11/14 · %71

BÖLÜM 10 • Duman.

65 dk okuma12.830 kelime10 Aralık 2025

HELLLOĞĞĞ

Öncelikle kusura bakmayın, bölüm aralığı uzun sürdü. İnternet sitesi açtım ve onun testleri ile bölüm yüklemeleri ile uğraşırken her kitabımın yeni bölümleri biraz gecikti. Kaldığımız yerden aynı tempoyla devam edeceğiz, merak etmeyin

Site demişken; Benimle Yan 1'in kısaltılmamış Wattpad halini ve Sahte Güz 1'le birlikte diğer kurgularımı da yüklediğim internet sitem www.beyzaozaydin.com  Dileyen oradan da okuyabiliir bölümlerii.

Beğeni ve yorumlarınızı bekliyorum. Geri dönüşleriniz benim için çok önemli ^^

İyi okumalaarr

**

MAVİ UZAKLAR.

BÖLÜM 10.

DUMAN

**

**

Geçmiş Dünya'da oyunlarla oynarmış insanlar, şimdi ise diğer insanlarla oynuyorlardı. Ve çocukların oyuncakları olurmuş önceden, şimdi ise oyuncağın ta kendisiydiler. 

🌓✨

**

"Söylentiler, kod izleme müfettişi olacağınız yönünde. Bu konuda ne düşünüyorsunuz Sayın Varnalı?"

"DGK'nın uygun gördüğü rütbe ve görev, benim için en iyi olandır." derken gözlerim karşımdaki Tümgeneral Uras Beyli'nin ameliyat sonucu edindiği parlak mavi gözlerinden ayrılmıyordu. Rütbesi, bana dair olumsuz bir çıkarımda bulunsa dahi müdahale etmeye yetmezdi fakat buradaki herkesin görevinin bugünlük sadakat gözcülüğü olduğunu biliyordum. Her yerde, herkeste minik kameralar ve dinleme cihazları gizliydi. Bunu Aslan söylemişti. Değerli mücevher bronşlarında gizlenmişti bazılarında, bazılarının elmas kolyesinin sarkan ucunun ardındaydı, bazısının kol saatinin üstünde, bazısının papyonunda ama mutlaka herkes, beni izliyor ve dinliyordu.

DGK, kodlarla aramın iyi olduğunu biliyordu fakat güvenlerini tümüyle kazanmadan onlar için vahim bir son yaratabileceğim bir güç ve yetkiyi bana bahşetmezlerdi. Kod izleme müfettişi olmama karar verirlerse, onlar için müthiş bir sınav başlamış olacaktı. Kod izleme müfettişleri kod üretmez, çip geliştirmezler, geliştirilmiş çipleri mıntıka halkı aracılığıyla denetlerlerdi. Bir kimsenin çipe karşı bağışıklık gösterdiğini ya da çip ile elde edilmesi öngörülen kontrolde bir aksaklık bulunduğunun tespiti halinde 'temizlik talebi' oluşturup söz konusu izlenilen ve denetlenen insanın, DGK askerlerince yakalanmasını 'kod izleme müfettişi' sağlardı. Bir mıntıkada, özellikle Aslan'ın mıntıkası gibi birkaç mıntıka büyüklüğündeki bir mıntıkada, fazla sayıda kod izleme müfettişi olur, çalışma saatlerini günlük hayatını DGK'nın rutiniyle sürdüren mıntıka halkını kamera ve dinleme cihazları aracılığıyla denetleyerek geçirirlerdi. Bedenlerinin ve zihinlerinin çipe karşı tepkilerini, çipin ölçtüğü değerleri, uyku sırasında hafızalarını tetikleyebilecek rüyalar görüp görmediğini, beyin fonksiyonlarının ne şekilde çalıştığını, birbirleri ile sohbetlerini... Saymakla bitmeyen her şeyi. Fiziki olarak müfettişler izleyip sadakat gözcüleri ile işbirliği halinde çalışsa da bizzat görüntü ve seslerin kayıt edildiği sistem de yüklenilmiş yasaklı kelime ve görüntülere istinaden denetlerdi. Bazı hataları sistem otomatik olarak görür, bazılarını ise müfettişler fark ederdi.

Benden, eğer bir isyankâr ve direnişçiysem buna dair potansiyel taşıyan insanları bizzat tespit edip ama temizlik talebi oluşturarak tekrar gereken işlemlere girmelerini sağlamamı istemeleri, sürdüremeyeceğimi ya da hata yapacağımı düşündükleri bir şey olurdu. Eğer, kılığına soyunduğum gibi sadık bir DGK üyesiysem ise, kendimi her kanıtlayışımda rütbe atlayarak bir gün onlar için kod ve çip geliştirebilirdim. Asıl istedikleri buydu. Beni aralarına dâhil etme riskini, sadece direnişçilerin umudunu ve savaş kılıcını olabildiğince kırmak için almamışlardı. Eğer, onlardan biri olursam DGK'ya katacağım gücü, bu riske değer görmüşlerdi. Geliştirdikleri çipler hâlâ ve hâlâ kusurluydu. DGK kusura katlanamazdı ve zihnimi kusursuz görüşleri, kusursuz çipler geliştirebileceğimi düşünmelerini sağlıyordu. Bir anlaşma sağlanmadan ve henüz sadakat işlemini tamamlamadan önce beni tıktıkları hücrede yatağın ölçtüğü değerlerde 'kusursuzluk oranım' yüzde yüzdü. Bu muhtemelen zihnimi görüşleriyle ilgiliydi. Kusursuz çipler geliştirebileceğimi düşünüyor olmalılardı.

Tabii, kusursuz olacaklardı ama DGK'nın değil, Yankı'nın işine yarayacaklardı.

Bana kod ve çip geliştirme için yetki verişleri süreç içerisinde beni onların silahlarına, gücüne, var oldukları teknolojik imkânlara erişebilecek güce kavuşturacaktı. Yankı var olan imkânlar dâhilinde onlar kadar güçlü silahlar üretemiyor olabilirdi. O hâlde yapılması gereken, onların imkânlarıyla Yankı için silah üretmekti. Bir gün kendi silahları ve meta askerleri, onlara saldıracaktı ve bunu komuta etmekten zevk duyacaktım.

O zamana kadar potansiyel direnişçileri ve tek suçu DGK'nın eline düşmüş ve çipinden nasibini almış olan bastırılmış halkı gözden çıkarmam gerekecekti ve onlarla savaşırken onlardan biri olmamama savaşım tam da burada başlıyordu. Burada bir amaç için masumları gözden çıkardıkça, bir gün gerçekten sona erişsem bile, ben de DGK'nın yarattığı canavarlardan biri olmaz mıydım? Yok etmek istediğim şeye dönüşmekten korkuyordum.

Bazı kahramanların pelerini değil, kanlı pençeleri olurdu. Pelerinsiz canavarın pençelerini ve kanı gören masumlar ondan korkardı ama kurtarılmış olmaları, 'canavar'a yeterdi.

Masa masa gezip tebrikleri kabul ederken olabildiğince dikkat çekmeden gözlem yapmıştım. Niyetim DGK üyelerinden saklanmak, Yankı casuslarına ise görünmekti. Tüm Yankı casuslarının niyeti ise, şimdilik saklanmak olmalıydı çünkü henüz güvenlerini kazanmamıştım. Yıllardır DGK bünyesinde olmalarına rağmen hâlâ hayatta oluşları, onların ten gibi üstüne kuşandıkları DGK mavisini bir hayli güzel giyinirken kırmızıyla parlayan damarlarını ise kusursuz bir şekilde gizleyebildiklerini gösteriyordu. İşim zor olacaktı ama zaten Varna'da doğduğuma göre ve Varna'nın en büyük hainine yıllarca âşık kaldığıma göre, bu hayatta neyim kolay olmuştu ki?

Emir'in bildiği isimler vardı. Burada tümgenerallerin bir kısmı, korgenerallerin yarısı, orgenerallerin birkaç tanesi vardı. Mareşaller, Genelkurmay Başkanları ve Konsey tüm üyeleriyle buradaydı. Bulunduğumuz, Batı Varna 3. mıntıkasının Tuğgeneral, Albay ve Yarbay'a kadar alt rütbelileri de, Korgenerallerinin evliliğini kutlamak ve güvenlik sağlamak amaçlı bu salondalardı. Diğer mıntıkaların Tümgeneral rütbesi altında olanlarından hiçbiri bu salona davetli değillerdi ama davetli yüksek rütbelileri korumakla mükellef baş askerleri, tuğgeneralleri, bu salonda olmasa da mıntıka güvenliğine eşlik etmek üzere bina koridorlarında ve dışındaydı.

Yankı casusların tümü Emir'in bilgisi dâhilinde değildi, bu da bir çeşit güvenlik önlemiydi çünkü Emir düşerse bildikleri de düşerdi. Özellikle de sadece Batı Varna kısmında casus olanların bir kısmıyla Emir iletişim halindeydi, diğer bölgeler Emir'in operasyon alanında bulunmuyordu. Kendi operasyon ve görev alanında bile tam olarak risk alınmadığı için, başka bölgelerde hiç alınmıyordu. Emir'in casus olarak bildiklerinin çoğu tümgenerallerden düşük rütbedeydi. Henüz, yükseliyorlardı. Bir casusun Emir kadar yükselmesi bile şaşırtıcıydı. Yıllara yayılmış bir operasyon olarak dallanıp budaklanarak DGK içerisinde yer ediniyorduk. Operasyon alanında olmasa da Kuzey Varna'da bir Korgeneral'in casus olduğunu, birlikte bir sabotaj yürütmeleri gerektiğinden öğrenmişti fakat gerektiğinde iletişim kurduğu o korgeneralin davetli listesinde bulunmadığı için burada olmayacağını söylemişti. Orgeneral rütbesinde bir casus varsa bile Batı Varna dâhilinde olmadığını, ya da henüz Emir'in bilmediğini söylemişti. Tuğgenerallerden ve daha alt rütbelerden bildiği casuslar vardı ama şu an rütbelerinin düşüklüğü sebebiyle bu kutlamada değillerdi. Ülkenin dört bir yanından davetliler vardı ve her yüksek rütbe davet edilmese bile bu salonda her halükarda casuslar vardı. Peki, Duman? Duman'ın da şu an bu salonda olma ihtimali var mıydı?

Yapabildiklerine göre yüksek rütbeli olduğu şüphesizdi. Bu sebeple Tümgenerallerin masasını gezerken gözlerim Duman'ı aramamıştı. Casus olduğunu Emir'den öğrendiğim iki isimle sohbet ederken canlı olarak ve sonradan tekrar tekrar kameralarla izlenecek bu anlarda bariz bir açık veremeyeceğim için küçük emareler bırakmıştım. Masada sol elimle ritim tutmak, yutkunmadan önce yanağımı şişiren alkolü sol yanağımda bir saniyeliğine tutmak, Yankı ve Duman sabotajlarıyla ilgili açılan konularda 'alev' kelimesinin ardından boğazımın gıcık olduğu bahanesiyle örterek öksürdükten sonra cümleye yeniden başlarken yankı yaparmış gibi tekrar aynı kelimeyi kullanmak gibi. Bana güvenmelerine yetmezdi ve Yankıca karar verilmiş beden dilini kameralarca izleneceğinden kullanamamıştım ama dikkatli Yankılar bir şüpheye düşebilirdi. Bazılarıyla baş başa ve kameralarca izlenilmeyen bir yerde görüşme şansı elde etsek Yankı beden diliyle bana güvenmelerini sağlamam daha kolay olurdu. Bir yandan da Yankı beden dili tamamıyla ortak sayılmazdı. Bölgelere göre değişiklik gösterebiliyordu. Yankı'nın tüm kural ve yasakları, hep birlikte çökme tehlikesine dayanıyor, bu sebeple her türlü sorumluluk, yetki ve rutinler değişiklik gösteriyordu.

"Duman'ı bulan her kim olacaksa Konsey'de koltuk vadediliyor. Gözler sizin üstünüzde Korgeneral Demir Aslan Varnalı."

Gözlerim hemen yanımda, bir eli belimde olan Aslan'a döndü. Diğer eliyle diktiği kokteyli henüz yutkunmadığı için yanakları şişkinken bardağı masaya gürültüyle bıraktı. Gözleri cümleyi kuran bir başka Tümgeneral Saraf Yahut'dayken yutkundu ve yavaşça başını salladı. "Ensesindeyim."

Ses tonundaki gerginliği, başkaları Duman'dan konu açılmasına yorabilirdi ama ben temas içerisinde olduğum, vücudumun yanıyla yaslı olduğum ve eli belimde adamın neye gergin olduğunu biliyordum. Gözleri arada Emirhan Sarfun'un yanındakilerle keyifli bir sohbet kurduğu masaya dönüp dönüp duruyordu. Emirhan'ın sahte kahkahaları, bu gürültüde kulağıma gelmiyordu ama muhtemelen idam edilmiş bir direnişçiye, geliştirilmiş sanal seks veyahut düş cihazlarının sahip olduğu yeni özelliklere ya da benim de Orgeneral Rauf Beham'ın ölmesini sağladığım 'insan yarışları'nın düzenlenecek gelecek gösterilerine bu kadar keyiflilerdi. Öğrendiğim kadarıyla bu yarışlar her mıntıkada olurdu ve her mıntıkanın kazananlarının yeniden yarıştığı şampiyonluk gösterileri düzenlenirdi. Korgeneral ve daha üstü rütbeliler yarış atı seçermiş gibi insan adayını seçerler ve bahis oynarlardı. Çoğu masada bu sohbetler dönüyordu, bazılarına eşlik etmem ve hatta onlar kadar gülmem gerekmişti. İçlerinden birisi bana bu gösterilerdeki en eğlenceli oyun görevini ve ölüm tarzını sormuştu, 'yanarak' demekten son anda kaçınmıştım. İnsanların ölümleri arasında eğlence sıralaması yapıyorlardı. Sohbet ettiklerimin hiçbiri bu cevabı vermemişti ama hepsi yanarak öleceklerdi. Ve işte ben de o zaman çok eğlenecektim.

Geçmiş Dünya'da oyunlarla oynarmış insanlar, şimdi ise diğer insanlarla oynuyorlardı. Ve çocukların oyuncakları olurmuş önceden, şimdi ise oyuncağın ta kendisiydiler. Girdikleri testler ve 'mükemmel gen aktarımı' ile, potansiyelini gösterdikleri yetenekler sayesinde ait oldukları sınıfta DGK'nın gücüne güç katmaları için kurmaca aileleri tarafından rutin düzenler ile büyütülürken muhtemelen oynadıkları tek şey sanal gerçeklik başlığındaki 'hain direnişçileri' vurdukları savaş oyunuydu. O oyundaki sanal görüntüm henüz silinmişti. Bugüne kadar o oyunlarda alnımın çatına vurmaya çalışan halk, şimdi kameralarla yansıtılan görüntüleri, televizyonlarından ve sokak panellerinden izlerken alkışlıyordu. Gerçeğin en büyük düşmanı sanılanın aksine 'yalan' değil, algıydı çünkü yalan için ses çıkarmak gerekirken algı için çoğu zaman susmak bile yeterliydi. Daha zahmetsiz ama daha zehirli bir katildi. Maktulü ise, 'gerçek'ti.

Duman'ı yakalamak konusunda gözler Aslan'ın üstündeydi çünkü Duman'ın henüz saldırmadığı mıntıkalar arasında Aslan'ın mıntıkası da vardı. Duman henüz merkez Varna mıntıkalarına, Batı Varna'da sadece Aslan'ın mıntıkasına, diğer bölgelerde ise yine güçlü sayılan büyük mıntıkaların bir kısmına saldırmamıştı. Bazı saldırıları daha büyük, bazıları daha küçüktü ama her mıntıkaya iz ve korku bırakmak ister gibi saldırı ve sabotelerini sürdürüyordu. Duman'ı Merkez Varna Korgeneralleri ya da Kurucu Önder oğlu Demir Aslan Varnalı yakalayacak olmalıydı.

Tabii eğer yakalanırsa.

"Koltuğunuz çoktan hazır sanıyordum."

Gözlerim, Tümgeneral Eser Çaluk'a döndü. Aslan'ın Noyan Varnalı'nın oğlu oluşu, buradaki çoğu kişinin gözünde Demir Aslan Varnalı'yı müstakbel Konsey üyesi yapıyor olmalıydı ama oğlunu sıfırdan başlatıp kan ter içinde yükseltmesi, en azından benim bundan emin olmamamı sağlıyordu. Aslan'ın koltukta gözü olduğu şüphesizdi ama babası, varisinin yetiştiğine emin olana kadar koltuğu bahşetmeyecek olmalıydı.

Aslan, "Yoksa..." dediğinde gözlerim ona döndü. Yüzünde yavaş bir gülümseme oluştu. Yanağında oluşan kıvrımlardan tehdit akıyordu. "DGK'nın adaletinden şüphen mi var," dedikten sonra gözleri küçümser gibi DGK armasının üstündeki tek yıldıza indi ve "Tümgeneral?" diye sordu.

"Sizin..." dediğinde gözlerim tekrar Eser'e döndü. Müthiş bir sahtekârlıkla, kusursuz bir saygı ve hayranlığa bürünmüştü. Bu onu, Emir'in henüz bilmediği bir Yankı casusu yapmaya yetmezdi. Bu koskoca salonda sahtekâr olmayan tek bir DGK üyesi bile yoktu. Onların olayı buydu. "... bunu başarabileceğinize şüphem yok Korgeneral'im."

Aslan hafifçe güldü. Çenesi kasılmış bir halde gülerken tekrar aldığı kokteyline doğru eğilmiş, kadehi yavaşça sallayarak dalgalarla dans eden mavi kokteyli izlemişti. Başı hafifçe kalkıp gözleri Tümgeneral'e döndü. Eser için üzülürmüş gibi onaylamaz bir ses çıkartırken dudağını sağ kenarına doğru kıvırıp gevşetti. "Çaresiz bir çaba Eser. Mıntıka'nın Duman'ın saldırısına uğrayıp durduğuna bakılırsa, bir gün Konsey üyesi olursam dâhi seni yükseltmeme hiçbir yalakalığın yetmez." dedi ve çok samimi ve iyimser bir şey söylemiş gibi gözlerini kısarak sırıttı. "Ama sen yine de çabalamaya devam et. Bazen beni eğlendiriyorsun."

Eser sesini temizleyerek masadaki diğer DGK üyelerinde gözlerini gezdirdi. Rütbeleri Eser'le bir olduğundan baskın bir küçümsemeyle gülmeseler de alay edenin Korgeneral olmasından güç alarak bıyık altı sırıtmadan da duramamışlardı. Aslan'ın gözleri Eser'de gezinmeye devam ederken elindeki kokteyli tek dikişte bitirdi. Buradaki herkes alkol tüketiyordu ama her biri, yüzlerinden 'DGK' maskesini düşürmemeleri ve üstlerinin gözlerine batmamaları için durması gereken sınırı biliyordu. Öfkeli Aslan, sınırı kaçırıyormuş gibime geliyordu. Tümgenerallerden birini bozmasına şaşırmamıştım, muhtemelen normal hâliydi, lafı yiyen Eser bile şaşırmamıştı ama böyle içmeye devam ederse herkesin ortasında Emir'in cezasını kesebilir ya da başka bir dikkat çekici harekette bulunabilirdi. Kendisini gözden düşürmesi şu anlık işime gelmezdi. Bu sebeple bitirdiği gibi yanlarından geçen robot garsonun tepsisine bıraktığı ve yenisine yönelen elini, bir elimi yanağına götürerek durdurdum. O eline temas etmemiştim ama ona dokunuşum, elini durdurmaya yetmişti. Bana çevirdiği bakışlarına gülümsedim ve "Dilersen bir başka masaya geçelim sevgilim." dedim. Bu masada Yankı casusu falan yokmuş gibiydi. Emir'in söylediği isimlerden biri de bu masada değildi zaten. Birçok masa gezmiştik ve birkaç isim haricinde kimseden şüphelenmemiştim. O isimler de açık verdiğinden değil, sadece hissel olarak Yankı ateşi gördüğüm insanlardı.

Aslan, belimdeki elini yanağına götürdüğüm elime yükseltti ve elimi tutup aramızda indirdi. Masadakiler son bir yalakalık için telaş içerisinde tebriklerini tekrar tekrar iletirlerken sahte minnetlerde bulunduk. Yeni geçtiğimiz masada Korgenerallerin bir kısmı vardı ve onlar oturmaya layık görülmüşlerdi. Robotlarca bizim için getirilen yeni rahat iki koltuklardan sağ tarafa oturdum. Bu da, DGK'nın sadakat çipi ile yerleştirdiği kas hafızalarından biriydi. Eğer imkân varsa, DGK üyesi her zaman sağ tarafı seçerdi. Aslan soluma oturup bir kolunu omzumun üstünden attı ve mesafeli oturuşumuzu bozarak ona yakınlaşmamı sağladı. Bir elim omzumdaki eline yükseldi ve parmaklarımız kenetlendi. Diğer elim ise bana yakın bacağının üstüne yerleşti. Bana sarmadığı kolunu koltuğun üstünden atmış, şimdi üstünde elimin olduğu bacağını ise gevşek bir şekilde dizlerinden kırarak kaldırmış, ayak bileğini diğer bacağının üstüne yaslamıştı. DGK disiplinine benzer bir oturuşa sahip değildi ve karşısında rütbesiyle eş, saygı duymak zorunda olduğu başkaca Korgeneraller vardı ama onlar da masanın verdiği güçle, daha rahat oturuşlara sahipti. Rütbeye göre omurganın eğimi değişiyordu sanki. Rütbe düştükçe omurganın kontrolü de bir başkalarına geçiyordu. Ömrümde gördüğüm en omurgasız insanlardan bir kısmıyla oluşan bir masada olsam dâhi, vücuduna kontrol etmeye yetkisi olan rütbeli kimselerdi.

Varna genelinde on beş Korgeneral vardı. Şu an bulunduğumuz Batı Varna'da ise iki tane vardı. En çok Korgeneral, Merkez Varna olan, DGK Konsey'inin de yaşadığı mıntıkadaydı. Geriye kalan bölgelerde Batı Varna gibi iki ya da üç Korgeneral olurdu. Merkez Varna'da, DGK yerleşkesini çevreleyen beş mıntıka da büyüktü ve Korgeneraller tarafından yönetilirdi. On beş Korgeneralden, merkez Varna'da olan hiçbiri davetli değildi. Konsey'in, Mareşallerin ve Genelkurmay Başkanlarının bu kutlamada oluşu sebebiyle merkezde kalmışlar, kontrolü ve güvenliği elden düşürmüyorlardı. Geriye kalan on Korgeneral'in ise sadece yedisi davetliydi. Şu an oturduğumuz masada Aslan hariç üç Korgeneral daha vardı. Buradan sonra da diğer üç Korgenerallerin masasına gitmemiz gerekecekti. Sonra Orgeneraller ve en son olarak da köprünün ardındaki açık renk mavi ve beyazlara varacaktık. Sayıca daha fazla olan Tümgenerallerin tebriklerini kabul etmeyi bitirmiştik ama hâlâ uzun bir yol vardı önümüzde. Neyse ki vücudum sahtelik üretme fabrikası gibiydi, dudaklarım yorulmuyordu.

"DGK kalpleri birleştirmeyi her zaman başarır. Eski âşıklar, kavuşmuş."

Yeni düşmanlar, olmak için.

Bunu söyleyen erkek Korgeneral'e baktım. Duman'ın sesini hiç duymamıştım ama erkek olduğuna dair söylentiler vardı. Anımsadığım kokusu da bir erkeğe benziyordu. Tabii, teninin kokusunu bilmiyordum. Sadece bir iz gibi bıraktığı kokuyu biliyordum. Kendisi yakalanamasa da yakalanmış görüntüleri de erkek cüssesinde gibiydi. Tabii, cüsseli bir kadın da olabilirdi. Martini'sindeki kürdanı dudakları arasına götürüp zeytini ısırarak kürdandan çıkardı ve ağzında birkaç kez dolandırdıktan sonra çiğnemeye başladı.

Duman olamayacak kadar dümdüz bir adammış gibi gelmişti. Nedense, hiç kimseye güvenmediğim gibi Duman'a da güvenmesem de, gözümde büyütmeden edemiyordum. Gizliden gizliye bir hayranlık besliyordum. Gerçekten DGK'nın, Varna içindeki Yankıları bulmak için düzenlediği bir operasyondan ibaret değilse, en büyük direnişçilerden biriyse, hayran olunası biriydi. Birçok kez temas kurmuş ama hiç tanışamamıştık. Tanışmayı isterdim ama belli ki şu an tanışmamıştım.

Ben gülümserken Aslan'ın başı, dibinde olan bana doğru döndü. Şakağıma yavaş bir öpüş bıraktığında masadaki tüm Korgenerallerinin gözleri ve gizli kameraları beni izliyordu. Ben ise zihnimin arşivinin gözlerimin önüne çıkardığı geçmişteki benzeri anları... Aynı olsa da gözümde bambaşka olan adam, yine de aynı şekilde öpüyordu. Bu da zamanında beni bir nebze bile sevmediğinin kanıtıydı. O zamanlar gibi her seferinde soluyarak ve sanki tenime duyduğu ihtiyacı çaresizce gidermeye çalışarak öpüyordu. Öyleyse, sadece bugünü ve yarını değil, dünleri de yalandı.

Aslan dudaklarını bastırdığı şakağımdan çekip önüne dönerken başını, başımın üstüne yaslayarak eğdi. Bacağını tutan elimin parmakları sıkar gibi oldu ama yeniden gevşettim. Emir'le öpüşmüş olmamın cezasını, temaslarıyla kesiyordu. O hasta zihninde, bir an önce Emir'in izlerini silme telaşı olmalıydı. Durup durup öpüşmemizi hayal ettiğine emindim. Nasıldı, ne kadar ilerlemiştik, ne hissetmiştik, bunları düşünüp duruyor olmalıydı. Kalabalığın ortasında Emir'le göz göze geldikçe benim de aklıma aynı soruların geldiği oluyordu. Emir'in ondan hoşlandığımı sanması beni rahatsız ediyordu çünkü duygusuzlarla savaşırken böyle bir güçsüzlük göstermemeliydim. Aslan'la bir hayli küçükken tanışmıştık. Başta çocukça güven ve sevgiden oluşan hislerimiz büyüdükçe hoşlantıya, gittikçe aşka ve tutkuya dönüşmüştü. Aslan'dan hoşlanmaya başladığım zamanlarda hissettiğim o heyecanı hatırlıyordum. Sikeyim, ben her şeyi hatırlıyordum! Emir beni o şekilde heyecanlandıramıyordu. Bu da, içimi rahatlatıyordu. Küçük çaplı hislerim, beğenim varsa bile o kadar küçük kaldıkları sürece tehlike yoktu.

"Hainin kızı ve kahramanın oğlu. Şüphesiz yılın çiftisiniz."

Gözlerimi bunu söyleyen Batı Varna 5. Mıntıka Komutanı Korgeneral Mira Zalim'e çevirdim. İşte dijital ekranlar önünde Aslan'la ilişik gördüğüm kadınla sonunda fiziki anlamda da karşılaşmıştım. Aralarında ne tür bir ilişki olduğunu Emir tam olarak bilmiyordu. Her ne yaşıyorlarsa, kapalı kapılar ardında yaşıyor olmalılardı. Kadının gözleri Aslan'da geziniyordu. Muhtemelen sevişmişlerdi. Dudağının kenarını ısırır gibi olduğunda gülmemek için direndim. Kesinlikle sevişmişlerdi. Duman'ın cüssesinde değildi. Delilleri indirgemek için cüssesinden büyük bir zırhla da kuşanıyor olabilirdi ama Duman'ın Aslan'la sevişmek için böyle kurlar yapacağını sanmıyordum.

Herkesçe Varna varisi olarak görülen Aslan ile bu evliliği bizzat yapmak isteyenlerden biri olmalıydı. DGK bünyesindeki yükselişleri birbirini takip etmişti ve hep yakın kalmışlardı. Komutan toplantılarında aynı görüş bildirdiklerini söylemişti Emir. Bu kadın da Aslan'ın komuta ettiği piyonlarından biri olmalıydı, tıpkı Bölgesel Gözcü Şefi Leyla Serim gibi. Leyla Serim ile olan yakınlıklarını, bir Sadakat Divanı üyesinin herkesle eşit mesafede olması şart olduğundan gizli tutmuştu ama Mira denilen bu kadınla, mavi ışıklarla çeken kameraların yansıttığı görüntülerde, defalarca kez görmüştüm. Kameralara karşı öpüştükleri, seviştikleri yoktu ama çoğu zaman yana olurlardı. Bir gün o ekranlarda, evlilik kutlamalarını izleyeceğimi sanırdım. Şimdi o bizim kutlamamızı izlemişti.

Aslan gibi genç sayılabilecek bir yaşta Korgeneral olduğuna göre geleceği de parlaktı, belki de sürpriz bir şekilde evlenmesek gelecekte Aslan için Konsey'ce düşünülebilecek isimlerden biri gerçekten de bu kadın olabilirdi. O da böyle düşünüyor olmalı ki cümlesinin iğneliyiciliği kadar memnuniyetsizdi bakışları, dudaklarındaki gülümsemeye rağmen.

"Yüce Konsey beni artık hainin kızı olarak değil, ömrünü Varna'ya adayan sadık bir DGK üyesi olarak görüyor. Sanırım onlarla aynı görüşü paylaşmıyorsunuz Korgeneral'im."

Mira'nın yeşil gözleri bana döndü. Omuzlarına değecek kadar kısa, müthiş bir orantıyla aynı hizada kesilmiş ve kusursuz bir düzlükte olan sarı saçlarının ardına, ensesine götürdü elini. Kaşları ve dudakları mikro bir mimikle hareketlenir gibi oldu ama gülümsemesini korudu. Erkeklerce ya da kadınlardan hoşlanan kadınlarca cinsel gerilim yaratabilecek kadar ilgi çekici şekilde ve yavaşlıkta ensesini kaşırken gülümseyişini yaladı ve omuz silkti. Ses kontrolü müthişti. "Ne haddime."

Başımı onaylar şekilde salladım. "Ne haddinize," Bir Korgeneral vardı karşımda, rütbe anlamında ondan düşüktüm, hatta askeri bir rütbem yoktu. Söylentiler gibi 'kod izleme müfettişi' olacaksam, idari personel olacaktım. Ona üstten bakamaz, üstten bir cevap veremezdim ama yine de küçük bir hatırlatmada bulunduktan sonra gerekli üslup ve saygınlığa dönmeden önce bir nefes es verdim. O bir nefes es boyunca kaşları kalkar gibi oldu ama "Hiçbirimizin öyle bir haddi yok." diye ekledim.

Elini ensesinden çekti. Sol bacağını, diğer bacağının üstünden çekerken bilinçli bir frikik verdikten sonra sağ bacağını, sol bacağının üstüne attı. Uzun ve pürüzsüz açık tenli bacaklarını bir hayli gösterecek kadar kısa eteği olan üniformasında eli üst bacağına kaydı. Benimle konuşuyor gibi görünse de gözleri arada Aslan'a dönüyordu. Bu evliliğin cinsel birlikteliklerine bir engel olup olmayacağını hemen bu gece anlamak ister gibiydi. Kutlama bittiğinde mıntıkasına dönecekti ve gitmeden veda sevişmesi yaşamak istiyor olmalıydı. Orgeneral Rauf Beham'ın ölümünün ardından yeni bir görevlendirme yapılmamıştı. Masalarca gezdikçe açılan konulardan biri de buydu. Çoğu kişi Aslan'ın bu rütbeye erişeceğini düşünüyordu ama harici sohbetlerimizden anladığım kadarıyla Aslan mıntıkasını bırakmayacak, bu rütbe için kontrol edebildiği Mira'yı önerecekti Konsey'e. Belki de çoktan önermişti. Buna dair 'Bazen yönetmek yerine, senin için yönetecek olanı seçmek daha akıllıcadır.' demişti ve bu doğrultuda çıkarım yapmıştım. Keyfince piyonlarını sürdüğü mıntıkasından vazgeçmeyecek ama onun üstü olup emirler vererek denetleyecek kişiyi seçecekti.

Mira'ya "Tamam, seninle sevişecek!" diye bağırmak istiyordum. Bunu benim gözlerimin önünde yapışı açıkça beni küçümsemekti. DGK'nın gözleri önünde vadettiğim potansiyel, gerçekten DGK'nın güvenini kazanırsam hızlıca yükselecek oluşum ve artık Konsey'in varisinin karısı olmam, bu aşağılık kompleksini ona kazandırmış olmalıydı.

Gözlerim Aslan'a doğru döndü. O da Mira'ya bakıyordu. Gözleri, kadının vücudunda gezindikten sonra tekrar gözlerine baktı ve yavaşça kapatıp açtı. Bir konuda anlaşmışlardı ve kadının çabasına bakılırsa, sevişmek konusunda olmalıydı. Gece bitmeden Mira'nın mıntıkasına döneceğine bakılırsa, Aslan bir ara yanımdan ayrılıp Mira'yla sevişecek olmalıydı. Bu sırada gezdiğim masalarda daha rahat sohbetler kurabilirdim. Daha doğrusu, eğer Yankı casusu olan birisinin masasına gidersem, yanımda Aslan yokken daha ihtiyatsız konuşabilir, güvenini kazandıysam bana casus olduğunu fark ettirmeye çalışabilir ya da benim hâlâ Yankılardan biri olup olmadığımı anlayabileceği oltaları daha rahat atabilirdi.

Aslan'ın gözleri bana doğru döndü. Yüzümde elbette ki bir gülümseme vardı ama gözlerimle onu takip ettiğimi hızla idrak etti. Neye yorduğumu da anlamış gibi baktı ki dudakları da bakışları da muzipleşti. Yüzüme doğru eğildiğinde sanki kulağıma bir şey söyleyecekmiş gibi bir doğallıkla başımı hafifçe önüme çevirdim çünkü dudaklarıma uzanıp da beni tekrar öperse, midem yeniden sorun çıkartabilirdi. Burada, gürültüye rağmen, her yer kameralar ve dinleme cihazı doluyken bir şeyi kulağıma söyleyişi çok da gizlilik katmazdı ama cinsel heyecanı olan bir çiftmişiz gibi sarmaş dolaş ve kulak kulağa oluşumuz, bizi izleyenlerce daha normal kabul edilebilir bir durumdu. Zaten burada sadakat çipiyle yaşayan herkesin duygularından geriye sadece vahşi olanlar kalmıştı. Cinsellik de buna dâhildi. Aşk, dedikleri de bu arzuydu.

Sağ omzunda, parmaklarımız birbirine kenetliyken yavaşça parmaklarımla oynuyordu. Önceden bu hareketini sever, hatta o yapmasa bile ben yapardım. "Merak etme ben dudaklarımdan senin izini silmeyeceğim."

Öylesine gezinen gözlerim bir noktada kalakaldı. Dudağını yaladığını kulağımda duydum. Muhtemelen Mira'yı etkileyen ama benim karşımda çaresiz bir çaba olan ses tonuyla "Dudaklarındaki benim izlerimi ise yenileyeceğim." dedi. Lavaboda yaşadığım duygu karmaşası tekrar bedenimi sararken yutkunmamakta direndim. Midem ağzıma gelsin istemiyordum. "Ama bu sevişmeyeceğim anlamına gelmiyor." dedikten sonra kulağımdan çekildi. Gözlerimi daldıkları noktadan hızla hareketlendirip başımı ona doğru çevirdim. O zaten hâlâ bana dönüktü. Onun 'Benim izlerimi ise yenileyeceğim' deyişine karşılık tıpkı onun gibi "Ama bu tekrar silemeyeceğim anlamına gelmiyor." dedim.

Yüzünü tekrar yüzüme doğru eğdi ama bu sefer kaçınamadım. Burnunu bir an önce kutlamayı bitirip yatak odasında asıl kutlamaya geçmek isteyen bir çiftmişiz gibi burnuma sürtmeye başladığında vücudumda aynı dalga dolandı. Ruhum bir fırtınada savrularak bedenimin duvarlarına çarparken yara alıp duruyordu. Yüzüme doğru kaldırdığı bir silahta, namlunun ucunda olmak isterdim ama onun saldırma tarzı farklıydı. Damarlarımda hırçınlıkla bir duygu akıyordu. Öfkeyle, nefretle harmanlanmıştı. "Bakalım hangimiz daha çok risk alacağız?" diye fısıldadı. Rest çekiyordu. Ben öptükçe, o adamla izlerimizi silecek olabilirsin ama sen öyle yaptıkça da ben tekrar öpeceğim, diyordu. Ben her izlerini silip de Emir'le öpüştüğümde, onun tekrar öpmesi için risk almış olacaktım, o da her tekrar öpüşünde hemen ardından Emir'le öpüşebilecek olma ihtimalimi risk alacaktı. Ben mi, Aslan'ın beni tekrar öpmesinden daha çok çekinecektim, yoksa o mu benim tekrar Emir'le öpüşme ihtimalim yüzünden geri duracaktı, zamanla görecektik ama o iki cephede savaşacaktı. Beni tekrar öpmezse dudaklarımda Emir'in izleri olacaktı, öperse de Emir'le bir adım daha yakınlaşmamıza sebep olacaktı.

Burnunu tekrar burnuma sürterek başını hafifçe sağa doğru yatırıp hâlihazırda az mesafe kalmış dudaklarıma uzandığında gürültülerin ortasında kulağımı dolduran telaşlı nefes alış veriş seslerinin hangimize ait olduğunu ayırt edemediğim sırada son zamanlarda bana güç olan adamın "Hoş bir akşam oluyor." deyişiyle bu çelişkiden sıyrıldım. Bir bahanem olduğu için Aslan'ın öpüşünden de sakınabilmiştim. Omzumun ardına doğru baktığım sırada Emir'le göz göze geldik. Sessiz bir şekilde sunduğum minnetime karşı parlayan gözlerle baktı. Üniformasının ceketini giyerek yakınlaşıyordu. Giyişi dolayısıyla hareketli olsa da gözlerim DGK sembolünün üstünde görür gibi olduğum ikinci yıldızı takip etmeye çalıştı.

Alaylı ama alayıyla harmanlanmış gerginliğini seçebildiğim bir ses tonuyla "Masanı karıştırdın herhalde Sarfun." diyen Aslan'ın tam karşısına geçip, sehpanın ardındaki koltukta boş kısma oturan Emirhan, tamamıyla üstüne geçirdiği ceketinin çenesine doğru kalkmış yakalarını düzelttikten sonra "Hiç sanmıyorum Varnalı." dedi ve Aslan da herkesle birlikte Emir'in rütbesini gösterir ikinci yıldızı gördü. Korgeneral masasına, yeni bir Korgeneral katılmıştı. Emir'in gözleri yeterince Aslan'da gezindikçe dudakları keyiflendikten sonra Mira Zalim'e döndü. "Konsey, Sadakat köprüsünün ardında sizi bekliyor."

İki Korgeneral konuşuyor olsa 'sizi' demezdi. Emir, Korgeneral rütbesine niye eriştiğini biliyordu ve o yüzden Mira'ya 'siz' diye hitap ediyordu çünkü onun mıntıkasının Korgeneral'i olmuş olmalıydı. Tahmin ettiğim gibi Aslan Orgeneral olmak istememiş, yerine Mira'yı önermişti. Mira'nın yerine Korgeneral olarak Emir'i önerdiğini sanmıyordum ama karşımızda Korgeneral üniformasıyla oturduğuna göre bu da, Konsey'in kararıydı. Benim siyasi gözcüm olan birini konum olarak daha yakınımda görevlendirmişler ve gücüne güç katmışlardı.

Masadaki kimseler yükselişi kesin olan Emir'i ve köprünün ardında Orgeneralliğe yükseldiğini duyacağı tahmin edilen Mira'yı kutlarlarken gözlerim Aslan'a döndü. Kenetlenmiş ellerimizde artık parmaklarımla oynamıyordu, omzuma sardığı kolu kaskatı kesilmişti. Gözleri Emir'e kilitlenmişken, koltuğun sırtına uzattığı elini kaldırıp parmak şıklattı ve yaklaşan robot garsonun tepsisinden bir kokteyl almadan önce meyveyle süslü cam pipetini çıkartıp bir köşeye fırlattı ve kokteyl bardağını dikmek üzere başını koltuğun sırtına doğru geriye eğdi. Bardağı bu kalabalığın oluşturduğu gürültüler arasında duyulmasa da gördüğüm kadarıyla sert bir şekilde bıraktı.

Gözlerim Aslan'dayken sesimi yükselterek "Tebrik ederim Korgeneral Emirhan Sarfun." dedim. Aslan'ın öfkeli gözleri bana dönerken ben de gülümseyerek Emirhan'a döndüm. "Başarılarınıza..." dedikten sonra vurgulayarak ekledim. "... hayranım."

Aslan'ın omzumdan sarkıttığı elindeki kenetli parmaklarımız sıkılaşırken bunu beni uyarmak amaçlı yapmadığını biliyordum. Gerginliği vücuduna yansıyordu. Emirhan, "Kadınlar genel olarak bana hayran zaten." dedikten sonra göz kırptı ve masadakilerle birlikte güldü. Aslan'ı incelediğim sırada Mira aramızdan ayrılmıştı, o yüzden kalktığı, çaprazımızda kalan koltuk boştu. Burada hiçbir evlilik ya da birliktelik sadakatle kurulmadığından ve 'sadakat' kelimesi sadece DGK ile, geriye kalanlar arasında kurulabilecek bir bağ olduğundan Emir'in şakasına Aslan'ın en azından duygusal bir 'kıskançlık'la gerilmemesi gerekiyordu. Egosu, kompleksleri ve hasetliği yüzünden gerilebilecek olsa da çoğu DGK üyesinin bu tarz durumlara, bu duygularla bile takılmadığını burada geçirdiğim günler içerisinde görebilmiş, Emir'le 'siyasi gözcü' oluşu sayesinde görüşebildikçe bana burayı tanıttığı için öğrenebilmiştim. Karı kocalar, birbirlerinin kiminle seviştiğine, ne yaşadığına takılmıyordu. Sadece hamile kalmak yasaktı. İstenmeyen bir gebelik hızlıca sonlandırılırdı ve kadın askeri ve idari personeller bu konuda düzenli denetim altındaydı. Mıntıka içerisinde de, mıntıka üssündeki idari ve askeri personeller arasında da kimin aile olup kimin çocuk sahibi olacağına DGK karar verirdi. Zaten mıntıka halkı doğurduğu çocuklara bakamıyor, bir başka, hiç bilmediği kurmaca bir aileye verilmesine göz yumuyordu. Aslında göz yummak değil, bunu umursamıyorlardı. Onların eline de, bir başka ailenin çocuğu veriliyor ve DGK kurallarına göre büyütmeleri emrediliyordu.

Zaten Konsey ile, bana dair değerlendirme toplantılarında olanların bir kısmı testim sırasında Emir'i kullandıklarını ve onunla testte oluğumu anlamamış gibi gösterip neredeyse seviştiğimi izlemiş olmalılardı. Siyasi gözcüm olarak atandığı bilenler de, bir gün sevişebileceğimi ya da çoktan seviştiğimizi tahmin edebilirdi. Hatta bir kısmı, testte sevişme ihtimalimize karşı zayıflık gösterip kandığımı gördüğünde, geçmişte seviştiğimizi düşünmüş olmalıydı. Emir'i bir yalan makinesine bağlasa da alamadığı cevabı, bana zarar vermek üzere tehdit ettiğinde almayı başarmasa, Aslan'ın da bu şekilde yanılgıya düşmesini istemiştik ama Emir doğruyu söylemek zorunda kalmıştı. Yankılar olarak, sık sık yerleşkelerimizi değiştirebilmemiz, her an savaş ve tehlike içerisinde oluşumuz, imkânlarımızın kısıtlılığı sebebiyle medeni hayata daha uzak yaşardık ama kimse kimsenin sevgilisiyle ya da karısı, kocasıyla yakınlaşıp da bunu normal karşılamazdı. Biz eski insanlar gibi duygularla yaşardık. Sadakatimiz ise DGK'ya değil, birbirimize, ailemize ve haklı davamızaydı.

Birbirimizin yanında yıkandığımız, giyindiğimiz, denk gelirse tuvalet ihtiyacı bile giderdiğimiz doğruydu ama cinsel yakınlaşmalar konusunda sınırlarımız vardı. Zaten Yankıların resmi bir düzeni olmadığından 'evlenme' kurumumuz da yoktu ama duyguları sevgililikten öteye geçen ve bir aile olmak istediklerini, böyle 'hissettiklerini' belirtenlere kendi mıntıkaları kapsamında küçük bir 'yemin ve dilek' töreni yapılırdı. Bir gün Aslan ile o törende bir aile olmaya yemin edeceğimi sanırdım. Daha resmi bir düzen altında evlenmiştik ama bir aile olmaktan, eski Dünya kadar uzaktık.

Gülüşler hafiflerken Emir'in gözleri tekrar bana döndü. "Ayrıca senin de yaptıkların ve yapabileceklerin takdire şayan. Testini izledim İmre." dedi ve Aslan'ın biraz daha gerildiğini hissettim. Testini, derken bir hayli vurgulamıştı. O testte seviştiğimizi bu masada kimler biliyordu, kaç tanesi beni değerlendirdikleri toplantıya dâhildi, bilmiyordum ama Aslan'ın biliyor olması Emir için yeterliydi. Yukarıda, öpüştüğümüz için şapşal bir hale gelen adamın, Aslan'ın karşısında küfreder gibi sırıtırken bu denli zevk alıyor olmasından evet, biraz hoşlanıyordum.

Aslan, "Varnalı." diye ekledi. Gözler Aslan'a döndü. "Karımdan bahsederken 'İmre Varnalı' diyeceksin." dedikten sonra elini omzumdan ve kenetli elimden çekse de ona yakın olan elimi tekrar tutup kalkarken beni de kaldırdı. Emir de kalktı ve bize doğru yaklaştı. Elini, evlilik için tebriğini iletse de, Emir'in Korgeneral oluşuyla ilgili el sıkışmadıkları Aslan'a doğru uzattı. "Bu zeki zihninde artık üstüm olmadığını unutmuş olamazsın ama bunu emir değil, meslektaşımın bir ricası olarak algılıyorum Demir Aslan Varnalı." dedikten sonra onaylamaz bir ses çıkardı. "Ve canım pek de ricanı yerine getirmek istemiyor."

Aslan da Emir'in elini tokalaşmak için tuttu ve kendisine doğru çekip kulağına yöneldi. Gözlerim etraftakilere döndüğünde çoğunun ilgisi koltukların ortasındaki geniş sehpada, kol yaslama kısımlarındaki bölmelerde olan ve gezip duran robot garsonların taşıdığı içki ve yiyeceklerde, onları eğlendiren dehşet sohbetlerde, gece kiminle sevişeceğindeyken Aslanlara doğru bakanlar da vardı ama bir güç savaşından daha fazlasını görmüyor olmalılardı.

Aslan'ın sessiz olma gayreti olmadığı ve Emir'in elini sıkmadığı eliyle, elimi tuttuğundan bir hayli yakınlarında olduğum için ne dediğini duyuyordum. "Bunu 'emir' ya da 'rica' olarak değil, 'tehdit' olarak algıla Emirhan Sarfun." dedikten sonra kulağından çekildi ve bir hayli güç kullanarak sıktığını elini bıraktı. Elinin tersiyle armasının üstündeki rütbesini gösterir yıldızlara vurdu. "Buraya siktiğimin galaksisini de yerleştirsen Sayın Korgeneral şerefsizin evladı, ben dediğimi yaparım."

"Bu öfken gece boyunca olan biteni inceleyecek sadakat gözcülerinin pek hoşuna gitmeyecek." derken Emir de artık sessiz olma gayreti göstermiyordu. Aslan işimize yarayacaktı, yoksa en başta ben ipini çekmeye çalışırdım ama Emir'in bir yanı Aslan'dan daha erken kurtulmak istiyor gibiydi.

Aslan, Bölgesel gözcü şefinin Leyla Serim oluşuna mı ya da onun üstü olacak yeni Orgeneral'in de Mira Zalim olacak olmasına mı güveniyordu, bilmiyordum ama biraz daha burada durursak Emir'e yumruğunu geçirecekmiş gibi görünüyordu. En iyi ihtimalde tabii. Belinden silahını da çıkartabilirdi. Eğer sorgulanırsa bu hareketlerini Emir'i kendisine siyasi ve askeri rakip olarak görüşü sebebiyle girdiği güç ve ego savaşına bağlayabilirdi.

Aslan yavaşça başını iki yana salladı. Gergin vücudunda sırıtışı bile titremesine rağmen deliliğini yansıtan sakin bir ses tonuyla "Öfkemin neye benzediğini henüz bilmiyorsun." dedi. Tuttuğu elimle birlikte beni de yönlendirerek ardına döndü. "Ama öğreneceksin." derken artık Emir'e bakmıyordu. Onun aksine ben omzumun ardından Emir'e bakıyor olduğum sırada ardında kaldığım Aslan yanına doğru çektiği için adımlarımı hızlandırıp önüme dönmek durumunda kaldım.

Diğer Korgeneraller ve Orgeneraller masalarında, benzeri sahtelik ve sıkıcılıkta sohbetler sürdürdükten sonra köprünün ardına doğru yol aldık. Bana kalırsa Duman burada değildi. Belki de Merkez Varna Korgenerallerinden biriydi. Ya da onlardan sorumlu ve daha üstü, Merkez Varna Orgeneral'iydi. O kadar yükselmişse eğer, ona olan hayranlığım artacaktı ama bu salondaysa ve yine de müthiş bir şekilde bir nebze olsun şüphe oluşturmadan benden gizlenebildiyse rütbesi tümgeneral olsa dahi daha fazla hayran kalacaktım. Merkez Varna Komutanlarındansa, bu yapmaya imkân bulduğu şeyleri açıklardı. Daha düşük bir rütbeye sahip ama şu an davetlilerden biri değilse ya da DGK maskesini muntazam bir şekilde kuşanmış bir davetliyse, yapabildikleri daha ilgi çekici hale gelirdi çünkü yapması daha zor olmuş olurdu.

Köprüde ilerlerken o sıra Konsey ile görüşmesi bitmiş Mira Zalim ile karşılaştık. Birbirimizin yanından geçmeden önce karşı karşıya duraksadık. Üniformasındaki üçüncü yıldıza baktığım sırada Aslan, "Tebrikler Orgeneral'im." dedi ve elimi tutmadığı elini Mira'ya doğru uzattı. Mira elini, Aslan'ın avucuna yerleştirdi ve Aslan kadının elini dudaklarına götürüp öptü. Gözlerim bu temasta gezindikten sonra tekrar Mira'ya döndü. Aslan da bu sırada kadının elini bırakıyordu.

Mira, "Bir önceki Orgeneral'in hazin sonunu düşünürsek bu mıntıkaya gelmemeliyim sanırım." dediğinde Aslan çapkın bir ses tonuyla, "Mıntıkamıza ve bana, haksızlık etmiş olursunuz." dedi. Artık üstü olduğu için 'siz'li konuşuyordu ama sevişecek olurlarsa bu saygınlığın kalmayacağı şüphesizdi. Aslan, karakteri gibi yatakta da baskın ve sert bir adamdı ve bu detayları biliyor olmaktan nefret ediyordum.

"Merak etme, sıklıkla geleceğim. Bu mıntıkada hoşuma giden bir şeyler var." dediğinde mide bulantım yeniden baş gösterdi. Gözlerim Aslan'a döndü. Aslan da yamuk bir sırıtış eşliğinde "Eğer gelirseniz, benim de bu mıntıkada hoşuma giden bir şeyler olur." dediğinde gülmemekte zorlandım. Emir'in yanında beni kıskanmaktan köpürürken şimdi gözlerimin önünde ve eli, elime kenetli, parmaklarımızda evlilik alyanslarımız varken başka bir kadına sulanıyordu. Göz ucuyla bana baktığında onu keyiflendirecek bir ifade göremedi ama sadece ona bakıyor oluşuma bile keyiflenebilecek kadar yüzsüzdü. Özellikle, canımı sıkmak için yapıyor gibi görünüyordu ama bu kalpta ona dair sadece öfke kalmıştı. Başka duyguları canlandırmaya çalıştıkça komik görünüyordu.

"Biraz zarif bir eş ol, Aslan. Karın da yeterince hoş bir kadın." dediğinde gözlerim Mira Zalim'e döndü. O küçümseyici bakışlarla 'bahşettiği' iltifata gülümsedim. "Çok kibarsınız." dediğimde başını onaylar şekilde salladı. Gerçekten Aslan'ın ensesinden tutup bu kadına uzatarak 'Çok istiyorsan al, zaten başıma bela' demek istiyordum ama henüz Aslan'la işim bitmemişti ve işim bitince yaşıyor olmayacağı için şansına küsmeliydi Mira. Demir Aslan Varnalı'nın, sevgili olduğumuz zamanlarda da vadettiği gibi ilk ve son karısı ben olacaktım ama bu sefer bunun romantik bir sebebi olmayacaktı. "Ayrıca tebrik ederim Orgeneral'im."

Mira tebriğime karşı baş sallaması dışında üstünde pek durmadan tekrar Aslan'a baktı. Çekinmese 'git bizi köşede bekle, rahat rahat konuşalım' diyecekti. "Gitmeden seninle," dedikten sonra kaşları kalkıp inerken gülümseyişi farklı bir boyut kazandı ve ses tonu ilgi çekici bir hâl aldı. Aslan'la sevgili olduğum zamanlarda benzeri kurlar yapıp yapmadığımı düşündüm. Son sekiz yıldır git gide Buzlar Komutanı'na dönüşmüştüm ve her şeyi hatırlayan ben, muhtemelen nasıl flört edileceğini hatırlamıyordum. Bu zihin değil de, kalp hafızası gibiydi ve Aslan'ı sevmekten vazgeçebildiğime bakılırsa kalbimin hafızası o kadar da zalim değildi. "Görüşmem gereken bir konu var."

Aslan, "Şu tesadüfe bak. Benim de sizinle görüşmem gereken bir konu vardı." dediğinde ayaküstü bel altı konuşmaları içimi şişirdiği için nefesimi üflememekte direndim. Gidip sevişip öyle dönseler rahatlayacak gibilerdi. Aslan etkileyici ama kulağıma üfler gibi konuşurken kullandığına pek de benzemeyen bir ses tonuyla "Oldukça detaylı görüşmemiz lazım." dedi. Beni etkilemek için daha fazla çaba göstermesi gerektiğini bildiği için olsa gerek şimdi yeterince davetkâr değildi sesi. Henüz gerginliğini üstünden atamamış da olabilirdi.

"Ama şimdi yeterince hoş olan karımla," dediğinde bakışlarımı bana bakan Aslan'a çevirdim. Gözleri 'yeterince hoş' yüzümde geziniyordu. "Konsey'in huzuruna çıkmamız gerekiyor izninizle." derken Mira'ya söylese de bana bakmayı sürdürdü.

Mira, "İzin sizin." dediğinde, gözlerimi Mira'ya çevirdim. Göz ucuyla gördüğüm kadarıyla birkaç saniye kadar sonra Aslan da önüne döndü ve baş selamının ardından köprüde ayrı yönlere doğru ilerlemeye devam ettik. Uzun bir köprü olduğu için yolumuz sürerken "Burada isteyenin, istediğiyle sevişebilmesi ne hoş, değil mi?" dedim.

"Kıskandın mı sevgilim?" diye sorduğunda görüşecekleri mühim konunun ne olduğuna dair şüphe kalmamıştı.

Başımı hafifçe çevirip ona baktım. "Sen kıskanır mıydın sevgilim?"

Gerginlik yüzünden hiç silinmiyor, diğer ifadeleri değişiyordu ve şimdi muzip sırıtışı yerini tehditkâr bir gülümsemeye bırakmıştı. "Bir ara sıra ona da gelirdi ama önce..." dedikten sonra kaşlarını kaldırıp indirdi. "İlk eylemim farklı olurdu." dedikten sonra gerginliğine rağmen anlayamadığım bir hisle çatılıp gevşedi kaşları. "Bazıları sonu başta yaşar."

Önce hesap keser, Emir'i öldürürüm, diyordu ama öldürebilecek olsa çoktan öldüreceğini biliyordum. Onu durduran bir sebep vardı ama gözlerindeki alevler, sebep her ne ise gözden de çıkartabileceğini gösteriyor gibiydi. O yüzden Emir'le karanlığın sınırında dolaşırken her an tehlikede olacaktık. Bazıları sonu başta yaşar, derken neden konudan dağılmış gibi bakmış ve yüzünde mikro bir ifade oluşup silinmişti, hiç anlamamıştım.

"Ya ellerin kolların," dedikten sonra hafifçe omuz silkip alaylı ama samimi görünen bir şekilde güldüm. "Bağlı olursa?"

DGK tarafından, demek istiyordum. Bunu bizzat DGK isteyebilirdi Emir'den.

"O zaman kıskanmaya zaman kalmayabilirdi." dediği sırada köprüden iniyor, parlak beyazların arasında oldukça yüksekte kalan Konsey'e doğru yöneliyorduk. Hesap kestikten sonra, o hissi yaşamadan önce onun da hesabı kesilecek olurdu çünkü. "Ama kanımın döküleceği toprağı çoktan ıslatmış olurdum."

Sadece 'sözde' bunu DGK emretse bile Emir'i öldüreceğini, hemen ardından infaz edilecek olsa bile önce Emir'in kanını akıtacağını söylüyordu. Üstü örtülü konuşması bu gürültüde ve vücutlarında kamera ile dinleme cihazı taşıyan DGK üyelerinden uzakta oluşumuz, bir köprünün ardında, yüksekte olan Konsey'e doğru ilerleyişimiz, yeterli temizlikte duyamayacak olan Sadakat gözcülerince anlamlı bir sohbet oluşturmayacak olmalıydı.

"Ben senin yüzüğünü, senin soyadını taşıyorum ama sen hâlâ bir zafer taşımıyorsun Varnalı."

Onun olmam için ne yaparsa yapsın, Emir'i öldürürse dahi onun olmayacağımı söylüyordum ve gözleri bunu gayet anlayarak baktı. Öfkesi, fiziki bir acı yaşıyormuş gibi bakmasını sağlıyordu ve bazen bu bakışlara karşı şaşırabiliyordum. Burada her şeyi sanal bir zevk ya da acıyla yaşayıp durdukça, ensesinde bir sadakat çipi, belki de başka çipleri de kendi üstünde denediyse, zihni bozulmuş olmalıydı. Gerçekten hazımsızlık yaşayışı canını yakıyor muydu ki böyle bakıyordu? Kameraların tespit edebileceği bir bakış değildi ama canının yandığı anlara şahit olmuş tanıdık bir yabancı olarak görebiliyordum. Belki de beni devirme çabalarından biriydi bu da. Kafamı karıştırmak istiyordu.

En yakın kamera ve dinleme cihazına seçici bir şekilde duyabilecekleri kadar yakınlaşmış olmalıydı ki Aslan konuyu dağıttı. "Evet, ben de bugün iki farklı kutlama yapmak isterdim ama Mira Zalim'in Orgeneral olmasını destekliyorum."

Neyse ki Batı Varna'da üç tane Orgeneral vardı ve Mira Zalim birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü mıntıkaların Orgeneral'iydi. Emir ise Batı Varna 5. Mıntıka'nın Korgeneral'i olmuştu. Böylelikle Aslan, üstünde bir hayli hâkimiyeti olan Mira aracılığıyla Emir'in başını yakamayacaktı.

Her ne kadar Mareşal, Genelkurmay Başkanı rütbesine erişmiş Yankı casusu olabileceğini düşünmesem de onlarla sohbet halindeyken de gözlem yapmıştım. Kara Genelkurmay başkanı, Hakan Sedirhan, Deniz Genelkurmay Başkanı Yavuz Milas, Hava Genelkurmay Başkanı Mehtap Ekinler, Batı Mareşali Tülin Lale, Doğu Mareşali Cemal Aksoy, Kuzey Mareşali Salih Yalın ve Güney Mareşali Canan Erkin'in isimlerini, görünüşlerini oldukça üst rütbeleri sebebiyle Varna dışında bir Yankı'yken de biliyordum ama hepsinin bir noktada birleşen ama ayrı noktalardan gelen farklı karakterleri, hikâyeleri mevcuttu. Emir, altı yıl içerisinde öğrendiği kadarını görüşme şansı bulduğumuz her seferinde biraz daha anlatarak beni Varna konusunda eğitecekti ama küçük sohbetlerimizden yaptığım çıkarımlar da vardı. Hepsinin ilk ortak özelliği hırstı. Para, paraya aç, güç de güce aç köpekler haline getiriyordu böylelerini. Öyle ki, ses duyan Hiçler bile öldürme içgüdüsüyle onların yükseğe çıkma arzusu kadar koşmuyordu. Aynı rütbede olanlar sohbetler boyunca birbirlerinin cümlelerini kesmiş, kurulan bazı cümleler ve sorulara karşı birbirlerini küçümseyici ama samimiyetle maskelenmiş gülümsemelerde bulunmuş, yine de kendilerinden altta olanlara dair konuşurken hep bir ağızdan gülebilmişlerdi. Yine ortak bir yönleri, hepsi bir gün birbirlerini de ezerek üste çıkmak istiyor olsa da, şimdilik hep beraber altta kalanları ezerken bir hayli eğlenebiliyorlardı.

Aslan'ın rütbesi ve Kurucu Önder'in oğlu oluşu sebebiyle her biriyle sohbeti ve yakınlığı mevcuttu. Hatta Aslan'a küçümser gibi bakmıyorlardı. Muhtemelen Kurucu Önder Noyan Varnalı'ya olan yalakalıkları sebebiyleydi. Bir gün karşılarındaki bu adamın yönettiği bir DGK'nın üyesi olacaklarını düşünür gibi bakıyorlardı. O gün gelirse, Aslan babasını devirip 'Çok yaşa Noyan Varnalı' değil de, 'Siktiğimin Noyan Varnalı'sı!' diye bağırırsa bu isimler ona alkış tutardı.

Güvenlerini kazanır ve hep Aslan'ın karısı oluşum hem de yeteneklerimi kullanma istekleri sebebiyle yüksek bir rütbe kazanırsam bu isimlerin yeterli kısmıyla benim de yakınlığım olmalıydı. Bu özgürlük savaşında şüphesiz sahada da ateşler yanacaktı ama ilk kurşun masada atılacaktı ve bu kurşunun yolu da siyasetten geçiyordu.

Sonunda, Kurucu Konsey ve Önder'in karşısında, yükseldikleri merdivenin ortasında dururken el ele olsak da diğer ellerimiz asker disipliniyle parmak uçlarımız aşağıyı gösterir ve parmaklarımız yapışık halde vücudumuzun yanına yaslıydı.

"DGK, sadakati tekrar ve tekrar hissetmeyi sever. Bu karanlık dünyada daha fazla ışık yakmayı boynunun borcu bilir. Bizim için bir ışık daha yakacaksın İmre Varnalı."

Ben size bir ışıktan fazlasını yakacağım. Koskoca bir yangında ülkeniz, alevlerin ışıklarıyla yanacak.

Bir hizmet personeli yakınlaştı, bileğime Aslan'ın ve Emir'in bileğinde olana benzer bir ölçüm saati taktı. Küçük bir yalan testine tabii tutularak bu sohbeti sürdürecektik belli ki. Nabzımı ölçerek sorulara verdiğim bedensel tepkiye, cevap verirken ise gerilip gerilmediğime bakacaklardı.

"Öncelikle bize, direniş topluluğunuzun kullandığı ismi söylemekle başla. Kendinize ne isimle seslenirdiniz?"

"Hiçbir şey."

Bir saniye bekledi. Kulağındaki cihazdan muhtemelen göremediğim bir yerlerde ekranına aktarılmış değerlerimi denetleyen sadakat gözlemcisinin onaylayan sesi gelmişti ki devam etti.

Tek bir düşünceyi belirtir gibi Konsey arasında sadece Önder Noyan Varnalı konuşuyordu. Noyan Varnalı varken başka bir ses çıkmasını istemiyor olmalıydı. Onun olduğu yerde kimse ondan daha beyaz olamazken, kimse ondan daha yüksek konumda duramadığı gibi. Diğer Konsey üyeleri bir gün bu kadar ezilmişliğin getirisi olarak çatlak verirse bu Yankı'nın işine gelirdi ve burada yükseldiğim süreç zarfında mümkünse bunu sağlamak da amaçlarımdan biriydi.

Bu yüzden yine Noyan Varnalı cevapladı. Diğerleri de daha duymadan bile kelimelerini onaylar gibi başlarını sallıyordu. Enselerinde bir çip olmasa da onlar da Noyan Varnalı'nın kuklaları gibiydi ama gözleri farklı bakıyordu, görebiliyordum. Sessizlik bazen müthiş gürültülü bir gerginlik hissettirebilirdi ve Konsey üyelerinde bu vardı. Şimdilik, sessiz gibilerdi. Her dişi çatlak ve tekleyerek dönen paslı bir çark için şaşırtıcı değildi. Beyaz ve maviye boyayıp durmaları, bu çarkın ne olduğunu değiştirmezdi.

"Hiçbir şey? Bir isminiz yok muydu?"

"Bildiğim kadarıyla, hayır."

Tekrar üç saniyelik bekleyiş ve bir soru süresi kadar daha yaşayabileceğimi kanıtlayan bir onaydan sonra yeni soruya geçti. Bu soruyu elde ettikleri herkese sorsalar da hâlâ ismimizi bilmediklerine göre cevap alamamışlardı. Bize çoğu ismi onlar takardı. Hain, terörist, isyankâr, vatan düşmanı ve nicesi. Zaten her Yankı, bu cevaba sahip değildi. Yakalandığında, bizi ele verebilecek kadar güçsüz zihne sahip olanlar ne olduğumuzu bilmezdi. Direndiğimizi bilirdi ve bu bize yeterdi. Ve rengimizi. Rengimizi gizlemezdik. Biz kırmızıydık. Emir'le söylediğimiz gibi. Ateş gibi, kan gibi. Direniş gibi.

Yankı, ismini Aslan'ın hainliğinin ardından öğrenme şansı elde etmiştim. Eğer hainlik yapıp gitmeseydi, Aslan da öğrenebilecek kadar Yankı'da yükselmiş olacaktı.

"Bir gün Komutanlarımızdan biri olacaksın."

Böylelikle, ilk verecekleri görevin idari personel olacağı kesinleşmişti. Gerçekten 'kod izleme müfettişi' olacak olmalıydım.

"Ve DGK ışığıyla aydınlandığın sürece muhtemelen geleceğin, oğlum Demir Aslan Varnalı kadar parlak olacak. Ben de eşimle aynı kaderi yaşamak isterdim ama Timuçin Alaz, elimden bu şansı aldı."

Dudaklarım aralandı ve harfleri öne itip vurgulayarak "Hain." dedim.

"Ama bu yolda seni, bize kadar yükseltecek birçok merdiven basamağı var." dediğinde memnuniyetle gülümsedim. Onlara kadar tırmanır mıydım bilmiyordum ama onların düşmesini sağlamak da bir seçenekti.

"Ve bir DGK üyesinin ilk görevi sadakatle bize bağlanmak, ikinci görevi ise düşmanı öldürmektir."

Yankıları öldürmek.

Bir gün gerçekten yapmak zorunda kalacak mıydım? Emir yapmak zorunda kalmıştı, biliyordum. Ve gerekirse belki de bir gün ben onu, ya da o beni öldürmek zorunda kalabilirdi. Bunu daha fazla düşünmek istemedim yoksa değerlerimde yalan söylediğime dair şüphe oluşturabilecek bir farklılık oluşabilirdi.

"Bize olan görevini yerine getir İmre Varnalı. Bize düşmanları göster ve öldür."

"Direnişçiler bölgelere ayrılır. Her bölgede bölümler ve her bölümde ayrı sorumlular vardır. Güvenlik gereği herkes sorumlu olduğu kadar bilgiye sahiptir. Sorumlu komutanlardan biri olsam da, bölge sorumlusu Timuçin Alaz'ın bilgilerinden mahrumum ama bilgim dâhilinde olan yerleri size bildireceğim." dedim. Buna dair sadakat gözcülerinde uzun bir görüşmeye gireceğim şüphesizdi. Benden kalem kalem her mertebeyi, mertebe sahibi isimleri, bugüne kadar yapmış olduğumuz görevleri öğrenmek isteyeceklerdi. Sorumlu ve bilgili olduğum mıntıkaya yaptıkları baskında tüm bilgi ve belgeleri kaçırmayı başarmamış, ulaşabildikleri kimseleri öldürmeleri, ölmeyenlerin ise kilit noktasının ardına ve başka mıntıkalara geçmeyi başarabilmeleri onlara dilediğim teşkilat hikâyesini oluşturabilmemi sağlayacaktı.

Düşmanların bildiğim yerlerini bildirmek konusuna gelirsek ise, evet.

Bildirecektim.

Yankı'nın başına iş açıp duran, bazı bölgelerimize saldıran ve Varna yetmezmiş gibi bir de onlarla savaştığımız Safirler'in bazı teşkilatlanma yerlerini biliyordum. DGK baskınına uğramasak komuta edeceğim bir operasyon hazırlığı içerisindeydik. Safirler, Safiryel Devleti'ne bağlı ama devletin sınırları dışında kalsa da geniş bir alan boyunca daha güvenliği sürdüren savaşçı bir topluluktu. Safiryel Devleti'ne tamamıyla bağlı olmak istemeyişleri, özerklik talepleri Safiryel Devlet'ini bu çözüme itmişti çünkü Safirler aralarındaki en büyük güce ve sayıya sahip bir halktı.

Safiryel Devleti oligarşi ile yönetilirlerdi ve bu oligarşik yapının silahlanma gücü Safir soyuna aitti. Bu da iktidar konseylerindeki diğer yöneticilerin, Safir soyunun temsilcisine karşı belirli konularda ödün vermelerini sağlıyordu. Yıkılmış dünya düzeninin ardından kurulduğu sırada gücün daha çok Safir soyunda oluşu ve sonrasında bu dengesizliği değiştirememeleri, en azından tümüyle iktidarın Safirlere geçmesini istemedikleri ve oligarşik yapının sürmesini istedikleri için iktidar konseyin başka bir çaresi de kalmıyordu. Böylelikle Safirler, Safiryel devleti sınırları dışında kalan, yönetimi tamamen kendilerine ait olan bir alana daha sahipti. Bu alan, şehirler, mıntıkalar ya da bölgelerle belirli bir halk tarafından yerleşkelerle düzen altına alınmış değildi. Safirler, halkını Safiryel Devleti sınırları içerisinde tutmayı bana kalırsa güvenlik amacıyla tercih ediyorlardı. Halkını, askerlerini alıp Safiryel Devlet'ini çevreleyen kendi topraklarına götürerek yerleşmelerini sağlasa, sınırların ardında Safirleri reddetmelerinden doğan bir başkaldırı olabilirdi. Bu sebeple insanlarını ve askerlerini devlet sınırları içerisinde tutmaya devam ediyor, özerk topraklarını ise çevre ülke ve bağımsız bölgelere karşı birçok sebeple kullanıyordu. Gözdağı sağladığı kesindi ama daha çok, dış ülke ve bağımsız bölgelere karşı bir tampon bölge ve hâkimiyet ilanı olarak kullanırlardı. Başka toplulukları çalar, yağmalarlardı. Yankı hâkimiyeti de Varna etrafını bir çeper gibi saran alandan oluştuğu için, komşu ülkelerden biri olan Safiryel Devleti'ni saran Safir topluluğuyla defalarca kez temas kurmuştuk. Güvenilmez oluşları, işbirliğini imkansız kılıyordu çünkü, olur da Varna'yı birlikte devirirsek dahi yönetimi bize bırakmaz, Safiryel Devleti sınırını genişletmiş olurlardı. Kaldı ki Safiryel Devleti de, Yankı'ya uyan bir rejime sahip değildi. Yankı adalet, demokrasi, hak ve hukuk istiyordu. Safiryeller ise soylularca yönetilen, tıpkı Varna gibi halkı ezen bir başka devletti. Sadece bunu çiplerle değil, kanla yapardı. Varna da, çiplerle kontrol edemediğini öldürürdü ama Safiryeller, çiple uğraşmaz, boyun eğmeyen için daha fazla çabalamaz, eğilmeyen boynu kırardı. Varna'da, gariptir ki bir yandan kaostan oluşsa ve ara ara tekleyen ya da çatlaklar veren bir şekilde ilerlese de düzen kurma çabası hâkimdi. Mıntıka halkı içerisinde suç işlenmesine müsaade edilmezdi. Mıntıka halkları birbirini öldürmezler, çalıp çırpmaz, taciz veyahut tecavüz etmezlerdi. Suçlar üstler içindi ama üstler yaptığında da bu sayılanlar suç değil 'hak' ya da 'yetki' oluyordu. Sadece Varna'yı değil, tüm Dünya'yı yakmak istiyordum bazen. Belki de insanlık için tek kurtuluş buydu.

Safiryel Devleti'nin halkı ise, iktidar konseyin buyruklarına uydukları sürece birbirlerine karşı her türlü suçu işlerdi. Bağımsız bölgelerde hayatta kalmak, Safiryel'de hayatta kalmaktan daha kolaydı. Üstelik, bağımsız bölgeler Hiçler ile doluydu. Bir gün başka halkları da kurtarmak isterdim, Varna devleti, Yankı Devleti olduğunda, sınırları bizden olmayanlara kapatmak yerine kurtarılmaya muhtaç olanlara açmak isterdim. Bu olursa ve hâlâ hayatta olursam devlet düzeni içerisinde yerim, yetkim ne olurdu bilmiyordum. Yankı geniş bir teşkilatlanmaydı. Ben rütbeli gibi görünsem dahi, benden üstte birçok rütbe vardı ve güvenlik gereği rütbelerin sahipleri bir kenara, her rütbenin ismini bilmezdim bile. Eğer kazanırsak,

Hayır.

Bir gün kazanınca, kabine hızlıca o üst isimlerden kurulurdu ama halkın seçtiklerinden oluşan bir kuruluş daha olacaktı. Babamlar ile geleceğe dair yaptığım görüşmelerden anladığım buydu ama onlardan da üstte olanlar daha farklı düşünüyor olabilirdi. Babam, isyan grubunun kurucularından olsa da ve tam olarak bilmesem de, onlardan daha üst rütbeliler de vardı. Şimdi düşününce, gerçekten pek de bir şey bilmiyordum. Yankı'nın her üyesi, bir kanıt niteliğinde olduğundan herkes yeteri kadar bilgiye sahipti ve özellikle de benim gibi bir duyduğunu hiç unutmayanlara verilen bilgilerde daha dikkatli olunurdu.

Safirler ile Yankıların hâkimiyet alanları yakındı. Safiryeller, Yabanlar ile de sık sık çatışırdı. Babamların Yabanlar ile işbirliğine yanaşmasının bir sebebi de buydu. Sadece Varna'ya karşı değil, gittikçe atakları tehlikeli bir hal alan Safirlere karşı da birlikte savaşmaktı.

Varna, vahşi, agresif eylemleri olan, komşu ülke ve bağımsız bölümlere savaş açtığı duyulan Safiryel Devleti'nin savaş çağrısı olarak adlandırılabileceği hareketlerden uzak dururdu. Varna uçakları, direnişçileri ve Hiçleri kontrol amaçlı, yakın topraklarda uçardı. Hatta kuzeye, güneye ve doğuya doğru da gözlem için, başka ülke hava sahalarına girmeyi göze alarak ya da anlaşma sağlayarak uçardı ama batıya, en azından Safiryel Devlet'inin toprak alanı boyunca uçmazlardı.

Safiryel Devleti'nin Safirler tarafından korunan, bağımsız alanında bazı noktalara saldırmalarını sağlayacaktım. Bu, ya Safirleri güçsüzleştirerek ya da ilgileri Varna'ya kaydırarak Yankıları rahatlatacaktı. Safirlerle işbirliği yapamazdık ama Varna'yı oyalamalarına izin verebilirdik çünkü devirmek istediğimiz yönetimin ilgisini dağıtmamız lazımdı. Varna'yı oyalasalar yeterdi, biz devirirdik. Safiryellerle de sonra ilgilenirdik. Zaten her ihtimalde Yankı'nın dertleriydi ve öyle ya da böyle çözülmelilerdi. Bunu Yankı gücüyle değil de Varna gücüyle yaparsak, işimize gelirdi. Belki de Safiryeller değil, Varna onları sarsar, devirirdi ve bizi Varna'yı devralmadan önce de, sonra da bir 'Safiryel' derdinden kurtarmış olurlardı. Her savaşta, kazanan dâhil her taraf güç kaybederdi. Safiryelleri yenerseler dahi, bize yenilmek için güçsüz düşmüş olurlardı.

Bu, şahsi kararımdı. Buna dair danışabileceğim tek Yankı, Emirhan Sarfun'du. O da bunu tehlikeli buluyordu. Beni tehlikeye atmak istemiyordu çünkü bir hayli risk alacaktım. Casus olduğunu bildiği Yankılarla görüşmesi için mükemmel ama bir o kadar da berbat bir gündü. Burada olsalar dahi güvenlik hat safhadaydı. Hem, bana güvenebilmelerini söylemek için, hem de bu konuya dair danışmak için yeterince zamanı da imkânı da olmayacaktı. Kaldı ki önce, hâlâ Yankı olup olmadıklarını anlaması gerekecekti. DGK sıklıkla sadakat işlemini yenilerdi ve hâlihazırda casus olanlar bir yenilemede, artık bir DGK üyesine dönüşmüş olabilirlerdi. Tüm bunlar aynı anda olamazdı. Emir ancak mıntıkasına döndükten sonra, bir Korgeneral olarak özel görüşmeleri sırasında bahsi geçen isimlerle iletişim kurabilirdi. Benim o kadar zamanım yoktu. DGK hemen güvence istiyordu.

Komutanlığım boyunca birçok karar almış, sorumluluklarını üstlenmiş, yeri gelmiş askerlerimi kurtarmış, yeri gelmiş ölümlerini izlemek zorunda kalmıştım ve şimdi yine, bir karar alıyordum. Yankı içerisinde, artık varlığı her direnişçinin kabulünde olan bir Komutanlığım kalmasa da varlığını bu uğurda feda eden bir Yankı olarak, bu sorumluluğu üstleniyordum. Onlara Safirlerin üstlerinin konumlarını verecektim. Safiryel Devleti'nce, savaş çağrısı olarak algılanmasın diye uçaklarını ve dronelarını hiç toprakları üstünde uçurmamış Varna Devleti, Yankı hâkimiyet alanına da yakın oluşu sebebiyle tahminim ve umudumca inanacaktı ama işimi şansa da bırakmayacaktım. Her göz üstümde olduğu için görüşebildiğim tek Yankı Emir'di ama Emir, Varna dışı Yankılarla belirli aralık ve konumlarda kısmi görüşmeler sağlayabiliyordu. Bunu daha çok askeri bir operasyon sırasında gibi gösteriyordu ve kısa bir zamanı olacaktı ama istediğim şeyi yapmaları için emir vermesine yetecekti.

Muhtemel senaryoyu biliyordum. DGK sadece beyanıma inanmayacaktı. Verdiğim ilk konuma yapılan bombalamayı benim komuta etmemi sağlayacaklardı. Uçağı ben sürecektim ve böylelikle eğer onları kandırıyorsam olası bir karşı saldırıda ölen ben olacaktım. Başta, ölenlerin Yankı olacağına emin olmadıkları için sürdüğüm uçak DGK uçağı gibi görünmeyecekti. Hatta muhtemelen Yankı'ya ait olduğu sanılsın, istenilecekti. Bunu bana güvenmelerine destek olmak amacıyla bizzat bile önerebilirdim. 'Kendilerine ait olduğunu sandıkları için ben onları bombalayana kadar savunmaya geçmezler' derdim ama aslolan Safiryel Devleti'nin hava savunma sisteminin bombalayacağım konumdan daha ileride oluşuydu. Toprak hâkimiyeti Safirlerde olan ve üstünde yerleşke bulunmayan, sadece Safirlerin gizli üstlerinin ve çevre ülke ve bağımsız bölümlerle çatışırken kullandığı alanlar olduğundan kapsam alanı büyüdükçe maliyeti artan savunma sistemleri sadece Safiryel Devleti'nin resmi sınırlarına yakındı.

Teknoloji DGK'dan sorulsa da, saha Yankıların uzmanlık alanıydı. Varna etrafına dair, Yankılar kadar bilgili değillerdi.

Başta verdiğim konumlardan sadece birini bombalamama izin verecekler, iyi ya da kötü sonucuna katlanmak üzere beni kaderime terk edeceklerdi. Yankı, Varna uçak ve dronelarının keşfedebileceği bölgelerde kullanmasa da, belirli teknolojide hava araçlarına sahipti. Bir kısmı kısıtlı imkânlarla üretilmiş, çoğu Duman gibi casuslar yardımıyla sahip olunmuştu. DGK'nın uzaktan erişimini engellemek ve kodları yeniden yazmak benim ve benim gibi bu konuda yetkin Yankıların göreviydi. DGK'nın da, güvenlik önlemlerimize rağmen tespit edip düşürdüğü hava araçlarımız vardı ve o uçaklara benzer bir uçağı komutama verecek olmalıydı. Böylelikle DGK'nın gözünde Yankılar, onlara ait olduğuna, aksini anlayabilecekleri ama geç kalmış olacakları ana kadar inanabilecekti. Bu, DGK'nın ilk hatası olacaktı. Daha öncesinde sistemini hackleyebildiğim bir uçağı kontrolüme vermiş olacaklardı. Zaten, başka bir uçağın sistemine de kontrolüm altındayken erişebilirdim ama bu harcayacağım zamanı kısaltacaktı.

Safir üslerinden ilk bombalayacağım alana önce bir Yankı grubunun saldırmasını isteyecektim. Her şey, hata ve gecikme kabul etmeyen kısıtlı bir süre içerisinde kusursuz ilerlemeliydi. Olaylar peşi sıra yaşanmazsa patlak verirdim. Ölmüş Safir askerlerinin üniformalarının üstüne bir de Yankı üniformaları giydirilecekti ve bedenleri, ölmemiş gibi yerleştirilecekti. Kullandığım hava aracı, eş zamanlı olarak DGK'nın görevlendirdiği komutan ve sadakat personelleriyle izlenecek olmalıydı. İzleyeceklerden biri de muhtemelen Aslan'dı. DGK'nın yeni hava araçları daha gelişmiş teknolojide olsa da, hava ya da kara araçlarının 'insan bedenini' algılayan yapay zekâsının özellikleri benzerdi. Kameralarla görsel ipuçları analiz edilirdi. Sistem, bir insanı 'genel formu' üzerinden tanırdı. Baş, gövde, kol, bacak ilişkileri, hareket biçimi ve siluetlerini tespit ederdi. Yanı sıra lazer tabanlı 3D haritalama yapardı. Hava ya da kara aracının çevresini nokta bulutu hâlinde tarardı. İnsan vücudu, yapay zekaca yaklaşık 1.5-1.9 metre dikey bir nesne olarak, belirli bir genişlik ve bacak bağlantı noktaları şeklinde kabul edilirdi. LIDAR, denilen Lazer tabanlı 3D haritalama, ışık seviyesi fark etmeksizin insan benzeri cisimleri algılardı. Haricen radarla, eğer hareket halinde bir insan varsa algılanabilirdi. Termal kameralar ise, insan bedeninin ısı izlerini algılardı. Yeni ölmüş bir insan, özellikle ilk bir buçuk saate kadar vücut sıcaklığını korurdu ve tüm olan biten peşi sıra ve kısa bir zaman içerisinde olacağı için ölmüş Safir askerlerini "insana benzeyen sıcak bir kütle" ve hâlâ yaşayan Yankı askerleri olarak göreceklerdi.

Böylelikle, kullandığım hava aracının topladığı tüm izlerin, DGK'yı yanıltmasını sağlayacaktım ve bombalama izni vereceklerdi. Asıl olay buradan sonra başlıyordu. Muhtemelen tüm konumları benim bombalamamı isteyeceklerdi ama ilk Yankı saldırısı ve peşi sıra Yankı uçağıyla bombalamanın ardından harekete geçen Safirlerin, Safiryel Devleti gücüyle önce savunmaları sonra ise saldırıya geçmelerinden önce kısıtlı bir sürem olacaktı. Ve bu sırada Safiryel Devleti'nce her şey hâlâ Yankıların saldırısı gibi göründüğünden bu durumu da değiştirmem gerekecekti. Yoksa Yankı'yı rahatlatmak ve DGK'nın başına iş açmak için yaptığım plan, yine Yankı'nın başına patlardı.

Riziko burada başlıyordu. Kullandığım uçağın sistemini kasti bir şekilde sabote edecektim ama bunun siber bir saldırı olduğuna ikna olacaklardı çünkü aklı yerinde kimse içinde bulunduğu bir uçağı kasten düşürmeye çalışmazdı. Neyse ki bu dünya beni delirtmişti ve ben düşürürdüm.

Böylelikle uçak ikaz lambaları ışığında düşmeye başlayacaktı. Teknoloji konusunda iyi olduğumu bildikleri için siber saldırıya karşı savunma geliştirip kontrolü tekrar elime almaya çalışıyormuş gibi yapacaktım. Aslında, yapacaktım fakat yine riskli ve hata payı bırakamayacağım kadar dakik olmam gereken bir durum vardı. Bunu öyle bir anda yapmalıydım ki düşüp patlamalar eşliğinde canımı vermemeli ama yine de iniş yapmak zorunda kalmalıydım.

Böylelikle üstlerine saldırı yapılan Safirler savunma ve ardından atak için gelmiş, ben ise Yankı uçağıyla düşmüş olacaktım. Safirler başta Yankı'nın saldırdığını düşünecek olabilirdi ama sonra bombalamamın ardından sadece parçalarına ulaştıkları Yankı ve Safir üniformalarını, bayraklarını göreceklerdi. Tabii, eğer varsa yakında bunu kayıt altına alan cihazlarının sinyalini çoktan bozmuş olmalıydım, yoksa o anları izleyip gerçeği görebilirlerdi ama izleyemeden geldiklerinde, sadece gördüklerini yorumlayabileceklerdi.

Sonrası için dört ihtimal vardı. İlk ihtimalde, Safirler olduğum yere varmış olacak, Yankıların onlara saldırdığını ama üsteki safirlerin uçağı düşürmeye çalıştıklarını, başaramasalar da acil iniş yapmak zorunda bıraktıklarını, Safirlerden geriye birileri kaldıysa da benim öldürdüğümü düşünecekler ve infazımı gerçekleştireceklerdi. Eh, ölmek pek de korkutucu değildi.

İkinci ihtimalde benzeri senaryoydu ama Safirler gelmeden kaçmayı başarıyordum. Ve ölümden kaçmak, uzmanlık alanlarımdan biriydi. Kaçmaya çalışmadığım zamanlarda bile.

Üçüncü ihtimalde her ihtiyacım olduğunda ortaya çıkan ve belli ki beni korumak isteyen Duman duruma el koyarak yardımcı olacaktı. Bunu anonim bir şekilde yaparsa sadece beni kurtarmış olurdu ama bunu istediğim gibi DGK uçaklarıyla yapmak üzere geri kalanları, beni Hiçlerin arasından aldığında yaptığı gibi hacklerse, planım başarıyla sonuçlanmış olurdu.

Dördüncü ihtimal ise, kendi içinde farklı ihtimallere ayrılıyordu. DGK uçakları peşimden gelecekti. DGK bu riski almayı bana değer görür müydü, bilmiyordum ama operasyonun ikinci komutanı muhtemelen Demir Aslan Varnalı olacaktı. DGK'dan açık izin almaya zamanı kalmayabilirdi, bir an önce müdahale etmezse ölecek bir kaosun ortasına düşmüş olacaktım. Beni infaz etmek yerine evlenmemiz için Konsey'i ikna eden Aslan'dı ve DGK'nın gözünde sorumluluğum da ona aitti. Böylelikle, Aslan ölümümü izlemek ya da DGK uçaklarıyla gelip beni kurtarmak arasında bir seçim yapması gerekecekti. Eğer DGK uçaklarıyla gelirse, planım yine başarıyla sonuçlanacaktı.

Eğer bunca riziko arasında DGK uçaklarının ve askerlerinin alana gelmesini başarırsam, Safirler bunun bir DGK saldırısı olduğunu düşünecekti. Hatta parçalanmış üniformalar ve düşmüş Yankı uçağı sayesinde bu saldırıda Yankıların da öldüğünü görecekti ve onları suçlaması için sebep kalmayacaktı. Tek suçlu DGK olacaktı ve benim bildiğim Safiryel Devleti, yok olmak pahasına savaş açardı.

DGK'ya konum vermek zorundaydım ve bu işin içinden, risk almadan çıkamazdım.

Bir patlama sesi duyduğumuzda alanın beyaz mavi ışıkları kapanıp açılmaya başladı. Aslan elini elimden çekip kolunu vücuduma doladı. Benim de bir elim üst kolunu tutmuştu. Vücudunu sese doğru çevirirken beni de ardına çekti ve oluşan kaosun ortasında çalmaya başlayan alarm sesleri eşliğinde salonun ışıkları tamamen kesildi.

Dört bir yanımdan emirler, kuşanılan silahların mekanik sesleri geliyorken gerginlik bir koku gibi havada uçuşuyordu. Patlama yüzünden uğultulu bir şekilde duyuyordum. İçeri dolan hava akımına göre Konsey'in acil çıkışı için dışarıya açılan paneller kaldırılmıştı ve yaklaşan hava araçlarını duyuyordum. Hızlıca ve önem sırasına göre tahliyeler gerçekleşecekti. Tümgeneraller ve daha aşağı rütbeli askerî personeller, tahliye edilecek değil, tehlikeyi çözecek isimlerdi ve Aslan'ın da emirler yağdırdığını duyabiliyor, sadece temiz bir şekilde seçemiyordum kelimeleri. Uğultu gittikçe azalırken Aslan beni dışarıya doğru açılan panellere yönlendiriyordu. Karanlık, sistem zarar görmüş ya da siber saldırı olmuş olsa gerek bir türlü geri aydınlanmazken eski tip aydınlanma imkânları hızlıca salona getirilmişti ama olanı biteni görmeme yetmiyordu. Harekete geçmiyordum çünkü DGK askeri değildim ve bu teknik bir arızadan kaynaklı patlamaysa, benim sorunum değildi. Bu, bir saldırıysa, yine benim sorunum değildi. Tabii, ilgimi çekerdi.

Konsey ve yakını rütbelilerin tahliyesi için köprü ardındaki alanın dışarıya açılmış panelleri sayesinde akşam vakti olsa da askerî üs çevresindeki ışıklandırmalar ve yaklaşmış hava araçlarının ışıklarıyla olduğum yerin yakını nispeten aydınlanmaya başlamıştı. Tek yaptığım, olanı biteni anlamaya çalışmakken Aslan'ın kolları arasında hava araçlarına yönlendiriliyordum.

Panel, hava araçları için bir merdiven görevi görerek şekil alırken sırayla tahliye sağlayan, şimdi bu düşük rütbeli personeller açılmış merdivenlerin başında bekliyordu. Beni birine doğru yaklaştıran Aslan, "İkinci bir emre kadar iniş yapmayın." dedi.

"Emredersiniz Korgeneral'im."

Merdiven başına yaklaştığımızda Aslan kollarını vücudumdan çekti ve beni önünde tutup hafifçe merdivenlere doğru iterken "Sorun çıkarma aşiyan." diye tembihledi ama bu pek tarzım değildi. "Gitmek istemiyorum." diyerek ona doğru döndüğümde gerileyen adımları duraksadı. Ardımdan gelen hava akımı yüzünden saçlarım önüme doğru uçuşuyordu. Ellerimle kulaklarımın arkasına sıkıştırmaya çalıştım. Dışarıdan gelen mavi ışıklar Aslan'ın yüzüne yansırken yeşil gözlerini kıstı. Hava akımı saçlarını bozuyordu ve bakışlarında tanıdık bir şey vardı. Bir anlığına bu görüntü, DGK uçaklarından kaçtığımız anları anımsatmıştı. Gözlerimi kırpıştırarak kendime gelirken "Emir?" diye sordum. Aklıma Aslan'a dair bir şey gelince hızlıca Emir'e kaydırmıştım düşüncelerimi.

Aslan "Merak etme sevgilim," dedi. Emir'e dair beni rahatlatışına şaşkınlık geçirebilirdim, tabii o bakışları görüp tanımasam. Dönüp bir an önce komutanı olduğu mıntıkada, önemli kimselerle dolu bir salonda çıkan arıza ya da saldırıyla baş etmeliydi ama çenesi kasılıyken isterik bir alayla oyalandı. "O yavşağın öldüğüne emin olana kadar elimden geleni yapacağım." dedi ve başıyla ardımdaki askere işaret verdi. Askerin elleri kollarıma gelirken silkeleyerek kurtuldum ve "Hiçbir yere gitmiyorum." diyerek Aslan'a doğru ilerlemeye başladım. Burada ne olup bittiğini ve Emir'in akıbetini öğrenmeden, gitmeyecektim.

Aslan "Bir kere de kolay ol." diye hayıflanırken o da bana doğru adımlayıp aramızdaki mesafeyi kapattı ve kollarını belime dolanıp da beni bir eşyaymışım kadar kolay bir şekilde kaldırdı. Üstümdeki elbise yüzünden rahat hareket edemediğim doğruydu ama görenlerce garip karşılanmasın diye Aslan'a saldırmıyordum yoksa elbiseyi yırtmam bir saniyemi alırdı. Yırtmasam dahi elbiseyle bir dünya kişiyi pataklayabilirdim. Aslan Korgeneral'di ve onun emrine karşı çıkmamam gerekirdi. En azından başka insanların önünde.

Alanda karanlık dağılıp kırmızı ışıklar yanıp sönmeye başladığında Aslan hava araçlarına doğru ilerlemeye devam etse de omzunun üstünden ardına bakabilen ben, patlamaya kadar Konsey üyelerinin hologramlarını yansıtan sütunlar boyunca yazan yazıyı görebiliyordum. Bir an, insan sesleri durmuş, gözler bu yazıya takılmıştı.

Her yer izi gibi is ve kül kokarken kırmızı ışıkların yansıdığı panellerde 'Duman buradaydı' yazıyordu.

Aslan hava aracına binmemi sağlarken gözlerimi artık bakış açım daralmış olduğundan görebildiğim son sütunun üstündeki yazıdan hâlâ ayıramıyordum. Yüzüme zevk dolu bir sırıtış yerleştirmemek zordu ama direndim. Değerlerimi ölçen saat de kalbimdeki hızlanmayı korktuğuma ya adrenaline yorabilirdi ama ben bugün göz göze geldiğim insanlardan birinin, Duman oluşuna heyecanlanmıştım.

Bunu herkesin bilmesini istemişti ki;

Bu gece Duman, buradaydı.

**

"Adrenalin sonrası seks," derken Mira'nın yanından geçtim. Bir yandan saçımı muntazam bir topuz şeklinde tutan binlerce tokayı çıkartıyordum. "En iyisi."

Artık ardımda, kapının önünde kalan Mira, "Bu kadar paylaşımcı biri olduğunu bilmiyordum," dedi. Sorun çıkarmamama şaşırmıştı. Başımı omzumdan geriye doğru eğerken saldığım saçlarımı iki yana salladım ve özgürlüğüne kavuşmuş saç diplerimi huzurla hissederken memnun bir inilti çıkardım. "Kocanı bile." diye eklediği sırada henüz girdiğim kapıdan çıkmak üzere olan Mira Zalim'e doğru dönüyordum.

"Ben de, doğrudan üst alt ilişkisi olan iki komutanın ilişki yaşayabildiğini bilmiyordum."

Artık Orgenerali olduğu alanın, Korgenerallerinden biriyle yatması yasaktı ama hızlıca çiğnemişlerdi. Mira tepkilerini korudu ve sakince gülümsedi. Beni hazımsızlık yaşayabileceği kadar büyük ama şimdilik dikkate almayacağı kadar küçük bir tehdit olarak gördüğü belliydi. "İyi geceler İmre Varnalı."

"İyi geceler Orgeneral'im." derken onun gibi gülümsüyordum. Kapı kapandığında gözlerim bir süre daha kapıda takılı kaldı. O sıra değerlerimi ölçen saati çıkarıp bir kenara attım. Yaklaştığını hissedebiliyordum. Adımları sinsi ama kokusu tanıdıktı.

"Bana düğün hediyesi vermek istemiş, hemen yanlış anlama lütfen karıcım."

Aslan'ın odasının giriş katında, geniş bir holdeki dinleme grubunun yanındayken vücudumu ardıma, Aslan'a doğru çevirdim. Üstü vücut yaralarıyla süslenen kaslarını bir hayli göz önüne sererek çıplaktı. Altındaki pantolonunun kemeri çözülüydü ve hafifçe kasıklarına doğru kaymıştı. Kalçasını gösteremeyecek kadar yüksekteydi ama kasık arasına doğru inen karın kaslarını daha fazla gösterecek kadar da düşüktü. Sadece sol bileğinde bant genişliğinde bir aksesuarı vardı. Sevişirken saçları bir hayli dağılmış, askerî disiplinden eser kalmamıştı. Bir konsolun üstündeki cam viski şişesinin kapağını çıkarıp tok bir sesle konsolun üstüne bıraktı. Kristal bardağına viski dökerken yamuk bir sırıtışa sahipti. İkinci viski bardağına da içkiyi doldurduktan sonra kapağını tekrar kapattığı şişeyi konsola bırakırken gözlerini bana çevirdi. "Ne kadar da düşünceli bir kadın, öyle değil mi?"

"Bana verdiği düğün hediyesi de..." dedikten sonra siyah koltuğun üstüne atılmış sütyenin askılarından birine parmağımı geçirip havaya kaldırarak tekrar Aslan'a baktım. "Bu mu?"

Aslan kalçasının sol yanını ve sol dirseğini konsola yaslayıp başını hafifçe eğerek güldükten sonra diğer elinde tuttuğu viski bardağını dudaklarına götürdü. Ardından başını omuzlarından geriye atarak içkiyi dikti ve henüz hâlâ yanakları şişkinken bardağı konsola bıraktı. Yutkunurken doğruldu. Diğer bardağı alıp bana doğru yaklaşmaya başlamıştı.

"Sözümü tuttum, dudaklarıma hâlâ senin izin var. Eğer benimle sevişirsen, vücudumdaki izlerini de silmem." dediği sırada çoktan karşıma varmıştı. Viski bardağını bana uzattığında aldım ve sütyeni koltuğa attım. Kapıda karşılaşmazsak diye görmem için bizzat Mira bırakmış olmalıydı. Hiç merak etmemeliydi, görmesem dahi Aslan bizzat dillendirirdi zaten. Viskiyi ben de tek içişte bitirdim. Onun dediği gibi 'ikinci bir emre kadar' uçaktan iniş yapamadığım sırada mıntıkasındaki sorunu halletmiş ve hatta odaya dönüp Mira'yla sevişebilecek kadar zamanı olmuştu. Sinirimi bozmak için üstün bir çaba içerisinde olduğunun farkındaydım ama bugün Duman saldırılarından birine şahit olduktan ve Emir'in kılına bile zarar gelmediğini öğrendikten sonra bunu yapamazdı.

Söylediği şeye öfkelenmemi bekliyordu ama bardağı ona uzatırken geniş bir şekilde sırıtıp "Bir sıfır." dedim.

Bardağı alırken kaşlarını kaldırdığında hafifçe omuz silktim. "Duman bir, Aslan sıfır."

Korgeneral Demir Aslan Varnalı'nın mıntıkası da artık Duman'ın saldırısına uğrayan mıntıkalardan biri olmuştu. Aslan 'ensesindeyim' demişti ama ensesinde olduğunu iddia ettiği Duman, onun mıntıkasında, onun gözleri önünde saldırmıştı.

Dudağını alayla büzerek başını ve bakışlarını sağına çevirdi. Gözleri duvarda yavaşça gezinirken dudakları gevşedi ve yeniden sırıttı. "Şimdilik."

"Evet, şimdilik." dediğimde gözlerini tekrar bana çevirdi. "Eminim ki Duman'ın sana karşı aldığı sayılar git gide artar."

"Her adım bir iz bırakır aşiyan," derken girmem için kolunu uzattı. Koluna çarparak yanından geçtim ve cam merdivenlere yöneldim. Bana bozulmadı ve hatta hafifçe gülerek ardıma takıldı. "Ve Duman bu gece çok iz bıraktı."

"Onun olayı bu." dedikten sonra bir elimle merdivenin yine cam korkuluğuna tutunarak hafifçe üst vücudumu geriye çevirdim. Bu sırada çıkmaya devam ediyordum. Yanından geçerken bardağı bırakmış, konsoldan viski şişesini de almış, direkt dudaklarına dikerek ilerliyordu. Yutkunurken dudaklarından çekti. Diğer elinin tersiyle ıslak dudaklarını sildi ve müthiş bir saygıyla dinliyormuş gibi alayla başını sallarken eş zamanlı olarak gözlerini kapatıp açtı. "İz bırakmak. Her gittiği yerde iz bırakır ama kimse yakalayamaz." dedim.

Çenesinin ucuyla önümü gösterdiğinde gözlerimi devirerek önüme dönsem de sıradaki adımımı yavaşlatmıştım ve üst kat eşiğine takılmadan dikkatle geçtim. Cam ve otomatik kapı, bir hava tıslamasıyla açılırken alt kat gibi karanlığa gömülmüş yatak odasında gözlerimi gezdirirken duraksamış olmalıydım ki üst kata çıkan vücudu vücuduma çarptı. Üstelik ardımda, durduğumu görebiliyorken...

Cüssesi yüzünden birkaç adım öne doğru sendeledim ve bileğimden tutma zahmeti gösterdi. Bileğimi sertçe çektiğim sırada yatağa yöneldi. Sevişmeye alt katta başlamış olsalar da belli ki burada sonlandırmışlardı. Şişeyi son yudumuna kadar diktikten sonra camı parmak şıklatarak çağırdığı robotun üstüne koydu. Ardından örtüsü dağınık yatağa sırt üstü kendisini bıraktı. Elleri ve bacakları iki yanında açılmış haldeyken gözlerini bana çevirdi ve patlamada yaralanmış olmasını isteyebileceğim bir sırıtışla "Benim de olayım bu." dedi ve ellerini ensesinin ardına götürdü. Böylelikle vücut kasları gerilirken bakmamı istediğini biliyordum ama o da ona istediği hiçbir şeyi vermeyeceğimi bilmeliydi. Gözlerini deli gibi irileştirip gevşettiği sırada eş zamanlı olarak kaşlarını kaldırıp indirirken "Yakalamak." dedi. "Ve bir fareyi yakalamanın en iyi yolu ne, biliyor musun? Asıl kapana yakalanmadan önce diğer peynirleri yemesine izin vermek."

Onu küçümseyeceğim bir şey söylemek üzereyken gözlerim sol tarafında kalan komodinin üstünden henüz yükselen hologramdaki, gün özeti değerlerine kaydı. Yapay zeka sesli bir şekilde de dile getirmeye başladığı sırada ses hızla kesildi. Bu odaya gelmeden önceki dakika ve hatta saatlerdeki değerlerine bakarken kaşlarım hafifçe çatılmıştı. Sesin kesilmesinin ardından hologram da kapandı. Sadece bir, belki de iki saniyeliğine görebilmiştim ama görsel hafızamı biliyordu, gözümün ucuyla baktığım şeyi bile saatlerce ezberlemişim gibi hatırlardım. Bakışlarımı Aslan'a çevirdim. Yatakta doğrulmuş, komodine uzanmış ve özeti kapatmıştı. Alayla "Orgeneral Mira, seni yeterince heyecanlandırmıyor sanırım." dedim.

"Çaresizce umutlanan kalbini kırmak istemem ama saatim kolumda değil bebeğim." dedi. Belki de haklıydı, seviştikleri sırada değerini ölçmemiş, ortalama almış olabilirdi. Benim idari personel katında kaldığım kapsül odada yatak, saate gerekmeksizin değerlerimi ölçmüştü ama Aslan'ın yatağı öyle olmasa gerekti. Sonuçta üst rütbeliler daha fazla mahremiyete sahipti. Yine de hologramın yansıttığı değerlerini görmemi istememişti.

"Kıramazsın zaten." deyip gülümsedim. "Sadece sen değil, kimse." dedikten sonra odayı incelemeye dahi enerjim ve sabrım kalmadığı için bir an önce Aslan'dan uzaklaşmak üzere banyo olduğunu düşündüğüm kapıya doğru ilerledim. Zaten yatak hizasını aşarak komodinleri de kapsayan geniş yatak başlığının üstüne monte aplikler dışında üst katı aydınlatan bir şey yoktu. Oda gittikçe derinleşen, nerelere açıldığını henüz bilmediğim kapıları olan bir odaydı ve loş ışıkta detaylar görünmüyordu. O sıra ellerim belimin ardındaki iplere doğru gitmişti. Bu ipleri çözemezsem kesecektim.

"Haftalarca herkesin önünde duş aldın ama benim önümde soyunmaktan çekiniyor musun?"

Sensörlü banyo kapısı açılırken duraksadım. Çekindiğimi düşünmesini istemiyordum ama evet, önünde soyunmak da istemiyordum. "O pis bakışlarını üstümde görmek istemiyorum." diye açıklayarak ellerimi belimden çektim ve ona döndüm. Banyonun yanmış ışığı yakın olduğum alanı vücudumdan düşen gölge harici aydınlatırken Aslan'ın yüzü de tepesindeki aplikler sayesinde görünürdü.

"İstediğim ama senin istemediğin her an, seni izleyebilirim. Biliyorsun, değil mi?" dediğinde mide bulantısıyla yüzümü buruşturdum. Kalbimdeki nefretle yetinmiyor, daha fazlasını arzuluyor gibiydi ama doğru söylüyordu. Şu ana kadar defalarca kez izlemiş de olabilirdi. Korgeneral katındaydık, izlenmeyen, dinlenmeyen, kontrolü Aslan'da olan bir kattı ama dilerse bu kattaki, hatta yatak odasındaki banyoyu da izleyebilirdi.

"Ne var, biliyor musun? Fikrimi değiştirdim." diyerek yatağa doğru yaklaşmaya başladım. Ellerim tekrar belimin ardına giderken şu ana kadar alaylı görünen yüz ifadesinde kaşları şaşkınlıkla kalkarken gözleri ne yaptığımı anlamaya çalışarak vücuduma indi. İpleri çözmeye başladığımı gördüğünde yutkunduğunu âdem elmasından anladım ve dudaklarım kıvrıldı. Beni gerçekten arzuluyordu. Gözlerine Yankı ateşi düşmüştü ama onun devirmek istediği DGK değil, benim irademdi. DGK devrilirdi. Ben devrilmezdim.

Belimdeki ipler gevşedikçe omuz askılarım da bollaşırken gözleri yeniden gözlerime yükseldi. "İzlemeni ama dokunamamanı istiyorum."

Mıntıkası Duman saldırısına uğradığında bile bakmadığı bir yenilgiyle baktı gözlerime. Dilerse bu eziyeti kendisine çektirmeyebilir, odadan siktir olup gidebilir ya da bakışlarını kaçırabilirdi ama gevşeyen omuz askılarımı indirmek üzere ellerimi hareketlendirdiğimde gözleri yeniden vücuduma alçaldı. Askıları yavaşça omuzlarımdan kaydırdım. Saten elbise vücudumdan kayarak ayaklarıma doğru düşerken gözleri yavaş bir gezintiyle vücudumda git gide alçalmaya başladı. Göğüslerinde bir hayli oyalanmıştı. Kaşları duygu karmaşasıyla çatılıp çatılıp gevşiyor, dudakları titrek bir nefesle aralanıyor ama yutkunmak için kapanıyordu. Kasılmış çenesi arada ve hafifçe iki yana doğru oynuyordu. Alt iç çamaşırım dışında çıplakken önce sağ ayağımla yatağın yanına doğru adım atarak saten elbisenin yere düşmüş kumaşlarının arasından çıktım. Dolaba doğru ilerlerken gözlerinin vücudumda olduğuna emin olsam da ona ardımı dönmüştüm. Dolap, içindeki kıyafetlerin sanal görüntülerini ve üstümde nasıl duracaklarını mavi ışıklarla göstererek vücudumu daha da aydınlatıyordu. Ellerim kalçamın iki yanına geldi ve alt iç çamaşırımı da yavaşça aşağı indirmeye başladım. Hafifçe öne doğru eğilerek dizlerinden kırarak kaldırdığım bacaklarımdan tek tek alt iç çamaşırımı çıkarıp bir kenara atarken ardımdan bakan gözlerine verdiğim manzaranın farkındaydım. Tekrar doğruldum ve yere düşmüş iç çamaşırımı topuklu ayakkabımla sola doğru ittim. Elimin hareketlerini algılayan dolaba yön işaretleri vererek kıyafetler arasında gezdikten sonra dantelli ve uyumaktan çok heyecanla sevişmek için tasarlanmış, mor bir geceliği seçtim. Dolabın mekanik bir sesle aralanmış bölmesinden seçtiğim geceliğin asılı olduğu askı uzanırken üstümdeki mücevherleri çıkarıyordum. Mücevherleri, bir çöp parçasıymış gibi yere attıktan sonra askıyı alıp Aslan'a doğru döndüm. Yatakta bana doğru dönmüş, bacaklarını sarkıtmış, üst vücudu yığılmak üzere gibi eğilmişken dirseklerini, aralık tuttuğu bacaklarının dizlerine yaslamıştı. Ellerini çaresizce birbiriyle kavuşturmuşken yavaşça parmaklarını kıtlatıyordu. Yüzünde mahvolmuş bir ifade vardı ama gözlerinde küller uçuşuyordu. Bu an da, seviştiğimiz yüzlerce anı anımsatmıştı ama hiçbirinde bu kadar steril ve modern bir ortamda değildik. Ve aile olmak gibi sevişmeye de, eski Dünya kadar uzaktık.

Askıdan geceliği çıkartarak yatağa, Aslan'a doğru ilerlerken gözleri özgürce vücudumda gezinse de elleri kendi vücuduna hapisti. Tam karşısında durdum. Askıyı tok bir sesle yere bıraktığımda bakışları titrer gibi gözlerime yükseldi. Gözlerine bakarak geceliği tek bir elimde tuttum ve diğer elimle omuzlarımdaki saçlarımı geriye attım. Böylelikle eğer biraz önce bazı tutamları gizlemişse bile şimdi göğüslerimi tüm çıplaklığıyla görür oldu. Gözleri göğüslerime indikten sonra tekrar gözlerime yükseldi ve yavaşça dudaklarını yalarken aynı yavaşlıkla gözlerini kapatıp açtı. Nefes alış verişleri bir hayli düzensizdi.

Geceliğimi çıplak omuzlarından sol tarafına attıktan sonra elimi sağ omzuna götürdüm ve temasımla koskoca adam neredeyse titredi. Gözleri telaşla temasımla çıplak vücudum arasında dolandığı sırada omzundan destek almaya ihtiyaç duymasam da çektiği eziyeti arttırmak amacıyla tercih ettiğim gibi omzuna yaslanarak bacaklarımı tek tek kaldırdım ve topuklularımı ayağımdan çıkarıp bir köşe attım. Bu şekilde ondan destek alıp üst vücudumu ona eğerek bunu yapışım çıplak göğüslerimi yüzüne yakınlaştırmıştı ve gözlerini birkaç saniyeliğine sımsıkı kapatmış olsa da iradesine yenilerek geri açmış, eziyet çeke çeke bu görüntüyü izlemişti.

Sol omzundan geceliğimi alarak doğruldum ve kollarımı havaya doğru kaldırdım. Bakma özgürlüğü yaşadığı son saniyeleri, sonsuzluk gibi geçirmesi adına müthiş bir yavaşlıkla geceliği vücuduma geçirdim ve ince belimin ardından genişleyen kalça kemiğimden ellerimle aşağı çekiştirdim. Alt iç çamaşırı giyinmemiştim, yanına uzandığımda, bunu biliyor olmasını istiyordum. Zaten geceliğim de pek bir şeyi örtmüyor, aksine daha fazla dikkat çekici kılıyordu. Oldukça kısa ve bolca dantelliydi. Çoğu detayımı hala görebiliyordu. Bir dizimi bacağının yanından yatağa doğru yaslayarak elimi omzuna götürdüğümde ufak ittirişime rağmen yenilerek geriye doğru bıraktı kendisini. Diğer dizimi de diğer tarafına yaslayarak yatakta üstüne çıktım ve saçlarım sol omzundan vücuduna, başının yanına doğru sarkarken ellerimi de iki yanında yatağa yasladım. Elleri vücuduma doğru hareketlenir gibi olduğunda sırıtışım eşliğinde onaylamaz sesler çıkartarak başımı iki salladım. Yumruk şekline getirdiği ellerini döver gibi tekrar yatağa yasladı ve nefesini titrekçe üfledi.

Yüzlerimizi yakınlaştırdım ve gözlerimiz birbirimizin gözleri arasında gezinirken heyecanlı nefesini soludum. Arzuyla kasılmış çenesi, sıklıkla yalayıp ısırdığı dudakları, bir orman yangını gibi alevlenen yeşilleri ve tutkuyla çatılan kaşları, onu bir silahla delik deşik etmişim gibi zevk almamı sağlıyordu.

"Şimdi git de..." diye fısıldayarak dudaklarına değecek kadar yakınlaştım. Başı yükselir gibi olduğunda alayla gülerek yüzümü hafifçe geri çektim ve gözlerimi dudaklarından alıp gözlerine baktım. Bir anda çekip öpebileceğini gözlerinde gördüğüm için ihtiyatlı bir şekilde kulağına yöneldim. Burnum tenini solurken dudağına doğru "Beni hayal ederek," diye fısıldadım. Bir elini belimle, kalçam arasında oldukça tehlikeli bir noktada, hissettim. Parmakları tenimi sıkarak tutuyordu. O eline yakın olan elimi yataktan ayırıp bu temasına götürdüm ve beni kendisine yaslamasına imkân tanımadan vücudumdan ittirdim. İzleyebilirsin, demiştim. Dokunabilirsin, dememiştim. Etrafımızda DGK da yoktu. Bana bu bahaneyle yaklaşamazdı.

Neler yapmak istediğini hayal etmekten öte, hissediyordum. Elini ittirmesem vücudumu kendi vücuduna yaslayacak ve beni tamamen kucağına almış olacaktı. Sonra diğer eli de devreye girecekti. Bir saniye geçmeden yerlerimiz değişecek, üstüme çıkacaktı. Altındaki pantolon hızla eksilecekti ve geceliğimi belime doğru çekiştirecekti. Devamını biraz midem, biraz damarlarımda yine dolaşmaya başlayan nefretle harmanlanmış bir his yüzünden düşünmekten vazgeçtim.

Dudağımı yalayıp bir nefes es verdikten sonra "Yine Mira'yı becer." diye cümlemi bitirdim. Beni izlemiş, beni arzulamıştı ama yapabileceği tek şey gidip yine o kadınla sevişmekti.

Yatakta üstünden tırmanarak ilerledim. O sırada geceliğimin üstünden vücudumla temas edebilmiş, soluyabilmişti ama şimdi yatakta kendi tarafıma geçtiğim için düştüğü boşlukta öylece kalmıştı. Onu yığdığım yerde bir süre boyunca kıpırdamazken gözlerini kapattığını görebiliyordum. Elleri vücudunun iki yanında yumruk şeklindeydi ve kaskatıydı. Nefes alış verişleri sessiz odada bir gürültü gibi kulağıma gelirken muhtemelen Mira'yla seviştiği için yatmayacağımı düşündüğü yatakta, örtünün altına girdim. Benimle aynı odada uyursan ya kendimi ya da seni öldürürüm, demiştim. Bu sebeple iki katlı odasında, yatmak için başka bir odaya geçmemi sağlamaya çalışarak bu yatakta sevişmiş olmalıydı ama umurumda bile değildi. Ölmemi ya da öldürmemi istemiyorsa, o kendisine başka bir oda ve yatak bulmalıydı.

Örtüyü ayaklarımın ucuna iterek ondan aksi yöne döndüm. Hâlâ kendisine gelemeyişini izlemek de keyifliydi ama kendisine geldiğini sanıp da doğrulduğunda onu yeni bir sürprizle bekliyor olacaktım. Sağıma dönmüş, sol bacağımı dizimden kırarak vücudumun önünde yatağa yaslamışken, iç çamaşırsız geceliğim kalçamda belime doğru kayarak yine ilgi çekici bir görüntü oluşturmuştu. Sağ kolumu başımın altındaki yastığıma sararken sol elimi de vücudumun önünden yatağa yasladım.

Hışırtılar duyduğumda göremese de dudaklarım kıvrıldı. Doğrulduğu gibi tekrardan duraksadı. Nefes alış verişlerinin yeniden hızlandığını duyduğumda alayla güldüm. Alayım sinirini daha da bozarken örtüyü kalçama doğru attı. Gülüşüm dağılırken hafifçe sırtımı yatağa yaslayarak ona döndüm ve kaşlarımı kaldırdım. "Ne yapıyorsun?"

Elleriyle yüzünü sertçe ovuştururken "Folloş ettin sinirimi. Doğru düzgün yat." diye sitemlendi. Sol elimi yataktan çekip kalçamın üstündeki örtüyü yeniden ittirdim ve "Böyle yatacağım." dedim. Ellerini yüzümden çekti ve önce kalçama sonra yüzüme, sonra tekrar kalçama baktı. Sesli bir nefes alış verişten sonra ise yeniden ellerini yüzüne götürdü ve ovuşturmaya devam etti. Ben de gülmeye devam ederek yeniden sağıma döndüm ve gözlerimi kapattım.

"Hâlâ yatakta olduğuna bakılırsa blöf yaptığımı düşünüyorsun." dedim. Ölmemden ya da ölmekten korkmuyor da olabilirdi.

"Eğer kendine başka bir oda seçmezsen sen uyumadan hemen önce her gece, bu yatakta başka bir kadınla sevişeceğim." dediğinde "Umurumda bile değil." dedim. Hâlâ beni başka bir yatağa geçmem için ikna etmeye çalışıyordu. Odasından vazgeçmek istememesinin belirli sebepleri olmalıydı. Beni zorla başka bir odaya da götürebilirdi ama bu, bu odaya olan merakımı arttıracağı için yapmıyor olmalıydı. Açıkça blöfümü görmek ya da göz yummak da istemiyor gibiydi. O bu kadar kararsızken ben çelişkisiz bir şekilde uykuya hazırlanıyordum. Eğer bu yatakta uyursa, ölür ya da öldürürdüm. Ben blöf yapmazdım. Yapacağım şeyi söylerdim.

"Ve her gece başka kadınla seviştikten sonra da önce de beni uzaktan izlemek zorunda kalacaksın." diye hatırlattım. O duş alırken denk gelirse yanına girip duş alacaktım, gözlerinin önünde bu geceliklerle dolaşacaktım, ona eziyet edecek her adımı atacaktım ve başka kadınlarla sevişerek bana duyduğu bir arzuyu gidermeye çalışacaktı.

Kalktığını duyduğumda dudaklarım kıvrıldı ama ardından fermuar sesini ve hışırtıları duydum. Pantolonunu çıkarıyor olmalıydı. Sonra ardıma uzandı. Gözlerim aralanırken dudağımı büzüp gevşettim. Blöfünü görüyorum, diyordu. Pekâlâ, o zaman dediğimi yapmak zorundaydım. Önce öleceğime, öldürürdüm. Sonra da DGK beni öldürmeden intihar ederdim. Belki de, bu odadan çıkıp ta ki ölene kadar olabildiğince DGK askerini öldürmeye başlardım.

Örtüyü tekrar kalçama örttüğünde sinirle ittirdim ve daha büyük bir sinirle nefesini üfledi. "Koca bir mıntıkayı yönetebiliyorsun ama uçkurunu yönetemiyor musun Korgeneral?"

"Herhangi bir kadın değilsin." dediğinde alaylı sırıtışım silinir gibi oldu. Göremese de hızla yeniden sırıttım. Zaten bu sefer de onun arzusu yüzünden boğuk sesine bir de alay eklenmişti. "Âşık olduğum kadınsın."

Gözlerimi sımsıkı kapatıp yastığıma daha fazla sarılarak başımı hafifçe yastığa eğerken "Siktir git." dedim. Böyle söylemesini sevmiyordum.

"Kapımı kırmak isteyen düşmanları yenerim ama kalbimdeki kadına yenilirim." dedikten sonra parmağını geceliğimin askısına geçirip kaydırdı ama ben itmeden kendi çekti. Sadece ima etmek amacıyla bunu yapmıştı. "Bunu yapmana gerek yok. Üstüne çuval da geçirsen, seninle sevişmek isteyeceğim."

Hızla "Ama hiç sevişemeyeceksin." diye hatırlattım. Vücudu yatakta bana doğru kayarak yaklaştı. Ben sağıma, o da bana dönüktü ama tek bir zerremiz bile temas etmediği için henüz ittirmedim. Yine de yakınımda olduğunu hissedebiliyordum.

"Yakalanan farelerden bahsetmiştim ya?" dediğinde cevaplamadım. Sessizliğimin ardından konuşmaya devam etti. "Peynirleri yerken asla yakalanmayacaklarına çok eminlerdir."

"Benim önüme yem olarak atabileceğin hiçbir şey yok."

"Belki haklısındır." dedi ve şaşırdım. Oysaki hâlâ ona karşı bir şeyler hissettiğime çok emindi geldiğim ilk günden beri. Belki de ne kadar nefret ettiğime ikna olmuştu sonunda. "Belki de ben haklıyımdır." dediğinde rahatsız hissettim. İhtimal vermesem de, lafı bile geçmesin istiyordum.

Bir sürelik sessizliğin ardından "İyi geceler aşiyan." dedi.

"Birimizin sabahı olmayacak Korgeneral." dedim.

"Günaydın, demedim zaten." dediğinde kapalı göz kapaklarımın ardında bile olsa gözlerimi devirdim. Uyuyakalmamak için zihnimi açık tutsam da gözlerimi açmadım. Sonra sustuk. Uyumasını beklerken nefes alış verişlerini dinliyordum. Bir süre daha hızlıydı. Gözleri açık, vücuduma bakmayı sürdürmüş müydü yoksa gözlerini kapatsa bile süre daha arzuyla gerginlik mi yaşamıştı, bilmiyordum ama sonradan düzene girdi. Gözlerimi yavaşça araladım.

Burada kadar, diye düşündüm.

Hep onu öldüreceğimi hayal ederdim.

Hayır, hep değil.

Sevgim, ihanetiyle sarsıldığından beridir, onu öldüreceğimi hayal ederdim. İlk başlarda bu hayalimin hemen ardından, ölü bedenine sarılıp sarsılarak ağlayacağımı düşünürdüm. Çünkü onunla birlikte sevdiğim Aslan da ölecekti ve ben sadece hain Aslan'ın ölmesini isterdim. Gittikçe iki ayrı Aslan olmadığına ikna olmaya başlamıştım. Hayallerimde onu öldürdükten sonra ağlamamayı da başarmıştım. Gerçekten öldürdüğümde, hemen sonrasında ne yapacağımı kestiremiyordum. Kendimi öldürmeden ya da beni öldürene kadar DGK askerlerine saldırmadan önce, ölü bedenine veda eder miydim? Bir zamanlar tanıdığım haline en azından? Gözleri kapalıyken ve bedeni ölüme teslim olmuşken, belki de masum görünürdü gözlerime. Hatta... Öldürmeden uyuyan bedeninde biraz gözlerimi gezdirirsem uyuyuşu bile öyle görünebilirdi. Şimdi hemen ardımda, uyuyor muydu? Benzeri binlerce an gibi. Uyurken insanlar... Kalbinde taşıdıkları iyi şeyler gibi görünürdü. Bazıları hiç iyiye sahip değildi. Aslan da artık öyle olmalıydı.

Uyandırmamak için yavaşça doğruldum. Ellerim kalçamın iki yanına yaslanırken ona bakmayı son ana kadar geciktirerek bacaklarımı yataktan sarkıttım. O sıra ellerim kalçamın iki yanından yatağa yaslıydı. Kalkacağım sırada bileğimi tuttu. Neredeyse irkilecektim. Vücudum hafifçe yatakta ona dönerken o da bileğimi tutan kolunun dirseğini yatağa yaslayarak hafifçe doğruldu ve uykulu gözlerini, aplik ışıkların altında loş bir şekilde görebildiğim üzere kırpıştırdı. Gözleri kadar uykulu bir sesle "Uyanığım." dedi.

Bileğimi, elinden çektim ve yatakta tamamen ona dönerken bacaklarımı dizlerimden kırarak kalçamın ardına çektim ve ayak topuklarımın üstüne otururken sağ elimi yatağa yaslayarak hafifçe sağıma yaslandım. Uykulu gözleri vücudumda fazla oyalanmadan tekrar gözlerime yükseldi ve tekrarladı. "Uyumadım."

Bir süre baktım ve sonunda o da doğrulup oturur bir pozisyon aldı. Sırtını yatak başlığına yasladığı sırada "Ölmekten bu kadar korkuyor musun?" diye sordum. Blöfümü göze alamamıştı ama o da blöf yapmıştı. Bense onun blöfünü göze almıştım.

Kaşlarını onaylamaz anlamda kaldırıp indirdi ve kendinden emin bir keyifle "Huyum değil." dedi.

Alayına eşlik ederken çenemin ucuyla onu gösterdim. "Ne o zaman uykularını kaçıran?"

Baktı, baktı ve baktı. Öyle ki, sorumu yenilemek ya da uyuyakalarak yatağa yığılmak üzereydim. Yüzündeki keyifli ifade de silinmişti. Gözlerim alıştıkça loş ışık, ilk gözlerimi açtığım andan daha fazlasını gösteriyor olsa da yüz ifadelerini seçmek imkânsız gibiydi. O da çenesinin ucuyla beni gösterdi. Yüz ifadeleri çelişkiliydi ama ses tonu, güçlü ve şüpheye yer bırakmayacak kadar keskindi. "Seni yaşatmak."

Ben de bir süre baktıktan sonra kaşlarımı kaldırıp "Bir gün öldürmek üzere mi?" diye sorduktan sonra hafifçe omuz silkip isterik bir sırıtışla "Ya da daha kötü bir şekilde yaşatmak üzere?" diye ekledim.

"İkimizin de yaşaması lazım İmre." dedikten sonra gözlerini diktiği gözlerimden alıp yavaşça yataktan indi. Gözlerim, vücudunu takip ederken odadaki kapılardan birine bakarak ilerliyordu. "Kendini de beni de öldürtme." diye uyardı. Ona mı öldürtmemeliydim, ben mi öldürmemeliydim, yoksa DGK'dan mı bahsediyordu, anlamamıştım. Sensörlü kapı açılırken omzunun ardından bana bakıp "İyi geceler aşiyan." dedi ve cevap beklemiyor olsa gerek önüne dönüp girdi. Kapı geri kapanırken iç çektim ve bir süre kapalı kapıya düşünerek baktıktan sonra sırt üstü yatağa uzandım.

Eh, en azından blöfü kazanmıştım ama önümde kazanmam gereken çok daha büyük sınavlar vardı.

Zamanla.

Hepsi, zamanla ama mutlaka olacaktı.

**

Sizce Aslan İmre'yi hâlâ seviyor mu?

Ve sizce, İmre'nin hâlâ Aslan'a karşı hisleri var mı?

Ve, İmre Emir'den hoşlanıyor mu?

Düşüncelerinizi, beğenilerini ve yorumlarınızı bekliyoruuum. Yeni bölüm yazmak için motive oluyorlar banaaa ^^

75

Yorumlar

Henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın!