a çevirmeden önüme döndüm ve Aslan'ın bir eli tamamıyla vücudumdan çekilirken diğeri belimin ardında kaldı. Noyan Varnalı tahtına dönmüş, bizi izleyerek kadehini yudumluyordu.
Aslan, "Sevgili eşimin DGK kadar beyaz ve temiz görünmesi için kısa süreliğine müsaadenizi istiyoruz sayın Kurucu Önder, Kurucu Konsey..." derken her ithafında başını saygıyla eğer gibi oldu Aslan. Göz ucu haricinde ona bakmazken en az buradaki herkes kadar deli gibi görünerek gülümsüyordum.
Noyan Varnalı elbiseme baktıktan sonra "Müsaade sizin." dedi ama kadehini kaldırıp genişleyen sırıtışıyla ekledi. "Ama oyalanmayın, kutlamalar yeni başladı." dedikten sonra gözleri bana döndü. "İmre Varnalı'yla biraz daha sohbet etmek istiyorum."
"Şeref duyarım." diyerek ben de Aslan gibi her birine saygıyla başımı eğdim. Aslan'ın eli belimden eksildi ama bu sefer rahatlamak için acele etmedim. Beklediğim gibi, elimi tuttu ve parmaklarımız kenetlenirken ardımıza döndük. Attığım her adım, bir öncekinden daha zor gelirken etraftaki yüzlere gülümsemeye devam ettim. Ardımıza birkaç askerin daha katılışıyla yetkiyle kullanılan asansörlerin olduğu araya girdik. Askerlerle birlikte asansöre bindik ve Korgeneral katına çıktık. Her ses, başımı zonklatan bir eziyet olarak kulağımda uğuldarken asansörden indik. Geçitten geçip koridor boyunca sağa ve sola yan koridorlarla ayrılan yolun başına vardığımızda yanımdan gelecekmiş gibi duran Aslan bir anda durduğunda hala elimi tuttuğu için ben de durdum. Gözleri askerlerde gezindiğinde Vizörleri kapalı, yüzleri görünmeyen askerler geçitlere kadar uzaklaşarak yeni aldıkları konumu korumaya başladılar ve Aslan'ın gözleri bana döndü.
"On dakika içinde kendine gelmiş ol."
Gözlerim etrafımızda gezinince "Konuşabilirsin İmre Varnalı." dediği gibi izlenmediğimizi ya da dinlenmediğimizi anladığım için yumruğumu kaldırıp yüzüne geçirdim. Beni daha da kötü hissettirmek için 'Varnalı' diyordu. Başı sağına doğru dönüp de eli çenesine doğru giderken bir adım geriledi. Dudağındaki kanı tükürdükten sonra hafifçe gülerek gözlerini bana çevirdi ve yavaşça doğruldu. Dudağındaki kanı yaladıktan sonra "Dudaklarının tadı hiç değişmemiş." dedi.
Yüzüm olabildiğince buruşurken yakasından tutup onu tekrar çektikten sonra bir yumruk daha indirdim. Birkaç saniye sonra sırıtmakla yetinmedi ve gülmeye başlayıp sağına doğru eğilmiş üst vücudunu doğrulttu. İyileştirme serumunun kısa süre içerisinde daha fazla darbeyi, yara izini silebileceğini bilsem yüzünü paramparça ederdim. Alt kolumu boynuna doğru yaslayıp üstüne doğru atıldığım için sırtı duvara çarptı ve dibindeki yerimi aldım. Nefesi kesildiği için gülmeyi sürdüremedi ama acı çekiyormuş gibi de durmuyordu. Aksine gözlerinde alay ve zafer dans ediyordu.
Boynundaki baskıyla rağmen dudaklarıma uzanmaya çalışıp "Sadece bir öpücük." dediğinde kolumu çekip daha sert bir şekilde boynuna yaslayarak onu tekrar duvara yapıştırırken sinirle inledim. Elleri bileğime geldiğinde bana, özellikle de şu an daha fazla dokunmasını istemediğim için elimi hızla çekerek geriledim. Sırıtışında alt dudağını ısırarak boynunu ovuşturduktan sonra elini boğazından çekti ve sesini temizleyip sırtını duvardan kendisini iterek ayırdı. Üzerime doğru adımlamaya başladığında "O yüzünü paramparça ederim ve kutlamadakilere nasıl açıklayacağın umurumda bile olmaz." dediğim için duraksadı.
"Bu kadar etkilendin mi?"
Yumruklarımı sıkarak dişlerimin arasından "Senden iğreniyorum." dedim. Ben dudaklarımı yüzüp atmak isterken o keyifli yüz ifadesi eşliğinde bilerek tekrar yaladıktan sonra dudağının kenarını ısırdı. "Seni özlemişim aşiyan."
Öfkeyle damarlarımdan tırmanırken kusmak üzereydim. Yumruğumu tekrar kaldırdığımda eli, elimin üstüne kapanarak beni çekmeye çalıştı ama dizimi kaldırarak bacaklarının arasına vurmaya kalkıştığımda elimi de bırakıp gülerek geriledi. Ellerini aramızda kaldırıp "Şş... Konsey bizden çocuk bekliyor. Sevişmeye ihtiyacımız olacak." dedi. Sırf bunu dediği için bile onu bacaklarının arasından başlayarak aleve vermek istiyordum. Elbette ki bana dokunamayacağının farkında olmalıydı ama bir çocuk fikrinden o yüzünden silmek için her şeyi yapabileceğim iğrenç sırıtışı ve bu karaktersizliğiyle bahsedişi göğsümde daha büyük bir yangın oluşturmuştu. Ondan nefret ediyordum. Ondan nefret ediyordum. Ondan nefret ediyordum!
Ağzıma gelen mide öz suyumu yuttum ve gözlerimi kaçırıp koridora yönelirken "Senden nefret ediyorum." dedim. Sesim ne kadar çıkmıştı, kaç kere tekrar etmiştim bilmiyordum ama odaya kadar dayanamadığım için koridorda gördüğüm ilk lavaboya girdiğim sırada ardımdan "Sana aşığım!" diye seslenmişti. Bu cümlesi öğürme isteğimi güçlendirirken kendime hâkim olmayı sürdürdüm. Konuşmamız bittiğine göre konuşmamız için engellediği gözetimi yeniden açacak olmalıydı. Normal şartlar altında Korgeneral katı izlenip, dinlenilmiyordu ama Batı Varna'nın 3. mıntıkasının içerisinde bulunduğumuz üssünde şu an Varna genelinin en önemli insanları olduğu için güvenlik gereği her katın kontrol ve denetimi arttırılmıştı, biliyordum. Ona geçirttiğim sinir krizinin ardından öfkeyle baksa da kutlama alanına gitmeden önce bu konuda uyarmıştı. Yatak odası da Konsey üyeleri başkent mıntıkasına dönene kadar dinlenip izlenir miydi bilmiyordum ama kendimi güçlükle attığım bu lavabonun gözetime istisna sayılmayacağından emindim. Tuvalet kabinlerinden birine de sakinlikle girmeye çalıştım. Girip kapattıktan sonra kabinin sol duvarındaki dijital paneli gördüm. Kapıyı kilitlediğim gibi '03:00' yazan süre azalmaya başladı. İşte, üç dakikalığına, denetim arttırılsa dahi sırf Korgeneral katı diye bahşedilmiş kısıtlı bir özgürlük.
Dizlerim sertçe yeri bulurken otomatik bir şekilde açılan klozetin kapağını bekleyemeyeceğim için aceleyle kaldırdım ve öğürerek eğildim. Midemde olanı biteni karnımı kasıp başımı zonklatan öğürtülerle boşaltırken gözlerim ara ara süreye dönüyordu.
02:46
Kustuğum için yaşlı gözlerimin önünden akan süreyle birlikte görüntüler geçmeye başladığında bir elimi sancıyan karnıma bastırıyor, diğeriyle klozetin oturağını tutuyordum.
Noyan Varnalı'nın 'Çok yakında, fiziki ve zihinsel becerileriylehepimizin takdirini kutlamış bu çiftin, DGK'ya güçlü bir yurttaş daha katmasınıumuyoruz.' deyişi zihnimde yankılanıyordu. Hemen ardından Aslan'ın o umarsız, pişkin sırıtışıyla bu ihtimalden 'Şş... Konsey bizden çocuk bekliyor. Sevişmeyeihtiyacımız olacak.' diyerek bahsedişi...
Karnımı daha sıkı tutarken öğürüşüm arttı.
02:25
Tekrar izlediğim görüntülerde duyamadığım babamın sesi, kulaklarımda yankılanırken zorlanarak inledim. Karanlığa ışık!
02:13
Gözlerime akarmış gibi kameraya doğru seyreden ailemin kanına dakikalarca atılan kahkahalara karışan kendi sesimi hatırlarken birkaç kez klozetin oturağına yumruğumu geçirdim.
02:01
Abimin parçalara ayrıldığı görüntüleri izlediğimiz sırada elini tuttuğum adamın sağ kulağıma saldıran kahkahaları tekrar zihnimde yankılanırken artık midemde bir şey kalmamıştı ama öğürmeden duramıyordum.
01:42
Karnımdaki elim, boynumda hiç bitmeyecek bir eziyetmiş gibi taşıdığım kolyenin ucunu tuttu. Söküp çıkartmak, klozete atmak, sifonu çekmek ve sonsuza kadar kurtulmak istedim ama sımsıkı tutmak dışında hiçbir şey yapamadığımda tekrar kasılarak inledim.
01:20
DGK'yı kandırmak istediğim sürece boynumdan çıkartamayacağımı bilerek takmıştı. O enkazı görmek istiyorum, demişti. Beni nasıl yıktığını, ihanetini tekrar tekrar boynumda görmek, bana da hissettirmek istemişti. Dudaklarının 'aşiyan' deyip durması yetmezmiş gibi, o yıkık yuvayı boynuma da iliştirmişti. Enkazın parçaları tenime batarken tekrar öğürdüm.
01:08
Beni öpmüştü...
Elimi dudağıma götürüp bir tersiyle bir düzüyle ama defalarca yüzmek ister gibi silip durdum. Hissi geçiremedikçe sinirle harmanlanmış isterik inleyişim yükseliyordu. Yetmediği için bir peçete yığını koparıp defalarca kez daha silip klozete attım ve yeniden koparıp dudaklarıma götürdüm. Ruloyu neredeyse bitireceğim sırada sinirle inleyerek elimin içiyle klozetin oturağına vurdum. Tekrar vurduğum her seferinde dişlerimin arasından tükürür gibi "Senden nefret ediyorum." diyordum. Ondan nefret ediyordum. Beni öpmüş olan dudaklarından nefret ediyordum. Gözlerime bakıp 'sadece bir öpücük' diye alay etmesinden nefret ediyordum. Kısa bir süre önce başka kadını şehvetle öperken gördüğüm dudaklarından iğreniyordum! Abimi öldürüp 'Çok yaşa DGK!' diye bağıran dudakları midemi bulandırıyordu. Bana 'aşiyan' demesinden nefret ediyordum, ismimin yanına eklenen soyadından nefret ediyordum, bana sarılmış olmasından, tenime değen teninden, burnuma dolan kokusundan nefret ediyordum.
Ondan.
Her zerremle.
Nefret ediyordum!
00:36
Rulodan kopardığım son peçete yığınını dudaklarıma bastırarak kendimi geriye doğru atarken sırtım kabinin kapısına yaslandı. O sırada biten peçete duvarda açılan boşluktan mekanik bir sesle çekilmiş, yenisi yerleşiyordu. Başımı da sertçe ardıma yaslayıp gözlerimi kabinin beyaz ışığına doğru çıkardım. Ağlamak isteyen gözlerime karşı açtığım savaş yüzünden çenem kaskatı kesilmiş, yüzümde tenim gerilmişti.
Şimdi yeminimi bozup hıçkıra hıçkıra ağlayamadığım için öğüre öğüre kusmuştum ve yaşların özgürlüğüne kavuşup da hislerin beni hapsetmesine izin veremezdim. Güçsüzce dizlerimden kırılarak sol tarafa yaslı bir şekilde yere düşmüş bacaklarımı kendime çektim. Bir dirseğimi dizlerimin üstüne yaslayıp elimi alnımı çekiştirerek saçlarıma götürdüm ve gözlerimi sımsıkı kapattım.
Gözlerim saniyelere dönmese de zihnim sayarken geçen her saniyede nefes alışverişlerimi biraz daha düzene koymaya çalıştım. Kulağıma ulaşan nefeslerim gibi bedenim de sakinleşerek gevşerken zihnime tekrar tekrar aynı komutu veriyordum.
'Üzgün olma, öfkeli ol'
Hüzün bu kabin içerisinde tir tir titreyerek hıçkırıklara boğulmamı sağlardı. Öfke ise beni ayağa kaldırır o sifona bastırır, kendime çeki düzen vererek çıkmamı sağlardı. Aynaya gözlerimi dikip çıktığımda başkalarını kandırmadan hemen önce kendimi kandırmam için güç verirdi. O beyazlar içindeki bana yabancı yansımama bakarken tanıdık bir ateş görürdüm kahverengi gözlerimde. Yumruklarımı sıkar ama dudaklarıma bir gülümseme katardım. Sonra yürürdüm onların mavilerine, içimdeki ateşle.
Ağlamamalıydım.
Ağlayamazdım.
Söz bir gün, diye söz vermiştim kendime. Bir gün, eğer düşman başımda dikilmiyorsa ölmeden hemen önce, belki de sonunda başardığımızda dizlerimin üstüne çöküp hıçkıra hıçkıra ama bir şekilde ağlayacaktım.
Her gün tekrar söylediğim gibi, 'Ama bugün değil' diye düşündüm.
Nefesim, öğürme isteğimi bastırmaya çalışır gibi ağzıma yasladığım peçetelere sık sık çarparken son on saniye kaldığını saysam da emin olmak için gözlerim tekrar süreye döndü. Süre akmaya devam ederken klozetten tutunarak kalktım. Titremesi durmuş ellerim hız kazanırken elimdeki peçete yığınını da atıp sifonu çektim. Bir yatak kadar temiz olan yere oturuşumun kirletmediği elbisemi düzelttim ve dönüp derin bir nefes alıp verdikten sonra kapıyı açtım. Hemen karşıdaki aynaya bakarak ilerledim, ayna hızla verilerimi ölçüp ekrana yansıtırken ölçerken bir daire şeklinde ucu birbirine takip eden çizgiler durduğunda ölçüm sonuçları mavi renk ile gözüktüğü için detaylarına bakmamıştım. Kırmızı ışıklar yanmadığına göre onların istediği kadar onlardan biri görünüyor olmalıydım. Elimi, DGK sağlık protokolünce gerekli görülen süre boyunca yıkarken soğuk yapay zeka sesinin sikik bildiri ve uyarılarını dinledim. Tek kullanımlık bir diş fırçası ile diş macunu için ekranda gerekli olan yere dokundum ve siktiğimin öngörülmüş süresi bitene kadar dişlerimi fırçalayıp yeniden ellerimi yıkadım. Hemen yanlarına dönmeyecektim, odaya uğrayıp muhtemelen üstümdekinin bir kopyası bırakılmıştı, onu giyecek ve gerekli görürlerse etrafıma doluşacak personellerin makyaj tazelemesini bekleyecektim.
Kapıya yöneleceğim sırada aynalardaki ışıklar sönünce duraksadım. Bir tıkırtı duyduğumda gözlerim sesin geldiği yöne doğru döndü. Beyaz parlak duvarlarda kapı şeklinde bir mavi ışıltı oluştuktan sonra açıldığında kaşlarım kalktı ve vücudumu tamamıyla o yöne çevirdim. Kapının ardından Emir'in çıktığını gördüğümde bir dövüşe hazırlanan vücudum gevşerken dudaklarım aralandı ve ciğerimi rahatlatan bir nefes alıp verdim. Lavabodan çıkmadan önce yeniden dik tuttuğum omuzlarım tanıdık bir suretle çöktü. Ardında kapı kapanırken bana yaklaşmasını izledim.
"Burada ne arıyorsun?" diye sordum. Normal bir kapıdan girmemişti. Gizlenilmiş bir alandan girmişti.
"Ana binalar ve ek binalar arasında her katta DGK yetkili askerleri için acil çıkış kanalları var. Bu katın çıkışı da bu lavabodan. Normal şartlarda Korgeneral katına yetkim yetmiyor ama güvenlik gereği her katta önlem almak adına erişim DGK askerlerine açıldığından gelebildim. Burada olacağını bilmiyordum, bir şekilde olduğun odaya varmaya çalışacaktım ama neyse ki gerek kalmadı."
Endişeli mavi gözleri üzerimde gezinirken elleri bana uzandı. Sarılacağını hissettiğimde sarılamasın diye ellerinden tuttum ama temasını hissetmek iyi geldiği için ittirmedim. Ellerimiz aramızda inerken parmakları parmaklarıma kenetlendi ve yüzüme doğru eğilip "İyi misin?" diye sordu.
Gözlerim, gözlerinde gezinirken dürüst yaklaşıp "Biraz önce bok gibiydim." dediğim gibi yüzü buruştu ve bir elimi de diğerini tuttuğu eline götürüp boşalan elini yanağıma uzattı. Başımı çeker gibi olduğumda eli havada asılı kaldı. Sıkkın bir nefes verip "Lütfen..." dedi. Bakmaya devam ettiğimde yavaşça kaşlarını kaldırdı. "İmre ben düşmanın değilim..."
Hızla başımı iki yana sallayıp "Değilsin." dedim. Bu kadar düşmanın ortasında, şu an güvenebileceğim tek kişiydi. Herkesin yanında güçlü durmayı huy edinsem de en azından omuzlarımın biraz olsun çökebileceği, dudaklarımdaki minik bir kıvrılmaya bile engel olmaya çalışmak zorunda olmadığım tek dinlenme durağıydı.
"O zaman izin ver." dedi. Yeni toparlamıştım, yeniden güç kaybedip mide kasılmalarıyla baş etmek istemezdim ama beni güçsüz düşürmeyecek, güç verecekmiş gibi bakıyordu. Kabul etmedim ama sessiz kaldığımda eli yavaşça yakınlaşmaya başladı. Yanağıma yerleştiğinde yavaşça gözlerimi kapattım ve omuzlarım biraz daha çöktü. Daha fazla yakınlaştığını, alnı alnıma yaslanınca anladım.
"Ağlıyorsun." dediğinde "Mümkün değil." dedim. Ne o gözleri kapalıyken görebilirdi, ne de ben tenimi hissetmeyecek kadar hissizleşsem bile gözlerime ağlama izni vermiş olabilirdim.
"Hissediyorum, içine akıyorlar."
Buna dair bir şey söyleyemedim. Dışarı akmadıkları sürece beni zehirlemelerine müsaade edebilirdim. Bir süre sonra yine bir mide kasılmasıyla duygularım patlak verirdi, kusar ve bir süreliğine daha rahatlardım. Nereye kadar böyle giderdi, bilmiyordum ama başka çarem yoktu.
"Hadi ıslat yanaklarını, sileyim her yaşını. Böyle her gün biraz daha öldürme kendini."
Yine, ama bu sefer kısılmış sesimle "Mümkün değil." dedim. Ağlarsam, gözyaşlarımı silmesine izin verir miydim bilmiyordum ama, ağlamama kesinlikle izin veremezdim. Bir süre sessiz kaldı. İkna etmek ister gibiydi şimdilik edemeyeceğini de biliyordu.
"Sana söz veriyorum, ailenin intikamını alacağız..." diye fısıldarken başparmağıyla yanağımı okşuyordu.
Ben de derin nefes alış verişlerimizin süslediği sakinleştiren sessizliğimizi bozmamak için fısıldayarak "Ölen tüm direnenlerin intikamını alacağız." dedim. Ailemin, dostlarımın, askerlerimin, tanımadığım ama aynı uğurda savaştığım her Yankı'nın.
Bir şey söyleyecekmiş gibi oldu, sustu. Hangi konuyu açmak istediğini ama beni kötü hissettirmemek için sustuğunu anladım. Bu yükü ondan alıp konuyu ben açtım ve "Beni öptü." dedim.
Dişlerinin arasından konuşarak "Gördüm." dedi. Bir anlığına tenimi tutuşu sıkılaşmış, yeniden gevşemişti. Alnımı yavaşça alnından ayırdığımda o da hafifçe yüzünü çekti ve gözlerimiz aralanırken göz göze geldik. Kaşları çatılıp gevşedi ve sıkkın bir nefes alıp verdikten sonra "Nasıl hissediyorsun?" diye sordu.
"Dudaklarımı kesip atmak istiyorum." dedikten sonra bir elimi elinden çekip tersiyle tekrar sildim. "Ne yapsam o hissi silemiyorum." dediğim sırada gözlerim aynalarda gezinirken yansımamıza takıldı. Ben aynaya bakarken, bana şefkatle bakan ve bir eli elimde, diğer eli yanağımda olan adamı izledim. Bizzat gözlerimi çevirip gözlerine baktığımda bile bu yansıma kadar şefkatini göremiyordum. Bazen uzaktan bakmak resmi tamamlıyordu. Bir an geri çekip 'Benim şefkate ihtiyacım yok' diye çıkışmak istemiştim ama her ne yapıyorsa iyi hissettirdiği için geri çekilmedim.
Aklıma gelen fikirle gözlerim hızla gözlerine döndü. O ise üzgün gözlerini yüzümde gezdiriyordu. Benim için üzüldüğünü ve bir şeyler yapmaya çalıştığını biliyordum. Birbirimizi koruyup kollamamız Yankı getirisiydi ama sadece direndiğim için değil, İmre olduğum için de bana değer verdiğini biliyordum. Ben de sadece Emir olduğu için de ona değer veriyordum. Bu bağ gerektiğinde daha güçlü olmamızı sağlayacak olsa da her zaman plana sadık kalmayı tercih edeceğimiz kadar da esnek olmalıydı.
"Beni öpsene."
Yüzünde oluşan ifadeyi anbean izledim. Gözleri anlayamayarak kısıldı. Tekrar etmeyi sevmezdim, neyse ki zihni kurduğum cümleyi tekrar etmiş olmalıydı ki anladığında kaşları olabildiğince kalkıp yeniden indi. Dudakları aralanıp aralanıp kapandı ve gözleri yeniden kısılırken kaşları hafifçe çatıldı. "Ne yapayım, ne yapayım?"
Normalde güçlü olan sesinin inceldiğini duyduğumda başka bir anda olsak gülebilirdim ama içimde fırtınalar kopuyordu. Şimşekleri gizlemekte zorlanırken bulutları dağıtıp güneş getirecek halim yoktu ama dudaklarımdaki bu hissi silmeme yardımı dokunabilirdi. Ne de olsa Emir'in zaafım olduğunu düşünmeleri, onun aracılığıyla bana ulaşma, beni denemelerini sağlayacaktı ve bugün olmasa bile bir gün öpüşecek ve belki de sevişecektik. Şimdiden öpüşmemizin bir zararı olacağını düşünmüyordum. Zaten senelerdir dudaklarıma değen tek adamın Aslan olması yeterince kötüyken bir de izlerini tazelemişti. Kolyesini boynumdayken bir de öpüşünü dudağımda taşıyamazdım. Artık, yapamazdım.
"Emirhan Sarfun." diyerek kenetli olan ellerimizde elini sıktım ve şaşkın yüz ifadesinden kurtulup kendisine gelmesi için uyardım. "Sana 'beni öp' diyorum."
Yankı içerisindeki rütbem ondan yüksekti ama niyetim emretmek değildi. Üslubum bu yöndeydi. Romantik bir ilişki içerisinde olmadığımızdan tarzımı garipsemeyeceğini düşünüyordum. Zaten şaşırmaktan garipsemeye zamanı yok gibiydi.
"Seni öpmemi mi istiyorsun?"
"Evet ama vazgeçmek üzereyim..."
"Hayır, hayır." diyerek kendisine geldi ve yanağımı daha sıkı kavrayıp yüzlerimizi yakınlaştırdı. Garip göründüğü için "İstemiyorsan yapmayabilirsin." dedim.
"İmre Alaz," dediğinde böyle söylemesi hoşuma gitti. Önümüzdeki gün, hafta, ay ve ne kadar gerektirdiğini öngörmek mümkün değildi ama belki de yıllarca 'İmre Varnalı' diye sesleneceklerdi. Burada bir yerlerde hala beni 'İmre Alaz' olarak kabul edecek biri olması güzeldi.
"Belimdeki silah var ya," dediğinde gözlerim yakınlığımız yüzünden göremesem de beline inip yükseldi ve "Evet?" dedim.
"Bir gün seni öpmemi istersen ve öpmezsem, o silahla çek vur beni."
Dakikalar öncesinde sinir krizi geçiren bedenimde dudaklarımın kıvrılmasını sağlayabilmesine şaşırdım. Boş konuşup durduğu için "Öpecek misin, öpmeye..." dediğim sırada tuttuğu yanağımdan çekip yüzünü eğdi ve gözlerim kapanırken dudaklarını dudaklarımda hissettim. Tenimi tutuşu sıkılaşırken benim de elini tutmayan elim göğsüne yaslanmıştı. Dudakları, aralık yakaladığı dudaklarımın arasına yerleşmiş, derin bir nefes alarak beni öpüyordu. Kaşlarım gevşerken başta minik kıpırtılarla da olsa öpüşüne karşılık vermeye başladığım gibi memnun bir ses çıkarttı. Elimi bıraktığında çok geçmeden belimin ardında hissettim ve beni kendisine yasladığı sırada ben de elimi, diğer gibi göğsüne yaslıyordum.
Burnu burnuma sürterek başını sağ omzuna doğru hafifçe eğerek beni başka bir açıyla öpmeye devam ettiğinde gittikçe ona verdiğim karşılık öpüşüne yetişebilmeye başlamıştı. Daha sakin ya da daha şehvetli bir öpüş beklemiştim ama o tüm hislerin ortasında, derin bir şekilde öpüyordu. Ne öylesine öpüyormuş kadar sadeydi dudaklarımı hapseden dudaklarının hareketleri, ne de benimle sadece sevişmeye çalışıyormuş kadar sertti.
Saatinden DGK'nın sağlık uygulamasının 'kalp krizi riski'ne dair sesli uyarıları gelmeye başladığında dudaklarımız hafifçe ayrılırken gözlerim yavaşça aralandı. Onun gözleri uyarılara sövüyor olsa gerek sımsıkı kapanmıştı ve kaşları çatılmıştı. Dudaklarımda yavaşça bir gülüş oluşurken göğüslerindeki ellerimden birini kalbinin üstüne kaydırdım. "İyi misin?"
Kaşları gevşerken gözleri aralanmaya başladığında birbirimizi bu mesafeden tek göz olarak görmemek için başımı hafifçe çektim ama hala nefesini yüzümde hissedebileceğim kadar yakındık. Gözlerime Yankı'nın aleviyle baktığını gördüğümde gülümseyişim silinmeye başlarken kapalı dudaklarımın kenarını ısırma ihtiyacı hissettim. Benden gerçekten hoşlanıyor olmalıydı...
"İyiyim." dedi alayla sormama rağmen. Sonra gizlemekten vazgeçtiği bir heyecanla güldü ve "Çok iyiyim." dedi. Kalbi artık cihazın kalp krizi geçirdiğini ya da riskini yaşadığını düşünmeyeceği kadar düzelmiş olsa gerek cihaz da susmuştu.
"Emir benim böyle şeylere zamanım yok, biliyorsun değil mi?" diye sordum. Sonra üzeceğime, şimdiden üzerdim. Sanırım yalan makinesini yanıltmamıştı, gerçekten benden hoşlanıyordu. Belki onca zamandır, belki artık ama değer vermekten öte hisleri varmış gibi bakıyordu. Ve ben gizemli kodları çözebilirdim ama bir adamın duyguları konusunda sezilerime güvenemiyordum, bu yüzden hala 'sanırım' diye düşünüyordum. Kaç sene Aslan'la sevgili olmuş, beni gerçekten sevdiğini sanmıştım. Kendime bu konuda nasıl güvenebilirdim ki?
Gülümsemesi silinmedi ama iç çekti ve böylelikle buruklaştı. Dudağını yalarken eliyle yeniden yanağımı okşadı. Belki de vücutlarımız arasına mesafe katıp aynı cümleyi tekrar kurmalıydım, böyle ciddiye almamış olabilirdi ama konuşmaya başladığında onu dinlerken hareketsiz kaldım.
"Herhangi bir duygu yaşamaya?"
"Öfke." dedikten sonra hafifçe omuz silktim. "Sadece öfke duyabilirim."
Gözleri üzgün ama anlayışla baktı. Bir an çekip gidecek gibi oldum ama sonra daha fazla açıklama hak ettiğini düşündüm. "Bir savaşın ortasındayız, üstelik yanlış taraftayız. Benim hayatımda böyle duygulara yer yok artık."
Yer olsaydı, onunla dener miydim, bilmiyordum. Bu savaşın ortasında mı bunu yapamıyordum, Aslan'dan sonra mı yapamıyordum, bundan da emin değildim ama yapamayacağımı biliyordum. Beni öpmesinden rahatsız olmamıştım, hatta dudaklarımdan silip durmak istediğim o rahatsız hissi almıştı ama yine de yapamazdım.
"Biliyorum."
Kaşlarımı kaldırırken "Niye bilmiyormuş gibi bakıyorsun o zaman?" diye sordum. Anlayışlıydı evet ama... Boşu boşuna 'yankı ateşi'ni görmüyordum mavilerinde. Umutlu bakıyorlardı. Buruk bir umuttu ama umuttu işte. Bir Yankı olarak imkânsızlık kavramına sahip değildi. Dışarıdan bakıldığında başkalarınca 'imkânsız' kabul edilebilecek bir savaşın baş direnenlerindendi. Belli ki kalbimi de o kadar imkânsız bir savaş olarak görmüyordu.
"O zaman..." deyip gözlerini kaçırdı ve yamuk bir sırıtış eşliğinde omzumun ardında gezdirdi. Birkaç saniye sonra hafifçe gülüp tekrar bana baktı "Bir beklenti içerisinde değilim, diyelim."
İnanmıyormuş gibi baktığımda düşünceli gözleri kısılırken bir süre dilini çiğnedikten sonra bir nefesle dudaklarını aralayıp burnundan sıkkınlıkla üfledi. "Hiçbirimizin yaşadığı günü bile atlatacağının garantisi olmadığı bu dünyada, içimden gelenleri yarına ertelemiyorum sadece. Seni öpmek istedim, öptüm. Şimdi bu öpücükle..." dedikten sonra gözleri dudaklarıma kaydı, iç çekti ve tekrar gözlerime baktı. "... mutlu olmak istiyorum, oluyorum. Bu kadar."
İşte, buna inanabilirdim. Emir, Aslan'a da dediği gibi 'eğer ölürsem' diye değil 'eğer yaşarsam' diye planlarını yapardı.
Bir sırıtış eşliğinde "Sözümün kesilmesini sevmem. Bir daha cümlemin ortasında beni öpme." dediğimde güldü.
"Tamam, bir dahakinde cümlenin bitmesini beklerim." dedikten sonra bana oltayı atmış, bekliyormuş gibi yaramaz bir sırıtışla tek kaşını kaldırdığında baygın bir şekilde baktım. Israrla cevap beklediği için "Evet, muhtemelen tekrar öpüşeceğiz." dediğimde sırıtışında alt dudağını ısırdı. Belki siyasi gözcüm olduğu için, belki benim de hoşuma gittiği için ama bir şekilde tekrar öpüşeceğimizi düşünüyordum. Bu fikir onu eğlendirmiş, keyifli suratını izlemek de beni eğlendirmişti.
"Peki, her şey bitince? Kazandığımızda? Zaferimize baş başa bir kadeh kaldırır mıyız?"
"Sanmıyorum."
Kaşlarını kaldırdığında üfledim. İnatçı bir adamdı. "Belki." dediğimde güldü. "Hala hayattaysam, hala hayattaysan." diye belirttim çünkü büyük ihtimalle en az birimiz ölürdü. Muhtemelen ikimiz de ölürdük. Bu yol, uğruna kayıpların yaşandığı bir yoldu ve biz düşman masalarında oturuyorduk. Ölüm her an ensemizdeydi.
"İşte bu savaşı kazanmamız için bir sebep daha." dedikten sonra belimdeki eliyle beni yeniden kendisine yasladı. Uyaracak gibi olduğumu fark ettiğinde şirince sırıtıp hızla konuşmaya başladı. Yaramazlığını gizlemeye çalışan bir çocuk gibiydi. "Yaşa Komutan, o şarabı içmek istiyorum."
Bir elim belimdeki eline, diğeri de yanağımdaki eline gitti. Temaslarımızı keseceğimi anladığında yine şirin sırıtışıyla şansını denedi ama başımı iki yana sallayıp sırıtarak ellerini üstümden çektim ve bir adım geri çekildim. Bir amaçla öpüşmüştük ama o yakınlıkta kaldığımız sürece aramızda romantik anlamda bir şeyler geçebileceğine dair umutlanmasını istemezdim. Ellerini kendisine çekerken iç çekti.
"Kırmızı olsun." dediğimde başını onaylar şekilde salladı. "Ateş gibi, kan gibi." dedi ve çenesinin ucuyla beni gösterdiğinde "Direniş gibi." diyerek cümlesini tamamladım. Gülümseyerek beni izleyişi fazla uzun sürdüğünde parmaklarımı yüzünün önünde ifadesini toparlaması için uyararak şıklattım. O da gözlerini kırpıştırdı ve gözlerindeki şapşal ifadeden kurtulmaya çalıştı. Normal şartlarda duygularını gizleyebilen bir adamdı, yıllardan beridir DGK içerisinde bir kırmızıydı ama yakalanmıyordu. Varlığımın onun ve Yankı için tehdit oluşturmasını istemezdim. "Gidip beyaz şarap içerek insanların haline kahkahalar atmalı ve 'Çok yaşa DGK!' deyip durmalıyız. Çok oyalandık."
Kapıya yöneldiğimde "Sanal halim mi daha iyiydi ben mi?" diye sorduğu için kapıya bakarak duraksadım. Gözlerimi devirsem de sırıtmadan da edememiştim. Düşünceli gözlerim kapıda gezindikten sonra omzumun üstünden merakla ve yaramaz bir sırıtışla cevap bekleyen Emir'e "Farklı öpücüklerdi," dedim. O yüzden kıyaslayamazdım. "Sanal halinle sevişiyordum."
Sanal hali daha şehvetli ve sert öpüyordu. Emir sevişirken nasıl öpüyordu, bilmiyordum, bir gün öğrenebilirdim ama biraz önce sert değil, derin ama yumuşak öpmüştü. "Belki bir gün kıyaslayabilecek kadar deneyimin olur."
Belki bir gün sevişiriz, diyordu. Hatta, bundan eminmiş ve sabırsızlıkla bekliyormuş gibi bakıyordu. Ona katılsam da uyaran bakışlarım eşliğinde kaşlarımı kaldırdığımda sırıtarak omzunun üstünden gizli kapıyı gösterdi. "Geç kaldık, daha fazla oyalanmayalım."
Başımı onaylar şekilde sallarken sesimle de uyararak "Bence de." dedim. Tavrı beni eğlendiriyordu ama pek de eğlenebileceğimiz bir hayat yaşamıyorduk. Bir gün olur da ölmeden DGK'nın devrildiğini görürsek, kazandığımızda hayatta kalan Yankılardan biri olursak, onunla o şarabı eğlenerek içebilirdim ama şu an geçen gün iddia ettiği gibi varsa bile kendi duygularımı bastırmakla kalmayıp onunkileri de bastırmalıydım.
Hizmetli personeller etrafımda dört dönerken gerekli hazırlığı tamamladıktan sonra Aslan'ın babasına dediği gibi 'DGK kadar beyaz ve temiz' görünerek yetki asansörlerinde beni bekleyen Aslan'a doğru ilerliyordum. Adım seslerime beni takip eden askerlerin ritmik adım sesleri eşlik ederken yaslandığı asansörden doğruldu. Gözleri üstümde gezindi, DGK'nın rahatsız olabileceği herhangi bir kusur görmemiş olsa gerek memnun bir şekilde gözlerime döndü. Kolunu uzattığında, koluna girdim ve 'Vay be' der gibi tek kaşını kaldırıp yamuk bir şekilde sırıttı.
"Yeniden doğmuşsun Anka kuşu."
Bana 'on dakika içerisinde kendine gelmiş ol' demişti, lavaboda Emir'le oyalanmam sebebiyle daha fazla zaman geçmişti ama yine de bu denli maskelere bürünebilmeme şaşırmış gibi bakıyordu çünkü henüz DGK'nın gözlerinin önüne dönmemiş olsak da sorun çıkarmadan koluna girmiştim. Üstelik bunu yüzüme yerleştirdiğim geniş bir gülümseme ile yapmıştım. Gözlerim de güçle parlıyor olmalıydı.
Asansörlerin karşısında yan yana dururken yüzüme doğru eğildi ve "Seni öperek kül ettiğim için teşekkür etmelisin. Anka kuşları küllerinden doğar." dedi. Özgürce konuştuğuna göre gözetime bir süreliğine engel olmuştu. Korgeneral katında olmak işini kolaylaştırıyor olmalıydı. Bu anlara dair bir denetime tabi tutulsa, karısıyla seviştiğini, bu sebeple gözetimi kaldırdığını iddia edebilirdi.
"Anka kuşları kendilerini yakar," diye düzelttim. Yeniden doğmak için kendilerini bizzat aleve verirlerdi. Beni yakan Aslan falan değildi, artık cürmü yetmezdi. "Sakın kendini ateş sanma." diye ekledim.
Yanacaksam, ben yakardım. Yakacaksam, onu da tutuştururdum. Dediği doğruydu, defalarca kez yeniden doğmuştum ama onun tek bir canı vardı. Onu da ben alacaktım.
Gözleri dudaklarıma kaydı. Yamuk bir gülümseme ve derinlerinden gelen bir ses tonuyla "Belki dudaklarına bıraktığım iz de, bazı hislerini küllerinden doğurur sevgilim." dediğinde gözleri dudaklarımdayken yavaşça dilimi gezdirerek yaladım. Gözleri oldukça oyalanarak bu görüntüde gezinirken kaşları da etkilenmiş gibi kalkmıştı. "Belki de." dedim. O dudaklarıma son değenin kendisi olduğunu düşündüğü için ondan bahsettiğimi sanıyordu ama çok yakında kimden bahsederek 'belki' dediğimi anlayacaktı.
Gözleri tekrar gözlerime yükseldi. Başımla asansörü gösterdiğimde bana bakmaya devam ederek yetkisiyle açtı. Asansöre girdiğimizde ben kapılara doğru bakarken gözleri üstümdeydi. Niyetimi anlamaya çalışıyor olmalıydı. Merak etmemeliydi, bizzat anlatacaktım ama bunun için Aslan'ın kısa süreliğine de olsa gözetimi kapatamayacağı kutlama alanına, DGK'nın gözlerinin ve kameralarının bizzat karşısına çıkmayı bekliyordum.
Onun gözlerini sıklıkla üstümde hissederken alkışlar eşliğinde tekrar Sadakat üssüne vardık. Gözleri üstümüzde olan DGK üyeleri bize yol açmak için iki yana ayrılırken, ardımızda askerler, önümüzde yetkililer varken ilerlemeye başlamadan önce tekrar gözlerimi Aslan'a çevirdim. Gülümsemem genişledi ve koluna girmediğim diğer elimi yanağına götürdüm. Bedeninin kasıldığını hissettim ama yüz ifadelerini ve sahte gülümsemesini korudu. Bunu yapmaktan nefret ederek yanağını okşadıktan sonra başparmağımı dudaklarının üstüne getirip yavaşça sevdim. Bakışları elime doğru alçalıp titrer gibi yeniden yükseldi. Bana takıntılıydı ve belli ki, gerçekten arzuluyordu. Beni yeniden elde etme ve sonra da tekrar paramparça etme arzusu ve hazımsızlığı da onu gözü dönen bir adama dönüştürüyordu ve ben onun gözünü daha çok döndürecektim.
Ses cihazları duysa da çıkarım yapamazdı ama Aslan ne demek istediğimi anlayacaktı. "İzler çoktan silindi," dediğimde göz bebeklerinin büyümesini izlerken keyifle onun gibi "Sevgilim." diye ekledim.
Çenesinin kasıldığını gördüm, gözlerim yavaşça etrafta gezindikten sonra tekrar ona döndü. Kameraları ve bizleri alkışlayarak izleyenleri hatırlattığımın farkındaydı ama tepkilerine engel olmakta zorlanıyormuş gibi görünüyordu. Artık fark edilirse bile açıklamasını bizzat yapardı sadakat gözcülerine. Beni ilgilendirmiyordu.
Son kez dudağını okşayıp elimi yanağından çektim ve önüme dönmeden önce "Hadi tebrikleri kabul edelim." diyerek ilerledim ve kolunda olduğum için o da ilerlemeye başladı. Ara ara gözlerim ona dönerken kendisine gelmeye çalıştığını görebiliyordum. Gözleri etrafında gezinirken nefes alış verişleri sıklaşmıştı ve yüzünde güçlükle tuttuğu bir sırıtış varken gözlerinde alevler geziniyordu. Bağırıp çağırmak, silahını çıkarıp buradaki herkesi kurşuna dizmek isterken gülümsemek zorunda olmanın nasıl bir his olduğunu ona hissettirmek istemiştim. Dudaklarımdaki son izin o olmasına müsaade etmeyeceğimi de görmeli, beni bir daha çekip öpmemeliydi.
Emir'in ve birkaç Tümgeneralin daha olduğu masanın yanından geçerken gözlerim Aslan'a döndü ve "Tebrikleri kabul etmeye Emirhan Sarfun'dan başlayalım mı sevgilim?" diye sordum. Eğer biraz bile şüphesi varsa, herhangi birini çekip öptüğümü değil, bizzat Emir'i öptüğümü bilmeliydi. Vücutlarımız gibi yüz ifadesi de duraksarken gözlerinden geçen acıyı gördüm ve göğsümde müthiş bir keyif belirdi. Göğsüne bir silah yükseltsem de peş peşe beş el ateş etsem, gözleri böyle bakamazdı. Sırıtışı silinir gibi oldukça düzeltmeye çalıştığından mimikleri hafifçe titriyordu. Çenesinin yavaşça iki yana hareketlendiğini, dişlerini sıktığını görebiliyordum. Cevap vermese de yöneldiğimde benimle birlikte masaya yaklaştı. Korgeneralden düşük rütbeli oldukları için başlarını saygıyla eğerek Aslan'a selam veren ve gürültülerin arasında tebriklerini ileten kişilerin arasında Emir'le göz göze geldim. Birbirimize bakarken sırıtışımız genişledi ve masada birkaç kişinin ardından geçerek Aslan'la aralarına girdi. Aslan'ın ilgisini çekecek kadar ona döndü ve Aslan'ın da baktığı yeri yakıp yıkmak ister gibi gezinen odaksız gözleri Emir'e döndü. İşte, şimdi Aslan da yeniden sırıtmayı başarabilmişti ama izleyen kameralar bunu keyifli bir sırıtış olarak değerlendirir miydi, bilmiyordum. Sırıtışından histeri ve öfke akıyordu.
Emir, sahte bir kibarlık ve endişeyle "Korgeneralim, iyi misiniz? Yediğiniz bir şey mi dokundu? Bir sorun varmış gibi." dediğinde neredeyse gülecektim ama ben de yüz ifademdeki sırıtışı silip buradaki herkes kadar sahte bir kibarlıkla diğer elimi de Aslan'ın üst koluna götürdüm. Gözleri bana döndüğünde "İyi misin sevgilim?" diye sordum.
Sırıtışı, gergin ve kasıntı çenesini süsleyen bir gülümsemeye döndüğünde yutkunduğunu gördüm. Yutkunuşunun ardından tekrar sırıttı ve saniyeler içerisinde yüzündeki görüntü normalleşmeye başladı. Belki de sadakat gözcülerinin sorgusuna takılırsa, Emir'in dediği gibi bir anlığına yediği bir şeyin midesini bulandırdığını söylerdi. Sahteliği mide bulandırıcı ama hayran olunasıydı. "İyiyim sevgilim." dedikten sonra yavaşça yanağıma eğildi. Öpeceğini anladığımda gözlerim bir anlığına Emir'e dönerken normal davrandım ve Emir'in de normal davranmasını umdum. Aslan'ın dudaklarını yanağımda hissettiğimde gözleri Aslan'ın öpüşünde olsa da yüz ifadesini korudu. Aslan yanağımı soluyarak öptükten sonra kulağıma doğru "Çok iyiyim." diye fısıldadı. Nefesi tenimi yakarken yavaşça başını doğrultup önce bana sonra Emir'e baktı.
Emir'in sorusunu ancak cevaplayabildi. "Çözemeyeceğim bir sorun yok Emirhan Sarfun."
Açık bir tehdit, keyifli bir sırıtışla süslenmişti ama bizzat koluna girdiğim ve bedenlerimizin yanlarının birbirine yaslı olacağı kadar yakınımda olan adam, kaskatı olmadığına beni inandıramazdı. Yüz ifadelerini kontrol altına alabilmişti ama bedenini hissedebiliyordum. Gözleri tekrar bana döndüğünde bakışlarındaki acıyı da belki kameralardan saklayabilirdi ama bu yakınlıkta benden saklayamazdı.
Birbirimize gülümseyen dudaklarla bakarken gözleri bunu bana ödeteceğini söylüyordu ama bana henüz yaşatmadığı hiçbir acı kalmamıştı. Kül yangından korkmazdı, bir Anka kuşu hiç korkmazdı. Ama o korkmalıydı çünkü ben onun ihanetine, darbelerine alışkındım ama o benim açtığım yaralarla yeni yeni tanışacaktı.
Onu, mahvedecektim.
Yorumlar
Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!